ABDALWAHID

ABDALWAHID

Üye
21.10.2004
Onbaşı
579
Hakkında

  • selaamun aleykum

    hmmmm, peki ehli sünnet daha kaldimi? :)
    masha allah ne kadar alim varsa hepsini siralamis
    acizane benim tanidiklarimdan biri ebu el ala mevdudi rahimehullah pakistanli ve hanefi mezhebine mensub bi alimdi, hatta ailesi tasavvuf ehli, köklü bi ailenin cocugu. Pakistanda daha dogrusu o zamanin hindistaninda islami hareketin önderiydi, bu insanin muhakkak hatalari vardir ama kalkipta bu denli elestirmek....bilmiyorum dogrusu el insaf yani.

    Hasan el Benna ve seyyid kutub da misirli ihvani müsliminin kurucularindan, adamlar seri kurallar tatbik edilisin diye hayatlarini ortaya koydular, onlari elestirenler acaba islam adina ne yapmislar?

    Ibn hazm enduluslü bi alimdi, eskilerde yasamis, yani zamanimiz alimlerinden degil, mezhebsiz olmasi dogru degil, bilakis kendisi bi müctehid olup kendi mezhebi vardi, zahiri mezhebinin kurucusu nitekim ibn hazmdir rahimehullah

    ibn kayyim, ibni teymiyyenin talebesi olup, kendi zamanlarinda cereyan eden mutezile taifesine karsi tavir gösteren büyük ehli sünnet alimi, fikihta bunlar hanbeli mezhebine mensubtu, ibn teymiyye rahimehullah ehli sünnetin akidesini kitaba dökmüs, hayatini sürgün olarak gecirmek zorunda kalmis, biz islam adina ne kadar mücadele ettik?


    ibn abdulvehhabta yine necidli fakat hanbeli fikihna mensub, kendi zamaninda bidat ve sirk ile adeta savas acmis, batila karsi mücadele etmis, fenami yani? bizdede hurafe kol geziyo vesselaaam!

    yusuf kandehlevi ise yine pakistanli, cemaati teblig kurucusu, bunlar tamamiyla hanefi mezhebine mensub insanlar, sokak sokak gezip kahvehanelere girip insanlari camiye cemaate cagiriyorlar, bizzat benimde tanidigim arkadaslar var, cok mülayim insanlar. sonra hayattussahabe kitabinin müellifi, dost tv bu kitabtan program yapmis, onlardami sapiK?

    Gelelim Kardaviye, Yusuf el kardavi misirli fakat katarda yasiyor, kendi memleketinde siyasi idare ile ters düstügü icin bir nevi sürgün hayati yasiyor. Uluslar arasi islami toplantilarin hemen hemen hepsinde davetlidir, zamanimiz alimlerinden, islamda helaller ve haramlar adli kitabin müellifi...

    Vel hasil kelaam, anladigim kadariyla bu sual cevab su isikci cemaatinin sitesinden alinmis, yahut ömer öngüt efendiden, kendileri insanlari tekfir etmekten hic kacmaz, degisik bi tip yani.
    Erbakan dahi sapik ona göre.....yazinin basinda demistim daha kim kaldi diye
    evet yine soruyom daha kim kaldi güvenecegimiz?

    vesselamu aleykum
#18.01.2008 00:18 0 0 0
  • icerdeki bir bayan degil, zannimca suudi arabistanin eski krali fahd, yahut onun bakanlarindan biri....malum orda insanlar uzun entari giyerler belki kadina benzetme ordandir =)
#23.09.2007 23:44 0 0 0
#23.09.2007 18:59 0 0 0
  • Bismillahirrahmanirrahim


    Ve aleykumusselam ve rahmetullahi ve berakatuh!

    @ Boncukk abla

    Öncelilkle sunu belirtmek isterimki yolladigim yazilar benim kendi $ahsi fikrimi degil, sadece ilim ehlinden bazilarinin yaklasimlarini iletmektir.
    Tabiiki pay verdigim yani yok degil Abdülaziz hocanin yazisinda...konuya kuran agirlikli ve ayetler isiginda cevab vermis. Bu ise objektiftir ve güzeldir, zaten din sana göre ve bana göre olmaz. Din adina yaptigimiz fiileri kitab ve sunnetten gelmesi lazim, yani delilsiz hareket etmek dinde yeni bir sey ihdas etmek manasi geliyor. Bu ise bidat, her bidat sapiklik ve her sapiklikta atestir hadisini hatirlatiyor bana.

    Her mümin tabiiki Allahin cc dostudur, malum konu hakkinda ayette var, senin demek istedigin ve burda sana hakta veriyorum gercek manada allah dostu, yani kuran ve sunneti hayatin her kisminda uygulayan, ve amaci sadece allahi razi etmektir. Evet, cok haklisin arada muhakkak bir fark var. Ama bu farki kim neye göre degerlendirebilirki? Kistas kuran ve sunnet ise sorun yok demektir, ama kisiye göre oldumu 6milyar küsür görüs cikar meydana =) Iste bu noktadan hareket ettikmi ak ile kara cikiyor meydana, zannederim burda hemfikiriz.
    Fikrimce Abdülaziz hocanin burda elestirdigi zaten gercek salih insanlardan ziyade günümüzdeki bidat ehli ve $arlatanlar. Din adina milletin parasini soyan, dini duygularini istismar edenler ve birtakim masallar anlatanlardir.

    Gecmiste benimde tarikatlara yakinligim vardi, yani yasamadan anlasilmaz dedigin tam olarak neydi? Bugün o tip insanlardan uzaklasmamin bir tek nedeni varsa o da uygulanan fiilerin bir cogunun dinde yerinin olmadigidir, tabi genelleme yapmiyorum, sünnet olan seylerde var tabi. Herneyse....

    Gelelim rabitaya, bu konuyu ben sunmustum bir keresinde buraya
    Islamda rabita varmidir? Sizce....? adli linkte Prof. Dr. Faruk Beserin kalemiyle rabita

    $u konuya sürekli dikkat cekmek istiyorum, yani akilda kalmasi icin, Müslüman icin yapilan bir ibadetin kuranda yahut sahih sünnette delili olmasi lazim, yani bunda ne sakinca var, güzel bir sey yapiyoruz demek sadece kisinin hevasina uymasidir, cünkü din allahin dinidir, onda ne bir fazlalik nede bir eksiklik getirilebilir...

    Böyle güzel bir konuyuda tartismaya actigin icin sana özellikle tesekkür ediyorum.

    Yazimi dua ile bitirmek istiyorum, gelin hep beraber amin diyelim

    Bismillahi velhamdulillah, vessalatu vesselamu ala rasulillah
    Ya rabbi bizlere dünyada güzellik ver ahirettede güzellik ver, bizleri cehennem azabindan koru, Allahim ayaklarimizi siratil müstakiminde sabit eyle, bizleri dostlarini dost, düsmanlarini düsman olarak göster, ya rabbi bizleri zatina kul habibine sas ümmet eyle, allahim senden ihlas sahibi omami istiyorum ihsan eyle,rabbim bizleri kiyamet gününde nebiler ile salihler ile beraber ha$r eyle,amin

    subhane rabbike rabbil izzeti amma yesifun, ve selamun alel murselin ve ahiri de`vana `anil hamdulillahi rabbil alemin
#20.03.2007 16:24 0 0 0
  • Bazı topluluklarda ve cemaatlerde göze çarpan bir takım inanışlar ve anlayışlar var. Mesela, benim şeyhim Peygamber Efendimizden tayin edilmiştir, deniliyor... Şeyhin veya liderin resmine rabıta kurma gibi uygulamalar görülüyor... Şeyh efendi tartışılmaz, şeyh efendi hata yapmaz, diyenler bulunuyor... Sadece Allahtan dilekte bulunmak ve yardım istemek gerekirken yatırlarda ve türbelerde medfun kişilerden dilek dilemekten tutun da, şeyhlerden kurtuluş ve yardım istemeye kadar davranışlar müşahede ediliyor. Örnekleri daha da çoğaltabiliriz... Böylesi anlayışları ve inanışları genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bu görüşler neden ileri geliyor ve nereden kaynaklanıyor?

    Bir kimsenin Peygamber Efendimiz tarafından tayin edilmesi söz konusu olamaz. İlk halifeyi dahi tayin etmemiş olan Hz. Peygamber tutup da herhangi bir kimseyi şeyh olarak tayin etmez. Hz. Peygamber bu dünyadan ayrılmış, bize Kuran-ı Kerimi ve kendi sünnetini bırakmıştır. Bunlara uyanlar hak yolda, uymayanlar da sapıklıktadır.



    Şeyhin resmine rabıta kurmak gibi uygulamalar Şeriatın en ağır yasağı kapsamına girer. Putperestlik böyle başlamıştır. Çünkü rabıtayı bir gönül bağı, bir sevgi bağı şeklinde değil, şu şekilde tarif etmektedirler. "Rabıta bir müridin, mürşid-i kâmilinin ruhâniyetiyle beraber, suretini kalp gözünün önüne getirerek hayal etmesi ve kalbiyle ondan yardım istemesinden ibarettir." Allah ile kulun arasında şeyhin ruhaniyeti ne arıyor? Neden şeyh, müritlerinin Allahın ayetlerini düşünmelerini değil de kendini düşünmelerini istiyor. Yoksa Allahın dinini alet edinerek insanları kendine mi davet ediyor?

    Şeyh efendi tartışılmaz, şeyh efendi hata yapmaz deniyor. Hz. Peygamberin dahi hata yaptığı Kuran ayetleriyle sabitken, şeyhin hata yapmayacağını söylemenin Kurana açıkça aykırı olacağı şüphesizdir. Cenab-ı Hak Kuran-ı Kerimin birçok ayetinde Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin bizim gibi bir insan olduğunu açıkça vurgulamıştır:

    De ki, «Ben başka değil, sizin gibi bir beşerim. Sizin ilahınızın yalnızca bir tek ilah olduğu bana vahyedilmektedir» (Kehf 18/110)

    Peygamberleri onlara demiştir ki; «Biz sizin gibi bir beşerden başkası değiliz ki. (İbrahim, 14/11)

    Ölülerden dilek dilemek veya şeyhlerin manevi yardımını istemek

    Ölülerden dilek dilemek ancak müşriklerin yapabileceği bir iştir. Bizim ölülere bir hayrımız dokunabilir ama onların bizim için yapabilecekleri bir şey yoktur.

    Şeyhlerin manevi yardımı, bize öğretmenlik yaparak öğretecekleri doğru bilgiler ve verebilecekleri nasihatler dışında olmaz. Darda kalmış kişiler, Ya falan ! Ya filan ! diye bazı şeyhleri, bazı din büyüklerini yardıma çağırıyorlar ki bu da Kur'an-ı kerimin çok sayıda ayetine açıkça aykırıdır:

    "Darda kalmış kişi çağırdığı zaman onun yardımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hakimleri yapıyor? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz." (Neml 27/62)

    Allah'ın her şeye gücü yeter, ama biz aciziz. Dolayısıyla bütün isteklerimizi Allah'tan istememiz gerekir. Çünkü Allah'ın onaylamadığı bir istek, bir başkası tarafından da yerine getirilemez. Zaten Allah'tan başka tanrı edinme, bazı konularda manevi yardım görme ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Bu sebeple Kuran-ı Kerim böyle davranışları şirk sayar. Bir ayet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: "Belki kendilerine yardımları dokunur diye Allah'tan başka tanrılar edindiler. Ama onların yardıma güçleri yetmez. Oysaki kendileri onlar için hazır askerdirler." (Yasin 36/74-75)



    İslamı, üniforma anlayışına, şekilciliğe ve kalıpçılığa büründüren zihniyetlerin gittikçe yaygınlaştığı görülüyor. Bu konuda görüşleriniz nedir? İnsanları bu zihniyetlere iten sebepler neler olabilir?


    Özden uzaklaşma olunca ister istemez şekilcilik ve kalıpçılık ortaya çıkıyor. Kendi grup, cemaat veya tarikatlarını öne çıkaranlar farklılaşma ihtiyacını duyuyorlar. Bu da belli giysiler, belli kelimeler, saç, bıyık veya sakala verilen belli şekiller yahut baston, yüzük gibi belli simgelerle ortaya çıkıyor. İçlerindeki boşluğu bunlarla doldurmaya çalışmaktadırlar. Kuran ve Sünnetin emretmediği şeyleri din namına ortaya koymayı hoş görmek mümkün değildir.



    İslamla bağdaşmadığı halde İslamdanmış gibi ileri sürülen inanışlara ve anlayışlara karşı kendimizi ve başkalarını nasıl koruyabiliriz? Ne yapmalıyız? Bu konuda kime, ne görev düşüyor?

    Her şeyden önce Allah katında Kuran-ı Kerime göre sorumlu olduğumuzu bilip, karşı tarafın neye dayandığını sorgulamamız gerekir. Kuran ve Sünnete aykırı davranışlarımız konusunda hiç kimse bizi savunamaz. Bu sebeple davranışını Kuran ve Sünnete uygun görmediğimiz kişilerden uzaklaşmamız gerekir.


    "Ümmetimin alimleri İsrailoğullarının peygamberleri gibidir" hadisi sahih midir?

    Hadis diye bilinen bu söz halk arasında oldukça meşhurdur. Fakat alimler bu sözün uydurma olduğunu söylemişlerdir. Aliyyul-Kârî, bu sözün asılsız olduğunu ve alimlerden Demîrî, Zerkeşî ve İbn Hacer el-Askalânînin de aynı görüşte olduklarını söylemistir. (el-Masnu Aliyyul-Kârî, Thk. Abdulfettâh Ebû Gudde, Riyad, 1404 h., c. 1 s. 123) Hadis alimlerinden Münâvî de bu sözün asılsız olduğunu ve herhangi bir isnadının bulunmadığını söylemiştir. (Feyzul-Kadir, Abdurrauf el-Münâvî, Mısır, 1356 h., c. 4 s. 384)
#19.03.2007 15:31 0 0 0
  • Bismillahirrahmanirrahim

    Es selamu aleykum!

    Abdülaziz Bayindir hoca efendinin sitesinden.....

    Tarikat hak mıdır? Kur'an-ı Kerim'de tarikatla ilgili herhangi bir ayet var mıdır?[/I]

    Kuranda tarikat ve tasavvufla ilgili herhangi bir ayet yoktur. Ama bunların yanlış davranışlarıyla ilgili sayılamayacak kadar çok ayet vardır. Bu konuda sitemizde yayınlanan Kuran-ı Kerim ışığında Tarıkatçılığa Bakış adlı eserimizi okumanız yeterlidir.



    Allah Dostları güçlerini peygamberlerden aldıklarına göre yetkilerini vermek istemediklerinde ne olur? Allah Dostlarının yetkilerini kötüye kullandıkları görülmüş müdür? Büyücülük neden yaygın? Son olarak da Allah Dostlarının büyü yapması doğru mudur?

    Her müslüman Allahın dostudur. Peygamberimizin herhangi bir kimseye herhangi bir yetki vermesi söz konusu olamaz. Büyücülüğün yaygınlığı, insanların dinlerinden uzaklaşması ile açıklanabilir. Büyücülük yapan kişi, Allahın dostu olamaz. O sadece şeytanın dostudur. (Konuyla ilgili daha fazla bilgi edinmek için Abdulaziz Bayındır'ın Kur'an Işığında Tarikatçılığa Bakış Adli kitabın "Her müslüman Evliyadır" bölümünü dikkatli bir şekilde okuyunuz.)




    Ben Tıp Fakültesi birinci sınıfta okuyan bir öğrenciyim. Burada bir yurtta kalıyorum ve yurt tahmin edebileceğiniz gibi cemaatine ait. Benim orada kalmamın en büyük nedeni da güvenebileceğimiz başka kurumun olmamasıydı. Yurtlarında kalmam sebebiyle onları son derece yakından gözlemleme şansım oldu. Önceden de bilirdim ama hiç bu kadar içlerinde bulunmamıştım. Sohbetlerine, tesbihatlarına ve dualarına katıldım. Her seferinde kafamı kurcalayan, şüpheye düştüğüm şeyler gördüm. Bunları anlattığımda ve sorduğumda hiç bir zaman tatmin olacağım cevaplar alamadım. Sizin kitaplarınızı takip etmeye başladım. 3 kitabınızı, internette yazılarınızı okudum ve anlattıklarınız gerçekten çok mantıklı geldi. Geçen gün onların bir kampına katıldım ve kampta gerçekten artık onlara hiç güvenmediğimi fark ettim. Hatta sohbet yapmaya gelen bir bayanla biraz tartıştım ve elbette ki sohbetteki insanlar da üzerime geldi. Yine de kafamda şüpheler var ve her an onların yanındayım, kafamı çok karıştırıyorlar. Örneğin hocam bir kişi rüyasında Peygamber Efendimizi görürse orada söylediği her şey doğru mudur? Peygamber Efendimizin geldiği rüyalar sahih midir? Ayrıca (bana çok saçma geliyor) Peygamber Efendimiz evleri ziyarete gelebilir mi? Peygamberimizden sonra her yüzyılda birilerinin geleceğini söyleyen sahih bir hadis var mıdır? Ayrıca biz aklımızla doğru ve yanlışlara ulaşamaz mıyız? Dinimizi doğru yaşamamız için aklımız ve Kuran ı Kerim yeterli değil midir? Daha kafamda bir sürü soru var ve kime güvenip güvenmeyeceğime karar veremiyorum. Onlar da sonuçta hayırlı işler yapıyorlarmış gibi görünüyorlar ve bu benim kafamı çok karıştırıyor. Lütfen hocam bana yardımcı olun. Aslında bunların birçoğunu cevaplamışsınız ama bir kere daha bana anlatır mısınız? Gerçekten doğru yolda doğru insanlarla olmak istiyorum. Şimdiden çok teşekkür ederim. Allah razı olsun.

    Değerli Kardeşim,

    Bunlar kendileri için bir dünya kuruyor ve yapı taşı olarak siz gençleri kullanıyorlar. Bunun için iki şeye ihtiyaç duyuyorlar; biri onların istediği kıvama gelmeniz, yani iyi yetişmeniz. Çünkü yeni yapı taşları bulabilmek için bunu dışa karşı propaganda malzemesi olarak kullanıyorlar. İkincisi de kayıtsız şartsız onlara teslim olmanızdır. Bu sayede onlar sizi istedikleri yerde istedikleri gibi çalıştıracaklardır.

    Sizin onlara kayıtsız şartsız teslim olmanızı sağlamanın en kestirme yolu inançlarınızı istismardır. Bunun yolu hurafelerdir. Güzelim üzümlerin o lezzetli suları, ekşitilip şarap yapılınca insanı nasıl sarhoş ediyorsa İslam dininin o güzelim kural ve kavramları da tahrif edilince yani farklı alanlara çekilince sizi sarhoş etmekte ve şuursuz hale getirmektedir.

    O cemaat, insanların Kuranı okuyup anlamalarını asla istemez. Bunu siz yaşayarak görüyor olmalısınız. Okunan ya ... ...nin ya da ... ...in kitaplarıdır. Dini ana kaynaklar yerine kaynak niteliği olmayan kitaplardan öğrenince sizi din adına istedikleri tarafa çekmeleri çok kolay olmaktadır. Bu cemaatin bu konuda en çok istismar ettikleri kişi Peygamberimizdir. O Allahın Elçisidir. Gelmiş, dini tebliğ etmiş ve örnek uygulamalarıyla bize rehber olmuş ve bu dünyadan ayrılmıştır. Şimdi bunlar, dine yapacakları iftiraları, peygamberimizi rüyalarında gördüklerini söyleyerek onun ağzından yapmaktadırlar. Bu konuda İsa aleyhisselamı istismar eden Hıristiyanlar gibidirler. Hıristiyanlar İsa aleyhisselamın kilisede bulunduğunu söyler ve kilisenin onu temsil ettiğini insanlara anlatırlar. Bunlar da kendi cemaatlerini bir çeşit kilise gibi saydıklarından Peygamberimizin orada bulunduğunu zihinlerinize kazmaya çalışıyorlar. Böylece siz, onarlı gözünüzde büyütecek, kutsayacak ve onlara kutsal bir bağlılık içinde olacaksınız. Hıristiyanlar da böyle dindarlık numaralarıyla kandırılmaktadırlar. Bunlara karşı koymanın tek yolu dini Kurandan ve peygamberimizin uygulamalarından öğrenmenizdir. Bunun için bu şekilde davrandığına inandığın kişilerle birlikte olmaya çalış. Allah yardımcın olsun.
#19.03.2007 15:23 0 0 0
  • Bismillahirrahmanirrahim


    Bir arkadaşım, şehitlerin de peygamberin de hiçbir şekilde yardıma gelemeyeceklerini söylüyor. Ancak gerek Çanakkale de gerekse başka savaşlar da bizlere bu cinsten bir sürü örnekler anlatılıyor. Neye nasıl inanmamız gerekiyor.?



    Doğrusu, Allah isterse şehitlerin ya da peygamberlerin ruhlarını imdada yetiştirebilir. Ancak bunun İslami kaynaklarda bir aslının bulunduğunu görmedim. Bedir'de Uhud'da ve diğer bazı gazalarda Allah meleklerden oluşan ordularını imdada gönderdiğini söylüyor. Mesela Peygamberimize de önceki peygamberler gelip imdad etmemişler de melekler gelmiş, dolayısıyla şehitlerin ya da peygamberlerin imdad edeceğine dair bir şey yok, Onlardan imdad istemek ise, isteyenin durumuna göre şirke kadar giden bir hata olabilir. Biz her gün namazlarımızda 40 kez Allaha söz veriyoruz ve "Ya Rab! Sadece sana ibadet edip sadece senden yardım isteyeceğiz" diyoruz. Bunu bizden bizzat Allah istediğine göre başkalardan imdad istemek İslam'ın ruhuna aykırı olur. Demek ki Allah kullarının yamukluğunu iyi biliyor ki onlardan günde kırk kez söz böyle alıyor. Çeşitli savaşlarda sarıklı vs insanların gelip yardım ettikleri hikayelerinin çoğunun doğru olacağını sanmıyorum. Bunları kesintisiz senetlerle bize kimler nakletti? Malum bizler Peygamberimizin hadisi şeriflerini dahi ancak kesintisiz bir senetle; âkil, bâliğ, zâbit ve adl insanlar naklederlerse kabul ediyoruz, aksi halde etmiyoruz. Buna rağmen bu hadiselerden gerçekleştiği kesin olanlar varsa onlarda gözükenler şehitler ya da peygamberler değil, meleklerdir.

    Kaynak: Prof. dr. Faruk Beşer
#06.03.2007 05:01 0 0 0
  • Allahumme ecirnà min en nàr
    Allahim bizleri ate$lerden koru, o öyle bir ateski dünya atesi bile ondan Allaha cc siginiyor....rabbim bizleri af eyleyip firdevs cennetinde bizleri komsu eylesin ve nar-i cehenneminden azad eylesin, amin
#04.03.2007 23:28 0 0 0
  • Konu: Tadili Erkan
    Bismillahirrahmanirrahim


    Es selamu aleykum!


    Allah razi olsun Konami abi, gercekten kanayan bir yaraya deyindin.
    Maalesef bugün camilerimizde tadili erkana riayet edilmedigi gibi, buna riayet eden hocalarda biz cemaat tarafindan tenkit ediliyor.
    Namazin gercek manasi unutup sekillere ve dakikalara sigdirmaya calisiyoruz. Rabbim halimizi islah etsin...amin.
    Böyle bir konuyu acip ilim ehlinin görüslerini buraya aktarip, meselenin ehemniyetini dile getirdigin icin sana tesekkürlerin en hayirlisi olan "cezakallahu hayran" (Allah sana hayırlı mükâfaat versin )diyorum.

    Vesselamu aleykum!
#16.02.2007 09:48 0 0 0
  • Bismillahirrahmanirrahim
    Papa ve Misyonerler Cevap Versinler!

    Herkesin malumu olduğu üzere, dinler arası diyaloğ faaliyetlerinin yürütüldüğü bir dönemde yaşıyoruz. Dolayısıyla bu makalemizde konuyla ilgili olarak okuyucularımızla paylaşmak istediğimiz iki önemli husus bulunmaktadır. Birincisi : Papa 16. Benedikt'in söylemiyle ilgili bazı mülahazalar, ikincisi ise, hırıstiyan misyonerlere yönelteceğim ve cevaplarını merak ettiğim bir takım sorulardır.

    Geçen günlerde Papa 16. Benedikt'in, Regensburg Üniversitesinde yapmış olduğu konuşmasında bir buçuk milyar İslam dünyasının Peygamberi olan Hz. Muhammed hakkında, Lübnan asıllı Katolik Adel-Theodore Khoury'nin kitabından alıntı yaparak zikrettiği çirkin sözler ve yorumları, tüm müslümanları derinden üzmüştür. Haçlı zihniyetinin izlerini taşıyan bu söylem karşısında Hz. Peygamber'e gönül vermiş inananların sessiz kalması elbette düşünülemezdi.

    Gerek Diyanet İşleri Başkanı sayın Ali Bardakoğlu'nun cevabı, gerek Müslüman Alimler Birliği'nin kendisine gönderdiği cevap niteliğindeki mektubu, gerekse Müslüman Kardeşler Teşkilatı'nın, Papa'nın özür dilemesi talebi, sadece Papa'nın bir adım geri atarak olaydan üzgün olduğunu, dinlere ve özellikle müslümanlara saygı duyduğunu ifade etmesine yaradı.

    Müslümanları rencide edici sözleriyle dinler arası diyaloğ faaliyetlerine darbe vuran Papa, olayı yumuşatmak için İslam ülkelerin elçilerini Vatikan'a davet ederek, alıntı yaptığı şeylerin hiç bir şekilde kendi düşüncesini ifade etmediğini bildirmek suretiyle tekrar diyaloğ çağrısında bulundu.

    Acaba Papa'nın bu pişmanlığı, söylediği sözlerden dolayı mı, yoksa neden olduğu sonuçlardan mı kaynaklanıyor sizce? Kanaatimizce Papa, müslümanlardan bu denlü bir tepki geleceğini hesap edemeyip, sebeb olduğu olayların tırmanmasından endişe ederek dönüş yapmak zorunda kalmıştır. Eğer yorum ve sözlerinin hatalı olduğunu kabul etseydi, özür dilemesi gerekirdi. Ancak özür dilememesine şaşmamak gerekir. Çünkü Papanın İslam dinini şiddeti öngören bir din olarak lanse etmesiyle, Batı ve medyasının İslam hakkındaki düşüncesi arasında hiç bir farkı yoktur. Bu zihniyetin yanlışlığını görmek için geçmiş tarihi olaylarını hatırlamamız yeterli olacaktır.

    Yüce İslam dini, değil müslüman olmayan birine zarar vermek, savaşta bile düşman tarafında olan kadınları, yaşlı ve çocukları ya da mabedde ibadet eden bir rahibin öldürülmesine izin vermemiştir. Buna karşın Papazlar, Haçlı seferleri düzenleyerek asırlarca müslümanların, kadın, çocuk ve yaşlı demeden kanına girdiler. Dolayısıyla Hırıstiyanlığın tarihi zulüm ve katliamlarla doludur. Yakın tarih, haçlı sırpların Bosna ve Hersek'te yüz binlerce silahsız masum insanı haksız yere vahşice öldürmelerini unutmuş değildir. O İslam yurdundaki toplu mezarlar bunun en büyük şahididir. Durum böyle olunca, hangi dinin şiddete çağırdığı daha iyi anlaşılmaktadır. İnsanları barışa, hoşgörüye, saygı ve sevgiye çağıran İslam dini mi şiddeti körüklüyor, yoksa dinler arası diyaloğ çağrısıyla dem vurup ta, akabinde müslümanları tahrik maksadıyla, Hz. Peygamberi aşağılayıcı karikatürle tasvir edenlerin ya da hakkında rencide edici sözler sarfedenlerin dini mi ? Hangisi şiddeti körüklüyor ???

    Dinler arası diyaloğ davetinin tarihine baktığımızda, müslümanları diğer din mensuplarıyla diyaloğ içerisinde olmayı ilk olarak emreden Kur'an-ı Kerim olduğunu görürüz : '' Kitap ehliyle (yahudi ve Hrıstiyan) ancak en güzel bir şekilde diyaloğda bulunun ve deyin ki : '' Bize indirilene de, size indirilene de iman ettik. Bizim ilahımız da sizin ilahınız da birdir ve biz O'na teslim olmuşuzdur'' (Ankebut suresi, 46).

    Diyaloğun en güzel örneğini bu ilahi emre uyarak Osmanlı devleti göstermiştir. Yahudi ve Hrıstiyanlar, asırlarca Osmanlı topraklarında hoşgörü çerçesinde refah ve huzur içerisinde yaşamışlardır.

    Her fırsatta dinler arası diyaloğ çağrısında bulunan Papa, şimdi de Hırıstiyanları Hırıstiyanlığı yaymak için birer misyoner olmaya çağırmaktadır. Papa'nın bu samimiyetsiz tutumu, bize Kur'an-ı Kerim'de : ''Dinlerine tabi olmadıkça yahudiler de hırıstiyanlarda asla senden razı olmayacaklardır'' ayetini hatırlatmaktadır. Dolayısıyla bu diyaloğdan maksadları, sinsice müslümanları hırıstiyanlaştırma emeline ulaşmaktan başka bir şey değildir.

    Konumuz diyaloğ ışığında hırıstiyanlıkla ilgili merak etttiğimiz bazı soruları Papa ve hırıstiyan misyonerlerine yöneltmek olunca, cevaplarını samimiyetle öğrenmek istediğimiz bir soru listesi hazırladık. Kendilerine bu soruları sormak durumundayız. Sorular sırasıyla şöyledir :


    1- M. 325 yılı İznik konsilinde, 100 tane İncilden 4 tane incilin seçilmesi, bunların ilahi kitap ve otantik kabul edilişi, diğer İncillerin ise, apokrif sayılışı hangi ilmi ölçülere göre yapılmıştır?

    2- M. 364 yılı Lodesya konsilinde yeni Ahit'te yer alacak kitapların tam olarak tespiti veya bazılarının çıkartılması hangi ilmi ölçülere dayandırılmıştır?

    3- Dört İncil bir tek ilahi kaynaktan geldiğine göre, cümle kuruluşları arasında söz veya cümle benzerliği olması gerekir. Halbuki söz konusu İncillerde bu benzerlik görünmemektedir, çünkü üslup farklılığı vardır. Örneğin; Matta, Markos ve Luka İncilleri, anlattıkları konular ve kelam yönüyle üslupları Yuhanna incilinden farklıdır. Bu yüzden üçüne Sinoptik İnciller adı verilmiştir. İlahi kelam bütün İncillerde aynı benzerlikte olması gerekirken ve dört İncil de birbirini tamamladığına göre bunlar nasıl ilahi kelam olabilir. Bu, daha fazla İncilde yer alan birbirinden farklı beşeri sözler değil midir?

    4- Halen kilise tarafından otantik kabul edilen ve yeni Ahidin başında yer alan dört incilin orijinal el yazmaları kayıptır. Bunlar ile onlardan kopya edildiği söylenen elde mevcut en eski kopya nüshaları arasında, en azından 2,5 asırlık bir boşluk, yani zaman aşaması vardır. Bu kadar uzun zaman aralığını aşıp ana metine ulaşabilmek için sağlam bir rivayet silsilesi olmadığına göre mevcut incillerin kopyalarına nasıl güvenilebilir?

    5- Matta ile Yuhanna havarilerden sayılırken, Markos ile Luka havarilerden sayılmamaktadır. Bu durumda son iki yazar, hz. İsa'nın getirdiği vahyin esaslarını ondan almadıklarına göre, nasıl olur da bu ikisine itimat edilmektedir?

    6- Hristiyan kaynakları, Hz. İsanın İbranice ve Aramice konuştuğunu, vaazlarını bu dillerle yaptığını haber vermektedir. Halbuki İncillerin en eski nüshaları yunanca yazılmıştır. Dil konusu ele alındığı zaman, en azından hz. İsaya ait sözlerinin onun ana dilinde yazılması ve muhafaza edilmesi gerekliydi. İncil yazarlarının en azından hz. İsanın sözlerini onun ağzından çıkan kelimelerle zaptetmeleri ve bunları İbranice ve Arami diyalektiği ile yazmaları gerekiyordu. Çünkü tercümeler ne kadar mükemmel olursa olsunlar, asıl manayı vermekte eksik kalabilirler. Ayrıca orijinal metinlerin değeri daima tercümelerden daha üstündür. Kendi ana dili ile değil de İncillerin tercümelerle günümüze kadar ulaşması, çelişki veya değişiklik getirebileceği ihtimali nedeniyle, İncillerin ilahi kelam olmaktan çıkarması ve şüpheler uyandırması için yeterli bir sebeb değil midir?

    7- Yuhanna İncilinde : İsa kendi şakirtleri önünde başka bir çok alametler yaptı ki, bu kitapta yazılmamıştır(Yuhanna 20/30), başka bir yerinde : ;İsanın yaptığı başka çok şeyler daha vardır, eğer birer birer yazılmış olsalar, yazılan kitaplar dünyaya bile sığmazdı sanırım (Yuhanna 21/25) . Bu iki iddiaya göre ne Yuhanna incili, ne de diğer İnciller, hz. İsanın mucizelerini ve yaptıklarını tam olarak almış değildirler. Dolayısıyla bu İncillerin eksik ve noksan oluşunu, vahyin tamamının yazılmadığı şüphesini uyandırmaktadır. Hz. İsa ile ilgili her şeyi (üç yıllık daveti) tam olarak İnciller toplayamadıkları için, bu yüzden yazılan kitaplarda eksiklik ve noksanlık söz konusu olduğuna göre, nasıl oluyor da Ruhul-Kudüs'ün denetiminde ilahi bir ilhamla, İnciller noksansız bir şekilde yazılmış oluyorlar?

    8- Hırıstiyanlıkta oldugu üzere, eğer bir dinde birden fazla vahiy alan kimseler bulunursa, bunların aldıkları vahiylerin muhtevası bakımından birbirinden faklı olmaması ve aralarında çelişki bulunmaması gerekir. Yoksa gerçek vahiy ile sahte olanı nasıl ayırt edeceğiz ? Rastgele sıradan birisi vahiy alabilir mi? Vahiy aldığını iddia eden kimse bunu ne ile ispat edecektir? Doğrudan Allahdan aldığına göre, bunu ispatlayacak bir delile ihtiyaç yok mudur? İhtiyaç yoktur deniliyorsa, o zaman bir çok insanın vahiy almasına kapı açmış oluruz ki, bu da vahiy kavramıyla bağdaşmaz. Hırıstiyanlıkta vahyi alan çok olduğu için bu farklıklar ve çelişkiler meydana gelmiştir. Bütün bunların tamamının, ilahi kelam olduğuna nasıl inanıp ta buna davet ediyorsunuz?

    9- Eğer hz. İsanın tüm hayatı ve sözlerinin tamamı vahiy ise O, çarmıha gerilişinin dokuzuncu saatinde, yüksek sesle : Eloi, Eloi ! lama sabaktaniki tercüme olununca : Allahım, Allahım! Niçin beni bıraktın? (Markos 15/34), diye bağırarak isyan edişi de mi vahyidir? Bu nasıl vahyidir ki, yaratıcısından gelen imtihana (musibete) karşı isyanını haykırıyor?

    10- Hz. İsa, sizce Rab İsa olduğuna göre, neden yahudilerin bu zülmüne karşı hiç bir şey yapamıyor? Neden buna engel olamıyor, ilahi gücü nerede? Veya Rab baba, neden oğlunun seslenişine cevap vermiyor ve bu tür bir işkenceye maruz kalmasına izin veriyor? Bütün bir beşeriyetin günahlarını affettirmek için İsanın illaki böyle bir işkenceye maruz kalması gerekli miydi? Bunun delili nedir? Günahları bağışlayan Rab olduğuna göre, bu olaya izin vermeden de O, beşeriyetin günahlarını bağışlayabilirdi, Onun bagışlamasına kim engel olabilirdi ki ?

    11- Hz. İsanın havarilerinden en büyüğü olan Petrusa ;Ey az imanlı, neden şüphe ettinMatta, 14/31), veya :Çekil arkama, Şeytan, sen bana tökezsin, çünkü sen Allah şeylerini değil, ancak insan şeylerini düşünüyorsunMatta, 16/23), diye hakaret ettiğine göre, sizce bu hakaret ettiği kişi nasıl hem Peygamber hem de Şeytan olabiliyor? Gerekli mucizeyi gösteremeyen havarilerine : Ey imansız nesil, ne vakte kadar sizinle beraber olacağım? Ne vakte kadar size dayanacağım(Markos, 9/19), diye seslenerek onlara hakaret ettiği göz önüne alınırsa, bu imansız nesil nasıl sizce peygamberler olabiliyorlar? Bu imansızlık şehadetiyle onlara nasıl güvenilir?

    12- Peygamberlerin getirdiği vahye itimat edilebilmesi için, onlarda ismet (hatadan korunmuş) sıfatının bulunması şarttır. Nitekim Allah (c.c.) onları, kavimleri içerisinden en üstün insan olarak seçmiştir. Nasıl oluyor da eski Ahitte, Allahın gönderdiği bu peygamberler, içki içen, yalan söyleyen, zina eden, ve kötü sıfatlara sahip olan kişiler olarak anlatılıyor? Halbuki onlar getirdikleri şeriata davet etmeden önce kendilerinin buna uyması ve bunda örnek olması gerekirken, nasıl oluyor da getirdikleri vahye dayalı kitaplar, hem onların çirkin fiillerini anlatıyor, hem de bu kitaplara insanların davet edilmesi talep ediliyor? Bu tür bir çelişki güveni sarsmaz mı? İlahi bir kitap peygamberler hakkında nasıl bu iftiralara yer veriyor? Eğer bu insanlar gerçekten kötü ise, eski Ahit'te neden peygamber olarak gösteriliyor?


    13- Allah (c.c.) kötü sıfatlardan münezzeh olduğuna göre, hakkında beşeri sıfatları Ona yakıştırmak caiz olmadığı halde, neden eski Ahit'te Allah (c.c.) istirahata çekilmek, kıskançlık, öç almak, pişmanlık duyma gibi insana ait kötü sıfatlarla anlatılıyor? Bu tarz bir yaklaşım, kitabın ilahi vahiy oluşu hakkında sizce şüphe uyandırmıyor mu ?

    14- Hz. İsanın soyundan sadece Matta ile Luka İncilleri bahseder. Ancak verilen soy kütüğünde bu iki İncil arasında açık bir çelişki görünmektedir. Matta İncili hz. İsanın soy kütüğünü hz. İbrahime kadar götürürken, Luka incili, onun soyunu hz. Ademe kadar ulaştırmaktadır. Matta incili hz. İsa'dan hz. İbrahime kadar kırk kişi zikrederken, Luka incilin ise, elli beş kişi zikredilmektedir. Luka, hz. İbrahimden hz. Ademe kadar ayrıca yirmi kişi saymaktadır ki, bu isim listesi, Matta incilinde yoktur. Lukanın soy kütüğünde verdiği toplam isim sayısı yetmiş beşe ulaşmaktadır. Mattanın birden kırka kadar saymış olduğu isimlerle Lukanın birden elli beşe kadar saydığı isimler arasında büyük farklıklar vardır. Mattanın hz. İsanın atası olarak zikrettiği isimlerden yirmi üç tanesini Luka incili hiç zikretmiyor. Bu bağlamda Lukanın hz. İsanın atası olarak zikrettiği isimlerden otuz sekiz tanesini de Matta incili zikretmiyor. Dolayısıyla her iki incilde yer alan iki farklı soy kütüğü bulunmaktadır. Dolayısıyla bunların birbirini tamamlaması imkansızdır. Ayrıca her iki listede yer alan isimlerin büyük çoğunluğu birbirine uymadığı gibi, uyan isimlerin de yerleri farklıdır. İlahi kabul ettiğiniz bu kitaplarda nasıl bu çelişkiye yer veriliyor? Hz. İsanın insan cinsinden babası olmadığını biliyoruz, buna rağmen bu iki incilde, onun soyunu anne tarafından yani Meryemden değil de onun nişanlısı Yusuf tarafından yürütülmektedir. Hz. İsa, Yusufun oğlu değilse, ve onun sulbünden de gelmediyse nasıl oluyor da İsa;nın babası olarak gösteriliyor? Babasız doğduğuna göre, onun soyu annesi Meryem tarafından yürütülmesi gerekmez miydi, ne dersiniz?

    15- Bilindiği üzere her Peygamber belirli bir kavme veya millete gönderilmiştir. Hz. İsa ise incilin birkaç yerinde, kendisinin peygamber olarak İsrail oğulları milletine gönderildiğini ifade edilmektedir. Örneğin :Ben İsrail evinin kaybolmuş koyunlarından başkasına gönderilmedim(Matta, 15/24). Diğer bir yerde hz. İsa on iki şakirdine şöyle emrediyor :Milletler yoluna gitmeyin ve Samiriyelilerin şehirlerinden hiç birine girmeyin; fakat daha ziyade İsrail evinin kaybolmuş koyunlarına gidin. Ve giderken : Göklerin melekutu yakındır, diye vaz edin (Matta, 10/5-7). Durum böyle iken, onun davetini uluslar arası düzeyde yaymanız veya dininizi evrensel bir dinmiş gibi göstermeye kalkışmanız, ne derece doğrudur? Bu hareketiniz hz. İsanın öğretisine ters düşmüyor mu? Ayrıca Ey Resulüm, sen alemlere rahmet olarak gönderildin diye hitab edilen hz. Muhammedin evrensel davetine mensup müslümanları, bölgesel olan dininize çağırma yetkisini nereden alıyorsunuz? Bu sizce mantıklı mı? Müslümanlara karşı haksızlık olmuyor mu ?

    İşte cevap bekleyen sorular bunlardır.

    Yazımızı, Kitap ehlini gerçek diyaloğa çağıran bir ayet-i kerime ile noktalıyalım : (Resulüm!) de ki : '' Ey Kitap ehli (olan Hırıstiyan ve Yahudiler)! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze gelin : Allah'dan başkasına tapmayalım, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah'ı bırakıp da birbirimizi ilahlaştırmayalım. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, o halde, 'şahit olun ki biz müslümanlarız' deyiniz'' (Al-i İmran, 64).


    Allah'ın Selamı Hakk'a Tabi Olanlar Üzerinize Olsun...

    Mustafa Dönmez
#13.10.2006 22:48 0 0 0
  • Bismillahirrahmanirrahim


    Es selamu aleykum!


    (Her kim abdest aldıktan sonra "Inna enzelnahü" suresini bir kere okursa, Hak teala hazretleri, o kimseyi sıddiklardan yazar. Iki kere okursa, şehidlerden yazar. Üç kere okursa peygamberler ile haşrolur.)

    peki delil? rasul sas hangi hadiste bunu bizlere bildirmis?

    Hadis ilminde cok cok dikkatli davranmak lazim zira Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bir sahih hadisinde bizlere sunu söylemektedir:


    Hz. Ali'nin (r.a.) rivayet ettiğine göre:
    Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: "Benim ağzımdan yalan uydurmayınız! Her kim benim ağzımdan yalan söylerse ateşe girsin!"
    (Müslim)


    Vesselamu `aleykum!
#06.10.2006 00:57 0 0 0


  • Bismillahirrahmanirrahim

    Es selamu `aleykum ve rahmetullahi ve berakatuh!

    MUNAFIKLARI BİR TANIYALIM

    Münafıkların Kuran ve sünnette bildirilen, bazı ayırt edici vasıfları ve alametleri vardır. İman sahipleri o alametleri tanırlar.

    Birinci alametleri: Riyadır. Riya insanın başına gelecek en kötü hallerden biridir.

    İkinci alamet ise: Allahın emirlerine karşı tembel olmalarıdır.

    Namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allahı da pek az hatıra getirirler (Nisa, 142), samimi olmak onlara çok ağır gelir.

    Münafıklar iki sürü arasında kalmış kararsız koyun gibidirler. Bir o sürüye geçerler bir diğer sürüye. Hiç bir tarafta daimi kalmazlar. Sürekli iki taraf arasında dururlar, hep hangisinin daha güçlü ve ikballi olduğunu gözetlerler.

    Onların arasında bocalayıp dururlar; ne onlara, ne de bunlara bağlanırlar, Allahın şaşırttığı kimseye artık asla bir çıkar yol bulamazsın.(Nisa,143)



    Münafıklar, Kuran ve sünnete uyanları gözetlerler. Eğer Allah onlara bir fetih müyesser kılacak olsa biz sizinle beraberiz derler ve bu hususta bütün güçleriyle yeminler ederler. Şayet Müslümanların düşmanları galip gelecek olsa bu kez onların safına geçer Siz de biliyorsunuz ki biz sizinle öz kardeşleriz, yakın akrabayız derler. Onları tanımak mı istiyorsunuz? Kuranı dinleyiniz. O size yeterli bilgi verecektir.

    Münafıklar sizi gözetleyip dururlar; eğer size Allahtan bir zafer nasip olursa, sizinle beraber değil miydik? derler. Kâfirlerin zaferden bir nasipleri olursa bu seferde onlara, sizi müminlerden korumadık mı? derler. Artık Allah kıyamet gününde aranızda hükmedecektir ve kâfirler için müminler aleyhine asla bir yol vermeyecektir. (Nisa, 141)

    Tatlı dilleri ve güzel konuşmalarından dolayı, yalan olmasına rağmen Allaha yemin etmeleri sebebiyle sözleri daima beğenilir. Hak söz konusu olunca uyur, batıl, olduğunda ise dimdik ayakta dururlar. Yüce Allah Kuranda onların bu halini şöyle tasvir eder:

    İnsanların öyleleri vardır ki dünya hayatı hakkında söyledikleri senin hoşuna gider. Hatta böyleleri söylediklerinin kalpten geldiğine Allahı şahit tutarlar. Hâlbuki onlar hasımların en yamanıdırlar. (Bakara, 204)

    Münafıkların kendi tabilerine salık verdikleri şeyler insanlar ve memleketlere felaket getirir. Halkı dünya ve ahirette kendi menfaatlerine olan şeylerden uzaklaştırmaya çalışırlar. Bir yandan, namaz, zikir, takva ve içtihat söz konusu olunca müminlerden ayrılmazlar.

    Öte yandan dönüp gittiler mi, yeryüzünde insanlar arasında bozgunculuk yapmak, ekinleri tahrip edip nesilleri bozmak için koşarlar. Allah ise bozgunculuğu sevmez. (Bakara, 205)

    Bunların hepsi de birbirine benzerler. Kötülüğü işler ve tavsiye ederler, iyiliği yapmaz ve ondan men ederler. Allah yolunda mal harcamak hususunda cimri davranırlar. Allah defalarca onlara nimetlerini hatırlatmış, onlar ise onu anmaktan yüz çevirmiş ve onu unutmuşlardır. Sakınsınlar diye onların durumlarını kullarına kaç kez bildirmiştir? O halde şu ayeti bir kez daha dinleyelim:

    Münafık erkekler ve münafık kadınlar sizden değil, birbirlerindendir. Çünkü onlar kötülüğü emreder, iyilikten alıkoyarlar ve onlar ellerini sıkı tutarlar, Allah için harcamak hususunda cimrilik gösterirler. Onlar Allahı unuttular, Allah da onları unuttu. Çünkü münafıklar fasıkların ta kendileridir. (Tevbe, 67)

    Münafıkları vahyin açık manasını hakem tanımaya çağırsanız bunu kabul etmezler; Kuran ve sünnetin hükmüne tabi olmaya davet etseniz bundan kaçarlar.

    Onların gerçek yüzlerini yakından görseniz, onunla ilahi yol arasında büyük bir mesafe bulursunuz; vahiyden korkunç bir sapma gösterdiğini müşahede edersiniz.

    Onlara, Allahın indirdiğine ve peygamberine gelin, onlara başvuralım, denildiği zaman münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün. (Nisa, 61)

    Münafıklar, akıl ve dinleri noktasında hasar gördükten sonra nasıl felah bulup hidayete ersinler? İman vererek küfür satın almışlarken, dalalet ve alçaklıktan nasıl kurtulsunlar? Onların bu kârsız ticaretleri ne kadarda zararlı bir ticarettir. Mühürlü saf içkiyi verip, almayıp onun yerine ateşi almışlardır.

    Elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir felaket gelince nasıl hemen sana gelirler de, biz yalnızca iyilik etmek ve arayı bulmak istedik, diye Allaha yemin ederler. (Nisa, 62) Şek ve şüphe zakkumu onların kalplerinde kök salmıştır; ondan kurtulamazlar; Onlar, Allahın kalplerindekini bildiği kimselerdir. Onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında tesirli söz söyle. (Nisa, 63)

    Helak olasıcalar, iman hakikatinden ne kadar da uzaktırlar! Hakikat ve marifet iddialarında ne kadar yalancıdırlar. Onların dünyaları başka, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Selleme tabi olanların dünyaları başkadır.

    Allah Azze ve Celle Kuranında mukaddes zatına büyük yemin etmiştir. Basiret sahipleri bunun sebep ve muhtevasını bilirler. Onun için de kalpleri o hususta Allaha olan tazim ve saygılarından dolayı son derece hassastır. Yüce Allah, dostlarını sakındırmak, münafıkların hallerini anlatıp uyarmak için şöyle diyor:

    Hayır, rabbine and olsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiç bir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar. (Nisa, 65)

    Münafıklar henüz kendilerinden istenmeden, sözlerinin ta başında yemin ederler. Çünkü müminlerin kendilerine güvenmediklerini bilirler. Kendileri hakkındaki kötü kanaatten, yalanlarının ortaya çıkmasından kurtulmak için yemini alet ederler. Bu imansızlar, yalan söylerler, sonra duyanların kendilerinin doğru söylediklerine inanmaları için de yemin ederler.

    Yeminlerini kalkan yapıp insanları Allahın yolundan saptırırlar. Onların yaptıkları ne kötüdür... (Münafıkun, 2)Şair der ki;

    Nifak zırh olarak akşamladı, onunla ezadan korunulur, sözü bozmak onun devamını sağlar.

    Helak olasıcalar! Önce iman kafilesiyle birlikte harekete geçtiler. Sonra yolun uzunluğunu ve ne kadar meşakkatli olduğunu görünce geri döndüler. Evlerinde tatlı bir hayat sürüp huzur bulacaklarını sandılar. Fakat ne öyle bir hayat sürdüler, ne de o gaflet uykusundan bir yarar gördüler. Çok geçmeden çağırıldılar; henüz doymamış aç bir halde iken sofradan kalktılar. Artık hesap günündeki hallerini siz düşünün. Onlar bildikleri halde inkâr ettiler; hakkı ayan beyan gördükten sonra ona gözlerini yumdular.

    Bunun sebebi, onların önce iman edip sonra inkâr etmeleridir. Bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir. Artık onlar hiç anlamazlar. (Münafıkun,3)

    Münafıklar insanların en güzel yapılısı, en tatlı dillisi, en nazik konuşanı fakat en bozuk kalplisidirler. Onlar meyvesiz, yerinden koparılıp oradan geçenler çiğnemesin diye bir duvara yaslanmış olan kütükler gibidirler.

    Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kütüklerdir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sararlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın. Allah onları kahretsin. Nasıl olup da döndürülüyorlar? (Münafıkun,4)
    Münafıklar namazı ölü vaktine kadar tehir ederler. Sabah namazını güneş doğarken, ikindi namazını da güneş batarken kılarlar. Namazı karganın yemini gagaladığı gibi hızlıca kılarlar. Çünkü onlar kalpleriyle değil sadece bedenleriyle namaz kılarlar, peşindeki takipçilerin etkisiyle sağı solu kollayan bir tilkinin sağı solu kollaması gibi etrafı gözetirler.

    Cemaate katılmazlar. Namazlarını ya evlerinde yahut da dükkânlarında kılarlar. Biriyle hasımlaşsalar aşırı gider, biriyle antlaşma yapsalar bozar, bir haber verseler yalan söyler, söz verseler cayar ve kendilerine bir emanet bırakılsa ona hıyanet ederler. Yaratılana böyle, yaratana da bu tarzda muamele ederler. Onların bu vasıflarını Mutaffifin Suresinin başı ile Tarık Suresinin sonu açık-seçik anlatır. Onları Allahtan daha doğru kim tavsif edebilir:

    Ey Peygamber, kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O varılacak ne kötü bir varış yeridir. (Tevbe,73)

    Ne gariptir ki onlar az fakat çoğunluktadırlar; zayıf ama güçlüdürler; bilgiç ama cahildirler; Allahın büyüklüğünü bilmedikleri için büyük bir aldanma içindedirler.

    Onlar mutlaka sizden olduklarına dair Allaha yemin ederler. Hâlbuki onlar sizden değillerdir, fakat onlar kılıçlarınızdan korkan bir toplumdur. (Tevbe, 56)

    Müslümanlara sağlık ve zafer nasip olacak olsa bu münafıkları üzer, günahlarına kefaret olacak bir musibet ve kötülüğe müptela olsalar onları sevindirir ve mutlu eder. Bu hal münafıkların ve müminlerin karakterlerini gayet açık bir şekilde ortaya koyan bir husustur. Örnek aldığı şahsiyet peygamber olanla, örneği münafık olanlar elbette bir olamazlar. Nitekim Kuran-ı Kerim bu hususu şöylece dile getirmektedir:

    Eğer sana bir iyilik (zafer ve ganimet) erişirse (hasetlerinden dolayı) onların fenasına gider. Ve eğer sana bir musibet gelirse: Biz (savaşa girmemekle) önceden işimizi (sağlama) aldık derler ve sevinç içinde dönüp giderler. De ki: Bize, Allahın yazdığından başka bir şey asla erişmez. O bizim sahibimizdir. Onun için müminler yalnız Allaha dayanıp güvensinler. (Tevbe, 50-51)

    Keza Cenab-ı Allah bu iki grubun durumunu ve kalplerinde karışıklık ve kaypaklık bulunanların saptırmasıyla yerinden oynatılamayacak gerçeği şöyle dile getiriyor:

    Size bir iyilik dokunursa bu onları tasalandırır, size bir kötülük dokunursa ondan ötürü sevinirler. Eğer sabreder, Allahtan korkarsanız onların hilesi size hiç bir zarar veremez. Şüphesiz Allah onların yaptıklarını kuşatmıştır. (Al-i İmran, 120)
    Allah münafıkların kalbinin bozukluğu ve niyetlerinin kötülüğü sebebiyle onların itaatlerinden hoşlanmamış, bu hususta onlara fırsat vermemiştir. Onun düşmanlarından yana oldukları için kendisine yakın olmalarını istememiş, onları kovarak rahmetinden uzaklaştırmıştır. Allahın vahyinden yüz çevirmişler, Allah da onlardan yüz çevirmiş, onları mutsuz etmiş, mutlu kılmamıştır. Artık tevbe etmedikleri sürece kurtulmaları umulmayacak tarzda onları adaletli bir şekilde yargılamıştır.

    Eğer onlar (savaşa) çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların davranışlarını çirkin gördü ve onları (böyle cihat gibi güzel bir amelden) geri koydu, onlara, oturanlarla (kadın ve çocuklarla) beraber oturun, denildi (Tevbe, 46) buyrulmuştur.

    Allah Azze ve Celle münafıkların kendisine itaatten alıkoymasını ve onları kapısından kovup uzaklaştırmasının hikmetini anlatıp bu muamelesinin dostlarına karşı bir lütuf ve onların mutluluğu için olduğunu bildirerek şöyle buyurmuştur:

    Eğer içinizde (onlar da savaşa) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmazdı ve aranızda mutlaka fitne çıkarmak peşinde koşarlardı. Hâlbuki içinizde de onlara kulak verecekler vardır. (Bunları kuşkulandırıp büyük bir fitne çıkarabilirlerdi). Allah zalimleri gayet iyi bilir. (Tevbe, 47)

    Naslar münafıklara ağır gelir, onlardan hoşlanmazlar, onları taşımak zor geldiğinden yüklenmekten kaçınırlar, atıp yere bırakırlar, sünnetleri ihmal eder, muhafazaya çalışmazlar. Kendilerine hitap eden nasları icat ettikleri bazı esasları bahane ederek reddederler. Allah onların maskelerini düşürmüş, sırlarını ifşa etmiş, kullarına ibret yapmıştır. Asr-ı sadetten sonra münafık nesiller birbirini takip ede gelmiştir. Onun içindir ki Allah sakınmaları için dostlarına onların sıfatlarını açıklamış, onlar hakkında Bunun sebebi Allahın indirdiğini beğenmemeleridir. Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır (Muhammed, 9) buyurmuştur.

    İşte nasların kendilerine ağır geldiği kimselerin hali budur. Bu münafıklar nasları kendileriyle, bidat ve hevaları arasında bir engel olarak görürler. Nasslar onların gözünde aşılmaz ve sarsılmaz bir kale gibidir. Nasları batıl sözler karşılığında satarlar, bunlar karşılığında taşları alırlar. Bu ise onların gizli açık bütün sırlarını ifsadı demektir:

    Bunun sebebi onların Allahın indirdiğinden hoşlanmayanlara, bazı hususlarda size itaat edeceğiz demeleridir. Oysa Allah onların gizlediklerini biliyor. Melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak canlarını alırken halleri ne olacak? Buna sebep onların Allahı gazaplandıran şeylerin ardınca gitmeleri ve Onu razı edecek şeylerden hoşlanmamalarıdır. Bu yüzden Allah onların işlerini boşa çıkarmıştır. (Muhammed, 26-28)

    Münafıklar nifak sırrını gizlerler. Ama Allah onların nifaklarını yüz hatlarında ve dil sürçmelerinde ortaya çıkarır ve onlara öyle bir sima verir ki, iman ve basiret sahiplerine hiç de gizli kalmaz. Onlar sanırlar ki, küfürlerini gizleyip kendilerini mümin gösterince sarraf ve kuyumculardan emin olacaklar. Fakat ne mümkün?

    Basiret sahibi, kalp parayı hakikisinden, hakkı batıldan ayıran Allah, onların gerçek yüzlerini ortaya koymuştur:

    Kalplerinde hastalık bulunanlar, yoksa Allahın, kendilerinin müminlere besledikleri kinlerini ortaya çıkarmayacağını mı sandılar? Biz isteseydik onları sana gösterirdik de, sen onları yüzlerinden tanırdın. And olsun ki sen onları, konuşma üsluplarından tanırsın. Allah bütün işlediklerinizi bilir. (Muhammed, 29-30)

    Allaha hesap vermek için toplanıldığı, Onun kullarına göründüğü, onların şaşkına döndüğü, secdeye davet edildikleri fakat buna muktedir olamadıkları zaman onların halleri nice olacaktır.

    Kuran-ı Kerimde bu hususta şöyle buyurulur: Gözleri korku içinde yüzlerini zillet bürür. Hâlbuki onlar sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlar (fakat yine secde etmiyorlar)dı. (Kalem, 43)

    Sonra cehennem üstündeki köprüye sürüldükleri zaman ne yapacaklardır? O köprü kıldan ince ve kılıçtan keskindir, ayakların kaydığı yerdir. Karanlıktır; kişi onu ancak ayak basılan yerleri aydınlatan bir nur yardımıyla geçebilir. Bu nur ise oraya varılmadan önce insanlara pay edilmiş olur. Müslümanlar münafıklar da dâhil olmak üzere o nurların az ve çokluğuna göre bu köprüde ilerleyebilirler. Münafıklar bu dünyada kıldıkları namaz, oruç, zekât ve hac ile görünürdeki Müslümanlıklarının nuruyla köprüye girerler. Onun tam ortasına geldiklerinde nifak fırtınaları kopar ve ellerindeki ışıklarını söndürür. Şaşkın bir halde kala kalırlar. Asla ilerleyemezler. Kendileriyle müminler arasına tek kapısı olan bir sur kurulur. Ancak münafıkların o kapıyı açacak anahtarları yoktur. Surun müminlerin bulunduğu tarafından rahmet, münafıkların bulunduğu tarafında ise azap vardır. Münafıklar kendilerinden ilerde bulunan müminlere seslenirler. Onların ışıkları uzaktan yıldızlar gibi parıldamaktadır.

    Bizi bekleyin, nurunuzdan bir parça ışık alalım.(Hadid, 13)

    Belki şu köprüyü geçebiliriz. Bizim ışığımız söndü. Burayı ışıksız geçmek ise mümkün değil, derler. Müminler ise şöyle cevap verirler:

    Geriye nurların taksim edildiği yere dönün, kendinize oradan ışık alın. Bu hengâmede kimse duramaz. Biz bu köprüde nasıl durabiliriz? Bu yolda insan birbirine dönüp bakabilir mi? Dost dosta yüzünü çevirebilir mi?

    Münafıklar gurbette kişinin hemşerisine memleket hatıralarını hatırlattığı gibi müminlere dünyadaki beraberliklerini, sohbetlerini hatırlatırlar.

    Dünyada iken sizinle beraber değil miydik? Sizin gibi biz de oruç tutar, namaz kılar, zekât verir, hacca gider, Kuran okurduk. Şimdi bizi birbirimizden ayıran şey nedir? Farkımız nedir ki bizi geride bırakarak geçip gidiyorsunuz? Müminler şöyle cevap verirler:

    Evet, siz dış görünüşünüz itibariyle bizimle birlikte idiniz, ancak içiniz tamamen mülhitler ve inkârcı zalimler ile beraber idi. Ama siz kendi kendinizi fitneye düşürdünüz, gözlediniz, şüpheye düştünüz ve kuruntular sizi aldattı. O çok aldatan (şeytan) sizi Allah hakkında bile aldattı. Nihayet Allahın emri gelip çattı. Bugün artık ne sizden ne de inkâr edenlerden fidye kabul edilir, varacağınız yer ateştir. Size yaraşan odur. O varılacak ne kötü bir yerdir. (Hadid, 14-15)
    Münafıkların sıfatlarını teker teker sayıp sözü haddinden fazla uzatmak istemiyoruz. Gerçek şudur ki, anlatmadıklarımız anlattıklarımızdan daha fazladır. Yeryüzünde ve toprak altında o kadar çok münafık vardır ki, neredeyse Kuranın tamamı onlarla ilgili bulunmaktadır.

    Bunların yeryüzünün her yerinde bulunduğunu gösteren şeylerden biri de şudur ki, münafıklar ortadan kalkacak olsa, herhalde müminler yapayalnız kalır, geçimleri daralır, hatta çöllerde vahşi hayvana ve yırtıcı kuşların saldırısına maruz kalırlar.

    Nitekim Huzeyfe radıyallahu anh: Allahım münafıkları helak eyle diye dua eden birine şöyle demiştir:

    Kardeşimin oğlu, şayet münafıklar helak olsalardı, yollarınızda insan azlığından dolayı yalnızlık çekerdiniz.

    Vallahi, ilk Müslümanların kalpleri münafıklık korkusuyla titrerdi. Çünkü onlar münafıklığı bütün teferruatıyla, tüm tehlikeleri ve fitneleriyle biliyorlardı. Bu sebeple onların münafıklıkla ilgili korkuları bazen kendi nefislerinden endişe duyma, kendilerinin münafık olmasından korkmaya kadar varırdı.

    Nitekim Ömer radıyallahu anh Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellemin kendisini münafık listesinde zikredip etmediği hususunda Huzeyfe radıyallahu anhe şöyle demiştir:

    Huzeyfe Allah aşkına söyle, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellemin sana verdiği liste içinde ben de var mıyım? Huzeyfe:

    Hayır, ama senden başka kimseyi bu hususta tezkiye edemem diye cevap vermiştir.

    İbn Ebu Müleyke de bu hususta şöyle demektedir: Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellemin ashabından otuz kişiyle görüştüm. Hepsi de münafıklık konusunda nefsinden endişe ediyordu. Hiç birisi imanının Cebrail ve Mikailin imanı gibi olduğunu söylemiyordu. Bunu Buhari nakleder.
    Hasan el-Basri şöyle demiştir: Münafıklıktan ancak münafık endişe duymaz, ondan ancak mümin korkar.
    Sahabeden biri: Allahım! Nifak huşusundan sana sığınırım diye dua edermiş. Bunu duyan bazıları nifak huşusunun ne manaya geldiğini sorunca şu cevabı vermiş:

    Bedenin huşulu görünmesi fakat kalbin huşu duymamasıdır

    Allaha yemin olsun, ilk Müslümanların kalbi iman ve yakinle dolu idi; münafıklıktan korkuları büyük, üzüntüleri ağırdı. Hâlbuki imanları gırtlaklarından aşağı inmeyen, onlardan kat kat fazla sayıdaki kimseler ise imanlarının Cebrail ve Mikailin imanı gibi olduğunu iddia ediyorlardı.

    Nifak bitkisi iki başak çıkarır; Yalan ve riya. Bunlar iki tomurcuktan doğarlar: Basiret zayıflığı ve azmin zayıflığı.

    Bu dört esas tamamlandığı zaman münafıklık bitkisi ve binası yerleşmiş olur. Bu bitki korkunç bir uçurumun kenarında bulunan sel derelerinden bitmiştir. Ancak gizlenen işlerin ortaya döküldüğü, sırların açığa çıkarıldığı, kalplerde gizlenenler ortaya konduğu ve mezarda bulunanlar diriltilip dışarı çıkarıldığı gün hakikat selini gördükleri zaman sermayesi nifak olanlar, bütün kazançlarının seraptan ibaret olduğunu görürler. O serap ki:

    Susuzluktan dili kuruyan onu gördüğünde su sanır. Fakat yanına varınca hiçbir şey olmadığını görür. Orada bulduğu Allahtır. Allah ise onun hesabını tastamam görmüştür. Allah hesabı çok çabuk görendir. (Nur, 39)

    Münafıklar kalplerinde hiçbir hayır bulunmadığı halde, bedenleriyle hayırlara koşarlar. Kötülük onların yollarında yaygındır.

    Hakkı duyduklarında kalpleri onu duymamak için katılaşır; batılı görüp yalanla karşılaştıklarında ise gözleri açılır, kulakları dikkat kesilir, işte bunlar münafıklık alametleridir.

    Ey kardeş seni ölüm bürümeden bundan sakın. Bunlar anlaşma yapsalar bozarlar, söz verseler yerine getirmezler, bir şey söyleseler doğruyu söylemezler, taate davet edilseler geri dururlar. Onlara, Allahın indirdiğine ve peygambere gelin, denilse çekinirler. Nefisleri onları arzularına davet ettiği zaman ise onlara koşarak giderler. Onları kendileri için tercih ettikleri aşağılık, rezillik ve zararla baş başa bırak. Onların anlaşmalarına güvenme, vaatlerine inanma çünkü onlar yalancıdırlar. Allahın onlar hakkındaki şu ayetlerine kulak ver:

    Onlardan kimileri de, eğer Allah lütuf ve kereminden bize verirse, mutlaka sadaka (ve zekât) vereceğiz ve elbette biz salihlerden olacağız, diye Allaha and içtiler. Allah lütfünden onlara (zenginlik) verince ondan cimrilik edip (Allahın emrinden) yüz çevirerek sözlerinden döndüler. Nihayet, Allaha verdikleri sözden döndükleri ve yalan söyledikleri için Allah karşılaşacakları güne kadar kalplerine nifak (iki yüzlülük) soktu.(Tevbe, 75-77)

    Allahım! Kusurlarımızı düzelterek ve hatalarımızı örterek bizleri güvencede kıl! Bizleri hidayet bulmuş kullarından eyle. Bizi, ana babamızı, ölüsüyle dirisiyle bütün Müslümanları rahmetinle bağışla, ey merhametlilerin en merhametlisi!

    Allahın salâtı Muhammede, ehli beytine ve bütün sahabelerinin üzerine olsun.
    aamiiiin!

#15.09.2006 12:56 0 0 0
  • Bismillahirrahmanirrahim

    Es selamu aleykum


    Allah razi olsun, bazi insanlarin kafalarindaki sapik fikirleri dellileri ile cürüttügün icin allah cc sana firdevs cennetini versin


    Cezakallahu hayran


    Vesselamu aleykum!




    Buna göre İslam'a hizmet etmek gayesiyle de olsa İslam'a taban tabana zıt düşen, kadının namahrem yerlerini ve avretini açmaya zorlayan okullarda okumanın zaruret kabul edilmesi mümkün değildir. Ayrıca kadınların mutlaka bilmesi gereken şeyleri avretlerini açmayı gerektirmeyen okul ve kurslardan öğrenmeleri pekala mümkündür. İslam hizmeti böyle bir yol ile ifa edilmez.
#13.09.2006 18:12 0 0 0
  • Bismillahirrahmanirrahim

    Es selamu `aleykum ve rahmetullahi ve berakatuh!


    Oruç Faziletleri:

    Allâhın kitabında, Ona yakınlaşmak için oruç tutmaya teşvik eden ve faziletlerini beyan eden, muhkem ve açıklayıcı ayetler gelmiştir. Örneğin bir ayette: (Oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allâhı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar varya; işte Allâh, bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır) [Ahzâb: 35]

    Yine Allâh şöyle buyurur: (Eğer bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır ) [Bakara: 184]

    Allâh Resûlü (s.a.s.) bir hadisinde, orucun şehvetlere karşı bir kalkan olduğunu açıklamıştır: (Ey gençler ! kimin evlenmeye gücü[6] yeterse evlensin; çünkü evlilik gözü sakındırır ve ferci korur. Kimin de gücü yetmez ise, oruç tutması gerekir, çünkü onun için bir kalkandır. )[7]

    Müslüman kardeşim, bu hadisten orucun şehvetlere engel olduğu ve hiddetini kestiği anlaşılmaktadır. Şehvetler ise, ateşe götürür; oruçta, ateşle oruç tutanın arasına girmekle engel olur.

    Dolayısıyla oruçun ateşe karşı bir kalkan olduğu, kulun onun ile ateşten korunduğunu açıklayan hadisler gelmiştir. Allâh Resûlü (s.a.s.) şöyle buyurur: (Hangi kul Allâh yolunda bir gün oruç tutarsa; Allâh bu oruçla onun yüzünü ateşten yetmiş sene uzaklaştırır. )[8]

    Başka bir hadiste: (Oruç kalkandır, kul onunla ateşten korunur)[9]

    (Ebu Umâme (r.a)dan, « Ey Allâhın Resûlü! Cennete gireceğim bir ameli bana göster » der. Allâh Resûlü (s.a.s.) de şöyle buyurur: «Oruç tutman gerekir, onun gibisi yoktur »)[10]
    RAMAZAN AYININ ÜSTÜNLÜĞÜ

    Ramazan, hayır ve bereket ayıdır. Allâh bu ayı bir çok faziletlerle donatmıştır. Bunlardan birisi; Allâh (Azze ve Celle) bu ayda Kurânı, insanlar için hidâyet ve müminler için şifâ maksadıyla indirmesidir.

    Bu konuda Allâh şöyle buyurur: (Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kurânın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun) [Bakara: 185]

    Ramazan ayında öyle bir gece vardır ki, bu gece, Allâh (Azze ve Celle)nin katında bin aydan daha hayırlıdır. Bu, kadir gecesidir. Allâh Teâla bu meyanda şöyle buyurur (Biz onu (Kuranı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır. O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Ruh (Cebrail), her iş için iner dururlar. O gece, esenlik doludur. Ta fecrin doğuşuna kadar.) [Kadir suresi: 1-5]

    Bu ayda şeytanlar zincirlenir, cehennem kapıları kapanır ve cennetin kapıları açılır. Allâh Resûlü (s.a.s.) şöyle buyurur: (Ramazan geldiğinde; Cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar zincirlenir.)[11]

    Ramazan Ayının Tesbiti

    Ramazan ayı adil bir kimse tarafından hilalin görülmesi veya şaban ayının günlerinin otuzu tamamlaması ile tesbit edilir.

    İbni Ömer r.a.dan; İnsanlar hilali gözetliyordu. Hilali gördüğümü Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme haber verdim ve insanlara oruç tutmalarını emretti.[12]

    Ebu Hureyre r.a.den; (Ramazan Hilalinin) görülmesiyle[13] orucu tutun ve (Şevval hilalinin) görülmesiyle[14] bayram edin. Eğer hava kapalı olup (hilali göremezseniz) Şaban ayını otuza tamamlayın.

    Hüseyin İbnu'l-Haris el-Cedeli, Haris İbnu Hatib (radıyallahu anh)'den anlatıyor: "Haris dedi ki: "Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm) hiIali görünce oruç tutmamızı emretti, eğer biz göremez de iki âdil şâhid gördükleri hususunda şehâdet ederlerse, onların şehâdetlerine uyarak tutacaktık.''[15]

    Müslim ve Nesai'de gelen bir rivayette: "Biz ümmi bir milletiz, ne yazı ne de hesap biliriz. Ay, şöyle şöyledir" dedi. Yani bir defasında yirmidokuz, bir defasında otuz gösterdi" denmiştir."[16]

    Ebu Umayr İbnu Enes, Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ashabından olan amcalarından naklettiğine göre, bir grup kimse Rasulullah (aleyhissalâtu vesselam)'a binekleriyle gelip: "Dün hilâli gördük'' diye şehâdette bulundular. Bunun üzerine, Efendimiz onlara oruçlarını açmalarını, sabah olunca da musallaya (bayram namazına) gelmelerini emretti."[17]

    Kişi tek başına hilali görürse yalnız hareket etmez: Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "(Muteber) oruç, (hep beraber) tuttuğunuz gündekidir. (Muteber) iftar, hep beraber) ettiğiniz gündekidir. (Muteber) kurban (hep beraber) kurban kestiğiniz gündekidir.''[18]

    Bir beldede hilalin görülmesi diğer beldeler için de geçerlidir.
    NİYET

    Niyetin yeri kalbtir, dil ile bunun söylenmesi bidattır, velevki insanlar bunu güzel görseler dahi bu böyledir.

    Ramazanın girişi, gözle görüldüğü veya şehâdet ile yâhut iddetin[19] tamamlanmasıyla sâbit olmuş ise, mükellef olan her müslümanın orucuna geceden niyet etmesi farzdır. Hadiste: ( Kim geceden oruca niyet etmezse, onun oruçu yoktur )[20]

    Ramazan ayına idrak ettiğini bilmeden yer ve içerse sonra da bunu bilirse, kendini yemek ve içmekten tutarak orucunu tamamlar, bu onun için yeterlidir.

    Niyetin geceden yapılması farz olan oruca hastır. Çünkü Allâh Resûlü (s.a.s.), Aişe (r.a)ya, ramazan olmaksızın gelir ve şöyle derdi: Yanınızda kahvaltı var mı? Yoksa ben oruçluyum.[21]
    ORUCUN VAKTİ

    Sehl b. Saad (r.a.) şöyle der: (Beyaz ipliği, siyah ipliğinden ayırt edilinceye kadar yiyin, için )[22], âyeti indiğinde, kişi oruç tutmak isterse ,bacağına beyaz ve siyah iplik bağlardı her ikisinin görülmesi açığa çıkıncaya kadar, yeme içmeye devam ederdi. Bunun üzerine Allâh, daha sonra (fecre kadar) ayetini indirir. Böylece bunun, gece ve gündüz manasına geldiğini bildiler.)[23]

    Fecr iki tanedir:

    Allâh Resûlü (s.a.s.) şöyle buyurur: (Fecr iki tanedir: İlki; yemeği yasaklamaz, namazı helâl kılmaz.[24] İkincisi; yemeği yasaklar, namazı helâl kılar.[25])[26]

    Başka bir hadiste: (Yiyin, için, yüksek ışık uzun fecr sizi huzursuz etmesin, (sahûrdan geri durmayın), kızıllık size gözükünceye kadar yiyin ve için.)[27]

    Diğer bir hadiste: (Peygamber (s.a.s.) parmaklarını topladıktan sonra onları yere doğru dikerek) «fecr, şöyle zâhir olan aydınlık değildir. (Şahâdet parmağını orta parmağı üzerine koyup iki elini uzatarak ) lâkin şöyle görünen aydınlık fecirdir» buyurmuştur.) [28]

    Sonra da orucu geceye tamamlar:

    Allâh Resûlü (s.a.s.) şöyle buyurur: (Gece bu taraftan gelir, gündüz de bu taraftan gelip güneş batarsa; oruçlu iftar etmiş olur )[29]

    Bu durum güneş dairesinin hemen batması akabinde gerçekleşir. Velevki ışığı belirgin olsa bile. Allâh Resûlü (s.a.s.)in durumu oruçlu olduğunda böyleydi; Bir kişiye emreder, o da yüksek bir yere çıkar, güneş battı dediğinde; İftar ederdi.[30]
    SAHÛR

    Allâh Teâla şöyle buyurur: (Ey iman edenler! Oruç, sizden önceki ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz ) [Bakara, 183]

    Oruç, vakit ve hüküm olarak Ehli Kitâba farz olunduğu şekildeydi. Yemezler ve içmezler, uykudan sonra ilişkide bulunmazlardı ( Yâni birisi uyuduğunda bir sonraki geceye kadar yemek yemezdi ). Bu, müslümanlara da aynı şekilde farz kılındı. Bunun hükmü kalkınca, Allâh Resûlü (s.a.s.) Ehli Kitâbın orucu ile bizim orucumuzun arasını sahûr ile ayırdetmeyi emretti.

    Allâh Resûlü (s.a.s.) şöyle buyurur: (Kitab Ehlinin orucu ile bizim orucumuzun arasındaki fark, sahûr yemeğidir.)[31]

    Sahûr berekettir, çünkü sahûr sünnete uymadır, oruç tutana güç verir ve sahûrda Kitab Ehline muhâlefet söz konusudur.

    Allâh Resûlü (s.a.s.) şöyle buyurur: (Sahûr yemeği yiyin; çünkü gerçekten sahûrda bereket vardır.)[32]

    Sahûrun en büyük bereketlerinden birisi de, Allâh Teâla ve Melekleri sahûr yemeği yiyenlere salât getirmeleridir.

    Hadiste:(Sahûr yemeği berekettir, velev ki biriniz, sudan içeceği bir yudum olsa bile sahûru sakın terketmeyin.[33] Gerçekten Allâh ve Melekleri sahûr yemeği yiyenlere salat getirirler.)[34]
    İFTÂR

    Allâh Resûlü(s.a.s.) şöyle buyurur: (İnsanlar iftâr etmekte acele ettikleri müddetçe, din üstün olmakta devam eder. Çünkü Yahudi ve Hristiyanlar geciktirirler.)[35]

    Diğer bir hadiste: (İnsanlar iftârı acele yaptıkları müddetçe hayırdadırlar)[36]

    el-Hâfız İbn Hacer, Fethul-Bâri (4/199) adlı kitabında şöyle der: « Bu zamanda ihdas olunan kötü bidatlardan bir tanesi de; fecirden yirmi dakika önce ikinci ezanın okunmasıdır. Bunu ihdâs eden ibâdette ihtiyat inancıyla yapmaktadır. Bu durum onları güneşin batımından bir müddet sonra ezan okumaya başlamalarına götürmüş. Zanlarına göre vaktin girdiğinden emin olmaktı. Böylece iftârı geciktirip, sahûru da erkene aldılar. Sünnete muhalefet ettiler, dolayısıyla onlardan hayır azaldı ve aralarında kötülük çoğaldı, Allâh yardım edendir.»

    İnsanların hayırda olması, Peygamberlerinin menhecini takib edip, onun sünnetini korumalarındandır. Çünkü İslâm üstün ve gâlib gelici olarak kalacaktır. Dolayısıyla muhâlefet edenin İslâma bir zararı olamaz. Böylelikle İslâm ümmeti örnek alınacak iyi bir model olacaktır. Artık İslâm ümmeti hiç bir zaman doğu ve batının kuyruğu olup, her ötenin gölgesi olmayacak ve rüzgarla birlikte aynı yöne meyletmeyecektir.

    İftâr akşam namazından öncedir, ama kişi ne ile iftar edecektir?

    Enes (r.a) dan şöyle der: (Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) namaz kılmadan önce rutab hurmalarıyla iftar ederdi. Rutab olmadığında hurma ile, hurma da olmadığında yudumlayarak su içerdi.)[37]

    Kişi iftâr esnasında ne der:

    Allâh Resûlü (s.a.s.) şöyle buyurur: (Gerçekten oruç tutanın iftarı esnasındaki duası reddedilmez.)[38]

    Allâh Resûlü (s.a.s.)den naklolunan dua da: (Susuzluk gitti, damarlar ıslandı, Allahın izniyle de ecir sabit oldu (kazanıldı)[39]
    Oruç tutmanın yasaklandığı günler;

    1- Bayram günleri

    Ebu Sa'id (radıyallahu anh) anlatıyor: "Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "İki günde oruç câiz olmaz: Fıtır günü (Ramazan bayramının birinci günü) ve Nahr günü."[40]

    2- Teşrik günleri

    Nübeyşe el-Hüzeli (radıyallahu anh) anlatıyor: "Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Teşrik günleri, yeme-içme ve Allah'ı zikretme günleridir."[41]

    3- Tek Cuma günü

    Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sizden hiç kimse, cum'agünü oruç tutmasın. Ancak bir gün önceden veya sonradan oruç tutuyorsa bu takdirde cum'a günü de oruç tutabilir." Müslim'in bir rivayetinde şöyle gelmiştir: "Cum'a gecesini, diğer geceler arasında gece namazına tahsis etmeyin, cum'a gününü de diğer günler arasında oruç günü olarak tayin etmeyin, ancak birinizin tutmakta olduğu oruç arasına denk gelirse o hariç."[42]

    4- Farz olan hariç cumartesi günleri

    Abdullah İbnu Büsr es-Sülemi, kızkardeşi es-Sammâ (radıyallahu anh)'dan naklediyor: "Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Cumartesi günü oruç tutmayın, ancak Allah'ın size farzettiği şeyde o gün oruç tutarsınız. Biriniz yiyecek nev'inden bir şey bulamaz da sadece üzüm (asması) kabuğu veya bir ağaç çöpü bulacak olsa onu ağzında çiğnesin (ve yine de cumartesi günü oruçlu olmasın).''[43]

    5- Şekk gününde:

    Sıla İbnu Züfer anlatıyor: "Biz, Şabandan mı, Ramazandan mı olduğu şüphe edilen günde Ammâr (radıyallahu anh)'ın yanında idik. Bize kızartılmış bir koyun getirildi. Cemaatten biri: "Ben oruçluyum'' diyerek geri çekildi. Ammâr: "Kim bugün oruç tutarsa, muhakkak olarak Ebu'I Kâsım aleyhissalâtu vesselâm'a isyan etmiştir" dedi"[44]

    Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Rasulullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: "Sizden kimse, ramazanı bir veya iki gün önceden oruç tutarak karşılamasın. Eğer bir kimse, önceden oruç tutmakta idiyse, orucunu tutsun.''[45]

    6- Dehr orucu

    İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Rasulullah (aleyhissalatu vesselâm) buyurdular ki: "Kim ebed orucu tutarsa, ne oruç tutmuş, ne iftar etmiştir.''[46]

    7- Kadın kocasından izinsiz nafile oruç tutamaz;

    Ebu Hureyre r.a.den; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; Kadın kocasının yanında ancak onun izniyle (nafile) oruç tutabilir.[47]

    8- Şaban ayının ikinci yarısı:

    Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Şaban ayı yarılandı mı artık oruç tutmayın."[48]

    Nafile Oruçlar:
    1- Pazartesi ve Perşembe günleri:

    Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: "Rasulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Ameller Allah Teala hazretlerine pazartesi ve perşembe günleri arzedilir. Ben, amelimin oruçlu olduğum halde arzedilmesini severim."[49]

    2- Gün aşrırı oruç;[50]

    3- Her aydan üç gün;

    Muâzetu'l Adeviyye anlatıyor: "Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)'den sorduın: "Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm) her ay üç gün oruç tutar mıydı?''

    "Evet!'' diye cevap verdi. Ben tekrar:

    "Ayın hangi günlerinde tutardı?'' dedim.

    "Hangi günde oruç tuttuğuna ehemmiyet vermezdi'' diye cevap verdi.''[51]

    4- Şaban ayının çoğunu oruçlu geçirmek:

    Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm (bazan) oruca öyle devam ederdi ki, "(Bu ay) hiç yemiyecek'' derdik. Bazan da öyle devamlı yerdi ki, "(Bu ay) hiç tutmayacak'' derdik. Ben, onun ramazan dışında bir ayı tam olarak tuttuğunu görmedim. Herhangi bir ayda, şâban ayında tuttuğundan daha fazla tuttuğunu da görmedim."[52]

    Üsâme (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ey Allah'ın Resulü dedim, Şâban ayında tuttuğun kadar başka aylarda oruç tuttuğunu göremiyorum (sebebi nedir?)'' diye sordum. Şu cevabı verdi:

    "Bu, Receb'le Ramazan arasında insanların gaflet ettikleri bir aydır. Halbuki O, amellerin Rabbülâlemin'e yükseltildiği bir aydır. Ben, oruçlu olduğum halde amelimin yükseltilmesini istiyorum."[53]

    5- Şevvalden altı gün oruç:

    Eyub (radıyallahu anh) anlatıyor: "Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim Ramazan orucunu tutar ve ona Şevval ayından altı gün ilave ederse, sanki yıl orucu tutmuş olur."[54]

    6- Zilhiccede dokuz gün:

    Hüneyde İbnu Hâlid hanımından, o da Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın zevcelerinden birinden anlatıyor: "Rasulullah (aleyhissalatu vesselâm) Zilhicce'den dokuz günle Aşura günü oruç tututardı. Bir de her aydan üç gün, ayın ilk pazartesi ile perşembe günü oruç tutardı."[55]

    7- Hac dışında Arefe günü

    Ebu Katâde (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulüllah (aleyhissalatu vesselâm) buyurdular ki: "Arafat günü tutulan orucun, geçen yılın ve gelecek yılın günahlarına kefaret olacağına Allah'ın rahmetinden ümidim var."[56]

    8- Muharrem ayının çoğunda ve aşure günü oruç;

    Ebu Hureyre r.a.den; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; Ramazan ayından sonra en faziletli oruç Alahın Muharrem ayında tutulan oruçtur. Farz namazlardan sonra namazların en faziletlisi gece namazıdır.[57]

    Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Ramazan (farz olmazdan) önce Aşura orucu tutuluyordu. Ramazanın farziyeti indikten sonra onu dileyen tuttu, dileyen de tutmadı."[58]

    İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Medine'ye gelince, yahudileri Aşüra günü oruç tutar gördü. Onlara:

    "Bu da ne, (niçin oruç tutuyorsunuz)?" diye sordu.

    "Bu, sâlih (hayırlı) bir gündür. Allah, o günde Beni İsrâil'i düşmanlarından kurtardı. (Şükür olarak) Hz. Musa o gün oruç tuttu '' dediler. Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm):

    "Ben Musa'ya sizden daha layığım" buyurup o gün oruç tuttu ve müslümanlara da tutmalarını emretti.[59]

    Diğer bir hadiste; Aşure gününde oruç tutunuz, bir gün öncesinde veya bir gün sonrasında da oruç tutarak yahudilere muhalefet ediniz.[60] Buyrulmuştur.

    Aşure gününde yapılan bidatler; sürme çekmek, musafaha yapmak, aşure yemeği pişirmek, sevinç gösterisi, gusül, kına yakmak, hüzün günü olarak değerlendirmek, o günü açlık ve susuzluk günü yapmak, ağıt yakmak, zincirlerle dövünmek bütün bunlar aşure günü yapılan çirkin fiillerdir. Ne peygamber sallallahu aleyhi ve sellemden, ne sahabeden, ne de tabiinden bu konuda gelen bir şey yoktur. Kim aşure gününde ev halkına bolluk gösterirse Allah bütün sene ona bolluk verir sözü ise Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem adına uydurulmuş bir yalandır.[61]

    Ankarada sapık bir takım Rıfai tarikatı mensupları aşure gününe kadar on gün boyunca akşamları toplanır, Kerbelayı yad ederler, siyah elbiseler giyerler, su içmezler, matem ilan ederler. Bu sapıklıkları çıkaranlar, şeytanın adımlarını takip ederken, iyi bir iş yaptıklarını zannederler. Sapmaktan ve saptırılmaktan Allaha sığınırız.

    Kâfirler, beni bırakıp da kullarımı dostlar edineceklerini mi sandılar? Biz cehennemi kâfirlere bir konak olarak hazırladık. De ki: Size, (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? (Bunlar;) iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.(Kehf 102-104)

    Üç aylarda oruç: Bu konuda sahih bir şey yoktur. Özellikle Recep ayına has bir fazilete delil yoktur.

    Haraşe Bin Hurrden; Ömer r.a. Recep ayında oruç tutanları dövüyor ve diyordu ki; Yeyiniz! Bu aya ancak cahiliyedekiler tazim ederdi.[62]

    İbni Ömer r.a. Recep ayına tazim edenlerden hoşlanmazdı.[63]

    ORUÇLUNUN TERK ETMESİ GEREKLİ OLAN ŞEYLER

    Allâh Resûlü (s.a.s.) oruç tutanın iyi ve güzel ahlâk ile donanmasını, ayrıca ahlâksızlık, müstehcenlik, sövüp saymak ve kırıcılıktan uzak durmasını teşvik etmiştir. Aslında müslümanın her zaman bu tür şeylerden uzak durması ve kaçınması gerekli olmakla birlikte, ancak oruç farizâsını edâ ettiği esnadaki yasaklık daha da şiddetli olmaktadır.

    Bunun için bu kötülükleri yapan hakkında Nebî (s.a.s.) den şiddetli tehdit gelmiştir. Şöyle buyurur: (Nice oruçlu vardır ki ona tuttuğu oruçtan sadece açlık ve susuzluk kalacaktır.)[64]

    Dolayısıyla oruçlunun orucunu yaralayan işlerden kaçınması gerekmektedir.

    ORUÇLUNUN YAPMASI MUBAH OLAN İŞLER

    1- Oruç tutan cünub olarak sabahlayabilir : Aişe ve Ummu Seleme (r.anhma) şöyle derler: (Peygamber (s.a.s.) ramazanda ihtilamsız olarak cünub olduğu halde fecir girerdi, böyle iken gusül abdesti alarak oruç tutardı.)[65]

    2- Oruç tutan misvak kullanabilir, koku sürünebilir : Allâh Resûlü (s.a.s.) şöyle buyurur: (Eğer ümmetime zorluk vermeyeceğimi bilseydim, her namaz ile birlikte misvağı onlara emrederdim)[66]

    Allâh Resûlü (s.a.s.) hadiste oruçlu ile oruçsuz olanın arasını ayırmamıştır. Bu da her abdest ve namaz esnasında oruçlu ve oruç tutmayanın misvak kullanabileceğine delildir.

    İbni Mesud r.a.den; Biriniz oruçluyken taransın ve güzel koku sürünsün.[67]

    3- Mazmaza ve İstinşâk : Allâh Resûlü (s.a.s.) oruçlu olduğu halde mazmaza ve istinşâk yapardı. Ancak oruç tutanın bunu şiddetlice yapmasını yasaklamıştır. Hadiste: (...İstinşağı şiddetlice yap, ancak oruçlu olursan başkadır. )[68]

    4- Oruçlunun hanımıyla oynaşıp öpebileceği : Aişe (r.anha)nın şöyle dediği sabit olmuştur: (Allâh Resûlü (s.a.s.) oruçlu olduğu halde öperdi, oruçlu olduğu halde oynaşırdı, ancak o içinizden nefsine en fazla sahib olanıydı. )[69]

    Bu durum genç için mekruh olup, ihtiyar için serbest görülmüştür.

    Abdullâh b. Amr b. el-Âs şöyle rivâyet etmiştir Nebî (s.a.s.) yanında iken bir genç gelir ve şöyle der: «Ey Allâhın Resûlü ! Oruçlu olduğum halde öpebilir miyim?» O da « hayır » der. İhtiyar bir adam gelir, ve şöyle der: «Oruçlu olduğum halde öpebilir miyim? » O da «evet» deyince, birbirimize bakmaya başladık. Allâh Resûlü (s.a.s.) de şöyle buyurdu: «Gerçekten ihtiyar nefsine sahiptir».[70]

    5- Kan tahlili ve gıdalanma kasdı (serum gibi) olmaksızın iğne vurulabileceği.[71]

    6- Hacamat: Hacamat önceden orucu bozanlar cümlesindendi, sonra hükmü kaldırıldı. Nebî (s.a.s.) den oruçlu olduğu halde hacamat yaptırdığı sabit olmuştur. İbn Abbâs (r.a) şöyle der: (Nebî (s.a.s.) oruçlu olduğu halde hacamat yaptırmıştır )[72]

    7- Yemeğin tadına bakmak: İbn Abbâs (r.a) şöyle demiştir: (Oruçlu olduğu halde sirkenin, veya boğazına girmemesi şartıyla başka bir şeyin tadına bakılmasında bir beis yoktur )[73]

    8- Göze giren sürme ve damla gibi benzeri şeyler: Aişe r.a.dan; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem oruçlu iken sürme kullanırdı.[74] Enes r.a. oruçlu iken sürme çekerdi.[75]

    9- Soğuk suyun başa dökülmesi ve yıkanmak: Peygamber (s.a.s.) oruçlu olduğu halde sıcaktan ve susuzluktan dolayı başına su serperdi.[76]

    10- Bir şey koklamak: Ata r.a.den; Bir şey koklamak orucu bozmaz.[77]

    ORUCU BOZAN ŞEYLER

    1- Kasden (bilerek) yeme ve içme.

    Unutana, hata ile veya zorla orucunu açana bir şey gerekmez, hadiste:( Allâh, ümmetimi hata, unutma ve zorlandıkları şeyde sorumlu kılmayacaktır )[78]

    Hata ile yemek yiyen oruçlunun, Allâhın onu doyurduğunu bilmesi gerekir. Hadiste: (Unutarak yer ve içerse, orucunu tamamlasın, gerçekten onu Allâh yedirip içirmiştir.)[79]

    2- Cima yapma.

    3- Kasden (bilerek) kusma :

    Allâh Resûlü (s.a.s.) şöyle buyurur: (Kime kusma galebe çalarsa, üzerine kazâ gerekmez. Kim de isteyerek kusarsa, kazâ etsin.)[80]

    4- Aybaşı ve nifas (lohusalık) kanı :

    Kadın, gündüzün herhangi bir vaktinde ister evvelinde isterse sonunda olsun, aybaşı veya nifas kanını gördüğünde orucu bozulmuştur. Kazâ eder (kan gördüğü günler kadar ramazan sonrası tutar) eğer kanı görmesine rağmen oruç tutarsa bu farz olan orucun yerini doldurmaz.

    Allâh Resûlü (s.a.s.) şöyle buyurur: (« Kadın, aybaşı kanı gördüğünde namaz kılmaz oruç tutmaz değil mi?» dediğinde, kadınlar da: « Evet » dediler. Allâh Resûlü (s.a.s.): «İşte bu da kadının dininin eksikliğindendir » buyurur.)[81]

    5- Besleyici iğne (serum)[82]:

    Beslenme kasdıyla besleyici bazı maddelerin hastaların midelerine ulaştırılmasıdır. Bu ise, oruçlunun orucunu bozar. Çünkü mideye ulaştırmadır. Mideye değil de, kana ulaşan iğne ise, yine de orucu bozar. Çünkü bu yeme ve içmenin yerine geçer. Aynı şekilde böbrek hastalığına yakalanan hastaların (tedavi esnasındaki) aldıkları ilâç orucu bozar.

    6- Meninin inzâli:

    Bu öperek, oynaşarak veya istimnâ (masturbasyon) yoluyla olsun fark etmez. Çünkü bu tür şeyler kudsi hadiste de geldiği gibi oruç tutanın kaçınması ile emrolunduğu şehevî arzulardır: (Benim için yiyeceğini içeceğini ve şehvetini bırakır) [Buhârî ve Müslim]

    Şeyhul-İslâm Hakikatus-Siyâm(s.23) adlı kitabında şöyle der: «Her kim istimnâ yapar ve inzâl olursa orucu bozulmuştur.»
    ALLÂH SİZİN İÇİN KOLAYLIK İSTER ZORLUK İSTEMEZ
    Yolculukta olan:

    Yolculukta olanın oruç tutması konusunda serbest olduğuna dâir hadisler gelmiştir. Sakın unutma ki bu rahmet, Allâhın Kitâbında zikredilmiştir.

    Allâh Teâla şöyle buyurur: (Kim hasta veya yolcu olursa, (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kazâ etsin. Allâh sizin için kolaylık ister, zorluk istemez.) Bakara : [185]

    Hamza b. Amr el-Eslemî Allâh Resûlü (s.a.s)e sorar: (« Yolculuk esnasında tutacak mıyım?» Kendisi çok oruç tutardı Bunun üzerine (s.a.s.) şöyle der: « İster oruç tut, ister orucunu boz. »)[83]

    Bazı insanlar bu asırda yoculuk esnasında oruç bozmanın câiz olmadığını zannına kapılıp Allâhın bu ruhsatını alanları ayıplamakta, veya ulaşım araçlarındaki kolaylık sebebiyle oruç tutmanın daha evlâ olduğu yanılgısına kapılmaktadırlar. Böylelerinin dikkatlerini Allâhın şu âyetlerine çevirelim: (Rabbin unutkan değildir) [Meryem : 64) (Allâh bilir siz bilmezsiniz) [Bakara : 232]

    2- Çok yaşlı erkek ve kadın:

    İbn Abbâs (r.a) şu âyeti okur: (Oruç tutmaya güç yetiremeyenlere bir fakir doyumu kadar fidye gerekir )[84] ve şöyle der: ( Bu oruca güç yetiremeyen ihtiyar adamdır. Her gün için yarım sâğ (yaklaşık bir buçuk kilo gram) buğday ile bir fakiri doyurur )[85]

    Buna iyileşme ümidi olmayan hasta da dâhildir, meselâ kanser gibi. Böyle bir kişinin oruç tutması farz değildir. Her gün için bir fakiri doyurması gerekir.

    Hâmile ve emziren kadın:

    Allâh Resûlü (s.a.s.) şöyle buyurur: (Allâh -Tebâreke ve Teâla- yolcudan namazın yarısını, hâmile ve emziren kadından da orucu kaldırmıştır )[86]

    Hâmile ve emziren kadın oruç tuttuğunda kendi veya çocuğu hakkında endişe ederse orucunu bozar ve bozduğu her güne karşılık bir fakiri doyurur.

    İbn Umer (r.a.) bebeği hakkında korkan kadından sorulur. O da; «Orucunu bozar ve her gün için bir fakir doyurur... » der..

    (Sizden ramazan ayını idrâk edenler onda oruç tutsun.) âyetinin tefsiri hakkında İbn Abbâs şöyle der: «Hâmile ve emziren kadın korkar ise, oruçlarını bozar ve her gün için bir fakir doyururlar.»[87]

    Başka bir rivâyette İbn Umer şöyle der: (Hâmile ve emziren kadın iftar eder, kazâ etmez.)[88]
    KAZÂ

    İbn Abbâs (r.a) şöyle buyurur: (Nebî (s.a.s)e bir adam gelerek: «Ey Allâhın Resûlü! annem, üzerinde bir ayın orucu varken öldü, dolayısıyla onun yerine kazâ edebilir miyim?» diye sorar. Allâh Resûlü de (s.a.s.) cevâben: «Evet, çünkü Allâhın borcu yerine getirilmeye daha lâyıktır » der.)[89]

    Hayırlı amellerde acele etmeye delâlet eden delillerin geneline dâhil olduğundan, kazâ etmede acele etmek, geciktirmekten daha evlâdır. Allâh Teâla şöyle buyurur (Rabbinizin bağışına koşun ) [Âl-i İmrân : 133].

    (İşte onlar, iyiliklere koşuşurlar ve iyilik için yarışırlar ) [Muminûn :61].

    Nafile oruç bozulursa kaza gerekmez. Ebu Said r.a. hadisinde; Dilersen onun yerine bir gün oruç tut, dilersen tutma buyurulmuştur.[90]

    Tenbîh : Kazâ orucunu ardı ardına tutmak gerekli değildir. [Kişi ölür de kılmadığı namazları varsa, ne velisi ne de başkasının bunu kazâ edemeyeceğine dâir ilim ehlinin icmâ-ı vardır. Aynı şekilde her kim oruç tutamaz ise, hiç kimse yaşadığı esnada onun yerine oruç tutmaz. Bilâkis her gün için bir fakir doyurur.

    Ama kim de üzerinde adak orucu olduğu halde ölür ise, yukarıdaki hadise göre velisi yerine tutar. Çünkü sahâbe bunu böyle anlamıştır: (Bir kadının annesi üzerinde ramazan orucu olduğu halde ölmüştür. Aişe (r.anha)ya gelip «onun yerine kazâ edebilir miyim der?» O da: «Hayır kazâ etme bilâkis onun yerine her gün için bir fakire yarım sadaka ver», der.)[91]

    Başka bir eserde İbn Abbâs (r.a.) şöyle der: (Kişi ramazanda hasta olur da oruç tutmadan ölürse, onun yerine (fakir) doyurulur, üzerine kazâ gerekmez. Eğer üzerinde adak orucu varsa, velisi onun yerine kazâ eder.)[92]

    Ramazanda bilerek (özürsüz) orucunu bozan kimse hakkında, Peygamber(s.a.s.) den kazâ edeceğine veya keffâret ödeyeceğine dâir hiç bir delil sabit değildir. Çünkü bunun günâhı çok büyük olduğundan kazâ veya keffâret ile telâfi edilecek gibi değildir. Bilâkis Allâha tevbe etmesi ve tevbesinde sadık olması, sâlih amelleri ve taatleri çoğaltması gerekir. Umulur ki Allâh, orucunu kasden bozarak işlediği bu günahını siler.[93]

    Oruç, amelî olduğu kadar vakti olan bir ibâdettir. Malûmdur ki, kişi ramazan orucunu bir başka ayda tutsa bu ondan kabul edilmediği gibi, kazâ da aynı şekilde kabul edilmez. Eğer bu kapı açılır da insanlara ramazanda bilerek oruç bozana bir gün kaza gerekir denilirse, nasıl olsa kazâ edeceğiz diye farz olan ramazan orucunda tembellik ederek bunun günahını önemsemezler.

    Peki Ramazanda özürsüz olarak orucunu bozanın cezası nedir ?:

    Ebû Umâme el-Bâhilî(r.a.) Resûlüllâh(s.a.s.)in şöyle buyurduğunu işittim der: «Ben uyuyorken, iki adam gelip iki koltuğumdan tutarak çıkması zor bir dağa götürdüler» ve : «Buraya çık» dediler. Bunun üzerine dağa çıkmaya başladım. Ortasına gelince şiddetli sesler duyuldu. Ben : «Bu sesler nedir ?» deyince :

    «Cehennem halkının feryadı dediler. Tekrar gitmeye başladık. Bir de gördük ki, avurtları yarılmış, bu yarıklardan kanlar akan, ayakları bağlanmış bir topluluk var !» Ben:

    «Bunlar kim?» dedim. «Oruçlarını vaktinden önce yiyenler» dediler.)[94]

    İbn Abbâs (r.a.)dan rivayet olunduğuna göre; Bir adam gelerek:(«Ben ramazandan bir gün oruç yedim, bunun için bana bir çare bulur musun?» diye sorar, İbn Abbâs: «Ramazandan boş bir gün bulmaya güç yetirirsen onun yerine tut der.» Adam da: «Ramazandan boş bir gün bulabilecek miyim?» Deyince, İbn Abbâs ta: «Ben de bundan başka sana hangi fetvâyı bulayım der.»)[95]
    CİMÂNIN KEFFARETİ

    Ebu Hureyre (r.a.)dan şöyle der: (Bir adam Allâh Resûlü (s.a.s.)e gelerek, «Helâk oldum ya Rasulallâh !» dedi. Resulallâh (s.a.s.) «Seni helak eden nedir?» Diye sorunca, adam; «Ramazan da aileme yanaştım», diye cevap verdi. Bunun üzerine Nebî (s.a.s.) «Azad edilecek kölen var mı ?» diye sordu. Adam «hayır» dedi. «Aralıksız iki ay oruç tutabilir misin? diye sordu. Adam «hayır» dedi. «Altmış tane fakiri doyurabilir misin ?» diye sordu. Adam «hayır» dedi. Bunun üzerine adama «otur» dedi. O da oturdu. Bu arada Nebî (s.a.s.)e bir kök hurma getirirler. Adama, «şunları sadaka ver» buyurur. Adam, «şu iki siyah taşlık arasında bizden daha fazla fakir olan kimse yoktur», deyince, Nebî (s.a.s.) ön dişleri görünecek derecede güldü. Sonra «şunu alıp, çoluk çocuğunu doyur», buyurdular.)[96]

    Diğer bir rivayetin sonunda şu fazlalık vardır: (Sen ve çoluk çocuğun ye, bir gün tut ve Allahtan af dile.)[97]

    Bu hüküm kadını da içine alır. Çünkü kadının da cimâ ile bozduğu bir günün yerine kazâ edip Allâha tevbe etmesi gerekir.

    Tenbih: Kadına keffâret gerekmez. Çünkü Nebî (s.a.s.) ancak bir keffâreti gerekli kılmıştır. Allâh en doğrusunu bilir.
    TERÂVİH NAMAZI[98]

    Allâh Resûlü (s.a.s.) şöyle buyurur: (Her kim ramazanı, iman ederek ve sevâbını Allâhtan bekleyerek ibâdetle geçirirse, geçmiş günahları bağışlanır.)[99]

    Terâvih namazını cemaatle kılmak meşrûdur. On bir rekâttır. Âişe (r.a.) şöyle buyurur: (Nebî (s.a.s.) ne ramazanda ve ne de ramazan dışında on bir rekâtı aşmazdı.)[100]
    KADİR GECESİ

    Allâh Teâla şöyle buyurur: (Biz onu (Kuranı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır. O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Ruh (Cebrail), her iş için iner dururlar. O gece, esenlik doludur. Tâ fecrin doğuşuna kadar. ) [el- Kadr Sûresi]

    Allâh Resûlü (s.a.s.) de şöyle buyurur: (Kadir gecesini ramazanın son on gününde arayın)[101]

    Diğer bir hadiste: (Kadir gecesini ramazanın tekli olan son on gününde arayın.)[102]

    Müslüman kişi Kadir gecesini nasıl arar:

    Âişe (r.a.) şöyle buyurur: (Nebî (s.a.s.) (ramazanın son) on gününe girdiğinde izârını salamca bağlar (kendini ibâdete vermek için hanımlarından uzaklaşır), geceyi ibâdetle geçirir ve âilesini kaldırırdı. )[103]

    Yine şöyle buyurur: (Allâh Resûlü (s.a.s.) (ramazanın) son on gününde gayret ettiği kadar diğerlerinde bu kadar gayretli olmazdı.)[104]

    Bu gecenin alâmetleri:

    Allâh Resûlü (s.a.s.) şöyle buyurur: (Kadir gecesi, bağışlama ve azad gecesidir. Ne soğuk ne de sıcaktır. Güneş o gecenin sabahında kırmızılığı zayıf olarak doğar.)[105]

    [Ayrıca bu gece, deniz sularının tatlı olacağı, köpeklerin havlamayacağı, meleklerin inip insanlara selâm vereceği gibi bazı alâmetler zikredilmiştir, ancak bunların hiç birinin sağlam bir dayanağı yoktur.]
    İTİKÂF

    İtikâf, ramazan ve ramazan dışındaki senenin diğer günlerinde müstehabtır. Peygamber (s.a.s.)in şevvâl ayının son on gününde itikâfa girdiği sabittir. Umer (r.a.) Nebî (s.a.s.)e şöyle demiştir: (Yâ Resulallâh ! Ben cahiliyyede Mescidul-Haremde bir gece itikâfa girmeyi adadım deyince, Nebî (s.a.s.) « adağını yerine getir » der. O da bir gece itikâfa girer.)[106]

    İtikâfın en faziletlisi ramazanda olanıdır. Çünkü Nebî (s.a.s.) Allâh Azze ve Celle tarafından vefât ettirilene kadar ramazanın son on günü itikâfa girerdi.[107]

    İtikâfın şartları:

    Allâh Teâla şöyle buyurur: (Mescidlerde ibadete çekilmiş olduğunuz zamanlarda kadınlarla birleşmeyin.) [Bakara: 187]

    Ancak mescidlerden murâd olunan bütün mescidler değildir. Çünkü bunun tayini sünnette gelmiştir. Resûl (s.a.s.) şöyle buyurur: (İtikâfa ancak üç mescitte girilir )[108]

    Âişe (r.a.) şöyle der: (Sünnet olan, itikâfa girenin oruç tutmasıdır.)[109]

    İtikâfa girenin yapması câiz olan şeyler:

    İtikâfa girenin ihtiyaca binâen çıkması câizdir.[110]

    Başını mescidden çıkarabilir. Âişe (r.a.) şöyle der: ( Rasûlullâh (s.a.s.) mescidde itikâfa girdiği halde ben odamda iken başını sokar ben de (saçlarını) tarardım. Ben hayızlı olurum, benimle onun arasında kapının eşiği olurdu. İtikâfta olduğunda ancak insâni ihtiyaçtan dolayı eve girerdi.)[111]

    Kadının kocasıyla veya tek başına itikâfa girmesi câizdir. Âişe (r.a.) şöyle buyurur: ( Nebî (s.a.s.) Allâh onu vefât ettirene kadar ramazanın son ongünü itikâfa girerdi. Sonra da ardından hanımları itikâfa girdiler.)[112]

    Şeyh el-Albânî şöyle der: « Bu hadiste kadınların itikâfa girmelerinin cevâzı vardır. Hiç şüphesiz ki, konuyla ilgili bir çok delilden dolayı bu (hüküm), kadınların velilerinin iznine, fitneden ve erkeklerle karışmalarından emin olmaya bağlıdır. Fıkhî kâide şöyle der: Kötülüğün def edilmesi maslahatın celb edilmesinden önce gelir.»
    FITIR ZEKÂTI

    Fıtır zekâtının hükmü, cinsi ve kimin üzerine farz olduğu:

    Abdullâh b. Umer (r.a.) şöyle der: (Allâh Resûlü (s.a.s.) fıtır zekâtını bir sağ[113] hurma veya bir sağ arpa olmak üzere müslümanlardan köle ve hür kişiye, erkeğe ve kadına, küçüğe ve büyüğe farz kılmıştır.)[114]

    Ebu Saîd el-Hudrî (r.a.) şöyle der: ( Bizler Allâh Resûlü zamanında bayram günü bir sağ yiyecek verirdik. Bizlerin yiyeceği : arpa, üzüm, süzme peynir ve hurma idi.)[115]

    Bu hadis onların, depolandırılması elverişli olan yiyeceklerden fıtır zekâtını verdiklerini beyan etmektedir. Hal böyle ise, insanlar arasında yaygın olan yiyecekte iddihâr (depolandırma) için uygun olacaktır. Böylesi azık olduğundan fıtır zekâtı için yeterlidir.[116]

    Tenbîh : Fıtır zekâtının değer olarak para ile çıkartılması meşrû değildir. Çünkü Allâh Resûlü (s.a.s.) yiyecek olarak verilmesini emretmiştir. Sahâbe de (r.anhum.) Allâhın ve Onun Resûlünun (s.a.s.) emirlerine ittibâ gereğince ancak yiyecek olarak vermişlerdir. Dolayısıyla bu büyük hükme muhâlif davranmamamız gerekmektedir. Sevgili kardeşim, Allâhın emrine uy ve Onun şiarlarını işlenmez hâle getirme.

    Muhammed İbrâhim Şakra şöyle der: «Çok tuhaf karşıladığım bir şey de; fıtır zekâtının değer olarak para ile çıkartılmasına cevâz verenlerdir. Derler ki : Para fakire fâide getirir, belki kendi ve çocukları için giyeceğe veya belki de istediği başka bir yiyeceği satın alma ihtiyacında olabilir... Ancak bu bahâne geçerli değildir, çünkü bügün de olduğu gibi geçmişte de insanların paraya ihtiyaçları vardı. Sahâbe arasında birçok altın ve gümüşe sahib olan zenginler vardı. Sana göre Allâh Resûlü (s.a.s.) acaba neden altın ve gümüşten söz etmedi. Fıtır zekâtına yetecek kadarını niçin belirtmedi dersin?! Müslümanlar arasında fakir olanları vardı, belki de paraya olan ihtiyaçları buğday, hurma, veya arpadan daha fazlaydı?! Eğer Allâh Resûlü (s.a.s.) bunu unuttu ise Allah unutmaz. (Rabbin unutkan değildir) [Meryem: 64].

    Nebî (s.a.s.)e fıtır zekâtının cinsinin yiyecek olarak tayini konusunda inen, Allâhın ona vahyettiğinden farklı mıdır?! İnsan, onun vahiy olduğundan şüpheye düşmez. Dolayısıyla aklın reyi ile, şeriatın vahyi reddedilmez.»[117]



    Velhamdulillahi rabbil `alemin


    Vesselamu `aleykum!


    ------------------------------------------------------------

    [1] Buhâri, Zekât 70, 71, 73, 74, 76, 78; Müslim(984) Muvatta(1/283) Tirmizi(676) Ebu Dâvud(1611,1612,1613,1614,1615) Nesâi(5/47) İbnu Mâce(1926)

    [2] Buhâri, Zekât 77

    [3] Buhâri, Zekât 72, 73, 75, 76; Müslim(985) Muvatta(1/284) Tirmizi(673) Ebu Dâvud(1616,1617,1618) Nesai(5/51) İbnu Mâce(1829)

    [4] Buhari(1059) Müslim(986)

    [5] Sahihu Ebu Davud(1420) Sahihu İbni Mace(1480) el İrva(843)

    [6] Bütün türleriyle evliliğe gücü yetmektir. (Cinsel yeterlilik ve maddî imkân gibi).

    [7] el-Buhârî, 5065; Müslim, 1400.

    [8] el-Buhârî, 2840 ; Müslim, 1153.

    [9] Sahîh et-Tergîb, 970.

    [10] Sahîh Sünen en-Nesâî, 2097.

    [11] el-Buhârî, 3277; Müslim, 1079.

    [12] Buhari(1909) Müslim(1081)

    [13] birkişi tarafından da olsa görülmesiyle

    [14] en az iki kişi tarafından görülmesiyle

    [15] Ebu Dâvud(2338) Sahihu Ebu Davud(2050)

    [16] Buhari(Savm 13,5,11,Talak 29) Müslim(1080) Ebu Davud(2319,2320,2321) Nesai(4/139, 140)

    [17] Ebu Davud(1157) Nesâi (3/180) Sahihu İbni Mace(1340) el İrva(634)

    [18] Tirmizi(697) Ebu Dâvud(2324) Sahiha(224)

    [19] [Bundan kasıt; Şaban ayının sonunda hilâl görülmedi ise ayın otuza tamamlanmasıdır.]

    [20] İrvaul-Galîl, 914.

    [21] Müslim(1154)

    [22] Bakara, 187.

    [23] el-Buhârî, 1917; Müslim,1091.

    [24] Yalancı fecr olarak isimlendirilir: beyaz uzun parlak ve yüksek bir ışıktır. Tilkinin kuyruğu gibidir.

    [25] Bu da sadık (doğru) fecr olarak isimlendirilir. Kırmızılığı yaygındır (yâni: ufuğun beyazlığı genişlemesine yayılır). İşte oruç ve namazın hükümleri buna bağlıdır.

    [26] Silsiletul-Ehâdîs es-Sahîha, 693.

    [27] Silsiletul-Ehâdîs es-Sahiha, 2031.

    [28] el-Buhârî, 621; Müslim, 1093.

    [29] el-Buhârî, 1954 ; Müslim, 1100.

    [30] Sahîh İbn Huzeyme, 2061.

    [31] Sahîh el-Câmi, 4208.

    [32] el-Buhârî, 1923 ; Müslim, 1095.

    [33] Müezzin ezanı okuduğunda, elinde bir bardak su olsa veya yemek yer olsan bile, rahat bir şekilde ye ve iç. Çünkü bu rahmet edenler içinde en rahmetli olanın (Allahın) oruçlu kullarına ruhsatırdır. Allah Resûlü (s.a.s.) şöyle buyurur: (Biriniz ezanı duyduğunda, su kabı elinde ise, ondan olan ihtiyacını gidermeden bırakmasın.) [Sahîh Sünen Ebî Dâvud, 2060].

    [34] Sahîh et-Tergîb, 1062.

    [35] Sahîh et-Tergîb, 1067.

    [36] el-Buhârî, 4/173 ; Müslim,1093.

    [37] İrvâul-Galîl, 922.

    [38] İrvâul-Galîl, 903.

    [39] Sahihu Ebu Davud(2066) İrvâul-Galîl(920).

    [40] Buhari, Savm 67, Fadlu's-Salât 6, Cezâu's-Sayd 26 Müslim(827) Ebu Dâvud(2417) Tirmizi(772).

    [41] Müslim(1141)

    [42] Buhari, Savm 63; Müslim, Sıyâm 147, 148; Ebu Dâvud(2420) Tirmizi(743).

    [43] Ebu Dâvud(2421) Tirmizi(744); İbnu Mâce(1726); Sahihu İbni Mace(1403) İrva(960)

    [44] Ebu Dâvud(2334); Tirmizi(686); Nesâi(4, 153); İbnu Mâce(1645) el İrva(961)

    [45] Buhari, Savm 14; Müslim(1082); Ebu Dâvud(2335); Tirmizi(684); Nesâi(4, 149).

    [46] Nesâi(4, 205, 206) bkz: Müslim(1161)

    [47] Buhari(5192) Müslim(1026)

    [48] Ebu Dâvud(2337); Tirmizi(738) Sahihu Ebu Davud(2049)

    [49] Tirmizi, Savm 44, (747) Sahihut Tergib(1027)

    [50] bkz.: Buhari(1131) Müslim(1159)

    [51] Müslim(1160); Ebu Dâvud(2453); Tirmizi(763) İbniHuzeyme(2130)

    [52] Buhari(1969) Müslim(1156) Muvatta(1/309) Ebu Dâvud(2431,2434) Tirmizi(736) Nesâi(4/199)

    [53] Nesâi(4/201) Sahihut Tergib(1008)

    [54] Müslim(1164) Tirmizi(759) Ebu Dâvud(2432)

    [55] Ebu Dâvud(2437) Nesâi(4/220) Sahihu Ebu Davud(2129)

    [56] Tirmizi(749) İbnu Mâce(1730) Müslim(1162)

    [57] Müslim(1162)

    [58] Buhari(2002) Müslim(1152) Muvatta, 33, Ebu Dâvud(2442, 2443) Tirmizi(753)

    [59] Buhari(2004) Müslim(1130) Ebu Dâvud(2444)

    [60] Tahavi ve Beyhaki Sahih senetle; İbni Huzeyme(2095)

    [61] bkz. Mecmuul Fetava(25/299)

    [62] İbni Ebi Şeybe sahih isnad ile; el İrva(957)

    [63] İbni Ebi Şeybe sahih isnad ile; el İrva(958)

    [64] Sahîh et-Tergîb, 1076-1077.

    [65] Buhârî,1930 ; Müslim, 1109.

    [66] Buhârî, 887; Müslim, 252.

    [67] Muhtasarul Buhari(1/451)

    [68] İrvâul- Galîl, 90.

    [69] Buhârî, 1927 ; Müslim, 1106.

    [70] Silsiletul-Ehâdîs es-Sahîha, 1606.

    [71] Bkz.: Mecmuul Fetava(25/233)

    [72] Buhârî, 1939.

    [73] Buhârî, 3/154 (Fethul Bari)

    [74] Sahihu İbni Mace(1360)

    [75] Buhari; Fethul Bari(4/153) Sahihu Ebu Davud(2082) mevkuf olarak sahih.

    [76] Sahîh Sünen Ebî Dâvûd, 2072.

    [77] Elbani Muhtasarul Buhari(1/451)

    [78] İrvâul-Galîl,82.

    [79] Buhârî, 1933 ; Müslim, 1155

    [80] Sahihu Tirmizi(577) Sahihu Ebu Davud(2084) İrvâul-Galîl, 923.

    [81] Müslim, 79.

    [82] Bu gerçek olarak yeme ve içme olmasa bile, o manayı taşır. Yeme ve içme hükmü verilir. Çünkü hasta bununla yemek yemeğe ihtiyaç duymaz ve bu hastaya kuvvet verir.

    [83] Buhârî, 1943 ; Müslim, 1121.

    [84] Bakara, 184.

    [85] Buhârî, 4505.

    [86] Sahîhu Sünenut Tirmizî(718) İbn Cârud(s.381) Beyhakî(4/230) Ebû Davûd(2318) sahihtir.

    [87] Bu eseri Beyhakî(4/230)de İmâm eş-Şafii yoluyla rivâyet eder. Senedi sahihtir

    [88] Dârekutnî(1/207) rivâyet edip sahih olduğunu söylemiştir. Sıfatu Savmun Nebiyy(s.80-85)

    [89] Buhârî, 1953; Müslim, 1148.

    [90] Beyhaki hasen isnad ile; el İrva(7/12 no:1952)

    [91] Tahâvî Müşkil el-Âsâr (3/142) İbn Hazm el-Muhallâ (7/4) Senedi sahihtir.

    [92] Ebû Dâvûd sahîh bir senetle rivâyet etmiştir, İbn Hazm el-Muhallâ (7/7)da senedinin sahîh olduğunu belirtmiştir.] Bkz, Sıfatu Savm en-Nebî, Selîm el-Hilâlî- Alî el-Halebî (s.76,77,78)

    [93] Mustafa İyd es-Sayâsine, Keffarât es-Savm.

    [94] İbn Hibbân, 1800, Nesâî(Tuhfetul-Eşraf 4/166, Hakim, 1/430 Hâkim şöyle demiştir: Bu hadis Müslimin şartına göre sahihtir.

    [95] Bkz. İbni Hazm Muhalla(6/181-198)

    [96] Buhârî, 1936; Müslim, 1111.

    [97] Sahîh Sünen Ebî Dâvûd, 2096.

    [98] Kıraatın uzunluğundan dolayı her dört rekatın akabinde istirâhat ettikleri için terâvih olarak isimlendirilmiştir. Ancak (daha sonraki dönemlerde) kıraatın kısa olmasına rağmen yine de bu istirâhat devam eder. Ramazan geceleri kılınan bu namazın terâvih olarak isimlendirilmesinin bir aslı yoktur. Ne Peygamber (s.a.s.) ne de Sahâbenin birisinden bu sabit değildir. Yine Nebî (s.a.s.)in her dört rekat akabinde istirâhat için oturduğuda sabit olmamıştır. [İrşâd es-Sâri İla İbadetil-Bâri, Üçüncü kısım, s.75, Muhammed İbrahim Şakra.] Bekr Ebu Zeyd Mucem el-Menâhi el-Lafziyye adlı fâideli kitabında şöyle der. Sünnette «Kıyâmul-Leyl» vardır. Ancak bu lafız (terâvih) Sahih el-Buhârî ve diğerlerinde de geldiği gibi, Selefin dilinde yaygındır. Allâh en doğrusunu bilir.

    [99] Buhârî, 37 ; Müslim; 759.

    [100] Buhârî(2013) Müslim(736) Konuyla ilgili olarak Muhammed Nasıruddîn el-Albâninin Kıyâmû Ramazan adlı kitabına bakılabilir.

    [101] Buhârî, 2020; Müslim, 1165.

    [102] Buhârî, 2017 ; Müslim, 1169.

    [103] Buhârî, 2024 ; Müslim, 1174.

    [104] Müslim, 1174.

    [105] Sahîh el-Câmi&, 5475.

    [106] Buhârî, 2042 ; Müslim, 1656.

    [107] Buhârî, 2026 ; Müslim, 1173.

    [108] Beyhakî, es-Sunen, 4/316, Zehebî, Siyer, 15/81 ; Tahâvi, Müşkil el-Âsâr, 4/20. el-Albâni es-Silsile de(2786) sahih olduğunu söylemiştir. Bu mescidler; Mescid'ul- Harem, Mescid en- Nebevi ve Mescid el-Aksâdır. Konuyla ilgili Ali el-Halebinin el-İnsâf Fi Ahkâm el-İtikâf adlı risalesine bakılabilir.

    [109] Sahîh Sünen Ebî Dâvûd, 2473.

    [110] Hâcetini gidermesi abdest alması, yemek yemesi gibi. Eğer bunların mescidde giderilme imkânı yoksa tabi. Alış veriş için veya ehliyle temas için çıkması ise katiyyen caiz değildir.

    [111] Buhârî, 2029 ; Müslim, 297.

    [112] Buhârî, 2026 ; Müslim, 1173.

    [113] Günümüz alimlerince 2750 gram olarak takdir edilmiştir.

    [114] Buhârî, 1503 ; Müslim, 984.

    [115] Buhârî, 1510 ; Müslim, 985.

    [116] İrşâd es-Sârî, İbrâhim Şakra; 3/90.

    [117] İrşâd es-Sârî, s.92
#13.09.2006 13:57 0 0 0
  • Bismillahirrahmanirrahim

    Es selamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuh


    KURÂNI KERİM VE BAŞÖRTÜSÜ

    Mümin ve Müslüman olan insanlar prensip olarak Kuran'ın emir ve yasaklarına uyulması gerektiğinde hemfikirdirler. Ancak neyin Kuranda bulunduğu neyin bulunmadığı konusu o kadar kolay anlaşılır değildir. Bunu tespit için metodoloji ve bir suje/anlayan olarak insanın tavrı önemlidir. Metodoloji önemlidir, çünkü Kuran da bir metindir ve onun ne olduğu, kimi muhatap aldığı, ne yapmak istediği ve bu isteğini ifade etmek için kullandığı araçlar bilinmeden onun anlaşılması mümkün olamaz. Bu anlamanın bir aktörü olarak insanın tavrı da önemlidir çünkü onu, o ne ise o olarak mı, yoksa kendisi ne istiyorsa öyle mi anlayacak olması, sonucu değiştirir. Böyle kısa bir yazıda elbette Kuran'ı Kerim'i anlama metodu üzerine söylenebilecek her şeyi söylememiz ne mümkün ne de uygundur. Ama şu kadarını zikretmemiz de gereklidir:

    1.Kurânı Kerimin, kendisinin de on bir kez vurguladığı gibi o Arapça bir metindir ve bunun anlamlarından biri, onu doğru anlamanın ancak bu dilin kuralları içerisinde mümkün olacağıdır. Dilinin elvermediği hiç bir mana ona nispet edilemez.

    2.Dili açısından Kuran'ın ne söylemek istediğini en iyi anlama durumunda olanlar elbette onun ilk muhatapları idi ve onların, özellikle de ittifakla anladıkları bir mananın onda bulunmadığını, ya da onun aksinin olduğunu söylemek imkansız ve mantıksızdır. Bu elbette Kuranda bulunan her mananın onlar tarafından ortaya konduğu ve artık onda başka hiçbir mananın çıkarılamayacağı anlamına gelmez. Çünkü Kurânın sürekli açılacağını da onun bizzat kendisi söylemektedir.

    3.Kuranın manaları ya bizzat onun direkt (ibare ve mantuk) ve dolaylı (işaret) olarak lafızlarından, ya da bu lafızların gereğinden ve tabii sonucundan (iktiza ve mefhum) anlaşılır. Bu da yine onun dili demektir. Çünkü benim, arkadaşıma, onunla ortak olduğumuz bir mal için: bunun üçte ikisi benimdir demem, üçte birisinin onun olduğunu söylemiş olmam anlamını da içerir. İşte bu anlamların birincisi direkt olarak lafızdan, ikincisi ise o lafzın iktiza ve mefhumundan anlaşılan manalardır ve her iki mana da bu sözde mevcuttur. Ama kalanı da bölüşmeliyiz manası bu sözde yoktur. Yani bu söz ona ihtimalli değildir.

    Bu kısa metot bilgisinden sonra başörtüsü meselesini, yani kadınların başlarını kapatmasının hükmünü Kurandan anlamaya çalışırsak karşımıza çıkan durum şudur:

    Herkesin bildiği gibi, Nûr Suresi 31. Ayette Allah (cc) kadınların ziynetlerini (süslerini ya da güzelliklerini), sayılan kimseler dışındakilere göstermemelerini ve başörtülerini (hımarlarını) yakalarının (ceyblerinin) üzerlerine dökmelerini emretmektedir. Ceyb (ç. Cüyûb) gömlek ya da hırka gibi giysilerin, boyun altından düğme ile açılan yırtmaç yeridir. Yani, başörtülerle örtülmesi istenen yer, çenenin altına tekabul eden ve bizim döş dediğimiz bölgedir. Ceyb aslında bedende değil elbisede bulunur. Ama bununla kastedilen şeyin ceybin kendisi değil, bulunduğu yer olduğu açıktır. Keza ziynetten kastedilen de onun bulunduğu bölgedir. Yoksa takı anlamındaki ziynetlerin bizzat kendilerinin gösterilmemesinin bir anlamı yoktur.

    Şimdi bu ifadeden direkt olarak anlaşılan birinci mana, kadınların döşlerini de kapatmaları gereğidir. Ama hedef sadece bu olsaydı Allah (cc) Ceyblerini de/döşlerini de kapatsınlar derdi. Başörtüleri/hımarları ile kapatsınlar denmiş olması, tabii olarak bunun da bir anlamının olmasını, ve başın örtüsünün de bulunmasını gerektirir. Yani bu mana, bu ifadenin dilinin bir gereği/iktizasıdır. Eğer istenen şey sadece döşlerinin kapatılması olsaydı böyle söylemekle Allah, fazladan ve gereksiz bir kelime kullanmış olurdu. Biz bir insana mesela: Gömleğinizle diz kapaklarınızı örtün demiş olsak, ona sadece dizinin örtülmesi gerektiğini anlatmış olmayız. Bunu kastetmiş olsaydık, dizleriniz örtülü olsun derdik. Aksine bunun anlamı; gömlek bulunsun, o örteceği yerleri örtsün ve de diz kapaklarını örtecek şekilde uzun olsun, oraları da onunla örtün demektir. Ya da meclis iç tüzüğüne konan kravat takma mecburiyetini, Rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti'nin: İstenen şey, kravat takılmasıdır. Bunun boyuna takılacağı tasrih edilmemiştir. Binaenaleyh, ben meclise girsem, kravatı yine belime bağlayarak girerim şeklinde yorumlaması elbette sadece bir espri ve muziplik olarak görülebilir.

    Konu ili ilgili ikinci ayet-i kerime Ahzâb Suresi 59. ayetidir. Orada da Allah (cc) şöyle der: Ey Nebi! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle cilbablarının bir bölümünü üzerlerine atsınlar. Böyle yapmaları tanınmalarının, böylece de taciz edilmemelerinin en uygun yoludur. Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. Cilbâb da Hımâr gibi başa atılan, ama ondan daha büyük olup bedenin büyük bir kısmını örten atkı gibi bir üstlüktür. Mümin kadınların bir dış elbisesidir ve bir bakıma da alamet-i farikasıdır. Burada da Üzerlerine atmaktan sözedilir. Eğer bu üzerleri ni en üst noktalarından başlatacaksak böylece başın da kapalı olacağı anlaşılır. Eğer omuzlardan başlatacaksak, omuzlara atılan bir giysinin, atılmış olması için daha yukarılarda olması gereği de ortadadır. Yani her halü kârda bu ifade de başın kapalı olmasını gerektirir. Buradaki bir başka önemli husus, kadınların üzerlerine atacakları bu üstlüğün, onların tanınmamasını değil, tanınmasını sağlamasıdır. Oysa örtü insanın kim olduğunu gizleyen bir araçtır. Öyleyse bununla da kastedilen şey; Ayşe mi Fatma mı oldukları tanınsın değil, mümin ve iffetli oldukları tanınsın da kimse kendilerini rahatsız etmesindir.

    Görüldüğü gibi, eğer başka hiçbir delil bulunmasaydı dahi Kuranın dilini birazcık bilen ve kendi ideolojisine destek arama gibi bir maksadı bulunmayan her sağlam insan sadece bu iki ayetten dahi kadınların başlarının kapatılması gereğini rahatlıkla anlayabilirdi. Ayrıca biz biliyoruz ki, Hz. Peygamber bu ayetlerden ve bütünüyle İslam'dan, kadınların tesettürünün başlarını da kapsadığını anlamış, kendi hanımlarına böyle uygulatmış ve arkadaşlarının/sahabenin hanımları da aynı şeyi yapmışlardır.

    Bütün bunlarla beraber Hz. Peygamberden günümüze bütün İslam alimlerinin bunu böyle anlamış olmaları ve kesintisiz bir kabulle bunun bize kadar böyle gelmiş olması, baş örtmenin kadınlar için dinde gerekli olduğunun ve bu ayetlerin anlamlarının böyle olduğunun en önemli delilidir. Buna felsefî anlamda gelenek, ya da yaşayan sünnet, hatta yaşayan Kuran diyebiliriz ve İmam Malik'in de ısrarla üzerinde durduğu gibi bu bir bakıma manevi tevatürdür. Kastı mahsusası olmayanlar için reddi mümkün değildir.

    Özetle, mümin kadınların başlarını örtmeleri Kurânın bir emridir. Bunu sünnet böyle beyan etmiş ve uygulamıştır. O günden bu güne de bu anlayış, aksine hiçbir görüşle sekteye uğramadan manevi bir icma olarak kabul edilmiştir. Aksini iddia etme İslam akidesi açısından da tehlikeli bir noktada olma demektir. Çünkü İslam ne ise odur. O kendini kendi tanımlar. İnsanlar onu kendini tanımladığı gibi kabul ederler ya da etmezler. Ama değiştirme hakları olmamalıdır.

    Başörtüsünün değişik şartlarda çıkarılıp çıkarılamayacağı ise ayrı bir husustur ve bu da ancak zamansal, lokal, kişisel bir fetva olabilir. Genellenebilecek bir fıkıh olamaz. Yine de böyle zamansal bir fetvanın dahi çok kolay olamayacağı bir gerçektir. Çünkü dinler, ideolojiler ve düşünceler sembolleriyle varolabilirler. Tesettür ise İslam'da sadece kadının değil, bütünüyle İslamın sembollerinden biridir. Belki de en önemli sembolüdür. Medeniyet dönüştürmek isteyenlerin modernleşmeyi kadınların tesettürden çıkması ile özdeş görmeleri, bu sebeple anlamsız değildir. Modernleşmenin İslam dünyasına kadın üzerinden taşınmış olması da çok manidardır. Bu konu üzerende bunca ısrar etmelerinin sebebi de bundandır.

    Aliyyul Kârî, Şifa Şerhinde şu anlamda bir hadis nakleder. Kalıplar benzeşince kalpler de benzeşir. Böyle bir hadisi hadis kaynaklarında bulamamış olmamıza rağmen, doğru bir söz anlamında bu bir hadistir ve psiko-sosyal bir gerçeği anlatır. Nitekim günümüz düşünürleri de aynı şeyi söylemektedirler: Georg Simmel, giyimin doğrudan yürüyüş temposunu, endamını, jestleri belirlediğini ve dolayısıyla benzer biçimde giyinen insanların benzer davranışlar sergilediklerini ileri sürer

    Kaynak: Faruk Beşer
#12.09.2006 12:59 0 0 0
  • Bismilahirrahmanirrahim

    Es selamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuh

    Uzun bir aradan sonra yeniden aranizdayim insha allah
    Masha allah, ramazana özel bölüm acmakla cok güzel bir fikir ortaya atmis ustam, yine onun yardimiyla bende acizane burada bir iki ilim yayinlayabiliyorum, allah razi olsun...


    Selef-i Sâlihîn Ve Ramazan

    Hamd, Alemlerin Rabbi Allaha mahsustur. Salâtü Selâm Rasûlullah sallallahu aleyhi ve
    sellemin, ehlinin, sahabesinin ve de kiyamete kadar onlari dost edinen herkesin üzerine olsun.
    Mübârek Ramazan ayi vesilesiyle takdim etmis oldugumuz risâlemiz, umariz tüm
    kardeslerimize bir ögüt olur. Ve bizlere de bir duâyi esirgemezler insâallah. Allah azze ve

    celle hepimizi rizasina nâil eylesin. (Amin).1[1]

    Mübârek Ramazani Nasil Karsilamaliyiz?

    Ramazan ayi, insanlara yol gösterici, dogrunun ve dogruyu egriden ayirmanin açik delilleri
    olmak üzere kendisinde Kurân indirilen aydir... (Bakara, 2/185)
    Allahu Teâla Ramazan ayina bazilarini s öyle sayabilecegimiz ve diger aylardan farkli pek çok
    özellik ve üstünlükler vermistir;
    1. Oruç tutanin agiz kokusu Allah nezdinde misk kokusundan daha hos tur.
    2. Melekler oruçlulara iftar vaktine dek magfiret diler.
    3. Allah azze ve celle her gün cennetini süsler ve söyle buyurur:
    Salih kullarimin üzerlerindeki sikinti ve eziyet veren seyleri atarak sana gelmelerine fazla bir
    zaman kalmadi&.
    4. Bu ayda azgin seytanlar zincire vurulur, cennetin kapilari açilir, cehennemin kapilari
    kilitlenir.
    5. Yine bu ayda bin aydan daha hayirli olan Kadir gecesi vardir. Bu gecenin hayrindan
    mahrum kalan kimse, hayrin tümünden mahrum kalmis demektir.
    6. Ramazanin son günü bütün oruçlulara magfiret olunur. Bu ayda Allahin cehennem
    ates inden azad ettigi kimseler vardir ki, bu da Ramazanin tüm gecelerinde gerçeklesir.
    Böylesine özellik ve faziletlere sahip olan bir ayi nasil karsilayalim? Salih bir kimse bu ayi;
    samimi bir tevbe, tam bir kararlilik, vakitlerini salih ameller ile mamur etmek niyetiyle
    karsilar. Allahu Teâladan kendisine güzel bir s ekilde ibadet edebilmemiz için yardimini
    esirgememesini niyaz ederiz. (Amin).
    O halde Ramazani en güzeliyle degerlendirmek için ne gibi salih amellerde bulunmaliyiz
    sorusunun yanitini birlikte arayalim; 2[2]

    Ramazanda Yapilmasi Gereken Salih Ameller:

    Oruç

    Ademoglunun bütün amelleri kendisinindir. Bir iyilik on misli ile yediyüz katina kadar
    mükâfat görecektir. Aziz ve celil olan Allah da Oruç müstesnâ, o benimdir ve onun
    mükâfatini verecek olan benim; o arzularini, yemesini, içmesini benim için terk etti buyurur.
    Oruçlunun iki sevinci vardir; biri iftar ettiginde digeri Rabbine kavusacagi gündedir.
    Andolsun oruç tutanin (orucundan dolayi) agiz kokusunun degismesi Allah nezdinde misk
    kokusundan daha hostur3[3]



    Kim Ramazani (farziyetine) inanarak ve ecrini Allahtan umarak oruçla geçirirse geçmis
    günahlari bagislanir 4[4]
    Her kim yalan söz söylemeyi ve o dogrultuda amel etmeyi terk etmeyecek olursa, onun yeme
    ve içmeden uzak durmasina Allahin ihtiyaci yoktur 5[5]
    Oruç bir kalkandir. Sizden herhangi bir kimse oruçlu oldugu günde çirkin söz söylemesin,
    kötü is islemesin, cahillik etmesin. Herhangi bir kimse kendisine sövecek olursa ben
    oruçluyum desin 6[6]
    Bu bakimdan oruç tutan kimsenin; kulagi, gözü, dili ve bütün azalariyla oruçlu olmasi gerekir.

    Oruç tuttugu gün ile oruçlu olmadigi gün arasinda daha olumlu bir degisiklik olmalidir. 7[7]


    Namaz

    Rahmanin kullari yeryüzünde agir ve vakûr yürürler. Cahiller onlara satas arak hitap
    ettiklerinde onlar: Selametle, der geçerler. Onlar gecelerini Rablerine secde ile kiyam ile
    (namaz kilmakla) geçirirler" (Furkan, 25/63-64).
    Her kim Ramazani (farziyetine) inanip ecrini de Allah&tan umarak namazla geçirirse geçmis
    günahlari bagislanir 8[8]
    Geceleri namaz kilmak, Rasûlullah ve ashabinin üzerine düs tükleri bir sünnetti. Aise
    Radiyallahu anhâ, Gece namaz kilmayi birakma. Çünkü Rasûlullah Sallallahu Aleyhi
    Vesellem onu birakmaz; hastalanir veya yorgun düserse oturarak namazini kilardi der.
    Ömer b. Hattab Radiyallahu anh da gece arzuladigi kadar namaz kilar, gece yarisi olunca da
    aile efradini namaza kaldirirdi. Onlara, "Namaza, namaza" der ve ..Ve aile halkina da
    namazi emret, sen de ona sebatla devam et. Biz senden bir rizik istemiyoruz, seni
    riziklandiran Biziz, güzel akibet takvânindir (Tâhâ, 20/132) ayetini okurdu.
    Alkame b. Kays söyle der: Bir gece Abdullah b. Mesud Radiyallahu anhin yaninda kaldim.
    Gecenin ilk vakitlerinde kalkip namaz kildi. Tipki mahalle mescidinde namaz kilan bir imam
    gibi agir agir, tane tane okuyordu. Bununla birlikte çevresinde bulunanlar onun kirâatini
    isitmiyor, hatta kendi sesini kendisi de isitmeyecek hale geliyordu. Nihayet sabaha yakin
    alaca karanliga (tan yerinin agarmasina) aksam ezani ile aksam namazinin bitirilecegi kadar
    bir zaman kaldi mi vitir kilardi.
    Sahabe fecre yakin bir vakte kadar sürekli namaz kilardi. Geceleri namaz kilmak, Rasûlullah
    ve ashabinin üzerine düstükleri bir sünnetti. Aise Radiyallahu anhâ, Gece namaz kilmayi
    birakma. Çünkü Rasûlullah Sallallahu Aleyhi Vesellem onu birakmaz; hastalanir veya yorgun

    düs erse oturarak namazini kilardi der. 9[9]

    Infak

    Rasûlullah Sallallahu Aleyhi Vesellem insanlarin en cömerti idi. Ramazanda diger günlere
    nisbeten daha çok gayret ederdi. O, bizlere de sunu ögütler, Sadakanin en faziletlisi
    Ramazanda verilenidir[10]
    Ömer b. Hattab söyle der Rasûlullah Sallallahu Aleyhi Vesellem bize sadaka vermemizi
    emretti. Bu sirada benim de yanimda bir miktar malim vardi. Kendi kendime


    Eger, Ebû Bekiri geçmem mümkünse iste onu bu gün geçecegim dedim ve malimin
    yarisini getirdim. Allah Resûlü bana,
    Aile halkina ne biraktin? diye sordu. Ben de bunun kadar dedim. Ebu Bekir ise
    yanindakilerin hepsini getirdi. Allah Resûlü ona,
    Ailene ne biraktin?diye sorunca;
    Onlara Allah ve Resûlünü (sevgisini) biraktim dedi. Ben de,
    hiçbir hususta ebediyen seni geçemeyecegim, dedim.
    Görüldügü gibi Ramazan ayinda sadakanin bir üstünlügü, bir özelligi vardir. O halde bu
    konuda elimizi açik tutmaliyiz, durumumuza göre sadaka vermeye, infakta bulunmaya gayret
    göstermeliyiz.

    Sadaka vermenin birçok çesidi vardir. Bunlardan bazilari söyledir: 11[11]

    Yemek Yedirmek

    Onlar, kendi canlari çekmesine ragmen yemegi, yoksula, yetime ve esire yedirirler.Biz size
    Allah rizasi için yemek yediriyoruz; sizden ne bir karsilik, ne de bir tesekkür bekliyoruz. Biz,
    sert ve belâli bir günde Rabbimizden (;nun azâbina ugramaktan korkariz (derler). Iste bu
    yüzden Allah onlari o günün fenaligindan esirger; (yüzlerine) parlaklik, (gönüllerine) sevinç
    verir. Sabretmelerine karsilik onlara cenneti ve (cennetteki) ipekleri lutfeder (I nsan, 76/8-
    12).
    Selef-i salihîn yemek yedirmeye oldukça gayret gösterir, buna birçok ibâdete göre öncelik
    tanirlardi. Bu ister aç bir kimseyi doyurmak ister çevresindeki salih arkadaslarini yedirmek
    olsun fark etmezdi. Yemek yedirilecek kimsede fakirlik sartini aramazlardi.
    Seleften birisi söyle diyor; Arkadaslarimdan on kisiyi dâvet edip onlara canlarinin çektigi bir
    yemek yedirmem benim için I smailogullarindan on tane köleyi azad etmekten daha
    sevimlidir.
    Seleften pek çok kimse oruçlu oldugu halde iftarini açacagi yemegi baskasina yedirir, onu
    kendisine tercih ederdi. Onlar kendisi oruçlu oldugu halde kardes lerini yedirir, bununla da
    yetinmeyip onlara hizmet eder ve onlarin rahat etmelerine gayret gösterirdi.
    Yemek yedirme ibâdeti bir takim ibadetlerin de kaynagini teskil etmektedir: Kendilerine
    yemek yedirilen kardesler sevinir, onlara muhabbet beslenir. Bu da cennete girmeye bir sebeb
    teskil eder:
    Iman etmedikçe cennete asla giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de asla iman etmis
    olamazsiniz[12]
    Yine yemek yedirmek sebebi ile salihlerle birlikte oturup kalkilmis olur ve yedikleri yemek
    neticesinde ibadetlere karsi güç ve kuvvet kazanmalari nedeniyle onlara bu hususta yardimci

    olundugu için ecir umulur. 13[13]

    Iftar Vermek

    Oruçluyu iftar ettiren onun kadar sevap alir da oruçlunun ecrinden bir sey eksilmez[14]
    Kim bir oruçluyu iftar ettirir yahut bir gaziyi techizatlandirirsa ona da ayni ecir vardir[15]

    -------------------------------------------------------------

    1[1 ] Abdullah Yolcu, Mübarek Ramazan Ayi ve Rasulullahin Orucu, Guraba Yayinlari El Brosürleri.
    2[2 ] Abdullah Yolcu, Mübarek Ramazan Ayi ve Rasulullahin Orucu, Guraba Yayinlari El Brosürleri.
    3[3 ] Buhârî, Muslim.
    4[4 ] Buhârî, Muslim.
    5[5 ] Buhârî.
    6[6 ] Buhârî, Muslim.
    7[7 ] Abdullah Yolcu, Mübarek Ramazan Ayi ve Rasulullahin Orucu, Guraba Yayinlari El Brosürleri.
    8[8 ] Buhârî, Muslim.
    9[9 ] Abdullah Yolcu, Mübarek Ramazan Ayi ve Rasulullahin Orucu, Guraba Yayinlari El Brosürleri.
    10[ 10] Tirmizî.
    11[ 11] Abdullah Yolcu, Mübarek Ramazan Ayi ve Rasulullahin Orucu, Guraba Yayinlari El Brosürleri.
    12[ 12] Muslim.
    13[ 13] Abdullah Yolcu, Mübarek Ramazan Ayi ve Rasulullahin Orucu, Guraba Yayinlari El Brosürleri.
    14[ 14] Sahihtir, Nesâî,
    15[ 15] Sahihtir, Bkz. Tergib.
    Abdullah Yolcu, Mübarek Ramazan Ayi ve Rasulullahin Orucu, Guraba Yayinlari El Bros ürleri.
#09.09.2006 13:21 0 0 0
  • Bismillahirrahmanirrahim
    Allahin selami üzerinize olsun!

    Bir hadiste ben yazayim dedim :)

    Utanmadıktan sonra dilediğini yap!
    Buhârî, Enbiyâ, 54; EbuDâvûd, Edeb, 6.



    Vesselamu aleykum!
#04.07.2006 13:05 0 0 0
  • Şeyh Ahmet Mektubu: Zaman zaman gönderilen ve herkese dağıtılması istenen şu mektubun aslı var mıdır? MEDİNE-İ MÜNEVVEREDEN GELEN BU VASİYETNAMEYİ OKUYUNUZ VE OKUTUNUZ.!!!!!! BİSMİLLAHİRRAHMANIRRAHİM Medine-i Münevvere de Türbe-i Şerif Hatibi Şeyh Ahmet Diyor ki: "Vallahülazim bu vasiyetnamede zerre kadar yalan yoktur. Bir cuma gecesi namazımı eda edip uyumaya varmıştım. Harem-i Şerif tarafından; "Ya Şeyh Ahmet" diye bana bir nida geldi. "Lebbeyk Ya Rasulallah" deyip Peygamber Efendimiz (s.a.v.)in şahsını gördüm. Rasulüllah s.a.v.) efendimiz şöyle devam etti: Ya Şeyh Ahmet!... Allah-ü Taala huzurunda yüzüm kalmadı. Sana haber veriyorum ki, geçen cumadan bu cumaya 16000 kişi öldü. İçlerinden bir tek Müslüman çıkmadı. Gelenlerin amel defterlerini kara ve sol elinde gördüm. Ya Şeyh Ahmet!... Evvela ana ve babalarına asi oldular ve zekatlarını men ettiler. Hacı olup haram yemeyi adet ettiler. Herkes nefsinden başka bir şey düşünmedi. Yüzlerinde haya kalmadı. Dünya malı ile nasip olan tartılarına hıyanet etmeyi adet ettiler. Ya Şeyh Ahmet!... Benim ümmetlerime haber eyle "Yaptıkları günahlardan tövbe ve istiğfar etsinler, namaz kılsınlar, zekat vermesini adet etsinler." Ya Şeyh Ahmet!... Ümmetlerime haber eyle, "Kıyamet alametleri zuhur ediyor. Hak Taala ya asi olmasınlar. Çok yakın bir zamanda, 3 gece güneş tutulacak. 3 günden sonra mağribten doğup, maşrıka batacak. Kuran-ı Kerim insanların gözüne gözükmeyecektir. Ümmetime söyle günahlarına tövbe etsinler. Yakın bir zamanda İsa (a.s.) nın inmesi zuhur edecek. Ya Şeyh Ahmet!... Ümmetlerime haber eyle, "Kudret kalemiyle her kim bu vasiyetnameyi bir köyden bir köye, bir kazadan bir kazaya, bir ilden bir ile, bir devletten bir devlete gönderirse Huzur-u Mahşerde günahları affedilir. Hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.v.)yı Şahsı ile görmüş olur. Kim vasiyetnameyi işitip de yazmazsa, bir köye veya bir başka yere göndermezse, yüzü kara ola." Türbe-i Şerifin Hatibi Şeyh Ahmet 3 defa yemin edip, "Vallahilazim bu vasiyetnamede yanlış bir bilgi verirsem, bu dünyadan öbür dünyaya imansız gideyim" dedi. 15 günde Medine-i Münevvere de yazılmış olup "TÜM ÜSLÜMANLARA" gönderilmiştir. NOT: "Bunu her müslümanın okuması için elinizden geleni yapınız.

    El cevab:

    Böyle bir şeyin olabilmesi şeran mümkün değildir. Bir defa bizim dinimiz rüyalarla belirlenmez. Bu durum da gösteriyor ki, bizim ulemamız, rüyada görülen, Hz. Peygamber dahi olsa rüya ile amel edilmez kuralını çok isabetlice koymuşlardır. Çünkü insanın Hz. Peygamberi rüyasında görmesi elbette büyük bir şereftir ve muhtemelen her hangi bir Müslüman onu rüyasında görse ve o da ona bir emirde bulunsa onu yerine getirmeyi bir şeref sayar. Ancak böyle objektif olmayan durumlar ortaya çıkabileceği ve bir takım kötü insanların bunu istismar edeceği için bu yol kapatılmıştır.


    Bunu niçin yapıyorlar? Doğrusu bu çok öncelerden beri vardır ve anlaşılan teknolojik gelişmelere göre yeni sürümleri ortaya çıkıyor. Mesela ben İmam Hatip orta okulunda iken çıkan sürümünde hatırladığım kadarıyla "devletten devlete" ibaresi yoktu. Anlaşılan Hz. Peygamber de bu Internet denen nesneyi öğrenmiş olmalı. Akla gelen ilk husus, Müslümanların kalplerine şüphe atma, dinleri konusunda onları acabalara itme.

    Yani böyle absürd bilgilerle öncelikle onların imanlarını sarsma, sonra da Hz. İsanın gelmekte olduğunu asil kurtarıcının o olacağını, binaenaleyh, gecikmeden seviyyete / Hıristiyanlığa intisap etmek gerektiğini Müslümanlara empoze etme. Bu günlerde Hz. İsa inecek mi? tartışmalarını hatırlayınca bu mektup bana bu açıdan çok anlamlı geldi.


    Kaynak: Faruk Beser
#03.07.2006 10:04 0 0 0
  • Bismillahirrahmanirrahim

    Es selamu aleykum!


    Allah razi olsun abla, gercekten dogru sözler....

    Dünya sevgisi gözümü döndürmüs, kalbimizi katilattirmis

    insan modayı her an takip eder ama
    Peygamberimiz (s.a.v) sünnetini bilmez veya
    bilsede uygulamaz...


    subhanallah! ne kadarda dogru bir söz
    gerci hepside dogru ama bu cok etkiledi beni


    Sahsen ben bunu e-mail olarak arkadaslarima gönderecegim, sizede tavsiye ederim

    Cezakallahu hayran
    Vesselamu aleykum!
#28.06.2006 14:29 0 0 0