Osmanlıca Türkçe Lügat

Son güncelleme: 08.09.2009 19:12
  • ENA Ermek, idrak. * Saat.
    ENA' Eğlenmek.
    ENABİB (Ünbube. C.) Kamış gibi boğum, boğum olan şeyler. İçi boş olan fen âletleri, borular.
    ENABİK (İnbik. C.) İnbikler.
    ENACİL (İncil. C.) İnciller.
    ENADİD Perişan, saçılmış, dağılmış, pejmürde şeyler. Perakende.
    ENAET Acele etmeyip teenni üzere olmak. Yavaş hareket.
    ENAFİS (Enfes. C.) En nefis olan şeyler.
    ENAHİD f. Venüs gezegeni. Zühre seyyaresi.
    ENAK Ferahlı, sürurlu, neş'eli, sevinçli.
    ENAM Halk. Bütün mahlukat.
    EN'AM Deve, sığır, koyun gibi hayvanlar. * Kur'ân-ı Kerimin altıncı Suresinin adı ve bir kısım Kur'ân âyetlerinden ve Surelerinden müteşekkil dua kitabı.
    ENAMİL (Enmele. den) Parmak uçları.
    EN'AMTE Sen nimet verdin, in'âm ettin (meâlinde).
#30.11.2006 21:30 0 0 0
  • ENANİYET (Enâniyyet) Benlik. Kendine güvenmek, gurur. Hodbinlik. Sadece kendine taraftarlık. Her yaptığı işi kendinden bilmek.(Gök, zemin, dağ, tahammülünden çekindiği ve korktuğu emanetin müteaddit vücuhundan bir ferdi, bir vechi, "Ene" dir. Evet "Ene" , zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nurani bir şecere-i tuba ile, müthiş bir şecere-i zakkumun çekirdeğidir. Şu azîm hakikata girişmeden evvel, o hakikatın fehmini teshil edecek bir mukaddime beyan ederiz. Şöyle ki:Ene, künuz-u mahfiye olan esmâ-i İlâhiyyenin anahtarı olduğu gibi, kâinatın tılsım-ı muğlakının dahi anahtarı olarak bir muamma-yı müşkilküşadır, bir tılsım-ı hayretfezadır. O ene, mahiyetinin bilinmesiyle, o garib muamma, o acib tılsım olan ene açılır ve kâinat tılsımını ve âlem-i vücubun künuzunu dahi açar. Şu mes'eleye dair "Şemme" isminde bir risale-i Arabiyemde şöyle bahsetmişiz ki:Âlemin miftahı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinat kapıları zâhiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır. Cenab-ı Hak, emanet cihetiyle, insana ene namında öyle bir miftah vermiş ki; âlemin bütün kapılarını açar ve öyle tılsımlı bir enaniyet vermiş ki; Hallâk-ı Kâinat'ın künuz-u mahfiyesini onun ile keşfeder. Fakat ene, kendisi de gayet muğlak bir muamma ve açılması müşkil bir tılsımdır. Eğer onun hakiki mahiyeti ve sırr-ı hilkati bilinse; kendisi açıldığı gibi kâinat dahi açılır. Şöyle ki:Sâni-i Hakîm, insanın eline emanet olarak Rububiyyetinin sıfât ve şuunatının hakikatlarını gösterecek işaret ve nümuneleri câmi' bir ene vermiştir. Tâ ki; o ene, bir vâhid-i kıyâsi olup, evsaf-ı rububiyyet ve şuunat-ı Uluhiyyet bilinsin. Fakat vâhid-i kıyâsi, bir mevcud-u hakiki olmak lâzım değil. Belki, hendesedeki farazi hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir vâhid-i kıyasî teşkil edilebilir. İlim ve tahakkukla hakiki vücudu lâzım değildir.Sual : Niçin Cenab-ı Hakk'ın sıfât ve esmâsının mârifeti, enaniyete bağlıdır?Elcevab: Çünki mutlak ve muhit bir şey'in hududu ve nihayeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez ve üstüne bir suret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez, mahiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Meselâ: Zulmetsiz daimî bir ziya, bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit hakiki veya vehmî bir karanlık ile bir hat çekilse, o vakit bilinir. İşte Cenab-ı Hakk'ın, ilim ve kudret, Hakîm ve Rahim gibi sıfât ve esmâsı; muhit, hudutsuz, şeriksiz olduğu için onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise, hakiki nihayet ve hadleri olmadığından farazî ve vehmî bir haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da enaniyet yapar. Kendinde bir rububiyyet-i mevhume, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder; bir had çizer. Onun ile muhit sıfatlara bir hadd-i mevhum vaz'eder. "Buraya kadar benim, ondan sonra O'nundur" diye bir taksimat yapar. Kendindeki ölçücükler ile, onların mahiyetini yavaş yavaş anlar. Meselâ: Daire-i mülkünde mevhum rububiyetiyle, daire-i mümkinatta Hâlikının rububiyyetini anlar ve zâhirî mâlikiyyetiyle, Hâlıkının hakiki mâlikiyyetini fehmeder ve "Bu haneye mâlik olduğum gibi, Hâlık da şu kâinatın malikidir." der ve cüz'i ilmiyle O'nun ilmini fehmeder ve kesbî san'atçığıyla O Sâni-i Zülcelâl'in ibdâ-i san'atını anlar. Meselâ: "Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim. Öyle de şu dünya hanesini birisi yapmış ve tanzim etmiş" der. Ve hâkezâ... Bütün sıfât ve şuunat-ı İlâhiyyeyi bir derece bildirecek, gösterecek binler esrarlı ahval ve sıfât ve hissiyat, enede münderiçtir. Demek ene, âyine-misâl ve vâhid-i kıyasî ve alet-i inkişaf ve mâna-yı harfî gibi; mânası kendinde olmayan ve başkasının mânasını gösteren, vücud-u insâniyetin kalın ipinden şuurlu bir tel ve mâhiyet-i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet-i âdemiyyetin kitabından bir eliftir ki, o elifin "İki yüzü" var. Biri, hayra ve vücuda bakar. O yüz ile yalnız feyze kabildir. Vereni kabul eder: Kendi icad edemez. O yüzde fâil değil; İcattan eli kısadır. Bir yüzü de şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sahibidir. Hem, onun mahiyeti, harfiyedir; başkasının mânasını gösterir. Rububiyeti hayâliyedir. Vücudu o kadar zaif ve incedir ki; bizzat kendinde hiçbir şey'e tahammül edemez ve yüklenemez. Belki, eşyanın derecat ve miktarlarını bildiren mizân-ül-hararet ve mizân-ül-hava gibi mizanlar nev'inden bir mizandır ki, Vâcib-ül Vücud'un mutlak ve muhit ve hudutsuz sıfâtını bildiren bir mizandır.İşte, mahiyetini şu tarzda bilen ve iz'an eden ve ona göre hareket eden $ beşaretinde dâhil olur. Emaneti bihakkın edâ eder ve o ene'nin dürbüniyle, kâinat ne olduğunu ve ne vazife gördüğünü görür ve âfâki malûmat nefse geldiği vakit, ene'de bir musaddık görür. O ulum, nur ve hikmet olarak kalır. Zulmet ve abesiyete inkılâb etmez. Vaktâki ene, vazifesini şu suretle ifa etti; vâhid-i kıyâsi olan mevhum rububiyetini ve farazi mâlikiyetini terkeder. Hakiki ubudiyetini takınır. Makam-ı "ahsen-i takvim"e çıkar.Eğer o ene, hikmet-i hilkatini unutup, vazife-i fıtriyesini terkederek kendine mâna-yı ismiyle baksa kendini mâlik itikad etse; o vakit emanete hiyânet eder. $ altında dâhil olur. İşte bütün şirkleri ve şerleri ve dalâletleri tevlid eden enaniyetin şu cihetindendir ki, semâvat ve arz ve cibal, tedehhüş etmişler; farazi bir şirkten korkmuşlar. Evet ene ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken, mahiyeti bilinmezse, tesettür toprağı altında neşvünema bulur; gittikçe kalınlaşır. Vücud-u insanın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi, vücud-u insanı bel'eder. Bütün o insan, bütün letâifiyle âdeta ene olur. Sonra nev'in enaniyeti de bir asabiyet-i nev'iye ve milliye cihetiyle o enaniyete kuvvet verip, o ene, o enaniyet-i nev'iyeye istinad ederek, şeytan gibi, Sâni-i Zülcelâl'in evamirine karşı mübareze eder. Sonra kıyas-ı binnefs suretiyle herkesi, hattâ herşeyi kendine kıyas edip, Cenab-ı Hakk'ın mülkünü onlara ve esbaba taksim eder. Gayet azîm bir şirke düşer...Evet, nasıl mirî malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hâzır arkadaşlarına birer dirhem almasını kabul ile hazmedebilir. Öyle de: "Kendime mâlikim" diyen adam, "Herşey kendine mâliktir" demeye ve itikad etmiye mecburdur.İşte, ene, şu hâinâne vaziyetinde iken; cehl-i mutlaktadır. Binler fünunu bilse de, cehl-i mürekkeble bir echeldir. Çünki duyguları, efkârları; kâinatın envâr-ı mârifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdik edecek, ışıklandıracak ve idame edecek bir madde bulmadığı için, sönerler. Gelen herşey, nefsindeki renkler ile boyalanır. Mahz-ı hikmet gelse; nefsinde, abesiyet-i mutlaka suretini alır. Çünki şu haldeki ene'nin rengi, şirk ve ta'tildir, Allah'ı inkârdır. Bütün kâinat parlak âyetlerle dolsa; o ene'deki karanlıklı bir nokta, onları nazarda söndürür; göstermez. S.)
#30.11.2006 21:31 0 0 0
  • ENAR f. Nar meyvesi.
    ENASE Demirin yumuşak olması.
    ENASİ (Enâsiye) (İnsan. C.) İnsanlar. * Basar, göz.
    ENASİYA Bir mürekkeb ilâç.
    ENB Horlamak, tahkir etmek. Ayıplamak.
    ENBAHUN f. Sağlam, metin, muhkem, tahkim edilmiş yer. * Hisar, kale.
    ENBAN(E) f. Yiyecek çantası, heybe. Dağarcık adı verilen deri çanta.
    ENBAR f. Yığın, dolu, küme. * Gübre. Ekinlere, kuvvet vermesi için dökülen eski fışkı, hayvan tersi.
    ENBAR (Nibr. C.) Anbarlar, nibrler. İçinde çeşitli mallar saklanan kapalı mahfaza, oda.
    ENBAŞTE f. Yıkılmış, dağılmış. * Tıkanmış.
    ENBAZ (Nebez. C.) Namlar, lâkablar, takma adlar, soyadları.
    ENBAZ f. Ortak, şerik, eş.
    ENBAZÎ f. Şeriklik, ortaklık.
    ENBEL En şerefli.
    ENBER Kadın tuzluğu adı verilen ufacık kara yemiş.
    ENBERUT f. Armut.
    ENBESTE f. Koyulaşmış, katılaşmış, sıvılığını kaybetmiş. * Uyuşmuş, miskinleşmiş insan.
    ENBESTE-DEM f. Miskin, uyuşuk kişi. Tenbel, gayretsiz kimse.
    ENBİR f. Yaş ve kuru çamur.
    ENBİRE f. Üzeri toprakla sıvalı olan damlarda sıvanın altına konulan çalı, saz, talaş gibi şeyler.
    ENBİYA (Nebi. C.) Nebiler. Peygamberler (Aleyhimüsselâm.)(Eğer suâl etseniz ki: Bi'set-i enbiya ile beraber şeytanların vücudundan ekser insanlar kâfir oluyor, küfre gidiyor, zarar görüyor. "El hükmü lil-ekser" kaidesince, ekser ondan şer görse, o vakit halk-ı şer, şerdir; hattâ bi'set-i enbiya dahi rahmet değil denilebilir?Elcevab: Kemiyetin, keyfiyete nisbeten ehemmiyeti yok. Asıl ekseriyet, keyfiyete bakar. Meselâ: Yüz hurma çekirdeği bulunsa... toprak altına konup su verilmezse ve muamele-i kimyeviye görmezse ve bir mücahede-i hayatiyeye mazhar olmazsa, yüz para kıymetinde yüz çekirdek olur. Fakat su verildiği ve mücâhede-i hayatiyeye mâruz kaldığı vakit, su-i mizâcından sekseni bozulsa; yirmisi, meyvedar yirmi hurma ağacı olsa, diyebilir misin ki: "Suyu vermek şer oldu, ekserisini bozdu?" Elbette diyemezsin. Çünki o yirmi, yirmi bin hükmüne geçti. Sekseni kaybeden, yirmi bini kazanan, zarar etmez; şer olmaz. Hem meselâ : Tavus kuşunun yüz yumurtası bulunsa, yumurta itibariyle beşyüz kuruş eder. Fakat o yüz yumurta üstünde tavus oturtulsa, sekseni bozulsa; yirmisi, yirmi tavus kuşu olsa, denilebilir mi ki: "Çok zarar oldu, bu muamele şer oldu, bu kuluçkaya kapanmak çirkin oldu, şer oldu?" Hayır öyle değil, belki hayırdır. Çünkü o tavus milleti ve o yumurta taifesi, dörtyüz kuruş fiatında bulunan seksen yumurtayı kaybedip, seksen lira kıymetinde yirmi tavus kuşu kazandı.İşte nev'-i beşer bi'set-i enbiya ile, sırr-ı teklif ile, mücâhede ile, şeytanlarla muharebe ile kazandıkları yüzbinlerle enbiya... ve milyonlarla evliya... ve milyarlarla asfiyâ gibi âlem-i insaniyetin güneşleri, ayları ve yıldızları mukabilinde, kemiyetçe kesretli, keyfiyetçe ehemmiyetsiz hayvanat-ı muzırra nev'inden olan küffarı ve münafıkları kaybetti. M.) ENBİYA SURESİ Kur'ân-ı Kerim'in 21.suresi olup Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur.
    ENBUB f. Minder, döşek, yatak. Döşeme.
    ENBUDE f. İstif edilmiş, katlanmış, nizamlanmış, nizama konmuş, devşirilmiş.
    ENBUH f. Ziyade, çok, kalabalık. * Çokluk, ziyadelik, cemaat, izdiham. * Meclis, kurultay. * Kalın, yoğun. * Duvarın yıkılıp dökülmesi.
    ENBUŞE Patates gibi yerden çıkarılan şeyler. * Ağaç kökleri.
    ENBÛY f. Koklama, koku alma.
    ENBUZEN f. Asıl, esas, madde.
    ENBÜR f. Ateş veya ocağı karıştırmağa mahsus âlet.
    ENBÜRE f. Dere, çay. * Tüyü dökülmüş olan hayvan. * Dolap beygiri. * İşkembe.
    ENCAD (Necd. C.) Yüksek yerler, yüce mekânlar.
    ENCÂM Son, nihayet, netice.
    ENCÂM-I KÂR İşin neticesi, amelin sonu.
    ENCAS (Necis. C.) Pisler. Necis şeyler.
    ENCERE Gemi lengeri.
    ENCİN f. Tane tane, ufak ufak, parça parça. * Sıvacı.
    ENCİR(E) f. İncir meyvesi.
    ENCUH (Encug) f. Kıvrım. * Buruşmuş, solmuş meyve.
    ENCÜM (Necm. C.) Yıldızlar. Necmler.
    ENCÜMEN f. Cemiyet. şura. Meclis. Komisyon.
    ENCÜMEN-İ DÂNİŞ Akademi. İlim encümeni.
    ENCÜMEN-GÂH f. Cemiyet, meclis.
    ENDA' Yüksek, yüce, âlâ. * (Nedâ. C.) Nedâlar, çiğler, şebnemler.
    ENDAD (Nidd. C.) Benzerler. Emsâller. * Misiller. şerikler, eşler.(Vahdaniyet ve kudret-i İlâhiye bu kadar âyât-ı fiiliye ve kavliyesiyle zâhir ve bâhir iken, buna karşı insanlardan bazıları vardır ki, Allah'a karşı denkler, nazirler tutarlar ki onları Allah gibi severler. Emirlerine, yasaklarına, arzularına itaat ederler de Allah'a isyan ederler. Şübhe yok ki böyle yapmak gerek Allah'ı inkâr ederek olsun ve gerek olmasın, mâna-yı uluhiyette onları Allaha ortak yapmaktır. Bunların bir kısmı bu şirki açığa vururlar. Firavunlara, nemrutlara yapıldığı gibi onlara açıktan açığa ilâh, mâbud nâmını vermekten çekinmezler, Rabbimiz, tanrımız derler. Ve hatta İlâhlarının tevellüd ve tevâlüdüne kail olarak onlara aynı cinsten, mâbud payesinde oğullar, kızlar tasavvur ve isnad ederler. Diğer bir kısmı da tasrih etmeden aynı muameleyi yaparlar, onları Allah sever gibi severler, veliyy-i nimet tanırlar, onların muhabbetini mebde-i hareket ittihaz ederler. Allah'a yapılacak şeyleri onlara yaparlar. Allah rızasını düşünmeden onların rızalarını kazanmağa çalışırlar. Allah'a isyan olan şeylerde bile onlara itaat ederler.İnsanlar tarafından böyle muhabbet ile mâbud pâyesi verilen endâd o kadar çeşitlidir ki; bir taş, bir mâden parçasından, bir ot, bir ağaçtan tut, tâ, yıldızlara, ruhlara, meleklere kadar çıkar.Filvaki servet, haşmet, kuvvet, câh u ikbâl, güzellik, hüsün gibi herhangi bir ümide sebep sayılan dilberler, kahramanlar, hükümdarlar gibi insanları, Allah gibi seven ve onun uğrunda herşeyi göze alan nice kimseler vardır ki bu nokta-i şirkin putperestlik esasını, beşeriyetin en büyük yarasını teşkil eder.Hasılı, reislerini ve büyüklerini Allah sever gibi sevenler ve onları, Allahın emirlerine muhalif olan emirlerini dinliyerek Allah'a isyan edenler; bunları Allah'a nazir ve emsâl kabul etmiş olurlar ki, bütün putperestlik esası, bu muhabbet tarzındadır. E.T.) (Bak: Put, Sanemperest) ENDAD Ü EZDAD Benzerler ve zıtlar.
    ENDAHT (Endâhten. den) f. Atmak. İlka etmek. * Silâh boşaltmak.
    ENDAHTE f. Terkedilmiş, bir tarafa atılmış. Bırakılmış.
    ENDAM f. Beden. Vücud. * Vücudun tenasübü. Vücudun görünüşü. * Letafet. İntizam ve üslub.
    ENDAM-I MEVZUN Düzgün endam, düzgün beden.
    ENDAMÎ f. Vücuda uygun, bedene münasib, biçimli.
    ENDAR f. Baştan geçen bir olay, vakıa, sergüzeşt, hikâye, kıssa.
    ENDAVE f. Sıvacı malası. * Şikâyet.
    ENDAYİŞ f. Yaldızlama, sıvama.
    ENDAYİŞGER f. Yaldızcı, sıvacı.
    ENDAZ f. Atan, atmış, atıcı mânasında birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dehşet-endaz $ : Dehşet verici, korkutucu.
    ENDAZE f. Ölçü, mikyas. * Arşının bez, basma vesâire ölçmeğe mahsus küçük cinsi. (60 cm.dir) * Tahmin, takdir. * Derece, mertebe. * Mc: Hesap.
    END-BEND f. Utanmış, mahcub. * Boğum boğum, kısım kısım, parça parça.
    ENDEK f. Az, kalil. * Yaşı küçük, küçük yaşlı.
    ENDEME f. Mazideki sıkıntıları hatırlama, geçmişdeki ıztırabları tahattur etme.
    ENDER (Nâdir. den) Çok az, pek az bulunan, daha nâdir. * (C.: Enâdir) Harman yeri.
    ENDER (Zarfiyet edatıdır) f. İçinde. Derununda. Dahilinde.
    ENDEREZ f. Nasihat, öğüt, vasiyet. * Mektub.
    ENDERÎ Kalın ip, halat. * Şam yakınında bir köyün adı. * Bir dağ adı.
    ENDERUN İç, dâhil. * Kalb, içyüz, gönül. * Vaktiyle Osmanlı Sarayının iç teşkilâtı.
    ENDİŞ Düşünen, mülâhaza eden, ölçülü davranan mânasında sıfat terkiblerinde kullanılır. Meselâ: Akibet-endiş $ : Her işin sonunu düşünen.
    ENDİŞE f. Korku. Düşünce. Merak, keder, kuruntu.
    ENDİŞE-İ İSTİKBAL Gelecek zamanı düşünmekten gelen merak, üzüntü, keder. Geleceği düşünmek.
    ENDİŞE-İ MEVT Ölüm endişesi. Ölüm korkusu.
    ENDİŞNAK f. Endişeli, kederli, meyus, sıkıntılı, düşünceli.
    ENDİYE (Neda. C.) Çiyler, şebnemler.
    ENDUH (Endüh) : f. Keder, elem, gam, gussa, kaygı, sıkıntı, ıztırab, üzüntü.
    ENDUH-GÜSAR f. Kederi yok eden. Gamı, sıkıntıyı gideren.
    ENDUH-NÂK f. Kederli, sıkıntılı, gamlı, üzüntülü.
    ENDUHTE f. Biriktirmiş, biriktirilmiş. Kazanmış, kazanılmış, Hazırlanmış. * Ödenmiş.
    ENDUZ f. Kazanan, elde eden, biriktiren, toplıyan mânalarına gelir ve kelimeleri sıfat yapar.
    HİKMET-ENDUZ Hikmet kazanan.
    ENDÜLÜS (Mi: 756-1031) Dört halife devrinden sonra kurulan Emevi devleti yıkıldıktan sonra Emevilerin Afrikadan Avrupa'ya geçip şimdiki Portekiz ve İspanya'da kurdukları İslâmi devletin bir ismidir. Bunlara Endülüs Emevileri denir. Abbasilerin katliâmından kurtulan Abdurrahman ismindeki zât Afrika yoluyla İspanyaya geçerek Emevilerin orada devamı sayılabilecek Endülüs Emevi devletini kurdu. El-Dahil (muhacir) lakabiyle maruf Abdurrahmandan itibaren lll. Hişamla sona ermek üzere 16 halife gelip geçmiştir. lll. Abdurrahman'a kadar Kurtuba emirliği diye adlandırılan bu devlete bu hükümdar zamanında Emdülüs Emevi Hilâfeti nâmı verildi. Hükümdar, Emir-ül Mü'minîn ünvanını aldı. Bu devir; ilim ve irfanın zirveye ulaştığı, Avrupalıların ilim tahsili için Endülüs'e akın ettikleri devirdir. Bundan sonra Emevilerin inhitat ve sukut devri başlar. Ne kadar çalışırlarsa da kaderin fetvasıyla icraatı sona erer. (Bak: Emevi)
    ENDÜSTRİ Fr. Sanayi, imalât, sanatlar. Hammaddeyi mâmul eşya hâline getirme. Bu da ikiye ayrılır. 1- Küçük sanayi: Ev ve atölyelerde basit âlet ve makinelerle eşya imalâtıdır. 2- Büyük sanayi: Su buharı, akaryakıt, elektrik, atom enerjisi gibi büyük çapta enerji kaynaklarından faydalanılarak fabrikalarda seri hâlde ve çok miktarda yapılan imalâttır.
    ENE Ben. * Gr: Birinci şahıs zamiri. (Bak: Enaniyet)
    ENERJİ Fr. Kuvvet. Güç. Fiziki kuvvet. * Gücünü harcama isteği ve iktidarı.
    ENES Üns mânasına kullanılır ve vahşetin zıddıdır.
    ENES İBN-İ MALİK Ensardan ve Ashâb-ı Kiram'ın fakihlerindendir. Hicretin ibtidasından itibaren on sene Resul-i Ekrem Efendimizin (A.S.M.) hizmetinde bulunmakla şeref kazanmıştır.Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) 2630 Hadis-i Şerif rivâyet etmiştir. 100 yaşına kadar yaşamış, hicri 92 veya 94 senelerinde Basra'da ebedî hayata kavuşmuştur. En son vefat eden sahabe, Hazret-i Enes'tir. (R.A.)
    ENF Burun. Koku ve teneffüse mahsus âzâ. * Bir şeyin ucu veya evveli veya en şiddetlisi. * Bir şeyin sivri yeri. * Bir şeyin en şerefli olan yeri.
    ENFA' Daha nâfi. Daha menfaatli. Pek faydalı.
    ENFAL Ganimetler. Düşmandan alınan mallar.
    ENFAL SURESİ Kur'ân-ı Kerim'in 8. suresidir.
    ENFAR (Nefir. C.) Cemaatler, topluluklar, cemiyetler. Halk, ahali, kalabalıklar, izdihamlar.
    ENFAS (Nefes. C.) Nefesler. Soluklar. * Ruhlar. Canlar. * Cevherler. * Duâlar.
    ENFAS-I HAYRİYYE Hayırlı nefesler.
    ENFAS-I MA'DUDE Sayılı nefesler. İnsan hayatı. Miktarı muayyen olan ömür dakikaları.
    ENFES Daha hoş. Çok hoş. Daha iyi. Pek nefis.
    ENFES-İ ÂSÂR Eserlerin en nefisi, eserler içinde en değerli olanı.
    ENFEZ En nüfuzlu, daha tesirli.
    ENFÎ Burunla ilgili.
    ENFİYE Buruna çekilen çürütülmüş tütün tozu.
    ENFLASYON Fr. Piyasaya gerektiğinden fazla kâğıt para çıkartmaktan dolayı paranın değeri düşüp fiyatların yükselmesi.
    ENFÜS (Nefs. C.) Nefsler, ruhlar, canlar. Yaşayanlar.
    ENFÜSÎ Bir kimseye mahsus görüş ve düşünüş. Nefse, kendi hayatına aid, dâhile aid. (Subjektif) (Objektifin zıddı)(İ'lem eyyüh-el-aziz! Afaki mâlumat, yâni; hâriçten, uzaklardan alınan mâlumat, evham ve vesveselerden hâli olamıyor. Amma bizzat vicdâni bir şuura mahal olan enfüsi ve dâhili mâlümat ise evham ve ihtimallerden temizdir. Binaenaleyh merkezden muhite, dâhilden hârice bakmak lâzımdır. M.N.)
    ENGAM f. Vakit, zaman, an. Mevsim. (Aslı: Encam'dır.)
    ENGAME f. Topluluk, cemaat, kalabalık, izdiham. Toplanma yeri, meclis. * Muharebe yeri, ceng meydanı. * Oyuncular derneği.
    ENGAR f. Sanma, zan, tasavvur. şüphelenme. * Tamamlanmayan, eksik kalan iş.
    ENGARE f. Tamamlanmayan, eksik kalan iş, nakış veya taslak. * Hikâye, efsâne, roman, kıssa. * Başdan geçen bir olayı tekrarlama. * Hesap defteri. * Utanarak geri geri çekilme.
    ENGAZ f. San'atkârların kullandıkları san'at âletleri.
    ENGEL f. İlik, düğme. * Sözü sohbeti çekilmeyen kaba kimse.
    ENGEL t. (Bak: Mâni')
    ENGİHTE f. Yükseltilmiş, karıştırılmış, oynatılmış, koparılmış.
    ENGİŞT f. Kömür.
    ENGİŞTAL f. Hasta ve zayıf kimse. Dermansız, bî-derman kişi.
    ENGİZ f. Koparan, karıştıran, tahrib eden.
    ENGİZİSYON Fr. XVI. ve XVII. asırlarda Hristiyan Katolik Mezhebine âit kiliselerden alâkayı kesen veya Papa'ya karşı gelenlere yapılan -insanları arslanlara parçalatmak, fırında yakmak gibi- dehşetli işkenceler veya onları bu azaba mahkûm eden mahkemelere verilen isim. * Çok ağır ve çok zâlimce cezâya hükmeden mahkeme. * Çok ağır işkence.
    ENGÛR f. Üzüm.
    ENGÛREK f. Gözbebeği.
    ENGÜBİN f. Bal.
    ENGÜJ f. Filcilerin fili idare etmekte kullandıkları ucu eğriltilmiş demir karga burnu.
    ENGÜRUS Macar. * Macaristan.
    ENGÜŞT f. Parmak.
    ENGÜŞT-İ KİHİN Serçe parmak.
    ENGÜŞT-İ MUHANNÂ Kınalı parmak.
    ENGÜŞT-İ NİL Fakirlik, fukaralık.
    ENGÜŞT-İ SÜTÜRG Baş parmak.
    ENGÜŞTANE f. Dikiş yüksüğü.
    ENGÜŞTE f. Ekincilerin harman savurdukları âlet, yaba.
    ENGÜŞT HAİDEN f. Yok farzetmek, bir an için olmadığını kabul etmek. * Mahvetmek. * Parmakla göstermek.
    ENHA (Nahv. C.) Nahvlar, taraflar, canibler, cihetler, yanlar. * Yollar, tarikler.
    ENHAR (Nehr. C.) Nehirler, çaylar, ırmaklar. (Bak: Enhür)
    ENHAR-I AMÎKA Derin olan nehirler.
    ENHAS En uğursuz, pek uğursuz. Eş'em.
    ENHÜR (Nehr. C.) Nehirler, ırmaklar, çaylar, akarsular. (Bak: Enhar)
    ENİD Ham. * Henüz olmamış çığ nesne. * Değişik olmak.
    ENİK(A) Güzel, ince. Latif şey. Ahsen.
    ENİN Acı ve sızıdan inleyiş.
    ENİNDÂR f. İnleyen, enin eden.
    ENİR Çirkin huy, fena tabiat, kötü mizac.
    ENİS(E) (Üns. den) Dost, arkadaş, ünsiyet edilmiş olan. Alışılmış, kendisi ile ülfet edilmiş olan. Sevgili. * Sulu ve ağaçlı yerlerde bulunan ve sesi gayet hoş bir kuş. Çeşitli nağmelerde öter, kâh deve gibi kükrer ve at gibi kişner; insana alışır. * Yaban horozu.
    ENİS-İ DİL Gönül dostu.
    ENİSAN f. Boş ve mânasız yalan söz.
    ENİSE Ateş, nar, od.
    ENİSE f. Donmuş, pekişmiş şey.
    ENİSUN Türkçede hafifleterek "anason" derler.
    ENİŞE f. Hafiye, gizli polis. * Casus. Gizli haberler öğrenerek veya sırları çözerek düşmanlara haber veren kimse. * Dalkavuk, yaltakçı.
    ENİT Hased etmek.
    ENKA Daha temiz, en pâk.
    ENKAD Bir alaca kuşun adı.
    ENKAL İşkence âletleri. Bukağılar, kayıt ve kelepçeler. * Nefsin cismani alâkalara ve bedeni lezzetlere bağlanıp kalması.
    ENKAS En noksan, çok noksan, pek eksik.
    ENKAZ Yıkıntı, yıkılmış şeyin artıkları. Harabenin parçaları.
    ENKAZ-I REMİME Kazaya uğramış ve esaslı tarafları tahrib olmuş gemi veya tekne enkazı.
    ENKAZ-I ÜMMİD Ümit yıkıntısı, ye'se düşme.
    ENKEB Omuzunda yük olduğu için eğilip yürüyen. * Yanında oku ve yayı olmayan kişi.
    ENKER (Neker. den) Çok kötü, çok nefret edilen. Menfur. Müstekreh.
    ENLEM (Arz dairesi) t. Yer yüzünde herhangi bir noktanın ekvatora olan uzaklığının açı cinsinden değeri. Dünyanın büyüklüğü X. yy. başlarında Sincar sahrasında ve Kûfe civarında bir meridyenin uzunluğunu ölçmek suretiyle bulan Musa Oğulları nâmıyla tanınan Muhammed, Ahmed ve Hasan isimlerindeki üç kardeş İslâm âlimidir. Avrupa'da bu ölçme, 800 yıl sonra 1736 yılında yapılmıştır.
    ENMA (Nümuv. den) En çok, en ziyade bereketli ve büyümüş olmak.
    ENMAR (Nimr. C.) Nimrler, kaplanlar.
    ENMAS Kaşının kılları az olan kişi.
    ENMELE (C.: Enâmil) Parmak ucu.
    ENMUZEC Nümune, misâl, örnek.
    ENNANE Çok inleyen ve çok şikâyetçi olan kadın.
    ENNE Çok inleyen.
    ENNE Gr: Kat'iyyet bildirir ve kelimenin başına getirilir. (Bak: İnne)
    EN-NUR Cenab-ı Hakk'ın her çeşit nurun Halik'ı olması ve onlara nur vermesi dolayısıyla bir ismi.
    ENSA (Nesy. C.) Unutmalar, nesyler.
    ENSAB (Neseb. C.) Soylar, nesebler. Baba tarafından hısımlar.
    ENSAB (Nasb. C.) Dikili taşlar. Müşriklerin, yanında kurban kestikleri putlar.
    ENSAB Doğru boynuzlu.
    ENSAC (Nesc. C.) Nesicler. (Bak: Nesc)
    ENSAF (İnsaf. dan) Daha insaflı, çok acıyan, en merhametli.
    ENSAF (Nısf. C.) Nısıflar, yarımlar.
    ENSAL (Nesl. C.) Nesiller. Soylar. Zürriyetler. Sülâleler.
    ENSAR (Nâsır. C.) Yardımcılar. Müdâfiler. * Peygamberimiz Resul-ü Ekrem (A.S.M.) Mekke'den Medine'ye hicretinde Onun mücadelesine iştirak edip ona yardımcı, müdâfi, muhafız vaziyetini alan ve Cenâb-ı Hak'tan ve Hz. Peygamber'den (A.S.M.) yardım ve nusret dileyen Sahabe-i Kiram hazeratı. Bu Zevat-ı Kirâm Medine'deki "Evs ve Hazreç" kabilesindendirler. (R.Anhüm) Ensârullah da denir. (Bak: Ashab)
    ENSEB En lâyık, çok münasib, tam yerinde.
    ENŞAT Kovası, bir defa çekmekte çıkan, dibi yakın kuyu.
    ENTAK (Nutk. dan) Çok güzel söz söyliyen, çok iyi nutuk veren.
    ENTE Sen. (Bak: Şahıs zamiri)
    ENTELLEKTÜEL Fr. (Bak: Münevver) Aydın. Akıl ve zihinle ilgili.
    ENTERESAN Fr. Alâka çekici, dikkate lâyık, nazarı celbedici. Câlib-i dikkat.
    ENTERNE Fr. Belirli bir yerde oturmağa mecbur edilen yahut gözaltına alınan kimse.
    ENTİMEM yun. Man: Mantıkta kısaltılmış kıyas şekli. Öncül veya had denilen ve bilinen kaziyelerden biri söylenmeden sonuca varmak. Örnek: (Orucu bozdu, o halde 61 gün keffareten oruç tutması gerekir.) Burada hadlerden biri (Orucu bozan, 61 gün keffareten oruç tutar), kaziyesi biliniyor kabul edilerek söylenmiştir ve yalnız (Orucu bozdu) kaziyesinden hareket edilerek sonuç çıkarılmıştır.
    ENTRİKA İtl. Hile, gizli tedbir ve dolap.
    ENUK Kartal kuşu.
    ENUŞA f. Mecusi mezhebi. * Sevinç, sürur, neş'e. * Adalet, âdillik, doğruluk, hakdan ayrılmamaklık.
    ENUŞE f. Hoş, mes'ut, saadetli. * Genç padişah. * şarab, içki.
    ENÜK Kurşun.
    EN'ÜM (Ni'met. C.) Nimetler, iyilikler, lütuflar, ihsanlar. * Medine-i Münevverede bir mevki ismi.
    ENVA' (Nev'. C.) Neviler, çeşitler, türler.
    ENVA'-I KESİRE Çok çeşitler, çok neviler.
    ENVAH (Nevh. C.) Nevhler, ölmüş olan bir kişinin arkasından ağlayan kadınlar, matem tutan hanımlar, ağıt yakanlar.
    ENVAR (Nur. C.) Nurlar, ışıklar, aydınlıklar. Maddi veya mânevi karanlıktan kurtarmaya vâsıta olanlar.
    ENVEK (C.: Nevkâ) Ahmak.
    ENVER En nurlu, daha nurlu, çok parlak.
    ENYAB Çenenin yan tarafındaki kesici veya azı dişleri.
    ENZA' Kılsız, tüysüz kimse.
    ENZAD (Nazad. C.) Şanlı, şerefli, namlı ve tertibli kimseler. * Toprak tabakaları.
    ENZAL (Nezl ve Nizil. C.) Soysuzlar, alçaklar, âdi ve aşağılık adamlar.
    ENZAM Balıkların karınlarında peydâ olan yumurta dizileri.
    ENZAR (Nazar. C.) Bakışlar, görüşler. Seyr.
    ENZAR-I DİKKAT Dikkatli bakışlar, dikkatli görüşler.
    EPİK Fr. Mevzuu kahramanca olan yazıların frenkçe ismi.
    EPSAN f. Bileği taşı.
    EPÜRNAK f. Delikanlı, genç yiğit, bahadır.
    ER f. Eğer, şâyet, ise, olsa, olur ise... mânalarına gelir.
    ER Erken, geç değil.
    ERABET Akıllı, zeyrek ve uslu olma.
    E'RAC Anadan doğma topal, aksak.
    ERACİF Uydurma, yalan sözler. (Bak: Recefe)
    ERACİF VE EKÂZİB Yalan ve uydurma sözler.
    ERACİH (Urcuha. C.) Salıncaklar.
    ERACİZ (Ürcuze. C.) Mısraları kafiyeli, kısa vezinli şiirler, kasideler.
    ERADÎN (Arz. C.) Yerler. Arzlar, dünyalar.
    ERAHH Tırnağı yassı ve geniş olan hayvan.
    ERAİK (Erike. C.) Tahtlar. Koltuklar.
    ERAK Uykusuzluk.
    ERAKK Çok ince, ziyade rakik, ince ve yumuşak.
    ERAKK-I HİSSİYAT Duyguların en inceleri. Gizli hisler, ince duygular.
    ERAMİL(E) (Ermele. C.) Bekârlar. Dul kadınlar. Kocaları ölmüş veya boşanmış kadınlar.
    ER'AN Ahmak, bön, salak, ebleh. * Deli, çılgın. * Şaşkın, şaşırmış, taaccüb etmiş. * Uzun boylu, akılsız kişi. * Leşker. * Dağ. (Müe: Ra'nâ)
    ERANİB (Erneb. C.) Tavşanlar.
    ERANİB (Ernebe. C.) Burun uçları.
    ER'AS Zayıflığından veya yorulduğundan dolayı yab yab yürüyen kişi.
    ERAS Başı büyük olan kimse.
    ERASS Sık dişli.
    ERAVEND f. şevk, arzu, istek, taleb. * şan, nam, şöhret, meşhur olma.
    ERAYİS (Eris. C.) Çiftçiler, ekinciler.
    ERAZİL (Erzel. C.) Reziller, namussuzlar, yüzsüzler.
    ERBAA Dört.
    ERBAB f. Ulu, ulvi, âlâ. * Reis, başkan, şef.
    ERBAB (Rab. C.) Sahipler. * Rabler, Terbiyeciler. * Bâtıl ilâhlar. * Türkçede diğer bir mânası: Maharet sahibi, elinden iyi iş çıkan kimse. Bir işin ehli.
    ERBAB-I DENÂET Alçak ve rezil kimseler.
    ERBAB-I GARAZ f. Garaz sahibleri, kötü niyetliler.
    ERBAB-I SİYER Tarihçiler. Peygamberimiz Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) hayatını bilenler.
    ERBAH (Ribh. C.) Ribhler, faydalar, kazançlar, kârlar, gelirler. * Faizler.
    ERBAİN Kırk. Kırk gün devam eden kara kış.
    ERBAİYYET Dört olmak.
    ERBAŞ Ask: Subay ve assubayların dışında kalan rütbeli asker.
    ERBAUN Kırk sayısı.
    ERBED Boz renkli.
    ERC f. Kıymet, kadr, değer. * Gergedan.
    ERC Uzunluğuna yapılan ev.
    ERCA (Recâ. C.) Taraflar, yönler, cihetler.
    ERCA Çok rica edilen, pek fazla taleb edilen, çok istenilen.
    ERCAF (C.: Eracif) Yalan haber.
    ERCAH Daha üstün, daha râcih.
    ERCAL (Ricl. C.) Ayaklar.
    ERCAN Fars diyarında bir yerin adı.
    ERCEL Büyük ayaklı kişi. * Ayakları siğilli olan at.
    ERCEN Dübüründe zahmeti olan deve.
    ERCİL bot.: Ceviz-i hindi. Hindistan cevizi.
    ERCİYE Arkaya, sonraya bırakılan şey.
    ERCMENDÎ f. Haysiyetli, şerefli, itibarlı, muhterem.
    ERCUZE (Bak: Kaside-i Ercuze)
    ERCÜL (Ricl. C.) Ricller, ayaklar.
    ERCÜMEND f. Muhterem, şerefli. Muazzez.
    ERCÜVAN Erguvan çiçeği. * Kırmızı kadife. * Kırmızı şey.
    ERD f. Öfke, kahır, kızgınlık, hiddet. * Un.
    ERDA Ağaç kurdu.
    ERDE Çürük nesne.
    ERDEB f. Muharebe, ceng, cidâl, kavga.
    ERDEB Bir ağırlık ölçüsüdür. Arab ülkelerinde kullanılır. Miktarı, İstanbul kilesiyle dokuz kileyi karşıladığı gibi, kullanıldığı mahalle göre de değişir.
    ERDEM Usta gemici.
    ERDEN Bir nevi kumaş.
    ERDİYE (Rıdâ. C.) Baş örtüleri.
    ERD-ŞİR f. Eski İran hükümdarlarından bazılarının adıdır.
    EREB Hâcet, ihtiyaç. San'at.
    EREC Güzel ve hoş koku. Misk ü anber ve ıtır gibi şeylerin güzel kokusu.
    EREDA (C.: Erad-Erâdât) Ağaç kurdu. Güve.
    ER'EF Daha rauf, çok şefkatli.
    EREK Misvak ağacını çok yediğinden dolayı devenin karnı incinmek.
    EREN t. Yetişen. Ermiş. Veli.
    EREN Sevinmek, sürur.
    ERENDAN f. "Hâşâ" mânasına inkâr ifade eden bir kelimedir.
    ERENDİZ Müşteri gezegeni. Jüpiter yıldızı.
    ERES Çiftçilik, çiftçi olma.
    ER'ES Başı büyük, kocakafa.
    ERETT Peltek adam, kekeme kimse.
    ERFA' Daha yüksek, çok ulvi, en yüce.
    ERFA'-I DERECÂT Derecelerin en yükseği.
    ERFAK En ziyade yumuşak. * Arkadaş, refik olmaya en çok lâyık, elyak.
    ERFEŞ Nefsî isteklerine düşkün olan. * Kulakları uzun ve kaba (adam).
    ERGA(B) (Ergav) : f. Irmak, dere, çay, nehir, akarsu. * Su akıtmak için açılan yol, ark.
    ERGAD Maişetçe daha ferahlık. Geniş maişet.
    ERGAL Sünnet olmamış kişi.
    ERGAN Söz dinlemek.
    ERGANDE f. Hırslı, öfkeli. * İçkiye düşkün olan sarhoş.
    ERGAVAN Bir kırmızı çiçek. Ercüvân denilen kırmızı çiçekli ağaç.
    ERGEN (Bâliğ) Çocukluk çağından gençlik çağına geçmiş olan, aklı ermeğe başlamış, bâliğ.Erginlik çağına gelen müslüman genç, namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek gibi Allah'ın farz kıldığı emirlerini yerine getirmeğe mükellef (yükümlü) olur. Küçük yaştan itibaren derece derece gerekli dini bilgiyi öğrenir. Ve iyi alışkanlıklar edinirse ergenlik çağında bunlara daha kolay uyar.
    ERGİDE f. Hiddetlenmiş, kızmış, öfkelenmiş, asabileşmiş.
    ERGİDE-NİGÂH f. Öfkeli, hiddetli bakış.
    ERGİMEK (Bak: Zeveban etmek)
    ERGUN f. Sert başlı at. Hızlı ve oynak olarak giden at.
    ERGÜVAN Güzel ve parlak kızıl renkli bir çiçek. (Garbda ercuvan denilir.)
    ERHA (Rehâ. C.) El değirmenleri.
    ERHAB Vâsi, geniş, açık.
    ERHAM (Rahim. C.) Döl yatakları, rahimler. * Yakın hısımlar, akrabalar.
    ERHAM En rahim, en merhametli, en çok şefkatli.
    ERHAM-ÜR RÂHİMÎN Merhametlilerin en merhametlisi. * Allah'ın (C.C.) sıfatlarındandır.
    ERHAM Başı beyaz olan at.
    ERHAS (Rahis. den) Pek ucuz.
    ERİC Güzel koku. Misk, anber ve ıtır gibi hoş ve lâtif olan şeylerin kokusu.
    ERİD Besili, semiz.
    ERİH Râyiha-i tayyibe. Temiz ve güzel koku.
    ERİKE Taht. Padişahın tahtı. * Oturulacak yer. Koltuk.
    ERİKE-ÂRÂ f. Tahtı güzelleştiren, süsleyen (Padişah.)
    ERİKE-NİŞİN f. Tahtta oturan.
    ERİKE-PİRÂ f. Tahtı süsleyen, pâdişah.
    ERİS f. Zeki, akıllı, uyanık, zeyrek, uslu.
    ERİS(Î) Çiftçi, çift süren, ekinci.
    ERİŞ f. Bilek. * Arşın, endaze.
    ERİŞ Sakatlanan bir uzuv için yaralayandan alınan şer'i diyet. * Satıldıktan sonra kusuru ve noksanları belli olan malın, kıymetinden bunun için indirilen miktar.
    ERK Tıb: Uykusuzluk hastalığı.
    ERK Kuvvet, kudret, güç, iktidar, nüfuz.
    ERKA Ziyade yükselen. Çok yükselen.
    ERKAB Boynu kalın olan adam veya arslan.
    ERKABAN Uzun boyunlu.
    ERKAH (Rükh. C.) Rükhler, sığınılacak yerler, sığınaklar, siperler.
    ERKAM Rakamlar. Sayı işaretleri. * Yazılar.
    ERKAM-I AŞERE Sıfır da dahil olduğu birden dokuza kadar olan sayılar.
    ERKAM-I CÜMEL Ebced hesabı.
    ERKÂN (Rükn. C.) Rükünler. Esaslar. Temeller. İleri gelen kimseler.
    ERKÂN-I ASKERİYE Yüksek rütbeli askerler. Zabitler, subaylar.
    ERKÂN-I DEVLET Devletin ileri gelenleri, dünyevi makamca ileri olanları.
    ERKÂN-I HARB Harb için yetişmiş zâbit. Kurmay subay. * Harb işlerini idare eden kumandanlar. Harb erkânı.
    ERKÂN-I İSLÂMİYE İslâmiyetin esasları, temelleri, rükünleri. (Şehâdet getirmek, Namaz kılmak, Oruç tutmak, Zekât vermek ve Hacca gitmek.)
    ERKÂN-I SALÂT Namazın rükünleri.
    ERKÂN-I SEB'A Yedi rükün.
    ERKAN Sarılık denilen bir hastalık çeşidi. * Ekini ifsâd eden âfet.
    ERKAM (C.: Erâkım) Alaca yılan.
    ERKAŞ (C.: Erakiş) Siyahlı-beyazlı alaca yılan.
    ERKAT(A) (C.: Erâkıt) Aklı karalı alaca yılan. * Yer yer beyazlığı olan her kara nesne.
    ERKE Misvak ağacı. Bu ağaç sıcak memleketlerde ve bilhassa Yemende yetişir.
    ERKEB Büyük dizli. Dizleri büyük olan kimse. * Bir dizi diğerinden büyük olan deve.
    ERM Bükmek.
    ERMAGAN f. Armağan, hediye. Bir kimseye bir işteki muvaffakiyetinden dolayı verilen hediye.
    ERMAH (Remh. C.) Remhler, darbeler, vuruşlar. * (Rumh. C.) Rumhlar, süngüler, mızraklar.
    ERMAM (Rimme. C.) Çürük kemikler.
    ERMAN f. Arzu, istek, taleb. * Pişmanlık, pişman olmak, nedamet.
    ERMAN-HÂR f. Pişman olan, nedamet eden.
    ERMAS Eski ve köhne nesne. * (Remes. C.) Sallar.
    ERMAS Gözü çapaklı kişi.
    ERMED Kül rengi, gri. Boz renkli nesne. * Gözü ağrıyan adam.
    ERMEDA Ateş külü.
    ERMEL (C.: Erâmil) Ayakları siyah olan koyun. * Kadını olmayan erkek.
    ERMELE (C.: Erâmil) Erkeği olmayan kadın.
    ERMENİ Eskiden batı Asya'nın kuzey kısmında ve Avrupa'nın Asya'ya komşu olan bazı yerlerinde dağınık şekilde yaşayan bir milletti ki, İranlılar ve Romalılar tarafından birçok defa mağlub edilmeleri üzerine çeşitli yerlere dağılmışlardır. Ve bu dağılma sonucunda büyük şehirlere de yerleşerek san'at, kuyumculuk ve ticaret gibi işleri elde etmişlerdir. Ermeniler nerede varsa, bugün kendi dillerini konuşmaktadırlar. Anadolu'da yaşayanların bir kısmı Türkçe ve Kürtçeyi de iyi bilirler.
    ERMİDA' Kül.
    ERMİYE (Remi. C.) Remiler, kasırga bulutları ki, bu bulutlardan dolu yağar.
    ERMUN f. Gündelikçiye verilen peşin ücret.
    ERNEB Tavşan. * Kadın ziynetlerinden biri. * İri fare.
    ERNEBE (C.: Eranib) Burun ucu.
    ERRAC Fesatçı, müzevir, yalancı adam, sahtekâr.
    ERRAHİM En merhametli, büyük nimetler veren, verdiği nimetleri iyi kullananları daha büyük ve ebedi nimetler vermek suretiyle mükâfatlandıran Allah (C.C.)
    ERRE f. Tahta kesecek dişli âlet, bıçkı. (Küçüğüne verilen testere ismi bundan gelir.)
    ERRE-HÂNE f. Bıçkı yeri, hızar.
    ERRE-KEŞ f. Bıçkıcı.
    ERREZZAK Bütün rızıkları ve faydalanacak şeyleri yaratan ve ihsan eden Allah (C.C.)
    ERS f. Gözyaşı.
    ERS Ekmek.
    ERSAD (Rasad. C.) Rasadlar, gözlemler, gözetlemeler, gözlemeler.
    ERSAH Uylukları etsiz, zayıf (adam). * Kurt.
    ERSEM Üst dudağı beyaz olan at.
    ERSEN f. Meclis, kongre, cemiyet.
    ERSUSA Şeair-i İslâmiyeden olan ve Osmanlı İmparatorluğu zamanında kullanılan kavuk, büyük sarık.
    ERŞ Fesat, niza, ihtilaf, rüşvet. * Fışkırmak. * Tırmalamak. * Fık: Yaralanan veya kesilen bir uzuvdan dolayı verilmesi lâzım gelen diyet.
    ERŞAH Cin fikirli adam.
    ERŞED Her hali daha iyi olan. * Doğru yola diğerlerinden daha yakın olan.
    ERŞEM Yemeğin kokusundan iştahı gelep karnı acıkan (adam). * Vücuduna iğne batırıp çivit ile şekil veya resim yapan adam.
    ERTA Bir ağaç cinsidir ve yaprağıyla debbağlar sahtiyan boyarlar.
    ERTEL Peltek adam.
    ERUME (C.: Erum) Kök, anakök. Asıl, menba. * Ağacın ve boynuzun kökleri.
    ERVA' Çok güzel olan genç. * Son derece yiğit, cesur ve bahadır adam. * Korkmak.
    ERVAH (Ruh. C.) Ruhlar. Canlar.
    ERVAH-I HABİSE Habis, kötü ruhlar. Allah'a isyan eden, itaati sevmeyen anarşist ruhlar.
    ERVAH-I TAYYİBE İyi ruhlar, iyi kimselerin ruhları.
    ERVAH Halk içinde yürürken at üzerindeymiş gibi görünen uzun boylu kimse. * Adımları birbirine yakın olan.
    ERVAK (Revk. C.) Revkler, perdeler, örtüler. * Çadırlar, muvakkat olarak bezden yapılan odalar.
    ERVAK Sâfi nesne. * Uzun dişli adam.
    ERVAM (Rumi. C.) Romalılar, Roma imparatorluğu halkından olanlar, rumlar. * Rumiler, Arap diyarının haricinde bulunanlar.
    ERVEB Yoğurt.
    ERVEC Halk içinde çok geçen şey.
    ERVENAN Dik ses, sadâ. * Iztırablı, sıkıntılı, üzüntülü gün.
    ERVEND f. Tecrübe, deneme, sınama. * şeref, şan, şöhret, nam ve itibar, haysiyet.
    ERYAF (Rif. C.) Verimli, mamur, düz ve ekini bol olan yerler.
    ERZ f. Kıymet, baha, değer. Kadir ve itibar.
    ERZAK (Rızık. C) Rızıklar. Azıklar. Yiyecek içecek maddeler. İhtiyaçlar. Maddi, mânevi muhtaç olduğumuz şeyler.
    ERZAK-I ASKERİYYE Askere verilen erzak.
    ERZAL (Rezil. C.) Reziller. Kepâzeler. Herkesten hakaret ve nefret görenler.
    ERZAN f. Ucuz, değeri düşük, pahalı olmayan. * Lâyık, münâsib, muvafık, elyâk, şâyân, müstehak, uygun, yerinde.
    ERZANÎ f. Ucuzluk. * Lâyıklık, liyakat, münasiblik, muvafakat, uygunluk.
    ERZANİŞ f. Hayır ve iyilikler.
    ERZE Çam ağacı.
    ERZE f. Samanlı sıva çamuru. * Çamdan çıkarılan zift.
    ERZE-GER f. Sıvacı.
    ERZEL Daha rezil. Çok fena. Pek kötü. En rezil.
    ERZEL-İ NÂS İnsanların en rezili, en fenası.
    ERZEL-İ ÖMR İhtiyarlığın sonları, bunaklık günleri.
    ERZEN Kendisinden sopa ve baston yapılan bir cins sağlam ağaç. * Şam darısı denen beyaz ve iri cins darı.
    ERZENÎN f. Darı ekmeği.
    ERZİDE f. Pahası kesilmiş, kıymeti kararlaştırılmış, değeri belli edilmiş olan şey.
    ERZİZ f. Kalay.
    ES Koyuna iys iys demek.
    ESA' Atmak.
    ESA Merhem, tiryak, ilâç.
    ES'AB (Sa'b. dan) Pek zor, çok zor.
    ES'AB-I UMUR İşlerin en zor olanı.
    ESABE (C.: Esâib) Bir nevi ağaç.
    ESABİ' (İsbi'. C.) Parmaklar.
    ESABİ-ÜL KADEM Ayak parmakları.
    ESABÎ' (Üsbu'. C.) Haftalar, yedi günlük zamanlar.
    ES'ABÎ Gayet güzel ve beyaz göz.
    ES'AD Daha mes'ud, en bahtiyar. Daha said olan. En mes'ud.
    ESADD Menedici.
    ESAFİL (Esfel. C.) Esfeller. Sefâlet çekenler. Pek adi ve bayağı kimseler. Çok alçak olanlar.
    ESAHH En sahih. Çok doğru. İllet ve kusurdan çok uzak ve beri olan $
    ESAKIF (Üskuf. C.) Piskoposlar, başpapazlar, metropolitler.
    ESAKİF (Eskef. C.) Eskiciler, kunduracılar.
    ESAKK Yürürken dizlerini birbirine vuran.
    ESAL Tâzim etmek, övüp medhetmek.
    ES'AL Dişinin yanında zâid bir diş daha biten kimse.
    ESALE Uzun yüzlü olmak. Sarkık olmak.
    ESALİB (Üslub. C.) Üslublar. Tarzlar. Cihetler.
    ESAM Günah. * Günah için olan cezâ.
    ESAME Askerlerin. ve bilhassa Yeniçerilerin kaydı, ulüfe defteri.
    ESAMİ İsimler, adlar.
    ESAMM (C.: Summun) Kulağı sağır olan. * Katı taş.
    ESANİD İsnadlar. Senedler.
    ESANS Çeşitli yollarla bitkilerden elde edilen veya suni olarak yapılan, kokulu ve uçucu sıvı.
    ES'AR (Sı'r. C.) Narhlar. Satılan şeylerin bilinen ve değişmeyen fiatları.
    ES'AR (Su'r. C.) Yiyecek içecek artığı.
    ESAR Esirlerin ellerini bağladıkları ince kayış.
    ESARET Esirlik. Kölelik. Kullara kendini teslim etmiş olmak. Başka milletten olanlara boyun eğmek.
    ESARET-İ HAYVANÎ Hayvanlara yakışır bir esirlik. Zulüm, işkence ve haksızlık içinde hayat geçirmek.
    ESARİR Gizli sırlar. * Yüz ve avuçtaki çizgiler.
    ESAS Temel. Kök. Rükün. şart. Hakikat ve mahiyetler.
    ESAS Ev eşyası. Eve âit lüzumlu şeyler. * Mal. Rızık.
    ESASAT (Esas. C.) Esaslar. Temeller, kökler.
    ESASE f. Gözucu ile bakma.
    ESASEN Kendiliğinden, aslından, temelinden.
    ESASİYYE Asılla temelle alâkalı. Esasa ait ve müteallik.
    ESATÎN Sütunlar. Üstüvaneler. Direkler. * Mc: İleri gelen kimseler.
    ESATİR İlk zamanlara ait uydurma hikâyeler. Masallar. Mitoloji. * Saflar. Sıralar.
    ESATİR-ÜL EVVELÎN İlk zamanlara ait efsâneler.
    ESATÎZ (Esâtîze) : (Üstaz. C.) Usta başıları. Bir işin tedbirinde, öğretilmesinde önderlik edenler.
    ESATT (C.: Sitât) Köse.
    ESAVİD (Sevâd. C.) Sevadlar, karanlıklar, siyahlıklar.
    ESB At, beygir, feres.
    ESB-İ SABÂ-REFTER f. Rüzgâr gibi giden at.
    ESB-İ TÂZİ Arap atı.
#30.11.2006 21:33 0 0 0
  • ESBAB (Sebeb. C.) Sebebler. Bir şeye vâsıta olanlar. Sebeb olanlar. (Evet, izzet ve azamet ister ki; esbab, perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve Celâl ister ki; esbab, ellerini çeksinler te'sir-i hakikiden. M. N.)(Cenab-ı Hak, müsebbebatı esbaba bağlamakla, intizamı, temin eden bir nizamı kâinatta vaz'etmiş. Ve her şeyi, o nizama müraat etmeğe ve o nizamla kalmaya tevcih etmiştir. Ve bilhasa insanı da, o daire-i esbaba mürâat ve merbutiyet etmeğe mükellef kılmıştır. Her ne kadar dünyada, daire-i esbab, daire-i itikada galip ise de; Ahirette hakaik-i itikadiye tamamen tecelli etmekle, daire-i esbaba galebe edecektir. Buna binaen, bu dairelerin herbirisi için ayrı ayrı makamlar, ayrı ayrı hükümler vardır. Ve her makamın iktiza ettiği hükme göre hareket lâzımdır. Aksi takdirde daire-i esbabda iken; tabiatiyle, vehmiyle, hayaliyle daire-i itikada bakan; Mu'tezile olur ki, te'siri esbaba verir. Ve keza, daire-i itikadda iken, ruhuyle, imaniyle daire-i esbaba bakan da, esbaba kıymet vermeyerek Cebriye mezhebi gibi tenbelcesine bir tevekkül ile nizâm-ı âleme muhalefet eder. İ.İ.)

    ESBAB-I FESHİYYE Huk: Bir i'lâmın istinaf suretiyle bozulmasını icabettiren sebepler.
    ESBAB-I HAKİKİYE Gerçek sebepler, hakiki sebepler.
    ESBAB-I MÛCİBE Gerektiren sebebler. İcab eden sebepler.
    ESBAB-I MUHAFFİFE (Esbâb-ı mazeret) Yapılan bir cürmün ve kabahatın cezasını hafifletici sebebler.
    ESBAB-I MÜCBİRE İcbar eden, cebreden, zorlayan sebepler.
    ESBAB-I MÜŞEDDİDE Kuvvetlendiren, artıran sebepler. Cezâ hukukunda; cezâyı ağırlaştıran kanuni veya takdiri sebepler. (Esbâb-ı muhaffifenin zıddıdır.)
    ESBAB-I NAKZİYYE Bir hükmün daha yüksek bir merci tarafından bozulmasını icâb ettiren sebepler. Bozma sebepleri.
    ESBAB-I NÜZUL İnmesinin sebebleri. * Kur'an-ı Kerim âyetlerinin gelmesine (Cebrail Aleyhisselâm vasıtası ile indirilmesine) sebeb olan hâdiseler.
    ESBAB-I SAHİHA Doğru ve sahih sebepler.
    ESBAB-I SÜBUTİYE İsbata yarıyan sebepler. Sübut delilleri.
    ESBAB-I TABÎİYE Tabiattaki sebepler. (Bak: Delil-i İnâyet)
    ESBABPEREST Allah'ı unutarak sebeblere haddinden ziyade değer veren. Her şeyi bir sebebe bağlayıp, Allah'ın fâil ve her şeyin hâkimi olduğunu inkâr eden veya ona kıymet vermek istemeyen.(Arkadaş! Esbab ve vesaiti, insan, kucağına alıp yapışırsa, zillet ve hakarete sebep olur. Meselâ kelb, bütün hayvanlar içerisinde birkaç sıfat-ı hasene ile muttasıftır ve o sıfatlar ile iştihar etmiştir. Hatta sadâkat ve vefâdarlığı darb-ı mesel olmuştur. Bu güzel ahlâkına binâen, insanlar arasında kendisine, mübarek bir hayvan nazarıyla bakılmağa lâyık iken, maalesef insanlar arasında mübarekiyet değil necis-ül-ayn addedilmiştir.Tavuk, inek, kedi gibi sair hayvanlarda, insanların onlara yaptıkları ihsanlara karşı şükran hissi olmadığı halde, insanlarca aziz ve mübarek addedilmektedirler. Bunun esbabı ise, kelpte hırs marazı fazla olduğundan esbab-ı zâhiriyeye öyle bir derece ihtimam ile yapışır ki; Mün'im-i Hakiki'den bütün bütün gafletine sebep olur. Binaenaleyh, vasıtayı müessir bilerek Müessir-i Hakiki'den yaptığı gaflete ceza olarak necis hükmünü almıştır ki tâhir olsun. Çünki hükümler, hadler, günahları afveder; ve beyn-en-nas tahkir darbesini, gaflete keffâret olarak yemiştir.Öteki hayvanlar ise vesaiti bilmiyorlar ve esbaba o kadar kıymet vermiyorlar. Meselâ, kedi seni sever, tazarru' eder (senden ihsanı alıncaya kadar). İhsanı aldıktan sonra öyle bir tavır alır ki; sanki aranızda muârefe yokmuş ve kendilerinde, sana karşı şükran hissi de yoktur. Ancak Mün'im-i Hakiki'ye şükran hisleri vardır. Çünki, fıtratları Sânii bilir ve lisan-ı halleriyle ibadetini yaparlar. Şuur olsun olmasın...Evet kedinin "mır! mır! ları "Yâ Rahim! Yâ Rahim! Yâ Rahim!" dir. M.N.)
    ESBAK Geçenki, geçen, evvelki, önceki. Daha önce geçmiş olan. Evvel gelen.
    ESBAN Kadınların başlarını örttükleri güzel ve ince bir örtü. * Kadınların, yüzlerini örtükleri peçe, tül.
    ESBAT Rahatlar, huzurlar. * Haftanın son günleri.
    ESBAT (Sıbt. C.) Torunlar. Çocuğunun çocukları. Oğlunun oğulları. * Beni İsrâil kabileleri.
    ESBEL Bıyıkları uzun olan adam.
    ESBİL f. At hırsızı, at çalan.
    ESBRAN f. At süren, süvâri, at koşturan.
    ESBRİZ (Esb-riz) f. At koşusu. * Savaş meydanı.
    ESBSÜVAR (Esb-süvâr) f. Ata binmiş.
    ESBTAZ f. At koşturucu, at koşturan. * At koşturacak meydan, saha. * Her şemsî ayın onsekizinci günü.
    ESCA' (Sec'. C.) Edb: Nesirde fıkra sonlarının kafiye tarzında olan uygunlukları, vezinli nesirler.
    ESCAL (Secel. C.) İçi su dolu kovalar.
    ESCER Kırmızı gözlü kimse. * Su biriken yer.
    ESDAF Sadefler, inci kabukları. * Midye ve isridye gibi deniz mahluklarının şeffaf, parlak kabukları.
    ESDAK (Sıdk. dan) Çok sadık, doğru ve emniyetli kimse.
    ESDİKA Sâdıklar, sâdık olanlar.
    ESED Arslan, şir.
    ESEDD Sağlam, kavi, muhkem.
    ESEDÎ Arslana aid. * Üzerinde arslan resmi bulunan mâdeni para.
    ESEDULLAH Allah'ın arslanı. * Hz. Ali'nin (R.A.) bir nâmı, lâkabı.
    ESEF Hüzün, gam, nedamet, pişmanlık. Daralmak. Elden çıkan bir şey için hâsıl olan üzüntü.
    ESEFA Vâ esefâ! Eyvah, yazık!
    ESEF-HAN f. Acıyan, merhamet eden, şefkat eden, esef eden.
    ESEF-NAK f. Hüzünlü, acıklı, esefli.
    ESEKK Tavşan. * Kulağı kesik olan. * Küçük kulaklı. * Kulağı işitmeyen. Sağır.
    ESELE (C.: Eslâl-Üsül) Ilgın ağacı. * Asıl.
    ESELE (C. Eselât) Dil ucu. * Urgan ucu. Uzun süngü.
    ES'ELÜKE Senden isterim (meâlinde).
    ESENN Daha yaşlı, en yaşlı. İhtiyar.
    ESER Yapı, birinin meydana getirdiği şey. * Bir hususa dâir Peygamberimizden (A.S.M.) rivâyet bulunması. Sünen-i Resul. * Bir şeyin varlığına delâlet eden te'sir. * Meydana getirilen kitap. Kitap te'lifi.
    ESER-İ DEST El eseri, kendi kuvvet ve kudretinin eseri.
    ESER-İ HAYAT Hayat alâmeti, hayat eseri, hayat belirtisi.
    ESER-İ SAN'AT San'at eseri. San'at değeri olan eser.
    ESER-İ CEDİD Eskiden imâl edilen kâğıt cinslerinden birinin adı idi.
    ESER Serçe kuşu. Usfur. * Göbeğinde illeti olan.
    ESFA En saf, pek safi, pek temiz.
    ESFA Alnı dar at. * Tez yürüyüşlü katır.
    ESFAD (Safd. C.) Atiyye ve ihsanlar.
    ESFAR (Sefer. C.) Seferler, yolculuklar, yola gidişler. * Düşmana karşı gidişler, akınlar. * (Sifr. C.) Büyük kitaplar, ciltler.
    ESFAR-I BAHRİYYE Deniz yolculukları. Deniz seferleri.
    ESFAR-I BAÎDE Yolculuklar, uzak seferler.
    ESFAT (Sefet. C.) Sepetler.
    ESFEL En sefil, çok sefil, en alçak, en aşağı, çok fenâ.
    ESFEL-İ SÂFİLÎN Sefillerin en sefili. Cehennem'in en aşağı tabakasındakiler.
    ESFEL-İ SÂFİLÎN-İ HISSET Alçaklığın en aşağı derecesi.
    ESFELİYYET Aşağılık, âdilik, alçaklık.
    ESHA' Türlü türlü, günâ gûn, rengârenk.
    ESHA (Sahi. den) Çok cömert, fazla eli açık, pek sahi kimse.
    ESHAB (Bak: Ashâb)
    ESHAB Çekmek, cezb.
    ESHAL Misvak ağacı.
    ESHAM (Sehm. C.) Oklar. * Nasibler, hisseler.
    ESHAM-I UMUMİYE Tanzimat devrinde devletin, halka borç karşılığı olarak verdiği hisse bedelleri.
    ESHAM Küçük katreli yağmur. * Kara nesne, esved.
    ESHAM Kara nesne.
    ESHAR Seher vakitleri, seherler. Gece yarısından sonra ve tan yeri açılmazdan evvelki vakitler.
    ESHAR-I BAHAR Bahar sabahları.
    ESHED Becerikli, maharetli, mahir, açıkgöz, uyanık olan kişi.
    ESHEL Çok kolay, daha kolay, asan.
    ESHEL-İ TARİK En çıkar yol. En kolay ve kestirme olan yol.
    ESHEL-İ UMUR İşlerin en kolayı.
    ESHER Uyanık kimse.
    ESHİYA (Sahi. C.) Cömertler, sahiler.
    ESİ (C: Esât) İlaç yapmak.
    ESİD Ev önü. * Bağlanmış kapı.
    ESİF Kederli, esefli, tasalı, gamlı.
    ESİHHA' (Sahih. C.) Özürsüz olanlar, sıhhati yerinde ve vücudu sıhhatte olan kimseler.
    ESİL Şerefli, şanlı, namlı, haysiyetli, itibarlı ve otoriter kişi.
    ESİL Parlak, uzun ve dolgun yüz. * Doğru şey.
    ESİL (C.: Asal-Esail-Usul) İkindi sonrasından akşama kadar olan vakit. * Kavi, muhkem, sağlam.
    ES'İLE (Sual. C.) Sualler. Bir şey istemeler. Sorular.
    ES'İLE-İ SİTTE Altı suâl. * Risale-i Nur Külliyatından Mektubat Mecmuasında bir küçük risâlenin adı.
    ESİM (İsm. den) Günahkâr, günah işlemiş, kabahatlı, cürümlü, suçlu, yalancı kişi.
    ESİNNE (Sinân. C.) Kılıçlar, seyfler. * Süngüler. * Bileği taşları.
    ESİR Birbirine yakın olmak, mütekarib.
    ESİR Bütün kâinatta bulunan ve her tarafı kaplamış olan lâtif madde. Elektrik, ışık ve hararetin yayılmasına vasıtalık eden madde. Görülmeyen ve varlığı bütün ehl-i ilimce kabul edilen lâtif, rakik, elâstikiyeti hâiz seyyal madde.("İkisi de birbirine bitişikti, sonra ayrı ettik." mânasında olan $nın ifadesine nazaran, manzume-i şemsiye ile arz, dest-i kudretin madde-i esiriyeden yoğurmuş olduğu bir hamur şeklinde imiş. Madde-i esiriye, mevcudata nazaran akıcı bir su gibi mevcudatın aralarına nüfuz etmiş bir maddedir. $ âyeti, şu madde-i esiriyeye işarettir ki, Cenab-ı Hakk'ın arşı su hükmünde olan şu esir maddesi üzerinde imiş; esir maddesi yaratıldıktan sonra, Sâniin ilk icadlarının tecellisine merkez olmuştur. Yani esiri halkettikten sonra, cevahir-i ferd'e kalbetmiştir. İ.İ.)
    ESİR Kul, köle. Harpte teslim alınan düşman. Teslim olan.
    ESİR-İ HARB Harp esiri, harpte esir edilmiş olan.
    ESİRÂNE f. Esirce, kölece.
    ESİRE Seçkin, güzide. * İlim bakiyyesi.
    ESİRÎ Esirlik, kölelik, kulluk.
    ESİRÎ Esir ile alâkalı. Uçacak gibi hafif.
    ESİRRE Tahtlar, oturulacak yerler. * Milletin belli başlı ileri gelenleri.
    ESİS Asıl esas, hak, doğru. * Hediyeler. Armağan olarak verilen şeyler.
    ESİS Titremek. * Küp veya desti saksısı ki, içinde reyhan ekerler.
    ESİS Çok olan şey, kesir.
    ESKAB Delmek. * Ateş yakmak.
    ESKAF Uzun boylu, iri kimse.
    ESKAL (Sekal. C.) Ağır yükler, ağır şeyler. Kalabalık, ağırlık.
    ESKAL (Sakil. den) Daha sakil, en ağır, en çirkin. * Kaba, can sıkıcı.
    ESKAM (Sakam. C.) İlletler, hastalıklar, dertler.
    ESKEF (C: Esâkif) Kunduracı, eskici.
    ESKEFE Kapı basamağı, eşik.
    ESKİMO Grönland, Alaska ve Kuzey Kanada'da yaşayan bir kavmin adı.
    ESL Dikenli ağaç. * Süngü. * Hasır otu.
    ESL Karaılgın ağacı.
    ESLÂF (Selef. C.) Selefler, evvelkiler, geçmişler.
    ESLÂF-I İZÂM Evvelce gelmiş olan büyük zâtlar. (İmâm-ı A'zam, İmâm-ı Şâfii gibi)
    ESLAH En sâlih, en iyi. (Bak: Aslah)
    ESLAHAKALLAH Allah seni ıslâh etsin.
    ESLAK Ağaç, şecer.
    ESLAS (Sülüs. C.) Sülüsler, üçde birler, üçde bir parçalar.
    ESLEB İnsanın vücudunda veya yüzünde bulunan ben, nokta. * Süprüntü, moloz.
    ESLEM Daha sağlam, en selâmetli, en sâlim.
    ESLEM-İ TARİK Yolun en selâmetlisi. En selâmetli yol.
    ESLİHA (Silâh. C.) Silâhlar. Muharebe ve cenk âlet ve edevâtı.
    ESLİHA-İ ATİKA Eski silâhlar, eski tip silâhlar.
    ESLİHA-İ CÂRİHA Yaralayıcı, cerh edici silâhlar. (Kılıç, kama, hançer, bıçak... gibi silahlardır).
    ESLİHA-İ CEDİDE Yeni silâhlar.
    ESLİHA-İ NÂRİYYE Ateşli silâhlar.
    ESLİHA-İ SAKİLE Top gibi ağır silâhlar.
    ESMA' Kulaklar. İşitmeler.
    ESMA' Adlar. Nâmlar. İsimler.
#30.11.2006 21:35 0 0 0
  • ESMA-ÜL HÜSNA Allah'ın isimleri. Cenab-ı Hakk'ın güzel isim ve sıfatları. Aşağıdaki fıkrada Esma-i Hüsna'dan bazıları zikrediliyor:(... Hem alâkadar olduğun ve perişaniyetlerinden müteessir olduğun; senin bir nevi hânen ve içindeki mevcudat, senin o hânenin ünsiyetli levazımatı ve sevimli müzeyyenatı hükmünde olan dünyayı ve içindeki mahlukatı kemâl-i hikmet ile tanzim ve tedbir ve terbiye eden Zâtın, Hakîm ismine ve Mürebbi ünvanına senin ruhun ne kadar muhtaç, ne kadar müştak olduğunu dikkat etsen anlarsın. Hem bütün alâkadar olduğun ve zevalleriyle müteellim olduğun insanları, mevtleri hengâmında adem zulümatından kurtarıp şu dünyadan daha güzel bir yerde yerleştiren bir Zâtın Vâris, Bâis isimlerine, "Bâki, Kerim, Muhyi ve Muhsin" ünvanlarına ne kadar ruhun muhtaç olduğunu dikkat etsen anlarsın.Cenab-ı Hakk'ın adl ve hikmet içindeki ism-i Hak ve Rahmânirrahim'in cilvesini görmek istersen, bahar mevsiminde zeminin yüzünde çadırları kurulmuş, muhteşem dört yüzbin milletten mürekkeb nebatat ve hayvanat ordusuna bak ki; bütün o milletler, o taifeler, birbiri içinde oldukları halde, herbirinin libâsı ayrı, erzakı ayrı, silâhı ayrı, tarz-ı hayatı ayrı, talimatı ayrı, terhisatı ayrı oldukları halde ve o hâcâtlarını tedarik edecek iktidarları ve o metâlibi isteyecek dilleri olmadığı halde, daire-i hikmet ve adl içinde, mizan ve intizam ile Hak ve Rahman, Rezzak ve Rahim, Kerim ünvanlarını seyret, gör. Nasıl hiçbirini şaşırmıyarak unutmıyarak, iltibas etmiyerek terbiye ve tedbir ve idare eder...İşte böyle hayret verici muhit bir intizam ve mizan ile yapılan bir işe, başkalarının parmakları karışabilir mi? Vâhid-i Ehad, Hâkim-i Mutlak, Kâdir-i Külli Şey'den başka bu san'ata, bu tedbire, bu rububiyete, bu tedvire hangi şey elini uzatabilir? Hangi sebeb müdahale edebilir? S.)
#30.11.2006 21:36 0 0 0
  • ESMA-İ İLÂHİYE Allah'ın isimleri.(Herşeyden Cenab-ı Hakk'a karşı pencereler hükmünde çok vecihler var. Bütün mevcudatın hakaikı, bütün kâinatın hakikatı, esma-i İlâhiyeye istinad eder. Her bir şeyin hakikatı, bir isme veyahut çok esmâya istinad eder. Eşyadaki san'atlar dahi, herbiri birer isme dayanıyor. Hattâ hakiki fenn-i hikmet, "Hakîm" ismine ve hakikatlı fenn-i tıb "Şafi" ismine ve fenn-i hendese, "Mukaddir' ismine ve hâkezâ.. Herbir fen, bir isme dayandığı ve onda nihayet bulduğu gibi, bütün fünun ve kemalât-ı beşeriye ve tabakat-ı kümmelîn-i insaniyenin hakikatları, esma-i İlâhiyeye istinad der. Hattâ muhakkıkin-i evliyanın bir kısmı demişler: "Hakiki hakaik-i eşyâ, esma-i İlâhiyedir. Mâhiyet-i eşya ise, o hakaikın gölgeleridir. Hattâ birtek zihayat şeyde, yalnız zâhir olarak yirmi kadar esma-i İlâhiyenin cilve-i nakşı görünebilir. S.)
#30.11.2006 21:37 0 0 0
  • ESMA-İ MEVSULE Vasleden isimler. (Bak: İsm-i mevsule)
    ESMA-İ MÜBHEME Tek başına bir mâna ifade etmeyen isimler. Arabcada: (Ellezine) gibi kelimeler esma-i mübhemeden olduğundan onu tayin ve temyiz eden yalnız sılasıdır. Demek bütün kıymet sılasına aittir.
    ESMA-İ ZÂTİYE Zâta ait isimler. * Allah'ın zâtına ait isimleri.(Zât-ı Vâcib-ül-Vücud'un bin bir esmasından bir kısmına "Esma-i Zâtiye" denilir ki, her cihetle Zât-ı Akdes'i gösterir. Onun adı ve onun ünvanıdır. "Allah, Ehad, Samed, Vâcib-ül-Vücud" gibi çok esmâ var. Bir kısmına da "Esmâ-i Fiiliye" tâbir edilir ki, çok nevileri var. Meselâ: "Gaffâr, Rezzak, Muhyi, Mümit, Mün'im, Muhsin" R.N.)
    ESMA-İ ZÜRUF Gr: Zarf olan isimler. Bir şeyin bir zamanda veya mekânda veya diğer bir şey ile beraber veya ondan evvel veya sonra vuku' bulduğunu ifade eden kelimelerdir. Bunlar Arapçada (maa, kabl, ba'd, ind) gibi kelimelerdir.
    ESMAH Çok cömert, pek eli açık, en semahatli.
    ESMAK (Semek. C.) Semekler, balıklar.
    ESMAN (Sümn-Semen. C.) Her şeyin pahası, tutarları, semenleri. * Sekizde birler.
    ESMAR (Semer. C.) Meyveler, Yemişler.
    ESMAR (Semer. C.) Masallar. Akşam sohbetleri.
    ESMAT (C.: Sümut) Saçının ve sakalının karası beyazıyla karışıp ikisi beraber olmak.
    ESMER Siyaha, karaya çalan kumral renk.
    ESNA Ara. Aralık. Sıra. Vakit. Zaman. Hengâm.
    ESNA-İ HARB Ask: Savaş anı, harb sırası, ceng zamanı, muharebe esnâsı.
    ESNA-İ TESADÜM Ask: Çarpışma anı, müsademe zamanı, vuruşma esnası.
    ESNA Daha parlak. En parlak.
    ESNA' Bülent, yüksek, yüce, ulvi.
    ESNAF Sınıflar. Sıralar. Türlüler, menbalar, menşe'ler, asıllar, esaslar.
    ESNAH (Sinh. C.) Kökler, menbalar, menşe'ler, asıllar, esaslar.
    ESNAM (Sanem. C.) Putlar. Tapılan heykeller. Suretler. Sanemler.
    ESNAMPEREST Puta tapan, putperest.
    ESNAN (Sinn. C.) Dişler. * Yaşlar. İnsanın doğduğu andan ölümüne kadar uzvî sîretinde birbirini takibeden muhtelif zamanlar. (Yâni: Tufuliyet, Sabavet, Şebabet, Kühûlet ve Şeyhuhet denilen zamanlar.)
    ESNİYE (Senâ. C.) Övmeler. Senâlar. Medhetmeler.
    ESR Esir etmek. * Muhkem bağlamak. * Takviye etmek. (Bak: Esir) * Göbeğinde illeti olan.
    ESRA' Daha çabuk. Pek çabuk. Çok sür'atli. Çok seri. * (C.: Esâri) Asma filizi. * Başı kırmızı, gövdesi beyaz olup, kum içinde bulunan bir böcek.
    ESRAR (Sır. C.) Sırlar. Gizli hikmetler ve mânalar. Bilinmeyen şeyler. * Keyif veren zehir. Uyuşturucu madde. * Elinde ve el ayasında olan hatlar.
    ESRAR-I HAFİYYE Gizli ve saklı sırlar.
    ESRAR-I HÜSN Ü ÂN Güzelliğin sırları.
    ESRAR-ENGİZ f. Esrarlı, gizli, ürperti verici.
    ESRAR-KEŞ f. Esrar denen zehiri kullanan kimse. Esrar içen.
    ESREM Kırık dişli, dişleri kırılmış veya dökülmüş olan kişi.
    ESRİK Sarhoş, mest. * Azgın, kızgın. * Zayıf, hasta, hâlsiz, dermansız, tâkatsiz.
    ESRÜM Dişi dökük olan kimse.
    ESS Otun vaya saçın çok ve sık olup birbirine dolaşması.
    ESSALAVAT Peygamberimiz Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimize veya Cenab-ı Hakk'a (C.C.) karşı hamd, şükür ve teşekkür ifade eden dua, selâm ve salâvâtlar. (Bak: Salâvat)
    ESSEBEBÜ KELFAİL (Essebebü ke-l fâil) Bir işe sebeb olan, o şeyi yapan fâil gibidir (mealinde). (Hizmet-i Kur'âniye ve imâniyenin yapılmasına sebeb olanlar, bu mukaddes hizmeti yapmış gibi mes'ud ve me'cur olurlar, hayırlara, ecir ve sevablara nâil olmak nimet-i uzmasına erişirler.)
    EST Ayakları uzun olan.
    ESTA' (Satı. dan) Uzun boyunlu. Boynu uzun olan insan veya hayvan.
    ESTAĞFİRULLAH Cenâb-ı Hak'tan kusurumun örtülmesini dilerim. Allah (C.C.) kusurumu efvetsin (mealinde, kusurunu anlayan bir müslümanın duâsı. Hürmet veya ikramlara karşı tevâzu maksadı ile de söylenmektedir.) (Bak: İstiğfar)
    ESTAN(E) f. İstirahat edilecek ve uyunacak rahat yer.
    ESTAR Örtüler, perdeler.
    ESTAR (Satr. C.) Yazı dizileri, satırlar.
    ESTEH f. Çekirdek. * Kemik. Vücud iskeletini meydana getiren nesne.
    ESTEÎN Yardım isterim, istiâne ederim (meâlinde fiil olup, müfred birinci şahıstır.)
    ESTER Katır.
    ESTERVEN f. Çocuk doğurmayan, kısır kadın.
    ESTİNE f. Yumurta.
    ESÛF Fazlaca eseflenen, pek üzülen, çok kederlenen, çok fazla acıyan, yufka yürekli.
    ESUK Deli koyun.
    ESUM Çok yalancı, iftiracı, kabahatli ve günahkâr olan adam.
    ESUS Katı, sağlam, muhkem nesne.
    ESVA' (Sâ'. C.) Kuyular, çukur yerler. * Ölçekler.
    ESVAB (Sevb. C.) Sevbler, giyecekler, giyimler.
    ESVAF (Suf. C.) Suflar, koyun yünleri.
    ESVAK (Sûk. C.) Çarşılar. Pazarlar.
    ESVAK Uzun incikli.
    ESVAR (Sur. C.) Surlar, hisarlar, kaleler, kal'alar. * Ziyafetler, şölenler.
    ESVAT (Savt. C.) Sesler. Savtlar.
    ESVE' Yaramaz nesne.
    ESVED Çok siyah. kara renkli olan.
    ESVED-ÜL-KALB (Bak: Süveydâ)
    ESVEDEYN İki siyah mânâsına gelen bu kelime, yılanla akreb için kullanılır.
    ESVEL Karnı sarkık olan erkek. (Müe: Sevlâ)
    ESVİDE (Sevâd. C.) Sevâdlar, karanlıklar, siyahlıklar. Karaltılar. * Çok mallar, fazla mülkler.
    ESY Tasa, keder, hüzün.
    ESYAF (Seyf. C.) Seyfler, kılıçlar.
    ESYAH (Seyh. C.) Nehirler, akarsular. * Çizgili elbiseler.
    ESYAN Kederli, gamlı, tasalı, kaygılı, hüzünlü, üzüntülü.
    EŞA (C.: Âşâ) Hurma ağacının küçüğü.
    EŞAİM (Eş'em. C.) En şomlar, en uğursuzlar.
    EŞAİRE (Eş'ari. C.) Dinde meşhur imam Eb-ul-Hasan-ül-Eş'arî'ye bağlı olan sünnet ehlinin bir kısmı.
    EŞAKK Meşakkatli, zahmetli.
    EŞ'AL Kuyruğu beyaz olan at.
    EŞAM f. Ölmiyecek kadar az olan yiyecek ve içecek şeyler, kut-i lâyemut.
    EŞ'AR (C.: Eşâir) En iyi şâir. * Kılı çok olan kimse. * Davarın tırnağı çevresinde olan kıl.
    EŞ'AR (Şa'r. C.) Kıllar. Tüyler. Tüycükler. * (Şiir. C.) Şiirler, manzum ve güzel yazılar.
    EŞ'ARÎ Eş'arî mezhebi veya o mezhepte olan. Asıl adı Eb-ul Hasan-ül-Eş'arî olan İmam-ı Eş'arî, Ehl-i Sünnet itikadını âyetlere, hadislere göre izah ve şerh ederek tesbit etmiştir. Ehl-i Sünnet Mezhebi itikadına tercümanlık ederek İslâmiyet'e büyük hizmet etmiştir. (Hi. 260-324) İtikada dâir meydana koyduğu hakikatları kabul edenlere Eş'arî ve Mezhebine de Eş'ariye denir.
    EŞ'AS Saçı dağınık olan. * Saçı dökülmüş kişi.
    EŞAVİZ Halk. Millet. Nâs.
    EŞBAH (Şebâh. C.) Şahıslar, cisimler, vücudlar. * Büyük kapılar. * Uzaktan görünen karaltılar, hayâller. * Renk, levn.
    EŞBAH (şibh. C.) Benzeyenler. şibihler. Nazirler.
    EŞBAL (Şibl. C.) Arslan yavruları.
    EŞBEH Daha çok benzeyen. Pek benzeyen.
    EŞBEH Mert, yiğit, kabadayı, cesur kimse. (Bu tâbir bilhassa yeniçeriler hakkında kullanılırdı.)
    EŞBÛ f. Odunluk, kömürlük. Kömür ve odun konulacak yer.
    EŞCA' Daha yiğit, pek kahraman. En şecaatli. * Parmak ardlarının sinirleri.
    EŞCAN (Şecen. C.) Şecenler, elemler, gamlar, kederler, tasalar, sıkıntılar, ıztırablar.
    EŞCAR (Şecer. C.) Ağaçlar.
    EŞCAR-I BAĞ Bahçenin, bağın ağaçları.
    EŞCAR-I MÜSMİRE Meyve ağaçları.
    EŞDAK Doğru konuşan. Yalan söylemeyen. Sâdık. * Büyük ağızlı.
    EŞEBB Arasından geçmek mümkün olmayan ağacın sıklığı.
    EŞEDD Daha şiddetli. Çok fazla şiddetli. Pek fazla şiddetli.
    EŞEDD-İ İHTİYÂÇ En şiddetli ihtiyaç.
    EŞEDD-İ MÜCÂZÂT En şiddetli ceza.
    EŞEDD-İ ZULÜM Zulmün en şiddetlisi.
    EŞEFF Çok parlak. Daha şeffaf. Işığı daha iyi geçiren. * Suyu kendine çok fazla çeken.
    EŞEKK Çok şek ve şüphe sahibi. Tereddütte ileri giden.
    EŞELL Çolak. Kolu sakat olan. * Eli dâima hareketli olan kimse.
    EŞ'EM (C: Eşâim) En uğursuz, pek şom.
    EŞEMM Burnu kuvvetli koku duyan.
    EŞEN f. Karpuz ve kavun hamı, kelek. * Ters giyilmiş elbise.
    EŞERR Çok fazla sevinmek. * Tekebbürlük etmek, gururlanmak. * Çok şerli. En kötü ve şerli.
    EŞERR-İ NÂS İnsanların en şerlisi, nasın en kötüsü.
    EŞFA' En çok şefaat eden. En şafi.
    EŞFA Hastalığı def'e çok faydalı, şifa-bahş olan.
    EŞFAK Daha fazla şefkatli. Çok şefkatli.
    EŞFAR (Şüfr. C.) Göz kapağının kenarları, kirpik yerleri.
    EŞGAL (Şugl. C.) İşler. Meşguliyetler.
    EŞGAL-İ MÜHİMME Ehemmiyetli ve mühim işler.
    EŞHA şefkat.
    EŞHAD Şevâhidler. Şâhitler. (Bak: Alâ-ruûs-il eşhâd)
    EŞHAR f. Kalye taşı denilen radyom hamızı. * Nişadır.
    EŞHAS (Şehs. C.) Şahıslar. Kişiler.
    EŞHAS-I MA'RUFE Tanınmış kişiler, bilinen şahıslar.
    EŞHEB Kır (at). Kır, çil renkte olan aslan. * Güç iş. * Soğuk gün. * Bir nesnenin kenarı.
    EŞHEL Kırmızı ile karışık koyu mavi, elâ. * Elâ gözlü adam.
    EŞHER (Şehir. den) Çok meşhur, pek fazla tanınmış, en şöhretli olan.
    EŞHÜR (şehr. C.) Aylar.
    EŞHÜR-ÜL-HACC Hac ayları mânâsına gelen bu kelime; İslâmiyetten evvel Kâbenin tavaf edildiği; Şevval ve Zilka'de ile Zilhicce ayından da alınan 10 günle cem'an 70 günlük zamana verilen addır.
    EŞHÜR-ÜL HURUM İslâmiyetten evvel Arab kabileleri arasında vuruşmanın ve muharebenin haram kılındığı Zilka'de, Zilhicce, Muharrem ve Receb ayları.
    EŞİ'A (Şuâ. C.) Şualar. Aydınlıklar.
    EŞİDDA Çok şiddetli sert olanlar. Pek şiddetli davrananlar.
    EŞİHA f. At kişnemesi.
    EŞİR Pek sevinçli, çok mesrur. * Kibirli, mütekebbir kimse.
    EŞİRRA Çok şerliler. Çok kötü insanlar. Çok şerli mahluklar.
    EŞ'İYA (A.S.) Beni-İsrail peygamberlerindendir. (M.Ö. 759-700) tarihlerine kadar Beni-İsrail arasında peygamberlik yapmış, birçok mucizeler göstermiştir. Zamanının padişahı tarafından takib ettirilerek bir ağaç oyuğunda gizli olduğu halde, ağaçla beraber biçki ile kesilerek şehid edilmiştir. 66 babdan ibaret kitabında İsa'nın (A.S.) geleceğini müjdelediğinden hıristiyanlar arasında Eş'iyanın İncili diye şöhret bulmuştur. (K. A'lâm)
    EŞK f. Gözyaşı. Dem.
    EŞK-İ ŞÂDİ Sevinçle ağlayış. Sevinçten dökülen gözyaşı.
    EŞK-İ TARAB Sevinçten dolayı akan gözyaşı.
    EŞK-İ TEESSÜR Teessürden dolayı akan gözyaşı.
    EŞKA En şaki, haydut, eşkiya, katı-üt tarik.
    EŞKAH Kırmızı yüzlü (adam). al renkli (at).
    EŞKÂL (Şekil. C.) Şekiller, kılık.
    EŞKÂL-İ HAYAT Hayatın şekilleri.
    EŞKÂL-İ ZEMAN Zamanın şekilleri. * Ahmet Rasim'in bir romanı.
    EŞK-ALUD f. Gözü yaşlı.
    EŞKAR Mavi gözlü ve sarı tenli kimse. * Yelesi ve kuyruğu kırmızı olan sarı at.
    EŞK-BAR f. Çok ağlayan. Çok gözyaşı döken.
    EŞK-EFŞAN f. Çok ağlayan, gözyaşı döken.
    EŞKEL Gözlerinin akı kırmızılı olan adam. * Beyaz koyun.
    EŞKELE Hâcet.
    EŞKİYA Şakiler. Yol kesenler. Asiler. Allah'a veya kanunlara isyan edip kötülük yapanlar. Haydutlar, anarşistler, âsiler. Hak ve kanunlara baş kaldıranlar, Allahın emirlerine karşı gelenler.
    EŞKİL Yaban soğanı.
    EŞK-RÎZ f. Gözyaşı döken, ağlayan.
    EŞKU (şekâ. dan) şikâyet ediyorum (mealindedir).
    EŞKU(B) f. Tavan. * Tabaka, kat, derece, mertebe.
    EŞK-VER f. Ağlayan, gözyaşı döken.
    EŞMAT Saç ve sakallarına kır düşmüş olan.
    EŞME Kumsal yerde kaynayan pınar.
    EŞMEL Daha şâmil. Çok şeyleri içine alan. Daha çok kaplamış.
    EŞNA f. Yüzücü, yüzgeç. * Kıymeti büyük olan mücevher.
    EŞNA' Daha şeni. Çok çirkin ve fena.
    EŞNE Ağaç yosunu.
    EŞNEB Dişleri inci gibi beyaz olan adam.
    EŞRAF (şerif. C.) Şerefliler. İleri gelen büyükler.
    EŞRAF-I BELDE Memleketin ileri gelenleri.
    EŞRAK Ortaklar. şerikler.
    EŞRAR Tahribçiler. Kötülük edenler. * Kötü şeyler. şerliler.
    EŞRAT Nişanlar. Alâmetler. şartlar.
    EŞRAT-I SAAT Kıyâmet alâmetleri. (Bak: Kıyâmet).
    EŞREF En şerefli. Daha şerefli. En iyi, en güzel.
    EŞREF-İ MAHLUKAT Mahlukatın en eşrefi, yaradılmışların en şereflisi. İnsan.
    EŞREF-İ SAAT Saatlerin şereflisi. Uğurlu ve işlerin rast gittiği, dua ve dileklerin kabul edildiği an.
    EŞREM Burnu yirik. * Üst dudağı yarık olan.
    EŞREŞ Muhalefet eden, karşı gelen.
    EŞRİA (Şirâ. C.) Yelkenler.
    EŞRİBE (Şerâb. dan) İçilecek şeyler, şerablar.
    EŞTAT (Şetit. C.) Takımlar, fırkalar, bölümler. Esnaf, sınıflar. Çeşitler, cinsler, neviler.
    EŞTAT-I ULUM İlimlerin nevi'leri, çeşitleri.
    EŞTER Yırtlak gözlü.
    EŞÜDD Büluğa gelmek mertebesi.
    EŞVAK Dikenler. (Nebat) * Tıb: Kemiklerin uzaması.
    EŞVAK (şevk. C.) şiddetli arzular, istekler, neşveler.
    EŞVAT (Şavt. C.) Sıçrayışlar, zıplamalar, koşmalar, koşuşmalar. * Kâbe-i Muazzama'yı yedi defa tavaf etme, etrafını dolaşma.
    EŞVE Gözü değen kişi.
    EŞVEŞ Göz ucuyla bakan kişi. * Yüksek bina.
    EŞYA (Şey. C.) (Bu kelime, Türkçede müfret gibi kullanılır.) Ev döşemeye mahsus halı, dolap v.s. * Elbise, yatak, çamaşır gibi malzemeler. * Yük, yük eşyası.
    EŞYÂ' (Şia. C.) Bölükler, bölümler, kısımlar, neviler, fırkalar, tabakalar, cinsler, çeşitler. Cemaatler, cemiyetler, topluluklar. * Yardımcılar.
    EŞYAH (Şeyh. C.) Şeyhler, ihtiyarlar, yaşlılar, pir-i fâniler.
    EŞYEB (Şeyb. den) Saçı sakalı ağarmış, yaşlanmış olan kişi. İhtiyar.
    EŞYEM Yüzünde ve vücudunda çok beni olan adam.
    ETA Kavak ağacı.
    ETAJER Fr. Kapaksız ve rafları olan taşınabilir dolap.
    ETAN f. Dişi eşek. * Bir kısmı havada, bir kısmı suyun içinde kalan kaya; yosunlu taş. * Kuyu kenarında üstüne oturup su içmeye mahsus taş.
    ETAVE Gelmiş, geçmiş, gelen, misafir, garib, gariban, kimsesiz, biçare.
    ETBA' Tâbi olanlar, bağlı olanlar, emri altında bulunanlar. (Cenâb-ı Hakka ve Resul-ü Ekreme (A.S.M.) tâbi ve muti olan veli bir üstâdın ve bir mürşid-i ekmelin gösterdiği Hak ve hakikat, iman ve Kur'ân yolunda gidenler, ona tâbi' olanlar.)
    ETBAK (Tabak ve Tabaka. C.) Yemek tepsileri, sofraları. Büyük sahanlar. * Tabakalar, dereceler, mertebeler, katlar. * Kabileler, kavimler, aşiretler.
    ETELAN Adım birbirine yakın olmak.
    ETEMM Tam, en mükemmel, hiç noksansız.
    ETENAN Adım birbirine yakın olmak.
    ETENE Hayvanlarda ana ile cenin arasındaki kan alış-verişini temin eden organ. * Bitkilerde yumurtacıkların yumurtalığa yapışık bulundukları doku.
    ETEYEMMENÜ (Teyemmün. den) Ben kendimi teyemmün ediyorum (meâlindedir). (Bak: Teyemmün)
    ETFAL (Tıfl. C.) Çocuklar, tıfıllar.
    ETFAL-İ BAĞ Yeni yetişen körpe hâlindeki fidanlar.
    ETFAL-İ MEKÂTİB Mekteb çocukları, okul talebeleri.
    ETFALİYET Çocukluklar. Çocukluk halleri.
    ETHAL Kâbe-i Şerif yakınında bir dağın adı. * Bulanık su veya şerbet.
    ETİ Bir kişinin bir yere su iletmek için yaptığı ark. * Sel.
    ETİBBA Tabibler, tıb ilmini bilenler, doktorlar.
    ETİBBA-İ HASSA Saray hekimleri, saray doktorları.
    ETİKET Fr. Bir şeyin cinsini, miktarını veya fiyatını belli etmek için üzerine konan küçük yafta. * Teşrifat, görgü.
    ET'İME (Taam. dan) Yemekler, taamlar, yenecek şeyler.
    ET'İME-İ LEZİZE Lezzetli yemekler.
    ETİME (C.: Etâyim) Ateş yakacak yer.
    ETİR Günah.
    ETKA (Taki. den) Allah korkusu ile günahtan çok fazla çekinen. Haram veya helâl olduğunu iyice bilmediği şüpheli şeyleri yapmayan. Günah işlemeyen. Her şeyde Cenab-ı Hakk'ın rızasını gaye ve maksad edinen.
    ETKIYA (Taki. C.) Çok takvâ sâhibi olanlar. Takiler. Takvâda çok ileri giden mes'ud kimseler.
    ETLA' Uzun boylu.
    ETLAD Evde doğan câriyeler. * Eski mal. * Damızlık denilen doğurucu hayvan.
    ETMESEH Karanlık, sessiz gece.
    ETNAB (Tınb. C.) Çadır ipleri. * Ağacın kök damarları. * Vücudun sinirleri.
    ETNİK yun. Bir kavim, bir ırkla ilgili olan. İslâmiyet, kavmiyeti ve ırkçılığı reddeder. Etnik bölücülüğe karşı en kuvvetli siper, İslâm şuuru ve kardeşliğidir.
    ETNOGRAFYA (Etnografi) yun. Kavmiyyat. Kavimlerin, milletlerin gelişmesini, terakkisini ve has vasıflarını inceleyen, onların kültürlerinden bahseden ilim kolu.
    ETNOLOJİ yun. Kavimleri, ayrı dil ve ırktan toplumların hayat ve özelliklerini inceleyen ilim. Önce hristiyan misyonerleri dinlerini yaymak için kavimlerin özelliklerini öğrenme ihtiyacını duymuşlar ve onların zayıf damarlarından faydalanmayı düşünmüşlerdir. 19.yy.dan itibaren ilmî gaye ile araştırmalar yapılmıştır. Bugün siyasî ideolojiler yayılmak amacı ile, etnik, kavmî hususiyetler ve zaaflardan istifade ederler.
    ETRA Dere gibi akan su.
    ETRAB (Tırb. C.) Hep bir yaşıt olanlar, akranlar.
    ETRAD Kaşları kılsız olan kimse.
    ETRAF (Taraf. C.) Taraflar, yanlar, canibler, yönler, uçlar, kıyılar.
    ETRAF-I ERBAA Dört taraf. (Sağ, sol, ön, arka.)
    ETRAF (Türfe. C.) Nazik ve zarif şeyler. * Lezzetli taamlar, güzel yemekler.
    ETRAH (Terah. C.) Tasalar, kederler, elemler, gamlar, üzüntüler, sıkıntılar, ıztırablar.
    ETRAK (Türk. C.) Türkler.
    ETRAS (Türs. C.) Türsler, harpde kullanılan kalkanlar.
    ETRİBE (Turab. C.) Topraklar.
    ETRİKA (Tarik. C.) Tarikler, yollar, caddeler. * Sebepler, vesileler, vasıtalar. * Maişeti te'min etmek için tutulan meslekler, geçinmek için yapılan işler.
    ETT Galip olmak.
    ET-TAHİYYATÜ Bütün mahlukatın hayatları, kal ve hâl dilleri ile Hâlıkları olan Allah'a (C.C.) karşı yaptıkları hamdler, şükürler, mânevi hayat hediyeleri. (Bak: Tahiyye)
    ETTAR Kasnakçı.
    ET-TEVVAB Tevbeleri kabul edici olan Allah. Kendine tevbe ve rücu' eden kulları çok. Tevbeyi kabulde çok beliğdir. Tevbe edeni hiç günah yapmamış gibi afv u rahmeti ile bahtiyar eder.
    ETTUN (C.: Etâtin) Hamam külhanı.
    ETUM Su kaplumbağası.
    ETÜD Fr. İnceleme, tetkik etmek. * Musikide didaktik maksatla bestelenmiş eser.
    ETVAK (Tavk. C.) Kadın gerdanlıkları. * Hindistan cevizinin sütü.
    ETVAR (Tavır. C.) Tavırlar, haller, davranışlar.
    ETVAR-I NÂ-LÂYIKA Uygunsuz ve münasebetsiz hareketler.
    ETVAS (Tâus. C.) Tavus kuşları.
    ETYAB (Bak: Atyeb)
    EV Şek, tahayyür, ibham, istisnâ, şart, teb'iz için kullanılan harf-i atıf. "yahut, veya, meğer ki, bel, belki ister" gibi kelimelerle türkçeye terceme edilebilir.
    EVABİD (Abide. C.) Abideler. (Bak: Abide)
    EV'AC Geniş, vâsi.
    EVAGİ (Agıye. C.) Bahçe, tarla ve bostanları sulamak için açılan arklar, su akıtılacak yerler.
    EVAHİR Ahirler, ayın son günleri, sonlar.
    EVAHİR-İ RAMAZAN Ramazan ayının sonları, son günleri.
    EVAİL Başlangıçlar, önler, evveller, eskiler.
    EVALİ Çok iyi ve münâsib olanlar. Evlâlar.
    E'VAM (Bak: A'vam)
    EVAM f. Ödünç, borç. * Renk, levn.
    EVAMİR Emirler, emredilenler, vazifeler. (Bak: Emr)
    EVAMİR-İ TEKVİNİYE Tekvine âit emirler.(Fıtrat yalan söylemez. Bir çekirdekteki meyelân-ı nümuv der: "Ben sünbülleneceğim, meyve vereceğim", doğru söyler. Yumurtada bir meyelân-ı hayat var. Der: "Piliç olacağım", Biiznillâh olur, doğru söyler. Bir avuç su, meyelân-ı incimad ile der: "Fazla yer tutacağım", metin demir onu yalan çıkaramaz, sözünün doğruluğu demiri parçalar. Şu meyelânlar iradeden gelen evâmir-i tekviniyenin tecellileridir, cilveleridir. M.) (Bak: Emr-i tekvinî)
    EVAN (Bak: Avân)
    EVANİ Kapkacaklar, kaplar.
    EVAR(E) f. Hükümet dairelerine ait defterler, resmî defterler. * İmaret.
    EVARİN f. Güzel olmayan, çirkin.
    EVASIT (Evsât. C.) Vasatlar, orta hal ve vaziyetler.
    EVAVİN (İyvan. C.) Büyük salonlar, sofalar, holler. Kasırlar, köşkler.
    EVB Dönülmesi lâzım gelen yere dönmek. * Kasd. İstikamet.
    EVBAR f. Yutma, yutuş.
    EVBAŞ Mahalle çapkını. Şahısların rezilleri. * Muhtelif yerlerden gelmiş, toplanmış bir cemaat, bir bölük.
    EVBAŞAN (Evbaş. C.) Aşağılık kimseler, âdi kişiler, alçak ve rezil insanlar. Ayak takımları.
    EVBE Rucu etmek. Geri çekilmek, dönmek.
    EVC Bir şeyin en yüksek derecesi, en yüksek noktası. Zirve. * Koz: Seyyare mahreklerinin merkezden en uzak noktaları.
    EVC-İ BÂLÂ En yüksek nokta.
    EVC-İ RİF'AT Yüksekliğin son noktası, zirvesi, tepesi.
    EVCA' (Veca. C.) Ağrılar. Acılar. Sızılar.
    EVCA-İ BATN Karın ağrıları.
    EVCA-İ ŞEDİDE Şiddetli ağrılar.
    EVCAR İçinde gizlenmek için avcılar tarafından yapılan siperler, çukurlar.
    EVCEB Çok vacib. Çok gerekli. Çok lüzumlu.
    EVCEB-İ VECÂİB Lüzumluların en lüzumlusu, en çok lüzumlu olan şey.
    EVCEDETHU-L ESBAB (İcad. dan) "Onu sebepler icadediyor. Sebepler bu şeyi icadediyor." mânasında dinsizliği ima eden bir söz.
    EVCEH En vecihli, çok uygun, en münâsebetli.
    EVCEH-İ AKVÂL Sözlerin en uygunu, kavillerin en münasebetlisi.
    EVCEL Çok korkak adam. Cesaretsiz kişi.
    EVCER Çok çekingen, utangaç kimse.
    EVC-GİR f. Yükselen, yükseğe çıkan.
    EVC-PERVAZ f. Yüksekte uçan.
    EVCÜMEND f. Top, küme, yığın, toplanma. * Toplu, idareli, evini muntazam tutan. Hanesini iyi ve tertipli bir hâlde bulunduran.
    EVDA Yaban faresi. * Kursağının tüyleri beyaz olan güvercin. (Bak: Kası'a)
    EVDA Ednâ.
    EVDAD (Vedid. C.) Sevgililer, sevilenler.
    EVDİYE (Vâdi. C.) Vâdiler. Dereler.
    EVED Kuvvet. Ağır yük götürmek. * Eğrilik.
    EVEND f. Kap. Kabkacak.
    EVFA Çok vefalı. Çok sadakatli. Ahdine vefası kuvvetli. * En çok. Pek tamam. * Tam yetişmek.
    EVFAD Çeşitli fırkalar.
    EVFAK Daha muvafık. En uygun. En muvafık.
    EVFER (Vâfir. den) Çok. Bol.
    EVGAD (Vagd. C.) Ahmaklar, eblehler, salaklar, bönler, akılsızlar.
    EVGENC f. Nedâmet, pişmanlık, pişman olma hâli.
    EVHAD Vahid. Tek.
    EVHAL (Vahal. C.) Sıvalar, balçıklar, çamurlar. * Mekânlar, hâneler, evler, durulacak veya oturulacak yerler.
    EVHAM Olmayan bir şeyi olur zannı ile meraklanma. Üzüntü. Vehimler. Kuruntular. Zarar ihtimâli çok az olan bir şeyden meraklanma ve üzülme.
    EVHAMIN MÜDAFAASI Vehimlerin def'edilmesi, kuruntuların kovulması.
    EVHAM-SÂZ f. Evham veren.
    EVHAŞ Daha vahşi. En vahşi.
    EVHAŞ Nefret veren şey.
    EVHEN En gevşek, çok zayıf, pek dayanıksız, kuvvetsiz tâkatı kalmamış.
    EVİDDA Ahbablar. Hâlis ve sâdık dostlar.
    EVİL Siyaset.
    EVİND f. Hud'a, hile, aldatma, oyun.
    EVİY Yerleşme. Yerine gelme. Koruma.
    EV'İYE (Viâ. C.) Mahfazalar, kaplar, gizlemeye veya saklamaya yarayan şeyler. * Damarlar.
    EV'İYE-İ ŞA'RİYYE Tıb: Siyah ve kırmızı kan damarları arasındaki gayetle ince olan damarlar.
    EV'İYE-İ VERİDİYYE Tıb: Siyah kan damarları.
    EVK (C: Evâk) Ağırlık, yük. * İçinde su biriken çukur yer.
    EVKAF (Vakıf. C.) Allah yoluna hizmet için verilip devamlı bırakılan şeyler. Sahibi tarafından şeriata uygun olarak bir hayır iş ve hasenata tahsis olunmuş mülk veya mallar. (Bak: Vakıf)Osmanlı devletini asırlar boyu kuvvetli bir devlet olarak ayakta tutan kuruluşlardan biri de vakıftır. Osmanlı tarihini inceleyen batı tarihçileri vakıf kuruluşlarına hayran kalmışlar ve kendi ülkelerinde bunun örneklerini kurmaya başlamışlardır. Amerika'da kurulmuş önemli vakıflar hâlen vardır. Vakıf müessesesini komünizme karşı çok mühim bir set olarak görmektedirler. Atalarımızın bu hayır kuruluşlarının bugün memleketimizde takdir edilmesi ve ihmâl edilmemesi gereklidir.
    EVKAF-I HÜMAYUN Tar: Padişahların ve onlara mensub olan kişilerin bıraktıkları vakıflar.
    EVKAF-I MAZBUTE İdaresi Evkaf Nezareti'ne ait olan vakıflar.
    EVKAR (Vekr. ve Vekre. C.) Kuş yuvaları.
    EVKAS Boynu kısa olan.
    EVKAŞ Ayak takımı. Terbiyesiz, ahlaksız, adi ve alçak kimse.
    EVKAT (Vakit. C.) Vakitler.
    EVKAT-I HAMSE Beş vakit. Sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarının kılındığı vakitler.
    EVKAT-I MUAYYENE Belli vakitler, belli zamanlar.
    EVKAT-I SALÂT Namaz vakitleri.
    EVKED Pek te'kitli, çok kuvvetli, en kavi.
    EV-KEMA KAL Söylediği gibi. Söylendiği gibi. * Hadis-i Şerifi lâfzı ile aynen nakletmekte bir hata olmuşsa, mes'uliyetten kurtulmak için bu kelâm söylenir. "Bu naklettiğim hadisin metninde yanlışım varsa Peygamber (A.S.M.) aslında nasıl söylemiş ise aynen onu kastediyorum" demektir.
    EVKES Pinti ve soysuz kişi.
    EVL (Bak: Te'vil)
    EVLA Daha iyi, birincisi, başta gelmesi lâzım geleni.
    EVLÂD (Veled. C.) Veledler. Çocuklar.
    EVLÂD-I VATAN Vatan çocukları.
    EVLÂD-I ZÜKUR Erkek çocuklar.
    EVLADİYET Evlâda mahsus, evladlık, bünüvvet.
    EVLADİYYE Evlatlık, evlada mahsus. * Mc: Çok sağlam ve dayanıklı ev veya eşya.
    EVLAD Ü IYAL Çoluk çocuk. Evlâdlar ve karısı.
    EVLAK Delilik, cünun.
    EVLEVİYET Daha öncelik. Başta gelir olmak. Daha beğenilir. Daha münâsip olmak.
    EVLİYA (Veli. C.) Veliler. Nefsine değil, dâimâ Cenab-ı Hakk'ın rızâsına tâbi olmağa çalışan, ibâdet ve taatta, takvâ ve riyâzatda çok yüksek mertebelere ulaşıp Allahın (C.C.) mahbubu ve karibi olan büyük ve ender zâtlar. (Bak: Veli)
    EVLİYA-İ İZÂM Büyük evliya.
    EVLİYA-İ UMUR İş başında bulunanlar, işleri idâreye vazifeli olanlar.(Ey evliya-i umur! Tevfik isterseniz, kavânin-i Âdetullaha tevfik-i hareket ediniz. Yoksa tevfiksizlik ile cevab-ı red alacaksınız. Zira, mâruf umum Enbiyanın memâlik-i İslâmiye ve Osmaniyeden zuhuru, Kader-i İlâhinin bir işaret ve remzidir ki; bu memleket insanlarının makine-i tekemmülâtının buharı diyanettir. Ve bu Asya ve Afrika tarlasının ve Rumeli bostanının çiçekleri, ziya-yı İslâmiyet ile neşv ü nema bulacaktır. H.)
    EVLİYA ÇELEBİ Kütahya'lı olup, Mi: 25 Mart 1611'de doğmuştur. Meşhur eseri; Seyahatnâme'sidir.
    EVN Yab yab yürümek. * Vakarlı, sessiz ve ciddi olmak. * Heybenin bir gözü. * Denk.
    EVRA f. Hisar, kal'a, kale.
    EVRAD Virdler. (Bak: Vird)
    EVRAK (Vakar C.) Sahifeler. Yapraklar.
    EVRAK-I HAVÂDİS Cerideler, gazeteler.
    EVRAK-I NAKDİYYE Kağıt paralar.
    EVRAK (C: Vuruk) Sivri ve uzun dişli. * Yüzü renkli güvercin. * Siyahı beyazına galip olan at ve deve. (Müe: Vürka)
    EVRAM (Verem. C.) Veremler, vücudda hasıl olan yumrular, şişler.
    EVRAN Biçme, ölçü, mikyas, tahmin, keşif, biçim, endam, tenasüb.
    EVRE f. Elbisenin dış yüzü.
    EVRE Ahmak kimse.
    EVREK f. Çocukların ağaca ip takmak suretiyle yaptıkları salıncak.
    EVRENCEN f. Kadın bileziği.
    EVREND f. Hile, aldatma, hud'a, oyun. * Nam, şan, şeref. * Serir, erike, taht.
    EVRENG f. Taht, evrend. * Şan, şeref, nâm. * Zinet, süs. * Akıl, irfan. * Ağaç kurdu. * Hoş hâllilik, hâlin hoşluğu. * Hile, desise, hud'a, aldatma, oyun. * Yakışıklılık.
    EVRENG-NİŞİN f. Tahtta oturan, hükümdar.
    EVRENG-ZİB f. Tahtı süsleyen. Hükümdar, padişah.
#30.11.2006 21:37 0 0 0
  • EVRİDE (Verid. C.) Vücudun her tarafından kalbe kanın gitmesini temin eden damarlar. Siyah kan damarları.(Sâni-i Hakîm, beden-i insanı, gayet muntazam bir şehir hükmünde halketmiştir. Damarların bir kısmı telgraf ve telefon vazifesini görür. Bir kısmı da, çeşmelerin boruları hükmünde, âb-ı hayat olan kanın cevelânına medardırlar. Kan ise; içinde iki kısım küreyvât halkedilmiş. Bir kısmı küreyvât-ı hamrâ tâbir edilir ki, bedenin hüceyrelerine erzak dağıtıyor. Ve bir kanun-i İlahî ile hüceyrelere erzak yetiştiriyor. (Tüccar ve erzak memurları gibi). Diğer kısmı küreyvât-ı beyzâdırlar ki; ötekilere nisbeten ekalliyettedirler. Vazifeleri, hastalık gibi düşmanlara karşı asker gibi müdafaadır ki, ne vakit müdafaaya girseler Mevlevi gibi iki hareket-i devriyye ile, sür'atli bir vaziyet-i acibe alırlar. Kanın hey'et-i mecmuası ise: İki vazife-i umumiyyesi var. Biri: Bedendeki hüceyratın tahribatını tâmir etmek. Diğeri; hüceyratın enkazlarını toplayıp, bedeni temizlemektir. Evride ve şerayin namında iki kısım damarlar var ki: Biri sâfi kanı getirir; dağıtır, sâfi kanın mecralarıdır. Diğer kısmı enkazı toplayan bulanık kanın mecrasıdır ki, şu ikinci ise kanı, "Ree" denilen nefesin geldiği yere getirirler.Sâni-i Hakîm, havada iki unsur halketmiştir. Biri azot, biri müvellid-ül-humuza. Müvellid-ül-humuza ise: Nefes içinde kana temas ettiği vakit, kanı telvis eden karbon unsur-u kesifini kehribar gibi kendine çeker, ikisi imtizaç eder. Buhari hâmız-ı karbon denilen (Semli havaî) bir maddeye inkılâb ettirir. Hem hararet-i gariziyyeyi te'min eder, hem kanı tasfiye eder. Çünki: Sâni-i Hakîm fenn-i kimyada aşk-ı kimyevi tâbir edilen bir münasebet-i şedideyi, müvellid-ül-humuza ile karbona vermiş ki: O iki unsur birbirine yakın olduğu vakit, o kanun-u İlâhî ile, o iki unsur imtizaç ederler. Fennen sabittir ki: İmtizaçtan hararet hâsıl olur. Çünki imtizaç, bir nevi ihtiraktır. Şu sırrın hikmeti şudur ki: O iki unsurun, herbirisinin zerrelerinin ayrı ayrı hareketleri var. İmtizaç vaktinde her iki zerre, yâni onun zerresi, bunun zerresiyle imtizaç eder, birtek hareketle hareket eder. Bir hareket muallâk kalır. Çünki imtizaçtan evvel iki hareket idi. Şimdi iki zerre, bir oldu. Her iki zerre, bir zerre hükmünde bir hareket aldı. Diğer hareket, Sâni-i Hakîm'in bir kanunu ile hararete inkılâb eder. Zaten "hareket, harareti tevlid eder" bir kanun-u mukarreredir. İşte bu sırra binaen beden-i insanîdeki hararet-i gariziyye, bu imtizac-ı kimyeviyye ile temin edildiği gibi, kandaki karbon alındığı için kan dahi sâfi olur. İşte nefes dahile girdiği vakit, vücudun hem âb-ı hayatını temizliyor. Hem nâr-ı hayatı işal ediyor. Çıktığı vakit, ağızda, mucizat-ı kudret-i İlâhiyye olan kelime meyvelerini veriyor.
#30.11.2006 21:39 0 0 0
  • EVS Bahşiş vermek. * Kurt.
    EVSA' Daha geniş. Çok vasi'.
    EVSÂF (Vasf. C.) Vasıflar, sıfatlar.
    EVSÂF-I CEMİLE Güzel vasıflar. İyi hasletler.
    EVSÂF-I NİSBİYE f. Ölçü ve kıyasa göre olan vasıflar. (Sıcaklık, soğuklukla bilindiği, karanlık derecesi aydınlıkla görüldüğü gibi.)
    EVSAH (Vesah. C.) Pislikler, murdarlıklar, kirler.
    EVSAK En çok inanılan, ziyade sağlam. Daha çok vüsuk sahibi.
    EVSAL (Vasl. C.) Vücuttaki mafsallar, oynaklar.
    EVSAM (Vasm. C.) Arlar, hayâlar, utanmalar.
    EVSAN (Vesen. C.) Putlar. Sanemler.
    EVSAT Ortada olmak. * Vasatta olan. Orta. Orta hâlli.
    EVSÂT (Vasat. C.) Ortalar. Vasatlar.
    EVSÂT-I MUFASSAL Kur'ân-ı Kerimin 86. suresi olan Tarık Suresinden 98. sure olan Beyyine Suresinin sonuna kadar olan surelerdir.
    EVŞAB Aşağılık kimse, âdi ve rezil kişi. Ayak takımı.
    EVŞAL (Veşl. C.) Damla damla akan su. * Birbiri ardınca katar gibi peşpeşe gelen kimseler.
    EVŞAZ Yardımcılar, tarafdarlar. Aşağılık ve ayak takımı olan kişiler. * Vücuttaki mafsallar, oynak yerler.
    EVŞEN Yaltakçı, dalkavuk.
    EVŞENG f. Sicim. İnce ip.
    EVTAD (Veted. C.) Direkler. Kazıklar. * Ricâlullahtan birine verilen isim.
    EVTAD-ÜL ARZ Tepeler. Dağlar. Arzın direkleri.
    EVTAF Kirpikleri uzun ve kaşı kıllı olan kimse.
    EVTAN (Vatan. C.) Vatanlar, insanın doğup büyüdüğü ve sevdiği memleketler, hatta uğrunda can verilen topraklar.
    EVTAR (Vatar. C.) İhtiyaçlar.
    EVTAR-I ÂCİLE Acil ihtiyaçlar.
    EVTAR (Veter. C.) Tek, eşi olmayan (harf). * Saz telleri. Yay.
    EVTAS Arap Yarımadasında, Hevâzın ilinde bir derenin ismi olup, Peygamberimizin (A.S.M.) Huneyn Vak'ası bu vâdide vuku bulmuştur.
    EVVAB (Evb. den) Rücu' eden. Geri dönen. * Günahlardan tevbe edip hakkı kabul eden.
    EVVABÎN Tevbe edip günahlardan dönenler.
    EVVAH Kusurunu bilerek, ah, vâh ederek yalvarmak. * Çok âh edip duâ eden. * Merhametli. Sağlam imanlı. Yakin ilim sahibi. Dinde çok âlim olan. Hz. İbrahim Aleyhisselâmın bir vasfı.
    EVVEL İlk. İbtida.
    EVVEL-ÜL-EVÂİL Evvellerin evveli. * Hâdiselerin başlangıcı.
    EVVELA İlkönce, birinci olarak, herşeyden önce.
    EVVEL-BAHAR Nevbahar. İlkbahar.
    EVVEL-BE-EVVEL Herşeyden önce, ilk, evvelâ.
    EVVEL-EMİRDE İşin başlangıcında, herşeyden önce.
    EVVELEN Evvelâ, birinci, ilk olarak.
    EVVELÎN Evvelkiler, ilkler.
    EVVELÎN Ü ÂHİRÎN İlkler ve sonlar. Evvelkiler ve sonrakiler.
    EVVELİYAT Başlangıçlar. Mukaddemat. İlk öndekiler. İbtidaki cihetler. * Her akıllının tereddütsüz tasdik ve kabul edeceği hususlar. * Man: Mücerred mevzu ve mahmulleri arasındaki nisbet tasavvur edilince aklın kat'iyyetle teslim ve tasdik ettiği kaziyeler.
    EVVELİYET Evvel oluş. (Bak: Mecaz)
    EVY Bir nesne yerine gelmek.
    EVZA' (Vaz'. C.) Haller. Durumlar.
    EVZA-I GARİBE Garip haller.
    EVZAH Daha açık. Pek âşikâr. En vâzıh.
    EVZAK İçinde su veya başka birşey biriken çukur yer.
    EVZAN (Vezin. C.) Vezinler. Tartılar.
    EVZAN-I ARUZİYYE Edb: Aruz vezinleri.
    EVZAR (Vizr. C.) Ağırlıklar. Yükler. * Mc: Günahlar. * (Vezer. C.) Kal'alar, kaleler, hisarlar, sığınılacak yerler. * Üstünlükler, galebeler. * Dağlar.
    EVZAYİŞ f. Çoğalış, artış.
    EY (Arabçada) "Bak, dinle, dikkat et, yahut, demektir ki" mânalarına gelir. Bir ibareyi tefsir için kulanılır. Türkçede: Yakın nidâ içindir.
    EYA f. Acaba mânasına nidâdır. "Hey, ey" gibi çağırma, nidâ, seslenme edatı olarak da kullanılır.
    EYADİ (Eydi) (Yed. C.) Eller. * Mc: Sebepler. Nimetler.
    EYADİ-İ KESİRE Çok eller. Çok sebebler.
    EYALAT (Eyâlet. C.) Valilerin idareleri altında olan memleketler, vilâyetler.
    EYALET (C: Eyâlât) Vilâyet. Bir vâlinin idaresinde olan memleket, şehir.
    EYAMA (Eyyim. C.) Bekârlar, evli olmayanlar.
    EYAMİN (Eymen. C.) Pek hayırlı, uğurlu olanlar. En yümünlü.
    EYAZİ f. Kadınların yüzlerine örttükleri peçe, örtü.
    EYBE Rücu' etmek. * Gurub etmek, batmak.
    EYD Kuvvet.
    EYD Rücu' etmek. * Avdet etmek.
    EYDA' Za'feran.
    EYDİ (Yed. C.) Eller. * Mc: Kuvvetler. (Daha çok Eyâdi şeklinde kullanılır.)
    EYDİYE (Yed. C.) Nimet. * Eller.
    EYHEM Sağır. * Bahadır.
    EYHEMAN Ateş ve sel.
    EYHUKAN Maydanoz otu.
    EYİD Kuvvetli, şiddetli kimse.
    EYİR Sıcak yel.
    EYKE Sık ve birbirine karışmış ağaç. * Yumuşak. * Ağaç bitiren bataklık. (Bak: Ashab-ı Eyke)
    EYKER İlâç yapılan bir ot.
    EYM (C: Üyum) Yılan.
    EYMAN (Eymün) (Yemin. C.) Andlar. Yeminler. Kasemler. * Fık: Zevcesi ölmüş er. * Sağ taraflar. Sağlar.
    EYMAN-I SÂDIKA Doğru yeminler.
    EYMEN En meymenetli. En uğurlu. Sağ taraf.
    EYMEN VÂDİSİ Musa'nın (A.S.) tecelliye mazhar olduğu Tûr Dağı'ndaki vadi.
    EYNE Nere? Nerede? Nereye? (mânasına sual için söylenir ve zarf-ı mekândır). * Zaman. An. * Yorgunluk (mânâsında da kullanılmıştır.)
    EYNEL MEFER (Eyn-el mefer) Nereye gidilebilir? Nereye kaçılabilir? Kaçacak yer var mı?
    EYNESSERA-MİN-ES-SÜREYYA (İmkânsızlık bildiren bir tâbirdir ki) Yer nerede, Süreyyâ nerede?.. Süreyyâ ile yer bir olur mu? (meâlindedir ve birbirlerine zıt ve uzak olan şeyler için söylenir.)
    EYNİYET Mekânda bulunması sebebiyle birşeye ârız olan hâlet.
    EYS Varlık. Vücud. Mevcud. * Kahir. Zulüm. * Zarar, ziyan. * Ümidsiz olmak. Ye'se düşmek. (Bak: Leys)
    EYSAR Çadır eteğini kazığa bağlamakta kullanılan kısa ipler. * Ot.
    EYSER Sol taraf. Soldaki. * Pek kolay.
    EYTAL (C: Eyatil) Boş böğürlü.
    EYTAM (Yetim. C.) Yetimler. Babaları ölmüş çocuklar.
    EYTAM VE ERÂMİL Yetimler ve dullar.
    EYUM Erkeksiz kadın (ki, önce ere varmış olsun-olmasın).
    EYVAH f. Heyhât, yazık.
    EYVALLAH Bir kısım müslümanlar arasında tasdik işareti veya yemin ifade eden bir tâbirdir. Bazan Allaha ısmarladık yerine söyliyenler de vardır. Fakat makbul olanı; ayrılırken de buluşurken de selâmlaşmaktır ve bu sünnet-i seniyyedir.
    EYVAN f. Köşk. Büyük salon. Büyük sofa. Divanhâne.
    EYVAN-I KİSRA Dicle Nehri kenarında sol tarafta Medâyin şehrinde yıkıntıları bulunan eski İran (Acem) Padişahına mahsus bir saray. Bu saray, Peygamberimizin (A.S.M.) doğduğu gece çatlamıştır.
    EYYAM (Yevm. C.) Devirler. Günler. * Güç, iktidar, nüfuz.
    EYYAM-I ÂDİYYE Tâtil günlerinin haricindeki günler.
    EYYAM-I BAHUR Ağustos ayının ilk yedi günü.
    EYYAM-I BÎZ (Eyyâm-ül bîz) Her arabî ayın 12, 13, 14, 15'inci günleri.
    EYYAM-I CEM' Hac mevsiminde Arafat ve Mina'da geçen dört gün.
    EYYAM-I KUR'ANİYE Kur'an-ı Kerim'e göre olan günler (...Semavatta herhangi bir kürenin kendi etrafında bir defa dönmesi ile gün; mensub olduğu seyyarenin etrafında bir defa dönmesi ile de senesi meydana gelir. Her yıldızın kendine göre bir günü ve senesi vardır. Meselâ: Şems-üş-şumusun bir günü ellibin sene ve Şi'ra yıldızının bir günü bin senedir.)
    EYYAM-I MAZİYYE Geçmiş günler.
    EYYAM-I RESMİYYE Resmi günler.
    EYYAM-I TEŞRİK Kurban bayramının birinci gününden sonraki diğer üç güne verilen isimdir. Zilhiccenin 11, 12 ve 13 üncü günleridir. Birinci gününe "yevm-i nahr" (kurban günü) denir.
    EYYAMÜN MA'DUDAT Kurban bayramının son üç günü. * Sayılan günler. * Ramazan-ı Mübârekin sayılı günleri.
    EYYAN Vakit, zaman.
    EYYİD Kuvvetlendir, teyid et, devam ettir (meâlinde).
    EYYİD-ALLAHU MÜLKEHU Allah'ım onun mülkünü devamlı kıl, kuvvet ver (meâlinde duâ.)
    EYYİM Bekâr, dul. Eyyim; gerek bikir, gerek seyyib olsun zevci olmayan kadına ve zevcesi olmıyan erkeğe denir ki, buna bekâr denir. Bundan başka eyyim; hür kadına ve bir kimsenin kızı, hemşiresi, teyzesi gibi yakın hısmına da ıtlak edilir. (E.T.)
    EYYÛB (A.S.) : Kur'ân-ı Kerim'de ismi geçen İshak Aleyhisselâm'ın oğlu olan Ays'ın evlâdından Eyyûb Aleyhisselâm, bir peygamber idi. Pek çok malı ve Şam tarafında çok mülkü vardı. Her makbul kulunu ve peygamberini Allah imtihana çektiği gibi onu da denedi. Cümle emlâki emvâli elinden gitti. O yine şükretti. Hasta oldu, yine Rabbine şükrediyordu, sabrediyordu. Bedeninde yaralar açıldı, yine sabretti. Yaraları kurtlandı, yanına kimse varmaz oldu, yalnız bir zevcesi ona hizmet ederdi. O yine sabreder ve ibâdetine devam eylerdi. (Kısas-ı Enbiya Cevdet Paşa)(Sabır kahramanı Hazret-i Eyyûb Aleyhisselâm'ın şu münâcâtı, hem mücerreb, hem tesirlidir.Hazret-i Eyyûb Aleyhisselâm'ın meşhur kıssasının hülâsası şudur ki:Pek çok yara, bere içinde epey müddet kaldığı hâlde, o hastalığın azîm mükâfatını düşünerek kemal-i sabırla tahammül edip kalmış. Sonra yaralarından tevellüd eden kurtlar, kalbine ve diline iliştiği zaman, zikir ve mârifet-i İlâhiyyenin mahalleri olan kalb ve lisânına iliştikleri için, o vazife-i ubudiyete halel gelir düşüncesiyle kendi istirahatı için değil, belki ubudiyet-i İlâhiyye için demiş: "Yâ Rab! Zarar bana dokundu. Lisanen zikrime ve kalben ubudiyetime hale veriyor." diye münâcât edip, Cenab-ı Hak o hâlis ve sâfi, garazsız, lillâh için o münâcâtı gayet hârika bir surette kabul etmiş. Kemal-i âfiyetini ihsan edip envâ-i merhametine mazhar eylemiş. L.)(Hz. Eyyûb'un (A.S.) zâhirî yara hastalıklarının mukabili, bizim bâtınî ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hz. Eyyûb'dan daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünkü, işlediğimiz her bir günah, kafamıza giren her bir şübhe kalb ve ruhumuza yaralar açar. Hz. Eyyûb'un (A.S.) yaraları kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdid ediyordu. Bizim mânevi yaralarımız pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdid ediyor. O münacât-ı Eyyûbiyeye o hazretten bin def'a daha ziyade muhtacız. L.)
    EYYÛB-ÜL ENSARÎ (Bak: Ebu Eyyub-ül Ensarî)
    EYYÜ Sual sormak için "Hangi? Ne? Ne vakit?" mânalarına kullanılır.
    EYYÜHEL-İHVAN Ey kardeşler, ey ihvân (meâlinde hitab).
    EYZAN Böylece, kezâ, bunun gibi, yine böyle, bu da böyle.
    EZ f. ...den, ...den.
    EZ ÂN CÜMLE O cümleden olarak.
    EZA Ticarette kaybetme, zarar etme. * Kibir ve gururunu bıraktırma. * Sıkıntı, eziyet, zulüm, cevr, sitem, renc, incinmek. İnsanın kerih görüp mahzun olduğu şey. * Hayır ve sadaka yoluyla mal vermede gururlanmak. Tetavül etmek.
    EZ'AF (Zı'f. C.) Bir şeyi iki katı yapan fazlalıklar. Katlar.
    EZ'AF-I MUZÂAFA Pek çok, kat kat.
    EZ'AF Çok zayıf, en zayıf.
    EZ'AF-ÜL İBAD Kulların en zayıf olanı.
    EZ'AF-I NÂS İnsanların en zayıf olanı.
    EZAHİR Çiçekler, şükufeler.
    EZAHİR-İ EFKÂR Fikir çiçekleri.
    EZ'AKÎ Kısa boylu ve kötü olan adam. Kötülük yapan kimse.
    EZAME (C.: Ezamât) Hışım ve gadap etmek. Kızmak, hiddetlenmek.
    EZAMİM (İzmâme. C.) Cemâatler, topluluklar.
    EZAN Namaza dâvet ve vahdaniyet-i İlâhiyyeyi ve hakaik-ı İslâmiyyeyi âleme, kâinata ilân etmek için minare ve emsali mahallerde edilen nidâ. Kamet getirmek. * Bildirmek.(Ezan, Müslümanlığın mühim bir şiârıdır. Ezan esnasında konuşmamak, hattâ Kur'an okumayı bırakıp dinlemek efdaldir. B.İ.İ.) (Bak: Taabbüdî)
    EZANÎ Ezan ile alâkalı.
    EZANÎ SAAT Ezanın kendine göre ayarlandığı saat. Her hangi bir yerde güneşin tam gurub ettiği andan, sonraki gün aynı vakte kadar, 24 saat olmak üzere ayarlanmış saat.
    E'ZAR Özürler. Kusurlar. Bahaneler.
    EZ'AR Saçı az olan kimse. * Otu az olan yer. * Zâlim ve kötü huylu kimse.
    EZAT (C.: Üzâ-Ezy) İçinde su birikmiş çukur yer.
    EZB Anasından yeni doğmuş hayvan.
    EZBAD (Zebed. C.) Paslar. * Dörtte birler, çeyrekler. * Köpükler.
    EZ-CÜMLE f. Bu cümleden, meselâ, bunun gibi.
    EZDAD Zıdlar. Mukabil ve muhalif olan şeyler. Birbirinin tersi veya zıddı olanlar.(Şu kâinata dikkat edilse görünüyor ki: İçinde iki unsur var ki, her tarafa uzanmış, kök atmış: Hayır şer, güzel çirkin, nef zarar, kemâl noksan, ziya zulmet, hidayet dalâlet, nur nâr, imân küfür, tâat isyan, havf muhabbet gibi âsârlariyle, meyveleriyle şu kâinatta ezdad, birbiriyle çarpışıyor. Daima tagayyür ve tebeddülâta mazhar oluyor. Başka bir âlemin mahsulâtının tezgâhı hükmünde çarkları dönüyor. Elbette o iki unsurun birbirine zıd olan dalları ve neticeleri, ebede gidecek; temerküz edip birbirinden ayrılacak. O vakit, Cennet - Cehennem suretinde tezahür edecektir. Madem âlem-i beka, şu âlem-i fenâdan yapılacaktır. Elbette anasır-ı esasiyesi, bekaya ve ebede gidecektir. Evet, Cennet - Cehennem; şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden dalının iki meyvesidir ve şu silsile-i kâinatın iki neticesidir ve şu seyl-i şuunatın iki mahzenidir, ve ebede karşı cereyan eden ve dalgalanan mevcudatın iki havzıdır ve lütuf ve kahrın iki tecelligâhıdır ki; dest-i kudret bir hareket-i şedide ile kâinatı çalkaladığı vakit, o iki havuz, münasip maddelerle dolacaktır.Şu remizli nüktenin sırrı şudur ki:Hakîm-i Ezeli, inayet-i sermediyye ve hikmet-i ezeliyyenin iktizası ile, şu dünyayı, tecrübeye mahal ve imtihana meydan ve esmâ-i hüsnâsına âyine ve kalem-i kader ve kudretine sahife olmak için yaratmış. Ve tecrübe ve imtihan ise neşvünemaya sebeptir. O neşvünema ise, istidatların inkişafına sebeptir. O inkişaf ise, kabiliyetlerin tezahürüne sebeptir. O kabiliyetlerin tezahürü ise, hakaik-ı nisbiyenin zuhuruna sebeptir. Hakaik-ı nisbiyyenin zuhuru ise, Sâni-i Zülcelâl'in esmâ-i hüsnâsının nukuş-u tecelliyatını göstermesine ve kâinatı mektubat-ı Samedaniyye suretine çevirmesine sebeptir. İşte şu sırr-ı imtihan ve sırr-ı teklif iledir ki: Ervâh-ı âliyenin elmas gibi cevherleri, ervâh-ı sâfilenin kömür gibi maddelerinden tasaffi eder, ayrılır.İşte, bu mezkur sırlar gibi daha bilmediğimiz çok ince, âli hikmetler için, âlemi bu surette irade ettiğinden şu âlemin tegayyür ve tahavvülünü dahi o hikmetler için irade etti. Tahavvül ve tegayyür için zıtları birbirine hikmetle karıştırdı ve karşı karşıya getirdi. Zararları menfaatlara mezcederek, şerleri hayırlara idhal ederek, çirkinlikleri güzelliklerle cem ederek, hamur gibi yoğurarak şu kâinatı tebeddül ve tagayyür kanununa ve tehavvül ve tekâmül düsturuna tâbi kıldı. Vaktaki meclis-i imtihan kapandı. Tecrübe vakti bitti, esmâ-i hüsnâ hükmünü icra etti. Kalem-i kader, mektubatını tamamiyle yazdı. Kudret, nukuş-u san'atını tekmil etti. Mevcudat, vezaifini ifa etti. Mahlukat, hizmetlerini bitirdi. Herşey, mânasını ifade etti. Dünya âhiret fidanlarını yetiştirdi. Zemin, Sâni-i Kadirin bütün mu'cizat-ı kudretini, umum havarik-ı san'atını teşhir edip gösterdi. Şu âlem-i fena, sermedi manzaraları teşkil eden levhaları zaman şeridine taktı. O Sâni-i Zülcelâl'in hikmet-i sermediyyesi ve inayet-i ezeliyyesi; o imtihan neticelerini, o tecrübenin neticelerini, o esmâ-i hüsnânın tecellilerinin hakaikını, o kalem-i kader mektubâtının hakaikını, o nümûne-misâl nukuş-u san'atının asıllarını, o vezaif-i mevcudatın faidelerini, gayelerini, o hidemat-ı mahlukatın ücretlerini ve o kelimat-ı kitab-ı kâinatın ifade ettikleri mânaların hakikatlarını ve istidat çekirdeklerinin sünbüllenmesini ve bir mahkeme-i kübra açmasını ve dünyadan alınmış misali manzaraların göstermesini ve esbab-ı zâhiriyenin perdesinin yırtmasını ve herşey doğrudan doğruya Hâlık-ı Zülcelâline teslim etmesi gibi hakikatları iktiza etti ve o mezkur hakikatları iktiza ettiği için, kâinatı dağdağa-i tagayyür ve fenadan tahavvül ve zevalden kurtarmak ve ebedileştirmek için o zıtların tasfiyesini istedi ve tegayyürün esbabını ve ihtilâfatın maddelerini tefrik etmek istedi. Elbette kıyâmeti koparacak ve o neticeler için tasfiye edecek. İşte şu tasfiyenin neticesinde cehennem, ebedî ve dehşetli bir suret alıp, taifeleri $ tehdidine mazhar olacak. Cennet ebedî, haşmetli bir suret giyerek ehil ve ashabı $ hitabına mazhar olacak. Hakîm-i Ezelî, şu iki hanenin sekenelerine, kudret-i kâmilesiyle ebedi ve sabit bir vücut verir ki; hiç inhilâl ve tagayyüre ve ihtiyarlığa ve inkıraza mâruz kalmazlar. Çünki inkıraza sebebiyet veren tagayyürün esbabı bulunmaz. S.)
    EZDER f. Münâsib, muvâfık, yaraşır, lâyık.
    EZ-DİL Gönülden.
    EZDİLİ CAN (Ez-dil-i cân) Candan ve gönülden.
    EZEB Leim kimse. * Kısa boylu.
    EZEBB f. Saçları uzun ve kaşlarının kılları çok olan adam.
    EZEC (C.: Azec) Süleyman Aleyhisselâm'ın yaptığı bir bina adı.
    EZECC Uzun ve ince kaşlı.
    EZEL İbtidası ve başlangıcı olmayan, her zaman var olan.
    EZELÎ Ezele mensub ve müteallik. Devamlı var olup varlığının başlangıcı olmayan.
    EZELİYYE Ezele mensub, ezel ile ilgili, ezelîlik.(S - Bütün silsilelerin Hâlik'ın vücub-u vücuduna kat'i şehadetleri göz önünde olduğu halde, bazı insanların madde ile maddenin hareketinin ezeliyeti cihetine zâhib olmakla dalâlete düştüklerinin esbabı nedendir?C - Kasd ve dikkatle değil, sathi ve dikkatsiz bir nazarla, muhal ve bâtıla, mümkin nazarıyla bakılabilir. Meselâ:Bir bayram akşamı, gökte ay ve hilâli arayanlar içinde ihtiyar bir zat da bulunur. Bu zat, gökteki hilâli görmek için bütün kasıd ve dikkatiyle nazarını göğe tevcih edip hilâli araştırmakla meşgul iken, gözünün kirpiklerinden uzanan ve gözünün hadekası üzerine eğilen beyaz bir kıl nasılsa gözüne ilişir. O zat derhal "Hilâli gördüm." der. "İşte bu gördüğüm Ay'dır." diye hükmeder.İşte sathî ve dikkatsiz nazarlar bu gibi hatalara düştükleri gibi, yüksek bir cevhere ve mükerrem bir mahiyete mâlik olan insan, kasdı ve dikkati ile daima hak ve hakikatı ararken, bazan sathî ve dikkatsiz bir nazarla batıla bakar. O batıl da; ihtiyarsız, talebsiz, dâvetsiz fikrine gelir. Fikri de, çar-naçar alır saklar, yavaş yavaş kabul ve tasdikine de mazhar olur. Fakat onun o batılı kabul ve tasdiki, bütün hikmetlerin mercii olan nizâm-ı âlemden gaflet etmesinden ve madde ile hareketinin ezeliyete zıt olduğuna körlük gösterdiğinden ileri gelmiştir ki, şu garip nakışları ve acib san'at eserlerini esbab-ı câmideye isnad etmek mecburiyetiyle o dalâletlere düşmüşlerdir. İ.İ.)
    EZELL Kurtla sırtlandan doğan hayvan. * Oturak yerinin iki yanları arık ve yeyni olan.
    EZELL Çok zelil. Çok alçak ve rüsvay olan.
    EZELL-İ NÂS İnsanlar içinde en rezil ve aşağılık olan adam.
    EZEM Ağzını yumup oturmak. * Sabretmek. * Yemekten ve içmekten men'etmek. * Isırmak. * Gayret etmek. * Bükmek.
    EZFAR Tırnaklar. * Tırnakbahuru denilen tıbbi bir koku. * Şimal kutbunda bulunan küçük yıldızlar.
    EZFELÎ Cemaat-ı kalile. Az cemaat. Ufak topluluk.
    EZFER Güzel kokulu şey.
    EZFER Uzun tırnaklı.
    EZFİLE Cemaat, topluluk, güruh, bölük.
    EZFİR Çok iyi kokulu nesne.
    EZGEHAN f. Tembel adam. İşi gücü olmayan kimse.
    EZHAB (Zeheb. C.) Yumurta sarıları. * Altunlar.
    EZHAN Zihinler. Müdrikler. Anlamayı meydana getiren duygular.
    EZHAR (AZHÂR) (Zahr. C.) Satıhlar, yüzler. * Sırtlar, arkalar. Binek hayvanının sırtları.
    EZHAR (Zehre. C.) Çiçekler. Zehreler. şukufeler.
    EZHAR-I NEV-BAHÂR Bahar çiçekleri.
    EZHAR-I REBİÎ Bahar çiçekleri.
    EZHEL Gafil kimse. Gaflette bulunan kişi. * Pek dalgın.
    EZHER Pek beyaz ve parlak. * Ay, kamer, * Saf ve parlak olan. * Cuma günü. * Vahşi sığır.
    EZHER-ÜL VECH Yüzü nurlu olan.
    EZHERAN (Ezhereyn) Ay ile güneş.
    EZİB Rezil, âdi ve aşağılık kimse. * Kıble rüzgarı. * Riyh-u cenub ile Sâbâ arasında esen yel. * Sevinmek, ferah ve neşat.
    EZİKKA (Zukak. C.) Yollar, sokaklar.
    EZİLLE Zeliller, alçaklar.
    EZİMME (Zimam. C.) Yularlar. Bağlar.
    EZİMME-İ UMUR İşlerin idâresi.
    EZİN Kefil.
    EZİN Söz dinlemek. * İşitmek.
    EZİR f. Haykırma, bağırma.
    EZİYET İncinme. Sıkıntı çekme.
    EZKA En anlayışlı. En zeki.
    EZKA En temiz. En pâk. Ziyade dindar. Pâkize.
    EZ-KADİM f. Eskiden, önceleri.
    EZKAN (Zakn. C.) Çeneler.
    EZKAR (Zikr. C.) Zikirler.
    EZKAT f. Kötü düşünceli kişi.
    EZ KAZA f. Kazâ olarak, tevâfuk olarak. Beklenmedik ânda.
    EZKER Maharetli duvar ustası.
    EZKİYA Saf, temiz, iyi halli kimseler.
    EZKİYA (Zeki. C.) Çabuk ve güzel anlayışlı kimseler. Keskin zekâlılar.
    EZL Güçlük. * Darlık. * Hapsetmek.
    EZLAÎ Uzunca ve iri olan şey.
    EZLAK Aleyhte söz söyleyen adam. * Keskin olan şey.
    EZLAM (Zelm. C.) Oklar. Kumar okları.
    EZLEF (C: Zelef) Burnunun ucu uzun ve ince olan.
    EZLEM (Bak: Azlem)
    EZLEM Boğazı altında sarkık uzun kılları olan keçi.
    EZM Yemek, ekl.
    EZMAN Zamanlar. Vakitler. Müddetler.
    EZMÂR (Zimr. C.) Kahramanlar, yiğitler, bahadırlar.
    EZMÂR-I ETRÂK Türk kahramanları.
    EZMAYİŞ Tahtadan yapılmış demir temrenli bir cins ok.
    EZME Kıtlık, kaht. * Şiddet. * Darlık. * Bir kere yemek.
    EZMEL Hareket etmek. * Muzdarib olmak, acı çekmek. * Savt, sadâ, ses. * Gül.
    EZ-MEN f. Benden.
    EZMİNE (Zaman. C.) Zamanlar.
    EZMİNE-İ KADİME Eski zamanlar.
    EZMİNE-İ MÂZİYYE Geçmiş zamanlar.
    EZMİNE-İ MÜSTAKBELE Gelecek zamanlar, müstakbel zamanlar.
    EZNAB (Zenb. C.) Suçlar, günahlar. * Kuyruklar.
    EZNEM Kulakları ucunda sarkık uzun kılları olan keçi.
    EZ-NEV f. Yeni baştan, yeniden.
    EZ-ON SEBEB O sebepten.
    EZ-OST Ondan.
    EZR (C.: Uzur) Arka ve sırt. * Kuvvet.
    EZRA Kulağı beyaz, gövdesi siyah olan davar.
    EZRA Çok konuşma. * Çok yeme. * Sözü düzgün ve pek fasih olan kimse.
    EZRAB Diş kökü.
    EZRAK Saf ve temiz su. * Gök renkli, mâvi.
    EZRAR (Zirr. C.) Elbise düğmeleri.
    EZREBÎ Azerbeycan'ın Arapça adı.
    EZ SER-İ NEV Yeni baştan.
    EZ-TU Senden.
    EZÛC Hayâsız ve edebsiz adam. * Sert başlı at.
    EZUM Isırıcı, ısıran.
    EZUZ Pek keskin olan kılınç veya hançer.
    EZVAC Çiftler. Zevceler. Nikâhlı karılar. * Kocalar.
    EZVAC-I TÂHİRAT Hz. Peygamber Efendimizin (A.S.M.) ismetli ve iffetli, pâk zevce-i muhteremeleri (R.A.) "Mü'minlerin anneleri" diye bilinen ve Peygamberimize (A.S.M.) âilelik etmek şerefine ermiş mübârek hanımlar.(Zât-ı Risaletin akvâli gibi, ef'al ve ahvâli ve etvâr ve harekâtı dahi menabi-i din ve şeriattır ve ahkâmın mehazleridir. Şıkk-ı zâhirîsine Sahabeler hamele oldukları gibi, hususi dairesindeki mahfî ahvalâtından tezâhür eden esrar-ı din ve ahkâm-ı şeriatın hameleleri ve râvileri de Ezvac-ı Tâhirat'tır ve bilfiil o vazifeyi ifa etmişlerdir. Esrar ve ahkâm-ı dinin hemen yarısı, belki onlardan geliyor. Demek bu azîm vazifeye, bir çok ve meşrebce muhtelif Ezvac-ı Tâhirat lâzımdır. M.)
    EZVAH Münkabız olmak. * Yakınlık.
    EZVAK Zevkler. Keyfler. Eğlenceler.
    EZVER Boynu eğri olan kimse.
    EZVET Küçük yanaklı.
    EZYAF (Zıyf. C.) Misafirler. Mihmanlar.
    EZ-YAH f. "Buzdan soğuk" mânasına gelir.
    EZYAK (Zîk. dan) Pek dar ve sıkıntılı. Çok zor.
    EZYAL (Zeyl. C.) Ekler. İlâveler. Zeyiller.
    EZYED Çok ziyade. Daha fazla. En ziyade.
    EZZ Depretmek ve koparmak. * Kandırmak, aldatmak.
#30.11.2006 21:42 0 0 0
  • FA Osmanlıca alfabenin 23'üncü harfi olup ebcedî değeri 80'dir.
    FA'AL (Mübalâgalı ism-i fâil) Çok işleyen ve çalışan. Durmayıp işleyen. Çalışkan. Devamlı iş yapan.
    FA'ALÂNE f. Hiç durmazcasına çalışarak. Daima çalışır surette.
    FAAL Balta sapı. * Kerem.
    FAALE(T) (Fâil. C.) Fâiller, özneler, iş yapanlar.
    FA'ALİYET İş görmek, çalışmak. Boş durmayış.
    FAALİYET-İ RUBUBİYET Allah'ın rububiyet faaliyeti ve icraatı.(Hâlik-ı Zülcelâl hayret-nümâ, dehşet-engiz bir surette bir faaliyet-i Rububiyetiyle, mevcudatı mütemadiyen tebdil ve tecdit ettiğinin bir hikmeti budur: Nasılki mahlukatta faaliyet ve hareket; bir iştiha, bir iştiyak, bir lezzetten, bir muhabbetten ileri geliyor. Hattâ denilebilir ki: Herbir faaliyette, bir lezzet nev'i vardır; belki herbir faaliyet, bir çeşit lezzettir. Ve lezzet dahi, bir kemâle müteveccihtir; belki bir nevi kemâldir. Mâdem faaliyet; bir kemâl, bir lezzet, bir cemâle işaret eder. Ve mâdem kemâl-i mutlak ve Kâmil-i Zülcelâl olan Vâcib-ül-Vücud, zât ve sıfât ve ef'âlinde, bütün enva-ı kemâlâta câmi'dir; elbette o Zât-ı Vâcib-ül Vücud'un vücub-u vücuduna ve kudsiyetine lâyık bir tarzda ve istiğnâ-i zâtisine ve gına-i mutlakına muvafık bir surette ve kemâl-i mutlakına ve tenezzüh-ü zâtisine münasip bir şekilde; hadsiz bir şefkat-i mukaddese ve nihayetsiz bir muhabbet-i münezzehesi vardır. Elbette o şefkat-i mukaddesen ve o muhabbet-i münezzeheden gelen hadsiz bir şevk-i mukaddes vardır. Ve o şevk-i mukaddesten gelen hadsiz bir sürur-u mukaddes vardır. Ve o sürur-u mukaddesten gelen, tâbiri câiz ise, hadsiz bir lezzet-i mukaddese vardır. Ve elbette o lezzet-i mukaddese ile beraber; hadsiz onun merhameti cihetiyle faaliyet-i kudreti içinde, mahlukatının istidatları kuvveden fiile çıkmasından ve tekemmül etmesinden neş'et eden, o mahlukatın memnuniyetlerinden ve kemallerinden gelen Zât-ı Rahman ve Rahim'e ait, tâbiri câiz ise, hadsiz memnuniyet-i mukaddese ve hadsiz iftihar-ı mukaddes vardır ki; hadsiz bir surette, hadsiz bir faaliyeti iktiza ediyor. Ve o hadsiz faaliyet dahi, hadsiz bir tebdil ve tağyir ve tahvil ve tahribi dahi iktiza ediyor ve o hadsiz tağyir ve tebdil dahi; mevt ve ademi, zeval ve firakı iktiza ediyor.Bir zaman, hikmet-i beşeriyenin masnuâtın gayelerine dâir gösterdiği faideler nazarımda çok ehemmiyetsiz göründü. Ve ondan bildim ki, o hikmet abesiyete gider. Onun için feylesofların ileri gidenleri, ya tabiat dalâletine düşer veya Sofestai olur veya ihtiyar ve ilm-i Sâni'i inkâr eder veya Halika "mûcib-i bizzat" der. M.)
    FA'ALÜN LİMA-YÜRİD "Kayyumiyet sırrıyla ve faaliyet-i daimesiyle her an istediğini istediği gibi yapar." meâlinde bir âyettir.
    FABRİKA Sanayi mâmüllerinin büyük ölçüde imal edildiği yer.
    FACİ' (Fâcia) Büyük belâ. Musibet. Acıklı. Elem verici hâdise. (Dram)
    FÂCİA-ENGİZ Fâcialı. Çok acıklı.
    FÂCİA-NÜVİS f. Acıklı ve hazin tiyatro romanı yazan kimse.
    FACİAT Fâcialar, belâlar, musibetler.
    FACİR Haktan sapan. Haram ve günaha dalmış kötü insan. Günah işleyen. (Bak: Fecir)
    FACİRE Kötü hayata alışmış, ahlâksız kadın. Günahkâr.
    FADIL (Bak: Fâzıl)
    FADIR (C: Füdr) Zayıf. * Âciz, güçsüz. * Yaşlı dağ keçisi.
    FA'FA' Kasap. * Çoban. Hafif kimse.
    FA'FAA Çobanın koyunu çağırması. Çağırıp "fâfâ" demek.
    FA'FAÎ Koyun çobanı.
    FAĞFUR Yarı şeffaf Çin porseleni. Çok kıymetli porselenden yapılan yemek kabı. Çin yapısı. * Eskiden Çin İmparatoruna verilen isim.
    FAGIRE Hind nilüferi denilen bitkinin kökü.
    FAGOSİT yun. Organik yahut inorganik maddeleri alıp sindirebilen hücre.
    FAGR Açmak.
    FAHAMET (Fehâmet) Büyüklük. Kadr ü şânı yüksek. (Eskiden büyük zatlara veya sadrazamlara karşı kullanılan hitab şekli idi. Fehametli Sultânım... gibi)
    FAHAMET-LÛ Osmanlı İmparatorluğu devrinde sadrazama, prenslere ve Mısır Hidivi'ne verilen bir ünvan.
    FAHAMET-PENAH f. Yegâne müracaat edilecek en büyük makam.
    FAHEKA Vurulduğu yerden kan çıkartan kılıç ve neşter parçası.
    FAHH Ağ, kapan, tuzak.
    FAHH-UL FÂR Fare kapanı.
    FAHHAM Kömürcü.
    FAHHAR Çok öğünen. Çok iftihar eden. Fahur. * Çanak, Çömlek. Toprak testi.
    FAHHARE Ağaç kap.
    FAHHARÎ Çanak, çömlek, testi ve bardak yapan kimse.
    FAHHAŞ Her cins fenalık ve kötülükleri şahsında toplamış olan kimse.
    FAHİM Akıllı. Anlayışlı.
    FAHİM (Fahm. dan) İtibâr ve nüfuz sâhibi olan, büyük zât.
    FAHİMÂNE f. İtibar ve nüfuz sahibi kimseye yakışır şekilde, fahim olana yakışacak surette.
    FAHİR (Fâhire) İftihar eden. Kendi amelini ve kendini beğenen. Övünen. * Şa'şaalı. Ağır. Parlak. Şanlı. * Büyük ve iyi nesne. * Koruğu büyük çekirdeksiz hurma. * Memeleri büyük deve.
    FAHİŞ Ahlâka uymaz ve terbiyesiz olan. * Haddi tecavüz eden. Mübalâğalı. * Çok bahil. Nekir ve yaramaz şey.
    FAHİŞE Ahlâksız ve hayâsız kadın. Namusunu korumayan kadın. * Allah'ın menettiği şey. * Zâniye. Kahbe.
    FAHİTE (C: Fevâhit) Yabani güvercin.
    FAHL İleri gelen. Üstün. Hatırı sayılır adam. * Erkek. (hayvan) * Aygır. * Beyitler, hadis-i şerifler, rivâyetler anlatan kimse.
    FAHL Yavaşlık, hilm.
    FAHM Büyük, kebir, ulu.
    FAHM Kömür. Karbon. * Susmuş. Nefesi kesilmiş.
    FAHM-İ HAYVANÎ Hayvan kemikleri yakılarak elde edilen hayvan kömürü.
    FAHM-İ MA'DENÎ Mâden kömürü.
    FAHM-İ NEBATÎ Bitkisel kömür.
    FAHMÎ (Fahmiyye) Kömürümsü, kömürle alâkalı.
    FAHMİYYET Karbonat. Kömürleşmiş olan şey.
    FAHR Övünme. Yaptığını sayarak övünme. Övülmeye sebeb olacak kimse. Fazilet. Büyüklük. Şeref.
    FAHR-İ KÂİNAT (Fahr-i Âlem, Zübde-i Kâinat, Seyyid-i Kâinat) Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) nâmları. Bütün âlemin kendisi ile şeref bulduğu, iftihar ettiği Hz. Muhammed (A.S.M.). (Bak: Mefhar)
    FAHREDDİN-İ RAZÎ (Milâdi 1149-1209) Büyük bir müfessir-i Kur'andır. Fizik, matematik ve tıb hakkında eserleri de vardır.
    FAHRÎ Karşılıksız olarak. Parasız olarak. * İftiharla. Övünerek.
    FAHRİYE Bir kimsenin kendini medih için söylediği söz veya şiir. Fahre mensub ve müteallik olan.
    FAHRİYYEN Gönülden isteyerek. Karşılıksız olarak.FAHRUL İSLAM $ (Pezdevî): Mavera-ün Nehir'deki Hanefî fukahasının meşhurlarındandır. Hicri 482 tarihinde Semerkant'ta vefat etmiştir.
    FAHS Bir şeyin içyüzünü araştırma, aslını tetkik etme. * Ayırtmak. * Bahsetmek. * Seyirtmek. * Sıçramak.
    FAHŞA Büyük günahlar. Çirkinlikler. Zina gibi şehevâta tâbi olmakta ifrat ile alâkadar olan günahlardır ki, lisanımızda fuhşiyat tâbir olunur. Ve bunlar, insanların en çirkin hâlleridir.
    FAHUR Çok övünen, çok iftihar eden. Mütekebbir. Tekebbür ve taazzum edici.
    FAHUR Bir fesliğen cinsi.
    FAHURANE f. Kendini beğenerek. Kendini medhederek. Çok övünerek.
    FAHZ Uyluk. Kalça. Bacağın kalçadan dize kadar olan kısmı. * Bir kimsenin en yakın aşiretinden olan cemaat.
    FAHZ Büyüklenmek, kibirlenmek.
    FÂİDE (C.: Fevaid) Kazanç, kâr, nef', menfaat. İstifadeye sebeb. Yararlılık, işe yarama.
    FÂİDE-MEND f. Kârlı, faydalanan, menfaat elde eden.
    FAİH (C.: Fevâih) Meyve ve çiçek kokusu.
    FÂİK Üstün, üstünde. Diğerinden daha değerli ve üstün. Her şeyin güzide ve a'lâsı. Âli. * Başın boyun ile bitiştiği yer.
    FÂİK-ÜL AKRÂN Akranlarından daha üstün.
    FAİKİYYET Üstünlük. Kıymetlilik.
    FÂİL İşi yapan. Fiili işleyen. * Gr: Masdarın mânasını meydana getirene denir.
    FÂİL-İ HAKİKÎ Bir işte hakiki te'sir sahibi. Onu hakkı ile yapan (Allah C.C.)
    FÂİL-İ HAYR Hayır işleyen, hayır sahibi.
    FÂİL-İ MUHTAR Re'yinde müstakil olan. İstediğini yapmakta serbest olan (Cenab-ı Hak).
    FÂİL-İ MÜBAŞİR Huk: Bir şeyi bizzat yapan kimse.
    FÂİL-İ MÜŞTEREK Huk: İşlenmiş olan bir suçta parmağı olan. Suç ortağı.
    FÂİLİYYET İşleyicilik. Müessir olmak. Fâile mensub ve müteallik oluş.
    FAİTE Geçen. Fevt olan. * Vaktinde kılınmamış olan namaz.
    FAİZ Ödünç verilen para için alınan ve şer'an haram olan kâr. Faizin iş hayatındaki mânası, "sen çalış, ben yiyeyim"dir. Küçük tasarruf sahiplerinin paraları bankalarda toplanıp, büyük yekûnlere ulaşır. Banka bu parayı aldığından daha büyük faizle iş sahiplerine kredi olarak verir. İstihsâl edilen (üretilen) malların fiatına masraf olarak bu faiz eklenir. Böylece malların fiatı faiz yüzünden %50 civarında veya daha fazla artar. Bu malı satın alanlar, ödedikleri fiatla birlikte vaktiyle yatırımcının ödediği faizi kendileri ödemiş olurlar. Böylece tasarruf sahipleri bankadan aldıkları faizden çok daha fazlasını bu malı satın almakla geri ödemiş olurlar. Ayrıca fiatların yükselmesiyle dar gelirlilerin haklarına tecavüz etmiş olurlar. Çalışmadan para alıp vermekle zenginleşen bir zümrenin türemesine de sebep olurlar. İslâm, faizi haram kılmakla bu haksızlıkları önler. (Bak: Riba) * Taşan, dolan.
    FAİZ (Fevz. den) Dilediğine eren. Başaran. Korktuğundan kurtulan. Üstün gelen. Necat bulan. * Kapının üstündeki eşik.
    FAJ (FÂJE) f. Esneme.
    FAK' (FIK') (C: Fıkıa) Bir cins beyaz yumuşak mantar.
    FAK Yaşlanmış, ihtiyar kimse.
    FÂKA(T) Zaruret, ihtiyaç. Yoksulluk, fakirlik.
    FÂKA-İ ŞEDİDE şiddetli ihtiyaç.
    FAKAD Beş parmak dedikleri otun tohumu.
    FAKAHAT El ayası.
    FAKAHET Şeriat bilgisinde âlimlik. Fıkıh bilgisinde mütehassıslık. Anlayışlı olmak. (Bak: Fıkıh)
    FAKAHETLÛ Evvelce müftüler hakkında kullanılmış olan resmî bir lâkab.
    FAKAKA Ahmak adam.
    FAKAKI' Su üstünde olan kabarcıklar.
    FAKAM Bir kimsenin ağzını yumduğunda alt dişlerinin öne çıkıp, üst dişleriyle üstüste gelmesi. * Dolmak, imtilâ olmak.
    FAKARE (C: Fikar) Omurga kemiği.
    FAKAT ("Fa" ile "kat" dan müteşekkil) Hemen, yalnız, ancak, yeter, bes, gerçi, her ne kadar, lâkin, ammâ.
    FAKD Bulunmamak, bir şeyi kaybetmek. Belirsiz olmak. * Talebetmek, istemek.
    FAKD-ÜL AHBAB Ahbabsızlık, dostsuzluk. Ahbabın bulunmayışı.
    FAKD-I NAKD Para yokluğu.
    FAKE Fakirlik.
    FAK'E Uyumak.
    FAKFAKA Köpeğin korkudan ürümesi.
    FAKFAKA Ahmak adam.
    FAKFON Kim: Çinko, nikel ve bakırdan yapılan gümüş görünüşünde bir halita.
    FAKHA Her nebatın yeni açmış çiçeği. * Bir yıldız adı. * Dübür halkası.
    FAKIA Zahmet, meşakkat.
    FAKID Oğlunu veya eşini kaybetmiş kadın.
    FAKIRA Büyük musibet, zahmet, meşakkat. Dâhiye. Belleri kırıp parçalayan şiddet.
    FAKİD Az rastlanan şey. Nâdir bulunabilen nesne.
    FAKİH (Fâkihe) Yaş meyve, yemiş, yaş hurma ağacı. * Şenlendiren, sevindiren.
    FAKİH Fıkıh ilmini bilen. İslâm hukukçusu. * Zeki, anlayışlı kimse.
    FAKİHE (C: Fevâkih) Yemiş, yaş meyve.
    FAKİHET-ÜL CENNET Cennet meyvesi.
    FAKİHET-ÜŞ ŞİTA Kış meyvesi. * Mc: Ateş.
    FAKİHİYY (FÂKİHANÎ) Yemiş satan kimse.
    FAKİR Biçâre, muhtaç, yoksul. İslâm dini, ev kirası, yiyecek, içecek, giyecek, ilaç, yakacak gibi zorunlu ihtiyaçları karşılandıktan sonra yılda 96 gram altın alabilecek kadar geliri olmayanları fakir sayar. Fakirlerden vergi alınmaz, İslâm devleti zorunlu ihtiyaçlarını karşılamada, tedavi, tahsil (öğrenim), yolculuk gibi durumlarda fakirlere yardım eder. Çağımızda insanların çoğunun yoksun olduğu sosyal güvenliğe kavuşturur. Bu sebeple de fakir-zengin arasında düşmanlık, zıddiyet, gerginlik, çatışma olmaz. Toplumda denge, huzur, mutluluk, sükun ve sosyal adalet sağlanır. (İnsanlardan istiğna ederek kendini ibadet ve tâata, Kur'an ve iman ve İslâmiyet hizmetine vakfeden zâtlara da mânen zengin mânasına fakir denildiği de görülmüştür.)
    FAKİRÂNE f. Fakir bir kimseye yakışacak surette. Fakircesine.
    FAKİRHÂNE Mütevazilikle söz söyleyen kişinin evi.
    FAKÎS Çiftçilerin kullandığı âletlerden halka gibi bir demir.
    FAKKAH Ezhar otunun çiçeği.
    FAKLEYUN Semizotuna benzer bir ot.
    FAKR İhtiyaç, yoksulluk. * Azlık, muhtaçlık. * Cenab-ı Hakk'a karşı fakrını, ihtiyacını hissetmek. * Tas: Kendisindeki bütün her şeyin Allah'a âit olduğunu bilmek.(Gecede zulümat, nasıl nuru gösterir. Öyle de: İnsan, zaaf ve acziyle, fakr ve hâcâtiyle, naks ve kusuru ile, bir Kadir-i Zülcelâl'in kudretini, kuvvetini, gınâsını, rahmetini bildiriyor ve hâkezâ.. Pekçok evsâf-ı İlâhiyyeye bu suretle âyinedarlık ediyor. Hattâ hadsiz aczinde ve nihayetsiz za'fında, hadsiz a'dasına karşı bir nokta-i istinad aramakla, vicdan daima Vâcib-ül Vücud'a bakar. Hem nihayetsiz fakrında, nihayetsiz hâcâtı içinde, nihayetsiz maksadlara karşı bir nokta-i istimdat aramağa mecbur olduğundan vicdan daima o noktadan bir Ganiyy-i Rahim'in dergâhına dayanır; dua ile el açar. Demek her vicdanda şu nokta-i istinat ve nokta-i istimdat cihetinde iki küçük pencere, Kadir-i Rahim'in bârigâh-i rahmetine açılır, her vakit onunla bakabilir. S.)
    FAKR-ÜD DEM Kansızlık.
    FAKR-I HÂL Fakirlik hâli.
    FAKR-I MUTLAK Mutlak fakirlik. Mü'min bir kulun Cenâb-ı Hakka karşı mutlak muhtaç halde olduğunu bilişi. Nihayetsiz muhtaç olduğu Allaha (C.C.) ve emirlerine tam teslimiyyetle sığınması hâleti.
    FAKR-PİŞE f. Fakirliğe alışmış, fakirlik içinde, muhtaçlık içinde.
    FAKS Kırmak, kesr.
    FAKS (FEKUS) Ölmek. * İfsat etmek.
    FAKTÖR Fr. Bir neticeyi meydana getiren unsurlardan her birisi. Amil.
    FAKUS Hıyar. * Kavun.
    FAKÜLTE (Fr. Faculty) Üniversitelerin, ihtisas mevzuu bakımından ayrılmış kollarından her biri. * Hassa, meleke, iktidar. Kabiliyet, kuvvet.
    FAL Uğur. Baht. Tali'. (Bak: Tefe'ül)
    FAL-İ HAYR İyi alâmet ve işaret. Uğur.
    FA'L İşlemek mânâsına mastar.
    FALAK Tomruk. * Falaka. * Sabah aydınlığı.
    FALAKA İki ucunda bir ipin iki uçları bağlı, bir sırıktan ibaret olan ceza âleti.
    FÂLIK Çatlatan. Açan. Büyümesi için tohumu açan, yaratan. (Allah C.C.)
    FÂLIK-ÜL HABBİ VENNEVÂ Tohum ve çekirdekleri açarak büyüten (Allah C.C.)
    FALÎ Falcı kimse.
    FALİC Felce uğramış. * Vücudun bir kısmını veya her tarafını tutmaz hale koyan hastalık. * İsabeti çok olan ok.
    FALİC f. Muzaffer, galib. Muvaffak.
    FALİH İsteğine kavuşan. Kurtulan. Felâh bulan. * Toprak süren. Çiftçi.
    FALÎZ (C: Fevâliz) Bostan.
    FALS Halâs etmek, kurtarmak.
    FALT (FELÂT) Ansızlık.
    FA'M Dolu.
    FÂM f. Renk, levn.
    GÜL-FÂM Gül renkli.
    SEBZ-FÂM Yeşil renkli.
    FAMİLYA Fr. Aile. Soy. Zevce. Kadın. Eş. * Aynı cinsten olan nebat grubu. Aynı soydan veya cinsten olan. Aralarında benzerlik bulunan grup.
    FAMİYY Yemiş satıcı, meyve satan kimse.
    FANATİK Fr. Bir dinin veya mezhebin çok aşırı taraftarı olan.
    FANİ Muvakkat, kaybolan, gelip geçici, devamlı olmayan, misâfir. (İnsan hangi bir şeye teveccüh ederse, onunla bağlanır ve onda fâni olur. İ.İ.)(Ey insanlar! Fâni, kısa, fâidesiz ömrünüzü; bâki, uzun, fâideli, meyvedâr yapmak ister misiniz? Madem istemek, insaniyetin iktizasıdır. Bâki-i Hakiki'nin yoluna sarfediniz. Çünkü: Bâkiye müteveccih olan şey, bekanın cilvesine mazhar olur. Madem, her insan gayet şiddetli bir surette uzun bir ömür ister, bekaya âşıktır ve mâdem bu fâni ömrü baki ömre tebdil eden bir çare var ve mânen çok uzun bir ömür hükmüne geçirmek mümkündür. Elbette insaniyeti sukut etmemiş bir insan o çareyi arayacak ve o imkânı bilfiile çevirmeğe çalışacak ve tevfik-i hareket edecek. İşte o çâre budur: "Allah için işleyiniz. Allah için görüşünüz. Allah için çalışınız. Lillâh, Livechillâh Lieclillâh rızâsı dâiresinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları seneler hükmüne geçer. L.)
    FANİD Bayat şeker.
    FANİYYET Fânilik, ölümlülük.
    FANTAZİYE yun. Yalandan gösteriş, boş debdebe. Zâhirî süs ve zinet. Lüzumlu ihtiyaçtan olmayan ve zevk için kullanılan pahalı eşya.(Sefahet ve dalâlette bozulmuş ve İsevi dininden uzaklaşmış Avrupa! Deccal gibi birtek gözü taşıyan kör dehan ile ruh-u beşere Cehennemî hâleti hediye ettin! Sonra anladın ki, bu öyle ilâçsız bir illettir ki, insanı âlâ-yı illiyyînden, esfel-i sâfilîne atar. Hayvanatın en bedbaht derecesine indirir. Bu illete karşı bulduğun ilâç, muvakkaten ibtal-i his hizmeti gören cazibedar oyuncakların ve uyutucu hevesat ve fantaziyelerindir. Senin bu ilâcın, senin başını yesin ve yiyecek!......Bedbahttır o kadın ki; zevcinin fıskına bakar, onu başka bir surette taklid eder. Veyl o zevc ve zevceye ki; birbirini ateşe atmakta yardım eder. Yâni; medeniyet fantaziyelerine birbirini teşvik eder. L.)
    FANTEZİ yun. Çeşitli ve süslü. Müsrifane süs isteğinden doğan hayal hareketi ile yapılmış süslü eşya veya süslenmek. Ağırbaşlı olmayan.
    FANUS yun. Fener. Sâbit ve süslü fener. * Kim: Bazı şeylerin üstüne kapatmak için camdan yapılmış kapak.
    FAR Fr. Otomobil, kamyon gibi nakil vasıtalarının önündeki kuvvetli lâmbalar.
    FÂR Fâre, sıçan.
    FAR' Budak ve ağaç başı. * Her şeyin alâsı. İyisi. * Her kavmin şereflisi.
    FARABÎ (Mi: 870-950) Aristo felsefesinin İslâm âleminde yayılmasına yol açmış bir filozoftur. Aristo'dan sonra gelen mânasına, kendisine Muallim-i Sâni nâmı verilmiştir. Eserlerinin İbn-i Sina üzerinde büyük te'siri vardır. "Kanun" denilen bir çalgı âletinin mucididir. Asıl adı Ebu Nâsır Muhammed'dir.
    FARAKLİT İncilde mezkur olan Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ismidir. El-Faraklit, El-Baraklit de hamdeden, hak ile bâtılı birbirinden ayıran, fâruk, hakperest mânalarına gelir.
    FARAN İncil'de Mekke dağlarına verilen isim. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) Faran dağlarında zuhur edeceği İncil'de haber verilmiştir.
    FARAŞ (Feraşe. den galat) Süprüntüleri toplamağa ait kulplu kutu, kürekçik. Süpürge. (Bak: Ferraş)
    FARAT Öne çıkan, geçen. * Issız yerlerde konan nişan ve işaret. * Kervan halkından önce su yerine varıp sakalık eden kimse.
    FARAZA (Esası: Farzâ) Meselâ, öyle sayalım ki, farzedelim ki, ola ki, tutalım ki.
    FARAZÎ (Bak: Farzî)
    FARAZİYE (Fr: Hipotez) Var sayma, kabul. Bir hâdiseyi, bir olayı açıklamak, bir düşünceyi isbat etmek için isbatı yapılmamış başka düşünceleri dayanak olarak alma. Müsbet ilimlerde araştırmanın bir merhalesini meydana getirir. İncelenen hâdiseyi açıklaması muhtemel olan faraziyeler düşünülür. Faraziyenin doğruluğu hakkında bundan çıkarılacak mantıkî düşünceler belirlenir, bu sonuçların hakikatta var olup olmadığı görme ve deneme yoluyla kontrol edilir. Buna da tahkik (doğrulama) denir. Netice doğrulanırsa faraziyenin doğruluğu isbatlanmış olur ve faraziye kanunlaşır.Bazı cahiller, ilimde tahkik edilmemiş faraziyeleri doğru hüküm zanneder. Faraziyenin doğruluğu hakkında ileri sürülen fikirleri de isbat zanneder. Oysa bu isbat değil, iddiadır. Doğruluğun müşahede ve deneme ile isbatlanması gerekir. Müsbet ilimlerde durum budur.
    FARFARA Hafif meşreblik. Gürültülü. Gürültüye boğmak. * Akılsızlık.
    FÂRIK (Fârıka) Tefrik eden, farkeden, ayıran. Ayrılmasına, farkolunmasına sebeb olan alâmet.
    FÂRIKAT Farkedenler, ayıranlar, farkediciler.
    FARIT Geçmiş, önceki, önde bulunan. Sâbık, mukaddem.
    FARİ' Yüce nesne.
    FARİC (Ferec. den) Keder ve tasadan kurtaran.
    FARİG İşini bitirmiş, boş kalmış, alâkasını kesmiş, rahat, vazgeçmiş, çekilmiş. * Fık: Tasarrufu altında olan mülkün kullanma ve tasarruf hakkını başkasına devreden.
    FARİG-ÜL HAL Hali rahat, hali vakti iyi olan.
    FARİH (C: Fevârih-Füreh) Gayretli davar. * Akıllı kişi.
    FARİS İran. İranlı. * Binici, süvâri. * Ferasetli, anlayışlı. * İrandaki Şiraz vilâyeti.
    FARİSAN (Fâris. C.) Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş devrelerinde eyâletlerde hudutlardaki muhafız askerler.
    FARİSÎ Acemce, Farsça. İran'la alâkalı ve ona müteallik. İran dili veya halkı ile alâkalı olan.
    FARİSİYYAT Fars edebiyatı, İranlıların edebiyatı.
    FARİZ Yaşlı.
    FARÎZA Borç, vazife. Allah'ın açık emri olup, yapılması şart olan vazife. * Fık: Ölen bir kimsenin mirasından mirasçılara düşen hisse, pay.
    FARÎZA-İ ZİMMET Yapılması mutlaka boynumuza borç olan vazife.
    FARİZIYY (FERAZIYY) Feraiz bilen kişi.
    FARK Ayrılık, başkalık. Ayırma, ayrılma, seçilme, * Başın tepesi, baştaki saçın ikiye ayrıldığı yer.
    FARK-I FÂHİŞ Çok fazla, haddini çok aşan fark.
    FARK-I TÂMM Tas: Dünya ile olan alâkaları tamamen terkederek, ehadiyyet dergâhına tam bir teveccühle istiğrak haleti.
    FARKADAN (Bak: Ferkadan)
    FARMASON Fr. Mason. Dinsiz, imansız. (Bak: Mason)
    FARS (Fers) İran'lı. * Şark kavimleri.
    FARS Yarmak. * Yırtmak. * Kesmek.
    FART İfrat, çok aşırı olmak. Aşırılık. * Acele etmek ve ansızın gelmek. * Yollara alamet olarak konulan işâret.
    FART-I GAYRET Gayrette aşırılık.
    FART-I MUHABBET Muhabbet ve sevgide aşırılık.
    FART-I ZEKÂ Âdetin üstünde, çok ileri zeki olmak. Emsâli bulunmayan zekâvette oluş.
    FARUK Hak ile bâtılı birbirinden ayıran. Haklıyı haksızı ayırmakta çok mâhir olan. (Hak ile bâtılı birbirinden tam ayırarak İslâmiyeti kabul ettiği ve islâm nurunu izhar ettiği ve imân ve küfrün arasını fark ve faslettiği için Hz. Peygamber (A.S.M.) tarafından Hz. Ömer'e (R.A.) bu isim verilmiştir.)
    FARUKÎ Hz. Ömer (R.A.) soyuna veya adâletine mensub olan. Hz. Ömer'e mensub ve müteallik. İmam-ı Rabbanî'nin bir lakabı.
    FARYAB f. Dere ve ırmak suyu ile sulanan yer. * Eski Horasan'da Belh'e yakın bir şehrin adı.
    FARZ Bir kimseyi bir vazifeye tayin etmek veya maaş bağlamak. Bir kimsenin kendi nefsine âid iken başkasına hibe ettiği muayyen bir şey. (Bunun zıddı "karz"dır.) * Takdir veya beyan eylemek. * Bir şeyi delmek, gedik açmak. * Bir dâvaya mevzu ve rükün kılınan husus. * Addetmek, saymak, tutmak. * Fık: Din hususunda icrası vâcib, terki mâsiyet olan Hükm-ü İlâhî. Kur'an-ı Kerim veya Hadis-i Şerifle sâbit olan Cenab-ı Hakk'ın kat'i emri: Şirk koşmamak, iman etmek, namaz kılmak, yalan söylememek gibi...
    FARZ-I AYN Herkesin yapmaya mecbur olduğu farz. Namaz kılmak, yalan söylememek, imân etmek, oruç tutmak gibi.
    FARZ-I KİFAYE Bir kısım müslümanların yapması ile diğerlerinin günahtan kurtuldukları farz. Cenâze namazı kılmak gibi.
    FARZ-I MUHAL Olması imkânsız olup, var gibi kabul edilen. Olmayacak şeyi, olmuş gibi düşünmek.
    FARZ-I NEBEVÎ (Bak: Sünnet)
    FARZ-I ZANNÎ Müçtehidlerce kat'i bir delile yakın derecede kuvvetli görülen, zanni bir delil ile sâbit olan vazifedir ki, amel hususunda farz-ı kat'î kuvvetinde bulunur. Buna farz-ı amelî de denir. Meselâ: Abdestte mutlaka başı meshetmek bir farz-ı kat'îdir. Başın dörtte birini meshetmek bir farz-ı amelîdir.
    FARZA Diyelim ki, farzedelim ki, öyle kabul edelim ki, ola ki.
    FARZEN (FARZAN) Farzedelim ki, kabul edelim ki, diyelim ki. * Farz olarak. Farziyyeti kabul edilerek.
    FARZÎ Farzedilene, tahmin olunana dair. Takdir ve tahmin usulüne dayanan ve ona müteallik.
    FARZİYE (C.: Farziyyât) Bazılarına göre kabul edilir sayılan. Mevhum ve itibarî olan. Aslı isbat edilmemiş hüküm.
    FAS' Hurmanın kabuğunu soymak.
    FASAFIS Beyaz söğüt dedikleri ağaç.
    FASAHA Ruşen olmak, parlamak. * Hâlis olmak.
    FASAHAT Doğru ve düzgün söyleyiş. Açık ve güzel ifadeli konuşma.Fasâhat: Sözün; lâfız, mâna ve âhenk itibariyle kusursuz olmasıdır. Diğer tâbirle, lâfızların söylenişinin tatlı, mânasının da söylenirken hemen zihne girmesidir. Bu keyfiyetlerin birincisi, kelime ve cümle âhengi ile, ikincisi de kullanan kimsenin kelime hazinesi ve seçme kudreti ile alâkalıdır. Fasâhatin daha yüksek derecesine belâgat denir ki; fasih bir sözün, yerine ve adamına göre söylenmesidir. Her beliğ söz, yerine göre denmemişse, beliğ olamaz. (Edb. S.)Kelimenin aslı: "Sütün köpüğü gidip hâlis kalması" mânasına idi. Sonra bir şeyin sâfi ve şaibelerden, şüphelerden hâlis olmasında kullanılmıştır. Bir şeyin belli ve âşikâr olması. (L.R.)(Lâfzındaki fesahat-ı harikasıdır. Evet Kur'an mânen üslub-u beyan cihetiyle fevkalâde beliğ olduğu gibi lâfzında gayet selis bir fesahati vardır. Fesahatin kat'i vücuduna, usandırmaması delildir ve fesahatin hikmetine, fenn-i beyan ve maaninin dâhi ulemasının şehadetleri bir bürhân-ı bâhirdir. Evet, binler defa tekrar edilse usandırmıyor. Belki lezzet veriyor. Küçük basit bir çocuğun hâfızasına ağır gelmiyor; hıfzedebilir. En hastalıklı, az bir sözden müteezzi olan bir kulağa nâhoş gelmiyor, hoş geliyor. Sekeratta olanın damağına şerbet gibi oluyor. Zemzeme-i Kur'an onun kulağında ve dimağında aynen ağzında ve damağında mâ-i zemzem gibi leziz geliyor. Usandırmamasının sırr-ı hikmeti şudur ki: Kur'an, kulube kut ve gıda ve ukule kuvvet ve gınâdır ve ruha mâ ve ziyâ ve nüfusa devâ ve şifâ olduğundan usandırmaz. Hergün ekmek yeriz, usanmayız. Fakat en güzel bir meyveyi hergün yesek, usandıracak. Demek Kur'an hak ve hakikat ve sıdk ve hidayet ve hârika bir fesahat olduğundandır ki, usandırmıyor, daima gençliğini muhafaza ettiği gibi tarâvetini, halâvetini de muhafaza ediyor. Hattâ Kureyşin rüesâsından müdakkik bir beliğ, müşrikler tarafından, Kur'anı dinlemek için gitmiş. Dinlemiş, dönmüş, demiş ki: "Şu kelâmın öyle bir halâveti ve tarâveti var ki kelâm-ı beşere benzemez. Ben şairleri, kâhinleri biliyorum. Bu onların hiç sözlerine benzemez. Olsa olsa etbâımızı kandırmak için sihir demeliyiz." İşte Kur'an-ı Hakîm'in en muannid düşmanları bile fesahatinden hayran oluyorlar. S.)
    FASAHAT-PERDÂZ f. Güzel ve açık konuşan. Fasih konuşan.
    FASAL Ek. Bilek.
    FASD Kan alma, hacamet. * Damar kesmek.
    FASDA' "Fe" takip edatından sonra fiilinin emr-i hâzırı.
    FASETE Fr. Tıraş olunmuş elmasın yüzlerinden her biri.
    FÂSIK (Fısk. dan) Günahkâr. Hak yolundan hâriç olan. Allah'ın emirlerine karşı zıt hareket eden. Büyük günahı işleyen veya küçük günahta ısrar eden kimse.(Ey bedbaht fâsık adam! Fâsıkların kesretine bakıp aldanma ve "ekseriyetin efkârı benimle beraberdir" deme! Çünki fâsık adam, fıskı istiyerek ve bizzat taleb edip girmemiş; belki içine düşmüş çıkamıyor... Hiç bir fâsık yoktur ki, sâlih olmasını temenni etmesin ve âmirini ve reisini mütedeyyin görmek istemesin. İllâ ki, El-iyâzübillâh! irtidat ile vicdanı tefessüh edip, yılan gibi zehirlemekten lezzet alsın.) (R.N.)
    FÂSIK-I MAHRUM Günah işlemeye hazır olduğu halde fırsat bulamayan.
    FÂSIK-I MÜTECÂHİR Açıktan açığa kimseden sıkılmadan günah işleyen. İşlediği günah ile övünen günahkâr kimse. (Böylelerin aleyhinde konuşmak gıybet sayılmaz.)
    FÂSIL Fasıllara ayıran. Kısım kısım eden.
    FÂSILA Bend. Kısım. Bölük. Durak. * Mevsim. * Mebhas.
    FÂSILA-İ SALTANAT Yıldırım Bayezid'in Ankara savaşında Timur'a esir düşmesinden, Çelebi Mehmed'in pâdişah olmasına kadar geçen zaman.
    FÂSİC Semiz. * Yüklü olmayan kısır deve.
    FÂSİC Kısır, semiz davar.
    FÂSİD(E) Bozguncu. * Doğru olmayan. Bozuk. Müfsid. * Yanlış olan. * Fık: Aslen sahih olup, vasfen sahih olmayan. Yani, kendi nefsinde meşru' iken gayr-i meşru' bir şeye yakınlığı sebebiyle meşru'iyyetten çıkan şeydir. İbadet hususunda fâsid ile bâtıl aynı şeydir. Meçhul bir şeyi satmak gibi. (Bak: Bâtıl)
    FÂSİD-ÜL MİZAC Ahlâkı ve iyi huyları ifsad eden.
    FÂSİD DAİRE Man: A yı B ile, B yi A ile ispat etmek. Bir düşünceyi isbat etmek için isbat edilmemiş başka bir düşünceyi delil olarak kullanmak ve bunu da isbat için isbatı istenen ilk düşünceyi doğru sayıp buna delil diye kullanmak. Yani isbat edilen ile isbat edeni birbirine delil saymak olup isabetsizdir.
    FÂSİH (Fesh. den) Vazgeçen. Dağıtıcı. Bozguncu. Fesheden. * Çürüten.
    FÂSİH-İ ŞİRKET şirketi fesheden.
    FASÎH Fasahat sâhibi. Hatasız olarak söyleyen. Açık ve güzel konuşan.
    FASÎHANE f. Fasahatli, fasih olana yakışır tarzda. Açıklıkla.
    FASİKA Fâre.
    FASİKÜL Fr. Bir kitabın ayrı bir kapak içinde satılan bölümlerinden her biri.
    FASÎL (C: Fisâl-Fuslân) * Hâkim. * Kale duvarından kısa duvar. * Deve yavrusu.
    FASÎLE (C.: Fesâil) Anababa, ebeveyn, âile. * Familya, bir cinsten olan bitkilerin hepsi.
    FASÎS Seyelan etmek, akmak.
    FASİT DAİRE (Bak: Fâsid daire)
    FASL (Fasıl) İki şey arasındaki ek yeri. Mafsal. * Hak söz. Hak ile bâtılın arasını fark ve temyiz ile olan hüküm ve kaza. (Buna "Faysal" da denir) Halletmek. Ayrılma. Çözme. * Bölüm. * Mevsim. * Aynı makamda çalınan şarkı. * Çocuğu memeden kesmek. * Birini zemmetmek. Gıybet.
    FASL-I BAHAR İlkbahar.
    FASL-I GÜL Gül mevsimi, ilkbahar.
    FASL-I HARİF Güz mevsimi.
    FASL-I HAZÂN Sonbahar, güz.
    FASL-I HİTÂB İki söz arasını ayıran kelime veya isimlerden biri. Önsözden sonra asıl maksada giriş. * Fık: Şahitlerin gösterdiği delil veya yeminlerinden sonra hâkimin hükmetmesi. * Hakkı bâtıldan ayırarak, nizaı ayırt edip kesmek ve halletmek. Herşeyi kemal-i vüzuh ile fasledip hakikatını göstermek.
    FASL-I ŞİTÂ Kış mevsimi.
    FASL-I ZAMANIN SAHİFE-İ SELÂSESİ Geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman. * Asr-ı saadetten evvelki devir, Asr-ı saadet ve ondan sonraki zamanlar.
    FASM Bir şeyi tam kesmeyip ilişik bırakmak.
    FASS Yüzük taşı. * Kemiğin oynak yeri. * Meyve içi. Lüb. * Kitabın bend ve mebhası. * Mektup ve emsâlinin mühürünü açmak. * Mc: Gözbebeği.
    FASSAD (Fasd. dan) Kan alıcı, kan alan. * Cerrah.
    FASSAL Dedikoducu. Herkesin kusurunu sayıp döken. * İnsanları medh ü sena eden kimse.
    FASSAS Yüzük taşı yapan kimse.
    FASUR Gümüş tabak.
    FASYE Darlıktan ve belâdan kurtulmak.
    FAŞ Meydana çıkmış. Yayılmış. * Anlaşılmış olan.
    FAŞİST Fr. Faşizm taraftarı.
    FAŞİYE (C: Fevâşi) Koyun, deve ve benzeri hayvanat gibi doğurup çoğalan mal cinsi.
    FAŞİZM Fr. Irkçılığa dayanan diktatörlük rejimi.
    FATANET (Fetânet) Zihin açıklığı. Çabuk kavrayış ve anlayış. Sağlam anlayış. Fıtnetlik. * Müteyakkız oluş. * Peygamberlerin sıfatlarından biridir.
    FAT'E Vurmak. * Yarmak. * Cimâ etmek. * Yere vurmak.
    FATH Yassı ve enli olmak.
    FATIMAT-ÜZ ZEHRA Hz. Resul-i Ekremin (A.S.M.), Hz. Hatice'den doğma kızı. Hicretten 18 yıl önce doğmuş, Hz. Ali ile evlenmiş ve Hz. Hasan ve Hüseyin'in vâlideleri olmuştur. Peygamberimizden (A.S.M.) 6 ay sonra dâr-ı bekaya göçmüştür. (Radıyallahü anha)
    FATIMÎ (Fâtımiyye) Hz. Fatıma Sülâlesinden olmak iddiasında bulunan, önce kuzey Afrika, sonra Mısırda hükümet süren sülâleye mensub meliklerin takındıkları isimdir. (Mi: 910-1171) İsmâiliye nâmında bâtıl fırkadandırlar. Salâhaddin-i Eyyubî, ordusu ile, Fâtımîlerin hâkimiyetine son verdi.
    FATIN (Fıtnat. dan) Fıtnat sahibi, zihni açık, uyanık. İleri derecede akıllılık.
    FÂTIR Benzeri bulunmayan şeyi yaratan. Hârika üstün san'atiyle yaratan. Halkedici Allah (C.C.)
    FÂTIR-ÜS SEMÂVÂT Gökleri yaratan, Allah.
    FÂTIR SURESİ Kur'an-ı Kerim'in 35. suresi. Melâike Suresi de denir. Mekkîdir.
    FÂTİH Açan, fetheden. Teshir eden, zapteden. * Kapıları selâmet üzere açan, Cenab-ı Hak.
    FÂTİH SULTAN MEHMED HAN (1432 - 1481) En meşhur Osmanlı Padişahlarındandır. ll. Murat Han'ın oğlu ve ll. Bayezid Han'ın babası ve 7. pâdişahtır. Edirne'de doğmuş ve Gebze'de vefat etmiştir. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) medhine mazhar olmuştur. Peygamberimiz "İstanbul mutlak fetholunacaktır." müjdesini vermişti ve onu feth eden kumandan ve askerlerini medh ü senâ etmişti. Dört-beş lisan bilen Sultan Fâtih, saltanatı boyunca büyüklü küçüklü 17 devleti aldığı gibi 29 Mayıs 1453 Salı günü İstanbul'u fethederek İslâma kazandırdı ve orta çağa son verdi. En eski ve büyük Bizans Kilisesi olan Ayasofya'yı putlardan temizledi ve orasını sâdece Cenab-ı Hakk'a ibadet edilen camiye çevirdi ve kıyamete kadar câmi' kalmasını yazılı vasiyet ile vakfeyledi, Müslüman Türk milletine bıraktı. (R. Aleyh)(Meşhur İslâm seyyahı ve tarihçisi Evliya Çelebi, Seyahatnâme'sinde diyor ki: "İlk İstanbul kadısı (hâkimi) olan Hızır Bey Çelebi'nin huzurunda, haşmetli padişah Fâtih ile bir Rum mimarı arasında şöyle bir muhakeme cereyan eder:Büyük bir âbidenin inşasında kullanılacak iki mermer sütunu Fâtih, bir Rum mimarına teslim eder. Mimar da, Fâtih'in arzusunun hilâfına olarak, bu sütunları üçer arşın kesip kısaltır. Fâtih, cezaen Rum mimarının elini kestirir. Rum mimarı da, Fâtih aleyhine dâva açar. Bunun üzerine mahkemeye celb edilen Büyük Padişah, baş köşeye geçmek istemiş. Birden bire, hâkimin şu ihtariyle karşılaşmış: - Oturma Beyim! Hasmınla mürafaa-i şer'i olacaksın; ayakta beraber dur!Hızır Bey Çelebi; bu koca şanlı padişah-ı maznuna, haksız el kestirdiği için, kendisinin de kısasa tâbi olduğunu ve elinin kesileceğni bildirir.Fakat mimar kısası istemediği için, Büyük Fâtih günde on altun tazminata mahkûm olur; ve hatta kısastan kurtulduğu için bu tazminatı kendiliğinden yirmi altuna çıkarır." İslâm mahkemesinin adâletinin şanlı misallerinden biri olan şu misal, bize en haşmetli hükümdarlarla en âciz ferdlerin huzur-u mahakimde müsavi olduğunu gösteriyor. İ.İ.)
    FÂTİHA Bir şeyin başlangıcı, ibtidası. * Mübaşeret. Başlamak. * Karar vermek. * Bir duânın sonunda veya duâya başlarken Fâtiha Suresini okumayı hatırlatan ifade. * Kur'an-ı Kerim'in birinci suresi. (Bak: Seb'ul mesâni)
    FÂTİHA-İ KELÂM Sözün başlangıcı.
    FATİK (C: Fitâk) Çeri ve öncü olan kimse.
    FATİK(E) (C.: Futtâk-Fevatik) Eline fırsat geçtikçe adam öldüren kimse.
    FATİM Sütten kesilmiş çocuk.
    FATİN (Fitne. den) Fitne çıkaran. Dinden çıkarıp azdıran. İğfâl eden.
    FATİN(E) (Fıtnat. dan) Anlayışlı, akıllı, zeki, uyanık.
    FATİN-ÜL ASR Asrın en zeki, anlayışlı ve akıllısı.
    FATÎR Tâze şey. * Mayalanmış hamur.
    FATİR Durgun, füturlu, gevşek. * Ilık, az sıcak.
    FATK Kırma, ayırma, yarma, çatlatma. * "Kasık yarığı" denilen bir hastalık. * Elbisenin dikişlerini sökmek.
    FATM Kesmek.
    FATR Bir şeye başlamak. * İcab eylemek. * Yarık, çatlak. * Yarmak. * Yaratmak. * Oruç tutanın orucunu açması.
    FATUR Oruç bozacak şey.
    FATV Bir şeye el ile vurmak. * Cimâ etmek.
    FA-ÜL FİİL Gr: Bir fiilin aslî harflerinden birinci harfi.
    FAVÎNA Ud-us salib dedikleri nesne ki iki sınıftır; biri erkek olup uzundur, biri dişidir ki ondan kısa olur ve ikisi de kafasızdır.
    FAVORİ Fr. Sakalın kulak hizasından yanağa doğru inen kısmı. * Bir müsabakayı kazanacağı tahmin edilen şahıs, takım veya hayvan.
    FAY Fr. Arazide meydana gelen ve bir tarafı yüksek, bir tarafı alçak olan büyük yarık.
    FAYIK Yüce, âli.
    FAYİH Kendiliğinden dağılan güzel koku.
    FAYİHA (C.: Fevâyıh) Meyve ve çiçek kokusu. * Güzel kokulu nesne.
    FAYSAL Karar. Hüküm. Fasıl. Hall. (Bak: Fasl)
#30.11.2006 21:44 0 0 0
  • FAZ Fr. Ardı ardına gelen değişikliklerin her biri. Safha.
    FAZ' (FEZÂA) Şiddet. * Miktarından tecâvüz etmek, ölçüsünü aşmak. Rezillik etmek.
    FAZA' Sıkmak. * Çıkarmak. * Almak.
    FAZA (C: Fivâz) Zahmet, meşakkat.
    FAZA Karışık.
    FAZAH Boz renkli olmak.
    FAZAHAT (C.: Fazâyih) Alçaklık, edepsizlik, hayâsızlık.
    FAZAİL Faziletler. (Bak: Fazl - Fazilet)
    FAZAİL-SİMAT Alâmet ve işaretleri faziletten ibaret olan.
    FAZAİL-İ AHLÂK Ahlâk faziletleri.
    FAZAİL-İ ÂLİYE Yüksek faziletler.
    FAZALAT Necasetler, kazuratlar, murdarlıklar, pislikler.
    FAZAYİH (Fazih. C.) Ayıplar, rezaletler. Sır kabilinden olan kötü hasletlerin açılıp fâş edilmesi.
    FAZAZET Sertlik, kabalık, kötü sözlülük.
    FAZC Yarmak. * Saç dibinin terlemesi.
    FAZE Küçük çadır.
    FAZFAZ Geniş ve bol nesne.
    FAZFAZA (FAZFÂZA) Elbisenin çok geniş ve bol olması.
    FAZH (Faziha-Fazâha) Rüsvaylık, rezillik. * Yarmak.
    FAZIL (Fâdıl) Fazilet sâhibi. Üstün kimse.
    FAZILE (C: Fevâzıl) İnsandan başkalarına da geçebilen huy, haslet.
    FAZÎ' Korkulu nesne.
    FAZÎH(A) Çirkin, fena. * Utanmaz, rezil.
    FAZÎH Hurma koruğundan yapılan şarap.
    FAZÎHA (C: Fazayıh) Alçaklığı, edebsizliği gerektiren iş veya şey.
    FAZİLET Değer. Meziyet, iyilik, ilim ve iman, irfan itibarı ile olan yüksek derece. Dinî ve ahlâkî vazifelere riayet derecesi. Fazl ve hüner cihetiyle olan yüksek derece. Bir şeyin başka şeylerden cemal ve kemal ve fayda cihetiyle üstünlüğü, müreccah olmasına sebep olan keyfiyet. (Zâta mahsus hasletin cem'i "fazâil" dir. Şecaat, in'am ve ihsan gibi, müteaddid meziyete dair faziletlerin cem'i "fevâzıl"dır.)
    FAZİLETFÜRUŞ f. Kendini faziletli göstermeğe çalışan. Fazilet satan.
    FAZİLETMEÂB f. Faziletin sığınağı olan kimse, yâni çok faziletli.
    FAZİLETMEND f. Faziletli, iyi huylu.
    FAZİLETPERVER f. Fazilet sahibi, faziletsever.
    FAZİR Kırmızı, büyük karınca. * Geniş, bol nesne.
    FAZİZ Tatlı su.
    FAZÎZ Meni denilen sıvı.
    FAZL Âlimlere yakışır olgunluk. * İmân, cömertlik, ihsan, kerem, ilim, ma'rifet, üstünlük, hüner, tefâvüt, inayet. * Artmak. * Artık, (bunun zıddı naks'tır). Bir şeyden bakiye kalmak. (İman ile hikmet, adâlet, şecâat ve iffet sıfatlarına "fezâil-i asliye" tabir edilmiştir. Çünkü bu sıfatlar ile birçok faziletler doğar. Onun için bunlara, temel ve esas olan faziletler denilmiştir).(İ'lem Eyyühel - Aziz! Cenab-ı Hakk'ın günahkârları afvetmesi fazldır, tâzib etmesi adldır. Evet zehiri için adam, âdetullaha nazaran hastalığa, ölüme kesb-i istihkak eder. Sonra hasta olursa, adldir. Çünki cezasını çeker. Hasta olmadığı takdirde, Allah'ın fazlına mazhar olur. Mâsiyet ile azab arasında kavi bir münasebet vardır. Hattâ Ehl-i İ'tizal, mâsiyet hakkında, doğru yoldan udûl ile mâsiyeti, şerri Allah'a isnad etmedikleri gibi, mâsiyet üzerine tâzibin de vâcib olduğuna zehab etmişlerdir. Şerrin azabı istilzam ettiği, rahmet-i İlâhiyeye münâfi değildir. Çünki şer, nizam-ı âlemin kanununa muhaliftir. M.N.)
    FAZLA Çok ziyâde, artık, artan. * İleri. *Gereksiz, lüzumsuz. * (C: Fazalât) Kazurat, pislik.
    FAZU' Çocukları korkutmak için yapılan çok korkunç suret.
    FAZZ Kaba ve kötü huylu olan kimse. * Karın suyu, mide suyu.
    FAZZ Kırmak. Dağıtmak. * Fethetmek, açmak.
    FE (FA) (Buna ta'kib edâtı denir) "Sonra, hemen" mânalarını ifâde için fiillerin başına getirilen edât harfi. (Bak: Harf-i atıf) Bazan mecaz olarak vav yerinde de kullanılır.
    FE-BİHÂ Daha iyi, bu halde, pek a'lâ, ne a'lâ.
    FEAME (FEUME) Dolu olmak.
    FEC' Bir kimsenin, musibetten dolayı elemli olması. * İncinmek. * Tasalı olmak, kederli ve hüzünlü oluş.
    FECA Kirişi çıkmış yay.
    FECAAT (Fecâet) Merak edilecek hâl, kederlenecek kötü durum. Felâket.
    FECACE (FİCÂCE) Çiğlik, hamlık.
    FECAYİ' (Fecîa. C.) Belâlar, musibetler, felaketler.
    FECC (C.: Ficâc) Açık yer. İki dağ arasındaki geniş yol. Tarik-i vâsi'.
    FECCAC Döşek döşeten. * Erkek, zevc.
    FECERE (Facir. C.) Günah işleyenler, günahkârlar, zinakârlar, fâcirler.
    FEC'ET Birdenbire.
    FECFAC (FECÂFİC) Çok söyleyen.
    FECÎ' Çok acı veren, acıklı.
    FECÎA (C.: Fecâyi') Belâ, felâket, âfet, musibet, fâcia.
    FECİR (Bak: Fecr)
    FECM Geniş. * Bevletmek, işemek.
    FECR Tan yerinin ağarması. Şafak. Sabah vakti, güneş doğmadan evvel şarkta hâsıl olan kızıllık. * Bir şeyi genişçe ikiye ayırmak. * Günah işlemek. Fücur ve fısk işlemek. Yalan söylemek. * Tekzib eylemek. * İsyan ve muhalefet eylemek. * Haktan sapmak. Meyletmek. * Söğmek. * Bühtan eylemek. * Su akıp gitmek. * Karışmak. (L.R.)
    FECR-İ ÂTÎ Gelecekteki fecr. 1908 meşrutiyet inkılâbından sonra Servet-i Fünun mecmuası etrafından toplanan bir kısım gençlerin kurmak istedikleri ekolün (cemiyetin) adıdır.
    FECR-İ KÂZİB (Bak: Fecr-i sâdık)
    FECR-İ SÂDIK Sabaha karşı şark ufkunda yayılmaya başlayan beyaz bir aydınlık. Bunun mukabili birinci fecirdir ki, bir aydınlıktan sonra tekrar aydınlık gider. Bu birinci aydınlığa fecr-i kâzib denir. Sabah namazının vakti, fecr-i sâdıkta başlar.
    FECR SURESİ Kur'an-ı Kerim'in 89. suresi.
    FECS Büyüklenmek, ululanmak, kibirlenmek.
    FECVA Kirişi çıkmış ve ayrılmış olan yay.
    FECVE Avlu. * Genişlik.
    FE'D Kebap yapmak. * Kül içinde ekmek pişirmek.
    FEDA' Kurban. * Uğruna verme, gözden çıkarma. * Bir yere toplanmış arpa, buğday veya hurma. * Hurma ve üzüm kurutulan yer.
    FEDÂ-YI CÂN Canını verme, canını fedâ etme, kendini kurban etme.
    FED'A El ve ayağı eğri olan kadın. (Müz: Efdâ)
    FEDA' El ve ayağın eğilmesi.
    FEDAÎ Dâvası ve gayesi uğruna herşeyini çekinmeden feda edebilen.
    FEDAKÂR f. Her türlü zahmetlere göğüs gererek dâvası uğruna sebat eden.
    FEDAKÂRANE f. Canını ve herşeyini feda eder derecesinde. Her türlü eziyet ve zahmetlere göğüs gererek, dâvası uğruna sebat edene yakışacak surette.
    FEDAKİL Emirlerin büyükleri.
    FEDAME (FEDUME) Yorgunluk. * Tembellik.
    FEDAVİYYE Fedailer. Fedai takımı, serdengeçtiler.
    FEDDAD şiddetli ses. Ekinci. * Çoban.
    FEDDAN (C: Fedâdin) Bir çift öküz. * Bir günde bir çift öküzle sürülebilen arazi. * Daha çok mısırda yer ölçülerinde kullanılan bir kelime.
    FEDEK Irak diyarında bir beldenin adı.
    FEDERAL Fr. Bir devletler federasyonu ile alâkalı, yahut ona ait.
    FEDERASYON Fr. Bir kaç devletin bir devlet meydana getirecek şekilde birleşmesi. * Aynı çeşitten bir çok kurulların meydana getirdiği birlik.
    FEDEVKES Arslan, esed.
    FEDFED (C: Fedâfid) Düz yer. * Büyük sahrâ. * Yaban. * Yüksek mekân. * Sığır buzağısı.
    FEDG Baş yarmak.
    FEDGAM (C: Fedâgım) Güzel, gökçek kişi.
    FEDH Bir kimseyi borca sokmak. * Ağır işe giriftar etmek.
    FEDÎD Ses, savt, sada.
    FEDİR Akılsız, ahmak kimse. * Zayıf ve âciz kimse.
    FEDK Atmak. * Tezyin etmek, süslemek.
    FEDM Ahmak, bön, kalın kafalı, budala. * Yaşamak. * Yaşlanmak, ihtiyarlamak. * Yorulmuş, sakil kimse.
    FEDN Kısaltmak.
    FEEL (C: Fuul) Fal tutmak.
    FE-EMMA Buna gelince, kaldı ki. Ammâ... (mânasına asıl söze başlama edâtıdır.)
    FE'FE' Bir söz söylerken, dile "fe" harfi gelip, her kelimenin başına "fe" getirerek söylemek.
    FE'FEE Dilini "fe" lâfzına döndürmek.
    FEGA Buğdayın çürümesi. * Hurma koruğunun çürümesi ve çürüğü.
    FEGAK Haremini yabancılardan sakınmayan, kaltaban.
    FEGAM Haris olmak.
    FEGANE f. Düşük (çocuk).
    FEGV Kına çiçeği.
    FEHA Horultulu uyku. * Şişman kadın. * Ayaklarda olan gevşeklik.
    FEHA (C: Efhâ) Çorbaya katılan veya dövüp yemek üzerine ekilen bir ot. * Soğan.
    FEHAHE Yorulmak. * Aciz olmak, güçsüzleşmek.
    FEHALE Erkeklik, aygırlık.
    FEHAME Ululuk, büyüklük.
    FEHAVA (Fehavi) (Fehvâ. C.) Mefhumlar, kavramlar, anlamlar, mânâlar.
    FEHC (C: Efhac-Fahcâ) İnsanın veya hayvanın iki baldırının arası birbirine yakın olması.
    FEHCA' Râzı olmak.
    FEHD (C: Fühud) Pars denilen canavar. * Semer ortasındaki mıh. * Gafil olmak.
    FEHEK Dolu olmak.
    FEHEKA (C: Fihâk) Buzağı başı.
    FEHEM (Fehim - Fehm) Anlayış. Zihnen kavrayış.
    FEHH (C: Fihâh-Fuhuh) Avlanacak âlet. * Kapan.
    FEHH Yorulmuş âciz kişi.
    FEHHA Uyku içinde horlamak. * Çağırmak.
    FEHHAD Parsa av öğreten.
    FEHHAM Çok anlayışlı, pek zeki, en çok anlayan.
    FEHHE Zillet, horluk. * Yaramaz söz.
    FEHÎC Yılan sesi.
    FEHÎL Kerim, cömert adam. Ulu ve kuvvetli kimse.
    FEHİM (Bak: Fehem)
    FEHÎM Kömür.
    FEHÎM (Fehm. den) Anlayışlı, akıllı, zeki (kimse.)
    FEHÎRE İçine kızmış taşlar bırakarak kaynatılan ve üzerine un konulan ayran.
    FEHLEL Bâtıl.
    FEHM Ulu kişi.
    FEHME (C: Fuhem-Fuhum) Kömür. * Karanlık.
    FEHS Diliyle elini yalamak.
    FEHS (C: Efhâs) Her nesnenin içi.
    FEHT Ay aydınlığı, ay ışığı.
    FEHUR Fahirlenen, övünen. * Nazlanan. * Büyük nesne. * Büyük deve.
    FEHVA (C.: Fehâvi) Mefhum, kavram, anlam, mânâ.
    FEHZ (C: Efhâz) Kişinin gayet yakın olan kabilesi. * Uyluk.
    FE-İLLA Eğer olmazsa. Olmadığı takdirde (gibi mânalara gelir.)
    FEK' (FÜKU) Üzüntü veya kızgınlıktan dolayı başını aşağı eğip, nereye gittiğini bilmeden gitmek.
    FEKAHE Latife etmek, şaka yapmak. * Gururlanmak, tekebbürlenmek.
    FEKAHET (Bak: Fakahet, Fakih)
    FEKAHET Lâtifecilik, şakacılık.
    FE-KEYFE "Nasıl?" anlamına kullanılan eski bir tabir.
    FEKİH Mütekebbir, gururlu ve şerli kimse.
    FEKK Açmak. Ayırmak. * Kırmak. * Kaldırmak. * Kesmek. * El ve bilek, yerinden burkulup çıkmak. * Rehin verilen şeyi kurtarıp çıkarmak. * Köle azadetmek. * Pir-i fâni olmak.
    FEKK-İ İZAFET (Bak: İzafet-i maktu')
    FEKK-İ MÜHÜR Mühürü bozma.
    FEKK-İ RÂBITA Alâkayı kesme. Bağı koparma.
    FEKK-İ REHN Rehini kurtarma.
    FEKKEYN İki çene. Alt ve üst çene.
    FEKN Nâdim olmak, pişmanlık duymak.
    FEKR Etraflıca düşünme.
    FEL' Yarmak.
    FELÂ Öyleyse. O zaman. O halde... (gibi mânalara gelir.)
    FELÂ CEREM Şüphesiz. Muhakkak. * Düşündürücü değil.
    FELA (FELAT) (C: Felevât) Sahra, çöl.
    FELAH f. Başlangıç, mebde'. İbtida.
    FELÂH Selâmet. Saadet. Kurtuluş. Hayır ve ni'metlerde refah, rahatta dâim olmak. Fevz ve zafer. Necat ve beka. * Sahur yemeği. * Şakketmek.
    FELÂH-I VATAN Vatanın kurtuluşu. Vatanın selâmeti. * Tar: 10 Şubat 1920'de İstanbul Mebuslar Meclisi'nde teşekkül etmiş olan bir grup.
    FELAHAN f. Sapan. Taş atmaya mahsus âlet.
    FELAHAT Çiftçilik, ekincilik, ziraat, haraset. (Bak: Filahet)
    FELAH-YAB f. Kurtulan, kurtuluşa eren, felah bulan.
    FELAK Tan zamanı, subh, fecir. * İki tepe arasındaki düzlük. * Bütün mahlukat. * Suçlunun ayağına vurulan tomruk, falaka. * Cehennem.
    FELAK SURESİ Kur'an-ı Kerim'de 113. suredir. Nâs Suresiyle beraber ikisine Muavvezeyn; İhlâs suresi ile beraber olursa üçüne Muavvezât adı verilir. (Bak: Muavvezetan)
    FELAKET Belâ, musibet, âfet, dâhiye. Bedbahtlık.
    FELAKETDİDE Felakete düşmüş. Felâket görmüş olan.
    FELAKETZEDE f. Belâya uğramış, bir musibete düşmüş, acınacak hale gelmiş olan.
    FELAN İnsanlar içinde alem isimlerden kinâye bir isim.
    FELASİFE Felsefeciler. Filozoflar, felsefe ile uğraşanlar. * Düşüncesiz, kaygısız, rahat yaşayanlar. * Dinsizler.
    FELASİFE-İ YUNAN Yunan feylesofları.
    FELAT Sahrâ, çöl. şenliksiz yer.
    FELC Nüzul, inme. Vücudda bir kısmın veya çok kısımların hareket etmekten âciz kalışı. * İki kısma yarılmak. * Küçük nehir. * Fevz, zafer.
    FELCES Haris kimse. * Baldırı ve mak'adı zayıf olan kadın.
    FELEC Küçük nehir. * Dişlerin seyrek olması. * El eğriliği.
    FELEHDEM Büyük deniz. * Hafif nesne.
    FELEK Gök, gök katı, devir. * Tâli', baht. * Büyük ve dâirevi olan şey. * Her gök seyyaresinin gezdiği âlem. * Dünyâ, âlem, * Bir zilli âlet. * Yuvarlak kütük, kızak.(Felek her türlü esbab-ı cefasın toplasın gelsin Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten. N. Kemal)
    FELEK-ÜL A'ZAM (Bak: Felek-i eflâk)
    FELEK-İ EFLÂK Göğün en son katı. (Bak: Arş)
    FELEKÎ (Felekiyye) Feleğe mensub. Felekle ilgili. * Astronomik.
    FELEKİYYAT Göklerin ilmi. (Kozmoğrafya, Astronomi)
    FELEKİYYUN Gök ilmi ile uğraşanlar. (Astronomlar, Kozmoğrafyacılar)
    FELEKMEŞREB Mc: Sözünde durmaz, verdiği sözü tutmaz. * Kimine yâr olur, kimine olmaz.
    FELEKSEYR f. Hareketleri ve gidişi süratli olan.
    FELEKZEDE f. Feleğin kahrına uğramış, tâlihsiz.
    FELENCE Hoş kokulu sarı renkli bir tohumdur. Yemen'den gelir. * Besbâse yaprağı.
    FELETAT Lisanın döküntüleri, iradesiz ağızdan çıkan söz veya kelime. * Ansızlık. * Her ayın son geceleri. (Bak: Hey'atin feletâtı)
    FELEVAT (Felât. C.) Susuz çöller, sahralar.
    FELFAK Ağaç dibinden çıkan budağın yaprağı.
    FELFEL İri gövdeli, semiz adam.
    FELFELE Yemeğe biber katmak.
    FELH (C: Füluh) Yarmak, şakk. * Kesmek.
    FELHA (C: Eflâh-Felhâ) Alt dudakta yarık olması.
    FELHEM Çulha mekiği.
    FELÎCE Kaftan ve bez parçası.
    FELİHAZA (Fe-li-zâlik) Bunun için, şunun için, imdi (mânasında.)
    FELÎL Bir yere toplanmış kıl. * Devenin azısı.
    FELÎMUN şebrem denilen ot.
    FELİZALİK (Bak: Felihâzâ)
    FELK Yarmak, şakk.
    FELKAM Geniş, vâsi'.
    FELKE Ayın dolunay şekli.
    FELL (C: Fülül - Eflâl) Gedik, rahne. * Yaralamak. * Cenkte askeri bozmak. Harbdeki askerin bozulması. * Kılınç yüzündeki açılan gedik. * Susuz kır yer. * Güruh, cemaat. * Muvakkat delilik.
    FELLAH Ekinci, çiftçi, ziraatle uğraşan arab. * Zenci, siyah arab.
    FELLAZ Bostancı.
    FELLUCE (C: Felâlic) Ziraate müsait yer.
    FELS (Füls) (C: Fülüs) Pul, Bakır para. * Balık pulu.
    FELSEFE Yunanca (Philosophos)dan Arapçalaşmış. Feylesofların mesleği. * İlm-i hikmet. * Maddeyi, hayatı ve bunların çeşitli tezâhürlerini, sebeblerini, ilk unsurları ve gaye cihetinden inceleyen fikri çalışma ve bu çalışmaların neticelerini toplayan ilim. * Herkesin hususi fikri. Mantık. * Bir ilmin prensipleri. * Marifet ve hikmet sevgisi. * Meşhur bir feylesofa göre olan hususi prensipler, nazariyeler. * Tabiat, huy ve mizaç sakinliği; rahatlık. (Bak: Hikmet, Nokta-i nazar)(Hikmet-i felsefe ile hikmet-i Kur'aniyenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler: Amma hikmet-i felsefe ise hayat-ı içtimaiyede nokta-i istinadı, "kuvvet" kabul eder. Hedefi, "menfaat" bilir. Düstur-u hayatı, cidal tanır. Cemaatlerin râbıtasını "Unsuriyet, menfi milliyeti" tutar, Semerâtı ise, "Hevesât-ı nefsaniyeyi tatmin ve hâcât-ı beşeriyeyi tezyid"dir. Halbuki: Kuvvetin şe'ni, "Tecavüz" dür. Menfaatın şe'ni, her arzuya kâfi gelmediğinden üstünde "Boğuşmaktır." Düstur-u cidâlin şe'ni, "Çarpışmaktır." Unsuriyetin şe'ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan; "Tecavüz"dür. İşte bu hikmettendir ki; beşerin saadeti selb olmuştur.Amma hikmet-i Kur'aniye ise, nokta-i istinadı, kuvvete bedel "hakk"ı kabul eder. Gayede menfaate bedel, "fazilet ve rızâ-yı İlâhî"yi kabul eder. Hayatta düstur-u cidal yerine, "düstur-u teavün" ü esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarında: unsuriyet, milliyet yerine "râbıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî" kabul eder. Gayâtı, hevesât-ı nefsaniyenin tecavüzâtına sed çekip, ruhu maaliyâta teşvik ve hissiyât-ı ulviyesini tatmin eder ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevkedip insan eder... Hakkın şe'ni, "ittifak"tır. Faziletin şe'ni, "tesanüt"tür. Düstur-u teavünün şe'ni, "birbirinin imdadına yetişmek"tir. Dinin şe'ni, "uhuvvet" tir, "incizab" dır. Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni, "saadet-i dâreyn" dir... S.)(Dinsiz felsefe, hakikatsız bir safsatadır ve kâinata bir tahkirdir. S.)
    FELSEFE-İ BEYAN Beyan İlmindeki kaidelerin vaz'ediliş sebeb ve gayelerinin açıklanması.
    FELSEFE-İ TARİHİYYE Târih felsefesi.
    FELSEFÎ Felsefeye mensub ve felsefe ile alâkalı.
    FELSEFİYYAT Felsefe ile ilgili bilgi ve düşünceler, hikmet bilgileri.
    FELTE Ansızlık. * Darlık. * Her ayın son gecesi.
    FELTUT Küçüklüğünden dolayı iki tarafı gelip birleşmiyen elbise.
    FELÜVV(E) (C: Eflâ-Felâvâ) Atın yavrusu. Tay.
    FELY Bit toplamak. * Şiirin ince mânâlarını çıkarmak. * Kesmek. * Kılıç ile vurmak.
    FELYUN Ermeni kili.
    FEM Ağız. Dihen. (Kelimenin aslı: "Feveh" veya "Fâh" dır.)
    FEM-İ NEHR Nehir ağzı.
    FEMÎ Ağızla alâkalı. Ağıza âit.
    FEN (Bak: Fenn)
    FEN' Malın çok olması. * Misk kokusunun etrafa yayılması. * Bir kimsenin iyiliğini ve ihsanını söyleyip methetmek.
    FENA (Beka'nın zıddı) Yokluk. Yok olma. * Geçici dünya. * Geçip gitme. * Tas: Kendi varlığından geçmek. * Kötü. * Devamlı olmayan. * Çok kocamış olmak.
    FENAFİLİHVAN (Fenâ fi-l-ihvân) Tefâni. Yani; kardeşlerin birbirinde fâni olması; kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyyât ve hissiyâtı ile fikren yaşaması. Samimi ihlâs üzerine müesses en yakın dostluk, en fedakâr ve en civanmert kardeşlik.
    FENAFİLLAH (Fenâ fillâh) Tas: Abdin zât ve sıfâtının, Hakk'ın zât ve sıfâtında fâni olması. Başka bir ifade ile: Dünya alâkalarını külliyen kat' ve ehadiyet dergâhına tam bir teveccühle istiğrak haletidir. Sofi, bu maksada erebilmek için her şeyi terk eder.
    FENAFİRRESUL (Fenâ fir-resul) Tas: Bütün varlığını Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) manevî şahsiyetinde yok etmek mânasına gelir. Hassaten, sünnî olan tarikat mensubuna göre Hz. Peygamber'in (A.S.M.) rivayet yolu ile nakledilen hadisleri ile beraber hareketlerini benimsemek ve O'na en küçük mes'elede aykırı harekette bulunmamak asıldır.
    FENAFİŞŞEYH (Fenâ fiş-şeyh) Tas: Bütün maneviyatını şeyhin manevî şahsiyetinden, feyzinden almak manasına gelen bir tabirdir.
    FENAGÂH f. Fânilik yeri olan bu dünya.
    FENAPEZÎR f. Fena bulan, yok olan. Fenayâb da aynı mânada kullanılır.
    FENAT (C: Fenevât) Tilki üzümü. * Vahşi sığır.
    FENCE Bir nevi toprak çanak.
    FEND f. Mekir, hile, desise, yalan, dolan.
    FEND Büyük dağ.
    FENED Yalan söz. * İhtiyarlıktan dolayı aklın zayıflaması.
    FENEK Kursak. * Körük yapılan şey.
    FENEN (C: Efnân-Efânın) Budak. * Üslup.
    FENG f. Acı hıyar, ebucehil karpuzu.
    FENH (FÜNUH) Su içerken tamamen kanmadan vaz geçmek.
    FENH Kahretmek. Zelil kepaze etmek.
    FENHAR Büyük taş.
    FENÎH Kahrolmuş.
    FENİK (C. Finak-Efnâk) Gayet kerim ve necip olan.
    FENÎK İki çenenin bitiştiği yer. * İki uyluğun bitiştiği yer.
    FENÎN Erkek deve.
    FENK Nimetlenmek.
    FENK İnat.
    FENN Hüner. Mârifet. * San'at. * Tecrübe. * İlim. * Nevi, sınıf, çeşit, tabaka. * Türlü. * Fizik, kimya, biyoloji, matematik ilimlerinin umumi adı. * Tatbikat ve isbat ile meydana gelen ilim. * Birisini muamelede aldatmak. * Fend. * Borçlunun ödeme zamanını uzatma. (Şuur-u insanî vasıtasıyla keşfolunan yüzer fenlerden herbir fen, Hakem isminin, bir nevide bir cilvesini târif ediyor. Meselâ Tıb Fenninden sual olsa: "Bu kâinat nedir?" Elbette diyecek ki: "Gayet muntazam ve mükemmel bir eczahâne-i kübradır. İçinde herbir ilaç güzelce ihzar ve istif edilmiştir." Fenn-i Kimya'dan sorulsa: "Bu Küre-i Arz nedir?" Diyecek: "Gayet muntazam ve mükemmel bir kimyahanedir." Fenn-i Makine diyecek: "Hiçbir kusuru olmıyan gayet mükemmel bir fabrikadır. "Fenn-i Ziraat" diyecek: " Nihayet derecede mahsuldar, her nevi hububu vaktinde yetiştiren muntazam bir tarladır ve mükemmel bir bahçedir." Fenn-i Ticaret diyecek: "Gayet muntazam bir sergi ve çok intizamlı bir pazar ve malları çok san'atlı bir dükkândır." Fenn-i İâşe diyecek: "Gayet muntazam, bütün erzakın envâını câmi bir ambardır." Fenn-i Rızık diyecek: "Yüzbinler leziz taamlar beraber, kemal-i intizam ile içinde pişirilen bir matbah-ı Rabbâni ve kazan-ı Rahmânidir." Fenn-i Askeriye diyecek ki: "Arz bir ordugâhtır. Her bahar mevsiminde yeni taht-ı silâha alınmış ve zemin yüzünde çadırları kurulmuş dörtyüz bin muhtelif milletler o orduda bulunduğu halde, ayrı ayrı erzakları.. ayrı ayrı libasları, silâhları...ayrı ayrı tâlimatları, terhisatları; kemal-i intizamla hiçbirini unutmıyarak ve şaşırmıyarak, birtek Kumandan-ı Azamın emriyle, kuvvetiyle, merhametiyle, hazinesiyle gayet muntazam yapılıp, idare ediliyor." Ve Fenn-i Elektrik'ten sorulsa, elbette diyecek: "Bu muhteşem saray-ı kâinatın damı, gayet intizamlı, mizanlı hadsiz elektrik lambalariyle tezyin edilmiştir. Fakat o kadar harika bir intizam ve mizan iledir ki: Başta Güneş olarak, Küre-i Arz'dan bin defa büyük o semavî lambalar, mütemadiyen yandıkları halde müvazenelerini bozmuyorlar, patlak vermiyorlar, yangın çıkarmıyorlar. Sarfiyatları hadsiz olduğu halde, vâridatları ve gazyağları ve madde-i iştialleri nereden geliyor? Neden tükenmiyor?. Neden yanmak müvazenesi bozulmuyor? Küçük bir lâmba dahi muntazam bakılmazsa, söner. Kozmoğrafyaca Küre-i Arz'dan bir milyondan ziyade büyük ve bir milyon seneden ziyade yaşıyan Güneşi... kömürsüz, yağsız yandıran; söndürmiyen Hakim-i Zülcelâlin hikmetine, kudretine bak. "Sübhanallah" de. Güneşin müddet-i ömründe geçen dakikalarının âşirâtı adedince "Mâşâallah, Bârekallah, Lâ ilahe illa Hu" söyle. Demek bu semavi lâmbalarda gayet harika bir intizam var. Ve onlara çok dikkatle bakılıyor. Güya o pek büyük ve pek çok kitle-i nâriyelerin ve gayet çok kanâdil-i nuriyelerin buhar kazanı ise, harareti tükenmez bir Cehennem'dir ki, onlara nursuz hararet veriyor. Ve o elektrik lâmbalarının makinesi ve merkezi fabrikası, daimî bir Cennet'tir ki, onlara nur ve ışık veriyor. İsm-i Hakem ve Hakimin cilve-i âzamiyle, intizamla yanmaları devam ediyor. Ve hâkezâ... Bunlara kıyasen yüzer fennin herbirisinin kat'i şehadetiyle, noksansız bir intizam-ı ekmel içinde hadsiz hikmetler, maslahatlarla bu kâinat tezyin edilmiştir. Ve o harika ve ihâtalı hikmetle, mecmu-u kâinata verdiği intizam ve hikmetleri, en küçük bir zihayat ve bir çekirdekte küçük bir mikyasta dercetmiştir. Ve mâlum ve bedihidir ki; intizam ile gayeleri ve hikmetleri ve faideleri takip etmek; ihtiyar ile, irade ile, kasd ile, meşiet ile olabilir; başka olamaz. İhtiyarsız, iradesiz, kasıdsız, şuursuz esbab ve tabiatın işi olmadığı gibi, müdahaleleri dahi olamaz. Demek bu kâinatın bütün mevcudatındaki hadsiz intizamat ve hikmetleriyle iktiza ettikleri ve gösterdikleri bir Fâil-i Muhtar'ı, bir Sâni-i Hakim'i bilmemek veya inkâr etmek, ne kadar acib bir cehâlet ve divânelik olduğu târif edilmez. Evet, dünyada en ziyâde hayret edilecek bir şey varsa, o da bu inkârdır. Çünki kâinatın mevcudâtındaki hadsiz intizâmât ve hikmetleriyle vücud ve vahdetine şahidler bulunduğu halde, Onu görmemek, bilmemek, ne derece körlük ve cehalet olduğunu, en kör cahil de anlar. Hattâ diyebilirim ki; ehl-i küfrün içinde, kâinatın vücudunu inkâr ettiklerinden ahmak zannedilen Sofestâiler, en akıllılarıdır. Çünki; kâinatın vücudunu kabul etmekle Allah'a ve Hâlikına inanmamak, kabil ve mümkün olmadığından, kâinatı inkâra başladılar...
    FENN-İ BEDİ' (Bak: İlm-i bedi')
    FENN-İ BEYAN (Bak: İlm-i beyan)
    FENN-İ HİKMET Felsefe bilgisi. (Bak: Hikmet)
    FENN-İ HİKMET-ÜL EŞYA Tabiat bilgisi. Eşyadaki intizam, mükemmellik ve insanlara olan faydaları ve onlardan faydalanmak hakkında bilgi veren ilim kolu.
    FENN-İ İÂŞE İnsanlar ve hayvanların besleniş ve yaşayışları hakkında bilgi veren ilim dalı.
    FENN-İ İNŞA Yazı yazma san'atı. (Bak: İnşa)
    FENN-İ KIRAAT Okuma bilgisi. Okumanın çeşitli usûllerini öğreten ilim dalı. (Bak: Kıraat)
    FENN-İ KİMYA Kimya ilmi.
    FENN-İ KİTABET Çeşitli yazı usûl ve şekillerini öğreten ilim.
    FENN-İ MEÂNÎ Güzel söz söylemeyi ve güzel yazmayı öğreten, edebiyatın bir şubesi.
    FENN-İ MAKİNA Çeşitli makineler ve onların kısımlarının işleyişleri hakkında bilgi veren ilimler. Mihanikiyet.
    FENN-İ MENAFİ-ÜL A'ZA Bedendeki âzâların, uzuvların faydalarını anlatan ilim. (Bak: Anatomi)
    FENN-İ MÜNAZARA İleri sürülen delilleri ve fikirleri tetkik ederek fikirlerin münasebet ve adem-i münasebetini göstererek cevap vermek san'atı.
    FENN-İ SARF Gramer. Sarf bilgisi. (Bak: Sarf)
    FENN-İ TABAKAT-ÜL ARZ Jeoloji ilmi.
    FENN-İ TEŞRİH tıb: Bir cesedin, canlı vücudunun iç yapısını öğrenme bilgisi. (Anatomi)
    FENN-İ TIB Tabiblik, doktorluk. Maddi hastalıklara ilâç ve şifa bulmağa çalışan ilim.
    FENN-İ ZİRÂAT Ekin ekme ve içme hususunda olan bilgi ve tecrübeye dayanan bu husustaki ilim kolu.
    FENNEN Fence, fenne uygun olarak, fen vâsıtası ile.
    FENNİYAT Teknik bilgiler. (Teknoloji)
    FER f. Işık, parlaklık, zinet, süs. * Fazl ve vakar. * İktidar; şevket, kuvvet.
    FER-İ DEVLET Devletin kuvveti, devletin nüfuzu.
    FER' Şube, kol. İkinci derecede olan. Dal budak. * Bir aslın neticesi. * Bir cemaatın şerefli ve daha meşhuru. * Kazancı olan mukayyed mal. Hâzır ve muhâfaza altında olan. * Yükseğe çıkmak ve iki nizalı olanın arasına girip ıslah etmek. * Asıl mes'eleden kollara ayrılmış olan mesele. (L.R.) * İki okçu tarafından atılan oklardan, bir fazla ok isabet ettirilmesi yerinde kullanılır bir tabirdir. Ok atanlar, bazı defa iki kişi değil, herbiri birkaçar kişiden terekküb etmek üzere iki taraf olduğu surette, taraflardan birinin fazla isabet ettirmesine de fer' denilirdi. (O.T.D.S.)
    FER (Ferr) Geri çekilme, kaçma, firar.
    FERA' Devenin ilk doğurduğu yavru. (Cahiliyet zamanında kefere putlarına kurban ederlerdi ve "anasının sütü bereketlenir; çoğalır" derlerdi.)
    FER'A (C: Furu') Bit. * Yüksek yer.
    FERACE Örtünecek gibi olan ve giyilen bol elbise, cübbe. * Kadınların üzerlerine örttükleri örtü. Bütün vücudu kaplayan geniş örtü. (Bak: Cilbâb)
    FERADÎS (Firdevs. C.) Cennetler, firdevsler. * Bahçeler.
    FERAG Vaz geçmek. Hiç bir şeyle meşgul olmayıp dinlenmek. * Boşaltma.
    FERAG-I BÂL Gönül rahatı.
    FERAG-I KAT'Î Kayıtsız şartsız yapılan ferag.
    FERAG Ü İNTİKAL Alım satımda tapu muâmeleleri.
    FERAG f. Serin serin esen rüzgâr.
    FERAGA(T) Tok gözlülük. Hakkından vaz geçmek, bir şey istememek. Şahsî dâvasından vaz geçmek. * Boşalmak, hâlî olmak.
    FERAH Şen, sıkıntıda olmayan. İç açıcı. Şenlendiren. * İnşirah. Sevinç.
    FERAH f. Bol, geniş, vâsi'. Fazla, ziyade. Açık.
    FERAH-AVER f. Sevinç getiren, sevindiren, ferah getiren.
    FERAH-BAHŞ f. Sevinç veren, sevindiren. Ferah bağışlayan.
    FERAH-DEHEN f. Geveze, boşboğaz. * Geniş ağızlı, ağzı büyük.
    FERAH-DEST f. Eli açık, cömert.
    FERAHE Zeyreklik. Çok akıllılık. Davarın gayretli olması.
    FERAH-EBRU f. Sevimli, güler yüzlü.
    FERAH-EFŞAN (Ferah-feşân) f. Sevinç veren, ferah saçan.
    FERAH-EFZA (Ferah-fezâ) f. Sevinç artıran, ferah artıran, safalı, iç açıcı.
    FERAHEM f. Toplu, devşirli. * Birikme, yığılma, toplanma.
    FERAH-ENGİZ f. Meşhur bir cins lâle.
    FERAHET f. şan ve şeref.
    FERAH-GÂM f. Bahtiyar, mes'ut, mutlu, saadetli.
    FERAHÎ f. Genişlik, bolluk. Ucuzluk.
    FERAH-NA f. Geniş yer. Büyük saha. * Bolluk, bereket. Genişlik.
    FERAH-NAK f. Neş'eli, sevinçli.
    FERAH-REV f. Acele acele ve geniş adımlarla yürüyen.
    FERAHUR f. Uygun, lâyık, münasib.
    FERAİNE (Fir'avn. C.) Fir'avunlar. Mütekebbirler. İmansızlar.
    FERÂİZ (Farîze. C.) Allah'ın farz kıldığı ibadetler, yapılması mecburi olan din emirleri. * Şeriatın hükümleriyle mirasçılar arasında mal taksimi bilgisi. İslâmın miras hukuku.
    FERÂİZ-İ DİNİYYE Dinin farzları.
    FERAK (C: Efrâk) Korku. * Büyük ölçek.
    FERAMÎN (Fermân. C.) Buyruklar, fermanlar.
    FERAMUŞ f. Unutma, hatırdan çıkarma.
    FERANCEMŞEK Reyhan karanfili.
    FERASET (Bak: Firâset) Anlayışlılık, çabuk seziş. (Aslı firâsettir)
    FERASET Binicilik, süvarilik, yiğitlik.
    FERAŞE Pervane denilen kelebek. * Kilit damağı. * Su gittikten sonra yer üstünde kalıp kuruyan balçık. * Az su. * Hafif kimse.
    FERAŞET Süpürücülük ve döşeyicilik. Kâbe-i şerifeyi süpürenin hizmeti.
    FERATIK Şiradan ve pekmezden yapılan pestil.
    FERAVVUC Küçük oğlan gömleği.
    FERBAL(E) f. Çardak. Etrafı pencerelerle kaplı yazlık köşk.
    FERBİH f. Etli, besili, semiz.
    FERBİHÎ f. Semizlik, topluluk, etlilik.
    FERC Yarık, çatlak. Korkulacak yer. * Ud yeri. Dişi tenasül âleti.
    FERC f. Kadir, kıymet, mertebe.
    FERCAM f. Son, uç.
    FERCAM-GÂH f. Son mekân, âkibet yeri. * Mc: Kabir, mezar.
    FERCAR Pergel.
    FERCE Gamdan ve tasadan kurtulmak. * Kurtuluş. * Şiddetten kurtulmak. * Yarık, şak. * Girecek yer, medhal. * Açıklık, ferahlık.
    FERD Tek, bir, yekta. Eşi, benzeri olmayan. Bîhemta olan.(Kâinatın âlemleri, envâları ve unsurları öyle birbiri içine girift olarak girmiştir ki, kâinatın hey'et-i mecmuasına mâlik olmayan bir sebeb hiçbir nev'ine, hiçbir unsuruna hakiki tasarruf edemez. Adeta İsm-i Ferd'in cilve-i vahdeti, bütün kâinatı bir vahdet içine almış; herşey o vahdeti ilân ediyor. Meselâ: Bu kâinatın lâmbası olan Güneşin bir olması, umum kâinat, birinin olmasına işaret ettiği gibi; zihayatların çevik ve çalak hizmetçileri olan hava unsuru bir olması.. ve aşçıları olan ateş bir olması.. ve zemin bahçesini sulayan bulut süngeri bir olması.. ve umum zihayatın imdadına yetişen yağmur bir olması ve her yere yetişmesi.. ve ekser hayvanat ve nebatat taifelerinin herbiri umum zemin yüzünde serbest yayılmaları, vahdet-i nev'iyeleri ve meskenleri bir bulunması; gayet kat'i bir surette işaretler, şehadetlerdir ki; meskenleri ile beraber umum o mevcudat, bir tek Zatın malı olduğuna delâlet ederler. İşte buna kıyasen, bütün kâinatın böyle birbirine girift olan envâları mecmu kâinatı öyle bir küll hükmüne getirmiştir ki, icad cihetiyle tecezzi kabul etmez. Umum kâinata hükmü geçmiyen bir sebeb, Rububiyet cihetiyle ve icad keyfiyetiyle hiçbir şeye hükmedemez ve bir tek zerreye Rububiyetini dinlettiremez. L.)
    FERD-İ ÂFERÎDE Hiç kimse.
    FERD-İ FERÎD Benzeri daha hiç gelmemiş. * Hz. Muhammed (A.S.M.) * Asrın en yüksek ve en değerli Zâtı. Asırda bir gelen büyük veli.
    FERD-ÜL FERD İkiye bölünemiyen sayı.
    FERDA f. Yarın. Bugünden sonraki gün. * Arabçada: Bir olarak. Tek olarak.
    FERDÂ-YI KIYÂMET Kıyâmetten sonra.
    FERD-A-FERD f. Tek tek, ferd ferd.
    FERDANİYET Yalnızlık, teklik. Ferdlik. Yektâlık.
    FERDEN-FERDA Tek tek, fert fert.
    FERDÎ (Ferdiye) Tek şey, bir tek. * Fertle ilgisi olan.
    FERDİYET Cenâb-ı Hakk'ın birliği. Vahdetle bütün kâinata birden tasarruf eden Allah'ın (C.C.) sıfatı. (Bak: Tevhid.)Ferdiyet mânası insanlara isnad edilirse: Sadece bir olup, benzeri dünyada bulunmayan kimsenin sıfatı olur. Sadece Kur'andan ders alarak irşadda bulunabilen büyük velilik. Hiçbir şahsı merci yapmadan doğrudan doğruya Kur'andan ders alan ve ders veren büyük zâtın makamıdır.
    FEREC Sıkıntıdan kurtulmak, zafer, inşirah, kederden kurtulmak. Genişlik, ferahlık, fütuhat. * Girecek yerler.
    FEREK Kulağın sarkık ve sülpük olması.
    FERENGÎS f. Zühre yıldızı, Venüs gezegeni, çoban yıldızı.
    FERES At, kısrak.
    FERFAH Semizotu.
    FERFAR Geveze, farfara, çalçene.
    FERFERE Farfara, akılsızlık, hafif meşreplik. * Patırtıcı, gürültücü, ağzı kalabalık.
    FERG Gönden yapılan kovanın dikişi arasında su sızan yer.
    FERGAND(E) f. Fena koku, kokmuş. * Sarıldığı ağacı kurutan bir cins sarmaşık.
    FERH Civciv. Tavuk veya kuş yavrusu. * Nebatların diplerinde çıkan filiz.
    FERHAL f. Karışık ve kıvırcık olmayan uzun saç.
    FERHAN (C.: Ferâhî) Ferahlı. Sevinçli. Şâdan. Mesrur.
    FERHAŞ f. Kavga, savaş, muharebe, dövüş.
    FERHAT Rahatlık. Sevinç. Meserret. Sürur.
    FERHENK f. Edeb. İyi terbiye. * Hüner. Hikmet. Azamet. Mârifet. Bilgi. * Lügat kitabı.
    FERHEST f. Büyü, sihir, sihirbazlık.
    FERHUD Dağ keçisinin dişisi.
    FERHUNDE f. Mes'ut, saadetli, mutlu, mübarek. Uğurlu.
    FERHUNDEGÎ f. Mes'utluk, mutluluk, mübareklik, kutluluk. Uğurluluk.
    FERHUNDE-PÂ(Y) f. Ayağı uğurlu olan.
    FERHUNDE-TÂLİ' f. Şanslı talihi yaver. Mes'ut, mutlu, saadetli.
    FER'Î (Fer'iyye) Esasa âit olmayan. Kollara ve şu'belere âit ve müteallik.
    FERİBOT ing. Araba vapuru.
    FERİD(E) Benzeri pek nâdir bulunan. Benzeri bulunmayan, yektâ. * Doğrudan doğruya Kur'andan ders alıp ders veren ve kuvve-i kudsiye sahibi olan Evliyaullah. Yalnız ve münferid. * Zamanında eşine rastlanmıyan. Akran ve emsali yok. * Dizilmiş inci. * Bir tane, nefis ve müntehab kıymetli cevher. * Kendi reyi ile hareket eden mağrur kimse.
    FERİD-ÜL-ASR Asrın bir tanesi, zamanın eşsizi.
    FERİD-İ TE'LİF Edb: Bir cümledeki tertibin mâna çıkmayacak derecede karışık oluşu.
    FERÎD f. Katılaşmış şey, donmuş nesne. * Avcı kuş.
    FERİDE f. Kendi ihtiyariyle hareket eden, gururlu, kibirli kimse.
    FERİG Yorga at.
    FERİH Sevinçli, ferahlı. Fahur. Ferhan.
    FERİHAN (Fârihan) Sevinçli olarak, iftihar ederek.
    FERİH FAHUR Sevinçli olarak, iftihar ederek.
    FERÎK Tümen (Fırka) kumandanı. Korgeneral. * İnsan kalabalığı. Büyük insan bölüğü.
    FERÎK Buğday tanesinin olgunu, öğütülecek hâle gelmiş buğday tânesi.
    FERÎKA Koyun sürüsü. * Böy dedikleri ot.
    FERÎKAYN İki mukabil taraf, iki askeri fırka.
    FERÎS (C: Fersâ) Ağaç halka, çenber. * Yaralı. Maktul.
    FERÎSA (C: Feris-Ferâyis) Boş böğür ile kürek arasındaki et.
    FERÎŞ Yakında doğurmuş hayvan.
    FERİŞTE (Ferişteh) f. Melek. Günahsız. Masum. Yumuşak huylu.
    FERÎZ Takdir edici. * Hükmedici. * Yaşlı, ihtiyar.
    FERK El ile bir şeyi ovmak. * Buğz ve adâvet etmek, düşmanlık yapmak.
    FERKAA Parmak çıtlatmak.
    FERKADAN Şimâl kutbuna yakın parlak ve küçük ayı kümesine tâbi ve gece istikamet bulmağa yarayan, sık sık karşı karşıya gelen iki yıldız (İkizler mânasına).
    FERKADE Sergerde kimse.
    FERLA (C: Ferala) Kırba ağzı.
    FERMA f. Buyurucu. Emredici. Âmir.
    FERMAN f. Emir. Tebliğ.
    FERMAN-I İLÂHÎ Allah'ın fermanı.
    FERMAN-BER İtaatli ve muti olan. Hakkında emir çıkarılan. Fermanlı.
    FERMAN-BERDAR f. Fermana uyan, emre uyan.
    FERMAN-DİH f. Hükmü geçen, verdiği emri dinlenen.
    FERMAN-FERMA Hüküm süren, emir veren, emir buyuran, hüküm fermâ.
    FERMAN-REVA f. Pâdişah, hükümdar. * Emri kabul edilen.
    FERMAYİŞ f. Emretmek. Buyurmak.
    FERMEND f. şan ü şeref ve mevki sahibi olan kişi.
    FERMENE İşlemeli dar ve yuvarlak yanlı yelek. * Eskiden esnaf tabakasına mahsus elbise.
    FERMUDE f. Buyruk. Emir. Kumanda.
    FERNAS f. Şaşkın, dalgın, gafil. * Şaşkınlık, gaflet, dalgınlık.
    FERNEB Fâre.
    FERNUD f. Hüccet, delil, bürhan.
    FERNUN Kanbel otu.
    FERR Kaçmak. Firar etmek. * Davarın yaşını anlamak için dişini görmek.
    FERRA Kürkçü kimse.
    FERRAŞ Cami, mescid, imaret gibi müesseselerin temizliğini sağlamak; ve kilim, halı ve hasır gibi mefruşatını yayma hizmetleriyle vazifeli olan kişiler hakkında kullanılır bir tâbirdir. Ferraş; arapçada, yayıcı, hizmetçi, döşeyici anlamlarına gelir. Yeniçeri teşkilâtında bu işi görenlerle, Kâbe'yi süpürenler hakkında ıstılah olarak da kullanılır. (O.T.D.S.)"Her ruham-ı fersi bir âyine-i âlemnüma Her gezen ferraşı bir İskender-i kitisitan." (Nef'î)
    FERRUC (C: Ferâric) Tavuk pilici.
    FERRUH f. Mübarek, kutlu, uğurlu.
    FERRUH-FÂL f. Bahtı açık, şanslı, talihli, uğurlu.Ferruhî : f. Mübareklik, uğurluluk, meymenet.
    FERRUH-ZÂD f. Mübarek evlât, uğurlu çocuk. * Hayırlı, kutlu, mübarek.
    FERS Dağıtmak. Saçmak. * Ciğer parçalamak. * Hurma çekirdeğinin kabuğunu soymak. * Atın pisliği. Fışkı.
    FERS Yırtmak. * Parçalamak. * Katletmek, öldürmek. * Boyunlamak.
    FERSA f. Mahveden, yoran, aşındıran manasına kelimelere bitişir. Meselâ: Tahammül-fersa $ : Tahammül bırakmayan. Tâkat-fersa $ : Tâkatsız düşüren, tâkat bırakmayan.
    FERSAH Uzunluk ölçüsü birimidir, iki çeşittir: Deniz fersahı: 5555 m. Kara fersahı: 4444 m. * İki şey arasındaki açıklık. * Sükun ve hareket arasındaki vakit. * Zaman. Saat. * Dâimî ve çok olup aslâ kesilmeyen şey.
    FERSAH FERSAH (Uzaklık için) Çok çok. Çok fazlaca uzak.
    FERSAN f. Derisi kürk yapımında kullanılan bir sansar cinsi.
    FERSE İnsanın boynunda ve arkasında olan ve gittikçe zaaf verip boynunu ve belini eğip, helâk eden yel.
    FERSENDAC f. Ümmet.
    FERSENG (Bak: Fersah)
    FERSUD(E) f. Eskimiş, yıpranmış. * Eski, yırtık.
    FERSUDE-GÎ f. Eskilik, yıpranış, fersudelik.
    FERŞ Yer. Yeryüzü. * Döşeme. Döşeyiş. Yaymak. Yayılmak. Döşenmiş şey. * Küçük develer.
    FERŞEHA İki ayak arasını açmak.
    FERTUT(E) f. Pir, çok ihtiyar. * Bunak, kocamış.
    FERTUTE Kadın esirler hakkında kullanılan tâbirlerdendir. Esir edilen kadınlar hakkındaki diğer tâbirler şunlardır: Mâriye, ümmülveled, acuze, duhter, yekdest, yekçeşm, mâyube. (O.T.D.S.)
    FERTUTÎ f. İhtiyarlık, pirlik, bunamışlık, bunaklık.
    FERUKA Böğürün yağı. * Korkak kişi.
    FERVE (C: Füre'-Firâ) Baş derisi. * Bir parça toplanmış kuru ot. * Servet, zenginlik. * Kürk.
    FERVE f. Bazı hayvanların makbul olan derileri. Kürk.
    FERY İyi iş işlemek. * Meşin dikmek. * Yaramaz iş. Bir nesneyi ıslah için kesmek.
    FERYAD f. Bağırıp çağırma. Yüksek sesle medet istemek. Figan.
    FERYAD-I ANDELİB Bülbülün feryâdı, ötmesi. * Yirmiiki martta olan bir fırtına.
    FERYAD-BAHŞA f. Feryâd ettiren, bağırttıran.
    FERYAD-HAN f. Yardım isteyen.
    FERYAD-RES f. Feryâd edenin imdâdına koşan, yardımına gelen.
    FERZ Çukur yer. * Düz yer. * Ayırmak.
    FERZA' Pamuk çekirdeği.
    FERZAH Akrep isimlerinden bir isim.
    FERZAN İlim ve hikmet.
    FERZANE f. Bilgili kimse. Hakîm, feylesof. * Tas: Nefsanî alâkalardan sıyrılmış kimse.
    FERZANE-GÎ f. Üstünlük, rüçhaniyet. * Bilgi.
    FERZEND (C.: Ferzendân) f. Yavru. Çocuk. Veled.
    FERZENDÂNE Evlâd gibi. Evlâda yakışır surette.
    FE'S İki yüzlü balta. * Balta ile vurmak.
    FESA Eskimek. * Vurmak.
    FESA Bıçak.
    FESAD Bozuk ve fenalık. Karışıklık. Haddi tecavüz edip zulmetmek. (Zıddı: Salâh'tır.)( $ Evet fıskla bozulan bir adam, bataklığa düşüp çıkamayan bir şahıs gibi çokların da o bataklığa düşmelerini istiyor ki, maruz kaldığı o dehşetli hâlet, bir parça hafif olsun. Çünkü musibet umumi olursa, hafif olur. Ve keza, bir şahsın kalbinde bir ihtilal, bir fenalık hissi uyanırsa; yüksek hissiyatı, kemalâtı sukut etmeye başlar; kalbinde tahribata, fenalığa bir meyil, bir zevk peyda olur. Yavaş yavaş o meyil kalbinde büyür; sonra o şahıs; bütün lezzetini, zevkini tahribatta, fenalıkta bulur. İşte o vakit, o şahıs, tam mânasiyle arzda yırtıcı bir hayvan, ihtilali çıkarıp büyüten bir belâ, fesadı durmayıp karıştıran bir âfet kesilir. İ.İ.)
    FESAD-I AHLÂK Ahlâk bozukluğu.
    FESAD-I DİMAĞ Akıl bozukluğu, delilik.
    FESAD-I Mİ'DE Mide fesadı, mide bozukluğu.
    FESAD-I TE'LİF Edb: Bir cümlede yapılan tertibin mâna çıkmayacak derecede bozuk ve karışık oluşu.
    FESAD-AMİZ f. Oyunbozanlık eden, fesat karıştıran.
    FESADAT (Fesad. C.) Bozukluklar. Kötülükler. Karışıklıklar.
    FESAD-ENGİZ Fesad koparan. Fesad çıkaran. Karışıklık çıkaran.
    FESAFİS Kesmez kılıç.
    FESAHAT (Bak: Fasahat)
    FESAKÎ (Fıskıyye. C.) Fıskiyeler. * Çocukların oynadıkları su püskürten oyuncaklar.
    FESALE (Füsule) Alçak ve asılsız olmak.
    FESANE f. Asılsız hikâye. Masal. (Bak: Efsane)
    FESAR f. Yular.
    FESC Her nesnenin boşu.
    FESDA' (Bak: Sada')
    FES'E Sâkin olmak, sâkin etmek.
    FESEKA (Fâsık. C.) Fâsıklar. (Bak: Fâsık)
    FESH Bozmak. Hükümsüz bırakmak. Kaldırmak. * Zayıf olmak. * Bilmemek. Cehil. * Re'y ve tedbiri ifsad eylemek. * Zaif-ül akıl. Zaif-ül beden. * Tembellik yüzünden gayesine erişemeyen. * Unutmak. * Tıb: Beden âzalarının mafsallarını yerinden çıkarıp ayırmak.
    FESH-İ MUKAVELE Mukavelenin bozulması, anlaşmanın feshedilmesi.
    FESH Genişletmek.
    FESÎH (Füshat. den) Açık, geniş.
    FESİL (C: Efsâl-Fisâl) Adi, yaramaz kimse. * Bağ çubukları dikmek.
    FESÎL (C: Füslân) Hurma ağaçlarının küçüğü. * Her nesnenin kemi ve yaramazı.
    FESÎT Tırnak kesintisi, tırnak parçası.
    FESK Yola gitmek. * Kan döküp adam öldürmek.
    FESR Beyan etmek, açıklamak. * Tabibin suya bakması.
    FESS Kıtlık günlerinde tohumundan ekmek yapılan bir ot.
    FESTAT (Bak: Fustât)
    FESTEMİ' (Fe-istemi') Dinle, işit (anlamında bir kelimedir.) (Fe) ile (İstemi') emr-i hazırından ibarettir.
    FESTİVAL Fr. Çeşitli sebeplerle yapılan ve birkaç gün süren şenlik.
    FE-SÜBHANALLAH Allah (C.C.) ne güzel yaratmış; Allah Sübhândır, bütün noksanlıklardan münezzehtir; Her şey kendine tesbih eder (anlamında olup hayret ve taaccübü ifâde için söylenir.) (Bak: Sübhân)
    FESV (Fesüvv) Yellenmek.
    FEŞ' Böğürtlen ağacına benzer bir ağaç.
    FEŞAFEŞ f. Hışıltı. * Atılan okun, havada giderken çıkardığı ses.
    FEŞAK Sürur, neşe, sevinç, neşat.
    FEŞAN f. Saçma. Neşretme. * Yayıcı. Serpici olan.
    FEŞAR f. Sıkıcı. Sıkan. Sıkıp suyunu çıkaran.
    FEŞC Ayağını ayırıp apışmak.
    FEŞEL (C: Efşâl) Korkak olmak.
    FEŞFAŞ Yassı kılıç.
    FEŞFEŞE Uykudan uyandırmak.
    FEŞG Dağıtmak. * Vurmak.
    FEŞGA Pamuk parçası.
    FEŞGA Dağılmış; münteşir.
    FEŞH Başına el ile vurmak.
    FEŞİL (C.: Efşâl) Korkak, cesaretsiz, yüreksiz.
    FEŞK Kırmak.
    FEŞŞ Eritmek. * Süt sağmak. * Çıkarmak. * Yabani olan keçiboynuzu ağacının yemişi.
    FETA (C.: Fitye, Fityan veya feteyân) Genç. Delikanlı. * Cömert.
    FETA (Fetâne) (C: Eftâ) Yassı ve çökük burunlu olmak.
    FETAH Yumuşak.
    FETAK Fıtık. Kasığı şişmiş olan kimse.
    FETAKE Gadretmek, öldürmek.
    FETANET (Bak: Fatânet)
    FETASE Yassı çökük burunlu olmak. * Büyük boncuk.
    FETAT Kuvvetli, genç kadın.
    FET'E Zikretmek.
    FETEHAT (Fetha. C.) Fethalar, arapçadaki üstün işaretinin adı.
    FETEL Devenin iki kollarının, yanlarından uzak olması.
    FETEVA (Fetva. C.) Fetvalar. Ehliyet sâhibi bir din âliminin bir mes'ele hakkında müsbet veya menfî haber ve malûmatları. (Bak: Fetva)
    FETH Açma, başlama. * Zaptetme. Ele geçirme. Zafer. Nusret. * Faydalı şeyleri elde etmek için yolları açmak. Muğlak şeyleri açmak. Bu iki suretle olur. Biri, basâr ile idrâk olunur. Gam ve kederi gidermek gibi. İkinci de: İki nevi olup birincisi; dünya işlerinde olur. Sürur vermekle gamı izâle etmek, bir değerli şey vermekle fakirliği kaldırmak gibi. İkincisi; kapalı, muğlak bilgilerin keşif ve izharında kullanılır. Bu da iki türlüdür; Birisi; zâhirî ve müsbet ilimleri çoğaltmak ve mânalarını tahkik etmekle olur. Diğeri; ilm-i ledün âlemine dalmakla olur. (L.R.)
    FETH-İ BAB Kapı açmak.
    FETH-İ BİLAD Beldelerin istilâsı, şehirlerin zabtı.
    FETH-İ İSLÂM Tuna nehri üzerinde Kladova kasabası yakınlarındaki bir kalenin adı. * İslâmların fethetmesi.
    FETH-İ KELÂM Söze başlama.
    FETH-İ KOSTANTİNİYYE İstanbul'un Fatih Sultan Mehmed Han tarafından fethi.
    FETH-İ MEYYİT Ölüm sebebini anlamak için cesedin açılarak muâyene edilmesi, otopsi.
    FETH-İ MÜBİN Açık ve parlak zafer. Hakkı, bâtılın tahakkümünden kurtaran veya birbirine zıd olan hak ile batılın karışıklığını ayırarak hakkı galip kılan feth ve zafer Bu zafer, harp ile olabileceği gibi harpsiz de olur. (Hakikatın ve ilmin galebesi gibi.)Fetih suresinin birinci âyetinde geçen "Feth-i mübin"in ifade ettiği manâlardan biri: Sahih-i Buharî muhtasarının beyanına göre çok İslâmî fetihlerin mebdei olan Hudeybiye sulhudur. Ulemanın ekserisine göre ise; Biat-ı Rıdvan'dır.Kur'anın hitabı umum asırlara baktığı için, bu gibi fetih ve zafer manâlarından her asırdaki Âlem-i İslâm hissedardır.
    FETH-İ SUVER Suretlerin meydana çıkışı. Her mahlûkun Allah'ın ilim, irade ve kudretiyle en münasib şekilde suretlerinin açılışı.
    FETİH SURESİ Kur'an-ı Kerim'in 48. suresi.
    FETHA Gr. Arabçada harfleri (E, A) diye okutan işâret, üstün.
    FETHA (FETAHA) (C.: Füteh-Fütuh-Fethât) Kaşı olmayan halka yüzük. * Büyük yüzük. * Tavşancıl kuşu.
    FETHÎ Fetih ile alâkalı. Fethe âit. * Ferahlık verici.
    FETİH (Bak: Feth)
    FETİK Dülger. * Sabah. * Parlayıcı nesne, parlak olan şey.
    FETÎL(E) Yaralara konulan tiftik. * Lâmba fitili. * Deriden çıkan kir. * Örgü.
    FETÎR Taze nesne. * Cıvık hamur. * Acele anlaşılan.
    FETÎS Büyük çekiç.
    FETİŞİZM Fr. Küçük putlara ve heykellere tapma âdeti. Putçuluk. Kadın resimlerine veya heykellere fazlaca sevgi beslemek hastalığı.
    FETÎT Terit altına konulan ekmek parçaları.
    FETİYLE Yanmış fitil ucu. * Bükülmüş ince sicim. * İki parmak arasındaki kir.
    FETK Şak etme. Ayırma. Yarma. Yarılma. * Tıb: Dikilmiş bir şeyi söküp ayırmak. * Kasık yarığı, kasık zarının yarılması ile barsakların torba içine dolmasından ibaret sakatlık. Fıtık hastalığı. * Şafak sökmesi. Fecir ağarması. * Parçalanıp birbirine düşmüş cemaat.
    FETK Zamanını gözeterek açıktan adam öldürmek. * Yaralamak. * İnadetmek.
    FETKELÎN Belâ. Zahmet.
    FETL Bükmek. * Yüz döndürmek.
    FETN Yakmak, ihrak etmek.
    FETRET Uyuşukluk, zayıflık. * Vahy ve semavî hükümlerin sükûn zamanı olduğu için, iki peygamber-i zişan devirleri arasındaki zaman. * Vukuu âdet halinde olan şeyin kesilme zamanı veya kesilmesi. * İki vakıa arasındaki geçen zaman. Terakki ve teâli devirleri arasındaki hareketsiz, sükûnetli geçen devir. * Tıb: İki ateşli hastalık arasındaki geçen zaman.(Suâl ediyorsunuz ki: Zaman-ı fetrette, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ecdadı bir din ile mütedeyyin mi idiler?Elcevab: Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm'ın, bilâhare gaflet ve mânevi zulümat perdeleri altında kalan ve hususi bâzı insanlarda cereyan eden bakıye-i dini ile mütedeyyin olduğuna rivâyât vardır. Elbette Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm'dan gelen ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı netice veren bir silsile-i nuraniyeyi teşkil eden efrad, elbette, din-i hak nurundan lâkayd kalmamışlar ve zulümat-ı küfre mağlub olmamışlar. Bil'ittifak, teferruattaki hâtiatlarından muâhezeleri yoktur. İmam-ı Şâfiî ve İmam-ı Eş'arîce, küfre de girse, usul-i imanîde bulunmazsa, yine ehl-i necattır. Çünki teklif-i İlahî irsal ile olur ve irsal dahi, ıttıla' ile teklif takarrur eder. Mâdem gaflet ve mürur-u zaman, enbiya-i sâlifenin dinlerini setretmiş; o ehl-i fetret zamanına hüccet olamaz. İtaat etse sevab görür, etmezse azab görmez. Çünki mahfî kaldığı için hüccet olamaz. M.)
    FETŞ Sorup aratmak.
    FETT Kırmak, kesr.
    FETTAH (Fetih. den) En iyi, en çok fetheden. Darlıktan kurtaran. Her şeyi en iyi cihetten açan. Her şeyi açan. Zabteden Allah (C.C.)
    FETTAHİYYET Fethedicilik. Her şeye lâyık bir şekil açmak ve suret vermek sıfatı. (Yâni, Fettah isminin tecellisi ile basit bir maddeden ayrı ayrı çeşit çeşit, hadsiz muntazam suretlerin, beraber, her tarafta bir ânda, bir fiil ile açılmasıdır. Ş.)
    FETTAK (Fetk. den) Kanlı katil, çok sayıda insan öldürmüş kimse.
    FETTAN Fitneci. Kurnaz. Fitne çıkaran. Karıştıran. * Hırsız. * Şeytan. * Altın eriten kuyumcu.
    FETTANE Mehenk taşı. Altun ve gümüşü muâyeneye yarıyan taş.
    FETTE Açmak. * Yardım. * Hüküm.
    FETUR Oruç açacak nesne. * Yaratmak. * Yarmak. * İki parmağıyla kaşımak.
    FETUT Ekmek parçaları.
    FETVA Bir hâdise, bir muâmele hakkındaki hükm-ü şer'îyi ehli olanın haber vermesi ve o hükme dair verilen mâlumat, bilgi.
    FETVA EMİNİ Şeyhülislâm kapısındaki Fetvahane'nin başında bulunan zata verilen ünvandır. Şeyhülislâma sorulan şer'i meselelerin fetvalarını hazırlamak, istida ile vukubulan suallere cevap vermek ve şer'iyye mahkemelerinden verilen ilâmları tetkik etmek vazifeleriyle mükellefti. Maiyyetinde Fetvaemini muavini, İlâmat müdür ve mümeyyizi, başmüsevvit, müsevvit gibi ulema ve fukahadan müteaddit memurlar vardı.Fetva eminleri, en yüksek ilim sahipleriyle beraber memuriyetlerinin unvanlarına münasib olarak emin, fakih ve müteşerri' kimseler arasından seçilirlerdi. Fetva eminlerinden, şeyhülislâm olanlar da vardır.Fetva eminliği Kanuni Sultan Süleyman'ın saltanatından sonra ihdas edilmiştir. İstanbul'un fethinden evvel, Bursa Kadıları bu işi gördükleri gibi, İstanbulun fethinden sonra İstanbul Kadısı olan Hızır Bey, fetva eminliği vazifesini görürdü. Bu müessese Osmanlı saltanatının sonuna kadar devam etmiştir. (O.T.D.S.)
    FETVA-PENAH "Fetvaya sığınan" Şeyhülislâm.
    FE'V (FE'Y) Yarmak. * Koparmak. * İki dağ aralığı.
    FEVAHİŞ (Fâhiş. C.) Fâhiş işler. Bozuk işler. Kötü ve haram olan işler, ameller.
    FEVÂİD (Fayda. C.) Faydalar. Faydalı şeyler.
    FEVÂİD-İ ME'MULE Umulan faydalar.
    FEVAİH (Fâih. C.) Meyve ve çiçek kokuları.
    FEVAİT (Fevt. C.) Fevt olmuş şeyler. * Vaktinde kılınmamış namazlar.
    FEVAK (FÜVÂK) İki sağım arasında devenin memesinde sütün birikmesi. * Rahat. * Rücu. * Uzun boyunlu bir nevi su kuşu.
    FEVAKİH (Fâkihe. C.) Meyveler, yemişler, fâkiheler.
    FEVARİS (Fâris. C.) Atlılar, biniciler.
    FEVASIL (Fâsıla. C.) Fâsılalar. (Bak: Fâsıla)
    FEVATİH (Fâtiha. C.) Fâtihalar. Başlangıçlar. * Son vermeler. * Bir kitabın mukaddemeleri.
    FEVAZIL (Fâzıla. C.) (Bak: Fâzıl)
    FEVC Dalga. Bölük. İnsan kalabalığı. Cemaat. Takım. * Koşmak. Sür'at etmek. * İyi kokunun dağılıp yayılması.
    FEVC FEVC Dalga dalga, kısım kısım, takım takım, akın akın, cemaat cemaat.
    FEVC-Â-FEVC Akın akın, takım takım.
    FEVD Bir işi veya emri başkasına teslim etmek.
    FEVD Tavşancıl kuşunun kanadı. * Ölmek. * Canip, taraf, yön.
    FEVDEC (C: Fevâdic) Mahfe.
    FEVEHAN (Fevh. C.) Güzel kokular.
    FEVEHAT (Fevha. C.) Güzel kokular.
    FEVERÂN Maddi ve manevi kaynayıp fışkırmak. * Köpürmek. * Coşmak. * Kokunun etrafa yayılması. * Depreşmek. * Şiddet.
    FEVERÂN-I ÂB Suyun fışkırması.
    FEVERÂN-I DEM Kan fışkırması.
    FEVG şişman olmak.
    FEVGA' İri vücutlu, şişman kadın.
    FEVH Yaradan kan fışkırması. * Bolluk, genişlik. * Güzel kokunun yayılması. * Kaynamak.
    FEVH Kokmak.
    FEVH Ağız büyüklüğü.
    FEVHA (C.: Fevehât) Güzel koku.
    FEVHED Semiz oğlan, şişman çocuk.
    FEVK Üst. Üst taraf. Yüksek derece. Yukarı.
    FEVKALÂDE Âdetin fevkinde. Ayrıca, hususi surette. Bilinenlerin üstünde. Müstesna ve yüksek bir surette.
    FEVKALBEŞER (Fevk-al beşer) İnsan gücünün üstünde, insanüstü.
    FEVKALGAYE Son derecede.
    FEVKALHAD (Fevk-al had) Huduttan ileride. Sınırsız. Hudutsuz.
    FEVKALKANUN Kanun üstü. Kanunun kabul etmediği. Kanunun karışmadığı.
    FEVKALKÜLL (Fevk-al kül) Hepsinin fevkinde. Bütününün üstünde.
    FEVKALME'MUL (Fevk-al me'mul) Ümidin fevkinde, Umulandan ziyade. Ümid edilmedik şekilde. Beklenmedik bir anda.
    FEVKALMU'TÂD (Fevk-al mu'tâd) Her zamankinden üstün. Âdetin fevkinde.
    FEVKANÎ Üst, üst tarafta, üstteki.
    FEVKATTAHAMMÜL (Fevk-at tahammül) Tahammülün üstünde, tahammül edilmez, dayanılmaz, dayanılması imkânsız.
    FEVR Hemen. Birdenbire. Acele. Sür'at. * Bir adamın geldiği semt ve cihet. * Suyun kaynayıp fışkırması.
    FEVREN Birdenbire, sür'atle, çarçabuk.
    FEVRES Buğday, hınta.
    FEVRÎ (FEVRİYYE) Düşünmeden ve âni olarak yapılan hareket.
    FEVT Ölüm, mevt. * Kaybetme. Elden çıkarma. Kaçırma. Bir şeyin bir daha ele geçmiyecek şekilde elden çıkması.
    FEVT-İ FURSAT Fırsat kaçırma. Fırsatı değerlendirememe. Ele geçen bir imkânı kullanamama.
    FEVVARE Fıskıye, su fışkırtan şey.
    FEVZ Kurtuluş. Zafer. Necat. Muvaffakiyet. Selâmet.
    FEVZ Ölmek, mevt.
    FEVZÂ Kargaşalık. Anarşi. * Karışmış, muhtelit.
    FEVZÂ-YI ÂRÂ Fikirlerin karmakarışık olması. Fikre ait anarşi. Fikrî anarşi.
    FEVZAÎ Anarşist. Hiç bir din ve nizam tanımayan. * Kargaşalık ve anarşi ile alâkalı.
    FEVZAİYE Fls: Anarşik. Kanun ve nizam tanımayan hal ve hareket.
    FEVZÎ Kurtuluşa, fevze âit ve müteallik.
    FEVZİYE Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması üzerine II.Sultan Mahmud tarafından eski odalar mevkiine verilen isimdir. Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması esnasında, yeni odalar Kara Cehennem'in attığı yağlı paçavralarla yanmış, eski odalar da ocağın ilgasından birkaç gün sonra yıktırılmıştır. Gerek yanan ve gerekse yıkılan yerlerin vaziyetlerinin tâyini hakkında Sadrazam Selim Mehmed Paşa'nın, Padişaha arzettiği telhis üzerine, Sultan Mahmud, yeni odaların bulunduğu yere Ahmediye, eski odalar mevkiine de Fevziye adının verilmesini emretti (O.T.D.S.)
    FEY' Ganimet. Harbde elde edilen mal. * Rücu'. * Haraç. * Zeval vaktinden sonraki gölge. (Bak: Fey-i zeval)
    FEY' (FEY'A) Her nesnenin evveli.
    FEYA Yahu... gibi mânaya gelir, hayret ifade eder.
    FEYAC Söz, kelam.
    FEYAFÎ (Feyfâ. C.) Çöller, sahralar.
    FEYALİLACEB (Fe-yâ lil'aceb) Hayret ve taaccüb ifâdesi için söylenir.
    FEYAYİH (Feyhâ. C.) Genişlikler, enginlikler, boşluklar.
    FEYC (C: Füyuc-Feycân) Haber getiren peyk.
    FEYCEN Sedef dedikleri ot.
    FEYD Sallanmak.
    FEYDUM Bir nevi mâcun.
    FEYEZAN f. Suyun çok olup taşması, çoşması. * Bolluk, fazlalık, feyiz.
    FEYFA' (C.: Feyâfi) Büyük çöl, sahra.
    FEYFA-NEVERD f. Çöl yolcusu. Çöllerde yol alıp ilerliyen.
    FEYH Sıcağın şiddetlenmesi. * Koku yayılmak. * Kazan kaynamak. * Yara kanamak.
    FEYHA Geniş ve büyük olan. Engin.
    FEYHA Bir nevi toprak çanak. * Genişlik, vüs'at.
    FEYHAK Geniş nesne.
    FEYHEC İçki ölçülen bardak. Şarab. Hamr. Bâde.
    FEY-İ ZEVAL Güneşin garba doğru dönmesinin başlaması, Güneş tam ortada gibiyken yerde dikili olan şeylerin gölgeleri batıdan doğuya dönüp kısalmakta son bulduğu zamandır. Bundan sonra öğle namazı vakti başlar.
    FEYK Tavuğun gıdaklaması. * Uzun boylu erkek. * İyi olmak.
    FEYL Hamile kadının sütü.
    FEYLAK Büyük adam. * Çok asker. Kolordu. * (C: Feyâlik) İpek böceği ve kozası.
    FEYLEKUN Kandıra dedikleri hasır otu.
    FEYLEKUS Fil kulağı dedikleri büyük yassı yapraklı ot.
    FEYLEM Geniş, büyük nesne.
    FEYLEMANÎ Cüssesi büyük olan.
    FEYLESOF Felsefe ile uğraşan, felsefeci. (İlm-i hikmetle meşgul olan mütefennin. Dinle münasebeti olmayan gayr-ı müslim. L.R.) (Bak: Hükemâ)(İ'lem Eyyühel-Aziz! Bir şeyden uzak olan bir kimse, yakın olan adam kadar o şeyi göremez. Ne kadar zeki olursa olsun o şeyin ahvâli hakkında ihtilâfları olduğu zaman yakın olanın sözü muteberdir. Binaenaleyh, avrupa feylesofları, maddiyatta şiddet-i tevaggulden dolayı iman, İslâm ve Kur'anın hakaikından pek uzak mesafelerde kalmışlardır. Onların en büyüğü, yakından hakaik-ı İslâmiyeye vukufu olan âmi bir adam gibi de değildir. Ben öyle gördüm; nefs-ül emir de benim gördüğümü tasdik eder. Binaenaleyh şimşek, buhar gibi fenni meseleleri keşfeden feylesoflar, hakkın esrârını, Kur'an nurlarını da keşfedebilir diyemezsin. Zira onun aklı gözündedir. Göz, kalb ve ruhun gördüklerini göremez. Çünki kalblerinde can kalmamıştır. Gaflet, o kalbleri tabiat bataklığında çürütmüştür. M.N.)
    FEYLULE İkindiden akşama kadar olan ve mekruh addedilen uyku. (Bak: Kaylule)
    FEYNAN Güzel uzun saçlı kişi.
    FEYNE Zaman. Saat.
    FEYRUZEC Piruze dedikleri kıymetli taş.
    FEYŞE (FEYŞELE) (C: Feyâşil-Fiyeş-Fiyâş) Zeker başı.
    FEYTEK Dülger.
    FEYYAD Erkek baykuş. * Çok yiyen adam.
    FEYYAL Fil çobanı. File bakan kimse.
    FEYYAZ Çok feyz veren. Çok bereket ve bolluk veren. (Bak: Feyz)
    FEYYAZ-I MUTLAK Mutlak ve sonsuz feyiz ve bolluk sahibi. Allah.(Kader herşeye bir miktar ve o miktara göre bir kalıp vermiştir. Feyyaz-ı Mutlak'tan aldığı feyze olan kabiliyeti, o kalıba göredir. M.N.)
    FEYYAZ-I MÜTEÂL Çok feyz ve bereket veren. Müteâl olan Allah (C.C.)
    FEYYİH Şiddetli adam.
    FEYYİL Zayıf hüküm.
    FEYZ Ölmek.
    FEYZ (C.: Füyuz) Bolluk, bereket. * İlim, irfan. Mübareklik. * Şan, şöhret. * İhsan, fazıl, kerem. Yüksek rütbe almak. * Suyun çoğalıp çay gibi taşması. Çok akar su. * Bir haberi fâş etmek. * İçindeki düşüncesini izhar etmek.(Hakaik-ı imaniye ve esasat-ı Kur'aniye, resmî bir şekilde ve ücret mukabilinde dünya muamelâtı suretine sokulmaz. Belki bir mevhibe-i İlâhiye olan o esrar, hâlis bir niyet ile ve dünyadan ve huzuzat-ı nefsaniyeden tecerrüd etmek vesilesiyle o feyizler gelebilir. M.)
    FEYZ-İ SAFÂ Neşenin feyzi, safânın bolluğu.
    FEYZ Ü RİF'AT İlerleme, bolluk ve yükseklik.
    FEYZA FEYZ Feyiz ile dolu, bol.
    FEYZ-AVER f. Feyz getiren. Feyiz veren. * Bolluk veren.
    FEYZ-BAHŞ f. Feyiz ve bereket veren, feyiz bağışlayan.
    FEYZ-DAR f. Feyizli, bol, bereketli, gür.
    FEYZ-EFZA f. Feyiz artıran, bollaştıran.
    FEYZÎ Bolluk ve berekete ait ve müteallik. Feyze mensub.
    FEYZ-NAK f. Feyizli, bereketli, bol.
    FEYZ-RESAN f. Bolluk ve bereket getiren, feyiz bahşeden.
    FEYZ-YAB f. Bollaşan, feyiz bulan. Feyze nâil olan.
    FEZA Yıldızlar arasındaki geniş boşluk. Gökyüzü. * Yer geniş olmak. * Açık sahra. * Saha. * Yerde akan su.
    FEZÂ-YI FEYZ Feyiz sahası, feyzin fezası.
    FEZÂ-YI ITLÂK Hudutsuz gökyüzü. Nihayetsiz feza.
    FEZA Rahim içinden çıkan su.
    FEZA' Korku. Havf. * Sığınma, dehalet. * Uykuda şiddetli korku ile uyanmak.
    FEZA (Efzâ) f. Artıran, ziyadeleştiren, çoğaltan (mânâlarına gelip, kelime sonlarına getirilerek birleşik kelime yapılır.) Meselâ: Can-feza $ : Can verici. Hayret-feza $ : Çok hayret verici. Ruh-feza $ : Ruh verici.
    FEZAA Yolda ve tarlada yapılan ve höyük denilen suret.
    FEZAÎ Gökle alâkalı. Göğe âit. Geniş sahaya âit. Fezaya âit ve müteallik.
    FEZAİL (Bak: Fazâil)
    FEZA-NEVERD f. Fezâda dolaşan, boşlukta giden.
    FEZAZE Ahlâkı kaba ve kerih olmak.
    FEZD Kan aldırmak.
    FEZÎZ Seyelân etmek, akmak.
    FEZLEKE Hülâsa. Netice. Öz. İcmâl. * Hesap listesinde netice.(S - Gerek Kur'an-ı Kerim olsun, gerek tefsiri olan Hadis-i Şerif olsun; her fenden, her ilimden birer fezleke almışlardır. Bir kitab veya bir şahsın yalnız fezlekeleri ihata etmekle harika olması lâzım gelmez. Bir şahıs, pek çok fezlekeleri ihata edebilir?C - Bahsettiğimiz fezleke, sellemehüsselâm fezlekeler değildir. Ancak, hüsn-ü isabetle münasib bir mevkide ve münbit bir yerde, işitilmemiş çok işaretleri tazammun etmekle istimal ve zer' edilen fezlekelerdir. Kur'an veya Hadisin aldıkları fezlekeler, bu kabil fezlekelerdir. Bu kabil fezlekeler tam bir meleke ve ıttıladan sonra hâsıl olabilir ki, herbir fezleke, me'hazı olan fen veya ilmin hükmünde olur. Bu ise, bir şahısda olamaz. İ.İ.)
    FEZR Yarmak. * Ayırmak. * Bozup feshetmek.FEZZ : Yalnız şey. Bir kimsenin yalnız kendi başına olması. * Udûl. * Geri dönmek. * Buzağı. * Hafif.
#30.11.2006 21:51 0 0 0
  • FIDDA Gümüş.
    FIDDA-İ HÂLİSE Hâlis ve saf gümüş.
    FIKARÂT (Fıkra. C.) Kıssalar, fıkralar, küçük hikâyeler. * Fasıllar, bölümler, kısımlar. * Cümleler, parağraflar. * Omurga kemiklerindeki boğumlar.
    FIKARÂT-I ANİFE Mezkur cümleler, yukarıda geçmiş olan cümleler.
    FIKARÂT-I KATANİYE Tıb: Bel omurları.
    FIKARÂT-I LATİFE Hoş ve lâtif hikâyeler.
    FIKARÂT-I MÜNTEHABE Seçkin hikâyeler.
    FIKARÂT-I RAKABİYE Tıb: Boyun omurları.
    FIKDAN Yokluk. * Bir şeyin belirsiz olması. Yitirmek.
    FIKDAN-ÜL AHBAB Ahbab yokluğu. Ahbabsızlık.
    FIKDAN-I AKL Akıl azlığı, salaklık, ahmaklık.
    FIKDAN-I İMKÂN İmkân azlığı, imkânsızlık.
    FIKDAN-I NUKUD Para darlığı, parasızlık.
    FIKIH (Fıkh) Derin ve ince anlayış. Bir şeyi, hakkı ile, künhü ile bilmek. İnsanlar arasındaki ilişkilerle ilgili olarak dinî hükümleri ayrıntılı delilleriyle bilmek. Müslümanlar, müslüman olmaları itibariyle Allah'ın emirlerine tâbidirler, uyarlar. Fıkıh ilmi, hangi şartlarda Allah'ın hangi emrinin nasıl uygulanacağını inceler. * Bilmek, anlamak. * Kapalı bir şeyin hakikatına nazarı infaz edebilmek. * Kendisine hüküm taalluk eden hafi bir mânaya muttali' olmak. * Ist: İslâm Hukuku. * İnsanın amel ciheti ile lehine ve aleyhine olan şer'i hükümleri bir meleke halinde bilmesi. Diğer bir ta'rif ile: Ameliyata; yâni, ibadet, ukubat ve muamelâta âit şer'î hükümleri mufassal delilleri ile bilmek. Bu ahkâmı bilmeğe "Fakahet" ve bu ahkâmı böylece bilen zata da "Fakih" denir. Cem'i "fukahâ"dır. Fıkıh ilmini tahsil etmeğe de "tefekkuh" denir... (Ist. Fık. K. Cilt:1, sh: 20)
    FIKH-I EKBER Yüksek fıkıh. Dinî bilgilerin en mühim olanı. İmana dair ilim. * İmam-ı Azam hazretlerinin meşhur eserinin ismi.
    FIKRA Yazıda bir bahis. * Parağraf. * Kanun maddelerinden her bir kısım. * Kısa haber. * Küçük hikâye. * Omurga kemiklerinin her biri. * Bend. * Kıssa. * Gazetelerde gündelik hâdiselerin kısaca yazılmış şekli.
    FIKRA-HÂN f. Hikâye söyliyen, fıkra anlatan.
    FIRAK (Fırka. C.) Fırkalar, partiler. * Alaylar, bölükler. * Cennetler. * Ehl-i Sünnet cemaatından ayrılan mezhebler.
    FIRAK-I DÂLLE Dalâlete gitmiş fırkalar. Dalâlette kalmış cemaatler.
    FIRAK-I SİYASİYE Siyasî fırkalar, siyasî partiler.
    FIRAT Ön Asya'nın en büyük nehridir. Diyadin civarında çıkar, Anadolu'nun doğu taraflarına kadar gelip Mezopotamya'yı dolaştıktan sonra Irak'ta Dicle ile birleşerek Basra Körfezi'ne dökülür.
    FIRFIRA Topaç.
    FIRIŞKA Bütün yelkenleri camadana vurmaksızın kullanabilmeğe münasib olan rüzgâr hakkında söylenilen bir tabirdir. Bu rüzgârın, saniyedeki sür'ati 5-12 metredir.
    FIRKA Parti. İnsan grubu. Kısım olmak ve ayrılmak. Bölük. * Tümen.
    FIRKA-İ ASKERİYE Askerî fırka, tümen.
    FIRKA-İ NÂCİYE Kur'an-ı Kerim'e ve Sünnet-i Seniyeye sıkı sıkıya bağlı olup Ehl-i Sünnet ve Cemaat yolundan ayrılmayan müslümanlar. Bunlar kıyamete kadar lütf-u İlahî ile devam eder.
    FIRKA-İ SİYASİYE Siyasî parti.
    FIRSAT (Bak: Fursat)
    FIRTINA Şiddetli rüzgârla denizin dalgalanıp karışması. * Rüzgârın çok şiddetli esmesi.
    FISAD Kan alma, hacamet.
    FISAL (Bak: Fisâl)
    FISFISA (C: Fısfıs-Fesâfıs) Yaş yonca.
    FISH Nasârâ bayramı.
    FISK Haddini tecavüz. Günah. Haktan ayrılmak. * Fık: Allah'ın emirlerini terk ve O'na isyan etmek ve doğru yoldan sapıp çıkmak. Böyle olanlara şeriat dilinde "fâsık" denir.(Fısk; haktan udul, ayrılmak; hadden tecavüz, hayat-ı ebediyeden çıkıp terketmektir. Fıskın menşei; kuvve-i akliye, kuvve-i gazabiye, kuvve-i şeheviye denilen üç kuvvetin ifrat ve tefritinden neş'et eder. Evet ifrat veya tefrit, delillere karşı bir isyandır. Yani sahife-i âlemde yaratılan delâil, uhud-u ilâhiyye hükmündedir. O delâile muhalefet eden, Cenab-ı Hak'la fıtraten yapmış olduğu ahdini bozmuş olur. Ve keza ifrat ve tefrit, hayat-ı nefsiye ve ruhiyenin maraz ve hastalığını intac eden esbabdandır. Buna, fıskın birinci sıfatı olan $ cümlesiyle işaret edilmiştir. Ve keza, ifrat ve tefrit, hayat-ı içtimaiyeye karşı isyan ateşini yakan iki âmildir. Evet, bu âmiller Hayat-ı içtimaiyeyi nizam ve intizam altına alan râbıtaları, kanunları keser atar. Evet şehvet veya gazab, haddini aşarsa, ırz ve namuslar pay-mal olur, masumlar mahvolur. Buna da, fıskın ikinci sıfatı olan $ cümlesiyle işaret edilmiştir. Ve keza, dünya nizamının bozulmasını intac edip fesad ve ihtilâle sebebiyet veren iki ihtilâlcidirler. Buna dahi fıskın üçüncü sıfatı olan $ cümlesiyle işaret edilmiştir. Evet fâsık olan kimsenin kuvve-i akliye ve fikriyesi i'tidali kaybedip safsatalara düşerse, itikadâta ait râbıtaları kesmekle, hayat-ı ebediyesini yırtar atar. Ve keza, kuvve-i gazabiyesi hadd-i vasatı tecavüz ederse, hayat-ı içtimaiyenin hem yüzünü, hem astarını yırtar, altüst eder. Ve keza, kuvve-i şeheviyesi haddi aşarsa, heva-i nefse tâbi olur, kalbinden şefkat-i cinsiye zâil olur, kendisi berbad olacağı gibi başkalarını da berbad edecektir. Bu itibarla, fâsıklar hem nev'inin zararına, hem arzın fesadına çalışmış olur. İ.İ.)(Şer'an fıskın üç mertebesi vardır: Birincisi, günahı çirkin addetmekle beraber ara sıra irtikâb etmek; İkincisi, üzerine düşerek inhimak ile yapmak; üçüncüsü, çirkinliğini inkâr ederek yapmaktır. Bu üçüncü tabaka küfür mertebesidir. Fâsık bu hâle gelmedikçe ehl-i sünnet mezhebinde mü'min namı kendisinden selbolunmaz. Binaenaleyh fâsık vasfı içinde kâfirler bulunabileceği gibi, imanını zayi etmemiş olanlar da bulunabilir. E.T.)
    FISKIYE Suyu muhtelif şekillerde yukarıya doğru fışkırtan ve ekseriya havuzların ortasında yapılan borunun üzerindeki aletin adıdır. Buna, Arapçası olan fevvare denildiği gibi, Türkçe olan fışkırak da denilir.
    FISK U FÜCUR Allah'a isyan içinde olmak, günah işlemek.
    FISSA Yonca dedikleri ot.
    FIŞKI Pislik. Çör çöp. Fazladan olan. Hayvan gübresi.
    FITAM Çocuğu veya yavruyu sütten kesme.
    FITHIL Âdem Aleyhisselâm'ın yaratılışından evvel olan zaman.
    FITIK (Bak: Fetk)
    FITNAT Cibillî ve fıtrî ve âni anlamak ve idrak etmek. * Hikmet. * Zekâvet, basiret, tedbir, fatânet, zeyreklik. Fıtnet diye de okunur. (Zıddı: Gabâvet'tir.)
    FITNE Akıllılık. İdrak ve anlayışı kuvvetli olmak. (Bak: Fıtnat)
    FITR Oruç açmak, iftar etmek.
    FITR (C: Eftâr) Açıldığında baş parmakla şehadet parmağının arası. Karış.
    FITRA (Fitre) Fıtrat sadakası, yaradılış atiyyesi.
    FITRAT Yaradılış, tıynet, hilkat. (Bak: Evamir-i tekviniye)
    FITRAT-I İLÂHİYE San'at-ı Rabbaniye ve kudret-i İlâhiyenin dâima değişen bir defteri olan ve yanlış olarak "Tabiat" namı verilen Cenab-ı Hak'ın fıtrat kanunları ve mahlukatın yaradılışı.
    FITRAT-I SELİME Selim fıtrat. Kusursuz sağlam huy. * Ahlâk, din. Haram ve çirkin işlerden uzak ahlâk. * Noksansız yaradılış.
    FITRATEN Yaradılıştan, fıtrî olarak.
    FITRÎ Doğuştan, yaradılıştan, fıtrata âit ve müteallik. Hayat kanunlarına uygun.(Evet Hz. Muhammed'in (A.S.M.) getirdiği şeriatın hakaikı, fıtratın kanunlarındaki müvazeneyi muhafaza etmiştir. İçtimaiyatın râbıtalarına lâzım gelen münasebetleri ihlâl etmemiştir. Zaman uzadıkça aralarında ittisal peyda olmuştur. Bundan anlaşılır ki; İslâmiyet nev'-i beşer için fıtrî bir dindir. Ve içtimaiyatı tezelzülden vikaye eden yegâne bir âmildir. S.)
    FIZZA Gümüş.
    FÎ Arabçada harf-i cerrdir. Mekâna ve zamana âidiyyeti bildirir. Ta'lil için, isti'lâ için ve yine harf-i cerr olan "bâ, ilâ, min, maa" harflerinin yerine kullanılır. Geçen mef'ul ile gelecek fasıl arasında geçer. Te'kid mânası da vardı. (L.R.)Başka bir ifade ile kısaca (fî) : "İçinde, içine, hakkında, hususunda, üzere, dâir, mütedair, beherine ve herbirine" mânalarına gelir. Kelimenin başına yazılır ve o kelimeyi "i" diye okuttuğu için ona harf-i cerr denir. Farsçada "Der", "Fî" yerinde kullanılır.
    FÎ-ZAMANİNA Devrimizde. Zamanımızda.
    FÎ (C.: Fîat) Baha, fiat, kıymet.
    FÎ-İ CÂRÎ Geçer değer, muteber fiat.
    FÎ-İ MAKTU' Biçilmiş kıymet, kararlaştırılmış değer.
    FİAL (Fiil. C.) Fiiller, yapılan şeyler.
    FİAL Çocuk oyunudur. (Bir şeyi toprak içinde gizleyip sonra taksim edip "hangimizin hissesinde çıkar" diye ararlar.)
    FİAM Çok kalabalık olan erkekler topluluğu.
    Fİ AMAN-İLLAH Allahın muhafaza, siyânet ve hıfzında.
    FİAT (Fî. C.) Kıymetler, değerler, bahalar.
    FİCA Birdenbire, ansızın.
    FİCAC İki dağ arasında geniş yol. (Bak: Fecc)
    FİCACEN SÜBÜLÂ Turuk-u vâsia, geniş yollar.
    FİCC Şam karpuzu. * Tam olmamış olan meyve.
    FİDA Dağıtmak. * Atâ etmek. Hediye veya bahşiş olarak vermek. * Bedel vermek.
    FİDAM (Feddâm) : Su kabının üzerine koydukları süzgeç. * Mecusilerin ağızlarını bağlamakta kullandıkları bez.
    FİDRE Et parçası.
    FİDYE Herhangi bir farzından birini yerine getirmeye gücü olmayan bir kimsenin Cenâb-ı Hak'tan özür dilemek kasdı ile, verdiği para veya sadaka. * Esir veya kölelikten kurtulmak için verilen para. * Fık: Fakirin sabahlı akşamlı bir günlük yiyeceği.
    FİDYE-İ NECAT Bir kimsenin esirlikten veya başına gelen bir belâdan kurtulmak için, kendisi veya kendi namına başkası tarafından mecburen verilen para vesaire hakkında kullanılan bir tabirdir. Tabirin karşılığı, can kurtarma akçası demektir.
    FİE Kalabalık, topluluk, cemaat.
    FÎF (C: Efyâf- Füyuf) Düz yer.
    FİGÂN f. Ağlayıp sızlama, bağırıp çağırma.
    FİGÂN-PERVER f. Feryad ettiren, bağırtan.
    FİGÂN-TİZ Yüksek feryad.
    FİGÂR f. Ceriha, yara. * İncinmiş, yaralı, müteessir manalarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dil-figâr $ : Yüreği yaralı.
    FİGEN f. Yıkıcı, düşürücü, atıcı.
    FİGENDE f. Yıkık, yıkılmış, düşkün.
    FİGÜR Fr. Oyuncunun hareketi. * Resim, şekil, canlı resim. * Mecaz.
    FÎH (Fî-h) Onda, onun hakkında.
    FİHAL (Fahl. C.) İtibarlı, seçkin ve üstün kimseler.
    FİHAM (Fahîm ve fahm. C.) İtibar ve nüfuz sahibi kişiler, ulu kimseler.
    FİHHÎR Çok gururlanıp fahirlenen kimse.
    FÎHİ NAZAR(UN) Şüphe edilen bir mes'ele hakkında söylenir. "Ona bir bakmak, tetkik etmek lâzımdır" demektir.
    FİHR (C: Efhâr) Destesenk dedikleri taş. * Taş.
    FİHRİS (Fihrist) Bir dükkânda veya bir kitabın içerisinde ne bulunduğunu sıra ile gösteren liste. (Kataloğ) * (C: Fehâris) Her nesnenin aslı. * Kanun.
    FİİL (Fi'l) Müessirin te'siri. Amel, iş. *Gr: Hâdiseye veya zamana delâlet eden kelime. (Sarf bilgisinde geniş izahı vardır.) Türkçede; gelme, gitme, yazma, okuma, gezme gibi kelimelere de fiil denir. (Fi'l diye de yazılır.)
    Fİ'L-İ BASİT Gr: Basit fiil, tek kökten yapılan fiil. Meselâ: Gitmek, gelmek, olmak gibi.
    Fİ'L-İ HİKÂYE Gr: Geçmiş zamanda olmuş fakat konuşan kimsenin görmüş olduğu bir işi anlatan fiil. Meselâ: Okumuş idi, yazmış idi, vurdu gibi.
    Fİ'L-İ KIYASÎ Gr: Kurallı ve kaideli fiil. (İş'ten: işlemek; ateşten: Ateşlemek gibi)
    Fİ'L-İ MA'LUM Etken fiil. Öznesi yani, faili belli olan fiil.
    Fİ'L-İ MECHUL Gr: Faili yani öznesi bilinmeyen fiil. Edilgen fiil. Mesela: Yazılmak, içilmek, vurulmak gibi.
    Fİ'L-İ MEZİD Fiilin aslına harf ilâve edilen fiil.
    Fİ'L-İ MEZMUM Kötü, fenâ iş. Livâta ve zina.
    Fİ'L-İ MUTÂVAAT Mâlum sigasında olduğu halde müteaddi bir fiilin mechulü gibi mânası olan fiildir. (Sevinmek, dövünmek gibi)
    Fİ'L-İ MÜN'AKİS Organizmanın bir uyarmaya karşı birdenbire aldığı vaziyet, refleks.
    Fİ'L-İ MÜREKKEB Gr: Yardımcı bir fiille birleşerek tek kelime hükmüne geçen fiil. Birleşik fiil. (Vurabilmek, yazabilmek, okuyabilmek gibi.)
    Fİ'L-İ MÜSBET Gr: Müsbet fiil. Kendinde nefiy edatı bulunmayan fiil.
    Fİ'L-İ ŞART şart fiili. (Bak: şart)
    Fİ'L-İ ŞENİ' Irza vuku bulan tasallut hakkında kullanılan bir tabirdir. Bununla birlikte, mutlaka cima' manâsına değildir.
    Fİ'L-İ VÜCUBÎ Yapılması gereken, lâzım olan fiil.
    FİİLEN Gerçekten, işleyerek, hakikatte.
    FÎKA (C Efavık-Efvak) İki defa sütü sağmak arasında biriken süt.
    FİKAK (FEKÂK) Halas, kurtulma. * Bir şeyin karşılığında verilen şey.
    FİKR (Fikir) Akıl. * Re'y, istek, düşünce.
    FİKR-İ ÂMİYANE Bayağı fikir, alelâde düşünce.
    FİKR-İ FÂSİD Bozuk fikir, fâsid fikir.
    FİKR-İ İNFİRADÎ Tek başına olmak fikri, istişâresiz iş yapmak. Bir şeyi sâde kendine mal etmek fikri, hodgâmlık. (Bak: Himmet)
    FİKR-İ MUZMER Gizli kalmış ve dışarı vurulmamış fikir.
    FİKR-İ TA'KİB Sona erdirme, peşini bırakmama.
    FİKR-İ VATAN Vatan düşüncesi, vatan fikri.
    FİKREN Zihnen, fikir ile, düşünerek.
    FİKRET Düşünme, tefekkür, teemmül, fikir, Düşünülen şey.
    FİKRET-İ BEYZA Münevver fikir. Parlak fikir.
    FİKRÎ (Fikriye) Fikir cinsinden, fikirle alâkalı. Fikre âit ve müteallik.
    FİKRİYYAT Fikir ve düşünce ile olan işler.
    FİL (C.: Efyal-Füyul) Daha ziyade Hindistan ve Asya gibi yerlerde bulunan iri vücudlu, hortumlu bir hayvan.
    FİL SURESİ Kur'an-ı Kerim'de 105. sure olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
    FİL VAK'ASI (Bak: Ebrehe)
    FİLAHET Çiftçilik, tarla işleri, rençberlik, çift sürmek.
    FİLASL (Fi-l-asl) Aslında olduğu gibi.
    FİLCÜMLE (Fi-l-cümle) Ezcümle, minelcümle. Bir hayli. Emsalinden beri.
    FİLHAKİKA (Fi-l-hakika) Hakikatte, esasında, hakikaten, doğrusu.
    FİLHAL (Fi-l-hâl) Şimdi, hemen. * Bu halde. * Hadd-i zâtında.
    Fİ'LİYAT İş olarak yapılan şeyler, işler, fiiller.
    FİLİZ Ağaç ve çiçek fidanı, taze sürgün. * Eritilip temizlenmemiş olan altun, gümüş,demir, bakır gibi külçe, ham maden. * Erimiş bakır.
    FİLK Zahmet, meşakkat. * Acib emir. * Parça.
    FİLL Yağmur yağmayıp ot bitmeyen yer, otsuz yer.
    FİLMEDİNE(Tİ) (Fi-l-Medine(ti)) : Medine şehrinde.
    FİLMESEL Misaldeki gibi, meselâ.
    FİLO Birkaç savaş gemisinden mürekkep donanma parçası. Donanmanın bir kısım ve bölüğü.
    FİLOZOF (Bak: Feylesof)
    FİLS Put, sanem.
    FİLUS (Bak: Fülus)
    FİLVAKİ' Vâki hâle göre. Vakide olduğu gibi.
    FİLZE (C: Fülüz-Eflâz) Parça, kıt'a.
    Fİ-MABA'D Bundan böyle, bundan sonra, bundan itibaren, bir daha.
    FİNÂ Evin önü. Civar.
    FİNÂ-İ BELDE Beldenin civarı.
    FİND Dağ burnu.
    FİNHAN Leğen dedikleri kap.
    FİNTÎSE Kurt ve kuş ağzı.
    FİRAD (Ferd. C.) Fertler, kişiler.
    FİRAK Ayrılık. Ayrılmak. Hicran.
    FİRAR Kaçmak. Kaçış.
    FİRARÎ Kaçkın, kaçak.
    FİRAS Çok fazla kırmızı nesne.
    FİRASET Zihin uyanıklığı. Bir şeyi çabukça anlayış kabiliyeti. Bir kimsenin ahlâk ve istidadını yüzünden anlamak. Firasetin bir nev'i, sebebini anlamadan ve ilham eseri olarak vücuda gelen seziştir. Diğer nev'i ise kesbîdir. Muhtelif huy ve tabiatları bilmek neticesinde hâsıl olur. (L.R.) * Yiğitlik. * Binicilik.
    FİRAŞ Döşek. Yatak. Yere serilen şey. Minder. şilte.
    FİRAŞ-I İSTİRAHAT Rahat döşeği.
    FİRAŞ-I KAVÎ Fık: Evli kadının firaşı mânâsına gelir bir tabirdir. (Bununla bilâdavet neseb sabit olup, nefy ile neseb nefy olunmayıp, lâkin laan ile nefy olunur.) (O.T.D.S.)
    FİRAŞ-I MÜTEVASSIT Fık: Ümmü veledin firaşı mânâsına gelen bir tabirdir. Firaş-ı mütevassıtta bilâ davet neseb sahih olmaz.
    FİRAŞ-I SAHİH Fık: Nikâh ve mülk-i yemine müstenid bulunan istifraş. Mülk-i yemin, bir kimsenin temellükünde bulunan cariye demektir. Binaenaleyh bu iki şarta dayanan istifraştan, meydana gelecek çocuk, varis addolunur. Ancak, cariyeyi istifraşta husule gelen çocuğun kendisinden olduğunu müstefrişin söylemesi lâzım gelirdi. (O.T.D.S.)
    FİRAŞ-I ZAİF Fık: Cariyenin firaşı. (Bununla neseb sâbit olur) (O.T.D.S.)
    FİRAŞİYET Karılık. * Fık: Birisinin karısı oluş. Zevciyet.
    FİRAVAN f. Bol, çok, ziyade, aşırı, fazla.
    FİR'AVN Mısır'da, hususan Hazret-i Musa (A.S.) zamanında Allah'a isyan edip ilâhlık dâvasında bulunan, Musa Peygamber'e inanmayan hükümdar. * İlâhlık iddia eden dinsiz, azgın ve şaşkın insan. (Bak: Enaniyet, Mumya)
    FİR'AVNÎ f. Firavunluk. Firavun ile ilgili.
    FİR'AVNİYYET Firavun gibi oluş, isyankârlık ile Allah'ı tanımayış. İnat ile Allah'a isyan edip halkı sapık yollara, dalâlete ve dinsizliğe sevke çalışmak.
    FİRAZ Ayrılmak.
    FİRAZ f. Yukarı, yüksek. * Çıkış, yokuş. * Kaldıran, yükselten, yücelten.
    FİRAZÎ f. Yukarılık, yükseklik.
    FİRAZ Geniş, vâsi. * Irmak ağzı. * Sokak ağzı. * Elbise.
    FİRBAR Ululuk, azamet. * Ardınca gelicilik, peşinden gelmek.
    FİRC Sır saklamayan kişi.
    FİRDEVS Cennet. Cennette altıncı kat. * Bostan.
    FİREUNÎ Hat, minyatür, tezhib gibi güzel san'atlarda kullanılan bir kâğıt cinsi.
    FİREZDEK (C: Ferâzık) Hamur yuvarlağı, hamur parçası.
    FİRFÎR Menekşe.
    FİRFİS Yaban sineği.
    FİRİB f. Aldatıcı, aldatan, kandıran manasında birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dil-firib $ : Gönül aldatan. Nazar-firib $ : Göz aldatan.
    FİRİBENDE f. Kapılmış, aldanmış.
    FİRİFTE f. Kandırılmış, aldanmış, aldatılmış.
    FİRİFTE-DİL f. Gönlü aldanmış.
    FİRİSTADE (C.: Firistâdegân) f. Elçi, gönderilmiş. * Peygamber.
    FİRİŞTE (C.: Firiştegân) f. Mâsum, suçsuz, günahsız. * Melek. * Mc: İyi huylu kimse.
    FİRİŞTE-SIFAT f. İyi huylu kimse, huy ve tabiatça melek gibi olan.
    FİRK Koyun sürüsü. * Parça.
    FİRKAT (Fürkat) İftirak. Dostlardan ve sâir sevdiği şeylerden ayrılış. Firak. Müfarakat.
    FİRKATEYN Buharın icadından evvel kullanılan harp gemilerindendir. Bu gemiler, güvertelerinin altında bir batarya topu hâvi olup hızlı giderlerdi. Bu gemilerin üç direkleri vardı ve içlerinde mürettebatının binbeşyüzü bulanları da vardı.
    FİRMA ing. Tescil edilmiş ticarî müessese.
    FİRNAS (FÜRÂNİS) (C: Ferânis) Boynu kalın arslan. * Köylü reisi.
    FİRS Bir nevi ot.
    FİRSA (C: Firâs) hayız bezi.
    FİRSAD Kırmızı dut. * Böğürtlen.
    FİRSEK (C: Ferâsik) Çekirdeğinden ayrılmayan şeftali.
    FİRŞAT(A) Genişlik, vüs'at. * İki ayağının arasını ayırıp genişletmek.
    FİRUDEST f. Birkaç hânendenin hep bir ağızdan usûlüne uygun olarak söyledikleri nağme.
    FİRUZ Said, hurrem, saadetli, uğurlu, muzaffer, mansur.
    FİRUZ ABADÎ (Mecdüddin Muhammed) (Hi: 729 - 817) İran'ın Şiraz Eyâletinde Firuzâbad isimli beldenin Kâzrun kasabasında doğmuştur. Büyük âlimlerdendir. Yedi yaşında Kur'anı hıfzetmişlerdi. Çok seyahat etmiştir. Bursa'ya geldiğinde Yıldırım Bayezid Han tarafından kendisine fevkalâde ikrâm olundu. En meşhur eseri olan altmış ciltten müteşekkil El-Lâmi lügat kitabından hülâsa ettiği Kamus'tur. Yemen'de kadı iken vefat etmiştir. (R. Aleyh)
    FİRUZ-BAHT f. Şanslı, uğurlu.
    FİRUZE Nişabur'da çıkan açık mavi renkli ve kıymetli bir taş.
    FİRUZE-FAM Açık mavi renkli, gök renkli.
    FİRUZENDE f. Meşhur bir cins lâle.
    FİRUZE-RİVAK Gökyüzü, sema.
    FİRUZ-MENDÎ f. Galebe, zafer.
    FİRYE Yalan, kizb.
    FİRZAH Göğsü geniş, etli kimse.
    FİRZAN (C: Ferâzine) Arif. * Fen sahibi kimse.
    FİRZE Parça.
    FİRZEL Demircilerin demir kestikleri alet. Kayıt.
    FİSAL (Fasıl. C.) Ayrılmış olanlar. * Yavrunun sütten kesilmesi. * Kısa duvar. * İnsanların lehinde veya aleyhinde söz söyleyerek para toplıyan. * Ana sütünden kesilmiş hayvan yavrusu (Füslan, fislan şeklinde de olur.)
    FÎSEBİLİLLAH Allah yolunda. Allah için.
    FİSFİSE Yonca otu.
    FİSK (Bak: Fısk)
    FİSKİL Yarış atlarından cemeleden sonra geleni.
    FİSL Ahmak.
    FİSSÎK Fıskı dâim olan.
    FİSTAN Kadınların bellerinden aşağı giydikleri geniş ve uzun elbise. Ayrıca Arnavutlarla Rumların, dizlerine kadar giydikleri kırmalı elbiseye de bu ad verilir. * Direklerin güverte ıskaçalarını sudan muhafaza için üzerine kalın bırandadan çevrilen kılıf. (O.T.D.S.)
    FİTAM Çocuğu sütten kesmek.
    FİTAN Eyer örtüsü.
    FİTEN (Fitne. C.) Fitneler.
    FİTİL Eskiden ağırlık ölçüsü olarak kullanılan dirhemin kesirlerinden biri. Dirhemin dörtte birine: denk; dengin dörtte birine: Kırat; Kıratın dörtte birine: Fitil denilir. * Eski Fitilli tüfeklerin namlusundaki baruta ateş vermek için kullanılan kükürtlü ip veya kaytan parçası. * Topa veya lâğıma ateş vermek için baruta ıslak batırılıp güneşte kurutulmuş bükme. (O.T.D.S.)
    FİTNE İnsanın akıl ve kalbini doğrudan doğruya, hak ve hakikatten saptıracak şey. * Muhârebe. * Azdırma. * Karışıklık. Ara bozmak. Dedikodu. * Küfr. Fikir ihtilâfı. * Şikak. Kavga. * Delilik. * Mihnet ve beliye. * Mal ve evlâd. * Potada altın ve gümüşü eritmek. * İmtihan ve tecrübe etmek.(Mübarek İslâmiyet ve nurani Asr-ı Saadetin başına gelen o dehşetli kanlı fitnenin hikmeti ve vech-i rahmeti nedir? Çünki onlar, kahra lâyık değil idiler?Elcevab: Nasılki baharda dehşetli yağmurlu bir fırtına, her tâife-i nebatatın, tohumların, ağaçların istidatlarını tahrik eder, inkişaf ettirir; herbiri kendine mahsus çiçek açar; fıtri birer vazife başına geçer... Öyle de: Sahabe ve Tâbiînin başına gelen fitne dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif ayrı ayrı istidatları tahrik edip kamçıladı; "İslâmiyet tehlikededir, yangın var!" diye her tâifeyi korkuttu. İslâmiyetin hıfzına koşturdu. Her biri, kendi istidadına göre, câmia-ı İslâmiyetin kesretli ve muhtelif vazifelerinden bir vazifeyi omuzuna aldı, kemâl-i ciddiyetle çalıştı. Bir kısmı hadislerin muhafazasına, bir kısmı, Şeriatın muhafazasına, bir kısmı hakaik-ı imâniyenin muhafazasına, bir kısmı Kur'anın muhafazasına çalıştı ve hâkeza... herbir tâife bir hizmete girdi. Vezaif-i İslâmiyette hummalı bir surette sa'yettiler. Muhtelif renklerde çok çiçekler açıldı. Pek geniş olan Âlem-i İslâmiyetin aktârına, o fırtına ile tohumlar atıldı; yarı yeri gülistana çevirdi. Fakat, maatteessüf o güller ve gülistan içinde ehl-i bid'a fırkalarının dikenleri dahi çıktı.Güya dest-i kudret, celâl ile o asrı çalkaladı, şiddetle tahrik edip çevirdi, ehl-i himmeti gayrete getirip elektriklendirdi. O hareketten gelen bir kuvve-i anil-merkeziye ile pek çok münevver müçtehidleri ve nurani muhaddisleri, kudsi hâfızları, asfiyâları, aktabları âlem-i İslâmın aktarına uçurdu, hicret ettirdi. Şarktan garba kadar ehl-i İslâmı heyecana getirip, Kur'an'ın hazinelerinden istifade için gözlerini açtırdı... M.)
    FİTNE-İ ÂHİRZAMAN Âhirzamandaki fitne. Deccal fitnesi.(Rivayette var ki: "Fitne-i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz. " Bunun için binüçyüz sene zarfında emr-i Peygamberîyle bütün ümmet o fitneden istiaze etmiş, azâb-ı kabirden sonra $ vird-i ümmet olmuş. Allahu a'lem bissavab, bunun bir te'vili şudur ki: O fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftun eder. İnsanlar ihtiyarlarıyla, belki zevkle irtikâb ederler. Meselâ: Rusya'da hamamlarda, kadın erkek beraber çıplak girerler ve kadın kendi güzelliklerini göstermeğe fıtraten çok meyyal olmasından seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar ve fıtraten cemalperest erkekler dahi, nefsine mağlup olup o ateşe sarhoşane bir sürur ile düşer, yanar. İşte dans ve tiyatro gibi o zamanın lehviyatları ve kebâirleri ve bid'aları, birer câzibedarlık ile pervane gibi nefisperestleri etrafına toplar, sersem eder. Yoksa cebr-i mutlak ile olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz. ş.)
    FİTNE-ÂMİZ f. Fitne çıkaran, fesat karıştıran.
    FİTNE-CİHAN f. Fitne koparan, fesat karıştıran, bozgunculuk yapan.
    FİTNE-CU f. Fesat arayan.
    FİTNE-ENGİZ f. Fitne çıkaran.
    FİTNE-KÂR f. Ortalığı bozmağa çalışan. Fitneci. Fesâd verici. Fitne çıkarmak isteyen.
    FİTNET-ÜD DEHMA (Fitnetüddehmâ) Küfürde olmak, kara fitne. Rezil olmak.
    FİTRAK f. Atın terkisi, terki kayışı, eyerin ardındaki tasma.
    FİTRE (Bak: Sadaka-i fıtır)
    FİTRE İmtihan. * Belâ, musibet.
    FİTRET (Bak: Fetret)
    FİTYAN (Fetâ. C.) Delikanlılar, yiğitler, bahadırlar, gençler, mertler.
    FİTYE (Fetâ. C.) Gençler. Genç yiğitler.
    FİZAR f. Ağlayıp inlemek. Sesli ağlamak.
    FİZR Koyun sürüsü. * Yaşlı, ihtiyar kimse.
    FİZYOLOJİ Doku ve organların vazifelerini ve bu görevlerin nasıl yapıldığını inceleyen ilim kolu.
    FLAMA Mızrak ve süngü ucuna takılan, gemi direğine çekilen ince bayrak.
    FLANDRA Harp gemilerinin ve bilumum beylik gemilerin grandi direklerine çekilen ensiz ve uzun şerit sancaklar.
    FOBİ (Fobya) Fr. Bâzı hal veya şeylere karşı duyulan hastalık halindeki korku.
    FONOĞRAF Fr. Gramofonun ilk şekli. Ses cihâzı. Sesi alıp tekrar veren âlet.
    FORMA Fr. Cüz. Kısım. Parça. * Şekil. Biçim. Askeri nişan. Rütbe işareti. * Bükülünce 8, 16, 32 sayfa olan kitap dizgisi.
    FORMALİTE Fr. Resmi işlerin gerektirdiği muameleler.
    FORSA Buharlı gemilerin icadından evvel yelkenli gemilerde kürek çekmeğe mahkum harp esirleri. Bunlar, kaçmamaları için birer ayakları güvertelere çakılı bulunurlardı. Ayaklarından bağlı olmaları münasebetiyle bunlara payzen namı da verilirdi. Bununla birlikte payzen tabiri, daha çok cürüm ve cinayet erbabından küreğe mahkum olanlar hakkında kullanılırdı. Harp esirlerinin gençleri ve çocukları, saraylara ve acemi olanları kışlalarına verilir, yirmi yaşından yukarı olanları da küreğe konulmak üzere tersaneye gönderilirdi. Gemilerde harp esirlerine kürek çektirmek âdeti 15 ve 16. yüzyıllarda çok revaç bulmuştu. Venedik, Ceneviz, Barselona, Cezayir, Malta ve Osmanlı kaptanları, harp esirlerine, hatta mensub oldukları milletlere karşı vuku bulan muharebelerde bile zorla kürek çektirerek, bu tarik ile harbi kazanmağa çalışırlardı. (O.T.D.S.)
    FOSİL Fr. Eski jeolojik devirlerde toprağa gömülerek kalmış bitki, hayvan; bunların parçaları veya izleri.
    FOŞTINA Eskiden Tuna nehrinden istifade edenlerden alınan su resmi.
    FOYA İtl. Gizli oyun, hile. Göz boyacılığı, sahtekârlık. * Elmasların yuvalarında yatağına konulan ince madeni yaprak.
    FRENGİSTAN f. Avrupa, garb âlemi, batı memleketleri.
    FRENK Avrupalı. Fransız. (Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız!... Ayâ Avrupa'nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adavetden sonra, hangi akıl ile onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittiba edip emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefihane taklid edenler, ittiba değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki!... siz ahlâksızcasına ittiba ettikçe, hamiyet davasında yalancılık ediyorsunuz!... Çünki şu surette ittibaınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzâdır! L.)
    FRENK SAKALI Eskiden frenkleri taklid suretiyle bırakılan sakal hakkında kullanılan bir tabirdi. Çeneye gelen kısım uzunca bırakılıp, yukarı tarafları kısa kesilen veya traş edilen sakal demektir.
    FRENKVÂRİ f. Frenk gibi.
    FUA Keler, kertenkele. * Her nesnenin evveli. * şiddetli koku. Güzel koku.
    FUAD Kalb, gönül, yürek.
    FUADÎ Gönül ve kalble alâkalı.
    FUAK Can çekişme. * Midenin çekilip toplanması. * Hıçkırık.
    FUALA (Fâil. C.) Fâiller, özneler, işi yapmış olanlar.
    FUDALA (Fazıl. C.) Faziletliler. Fâzıllar.
    FUHŞ Edeb ve terbiyeye uymayan hareket. * Haddini aşmak. Çirkin, kötü. İş ve sözde taşkınlık. Haram. * Çok günah ve çok fena bir fiil olan zina.
    FUHŞİYYAT (Fuhş. C.) Çok çirkin işler, günahlar.
    FUHUL (Fahl. C.) Büyük âlimlerin ileri gelenleri. Emsalinden üstün olanlar. (Bak: Fahl)
    FUHUL-İ MÜFESSİRÎN Tefsircilerin en ileri gelenleri, müfessirlerin en önde olanları.
    FUHUL-İ ŞUARA şâirlerin en üstünleri.
    FUHUL-İ ULEMA İlim ve faziletçe emsallerinden üstün olan âlimler.
    FUKAHA (Fakih. C.) Fakihler. Fıkıh âlimleri. (Bak: Fıkıh)
    FUKARA (Fakir. C.) Yoksullar, fakirler.
    FUKARA-YI SÂBİRÎN Sabreden ve avuç açmayan fakirler.
    FUKARA-PERVER f. Fakire bakan. Fukarayı koruyan.
    FUKKA' Ekseriya şerbet içilen kap. * Yağmur suyunun üstünde olan kabarcık ve köpük.
    FUKM (Fukum) Çene.
    FUKU' (C: Faki) Çok sarı olmak. * Safi olmak.
    FUKVE (C: Fukâ) Ok gezi.
    FUL Bakla. Fasulye.
    FULAD Çelik.
    FUM Buğday.
    FUNDUK Fındık. * Misafirhane, han. Otel.
    FURAG f. Işık, ziya, parıltı.
    FURKAN Hak ile bâtılı birbirinden ayıran. İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı farkedip ayıran. * Kur'an-ı Kerim. * Kur'an-ı Kerim'in 25. suresinin ismi.(Furkan; ayırmak, ayırd etmek mânalarından masdardır. Ekseriyetle fark ma'kulâtta, tefrik mahsusatta kullanılır. Sonra furkan, fârık veya mefruk mânasına da gelir. Bu suretle mühim davaları hall ü fasleden kat'i bürhanlara, mu'cizelere furkan ıtlak olunur. Bu mâna ile Kur'an-ı Kerim'in bir ismi de "El-Furkan'dır. E.T.)
    FURSA (C: Furus) İçmek, şirb. * Nöbet.
    FURSAT Müsait an, elverişli durum, uygun zaman, elden kaçırılmayacak faydalı hâl veya vakit. Nöbet.
    FURSAT-CÛ f. Fırsat bekleyen, fırsat arıyan.
    FURSAT-YÂB f. Eline fırsat geçen, fırsat bulan.
    FURUDE f. Alçaklık, âdilik, hasislik. * Kavrulmuş, yanmış. * Alçak, âdi, deni, hasis.
    FUSAHA (Fasih. C.) Fasih kimseler. Güzel ve usule uygun konuşabilenler. Güzel söz söyleme kabiliyetinde olanlar.
    FUSSİLET (Fasıl. dan) Ayırd edilmiş, izâh ve tafsil edilmiş.
    FUSSİLET SURESİ Kur'an-ı Kerim'in 41. suresidir. Mekkî'dir. Secde, Sure-i Akvat ve Mesabih Suresi de denir.
    FUSTAT (Fistat) Göçebelerin kıldan yapılan çadırı. Büyük çadır. * Kapıya asılan perde. * Cemaat.
    FUSUL (Fasıl. C.) Fasıllar. Mevsimler. Bölükler. Kısımlar.
    FUSUL-Ü ERBAA Dört fasıl olan, ilkbahar, yaz, sonbahar, kış mevsimleri.
    FUS'UL Akrep. Yaramaz, kötü kimse.
    FUSUS (Fass. C.) Yüzük taşları. (Bak: Fass)
    FUTA f. Hamamlarda kullanılan bir kumaş cinsi. * Peştemal. Havlu.
    FUTR (Fitre) Yaratmak, halk.
    FUTUNC Yarpuz denilen ot.
    FUTUR (Fatır. C.) Yarıklar. Çatlaklar.
    FUTUR Büyük ve beyaz mantar.
    FUZALA (Bak: Fudala)
    FUZAZ Ayrılmış ve dağılmış nesne.
    FUZLA (Müe.) Daha, en faziletli. Çok faziletli.
    FUZUH Gizli işlerin zahir olup açığa çıkması.
    FUZUL (Fazl. C.) Fazla şey. Lüzumsuz söz.
    FUZULAT Ziyade olup işe yaramayan şeyler. Fazlalıklar.
    FUZULEN Yersiz, usulsüz, haksız olarak.
    FUZULÎ Fazladan olup boşu boşuna söylenen söz. İşe yaramayan. Boşu boşuna. * Boşboğaz. Ahmak. Vazifesinden hariç lüzumsuz şeye teşebbüs eden. * Haksız olarak fiile çıkarılan iş. * Fık: Şer'î izin olmadığı halde diğer bir kimsenin hakkında tasarruf eden kimse. * Büyük bir şâir ismidir. Türk Divan Edebiyatı'nın birçok sahalarında kuvvetli te'sir ve nüfuz sâhibi olan bu büyük şâir, Azeri-Osmanlı edebiyatı kurucularındandır. Türkçe, Arabça, Farsça manzum ve mensur birçok eserler yazmıştır. Leylâ ile Mecnun mesnevisi meşhurdur. Milâdi 16. asırda yaşımış ve tâundan 1555'de vefat etmiştir. Asıl adı Mehmed'dir.
    FÜCCAR (Fâcir. C.) Günahkârlar. Açıktan günah işleyenler.
    FÜC'E Ansızın, birdenbire.
    FÜC'ETEN Apansızın. Birdenbire. Ansızın. Hiç beklenmedik anda.
    FÜCLE Turp.
    FÜCRE Suyun çıkıp aktığı yer.
    FÜCUR Günah. Zina. Namusları pây-mâl etmek gibi şeytanî iştiha. Dinsiz ve ahlâksızların durumu.(Fücur, haktan udul etmek, hak yolunu yarıp nizamından çıkarak fısk u isyana düşmektir. Bilhassa zina etmek, yalan söylemek, edebsizlik etmek mânasına isimlendirilir. E.T.)
    FÜDS (C.: Fedese) Örümcek.
    FÜFS Kırman dağlarında bulunan bir taife.
    FÜGEN f. Yıkıcı, atıcı, düşürücü.
    FÜKAHET (C.: Fükâhât) Hoşa giden söz, lâtife, şaka, mizah.
    FÜKUK Yaşamak. * Kocalmak, ihtiyarlamak. * Ayrılmak.
    FÜLC (C: Füluc) Fevz ve zafer. * Yarık.
    FÜLFÜL (C: Felâfil) Karabiber.
    FÜLFÜL-İ TAVİL Uzun biber.
    FÜLGUR Kuzukulağı dedikleri ot.
    FÜLK Gemi, sandal, kayık.
    FÜLLEYK Bir şeftali cinsi.
    FÜLS (Fels) Mangır, akça, pul.
    FÜLS-İ AHMER Bakır sikke, kızıl mangır.
    FÜLÛ' Yarıklar.
    FÜLUS (Fels. C.) Bakır paralar. * Balık pulu.
    FÜNDAK Hesap defteri.
    FÜNUK İnat etmek.
    FÜNUN (Fen. C.) Fenler, ilimler. (Bak: Fenn)
    FÜNUN-U EKVÂN Kâinata dair fenler. Âlemlere, vücudlara, keyfiyetlere dair olan fenler.
    FÜNUN-U KEVNİYE Kevne (kâinattaki fizikî, kimyevî ve hayatî hâdiselere) dair fenler.
    FÜRADE Yalnızlık.
    FÜRAFÜR Kulağı yırtık kişi.
    FÜRAGA Nutfe, meni.
    FÜRAKIS Galiz ve şiddetli nesne.
    FÜRAT Tatlı su. * Fırat Nehri.
    FÜR'AL Sırtlan eniği.
    FÜRAYIK (C: Ferâyık) Yumuşak bedenli güzel yiğit.
    FÜRCE Medhal, girecek yer, boşluk, açıklık, çatlaklık.
    FÜRFUR Semiz, besili koç. * Bir kuşun adı.
    FÜRHÜD Arslan eniği. * Yüzü güzel oğlan. * Kaba şiş.
    FÜRKAN (Bak: Furkan)
    FÜRKAT (Firâk) Ayrılık.
    FÜRRAA Kalem silmekte kullanılan bez.
    FÜRRE Katılık, şiddet. * Evvel.
    FÜRS şark kavimleri. (Bak: Fars)
    FÜRSİYYAT Fars dili ve edebiyatı bilgisi.
    FÜRTUM Pabuç burnu.
    FÜRTUSE Hınzır burnu.
    FÜRU' (Feri'. C.) Bir kökten ayrılmış kısımlar. Dallar. Budaklar. * Bir sülâleden gelmiş torunlar. Çocuklar. * Fık: Cüz'î hüküm ve kaideler. Ahkâm-ı cüz'iyye.
    FÜRU f. Aşağıda. Âciz. Beceriksiz. Geride kalmış... mânaları ifade eder, kelimenin önüne veya sonuna getirilerek ek olarak kullanılır.
    FÜRUAT Kökten ayrılan kısımlar. Füru'lar. Esastan olmayıp geniş bilgide ortaya çıkan mes'eleler.
    FÜRU-BERDE f. Öne eğilmiş, aşağı eğilmiş.
    FÜRUC Çatlaklık, yarık. * Geçit, kapı. * Boşluk. * Ayıp, kusur.
    FÜRUG Işık. Ziya. Aydınlık. Nur.
    FÜRUG-EFŞAN f. Işık saçan.
    FÜRUHT f. Satım. Satış.
    FÜRUHTAR f. Satıcı.
    FÜRUK (Fark. C.) Farklar. Ayırma vasıfları. Alâmetler.
    FÜRU-MANDE f. Yorgun. bitkin. * Şaşkın, şaşırmış. * Âciz, beceriksiz. * Aşağıda, geride kalmış olan.
    FÜRU-MANDEGÎ f. Yorgunluk, bitkinlik. Beceriksizlik.
    FÜRU-MAYE Soyu alçak. Kötü soylu. Sütü bozuk.
    FÜRUN Ekmekçi fırını.
    FÜRU-NİHADE f. İndirilmiş, tenzil edilmiş.
    FÜRUSÎ f. İyi binici, ata iyi binen.
    FÜRUŞ f. Satan. Satıcı.
    FÜRUŞ (Firaş. C.) Döşemeler. Yerlere serilen örtüler. * Yataklar.
    FÜRUT (C: Efrât) Haddini tecavüz eden. * İsraf. * Zayi. * Yüksek mevzi.
    FÜRUZ f. Parlatan. Nurlandıran.
    FÜRUZAN f. Parlak, parlayıcı, parlayan.
    FÜRZA Irmak kenarından başka yere su gitmesi için açılan gedik. Deniz kenarında gemilerin durmasına mahsus yer. Liman.
    FÜRZEL Sırtlan eniği.
    FÜRZUM Yuvarlak ağaçtan yapılıp, üstünde bir şey yontmağa mahsus dülgerler örsü.
    FÜSA Yellenmek.
    FÜSAFİS Keneye benzer murdar kokulu bir böcek. * Tahta kurusu.
    FÜSAT (Füstât) Kıl. Büyük çadır. * Kapıya asılan perde. * Cemaat. * Mısır'da bir mahallin adı.
    FÜSEHA (Bak: Fusaha)
    FÜSEYFİSA Küçük boncuk taneleriyle veya taş ve cam parçalarıyla süslenmiş satıh.
    FÜSHAM Göğsü geniş olan.
    FÜSHAT Vüs'at, genişlik, açıklık.
    FÜSHAT-KEDE f. Geniş yer.
    FÜSHAT-SERÂY f. Geniş yer, geniş saray.
    FÜSHAT-ZÂR f. Geniş yer.
    FÜSUK (Fısk. dan) Yalancılık. Doğruluk ve itatten ayrılmak. Sıdk u taatten huruc.
    FÜSUL (Bak: Fusul)
    FÜSUN f. Şaşırtıcı, hayret verici ve kendine cezbedici bir güzellik. * Büyü.
    FÜSUNGER f. Sihirbaz.
    FÜSUNKÂR f. Büyüleyici. Cezb ve celbedici. Hayranlık verici.
    FÜSUNPERVER f. Büyüleyici, hayranlık verici, cezbedici, celbedici.
    FÜSUNSÂZ f. Büyüleyici, câzibedâr.
    FÜSÜRDE f. Donmuş, sertleşmiş. Müncemid.
    FÜSÜRDE DİL (EFSÜRDE DİL) Kalbi donmuş. Hissiz. Kalbi katılaşmış.
    FÜSUS Nükte, maskaralık.
    FÜSUS f. Eyvah! Yazık!
    FÜŞAG Sarmaşık otu.
    FÜŞÜRDE f. Direnen, inad eden, ısrar eden.
    FÜŞÜRDE-KADEM f. Ayak direyen, inad eden, ısrar eden.
    FÜŞV Aşikâre ve zâhir olmak. Görünmek.
    FÜTADE (C.: Fütâdegân) f. Mübtelâ, tutkun. * Biçare, zavallı. * Düşkün, düşmüş.
    FÜTAHA Hükmetmek.
    FÜTAN f. Düşen, düşerek.
    FÜTAR Kesmez kılıç.
    FÜTAT Parçalanmış ve dağılmış olan şey. * Her nesnenin ufağı, parçası.
    FÜTL (Eftel. C.) Kolları göğsünden uzak olan kimseler.
    FÜTTAK (Fâtik. C.) Fırsat buldukça adam öldürenler.
    FÜTUH (Feth. C.) Fetihler. * (C: Fütuhât) Açılmak. * Yardım. * Lütf-u İlâhîye ulaşmak. * Zafer. Galibiyet. * Açıklık. Gönül ferahlıkları.
    FÜTUHAT (Fütuh. C.) Fetihler, zaferler, galibiyetler.
    FÜTUN İmtihan ve tecrübe etmek. * Birbiri ardınca mihnete ve şiddete düşmek.
    FÜTUR Yeis. Ümidsizlik. Usanç. * Zaaf. * Keder, gam. * Gevşeklik.
    FÜTÜVVET Dostlara afv ve safh ile muamele. * Yiğitlik. Cömertlik. Lütuf ve ihsankârlık. * Kerem ve seha. * Soy temizliği.
    FÜTÜVVET-MEND f. Elaçıklık, cömertlik.
    FÜUS (Fe's. C.) İki yüzlü baltalar.
    FÜVAK (C: Efâvık) Hıçkırık.
    FÜVEYSİKA Fare.
    FÜVFE (C: Füvek) Pamuk. * Tırnakta olan beyazlık. * Hurma çekirdeği içinde olan beyaz tane. (Hurma ağacı ondan biter). * Çekirdek içinde olan yufka kabuk. * Şey.
    FÜVH (C: Efvâh) Hoş koku.
    FÜVK (C: Efvâk) Ok gezi. * Rum meliklerinden birinin adı.
    FÜVLE (C: Füvel) Bakla. * Sırtlan eniği.
    FÜVM Buğday. Hınta.
    FÜVR Geyik.
    FÜVVE Kızıl boya dedikleri damarlar.
    FÜVVEHE Irmak ağzı. * Sokak ağzı.
    FÜYAK Su kuşlarından uzun boyunlu bir kuş.
    FÜYUL (Fil. C.) Filler.
    FÜYUZ (Feyz. C.) Feyizler. İnâyetler. Keremler. * Suyun çoğalıp taşması. * İnsanın içindeki gizli şeyleri saklamayıp izhar etmesi. * Bir haberin fâş ve şayi' olması.
    FÜYUZAT Feyizler. İnayetler. Füyuzlar. Mânevi tecelliler.
    FÜZUD f. Çoğaltan, ziyadeleştiren, artıran. Muhabbet-füzud $ : Muhabbet artıran, sevgi artıran.
    FÜZUL (Fazl. C.) Ganimetten artıp taksimi mümkün olmayan şey.
    FÜZULAT (Bak: Fuzulât)
    FÜZUN (Efzun. dan) f. Çok. Fazla.
    FÜZUNÎ f. Fazlalık, aşırılık, ziyadelik, çokluk.
    FÜZUN-TER f. Pek fazla, pek çok.
#30.11.2006 21:53 0 0 0
  • GABANE Kişinin fikir ve tedbirinin zayıf ve eksik olması.
    GABARİ Fr. Kara nakil vasıtalarındaki yükün yükseklik ölçüsü.
    GABAVET Ahmaklık, anlayışsızlık, bönlük, kalın kafalılık. (Fıtnetin zıddı)
    GABAVET-İ MÜCESSEME Büyük ahmaklık.
    GABB Sıtmanın gün aşırı tutması.
    GABE Sık ormanlar, balta girmemiş koru ormanı.
    GABEN Rey ve tedbirin zayıf ve eksik olması.
    GABER Büyük meşakkat.
    GABERE Ağaçlık yer. * Bir şey üzerine çökmüş toz.
    GABES Karanlık gece. * Biraz bulanık renkte olan beyazlık.
    GABEŞ (C.: Agbâş) Gecenin sonu.
    GABGAB (C.: Gebâgıb) Çifte gerdan çene altı. Şakak.
    GABÎ Ahmaklık eden, budalalık eden.
    GABÎ Anlayışsız, ahmak, bön.
    GABÎBE Sabah sağılan koyun sütünün üzerine akşam yine sağıp, ertesi güne bekletilip ekşiyen süt.
    GABİN Aldatıcı, hilekâr, alışverişte hile eden.
    GABİR İstikbal. * Gr: Gelecek zaman. * Kalan.
    GABÎSE Keş ile karıştırılmış yağ.
    GABÎT (C: Gubut) Çukur yer. * Bir dere ismi. * Üstüne mıhfe bağlanan çok kuvvetli hayvan.
    GABİYY Zekâsı az olan. Geri zekâlı.
    GABN Alışverişte hile ile çok kazanmak. Haram olan alışveriş.
    GABN-I FÂHİŞ Bir alışverişde veyahut ticari anlaşmada taraflardan birisinin nisbetsiz şekilde fazla aldanması.
    GABN Aldatmak. Hud'a. * Noksan etmek, noksanlaştırmak.
    GABR Bâki olmak, ebedi olmak. * Memede kalan süt bakiyyesi.
    GABRA Yeryüzü, toprak, arz. * Nebat envâından bir nev'i. * Kuraklık, kıtlık. * Çok tuzlu. * Toprak rengi.
    GABS Karıştırmak.
    GABT "Koyun semiz mi" diye el ile yoklamak.
    GABTA (Bak: Gıbta)
    GABYE Büyük taneli olan şiddetli yağan yağmur.
    GAD (Gadâ, gaden) Yarın, ertesi.
    GAD Gelen, gelici.
    GADA (Gazâ) (Gadat. C.) Dağ armudu ağaçları. Dikenli ağaçlar. * Ateşi uzun müddet devam eden seksek ağacı.
    GADA Öğle yemeği. (Bak: Gıda)
    GADAB (Bak: Gazab)
    GADAİR (Gadire. C.) Saç örgüleri.
    GADAK Çok fazla, bol, kesir.
    GADARÎF (Gudruf. C.) Kıkırdak kemikleri, kıkırdaklar.
    GADAT Sabahın erken zamanı. Sabah vakti.
    GADDAR Kahredici, öldürücü. Ahdine vefâ etmeyip hıyânet eden. Hâin, zâlim, çok zulmeden.
    GADDARANE f. Acımadan, merhametsizcesine, zulmedercesine.
    GADDARE Arapların cenbiyesine benzer pala nev'inden bir silâh.
    GADE Bedeni yumuşak olan kadın.
    GADEN Yarın, yarınki gün.
    GADİR (A, uzun okunur) Gadreden, fenalık eden, zulmeden, hıyanet eden.
    GADİR-İ NEFS Nefse fenalık eden.
    GADÎR Durgun su, gölcük, sel suyu birikintisi.
    GADÎRE (C: Gadâir) Saç örgüsü. * Çulha çukuru.
    GADİRÎ (Gadiriyye) Gölde yaşayan hayvan veya bitki.
    GADİYYE (C.: Gadiyyât) Tan ağarmasıyla güneş doğması arası, sabahın erken saatleri.
    GADN Sarkık ve sülpük olmak.
    GADR Hâinlik, vefâsızlık, merhametsizlik. Muâmelede aldatmak.
    GADR-I MUTLAK Mutlak gadr, zulüm.
    GADRDÎDE f. Gadir görmüş, kendisine haksızlık edilmiş olan.
    GADVE Sabahtan öğle vaktine kadar yürümek.
    GAF Fr. Beceriksizce ve yersiz söz yahut davranış.
    GAF Ağaç cinslerinden bir nevi.
    GAFA Her şeyin kemi ve yaramazı. * Toza benzer bir âfet. (Hurma koruğunun üstüne gelip olgunluktan men'eder ve lezzetini bozar.)
    GAFAK Yağmurun yavaş yavaş yağması.GAFER (Gufâr)Ğ : Kadının baldırında, alnında veya başka yerinde olan kıl.
    GAFFAR (Gufran. dan) Günahları örten, günahları bağışlayıcı. Mağfireti çok. * Kullarının günahlarını afveden Cenâb-ı Hak (C.C.)
    GAFFAR-ÜZ-ZÜNUB Günahları örten, affeden Allah (C.C.)
    GAFÎ Her şeyin kemi, yaramazı, kötüsü.
    GAFİL Dikkatsiz, iyi düşünmeyen, uyanık olmayan. Haberi olmayan, ihtiyatsız, başına geleceği önceden düşünmeyen. Allah'ı unutan. Kendi gayr-ı meşru zevkine dalan. (Günde bir taşı binâ-yı ömrümün düştü yere,Can yatar gafil, binası oldu viran bîhaber. (Niyazi-i Mısrî)
    GAFİLÂNE f. Körü körüne, ihtiyatsızca, dalgınlıkla. Gafilcesine.
    GAFİLEN Habersizce, gafil olarak.
    GAFİR Mağfiret eden, kusurları örten, afveden Allah (C.C.)
    GAFİR-ÜZ ZENB f. Günahları örtüp afveden, suçları bağışlayan Cenab-ı Hak (C.C.)
    GAFÎR Çok fazla, sayısız, kalabalık. * Örten, etrafını çeviren. * Umumi. * Boyun, boğaz ve kafada olan tüyler.
    GAFİS Kara ağaç.
    GAFK Hücum etmek, vurmak. * Birbiri ardınca cima etmek.
    GAFLET Dikkatsizlik, endişesizlik, vurdumduymazlık. En mühim vazifeyi düşünmeyip, Cenab-ı Hakk'a itaat gibi işleri bilmeyip, başka kıymetsiz şeylerle uğraşmak. Nefsine ve hevesâtına tâbi olarak Allahı ve emirlerini unutmak.
    GAFLETEN Dalgınlıkla, gaflet eseri olarak.
    GAFR Örtmek, setr etmek. * Menazil-i kamerden üç küçük yıldız.
    GAFUL (GAFLE) Aldanmak. * Terk etmek. * Belirsiz ve idraksiz olmak.
    GAFUR (Gaffar ile aynı mânadadır.) Çok mağfiret ve merhamet eden, suçları en çok afveden. Cenab-ı Hak (C.C.)
    GAFUR-UR RAHİM Kusurları örten, adâletle en ziyade merhamet eden Cenab-ı Hak (C.C.). Mü'minlerin kusurlarını affederek muhafaza eden.
    GAFVE Azıcık uyumak.
    GÂH (Geh) f. Yer. (Yer ve zaman bildiren "ek" dir.)
    GÂH BÂ-GÂH f. Zaman zaman.
    GÂH BÂŞED GÂH NEBÂŞED Bazı olur, bazı da olmaz.
    GÂH Ü BÎ-GÂH Sıralı sırasız, vakitli vakitsiz.
    GAHEB Gaflet.
    GÂHÎ (Gehî) Arasıra, zaman zaman.
    GÂH Ü NA-GÂH Vakitli vakitsiz, zamanlı zamansız.
    GAHVARE f. Beşik.
    GAİB Göz önünde bulunmayan, hazırda olmayan. Kaybolmuş olan. Görünmeyen âlem. * Gr: Üçüncü şahıs, hazırda olmayan kimse.
    GAİBÂNE f. Hazırda görünmeksizin, yüzyüze olmadan. Gizliden.
    GAİLE Dert, sıkıntı, baş belâsı. Tasa, zor iş. * Düşünce.
    GAİLE-İ ZÂİLE Sona eren sıkıntı, ardı kesilen elem.
    GAİR Gayret. * İnsan topluluğu.
    GAİT Necaset, neces, insan pisliği. * Çukur yer. Düz ve geniş yer.
    GAİYYE Bir şeyin sebeb ve neticesini ileri süren felsefe mesleği. * Maksad ve gayeye âit. Son ile alâkalı. Gaye, maksad ve neticeye mensup ve müteallik. (Fr.: Finalizm)
    GAİZ Kızgın, öfkeli, gayzlı.
    GAİZA Yere batan sular, eksilen su. * Bir malın değerinin eksilmesi, azalması.
    GAK Karga sesi.
    GAKFEKA Doğan sesi.
    GAL (Gâle) f. Uzak, baid, ırak.
    GAL (C: Gılâl) Ağaçlı çukur yer. * Muz ağacı. * Selem ağacının bittiği yer. * Bir ot cinsi.
    GALA Yüksek kıymet, pahalılık. * Bir şeyin haddini aşması.
    GALA (GALEYÂN) Kaynamak.
    GALAK (C: Ağlak) Kapı kilidi.
    GALAKA Deri dibâgat ağacı.
    GALAL (Gılâl) (Galle. C.) Zahireler. Mahsuller. * Akarât kiraları.
    GALAN Çok susayan, çok susamış olan.
    GALAT Hata. Yanlış. * Kaideye uymaz söz.
    GALAT-I BASAR Görme duyusunun yanılması. (Meselâ: Su içine batırılmış olan bir çubuğun, kırılmış gibi görünmesi.)
    GALAT-I MEŞHUR Yanlış olduğu hâlde herkes tarafından kullanılan kelime veya terkib.
    GALAT-I RÜ'YET Renk körlüğü. Bir rengi, aslından başka renkte görme. *Görme bozukluğu.
    GALAT-I TAHAKKÜMÎ Bir kelimenin gerek lâfzı ve gerekse mânası itibariyle herkesin kullandığı gibi kullanılmaması.Bu, başlıca üş şeyden olur:1- Nazımda vezne uydurmak için bir kelimenin telâffuzunu değiştirmek, hecesini uzatmak ve kısaltmak yahut harfini gizlemek.2- Çeşitli mânâları olan bir kelimeyi meşhur olmayan bir mânâda kullanmak.3- Gramere ait kaide hatası yapmak. Meselâ: Zen merde, civân pîre, keman tîrine muhtaçEczâ-yı cihân cümle biri bîrine muhtaçbeytindeki "bîr" kelimesinin hecesi uzatılarak galat-ı tahakkümî yapılmıştır.
    GALATAT Galatlar, hatalar, yanlışlar.
    GALAT-GÛ f. Yalan yanlış söyleyen.
    GALAT-NÜVİS f. Yalan yanlış yazan, yanlış tesbit eden.
    GALBA Ağaçları gür ve sık olan koruluk, bahçe. * Pek yüksek ve büyük tepe.
    GALC Azgınlık. * Su içtikten sonra dil ile yalanmak. * Atın yelmeyip bir tarzda yürümesi.
    GALEB (Galb) Üstünlük. Yeğinlik.
    GALEBE Üstün gelmek. Yenmek. Bozmak. Çokluk. * Bastırmak. * Yeğin olmak.
    GALEBE ÇALMAK Galib olmak, üstün gelmek.
    GALEL (C.: Eğlâl) Koruluktan akan su. * Susuzluk.
    GALERİ Fr. San'at eserinin sergilendiği salon veya koridor. * Tiyatroda seyircilere ait balkon. * Üstü örtülü uzun yer. * Yer altında açılmış uzun, dar yol.
    GALES Gecenin sonunda olan karanlık.
    GALET Hesapta yanılmak.
    GALEYAN Kaynayış. Çoşup taşmak. Yerinde duramamak. * Tuğyan ve azgınlık.
    GALEYAN-I EFKÂR Fikirlerin galeyanı. Fikirlerin coşması.
    GALEYAN-I MÂ' Suyun kaynaması.
    GALFAK Geniş, vâsi. * Yumuşak. * Su içinde yetişen yassı yapraklı bir ot. * Kurbağa yosunu.
    GALGALE Sür'atle gitmek. * Gecenin gitmesi. * Haber vermek.
    GALÎ Pahalı. Kıymetli. Ağır. * Haddini tecâvüz eden, haddini aşan.
    GALİB Üstün. Yenen. Mağlub eden. Ekser.
    GALİB-İ MUTLAK Tam olarak galip. Kayıtsız şartsız hâkimiyet sahibi.
    GALİBA Tahminen. Çok zaman. Her halde. Galiben, ekseriyetle.
    GALİBANE f. Muzaffer ve galib olana yakışacak şekil ve surette.
    GALİBEN Ekseriya. Çok zaman. Üstün olarak. Tahmin olduğu üzere.
    GALİBİYYET Üstünlük. Yenmek. Mağlub etmek.
    GALİF Gön ve deri dibâgat etmekte kullanılan bir ot.
    GALİL (C: Gılâl) Güneşin harareti. * Susuzluk harareti. * Kin, hased. * Devenin yulafına karıştırıp yedirdikleri hurma çekirdeği.
    GALÎS (GALS) Kenger otu.
    GALİS Arpa ve buğday karışımından yapılan ekmek.
    GALİYE Galeyan eden. * Değerinden çok pahalı. * Misk ve amberden yapılmış meşhur koku. * Hoş kokulu kıymetli madde.
    GALİYE-BÂR f. Güzel kokulu şey saçan.
    GALİYE-DÂN f. Güzel kokulu şeylerin muhafaza edildiği kap, mahfaza.
    GALİYE-GUN f. Güzel siyah renkli.
    GALİYUN Çoban mayası.
    GALÎZ(E) Çirkin. * Terbiye dışı. * Yoğun. Kaba. * Kokmuş madde.
    GALK Kapıyı kapamak, kapıyı kilitlemek.
    GALL Girmek, sokmak, akmak. * Boynunu, elini zincir ile bağlamak. * Hâinlik yapmak. Hıyanet etmek. * Ganimet malından hırsızlık etmek.
    GALLAT (Galle. C.) Mahsuller, zahireler. * El emekleri, çalışmanın semereleri. * Ev kirası gelirleri.
    GALLE Mahsul geliri. Ekin, irat, gelir. * Akarât kirası. * Hammaliye kirası. * Susamak.
    GALLE-İ VAKF Vakfın faide ve mahsulü. Bununla vakfın tabiî ve hukukî semereleri anlaşılır. Vakıf paraların ticareti ve vakıf akarların kirası, vakıf bahçelerin sebze ve meyveleri bu kabildendir.
    GALLE-DAN f. Tahıl anbarı, zahire deposu.
    GALLE-FÜRUŞ f. Zahireci, zahire ve hububat satan.
    GALS Karıştırmak. * Lâzım olmak. * Cür'et etmek.
    GALSAME Solungaç. Suda yaşıyan hayvanların nefes alma organları. * Gırtlak ağzı, hançere. * Boğaz deliğinin başlangıcı.
    GALTAN f. Yuvarlanan, tekerlenen.
    GALTÎDE f. Tekerlenmiş, yuvarlanmış.
    GALUTA (C: Gulutât) Kişiyi zora düşüren meseleler.
    GALVA' Yiğitliğin başlangıcı. * Gençlik sür'ati.
    GALVE (C: Galevât) Bir okatımı miktarı yer.
    GALYOT Baş ve arka tarafları birbirinin aynı olan eski cins bir gemi.
    GAM (Bak: Gamm)
    GAM f. Köy, karye. * Hatve, adım. * Ayak, kadem.
    GAMA Örtmek, setretmek.
    GAMA' (GIMÂ) Ev örtüsü, çatı.
    GAMAİM (Gımâme. C.) Hayvanların, yem yemelerini veya ısırmalarını önlemek gayesiyle ağızlarına takılan torba gibi şeyler.
    GAMAK Rutubet, ıslaklık. Rutubetli hava.
    GAMAM(E) Bulut. Beyaz bulut. * Örtmek.
    GAMARE Bönlük, ahmaklık, bilmezlik.
    GAMAS Göz pınarından akan irin ve çapak.
    GAMAZA (GUMUZA) Çukur, çukurluk. * Sözün anlaşılmasını zorlaştırmak.
    GAMC Suyu sora sora içmek. * Deve yavrusunun anasının karnı ve ayaklarının altına gelmesi.
    GAMCE (GUMCE) Kabın dibinde kalan su.
    GAMD Zarf, mahfaza. Kın.
    GAMEM Saçın, alnı ve başı örtmesi.
    GAMET Cinsiyet hücresi.
    GAMEZ Malın ve davarın kemi ve küçüğü.
    GAMGAMA Haykırma. Muharebe edenlerin bağırtısı. * Kalb dinlendiğinde işitilen ses. * Sözü, belirsiz söylemek. * Kalbin bulunduğu yer.
    GAM-GÎN Gamlı, kederli.
    GAMIZ Anlaşılmaz, anlaşılması güç. * Kapalı ve karışık söz. * Çukur yer. * Zayıf kişi.
    GAMIZA Kolay anlaşılmayan ince mes'ele. Derin. * Mâruf ve mütebeyyin olmayan hesab.
    GAMİC Huy ve tabiatı doğru ve istikametli olmayan.
    GAMİDE Yemen'de bir kabilenin adı.
    GAMÎL Tüyü gitmiş yumuşak deri.
    GAMÎM Yoğurt yapmak için kaynatılan süt. * Yoğurt.
    GAMÎN Yumuşak.
    GAMÎN f. Tasalı, hüzünlü, kederli, gamlı.
    GAMİR Ekilmemiş, terkedilmiş ıssız yer. * Faydalanılmamış şey. * Mamur olmayan harap yer.
    GAMİR Kurumamış yeşil ot.
    GAMÎS Üstü kuru, altı yaş olan ot. * Ağaç ve otların arasında olan küçük su arkları.
    GAMÎZE Akıl zayıflığı, ahmaklık, geri zekâlılık.
    GAML Tüyünü yolmak için deriyi dürüp gömmek.
    GAMM Keder, tasa, dert, elem, kaygı.
    GAMM-I FİRKAT Uzaklık gamı, ayrılık derdi.
    GAMM-GÜSÂR f. Teselli veren, hüzün ve kederi defeden.
    GAMM-ABAD f. Keder ve hüznü bol. Gamlı.
    GAMM-ALUD f. Kederli, gamlı, hüzünlü, kaygı veren.
    GAMMAZ Birisine iftira ederek zarar veren. Münafık, fitneci. * Adamın ayıplarını arayıp gizli şikâyet eden. * Tersane kethüdalarına mahsus altı çifte kayık.
    GAMMAZANE f. Fitnecilikle, gammazlıkla, koğuculukla.
    GAMMAZİYYET Koğuculuk, fitnecilik, gammazlık.
    GAMM-DÎDE Kederli, tasalı, gamlı, hüzünlü.
    GAMM-FEZA f. Kederi artıran, hüznü çoğaltan.
    GAMM-GÎN f. Kederli, hüzünlü, gamlı.
    GAMM-GÜSAR f. Teselli veren, gam ve kederi defeden dert ortağı. Arkadaş.
    GAMM-HANE f. Hüzün ve tasa yeri. * Mc: Dünya.
    GAMM-HAR f. Kederlenen, hüzünlenen, tasalanan.
    GAMM-NAK Gamlı, kederli.
    GAMM-NİSAR f. Hüzün veren, kederli eden.
    GAMM-PENAH f. Tasalı yer, kederli yer. Kederin, tasanın sığındığı yer.
    GAMM-PERVER f. Keder veren, hüzünlendiren, gam artıran.
    GAMM-ZEDE f. Kederli, hüzünlü, gamlı, tasalı.
    GAMN Yumuşaklık.
    GAMR Derinlik, suyun derinliği. Çok su, büyük deniz. * Uzun, geniş libas. * Cehalet, gaflet. * Şiddet.
    GAMRE (C.: Gamerât) Tecrübesizlik, görgüsüzlük, anlayışsızlık. * İzdiham, kalabalık. * Fenalığa dalmak. * Şiddet. * Zahmet.
    GAMS Suyu şiddetli içmek. * Bir şeyi hakir görmek, birisine iftira etmek. * Nimete şükretmemek. * Göz yummak.
    GAMS Yıldız kayması. * Suya dalmak.
    GAMT Minnetsiz ve şükürsüz olmak. * Horlamak, hakir görmek.
    GAMT Çok yemekten dolayı midenin şişmesi. * Ağırlık olmak.
    GAMTAŞ Gözü zayıf gören.
    GAMUS f. Manda, kömüş.
    GAMUS Şiddetli emir. * Süngü ile vurup, ucunu diğer taraftan çıkarmak. * Karnındaki yavrusu belli olmayan deve.
    GAMUZ İtham olunan, töhmet altında bırakılan. * İçinden kan giden dişi deve.
    GAMZ (C.: Gamuz) Göz yummak, gizli olmak, yumuşak muamele etmek. * Kolay görerek ihmal etmek. * Çukur yer.
    GAMZ Kaş ve gözle işaret, göz kırpmak. * Çene veya yanak çukurluğu.
    GAMZE Süzgün bakış.
    GAMZE-İ CÂDU Büyüleyen gamze. Süzgün bakış.
    GAMZE-İ CELLÂD Cana kıyan yan bakış.
    GAMZE-İ DİL-DUZ Gönül delen süzgün bakış.
    GAMZE-İ FETTÂN Câzibedar ve süzgün bakış.
    GAMZE-İ HUNHAR Kan içen yan bakış.
    GAMZE-FİGEN f. Gamze saçan, süzgün süzgün bakan.
    GÂN f. Cemi' yapmak için, sonu "e" sesi ile biten kelimenin sonuna gelir bir "ek" tir. Meselâ: Bendegân $ : f. Hizmetçiler, bendeler.
    GANA Kifayet, kâfi gelme. * Menfaat, fayda.
    GANAİM (Ganimet. C.) Harpte ele geçen mallar. Ganimetler.
    GANAİM-İ BAHRİYE Harbte ele geçirilen düşman gemileriyle, bunlara ait her türlü levâzım ve eşyâlar.
    GANAİM-İ HARBİYE Harbde düşmandan alınan top, tüfek, gemi, vasıta, yiyecek, içecek vs. gibi ganimetler.
    GANBOT Yapısı küçük olmakla beraber, nisbeten ağır toplarla mücehhez harp gemisi.
    GÂNE f. Bazı sayıların sonlarına eklenerek "lik" halinde sıfatlar yapılır. (Meselâ: Cihâr-gâne: f. Dörtlük.)
    GANEC Koca. * şeyh.
    GANEM Koyun.
    GANES Su içtikten sonra teneffüs etmek.
    GANG ing. Haydut çetesi.
    GANÎ Zengin, kimseye muhtaç olmayan, elindekinden fazla istemiyen. Varlıklı, bol.
    GANİ-Yİ MUTLAK (Gani-yi ale-l ıtlak) Cenab-ı Hak. Her şeye sahip ve hiç kimseye hiçbir cihetle ihtiyacı olmayan gani.
    GANİM Ganimet alan.
    GANİMEN Ganimet almış olarak.
    GANİMET Harpte düşmandan alınan mal. * Çalışmaksızın ele geçen nimet.
    GANİMÎN Harbe bizzat iştirak edip, ganimet almağa hak kazanan muzaffer mücahidler.
    GANİYE Çok hoş, çok lâtif. * Kadın şarkıcı. * Zengin kadın veya kız.
    GANM Kabile ismi.
    GANNAC (Gunc. dan) Çok işveli, çok nâzik.
    GANYAN Fr. At yarışında birinci gelen.
    GAR (Ger) f. Kelimeye eklemekle nisbet veya fâillik mânası verilir. Yapan, yapıcı mânasınadır. Meselâ:
    GARET-GER Yağmacı. Çapulcu.
    GAR Mağara. İn. Kehf. * Defne ağacı. * Gayret. * Fesad. * Tren istasyonu. * Tıb: Beden âzalarında olan cep gibi çukur yer.
    GARABET Yabancılık. Gariblik. * Tuhaflık. * Âcizlik, beceriksizlik. * Gizli olmak. Hilaf-ı âdet olmak. * Iraklık. * Edb: Ne demek olduğu herkesçe anlaşılmayacak kelime ve tabirlerin söz arasında kullanılması.
    GARABET-CU f. Tuhaf şeylere meraklı olan, garip şeyler arayan.
    GARABET-NÜMA f. Yabancılık çeken. Garip, tuhaf.
    GARABÎB Katı, siyah şey. * Koyu renkli.
    GARABİL (Gırbâl. C.) Delikleri iri olan elekler, kalburlar.
    GARABİN (Gırbân. C.) Kargalar.
    GARAİB (Garib. C.) Acaib şeyler. Hayret edilecek şeyler. Tuhaflıklar.
    GARAİBAT (Garâib. C.) Garib ve şaşılacak şeyler. Alışılmadık, tuhaf ve acaib nesneler.
    GARAİBPEREST f. Garib, tuhaf şeylere çok düşkün olan ve çok seven.
    GARAK Suya batmak.
    GARAM Helâk. Mahv. * Aşk. Sevdâ. şiddetli arzu. * Hedef.
    GARAMET (C.: Garâmât) Diyet ve borç gibi şeyleri ödeme. Resim, vergi.
    GARAMETEN Herkese eşit olarak, taksim ederek, paylaştırarak, hakkına göre.
    GARAN Tavşancıl kuşunun erkeği. * Açlık. * Zayıflık.
    GARARE (C: Garâyir) Büyük kıl çuval, harar. * Gafil olmak.
    GARAT (Gâret. C.) Yağmalar. Çapulculuklar.
    GARAYİR (Garâre. C.) Büyük kıl çuvallar, hararlar.
    GARAZ (C: Ağraz) Maksat, niyet, gaye, kasıt. Kötü niyet. Kin. * Ok atılan nişan. * Izdırab. Acı. * Zelillik.
    GARAZ-I ASLÎ Asıl gaye, esas maksad.
    GARAZ-ALUD f. Garezi, hususi bir maksadı olan.
    GARAZEN Düşmanlıkla, garez ederek.
    GARAZ-KÂR f. Düşmanlıkla, eden, hased eden, kin güden.
    GARAZKÂRANE f. Hased ve düşmanlıkla.
    GARB (C: Gurub) Güneşin battığı taraf. Batı. * Sığır derisinden yapılan büyük kova. * Sakaların su koydukları büyük tulum. * Atıldıktan sonra bulunmayan ok. * Yürügen at. * Nasır acısı (gözde olur). * Göz yaşı. * Göz yaşının geldiği damar. * Kenar.
    GARB-I CENUBÎ Güney batı.
    GARB-I ŞİMALÎ Kuzey batı.
    GARBEN Batıdan, garb cihetinden, batı tarafından.
    GARBÎ (GARBİYYE) Batı ile alâkadar, Avrupa'ya mensub. * Aşağı Mısır'ın batı kısımları.
    GARBİYYUN Garplılar, Avrupalılar. Batı memleketleri ahalisi.
    GARDE (C: Megârid) Mantar.
    GARDİYAN Fr. Kolcu, nöbetçi, muhafız.
    GARE (C: Gârât) Bükmek.
    GAREB Gümüş kadeh. * Kavak ağacı. * Havuzla kuyu arasına dökülen su. * Bir nevi koyun hastalığı.
    GARED Güzel ses.
    GARENG f. Çığlık, feryat.
    GARER Sonu mâlum olmayan, neticesi bilinmeyen.
    GARES Açlık.
    GARET (A, uzun okunur) Yağmacılık. Düşmanın malını yağma etmek. * Göbek.
    GARETGER (A, uzun okunur) f. Yağmacı. Çapulcu.
    GARETGERÂN f. Yağmacılar, çapulcular.
    GAREYN (A, uzun okunur) Alt ve üst çene, yâni ağız. * İki gar.
    GAREZ Kayıştan yapılan üzengi. * Ağaç üzengi.
    GARF (C: Guref-Agrâf) Kurtarmak. * El ile su almak. * Bir şeyi kesmek.
    GARGARA Suyu, içilen ilâcı veya başka bir sıvıyı, boğazda oynatıp çalkalama. * Tavuk ve güvercinin ötmesi. * Can boğaza gelip tereddüt etmek. * Çömleğin kaynayıp fıkırdaması. * Çoban koyuna haykırıp çağırması.
    GARÎ f. Kararsız, sebatsız.
    GARİB (A, uzun okunur) Batan. Gurub eden. * İki omuz arası. * Devenin hörgücüyle boynu arası.
    GARİB(E) Hayret verici. Tuhaf. * Kimsesiz. Zavallı. * Gurbette olan.
    GARİB-ÜD DİYÂR Memleketin yabancısı.
    GARİBANE f. Garip gibi, garip kimselere yakışır şekilde, garipçesine.
    GARİB-NÜVAZ f. Kimsesizlere ve gariplere yardım eden. Biçareleri ve zavallıları koruyan.
    GARÎF (C: Guruf) Birbirine girmiş sık ve çok ağaç.
    GARİK Suda boğulmuş.
    GARİKUN Katran köpüğü.
    GARÎM Alacaklı. * Hasım. Rakib. Borçlu veya üzerinde borçtan başka hakları olan kimse.
    GARÎN Havuz dibinde olan balçıklı su. * Her nesnenin kap dibinde kalan çöküğü, tortusu.
    GARÎR Kefil. * Güzel ahlâk. * Durumdan veya işten anlamıyan.
    GARÎSE Yeni dikilmiş fidan.
    GARİYY Cemil, güzel, hüsün.
    GARİZ Taze nesne.
    GARÎZE Asıl. Yaratılıştan olan. Sevk-i İlâhi. Huy.
    GARÎZİYE Tıb: Yaratılışa âit. Yaşamaya âit. Doğuştan. Normal.
    GARK Batmak, suda boğulmak.
    GARKA Bir içim miktarı süt. * Suya batmış.
    GARK-AB f. Suya batmış olan, boğulmuş.
    GARKAD Bir dikenli ağaç. * Medine-i Münevvere'de olan kabristana "Baki-ul Garkad" denir.
    GARKAN Batarak, boğularak.
    GARM Çekmek.
    GARNİZON Fr. Bir şehir veya müstahkem mevkideki birliklerin tamamı. * Askeri birliklerin bulunduğu şehir.
    GARR Aldatmak. * Hırsa düşmek. * Alnında dirhemden büyücek beyazlık bulunan at.
    GARR Beyhude ve bâtıl şey. * Gafil adam. * Aldatan. * Kuyu kazan.
    GARRA Parlak. Beyaz. Güzel. Şa'şaalı. * Kur'an'ın kudsi nurlarının parladığı Medine-i Münevvere'nin bir ismidir.
    GARRAN f. Kükreyen, haykıran. Homurdanan.
    GARRE Gafil kişi, gaflette bulunan kimse.
    GARRENDE f. Kükreyerek vahşileşen arslan ve benzeri yırtıcı hayvan.
    GARS Ağaç fidanı dikmek. * Dikilmiş fidan.
    GARS-I EŞCAR Ağaç dikimi.
    GARS-I YEMİN Sağ el ile dikilen fidan. * Bir kimsenin yanından, fidan gibi ayrılmayan kişi.
    GARSAN Karnı aç kimse.
    GARUR Dünyada insana gurur veren herhangi bir şey. * Aldatıcı. * Allahı unutturan.
    GARV Acip.
    GARZ Batırma, sokma. İğne sokma.
    GARZ Doldurmak. * Noksan etmek, noksanlaştırmak.
    GASA Uzunluk.
    GASAGIS Arslan, esed.
    GASAK (Gusuk-Gasekan) İlk koyu karanlık. * Küfrün karanlığı. * Gözün dumanlanıp, seçemez olması. * Göz kararması. * Herhangi bir şeyin akması, dökülmesi. * Çok soğuk ve fena kokan içki veya su. * Kuvve-i şeheviyye. * Seyelân.
    GASAK-UL LEYL Gecenin ilk karanlığı.
    GASAS Dolu olma. * Yediği ve içtiği şeyin boğazda durması.
    GASASE (Gasis-Gususe) Davarın zayıf olması. * Sözün boş ve faydasız olması. * Yaradan irinin akması.
    GASB Başkasına âit bir şeyi zorla, rızası olmadan almak. Zorla almak. * Zorla alınan şey.
    GASB-I EMVAL Malların gasbedilmesi, zorla alınması.
    GASB-I NUKUD Paraların cebren alınması.
    GASBEN (Gasb. dan) Cebren alarak, zorla gasbederek.
    GASBEN ANH Ona rağmen.
    GASBEN ANK Sana rağmen.
    GASEM Gecenin sonunda olan karanlık.
    GASER Rüzgârın çukur yere getirip yığdığı.
    GASEYAN Mide bulantısı. Kusmak.
    GASGASE Silahsız savaşmak.
    GASIB Gasbeden, zorla alan.
    GASIB-ÜL GASIB Gasbedilmiş malı gasıbdan gasbeden.
    GASIK Gecenin ilk karanlığı. Gece. Karanlık. * Ay doğmak.
    GASÎL Yıkanmış.
    GASÎME Çekirgeli yemek.
    GASÎRE Cemaat, topluluk.
    GASL Yıkama. Gusül. Şartlarına uygun şeklide boy abdesti almak. (Bak: Gusül) * Birisini döğüp vücudunu acıtmak.
    GASL-İ MEYYİT Ölünün yıkanması.
    GASLAK Pişmemiş ve tuzlanmamış olan şey.
    GASM Karanlık, zulmet.
    GASN Kesmek.
    GASR (GASRÂ) Asılsız, alçak kimseler.
    GASS İncelik, zavallılık. * Biçare, zavallı. * Tatsız, yavan.
    GASS Ü SEMİN Fakir ve zengin. Zayıf ve semiz.
    GASSAK Ehl-i cehennemin vücudundan akan irin. * Çok soğuk ve fenâ kokulu içilmez şey.
    GASSAL (Gasl. den) Ölü yıkayıcı.
    GASSAN Dolu, mümteli.
    GASUK Karanlık olmak.
    GASUL Su. Bir şey yıkamakta kullanılan su.
    GASUL Çöğen denilen şey.
    GAŞAM (C: Guşâm) Mübâlağa ile zulmeden.
    GAŞAN (Gaşayân) Gönül dönmek. * Akıl gidip, bihoş olmak.
    GAŞEMŞEM Şecaatinden kimseye baş eğmeyen. * Başını döndürüp yabana iltifat etmeyen. * Zulmedici. * Methi istediği gibi yapamamak.
    GAŞEYAN Kendinden geçmek. Kendini kaybetmek. Bayılmak. Gaşyolmak.
    GAŞİYE Perde. Örtü. * Kıyamet. * Dilenci ve cerrar. * Ziyârete gelen dostlar gurubu.
    GAŞİYE-DÂR f. At uşağı, seyis.
    GAŞİYE SURESİ Kur'an-ı Kerim'de 88. suredir. Mekkîdir.
    GAŞM Zulüm etmek, zulüm yapmak.
    GAŞMERE Yönelmek.
    GAŞŞ Örtmek, setretmek.
    GAŞUM Zâlim, gaddar. * Muannid, inatçı.
    GAŞŞ Hâin.
    GAŞVE (Gışâve-Guşve) Perde, hicap, örtü. * Göz kararmak.
    GAŞY Bayılma, kendinden geçme.
    GAŞY-ÂVER f. Baygınlık veren, bayıltan.
    GAŞYET Kendinden geçme, bayılma. * Örtmek. * Hayret.
    GAŞYET-İ MEVT Koma hali.
    GAŞYOLMA Kendinden geçme. Kendini bilemez hale gelmek.
    GATA (Gıtâ) (C: Agtıye) Perde, örtü.
    GATAMTAM Çok su.
    GATARİF(E) (Gıtrîf. C.) Başkanlar, başlar, reisler, önderler. * Soylu ve asaletli kimseler, itibarlı ve seçkin kişiler.
    GATAŞ (C: Agtaş) Karanlık. * Devamlı su akan gözdeki zayıflık.
    GATATA (C: Gıtât) Bağırtlak cinsinden bir kuş.
    GATAYE Kertenkeleden büyük bir hayvan.
    GATFAN Ev içinde su dökmek için yapılan yer. * Erkek ismi.
    GATGATA Çömleğin kuruyup kaynaması.
    GATİT Horlamak.
    GATRAFE Büyüklenmek, ululanmak, kibirlenmek.
    GATS Batırılma, daldırılma. * Batırma, daldırma.
    GATT Birbirine tâbi olmak. * Gizlemek. * Mükedder etmek, üzmek. * Suya dalmak.
    GÂV f. Öküz, sığır, bakara.
    GÂV-I DEŞTÎ Yaban sığırı.
    GAVA Yoldan çıkmış. Yolunu şaşırmış. Azgın.
    GAVADÎ Sabah bulutu.
    GAVAFİL (Gafile. C.) Gafiller, gaflette bulunanlar.
    GAVAİL (Gaile. C.) Musibetler, belâlar. * Dertler, sıkıntılar, kederler, hüzünler. * Felâketler, âfetler.GAVALÎ $ (Galiye. C.) Güzel kokular.
    GAVAMIZ (Gamız. C.) Anlaşılması zor hakikatler. İnce ve derin mes'eleler.
    GAVANÎ (Ganiye. C) Zenginler. * Kadın şarkıcılar.
    GAVAŞ (Gaşiye. C.) Örtücü, örten.
    GAVAŞÎ (Gaşiye. C.) Kıyametler. * Örtü. At takımından sayılan bir nevi örtü.
    GAVAYA (Gaviyye. C.) Sapmışlar, sapıtmışlar.
    GAVAYET Dalâlete düşme, hak yoldan sapma. * Azgınlık.
    GAVAYET-İ NEFS Nefsin azgınlığı.
    GÂV-BAN f. Sığır çobanı, sığırtmaç.
    GAVC Enli ve yassı olmak. * Muzdarip olmak, acı çekmek.
    GAVELAN Acı bir ot.
    GAVGA f. Döğüşme, kavga, vuruşma. Gürültü. Savaş, muhârebe, harp.
    GAVGA Çekirge. * İnsanların rezilleri. Adi, aşağılık olan kimseler.
    GAVÎ (A, uzun okunur) Çok azgın. Çok sapkın. Yoldan şaşıp azıtan zâlim.
    GAVİYY Azgın. Zâlim. * Tek başına kalan.
    GAVL (C: Gavâyil) Helâk etmek. * Kin tutmak. * Çok miktar toprak. * Feyizden uzaklık.
    GAVR Bir şeyin dibi. Çukur. * Batmak. * Derinlik, nihayet. Kök, esas, temel. * Tefekkür, teemmül. * Dolanmak. * Hakikat.
    GAVR-I AMÎK Derin dip.
    GAVR-I İN'İDAM Yokluk çukurunun dibi.
    GAVR-I MES'ELE Mes'elenin esası, mevzuun künhü.
    GAVS Suya dalmak. Dalgıçlık. * Mc: Bir mes'elenin derinliğine ve hakikatine muttali' olup bilmek. * İyi anlamak. * Maslahata gayret ile girmek.
    GAVS Çağırma. Nida. Medet istemek. * Yardım edici. Medet verici. * Kurtuluş. (Bak: Aktâb)
    GAVS-ÜL A'ZAM Abdülkadir-i Geylanî (K.S.) Hazretlerinin nâmı. En büyük Gavs. Evliyâullahın büyüğü. Gavs-i Ekber de denir. (Bak: Geylanî)(Bir zaman Hazret-i Gavs-ı Azam Şeyh Geylâni'nin (K.S.) terbiyesinde, nazdar ve ihtiyâre bir hanımın bir tek evlâdı bulunuyormuş. O muhterem ihtiyare gitmiş oğlunun hücresine, bakıyor ki, oğlu bir parça kuru ve siyah ekmek yiyor. O riyazattan za'fiyetiyle vâlidesinin şefkatini celbetmiş... Ona acımış. Sonra Hazret-i Gavs'ın yanına şekva için gitmiş. Bakmış ki, Hazret-i Gavs kızartılmış bir tavuk yiyor. Nazdarlığından demiş: "Ya Üstad! Benim oğlum açlıktan ölüyor. Sen tavuk yersin!" Hazret-i Gavs tavuğa demiş: "Kum Biiznillâh" O pişmiş tavuğun kemikleri toplanıp, tavuk olarak yemek kabından dışarı atıldığını mutemed ve mevsuk çok zatlardan Hazret-i Gavs gibi kerâmât-ı hârikaya mazhariyeti dünyaca meşhur bir zatın bir kerâmeti olarak mânevi tevatürle nakledilmiş. Hazret-i Gavs demiş: "Ne vakit senin oğlun da bu dereceye gelirse, o zaman, o da tavuk yesin." İşte Hazret-i Gavs'ın bu emrinin mânâsı şudur ki: Ne vakit senin oğlun da, ruhu cesedine, kalbi nefsine, aklı midesine hâkim olsa ve lezzeti şükür için istese, o vakit leziz şeyleri yiyebilir... L.)
    GAVSİYYET Evliyaullahın başı olmak. Velâyet mertebelerinden yüksek bir makam sahibi olmak. (Bak: Aktab)
    GAVT Derin çukur. * Bir şeyin içine girme, batma, garkolma.
    GAVTA Ağaçlık, sulak yer. * Toprakta çukurluk.
    GAVTA f. Suyun içindeki derinlik.
    GAVTA-BAZ f. Dalgıç.
    GAVTA-BAZÎ f. Dalgıçlık.
    GAVTA-GÂH f. Dalma yeri.
    GAVTA-HAR f. Dalan, batan.
    GAVUN (Gavi. C.) Azgınlar, azmışlar, doğru yoldan çıkıp dalâlete düşmüş olanlar.
    GÂVUR Kâfir. Merhametsiz, inatçı.
    GAVVAS Çok gayretli. Çalışkan. * Suya dalan. * İnci arayan dalgıç.
    GAYAHİB (Gayheb. C.) Gece karanlıkları.
    GAYAT (Gâye. C.) Gâyeler.
    GAYAT Çalgı.
    GAYB Gizli olan. Görünmeyen. Belirsiz. * Güman. Hislerle veya akıl ile bilinmeyen şey. (Bak: Ahbar-ı gayb)(Demek Cenab-ı Hakk'ın gayet büyük ve mükemmel bir rahmeti, re'feti ve şefkati, gaybı bildirmemektedir. Bilhassa masum hayvanlar hakkında daha tamdır. Demek sefihane lezzette sen hayvanlara yetişemezsin. Binler derece aşağı düşersin! Çünki, hayvana nisbeten gaybi olan şeyleri senin aklın görüyor. Elemini alıyor. Setr-i gaybda bulunan istirahat-ı tammeden bilkülliye mahrumsun. S.)
    GAYB-ÜL GAYB Kalbde olmayan şey. Hiç ortada eseri, varlığının, geleceğinin izi ve nişanı olmayan. Gaybın gaybı olan.
    GAYB-AŞİNA f. Gaybı bilen. Gaybdan haberi olan. Gelecekten veya âhiretten haberi olan.
    GAYB-BÎN f. Gaybı gören. Herkesin bilemediği geleceği feraseti ile hissedip bilen. İstikbalden haber veren.
    GAYB-DAN f. Gaybı bilen.
    GAYBET Başka yerde bulunmak. Hazırda olmamak. Gıybet. Bir şeyin diğer bir şey içinde gaib olması. (Bak: Gıybet)
    GAYBÎ Hazırda olmayan. Görünmeyenlere âit. Hazır olmayanlara âit. Başka âlemdekilere âit. Âhirete âit. Gayba âit ve müteallik.
    GAYBUBET Gayıplık, hazırda olmayıp başka yerde olma.
    GAYDA (C: Guyed) Nazik ve yumuşak tenli genç kadın. (Müz.: Agyed)
    GAYDAK Geniş. * Yumuşak. * Kerim kişi. İyi huylu kimse. * Keler yavrusu. * Büluğ çağına varmamış çocuk.
#30.11.2006 22:00 0 0 0
  • Maksad, kasdedilen, netice, sonuç.(Her şeyin vücudunun müteaddit gayeleri ve hayatının müteaddit neticeleri vardır. Ehl-i dalâletin tevehhüm ettikleri gibi dünyaya, nefislerine bakan gayelere münhasır değildir. Tâ, abesiyyet ve hikmetsizlik içine girebilsin. Belki her şeyin gayât-ı vücudu ve netaic-i hayatı üç kısımdır. Birincisi ve en ulvisi Sani'ine bakar ki; o şeye taktığı hârika-i san'at murassaatını, Şâhid-i Ezelî'nin nazarına resm-i geçit tarzında arzetmektir ki, o nazara bir ân-ı seyyale yaşamak kâfi gelir. Belki, vücuda gelmeden, bilkuvve niyyet hükmünde olan istidadı yine kâfidir. İşte, seriüz-zeval lâtif masnuât ve vücuda gelmeyen, yâni sünbül vermeyen birer hârika-i san'at olan çekirdekler, tohumlar şu gayeyi bitemamiha verir. Faidesizlik ve abesiyyet onlara gelmez. Demek her şey; hayatiyle, vücudiyle Saniinin mu'cizat-ı kudretini ve âsâr-ı san'atını teşhir edip, Sultan-ı Zülcelâl'in nazarına arzetmek birinci gayesidir...İkinci kısım: Gaye-i vücut ve netice-i hayat: Zişuura bakar. Yâni, herşey Sâni-i Zülcelâlin birer mektub-u hakaik-nüma, birer kaside-i letafetnüma, birer kelime-i hikmet-edâ hükmündedir ki; melâike ve cin ve hayvanın ve insanın enzârına arzeder.. mütalâaya dâvet eder. Demek, ona bakan her zişuura ibretnüma bir mütalâagâhdır.Üçüncü kısım: Gaye-i vücut ve netice-i hayat: O şeyin nefsine bakar ki; telezzüz ve tenezzüh ve beka ve rahatlıkla yaşamak gibi cüz'î neticelerdir. Meselâ: Azîm bir sefine-i Sultaniyyede bir hizmetkârın dümencilik ettiğinin gayesi: Sefine itibariyle yüzde birisi kendisine, ücret-i cüz'iyyesine ait.. doksandokuzu Sultana ait olduğu gibi; herşeyin nefsine ve dünyaya ait gayesi bir ise, Sâni'ine ait doksandokuzdur. İşte bu teaddüd-ü gayattandır ki; birbirine zıt ve münâfi görünen hikmet ve iktisad, cud ve sehâ ve bilhassa nihayetsiz seha ile sırr-ı tevfiki şudur ki: Birer gaye nokta-i nazarında cud ve seha hükmeder. İsm-i Cevvad tecelli eder. Meyveler, hubublar; O tek gaye nokta-i nazarında bigayr-i hisâbdır. Nihayetsiz cûdu gösteriyor. Fakat, umum gayeler nokta-i nazarında; hikmet hükmeder. İsm-i Hakîm tecelli eder.. Bir ağacın ne kadar meyveleri var, belki her meyvenin o kadar gayeleri vardır ki; beyan ettiğimiz üç kısma tefrik edilir. Şu umum gayeler, nihayetsiz bir hikmeti ve iktisadı gösteriyor. Zıt gibi görünen nihayetsiz hikmet, nihayetsiz cud ile seha ile içtima ediyor. Meselâ: Asker ordusunun bir gayesi, te'min-i âsâyiştir. Bu gayeye göre ne kadar asker istersen var ve hem pek fazladır. Fakat, hıfz-ı hudut ve mücahede-i a'dâ gibi sair vazifeler için, bu mevcut ancak kâfi gelir. Kemâl-i hikmetle muvazenededir. İşte hükümetin hikmeti, haşmet ile içtima ediyor. O halde, o askerlikte fazlalık yoktur denilebilir... S.)
#30.11.2006 22:01 0 0 0
  • GAYE-İ HAYAL Hayalde tasavvur edilen ve ona varılması istenen gaye ve maksat. İdeal.
    GAYED Nazik ve yumuşak tenli olmak.
    GAYET Çok, pek çok. * Nihayet. Gaye. Encam.
    GAYET-ÜL-GAYE Gayenin esası, en son derece. (Bak: Vicdan)
    GAYETEN Son derece, çok fazla olarak.
    GAYETSİZ Nihayetsiz, sonsuz.
    GAYF Eğilmek, meyl.
    GAYHEB (C.: Gayâhib) Gece karanlığı.
    GAYIT (C: Gaytân-Agvât) Çukur yer. * Kenef.
    GAYİR Irak, baid, uzak.
    GAYK (Gayuk) Fikri karışık olmak.
    GAYL Irmak, nehir. * Ağaç, şecer. * Cima etmek. * Kadının hâmile iken çocuğuna süt emzirmesi.
    GAYLE Şişman kadın.
    GAYLEM Kul, cariye. * Kablumbağanın erkeği. * Mevzi ismi. * Mugaylân ağacı.
    GAYM Bulut. * Sisli bulut tabakası. * Pek susayıp hararetlenmek.
    GAYME Çok fazla susama, susuzluk.
    GAYN Susuzluk. * Arapçada "ayn" harfinden sonra gelen harfin adı.
    GAYNA Yaprakları çok olan yaş ağaç.
    GAYNE Aralarından su akamayan birbirine girmiş ve dolaşmış ağaçlar.
    GAYR Diğer, başkası, mâadâ, âher, yabancı. (İstisnâ edâtıdır. Başlarına getirildiği kelimeyi nefy yapar.)
    GAYR-I KABİL Mümkün ve kabil değil, imkânsız. Mümkün olmayan, olamaz.
    GAYR-I MAHDUD Hudutsuz, uçsuz bucaksız, sonsuz.
    GAYR-I MAHSUR Hasrolunmamış. Sınırsız.
    GAYR-I MA'KUL Akıl işi olmayan, aklın kabul etmediği.
    GAYR-I MEBZUL Çok kullanılmayan. Az bulunan şey.
    GAYR-I MECZUZ Devamlı, kesilmeden.
    GAYR-I ME'LUF Alışılmamış, ülfet edilmemiş.
    GAYR-I MEMNUN Devamlı. Kesiksiz. * Minnetsiz, sürekli.
    GAYR-I ME'MUL Umulmadık. Beklenmedik. Birdenbire.
    GAYR-I MEN HÜVE LEH Sâhibinden gayrısı.
    GAYR-I MENKUL Naklolunamayan, taşınamayan (tarla,bağ, ev gibi) mallar.
    GAYR-I MER'Î Görünür olmayan, görünmeyen.
    GAYR-I MESKUN İçinde oturulmayan yer. Kimsesiz yer.
    GAYR-I MEŞRU' Allah'ın rızâsına uymayan, şeriat hârici, kanunsuz iş.(Tarık-ı gayr-ı meşru' ile bir maksadı tâkibeden galiben maksudunun zıddı ile ceza görür. -Avrupa muhabbeti gibi.- Gayr-ı meşru' muhabbetin âkıbetinin mükâfatı, mahbubun gaddarane adavetidir. M.)
    GAYR-I MEŞ'UR Duyulmayan, hissedilmeyen. (Bak: Taht-eş şuur)
    GAYR-I MUTABIK Uygun gelmeyen, uymayan.
    GAYR-I MUTEMED Kendine itimad edilmeyen.
    GAYR-I MÜEKKEDE Tekrarlanmamış ve takviye edilmemiş. * Zannî ve kat'î delil ile sâbit olmayıp, Peygamberimizin (A.S.M.) bazan devam buyurdukları iş veya amel.
    GAYR-I MÜMKİN Mümkün olmayan, imkânsız.
    GAYR-I MÜNBİT İyi ve bol yetiştirmeyen. Münbit olmayan.
    GAYR-I MÜNFEKK Bitişik, ayrılmaz.
    GAYR-I MÜNİF Münif olmayan. (Bak: Münif)
    GAYR-I MÜNKATI' Devamlı, fasılasız, kesiksiz.
    GAYR-I MÜSLİM Müslüman olmayanlar. İslâmiyete girmeyenler.
    GAYR-I MÜSMİR Verimsiz, faydasız, meyvesiz. (Bak: Desâtir)
    GAYR-I MÜTECEZZÎ Ayrılamayan, bölünemeyen.
    GAYR-I MÜTENAHÎ Sonsuz, nihayet bulmaz, bitmez.(Bir noktayı tam yerinde icad etmek için, bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahî lâzımdır. Zira, şu kitab-ı kebir-i kâinatın her bir harfinin, bâhusus zihayat her bir harfinin, her bir cümlesine müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü vardır. M.)
    GAYR-I ŞUURÎ Şuursuz, şuurun dışında.
    GAYR-I UZVÎ Cansız. Uzvî olmayan. (İnorganik)
    GAYR-I ZARURÎ Zarurî ve mecburî olmayan.
    GAYR-ENDÎŞ f. Başkalarını düşünen, şefkatli ve cömert kimse.
    GAYRET Dikkatle ve sebatla çalışmak. * Kıskanmak, çekememek. * Hareketli ve temiz hislerle çalışmak. * Dine, imana, namus gibi kıymetlere tecavüz edenlere karşı müdafaa için harekete gelmek.
    GAYRET-İ BÂTILA Faydasız ve boşu boşuna uğraşma.
    GAYRET-İ CÂHİLİYE Körü körüne uğraşmak. Allah'ın razı olmadığı lüzumsuz şeylere kıymet vererek didinmek.
    GAYRET-İ DİNİYYE Din için gayret etme.
    GAYRET-İ MERDANE Mertçesine gayret.
    GAYRETKEŞ Çalışkan, çabalayıcı. * Bir tarafı tutan, taraftar. * Kıskanç.
    GAYRET-MEND f. Gayretli, çalışkan.
    GAYRET-ŞİAR f. Gayretli. çalışkan.
    GAYRI Başkası, diğeri. Artık. (Bak: Gayr)
    GAYRİYET Ayrılık. Gayrılık.
    GAYS İmdad. Yardım. * Yağmur. * Yağmurla meydana çıkan çayır.
    GAYS-I NÂFİ' Faydalı yağmur.
    GAYSAN Gençlik şiddeti.
    GAYTALE (C: Gıytal) Sık bitmiş olan ağaç. * Seslerin karışması.
    GAYUB (Gayâb-Gaybe) Kaybolmak.
    GAYUR Hamiyetli. Çok çalışkan. Dayanıklı. Çok gayretli. * Kıskanç. ("Gayyur" diye yazılması yanlıştır.)
    GAYURAN (Gayur. C.) Çalışkanlar, gayretkeşler, gayretliler.
    GAYURANE f. Gayretli olan kimseye yakışır şekilde, çalışkan kimseler gibi.
    GAYY Aklın istikametini, yolun doğrusunu kaybetmek. Rüşdün zıddı.
    GAYYA Cehennemin beşinci tabakasındaki çok korkunç bir kuyunun adı. İçine düşenin kolay kolay kurtulamıyacağı korkunç yer.
    GAYYİR (Gayyür) Gayretli kimse.
    GAYZ Hiddet, kin, öfke, gadab. Dargınlık. Hınç.
    GAYZ Ü GAZAB Kızgınlık ve hiddet.
    GAYZ Bir şeyin pahası eksilmek. Hilkati noksan olma. Kıymetten düşük şey. * Suyun eksilip azalması, yere çekilmesi.
    GAYZA Meşelik.
    GAYZ-EFŞAN f. Hiddetli, öfkeli, kızgın.
    GAYZERAN İtburnu.
    GAZ f. Isırma, dişle tutma. * Diş.
    GAZA (C.: Gazevât) Din uğrunda kâfirlerle yapılan mücadele, muhârebe, düşmana kasdetmek. Cenketmek.
    GAZA-YI EKBER Din uğrunda kâfirlerle yapılan büyük muhârebe.
    GAZAB Hiddet, öfke, dargınlık, kızgınlık.
    GAZAB-I İLAHÎ Allah'ın gazabı. Belâ, musibet.
    GAZABEN Gazabla, hiddetle, öfkeyle.
    GAZAB-NAK f. Öfkeli, hiddetli, kızgın. Dargın.
    GAZAL (C: Gazale-Gazelân) Ceylân. Geyik, âhu. Geyik yavrusu. * Şarkıcı, mızıkacı. *Güzel göz.
    GAZALE Dişi geyik. * Güneşin yükselmesi.
    GAZALÎ (Bak: İmam-ı Gazalî)
    GAZALÎ Onyedinci asırda şiirleri ile tanınan Bursa'lı bir şâirin adıdır.
    GAZAMİR Malı çok olan, zengin.
    GAZANFER Kahraman. * İri arslan.
    GAZANFER-İ GAZUB Kükremiş arslan.
    GAZANFERÂNE f. Arslancasına, arslan gibi.
    GAZAR Bir cins güvercin. * Çok, fazla.
    GAZÂT Gazlar.
    GAZÂT-I MUZIRRA Zararlı gazlar. Zehirli gazlar.
    GAZAT (C: Guzâ) Dağ armudunun ağacı. * Dikenli ağaç. * Seksek ağacı.
    GAZAZA Eksiklik.
    GAZB Kızıl boya, kırmızı renkli boya.
    GAZBAN (Gadbân) Dargın, kızgın.
    GAZBE Sağlam, sert taş.
    GAZE f. Çocuk salıncağı.
    GAZE f. Kadınların yüzlerine sürdükleri düzgün allık.
    GAZEFE Bağırtlak kuşu.
    GAZEL Tek kişinin özel bir ahenkle okuduğu manzume. (Aşk ve nefis gibi hislere ait olup, anlamı dine aykırı olursa ve kadın sesi ile câiz değildir.) * Edb: Klâsik şark şiirlerinin en çok kullanılan ve (5-15) beyitlik şekil. * Sonbaharda ağaç üzerinde kuruyan yapraklar. * Ceylân. * Lâtif şey. * Güzel kadınların bahsi ve medhi. * Kadınlar sohbetini sevmek. * Köpeğin, geyiğin sesinden ürkmesi.
    GAZEL-HAN f. Gazel okuyan.
    GAZEL-HANÎ f. Gazel okuyuculuk.
    GAZELİYYAT Gazel tarzında yazılmış şiirler.
    GAZEL-NÜVİS f. Gazel yazan.
    GAZEL-SERA f. Nazım şekilleri arasında gazel meydana getiren.
    GAZEM Bir ot cinsi.
    GAZETE Fr. Genellikle günlük çıkan ve büyük boy olan neşriyat organı. (Bak: Mürcif)
    GAZEVAN Hızlı giden iyi at.
    GAZEVAT (Gazve. C.) Din uğrunda yapılan harbler.
    GAZF Kulağın sarkık olması. * Kırmak. * Geceleyin karanlık olmak.
    GAZGAZA Zillet, aşağılık. * Eksik, noksan.
    GAZIF Yumuşak, geniş.
    GAZIR İyi dibâgat olunmamış deri.
    GAZIYE Çok karanlık olan yer. * Büyük nurlu şey.
    GAZİ Din uğrunda harbeden. Cihadda yaralanmış veya harbetmiş olan kimse. Harpte ordunun başına geçen kumandan. Muzaffer olan ve harpten sağ dönen.
    GAZİD Katı sesli. * Yumuşak ot.
    GAZÎME Gazem denilen otun yetiştiği yer.
    GAZÎR Bol, çok, kesretli, ziyade, fazla.
    GAZİR(E) Mülâyim, yumuşak. Nâzik, uysal.
    GAZİYY (C: Gazâ) Yeni doğmuş kuzu.
    GAZÎZ Gılâfından yeni çıkan çiçek. * Taze.
    GAZL İplik eğirmek, bükmek.
    GAZL Budaklanmak.
    GAZM Güçle ve şiddetle yemek. * Defetmek, kovmak.
    GAZN Hapsetmek. * Kırmak.
    GAZR (Gazâre) (C: Gazâyir) Men etmek, engel olmak. * Hapsetmek. * Geçim kolaylığı, maişet genişliği. * Büyük çanak.
    GAZRA Ucuzluk. * Hayır. * Özlü balçık.
    GAZREME (C. Gazarim) Ölçüsüz, tartısız bir şeyi satmak.
    GAZRUF (C.: Gazârif) Kıkırdak.
    GAZUB (Gazab. dan) Öfkeli, kızgın, hiddetli. Kükremiş. * Büyük yılan. * Abus deve.
    GAZV Kasdetmek. * Küffarla cenk edip savaşmak.
    GAZV Seyelân etmek, akmak. * Münkatı' olmak, kesilmek.
    GAZVA Malın ve davarın kötüsü.
    GAZVE Din düşmanı olan cephenin üzerine taarruz. Muharebe. Cenk. Sefer. Din muharebesi. Gazve, gazivden alınmış olup cenk ve kıtal manasınadır. Düşmanla vuruşmak demektir. Siyer ıstılahında Gaza ve gazve tâbirleri Peygamber Efendimizin bizzat hazır bulunduğu muharebeye denir. Peygamber Efendimizin bizzat bulunmadığı müfrezelere Seriye denilir.
    GAZVE-İ BEDİR Bedir Gazvesi. Bedir Muharebesi.(Melâikelerin, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a hizmeti ve görünmesi ve cinnîlerin O'na imân ve itâati, mütevatirdir. Nass-ı Kur'an ve çok âyatla musarrahtır. Gazve-i Bedir'de beşbin melâike, - nass-ı Kur'an ile - önde, sahâbeler gibi ona hizmet edip, asker olmuşlar. Hattâ o melekler, melâikeler içinde, ashâb-ı Bedir gibi şeref kazanmışlar. M.)
    GAZVER Bir ot cinsi.
    GAZZ (Gadd) Utancından dolayı önüne bakmak. * Bir şeyin miktarını eksiltmek. * Hurmanın tomurcuğu. * Zerafet sâhibi. * Yeni buzağı.
    GAZZAL Eğrilen iplik.
    GAZZE Şam'ın doğusunda bir yerin adı. (Resullulah Efendimizin ceddi Hâşim'in kabri ordadır.)
    GEBE (Bak: Hâmile)
    GEBEŞ Koyunun erkeği. Koç. * Mc: Akılsız, ahmak adam.
    GEBR f. Ateşe tapan, mecusi.
    GEC f. Kireç, alçı, harç.
    GECBAZ Oyunda hile yapan, hileci.
    GECKÂR (Gecger) f. Kireçle badana yapan. Kireç sıvacısı.
    GEÇER AKÇA t. Rayiç para yerine kullanılır bir tabirdir. Bu tabir, eskiden halk arasında yapılan senetlerde, hükümet tarafından akdolunan mukavelelerde kullanılırdı.
    GED (Gedbe) f. Yoksul, dilenci, fakir, dilenen. * Dilencilik.
    GEDA f. Fakir. Kimsesiz. Dilenci.
    GEDA-ÇEŞM f. Dilenci gözlü, yoksul gözlü. * Mc: Aç gözlü, gözü doymaz.
    GEDA-ÇEŞMANE f. Açgözlülükle, açgözlücesine.
    GEDAYAN f. Fakirler. Kimsesizler. Gedâlar.
    GEDAYANE f. Dilencilikle.
    GEDAYÎ f. Dilencilik.
    GEDİKLİ t. Tar: Yeniçeri efradı arasında eskilikleri dolayısıyla imtiyazlı olanlar. Bunlar diğer yeniçerilerden ayrılmak için bellerine seraser denilen kumaştan kuşak sararlardı. * Yıkık, çentikli ve düşük yeri olan. * Mülk olduğu halde vakfa ait bir tarafı olan. * Deniz assubayı ki, eskiden yükselerek subay olabilirdi.
    GEH (GÂH) f. Kelimenin sonuna eklenerek yer veya zaman ifade eder.
    GEHAN f. Zaman, an, vakit.
    GEH(Î) f. Ara sıra. Bazan.
    GEHVARE f. Beşik.
    GEHVARE-GER f. Beşikçi.
    GEHVARE-NİŞİN f. Beşikteki çocuk.
    GELE f. Sığır, koyun ve keçi sürüsü. * Sürü.
    GELEBAN f. Sığırtmaç, çoban.
    GELU f. Boğaz.
    GELU-GİR f. Dağ armudu. Ahlat. * Boğazdan geçmesi zor olan şey.
    GEM VURMAK Mecaz yoluyla mâni olmak, zabtetmek, bağlamak yerinde kullanılan bir tabirdir.
    GENC (GENCİNE) f. Define, hazine. Gömülü hazine. Kenz.
    GENC-İ NİHAN Gizli hazine.
    GENCUR f. Hazine muhafızı, hazinedar.
    GEND f. Pis koku, fenâ koku.
    GENDA(Y) f. Kokmuş, fenâ kokulu.
    GENDEME f. Siğil.
    GENDİDE Kokmuş.
    GENDÜM f. Buğday.
    GENDÜM-GUN f. Buğday renkli.
    GENDÜMNÜMA f. Yüze gülüp aldatan. Hilekâr.
    GENSORU (Bak: İstizah)
    GER Uyuz hastalığı.
    GER f. Türkçedeki "eğer" kelimesinin kısaltılmış şekli. Eğer, şayet mânasındadır.
    GER f. İsimlerin sonlarına eklenir ve yapıcılık bildirir bir edattır. Meselâ: Ahen-ger $ : f. Demirci. Zer-ger $ : f. Kuyumcu.
    GERÇİ f. Öyle ise de, her ne kadar.
    GERD f. Baht, talih. Fayda. * Toz, toprak. * Hüzün, keder, gam, tasa.
    GERD f. Kelimelere eklenir ve "Dönen, dolaşan" anlamlarını verir. Meselâ: Tiz-gerd $ : Çabuk dönen.
    GERDÂ-GİRD f. Fırdolayı.
    GERD-ÂLÛD f. Toz toprak içinde.
    GERD-ÂLÛDE f. Toza toprağa bulaşmış, tozlu topraklı. * Mc: Maddiyatı olan kimse, paralı, zengin.
    GERDÂN f. Dönen, dönücü. Çeviren. (Bak: Gerden)
    GERDE f. İsimlere eklenerek; etmiş, yapmış, eylemiş gibi mef'uller yapılır.
    GERDEN f. Dönen. Dönücü. * Boyun. * Şeci'. Bahadır. Pehlivan.
    GERDENA f. Kuş veya kuzu çevirmesi. * Yürümeye yeni başlayan çocukları, yürümeye alıştırmak için yapılmış bir cins araba. * Kebap şişi. * Fırıldak, topaç.
    GERDEN-BEND f. Boyuna bağlanan nesne, boyun bağı. * Gerdanlık.
    GERDEN-BESTE f. Boynu bağlı. İtâatli. Boyun eğmiş.
    GERDEN-DÂDE (Bak: Gerdenbeste)
    GERDEN-EFRAZ (Gerden-firâz) f. Kibirli, gururlu. Boyun kaldıran, başı yukarda.
    GERDEN-KEŞ f. Âsi, serkeş, isyankâr. * Mağrur, kibirli. * İnatçı, muannid.
    GERDÎDE f. Tavır ve hâlleri değişmiş.
    GERDİŞ f. Dönme, dönüş. Çevrilme, dolaşma.
    GERDİŞ-İ ZEMÂN Zamânın dönüşü.
    GERDUN f. Dünyâ, felek. * Dönen, dönücü, devreden, çevrilen.
    GERDUNE f. Araba, otomobil.
    GERDUNE-İ İCLAL Saltanat arabası.
    GERDUN-MÎNA f. Gök, sema, asuman.
    GERDUN-SİRİŞT f. Mağrur, gururlu, kibirli kimse. * Zâlim, gaddar, kan dökücü. * Tenbel, uyuşuk.
    GERGEDAN Burnu üzerinde boynuzu bulunan ve file benzeyen vahşi bir hayvan.
    GERİLLA (İspanyolca) Büyük bir kuvvete karşı, dağınık küçük kuvvetler tarafından yapılan çete harbi.
    GERK f. Uyuz hayvan.
    GERM f. Sıcak. Kızgın. * Çabuk öfkelenen. * Gayretli, hamiyetli. Tez meşreb.
    GERMA f. Sıcak.
    GERMABE f. Sıcak su hamamı. Kaynarca, kaplıca, ılıca.
    GERMA-GERM f. Pek kızışmış, kızışıp ısınmış. * Sıcağı sıcağına.
    GERMA-PEYMA f. Sıcaklık ölçeği. Termometre.
    GERMÎ f. Hararet, sıcaklık, kızgınlık.
    GERMİYYET Sıcaklık, hararet. Ateşli ve hızlı çalışma.
    GERM-MEND f. Acele eden, aceleci.
    GERM-RAN f. Atı çok süren, hızlı at süren.
    GERM-ÜLFET f. Görüşmesi hararetli olan, hararetli ve sıkı-fıkı görüşen.
    GERM Ü SERD Sıcak ve soğuk. * Darlık genişlik, iyilik kötülük, acı tatlı.
    GERZİŞ f. Zulümden şikâyet etme.
    GESTÎ f. Çirkinlik.
    GEŞ Edâ ve naz yaparak yürüme. * Lâtif, hoş, güzel.
    GEŞT Seyretme, dolaşma, gezme, tenezzüh. * Geçme.
    GEŞT Ü GÜZÂR Gezip tozma, gezme.
    GEŞTE f. "Gezmiş, dolaşmış, dönmüş" anlamlarına gelerek birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Ber-geşte $ : Altüst olmuş. Ser-geşte $ : Başı dönmüş.
    GEV (C.: Gevân) f. Yiğit, bahadır, kahraman.
    GEVAH (Bak: Güvah)
    GEVAHÎ (Bak: Güvahî)
    GEVAN (Gev. C.) Kahramanlar, yiğitler.
    GEVAR t. Ark. Bahçeleri sulamak için çayırdan ufak bir arkla alının kol.
    GEVARE (Gehvâre) Beşik.
    GEVÇ f. Ağaç zamkı.
    GEV-ÇAH f. Dibi görünebilen pek derin olmayan alçak kuyu.
    GEVDEN f. Sersem, ahmak, şaşkın, anlayışsız.
    GEVEN t. Çalı. Dikenli ve bir karış kadar boyunda bir nebat. Aslı Gevân'dır.
    GEVHER f. Akıl ve edeb. * Asıl ve neseb. * Elmas, cevher, mücevher. İnci. * Bir şeyin künhü ve esası. Hakikat. * Noktalı olan harf.
    GEVHER-İ PEND Nasihat küpesi.
    GEVHER-BAR f. Cevher yağdıran.
    GEVHER-EFŞAN f. Cevher saçan.
    GEVHER-FÜRUŞ f. Cevherci, kuyumcu, sarraf.
    GEVHERÎ f. Kuyumcu, cevherci.
    GEVHERÎN f. Mücevher gibi. * Mücevherli.
    GEVHER-NİSAR f. Cevher serpen. * Mc: Düzgün konuşan, güzel söz söyleyen.
    GEVHER-NİŞİN f. Cevherlerle süslenmiş.
    GEVHER-PAŞ f. Mücevher saçan. * Mc: Çok güzel ve düzgün konuşan.
    GEVHER-ŞİNAS f. Cevherden anlıyan, cevherci, kuyumcu.
    GEVHER-TAB f. Altun ve mücevherlerle işlenmiş kadın eşarbı.
    GEVSALE f. Bir yaşına girmiş sığır yavrusu.
    GEVZ f. Ceviz.
    GEYLANÎ Seyyid Abdulkadir-i Geylanî, Gavs-ül A'zam, Gavs, Kutub gibi mecâzi nâm ile bilinen bu zât (Hi: 470-561) yılları arasında yaşamış ve Kadirî Tarikatının müessisidir. Müteaddid müridlerinden bir çoğu sonradan veli olarak meşhurdurlar. Derslerinin te'siriyle birçok Hristiyan ve Museviler Müslüman olmuşlar, ruhâni feyze ermişlerdir. Aktab-ı Erbaa'dan sayılır. (R.A.)
    GEZ f. Arşın, endaze. * İlgın ağacı. * Okun çentiği. * Tâlim için yapılmış kısa ok.
    GEZA f. Isırıcı, ısıran.
    GEZEND f. Musibet, belâ, felâket, âfet. * Elem, keder, hüzün. * Zarar, ziyan.
    GEZİDE f. Isırılmış, dişlenmiş.
#30.11.2006 22:04 0 0 0
  • GIBB Nihayet, son, netice. * İki günde bir. Gün aşırı. * -den, -dan, sonra mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır.
    GIBB-ED DUÂ Duâdan sonra.
    GIBB-EŞ ŞEHÂDE Şâhitlikten sonra.
    GIBB-ET TAHKİK Tahkik ettikten sonra.
    GIBBEN Nâdiren, seyrek, arasıra.
    GIBTA İmrenme. Aynı iyi hâli isteme. Şiddetle başkasının güzel bir halinin kendisinde de olmasını arzu etme.
    GIBTA-ÂVER f. Gıbta ettiren, imrendiren.
    GIBTA-FERMÂ f. Gıpta verici, imrendirici.
    GIBTA-KEŞ f. İmrenen, gıpta eden.
    GIBTA-RESÂ f. İmrendirici, gıpta ettirici.
    GIDA Besleyici madde. Vücuda lâzım olan yenecek ve içilecek şeyler. * Kuşluk vakti yenen yemek. * Zihni ve kalbi olgunlaştıracak Kur'an ve iman ilmi ve Allah'a ibadet ve taat.
    GIDA-YI RUH Ruhun gıdası.
    GIDAÎ Gıda olabilen. Gıda cinsinden.
    GIFARE Kat kat bulut. * Başa örtülen bez parçası. * Yama.
    GILAB Birbirine galip olmasını dilemek.
    GILAF Kın. Kılıcın kılıfı. Bir şeyin üzerinin örtüsü.
    GILAF-I LATİF Lâtif örtü.
    GILAF-I SEYF Kılıç kını.
    GILAL (Bak: Galâl)
    GILALE (C: Galâyil) Zırh altına giyilen kısa gömlek. * Küçük kaftan zıbını.
    GILAZ Yoğunluk, koyuluk.
    GILAZ (Galiz. C.) Şedid. Sert. Kalın ve kaba şeyler.
    GILBIT Taşsız yer.
    GILDIRGIÇ Mücellit ıstılahlarındandır. Kitapların kenarlarını kesmeğe mahsus, rende biçiminde bir âlettir.
    GILK Acip ve garip. * Zahmet, meşakkat, güçlük.
    GILL Düşmanlık, garaz ve adavet, gizli kin ve haset.
    GILLİM Cimâı şiddetle arzu eden.
    GILL U GIŞ Aklın muhtelif fikirler üzerinde kararsızlığı. * Gönül darlığı. * Kin ve hile. Hıyanet ve adavet.
    GILMAN (Gulâm. C.) Bıyığı yeni bitmiş gençler. * Cennet'te hizmet gören delikanlılar. * Köleler, esirler.
    GILMAN-I ENDERUN Tar: Topkapı Sarayı (Yenisaray) iç oğlanları hakkında kullanılan bir tabirdir. Bunlar derece ve hizmet itibariyle başka başka odalara ayrılmışlardı.
    GILMAN-I HASSA Tar: Padişahların hususi köleleri. Bunlara ilk zamanlarda "İç oğlanları", daha sonları da "İç ağaları" da denilirdi. Bunlar, "Enderun-u Hümayun" denilen ve sarayın Babussaade'den içeride bulunan kısmında hizmet ederler; derece ve hizmet itibariyle başka başka odalarda otururlardı. Bu odalar; Büyük ve Küçük Odalar, Doğancı Koğuşu, Seferli Odası, Kiler Odası, Hazine Odası adlarını taşırlardı.
    GILMAN Ü CEVARÎ Köleler ve cariyeler.
    GILME (Gulâm. C.) Delikanlılar, gençler. * Esirler, köleler.
    GILT Akdolunan pazarlığı bozmak.
    GILZET Kabalık, sertlik. * Kalınlık, galizlik.
    GILZET-İ MİZAC Huy ve mizac sertliği.
    GIMAR (Gamr. C.) Gaflet. Cehalet. Şiddetler. Çok su. Büyük denizler. * (Gımr. C.) Çok susuzluk. * Kin tutma.
    GIMD (C.: Agmâd) Kılıf, kın, mahfaza. * Bakla, bezelye, fasulya ve benzerleri gibi şeylerin kabuğu.
    GINA Zenginlik. Yeterlik. * Tok gözlülük. * Mülâki olmak. Bir kimseye dostluğunda devamlı olmak. * Bıkma, usanç. * Şarkı söylemek. Teganni etmek.
    GIRA (Garrâ) Tutkal.
    GIRAJOVA ATEŞİ Tar: Eskiden kale müdafaalarında hücum edenlere karşı ve deniz savaşlarında düşman gemilerini tutuşturmak için kullanılan ve su ile sönmeyen bir cins ateş. Balmumu, kükürt, ispirto, kâfuru karmasından ibarettir. Bu ya doğrudan doğruya tutuşturulur veya buna batırılmış yuvarlak yün parçaları ateşlenerek atılırdı.
    GIRANDİ DİREĞİ Geminin ortasındaki en büyük direk. Bu yekpâre olmayıp üst üste dört direkten mürekkepti.
    GIRAR Devenin sütünün azalması. * Az uyku. * Miktar. * Cihet, Misâl. * Yol. * Birbiri ardınca olmak. * Her nesnenin kenarı. * Büyük kıl çuval.
    GIRAS Ağaç budağı. * Ağaç dikecek vakit.
    GIRBAL (C.: Garâbil) İri delikleri olan elek, kalbur.
    GIRBAN (Gurâb. C.) Kargalar.
    GIRBIN Selin getirdiği çamur.
    GIRBİL Havuzun dibinde kalan balçıklı su. * Bardak ve şişenin dibinde olan tortu.
    GIRGIRA (C.: Garâgır) Yaban tavuğu.
    GIRÎV f. Bağırma, feryat etme, çığlık atma, bağrışma.
    GIRIZÎ (Bak: Gariziye)
    GIRK Çok, kesir.
    GIRKÎ Yumurta kabuğu.
    GIRNEVK (C: Garânik-Garânika) Su kuşlarından boynu uzun bir kuş. Telli turna. Kuğu kuşu.
    GIRR İşten anlamayan ahmak kişi.
    GIRRE Gaflet. Boş bir şeye aldanan. * Tevbeyi sonraya bırakıp, aldanan. Övünen, gururlu. Gâfil. İşe yaramaz.
    GIRS (C: Egrâs) Dikilmiş ağaç. * Çocukla birlikte anadan çıkan ince deri.
    GISLÎN Yara yıkandığında içinden çıkan irinli ve kanlı su. * Cehennem ehlinin etleri ve kanlarının yıkandığı nesne.
    GIŞA Örtü, perde. * Zar. Deri. Kabuk. * Üst tabaka. * Zarf. Mahfaza.
    GIŞA-YI TABLÎ Tıb: Kulak zarı.
    GIŞAŞ Az, kalil. * Evmek, acele.
    GIŞAVET Göz kararmak. * Körlük yapan perde. Kabuk. * Baş örtüsü.
    GIŞŞ Hıyânet etmek, hâinlik yapmak. * Yaramaz olmak. * Saf olmayıp karışık olmak.
    GIŞYAN Bürünmek, örtünmek. * Cimâdan kinâye olur.
    GITA Örtü. Örtünecek şey. Perde.
    GITA-YI BASAR Göz perdesi.
    GITA-YI RAKİK İnce örtü.
    GITARRES (C: Gatâris) Zâlim, mütekebbir, kibirli kimse.
    GITRİF (C.: Gatârif) Başkan, reis. * Asil ve itibarlı kimse. Soylu kişi.
    GITRİF Mütekebbir, gururlu, kendini beğenmiş.
    GIYAB Görünmemek. Göz önünde olmamak. * Hazırda bulunmamak. * Bilinmeyen şeyler. * Arka. Arkasından.
    GIYABE Derinlik, dip.
    GIYABEN Bulunmadığı halde. Mevcut ve hazır olmaksızın. * Mahkeme veya duruşmada olmadan.
    GIYABÎ Arkasından olarak. Kendi hazır olmadığı halde arkasından. Gayba âit. Gayba mensup ve müteallik.
    GIYAR Keçe. * Ehl-i zimmetin nişanı.
    GIYAS Medetkâr. Yardımcı. Nusrete yetişen. * Meded. Yardım.
    GIYAS-ÜD DİN Dinin intişar etmesine yardımı dokunan kimse.
    GIYASA Suya dalmak.
    GIYBET Arkadan çekiştirmek. Hazır olmayan birisinin aleyhine konuşmak. Birisinin gıyabında hoşuna gitmeyen bir şeyi söylemek. (Gıybet odur ki: Gıybet edilen adam hazır olsa idi ve işitse idi, kerâhet edip darılacaktı. Eğer doğru dese; zâten gıybettir. Eğer yalan dese; hem gıybet, hem iftiradır. İki katlı çirkin bir günahtır. M.)(Gıybet, mahsus birkaç maddede câiz olabilir:Birisi: Şekva suretinde bir vazifedar adama der, tâ yardım edip o münkeri, o kabahati ondan izale etsin ve hakkını ondan alsın.Birisi de: Bir adam onunla teşrik-i mesâi etmek ister. Senin ile meşveret eder. Sen de sırf maslahat için garazsız olarak, meşveretin hakkını edâ etmek için desen: "Onun ile teşrik-i mesâi etme. Çünki zarar göreceksin."Birisi de: Maksadı, tahkir ve teşhir değil, belki maksadı, târif ve tanıttırmak için dese" "O topal ve serseri adam filân yere gitti."Birisi de: O gıybet edilen adam fâsık-ı mütecahirdir. Yâni fenalıktan sıkılmıyor, belki işlediği seyyiatla iftihar ediyor; zulmü ile telezzüz ediyor; sıkılmıyarak âşikâre bir surette işliyor.İşte bu mahsus maddelerde garazsız ve sırf hak ve maslahat için gıybet câiz olabilir. Yoksa gıybet, nasıl ateş odunu yer bitirir; gıybet dahi a'mâl-i sâlihayı yer bitirir.Eğer gıybet etti veyahut istiyerek dinledi; o vakit $ demeli, sonra gıybet edilen adam ne vakit rast gelse: "Beni helâl et." demeli... M.)
    GIYER Halden hale dönmek.
    GIZA Gıda, besin. (Bak: Gıda)
    GİL f. Su ile ıslanmış toprak, balçık. Lüleci çamuru, kil.
    GÎL (C: Guyul) Meşelik ve çalılık yer. * Arslan yatağı. Arslanların bulunduğu yer.
    GÎLE f. İki dağ arasındaki yol, vadi. * Şikâyet. * Üzüm tanesi.
    GÎLE Bir kimseyi aldatıp bir yere götürüp öldürmek.
    GİLİGER f. Duvarcı, sıvacı. * Çamurcu.
    GİLLE-MEND f. Şikâyet eden, halinden memnun olmayan.
    GİL-ZAR f. Çamurlu yer.
    GİN f. Türkçedeki "li, lu, lı" eklerinin karşılığıdır.
    GÎNE Leşten akan murdar sarı su.
    GÎR f. (Giriften) "Tutmak, yakalamak" mastarının emir köküdür. Türkçedeki: yapan, tutan, tutucu, dağılan, yayılan gibi mânalara gelir. Kelimenin sonuna eklenir.
    GÎRA f. Müessir, te'sir eden, tutucu.
    GÎRA-GİR f. Tutan tutana.
    GİRAMÎ f. Muhterem, aziz, hürmete değer. * Ulu, büyük.
    GİRAN f. Pahalı. Tartısı ağır olan. Ağır. Dolu. * Sert. Katı. * Bıktırıcı. Usandırıcı.
    GİRAN-BAHA f. Kıymet ve pahası çok olan.
    GİRAN-BAR f. Meyvesi çok olan ağaç. * Ağır yüklü. * Gebe insan veya hayvan. * Zengin, gani.
    GİRAN-CAN f. Ağır kanlı, ağır hareketli, can sıkıcı (adam).
    GİRAN-CANÎ f. Can sıkıcılık.
    GİRAN-DEST (C.: Girandestân) f. İşini ağır yapan kimse. Eli ağır kişi.
    GİRAN-DESTMAYE f. Zengin, gani. Sermayesi ve malı mülkü çok olan. * Mârifetli, mahâretli, hünerli.
    GİRAN-DUD f. Duman, sis. * Kara bulut.
    GİRAN-GUŞ (C.: Giranguşân) f. Sağır, kulağı ağır işiten.
    GİRAN-GUŞÂNE f. Sağırcasına.
    GİRAN-HAB f. Uykusu ağır olan adam.
    GİRAN-HAR f. Obur, çok yiyen.
    GİRAN-HATIR f. Canı sıkılmış, gücenmiş.
    GİRAN-HUY f. Fena mizaçlı. Kötü huylu.
    GİRANÎ f. Ağırlık, sıklet.
    GİRAN-KADR f. Kadr u itibar sahibi. Hürmet edilen kimse.
    GİRAN-KÎSE f. Cimri, hasis, pinti.
    GİRAN-MAYE f. Kıymetli ve değerli olan şey.
    GİRAN-RİKAB f. Ciddi ve vakur kimse. * Harpte düşmana saldıran, azimli kişi.
    GİRAN-SAYE f. Yüksek makam ve mevki sahibi. * Ordu kumandanı.
    GİRAN-SENG f. Ağır başlı kişi. Ciddi ve vakar sahibi kimse. * Sabırlı, kanaatkâr.
    GİRAN-SER (C.: Giranserân) f. Mağrur, kibirli, gururlu, kendini beğenmiş.
    GİRAN-SERÎ f. Kibirlilik, mağrurluk, enaniyetli oluş, kendini beğenmişlik.
    GİRAN-SEYR (C.: Giranseyrân) f. Hareketleri ve yürüyüşü ağır olan.
    GİRAN-SİRİŞT (C: Giransiriştân) f. Tembel, ağır tabiatlı, ağır kanlı.
    GİRD f. Yuvarlak.
    GİRDAB f. Suların dönerek çukurlaştığı yer. * Tehlikeli yer. Mühlike. Tehlikeli yer ve zaman.
    GİRDA-GİRD f. Fırdolayı, çepeçevre.
    GİRD-ALUD f. Toz toprak içinde kalmış, toza bulanmış.
    GİRDAR f. Meşgale, meşguliyet. * Tarz, âdet, yürüyüş.
    GİRDE f. Yuvarlak, değirmi. * Evvelce yahudilerin, müslümanlardan ayırd edilebilmeleri için, omuzlarına diktikleri sarı renkte bir parça. * Açılmış yufka. * Yuvarlak yastık. * Gr: Bütün, hepsi, tamamı.
    GİRDEBAN f. Gözcü, gözetici.
    GİRD-GÂR f. Allah.Yaratıcı. Kudret sahibi. (Bak: Kird-gâr) GİRDİBAD $ : (Gird-bâd) f. Kasırga. Yel çevrintisi. Tehlike. Girdap.
    GİRDU f. Ceviz.
    GİRE (C: Guyer) Diyet.
    GİRGİN Her yere sokulan, herkesle görüşen, sokulgan. * Mensub, alâkalı, müteallik.
    GİRÎBAN f. Elbise yakası.
    GİRÎBAN-ÇÂK f. Yakası yırtık. * Mc: Kederli, hüzünlü, üzüntülü.
    GİRÎBAN-GİR f. Yaka tutan.
    GİRÎBANÎ f. Bir çeşit gömlek.
    GİRİFT f. Yakalama, tutma. * Dolaşık. Birbiri içine girik. Girintili çıkıntılı, karışık. * Motifleri birbirine girik ve içiçe geçme olan tezyinat tarzı. Buna aynı zamanda arabesk de denilir. * Türk musikisinin nefesli sazlarından olup, bugün unutulmak üzeredir. Ney'e benzer. Girift çalana "Giriftzen" denilir.
    GİRİFTAR f. Tutulmuş. Yakalanmış.
    GİRİFTE f. Yakalanmış, tutulmuş. * Bir hastalığa mâruz kalmış, hastalığa yakalanmış. * Esir.
    GİRİFTE-DEM f. Nefesi tutulmuş.
    GİRİFTE-GÎ f. Tutkunluk. * Hastalık hali. * Esirlik.
    GİRİFTE-HÂTIR f. Gücenik, kırgın.
    GİRİFTE-LEB (C: Giriftelebân) f. Dudağı tutulmuş. * Mc: Sessiz, sakin (kimse).
    GİRİFTE-SER f. Aklı fikri dağılmış kimse. Dalgın kişi.
    GİRİFTE-ZEBAN Kekeme, dili tutuk.
    GİRİH f. Bağ, düğüm.
    GİRİH-BEND f. Bağcı, düğümcü. * Uçkur.
    GİRİH-BÜR f. "Düğüm kesen". Yankesici.
    GİRİHÇE f. Küçük düğüm, düğümcük.
    GİRİH-GÎR f. Düğümlü, dolaşık.
    GİRİH-KÜŞA f. Düğüm açan, bağı çözen. * Mc: Müşkülâtları yenen, zorlukları halleden.
    GİRİS(E) f. Oyun, hile, dalavere.
    GİRİŞME f. İşve, naz, cilve. Gözle kaşla işaret.
    GİRİT MADALYASI Tar: Biri Sultan Aziz diğeri Sultan II.Abdülhamid devrinde olmak üzere ihdas olunan madalyalar. Her ikisinin de altun ve gümüş olmak üzere iki türlüsü vardı. Girit işinde hizmeti görünen devlet ricaline altun, ikinci derecedeki memurlarla halka, gümüş olanı verilirdi. (O.T.D.S.)
    GİRİVE (Girve) f. Çıkmaz yol. Çıkmaz sokak. * İçinden çıkılması müşkül olan durum.
    GİRİZGÂH (Bak: Gürizgâh)
    GİRİZİYE (Bak: Gariziye)
    GÎRUDAR f. Savaş, muharebe, cenk, cidâl, kavga.
    GİRYAN f. Gözyaşı döken. Ağlayan.
    GİRYE f. Gözyaşı.
    GİRYE-İ ŞÂDÎ Sevinçten dolayı olan ağlama. Sevinç gözyaşı.
    GİRYE-BAR f. Gözyaşı döken, ağlayan.
    GİRYE-DAR f. Ağlamış, göz yaşı dökmüş.
    GİRYE-ENGÎZ f. Ağlatacak sebep, ağlamaya sebep olan.
    GİRYE-FEŞAN f. Acıklı acıklı ağlayan, gözyaşı saçan.
    GİRYE-FEZA f. Çok ağlatan, ağlamayı artıran.
    GİRYE-KÜNAN f. Gözyaşı dökerek, ağlayarak.
    GİRYE-MEŞHUN f. Gözyaşı ile dolu.
    GİRYE-NAK f. Ağlayan, gözyaşı döken. Ağlayıcı.
    GİRYENDE f. Ağlayan, gözyaşı döken.
    GİRYE-NÜMUD f. Ağlar gibi görünen, ağlamışa benziyen.
    GİRYE-PAŞ f. Ağlayan, gözyaşı döken.
    GİRYE-PERVERD f. Ağlatıcı, gözyaşı döktüren, ağlamayı getiren.
    GİRYE-RÎZ f. Gözyaşı döken, ağlayan.
    GİRYE-ZAR f. Oturup ağlanılan, gözyaşı dökülen yer.
    GÎSU f. Uzun saç, omuza dökülen saç.
    GÎSU-BEND f. Saç örgüsü, saç bağı. * Altundan yapılmış kadın tarağı.
    GİŞ f. Kalb, yürek.
    GİŞE Fr. Tren istasyonu, vapur iskelesi ve mağaza gibi yerlerde bilet veya paranın alınıp verildiği yer.
    GÎTÎ f. Âlem, dünya.
    GÎTÎ-BAN f. Hükümdar, padişah.
    GÎTÎ-FÜRÛZ Dünyayı aydınlatan.
    GÎTÎ-NEVERD f. Dünyayı gezen, dünyayı dolaşan.
    GÎTÎ-NÜMA f. Dünyayı gösteren, cihanı gösteren.
    GÎTÎ-SİTAN f. Dünyayı zapteden, cihangir.
    GİYA(H) f. Nebat, bitki.
    GİYA-ZAR f. Çayır, çimenlik, otluk.
    GİYOTİN Fr. Eskiden Fransa'da idam cezalarının infazı için kullanılan, kafa kesmeye yarar âlet.
    GİZLİK f. Uzun saplı kalemtraş. * Bıçak, çakı, kılıç gibi şeylerin keskin olan tarafı.
    GLADYATÖR Eskiden Roma sirklerinde vahşi hayvanlarla veya birbirleriyle boğuşan kimse.
    GOLFSTRİM ing. Atlas Okyanusunda, Meksika Körfezinden başlayarak Norveç kıyılarından Avrupa Rusyası'nın kuzey kıyılarına kadar gelen ılık bir deniz akıntısı.
    GONCE f. Gonca. Tomurcuk. Çiçeğin açılmamış durumu.
    GONCE-İ ÂB Yağmur yağarken suyun yüzünde meydana gelen kabarcık.
    GÖDEN Kalın barsağın son kısmı.
    GÖKDELEN t. Yirmi veya daha çok katlı bina.
    GÖN Tabaklanmış deri, her çeşit meşin, sahtiyan vesaire.
    GÖNDER Tar: Seferde ordunun ve ileri gelen vezir ve diğer devlet ricalinin atlarına bakmak ve sair zamanlarda ise has ahır ve çayır hizmetlerinde kullanılmak üzere gayr-ı müslimlerden ve hasseten Bulgarlardan tertip edilmiş bir sınıf olan voynukların her mıntıkada iki, üçü ve dördü hakkında kullanılır bir tâbirdir. * Ucuna birşey takılan uzun sopa veya sırık. Kullanış şekline göre isim alır: Bayrak, sancak gönderi. * Çift sürerken öküzleri dürtmekte kullanılan ucu iğneli uzun sopa. * Sancak çekmek için geminin kıç tarafındaki direğe gönder denildiği gibi, mavnayı yürütmek için kıyıya veya suyun dibine dayatılan sırığa da gönder adı verilir.
    GÖTÜRÜ Tartı veya ölçü ile olmayarak, toptan ve kesin olan.
    GÖYNÜK Arpa torbası. * Ufak süt kabı. * Kıldan yapılmış yoğurt torbası.
    GÖZ BOYAMAK t. Mc: Aldatmak, hileye düşürmek.
    GÖZDAĞI t. Mc: Birini istenilen yola getirmek için samimi olmayan şiddet gösterişleriyle korkutmak ve tehdit etmek.
    GRAFİK yun. Bir hâdisenin gidişatını göstermek, birkaç şey arasında karşılaştırma yapmak için çizgi ve şekillerle yapılan rakamlı cetvel.
    GRAMER Fr. Cümlelerin, kelimelerin, hecelerin ve harflerin hallerinden bahseden ilim. Dil bilgisi.
    GRANİT Fr. Jeo: Muhtelif renklerde çok sert bir çeşit taş.
    GREV Fr. İşçilerin isteklerini işverene kabul ettirmek için, işlerini hep birlikte bırakmaları.İslâmiyette işçi hakları çok ciddi korunmakla beraber, grev ve benzeri hareketlere başvurulması istenmez. Çünki grev, millî gelire zarar verdiği gibi, sosyal grupları doğurmakla boğuşmalarına ve dolayısıyla da millî huzura zarar getirir. Grev, daha çok kapitalist sistemlerin "Hak, kuvvettedir" şeklinde ifade edilen Avrupa'nın medeniyetindeki olumsuz düsturlarının bir sonucudur. Ve bir işçinin işverenle iktisadî müsabaka edemediğinden, işçiler birliği kurulmasıyla işverene karşı güçlü olmasına kapitalist sistem itiyor. Halbuki İslâmda kişi, kendi küçük gücüyle başbaşa bırakılmamıştır. Çünki "hak kuvvettedir" kaidesinin yerine; İslâm, "kuvvet haktadır" der. İşçi haklı ise, devletin gücü işçinin yanında olur. Bununla beraber İslâm, müsbet müsabaka prensibini de kaldırmaz. Ancak taraflar arasında hukuk ve adaletle nezaret eder.
    GU(Y) "Diyen, söyleyen" mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Rast-gu $ : Doğru söyleyen. Suhan-gu $ : Söz söyleyen, konuşan.
    GUBAR Toz.
    GUBAR-ÂLUD f. Tozlanmış, toza bulanmış. tozlu.
    GUBARE f. Sığır ağılı, mandıra. * Sığır sürüsü.
    GUBARÎ Eski harflerle yazılan bir çeşit ince yazı. Bu isim Arapça toz demek olan gubardan alınmıştır. Yazı, toz gibi ince yazıldığı için bu adı almıştır. Eski Türk devletlerinde güvercin postalarıyla gönderilen mektuplar bu yazı ile yazılırdı. (O.T.D.S.)
    GUBBE Tavşancıl kuşunun yavrusu.
    GUBEYRA Yaban iğdesi. * Habeş vilâyetinde darıdan yapılan bir cins şarap.
    GUBRE Toprak renkli olmak.
    GUBŞE Toprak renkli omak.
    GUCME Kabın dibinde kalan su.
    GUDAF (C.: Gudfân) Kuzgun.
    GUDAT Ayıp, zillet, noksanlık. * Ter u taze olmak.
    GUDDE Tıb: Bez. Vücudun muhtelif yerlerinde, hususan boyunda bir nevi vücuda lazım su çıkaran depocuk. Şiş.
    GUDDE-İ ARAKIYYE Ter bezi.
    GUDDE-İ LUÂBİYE Tükrük bezi.
    GUDDE-İ MİDEVİYE Mide bezi.
    GUDDE-İ NEKFİYYE Tıb: Kulak memesinden çeneye kadar olan kısımda bazan ufak ufak meydana gelen bezler.
    GUDDE-İ TAHT-EL LİSAN Dilaltı bezi.
    GUDEK f. Çocuk, tıfl.
    GUDEKÂNE Çocukçasına.
    GUDRUF (C.: Gadârıf) Kıkırdak, kıkırdak kemiği.
    GUDRUF-U HALKAVÎ Tıb: Kıkırdak halka.
    GUDÜVV Sabah vakti. * Sabahleyin bir şeye başlamak.
    GUDVE (C: Gudevât) Sabah namazı vakti ile güneşin doğuşu arası.
    GUFL Belirsiz, işaretsiz.
    GUFR (C: Egfâr) Dağ keçisinin oğlağı. * Hastanın iyi olduktan sonra yine üzülüp hasta olması.
    GUFRAN Cenab-ı Hakk'ın günahları affedip örtmesi, rahmeti.
    GUFUL Dikkatsizlikten veya şaşırmaktan dolayı bir işte hata yapma.
    GUGİRD f. Kükürt.
    GUH f. Pislik, necâset.
    GUK f. Kurbağa.
    GUL f. Safdil, ahmak, bön, sersem.
    GUL Boş ve virane yerlerde bulunan ve helâk edici olan bir cin tâifesi. İfrit, hortlak. * Ölüm. * Belâ.
    GULAM Genç, delikanlı. Bıyığı henüz bitmemiş genç. * Esir, hizmetçi, köle.
    GULAME (GULME) Cima arzusu.
    GULAMİYE Tar: Cizye ve diğer vergileri tahsil edenlerin topladıkları paraların hazine veznesine teslim edilişi esnasında cizye veya vergi harç pusulalarının her biri için kendilerine verilen tahsil âidatı.
    GULAMPARE Dost, sevgili, mahbup. (Halk ağzında kulampara şeklinde kullanılır.)
    GULAN Tadı ekşi olan ilâçlar.
    GULANE f. Üstün bir gayretle. Yüksek bir himmetle.
    GULAT (Gali. C.) Dinde, mezhebte çok ileri salâbet gösterenler. * Galeyân edenler.
    GULAZ Kalın, kaba.
    GULET Fr. İki direkli ve yan yelkenli gemi.
    GULF (C.: Eglaf) Kılıf. Kışır, kabuk.
    GULFE Zekerin sünnet edilecek derisi.
    GULGUL(E) Bağrışıp çağrışma. Şamata, gürültü. Velvele. * Ağız tarafı dar olan bir kabdan akan suyun çıkardığı ses.
    GULGULE-İ ETFAL Çocukların gürültüsü, çocukların bağrışıp çağrışmaları.
    GULL Kelepçe. Suçlunun boynuna veya ayaklarına takılan zincir, pranga.
    GULLET Sıcaklık. * Susuzluk harareti.
    GULUL Ganimet malında hıyanet etmek.(Gull, mâlî ganimetten gizli birşey aşırmak, emanete hıyanet etmektir ki, ekseriyetle devlet mallarında su-i istimâl de bu türdendir. Resulullah, gululü kebairden saymıştır. E.T.)
    GULUMİYYE Cimaa şehveti olan kimse.
    GULÜF (Gılâf. C.) Kınlar, mahfazalar, kılıflar.
    GULÜVV Ayaklanma. Taşkınlık. * Üşüşme. Hücum. Saldırış. * Edb: Mübalağanın son derecesi. Üçe ayrılan mübalağanın diğer iki derecesinden biri tebliğ, öteki iğraktır. Aşağıdaki parçada mübalağa gulüv derecesindedir: Gökler gürüldese, şimşekler çaksa Volkanlar fışkırsa, lâvları aksa,Kıyısız denizler kabarsa, coşsa,Coşkun dalgaları birden tutuşsa, Yerden gökyüzüne alevler ağsa,Gökten yeryüzüne yıldızlar yağsa,Arzın içindeki ateş patlasa,Küreler yarılsa, feza çatlasa,Bir yürek bulunur, korkudan beri,Anladın mı kimdir o? Türk Askeri.
    GULÜVV-İ ÂMM Genel ayaklanma, umumi isyan.
    GULV Haddini tecavüz etmek, haddini aşmak. * Yiğitlik zamanının evveli ve sür'ati.
    GULYABANİ İnsanı felâkete attığına itikad edilen vahşi bir mahluk ismi.
    GUMA Hava bulutlu olduğundan ayın görünmemesi.
    GUMGUME Nâra. * Avaz, ses.
    GUMME Tasa, keder. * Kırba, tuluk gibi şeylerin derinliği. * Belirsiz mühim nesne.
    GUMR (C: Agmâr) Bön, ahmak kişi. Gafil kimse.
    GUMRE Kadınların yüzlerine örttükleri kırmızı bez. * Küçük kadeh.
    GUMUM (Gamm. C.) Tasalar, kederler, dertler, kaygılar, hüzünler.
    GUMUZ Sözün kapalı ve karışık oluşu.
    GUN f. Tarz, gidiş, sıfat. * Renk.
    GUNA-GUN f. Türlü türlü, renk renk. Alaca.
    GUNC Eda, naz, kırıtma, cilve.
    GUNE f. Tarz, gidiş, yol, tarz. Sıfat.
    GUNE GUNE f. Türlü türlü, çeşit çeşit, renk renk.
    GUNM Bir şeye meşakkatsiz nâil olmak veya düşmandan doyumluk almak mânalarına gelir ve alınan doyumluğa da isim olarak ıtlak olunur ki ganimet de, her iki mânada böyledir. Şeriatta ise ganimet, küffardan anveten, yani harben alınan maldır. Binaenaleyh, velevse harbin neticesi olsun bir sulh ve ahd ile alınan mallara ganimet denilmez. (E.T.)
    GUNNE Genizden söylemek, sesi burnundan çıkarır gibi okumak. Burundan gelen ses.(Tecvidde harfin vasıflarındandır) (Bak: İdgam)
    GUNYA f. Geometride kullanılan bir âlet. Gönye.
    GUNYAN Kimseye ihtiyacı olmayıp müstağni olmak.
    GUNYAT Kudret, zenginlik.
    GUNZ Tasa, keder. * Zahmet, meşakkat.
    GUNYET Zenginlik.
    GUR Kabir, mezar. * Meşhur pehlivan Rüstem-i İraninin lâkabı. * Yaban eşeği.
    GURAB (C: Garbân-Egribe) Karga.
    GURAB-ÜL BEYN Alaca karga.
    GURABE f. Kubbeli türbe.
    GURAF Büyük ölçek.
    GURBET Gariblik, yabancılık. Yabancı bir memleket. Yabancı yer. Yâd el.
    GURBET-ZEDE f. Memleketinden başka yerde bulunan, gurbete düşmüş olan.
    GUREBA (Garib. C.) Garibler.
    GUREBA-İ YEMİN İbrahim paşa, Galata ve Edirne saraylarından çıkanlarla, harpte fevkalâde yararlık gösteren yabancılar ve yeni Müslüman olmuşlardan teşkil olunan iki süvari bölüğünden birinin ismidir. Bu iki bölüğe birden "Gureba-i Yemin ve Yesar Bölükleri" denildiği gibi "Garip ve Yiğitler Bölükleri" veya "Aşağı Bölükler" de denilirdi. Gureba-i Yemin'in bayrakları sarı ile beyaz idi. (O.T.D.S.)
    GUREF (Gurfe. C.) Köşkler, kasırlar, çardaklar.
    GUREMA (Gerim C.) Düşmanlar, adüvler, hasımlar, rakibler. * Alacaklılar.
    GURER Her ayın ilk üç gecesi.
    GURFE Yüksek, âli bina. * Yüksek derece. * Cennet köşkleri.
    GURFE-İ ÂLİYE Yüksek çardak. Yüksek köşk. * Balkon, cumba.
    GURGURE Atın alnında olan beyazlık. * Ulu, şerif kimse.
    GUR-HANE f. Türbe.
    GURİSTAN f. Mezarlık, türbe. Kabristan.
    GUR-KEN f. Mezarcı, mezar kazan.
    GURL Sünnet olmamış kimse.
    GURLE Sünnet olunacak deri.
    GURM Bir kimse üzerine eda edilmesi, yerine getirilmesi lâzımgelen şey. Borç ve diyet gibi. (Garâmet de olur)
    GURMUL (C: Garâmil) Erkek eşek. * At zekeri.
    GURR Beyaz leke.
    GURRAN f. Haykıran, gürleyen, homurdayan.
    GURRE Parlaklık. Her şeyin başlangıcı. Bu cihetle, kameri ayların ilk günlerine gurre-i şehr denilmiştir. Köleye, cariyeye ve malların en güzidelerine, gurret-ül emval denir. Güzel parlak yüze, vech-i agarr; açık ve nurani alına, cebhe-i garra denir ki, aynı asıldan müştaktırlar. * Fık: İskat edilen (düşürülen) bir ceninden dolayı verilmesi icab eden malî bir tazminattır. Hanefîlerce 500, Şafiîlerce 600 dirhem gümüştür.
    GURRE-İ GARRA Bir günlük hilâl.
    GURRE-İ MUHARREM Arabi aylardan olan Muharrem ayının birinci günü ve gecesi.
    GURRENDE f. Hiddetle bağıran, şiddetle gürliyen.
    GURUB Batma, batış. Batıda görünmez olma. Gözden kaybolmak. * Uzaklaşmak. Irak olmak.
    GURUB-U ŞEMS Güneşin batması.
    GURUR Kibir. Boş yere güvenmek. * Kıymetsiz şeylere güvenip mağrur olmak.(Evet, gurur ile insan maddi ve mânevi kemalât ve mehâsinden mahrum kalır. Eğer gurur saikasıyla başkaların kemalâtına tenezzül etmeyip, kendi kemâlâtını kâfi ve yüksek görürse, o insan nâkıstır. Böyle insanlar, malumat ve keşfiyatlarını daha yüksek görmekle, eslâf-ı izamın irşâdat ve keşfiyatlarından mahrum kalırlar. Ve evhama mâruz kalarak bütün bütün çizgiden çıkarlar. Halbuki eslâf-ı izâmın kırk günde yaptıkları bir keşfiyatı, bunlar kırk senede bulamazlar. M.N.)
    GURVE Burnun ucundaki kıkırdaktan yapılmış yumuşak kısım.
    GURZ (GURZA) (C: Guruz-Ağraz-Guraz) Su taksim olunan yer. * Eyer kolanı.
    GURZE (C.: Guruz) Pamuklu elbisede kullanılan kaba dikiş.
    GURZUF Kıkırdak. * Yumuşak olan kemik.
    GUSA' Sel köpüklerine karışmış çürük ağaç yaprakları tortusu, köpüğü.
    GUSALE Yıkama suyu.
    GUSALE f. Dana, buzağı. Sığır yavrusu. * Kösele.
    GUSAS (Gussa. C.) Kederler, hüzünler, kaygılar, tasalar.
    GUSFEND f. Koyun. (Bak: Guspend)
    GUSL (Bak: Gusül)
    GUSN Saç örgüsü.
    GUSN Ağaç dalı. Budak. * Tıb: Damar ve sinir gibi ayrılan bedenin cüzleri.
    GUSN-İ MEKSUR Kırılmış dal.
    GUSN-İ ŞECER Ağaç dalı.
    GUSNE Tek dal.
    GUSPEND f. Koyun, ganem.
    GUSPEND-GÜŞÂN f. Kurban bayramı.
    GUSRE Yeşile benzer bozrak renk.
    GUSS Leîm, zayıf adam. * Bir şeyi beğenmeyip ayıplamak.
    GUSSA Keder. Tasa. *Gam. * Boğaza takılan yemek. * Ağaç, diken.
    GUSSADÂR f. Kederli, tasalı. Kaygılı. Gussalı.
    GUSSANÂK f. Kederli, hüzünlü, tasalı, kaygılı.
    GUSUN (Gusn. C.) Filizler, ağaç dalları.
    GUSÜL Boy abdesti. Temizlenmek. Maddi, manevi temizlik için şartları dahilinde yıkanmak. Taharet-i Kübrâ da denir.
    GUSV Zulmet, karanlık.
    GUŞ f. Kulak. * Mc: İşitmek.
    GUŞ-İ CAN Can kulağı.
    GUŞ-İ HUŞ Akıl kulağı. Can kulağı.
    GUŞ-İ KABUL-İ CAN Candan kabul ile dinlemek.
    GUŞAB f. Pekmez.
    GUŞANE Düşürülmüş hurma. * Hurma ağacı altına düşüp toplanan hurma.
    GUŞ-ASB f. Rüya. * İhtilam. Uyurken cenabet olmak.
    GUŞ-DAR f. "Kulak tutan." Sözü tam mânasıyla dinleyen, kulak veren.
    GUŞE f. Köşe, kenar, bucak.
    GUŞE-BEND f. Köşebent. * Ciltli kitaplarda kapağın dört köşesine yapılan süsleme.
    GUŞE-GÎR f. Bir köşeye çekilen.
    GUŞE-İ DEHAN Ağzın iki tarafı.
    GUŞE-İ UZLET Tenha ve ıssız köşe.
    GUŞE-NİŞİN f. Köşeye çekilen, münzevi, insanlardan uzaklaşan.
    GUŞETMEK İşitmek. Dinlemek, kulak vermek, mesmu' olmak.
    GUŞ-HURDE f. Kulağı bükülmüş, terbiye edilmiş.
    GUŞİŞ f. Çabalama, uğraşma, çalışma.
    GUŞMAL f. Yola getirme, te'dib etme, kulak bükme, ihtar etme.
    GUŞT f. Et, lahm.
    GUŞTİN f. Etten, etten ibâret, etten meydana gelmiş.
    GUŞ-VAR f. Küpe, kadınların kulaklarına taktıkları mücevher.
    GUŞ-ZED f. Kulağa çarpan, işitilen.
    GUTAT Sabahın erken saatleri.
    GUTE f. Su içine bir defa dalıp çıkma, suya dalma.
    GUTE-HÂR (Gute-hor) f. Suya dalan.
    GUTGUTA (C: Gatâgıt) Yeni doğmuş kuzu.
    GUTME Pelteklik, kekemelik.
    GUVAS Feryâd edip, "imdat!" diye bağırmak.
    GUVAT (Gavi. C.) Azgınlar, sapkınlar.
    GUVL (C: Agvâl-Gaylân) Cinden bir tâife.
    GUVR Bir ölçek. (12 senc miktarıdır: Senc: 24 batmandır.)
    GUVTA Şam diyarında suyu çok olan ağaçlık bir yer.GUY : f. Söyleyen, konuşan, söyleyici. * Kelâm, söz. Acemlere mahsus bir cins oyun topu. * Baykuş.
    GUYÎ f. Söyleyiş, söyleme.
    GUYUB (Gayb. C.) Hazırda olmayanlar. Kayıplar.
    GUYUM (Gaym. C.) Bulutlar.
    GUYUS (Gays. C.) Yağmurlar.
    GUZAME Bir miktar süt.
    GUZAT (Gazi. C.) Din için harbedenler. Gaziler.
    GUZAT (Bak: Gudat)
    GUZBE Tez gadaplanan, çabuk kızan.
    GUZE f. Koza.
    GUZN (C.: Guzun) Derinin büklümü.
    GUZR Çokluk, kesret. * Devenin sütünün çok olması.
    GUZRUF (C.: Gazârif) Kulak kemiği. * Kıkırdak.
    GUZUZA Taze olmak.
    GUZZ Oğuz Türkleri.
    GÜCÜK Kuvvetsiz, zayıf, gevşek.
    GÜDAHTE f. Erimiş.
    GÜDAZ f. Mahveden, yakan, eriten mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Takat-güdaz $ : Takati mahveden.
    GÜDAZENDE f. Eriten, eritici.
    GÜDAZİŞ f. Yakılma, yanma.
    GÜFT f. Dedi, söyledi. * Söz, kelâm.
    GÜFTAR f. Sözler, lâkırdılar.
    GÜFTE Her hangi bir makama göre bestelenen manzume. * Farsça "söylemek" demek olan "güften" mastarından gelen bu tabirin mânası, söylenmiş söz demektir.
    GÜFT Ü GU Dedi kodu. Kîl ü kal.
    GÜFT Ü ŞENÎD İşitilen şeyler, duyulan şeyler.
    GÜHERÇİLE Barut yapmaya yarıyan bir madde.
    GÜHER-FÜRUŞ f. Mücevher satan.
    GÜHER-PARE f. Mücevher parçası.
    GÜHER-RÎZ f. Cevher döken, cevher saçan.
    GÜL f. Küçük ve dikenli bir ağaçta olup şeklinin ve kokusunun güzelliği ile meşhurdur. Şairlere göre bülbülün sevgilisidir. Pek çok cinsi vardır.
    GÜL-İ HAMRÂ Kırmızı gül.
    GÜL-Ü MUHAMMEDÎ (A.S.M.) Kırmızı renkte bir gül çeşitidir. ("Keşfül Hafa" isimli hadîs kitabının 1, cilt, 302. Sahifesinde, mezkur gül hakkındaki rivayetlerin sıhhatleri üzerinde durulmaktadır.)
    GÜL-İ RUHSAR f. Gül yanaklı. * Mc: Mânevi çok güzellik sahibi. Çok sevilen.
    GÜLAB Gülsuyu.
    GÜLABDAN İçine gülsuyu konularak mevlüt gibi toplantılarda serpmeye mahsus kap. Bu, çiniden, gümüşten veya altundan yapılırdı. Buhurdanlar ile birlikte bir takım teşkil ederdi.
    GÜL-BAĞ f. Gül bahçesi, gülistan.
    GÜLBANK (Gülbang) f. Bir cemaat tarafından birlikte söylenen duâ, ilâhi, tekbir.
    GÜLBANK-İ MUHAMMEDÎ (A.S.M.) Ezan.
    GÜLBEDEN f. Vücudu gül gibi nâzik ve lâtif olan.
    GÜLBİZ Gül serpen.
    GÜLBÜN f. Gül yetişen yer, gül köşkü.
    GÜLÇE (Gül-çe) f. Küçük gül, gülcük, çiçekçik.
    GÜLÇEHRE Çehresi gül gibi lâtif olan, çehresi gül gibi olan.
    GÜLÇİN f. Gül devşiren, gül toplayan.
    GÜLDAN f. Vazo, içine çiçek konan kap, gül mahfazası.
    GÜLDEHAN (Güldehen) f. Ağzı gül gibi güzel ve lâtif olan.
    GÜLDESTE Çok güzel şeylerden bir tutam. * Gül demeti. * Müzikte makam adı.
    GÜLE f. Zülüf. Bükülmüş ve kıvrılmış saç.
    GÜLEFŞAN (Gül-efşân) f. Gül saçan.
    GÜLENDAM f. Güzel endâmlı, boyu gül gibi nâzik ve lâtif olan.
    GÜLFAM f. Rengi gül gibi kırmızı olan, gül renkli.
    GÜLFEŞAN f. Gül saçan, gül dağıtan.
    GÜLGEŞT (Gül-geşt) f. Gül gezintisi, gül seyri.
    GÜLGONCE f. Henüz açılmamış gül.
    GÜLGUN f. Pembe, açık kırmızı. Gül renkli.
    GÜLGUNE f. Gül renkli. * Gül yanaklı. * Kadınların kullandıkları gül rengindeki düzgün.
    GÜLHANE İstanbulda Sarayburnu'ndan Topkapı Sarayı'nın duvarlarına ve bir taraftan Çizme Kapısı hizasına kadar devam eden saha. Bunun deniz tarafında, şimdiki hat boyunun batısında vaktiyle sıra ile gül bahçeleri bulunduğundan bu isim verilmiştir.
    GÜLHANE HATT-I HÜMAYUNU Tar: Gülhanede okunan hatt-ı hümayun münasebetiyle meydana gelmiş bir tabirdir. Osmanlı İmparatorluğu'nun bir zamanlar dünyayı titreten kuvvet ve kudreti, çeşitli sebep ve te'sirlerle büyük bir zaafa uğramış ve en nihâyet devlet, bir vilâyet hükmünde olan Mısır'ın idaresini ele geçiren Mehmed Ali Paşa'nın elinde zebun olacak bir dereceye düşmüştü. Memleketin bu halini gören ve Avrupa'da elçiliklerde bulunması itibariyle Avrupa devletlerinin memleket hakkındaki fikirleriyle zamanın cereyanlarını yakından müşahede eden Sadrazam Mustafa Reşit Paşa, memleketin selâmeti ancak idare usulünün ıslahında ve tebaaya salâhiyet ve hukuk verilip mes'uliyet esasının te'sisinde olduğunu iddia ederek yeni padişah olan Abdülmecid'e 3 Kasım 1839 Pazar gününde bir hatt-ı hümayun sudur ettirdi. Reşit Paşa'nın bu hat'la açtığı devir, tarihte Tanzimat namıyla anılmaktadır. Bu fermana göre memlekette bundan sonra herkes mal, can ve ırz emniyetine sahib olacak, vergiler ve asker toplanması belirli nizamlara bağlanacak, memuriyetlere lâyık olanlar getirilecek ve memurlara muayyen bir maaş tâyin olunacak, rüşvet alınmayacak, bir mahkeme kararı olmadan kimse mahkum edilmeyecek, bütün Osmanlı tebaası aynı kanunî ve hukukî haklara sahip olacaklardı. Bu ferman, bilhassa Hristiyan tebaa için te'min ettiği eşit haklar yüzünden Avrupa'da çok iyi karşılanmıştır. (O.T.D.S.)
    GÜLHÎZ f. Gül yetiştiren.
    GÜLÎ f. Gül renkli. Gül gibi.
    GÜLİSTAN (Gülsitân) Gülyeri, gül bahçesi.
    GÜLİZAR f. Gül yanaklı, alyanaklı.
    GÜL-İ ZEMİN Meşveret meclisi.
    GÜLLABİCİ Tar: Akıl hastahanelerindeki gardiyanlar. Bunlar ellerinde kamçı olduğu halde deliler arasında dolaşıp azgın delileri döverek uslandırmak vazifesiyle mükellef olduklarından, dışarda bu türlü tavır takınanlara da mecaz yoliyle güllâbici denilirdi.
    GÜLLE Top mermisi. (Vaktiyle demirden veya taştan yuvarlak olarak yapılırdı. Şimdi çelikten, silindir biçiminde ve ucu sivri olarak yapılmaktadır.)
    GÜLNAHL f. Gül fidanı.
    GÜLNAK f. Hisar ve kale.
    GÜLNAR f. Narçiçeği.
    GÜLNEFESÎ f. Lâtif ve hoş sözlülük. * Güzel kokulu olmak.
    GÜLNİHAL f. Gül fidanı.
    GÜL-NİKAB f. Yüzü gülle örtülü, pembe yüzlü.
    GÜLPUŞ f. Gül örtülü, pembe yüzlü.
    GÜLRENG (Gül-reng) f. Gül renkli, pembe renkli.
    GÜLRÎZ f. Gül serpen, gül saçan. * Meşhur bir cins lâle.
    GÜLRU(Y) f. Yüzü gül gibi güzel ve kızıl renkli olan. Al yanaklı.
    GÜLRUH (Gül-ruhsar) f. Güzel yanaklı güzel, yanakları pembe olan güzel.
    GÜLSİTAN (Bak: Gülistan)
    GÜLŞEN f. Gül bahçesi. Güllük.
    GÜLŞEN-ÂRÂ f. Gül bahçesini süsleyen.
    GÜLŞEN-GÂH f. Gül bahçesi.
    GÜLTEN f. Gül gibi lâtif ve nâzik vücutlu.
    GÜLU f. İnsan veya hayvan boğazı.
    GÜLUBEND f. Boyna sarılan sargı, boğaz sargısı.
    GÜLUGÎR f. Boğazda kalan, boğazdan zor geçen (şey). * Ahlat armudu.
    GÜLVE f. Fırın bacası.
    GÜL-VEND f. En çok ceviz, incir, fıstık gibi şeylerden yapılan hediye, armağan.
    GÜLZAR f. Gül bahçesi. Gül tarlası.
    GÜM f. Yitik, kayıp, zâyi.
    GÜMAN f. Zan. Tahmin. Sanmak. şüphe.
    GÜMAŞTE (C.: Gümaştegân) f. Vekil, vezir.
    GÜMGEŞT f. Kaybolmuş, yitirilmiş.
    GÜMKERDE (Gümkerdepey) f. İzi kalmamış, adı sanı kaybolmuş, unutulmuş. * Yaptığı işi kimseye sezdirmeyen.
    GÜMNAM f. Eseri kalmamış, adı sanı kaybolmuş, unutulmuş.
    GÜMRAH f. Yolunu şaşırmış. Doğru yoldan sapmış. * Bol, gür.
    GÜMRAHÎ f. Sapıtma, doğru yoldan çıkmış olma.
    GÜMŞÜDE f. Telef olmuş, zâyi olmuş, kaybolmuş.
    GÜMÜŞ KOZAK Tar: Eskiden hükümdarlara gönderilen nâme-i hümayunların konulduğu mahfaza. Nameler atlas keseye konur, sonra da kozaya geçirilirdi. Kozakların gümüşten yapılmış olanları olduğu gibi altundan, şimşirden de yapılanları vardı. Altundan olanlar imparatorlara, gümüşten olanlar da küçük devlet reislerine gönderilen nâme-i hümayunlara mahsustu. (O.T.D.S.)
    GÜNA GÛN f. Türlü. Çeşitli nevilerde olan. Çeşit çeşit. Renk renk.
    GÜNAH f. Cezayı gerektiren amel. Dine aykırı iş. Allah'ın emirlerine uymayan hareket. (Bak: Kebâir-Cünha)(Evet günah kalbe işleyip siyahlandıra siyahlandıra tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse kurt değil belki küçük bir manevi yılan olarak kalbi ısırıyor. Meselâ: Utandıracak bir günahı gizli işliyen bir adam, başkasının ıttılaından çok hicab ettiği zaman melâike ve ruhaniyatın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emare ile onları inkâr etmek arzu ediyor. L.)
    GÜNAHKÂR f. Günah işleyen, günahlı.
    GÜNAHKÂRÎ f. Günahkârlık.
    GÜNAHPİŞE (C: Günahpişegân) Günah işlemeyi âdet haline getiren.
    GÜNAHPİŞEGÂN f. Günah işlemeyi âdet haline getirenler.
    GÜNAŞIRI t. İki günde bir. Bir gün olup ertesi gün olmayarak ve böylece sürüp giderek.
    GÜNBED f. Kümbet, kubbe, üst tarafı yuvarlak şekilde olan bina veya çıkıntı.
    GÜNBED-İ ÂB Su kabarcığı.
    GÜNBED-İ AZRAK Gökyüzü.
    GÜNBED-İ EKVAR Gökyüzü.
    GÜNBED-İ HADRA Yeşil kubbe. * Mc: Gökyüzü, sema.
    GÜNC f. Hazine. Köşe. Zâviye.
    GÜNCAYİŞ f. Sığışma, sığma.
    GÜNCÎDE f. Bir şey veya zarf içine sığmış olan. Sıkıştırılmış.
    GÜNCÎDEN f. Sığmak, girmek.
    GÜNCİŞK f. Serçe kuşu, usfur.
    GÜNG Dilsiz.
    GÜNGÖRMEK Mc: İkbal, refah, saadet, mutlu olarak yaşamak.
    GÜNGÖRMÜŞ Tecrübeli, iyi günler yaşamış.
    GÜRAZ f. Azgın erkek domuz.
    GÜRBE f. Kedi.
    GÜRBE-İ DEŞTÎ Yaban kedisi.
    GÜRBÜZ f. Yaşından fazla gösterişli, serpilmiş, vücutlu, genç irisi. * Cerbezeli. * Anlayışlı. İdrakli. * Kahraman, yiğit.
    GÜRCÜ (GÜRCÎ) Güney Kafkasya'nın Gürcistan ahalisinden olan ve Gürcüce konuşan kimse.
    GÜRD f. Cesur, kahraman, yiğit, bahadır.
    GÜRDAS f. Gaddar, zalim.
    GÜRDE f. Böbrek.
    GÜRG (C.: Gürgân) f. Canavar, kurt, zi'b.
    GÜRGZADE f. Kurt yavrusu.
    GÜRİHTE f. Kaçkın, kaçmış, kaçak.
    GÜRİSNE (C.: Gürisnegân) f. Aç, fukara, fakir.
    GÜRİSNEÇEŞM f. Pinti, cimri, hasis. Aç gözlü.
    GÜRİSNE-GÂN (Gürisne. C.) f. Açlar, fakirler, yoksullar.
    GÜRİSNEGÎ f. Açlık, sefalet.
    GÜRİZ f. Kaçma. * Kaçan. * Edb: Kasidelerde mevzuya girmeden evvel söylenen beyit.
    GÜRİZAN f. Kaçan, kaçıcı.
    GÜRİZENDE (C: Gürizendegân) f. Kaçan, kaçıcı.
    GÜRİZGÂH (Girizgâh) f. Kaçacak yer. * Edb: Bir bahisten diğer bahse, mukaddimeden maksada intikal için bir münasebet te'sis eden söz. Nedim'in:Bu şehr-i stanbul ki, bîmisl ü behadırBir sengine yekpâre Acem mülkü fedadırmatla'lı kasidesindeki:İstanbul'un evsafını mümkün mü beyan hiç Maksad hemen sadr-ı keremkâre duadır.Beyti gibi. * Kast olunan şeye münasebet peyda eden söz.
    GÜRMİH f. Çivi. * Hayvan bağlanan büyük kazık.
    GÜRS f. Kir, leke, pas. Açlık, sefâlet. * Zülf, kâhkül.
    GÜRUH f. Bölük. Cemaat. Takım. Kısım. * Fevc.
    GÜRUH-İ EŞKİYA Eşkiya takımı, haydut güruhu.
    GÜRZ Silâhın icadından evvel kullanılan bir harp âleti. Gürz, yekpare veya yalnız baş tarafı demir ve bakırdan, sapı ise ağaç ve demirden olan bir nevi topuzdur. Gürzün Türkçesi "bozdoğan" dır. Bozdoğan bir cins yırtıcı kuştur. Gürz, bozdoğanın kafasına benzediği için bu adla anılmıştır. Gürzün baş kısmı çivili veya düz olurdu. Altı yüzlü olanlara "şeşper" denilirdi.
    GÜSAR f. Yiyen, yiyici. İçen, içici manalarına birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Gam-güsar $ : Dert ortağı, arkadaş.
    GÜSİSTE f. Kopmuş, kırılmış. * Sökülmüş, çözülmüş, gevşemiş.
    GÜSİSTE-MEHAR (Güsisteinan) Yuları kopmuş. * Mc: Kayıtsız, mes'uliyetsiz, başıboş.
    GÜSN(E) f. Açlık, sefalet.
    GÜSTAH f. Arsız, edepsiz, küstah, saygısız.
    GÜSTERDE f. Döşenmiş, yayılmış.
    GÜŞA f. Açıcı, açan mânâsına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dil-güşa $ : Gönüle ferahlık veren. Gönül açan.
    GÜŞAD f. Açılış, açılma, açma. * Bir cins ok atma şekli.
    GÜŞAD-I DİL Gönül açılması. Gönlün refaha kavuşması.
    GÜŞADE f. Ferah, şen, Açılmış, açık.
    GÜŞADE-DEST (C: Güşadedestân) f. Civanmert, cömert, eli açık.
    GÜŞADE-DESTÂN (Güşadedest. C.) f. Cömertler, civanmertler, eli açıklar.
    GÜŞADE-DİL f. Gönlü şen.
    GÜŞADE-EBRU f. Güler yüzlü. Mütebessim. şen.
    GÜŞADE-HATIR f. Gönlü rahat.
    GÜŞADNAME f. Padişah fermanı. * Boşanma vesikası.
    GÜŞAYENDE f. Açan, açıcı.
    GÜŞAYİŞ f. Açıklık, açılış, açılma.
    GÜŞAYİŞ-İ HÂTIR Gönül ferahlığı, iç açıklığı.
    GÜŞAYİŞ-İ HEVÂ Havanın açıklığı.
    GÜŞTA f. Cennet, firdevs.
    GÜŞUDE f. Açılmış.
    GÜVA f. şahit, delil.
    GÜVAH f. Şahit. Gören. Bilen. Tanıyan.
    GÜVAHÎ f. şahitlik. şahitlik etmek.
    GÜVAR (GÜVARA) Hazmı kolay olan ve zaikaya hoş gelen, nefsin meylettiği şey.
    GÜVARAÎ Tatlılık, hoşa gitme.
    GÜVARENDE f. Hazmedilmesi kolay.
    GÜVARİŞ f. Sindirime yarıyan şeyler, hazme yardımı olan şeyler.
    GÜVAŞ(E) f. Boya, renk.
    GÜVEÇ Yemek pişirmeye mahsus toprak kap.
    GÜVERTE Geminin anbar veya kamaralarının üstü, gezilecek kısmı.
    GÜYA f. Sanki. Ke-ennehu. Söyle. Tut. Farzet. * Söyleyen.
    GÜYAN f. Söyleyen.
    GÜYEM f. Söylerim (mânâsına fiil).
    GÜYENDE f. Söyleyici. Söyleyen. Kail olan.
    GÜZ Sonbahar.
    GÜZAF f. Boş, bîhude. Lüzumsuz.
    GÜZAR f. Geçiş, geçme. * Beceren, halleden, yapan. * Geçiren, geçirici mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dem-güzar $ : Zaman geçiren, vakit öldüren.
    GÜZAR-I BÂ-ŞİTAB Hızla geçiş.
    GÜZARE f. Rüyâ tâbir etme, düş yorma.
    GÜZARENDE f. Geçen, geçici. Geçiren, geçirici.
    GÜZARİŞ f. Rüya tâbir etme.
    GÜZARİŞ f. Geçiş, geçme.
    GÜZAŞTE f. Geçmiş, geçmiş olan.
    GÜZER Geçiş, geçme. * Geçici, geçen.
    GÜZERAN f. Geçen, geçici. * Geçme. Geçiş.
    GÜZERGÂH f. Geçit yeri. Geçilecek yer.
    GÜZERNAME f. Geçiş tezkeresi.
    GÜZEŞT f. Geçme, geçiş. Geçen.
    GÜZEŞTE f. Geçen. Geçmiş. Geçmiş olan.
    GÜZEŞTE-GÂN (Güzeşte. C.) Önden gelmiş olanlar, geçmişler.
    GÜZÎDE (Güzin) f. Seçilmiş. İntihab edilmiş. Beğenilmiş.
    GÜZÎDE-GÂN (Güzide. C.) f. Seçkinler, beğenilmişler, seçilmiş olanlar.
    GÜZÎDE-SUHEN f. Beğenilmiş söz söyleyen, seçkin sözler konuşan.
    GÜZÎDEN f. Seçmek. İntihab etmek.
    GÜZÎN (Bak: Güzîde)
    GÜZÎNİŞ f. Seçiş, seçme.
    GÜZÎR f. Derman, çare, deva.
#30.11.2006 22:05 0 0 0
  • HA Osmanlı alfabesinde sekizinci harftir ve ebced sayısı ile de sekizi ifade eder. şeklinde okunursa: Haram şey, haşarı yüzsüz kadın mânâlarına gelir.
    HA harfinin ismidir. Ebcede göre beş sayısına delâlet eden ( ) harfi, mehmusedendir. Bazan başka harfe yâni "yâ" veya "hemze" veya "elif"e kalbolur. Bir kelimenin evveline ve âhirine ilâve edilebilir. Arabçada beş vecih üzere müstameldir:1- Zamir olarak, nasb ve cerr yerlerinde kullanılır.2- Gaib harfi olur. Mücerret gaib mânasına gelir: ( Ebûhu: Onun babası) kelimesinde olduğu gibi.3- Sekte "Hâ"sıdır. Kelimenin sonunda olan harekeyi veya harfi beyan için diğerine eklenir. ( Mâ-hiye) ve ( Hâ-hünâ) da olduğu gibi.4- Soru hemzesinden değişmiş olan "hâ" dır.5- Müennes işareti olan "hâ" dır.
    HA f. "İşte!" mânasınadır. * Cemi edatıdır. Kelimelerle birleşerek onları çoğul yapar. Meselâ: Ayine-hâ : Aynalar. Der-hâ : Kapılar. Esb-hâ : Atlar. Zülüf-hâ : Zülüfler.
    HA(Y) f. Çiğneyen mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Şeker-hâ : Şeker çiğneyen. * Mc: Tatlı sözlü, güzel ve dokunmaz sözler söyleyen.
    HA Kelime-i tenbihtir. İşaret ismi olan Zâ ve Zi kelimeleri ile Hâzâ Hâzihi Hâzâke gibi. Bundan başka "hâ" tenbih edatı olarak kelimeye dâhil edilir. (Hâzâ ) da olduğu gibi yakını ifade eder. İşaret ismi veya nida olur. (Eyyühâ ) daki gibi.
    HAB' Gizli, saklı, hafi. * Gizlemek, örtmek, setretmek.
    HAB f. Uyku. Rü'yâ.
    HÂB-I ADEM Ölüm uykusu.
    HÂB-I CÂVİD Ebedî uyku, ölüm.
    HÂB-I GAFLET Gaflet uykusu.
    HÂB-I GİRAN Ağır uyku.
    HÂB-I HARGUŞ Tavşan uykusu. Şüpheli ve hafif uyku. * Yalan, hile.
    HÂB-I NUŞİN Tatlı uyku.
    HÂB-I RAHAT İstirahat için uyku.
    HAB (HÂBE) Günah. Suç.
    HABAB (Habâbe) Son derece muhabbet. * Su üzerindeki hava kabarcığı.
    HABAİB (Habibe. C.) Habibeler, sevgili kadınlar.
    HABAİK (Habike. C.) Kehkeşanlar, samanyolları. * Çizgiler.
    HABAİL (Hibale. C.) Ağ, tuzak, bağ, kement.
    HABAİL-İ MEVT Ölümün sebepleri.
    HABAİL-ÜŞ ŞEYTAN Şeytanın tuzakları. * Kadınlar.
    HABAİS (Habise. C.) Kötülükler. Murdar ve pis şeyler.
    HABAK f. Mandıra, ağıl. * Dört yanı bir duvar veya set ile çevrilmiş yer, avlu.
    HABAL Bozulma, düzensizlik. Karma karışıklık. * Sıkıntı, hüzün, keder, üzüntü.
    HABALA (Hublâ. C.) Gebeler.
    HABALEYAT (Habâlâ. C.) Hâmileler, gebeler.
    HAB-ALUD Uykulu. Uyku karışık.
    HABAR (C.: Habârât) İmzâ. Mühür, damga.
    HABARAT (Habâr. C.) İmzâlar. * Damgalar.
    HABARÎR (Hıbrîr. C.) Dağçiçekleri. Dağda yetişen çiçekler.
    HABASET (Hubs) Murdarlık, pislik, kötülük.
    HABAT Vücuttaki bir yara iyileştikten veya vücuda bir sopa ile vurulduktan sonra bedende kalan iz. * Davarın çok yemekten dolayı karnının şişmesi.
    HABAYA Gizli işler, gizli şeyler. * Defineler.
    HABAZ Hareket. * Bâtıl olmak. * Eksilmek.
    HABB Tane, çekirdek. * Yuvarlak olarak hazırlanmış ilâç. * Buğday tanesi veya buna benzer tohum.
    HABB Aldatıcı, kurnaz, hileci, hilekâr. * Denizin kabarması, denizde dalga olması.
    HABBAL (Habl. dan) Urgan ve ip satan kimse.
    HABBAR Terzi. * Mürekkepçi.
    HABBAS Zindancı, gardiyan, hapseden.
    HABBAT (Habbe. C.) Habbeler, tohumlar, tâneler. * Haplar.
    HABBAZ (Hubz. dan) Ekmekçi. Ekmek yapan veya satan kimse.
    HABBAZÎ Ekmekçilikle ilgili.
    HABBE Tane. Tohum. * İhtiyaç. * Parça. * Dirhemin 1/48 kadarı.
    HABBET-ÜL KALB (Bak: Süveydâ)
    HABBET-ÜS SEVDA Çörek otu.
    HABBE (HUBBE) Yol, tarik.
    HABBE Gammazlık yapan kadın. (Müz: Habb)
    HABBEYİ KUBBE YAPMAK Değeri olmayan bir şeye çok fazla ehemmiyet vermek. Zihinde büyütmek.
    HABBEZA "Ne güzel, ne sevimli, ne hoş" mânâsında bir takdir edatıdır.
    HABBÜL BÜLUĞ (Habb-ül büluğ) Erginlik çağındaki erkek ve kız çocukların yüzlerinde ve alınlarında çıkan sivilceler.
    HABC Vurmak, darbetmek.
    HABC Devenin ot yemekten dolayı karnının şişmesi. * Vurmak.
    HABCAME f. Gecelik ve pijama gibi gece uyurken giyilen elbise.
    HAB-DİDE f. "Rüya görmüş." Büluğa ermiş genç.
    HABE f. Sıkılma, bunalma, darlanma, boğulma.
    HABE Zarara ziyana uğradı (mânâsına fiil).
    HABEB Aldatma, kandırma. Hile, kurnazlık.
    HABEK f. Üzülme, sıkıntı yapma. * Sıkılma, bunalma.
    HABEL Ana rahmindeki çocuk, cenin. * Gebelik, gebe olma zamanı. * Fls: Musallat fikir.
    HABELE Üzüm çubuğu.
    HABELLAK Küçük olup büyümeyen koyun.
    HABEN Siroz denilen ve karında su toplanmasından ileri gelen bir hastalık.
    HABEN Kısaltma, azaltma, kasma. * Edb: Aruzda "fâilâtün" den "ât" hecesini atarak, nazmı "fâilün" veznine sokma.
    HABENDAT Şişman kadın.
    HABENNEKA (Bak: Hebenneka)
    HABENTA' Kısa boylu, tıknaz kişi.
    HABER Hâriçten insanın fikrine intikal eden ilim. * Yeni havadis. Ağızdan ağıza nakledilen söz. * Peyam. Peygam. Nebe'. İlim ve malumat. Bilgi. * Hadis, Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm'ın sözü. * Edb: Hâdiseyi bildiren fiil veya cümle. * Gr: Müsned. Mübtedanın mukabili. Bir isme yakıştırılan sıfat. Allah büyüktür cümlesinde: Allah, mübteda; büyüktür, onun haberidir. Bu, mübteda ise beraber tam bir cümle teşkil eden; merfu' bir isim, fiil veya cümle olabilir. (Bak: Müsned)
    HABER-İ KÂZİB Yalan haber.
    HABER-İ MEŞHUR Bidayette râvisi mahdut iken sonraki devirlerde, yalan üzere ittifakları muhal olan bir cemaat tarafından nakledilegelen makbul hadistir. (Ist. Fık.K.)
    HABER-İ MÜTEVATİR Birçok kimselerin çokları vasıtası ile rivâyet ettikleri hadis.
    HABER-İ SÂDIK Doğru haber. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) sözü. Hadis.
    HABER-İ VÂHİD Bir sahabeden, bir kişiden veya bir koldan gelen sahih hadis. (Bak: Mütevatir)
    HABER Berelenme, yaralanma. Çürüme.
    HABERDAR Haberli, vâkıf, bir mes'eleden haberi olan.
    HABERÎ (Haberiyye) Haberle ilgili. Haberden ibaret olan. * Gr: Yüklemle ilgili.
    HABERKAS Küçük deve. * Küçük adam.
    HABERPİJUH f. Haber almaya çalışan. Haber araştıran, haber toplayan.
    HABES(E) (Habis. C.) Kötüler. Alçaklar. Pisler. * Necaset denilen ve maddeten pis şeyler (Necis veya necaset-i hakikiye de denir.)
    HABEŞ Afrika'nın Kızıldeniz sâhili güneyinde müstakil bir memleket. Bu memleket ahalisinden olan. * Beyaz ve siyah arasında koyu esmer adam.
    HABEŞÎ Habeş memleketi ahalisinden olan. Habeş'e mensub ve müteallik olan. * Koyu esmer renkli adam. * Hat, tezhib, minyatür gibi güzel san'atlarda kullanılan bir cins kâğıt.
    HABETIKTIK Atın tırnağı taşa dokunduğunda çıkan ses.
    HABEVKERA Belâ, mihnet.
    HABGAH f. Yatak odası. * Uyunacak yer.
    HAB-GÜZAR f. Uyuyan, uyuyucu.
    HABHAB Karpuz.
    HABHAB (C: Habâhıb) Kısa boylu adam.
    HABHAB Takunye. * Canbaz ayaklığı.
    HABHABE Yumuşaklık, rahavet. * Muzdarip olmak, acı çekmek.
    HABHABÎ İşsiz güçsüz boş olarak dolaşan adamlar.
    HABIT Susturucu. * Batıl kılan. İptal ettiren. * Değersizleşen.
    HABIT (Hübut. dan) Yukarıdan aşağıya inen. İnici. Düşen. Hübut eden.
    HABİ Sürünüp emekleyen ufak çocuk.
    HABİB (Hubb. dan) Sevilen. Sevgili. Seven. Dost.
    HABİB-ÜL BEKKÂÎN Ağlayanların sevgilisi. Ağlayanların habibi.
    HABİB-ULLAH (Habib-i Hudâ) Allah'ın sevgilisi. Hz. Muhammed (A.S.M.) (Eğer Allah'a muhabbetiniz varsa Habibullah'a ittiba edilecek. İttiba edilmezse netice veriyor ki; Allah'a muhabbetiniz yoktur. Muhabbetullah varsa netice verir ki; Habibullah'ın sünnet-i seniyesine ittibaı intac eder. L.)(Sâni-i Âlem'in; âsârın şehadetiyle nihayetsiz cemâl ve kemâli vardır. Cemâl, hem kemâl, ikisi de mahbub-u lizâtihidirler. Yâni bizzat sevilirler. Öyle ise, o cemâl ve kemâl sahibinin cemâl ve kemâline nihayetsiz bir muhabbeti vardır. O nihayetsiz muhabbeti, masnuatında çok tarzlarda tezahür ediyor. Masnuatını sever, çünki, masnuatının içinde cemâlini, kemâlini görür. Masnuat içinde en sevimli ve en âlî, zihayattır. Zihayatlar içinde en sevimli ve âli, zişuurdur. Ve zişuurun içinde câmiiyet itibariyle en sevimli, insanlar içinde bulunur. İnsanlar içinde istidadı tamamiyle inkişaf eden, bütün masnuatta münteşir ve mütecelli, kemâlâtın nümunelerini gösteren fert, en sevimlidir... İşte: Sâni-i Mevcudat, bütün mevcudatta intişar eden tecelli-i muhabbetin bütün envaını; bir noktada, bir âyinede görmek ve bütün enva-ı cemâlini, Ehadiyyet sırriyle göstermek için şecere-i hilkatten bir meyve-i münevver derecesinde ve kalbi, o şecerenin hakaik-ı esasiyyesini istiab edecek bir çekirdek hükmünde olan bir zâtı, o mebde'-i evvel olan çekirdekten tâ münteha olan meyveye kadar bir hayt-ı ittisal hükmünde olan bir Mi'rac ile, o ferdin, kâinat nâmına mahbubiyyetini göstermek ve huzuruna celbetmek ve rü'yet-i cemâline müşerref etmek ve ondaki hâlet-i kudsiyyeyi başkasına sirayet ettirmek için kelâmiyle taltif edip, fermaniyle tavzif etmektir... S.)
    HABÎDE (C.: Hâbidegân) f. Uyuya kalmış, uykuya dalmış, uyumuş.
    HABÎE Görülmemiş, daha henüz keşfedilmemiş. * Göze görülmeyen şey. * Kesilmiş, parça parça olmuş.
    HABİH Ağaçla vurmak. * Bölmek.
    HABÎKE (C.: Habâik) Kehkeşan, samanyolu. * Çizgi. * (C.: Hubük) Dikkat ve itina ile, sağlam ve san'atlı dokunmuş, yol yol hâreli güzel kumaş.
    HABİL Sihirbaz, efsuncu, büyücü. * Kement ile yakalanan canavar.
    HABÎL Yiğit, bahadır, genç, delikanlı. * Tuzak, ağ.
    HABİL İlk insan Hz. Adem'in (A.S.) oğullarından birinin ismi.
    HABİLE Gebe, hâmile, yüklü.
    HABÎN Zakkum ağacı.
    HABİR Taze ve yeni şey.
    HABİR Haberli. Haberdar. Agâh. Âlim. Arif-i billâh. * Herşeyi bilen Allah (C.C.)
    HABİRÂNE f. Bilgili ve haberdar olana yakışır şekilde.
    HABİS Bağışlanan şey. Mukabilinde bir ücret istenmeyen şey. Parasız olarak verilen nesne.
    HABÎS (Hubs. dan) Fesadcı. Hilekâr. Alçak tabiatlı. Kötü. Pis.
    HABİS Hapseden. Tutan. Hapishâneye atan.
    HABİS(A) Un helvası.
    HABİSTAN f. Yatakhane, yatak odası.
    HABÎT Fâsid, yaramaz, bozuk.
    HABİYE (C: Havâbi) Küp. * Küçük havuz. * Kuyu.
    HABK Bükmek. * Sağlam yapmak. * İyi dokumak.
    HABL Bir şeyin bozulması. Noksan olmak. * Delirmek.
    HABL İp. Urgan. Halat. * Tıb: Vücudda ip gibi olan âzalar.
    HABL-ÜL MESAKÎN Sarmaşık bitkisi.
    HABL-ÜL METİN Sağlam ip. * Mc: İslamiyet. Kur'an-ı Kerim.
    HABL-İ MEVHUM Mc: Daima olacak gibi görünüp de gittikçe uzaklaşan istek, gaye. Mevhum ip.
    HABLULLAH Allah'ın ipi. Kur'an-ı Kerim. Allah'a kavuşma vasıtası. İhlâs. İtaat. Cemaat.
    HABL-ÜL VERİD Şah damarı. Atar damar.
    HABN Karnın şişmesi.
    HABN Eteğini kaldırmak. * Bir şeyi kabzetmek, almak.
    HABNA' Çıbanları olan kadın.
    HABNADİDE (Hâb-nâdide) f. Büluğa ermemiş çocuk. Erginlik çağına gelmemiş erkek veya kız.
    HAB-NAK f. Uykusu gelmiş kimse, uykulu kişi.
    HABNAME f. Rüya kitabı.
    HABR (C.: Ehbâr) Alim ve sâlih kimse. Bilgili. Ehl-i ilim. * Ferahlık. * Nimet, vüs'at. * Refah, sürur. (Bak: Hibr) * Tıb: Dişlerin beyazına ârız olan sarılık.
    HABR-ÜL ÜMMET Ümmetin âlimi, meşhur âlim.
    HABR (C: Hubur) Büyük tuluk.
    HABRA' (C: Habâri-Haberât) Sedir ağacı biten düz yer. Yumuşak yer.
    HABREKÎ Kene böceği.
    HABRENCE Güzel yemek. * Yumuşak.
    HABRÎR Şey mânâsına gelir bir isim.
    HABS Murdar, pis. Çirkin. * Ayıp, günah.
    HABS Hapis, alıkoyma, bir yere kapatıp dışarı çıkarmama. Salıvermeme. * Zaptetme, tutma.
    HABS-İ BEVL İdrarını tutma.
    HABS-İ DÜMÛ' Metanet gösterip gözyaşlarını zaptetme.
    HABS-İ MÜNFERİD Tek başına olan hapis. Hapishanede bir kişilik hücre. * Ehl-i dalâlet için olan ölüm ve kabir.
    HABS Bir kaç şeyi birden karıştırmak.
    HABŞ Cemetmek, toplam
#30.11.2006 22:13 0 0 0
  • HAM f. Olmamış, pişmemiş, çiğ. * Nâfile, beyhude, boşuboşuna. * İşlenmemiş, üzerinde çalışılmamış. * Acemi kimse, tecrübesiz. Terbiye görmemiş kişi.
    HAM f. Bükülmüş, kıvrılmış, eğrilmiş.
    HAM-I ZÜLF Saç lülesinin kıvrımı.
    HAM' (HIM') (C.: Ahmâ') : Kaynata. Zevc tarafından olan kimseler.
    HAM' (HUMU') Eğrilik, aksaklık.
    HAMA Hıfzetmek, korumak. * Kovmak, defetmek.
    HAMA' Kara balçık.
    HAMAİD (Hamîde. C.) Bir kimsenin medhedilmeğe lâyık olan işleri.
    HAMAİL (Himâle. C.) Tılsım, muska. * Kılıç kayışı, kılıcı bele bağlamaya yarayan kayış.
    HAMAİM (Hamâme. C.) Güvercinler.
    HAMAK İki ağaç veya direk arasına asılarak içine yatılan ağyatak.
    HAMAKAT Ahmaklık. Budalalık. Bönlük. Anlayışsızlık.
    HAMALE Bir mala kefil olma.
    HAMAM(E) (C.: Hamâim) Güvercin kuşu.
    HAMAN Peygamber Hz. Musa (A.S.) zamanındaki Mısır Fir'avununun vezirinin ismi.
    HAMARAT Becerikli, elinden iş gelir, cerbezeli.
    HAMAS Verem. * Yumuşaklıkla ve kolaylıkla bir şeyi çıkarmak.
    HAMASET Yaradılıştan olan cesâret. Bahadırlık. Cesurluk. Kahramanlık. Yiğitlik.
    HAMASÎ Hamâsetle alâkalı. Fıtrî cesarete âit ve müteallik.
    HAMASİYYAT Kahramanlık destanları.
    HAMAT Kaynana.
    HAMATA Katılık. * Yanmak. * Boğaz ağrısı. * Darı samanı. * Kalbin ortası.
    HAM-BE-HAM f. Kıvrım kıvrım. Büklüm büklüm.
    HAMD Medih, övmek.Cenab-ı Hakk'a karşı kulların memnuniyet ve sevinçlerini ve O'na hamd ve şükür ile medihlerini bildirmeleri, senâ etmeleri. (Bak: Elhamdülillah) (Hamd'in en meşhur mânası; sıfat-ı kemaliyeyi izhar etmektir. Şöyle ki: Cenab-ı Hak insanı, kâinata câmi' bir nüsha ve onsekizbin âlemi hâvi şu büyük alemin kitabına bir fihriste olarak yaratmıştır. Ve Esmâ-i Hüsnâ'dan her birisinin tecelligahı olan her bir âlemden bir örnek, bir nümune insanın cevherinde vedia bırakmıştır. Eğer insan, maddi ve manevi her bir uzvunu Allah'ın emrettiği yere sarfetmekle hamdin şubelerinden olan "şükr-ü örfi"yi ifâ ve şeriata imtisal ederse, insanın cevherinde vedi'a bırakılan o örneklerin her birisi kendi âlemine bir pencere olur. İnsan o pencereden o âleme bakar. Ve o âleme tecelli eden sıfatla, o âlemden tezahür eden isme bir mir'at ve bir âyine olur. O vakit insan; ruhu ile, cismi ile, âlem-i şehadet ve âlem-i gayba bir hülâsa olur. Ve her iki âleme tecelli eden, insana da tecelli eder. İşte bu cihetle insan, sıfat-ı kemaliye-i İlâhiyyeye hem mazhar olur, hem müzhir olur. İ.İ.)(Hamd ü senâ, medih ve minnet O'na mahsustur, O'na lâyıktır. Demek nimetler O'nundur ve O'nun hazinesinden çıkar. Hazine ise dâimîdir. M.)
    HAMDE Ateş gürültüsü.
    HAMDELE "Elhamdülillah" demenin kısaca ismi. Bu sözün masdar haline getirilip kısaltılması.
    HAMD Ü SENA Cenab-ı Hakk'a hamd ve O'nu isimleriyle medhetmek.
    HAME Kafatası, başın üst kısmı.
    HAME' Uzun müddet su ile yumuşayıp değişmiş cıvık ve kokar çamur. Balçık.
    HAME Yaş ot demeti, taze ekin destesi, bir sap üzere bitmiş taze ekin. * Havası bozuk hastalıklı yer.
    HÂME f. Yontulmuş kalem.
    HÂME-İ EDEB Edebiyat kalemi.
    HÂME-İ ŞEKVÂ şikâyet kalemi. şikâyet yazan kalem.
    HÂME-İ ZERRİN Altın kalem, altından yapılmış kalem.
    HÂME VÜ ŞEMŞİR Kalem ve kılıç.
    HAMEC Zayıflık.
    HÂMEGÜZAR f. Kalemle yazılmış.
    HAMEK Her şeyin küçükleri. * Siyah bulut.
    HAMEL Kuzu. * Ast: Burçlardan birinin adıdır. Bu burcu teşkil eden yıldızlar kuzuya benzediği için arapça kuzu demek olan hamel denilmiştir. Güneş bu burca 21 Mart'ta girer ve gece ile gündüz bir olur.
    HAMELAT (Hamle. C.) Saldırışlar, saldırmalar. * Atılmalar, atılışlar.
    HAMELE Taşıyanlar, yüklenenler, kaldıranlar.
    HAMELE-İ ARŞ İsrâfil, Cebrâil, Mikâil, Azrâil (A.S.)lar.
    HAMELE-İ HÜCCET Günah ve sevabları yazan melekler.
    HAMELE-İ KUR'AN Hâfızlar. Kur'anı ezbere okuyup ilmi ile amel eden mes'ud kimseler.
    HAMELE-İ MÜMTESİL Aldığı emri imtisal edip yüklenen, mes'uliyeti üzerine alan.
    HAM-ENDER-HAM f. Kıvrım kıvrım, büklüm büklüm.
    HAMER Davarın arpa yemekten dolayı içinin ve ağzının kokması.
    HÂME-RÂN f. Kalem yürüten, yazan.
    HAME-ZEN f. Üzerinde kalem kesilecek âlet.
    HAMH Fahirlenmek, büyüklenmek, kibirlenmek.
    HAMHAMA Hımhımlık, sözü genizden söyleyerek konuşma.
    HAMHAMA Atın yulaf ve su gördüğünde çıkardığı ses.
    HÂMIZ Sirke gibi ekşi olan. Ekşiliği fazla olan, asit.
    HÂMIZ-I FAHİM Kim: Karbonik asit.
    HÂMIZ-I HALL Kim: Sirke asidi.
    HÂMIZ-I KARBON Kim: Karbonik asit.
    HÂMIZAT (Hâmız. C.) Asitler. Sirke gibi ekşi olan şeyler.
    HÂMIZAT-I ŞAHMİYE Yağ asitleri.
    HÂMIZİYYET Ekşilik, kekrelik.
    HAMÎ f. Gevşeklik, hamlık.
    HAMÎ Himaye edici, himaye eden. Koruyucu, koruyan. Kayıran.
    HÂMİD Cenab-ı Hakk'a hamd ü sena eden. Allah'a şükreden. * Hz. Peygamber'in (A.S.M.) isimlerindendir.
    HAMÎD Sena edilmeğe, medhedilmeğe elyak olan. Dünya ve âhirette hamd kendisine mahsus olan Allah (C.C.) * Isparta Vilâyetinin Osmanlılar devrindeki adı.
    HAMİD Alevi sönen ateş. * Ölü, ölmüş. Sönmüş. idrâksiz. Sâkit ve sessiz. Ölü gibi halsiz olan.
    HAMİDE f. Kambur, eğrilmiş, kemerli.
    HÂMİDE Uzun müddet geçmesi sebebi ile rengine tegayyür ve siyahlık gelip eskimiş olan. * Nebatsız kuru yer. * Yanmış kül olmuş.
    HAMİDEGÎ f. Kamburluk, eğri büğrü olmaklık.
    HÂMİDÎN (Hâmid. C.) Hamdedenler, hâmidler.
    HÂMİDÛN (Hâmid. C.) Hamdedenler, hâmidler.
    HAMİE Hararetli, çamurlu, volkanlı, alevli, dumanlı.
    HÂMİL (Hâmile) Yüklü yüklenmiş. * Gebe. * Taşıyan, götüren. * Hâiz. * Mâlik, sahib. * Uhdesinde bir poliçe bulunan.
    HÂMİL-İ VAHY Vahyi Peygamberimize (A.S.M.) getiren Cebrail (A.S.)
    HAMİL Kötü tanınmış olan kimse.
    HAMÎL Kefil. * Başka yerden getirilen oğlan.
    HAMÎLE Sıklığından dolayı birbirine girmiş olan ağaçlar. * Ağaç ve ot bitmiş kumlu yer. * Döşek çarşafı.
    HAMİLEN Hâmil olarak. Taşıyarak, götürerek. * Hâmil olduğu halde.
    HAMİM Sıcak ve kızgın su. * Yakın hısım, soy sop. * Samimi arkadaş.
    HAMÎME (C.: Hamâyim) Her nesnenin iyisi.
    HAMİNNE Hanım nine sözünün bozulmuş şekli, büyük anne.
    HAMÎR (Hımâr. C.) Eşekler. Hımarlar.
    HAMÎR(E) Eyer yapmada kullanılan tüysüz beyaz deri.
    HAMÎR Hamur.
    HAMÎR-İ MÂYE Mayanın hamuru.
    HAMÎRE Hamur içine katılan maya.
    HAMÎR-GÂR f. Hamurcu, hamur yoğurucu.
    HAMÎS Beşinci. Hamis günü. Perşembe günü.
    HÂMİSEN Beşinci olarak, beşinci olmak üzere.
    HAMİŞ Mektubun altına sonradan yazılan sözler. Hâşiye.
    HAMİT Şiddetli, sağlam. * Üzerinde kıl olmıyan yağ tulumu.
    HAMİT (HÂMİT) Yanmış ve pörsümüş süt.
    HAMİYE Tırnak kenarı. * Kızmış, kızgın.
    HAMİYET Gayret. * Nâmustan gelen gayretle utanma veya kızma. * İstinkâf etmek. * Mukaddesatı ve milletin haklarını, mâmus ve haysiyeti korumak hususlarında gösterilen gayret ve ihtimam hasleti. İman ve İslâmiyeti ve Hz. Peygamber'in (A.S.M.) Sünnet-i Seniyyesini ve din ve mücahede kardeşlerini muhafaza ve müdafaa etmek gayreti.
    HAMİYET-İ CÂHİLİYE f. Câhillikten gelen ırkçılık gibi bâtıl inanışları koruma gayreti. * Cenab-ı Hakk'ın ve Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) nehyettiği ve hak dine uymayan eski ve kötü inançları muhafaza gayreti.
    HAMİYET-FÜRUŞ f. Kendini beğenip hamiyetli olduğunu iddia eden. Hamiyetli olduğunu göstermeğe çalışan.
    HAMİYET-KÂR f. Hamiyetli. Haysiyet ve şeref sahibi.
    HAMİYET-MEND (C.: Hamiyyet-mendân) f. Hamiyetli.
    HAMİYET-MENDÂNE f. Hamiyetlicesine. Hamiyetli olan bir kimseye yakışacak şekil ve surette.
    HAMİYET-MENDÎ f. Hamiyetlilik, hamiyetli oluş.
    HAMKA Ahmak ve budala kadın.
    HAMKE (C.: Humuk) Bit.
    HAML Yük. * Sırtına yük alıp getirmek. * Kadının karnındaki çocuk. * İsnad. Yüklenme.
    HAML Saçak. * Büyük saçaklı halı.
    HAMLE Hücum etme. Atılış, saldırış. Savlet.
    HAMLEC Bükmek.
    HAMLETMEK Yüklemek, zannetmek.
    HAMM Çok sıcaklık, şiddetli hararet.
    HAMM Kuyuyu temizlemek. * Evi süpürmek. * Etin kokması.
    HAM MADDE Bir şeyin meydana getirilmesi için işlenilen ana maddelerden her biri.
    HAMMADUN Çok hamdedenler. Çok çok şükür ve duâ edenler.
    HAMMAL (Haml. den) Bir ücret karşılığında eliyle veya sırtıyla yük taşıyan adam. * Mc: Kaba, görgüsüz, terbiyesiz.
    HAMMALİYYE Hamal ücreti.
    HAMMAM Banyo, hamam.
    HAMMAMÎ Hamam idare eden adam veya kadın. Hamamcı.
    HAMMAMİYYE Edb: Divan Edebiyatında giriş kısmı hamam eğlencesi tasvirine tahsis olunan kaside.
    HAMMAR (Hamr. den) Şarap yapan veya satan kimse. Meyhaneci, şarapcı. * Tas: Mc: Mürşid, şeyh, kılavuz.
    HAMMAR Eşekçi.
    HÂMME (C.: Hevâmm) Haşerât-ı muzırra, zararlı böcekler. * Binek hayvanı.
    HÂMME Bir kişinin akrabası, yakınları. (Hâssa mânâsına da gelir, mukabili âmme'dir.)
    HAMME (C.: Humm) Kaplıcanın sıcak suyu. * Kuyruk yağının kıkırdağı. * Kızdırmak mânasına mastar da olur.
    HAMMURABİ (Bak: Nemrud)
    HAMNANE Kene.
    HAMR Ekşi. Şarap. İçki olup sarhoşluk veren şey. * Birine bâde içirmek. * Bir hususu söylemeyip setreylemek. Ketmeylemek. (L.R.)
    HAMR Yüzmek.
    HAMRA (Müennes) Çok kırmızı, kızıl renk. * Şiddet ve meşakkatli geçen yıl. * Şiddetle olan ölüm. * Arap olmayan cinsten. * Yüzü kızarmış kadın.
    HAMS(E) Açlık. * Yaradaki şişin inmesi.
    HAMSE Beş (sayısı).
    HAMSE-İ ÂL-İ ABÂ (Bak: Âl-i Abâ)
    HAMSE Mesnevi şekliyle yazılmış beş kitabdan ibaret bir takım demektir ki, böyle eser meydana getirmiş olanlara "Hamsenüvîs", yâhut "Hamseci" denilir. XII. yüzyıla kadar hamse-nüvîslik mutâd değildi. 1195'de vefat etmiş olan Genceli Şeyh Nizamî, manzum olarak beş kitab yazmış ve hepsine birden "penc genç", yâni "beş hazine" "ünvanını vermişti. Ondan sonra o yolda mesnevîler vücuda getirmek İran şâirlerince moda oldu. İran'ın Hüsrev-i Dehlevî, Mevlânâ Câmi gibi şâirleri hamse yazdılar. Çağatay şâiri Ali Şir Nevaî de Çağatay lehçesinde hamse tanzim etmiştir. Bizim lehçede ilk hamse yazan, daha doğrusu Şeyh Nizamî'nin hamsesini terceme eden Behiştî'dir. Bu Behiştî, İkinci Bayezid'in adamlarındandı. Yine bizim lehçemizle yazılmış birçok hamseler vardır. Ak Şemseddin'in oğlu Hamdullah Çelebi (Vefatı: M: 1508) Yusuf ve Züleyha, Leylâ ve Mecnun, Muhammediye, Mevlid-ün Nebi adlı hamseleri yazmıştır. (Edb. L.)
    HAMSENÜVIS f. Hamseci, hamse yazan. Mesnevi tarzıyla beş kitabdan ibâret bir takım yazan kimse.
    HAMSÎN Elli. * Erbaîn denen kırk günlük kara kıştan sonra gelen elli günlük kış.
    HAMSUN Elli sayısı.
    HAMŞ Baldırı ince olan.
    HAMŞ Kaşımak. * Tırmalamak.
    HAMŞEK Mestin üstüne vurulan parça.
    HAMŞÜDE f. Bükülmüş, eğrilmiş.
    HAMT Misvak ağacı. * Ekşimiş süt. * Koyunun derisini yüzüp kebap yapmak. * Gadap etmek, kızmak. * Kibirlenmek, tekebbürlenmek.
    HAMT Şiddetli ve zahmetli olmak. * Çürümek. * Mütegayyer olmak, değişmek.
    HAMTA Üzüm çiçeğinin kokusu.
    HAMTAR Dolu kırba. * Yay kirişi.
    HAMUL (Haml. den) Sabırlı, metanetli, tahammüllü, dayanıklı kimse.
    HAMULANE f. Tahammüllü kimseye yakışır şekilde.
    HAMULE f. Yük. Yük taşıyan nakil vasıtalarının yükü.
    HAMULÎ Tahammüllülük, sabırlılık, dayanıklılık.
    HAMUM İç yağı.
    HAMUN f. Bozkır. Büyük sahra, düz ova.
    HAMUS Sâkin olmak, susmak.
    HAMUŞ f. Susmuş. Sessiz. Sâkit.
    HAMUŞ Sivrisinek.
    HAMUŞAN Mevlevi tâbirlerindendir. Konya'da Mevlâna'nın türbesi haricinde ve kıble cihetindeki büyük kabristana verilen isimdir. * Sessizler, susmuş olanlar, uykuda olanlar.
    HAMUŞANE f. Sessizce, ses çıkarmadan. Sessizliği andırır bir şekilde.
    HAMUŞÎ f. Susma, sükut etme. Sessizlik, sükunet.
    HAMVÎ Sıcaklık.
    HAMYAZE f. Esnek, elâstik, esneme. * Kötü hareket, fenâ iş.
    HAMYE İçine yağ ve zeytin konulan kap.
    HAMZ Keskinlik, katılık, şiddet. Metinlik, sağlamlık.
    HAMZ Ekşilik. Kekrelik.
    HAMZA (R.A.) Abdulmuttalib'in oğlu olup, Resulüllah'ın (A.S.M.) amcasıdır. Önceleri, İslâm dinine karşı olanlarla beraberdi. Ebucehil'in İslâm düşmanlığını çok ileri götürmesi karşısında, imana girip Ebucehil ve din düşmanlarına karşı çıktı ve İslâm'a büyük hizmetleri oldu. Uhud Gazası'nda 57 yaşında iken şehid edildi.
    HAMZA İstemek. Arzu etmek. * Ekşi olan her ota derler.
    HAMZE Baklaya benzer bir bitki.
    HAN f. Hükümdar. Eski Türklerde Hakan da denen devlet reisi.
    HAN f. Yolcuların misafir olduğu bina. Kervansaray. Otel. * Ticaret ehlinin sakin olduğu yer.
    HAN f. Yemek sofrası. Üstüne yemek konan tepsi. * Yemek, taam. * Ahçı dükkânı, lokanta.
    HAN f. Okuyan, okuyucu, çağıran manasına gelir. Meselâ: Duâ-hân : (Niyaz ve tazarrukârane bir tezellül ile) duâ okuyan.
    HANA Yaramaz ve boş sözler konuşmak.
    HANACIR (Hancere. C.) Gırtlaklar, hançereler.
    HANADIK (Handek. C.) Hendekler. Bir mekânın etrafına kazılan geniş ve derin çukurlar.
    HANADIR Görme kabiliyeti kuvvetli olan.
    HANADİS (Hındıs. C.) Musibetler. * Karanlık geceler. * Şiddetli hâller.
    HANAK (C.: Hınâk) Hiddetlenme, kızma.
    HANAN Merhamet, şefkat, acıma.
    HANAN (Hân. C.) f. Hânlar, hükümdarlar, pâdişahlar, kağanlar.
    HANASÎR Helâk olmak.
    HANASİRE Hıyânet ehli, hâinler.
    HANAT (Hân. C.) Dükkânlar, meyhaneler.
    HANAZÎR (Hınzır. C.) Hınzırlar, domuzlar.
    HANBELÎ Dört hak mezhepten birisi. İmam-ı Ahmed bin Hanbel Hazretlerinin mezhebinden olan. (Bak: Mezheb, İmam-ı Hanbelî)
    HANCER Ucu sivri, iki tarafı keskin büyük bıçak. Halk dilinde hançer şeklinde kullanılır. Divan edebiyatında şâirler, güzellerin kaşlarını hancere benzetirlerdi.
    HANCER-İ BÜRRAN Keskin hançer.
    HÂNÇE f. Küçük tepsi, ufak sini.
    HÂNÇE-İ ZER Küçük altın tepsi. * Mc: Güneş.
    HANÇERE Gırtlak, boğaz.
    HANDA HAND f. Devamlı gülme, sürekli olarak gülme. * Devamlı gülen, sürekli gülen.
    HANDAN f. Gülen, gülücü, mesrur.
    HANDAN-RU(Y) f. Güler yüzlü, güleç, mütebessim.
    HANDE f. Gülme, gülüş.
    HANDE-İ ÂFTÂB Güneşin gülmesi. Güneşin doğması.
    HANDE-İ GÜL Gülün açması.
    HANDEBAHŞA f. Güldürücü, tebessüm ettirici.
    HANDEBAR f. Güldüren, güldürücü.
    HANDEFERMA f. Güldürücü, güldüren.
    HANDEFEŞAN f. Gülümsemeler dağıtan, gülmeler saçan.
    HANDEHARİŞ f. Bir kimseye alay tarzında gülme.
    HANDEK Kale ve tarla gibi yerlerin etrafına kazılan geniş ve derin çukur. Hendek.
    HANDEKÂR f. Gülen, tebessüm eden, gülücü.
    HANDEK GAZVESİ Peygamberimizin (A.S.M.) büyük muharebelerinden birisi olup, hicretin beşinci senesinde Şevval ayında vuku bulmuştur. Asıl muharebeyi uyandıranlar Beni Nadir kabilesi olup bunlar Kureyş ve Gatfan kabilelerini de davet etmekle hepsi birden Medine-i Münevvere'ye hücuma geçtikleri vakit, Hz. Resullulah Efendimiz Selman-ı Fârisî'nin (R.A.) reyiyle Medine'nin etrafına hendek kazılmasını emretti. Bu münasebetle Gazve-i Handek denmekle meşhur oldu. Muharebe bir ay kadar devam edip, nihayet Yahudilerle Kureyş arasına nifak düşmüş ve kâfirler şiddetli bir fırtınaya tutulup perişan bir halde dönmüşlerdir.
    HANDEKÜNAN f. Gülerek, güle güle.
    HANDEMEŞHUN f. Devamlı gülen. Çok gülen.
    HANDEMU'TAD f. Devamlı gülmeye alışmış olan, her zaman gülme alışkanlığı olan.
    HANDEN f. Okumak.
    HANDENÜMA f. Gülen.
    HANDERİS Eski şarap.
    HANDERİZ f. Gülüp duran, devamlı gülen.
    HANDERUY f. Mütebessim, güler yüzlü.
    HANDEZEN f. Gülen.
    HANDİSTAN f. Şaka, lâtife.
    HANE f. Ev, mesken, beyt. * Mat: Basamak, bölüm, göz. * Bazı kelimelerle birleştirilip mürekkep isim yapılan bir "ek" tir. "Hasta-hane, ecza-hane, yazı-hane, kıraat-hane" gibi.
    HANE-İ AVARIZ Avarız ve bedel-i nüzul ve buna benzer vergiler ve tekâlifin toplanmasında tutulan ölçü. Buradaki hanenin, lügat mânası olan evle münasebeti yoktur. Kasabalar, köyler nüfuslarına ve emlâk ve arazilerinin miktar ve hâsılatlarına göre hane itibar edilir ve mahallî masraflarla sair vergiler ona göre tanzim edilirdi. Bu usul Tanzimat-ı Hayriyeye kadar devam etmiştir. (O.T.D.S.)
    HANE-İ ÂYİNE Her yanı birbirinin aynı olan oda, salon veya köşk.
    HANE-İ DEVVAR Dâim dönen, devreden hane. * Mc: Yıldız.
    HANE-İ FERDA Ahiret.
    HANE-İ HUDA Beytullah, Kâbe.
    HANE BER-DUŞ Evi omuzunda. Avare. Serseri.
    HANE Meyhane.
    HANEBERENDAZ (Hâne ber-endaz) f. Ev yıkıcı.
    HANEDAN f. Soyca dindar ve asil âile. * Peygamber (A.S.M.) sülâlesi.
    HANEF İstikamet, doğruluk. * Ayak eğriliği. * Eğrilik, udûl.
    HANEFÎ Dört hak mezhepten birisi. Veya bu mezhepten olan kimse. (Bak: İmam-ı A'zam)
    HANE-FÜRUŞ f. Ev komisyoncusu, ev tellâlı.
    HANE-GÎ f. Evcil, evde beslenen. Evde bulunanlardan, evdekilerden.
    HANE-GİR f. Bir yeri mekân sayan kimse.
    HANE-HARAB f. Câhil, bilgisiz. * Evi yıkılmış, evsiz barksız kalmış. * Hâli perişan olmuş kimse. * Mc: Müflis, züğürt, sefil.
    HANE-HUDA f. Ev sahibi, sahib-ül beyt.
    HANEK Ağzın tavanı, damak.
    HANE-KÜŞ f. Mirasyedi, sefih.
    HANEN şevk. * Nefsin cima arzusu.
    HÂNENDE f. Okuyan, şarkı söyleyen.
    HÂNENDE-GÂN f. (Hânende. C.) Hânendeler, şarkı söyleyenler, şarkıcılar.
    HÂNENDE-GÎ f. Şarkıcılık, hânendelik.
    HANES Burnun uç tarafının biraz yüksek olup geri kısmının basık olması. * Sığır burnu.
    HANE-SUZ f. Ev yakıcı. * Mc: Gözü dışarda olan, kendi âilesini düşünmeyen kimse.
    HANEŞ (C.: Ahnâş) Avlanan haşere veya kuş. * Yılan.
    HANEV Eğmek. * Davar kösnemesi.
    HANEZ Mütegayyer olmak, değişmek. * Kokmak.
    HANE-ZAD f. Efendisinin evinde dünyaya gelmiş olan köle veya cariye çocuğu.
    HANFEC şişman, etli kişi.
    HANFES (C.: Hanâfis) Yellengen böceği. * Pislik yuvarlayan böcek.
    HANGAH f. Allah rızası için ve misafirleri minnet altında bırakmamak ihlâsı ile fakir ve dervişlere ve talebe-i uluma yemek verilen ve misafir edilen yer.
    HANGAR Fr. Eşyayı muhafaza etmek için yapılan üstü örtülü, yanları açık yer. * Uçakları barındırmaya mahsus garaj.
    HANHANA Sözü burun içinden söylemek. Hımhımlık.
    HANIK (Hunk. dan) Boğucu, boğan. * Küçük dar yarık ve sokak.
    HANIK Boğmak.
    HANIM SULTAN Tar: Osmanlı hanedanında "sultan" nâmı verilen İmparatorluk prenseslerinin kızlarına verilen resmi ünvan.
    HANİ' Karısını boşamış koca veya kocasından boşanmış kadın.
    HANİF İslâmiyetten evvel Allah'ın birliğine inanan ve Hz. İbrahim'in (A.S.) dininden olanların vasfı. * İslâmiyete kuvvetle bağlı olan ve ilmiyle âmil olan kimse. * Eğri. * Eski kötü hallerinden vazgeçip hakka ve doğruluğa yönelen.
    HANİF Gururlu, mağrur, kibirli. * Dargın, küskün.
    HANİFE Bir kabile ismi.
    HANİFEN MÜSLİMEN Müslim ve hanif olarak.
    HANİN Fazla istekten dolayı inleyiş, şiddetli ağlayış. Sızlanmak. * Şevk ve arzu.
    HANİN-ÜL CİZ' Kuru direğin inleyip ağlayışı. Hurma kütüğünün inlemesi.(Mescid-i Şerifte hurma ağacından olan kuru direk (Resul-ü Ekrem (A.S.M.) hutbe okurken, ona dayanıyordu) sonra minber-i şerif yapıldığı vakit Resul-ü Ekrem (A.S.M.) minbere çıkıp hutbeye başladı. Okurken, direk deve gibi enin edip ağladı; bütün cemaat işitti. Tâ Resul-ü Ekrem (A.S.M.) yanına geldi, elini üstüne koydu, onunla konuştu, teselli verdi, sonra durdu. Şu mu'cize-i Ahmediye (A.S.M.) pek çok tariklerle tevatür derecesinde nakledilmiştir. M.)
    HANİN-İ HAZİN Acıklı sızlanma.
    HANÎN Burun içinden ağlamak. * Burun içinden gülmek.
    HANÎRE (C.: Hanâyir) Parmak başlarındaki boğum. * Kadınların yün ve pamuk attıkları yay. * Kirişi olmayan yay.
    HANÎS Yeminini bozan, ahdinde durmayan. Rücu' eden. Te'hir eyleyen.
    HANİS Sinen, dönen. (Bak: Hannas)
    HANİS Ettiği yemini yerine getirmeyen. Yeminini bozan.
    HANİS İki kat olmuş kimse.HANÎS : Zayıflık, gevşeklik.
    HANİYE Şarap. * Erkeği öldükten sonra evlenmeyip, çocuğuna bakan kadın.
    HANÎS Kebap olmuş nesne.
    HANK (Hınk) Boğmak. Boğazını sıkıp öldürmek. Boğazı sıkılıp boğulmak.
    HANK Muhkem etmek, sağlamlaştırmak. * Bir şeyi çiğneyip damağıyla ezmek. * Davarın ağzına gem vurmak veya urgan koymak.
    HANKAH (Bak: Hangâh)
    HANKAN Boğmak suretiyle, boğarak.
    HÂNMÂN f. Ev-bark, ocak.
    HÂNMÂN-SÛZ f. Ocak yakıcı, ev-bark yakan.
    HANN Yalvarmak. * İnlemek. * Esirgemek.
    HANNAK Boğan, boğucu.
    HANNAN Rahmetlerin en lâtif cilvesini gösteren, Rahman ve Rahîm olan ve çok merhametli olan Allah (C.C.)
    HANNAS (El-Hannâs) (Hunus. dan) Geri çekilerek veya büzülerek, sinerek fırsat bulunca vesvese vermek için dönüp gelen. Sinsi şeytan. Besmeleyi işitince kaçan, gaflete dalınca musallat olan şeytan. (Bak: Hunnes)
    HANNASÎ Şeytanla alâkalı.
    HANSA Sırtlan.
    HAN-SALAR f. Kilerci, sofracıbaşı.
    HANSİR (C.: Hanâsir) Yaramaz, boş, faydasız. * Bir yerden taşınan veya göçen kimseler, eşya ve elbiselerini yükletip gittiklerinde yerde kalan kıymetsiz şeyler.
    HANŞEFİR Bela, zahmet.
    HANŞUŞ Bakiyye, artan.
    HANTAL Kaba, büyük ve ağır.
    HANTEM (C.: Hanâtim) Kara bulut. * Desti. * İbrik. * Topraktan yapılan kap.
    HAN U MAN (Hanmân) Ev. Bark. Ocak. Ehil ve iyal.
    HANUN Gümleyerek esen rüzgâr.
    HANUT Ölüyü, bozulup kokmaması için ilaçlama.
    HANUT (C.: Havânit) Meyhane, içki içilen yer. * Dükkân.
    HANVE Güzel kokulu bir ot.
    HANYA' Beli bükülmüş kadın.
    HANZ Kebap yapmak.
    HANZAL(E) Zakkum. Zakkum ağacı. Ebu Cehil karpuzu denilen portakal büyüklüğünde mevyesi çok acı bir nebat. Karga kabağı diye de adlandırılır.
    HAPİS (Bak: Habs)
    HÂR f. Diken.
    HÂR-I FİRKAT Ayrılık acısı.
    HAR' Yarmak.
    HAR (Her) f. Merkep, himar, eşek. * Çay ve havuz diplerinde olan balçık. * Mc: İdraksiz kimse. * Kargaşa.
    HAR-İ DEŞTÎ Yaban eşeği.
    HAR Yıkılmış, hedmolmuş.
    HAR f. Hor, hakir, âdi. Aşağı. (Dinsiz, imansız ve din düşmanı ahlaksızların ve sefihlerin vasıfları.)
    HARA' Süstlük, zayıflık.
    HARA Deve kuşu yumurtasının yeri. * Ev ortası.
    HARAB Viran. Issız. Yıkık. Perişan.
    HARAB-ABAD f. Harabiyetle dolu olan yer. Tam harabe.
    HARABAT Harabeler. Viraneler. Meyhâneler.
    HARABE Harab yer. Şehir veya ev yıkıntısı. Perişan yerler.
    HAR'ABE İnce kemikli, genç ve güzel kadın. * Uzun. * Yeşil üzüm çubuğu.
    HARABENİŞİN f. Viranelerde, harabelerde oturan.
    HARABEZAR f. Viranelik. Yıkıntı yeri.
    HARABİYET (Harabî) Yıkılma. Yıkılış. Parçalanıp dağılış. Zillet ve sefalet içinde
    HARAC Vaktiyle müslüman olmayan vatandaşlardan alınan vergiye denirdi. Arazi hasılatından veya çalışanların emeğinden elde edilirdi. Reşit ve vücudu sağlam olan gayr-ı müslim erkek verirdi. Buna harac-ı rüus veya cizye denirdi. Topraktan alınan vergiye de harac-ı araziye denilirdi.
    HARAC-I MUKASSEME Arazinin hâsılatından yerin tahammülüne göre alınacak bir vergidir. bu harac, hâsılata taallûk eder. Bir sene içinde hâsılat tekerrür ederse bu harac da tekerrür der. Fakat mahsulât mevcud olmayınca bu vergi de alınmazdı.
    HARAC-I MUVAZZAF Tar: Arazi üzerine her dönüm başına senevi maktuan muayyen bir miktar meblağ olarak alınacak bir vergidir. Buna "harac-ı vazife" adı da verilir. Bu vergi, zimmete taalluk eder ve araziden yalnız bilfi'l intifa edilmekle değil, intifaa temekkün ile de tahakkuk eder. Binaenaleyh, böyle bir araziyi sahibi kasden muattal bırakacak olsa, vergisini yine vermek mecburiyetindedir. (O.T. D.S.)
    HARAC (Bak: Harec)
    HARAC Beyazdan ve siyahtan meydana gelen, iki renk olan.
    HARAC-GÜZAR f. Haraç verici.
    HARAFE Aklın bozulması. Delilik.
    HARAFET Hararetiyle dili yakan tad.
    HARAHİR (Harhara. C.) Tıb: Akciğerden gelen hırıltılar. * Uykuda iken horlamalar.
    HARAİB (Harîbe. C.) Bir kimsenin geçineceği şeyler.
    HARAİD (Harîde. C.) Kızlar, bâkireler. * Delinmemiş inciler.
    HARAİF (Harife. C.) Ev için yapılan güz hazırlıkları.
    HARAİT Haritalar.
    HARAK Ateş, nâr.
    HARAK Korkudan veya utanmaktan dolayı dehşet içinde kalmak.
    HARAM Helâl olmayan, İslâmiyetçe ve dince nehyedilen şeyler ve ameller. Allah'ın izin vermediği, men'ettiği şeyler. Helâlin zıddı olan şey.
    HARAMİ Katı-üt tarik, yol kesen. Haydut.
    HARAMİLİK Tar: Akıncı kumandanının iştirak etmediği ufak kuvvetler tarafından düşman memleketlerine yapılan akınlar. Bu akınlara yüz ve daha fazla akıncı iştirak ederdi. Akıncı kuvvetleri yüzden az olduğu takdirde "çete" ismini alırlardı. Büyük akınlarda olduğu gibi haramilik suretiyle yapılan akınlarda da alınan esirlerden "pencik" denilen beştebir vergi alındığı halde, çeteden bu vergi alınmazdı.
    HARAM-ZADE Gayr-ı meşru münasebetten doğmuş çocuk. Piç.
    HARARET Sıcaklık.
    HARARET-İ GARÎZİYE Vücudun normal harareti.
    HARARET-İ GARİZİYYENİN İLTİHABI ZAMANI İnsanda şehvanî ve nefsanî hislerin galeyanda olduğu devresi.
    HARARET-İ HEVÂ Havanın harareti. Havanın sıcaklığı.
    HARARET-BİN f. Termometre. Sıcaklık derecesini gösteren âlet.
    HARÂS f. Hayvanla döndürülen değirmen.
    HARÂS-I HARÂB Harap olmuş değirmen. * Mc: Dünya.
    HARAS f. Dilsizlik, dilsiz olma.
    HARASET Çift sürme. * Sürülen yer. Tarla. * Ekincilik, çiftçilik.
    HARAŞ f. Hayvan ile döndürülen değirmen.
    HARAŞİF (Harşef. C.) Balık pulları. Pul pul olan şeyler. * Yaprakları balık puluna benzeyen bitkiler.
    HARAT Davarın memesinde olan bir hastalık. (Sütün parça parça, ufanmış gibi çıkmasına sebep olur)
    HARATÎN-İ HASSA Osmanlılar zamanında Topkapı Sarayı'ndaki bir sınıf san'atkârın adı idi. Bunlar demir ve ağaç eşyayı tesviye ederlerdi. Bugünkü tâbirle tornacı demekti. Bileziklerden çarklara ve silâh yivlerine kadar her çeşit şey yaparlardı. (O.T.D.S.)
    HARAZ Tasadan veya aşktan dolayı zayıflayan.
    HARAZET Hastalığın uzaması, derdin müzminleşmesi.
    HARB İki veya daha çok devletin birbirleriyle siyasi alâkaları keserek silahlı kuvvetlerle çarpışmaları, vuruşmaları.
    HARB-İ UMUMÎ Genel harp, umumî savaş. 1914 senesinde başlayan Birinci Cihan Harbi.
    HARB (C.: Hırbân) Toy kuşunun erkeği. * Yarmak. * "Delmek" mânasına mastar.
    HARBA' Kulağı delik koyun.
    HARBAK Yarmak. * Kat'etmek, kesmek. * İfsad etmek, bozmak. * Deva, ilâç.
    HAR-BAN f. Eşekçi.
    HARBAT f. Ahmak, bön, ebleh. * İri yapılı kaz. * Kalıp ve kıyafeti yerinde olduğu halde ahmak olan kimse.
    HARBCU Kavga çıkarmaya istekli olan, savaş arzu eden.
    HARBE Tar: Kısa mızrak tarzında bir nevi silâhın adıdır. Eskiden "Köylü" adı verilen yangın habercisinin taşıdığı ucu demirli değneğe de harbe denilirdi. Eski tüfekleri doldurmağa mahsus demirden yapılmış âlete de "tüfek harbisi" adı verilirdi. (O.T.D.S.)
    HARBELE f. Kuyulardan su çekmeğe mahsus dolap. Bostan dolabı.
    HARBEN Savaşarak, harbederek, döğüşerek. Muharebe etmek suretiyle.
    HAR-BENDE f. Seyis. Eşek ve katır gibi yük hayvanlarına bakan kimse. * Tar: Saray katırcıları.
    HARBES Bir ot cinsi.
    HARBESİSA "Şey" mânasına kullanılan bir isimdir.
    HARBEŞ Fesâd vermek, ifsad etmek, bozmak.
    HARB-GÂH f. Harp meydanı, savaş alanı, muharebe yeri.
    HARB-GİR f. Harp yapan. Harpçi.
    HARBÎ Dâr-ül harbde bulunan ve müslim olmayan kimse. Arada anlaşma yapılmamış düşman. * Harbe mensub ve müteallik. * Tüfek temizliği için kullanılan demir çubuk.
    HARBİYE Harb işlerine ait. Harb okulunun adı. Harbiye mektebi.
    HARBİYE NAZIRI Askerlik işleriyle alâkalı dairenin başında bulunan memura verilen ünvandır. Kuva-yı Milliyenin Anadolu'da kurduğu hükümette "Milli Müdafaa Vekili" adını taşıyan bu ünvan, Osmanlı Hükümetine 1908 Temmuz inkılâbı arifesinde kurulan Said Paşa kabinesiyle girmiştir. Ondan evvel "Serasker" adını taşıyordu. Harbiye Nazırı'nın başında bulunduğu daireye "Harbiye Nezareti" denilirdi. (O.T.D.S.)
    HARBÜŞ Yırtıcı bir kuş. * Alaca yılan.
    HARBÜZ(E) f. Karpuz, kavun.
    HARBÜZE-İ RUBAH Ebucehil karpuzu.
    HARBÜZE-FÜRUŞ f. Karpuz kavun satan adam.
    HARBÜZE-ZAR Karpuz kavun bostanı.
    HARC Gider, sarfiyat, bir iş için kullanılan madde. * Vergi. * Çıkmak. * Yeni çıkan bulut. * Yemâme vilayetinde bir yer. * Ecir. * Buğday. (Dinimizde lüzumsuz harcamak, israf haramdır. Zillet ve fakirliğe sebeptir.)
    HARC-I ÂLEM Herkese elverişli, her keseye münasib.
    HARC-I RAH Yol harcı, yol parası. Yol masrafı, yol için verilen para.
    HARCA' Ayakları beline varana kadar beyaz olan koyun.
    HARCE (C.: Hurc-Haracât) Deve sürüsü. * Sık bitmiş ağaç.
    HARCEF Soğuk rüzgâr.
    HARDAL Çok küçük tohumları olan ve yaprakları yenen bir nebat ismi. Döğülerek macun haline getirilir ve sofrada iştah açmak için kullanılır.
    HARDALE Hardal tanesi. * Nesneyi ufak edip kesmek.
    HARDAN Kızgın, hiddetli, gadaplı. * Kast ve men'edici, engel olan.
    HARE f. Kaya, sert taş. * Bir cins dalgalı kumaş.
    HARE f. Yiyecek.
    HAREC Darlık, zorluk, sıkıntı. * Dar yer, sık ağaçlı yer. * Günâh.
    HARED Hışım etmek. * Menetmek, engel olmak.
    HAREKÂT (Hareket. C.) Hareketler.
    HAREKÂT-I HARBİYE Harp harekâtı.
    HAREKÂT-I MÜŞTEREKE Müşterek hareketler, beraber davranışlar.
    HAREKE Arapça harflerin u, e, i şeklinde okunacağını gösteren işaretler. (Zamme "ötre" fetha "üstün" kesre "esre" (gibi) * Hareket lafzının Arapça terkibde aldığı şekil.
    HAREKET Kımıldanma. Davranış. Yola çıkmak. Bir cismin sabit bir noktaya göre yerinin veya durumunun değişmesi. Sarsıntı.
    HAREKET-İ ARZ Zelzele, deprem, yer sarsıntısı.
    HAREKET-İ DÂHİL Tar: Kanuni Sultan Süleyman zamanında Süleymaniye medreselerinin binasından sonra onikiye çıkarılan tarik-i tedris (okutma yolu) silsilesinin dördüncü mertebesindeki müderrislerine verilen bir ünvandır.
    HAREKET-İ MER'İYYE Gerçekte olmadığı halde, var imiş gibi görünen hareket.
    HAREKET-İ MİHVERİYE Mihver, eksen etrafındaki muntazam hareket.(Şems, hareket-i mihveriyesi ile silkinse, meyveleri düşmez, silkinmezse yemişleri olan seyyarat düşüp dağılacaktır. M.)
    HAREKET-İ MÜSTAKİME Fiz: Doğru bir çizgi üzerinde olan hareket.
    HAREM Herkesin girmesine müsaade edilmeyen yer. Kadınlara mahsus oda. (Misafirlere ve erkeklerin girmesine müsaade edilen yere de"selâmlık" denir.)(Tesettür kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktiza ediyor. Çünkü, kadınlar hilkaten zaife ve nâzik olduklarından kendilerini ve hayatından ziyade sevdiği yavrularını himaye edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç bulunduğundan; kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskale mâruz kalmamak için fıtrî bir meyli var. L.)
    HAREM-İ ŞERİF Kâfir ve müşriklerin girmesi yasak olan ve canlı mahlukun öldürülmesi men'edilen Mukaddes Kâbe ve civârı.
    HAREMEYN İki mukaddes harem. Müşrik ve kâfirlere yasak olan mukaddes Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere.
    HAREMEYN-İ ŞERİFEYN Mekke'deki Kâbe ile Medine'deki Ravza-i Mutahhara.
    HAREM-SERAY Sarayların kadınlara mahsus olan kısımları. Buna "Harem-i Hümayun" da denilir. * Câmi içi.
    HARES (Haris. C.) Bekçiler, muhafızlar.
    HARES Dilsizlik, ebkemiyyet.
    HAREŞE Sinek.
    HAR'ET Terslemek.
    HAREZ (C.: Ehrâz) Çocukların oynadıkları ceviz.
    HAREZE (C.: Harez-Harezât) Boncuk.
    HARF Ağızdan çıkan her bir sese âit verilen işaret. Alfabeyi meydana getiren şekilli çizgilerden herbiri. * Müstakil bir mânâya değil de başka harflerle birleşerek, başka muayyen ve müstakil çok mânaların ifadesi için kullanılan şekil. Başkasının mânalarını gösteren işaret. * Vecih, üslub. * Her şeyin ucu, kenarı, sivri ve keskin kıyısı.
    HARF-İ ÂB-DÂR Güzel ve mânidar söz.
    HARF-İ ASLÎ Gr: Arabça bir kelimenin kökünü teşkil eden harften olan. (Ekserisi üç harften ibaret olur.)
    HARF-İ ATIF Gr: İki kelime veya cümleyi birbirine bağlayan harf. Vav ve fe gibi. Arabçada on şekilde harf-i atıf şunlardır: Bunlar bir kelimeyi veya cümleyi diğer bir kelime veya cümle üzerine atıf ve rabtederler. Bu harflerden evvelkine: ma'tufun aleyh, sonrakine ise, ma'tuf denir. (Bak: Atf)
    HARF-İ CERR Gr: Kelimenin sonunu esre ile (i diye) okutan harf. Bunlar arabçada şu şekil altında toplanmıştır. (Vav-ı kasem), (Ta-yı kasem)
    HARF-İ İLLET Gr: Elif, vav, ya harfleri.
    HARF-İ MASDARÎ Fiil mânasında olan bir kelimeyi, masdar mânâsına çeviren harf.
    HARF-İ MEDD Kendinden evvel gelen harflerin uzun sesli okunmasına vesile olan "elif, vav, yâ" harfleri.
    HARF-İ MEZİD Arabçada masdar olan kelimeye harf ilâvesi ile başka masdar yapılır. Bu ilâve edilen harflere "Harf-i mezid" denir. Meselâ: kelimesinde harf-i aslî üçtür. (mükâtebe) dendiği zaman, "Müfâale masdarı şekline göre, mim ve elif harfleri, harf-i meziddendir" denir.
    HARF-İ NÂSIB Muzari fiilinin sonunu üstün (e, a diye) okutan harf. (Bak: Huruf-i nâsibe)
    HARF-İ NİDÂ' Ya, ey, â gibi harflerle çağırılanın ismine eklenen harf. Ünlem.
    HARF-İ TÂRİF Arabçada, elif lâm harflerinin ismin başına gelmesi hali. (Bak: Lâm-ı ta'rif)
    HARF-İ ZÂİD Gr: Kelimenin bazı tasrifinde düşen harf. Fazla, zâid harf. Te'kid için yazılan harf. Sonradan ilâve olan harf.
    HARF Yemiş toplama.
    HARF-AŞİNA Harfleri birbirinden ayırdedebilen. * Mc: Sözden anlayan.
    HARF BE HARF Aynen, aslı gibi, olduğu gibi.
    HARFECE Güzel gıda.
    HARF-ENDAZ Söz atan; dokunaklı, haysiyete ilişen söz söyleyen.
    HARF-GİR f. Her işte ayıp ve noksan arayan.
    HARFÎ Harfe âit. * Sahibi tanıtmak için olan. * Başkasının mânası için yazılan. (Bak: Mâna-yı harfî)
    HARFİYE Kendi başına müstakilen bir mânası ve te'siri olmadığı halde, kendi cinsinden bir topluluğun içinde olduğu zaman ancak bir vazife gören şeylere denir.
    HARFİYEN (HARFİYYEN) Harfi harfine. Hiçbir değişiklik yapmadan.
    HARGÂH f. Otağ. Büyük çadır.
    HARGAR(E) f. Hakaret eden, hakaret edici.
    HARGELE f. Eşek sürüsü. * Terbiyesiz, görgüsüz ve azılı kimseler.
    HARGUŞ Tavşan.
    HARHAR f. Devamlı arzu, sürekli istek. * Gönül üzüntüsü, iç sıkıntısı. * Devamlı kaşıntı.
    HARHARA Uykuda horlamak. * Kedinin mırıldayışı. * İki dere arasındaki düzlük.
    HARHİŞE f. Kavga, gürültü, patırtı.
    HARIK Muhalefet eden, aykırı olan, karşı gelen. * Yırtıcı, yırtan.
    HÂRIK-I ÂDE Âdeti yırtan, âdetin dışarısında, hârikulâde.
    HARIK Yakan, yakıcı. Yanan, tutuşmuş. Ateş, od.
    HARIS Hırslı olan, haris.
    HARISA İnsanın başında veya yüzünde kan çıkmaksızın yalnız deri yırtılmış olarak peyda olan yara.
    HARÎ Müstehak, lâyık.
    HARÎ f. Hakirlik, horluk.
    HARÎ' Kimseden çekinmeyen, fâcire kadın. * Çok gülen, gülegen.
    HARİB Yıkan, harab eden. * Haydut.
    HARİB Kaçan, firar eden.
    HARÎB Yağma olunmuş, soyulmuş, talan edilmiş.
    HARÎBE (C.: Harâib) Bir kimsenin geçineceği şey.
    HARÎC Dar, ensiz. * Kuşatılmış.
    HÂRİC Bir şeyin veya mahallin veya memleketin dışında kalan. * Ecnebi.
    HÂRİC-İ VATAN Vatanın harici.
    HARİC Günahkâr, günah işlemiş. Allahın emrini dinlememiş olan.
    HARİCEN Dışardan, dıştan. Hariçten.
    HARİCE TEMESSÜL Zihnî olan kelâmın hâricî âlemdeki kanunlara uygun şekilde tanzim edilişi.
    HARİCÎ Dışarıya âit olan. İçeriye âit olmayan. Dış ile alâkalı. Ecnebiye âit. * Zorba ve âsi olan. * Seyyid olmadığı halde seyyidlik iddia eden. * Vaktiyle Hazret-i Ali Kerremallâhü veche'ye âsi olan fırka-i dâlle ashabından herbiri. (Bak: Havaric Vak'ası)
    HARİCİYYE Hariçle alâkalı. Dış işleri. * Ameliyatla tedavi edilebilen hastalıklar. * Haricilik. (Bak: Havâric vak'ası)
    HARİD Satın alma.
    HARİD Öfkeli, hidetli, kızgın.
    HARÎD Tek, ayrı.
    HARİDAR Satın alıcı, satın alan.
    HARİD(E) (C.: Harâid) Kız, evlenmemiş kız. * Delinmemiş inci.
    HARİDE Satın alınmış.
    HARİF (Hırfet. den) Meslekdaş, san'at arkadaşı. Teklifsiz dost. * Herif, âdi insan.
    HARİF Güz mevsimi, sonbahar. * Meyve toplama zamanı.
    HARİF Yemiş toplayan.
    HARİFANE f. Esnafça. Herkes kendi masrafını, hissesine düşeni vermek suretiyle, ortaklıkla yapılan.
    HARİFE (C.: Harâif) Ev için sonbahar hazırlığı.
    HARİFÎ Sonbaharla alâkalı.
    HARİK Omuz küreklerinin arası.
    HARÎK Yangın, ateş.
    HARÎK-I KEBİR Büyük yangın. * Büyük Cihan Harbi.
    HARÎK Erkekliği olmayan adam.
    HARİK Zeyrek akıllı kimse.
    HÂRİKA İmkânların üstünde olan şey, hayret uyandıran, hayranlık vren. Büyük ve görülmedik eser. Görülmedik derecede kıymetli.
    HÂRİKA Ateş, nâr, od.
    HÂRİKA-İ SEVDÂ Aşk ateşi.
    HARÎKA Acı, sızı. * Bulâmaç. Yulaf lâpası.
    HÂRİKA-PİŞE f. Hârikalı. Hârika işler yapan.
    HÂRİKAT (Hârika. C.) Şaşılacak şeyler, hârikalar. İnsanda hayret uyandıran şeyler.
    HÂRİKAVÎ Harika cinsinden, harika gibi.
    HÂRİKULÂDE Fevkalâde, âdetin hâricinde bulunan şey, eser. Görülmedik derecede. Son derece kıymet ve ehemmiyeti hâiz olan şey.
    HARÎK-ZEDE (C.: Harikzedegân) f. Yangından zarar görmüş kişi. Evi ve eşyaları yanmış kimse.
    HÂRİM Fakir.
    HARÎM Herkesin giremiyeceği, dokunmıyacağı şey. Haram dairesi. * Şerik. * Bir kişinin olup, başkasının duhul ve taarruzundan masun yer. * Hacıların Mekke-i Mükerreme'de giydikleri libas.
    HARÎM-İ HÂSS Büyük bir kimsenin kendi dairesi.
    HARÎM-İ İSMET Namus ocağı, mukaddes ocak. Kudsi âile yuvası.
    HARÎM Saygısız, çekinmez. Kayıtsız kimse.
    HARÎME Bir kimsenin, istediği gibi kulanabilecek hakka sahib olduğu malı.
    HARİR İpek. İpekten yapılmış. * Harâretli. Sıcak.
    HARÎR Su akarken çağlamak. * Yel eserken fışıldamak. * Horuldamak.
    HARİRÎ İpek eşya. * İpek tüccarı. * Bir nevi kâğıt.
    HARİRÎ (Kasım bin Ali) (Mi: 1054-1122) Irak'ta doğdu. İnhitat (çöküş) devrinin ediblerindendir. "Makamat" adlı eseriyle şöhret bulmuştur. Bediüzzaman-ı Hemedanî'nin Makamları misal alınarak yazılmış elli makameyi (nutukları) ihtiva eder.
    HARİRİYE Un ve süt ile yapılan bulamaç.
    HARİS Süngü demiri. * Soğuk olan şey.
    HÂRİS Eken, ekici. Çiftçi.
    HÂRİS-İ GAYUR Çalışkan ve gayretli çiftçi.
    HÂRİS Muhafız. Bekçi. * Gözcü. Himaye eden. Bekleyen.
    HÂRİS-İ VATAN Vatanın koruyucusu, vatanın bekçisi.
    HARİS Son derece hırslı olan.
    HARÎS Bir şeye fazlası ile düşkün. Hırslı.
    HARÎS-İ CÂH Mevki, makam ve rütbe düşkünü.
    HARÎS-İ ŞÖHRET şöhret ve nam düşkünü.
    HARÎSA (HÂRİSA) Yağmuruyla yer yüzünü süpürüp gideren bulut. * Kan çıkmayan azıcık baş yarığı.
    HARÎSANE f. Hırslıcasına. Çok haris olarak. Hırslılara mahsus bir tavırla.
    HARÎSET (C.: Harâyis) Zayıf deve.
    HARİSTAN f. Çalılık, dikenlik.
    HARÎSUN ALEYKÜM Tevbe Suresi'nin bir âyetinde geçen bu ifade, birinci derecede Peygamberimiz (A.S.M.) hakkında olup ümmetini ve bütün insanları doğru yola irşadda yılmadan, büyük bir sebat ve azim ve gayretle devam etmesine işaret edilerek böylece tavsif edilmiştir.
    HARİŞ f. Kaşınma, kaşıma.
    HARÎŞ Bir cins yılan.
    HARİTA yun. Yeryüzünün veya bir parçasının belli bir ölçüye göre küçültülerek muvafık bir yere çizilen taslağı. * Dağarcık, kulplu kese.
    HARİYE Yavuz bir yılan.
    HARÎZ Tâkatsiz kimse, güçsüz ve kuvvetsiz insan.
    HARÎZ Mahfuz, hıfzolunmuş, saklanılmış.
    HARİZME Azgın hayvanların ağzına ve ayının dudağının üstüne geçirilen demir halka.
    HARK Yakmak. Yanmak. Yangın.
    HARK-I KEBİR Büyük yangın. * Cihan Harbi. (daha ziyade ihrak olarak kullanılır)
    HARK Yarma. Yırtma. * Su akacak yarık yer.
    HARKA' Kulağı delik koyun. * Çeşitli yönlerden esen rüzgâr.
    HARKAFA (C.: Harâkıf) Kalça kemiği. Uyluk kemiğinin baş tarafı.
    HARKAHE Koyuncuların kara evi.
    HARKEKET (C.: Harâkîk) Uyluk başı.
    HARKÜRRE f. Eşek yavrusu, sıpa.
    HARK VE İLTİYAM Yarmak ve yapıştırmak. Yırtılmak ve iyileşmek.
    HARM Muhkem etmek, sağlamlaştırmak. * Davara yük vurmak. * İşinde çabuk çabuk olmak. * Udul etmek. * Kat'etmek.
    HARMED Kokusu ve rengi değişen. * Kara balçık.
    HARMEL Üzerlik otu.
    HAR-MENİŞ f. Eşek huylu, eşek tabiatlı.
    HARMEŞ İfsad etmek, bozmak.
    HARNUB Keçiboynuzu adı verilen bir cins yemiş.
    HARP (Bak: Harb)
    HAR-PÜŞT f. Diken sırtlı. * Mc: Kirpi.
    HARPÜŞTE f. Balıksırtı şeklinde olan, harpuşta.
    HARR Hararet, sıcaklık. Sıcak.
    HARR-I ŞEDİD Şiddetli hararet, fazla sıcaklık.
    HARR Yarmak.
    HARR(E) Hararetli. Kızgın. Çok sıcak. Yakıcı.
    HARRA (Hurur) Yüksekten aşağı düşmek.
    HARRAKA Eskiden düşman gemilerini veya düşman şehirlerini ateşlemek için, yakıcı âletlerle donatılmış olan harp gemisi.
    HARRAN Susuz.
    HARRARE Gürleyerek, çağlayarak akan su.
    HARRAS (Harâset. den) Çiftçi, ekinci. Toprağı işleyip ekin eken.
    HARRAS Yalancı.
    HARRAS Küp yapan.
    HARRAT Doğramacı, çıkrıkçı. Tornacı.
    HARRAZ Terzi.
    HARRE (C.: Hurer) Değirmenin buğday konulan deliği.
    HARRE (C.: Hırâr-Hırârât-Harrun) Kara taşlı yer.
    HARRUB "Keçiboynuzu" adı verilen bir yemiş cinsi.
    HARS Yarmak, yırtmak.
    HARS Koruma. Muhafaza etmek. Hırz mânasınadır.
    HARS (C.: Hırâs) Küp.
    HARS Tahmin etmek. * Yalan söylemek. * Acıkmak.
    HARS Tarla sürmek. * Maarif. * Mal toplamak, kazanmak. * Teftiş ve tedbir eylemek.
    HARS-I IRKÎ Milli maarif, ırkî hars.
    HARSA' Dilsiz kadın. * Gürlemeyen bulut. * Belâ. (Müz: Ahrâs)
    HARSEK Küçük cisim.
    HARSİNÎ Tunç.
    HARŞ Avlamak. * Kaşımak.
    HARŞ Kesbetmek, almak. * Tırmalamak.
    HARŞA Bir cins ot.
    HARŞEF (C.: Harâşif) Kalkan balığı. * Balık pulu. * Enginar bitkisi.
    HARŞUF Enginar bitkisi.
    HART El ile ağacın yaprağını sağmak. * Ağaç kabuğu soymak, yaprak toplamak. * Nikâh.
    HART Katı katı ovmak. * Davarın yulaf yerken çıkardığı ses.
    HARTAVÎ Tar: Sipahilerin yeniçeri keçesine mümasil olarak giydikleri toparlak keçe külâh.
    HARTUC f. Topa merminin ardından sürülen barut kesesi.
    HARUF Küçük kuzu, hamel. * Tâze et.
    HARUN Musa Peygamber'in (A.S.) yardımcısı ve büyük kardeşi. * Bağdad Abbasî Halifelerinden Harun-ür Reşid.
    HARUN İlerleyeceği yerde duran veya geri giden hayvan.
    HARUNÎ Hayvanın ilerlemeyip durması veya gerilemesi. Hayvanın huysuzluğu.
    HARUR Sıcaklık. Güneşin kızgınlığı. * Gece esen sıcak rüzgâr.
    HARUR Yüksekten düşmek. * Akla gelmedik cihetten hücum etmek.
    HARUS Sütü az olan kadın. * Evlenip hâmile olan kız.
    HARUT Mukaddes kimse. * İpini sahibi elinden çekip kaçan davar.
    HARUT VE MARUT Kur'an-ı Kerim'de ismi geçen iki meleğin ismidir.
    HARVA Büyük kumlu tepe. * Yüce, yüksek. * Bir dağın adı.
    HAR-VAR f. Eşek yükü.
    HARY Noksan etmek, noksanlaştırmak, eksiltmek.
    HARZ Dikmek.
    HAR-ZAR f. Çalılık, dikenlik.
    HARZE Yaban şalgamı.
    HARZEM (HAREZM) Türkistan'da Aral gölünün güneyindeki delta ve çevresindeki ülke.
    HAS' Reddetme. * Uzak olmak. Uzaklaştırmak.
    HASA' Saman parçası. * Hurma kabı.
    HASA Toprak saçmak.
    HASA Sığır terslemek.
    HASA' Bulamaç aşı. * Kavun.
    HASA Saymak. * Taş atıp vurmak.
    HASA' Suya kanmak ve kandırmak. * Dolmak. * Doymak. * Ufak taş.
    HASAB Odun.
    HASEBE Hurması çok olan hurma ağacı.
    HASAD Ekin biçmek. Ekin biçme mevsimi.
    HASADET Hasedcilik, kıskançlık. Çekememezlik.
    HASAFE (C.: Hasif) Hurma yaprağından örülen kap. * Hurma yaprağı.
    HASAFET Rey sağlamlığı. Hükümde kuvvet ve olgunluk.
    HAS AHUR Tar: Hükümdarın hayvanlarına mahsus ahır.
    HASAİL (Haslet. C.) Hasletler. (Bak: Haslet)
    HASÂİS Bir şeye, birine has olan keyfiyetler.
    HASÂİS-İ İNSÂNİYYE İnsanlık hassaları.
    HASAİS (Hasîse. C.) Kötü huylar, fena tabiatlar.
    HASAK Büyük bir kuşun adı. (Çin'de, Babil'de ve Türk vilâyetlerinde olur.)
    HASAL Yüreğin ağrıması.
    HASAL Ağacın, zeminde yanlara sarkmış uçları. * Bir işte ortaya konulan ödül.
    HAS'AM Yemen diyarında bir kabilenin adı.
    HASAN Nâmahremden korunur üzere olmak, korunmak.
    HASAN Güzel. (Bak: Hasen)
    HZ. HASAN Hz. Ali'nin (R.A.) oğludur. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) sevgili torunudur. Cennet'le tebşir olunmuştur. Hz. Peygamber (A.S.M.) kendisi için cennet gençlerinin seyyidi buyurmuştur. (Hi: 3-49)(Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in Emevilere karşı mücadeleleri ise, din ile milliyet muharebesi idi. Yâni, Emeviler, Devlet-i İslâmiyeyi, Arab milliyeti üzerine istinad ettirip râbıta-i İslâmiyeti, râbıta-i milliyetten geri bıraktıklarından, iki cihetle zarar verdiler:Birisi: Milel-i sâireyi rencide ederek tevhiş ettiler. Diğeri : Unsuriyet ve milliyet esasları, adâleti ve hakkı tâkip etmediğinden zulmeder. Adalet üzerine gitmez. Çünki: Unsuriyet-perver bir hâkim, milletdaşını tercih eder, adalet edemez. ferman-ı kat'isiyle: Râbıta-i diniye yerine râbıta-i milliye ikame edilmez; edilse, adalet edilmez; hakkaniyet gider.İşte Hazret-i Hüseyin, râbıta-i diniyeyi esas tutup muhik olarak onlara karşı mücadele etmiş, tâ makam-ı şehadeti ihraz etmiş. M.)
    HASAN İyilik. Güzel muamelede bulunmak.
    HASANET Bir yerin çok sağlam ve korunulacak tarzda olması. * Kadının kendisini haramdan koruması.
    HASAN-I BASRİ (Hi: 21-110) En ileri Tâbiînden olup hadis ve fıkıhta büyük âlimlerdendir. Basra'da medfundur. Mezheb sahibi bir müçtehiddir. Sahabe-i Kiram'dan 130 zat ile görüşmüş, Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Neseî, İbn-i Mace kendisinden hadis nakletmişlerdir.
    HASAR (C.: Hasâret) Ziyan, zarar.
    HASAR Soğuk, berd.
    HASARAT (Hasâret. C.) Ziyan ve zararlar. Hasaretler.
    HASAR-DİDE f. Zarara uğramış, hasar görmüş.
    HASARET Hasar. Alış-verişte zarar, ziyan. Yoldan sapmak. Sapıtmak. Dalâlete düşmek.
    HASARET Cıvık ve sulu şeyin koyulaşıp katılaşması. * Dahâmet peyda etme, irileşme.
    HASAS Başta saçın az olması.
    HASASA (C.: Hasâs) Fakirlik. * Hali yaramaz olmak. * Küçük delik. * İki kişinin arasındaki açıklık.
    HASASE(T) Tamahkârlık. Cimrilik. Alçaklık. Hasislik.
    HASASET İhtiyaç. Yoksulluk. Züğürtlük. * Rahne. * Kalbur ve elek gibi şeylerdeki küçük delik, gedik.
    HASÂT Küçük taş parçası. Çakıl. * Tıb: Sidik yolunda taş peyda olmak.
    HASÂT-I BEVLİYYE Tıb: Sidik yollarında ve böbreklerde meydana gelen taş.
    HASÂT-I MESANE Tıb: Sidik kesesinde meydana gelen taş.
    HASB (Haseb) Birisinin sülâlesi cihetinden iftihar yolu ile saydığı iyilik. Mal, din, millet. Kerem, fiil ve amelde yüksek şeref, iyi iş, sâlih amel. Şeref, asalet, şan, kadr ve haysiyet. * Dolayı, cihetiyle, gereğince.
    HASB-EL BEŞERİYYE İnsanlık hali olarak, insanlık dolayısıyla.
    HASB-EL KADER (Bak: HASBEL KADER)
    HASB-EL LÜZUM İcabettiği için.
    HASB (C.: Havâsıb) Taş atmak. * Ufak taşları savuran rüzgâr.
    HASBA Hafif tahkir yerinde kullanılan bir tabirdir. Halk dilinde "haspa" şeklinde kullanılır.
    HASBA' (C.: Hasubâ) Ufak taş.
    HASBE Kızamık hastalığı. Tane tane gövdede çıkan bir hastalıktır. (Hasta kişiye "mahsub" derler.)
    HASBE Re'y. Tedbir. (Aslı: Ecir ve sevab mânasına gelen "hisbe" dir)
    HASBEL HAMİYYE (Hasb-el hamiyye) Hamiyet icabı, hamiyet için.
    HASBEL İCAB (Hasb-el icâb) Durum icabı olarak, hâl ve durum iktiza ettiği için, durum dolayısıyla.
    HASBEL İKTİZA (Hasb-el iktizâ) İktiza ettiği için, gerektiğinden dolayı.
    HASBEL KADER (Hasb-el kader) Kader cihetiyle.
    HASBEL MEVSİM (Hasb-el mevsim) Mevsime göre.
    HASBETEN LİLLAH Allah rızası için. Allah yoluna. Karşılık istemeksizin.
    HASBÎ Karşılıksız. Allah rızası için. (Hakiki mürşid âlim, koyun olur; kuş olmaz. Hasbî verir ilmini. Koyun verir kuzusuna hazmolmuş musaffâ sütünü. Kuş veriyor ferhine lüâb-âlud kayyını. S.)
    HASB-İ HAL Halleşme. Görüşüp konuşma.
    HASBİYE âyetinin kısaca ismidir.
    HASBÜNA Bize yeter. Bize kâfidir (meâlinde).
    HASDA' Yaprağı çok olan ağaç.
    HASEB (Bak: Hasb)
#30.11.2006 22:23 0 0 0
  • HASED Başkasının iyi hallerini veya zenginliğini istemeyip, kendisinin o hallere veya zenginliğe kavuşmasını istemek. Çekememezlik. Kıskançlık. Kıskanmak.(Hasedin çaresi: Hâsid adam, hased ettiği şeylerin âkıbetini düşünsün. Tâ anlasın ki, rakibinde olan dünyevi hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet; fânidir, muvakkattır. Faidesi az; zahmeti çoktur. Eğer, uhrevi meziyetler ise; zâten onlarda hased olamaz. Eğer onlarda dahi hased yapsa, ya kendisi riyakârdır; âhiret malını dünyada mahvetmek ister. Veyahut mahsudu riyakâr zanneder, haksızlık eder zulmeder.Hem ona gelen musibetlerden memnun ve ni'metlerden mahzun olup kader ve rahmet-i İlâhiyeye onun hakkında ettiği iyiliklerden küsüyor. Adeta kaderi tenkid ve rahmete itiraz ediyor. Kaderi tenkid eden başını örse vurur kırar. Rahmete itiraz eden rahmetten mahrum kalır. M.)
    HASEDE (Hâsid. C.) Kıskananlar, hased edenler, çekememezlik edenler.
    HASEK Kin, adavet, hased. * Savaş âletlerinden, üç köşeli diken şeklinde bir silâh.
    HASEKE (C.: Husek) Kin tutmak, adavet etmek. * Demir dikeni denilen üç köşeli diken. * Demirden yapılan üç köşeli "bıtırak" denilen harp âletleri.
    HASEKİ Tar: Vaktiyle sarayda görevli bazı subaylara verilen isim.
    HASELE Tıb: Karnın göbek ile kasık arasındaki kısmı.
    HASEM Burnun yassı ve geniş olması.
    HASEN Güzel. Hüsünlü. Güzellik. * Güzel olmak.
    HASEN-ÜL HULK Huyu ve tabiatı güzel.
    HASEN-ÜS SAVT Güzel sesli.
    HASENAT Güzellikler. İyi ameller. İyilikler. (Hasenât da ya kalb ile olur veya kalb ve beden ile olur; veyahut mal ile olur. A'mâl-i kalbinin şemsi imândır. A'mal-i bedeniyenin fihristesi namazdır. A'mâl-i mâliyenin kutbu zekâttır. İ.İ.)
    HASENE İyilik. Güzellik. Hayırlı amel. Allah rızasına çok uygun iş. * Eski altun paralardan biri.
    HASER Gözün tam görmemesi, göz nurunun zayıf olması.
    HASF Ay tutulması. * Işığı sönmek.
    HASFOLMAK Parlaklığı gitmek.
    HASF Ayakkabı dikmek. * Birbirine yapıştırmak. * Tasmalı nâlin. * Ağacın yaprağının dökülmesi.
    HASHAS Zâhir olma, açık ve âşikâr olma, görünme.
    HASHAS Koparılmış olmak.
    HASHAS Cömert kimse.
    HASHAS Toprak. * Ufak taş.
    HASHAS Seri, çabuk, hızlı.
    HASHASA Açık ve âşikâr olma. * Bir şeyi diğer bir şey içinde "iyice birleşmesi için" karıştırıp sallama.
    HASHASE Anlaşılmayan ses. * Hınzır avazı.
    HASHASE Ateş üzerinde eti pişirip kebap yapmak. * Bir şeyi döndürmek.
    HASHASE Kandırmak. * Koparmak. * Çok fazla deprenmek.
    HASIB Tipi. Ortalığı toza toprağa boğan şiddetli rüzgâr.
    HASID Ekin biçen.
    HASIF Zayıf.
    HASIK Süngü demiri.
    HÂSIL Peyda olan. Husule gelen. Çıkan, meydana gelen.
    HÂSIL-I BİLMASDAR Hakiki müessirden hâsıl olan fiildir. Kendi sebeb ve şartlarından meydana gelen şey. Meselâ: Bir şeye vurmak, masdardır; o vurmaktan hâsıl olan ses çıkmak, hâsıl-ı bilmasdır'dır. Tüfek atarak bir adamı öldürmekte tüfek atmak fiili, masdar: adamın ölmesi ve tüfeğin sesi çıkması da hâsıl-ı bilmasdar'dır.
    HÂSIL-I CEM' Mat: Toplam. Bir kaç sayının birlikte toplanmasından meydana gelen yekûn.
    HÂSIL-I DARB Mat: Çarpım. Çarpmak işinin neticesi. 5 sayısı 2 sayısıyla çarpılırsa, çıkan 10 sayısı, hâsıl-ı darbdır.
    HÂSILAT Gelirler. Kazançlar. Elde edilenler. Kâr. Mahsul. Îrad.
    HÂSILAT-I SÂFİYE Sâfi kazanç. Net kâr. Bütün masraflar çıktıktan sonra kazanç olarak geri kalan hâsılat.
    HÂSILAT-I SENEVİYYE Senelik kazançlar, yıllık gelirler.
    HÂSILI KELÂM (Hâsıl-ı kelâm) Sözün kısacası, sözün kısası.
    HASIM (Bak: Hasm)
    HASIN(E) (C.: Hâsınât) İffetli, namuslu ve şerefli kadın.
    HASIR (Hasr. dan) Muhâsara eden, etrafını çeviren, hasreden.
    HASIRALTI ETMEK Ist: Unutmak, saklamak, gizlemek, terviç etmemek manasında kulanılan bir tâbirdir. Hasır, eskiden halı ve kilim yerinde kullanıldığı ve onun altında kalan şeyler unutulup gittiği için bu tâbir meydana gelmiştir.
    HASÎ (Has'. den) Herkes tarafından kovulan. Sürülüp tardedilen.
    HASÎ Kuru.
    HASİB Hesab eden, hesab edici.
    HASÎB Cömert kimse. Hayır sahibi ve eli açık adam. * Bolluk yer, ucuzluk.
    HASÎB Muhterem, itibarlı, değerli ve soyu temiz kimse. şahsi meziyet sâhibi insan. * Muhâsebeci.
    HÂSİD Hased eden, kıskanan.
    HÂSİDANE f. Kıskanarak, kıskançlıkla. Hased edercesine.
    HASÎD (C.: Hasâyıd) Tarlada kalan ekin.
    HÂSİF (Husuf. dan) Sararmış. Rengi, parlaklığı kalmamış. Husufa uğramış.
    HASÎF (C.: Husef) Suyu hiç kesilmeyen su kuyusu. * Yağmuru çok olan bulut.
    HASÎF Ak ile kara, alaca renkli urgan. * İki çeşit renkten meydana gelen.
    HASÎF Aklı başında, kâmil ve olgun adam.
    HASÎFANE Aklı başında ve olgun olan bir adama yakışacak suretde.
    HASÎFE Gizlenen kin, hased ve düşmanlık.
    HASÎL(E) Sığır buzağısı.
    HASÎL Ot.
    HASÎLE İyeği arasında olan et.
    HASÎLE (C.: Hasâyil) Bakiyye, artan, geri kalan.
    HASÎM Hasım olan, husumet eden, düşmanlık eden.
    HÂSİM Kat'eden, hasmeden, kesip atan.
    HASÎN Sağlam. Metin. Mustahkem. * Sağlam muhafaza eden.
    HASÎN Küçük balta.
    HASÎR Bir şey söyler veya okurken dili tutulan kimse. Kekeme insan. * Hasır.
    HÂSİR Hasarete uğrayan. Zarara, ziyana uğrayan.
    HASÎR Feri gitmiş, donuklaşmış göz. * Hasret çeken. Meramına nail olamayan. * Yorulmuş. * Açılmış. * Zayıf.
    HASÎR Hüsranda olan. Sapıtan, dalâlete giden. Azgın. * Eli boş. Müdafaasız. Çaresiz.
    HÂSİREN Ziyana uğrayarak, zarar gördüğü halde.
    HÂSİRÎN (Hâsir. C.) Zarar görmüş olanlar, ziyana uğramış kimseler.
    HÂSİRUN Zarar ve ziyana uğrayanlar. Eli boş kalanlar.
    HASİS Çabuk. Çok aceleci. * Ayartılan, tergib ve teşvik edilen.
    HASİS Gizli ses. Ateş gürültüsü. * Fitil.
    HASİS(E) (Hisset. den) Kötü huy, fena tabiat. * Ufak, değersiz. * Tamahkâr, cimri.
    HASİSA Bir şeye mahsus hal. Kendine mahsus olup başkasında bulunmayan keyfiyet, karakter.
    HASİYY Hayası çıkarılmış, hadım edilmiş, burulmuş (insan veya hayvan).
    HASİYYET (Hassiyet) Hususi fayda, kuvvet ve menfaat, tesir, keyfiyet.
    HASL Fena huylu olma. Kötü haslet sahibi olma.
    HASL Zayıflık.
    HAS LAFIZLAR Bir mânaya mahsus olan lafızdır. Hasan, Mehmed, insan, erkek lafızları gibi.
    HASLE Göbekle kasık arası.
    HASLE (C.: Husul) Hurma koruğu.
    HASLET Huy. Ahlâk. Yaradılıştan olan tabiat.
    HASLET-İ CEMİLE Güzel ve iyi huy.
    HASLET-İ HAMİDE Medih ve senâ edilmeğe, övülmeğe lâyık olan güzel ahlâk ve haslet.
    HASLET-İ HAMRÂ Hamiyet, gayret veya mahcubiyetten gelen ve yüz kızarması suretinde görünen güzel haslet.
    HASM Kesip atma, kesme, kat'etme. * Kat'i olarak bir mes'eleyi hâlledip neticeye varma.
    HASM-I DA'VÂ Dâvânın halledilmesi.
    HASM (Hasım) Muhâlif. Karşı taraf. Düşman.(Eğer hasmını mağlub etmek istersen, fenalığına karşı iyilikle mukabele et. Çünkü, eğer fenalıkla mukabele edersen, husumet tezayüd eder, zâhiren mağlub bile olsa, kalben kin bağlar, adaveti idame eder. Eğer iyilikle mukabele etsen nedâmet eder, sana dost olur. M.)
    HASM-I BÎAMAN Amansız düşman. Merhamet bilmeyen düşman.
    HASM-I CA'LÎ Huk: Hakikatta hasım olmadığı halde, hasım imiş gibi hâkim önünde husumeti kabul eden kimse.
    HASM-I EKBER En büyük düşman olan şeytan.
    HASM-I ELEDD İnatçı düşman, muannid hasım.
    HASM-I MÜTEVARÎ Huk: Mahkemeye gelmekten ve vekil göndermekten çekinen kimse.
    HASM Atâ etmek, hediye vermek. * Ovmak.
    HASMANE f. Düşmancasına. Düşman gibi. Hasma mahsus halde.
    HASME Kırmızı meşe.
    HASMEN Bir mes'eleyi kesin bir karar ile halledip bitirmek suretiyle.
    HASMÎ Düşmanlık, husumet, adavet.
    HASNÂ Çok fazlasıyla kendini haramdan saklayan kadın. Çok iffetli, çok nâmuslu kadın.
    HASNÂ-YI HÜSNÂ Hem güzel ve hem de namuslu olan kadın.
    HASNA Güzel kadın. Hüsün ve cemal sâhibesi.
    HASPUŞ f. Hilekâr, hileci, iki yüzlü, mürai.
    HASPUŞÎ Hile, riyâ.
    HASR Bir şeyin içine alma. Yalnız bir şeye mahsus kılma. * Bir çember içine almak. Askerle etrafını kuşatmak. * Sıkıştırma. Kısaltma. * Okurken tutulup kalmak. * Vakfetmek. * Zaman ayırmak.
    HASR-I FİKİR Bir şeye bütün fikrini vermek ve başka şeyle meşgul olmamak tarzı ve düsturu ile o şeyde veya meslekte mütehassıs ve muvaffak olmaya çalışmak. Bütün fikri çalışmayı bir şey üzerinde toplamak.
    HASR-I İŞTİGAL Bütün çalışmaları bir şeye hasretme.
    HASR-I NAZAR Sadece bir şeye bakıp dikkat etmek. * Yalnız bir mevzu veya meslek üzerinde çalışıp onda mütehassıs ve muvaffak olmaya çalışmak.
    HASR-I ÖRFÎ Herkesçe bilinen belli bir şey. Böyle meşhur bir şeye mahsus olmak.
    HASR Noksan olmak. * Sermayesini zayi edip ziyân etmek.
    HASR Göz kapağında sivilce çıkmak.
    HASR Keşfetmek. * Yorulmak.
    HASR Böğür. * Bel.
    HASREME Üst dudağın alt dudak üzerine taşması.
    HASRET Özleyiş. İç çekme. Bir şeyi çok isteyip, arzulayıp ona kavuşamamaktan gelen üzüntü. (Bak: Husr)
    HASRET-FİKEN f. Hasret düşüren, hasret döken.
    HASRET-KEŞ f. Özlemiş, özleyen, hasret çeken.
    HASRET-KEŞANE f. Hasret çekene yakışır surette. Özleyenler gibi.
    HASRETMEK Kısaltmak. Sadece bir şeye mahsus kılmak. Bir şey için vakfetmek.
    HASRET-NAME Edb: Ayrılık münasebetiyle yazılan mektub. Hasreti belirten yazı, hasret mektubu.
    HASRET-ZEDE (C.: Hasret-zedegân) f. Hasrete düşmüş, hasrete uğramış.
    HASS Tergib. Teşvik. Bir kimseyi bir şey için iknâ etmek.
    HASS Duyan. Hisseden. Duyucu. * Duygu.
    HASS Alçak, bayağı, âdi. * Marul.
    HÂSS (C.: Havass) Hususi. Hâlis. Kıymetli ve ileri gelen mühim yakınların topluluğu. * Bir şeyde bulunup başkasında bulunmayan. Umumi olmayıp mahsus olan. * Tam ayar olan, yabancı maddelerle karışık olmayan ve içinde bozuk bulunmayan. Tek, münferid. * Saf. * Tar: Osmanlı İmparatorluğunun ilk zamanlarında, devletin büyüklerine ayrılan yıllık geliri yüzbin akçadan fazla olan arazi.
    HÂSS-ÜL HÂSS En güzel, en has.
    HÂSS Ü ÂMM Herkes, bütün herkes.
    HASS Azlık, kıllet.
    HASS Zannetmek. * Silkmek. * Davarı kaşağılamak. * Közün üstünde birşey pişirmek. * Katletmek, öldürmek.
    HASSA (C.: Havass) İnsanın kendisine tahsis ettiği şey. Bir şeyde bulunup başkasında bulunmayan şey. Bir şeye mahsus kuvvet. Te'sir. Menfaat. * Adet ve alâmet. Ekâbir, kavmin ileri geleni.
    HASSA-İ FARİKA Ayırıcı özellik. Vasf-ı fârık. Bir şeyi diğerinden ayıran hususiyet.
    HASSA Saç ve sakalı döken bir hastalık.
    HASSA' Hayırsız kadın.
    HASSA Fil gözü.
    HASSAD Orakçı, ekin biçen.
    HASSAS Duygulu, içli. * Alıngan. Çok ve çabuk hisseden. Hissi galib olan kimse.
    HASSASANE f. Hassas ve duygulu olana yakışacak şekil ve surette.
    HASSAS BÖLGELER t. Sivil savunmada düşmanın hedef tutacağı bölgeler. Her hassas bölgenin ehemmiyeti aynı değildir. Hava savunması bakımından eldeki imkanlar ve hassas bölgeler arasında öncelik tesbitine ihtiyaç vardır. Hassas bölgeler, sırasıyla:1) Atomik vurucu üslerin bulunduğu bölgeler.2) Yüzeyden yüzeye füze üsleri.3) Darbe karargahları.4) Özel cephane depoları.5) Uçaksavar birlikleri.6) Radar mevzileri'dir.
    HASSASE Hissedici kuvve. Hisseden, duyan.
    HASSASİYET Hassaslık. Duygulu olmak. İhtimamlılık. Dikkatlilik.
    HÂSSE Duygu uzvu. Bir şeye mahsus kuvvet. Hâl. (Bak: Kuvve)
    HÂSSE-İ LEMS Elle dokunma kuvveti. Dokunma duyusu.
    HÂSSE-İ RÜ'YET Görme kuvveti.
    HÂSSE-İ SEM' İşitme kuvveti, duyma duygusu.
    HÂSSE-İ ŞEMM Koklama duygusu.
    HASSETEN Hususi olarak, özellikle. Yalnız, ayrıca.
    HASSİYET (Bak: Hâsiyyet)
    HASTE f. Uzanmış. * Ayağa kalkmış.
    HASTE f. İstenilen, matlub, taleb edilmiş, istenilmiş.
    HASTE (C.: Hastegân) f. Rahatsız, hasta.
    HASTE-GÂN (Haste. C.) f. Hastalar, rahatsızlar, marizlar.
    HASTE-GÎ f. Rahatsızlık, hastalık, maraz, illet.
    HÂST-GÂR f. İsteyen, talep eden, isteyici.
    HÂST-GÂRÎ f. Tâliplik, isteyicilik.
    HASUB Kirişini atan yay.
    HASUD Çok hased eden.
    HASUDANE f. Kıskançlıkla, hasetçilikle, hasud olan kimseye benzer surette.
    HASUDÎ Kıskançlık, çekememezlik, hasetçilik.
    HASUN Serçe gibi küçük ve alaca renkli bir kuş.
    HASUR Mânevi mücahededen dolayı kadınlara yaklaşmaya rağbet etmeyen. * Sır saklayan. Keder ve üzüntüden gönlü daralan, tasadan içi sıkılan. * Çok bahil kimse. (Halkla yer ve içer, birşey vermez) * Oğlu ve kızı olmayan. * Avrete cimâ edemeyen. * İhlili dar olan deve.
    HASUS Katı, şedid, şiddetli.
    HASV Men etmek, engel olmak.
    HASV Toprak saçmak. * Az birşey vermek.
    HASVA' Toprak parçası.
    HASVE (C.: Husvât) Yudum yudum, azar azar içme.
    HAŞ f. Süprüntü, kırıntı, döküntü. * Kızgınlık, hiddet.
    HAŞ Kalb.
    HÂŞÂ Aslâ. Kat'iyyen. Öyle değil. Allah korusun...(mânasına söylenir.)
    HAŞÂ' (C.: Ehşâ) Nefes tutukluğu. * Nefesin tutulması. * Nâhiye. * Kalb.
    HAŞÂ-İ BATIN Bağırsaklar.
    HAŞAFET Kin ve düşmanlık, haset ve adavet.
    HAŞAHİŞ (Haşhâş. C.) Haşhaşlar.
    HAŞAİŞ (Haşiş. C.) Kuru otlar.
    HAŞAK f. Süprüntü, çöp. Yonga.
    HAŞAN Kokmuş tuluk.
    HAŞARI Yaramaz, rahat durmaz, hırçın.
    HAŞAS Arz haşereleri.
    HAŞB Hayırsızlık. * Haşinlik.
    HAŞBA' Kuru, yâbis.
    HAŞEB Kereste imâlinde kullanılan kalın ve kuru ağaç.
    HAŞEBE (C.: Haşebât) Odun, ağaç. Yonga.
    HAŞEBİYET Odunluk, odun niteliği.
    HAŞEB-PARE f. Tahta parçası. Yonga.
    HAŞED İnsan topluluğu, cemaat.
    HAŞEF Hurmanın yaramazı. * Eski elbise diken. * Devenin sütünün çok olması.
    HAŞEFE (C.: Haşef-Haşefât) Sünnet mevziine varana kadar olan zeker başı. * Yaşlanmış kuru kadın. * Kuru hamur. * Yumuşak taş.
    HAŞEFE Hiss. * Harekete ve yürüyüş sesine derler.
    HAŞEL Bayağılaşma, rezil olma. Bayağılık, rezillik, âdilik. * Her nesnenin kötüsü.
    HAŞEM Taraftarlar ve hizmetçiler. Düşmanlarına karşı koruyanlar. Aile.
    HAŞEM Burun içinde olan bir illettir ve kokuyu değiştirir. * Genzin tıkanıp burnun koku almaması.* Etin kokması.
    HAŞEME (C.: Haşem) Kol. Kollukçu. Hizmetkâr.
    HAŞEM-NİŞİN f. Göçebe.
    HAŞENE (Haşin. C.) Sert, katı ve kalb kırıcı olanlar.
    HAŞERAT (Haşere. C.) Küçük zararlı böcek, akrep ve yılan gibi hayvanlar. * Mc: Zararlı ve kıymetsiz kimseler.
    HAŞERE Yabani arı, böcek, akrep ve yılan gibi zararlı mahluk.
    HAŞHAŞ Kapsüllerinden uyuşturucu bir madde olan afyon; tohumlarından da yağı çıkarılan bir bitki. * Hazırlıklı. * Silâhlı ve zırhlı topluluk.
    HAŞHAŞA Silah sesi, yüksek ses. * Silâh. * Kuru ot. * Yeni kaftan.
    HAŞIR Toplayan, cem'eden, haşreden.
    HAŞİ Kuru, yâbis.
    HAŞİ' Huşu içinde olan, alçak gönüllülük eden. * Kusurlarını düşünerek, ürpererek Cenâb-ı Hakka niyâz edip yalvaran.
    HÂŞİAN Tevazu ve mahviyetle. Alçakgönüllülük göstererek.
    HÂŞİANE f. Hâşi' olarak.
    HAŞİB Yoğun, kalın. * Tam düzelmemiş olan kılıç. * Süslü, zinetli.
    HAŞİBE Tabiat, mizaç, huy.
    HAŞİF Eskimiş ve yıpranmış elbise.
    HAŞİF Keskin kılıç. * Damdan aşağı asılmış olan karpuz.
    HAŞİFE Adâvet, düşmanlık, kin.
    HAŞİÎN Huşu' içinde olanlar.
    HAŞİM Haşmetli, gösterişli, muhteşem.
    HAŞİM Kuru ekmek kırıntısı doğruyan. Ezen, yaran, kıran, parçalayan.
    HAŞİME Kemiği kırılmış olan baş yarığı.
    HAŞİMÎ Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) kabilesinden, O'nun sülâlesinden gelen. * Bir tarikat şubesinde olan.
    HAŞİN Kırıcı, kalb kırıcı. Sert, katı.
    HAŞİN Korkak, korkan.
    HAŞİN Kokmuş tuluk.
    HÂŞİR Haşreden, toplayan. Cem'eden. * Hz. Peygamber'in (A.S.M.) bir ismi. Haşir meydanında bütün insanlar mübarek izlerinde haşr olup toplanacaklarından Delâil-i Hayrat'ta bu isimle mezkurdur. (Bak: Haşr)
    HAŞİŞ Esrar adı verilen "Hint keneviri"nin yaprağı. * Kuru ot.
    HAŞİŞE Ot.
    HAŞİV (Bak: Haşv)
    HAŞİYE Sahife kenarına veya altına yazılan izah. Bir kitabın izah ve şerhini yapan yazı. Kenar, pervaz.
    HAŞİYY Kuru, yâbis.
    HAŞİYYE (C.: Haşâyâ) İçi dolmuş döşek. * Nihalî adı verilen sofra altı.
    HAŞL Herşeyin âdisi, bayağısı.
    HAŞM İncitmek. * Gadaplandırmak, hiddetlendirmek.
    HAŞMET (Hışmet) Kendisine tabi olanlardan dolayı, "haşem" den olan, büyüklük ve heybet. Tantana-i azamet. Hürmetten gelen çekinme. * Hiddet, kızgınlık. * Alçak gönüllülük.
    HAŞMETLİ (Haşmetlü) Tar: Haşmet sâhibi mânâsına gelir ve ecnebi hükümdarlarına verilen bir ünvandır.
    HAŞMETMEAB Haşmetli, haşmet sahibi mânâlarına gelir ve eskiden padişahlara karşı hürmet bildirmek için kullanılırdı.
    HAŞNA' Saliha kadın.
    HAŞR (Haşir) Toplanmak, bir yere birikmek. * Toplama, cem'etmek. * Kıyametten sonra bütün insanların bir yere toplanmaları. Allahın, ölüleri diriltip mahşere çıkarması. Kıyamet. * Bir tohumun içinden büyük ağaçlar çıktığı gibi, her bir insanın acb-üz zeneb denilen bir nevi çekirdeğinden diriltilerek bütün insanların Haşir Meydanında toplanmaları. (Bak: Acb-üz Zeneb)(Surenin başında, küffar, Haşri inkâr ettiklerinden Kur'ân onları Haşrin kabulüne mecbur etmek için şöylece bast-ı mukaddemât eder; der: "Ayâ, üstünüzdeki semâya bakmıyor musunuz ki: Biz ne keyfiyyette, ne kadar muntazam, muhteşem bir surette bina etmişiz. Hem görmüyor musunuz ki; nasıl yıldızlarla, Ay ve Güneş ile tezyin etmişiz, hiç bir kusur ve noksaniyet bırakmamışız. Hem görmüyor musunuz ki; zemini size ne keyfiyyette sermişiz, ne kadar hikmetle tefriş etmişiz. O yerde dağları tesbit etmişiz, denizin istilâsından muhafaza etmişiz. Hem görmüyor musunuz o yerde ne kadar güzel, rengâ-renk her bir cinsten çift hadrevâtı, nebâtâtı halkettik. Yerin her tarafını o güzellerle güzelleştirdik. Hem görmüyor musunuz, ne keyfiyyette sema cânibinden bereketli bir suyu gönderiyoruz. O su ile bağ ve bostanları, hububatı, yüksek leziz meyveli hurma gibi ağaçları halkedip ibâdıma rızkı onunla gönderiyorum, yetiştiriyorum. Hem görmüyor musunuz, o su ile, ölmüş memleketi ihya ediyorum. Binler dünyevî haşirleri icad ediyorum. Nasıl bu nebâtatı, kudretimle bu ölmüş memleketten çıkarıyorum; sizin haşirdeki hurucunuz da böyledir. Kıyamette arz ölüp, siz sağ olarak çıkacaksınız." İşte şu âyetin isbat-ı haşirde gösterdiği cezalet-i beyaniye-ki, binden birisine ancak işaret edebildik - nerede, insanların bir dâva için serdettikleri kelimat nerede? S.) (Bak: Hudus)
    HAŞR-İ A'ZAM Kıyamet koptuktan sonraki en büyük haşir, içtimâ.
    HAŞR-İ CİSMANÎ Cisimle, cesedle dirilme. Bedenlerin ve vücudların haşri. (Sual: Kusurlu, noksaniyetli, mütegayyir, kararsız, elemli cismaniyetin ebediyetle ve cennetle ne alâkası var? Madem, ruhun âli lezaizi vardır; ona kâfidir. Lezaiz-i cismaniyye için bir haşr-ı cismanî neden icabediyor?Elcevab: Çünki: Nasıl, toprak; suya, havaya, ziyaya nisbeten kesafetli, karanlıklıdır... fakat, masnuat-ı İlâhiyyenin bütün envaına menşe' ve medar olduğundan bütün anâsır-ı sairenin mânen fevkine çıktığı gibi.. hem kesafetli olan nefs-i insaniyye: sırr-ı câmiiyyet itibariyle, tezekki etmek şartiyle bütün letâif-i insaniyyenin fevkine çıktığı gibi.. öyle de, cismaniyyet en câmi', en muhit, en zengin bir âyine-i tecelliyat-ı Esmâ-i İlâhiyyedir. Bütün hazâin-i rahmetin müddeharatını tartacak ve mizana çekecek âletler, cismaniyettedir. Meselâ: Dildeki kuvve-i zâika, rızk zevkinde envâ-i mat'umat adedince mizanlara menşe' olmasaydı; herbirini ayrı ayrı hissedip tanımazdı, tadıp tartamazdı. Hem, ekser Esmâ-i İlâhiyyenin tecelliyatını hissedip bilmek, zevkedip tanımak cihazatı, yine cismaniyettedir. Hem, gayet mütenevvi ve nihayet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek istidatlar, yine cismaniyettedir. Madem şu kainatın Sânii, şu kâinatta bütün hazâin-i rahmetini tanıttırmak ve bütün tecelliyat-ı esmâsını bildirmek ve bütün enva-ı ihsânatını tattırmak istediğini; kâinatın gidişatından ve insanın câmiiyyetinden, Onbirinci Söz'de isbat edildiği gibi kat'i anlaşılıyor. Elbette şu seyl-i kâinatın bir havz-ı ekberi ve bu kâinat tezgâhının işlediği mahsulâtın bir meşher-ı a'zamı ve şu mezraa-i dünyanın bir mahzen-i ebedisi olan dar-ı saadet, şu kâinata bir derece benziyecektir. Hem cismanî, hem ruhanî bütün esasatını muhafaza edecektir. Ve O Sâni-i Hakîm ve o Âdil-i Rahim; elbette cismanî âletlerin vezaifine ücret olarak ve hidematına mükâfat olarak ve ibadat-ı mahsusalarına sevab olarak, onlara lâyık lezaizi verecektir. Yoksa hikmet ve adalet ve rahmetine zıt bir hâlet olur ki, hiç bir cihetle Onun cemal-i rahmetine ve kemal-i adaletine uygun değildir; kabil-i tevfik olamaz. S.)
    HAŞR-İ EMVÂT Ölenlerin dirilerek bir araya toplanmaları.
    HAŞR SURESİ Kur'an-ı Kerim'in 59. suresi olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.
    HAŞRECE Ölüm anında can çekişmekte olan bir kimsenin çıkardığı hırıltı.
    HAŞREM Kireç taşı. * Alçak dağ. * Arı.
    HAŞRÎ Haşre âit. Öldükten sonraki dirilişe ve toplanmaya dair.
    HAŞR U NEŞR Toplanıp dağılmak, yayılmak.
    HAŞŞ Kat'etmek, kesmek. * Toplamak, cem'etmek. * Davara ot vermek. * Ateş yakmak.
    HAŞŞ Girmek, dühul etmek.
    HAŞŞAB Ağaçtan anlayan. * Ağaç satan.
    HAŞŞAK Bir nehir ismi.
    HAŞŞAŞ Esrar, eroin gibi uyuşturucu maddeler kullanan. Esrarcı, esrar içen.
    HAŞUR Her malın değerini bilip aldanmayan tâcir.
    HAŞUŞ Abdesthane, helâ, tuvalet.
    HAŞV (Haşiv) (C.: Ahşâ) Tıb: Vücudun içindeki uzuvlardan her birisi. * Minder, yastık gibi şeylerin içini dolduran pamuk, kuru ot. * Kırılması ihtimali olan eşyanın arasına konan yumuşak, ot gibi şey. * Edb: İbarede lüzumsuz söz bulunması, aynı mânada iki kelimeyi yanyana söylemek: Ahd ü peymân, vakt ü zaman, ferid ü yektâ... gibi.
    HAŞV-İ KABİH Edb: Söze çirkinlik veren kelime fazlalığı.
    HAŞV-İ MELİH Söz arasında ikinci bir kelime veya cümle ile ikinci derecede bir mâna ifade etmek.
    HAŞV-İ MÜFSİD Edb: İbarede yalnız kalabalık etmekle kalmayıp mânâyı da anlaşılmaz hale getiren söz.
    HAŞV Hurmanın kötüsü.
    HAŞVÎ Mânâsız sözler söyleyen, saçma sapan konuşan. * Haşve benziyen.
    HAŞVİYYAT Söz arasında, lüzumsuz, fazladan olan sözler.
    HAŞYET Korku ve dehşet.
    HAŞYETEN Ürkerek, korku ile.
    HAŞYETEN LİLLAH Allah için korku.
    HAŞYETULLAH Allah korkusu.
    HAT f. Çaylak kuşu.
    HATA Yanlışlık. Yanılma. * Suç. Günah.
    HATA-YI ADLÎ f. Adalet dairesine âit hata, yanlışlık.
    HATA Yarış atlarının sekizincisi.
    HATA' Saçak bükmek.
    HATA Kuzey Çin.
    HATAB (Hatb) Odun. * Kinaye olarak "Dedikodu, nemime" ye de odun denilir.
    HATABAHŞ f. Kabahatleri affeden, kusurları bağışlayan.
    HATAEN Hatâ olarak, yanlışlıkla.
    HATA ENDER HATA Kusur içinde kusur. Hatâ içinde hata.
    HATAİ Tezhib ıstılahlarındandır. Resim gibi tabiatı taklid ederek yapılmayıp, san'atkârlar arasında kabul edilen çeşitli gül şekli gibi irili ufaklı yapılan şekiller. * Türkistan'da Hatay şehrinde imal edilen bir cins dayanıklı kâğıt.
    HATAİR (Hatire. C.) Mühim işler, ehemmiyetli ve önemli ameller.
    HATAİYYAT Yanlışlıklar, yanlışlar.
    HATAKÂR f. Yanlışlık yapan, hatâ eden, yanılan.
    HATAL Boş ve yaramaz söz.
    HATA-PUŞ f. Kabahatleri örtbas eden, suçları örten, hataları göstermeyen.
    HATAR Tehlike. Uçurum, Emniyetsizlik. Korku.
    HATAR Bir şeyin etrafını çevreleyen çember nev'inden şeyler. * Çadırın eteklerine bağlanan parça.
    HATARAT Tehlikeler. Akla gelen fikirler.
    HATARE Hürmetli ve izzetli olmak.
    HAT'ARE Bir hâl üzerine karar etmeyip devamlı değişmek.
    HATARGÂH f. Tehlikeli yer, tehlikeli saha, tehlike yeri.
    HATARİŞ Deprenmek.
    HATARKÂR f. Hatarlı, korkulu.
    HATARNÂK f. Korkunç, korkulu, tehlikeli.
    HATA SAVAB CETVELİ Basılmış bir kitabın mürettib yanlışlarını göstermek için sonuna ilâve edilen cetvel. (Hatâ: Yanlış; savab: Doğru demektir.)
    HATAT Sütün kaymağı. * Tıb: Cilt iltihabından meydana gelen kabukların soyularak iyi olanları.
    HATAT Bağırma, çağırma, feryâd etme.
    HATATİF (Huttâf. C.) Kırlangıçlar.
    HATAVAT (Hatvât - Hatuvât - Hutuvât olarak da yazılır) (Hatve. C.) Adımlar, hatveler. (Bak: Hutuvât)
    HATAYA (Hatâ. C.) Hatâlar. Yanılmalar.
    HATAYİ (Bak: Hatâi)
    HATB (C.: Hatub) Mühim iş. * İstemek. * Konuşmak. * Nidâ.
    HATB Odun toplamak.
    HATBA' Arkasında siyah çizgiler olan dişi eşek. (Müz: Ahtab)
    HATD Durdurmak. İkâmet.
    HATEB (C.: Ahtâb) Odun. * Koğuculuk.
    HATEL Kahretmek. * Ahdini bozmak. * Aldatmak.
    HÂTEM Mühür. Üzerinde yazı olan ve mühür yerine kullanılan yüzük. * Son. En son.(...Sath-ı arzda altı ay zarfında beşerin haşrini temsil eden o sayısız haşir ve neşirlerde görünen rububiyetin o tasarruf-u aziminde pek yüksek, büyük ve ince nakışlı bir hâtemi vardır. Mahlukatın icadında görünen şu intizamlar, suhuletler, sür'atler, imtiyazlar hep o hâtemin parıltısından meydana geliyorlar. Evet her bahar mevsiminde pek hakimane, basirane, kerimane faaliyetler başlar ve hârikulâde san'atlar yapılır. M.N.)
    HÂTEM-ÜL ENBİYA Peygamberlerin en sonuncusu Hz. Muhammed (A.S.M.)
    HÂTEM-ÜL HÂTEM Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Tevrat'taki ismi.
    HÂTEM-İ MAHSUS Hususi mühür. Bir kimseye âit damga, mühür.
    HÂTEM-ÜR RÜSÜL Peygamberlerin sonuncusu, son resul, Hazret-i Muhammed (A.S.M.)
    HÂTEM-İ SADARET Padişahın sadrazamlarda bulunan mührü. Buna "hâtem-i vekâlet", "hâtem-i şerif" veya "mühr-i hümayun" da denilirdi. İlk zamanlar yüzük şeklinde idi ve parmağa takılırdı. Sonraları zincire bağlı olarak sadrazamlar, boyunlarına asarlardı. Bundan ayrılmak, vazifeden azledilmek demek olduğu için; mühürü hamamda bile boyunlarında taşıyan sadrazamlar vardı. (O.T.D.S.)
    HATEM Çok cömert ve eli açık adam.
    HATEM Kırılmış olan şey.* Hayvanın çok yaşamaktan dolayı zayıf olması.
    HATEMANE f. Hâtem'e yakışacak şekil ve surette. Cömertçesine.
    HATEMAT (Hatme. C.) Hatim etmeler. Sona erdirmeler.
    HATEME "Allah, sona erdirsin." meâlinde bir dua.
    HATEMİ Mühür kazıyan, mühür yapan. Mühürle alâkalı.
    HATEM-İ TAÎ (Ebu Adi bin Abdullah bin Said) Arab kabile reislerinin büyüklerinden ve şairlerinden olup, cömertliği ile meşhurdur. Adı, cömertlik ve keremde darb-ı mesel halini almıştır. Bazı şiirleri toplanarak bir divan yapılmış ve Londra'da bastırılmıştır. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) zamanına yetişmiş ise, de, bi'setten evvel vefat etmiştir.
    HATEMKÂRÎ Bir sathın "yüzeyin" üzerine süs şekilleri oyarak meydana getirilen boşlukları, o satha benzeyen başka bir madde veya mâdenle doldurmak suretiyle yapılan tezyinât.
    HATEN (C.: Ahtân) Kadın tarafından olan kimseler. (Baba, kardeş ve emmi gibi) * Araplar, damat mânasına kullanırlar.
    HATENAT (Hatene. C.) Kaynanalar.
    HATENE (C.: Hatenât) Kaynana.
    HAT'ET Vurmak, darb. * Düşürmek. * Cima etmek.
    HATF Ölüm. Ölmek. Vefat etmek.
    HATF Kapmak. * Şimşek gibi göz kamaştırmak. * Sür'atli olmak.
    HATIB (Hatab. dan) Oduncu, odun toplayan. * İyiyi kötüyü ayırd edemeyen kimse.
    HATIB-I LEYL Geceleyin odun toplayan kimse. * Mc: Mânâsız ve saçmasapan sözler konuşan adam.
    HATIF Süratli kapıp götürücü. * Göz kamaştırıcı şimşek.
    HATIL Taş duvarı takviye etmek için her bir-iki metrede çekilen tuğla veya kereste tabakası.
    HATIM Kırıcı, ufalayıcı.
    HATIM (C.: Havâtim) Yüzük.
    HATIR Zihin. Fikir. Gönül. Kalb. Hal. Tedbir. Vesvese.
    HATIR-I NÂ-ŞÂD Tasalı ve kederli gönül.
    HATIR-I NEFSANÎ Tas: Dünya ve nefis muhabbetinin cismanî kuvvete galebesi.
    HATIR-I RAHMANÎ Tasavvuf ehlinin kalbinde, Allah'ın cemal-i vahdetinin tecellisiyle tam bir sükûnet olması. Buna muhabbetullah da denir.
    HATIR-I ŞEYTANÎ Tas: Nefsin zevklerine muhabbet yüzünden, ma'siyet ve günahlara düşmek.
    HATIRA Hatıra gelen. Hatırda kalan şey. * Bir kimseyi veya bir hâdiseyi hatırlatması için yazılan veya saklanan veya birisine verilen şey.
    HATIR-AŞÜFTE f. Gönlü perişan olan.
    HATIRAT (Hâtıra. C.) Hâtıralar. Hatırda kalan şeyler. * Edb: Bir adamın yaşadığı zamana, bulunduğu işlere, görüştüğü kimselere dair düşüncelerini ve duygularını hâvi olmak üzere yazdığı eser.(... Acaba Hâlık-ı Semavat ve Arz'dan başka hangi sebeb var ki; en ince ve en gizli hâtırat-ı kalbimizi bilecek ve bizim için istikbali, âhiretin icadıyla ışıklandıracak ve dünyanın yüzbin boğucu emvacından kurtaracak, hâşâ; Zat-ı Vacib-ül Vücud'dan başka hiçbir şey, hiçbir cihette Onun izni ve iradesi olmadan imdat edemez ve halaskâr olamaz. L.)
    HATIRAT-I KALB Kalbe gelen hatıralar ve mânâlar.
    HATIR-AZAR f. Hatır kıran.
    HATIR-AZÜRDE f. Hatırı kırılmış.
    HATIR-NEVAZ f. Gönüle okşayan, hatırnaz.
    HATIR-NİŞAN f. Hatırda kalan, akılda duran.
    HATIR-GÜŞA f. Gönle ferahlık veren. İç açan.
    HATIR-MANDE f. Gücenmiş, kalbi incinmiş, hatırı kırılmış.
    HATIR-NİŞİN f. Akılda kalan, hatırda kalan.
    HATIR-SAZ Hatır yapan, gönül alan.
    HATIR-ŞİKEN f. Gönül inciten, kalb kıran, hatır kıran.
    HATIR-ŞİNAS f. Gönül alıcı, hatır alıcı.
    HATIR-ZAD f. Akla gelen, hatıra doğan.
    HATÎ Şaşırtan, yanıltan, hatâya düşüren.
    HATÎ Fakir kavutu.
    HATÎ' Yaramaz kimse.
    HATÎA Ok atan kimselerin, baş parmaklarına geçirdikleri deri.
    HATİB Hitâbeden. Söz söyleyen. Cemaate, topluluğa karşı güzel söz söyleyen kimse. * Câmi'de müslümanlara dini nasihatlar ve güzel sözlerle hitâbeden vazifeli zat.
    HATÎB Mânalı ve fâideli, güzel söz söyleyen. Güzel, düzgün konuşan.
    HATÎB Odunu çok olan kimse.
    HATİBANE f. Hatibcesine. Güzel ve akıcı söz söyleyenlere yakışırcasına. Nutuk atarcasına.
    HATÎBE Ormanlık, ağaçlık yer. * Odunluk.
    HATÎCE (Hadîce) Vakitsiz ve erken doğan kız çocuğu. * Fetva metinlerinde kadını temsil eden umumi isimlerden birisi. (Ötekiler: Hind, Fâtıma ve Zeyneb'dir.)
    HATÎCE-İ KÜBRA Peygamberimizin (A.S.M.) ilk zevcesi ve mü'minlerin annesi. Yirmidört sene bütün varlığıyla ve mülküyle Peygamber Efendimize hizmet etmiş ve Ona ilk olarak iman etmiştir. (Radıyallahu Anha)
    HATÎE Hatâ. Günah. Kabahat. Suç.
    HATİF Gayıptan haber veren cinnî. * Sesi işitilen ve kendisi görülmeyen, seslenici. Ses verici, çağırıcı.
    HATÎFE Unu süt ile yoğurup pişirerek yapılan yemek.
    HATİL Yorgun. * Devamlı yağan yağmur.
    HATİM Hitâma erdiren. Bitiren. * Mühür basan.
    HATÎM Kâbe-i Muazzama'nın şimal tarafındaki taş. Duvar gibi olan sur.
    HATİM Kadı, hâkim. * Sağlamlaştıran.
    HATİME Son. Nihayet. Son söz.
    HATİME-KEŞ f. Son veren, hâtime çeken, bitiren, sona erdiren.
    HATİN Sünnet eden.
    HATİR Muhâtaralı, tehlikeli, korkulacak durum. Büyük ve şerefli kimse.
    HATÎT Hasis kimse.
    HATİTA Bir malın değerinden indirilen tenzilât, iskonto.
    HATİTA (C.: Hatâyit) İki tarafındaki yerlere yağdığı hâlde kendisine yağmur yağmayan yer.
    HATK (HATKÂN) Yürürken adımların birbirine yakın olması. * Yönelmek, teveccüh etmek.
    HATLA' Kulakları sarkık olan kadın. (Müz: Ahtal)
    HATM Kırmak, ufalamak.
    HATM Hâlis, saf. * Sağlamlaştırma, muhkemleştirme. * Hüküm ve kazâ icabettirme.
    HATM Hitâma erdirmek, bitirmek. Kur'an-ı Kerim'i veya herhangi bir şeyi sonuna kadar okuyup bitirmek. * Mühürleme. Mühürlenme.
    HATM İnsan veya hayvan burnu. * Kuş gagası.
    HATME Baştan aşağı (bütün Kur'ân-ı Kerimi) okuyup bitirmek. * Bir arada muayyen bir şeyi okuyup bitirmek.
    HATME-İ ENFÂS Nefesleri tükenmek. Ölmek.
    HATME-İ HÂCEGÂN f. Nakşi tarikatı mensublarının fikri ve nazarı mâsivadan tecerrüd ederek, topluca muayyen dua ve zikirlerini sonuna kadar okumaları.
    HATME-İ MAHSUSA Hususi hatme. Kur'andan veya hadisten alınan muayyen duaları okuyup bitirmek.
    HATN (HITN) Beraberlik, misil, denk olma, eşitlik.
    HATN Damat. * Sünnet etme.
    HATNE Kaynana.
    HATR Devenin kuyruğunu kâh yukarı kaldırıp ve kâh aşağı vurması.
    HATR Ahdini bozmak, sözünde durmamak.
    HATR Atâ etmek, hediye vermek. * Sağlamlaştırmak.
    HATRA Nehirlerde işleyen vapurların iskandil direği.
    HATRE Bir kere emmek.
    HATREBE (Hatribe) Dar gelirli olmak. * Maaş sıkıntısı. * Gevezelik etmek.
    HATREME Sütlü bulamaç.
    HATREŞE Çekirgenin bir şeyi yerken çıkardığı ses.
    HATRİB Daima beyhude ve mânasız konuşan.
    HATT Sınır. Çizgi. Hudud. * Yazı. El yazısı. * Nâme. Mektup. * Gençlerde yeni çıkan bıyık veya sakal. * Çizgi gibi uzanan belirsiz hafif yol. * Deniz yalısı. * Gemilerin hareketteki istikameti. * Parmağın onikide biri olan bir ölçü. * Ferman, buyruk. Padişah emri. * Geo: Sadece uzunluğu olan.
    HATT-I BÂLÂ f. Tepelerin en yüksek noktalarından geçtiği itibar edilen çizgi. Zirvelerden geçen hat.
    HATT-I BUTLAN İptal etmek gayesiyle bir kaydın veya künyenin üzerine çekilen çizgi.
    HATT-I DEST f. El yazısı.
    HATT-I FÂSIL Ayırıcı çizgi, fasledici çizgi.
    HATT-I HAREKET Davranış. Davranma tarzı. Hareket tarzı.
    HATT-I HÜMAYUN f. Padişanın el yazısı. Padişahın emri.
    HATT-I İCTİMA-İ MİYÂH Suların toplandığı hat. Dere, çay, nehir.
    HATT-I İSTİVÂ f. Dünyanın kuzey ve güney kutuplarına aynı uzaklıkta olduğu ve dünyayı iki müsavi parçaya böldüğü farzedilen dâire çizgisi. * Ekvator. * Mevlevi semahânesinde, şeyhin oturduğu post ile meydan kapısı ortasında farzolunan çizgi.
    HATT-I MEVHUM Hayalî çizgi.
    HATT-I MİSMARÎ Çivi yazısı.
    HATT-I MUVÂSALA f. Erişme ve vâsıl olma yolu. Birbirine kavuşup buluşma ve birleşme yeri. Birbirine münasebet kurabilme yolu.
    HATT-I MÜDÂFAA Savunma hattı, müdafaa hattı.
    HATT-I MÜNHANÎ f. Eğri çizgi. Eğilen hat.
    HATT-I MÜNKESİR Geo: Kırık çizgi.
    HATT-I MÜSTAKİM f. Doğru çizgi. * Doğru yol. Doğruluk üzere olan şey.
    HATT-I NISF-ÜN NEHAR Meridyen. Ekvatora dik olarak geçtiği farzedilen dairelerin her biri.
    HATT-I ŞAKUL Çekül doğrultusu. Yer çekimi istikametinde, dünyanın merkezine doğru.
    HATT-I ŞEHRİYARÎ Tar: Padişahın yazısı manâsına gelen bir kelimedir. Eskiden padişahlar "hatt-ı hümayun" "hatt-ı şerif" adı verilen emirleri kendi el yazılarıyla yazdıkları gibi, başkalarına yazdırdıklarının başına da imzalarını koyarlardı. İşte bu türlü vesikalardaki padişahların el yazılarına "hatt-ı şehriyarî" denilirdi.
    HATT-I UFKÎ f. Düz hat. Ufki hat.
    HATT-I VÂSIT Geo: Kenarortay. Üçgenin köşelerinin her birini karşı kenarın orta noktasına birleştiren doğru parçaları.
    HATT-I ZERENDUD Altunla yazılmış celi yazılar.
    HATT Bir şeyi yukarıdan aşağıya indirmek. * Ucuzlatmak. * Cilâ vurmak. * Bırakmak.
    HATT Yolmak. * Çekmek.
    HATTA Harf-i atıftır, gaye bildirir. Ve (fazla olarak, kadar, bile, dahi, hem de...) mânalarına gelir.
    HATTAB Oduncu. Odun satan.
    HATTAF Kırlangıç kuşu. * Kapıp kaçıran, kapıp aşıran.
    HATTAN Sünnetçi.
    HATTAR (Hatur) Gaddar. * Hud'akâr. Hilekâr.
    HATTAR Süngü vuran.
    HATTAT Çok güzel yazı yazan san'atkâr.
    HATT-AVER Sakalları yeni çıkmaya başlayan genç.
    HATTİYYE (C.: Hatyât) Canı, kıymeti yüce olmak. * Küçük ok.
    HATT-ŞİNAS f. Yazı uzmanı, yazıdan anlayan.
    HATUN (C.: Havâtın) Kadın. Hanım. * Tar: Yüksek şahsiyetli kadınlara veya hakan eşlerine verilen ünvan.
    HÂTUN-U KIYAMET Hz. Peygamberimizin (A.S.M.) kızı Hz. Fatıma'ya mecaz yoluyla söylenen bir tabirdir.
    HATUT Yeri tırnağıyla kazıyıp çizgiler çizen vahşi sığır.
    HATUT Tez yürüyüşlü yedek atı.
    HATV Adım adım yürümek, adım atmak.
    HATV Saçak bükmek.
    HATV Rengin değişmesi.* Engel olmak, menetmek. * İplik bükmek.
    HATVE (Hutve) Adım. Bir adım atışta iki ayak arasındaki mesafe. Bir adım atmak.
    HATVE-İ TEKARRÜB Yaklaşma adımı.
    HATVE-ENDAZ f. Adım atan.
    HATVE-ENDAZÎ f. Adım atıcılık.
    HATVE-ŞÜMAR f. Adım sayan. * Çekinerek ve ihtiyatla yürüyen.
    HAV Çuha ve buna benzer kumaşların ters yüzlerinde bulunan tüy. * Şeftâli gibi bazı meyvelerin üzerlerinde bulunan ince tüy.
    HAVA (Hevâ) Hava. Dünyayı çeviren atmosfer. Cevv. Yer ile gök arası. * Hafif yel. * Bir binanın üzerine kat çıkma hakkı. * Bir yerin hâli ve sıhhat bakımından durumu. * Müzikte ezgili ses, sadâ.
    HAVA-İ NESİMÎ Sabahki hava. Temiz hava.
    HAVA' Hâli olmak, boş olmak. * Düşmek, sâkıt olmak.
    HAVABAT (Bak: Havbâvât)
    HAVACİB Hicablar, perdeler, örtüler.
    HAVADİS (Hâdise. C.) Yeni hâdiseler, yeni sözler. * Alâka ile karşılanan haberler.
    HAVAFİ Kuş kanadında ebâhir yeleklerinden sonra olan dört kısacık yelekler.
    HAVAFİR (Hâfir. C.) Kazanlar, yeri kazıcılar. * Hayvan, dâbbe tırnakları.
    HAVAGAZI t. Isı veya ışık temin etmek maksadıyla yakılarak kullanılan bir gaz.
    HAVAÎ (C.: Havâiyât) Havaya âit ve müteallik. Hava ile alâkalı. * Heves ve nefis hesabına olan, boşuna veya çirkin. Günahlı iş. Nefsâni hâl ve hareketler.
    HAVAİC (Havâyic) İhtiyaçlar. Hâcetler. Gerekli ve lüzumlu şeyler.
    HAVAİC-İ ASLİYE Fık: Mesken ile, eve lüzumlu eşyadan ve kışlık, yazlık elbise ile lüzumlu silâhtan, âletten, kitaptan ve binek (hayvan) ile hizmetçi ve bir aylık - sahih görülen diğer bir kavle göre; bir senelik - nafakaya mahsus erzaktan ibârettir.
    HAVAİC-İ ZARURİYYE Zaruri ihtiyaçlar. Giderilmesi lüzumlu olan ihtiyaçlar.
    HAVAİYYAT Havâi şeyler ve sözler.
    HAVAK (HAVKA') Geniş yer, vâsi.
    HAVAKÎN (Hâkan. C.) Hükümdarlar, hakanlar, padişahlar, başbuğlar.
    HAVALE Bir işi veya bir şeyi başka birine bırakma. Ismarlama. * Görmeyi önleyen duvar gibi perde. * Tıb: Küçük çocuklarda veya gebe kadınlarda bazan meydana gelen, baygınlık veren bir hastalık. * Postadan gelen emanet kâğıdı.
    HAVALE-İ MUACCELE Huk: Havale konusunun, behemehal ödenmesi lâzım geldiği şekilde yapılan havale.
    HAVALE-İ MÜBHEME Huk: Havale konusunun, ta'cil veya te'cili beyan olunmadan yapılan havale.
    HAVALE-İ MÜECCELE Huk: Havale edilen şeyin vadesi geldiğinde ödenmesi şeklinde yapılan havale.
    HAVALENAME f. Posta gibi vasıtalarla para göndermek üzere yazılan havale mektubu.
    HAVALETEN Havale suretiyle, havale olarak.
    HAVALİ Çevre, civar, etraf, yöre.
    HAVAMİS-İ SÜLEYMANİYE Tar: Süleymaniye Medresesini teşkil eden medreselerden beşinin müderrisine verilen ünvan. İlk zamanlarda havamis namı altında beş medrese ve beş aded de müderris bulunurken daha sonraları müderrislerin sayıları arttırılmış ve bundan dolayı "havamis" kelimesi de "hamise"ye kalbolunmuştur. Havamis medreseleri sonraları "Hâmise-i Süleymaniye" ismini almıştır.
    HAVAN İçinde çeşitli şeylerin dövülüp ufalandığı ağaç, mâden veya taştan yapılmış çukurca kap. * Tütün kesmekte kullanılan makine. * Başkalarına destek olacak gücü bulunmadığı halde, yardakçılık eden kimse. * Elektrikî bir boşalmanın ısı değerini gösteren âlet. * İçine çukur delikler oyulmuş büyük ağaç kütüğü. (XlX. yy.dan önce bu deliklerin içinde, kara barutun bileşimine giren maddeler tokmak vasıtasıyla dövülerek ufalanırdı.) * Ask: Namlusu çapına oranla kısa olan ve aşırma atış yapmak için kullanılan top cinsinden bir ateşli silâh.
    HAVAN Arslan, esed.
    HAVANIK (Hânkah. C.) Tekkeler.
    HAVANİT (Hânut. C.) Dükkânlar. * Meyhaneler, işrethâneler.
    HAVARE f. Yiyecek, azık.
    HAVARIK (Hârika. C.) Acib ve garip olan hâdise. İnsanda hayret ve hayranlık uyandıran şeyler. * Okun nişanı delerek öbür tarafından çıkıp gitmesi.
    HAVARIK-I ÂDE Fevkalâde olaylar, hârika hâdiseler.
    HAVARİ Yardımcı. * Hz. İsa'nın (A.S.) yardımcı ve sahabeleri olan 12 zâttan her biri.
    HAVARİC (Hâric ve Hârice. C.) Asiler, zorbalar, isyankârlar. * Hâricîler. Hâriçte kalanlar. (Bak: Hâricî)
    HAVARİYYUN Hz. İsa'nın (A.S.) yardımcı ve sahabeleri olan 12 kişinin hepsine birden verilen isim. Bunlar: İsa'nın (A.S.) Petrus adını verdiği Yunus'un oğlu Simun, kardeşi Andreas, Yakub, Zebedi'nin oğlu Yuhanna, Filipus ve Bartholomaeus, Matta ve Tomas, Alte'nin oğlu Küçük Yakub, Gayur Simdeu, Yakub'un oğlu Yahuda, hain Yahuda İskariyot'tur.
    HAVAS (C.: Ahvâs) Çukur ve kısık gözlü olmak.
    HAVASIB (Hâsıb. C.) Şiddetli rüzgârlar, fırtınalar.
    HAVASIN (Hâsına. C.) Namuslu kadınlar.
    HAVÂSS (Hâss - Hâssa. C.) Hâslar. Hâssalar. Keyfiyetler. Hususlar. * Dindarlık ve doğruluğu ile, ilmiyle âmil olup mâneviyat mertebelerinde yükselmekle makbul ve muteber olan zatlar. * Zenginler sınıfı. * Kur'anî ve manevî sırlara ve hususlara vâkıf bulunan, ilim, ibadet, tâat ve takva yolunda yükselerek mümtaz olan Evliyâullah. Herkesin hürmet ettiği büyük zevât. * Manevî te'sir için okunan duâlar.
    HAVÂSS-I HÜMAYUN Tar: Osmanlı İmparatorluğunun fütuhat devirlerinde (yükselme devri) fethedilen araziden devlet hazinesine ayrılan kısım. Her yer zaptedildikçe, arazi: timar, zeamet ve has namıyla üç sınıfa ayrılırdı. Meselâ 250 köyden müteşekkil bir sancağın 100-150 köyü ikişer üçer köy olarak 40-50 tımara ayrılır, harpte başarı gösteren askerlere dağıtılırdı. Kalanı zeamet ve has itibar edilerek bundan vezirlere, sancak beylerine, beylerbeyilere ve sâir devlet büyüklerine hisse ifraz edildikten sonra geri kalan kısım, "Hass-ı Hümâyun" namıyle devlete bırakılırdı. (O.T.D.S.)
    HAVÂSS-I REFİA Tar: Eyüp Kadılığı eskiden Çatalca'ya kadar uzanır ve Çatalca'da kadının bir vekili bulunurdu. İkinci meşrutiyete kadar bütün mahkeme işleri, kadının tayin ettiği bir naib tarafından idare edilirdi. Meşrutiyet devrinde diğer kadılara yapıldığı gibi, Eyüp Kadılığına da maaş bağlandı. Şer'î ve nizamî mahkemeler birleştirilince havâss-ı refia ortadan kaldırıldı.
    HAVÂSS U AVÂM İleri gelen kimseler ve halk.
    HAVASS (Hasse. C.) Hasseler. Duygular.
    HAVASS-I (HAMSE-İ) BÂTINA Kalbe bağlı beş duyğu: Hiss-i müşterek (hayâl kuvveti), müdrike (akıl), vehim (vâhime), hâfıza, mutasarrıfa (meydana getirici hayal kuvveti).
    HAVASS-I (HAMSE-İ) ZÂHİRE Zâhirî beş duygu: Tatmak, görmek, işitmek, koklamak, dokunup duymak.
    HAVAŞİ (Hâşiye. C.) Bir yazının kenarına eklenen not veya açıklamalar. Hâşiyeler, derkenarlar. * Maiyet adamları.
    HAVAT Tavşancıl kanadının fısıltısı. * Ses, sadâ.
    HAVATIF Göz kamaştırıcı şeyler. (Bak: Hâtıf)
    HAVATIR Hâtıralar. Fikirler. Düşünceler.
    HAVATIR-I RABBANİYE Rabbanî telkinler. İlâhî ilhamlar.
    HAVATIR-I ŞEYTANİYE Şeytanî vesvese ve düşünceler.
    HAVATÎM (Hatime. C.) Sonlar, nihayetler.
    HAVATİM (Hâtem. C.) Mühürler, hâtemler.
    HAVÂTİM-İ RESMİYYE Resmî mühürler.
    HAVATİN (Hâtun. C.) Şerefli kadınlar, hâtunlar.
    HAVAYİC (Bak: Havâic)
    HAVAZ Kalbde olan gam ve tasa.
    HAVAZE (C.: Havâzât) Ziyafet.
    HAVB (Hub - Havbet) Günah, ma'siyet. * Fakirlik. * Meşakkat. * Maraz, ağrı, dert. * Ana, baba.
    HAVB Fakir ve muhtaç olmak.
    HAVBA' Zât, nefs.
    HAVBAVAT Nefsler. Zâtlar.
    HAVBET (Havb) Açlık, hâcet, meskenet. * Çayırı, otlağı olmayan kır yer.
    HAVC (Havcâ') Hâcet, ihtiyaç.
    HAVCEB (C.: Havâcib) Kırmızı gül.
    HAVCELE Ağzı büyük, kendisi küçük şişe.
    HAVCEME (C.: Havâcim) Kırmızı gül.
    HAVD Güzel ahlâk. * Güzel ve yumuşak vücutlu câriye.
    HAV'EB Basra yakınında bir mevkinin adı. * Çeşme. * Geniş dere. * Pek büyük kova.
    HAVEBE Zayıf adam.
    HAVEL Eğrilik. * Şaşılık. Bir şeyin yerinden ayrılması.
    HAVEL Mülk. * Haşmet.
    HAVELÂN Dönme, dolaşma. * Değişme.
    HAVELAN-ÜL HAVL Senenin geçmesi. Senenin değişmesi.
    HAVEME Büyük, ulu, yüce.
    HAVENE (Hâin. C.) Hâinler, hıyânet edenler.
    HAVER f. Doğu, şark.
    HAVER Zayıf olmak. * Yumuşak, çukur yer. * Denize suyun akıp döküldüğü yer.
    HAVER Gözün beyazının çok beyaz ve karasının da çok kara olması.
    HAVERAN f. Doğu ile batı. Şark ile garp.
    HAVERNAK Irak'ta bulunan Numân-ı Ekber denen biri tarafından binâ edilmiş olan bir köşk.
    HAVERVER Şey mânasına gelir bir isim.
    HAVF Korku, korkutmak.
    HAVF-I ÂR Utanma korkusu.
    HAVF-I BÂRİ Allah korkusu.
    HAVF Kavim, kabile.
    HAVFEN Çekinerek, korkarak, havf ederek, korku ile.
    HAVFEZAN Tarhun otu.
    HAVFNAK f. Korkulu, korkutan, korkunç.
    HAVF VE RECA Korku ve ümid. (Hem yaşama ümidi, hem de ölüm korkusu. Yahut, affedilmesi ümidi veya cehenneme gitmek korkusu.) (Bak: Celâl)
    HAVIT Deve semeri. Devenin hörgücüne takılan küçük semer.
    HAVİ İçine alan, ihtiva eden, kaplayan. Câmi'. * Biriktirici. * Kuşatan.
    HAVÎ Çekirge.
    HAVİL (C.: Huvel) Hizmetkâr.
    HAVİYE Şenliksiz olan yer. Harabe. Issız, boş yer. * Sâkıt. Göçük, çökük.
    HAVİYE (Sukut mânasından) Cehennem'in 7. tabakası. En korkunç yer.
    HAVİYYE Çocuk doğuran kadına loğusa yemeği yedirmek. * Namaz kılan kimsenin, secde halinde iken, karnını uyluğundan yukarı tutması.
    HAVİYYE (C.: Havâyâ) Yağlı bağırsak. * Bağırsak. * Deve palanı.
    HAVK "Halka" denilen yuvarlak.
    HAVK Bâdruç otu. * Bez dokumak.
    HAVK Ev süpürmek. * İhâta etmek, kaplamak.
    HAVKALE (C.: Havâkıl) İhtiyar, zayıf, kuvvetsiz ve çelimsiz adam. * Hızlı yürüme.
    HAVL Güç. Kuvvet. * Muhit, etraf. * Yıl, sene. * Tahavvül, inkılâb. * Geçmek. * Bir hâlden bir hâle dönmek. * Rücu etmek. * Sıçramak. * Hile.
    HAVL-İ HAVELÂN Zekâtın lüzumu için; bir mal üzerinden, bir sene geçmiş olması.
    HAVLA' Gözü şaşı olan kadın. (Müz: Ahvel)
    HAVLE (HAVÂL) Çok fazla döndürmek veya dönmek.
    HAVLEKA "La havle velâ kuvvete illâ billah" demek.
    HAVLÎ Bir yıllık.
    HAVM Deve sürüsü. * Devretmek.
    HAVMANE (C.: Havâmin) Çok sağlam yer.
    HAVME Tasarruf dâiresi.
    HAVN Hıyanet etmek, hâinlik yapmak.
    HAVR Rücu etmek, dönmek. * Eksiltmek, noksan etmek.
    HAVRA Yahudi mâbedi, sinagog. * Mc: Pek gürültülü yer.
    HAVRA (Ahver'in müennesidir.) Çok beyaz veya çok beyaz gözlü. Ahu gözlü kadın.
    HAVRAN Şam diyarından bir yerin adı. * Balıkesir'in bir ilçesi.
    HAVREM Ayak ovup kir gidermekte kullanılan, kırmızı renkli delikli taş.
    HAVREME Burun ucu.
    HAVS Geceleyin istemek.
    HAVS Ayrılmak. * "Haysü" mânâsına zarf-ı mekân için lügattır.
    HAVSA Bağır. * Bağırın yanındakiler.
    HAVSA' Bir gözü beyaz, bir gözü siyah olan koyun.
    HAVSA' Karnı sarkık olan kadın. (Müz: Ahves)
    HAVSAL Havuzun kenarında suyun durulduğu yer.
    HAVSALA Zihnin bir şeyi kavrama derecesi. Anlayış. Akıl. * Tıb: Kuş kursağı. Karın boşluğu. Cevf. * Mide.
    HAVSALA-SUZ f. Takati kaldıran, tahammülü mahveden.
    HAVSERE Araptan bir kabile.
    HAVŞEB Köstek yeri.
    HAVTA' Tavşan yavrusu. * Bir nevi sinek. * Delil.
    HAVTEK(Î) (C.: Havâtik) Kısa boylu.
    HAVTEL Büluğa eren oğlan. * Bağırtlak yavrusu.
    HAVV (HUVV) Bal, asel.
    HAVVA Hz. Adem'in (A.S.) muhterem zevcesi, eşi. * Rengi esmere mâil kadın. * Yalancı, kezzab.
    HAVVAS Hurma yaprağı satan kişi. * Hurma yaprağından zenbil yapıp satan kişi.
    HAVVAT Bahadır, çeri, kahraman, öncü.
    HAVYA Madenlerle yapılan kaynak işlerinde, lehimin eritilmesinde kullanılan âlet. Lehimi eritebilmesi için sıcak olarak kullanılması gereken bu havyaların çoğu elektrikle ısıtılır.
    HAVYAR Balık yumurtası. Mersin balığı yumurtasından yapılan siyah, mugaddi ve leziz bir madde.
    HAVYE Tıb: Yaranın etrafındaki kabarık etler.
    HAVZ Suya girme. * Sakınılacak işe girişmek. * Başlamak.
    HAVZ Seri sevk, yeynilik, sür'atli oluş, hızlılık.
    HAVZ Cem' etmek. Bir şey ilâve etmek.
    HAVZ (C.: Hıyâz) Hususi suretle yapılan su havuzu.
    HAVZ-I HAYAL Hayal havuzu.
    HAVZ-I KEBİR Fık: Büyüklüğü 45 - 50 metre kare genişliğinde olan akmayan, durgun su bulunan havuzdur. Genişliği bu ölçüden küçük olursa ona havz-ı sagir denilir.
    HAVZ-I KEVSER Kevser havuzu. (Bak: Kevser)
    HAVZA Coğ: Açık ve düz deniz kıyısı. Kenar. * Memleket. * Taraf. * Sınır için: Bir şeyin çevresi içinde olan.
    HAVZA Bir hükümetin idaresi altında bulunan bütün ülkeler.
    HAVZAA Kumluktan alınmış bir miktar kum.
    HAVZAN Sarı çiçekli, güzel kokulu bir çiçek. Nilüfer çiçeği. * Tarhun otu.
    HAVZE Nâhiye. * Cemaat, topluluk.
    HAVZERÎ Birbirinden ayrılmayı istemek.
    HAY f. Eyvah! Vay!
    HAYA Hicab, utanma, edeb, ar, namus. Allah korkusu ile günahtan kaçınmak.
    HAYA Yağmur. * Ucuzluk.
    HAYADAR f. Utangaç, çekingen, mahcub.
    HAYADİD (Haydud. C.) Haydutlar, eşkiyalar.
    HAYA-HUY f. Çığlık, vâveyla. * Çalıp eğlenmeden çıkan gürültü, ses.
    HAYAL (C.: Hayâlât) Zihnen tasarlanan şey. Hakikatı bilinmeyip akılla tasarlanan veya gölgeli görünen şey. * Asıl olmayan ve akıldan geçen fikir.
    HAYAL-İ BEŞER İnsan hayali.
    HAYAL-İ FENER Sihirbaz feneri denilen ve resimli camları olan ve bu resimleri duvara aksettiren fenere benzer bir âlet. * Mc: Son derece vücutça zayıf olan kimseler için kullanılır.
    HAYAL-İ HÂİL Korku ve dehşet veren hayal.
    HAYAL-İ SEFİD f. Beyaz hayal.
    HAY'AL Yakasız gömlek.
    HAYALÂT (Hayal. C.) Hayaller, hülyalar.
    HAYALÂT-I ÂLİYYE Yüksek ve âli hayaller.
    HAYALEN Hayal olarak. Zihinde tasarlayıp canlandırarak.
    HAYALET Göze görünen hayal, karaltı.
    HAYALÎ Hayale âit. Hayale mensub ve müteallik. * Hayal, yahut halk dili ile "Karagöz" oynatanlar.
    HAYALİYYUN (Hayalî. C.) Romantik şâirler, hayalî yazarlar.
    HAYALİYYUN MEZHEBİ Aslı olmayan ve hayalde tasavvur edilen şeyleri, gerçek olduğunu vehm edenlerin mesleği.
    HAYAL-PEREST f. Hayalî şeylerle çok uğraşan. Çok hayal kuran. Dalgın. Olmayacak şeylerle avunan.
    HAYAL-PERESTLİK Kelâmda hakikatı rencide edecek şekilde lüzumsuz hayallere yer vermek.
    HAYAL-PERVER f. Hayale düşkün.
    HAY'AME Yaramaz huylu, kötü mizaçlı.
#30.11.2006 22:25 0 0 0