ilk yazimdan alintilar:Ancak bütün bu gelismelere ve degisimlere ragmen henüz birtakim engelleri asamayip hak dine, Islâm'a ve Kur'ân'a ulasamayan bir kesim varsa, onlar konumlarina, durumlarina, yasadigi sartlara, zamana ve kendisine verilen akil nimetini kullanma güçlerine göre muameleye tâbi tutulacaklardir. Allah hiçbir kuluna zulmedecek degildir, hiçbir kulunun kaldiramayacagi bir yük ve mükellefiyet de vermemistir.
Esselamu aleykum!!!
Degerli kardesim altinin erkege dinimizce haram oldugu gibi, inancimiza göre dogum günlerini kutlamak, yilbasi kutlamak, sevgililer günü vs. gibi uydurulmus sahte bayramlari kutlamak ve tebriklesmek caiz degildir.
Bunlar gayri müslimlerin bayramlaridir.
ALLAHIN elcisi sallallahu aleyhi ve sellem söyle buyurmaktadir:
KIM BIR KAVMI TAKLIT EDERSE, O ARTIK ONLARDANDIR
diger bir hadiste: KI$I KIYAMET GÜNÜ SEVDIGI ILE BERABERDIR
insa allah ilerki günlerde bu hadislerin kaynaklarinida yazacagim, fakat su an pek müsait degilim.
Rabbim celle celaluhu iman edip amel eyleyenlerden eylesin, allahumme emin!!!
vesselamu aleykum!!!
Gercekten ibret almak isteyenler buyursun...bizleri kanayan agac ile, carpilmis kiz ile aldatmasinlar, düsünüp ibret alsinlar, ve neler yapabilecegimizi iyice tefekkür etsinler......
Arkadaslar bu konu hakkinda cok genis bir ara$tirmam oldu, bunlarin neticesini sizler ile paylasmak istiyorum, in$a allah faydali olacaktir.
Alakanizdan dolayi tesekkür eder cezakallahu hayran derim
Öncelikle genel bilgi vermek istiyorum
SAKAL DÎNEN GEREKLİDİR...
Hamd, Alemlerin Rabbi Allaha mahsustur. Salâtü Selâm Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemın, Ehlinin, Sahabesinin ve de kıyamete kadar onları dost edinen herkesin üzerine olsun.
Allahu Teala şöyle buyurdu:
Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan da sakının. Allahtan korkun. Çünkü Allahın azabı çetindir. (Haşr, 59/7)
Kim Allaha ve Peygamberine karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır. (Nisa, 4/14).
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurdu:
Şeytan artık bu topraklar üzerinde kendisine tapılmasından ümidini kesmiştir. Fakat bunun dışında sizin önemsemediğiniz bazı şeylerde ona itaatiniz onu memnun eder. Bundan kaçının. Muhakkak ki ben size iki şey bıraktım ki bunlara sarıldığınız sürece sapıklığa düşmezsiniz. Bunlar Allahın Kitabı ve Peygamberinin Sünnetidir.[1]
Bu ayet ve hadisler bize şunu ifade ediyor. Müslüman gerek akaid gerek feraiz gerekse dua ve zikirde ve bütün işlerinde Allahın Kitabı ve Peygamberin Sünnetine sarılmadıkça gerçek bir müslüman olamaz. Bunun zahiren ve batınen, tam bir teslimiyet, gönül hoşnutluğu ve ihlas üzere olması gerekir. Şöyle ki; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin sözlerini yeryüzündeki tüm insanların sözlerine tercih eder. Büyük küçük ayrımı yapmadan İslamın tüm emirlerine sarılmaya çalışır. Zira İslam parçalanamaz bir bütündür. Hak bölünme kabul etmez. İslamda orta bir çözüm yoktur. Bazılarınca küçük görünen bir bir takım emirler şeriatin nazarında büyüktür.
Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Halbuki, Allah katında çok büyük (bir suç)tur. (Nur, 24/15)
Bilindiği gibi, bugün bir çok müslüman sakal tıraşı hastalığına müptela durumdadırlar. Kültür işgalinin etkisi ile müslümanlar başta sakal tıraşı olmak üzere bir çok gayri İslami adet ve davranışları benimsemiş bulunuyorlar. İslam ümmetinin aydınlık tarihinde böyle bir şey görülmemiştir. Müslümanların hidayet önderi imamlarından sakalını kesen tek bir fert dahi yoktur. Bu sapık adet bize, ülkemizi işgal eden kafirlerden veya aramızdan kafirlerin ülkelerine gidip, salih geçmişlerinin yolundan yüz çevirip kendilerini tamamen onlara benzeterek, kendilerine müminlerin yolundan başka yollar seçen kimseler vasıtasıyla girmiştir.
Allahu Teâlânın müslüman kardeşlerimizi faydalandırması ümidiyle burada sakalın İslam daki yerini açıklamaya çalışacağız.[2]
Sözlükte Ve Şeriatte Sakalın Ölçüsü:
Sakal: Yanaklar ve çene arasında çıkan kılların ismidir.
Bıyık dışında, çene, iki çene kemiği altı, iki yanak ve boynun iki yanında biten tüm yüz kılları sakaldır.
Sakal bırakmanın hükmü: Sakal bırakmak akıl baliğ bütün müslüman erkeklere farzdır. Bunu, bırakılmasını emrederek, kesilmesini veya bir kabzadan fazlasının kısaltılmasını yasaklayarak Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem farz olduğunu bildirmiştir. [3]
Sakal Bırakılması Hakkında Hadisler:
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
Bıyıkları kısaltın, sakalları bırakın.[4]
Bıyıklarınızı iyice kısaltıp, sakallarınızı bırakın[5]
On şey fıtrattandır: Bıyığın kesilmesi, sakalın uzatılması, misvak, istinşak (Burna su çekmek), mazmaza (ağza su çekmek), tırnakları kesmek, parmak mafsallarını yıkamak, koltuk altını temizlemek, etek tıraşı olmak, intikhasul-mâ (yani istinca yapmak). [8]
İbn Ömer radıyallâhu anhümâ anlatıyor: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki:
Bıyıkları kısaltın, sakalları olduğu gibi bırakın.[9]
Hadis metinlerinde geçen Evfû, Veffirû Efu ve Ercû gibi tüm kelimeler aynı anlamı ifade ederler. Yani sakalın kendi hali üzerine bırakılması anlamına gelir.
* İfa demek sakalın hiç kesilmeden uzaması ve çoğalması için kendi haline bırakılması demektir. Evfu, Efu anlamındadır. Yani sakalın kısaltılmaksızın, kendi hali üzere olduğu gibi bırakılması anlamındadır.
* Kisranın Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme gönderdiği iki elçinin ikisi de sakallarını kesmiş, bıyıklarını ise uzatmışlardı. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem huzuruna gelen bu adamların yüzlerine bakmak istemedi ve onlara
Yazıklar olsun, size bunu kim emretti? diye çıkıştı. Onlar da
Bize bunu Rabbimiz (yani Kisra) emretti dediler. Bunun üzerine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
Fakat Rabbim bana sakalımı uzatmamı ve bıyığımı kısaltmamı emretti.[10]
Allahu Ekber! Vah! O sakalını kesen müslüman, işin büyüklüğüne baksın ki; acaba Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem onun yüzüne bakmaktan eza duyarsa ne hissedecek? Hatta yüzünü şöyle diyerek ondan çevirirse ne cevap verecek?
Yazıklar olsun! Sana bunu kim emretti?! Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ashabına emrettiği her şeyi öncelikle kendisi yerine getirirdi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem uzun ve gür sakallı idi. [11]
Sakal Tıraşının Haram Olduğuna Dair Deliller:
1) Allahın yarattığını değiştirme: Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:
Allahın yaratışında değişme yoktur. (Rum, 30/30)
Yani Allahın yaratışında ve sizi yarattığı şekilde değişiklik yoktur. Allahu Teâlâ İblisin şöyle dediğini naklediyor:
Şüphesiz onlara emredeceğim de Allahın yarattığını değiştirecekler. (Nisa, 4/99).
Bu nas açıkça, şerî bir izin olmaksızın, Allahın yarattığını değiştirmenin, şeytanın emrine itaat olduğunu göstermektedir. Sakal tıraşının Şeytanın sevdiği ve emrettiği bir yaratılışı bozma eylemi olduğunda hiç kuşku yoktur.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
Kendilerini güzelleştirmek için dövme yapan ve yaptıran, yüzden kıl alan (kaşlarını incelttiren), dişlerinin seyrekleştirmek için dişlerinin arasını yontturan kadınlara Allah lanet etmiştir. Allahın yaratmış olduğu şekli bozanlara da lanet etmiştir.[12]
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bütün bu davranışları Allahın yaratmış olduğu şekli bozmak olarak kabul etmiştir. Sakal tıraşının da güzellik için işlenilen bir yaratılışı bozma eylemi olduğunda şüphe yoktur. Ve bu davranış da, yaratılışı bozmaya yönelik diğer davranışlar ile, laneti gerektiren illette müşterektir. Sakal tıraşı Allahın yarattığına itiraz demektir. Zira Allahu Teâlâ insanı en mükemmel surette yaratmıştır. Allah azze ve celle şöyle buyurdu:
Sizi şekillendirdi ve şekillerinizi de güzel yaptı. (Tegabun, 64/3)
Biz, hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. (İsra, 17/70)
Biz insanı en güzel biçimde yarattık. (Tin, 95/4)
Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allahın sanatıdır. (Neml, 27/88)
Şüphesiz sakalın kesilip atılması bu büyük nimeti inkar anlamına gelir.
2) Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin emrine muhalefet: Yukarıda örnek verdiğimiz hadislerde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem açıkça sakalın uzatılmasını emretmiş ve kesilmesini yasaklamıştır. Emir ise, emredilen şeyin yapılmasını gerektirir. Emre uyan sevap, uymayan ceza görür. Usulü fıkıhta emir, karine ile lafzın zahiri anlamının kast edilmediğinin anlaşılması hali hariç, vücub ifade eder. Burada ise tüm karineler vücubu tekid etmektedir. Bütün bunlardan sakal tıraşının Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin açık ve kesin emrine aykırı olduğu anlaşılmaktadır.
Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:
Her kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur. (Ahzab, 33/36).
Artık kim Allaha ve Rasulüne karşı gelirse, bilsin ki ona, (kendi gibilerle birlikte) içinde ebedî kalacakları cehennem ateşi vardır. (Cinn, 72/23).
3) Kafirlere benzemek: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem birçok sahih hadisinde Mecusilere muhalefet edin... Müşriklere muhalefet edin... ve Ehli kitaba muhalefet edin... buyurmuştur. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem sakal tıraşının müşriklerin adeti olduğunu ve müslümanların onlara muhalefet etmelerini ve benzememeleri gerektiğini bildirmiştir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu.
Kim bir kavme benzemeye çalışırsa o, onlardandır.[13]
Sakal tıraşı bugün çoğu kafir miletlerin şiarı olmuştur. Bu çirkin adet bize onlardan geçmiştir. Efendimiz şöyle buyurdu: Başkasının sünneti ile amel eden bizden değildir[14]
4) Kadınlara benzemek: Açık bir gerçektir ki Allahın erkekleri kadınlardan ayırdığı en önemli şeylerden biri sakaldır. Bunun tıraş edilmesi de erkeklerle kadınlar arasında ileri derecede benzerlik meydana getirir. Erkeklerden kadınlara benzemeye çalışanlar ise, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin diliyle lanetlenmişlerdir.
Eğer sakal tıraşı kadınlara benzemek değilse, kadınlara benzemek ya ne ile olur?! Sakalın erkekler için birçok faydaları vardır. Bunlardan bazıları şunlardır: Süstür, vakardır, heybettir ve kadın ile erkek arasındaki farktır.
5) Fıtrata aykırılık: Allahu Teâlâ şöyle buyurdu
(Rasûlum!) Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allahın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler. (Rum, 30/30)
Fıtrat: Yani sünnet. Yani Allahın insanları yarattığı saf, temiz hal. İnsanlar buna eğilim duyarlar, buna aykırı şeylerden kaçınma eğilimi üzerine yaratılmışlardır. İnsan fıtrattan gelen bu hasletleri terk ettiği takdirde, insanlığından bir şey kalmaz. Sakal Peygamberlerin seçtikleri ve şeriatlerin üzerinde müttefik oldukları eski bir sünnet ve fıtrattan gelen bir haslettir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hulefai Raşidin, Sahabe ve Tabiinin tamamı uzun sakallı idiler.
Sakal tıraşı; israf, vakit kaybı ve günahı açığa vurmaktır: Sakal tıraşı için jilet, tıraş sabunu ve saire şeylere masraf yapılmaktadır ki bu da Allahın bize emanet olarak verdiği malı uygun olmayan işlerde harcamaktır. Yarın Allah, kıyamet gününde bunun hesabını soracaktır. Bu iş için harcanan paranın fazla bir şey olmadığı söylenemez. Zira Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür. (Zilzâl, 99/9)
Aynı şekilde müslümanın vakti de çok kıymetlidir. Böylesi haram işler ile zayi edilmemesi gerekir. Sakal tıraşı açıkça günah işlemek ve bunu herkese göstermektir. Günahını izhar edenlerin günahları affolunmayacaktır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
Bütün ümmetim affolunur, ancak günahlarını açıktan işleyenler hariç. [16]
İmamların Sakal Tıraşı Konusundaki Sözleri:
Bütün fakihler sakal tıraşının haram olduğunu belirtmişlerdir. İbn Hazm Meratibul İcmaa da şöyle diyor: Sakal tıraşının caiz olmayan çirkin bir davranış olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Yüz, Allahın yaratıcılık kudretinin ileri derecede ifadesini bulduğu bir organdır. Dolayısıyla bu organa saygı duyulması ve korunması gerekir; çirkinleştirilmesi veya ihanete uğratılması değil! Abdullah b. Yezid el-Ensarî radiyallahu anhüden Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem yağma ve ibret amacıyla organların kesilmesini yasakladı.[17]
* İbn Teymiyye İhtiyaratul-İlmiyye de şöyle der: Sahih hadislerde belirtildiği üzere sakal tıraşı haramdır. Kimse mübah görmemiştir.
* Hanefilerden İbn Abidin Reddül-Muhtar da şöyle der: Erkeğin sakalını kesmesi haramdır.
* İmamı Şafi de el-Ümm de sakalı tıraşın haram olduğunu belirtmiştir.
* Malikilerden de el-Adevi, İmam Malikden, sakal tıraşının mecusilerin işlerinden olduğunu nakletmiştir. İbn Abdilber de Temhid de sakal tıraşının haram olduğunu ve bunu ancak kadınlara benzeyen kadınsı erkeklerin yaptığını belirtmiştir.
Çağımızda, önder imamların yolundan giden birçok büyük alim de sakalı kesmenin haram olduğu görüşünde birleşmişlerdir.[18]
Sakal Kısaltılabilir mi?
Alimler bu konuda ihtilaf etmişlerdir. Elbette bu ihtilafın ayrıntılarının yeri bu kısa risale değildir. Fakat sözlü ve fiili hadisler ışığında en tercihe şayan görüş, sakalı kısaltmanın caiz olmadığıdır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemın şemailinden biri de sakalı çok idi[19] Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem uzun sakallı idi.[20] Enes b. Malik radıyallahu anh Onu anlatırken Sakalı şuradan şuraya kadar doldurmuştu dedi ve ellerini boynunun iki yarısında dolaştırdı.[21] Sahabe radıyallahu anhüm Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin öğle ve ikindi namazlarında Kuran okuduğunu, sakalının kıpırdamasından anlıyorlardı. [22]
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemı sevdiklerini söyleyip de onun görüntüsünü ve ona benzemeyi sevmeyenlere ne demeli; Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:
(Rasûlum!) De ki: Eğer Allahı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin. (Âl-i İmrân: 3/31)
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin sakalını eninden ve boyundan kısalttığına dair hadis ise, hüccet olmayacak kadar çok zayıftır. Bazıları; Ömer ve oğlu Abdullah radiyallahu anhümaın sözlerine binaen sakalın bir tutamdan fazlasının kesileceğini söylemektedirler. Fakat bu hüküm doğru değildir. Zira sakalın olduğu gibi bırakılmasına dair sahih hadisler bu sözleri çürütmektedir. Sahih sünnetin olduğu yerde sahabe sözü ile amel edilmez. Çünkü kimsenin sünnete aykırı hüküm vermeye yetkisi yoktur. Sahabelerin radıyallahu anhüma görüşleri değil, rivayetleri hüccettir. Ayrıca Ömer ve oğlu radiyallahu anhüma bu sözü, yılın tüm günleri için değil, bayram günleri için demişlerdir. Bu hususta en sağlam söz, sahih hadislerin zahiri ile amel, yani sakalın kısaltılmadan kendi haline salıverilmesidir. Allah daha iyi bilir. Fakat şunu iyi bilmeliyiz ki, sakalın bir tutamdan fazlasının kısaltılması meselesi ictihadi bir konudur ve bu konuda nasihatten öte sakalını bu ölçüde kısalttı diye kimseye baskı uygulanamaz. Bir tutamdan az olacak şekilde kısaltmaya ise, hiçbir delil yoktur. Sakallarını bir tutamdan az olacak şekilde kısaltanların bu hatalarından dolayı hemen Allaha tevbe etmeleri gerekir. Allah kendisine yönelip tevbe edenlerin tevbelerini kabul eder.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Tamamı idrak edilemeyenin tamamı terk edilemez. Ve az şey hiç yok olandan daha hayırlıdır. Sakalını kısaltan, bu davranışında hatalı olmakla beraber, sakalını tamamen tıraş edenden daha hayırlıdır. Bu konuda halk arasında şöyle bir misal vardır: İnsanların ayıplarında, gücünün yettiğini bile yerine getirmekten kaçınan kimse kadar ayıp görmem Tamamen bırakmayıp gücü yettiği halde sakalını kısaltan gibi... Oysa bu elde olan bir şeydir. Bizden bir şey gerektirmediği gibi bize mal ve zaman tasarruf sağlar.
Ey kavmimiz! Allahın davetçisine icabet edin. (el-Ahkaf, 46/31)
Allah ve Rasulunü seven akıllı müslüman kardeşim! Şu sözün sahibi peygamber sallallahu aleyhi ve sellemine muhalefet etmekten kaçın. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.[23] Sakalını kestiğin zaman kafirlere benzemiş olursun ki bu durumda Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemın şu sözüne muhatap kalırsın:
Kim bir kavme benzemeye çalışırsa o onlardandır.[24]
Ey Allahın kulu, sana şu hadisi de hatırlatmak istiyoruz: Eşas b. Süleym şöyle dedi: Halamdan duydum. Amcasının şöyle dediğini anlattı: Medinede yürürken arkamdan bir insan
İzarını yukarı kaldır, böylesi daha takvâya yakındır. dedi. Birde ne göreyim; O Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem...
Ya Rasulallah, bu uzun bir hırka dedim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem
Ben senin için iyi bir örnek değil miyim? buyurdu. İzarına baktım Dizi ile ayakları arasında bacaklarının yarısında idi.[25]
Ey sakallarını tıraş eden müslüman! Sen bu konuda Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellema mazeretler sıralarken, O sana şöyle dediği zaman ne yapacaksın? Ben senin için iyi bir örnek değil miyim?. Daima ahireti düşünüp, fitneler diyarı, geçici dünya hayatına aldanmamak gerekir. Çünkü dünya hayatı gerçekten çok kısadır.
Ahiret hayatı ise ebedidir.
Sözlerimizi bitirirken; Peygamberimiz Muhammede, ailesine ve ashabına salat ve selam ederiz. [26]
[2] Abdullah Yolcu, Sakal Dinen Gereklidir, Guraba Yayınları El Broşürleri.
[3] Abdullah Yolcu, Sakal Dinen Gereklidir, Guraba Yayınları El Broşürleri.
[4] Müslim.
[5] Buhari ve Müslim.
[6] Müslim
[7] Buhari ve Müslim.
[8] Müslim
[9] Müslim.
[10] Hasen bir hadistir. İbn Cerir et-Taberi rivayet etmiştir.
[11] Abdullah Yolcu, Sakal Dinen Gereklidir, Guraba Yayınları El Broşürleri.
[12] Buhari ve Müslim.
[13] Sahih, Ebu Davud.
[14] Sahibul Camii: 5439.
[15] Buharî.
[16] Abdullah Yolcu, Sakal Dinen Gereklidir, Guraba Yayınları El Broşürleri.
[17] Buharî.
[18] Abdullah Yolcu, Sakal Dinen Gereklidir, Guraba Yayınları El Broşürleri.
[19] Müslim.
[20] Sahih, Ahmed.
[21] Tarihu İbn Asakir.
[22] Buharî.
[23] Buhari ve Müslim.
[24] Ebu Davud-Sahih
[25] Sahih, Şemailu Tirmizî.
[26] Abdullah Yolcu, Sakal Dinen Gereklidir, Guraba Yayınları El Broşürleri.
____________________________________________________________
yine prof. Hayrettin Karaman hoca efendi konu hakkinda sunlari kayd etmektedir
6) Sakal bırakmak:
Rasûlullah (s.a.v.): "Müşriklere muhâlefet edin (benzemeyin); sakalları bırakın, bıyıkları kırpın" buyurmuştur.58
Bu ve benzeri hadisler ile tatbikata bakan cumhûr sakalı tıraş etmenin haram olduğu neticesine varmışlardır.
Kadı İyâd bunun mekrûh olduğunu söylemiştir. Aynı mahiyette olan boyama emrini yerine getirmenin farz ve terkinin haram sayılmaması bu görüşü destekler.59
Bazı muâsır âlimler bunun bir âdet meselesi olduğunu düşünerek mübah olduğunu söylemişlerdirbknz. faruk beserin ve diyanetin yazisina). Kardavî de ikinci görüşü tercih eden muâsır bir âlimdir.60
keza ayni soruyu ilahiyatci profesör Abdulaziz Bayindir hocaya ilettigimde su cevabi aldim
Sakal konusunda kafam biraz karışık sakal koymak farz vacip v.b görüşler hakim durumda. Bir hadisi şerifte İranlı Mecusiler rasülün yanında iken Allah rasülü onlara niçin bıyıklarının uzun sakallarının kısa olduğunu sorduğu zaman onlar efendimiz böyle emrediyor ifadesini kullanıyor aynı soruyu onlar rasüle sorduğu zaman yani sakkalrıın uzun ve bıyıklarının neden kısa olduğunu sordukları zaman rasül benim efendimde böyle emrediyor ifadesini kullanıyor rasülün efendisi Allah c.c olduüuna göre sakal allahın emri hükmü çıkıyor.Bu konuda biraz bilgi verebilirmisiniz?
Peygamberimiz konuyla ilgili şöyle buyurmuşlardır:
İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalatu vesselâm) buyurdular ki: "Bıyıkları kazıyın, sakalları serbest bırakın."
Sahîheyn'in bir rivayetinde şöyle denmiştir: "Şu ameller fıtrattandır: Kasık traşı, tırnakların kesilmesi, bıyıkların kesilmesi."
Bir diğer rivâyette: "Müşriklere muhâlefet edin, sakallarınızı uzatın, bıyıklarınızı kesin" denir.
Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "On şey fıtrattandır: Bıyığın kesilmesi, sakalın uzatılması, misvak, istinşak (burna su çekmek), mazmaza (ağza su çekmek), tırnakları kesmek, parmak mafsallarını yıkama, koltuk altını yolmak, etek traşı olmak, istinca yapmak."
Bu hadisler sebebiyle ulemanın bir kısmı sakalı farz görürken, bir kısmı da herkesin sakal bıraktığı, sakalla bıyığın birbirine karıştığı arap toplumunda peygamberimizin bir çeki düzen vermesi şeklinde değerlendirmiş, bunun dinden değil, gelenekten kaynaklanan bir uygulama olduğunu söylemiştir ( bknz.faruk beser). Her iki tarafı da haklı sayabilecek deliller bulunduğundan peygamberimizin sakal bırakmasına bakarak sakalı sünnet saymak da mümkündür. Dolayısıyla hadislere bakın ve kendi tercihiniz yapın.
____________________________________________________________
yine ilahiyat camiasindan prof. Faruk Beser hoca efendinin görüsü
Sakali kazimak harammidir?
Sakalı tıraş etmek bazı alimlere göre mekruh, bazılarına göre tahrimen (harama yakın) mekruh, bazılarına göre ise haramdır. Bu durumda üzerinde ittifak edilen nokta, mazeret yokken sakalı kesmenin en azından mekruh olduğudur. Bilindiği gibi mekruh din dilinde, hoş görülmeyen, ya da olmasa daha iyi olur denen şeylerdir. Bazılarının zannettiği gibi sakal sadece bir örf değildir. Çünkü Hz. Peygamberin (as) öyle fiilleri vardır ki, salt bir insan olarak, ya da o tarihte ve o bölgede yaşadığı için öyle yapmıştır(bknz. diyanetin aciklamasina) . Bunların dinî bir yönleri olmayabilir. Mesela, o bir yerden bir yere gitmek için deveye binmiştir. Ama o zamanda araba ya da uçak bulunsa idi, kuvvetle muhtemeldir ki, onlara binmeyi tercih edecekti. O zamanki insanların giydiği izar ya da rida giymiştir. Başka bir elbise olmuş olsaydı onu da giyebilirdi. Nitekim o, çok farklı yerlerden gelen farklı elbiseleri de giymiştir. İşte onun böyle eylemleri/fiilleri, kendi zamanının örfüne, kültürüne ve alışkanlıklarına bağlı olan eylemleridir. Bunlar salt birer sünnet değillerdir. Ama bunlar en azından şu anlama gelirler ki, bunları yapmak caiz ve meşrudur. Bununla birlikte birisinin, Hz. Peygamber giydiği için entari giymesi, eğer yaşadığı memlekette bu elbise kınanmıyor ya da kadın elbisesini çağrıştırmıyorsa, ona Hz. Peygamberi (sa) izleme sevabı kazandırabilir.
Onun fiillerinin/yapıp ettiklerinin sünnet özelliği kazanabilmesi, şu üç şartı birlikte taşımalarına bağlıdır: 1.Hz. Peygamber ne yaptı, 2.Niçin yaptı, 3.Nasıl yaptı? Mesela, onun kan aldırmış olmasını ele alalım: 1.O kan aldırdı. 2. Niçin kan aldırdı? Zaman zaman boynunda ve ayaklarında ağrılar hissettiği için. 3. Nasıl aldırdı? Bir uzman bularak ve ağrıyan yerlerinden, kendi zamanında bilinen neşterle. İmdi bu sonuca göre, zamanımızda bir kişinin durup dururken, kan aldırmak sünnettir, hadi gel kan aldıralım demiş ve bunu gerçekleştirmiş olması, bir sünnetin yaşanması demek değildir.
Sakala gelince, yukarıda da değindiğimiz gibi, onun sıradan bir örf ve kültür uygulaması olmadığını gösteren pek çok hadisi şerif vardır. Öyleyse onu dinen istenen bir eylem olarak görmek zorunluluğu bulunmaktadır. İşte ihtilaf, bu talebin derecesi konusundadır. Sakal sünnet midir, yoksa farz mıdır? Doğrusu sakal bırakmak en azından sünnettir ve farz diyenlerin bulunduğunu da hesaba katarsak, sıradan bir sünnet te değildir. Bunun delillerini biz başka bir yazımızda vermeye çalıştık. Buna bağlı olarak burada söyleyebileceğimiz şey şudur: Sakalın, hiçbir sebep yokken kesilmesi doğru değildir. Bu, en azından bir mekruhtur. Ama bununla birlikte şunu da bilmeliyiz ki, İslamın emir ve yasakları arasında bir hiyerarşi ve sıralama vardır. Çünkü İslam iyilikleri kazandırmak, kötülükleri bertaraf etmek, yani defi mazarrât, celb-i manafi için gönderilmiştir. Daha önemli ile, önemli çatıştığında, önemli bırakılıp daha önemli olan yapılır. En iyi ile iyi çatıştığında, iyi bırakılıp en iyi yapılır; en kötü ile kötü çatıştığında en kötüden kurtulmak için kötü yapılır, iyi ile kötü çatıştığında da kötünün yapılmaması tercih edilir. Varsın iyi de yapılmamış olsun. Çünkü kötülüğü önlemek, iyiliği yapmaktan daha önemli ve önceliklidir. (Def-i mazarrat celb-i menâfiden evladır)
Bu durumda sakal bırakmayı iyi bir iş olarak alır ve bırakılması halinde nelerin oluştuğuna, ya da yapıldığına bakarız. Eğer o bırakıldığı için daha önemli bir emir yerine getirilememiş olursa, o takdirde daha iyi olanın tercih edilmesi İslamın maslahat prensibine daha uygundur.
Burada bu kadarını söyleyip, diğer yazdıklarımıza havale ile yetinmek durumundayız.
ayni soru rahmetli prof. Esa`ad Cosan hoca efendiye soruldugunda söyle cevab vermektedir
SAKAL
1. Soru:
--Sakal kesmenin mezheblere göre hükmü nedir.
--Sakal kesmek bütün mezheblere göre haramdır, doğru değildir. Müslümanın böyle sakal kesmesi yoktu, sonradan çıktı bu... Sakalı kesmek, bıyığı kesmek Batı ile tanıştıktan sonra çıktı. Gayrimüslimlere benzemek yönünden uygun değildir.
(Feleyuğayyirunne halkallah) "Ben şeytan olarak müslümanların sağından, solundan gideceğim, geleceğim; onlara hilkatlerini değiştirteceğim." dediği buyruluyor. Allah buraya sakal koymuş, kökü deride, yâni hilkatimizde var... O halde, bu böyle olacak. Bunu kesmek, hilkati değiştirmek oluyor.
Kadınlara vermemiş, erkeğe vermiş. Demek ki, erkek sakallı olacak!.. Hilkate uygun olan bu... Kadınlara benzemek yönünden kesilmesi uygun değildir.
Hadis-i şerifler çok... Diyor ki: "Bıyıkları kısaltınız, sakalı uzatınız!" Sahih hadis-i şerifler vardır bu hususta... Ramuz'da da vardır, başka kitaplarda da vardır.
Ayet de vardır, hadis de vardır. Binâen aleyh, eğer mânisi yoksa, sakal bırakması lâzım bir müslümanın!.. Mâni ne olabilir?.. Polistir, dairesi müsaade etmiyor... Askerdir, dairesi müsaade etmiyor... Öğrencidir, okulda kıyamet kopuyor... Aslında müsaade etmeleri lâzım, ama etmiyorlar. Yâni, antidemokratik...
Ben Almanya'ya gittim, orda polis sakallı idi. Sakallı PTT bakanları vardı o zaman... Sakallı askerleri vardı, generalleri vardı. Bizde askerde iç hizmet nizamnesi denmiş, sakal bıyık kesilecek denmiş. Polisin eskiden bıyığına müsaade ediliyordu, şimdi bıyık da kesilecek denmiş. Ağlıyor bazıları... "Yâhu, ben bıyığımı kesince hoşuma gitmiyor." filân diyor.
Bunlara aslında, işin doğrusu müsaade etmek lâzım!.. Alman sakallı oluyor polis oluyor, asker oluyor, bir şey olmuyor da; bizde de serbest olsa ne olur?.. Burda bir antidemokratiklik var... Yâni, insanın hürriyetine müdahele var... Bırak bıraksın!.. Hem de bir de, dînî bakımdan mahzurlu oluyor kesmesi... O zaman niye bunu dînî bakımdan mahzurlu duruma düşürüyor yönetim?.. Hani lâiklik?.. Hani dilinden düşürmediği lâiklik?.. Hani lâiklik, kimsenin dînî işlerine karışmamaktı?.. Niye karışılıyor?..
Sayın ABDALWAHID
Hz.Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, sakalın bir tutamdan fazlasını tıraş eder ve güzelce bakımını yapardı. Sakal konusunda: "Müşriklere muhalefet edin (benzemeyin); sakalları bırakın, bıyıkları kırpın" buyurmuştur.
Peygamber (s.a.v.) Efendimizle Ashab-ı kiramın uygulamalarını ve konuyla ilgili hadis-i şerifleri gözönüne alan İslâm alimlerinin çoğunluğuna göre, müslüman erkeklerin sakal bırakması ve bunun bir tutam miktarda olması; bıyıkların da üst dudağın kenarı görülebilecek şekilde alt taraftan kısaltılması, sünnettir.
Bazı çağdaş İslâm âlimleri ise, sakal bırakmanın bir âdet olduğu kanaatına vararak sakalı tıraş etmenin günah olmayacağı kanaatine varmışlardır. (bkn. faruk beser hocanin yazisina)
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI
____________________________________________________________
biraz fazlaca uzun oldugunun farkindayim, ama in$a allah rabbim mükafatinizi verir, neticede yapilan her$ey allah rizasi icindir
sabr ile okudugunuz icin memnun oldum allah razi olsun
olumlu ve olumsuz her türlü ele$tiriye acigim
saygilarimla
vesselamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuh
BISMILLAHIRRAHMANIRRAHIM
ES SELAMU ALEYKUM VE RAHMETULLAHI VE BERAKATUH
Kisaca bi not: istisnalara kaideyi bozmaz
Kadının İmameti
Kadınların namazda imamlık yapması , bir kadının hemcinsleri olan diğer kadınlara imamlığı ve kadın-erkek karışık cemaate veya sadece erkeklere imamlığı olarak iki kısma ayrılır.
Kadının hemcinsleri olan diğer kadınlara imamlığı konusunda, Hz. Peygamber (s.a.)'in hanımlarından Ümmî Seleme ve Hz. Aişe' nin kadınlara imam olarak namaz kıldırdıklarına, bu durumda öne geçmeyip ilk safın ortasında durduklarına ait ilk devir hadis kaynaklarında bilgiler vardır. Kadınların günlük beş vakit namazda olduğu gibi, teravih namazında da diğer kadınlara imamlık yapmaları ls1am fakihleri tarafından caiz görülmüştür .
Bir kadının, erkeklere veya kadın-erkek karışık cemaate imamlık yapması ise, ilk hadis kaynaklarından Ahmed b. Hanbel' in Müsned' inde, Ebu Davud'un Sünen' in de, İbn Huzeyme' nin Sahih ' inde, Beyhaki ' nin Sünen-i Kebir ' inde , Hakim ' in Müstedrek ' inde ve muahhar pek çok kaynakta yer alan bir habere göre Hz. Peygamber (s.a.v.) istisnai olarak Ümmî Varaka isimli hafız-ı Kur'an bir sahabiyye hanımın kendi ev halkına imamlık yapmasına izin vermiştir. Ümmî Varaka' nın ev halkı ise, ölümünden sonra azad olmaları kaydıyla hür kıldığı biri erkek diğeri hanım iki köleden ibaretti.
Bu rivayete dayanarak İmam Ahmed, Ebu Sevr, Müzeni, Taberi, 1bn Teymiyye gibi alimler, kadının zaruret halinde erkeklere de imamlık yapabileceğini söylemişlerdir.
İmam-ı Azam Ebu Hanife, Şafii gibi müctehidler ile Cumhur-ı fukaha ise, kadının erkeklere imamlığını caiz görmemişlerdir.
Kuran-i kerimde recm ayeti olmadigi kesindir, fakat rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin tatbiki ile sabittir, yani sahih sünnette vardir, ve bu konuda islam alimleri ittifak halindedir, ümmetin icmasi vardir.
Bekar olana yüz sopa, evli ki$iye ise recm cezasi.
Allah bizleri korusun, amin ya rabbi.
Arkadaslar bu konuyu diyanete actim ve söyle bi cevab aldim
aynen aktariyorum
selamun aleykum
ben yahudi ve hiristiyanlarinda cennete gidip gidemeyecegini ögrenmek istedim
bakara suresi 62. ayet ve ali imran 113. ayet ne manaya geliyor?
Alakanizdan dolayi tesekkür ederim
saygilarimla
Hak din, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Adem'le baslamstir. Esas itibariyle hak dinin temel prensiplerinde degisiklik yoktur. Fakat kabiliyetlerin, zaman ve mekanin, sosyal sartlarin degismesine ve gelismesine bagli olarak ibadet sekilleri ve bazi hükümlerde degisiklikler olmustur. Peygamberlerin getirdigi esaslarla fikirler gelistikçe, medeniyet ilerledikçe Allâh (c.c), peygamberleriyle ortaya koydugu dinlerini de tekamül ettirmistir.. Sahifeler halinde baslayan ilahi kitaplar, Tevrat ve Incil'den sonra, kiyamete kadar sürecek olan sonsuz mucize Kur'an-i Kerim'le noktalanmistir.
Islâm belirli bir topluma degil bütün insanliga gönderilmistir. Kur'an-i Kerim, diger kitaplarin da ihtiva ettigi temel esaslari yeniden ortaya koymus; daha önceki kitaplarda yer alan gerçekleri tasdik etmis, tahrif edilen hususlari da düzeltmistir. Islâm'da, hak dinin temel prensipleri kesin bir sekilde ortaya konmus, zamana ve mekana göre degisebilecek hükümler din bilginlerinin içtihatlarina birakilmistir. Onun kiyamete kadar hak din olarak geçerliligini saglayan da bu niteligidir.
Kur'an-i Kerim bir bütün halinde incelendiginde görülecektir ki; kendilerine Peygamberlerin mesaji ulasan kimselerin Ahiret hayatinda kurtulusa erisebilmeleri için, diger iman esaslariyla birlikte Allah'in gönderdigi bütün Peygamberlere de inanmalari gerekmektedir. Peygamberlerden bazilarina iman edip bazilarini kabul etmemek inanç açisindan tutarli degildir. Tutarli olabilmek için bütün peygamberlere iman etmek ve kendilerine iman konusunda Peygamberler arasinda herhangi bir ayrim yapmamak gerekmektedir. Kendilerine iman etme noktasinda Peygamberler arasinda herhangi bir ayrim yapilmamasi gerektigi, iman konusunu isleyen Bakara Sûresi 285. ayette vurgulanmaktadir.
Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin peygamber olarak gönderilmesinden sonra Yahudi ve Hiristiyanlarin kendi dinî kitaplari geregince Hz. Muhammed (S.A.V.)'in peygamberligini tasdik edip, Islam'i kabul etmeleri gerekir. Aksi takdirde kendi kitaplarini ve dinlerini inkar etmis oluyorlar.
Ayrica Kuran-i Kerim'de, Yahudi ve Hiristiyanlarin bozuk inançlari yüzünden imansiz durumuna düsmeleri hakkinda söyle buyurulur: "Süphesiz ki: "Allah ancak Meryem oglu Isa Mesih'tir", diyenler kâfir olmuslardir. Ey Muhammed! Deki: "Allah, Meryem oglu Isa Mesih'i, anasini ve bütün yeryüzündekileri helâk etmek istese, O'na kim engel olabilir? Göklerin, yerin ve ikisi arasindakilerin mülkiyeti yalniz Allah'a aittir. O, diledigini yaratir. Allah her seye kadirdir" (el-Mâide, 5/17).
Peygamberlik müessesesini kökten kabul etmemek veya herhangi bir peygamberin nübüvvetini inkâr da küfürdür. Bu yüzden diger peygamberleri kabul etmekle birlikte Hz. Isa (a.s.) ve Hz. Muhammed (s.a.v.)'i Allah'in (c.c.) elçisi olarak kabul etmeyen Yahudiler, yine Hz. Muhammed (s.a.v.)'in peygamberligini tanimayan Hiristiyanlar küfre düsmüslerdir.
Bir peygambere ilâhlik isnat etmek de küfürdür. Nitekim Hiristiyanlar Hz. Isa (a.s.)'nin Allah oldugunu söyledikleri için kâfir sayilmislardir (bk. el-Mâide 5/17, 72).
"Yahudiler; "Uzeyr Allah'in ogludur" dediler. Hiristiyanlar da: "Mesih (Isa) Allah'i n ogludur" dediler. Bu, onlarin agizlariyla geveledikleri sözler olup, güya bununla, daha önce yasayan inkarcilarin sözlerini taklit ediyorlar" (et- Tevbe, 9/ 30).
Islam dini kendilerine dogru bir sekilde ulastigi halde son Peygamber Hz. Muhammed'in Peygamberligini kabul etmeyen, onun getirdigi Kur'an-i Kerim'i Allah'in vah yettigi ilahî bir kitap olarak görmeyenler, hakikat kendilerine apaçik belli olduktan sonra bunu reddettikleri için sorumlu olacaktir Iste Ahiret yurdunda kurtulusa eremeyecek olanlar bunlardir.
Kur'ân âyetlerinde açikça ifade edildigi üzere, her insanin hak dine karsi güçlü bir egilimi vardir. Insan, yapisi geregi, geçmisi de dikkate alarak, yasadigi âlem ve gelisen olaylar sonucu düsünme durumundadir. "Bu âlem nedir, bu kâinat neden var, ben nereden geldim, nereye gidecegim?" gibi sorular her insanin aklina hayatinin bir döneminde muhakkak gelen sorulardir. Insan, bu sorularin cevabini sorup arastirma durumundadir.
Böyle bir arastirmaya girmeyip sirf kibir, gurur, inat, zevkine düskünlük ve tembellik gibi sebeplerden dolayi hak dinden ve hakikatten uzak bir hayati tercih ederek iman ve faziletten mahrum bir ömür süren bir insan ise, elbette durumuna göre sorumlu olacaktir. Çünkü bu tür insanlar Allah'in kendilerine verdigi en büyük nimetlerden olan akli kullanmamislar, nefislerinin heva ve hevesi pesine düsmüslerdir.
Kabul etmek gerekir ki, artik dünya eskisi gibi degil bugün. Iletisim, ulasim, bilgi ve bilgisayar aginin zirveye dayandigi bir dönemi yasiyoruz. Gerek ilim, gerekse sanat çevresinde meshur insanlarin Islâm'i seçmesi, özellikle Batida okuma aliskanliginin ileri bir seviyeye ulasmis olmasi, turizmin yayginlasmasi sonucu insanlarin imkânlari ölçüsünde Islâm kültür ve medeniyeti ile yakindan tanismalari, Islâm âdet ve geleneklerini bizzat görmeleri, Islâm'in öne çikmasi gibi durumlar artik belli bir oranda insanlarin gözünü açmali ve hakikate dogru hizini artirmalidir.
Ancak bütün bu gelismelere ve degisimlere ragmen henüz birtakim engelleri asamayip hak dine, Islâm'a ve Kur'ân'a ulasamayan bir kesim varsa, onlar konumlarina, durumlarina, yasadigi sartlara, zamana ve kendisine verilen akil nimetini kullanma güçlerine göre muameleye tâbi tutulacaklardir. Allah hiçbir kuluna zulmedecek degildir, hiçbir kulunun kaldiramayacagi bir yük ve mükellefiyet de vermemistir.
Bir kismina Isaret ettigimiz bu âyetlerden açikça anlasilmaktadir ki, Allahu Teâlâ'nin varligina ve birligine, Hz. Muhammed (S.A.V.)"in O'nun kulu ve elçisi olduguna ve Kur'an-i Kerim'deki bütün esaslara, oldugu gibi iman etmeyen hiçbir kimse Islam inancina göre Müslüman degildir.
Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin peygamber olarak gönderilmesinden sonra bütün insanlarin ve bilhassa Yahudi ve Hiristiyanlarin kendi dinî kitaplari geregince Hz. Muhammed (S.A.V.)'in peygamberligini tasdik edip Islam'i kabul etmeleri gerekir. Aksi takdirde kendi kitaplarini ve dinlerini inkar etmis olurlar. Bu itibarla Allah'in varligina ve birligine, Hz. Muhammed (S.A.V.)"in O'nun kulu ve elçisi olduguna ve Kur'an-i Kerim'deki bütün esaslara, oldugu gibi iman etmeyen bir kimse Islam inancina göre cennete giremez.
BISMILLLAHIRRAHMANIRRAHIM
ES SELAMU ALEYKUM!!!
Rabbim bizleri son elcin sallallahu aleyhi ve selleme tabi olanlardan eyle....amin
AYAĞA KALKMAK
Selam verirken eğilmek, bazı insanlara isteyerek ya da istemeyerek saygı göstermek için ayağa kalkmak, namazlardan sonra imamın, "tekabbelellah" diyenleri, elini göğsüne koyarak selâmlaması mahzurlu mudur?
1. Rasûlüllah Efendimiz (sav) bir defasında bastonuna dayanarak bir grup sahabinin yanına girdi, onlar da ayağa kalktılar. Bunun üzerine: "Acemlerin birbirlerini yücelterek kalktıkları gibi siz de ayağa kalkmayın" buyurdular.(Ebu Davud, Edep 153; Müsned, V/253, 256)
2. Bir defasında da: "Kim insanların kendisi için hazırola geçmesinden (el-pençe divan durmasından) hoşlanırsa ateşten yerine hazırlansın" buyurdular.(el-Beyan vet-ta'rif, N/205)
3. Diğer bir defasında Sa'd b. Mu'az'i istemişlerdi, gelince yanında bulunanlara: "Efendinize (ya da hayırlıniza) ayağa kalkın" buyurdular.(Buhari, isti'zan 26; Ebu Davud, edep 144; Müsned, VI/142; Tirmizi, edep 13)
Bu hadis-i şerifleri birarada düşünen alimlerimiz şunları söylemişlerdir: Meselâ Ebul Velid Ibn Rüşd şunları demiştir. Ayağa kalkma dört türlü olabilir.
A. Haram olan: Kibir ve yücelik taslayıp, ayağa kalkanlar karşısında kendini büyük gören için kalkmak.
B. Mekruh olan: Kendini ayağa kalkanların karşısında böyle görmemekle beraber bu yüzden kalbine birşeyler gelebilecek olan ve kalkıldıgında zorbalara benzerligi ortaya çıkan için kalkmak.
C. Caiz olan: Kalkılmasını istemeyen ve zorbalara benzeme sözkonusu olmayan kimseler için bir iyilik ve ikram olmak üzere ayağa kalkmak.
D. Müstehap olan: Yolculuktan gelen birisi için sevinç gösterişi ve selamlama niyetiyle ve yeni bir nimete kavuşanın nimetini tebrik, bir musibete ugrayanı teselli etmek için ayağa kalkmak (Aynî, Umdetü'1-kârî, XX/252).
Haram olan kalkmaya bir de zengine malı-mülkü için kalkmayı katmak gerekir. Rasulüllah Efendimiz (sav): "Kim bir zengine eğilir, onu yücelttiği ve elindekilere göz diktigi için kendini küçültürse şahsiyetinin üçte ikisi ve dinin yarısı gider" (Beyhakî es-Sünen el-kübrâ; Alâuddin Abidin, el-Hediyye'1-Alâiyye, 249; Benzer bir hadis ve açıklaması için bk. Fetâvay-i Ibn Salah,18) buyurmuşlardır.
Bazı fıkıh kitaplarında; "Mescidde oturanın ve Kur'ân okuyanın da yanlarına giren için -eğer kalkılmaga layık birisi ise- saygı için kalkmaları mekruh olmaz" denir (en-Nemenkanı, el-Fethur'-Rahmani, "/256).
Tahavî, "ayağa kalkmanın kendisi (liaynıhi) mekruh değildir. Mekruh (haram) olan ayağa kalkılmasından hoşlanmak ve kalkılmayacak kimse için kalkmaktır" derken, Ibn Vehbân: "Bana göre günümüzde ayağa kalkılması güzel (müstehap) olmalıdır. Çünkü kalkılmaması kin, bugz ve düşmanlıga özellikle de kalkma adeti olan yerlerde-sebep olabilmektedir" der (en-Nemenkanî age N/257). Ezraî ise; "Hatta günümüzde, Ibn Abdisselam'ın da işaret ettiği gibi, düşmanlığı ve ilişkilerin kesilmesini önlemek için kalkmak vacipbile olmuştur mefsedetleri önleme cümlesine dahil olmuştur" görüşünü bildirir (bk. Ibn Hacer el-Mekkî, ez-Zevacır N/171). Ama onun bu görüşünü el-Mekkî, büyük günahları saydığı kitabında "Üçyüz doksan yedinci büyük günah, halkın kendisine saygı ve hürmetle kalkmasını insanın sevmesidir" başlığı altında verir. Sonra yukarıya aldığımız hadis-i şerifleri vererek : "Demek ki, ilim, şeref, ahâlak, evlat-baba ilişkisi, arkadaşlık vb. duygularla kalkmanın mahzuru yoktur. Hatta Nevevi'nin bunu kabul etmeyenlere cevap olarak yazdığı bir risalesi vardır" der.(el-Mekkî agk; Ayrıca bk. Vehbe ez-Zuhaylî NI/571; (Nevevi'nin sözkonusu risalesinin adı; Fadü'1-kiyâm li-ehli'1-ilmi ve'1-hadisi ve'zzühhâd ve'1-ubbâd ve's-salihin ve'1-kurrâi min ehli'1-Islam"dir. bk. kesfu'zzunûn zeyli N/199))
Asr-i saadette mü'minlerin Hz. Peygamberi gördüklerinde ayağa kalkma adetleri yoktu. Hatta Enes b. Malık der ki: Insanların Hz. Peygamberden daha çok sevdikleri bir kimse yoktu. Buna rağmen onu gördüklerinde ayağa kalkmazlardı. Çünkü onun bundan hoşlanmadığını bilirlerdi. Fakat uzaktan gelen birisini karşılamak üzere ayağa kalkarlardı.(Ibn Teymiye Külliyati I/450-51; Konu için ayrıca bk. Fetavay-i Hindiyye V/325, 369; Bezzâziye VI/354; Nevevî, el-Fetâva 79; Hindî, K. Ummal, IX/157 158)
Imdi hadis-i şerifleri de gözönünde bulundurarak söylenenleri özetlersek:
1. Insanların kendileri için ayağa kalkılmasını ve el-pençe divan durulmasını sevmeleri ve istemeleri haramdır.
2. Ilim ehli, edepli, ahlâkli kimseler, baba, dede gibi yakınlar, yolculuktan gelenler için bir gönül alma ve ikram için kalkmak güzeldir. (müstehaptır.)
3. Insanlara zenginliklerinden ötürü ayağa kalkmak haramdır.
4. Kalkılmadığı takdirde, bu hareketin saygısızlık sayılacağı, kine, buğza ve düşmanlıga, ya da kalkmayanın başka bir zarar görmesine sebep olacağı yerlerde ayağa kalkmak, kalkan için mahzurlu değildir, ama kalkılan için haramdır.
Eğilerek selam vermeye gelince bu da yasaklanmıştır. Bir kardeşiyle karşılaştıgında eğilen kişinin durumunu Rasulüllah'a sordular da: "Hayır, yapmasın" buyurdu (Tirmizî, Isti'zan 31; Ibn Mâce, Edep 15; Müsned, NI/198. 121). Çünkü rükü ve secde Allah'tan başkasına yapılmaz. Selâm maksadıyla bunlar, bizim şeriatımız dışındaki şeriatlerde yapılırdı.
Namazlardan sonra elini göğsüne koyarak "tekabbelellah." gibi bir şey söylemek de selef-i sahihinimizin yapmadığı bir bid'attır ve terkedilmesi gerekir. Ancak bid'at olan bunu söylemek değil çünkü o bir duâdir-, bunu söylerken elini göğsüne getirmesidir.
AKRABA İLE EVAKRABA İLE EVLENMENİN DİNEN HERHANGİ BİR SAKINCASI VAR MIDIR?
Dinen mahrem olup kendileriyle evlenmek haram olanlar üç nevidir:
1-Nesep sebebiyle haram olanlar: Bunlar da yedi sınıfdır. Anneler,Kızlar,Kızkardeşler,Halalar,Teyzeler,Erkek kardeşin kızı ve Kızkardeşidir.
2-Süt sebebiyle haram olanlar: Neseb sebebiyle haram olanlar, süt sebebiylede haramdırlar yani onlar da yedi sınıfdır.
3-Sıhriyet sebebiyle haram olanlar: Kur'an-ı Kerim'de bunlardan dört sınıf dile getiriliyor.
A-Babanın eşi : Üvey anne,
B-Oğlun eşi : Gelin,
C-Eşin annesi : Kayınvalide.
D- Eşin kızı : Kocanın üvey kızı.
Yukarıda zikrettiğimiz kimseler ebedi olrak haramdırlar.Ayrıca geçici olarak haram olanlar da vardır. Kur'an-ı Kerim bunlardan üç sınıf dile getirmiştir:
1-İki kız kardeş ile aynı anda evlenmek,
2-Zevce ile halası veya teyzesi ile aynı anda evlenmek yani ikisini bir arada bulundurmak,
3- Evli olan kadın.
Bunlardan maada akraba olsun,yabancı olsun onunla evlenmek caizdir.Peygamberimiz halasının kızı olan Hz.Zeynep ile evlenmiştir. Aynı zamanda Hz.Ali amcaoğlu Hz.Peygamber'in kızı olan Fatıma ile evlenmiştir. Demek yakın olsun , uzak olan akraba ile evlenmek caizdir.Ama yabancı ile evlenmek için tavsiyede bulunmakta bir beis yoktur. Hatta Şafii fıkıh kitabları yakın akraba ile evlenmek tenzihen mekruhtur,diye kaydediyorlar.
BISMILLAHIRRAHMANIRRAHIM
ES SELAMU ALEYKUM VE RAHMETULLAHI VE BERAKATUH!!!
Arkadaslar insa allah bir sünneti yerine getirerek ihya etmis oluruz, ve kötü bidatlardan sakinmis oluruz, malumunuz halkimiz arasinda insan aksirdimi "cok ya$a" bunu i$iten ise "sende gör" yahut "hep beraber" diye karsilik verir, halbuki bu sünnete resmen muhalafet, umarim rabbim celle ve ala isitip itaat edenlerden eylesin, allahumme emin
AKSIRMAK
Burun zarının ve nefes verme kaslarının sarsıntılı bir hareketiyle havayı bir anda ağızdan ve burundan dışarı atmak. Aksırmak, insanda meydana gelen fizikî bir olaydır. Halk arasında "hapşırmak" diye bilinen bu olay bir terim olarak Islâm dini âdâb-ı muâşeretinde * "Teşmitu'l Âtis" şeklinde geçer.
Aksırmak vücutta meydana gelen bir zorlama sonucu olur. Bu ihtiyacı duyan kimse aksırdığı anda ferahlar. Bu ferahlamadan dolayı da müslümanın Allah'a şükretmesi gerekir. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.), bu konuda şöyle buyururlar:
"Allah kulunun aksırmasını sever, fakat esnemesinden hoşlanmaz. Ey Müminler sizden biriniz aksırıp Allah'a hamd ederse, (el-Hamdülillah derse) onun hamdettiğini işiten her. müslümana, "Yerhamükellah" diye karşılık vermesi gerekir. Esneme işi şeytandandır. Birinize esneme hâli gelirse mümkün olduğu kadar esnemeye engel olsun. Çünkü biriniz esnemek üzere ağzını açınca onun bu gafletine şeytan güler. " (Tecrid-i Sarıh Tercümesi, XII, 165).
Bu hadîs-i şerif'e göre aksıran kişinin: "Elhamdülillah" demesi icab eder. Karşısındaki müslüman da ona: "Yerhamükellah " diye karşılık verince aksıran kişinin tekrar dönüp bu kardeşine: " Yehdîkumullah ve yuslih bâleküm" (Yani Allah sizi hidâyet kılsın ve hatırınızı hoş tutsun), demesi sünnetin talımi gereğidir.
Aksırma anında büyük bir gürültü ve ağızdan etrafa tükrük yayılabileceği için, aksıranın eliyle veya başka bir şeyle ağzını kapatarak, bunlara engel olması edeptendir. Bu da Resulullah'ın sallallau aleyhi ve sellem tavsiyesi ve sünnetidir.
BISMILLAHIRRAHMANIRRAHIM
ES SELAMU ALEYKUM ABICIM
abi cok güzel bi mesele, allahin selami elcilerini üzerlerine olsun, amin
biz hepsinede iman ettik, tasdik ettik risaletlerini
Rasul, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, mü'minler de Hepsi Allaha, meleklerine, kitaplarına ve rasullerine iman ettiler. "Rasullerinden hiçbirinin arasını ayırmayız; işittik ve itaat ettik, bağışlamanı di-leriz, Rabbimiz dönüş yalnız sanadır. dediler.
Bakara suresi 285.ayet
Es selamu aleykum!
Kardesim allah razi olsuln böyle bi konuyu ele aldigin icin, cezakallahu hayran
birde memleketimizdeki pazar görüntülülerini bir göz önüne getirelim........
Allah celle celaluhu bizleri islah etsin, amin
vesselamu aleykum
Ve aleykumusselaaaam ve rahmetullahi ve berakatuh
allah razi olsun kardesim, cezakallahu hayran, cok önemli bir meseleye dikkat cektin
insa allah bizde evlatlarimiza güzel isim vererek bu emre icabet ederiz
allahumme amin
allaha emanet ol kardesim
vesselamu aleykum
BISMILLAHIRRAHMANIRRAHIM
Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuh!!!
Kasetten Hatim Olur mu? Kuranı kasetten, radyodan veya TV den takip ederek okumakla, kendimizin normal okuması arasında herhangi bir fark var mıdır? Yani kasetten takip ederek hatmetmek kabul olunur mu? Olmaz diye söylentiler duyuyorum. Sizin düşünceniz nedir?
Kurân-ı Kerimin ne olduğunu iyi anlarsak bu sorunun cevabını da anlamış oluruz.
Bildiğiniz gibi, Allah (cc) Kurân-ı Kerimi insanlara hidayet/yol gösterici olmak ve onları sonları konusunda uyarmak için göndermiştir. Kendisi bizzat böyle buyuruyor. Yani insanoğlu Kurân-ı Kerimde yer alan emir ve yasaklara göre yaşar, onu bir hayat rehberi edinirse kurtulur. Dünyasını da ahiretini de garanti altına almış olur. Aksi takdirde doğru yolu bulamaz.
Böyle büyük bir hedef için gönderilen Kurân-ı Kerimin okunmasına, işte bu sebeple sevap verileceği söylenmiştir. Okumak da sevaptır, çünkü onun içindekileri anlamaya götüren yol onu okumaktan geçer. Ama okumak bizatihi bir hedef değildir. Bir vasıtadır, araçtır. Amaç ise onun gösterdiği yoldan gitmektir. Tıpkı sizi üst katlara çıkaracak bir merdiven ya da asansör gibi. Bu merdivende yürümek, ya da asansörden çıkmak çok sevaptır, dense bunun insanı üst katlara çıkarması sebebiyle olduğu anlaşılır. Bu durumda siz merdivenden sürekli inip çıksanız ve hep merdivende kalsanız bu ne anlam ifade eder? İşte Kurân-ı Kerimi okumak da böyle bir şeydir, önce bunu iyi anlamamız gerekir.
İkinci olarak Kurân-ı Kerim dinlemenin, okumaktan sevap olduğu söylenir, niçin? Çünkü hedef onu anlamaktır ve dinlemek ise anlamak için okumaktan daha etkilidir. Okurken insan hem okumak hem de anlamak için enerji sarfeder. Oysa dinleyen insan bütün dikkatini anlamaya verir ve daha iyi anlar. Buna göre bir insan ister radyodan, ister televizyondan dinlemiş olsun, dinlerken daha çok sevap alabilir. Ancak bunun bir riski de vardır: Mushafı bizzat eline almadan bu araçlardan okunan Kurân-ı Kerimi dinleyen insan, dikkatini toparlayamayabilir ve Kurân-ı Kerime karşı saygısı azalabilir. Oysa Kurân-ı Kerimden hakkıyla yararlanabilmenin yollarından birisi, onun kadrini ve mahiyetini bilip ona karşı gereken saygıyı göstermektir. O sıradan bir söz değildir, Yüce Allahın kelamıdır. Eğer dinlediğiniz ortamda saygıyı azaltan konuşmalar, lakırdılar vb şeyleri gidermek suretiyle bu riski ortadan kaldırabilirseniz dinlemek de en azından okumak kadar sevap olabilir.
Konumuzla ilgili olarak burada bir şeyi daha bilmemiz gerekir: Hatim yapma diye bir ibadet yoktur. Kurân-ı Kerim hatim yapmak için okunmaz, yukarıda anlattığımız gayeler için okunur. Hatim, bitirme demektir. Bitirme, ibadet olmaz, okuma ibadet olur. Kurân-ı Kerimi sürekli okuyunca da o biter, yani hatmolur ve biz onu yeniden okumaya başlarız. Durum böyle iken pek çok insanımız Kurân-ı Kerimi hatmetmeyi, ya da hatmettirmeyi nihai bir hedef sanır ve artık görevleri bitmiş gibi: Eh! Çocuklarıma birer hatim yaptırdım diye övünürler. Bu durum Kurân-ı Kerimin ne anlama geldiğini anlamamanın belirtilerindendir.
Bu degerli bilgileri bizler ile paylastigin icin allah celle ve ala senden razi olsun,amin.
Allah bizleri bidatlardan ve bidat ehlinden muhafaza etsin,amin.
Bu arada hepinizin bayramini tebrik eder, hayirlara vesile olmasini hakk subhanehu ve teala dan niyaz ederim, amin
vesselamu aleykum
BISMILLAHIRRAHMANIRRAHIM
ES SELAMU ALEYKUM VE RAHMETULLAHI VE BERAKATUH!!!
arkadaslar, sizler ile bidatlar meselesini paylasmak istiyorum, sizce dini hayatimzda yaptigimiz seyler ne kadar sünnet ve ne kadar bidat? hic ara$tirdinizmi? Allah bizleri bidatlerden muhafiza edip, kitabi ve sunnet-i rasul sallallahu aleyhi ve sellemden ayrimasin, amin ya rabbi
Kötü bid'atler
Aslında vacib ve müstahab olmayan her bid'at, kötü bir bid'attır. Müslümanların ittifakıyla sapıklıktır. Bid'atlerin bazısına, bid'ati hasene (güzel bid'at) diyebilmek için, hasene olarak niteledikleri bid'atin müstahab olduğuna dair şer'î bir delil getirilmesi gerekir. Hiçbir müslüman, müstahab ve vacib olmayana kişiyi Allah'a yaklaştıran hasenat gözüyle bakamaz.( İslâm âlimleri bid'ati çeşitli şekillerde tarif etmişlerdir. Bu tarifleri gruplandırıp ortak noktalarını tesbit ettiğimizde iki kısma ayrıldığını görürüz :
Birine göre bid'at: Peygamber (s.a.v.)'den sonra din ve dünya, işlerinde ortaya çıkan her şeydir. Bid'ati bu şekilde tarif edenler, ister istemez bid'atler arası bir taksime girmiş ve onları bid'at-i seyyie (kötü bid'at) ve bid'at-i hasene (güzel bid'at) şeklinde ikiye ayırmışlardır.
Diğer gruba göre ise: Resûlüllah (s.a.v.)'in tebliğ ettiklerinden başka, dine ilâvede bulunmak, bir şey çıkarmak, ya da tebliğ ettiklerini değiştirmektir.
Bid'ati bu şekilde tarif edenler, bid'atleri taksim etme ihtiyacı duymamış, bu tarife giren her şeye bid'at demiş ve ona karşı koymuşlardır. Böylece Resûlüllah'tan sonra ortaya çıkan her şeye de bid'at dememişlerdir.
Terimleştirmede nasslar nazarı itibara alındığında ikinci tarifin daha doğru olduğu açıktır. Şöyle ki :
Gerek Kur'ân-ı Kerim'de, gerek Sünnet'te bid'at, dinden olmayanı dine sokmak anlamında kullanılmıştır. Hadîd sûresinde Hıristiyanların ruhbanlığı sonradan icad ettiklerinden ve dine soktuklarından bahisle «ibtedaûhâ» buyurulmaktadır (bk. 27. âyet).
Peygamber (s.a.v.) de: Din işinde sonradan çıkarılan her şeyin bid'at ve her bid'atin de sapıklık olduğunu ifade etmektedir (bk. Müslim, Cumua 43; Ebû Dâvud, Sünnet 5). Hadîsten de anlaşıldığı gibi her bid'at sapıklıktır. O halde «bid'at-i hasene» denirken, ister istemez insanın aklına «güzel sapıklık» gibi bir mefhum gelmektedir. Gerçekte bid'at olmayan şeylere başlangıçta «bid'at-ı hasene» denilmesi, ardından bid'at olan birçok şeyin bu isim altında dine sokulmasına sebep olmuştur.
Yalnız bu konuda değil, Kur'an ve Sünnet'teki kullanışlara dayandırılmayan her terimleştirmede, dinden olmayan şeylerin dine girmelerine ve birçok dinî anlamın safiyetine gölge düşürdüğü bir vakıadır. )
Ya vacib ya da müstahab olarak emredilen iyiliklerden olmayan bir şeyle Allah'a ibadet eden sapıktır ve şeytanın tabilerindendir. Yolu şeytanın yoludur. Abdullah b. Mes'ûd'un dediği gibi: Resûlüllah (s.a.v.) bir çizgi çizdi ve sonra o çizginin sağına ve soluna da çizgiler çizerek:
«Bu, Allah'ın yoludur. Bunlar -sağına ve soluna çizilenler-, da (şeytanın yollan olup) her birinin başında bir şeytan dikilmiş, onları çağırmaktadır», buyurdu. Ve: «İşte bu, benim dosdoğru yolumdur. Ona, tâbi olun. (Başka) yollara tâbi olmayın ki, sizi O'nun yolundan ayırmasın!» (6 En'âm 153) âyetini okudu. (Darimi, Mukaddime 23; Ahmed İbn Hanbel l/435, 465)
Bu, önemli ve kapsamlı bir kural olup Allah'a ve Resulüne inanan herkesin ona tâbi olması; Muhacir, Ensar ve onlara hakkıyla tâbi olanların görüşlerine karşı çıkarak sünnete ve öncekilerin icmaına muhalefet etmemesi gerekir. Hele kendisiyle tâbi olduğu kimse ile benzeri bir görüşü paylaşan güvenilir ve icma gibi konularda sözü geçerli bir müctehid yoksa; tabi olduğu kimsenin görüşünden dolayı icma zedeleniyor ve icmaın meydana gelmesi için onayına ihtiyaç bulunmayan biriyse...
Karşı koyan müctehid olsa bile görüşü mütevatir sünnet ve kendisinden önceki müctehidlerin ictihadlarıyla karşı karşıya gelmiştir - dolayısıyla görüşüne itibar edilmez - müctehid için durum böyle olunca ya karşı koyan hem müctehid değil, hem de şer'î bir delile; bir ilim, hidayet ve kitaba dayanmadan, Allah hakkında tartışmaya cür'et eden birine tabi olan biriyse ona ne demeli?
Peygamber (s.a.v.) böyle bir şeyi teşri buyurmadığına göre o, ne vacib, ne de müstahabtır. Hattâ o, böyle bir şeyi teşri buyurmadığı gibi, üstelik hem onu, hem de ona götüren yolları yasaklamıştır. Nitekim Aleyhissalâtü vesselam, müslümanları peygamberlerle salihlerin mezarlarının mescid edinilmesinden sakındırmıştır.
Müslim'in Sahîh'inde, Cundub b. Abdullah'tan Peygamber (s.a.v.)'in, vefatından beş gün önce şöyle dediği nakledilmektedir :
«Sizden öncekiler, kabirleri mescid ediniyorlardı. Sakın kabirleri mescid edinmeyesiniz. Sizi bundan sakındırıyorum» (Muvatta', Sefer 85 ).
Sahîhayn'de Hz . A i ş e ' den yapılan bir nakle göre, Peygamber (s.a.v.) vefatından önce şöyle demiştir:
«Allah'ın lâ'neti yahudi ve Hıristiyanların üzerine olsun. Onlar, Peygamberlerinin kabirlerini mescid edindiler» (Buhârî, Salât 48, Cenâiz 69, 96; Müslim, Mesâcid 19) .
Böylece Resûlüllah (s.a.v.) onların yaptıklarından bizi sakındırmaktadır. H z . A i ş e diyor ki: Şayet böyle olmasaydı, kabrini açığa yapardı. Ama mescid edinilmesinden korktuğu için böyle yapmadı.
Bir yerin mescid edinilmesi, oranın mescidlerin amacı olan beş vakit namaz ve diğer namazlara ait kılınmasıdır. Mescid edinilmesinden maksat, orada Allah'a ibadet etmek ve yaratılmışlara değil, sadece O'na ibadet etmektir.
Bu nedenle Peygamber (s.a.v.) mescidlerde olduğu gibi, namaz maksadiyle mezarlarının mescid edinilmesini yasaklamıştır. Orada namaz kılan, sadece Allah'a ibadet etmeyi amaçlamış olsa bile durum budur. Çünkü böyle bir durum, zamanla kabirde yatandan dolayı ve ona dua etmek, onun aracılığıyla dua etmek veya onun yanında dua etmek gibi bir maksatla mescid edinilmesine yol açabilir. İşte bu yüzden Resûlüllah (s.a.v.) yalnızca Allah'a ibadet için de olsa kabrin ibadet yeri haline getirilmesinden sakındırmıştır. Böylece Allah'a ortak koşmaya bir kapı açılmasını engellemiştir.
Bir davranış, eğer bir bozukluğa götürüyor ve onda maslahat ağır basmıyorsa, ondan sakındırmıştır. Nitekim mefsedeti ağır bastığından dolayı üç vakitte (güneş doğarken, batarken ve tam tepedeyken) namazın kılınmasını yasaklamıştır. Buradaki mefsedet, şirke yol açan ve kişiyi müşriklere benzeten şeydir. Ayrıca sair vakitlerde tatavvu olarak namaz kılmak mümkün olduğundan bu vakitlerde maslahat ağır basmamaktadır.
İşte bu nedenledir ki âlimler, sözkonusu vakitlerde herhangi bir nedene dayalı olarak kılınan namazların caiz olup olmadığında ihtilâf etmişler ve birçoğu caiz olduğunu söylemiştir. Nitekim kuvvetli olan görüş de budur. Çünkü yasaklama seddi zerayi' (kötülüğe açılan kapıyı tıkama) kabilinden ise, ağır basan bir maslahattan dolayı mubah olur. Sebeplere mebni olarak kılınan namazların, sözkonusu vakitlerde kılınmalarına ihtiyaç duyulabilir. Kılınmadıklarında kaçırılmış olurlar ve maslahatları da yitirilmiş olur. Maslahatlarının ağır basmasından dolayı, sözkonusu vakitlerde mubah kılınmışlardır. Sebeplere mebni olmayanlarda ise, durum böyle değildir. Bu vakitlerin dışında ağır basan bir maslahat kaçırılmış olmaz. Ayrıca bunda bir mefsedet de mevcut olup yasaklanmasını gerekli kılmaktadır.
Söz konusu vakitlerde namaz kılınmasının yasaklanmasıyla şirke açılan kapıyı tıkayıp - güneşe, aya ve yıldızlara tapanların yaptığı gibi - güneşe secde etme, ona dua etme ve ondan istemeye götürmemesi için bunun yasaklanması, açıkça bilinmektedir ki,bizatihî haram olan güneşe dua etmek ve ona secde etmenin haramlığı, ona dua etmeye götürmesin diye namaz kılınmasının yasaklanmasındaki haramdan çok daha büyüktür.
Aynı şekilde peygamber ve salih kimselerin kabirlerinin mescid edinilmelerinin yasaklanması - ki onların yanında namaz kılmanın yasaklanması, onlara dua ve secde etmeye götürmesin diyedir -açıkça göstermektedir ki, onlara dua ve secde etmek, kabirlerini mescid edinmekten çok daha haramdır.
BISMILLAHIRRAHMANIRRAHIM
VE ALEYKUMUSSELAM VE RAHMETULLAHI VE BERAKATUH!!!
insa allah yazdiklarim sorularini cevablayacaktir
1. disko, dügün eglenceleri ve diger haremlik selamlik olmayan bütüün eglencelerde bulunmak $er'an caiz degildir,
hele bir de bunlara alköl eklenirse....
2.kadinlarin oynamalarinda bi sakinca yoktur, FAKAT bu da kendi aralarinda olmalari $artina baglidir, yani onlarda haremlik selamliga riayet etmeleri lazimdir, oynama sebebiyle namaz gibi farz ibadetlerini terk edemezler ve öyle olursa günahkar olurlar
3.burda su konu ele alinmasi lazim, vitir namazi vacibmi? yoksa sunnetmi?
bazi alimler ve hanefi mezhebine göre vacib isede, cumhur-u ulemaya göre sünnet-i muekkedtir dolayisiyle kazasi GEREKMEZ
vellahu teala a'la ve a'lem
umarim yardimci olabildim
vesselamu aleykum
BISMILLAHIRRAHMANIRRAHIM
ES SELAMU ALEYKUM VE RAHMETULLAHI VE BERAKATUH!!!
Arkadaslar sizce dinimizde rabitanin yeri nedir? bu sual prof.dr. faruk besere sorulmus, cevabi ise asagidadir, umarim faydali olur.
Rabıta, bağ ve ilgi anlamında Kurân asıllı bir kavramdır. Bu kelimenin Kurân-ı Kerimdeki anlamı konusunda Râğib el-Isfehanîden şunları öğreniyoruz:
Muhafızların bulunduğu mekâna ribat denir& Murabata, muhafaza etme, koruma anlamındadır. Allah (cc): Ey müminler! Sabredin, sabırda yardımlaşın ve murabata/rabıta yapın (4/200) derken bununla kastedilen şey, İslam ülkesini korumak için sınır boylarında nöbet tutmaktır. Nöbetçilerle beraber, savaş atlarının da hazır tutulduğu sınır kulelerinin adı da ribattır. Demek ki rabıtada bağlı olma, dikkani ayırmama gibi bir mana da vardır.
Murabata/rabıta iki türlüdür: 1. Yukarıda söylediğimiz, İslam ülkesinin sınır boylarında nöbet tutmak ve düşmana karşı uyanık olmak. Bu mana murabatanın hakiki manasıdır. 2.Nefsin hilelerine karşı uyanık olmak. Bu da murabatanın mecazi manasıdır. Bu manada olarak Hz. Peygamber (sav) de şöyle buyurmuştur: Bir namazın ardından diğerini beklemek ribat/rabıta kabilindendir. Size Allahın hatalarınızı ne ile sileceğini, derecelerinizi ne ile yükselteceğini söyleyeyim mi? Evet, buyur, söyle dediler. Zor şartlarda dahi mükemmel bir abdest almak, mescitlere doğru çok adım atmak, bir namazın ardından diğerini intizar etmek& İşte ribat/rabıta budur, rabıta budur, rabıta budur
Bunlardan çıkan sonuç şudur:
Rabıta kelimesinin aslı Kurân-ı Kerimde ve sünnette bulunmaktadır ve hakikat ve mecaz anlamları, Râğibten alarak yukarıda zikrettiğimiz gibidir. İkinci olarak, Kurân-ı Kerimde ve sünnette bulunan bir kavramı Hz. Peygamberin ve onu izleyenlerin anladığı gibi anlamak esastır. Bu ve benzeri kavramları doğru anlayabilmek için muhtaç olduğumuz birinci kural budur.
İkinci kuralımız ise, sık sık tekrarladığımız gibi şudur: İbadetler tevkîfidir, yani Hz. Peygamber tarafından sabitlenmiştir, onlarda hiçbir artırma ve eksiltme olmaz. Çünkü ibadetlerin neler olduğu ve nasıl yapılacağı akıl üstü konulardır ve bizler ibadetlerden hiçbir şeyi kaldıramayacağımız gibi, onları değiştiremeyiz ve eklemeler de yapamayız. Onlar tamamen Mabudun hakkıdır ve onlara müdahale bidat sayılır. Efendimizin ifadesiyle; Bütün bidatler dalalettir ve bütün dalaletler de cehenneme götürür.
Tasavvufta rabıta denince, Nakşiler tarafından (Yani Hz. Peygamberden sallallahu aleyhi ve sellem yaklaşık 800 sene sonra) geliştirilen bir disiplin akla gelir. Mürit şeyhini sevecek, ona kalben bağlanacak, buradan Hz. Peygambere sallallahu aleyhi ve sellem, oradan da Allaha ulaşılacak ve Onunla irtibatlı olunacaktır. Bunun için mürit öncelikle şeyhinin suretini hayal edecek, onun güzelliklerinin, ahlakının kendisine feyezan etmesini isteyecektir. Hatta şeyh müridini Allaha bağladığı için onun kendisi bizatihi rabıtadır/bağdır. (Enver Fuad. Mucem 88). Bu hayal etmeyi gerçekleştirmek üzere bazı tarikatlarda müritler, üzerlerinde şeyhinin resmini bulundurmaktadırlar. Hatta Hz. Peygamber (sav) adına yapılan hayali bir resmi üzerlerinde bulunduran tarikat mensupları da vardır ve bana bu resmi gösterdiler. Bu elbette cehaletten öte bir cinayettir.
Böyle bir eğitim tekniği kullanıldığında olumlu sonuçlarının ve bir takım psikolojik faydalarının olup olmayacağı eğitimci gözüyle tartışılabilir. Ama rabıtanın bir ibadet olduğu var sayılırsa bunu İslamı anlama usulü içerisinde bir yere oturtmamız elbette mümkün gözükmemektedir. Şöyle de diyebiliriz: Bir ibadet düşünün ki, Hz. Peygamber onu hiç yapmamış, öğretmemiş ve onu izleyen selefi salihin de böyle bir şeyden haberdar olmamıştır. Böyle bir ibadetin olması mümkün değildir. Bu anlamdaki rabıta için delil getirilen: Sadıklarla beraber olun mealindeki ayet-i kerime, ya da Kişi sevdiğiyle beraberdir hadisi şerifi de İslamî gelenek içerisinde rabıta ortaya çıkıncaya kadar hiç böyle anlaşılmamıştır. Zorlama bir tevil yapmadan böyle anlaşılması da mümkün değildir. Zorlama tevillerin insanları saptıracağını da bizzat Kurân-ı Kerim söylemektedir. (Bkz. 3/7). Sahabe efendilerimizin Hz. Peygambere olan sevgilerinden böyle bir uygulama çıkarmak da mümkün değildir. Aksi halde, Allah Rasulünü izleyen 800 yıl, insanlar, hatta bizzat Hz. Peygamberin kendisi bunu keşfedememiş ve anlamamış olurlardı. Oysa akide ve ibadetler konusunda en doğru anlama, Hz. Peygamberle beraber olanların, sonra da onları izleyenlerin anlamasıdır. Bunda bütün İslam alimleri ittifak halindedir.
Şunu da bilmeliyiz ki, tasavvuf diye anlatılan şey; bir hal, İslamın daha dikkatli ve hassas yaşanma biçimi; zikir, zühd, ibadet ve tefekkür olarak Hz. Peygamberden beri varolan bir yaşama biçimidir. İslamın ta kendisidir. Tarikatlar ise Kitap ve sünnet çizgisinde kaldıkları sürece- tasavvufun mektepleri ve mezhepleridirler. Ancak rabıta tasavvufun şartlarından değildir ve tasavvufun ehli sünnet çizgisinde yaşandığı ilk yüzyıllarında da onda bu anlamda bir rabıta hiç olmamıştır. Sevginin, bağlılığın, kardeşliğin, ittibaın rabıta diye anlatılması da elbette isabetli olmaz. Dolayısıyla rabıtayı kabul edip etmemekle, tasavvufu kabul edip etmemek farklı şeylerdir. Doğrusu sağlam tarikatlerdeki güzel insanların hatırı için rabıtayı da onların anladığı gibi kabul etmek isterdim. Ancak İslamın ve hakikatın hatırı daha büyüktür ve buna karşı saygısızlığı hiç göze alamam, bu sebeple de dini bir delile dayanmayan bir uygulamayı gerekli göremem.
Durum bu olmakla birlikle, birleri bunu bir eğitim aracı olarak görür ve uygularlarsa kendi bilecekleri bir şeydir ve dediğimiz gibi bu tartışılabilir. Ancak ben hiçbir tarikatın rabıtaya böyle baktığını görmedim. Aksine o bir ibadet olarak görülür ve hatta müritler çoğu zaman onu günlük farz namazlarından daha önemli tutarlar. Bunun hükmünü ise yukarıda anlatmaya çalıştık.
Bu noktada şunu da zikretmeliyiz ki, tasavvuf bu günkü hali itibariyle bir İmam Rabbanîye muhtaçtır. Nasıl onun zamanında tarikatlar İslamdan çok uzaklaşmışlardı ve o bu konuda bir tecdid gerçekleştirip, onları tekrar Sünni ve Kurânî çizgiye oturttu ise, bu gün de bunu yapacak birisine şiddetle ihtiyaç vardır. Çünkü çok azı hariç, tarikatlar bu gün ya cehalet ve sapmaların, ya da sahtekarlık, derin ilişkiler ve düzenbazlığın hakim olduğu karanlık odaklardır. Başta Erenköy cemaati olmak üzere, Çarşamba ve İskender Paşa cemaatlerini ve benzeri bazı küçük cemaatleri elbette bu çirkinliklerden uzak tutmalıyız, ancak tecdid, teceddüt ve yeniden Kurânî çizgiye gelem ihtiyacının umumi olduğunu söyleyebiliriz.
Günümüzdeki en büyük İslam alimleri, sözünü ettiğimiz anlamdaki rabıtaya bidat olarak baktıklarını da burada zikretmeliyiz. Mesela Ramazan el-Bûtî şöyle söyler:
Şüphesiz tarikat şeyhlerinin sonradan icad ettikleri rabıta bidattir, çünkü bunun dinde hiçbir dayanağı bulunmamaktadır.