adsiz

adsiz

Üye
10.03.2006
Uzman Onbaşı
2.926
Hakkında

  • GABANE Kişinin fikir ve tedbirinin zayıf ve eksik olması.
    GABARİ Fr. Kara nakil vasıtalarındaki yükün yükseklik ölçüsü.
    GABAVET Ahmaklık, anlayışsızlık, bönlük, kalın kafalılık. (Fıtnetin zıddı)
    GABAVET-İ MÜCESSEME Büyük ahmaklık.
    GABB Sıtmanın gün aşırı tutması.
    GABE Sık ormanlar, balta girmemiş koru ormanı.
    GABEN Rey ve tedbirin zayıf ve eksik olması.
    GABER Büyük meşakkat.
    GABERE Ağaçlık yer. * Bir şey üzerine çökmüş toz.
    GABES Karanlık gece. * Biraz bulanık renkte olan beyazlık.
    GABEŞ (C.: Agbâş) Gecenin sonu.
    GABGAB (C.: Gebâgıb) Çifte gerdan çene altı. Şakak.
    GABÎ Ahmaklık eden, budalalık eden.
    GABÎ Anlayışsız, ahmak, bön.
    GABÎBE Sabah sağılan koyun sütünün üzerine akşam yine sağıp, ertesi güne bekletilip ekşiyen süt.
    GABİN Aldatıcı, hilekâr, alışverişte hile eden.
    GABİR İstikbal. * Gr: Gelecek zaman. * Kalan.
    GABÎSE Keş ile karıştırılmış yağ.
    GABÎT (C: Gubut) Çukur yer. * Bir dere ismi. * Üstüne mıhfe bağlanan çok kuvvetli hayvan.
    GABİYY Zekâsı az olan. Geri zekâlı.
    GABN Alışverişte hile ile çok kazanmak. Haram olan alışveriş.
    GABN-I FÂHİŞ Bir alışverişde veyahut ticari anlaşmada taraflardan birisinin nisbetsiz şekilde fazla aldanması.
    GABN Aldatmak. Hud'a. * Noksan etmek, noksanlaştırmak.
    GABR Bâki olmak, ebedi olmak. * Memede kalan süt bakiyyesi.
    GABRA Yeryüzü, toprak, arz. * Nebat envâından bir nev'i. * Kuraklık, kıtlık. * Çok tuzlu. * Toprak rengi.
    GABS Karıştırmak.
    GABT "Koyun semiz mi" diye el ile yoklamak.
    GABTA (Bak: Gıbta)
    GABYE Büyük taneli olan şiddetli yağan yağmur.
    GAD (Gadâ, gaden) Yarın, ertesi.
    GAD Gelen, gelici.
    GADA (Gazâ) (Gadat. C.) Dağ armudu ağaçları. Dikenli ağaçlar. * Ateşi uzun müddet devam eden seksek ağacı.
    GADA Öğle yemeği. (Bak: Gıda)
    GADAB (Bak: Gazab)
    GADAİR (Gadire. C.) Saç örgüleri.
    GADAK Çok fazla, bol, kesir.
    GADARÎF (Gudruf. C.) Kıkırdak kemikleri, kıkırdaklar.
    GADAT Sabahın erken zamanı. Sabah vakti.
    GADDAR Kahredici, öldürücü. Ahdine vefâ etmeyip hıyânet eden. Hâin, zâlim, çok zulmeden.
    GADDARANE f. Acımadan, merhametsizcesine, zulmedercesine.
    GADDARE Arapların cenbiyesine benzer pala nev'inden bir silâh.
    GADE Bedeni yumuşak olan kadın.
    GADEN Yarın, yarınki gün.
    GADİR (A, uzun okunur) Gadreden, fenalık eden, zulmeden, hıyanet eden.
    GADİR-İ NEFS Nefse fenalık eden.
    GADÎR Durgun su, gölcük, sel suyu birikintisi.
    GADÎRE (C: Gadâir) Saç örgüsü. * Çulha çukuru.
    GADİRÎ (Gadiriyye) Gölde yaşayan hayvan veya bitki.
    GADİYYE (C.: Gadiyyât) Tan ağarmasıyla güneş doğması arası, sabahın erken saatleri.
    GADN Sarkık ve sülpük olmak.
    GADR Hâinlik, vefâsızlık, merhametsizlik. Muâmelede aldatmak.
    GADR-I MUTLAK Mutlak gadr, zulüm.
    GADRDÎDE f. Gadir görmüş, kendisine haksızlık edilmiş olan.
    GADVE Sabahtan öğle vaktine kadar yürümek.
    GAF Fr. Beceriksizce ve yersiz söz yahut davranış.
    GAF Ağaç cinslerinden bir nevi.
    GAFA Her şeyin kemi ve yaramazı. * Toza benzer bir âfet. (Hurma koruğunun üstüne gelip olgunluktan men'eder ve lezzetini bozar.)
    GAFAK Yağmurun yavaş yavaş yağması.GAFER (Gufâr)Ğ : Kadının baldırında, alnında veya başka yerinde olan kıl.
    GAFFAR (Gufran. dan) Günahları örten, günahları bağışlayıcı. Mağfireti çok. * Kullarının günahlarını afveden Cenâb-ı Hak (C.C.)
    GAFFAR-ÜZ-ZÜNUB Günahları örten, affeden Allah (C.C.)
    GAFÎ Her şeyin kemi, yaramazı, kötüsü.
    GAFİL Dikkatsiz, iyi düşünmeyen, uyanık olmayan. Haberi olmayan, ihtiyatsız, başına geleceği önceden düşünmeyen. Allah'ı unutan. Kendi gayr-ı meşru zevkine dalan. (Günde bir taşı binâ-yı ömrümün düştü yere,Can yatar gafil, binası oldu viran bîhaber. (Niyazi-i Mısrî)
    GAFİLÂNE f. Körü körüne, ihtiyatsızca, dalgınlıkla. Gafilcesine.
    GAFİLEN Habersizce, gafil olarak.
    GAFİR Mağfiret eden, kusurları örten, afveden Allah (C.C.)
    GAFİR-ÜZ ZENB f. Günahları örtüp afveden, suçları bağışlayan Cenab-ı Hak (C.C.)
    GAFÎR Çok fazla, sayısız, kalabalık. * Örten, etrafını çeviren. * Umumi. * Boyun, boğaz ve kafada olan tüyler.
    GAFİS Kara ağaç.
    GAFK Hücum etmek, vurmak. * Birbiri ardınca cima etmek.
    GAFLET Dikkatsizlik, endişesizlik, vurdumduymazlık. En mühim vazifeyi düşünmeyip, Cenab-ı Hakk'a itaat gibi işleri bilmeyip, başka kıymetsiz şeylerle uğraşmak. Nefsine ve hevesâtına tâbi olarak Allahı ve emirlerini unutmak.
    GAFLETEN Dalgınlıkla, gaflet eseri olarak.
    GAFR Örtmek, setr etmek. * Menazil-i kamerden üç küçük yıldız.
    GAFUL (GAFLE) Aldanmak. * Terk etmek. * Belirsiz ve idraksiz olmak.
    GAFUR (Gaffar ile aynı mânadadır.) Çok mağfiret ve merhamet eden, suçları en çok afveden. Cenab-ı Hak (C.C.)
    GAFUR-UR RAHİM Kusurları örten, adâletle en ziyade merhamet eden Cenab-ı Hak (C.C.). Mü'minlerin kusurlarını affederek muhafaza eden.
    GAFVE Azıcık uyumak.
    GÂH (Geh) f. Yer. (Yer ve zaman bildiren "ek" dir.)
    GÂH BÂ-GÂH f. Zaman zaman.
    GÂH BÂŞED GÂH NEBÂŞED Bazı olur, bazı da olmaz.
    GÂH Ü BÎ-GÂH Sıralı sırasız, vakitli vakitsiz.
    GAHEB Gaflet.
    GÂHÎ (Gehî) Arasıra, zaman zaman.
    GÂH Ü NA-GÂH Vakitli vakitsiz, zamanlı zamansız.
    GAHVARE f. Beşik.
    GAİB Göz önünde bulunmayan, hazırda olmayan. Kaybolmuş olan. Görünmeyen âlem. * Gr: Üçüncü şahıs, hazırda olmayan kimse.
    GAİBÂNE f. Hazırda görünmeksizin, yüzyüze olmadan. Gizliden.
    GAİLE Dert, sıkıntı, baş belâsı. Tasa, zor iş. * Düşünce.
    GAİLE-İ ZÂİLE Sona eren sıkıntı, ardı kesilen elem.
    GAİR Gayret. * İnsan topluluğu.
    GAİT Necaset, neces, insan pisliği. * Çukur yer. Düz ve geniş yer.
    GAİYYE Bir şeyin sebeb ve neticesini ileri süren felsefe mesleği. * Maksad ve gayeye âit. Son ile alâkalı. Gaye, maksad ve neticeye mensup ve müteallik. (Fr.: Finalizm)
    GAİZ Kızgın, öfkeli, gayzlı.
    GAİZA Yere batan sular, eksilen su. * Bir malın değerinin eksilmesi, azalması.
    GAK Karga sesi.
    GAKFEKA Doğan sesi.
    GAL (Gâle) f. Uzak, baid, ırak.
    GAL (C: Gılâl) Ağaçlı çukur yer. * Muz ağacı. * Selem ağacının bittiği yer. * Bir ot cinsi.
    GALA Yüksek kıymet, pahalılık. * Bir şeyin haddini aşması.
    GALA (GALEYÂN) Kaynamak.
    GALAK (C: Ağlak) Kapı kilidi.
    GALAKA Deri dibâgat ağacı.
    GALAL (Gılâl) (Galle. C.) Zahireler. Mahsuller. * Akarât kiraları.
    GALAN Çok susayan, çok susamış olan.
    GALAT Hata. Yanlış. * Kaideye uymaz söz.
    GALAT-I BASAR Görme duyusunun yanılması. (Meselâ: Su içine batırılmış olan bir çubuğun, kırılmış gibi görünmesi.)
    GALAT-I MEŞHUR Yanlış olduğu hâlde herkes tarafından kullanılan kelime veya terkib.
    GALAT-I RÜ'YET Renk körlüğü. Bir rengi, aslından başka renkte görme. *Görme bozukluğu.
    GALAT-I TAHAKKÜMÎ Bir kelimenin gerek lâfzı ve gerekse mânası itibariyle herkesin kullandığı gibi kullanılmaması.Bu, başlıca üş şeyden olur:1- Nazımda vezne uydurmak için bir kelimenin telâffuzunu değiştirmek, hecesini uzatmak ve kısaltmak yahut harfini gizlemek.2- Çeşitli mânâları olan bir kelimeyi meşhur olmayan bir mânâda kullanmak.3- Gramere ait kaide hatası yapmak. Meselâ: Zen merde, civân pîre, keman tîrine muhtaçEczâ-yı cihân cümle biri bîrine muhtaçbeytindeki "bîr" kelimesinin hecesi uzatılarak galat-ı tahakkümî yapılmıştır.
    GALATAT Galatlar, hatalar, yanlışlar.
    GALAT-GÛ f. Yalan yanlış söyleyen.
    GALAT-NÜVİS f. Yalan yanlış yazan, yanlış tesbit eden.
    GALBA Ağaçları gür ve sık olan koruluk, bahçe. * Pek yüksek ve büyük tepe.
    GALC Azgınlık. * Su içtikten sonra dil ile yalanmak. * Atın yelmeyip bir tarzda yürümesi.
    GALEB (Galb) Üstünlük. Yeğinlik.
    GALEBE Üstün gelmek. Yenmek. Bozmak. Çokluk. * Bastırmak. * Yeğin olmak.
    GALEBE ÇALMAK Galib olmak, üstün gelmek.
    GALEL (C.: Eğlâl) Koruluktan akan su. * Susuzluk.
    GALERİ Fr. San'at eserinin sergilendiği salon veya koridor. * Tiyatroda seyircilere ait balkon. * Üstü örtülü uzun yer. * Yer altında açılmış uzun, dar yol.
    GALES Gecenin sonunda olan karanlık.
    GALET Hesapta yanılmak.
    GALEYAN Kaynayış. Çoşup taşmak. Yerinde duramamak. * Tuğyan ve azgınlık.
    GALEYAN-I EFKÂR Fikirlerin galeyanı. Fikirlerin coşması.
    GALEYAN-I MÂ' Suyun kaynaması.
    GALFAK Geniş, vâsi. * Yumuşak. * Su içinde yetişen yassı yapraklı bir ot. * Kurbağa yosunu.
    GALGALE Sür'atle gitmek. * Gecenin gitmesi. * Haber vermek.
    GALÎ Pahalı. Kıymetli. Ağır. * Haddini tecâvüz eden, haddini aşan.
    GALİB Üstün. Yenen. Mağlub eden. Ekser.
    GALİB-İ MUTLAK Tam olarak galip. Kayıtsız şartsız hâkimiyet sahibi.
    GALİBA Tahminen. Çok zaman. Her halde. Galiben, ekseriyetle.
    GALİBANE f. Muzaffer ve galib olana yakışacak şekil ve surette.
    GALİBEN Ekseriya. Çok zaman. Üstün olarak. Tahmin olduğu üzere.
    GALİBİYYET Üstünlük. Yenmek. Mağlub etmek.
    GALİF Gön ve deri dibâgat etmekte kullanılan bir ot.
    GALİL (C: Gılâl) Güneşin harareti. * Susuzluk harareti. * Kin, hased. * Devenin yulafına karıştırıp yedirdikleri hurma çekirdeği.
    GALÎS (GALS) Kenger otu.
    GALİS Arpa ve buğday karışımından yapılan ekmek.
    GALİYE Galeyan eden. * Değerinden çok pahalı. * Misk ve amberden yapılmış meşhur koku. * Hoş kokulu kıymetli madde.
    GALİYE-BÂR f. Güzel kokulu şey saçan.
    GALİYE-DÂN f. Güzel kokulu şeylerin muhafaza edildiği kap, mahfaza.
    GALİYE-GUN f. Güzel siyah renkli.
    GALİYUN Çoban mayası.
    GALÎZ(E) Çirkin. * Terbiye dışı. * Yoğun. Kaba. * Kokmuş madde.
    GALK Kapıyı kapamak, kapıyı kilitlemek.
    GALL Girmek, sokmak, akmak. * Boynunu, elini zincir ile bağlamak. * Hâinlik yapmak. Hıyanet etmek. * Ganimet malından hırsızlık etmek.
    GALLAT (Galle. C.) Mahsuller, zahireler. * El emekleri, çalışmanın semereleri. * Ev kirası gelirleri.
    GALLE Mahsul geliri. Ekin, irat, gelir. * Akarât kirası. * Hammaliye kirası. * Susamak.
    GALLE-İ VAKF Vakfın faide ve mahsulü. Bununla vakfın tabiî ve hukukî semereleri anlaşılır. Vakıf paraların ticareti ve vakıf akarların kirası, vakıf bahçelerin sebze ve meyveleri bu kabildendir.
    GALLE-DAN f. Tahıl anbarı, zahire deposu.
    GALLE-FÜRUŞ f. Zahireci, zahire ve hububat satan.
    GALS Karıştırmak. * Lâzım olmak. * Cür'et etmek.
    GALSAME Solungaç. Suda yaşıyan hayvanların nefes alma organları. * Gırtlak ağzı, hançere. * Boğaz deliğinin başlangıcı.
    GALTAN f. Yuvarlanan, tekerlenen.
    GALTÎDE f. Tekerlenmiş, yuvarlanmış.
    GALUTA (C: Gulutât) Kişiyi zora düşüren meseleler.
    GALVA' Yiğitliğin başlangıcı. * Gençlik sür'ati.
    GALVE (C: Galevât) Bir okatımı miktarı yer.
    GALYOT Baş ve arka tarafları birbirinin aynı olan eski cins bir gemi.
    GAM (Bak: Gamm)
    GAM f. Köy, karye. * Hatve, adım. * Ayak, kadem.
    GAMA Örtmek, setretmek.
    GAMA' (GIMÂ) Ev örtüsü, çatı.
    GAMAİM (Gımâme. C.) Hayvanların, yem yemelerini veya ısırmalarını önlemek gayesiyle ağızlarına takılan torba gibi şeyler.
    GAMAK Rutubet, ıslaklık. Rutubetli hava.
    GAMAM(E) Bulut. Beyaz bulut. * Örtmek.
    GAMARE Bönlük, ahmaklık, bilmezlik.
    GAMAS Göz pınarından akan irin ve çapak.
    GAMAZA (GUMUZA) Çukur, çukurluk. * Sözün anlaşılmasını zorlaştırmak.
    GAMC Suyu sora sora içmek. * Deve yavrusunun anasının karnı ve ayaklarının altına gelmesi.
    GAMCE (GUMCE) Kabın dibinde kalan su.
    GAMD Zarf, mahfaza. Kın.
    GAMEM Saçın, alnı ve başı örtmesi.
    GAMET Cinsiyet hücresi.
    GAMEZ Malın ve davarın kemi ve küçüğü.
    GAMGAMA Haykırma. Muharebe edenlerin bağırtısı. * Kalb dinlendiğinde işitilen ses. * Sözü, belirsiz söylemek. * Kalbin bulunduğu yer.
    GAM-GÎN Gamlı, kederli.
    GAMIZ Anlaşılmaz, anlaşılması güç. * Kapalı ve karışık söz. * Çukur yer. * Zayıf kişi.
    GAMIZA Kolay anlaşılmayan ince mes'ele. Derin. * Mâruf ve mütebeyyin olmayan hesab.
    GAMİC Huy ve tabiatı doğru ve istikametli olmayan.
    GAMİDE Yemen'de bir kabilenin adı.
    GAMÎL Tüyü gitmiş yumuşak deri.
    GAMÎM Yoğurt yapmak için kaynatılan süt. * Yoğurt.
    GAMÎN Yumuşak.
    GAMÎN f. Tasalı, hüzünlü, kederli, gamlı.
    GAMİR Ekilmemiş, terkedilmiş ıssız yer. * Faydalanılmamış şey. * Mamur olmayan harap yer.
    GAMİR Kurumamış yeşil ot.
    GAMÎS Üstü kuru, altı yaş olan ot. * Ağaç ve otların arasında olan küçük su arkları.
    GAMÎZE Akıl zayıflığı, ahmaklık, geri zekâlılık.
    GAML Tüyünü yolmak için deriyi dürüp gömmek.
    GAMM Keder, tasa, dert, elem, kaygı.
    GAMM-I FİRKAT Uzaklık gamı, ayrılık derdi.
    GAMM-GÜSÂR f. Teselli veren, hüzün ve kederi defeden.
    GAMM-ABAD f. Keder ve hüznü bol. Gamlı.
    GAMM-ALUD f. Kederli, gamlı, hüzünlü, kaygı veren.
    GAMMAZ Birisine iftira ederek zarar veren. Münafık, fitneci. * Adamın ayıplarını arayıp gizli şikâyet eden. * Tersane kethüdalarına mahsus altı çifte kayık.
    GAMMAZANE f. Fitnecilikle, gammazlıkla, koğuculukla.
    GAMMAZİYYET Koğuculuk, fitnecilik, gammazlık.
    GAMM-DÎDE Kederli, tasalı, gamlı, hüzünlü.
    GAMM-FEZA f. Kederi artıran, hüznü çoğaltan.
    GAMM-GÎN f. Kederli, hüzünlü, gamlı.
    GAMM-GÜSAR f. Teselli veren, gam ve kederi defeden dert ortağı. Arkadaş.
    GAMM-HANE f. Hüzün ve tasa yeri. * Mc: Dünya.
    GAMM-HAR f. Kederlenen, hüzünlenen, tasalanan.
    GAMM-NAK Gamlı, kederli.
    GAMM-NİSAR f. Hüzün veren, kederli eden.
    GAMM-PENAH f. Tasalı yer, kederli yer. Kederin, tasanın sığındığı yer.
    GAMM-PERVER f. Keder veren, hüzünlendiren, gam artıran.
    GAMM-ZEDE f. Kederli, hüzünlü, gamlı, tasalı.
    GAMN Yumuşaklık.
    GAMR Derinlik, suyun derinliği. Çok su, büyük deniz. * Uzun, geniş libas. * Cehalet, gaflet. * Şiddet.
    GAMRE (C.: Gamerât) Tecrübesizlik, görgüsüzlük, anlayışsızlık. * İzdiham, kalabalık. * Fenalığa dalmak. * Şiddet. * Zahmet.
    GAMS Suyu şiddetli içmek. * Bir şeyi hakir görmek, birisine iftira etmek. * Nimete şükretmemek. * Göz yummak.
    GAMS Yıldız kayması. * Suya dalmak.
    GAMT Minnetsiz ve şükürsüz olmak. * Horlamak, hakir görmek.
    GAMT Çok yemekten dolayı midenin şişmesi. * Ağırlık olmak.
    GAMTAŞ Gözü zayıf gören.
    GAMUS f. Manda, kömüş.
    GAMUS Şiddetli emir. * Süngü ile vurup, ucunu diğer taraftan çıkarmak. * Karnındaki yavrusu belli olmayan deve.
    GAMUZ İtham olunan, töhmet altında bırakılan. * İçinden kan giden dişi deve.
    GAMZ (C.: Gamuz) Göz yummak, gizli olmak, yumuşak muamele etmek. * Kolay görerek ihmal etmek. * Çukur yer.
    GAMZ Kaş ve gözle işaret, göz kırpmak. * Çene veya yanak çukurluğu.
    GAMZE Süzgün bakış.
    GAMZE-İ CÂDU Büyüleyen gamze. Süzgün bakış.
    GAMZE-İ CELLÂD Cana kıyan yan bakış.
    GAMZE-İ DİL-DUZ Gönül delen süzgün bakış.
    GAMZE-İ FETTÂN Câzibedar ve süzgün bakış.
    GAMZE-İ HUNHAR Kan içen yan bakış.
    GAMZE-FİGEN f. Gamze saçan, süzgün süzgün bakan.
    GÂN f. Cemi' yapmak için, sonu "e" sesi ile biten kelimenin sonuna gelir bir "ek" tir. Meselâ: Bendegân $ : f. Hizmetçiler, bendeler.
    GANA Kifayet, kâfi gelme. * Menfaat, fayda.
    GANAİM (Ganimet. C.) Harpte ele geçen mallar. Ganimetler.
    GANAİM-İ BAHRİYE Harbte ele geçirilen düşman gemileriyle, bunlara ait her türlü levâzım ve eşyâlar.
    GANAİM-İ HARBİYE Harbde düşmandan alınan top, tüfek, gemi, vasıta, yiyecek, içecek vs. gibi ganimetler.
    GANBOT Yapısı küçük olmakla beraber, nisbeten ağır toplarla mücehhez harp gemisi.
    GÂNE f. Bazı sayıların sonlarına eklenerek "lik" halinde sıfatlar yapılır. (Meselâ: Cihâr-gâne: f. Dörtlük.)
    GANEC Koca. * şeyh.
    GANEM Koyun.
    GANES Su içtikten sonra teneffüs etmek.
    GANG ing. Haydut çetesi.
    GANÎ Zengin, kimseye muhtaç olmayan, elindekinden fazla istemiyen. Varlıklı, bol.
    GANİ-Yİ MUTLAK (Gani-yi ale-l ıtlak) Cenab-ı Hak. Her şeye sahip ve hiç kimseye hiçbir cihetle ihtiyacı olmayan gani.
    GANİM Ganimet alan.
    GANİMEN Ganimet almış olarak.
    GANİMET Harpte düşmandan alınan mal. * Çalışmaksızın ele geçen nimet.
    GANİMÎN Harbe bizzat iştirak edip, ganimet almağa hak kazanan muzaffer mücahidler.
    GANİYE Çok hoş, çok lâtif. * Kadın şarkıcı. * Zengin kadın veya kız.
    GANM Kabile ismi.
    GANNAC (Gunc. dan) Çok işveli, çok nâzik.
    GANYAN Fr. At yarışında birinci gelen.
    GAR (Ger) f. Kelimeye eklemekle nisbet veya fâillik mânası verilir. Yapan, yapıcı mânasınadır. Meselâ:
    GARET-GER Yağmacı. Çapulcu.
    GAR Mağara. İn. Kehf. * Defne ağacı. * Gayret. * Fesad. * Tren istasyonu. * Tıb: Beden âzalarında olan cep gibi çukur yer.
    GARABET Yabancılık. Gariblik. * Tuhaflık. * Âcizlik, beceriksizlik. * Gizli olmak. Hilaf-ı âdet olmak. * Iraklık. * Edb: Ne demek olduğu herkesçe anlaşılmayacak kelime ve tabirlerin söz arasında kullanılması.
    GARABET-CU f. Tuhaf şeylere meraklı olan, garip şeyler arayan.
    GARABET-NÜMA f. Yabancılık çeken. Garip, tuhaf.
    GARABÎB Katı, siyah şey. * Koyu renkli.
    GARABİL (Gırbâl. C.) Delikleri iri olan elekler, kalburlar.
    GARABİN (Gırbân. C.) Kargalar.
    GARAİB (Garib. C.) Acaib şeyler. Hayret edilecek şeyler. Tuhaflıklar.
    GARAİBAT (Garâib. C.) Garib ve şaşılacak şeyler. Alışılmadık, tuhaf ve acaib nesneler.
    GARAİBPEREST f. Garib, tuhaf şeylere çok düşkün olan ve çok seven.
    GARAK Suya batmak.
    GARAM Helâk. Mahv. * Aşk. Sevdâ. şiddetli arzu. * Hedef.
    GARAMET (C.: Garâmât) Diyet ve borç gibi şeyleri ödeme. Resim, vergi.
    GARAMETEN Herkese eşit olarak, taksim ederek, paylaştırarak, hakkına göre.
    GARAN Tavşancıl kuşunun erkeği. * Açlık. * Zayıflık.
    GARARE (C: Garâyir) Büyük kıl çuval, harar. * Gafil olmak.
    GARAT (Gâret. C.) Yağmalar. Çapulculuklar.
    GARAYİR (Garâre. C.) Büyük kıl çuvallar, hararlar.
    GARAZ (C: Ağraz) Maksat, niyet, gaye, kasıt. Kötü niyet. Kin. * Ok atılan nişan. * Izdırab. Acı. * Zelillik.
    GARAZ-I ASLÎ Asıl gaye, esas maksad.
    GARAZ-ALUD f. Garezi, hususi bir maksadı olan.
    GARAZEN Düşmanlıkla, garez ederek.
    GARAZ-KÂR f. Düşmanlıkla, eden, hased eden, kin güden.
    GARAZKÂRANE f. Hased ve düşmanlıkla.
    GARB (C: Gurub) Güneşin battığı taraf. Batı. * Sığır derisinden yapılan büyük kova. * Sakaların su koydukları büyük tulum. * Atıldıktan sonra bulunmayan ok. * Yürügen at. * Nasır acısı (gözde olur). * Göz yaşı. * Göz yaşının geldiği damar. * Kenar.
    GARB-I CENUBÎ Güney batı.
    GARB-I ŞİMALÎ Kuzey batı.
    GARBEN Batıdan, garb cihetinden, batı tarafından.
    GARBÎ (GARBİYYE) Batı ile alâkadar, Avrupa'ya mensub. * Aşağı Mısır'ın batı kısımları.
    GARBİYYUN Garplılar, Avrupalılar. Batı memleketleri ahalisi.
    GARDE (C: Megârid) Mantar.
    GARDİYAN Fr. Kolcu, nöbetçi, muhafız.
    GARE (C: Gârât) Bükmek.
    GAREB Gümüş kadeh. * Kavak ağacı. * Havuzla kuyu arasına dökülen su. * Bir nevi koyun hastalığı.
    GARED Güzel ses.
    GARENG f. Çığlık, feryat.
    GARER Sonu mâlum olmayan, neticesi bilinmeyen.
    GARES Açlık.
    GARET (A, uzun okunur) Yağmacılık. Düşmanın malını yağma etmek. * Göbek.
    GARETGER (A, uzun okunur) f. Yağmacı. Çapulcu.
    GARETGERÂN f. Yağmacılar, çapulcular.
    GAREYN (A, uzun okunur) Alt ve üst çene, yâni ağız. * İki gar.
    GAREZ Kayıştan yapılan üzengi. * Ağaç üzengi.
    GARF (C: Guref-Agrâf) Kurtarmak. * El ile su almak. * Bir şeyi kesmek.
    GARGARA Suyu, içilen ilâcı veya başka bir sıvıyı, boğazda oynatıp çalkalama. * Tavuk ve güvercinin ötmesi. * Can boğaza gelip tereddüt etmek. * Çömleğin kaynayıp fıkırdaması. * Çoban koyuna haykırıp çağırması.
    GARÎ f. Kararsız, sebatsız.
    GARİB (A, uzun okunur) Batan. Gurub eden. * İki omuz arası. * Devenin hörgücüyle boynu arası.
    GARİB(E) Hayret verici. Tuhaf. * Kimsesiz. Zavallı. * Gurbette olan.
    GARİB-ÜD DİYÂR Memleketin yabancısı.
    GARİBANE f. Garip gibi, garip kimselere yakışır şekilde, garipçesine.
    GARİB-NÜVAZ f. Kimsesizlere ve gariplere yardım eden. Biçareleri ve zavallıları koruyan.
    GARÎF (C: Guruf) Birbirine girmiş sık ve çok ağaç.
    GARİK Suda boğulmuş.
    GARİKUN Katran köpüğü.
    GARÎM Alacaklı. * Hasım. Rakib. Borçlu veya üzerinde borçtan başka hakları olan kimse.
    GARÎN Havuz dibinde olan balçıklı su. * Her nesnenin kap dibinde kalan çöküğü, tortusu.
    GARÎR Kefil. * Güzel ahlâk. * Durumdan veya işten anlamıyan.
    GARÎSE Yeni dikilmiş fidan.
    GARİYY Cemil, güzel, hüsün.
    GARİZ Taze nesne.
    GARÎZE Asıl. Yaratılıştan olan. Sevk-i İlâhi. Huy.
    GARÎZİYE Tıb: Yaratılışa âit. Yaşamaya âit. Doğuştan. Normal.
    GARK Batmak, suda boğulmak.
    GARKA Bir içim miktarı süt. * Suya batmış.
    GARK-AB f. Suya batmış olan, boğulmuş.
    GARKAD Bir dikenli ağaç. * Medine-i Münevvere'de olan kabristana "Baki-ul Garkad" denir.
    GARKAN Batarak, boğularak.
    GARM Çekmek.
    GARNİZON Fr. Bir şehir veya müstahkem mevkideki birliklerin tamamı. * Askeri birliklerin bulunduğu şehir.
    GARR Aldatmak. * Hırsa düşmek. * Alnında dirhemden büyücek beyazlık bulunan at.
    GARR Beyhude ve bâtıl şey. * Gafil adam. * Aldatan. * Kuyu kazan.
    GARRA Parlak. Beyaz. Güzel. Şa'şaalı. * Kur'an'ın kudsi nurlarının parladığı Medine-i Münevvere'nin bir ismidir.
    GARRAN f. Kükreyen, haykıran. Homurdanan.
    GARRE Gafil kişi, gaflette bulunan kimse.
    GARRENDE f. Kükreyerek vahşileşen arslan ve benzeri yırtıcı hayvan.
    GARS Ağaç fidanı dikmek. * Dikilmiş fidan.
    GARS-I EŞCAR Ağaç dikimi.
    GARS-I YEMİN Sağ el ile dikilen fidan. * Bir kimsenin yanından, fidan gibi ayrılmayan kişi.
    GARSAN Karnı aç kimse.
    GARUR Dünyada insana gurur veren herhangi bir şey. * Aldatıcı. * Allahı unutturan.
    GARV Acip.
    GARZ Batırma, sokma. İğne sokma.
    GARZ Doldurmak. * Noksan etmek, noksanlaştırmak.
    GASA Uzunluk.
    GASAGIS Arslan, esed.
    GASAK (Gusuk-Gasekan) İlk koyu karanlık. * Küfrün karanlığı. * Gözün dumanlanıp, seçemez olması. * Göz kararması. * Herhangi bir şeyin akması, dökülmesi. * Çok soğuk ve fena kokan içki veya su. * Kuvve-i şeheviyye. * Seyelân.
    GASAK-UL LEYL Gecenin ilk karanlığı.
    GASAS Dolu olma. * Yediği ve içtiği şeyin boğazda durması.
    GASASE (Gasis-Gususe) Davarın zayıf olması. * Sözün boş ve faydasız olması. * Yaradan irinin akması.
    GASB Başkasına âit bir şeyi zorla, rızası olmadan almak. Zorla almak. * Zorla alınan şey.
    GASB-I EMVAL Malların gasbedilmesi, zorla alınması.
    GASB-I NUKUD Paraların cebren alınması.
    GASBEN (Gasb. dan) Cebren alarak, zorla gasbederek.
    GASBEN ANH Ona rağmen.
    GASBEN ANK Sana rağmen.
    GASEM Gecenin sonunda olan karanlık.
    GASER Rüzgârın çukur yere getirip yığdığı.
    GASEYAN Mide bulantısı. Kusmak.
    GASGASE Silahsız savaşmak.
    GASIB Gasbeden, zorla alan.
    GASIB-ÜL GASIB Gasbedilmiş malı gasıbdan gasbeden.
    GASIK Gecenin ilk karanlığı. Gece. Karanlık. * Ay doğmak.
    GASÎL Yıkanmış.
    GASÎME Çekirgeli yemek.
    GASÎRE Cemaat, topluluk.
    GASL Yıkama. Gusül. Şartlarına uygun şeklide boy abdesti almak. (Bak: Gusül) * Birisini döğüp vücudunu acıtmak.
    GASL-İ MEYYİT Ölünün yıkanması.
    GASLAK Pişmemiş ve tuzlanmamış olan şey.
    GASM Karanlık, zulmet.
    GASN Kesmek.
    GASR (GASRÂ) Asılsız, alçak kimseler.
    GASS İncelik, zavallılık. * Biçare, zavallı. * Tatsız, yavan.
    GASS Ü SEMİN Fakir ve zengin. Zayıf ve semiz.
    GASSAK Ehl-i cehennemin vücudundan akan irin. * Çok soğuk ve fenâ kokulu içilmez şey.
    GASSAL (Gasl. den) Ölü yıkayıcı.
    GASSAN Dolu, mümteli.
    GASUK Karanlık olmak.
    GASUL Su. Bir şey yıkamakta kullanılan su.
    GASUL Çöğen denilen şey.
    GAŞAM (C: Guşâm) Mübâlağa ile zulmeden.
    GAŞAN (Gaşayân) Gönül dönmek. * Akıl gidip, bihoş olmak.
    GAŞEMŞEM Şecaatinden kimseye baş eğmeyen. * Başını döndürüp yabana iltifat etmeyen. * Zulmedici. * Methi istediği gibi yapamamak.
    GAŞEYAN Kendinden geçmek. Kendini kaybetmek. Bayılmak. Gaşyolmak.
    GAŞİYE Perde. Örtü. * Kıyamet. * Dilenci ve cerrar. * Ziyârete gelen dostlar gurubu.
    GAŞİYE-DÂR f. At uşağı, seyis.
    GAŞİYE SURESİ Kur'an-ı Kerim'de 88. suredir. Mekkîdir.
    GAŞM Zulüm etmek, zulüm yapmak.
    GAŞMERE Yönelmek.
    GAŞŞ Örtmek, setretmek.
    GAŞUM Zâlim, gaddar. * Muannid, inatçı.
    GAŞŞ Hâin.
    GAŞVE (Gışâve-Guşve) Perde, hicap, örtü. * Göz kararmak.
    GAŞY Bayılma, kendinden geçme.
    GAŞY-ÂVER f. Baygınlık veren, bayıltan.
    GAŞYET Kendinden geçme, bayılma. * Örtmek. * Hayret.
    GAŞYET-İ MEVT Koma hali.
    GAŞYOLMA Kendinden geçme. Kendini bilemez hale gelmek.
    GATA (Gıtâ) (C: Agtıye) Perde, örtü.
    GATAMTAM Çok su.
    GATARİF(E) (Gıtrîf. C.) Başkanlar, başlar, reisler, önderler. * Soylu ve asaletli kimseler, itibarlı ve seçkin kişiler.
    GATAŞ (C: Agtaş) Karanlık. * Devamlı su akan gözdeki zayıflık.
    GATATA (C: Gıtât) Bağırtlak cinsinden bir kuş.
    GATAYE Kertenkeleden büyük bir hayvan.
    GATFAN Ev içinde su dökmek için yapılan yer. * Erkek ismi.
    GATGATA Çömleğin kuruyup kaynaması.
    GATİT Horlamak.
    GATRAFE Büyüklenmek, ululanmak, kibirlenmek.
    GATS Batırılma, daldırılma. * Batırma, daldırma.
    GATT Birbirine tâbi olmak. * Gizlemek. * Mükedder etmek, üzmek. * Suya dalmak.
    GÂV f. Öküz, sığır, bakara.
    GÂV-I DEŞTÎ Yaban sığırı.
    GAVA Yoldan çıkmış. Yolunu şaşırmış. Azgın.
    GAVADÎ Sabah bulutu.
    GAVAFİL (Gafile. C.) Gafiller, gaflette bulunanlar.
    GAVAİL (Gaile. C.) Musibetler, belâlar. * Dertler, sıkıntılar, kederler, hüzünler. * Felâketler, âfetler.GAVALÎ $ (Galiye. C.) Güzel kokular.
    GAVAMIZ (Gamız. C.) Anlaşılması zor hakikatler. İnce ve derin mes'eleler.
    GAVANÎ (Ganiye. C) Zenginler. * Kadın şarkıcılar.
    GAVAŞ (Gaşiye. C.) Örtücü, örten.
    GAVAŞÎ (Gaşiye. C.) Kıyametler. * Örtü. At takımından sayılan bir nevi örtü.
    GAVAYA (Gaviyye. C.) Sapmışlar, sapıtmışlar.
    GAVAYET Dalâlete düşme, hak yoldan sapma. * Azgınlık.
    GAVAYET-İ NEFS Nefsin azgınlığı.
    GÂV-BAN f. Sığır çobanı, sığırtmaç.
    GAVC Enli ve yassı olmak. * Muzdarip olmak, acı çekmek.
    GAVELAN Acı bir ot.
    GAVGA f. Döğüşme, kavga, vuruşma. Gürültü. Savaş, muhârebe, harp.
    GAVGA Çekirge. * İnsanların rezilleri. Adi, aşağılık olan kimseler.
    GAVÎ (A, uzun okunur) Çok azgın. Çok sapkın. Yoldan şaşıp azıtan zâlim.
    GAVİYY Azgın. Zâlim. * Tek başına kalan.
    GAVL (C: Gavâyil) Helâk etmek. * Kin tutmak. * Çok miktar toprak. * Feyizden uzaklık.
    GAVR Bir şeyin dibi. Çukur. * Batmak. * Derinlik, nihayet. Kök, esas, temel. * Tefekkür, teemmül. * Dolanmak. * Hakikat.
    GAVR-I AMÎK Derin dip.
    GAVR-I İN'İDAM Yokluk çukurunun dibi.
    GAVR-I MES'ELE Mes'elenin esası, mevzuun künhü.
    GAVS Suya dalmak. Dalgıçlık. * Mc: Bir mes'elenin derinliğine ve hakikatine muttali' olup bilmek. * İyi anlamak. * Maslahata gayret ile girmek.
    GAVS Çağırma. Nida. Medet istemek. * Yardım edici. Medet verici. * Kurtuluş. (Bak: Aktâb)
    GAVS-ÜL A'ZAM Abdülkadir-i Geylanî (K.S.) Hazretlerinin nâmı. En büyük Gavs. Evliyâullahın büyüğü. Gavs-i Ekber de denir. (Bak: Geylanî)(Bir zaman Hazret-i Gavs-ı Azam Şeyh Geylâni'nin (K.S.) terbiyesinde, nazdar ve ihtiyâre bir hanımın bir tek evlâdı bulunuyormuş. O muhterem ihtiyare gitmiş oğlunun hücresine, bakıyor ki, oğlu bir parça kuru ve siyah ekmek yiyor. O riyazattan za'fiyetiyle vâlidesinin şefkatini celbetmiş... Ona acımış. Sonra Hazret-i Gavs'ın yanına şekva için gitmiş. Bakmış ki, Hazret-i Gavs kızartılmış bir tavuk yiyor. Nazdarlığından demiş: "Ya Üstad! Benim oğlum açlıktan ölüyor. Sen tavuk yersin!" Hazret-i Gavs tavuğa demiş: "Kum Biiznillâh" O pişmiş tavuğun kemikleri toplanıp, tavuk olarak yemek kabından dışarı atıldığını mutemed ve mevsuk çok zatlardan Hazret-i Gavs gibi kerâmât-ı hârikaya mazhariyeti dünyaca meşhur bir zatın bir kerâmeti olarak mânevi tevatürle nakledilmiş. Hazret-i Gavs demiş: "Ne vakit senin oğlun da bu dereceye gelirse, o zaman, o da tavuk yesin." İşte Hazret-i Gavs'ın bu emrinin mânâsı şudur ki: Ne vakit senin oğlun da, ruhu cesedine, kalbi nefsine, aklı midesine hâkim olsa ve lezzeti şükür için istese, o vakit leziz şeyleri yiyebilir... L.)
    GAVSİYYET Evliyaullahın başı olmak. Velâyet mertebelerinden yüksek bir makam sahibi olmak. (Bak: Aktab)
    GAVT Derin çukur. * Bir şeyin içine girme, batma, garkolma.
    GAVTA Ağaçlık, sulak yer. * Toprakta çukurluk.
    GAVTA f. Suyun içindeki derinlik.
    GAVTA-BAZ f. Dalgıç.
    GAVTA-BAZÎ f. Dalgıçlık.
    GAVTA-GÂH f. Dalma yeri.
    GAVTA-HAR f. Dalan, batan.
    GAVUN (Gavi. C.) Azgınlar, azmışlar, doğru yoldan çıkıp dalâlete düşmüş olanlar.
    GÂVUR Kâfir. Merhametsiz, inatçı.
    GAVVAS Çok gayretli. Çalışkan. * Suya dalan. * İnci arayan dalgıç.
    GAYAHİB (Gayheb. C.) Gece karanlıkları.
    GAYAT (Gâye. C.) Gâyeler.
    GAYAT Çalgı.
    GAYB Gizli olan. Görünmeyen. Belirsiz. * Güman. Hislerle veya akıl ile bilinmeyen şey. (Bak: Ahbar-ı gayb)(Demek Cenab-ı Hakk'ın gayet büyük ve mükemmel bir rahmeti, re'feti ve şefkati, gaybı bildirmemektedir. Bilhassa masum hayvanlar hakkında daha tamdır. Demek sefihane lezzette sen hayvanlara yetişemezsin. Binler derece aşağı düşersin! Çünki, hayvana nisbeten gaybi olan şeyleri senin aklın görüyor. Elemini alıyor. Setr-i gaybda bulunan istirahat-ı tammeden bilkülliye mahrumsun. S.)
    GAYB-ÜL GAYB Kalbde olmayan şey. Hiç ortada eseri, varlığının, geleceğinin izi ve nişanı olmayan. Gaybın gaybı olan.
    GAYB-AŞİNA f. Gaybı bilen. Gaybdan haberi olan. Gelecekten veya âhiretten haberi olan.
    GAYB-BÎN f. Gaybı gören. Herkesin bilemediği geleceği feraseti ile hissedip bilen. İstikbalden haber veren.
    GAYB-DAN f. Gaybı bilen.
    GAYBET Başka yerde bulunmak. Hazırda olmamak. Gıybet. Bir şeyin diğer bir şey içinde gaib olması. (Bak: Gıybet)
    GAYBÎ Hazırda olmayan. Görünmeyenlere âit. Hazır olmayanlara âit. Başka âlemdekilere âit. Âhirete âit. Gayba âit ve müteallik.
    GAYBUBET Gayıplık, hazırda olmayıp başka yerde olma.
    GAYDA (C: Guyed) Nazik ve yumuşak tenli genç kadın. (Müz.: Agyed)
    GAYDAK Geniş. * Yumuşak. * Kerim kişi. İyi huylu kimse. * Keler yavrusu. * Büluğ çağına varmamış çocuk.
#30.11.2006 22:00 0 0 0
  • FIDDA Gümüş.
    FIDDA-İ HÂLİSE Hâlis ve saf gümüş.
    FIKARÂT (Fıkra. C.) Kıssalar, fıkralar, küçük hikâyeler. * Fasıllar, bölümler, kısımlar. * Cümleler, parağraflar. * Omurga kemiklerindeki boğumlar.
    FIKARÂT-I ANİFE Mezkur cümleler, yukarıda geçmiş olan cümleler.
    FIKARÂT-I KATANİYE Tıb: Bel omurları.
    FIKARÂT-I LATİFE Hoş ve lâtif hikâyeler.
    FIKARÂT-I MÜNTEHABE Seçkin hikâyeler.
    FIKARÂT-I RAKABİYE Tıb: Boyun omurları.
    FIKDAN Yokluk. * Bir şeyin belirsiz olması. Yitirmek.
    FIKDAN-ÜL AHBAB Ahbab yokluğu. Ahbabsızlık.
    FIKDAN-I AKL Akıl azlığı, salaklık, ahmaklık.
    FIKDAN-I İMKÂN İmkân azlığı, imkânsızlık.
    FIKDAN-I NUKUD Para darlığı, parasızlık.
    FIKIH (Fıkh) Derin ve ince anlayış. Bir şeyi, hakkı ile, künhü ile bilmek. İnsanlar arasındaki ilişkilerle ilgili olarak dinî hükümleri ayrıntılı delilleriyle bilmek. Müslümanlar, müslüman olmaları itibariyle Allah'ın emirlerine tâbidirler, uyarlar. Fıkıh ilmi, hangi şartlarda Allah'ın hangi emrinin nasıl uygulanacağını inceler. * Bilmek, anlamak. * Kapalı bir şeyin hakikatına nazarı infaz edebilmek. * Kendisine hüküm taalluk eden hafi bir mânaya muttali' olmak. * Ist: İslâm Hukuku. * İnsanın amel ciheti ile lehine ve aleyhine olan şer'i hükümleri bir meleke halinde bilmesi. Diğer bir ta'rif ile: Ameliyata; yâni, ibadet, ukubat ve muamelâta âit şer'î hükümleri mufassal delilleri ile bilmek. Bu ahkâmı bilmeğe "Fakahet" ve bu ahkâmı böylece bilen zata da "Fakih" denir. Cem'i "fukahâ"dır. Fıkıh ilmini tahsil etmeğe de "tefekkuh" denir... (Ist. Fık. K. Cilt:1, sh: 20)
    FIKH-I EKBER Yüksek fıkıh. Dinî bilgilerin en mühim olanı. İmana dair ilim. * İmam-ı Azam hazretlerinin meşhur eserinin ismi.
    FIKRA Yazıda bir bahis. * Parağraf. * Kanun maddelerinden her bir kısım. * Kısa haber. * Küçük hikâye. * Omurga kemiklerinin her biri. * Bend. * Kıssa. * Gazetelerde gündelik hâdiselerin kısaca yazılmış şekli.
    FIKRA-HÂN f. Hikâye söyliyen, fıkra anlatan.
    FIRAK (Fırka. C.) Fırkalar, partiler. * Alaylar, bölükler. * Cennetler. * Ehl-i Sünnet cemaatından ayrılan mezhebler.
    FIRAK-I DÂLLE Dalâlete gitmiş fırkalar. Dalâlette kalmış cemaatler.
    FIRAK-I SİYASİYE Siyasî fırkalar, siyasî partiler.
    FIRAT Ön Asya'nın en büyük nehridir. Diyadin civarında çıkar, Anadolu'nun doğu taraflarına kadar gelip Mezopotamya'yı dolaştıktan sonra Irak'ta Dicle ile birleşerek Basra Körfezi'ne dökülür.
    FIRFIRA Topaç.
    FIRIŞKA Bütün yelkenleri camadana vurmaksızın kullanabilmeğe münasib olan rüzgâr hakkında söylenilen bir tabirdir. Bu rüzgârın, saniyedeki sür'ati 5-12 metredir.
    FIRKA Parti. İnsan grubu. Kısım olmak ve ayrılmak. Bölük. * Tümen.
    FIRKA-İ ASKERİYE Askerî fırka, tümen.
    FIRKA-İ NÂCİYE Kur'an-ı Kerim'e ve Sünnet-i Seniyeye sıkı sıkıya bağlı olup Ehl-i Sünnet ve Cemaat yolundan ayrılmayan müslümanlar. Bunlar kıyamete kadar lütf-u İlahî ile devam eder.
    FIRKA-İ SİYASİYE Siyasî parti.
    FIRSAT (Bak: Fursat)
    FIRTINA Şiddetli rüzgârla denizin dalgalanıp karışması. * Rüzgârın çok şiddetli esmesi.
    FISAD Kan alma, hacamet.
    FISAL (Bak: Fisâl)
    FISFISA (C: Fısfıs-Fesâfıs) Yaş yonca.
    FISH Nasârâ bayramı.
    FISK Haddini tecavüz. Günah. Haktan ayrılmak. * Fık: Allah'ın emirlerini terk ve O'na isyan etmek ve doğru yoldan sapıp çıkmak. Böyle olanlara şeriat dilinde "fâsık" denir.(Fısk; haktan udul, ayrılmak; hadden tecavüz, hayat-ı ebediyeden çıkıp terketmektir. Fıskın menşei; kuvve-i akliye, kuvve-i gazabiye, kuvve-i şeheviye denilen üç kuvvetin ifrat ve tefritinden neş'et eder. Evet ifrat veya tefrit, delillere karşı bir isyandır. Yani sahife-i âlemde yaratılan delâil, uhud-u ilâhiyye hükmündedir. O delâile muhalefet eden, Cenab-ı Hak'la fıtraten yapmış olduğu ahdini bozmuş olur. Ve keza ifrat ve tefrit, hayat-ı nefsiye ve ruhiyenin maraz ve hastalığını intac eden esbabdandır. Buna, fıskın birinci sıfatı olan $ cümlesiyle işaret edilmiştir. Ve keza, ifrat ve tefrit, hayat-ı içtimaiyeye karşı isyan ateşini yakan iki âmildir. Evet, bu âmiller Hayat-ı içtimaiyeyi nizam ve intizam altına alan râbıtaları, kanunları keser atar. Evet şehvet veya gazab, haddini aşarsa, ırz ve namuslar pay-mal olur, masumlar mahvolur. Buna da, fıskın ikinci sıfatı olan $ cümlesiyle işaret edilmiştir. Ve keza, dünya nizamının bozulmasını intac edip fesad ve ihtilâle sebebiyet veren iki ihtilâlcidirler. Buna dahi fıskın üçüncü sıfatı olan $ cümlesiyle işaret edilmiştir. Evet fâsık olan kimsenin kuvve-i akliye ve fikriyesi i'tidali kaybedip safsatalara düşerse, itikadâta ait râbıtaları kesmekle, hayat-ı ebediyesini yırtar atar. Ve keza, kuvve-i gazabiyesi hadd-i vasatı tecavüz ederse, hayat-ı içtimaiyenin hem yüzünü, hem astarını yırtar, altüst eder. Ve keza, kuvve-i şeheviyesi haddi aşarsa, heva-i nefse tâbi olur, kalbinden şefkat-i cinsiye zâil olur, kendisi berbad olacağı gibi başkalarını da berbad edecektir. Bu itibarla, fâsıklar hem nev'inin zararına, hem arzın fesadına çalışmış olur. İ.İ.)(Şer'an fıskın üç mertebesi vardır: Birincisi, günahı çirkin addetmekle beraber ara sıra irtikâb etmek; İkincisi, üzerine düşerek inhimak ile yapmak; üçüncüsü, çirkinliğini inkâr ederek yapmaktır. Bu üçüncü tabaka küfür mertebesidir. Fâsık bu hâle gelmedikçe ehl-i sünnet mezhebinde mü'min namı kendisinden selbolunmaz. Binaenaleyh fâsık vasfı içinde kâfirler bulunabileceği gibi, imanını zayi etmemiş olanlar da bulunabilir. E.T.)
    FISKIYE Suyu muhtelif şekillerde yukarıya doğru fışkırtan ve ekseriya havuzların ortasında yapılan borunun üzerindeki aletin adıdır. Buna, Arapçası olan fevvare denildiği gibi, Türkçe olan fışkırak da denilir.
    FISK U FÜCUR Allah'a isyan içinde olmak, günah işlemek.
    FISSA Yonca dedikleri ot.
    FIŞKI Pislik. Çör çöp. Fazladan olan. Hayvan gübresi.
    FITAM Çocuğu veya yavruyu sütten kesme.
    FITHIL Âdem Aleyhisselâm'ın yaratılışından evvel olan zaman.
    FITIK (Bak: Fetk)
    FITNAT Cibillî ve fıtrî ve âni anlamak ve idrak etmek. * Hikmet. * Zekâvet, basiret, tedbir, fatânet, zeyreklik. Fıtnet diye de okunur. (Zıddı: Gabâvet'tir.)
    FITNE Akıllılık. İdrak ve anlayışı kuvvetli olmak. (Bak: Fıtnat)
    FITR Oruç açmak, iftar etmek.
    FITR (C: Eftâr) Açıldığında baş parmakla şehadet parmağının arası. Karış.
    FITRA (Fitre) Fıtrat sadakası, yaradılış atiyyesi.
    FITRAT Yaradılış, tıynet, hilkat. (Bak: Evamir-i tekviniye)
    FITRAT-I İLÂHİYE San'at-ı Rabbaniye ve kudret-i İlâhiyenin dâima değişen bir defteri olan ve yanlış olarak "Tabiat" namı verilen Cenab-ı Hak'ın fıtrat kanunları ve mahlukatın yaradılışı.
    FITRAT-I SELİME Selim fıtrat. Kusursuz sağlam huy. * Ahlâk, din. Haram ve çirkin işlerden uzak ahlâk. * Noksansız yaradılış.
    FITRATEN Yaradılıştan, fıtrî olarak.
    FITRÎ Doğuştan, yaradılıştan, fıtrata âit ve müteallik. Hayat kanunlarına uygun.(Evet Hz. Muhammed'in (A.S.M.) getirdiği şeriatın hakaikı, fıtratın kanunlarındaki müvazeneyi muhafaza etmiştir. İçtimaiyatın râbıtalarına lâzım gelen münasebetleri ihlâl etmemiştir. Zaman uzadıkça aralarında ittisal peyda olmuştur. Bundan anlaşılır ki; İslâmiyet nev'-i beşer için fıtrî bir dindir. Ve içtimaiyatı tezelzülden vikaye eden yegâne bir âmildir. S.)
    FIZZA Gümüş.
    FÎ Arabçada harf-i cerrdir. Mekâna ve zamana âidiyyeti bildirir. Ta'lil için, isti'lâ için ve yine harf-i cerr olan "bâ, ilâ, min, maa" harflerinin yerine kullanılır. Geçen mef'ul ile gelecek fasıl arasında geçer. Te'kid mânası da vardı. (L.R.)Başka bir ifade ile kısaca (fî) : "İçinde, içine, hakkında, hususunda, üzere, dâir, mütedair, beherine ve herbirine" mânalarına gelir. Kelimenin başına yazılır ve o kelimeyi "i" diye okuttuğu için ona harf-i cerr denir. Farsçada "Der", "Fî" yerinde kullanılır.
    FÎ-ZAMANİNA Devrimizde. Zamanımızda.
    FÎ (C.: Fîat) Baha, fiat, kıymet.
    FÎ-İ CÂRÎ Geçer değer, muteber fiat.
    FÎ-İ MAKTU' Biçilmiş kıymet, kararlaştırılmış değer.
    FİAL (Fiil. C.) Fiiller, yapılan şeyler.
    FİAL Çocuk oyunudur. (Bir şeyi toprak içinde gizleyip sonra taksim edip "hangimizin hissesinde çıkar" diye ararlar.)
    FİAM Çok kalabalık olan erkekler topluluğu.
    Fİ AMAN-İLLAH Allahın muhafaza, siyânet ve hıfzında.
    FİAT (Fî. C.) Kıymetler, değerler, bahalar.
    FİCA Birdenbire, ansızın.
    FİCAC İki dağ arasında geniş yol. (Bak: Fecc)
    FİCACEN SÜBÜLÂ Turuk-u vâsia, geniş yollar.
    FİCC Şam karpuzu. * Tam olmamış olan meyve.
    FİDA Dağıtmak. * Atâ etmek. Hediye veya bahşiş olarak vermek. * Bedel vermek.
    FİDAM (Feddâm) : Su kabının üzerine koydukları süzgeç. * Mecusilerin ağızlarını bağlamakta kullandıkları bez.
    FİDRE Et parçası.
    FİDYE Herhangi bir farzından birini yerine getirmeye gücü olmayan bir kimsenin Cenâb-ı Hak'tan özür dilemek kasdı ile, verdiği para veya sadaka. * Esir veya kölelikten kurtulmak için verilen para. * Fık: Fakirin sabahlı akşamlı bir günlük yiyeceği.
    FİDYE-İ NECAT Bir kimsenin esirlikten veya başına gelen bir belâdan kurtulmak için, kendisi veya kendi namına başkası tarafından mecburen verilen para vesaire hakkında kullanılan bir tabirdir. Tabirin karşılığı, can kurtarma akçası demektir.
    FİE Kalabalık, topluluk, cemaat.
    FÎF (C: Efyâf- Füyuf) Düz yer.
    FİGÂN f. Ağlayıp sızlama, bağırıp çağırma.
    FİGÂN-PERVER f. Feryad ettiren, bağırtan.
    FİGÂN-TİZ Yüksek feryad.
    FİGÂR f. Ceriha, yara. * İncinmiş, yaralı, müteessir manalarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dil-figâr $ : Yüreği yaralı.
    FİGEN f. Yıkıcı, düşürücü, atıcı.
    FİGENDE f. Yıkık, yıkılmış, düşkün.
    FİGÜR Fr. Oyuncunun hareketi. * Resim, şekil, canlı resim. * Mecaz.
    FÎH (Fî-h) Onda, onun hakkında.
    FİHAL (Fahl. C.) İtibarlı, seçkin ve üstün kimseler.
    FİHAM (Fahîm ve fahm. C.) İtibar ve nüfuz sahibi kişiler, ulu kimseler.
    FİHHÎR Çok gururlanıp fahirlenen kimse.
    FÎHİ NAZAR(UN) Şüphe edilen bir mes'ele hakkında söylenir. "Ona bir bakmak, tetkik etmek lâzımdır" demektir.
    FİHR (C: Efhâr) Destesenk dedikleri taş. * Taş.
    FİHRİS (Fihrist) Bir dükkânda veya bir kitabın içerisinde ne bulunduğunu sıra ile gösteren liste. (Kataloğ) * (C: Fehâris) Her nesnenin aslı. * Kanun.
    FİİL (Fi'l) Müessirin te'siri. Amel, iş. *Gr: Hâdiseye veya zamana delâlet eden kelime. (Sarf bilgisinde geniş izahı vardır.) Türkçede; gelme, gitme, yazma, okuma, gezme gibi kelimelere de fiil denir. (Fi'l diye de yazılır.)
    Fİ'L-İ BASİT Gr: Basit fiil, tek kökten yapılan fiil. Meselâ: Gitmek, gelmek, olmak gibi.
    Fİ'L-İ HİKÂYE Gr: Geçmiş zamanda olmuş fakat konuşan kimsenin görmüş olduğu bir işi anlatan fiil. Meselâ: Okumuş idi, yazmış idi, vurdu gibi.
    Fİ'L-İ KIYASÎ Gr: Kurallı ve kaideli fiil. (İş'ten: işlemek; ateşten: Ateşlemek gibi)
    Fİ'L-İ MA'LUM Etken fiil. Öznesi yani, faili belli olan fiil.
    Fİ'L-İ MECHUL Gr: Faili yani öznesi bilinmeyen fiil. Edilgen fiil. Mesela: Yazılmak, içilmek, vurulmak gibi.
    Fİ'L-İ MEZİD Fiilin aslına harf ilâve edilen fiil.
    Fİ'L-İ MEZMUM Kötü, fenâ iş. Livâta ve zina.
    Fİ'L-İ MUTÂVAAT Mâlum sigasında olduğu halde müteaddi bir fiilin mechulü gibi mânası olan fiildir. (Sevinmek, dövünmek gibi)
    Fİ'L-İ MÜN'AKİS Organizmanın bir uyarmaya karşı birdenbire aldığı vaziyet, refleks.
    Fİ'L-İ MÜREKKEB Gr: Yardımcı bir fiille birleşerek tek kelime hükmüne geçen fiil. Birleşik fiil. (Vurabilmek, yazabilmek, okuyabilmek gibi.)
    Fİ'L-İ MÜSBET Gr: Müsbet fiil. Kendinde nefiy edatı bulunmayan fiil.
    Fİ'L-İ ŞART şart fiili. (Bak: şart)
    Fİ'L-İ ŞENİ' Irza vuku bulan tasallut hakkında kullanılan bir tabirdir. Bununla birlikte, mutlaka cima' manâsına değildir.
    Fİ'L-İ VÜCUBÎ Yapılması gereken, lâzım olan fiil.
    FİİLEN Gerçekten, işleyerek, hakikatte.
    FÎKA (C Efavık-Efvak) İki defa sütü sağmak arasında biriken süt.
    FİKAK (FEKÂK) Halas, kurtulma. * Bir şeyin karşılığında verilen şey.
    FİKR (Fikir) Akıl. * Re'y, istek, düşünce.
    FİKR-İ ÂMİYANE Bayağı fikir, alelâde düşünce.
    FİKR-İ FÂSİD Bozuk fikir, fâsid fikir.
    FİKR-İ İNFİRADÎ Tek başına olmak fikri, istişâresiz iş yapmak. Bir şeyi sâde kendine mal etmek fikri, hodgâmlık. (Bak: Himmet)
    FİKR-İ MUZMER Gizli kalmış ve dışarı vurulmamış fikir.
    FİKR-İ TA'KİB Sona erdirme, peşini bırakmama.
    FİKR-İ VATAN Vatan düşüncesi, vatan fikri.
    FİKREN Zihnen, fikir ile, düşünerek.
    FİKRET Düşünme, tefekkür, teemmül, fikir, Düşünülen şey.
    FİKRET-İ BEYZA Münevver fikir. Parlak fikir.
    FİKRÎ (Fikriye) Fikir cinsinden, fikirle alâkalı. Fikre âit ve müteallik.
    FİKRİYYAT Fikir ve düşünce ile olan işler.
    FİL (C.: Efyal-Füyul) Daha ziyade Hindistan ve Asya gibi yerlerde bulunan iri vücudlu, hortumlu bir hayvan.
    FİL SURESİ Kur'an-ı Kerim'de 105. sure olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
    FİL VAK'ASI (Bak: Ebrehe)
    FİLAHET Çiftçilik, tarla işleri, rençberlik, çift sürmek.
    FİLASL (Fi-l-asl) Aslında olduğu gibi.
    FİLCÜMLE (Fi-l-cümle) Ezcümle, minelcümle. Bir hayli. Emsalinden beri.
    FİLHAKİKA (Fi-l-hakika) Hakikatte, esasında, hakikaten, doğrusu.
    FİLHAL (Fi-l-hâl) Şimdi, hemen. * Bu halde. * Hadd-i zâtında.
    Fİ'LİYAT İş olarak yapılan şeyler, işler, fiiller.
    FİLİZ Ağaç ve çiçek fidanı, taze sürgün. * Eritilip temizlenmemiş olan altun, gümüş,demir, bakır gibi külçe, ham maden. * Erimiş bakır.
    FİLK Zahmet, meşakkat. * Acib emir. * Parça.
    FİLL Yağmur yağmayıp ot bitmeyen yer, otsuz yer.
    FİLMEDİNE(Tİ) (Fi-l-Medine(ti)) : Medine şehrinde.
    FİLMESEL Misaldeki gibi, meselâ.
    FİLO Birkaç savaş gemisinden mürekkep donanma parçası. Donanmanın bir kısım ve bölüğü.
    FİLOZOF (Bak: Feylesof)
    FİLS Put, sanem.
    FİLUS (Bak: Fülus)
    FİLVAKİ' Vâki hâle göre. Vakide olduğu gibi.
    FİLZE (C: Fülüz-Eflâz) Parça, kıt'a.
    Fİ-MABA'D Bundan böyle, bundan sonra, bundan itibaren, bir daha.
    FİNÂ Evin önü. Civar.
    FİNÂ-İ BELDE Beldenin civarı.
    FİND Dağ burnu.
    FİNHAN Leğen dedikleri kap.
    FİNTÎSE Kurt ve kuş ağzı.
    FİRAD (Ferd. C.) Fertler, kişiler.
    FİRAK Ayrılık. Ayrılmak. Hicran.
    FİRAR Kaçmak. Kaçış.
    FİRARÎ Kaçkın, kaçak.
    FİRAS Çok fazla kırmızı nesne.
    FİRASET Zihin uyanıklığı. Bir şeyi çabukça anlayış kabiliyeti. Bir kimsenin ahlâk ve istidadını yüzünden anlamak. Firasetin bir nev'i, sebebini anlamadan ve ilham eseri olarak vücuda gelen seziştir. Diğer nev'i ise kesbîdir. Muhtelif huy ve tabiatları bilmek neticesinde hâsıl olur. (L.R.) * Yiğitlik. * Binicilik.
    FİRAŞ Döşek. Yatak. Yere serilen şey. Minder. şilte.
    FİRAŞ-I İSTİRAHAT Rahat döşeği.
    FİRAŞ-I KAVÎ Fık: Evli kadının firaşı mânâsına gelir bir tabirdir. (Bununla bilâdavet neseb sabit olup, nefy ile neseb nefy olunmayıp, lâkin laan ile nefy olunur.) (O.T.D.S.)
    FİRAŞ-I MÜTEVASSIT Fık: Ümmü veledin firaşı mânâsına gelen bir tabirdir. Firaş-ı mütevassıtta bilâ davet neseb sahih olmaz.
    FİRAŞ-I SAHİH Fık: Nikâh ve mülk-i yemine müstenid bulunan istifraş. Mülk-i yemin, bir kimsenin temellükünde bulunan cariye demektir. Binaenaleyh bu iki şarta dayanan istifraştan, meydana gelecek çocuk, varis addolunur. Ancak, cariyeyi istifraşta husule gelen çocuğun kendisinden olduğunu müstefrişin söylemesi lâzım gelirdi. (O.T.D.S.)
    FİRAŞ-I ZAİF Fık: Cariyenin firaşı. (Bununla neseb sâbit olur) (O.T.D.S.)
    FİRAŞİYET Karılık. * Fık: Birisinin karısı oluş. Zevciyet.
    FİRAVAN f. Bol, çok, ziyade, aşırı, fazla.
    FİR'AVN Mısır'da, hususan Hazret-i Musa (A.S.) zamanında Allah'a isyan edip ilâhlık dâvasında bulunan, Musa Peygamber'e inanmayan hükümdar. * İlâhlık iddia eden dinsiz, azgın ve şaşkın insan. (Bak: Enaniyet, Mumya)
    FİR'AVNÎ f. Firavunluk. Firavun ile ilgili.
    FİR'AVNİYYET Firavun gibi oluş, isyankârlık ile Allah'ı tanımayış. İnat ile Allah'a isyan edip halkı sapık yollara, dalâlete ve dinsizliğe sevke çalışmak.
    FİRAZ Ayrılmak.
    FİRAZ f. Yukarı, yüksek. * Çıkış, yokuş. * Kaldıran, yükselten, yücelten.
    FİRAZÎ f. Yukarılık, yükseklik.
    FİRAZ Geniş, vâsi. * Irmak ağzı. * Sokak ağzı. * Elbise.
    FİRBAR Ululuk, azamet. * Ardınca gelicilik, peşinden gelmek.
    FİRC Sır saklamayan kişi.
    FİRDEVS Cennet. Cennette altıncı kat. * Bostan.
    FİREUNÎ Hat, minyatür, tezhib gibi güzel san'atlarda kullanılan bir kâğıt cinsi.
    FİREZDEK (C: Ferâzık) Hamur yuvarlağı, hamur parçası.
    FİRFÎR Menekşe.
    FİRFİS Yaban sineği.
    FİRİB f. Aldatıcı, aldatan, kandıran manasında birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dil-firib $ : Gönül aldatan. Nazar-firib $ : Göz aldatan.
    FİRİBENDE f. Kapılmış, aldanmış.
    FİRİFTE f. Kandırılmış, aldanmış, aldatılmış.
    FİRİFTE-DİL f. Gönlü aldanmış.
    FİRİSTADE (C.: Firistâdegân) f. Elçi, gönderilmiş. * Peygamber.
    FİRİŞTE (C.: Firiştegân) f. Mâsum, suçsuz, günahsız. * Melek. * Mc: İyi huylu kimse.
    FİRİŞTE-SIFAT f. İyi huylu kimse, huy ve tabiatça melek gibi olan.
    FİRK Koyun sürüsü. * Parça.
    FİRKAT (Fürkat) İftirak. Dostlardan ve sâir sevdiği şeylerden ayrılış. Firak. Müfarakat.
    FİRKATEYN Buharın icadından evvel kullanılan harp gemilerindendir. Bu gemiler, güvertelerinin altında bir batarya topu hâvi olup hızlı giderlerdi. Bu gemilerin üç direkleri vardı ve içlerinde mürettebatının binbeşyüzü bulanları da vardı.
    FİRMA ing. Tescil edilmiş ticarî müessese.
    FİRNAS (FÜRÂNİS) (C: Ferânis) Boynu kalın arslan. * Köylü reisi.
    FİRS Bir nevi ot.
    FİRSA (C: Firâs) hayız bezi.
    FİRSAD Kırmızı dut. * Böğürtlen.
    FİRSEK (C: Ferâsik) Çekirdeğinden ayrılmayan şeftali.
    FİRŞAT(A) Genişlik, vüs'at. * İki ayağının arasını ayırıp genişletmek.
    FİRUDEST f. Birkaç hânendenin hep bir ağızdan usûlüne uygun olarak söyledikleri nağme.
    FİRUZ Said, hurrem, saadetli, uğurlu, muzaffer, mansur.
    FİRUZ ABADÎ (Mecdüddin Muhammed) (Hi: 729 - 817) İran'ın Şiraz Eyâletinde Firuzâbad isimli beldenin Kâzrun kasabasında doğmuştur. Büyük âlimlerdendir. Yedi yaşında Kur'anı hıfzetmişlerdi. Çok seyahat etmiştir. Bursa'ya geldiğinde Yıldırım Bayezid Han tarafından kendisine fevkalâde ikrâm olundu. En meşhur eseri olan altmış ciltten müteşekkil El-Lâmi lügat kitabından hülâsa ettiği Kamus'tur. Yemen'de kadı iken vefat etmiştir. (R. Aleyh)
    FİRUZ-BAHT f. Şanslı, uğurlu.
    FİRUZE Nişabur'da çıkan açık mavi renkli ve kıymetli bir taş.
    FİRUZE-FAM Açık mavi renkli, gök renkli.
    FİRUZENDE f. Meşhur bir cins lâle.
    FİRUZE-RİVAK Gökyüzü, sema.
    FİRUZ-MENDÎ f. Galebe, zafer.
    FİRYE Yalan, kizb.
    FİRZAH Göğsü geniş, etli kimse.
    FİRZAN (C: Ferâzine) Arif. * Fen sahibi kimse.
    FİRZE Parça.
    FİRZEL Demircilerin demir kestikleri alet. Kayıt.
    FİSAL (Fasıl. C.) Ayrılmış olanlar. * Yavrunun sütten kesilmesi. * Kısa duvar. * İnsanların lehinde veya aleyhinde söz söyleyerek para toplıyan. * Ana sütünden kesilmiş hayvan yavrusu (Füslan, fislan şeklinde de olur.)
    FÎSEBİLİLLAH Allah yolunda. Allah için.
    FİSFİSE Yonca otu.
    FİSK (Bak: Fısk)
    FİSKİL Yarış atlarından cemeleden sonra geleni.
    FİSL Ahmak.
    FİSSÎK Fıskı dâim olan.
    FİSTAN Kadınların bellerinden aşağı giydikleri geniş ve uzun elbise. Ayrıca Arnavutlarla Rumların, dizlerine kadar giydikleri kırmalı elbiseye de bu ad verilir. * Direklerin güverte ıskaçalarını sudan muhafaza için üzerine kalın bırandadan çevrilen kılıf. (O.T.D.S.)
    FİTAM Çocuğu sütten kesmek.
    FİTAN Eyer örtüsü.
    FİTEN (Fitne. C.) Fitneler.
    FİTİL Eskiden ağırlık ölçüsü olarak kullanılan dirhemin kesirlerinden biri. Dirhemin dörtte birine: denk; dengin dörtte birine: Kırat; Kıratın dörtte birine: Fitil denilir. * Eski Fitilli tüfeklerin namlusundaki baruta ateş vermek için kullanılan kükürtlü ip veya kaytan parçası. * Topa veya lâğıma ateş vermek için baruta ıslak batırılıp güneşte kurutulmuş bükme. (O.T.D.S.)
    FİTNE İnsanın akıl ve kalbini doğrudan doğruya, hak ve hakikatten saptıracak şey. * Muhârebe. * Azdırma. * Karışıklık. Ara bozmak. Dedikodu. * Küfr. Fikir ihtilâfı. * Şikak. Kavga. * Delilik. * Mihnet ve beliye. * Mal ve evlâd. * Potada altın ve gümüşü eritmek. * İmtihan ve tecrübe etmek.(Mübarek İslâmiyet ve nurani Asr-ı Saadetin başına gelen o dehşetli kanlı fitnenin hikmeti ve vech-i rahmeti nedir? Çünki onlar, kahra lâyık değil idiler?Elcevab: Nasılki baharda dehşetli yağmurlu bir fırtına, her tâife-i nebatatın, tohumların, ağaçların istidatlarını tahrik eder, inkişaf ettirir; herbiri kendine mahsus çiçek açar; fıtri birer vazife başına geçer... Öyle de: Sahabe ve Tâbiînin başına gelen fitne dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif ayrı ayrı istidatları tahrik edip kamçıladı; "İslâmiyet tehlikededir, yangın var!" diye her tâifeyi korkuttu. İslâmiyetin hıfzına koşturdu. Her biri, kendi istidadına göre, câmia-ı İslâmiyetin kesretli ve muhtelif vazifelerinden bir vazifeyi omuzuna aldı, kemâl-i ciddiyetle çalıştı. Bir kısmı hadislerin muhafazasına, bir kısmı, Şeriatın muhafazasına, bir kısmı hakaik-ı imâniyenin muhafazasına, bir kısmı Kur'anın muhafazasına çalıştı ve hâkeza... herbir tâife bir hizmete girdi. Vezaif-i İslâmiyette hummalı bir surette sa'yettiler. Muhtelif renklerde çok çiçekler açıldı. Pek geniş olan Âlem-i İslâmiyetin aktârına, o fırtına ile tohumlar atıldı; yarı yeri gülistana çevirdi. Fakat, maatteessüf o güller ve gülistan içinde ehl-i bid'a fırkalarının dikenleri dahi çıktı.Güya dest-i kudret, celâl ile o asrı çalkaladı, şiddetle tahrik edip çevirdi, ehl-i himmeti gayrete getirip elektriklendirdi. O hareketten gelen bir kuvve-i anil-merkeziye ile pek çok münevver müçtehidleri ve nurani muhaddisleri, kudsi hâfızları, asfiyâları, aktabları âlem-i İslâmın aktarına uçurdu, hicret ettirdi. Şarktan garba kadar ehl-i İslâmı heyecana getirip, Kur'an'ın hazinelerinden istifade için gözlerini açtırdı... M.)
    FİTNE-İ ÂHİRZAMAN Âhirzamandaki fitne. Deccal fitnesi.(Rivayette var ki: "Fitne-i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz. " Bunun için binüçyüz sene zarfında emr-i Peygamberîyle bütün ümmet o fitneden istiaze etmiş, azâb-ı kabirden sonra $ vird-i ümmet olmuş. Allahu a'lem bissavab, bunun bir te'vili şudur ki: O fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftun eder. İnsanlar ihtiyarlarıyla, belki zevkle irtikâb ederler. Meselâ: Rusya'da hamamlarda, kadın erkek beraber çıplak girerler ve kadın kendi güzelliklerini göstermeğe fıtraten çok meyyal olmasından seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar ve fıtraten cemalperest erkekler dahi, nefsine mağlup olup o ateşe sarhoşane bir sürur ile düşer, yanar. İşte dans ve tiyatro gibi o zamanın lehviyatları ve kebâirleri ve bid'aları, birer câzibedarlık ile pervane gibi nefisperestleri etrafına toplar, sersem eder. Yoksa cebr-i mutlak ile olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz. ş.)
    FİTNE-ÂMİZ f. Fitne çıkaran, fesat karıştıran.
    FİTNE-CİHAN f. Fitne koparan, fesat karıştıran, bozgunculuk yapan.
    FİTNE-CU f. Fesat arayan.
    FİTNE-ENGİZ f. Fitne çıkaran.
    FİTNE-KÂR f. Ortalığı bozmağa çalışan. Fitneci. Fesâd verici. Fitne çıkarmak isteyen.
    FİTNET-ÜD DEHMA (Fitnetüddehmâ) Küfürde olmak, kara fitne. Rezil olmak.
    FİTRAK f. Atın terkisi, terki kayışı, eyerin ardındaki tasma.
    FİTRE (Bak: Sadaka-i fıtır)
    FİTRE İmtihan. * Belâ, musibet.
    FİTRET (Bak: Fetret)
    FİTYAN (Fetâ. C.) Delikanlılar, yiğitler, bahadırlar, gençler, mertler.
    FİTYE (Fetâ. C.) Gençler. Genç yiğitler.
    FİZAR f. Ağlayıp inlemek. Sesli ağlamak.
    FİZR Koyun sürüsü. * Yaşlı, ihtiyar kimse.
    FİZYOLOJİ Doku ve organların vazifelerini ve bu görevlerin nasıl yapıldığını inceleyen ilim kolu.
    FLAMA Mızrak ve süngü ucuna takılan, gemi direğine çekilen ince bayrak.
    FLANDRA Harp gemilerinin ve bilumum beylik gemilerin grandi direklerine çekilen ensiz ve uzun şerit sancaklar.
    FOBİ (Fobya) Fr. Bâzı hal veya şeylere karşı duyulan hastalık halindeki korku.
    FONOĞRAF Fr. Gramofonun ilk şekli. Ses cihâzı. Sesi alıp tekrar veren âlet.
    FORMA Fr. Cüz. Kısım. Parça. * Şekil. Biçim. Askeri nişan. Rütbe işareti. * Bükülünce 8, 16, 32 sayfa olan kitap dizgisi.
    FORMALİTE Fr. Resmi işlerin gerektirdiği muameleler.
    FORSA Buharlı gemilerin icadından evvel yelkenli gemilerde kürek çekmeğe mahkum harp esirleri. Bunlar, kaçmamaları için birer ayakları güvertelere çakılı bulunurlardı. Ayaklarından bağlı olmaları münasebetiyle bunlara payzen namı da verilirdi. Bununla birlikte payzen tabiri, daha çok cürüm ve cinayet erbabından küreğe mahkum olanlar hakkında kullanılırdı. Harp esirlerinin gençleri ve çocukları, saraylara ve acemi olanları kışlalarına verilir, yirmi yaşından yukarı olanları da küreğe konulmak üzere tersaneye gönderilirdi. Gemilerde harp esirlerine kürek çektirmek âdeti 15 ve 16. yüzyıllarda çok revaç bulmuştu. Venedik, Ceneviz, Barselona, Cezayir, Malta ve Osmanlı kaptanları, harp esirlerine, hatta mensub oldukları milletlere karşı vuku bulan muharebelerde bile zorla kürek çektirerek, bu tarik ile harbi kazanmağa çalışırlardı. (O.T.D.S.)
    FOSİL Fr. Eski jeolojik devirlerde toprağa gömülerek kalmış bitki, hayvan; bunların parçaları veya izleri.
    FOŞTINA Eskiden Tuna nehrinden istifade edenlerden alınan su resmi.
    FOYA İtl. Gizli oyun, hile. Göz boyacılığı, sahtekârlık. * Elmasların yuvalarında yatağına konulan ince madeni yaprak.
    FRENGİSTAN f. Avrupa, garb âlemi, batı memleketleri.
    FRENK Avrupalı. Fransız. (Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız!... Ayâ Avrupa'nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adavetden sonra, hangi akıl ile onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittiba edip emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefihane taklid edenler, ittiba değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki!... siz ahlâksızcasına ittiba ettikçe, hamiyet davasında yalancılık ediyorsunuz!... Çünki şu surette ittibaınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzâdır! L.)
    FRENK SAKALI Eskiden frenkleri taklid suretiyle bırakılan sakal hakkında kullanılan bir tabirdi. Çeneye gelen kısım uzunca bırakılıp, yukarı tarafları kısa kesilen veya traş edilen sakal demektir.
    FRENKVÂRİ f. Frenk gibi.
    FUA Keler, kertenkele. * Her nesnenin evveli. * şiddetli koku. Güzel koku.
    FUAD Kalb, gönül, yürek.
    FUADÎ Gönül ve kalble alâkalı.
    FUAK Can çekişme. * Midenin çekilip toplanması. * Hıçkırık.
    FUALA (Fâil. C.) Fâiller, özneler, işi yapmış olanlar.
    FUDALA (Fazıl. C.) Faziletliler. Fâzıllar.
    FUHŞ Edeb ve terbiyeye uymayan hareket. * Haddini aşmak. Çirkin, kötü. İş ve sözde taşkınlık. Haram. * Çok günah ve çok fena bir fiil olan zina.
    FUHŞİYYAT (Fuhş. C.) Çok çirkin işler, günahlar.
    FUHUL (Fahl. C.) Büyük âlimlerin ileri gelenleri. Emsalinden üstün olanlar. (Bak: Fahl)
    FUHUL-İ MÜFESSİRÎN Tefsircilerin en ileri gelenleri, müfessirlerin en önde olanları.
    FUHUL-İ ŞUARA şâirlerin en üstünleri.
    FUHUL-İ ULEMA İlim ve faziletçe emsallerinden üstün olan âlimler.
    FUKAHA (Fakih. C.) Fakihler. Fıkıh âlimleri. (Bak: Fıkıh)
    FUKARA (Fakir. C.) Yoksullar, fakirler.
    FUKARA-YI SÂBİRÎN Sabreden ve avuç açmayan fakirler.
    FUKARA-PERVER f. Fakire bakan. Fukarayı koruyan.
    FUKKA' Ekseriya şerbet içilen kap. * Yağmur suyunun üstünde olan kabarcık ve köpük.
    FUKM (Fukum) Çene.
    FUKU' (C: Faki) Çok sarı olmak. * Safi olmak.
    FUKVE (C: Fukâ) Ok gezi.
    FUL Bakla. Fasulye.
    FULAD Çelik.
    FUM Buğday.
    FUNDUK Fındık. * Misafirhane, han. Otel.
    FURAG f. Işık, ziya, parıltı.
    FURKAN Hak ile bâtılı birbirinden ayıran. İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı farkedip ayıran. * Kur'an-ı Kerim. * Kur'an-ı Kerim'in 25. suresinin ismi.(Furkan; ayırmak, ayırd etmek mânalarından masdardır. Ekseriyetle fark ma'kulâtta, tefrik mahsusatta kullanılır. Sonra furkan, fârık veya mefruk mânasına da gelir. Bu suretle mühim davaları hall ü fasleden kat'i bürhanlara, mu'cizelere furkan ıtlak olunur. Bu mâna ile Kur'an-ı Kerim'in bir ismi de "El-Furkan'dır. E.T.)
    FURSA (C: Furus) İçmek, şirb. * Nöbet.
    FURSAT Müsait an, elverişli durum, uygun zaman, elden kaçırılmayacak faydalı hâl veya vakit. Nöbet.
    FURSAT-CÛ f. Fırsat bekleyen, fırsat arıyan.
    FURSAT-YÂB f. Eline fırsat geçen, fırsat bulan.
    FURUDE f. Alçaklık, âdilik, hasislik. * Kavrulmuş, yanmış. * Alçak, âdi, deni, hasis.
    FUSAHA (Fasih. C.) Fasih kimseler. Güzel ve usule uygun konuşabilenler. Güzel söz söyleme kabiliyetinde olanlar.
    FUSSİLET (Fasıl. dan) Ayırd edilmiş, izâh ve tafsil edilmiş.
    FUSSİLET SURESİ Kur'an-ı Kerim'in 41. suresidir. Mekkî'dir. Secde, Sure-i Akvat ve Mesabih Suresi de denir.
    FUSTAT (Fistat) Göçebelerin kıldan yapılan çadırı. Büyük çadır. * Kapıya asılan perde. * Cemaat.
    FUSUL (Fasıl. C.) Fasıllar. Mevsimler. Bölükler. Kısımlar.
    FUSUL-Ü ERBAA Dört fasıl olan, ilkbahar, yaz, sonbahar, kış mevsimleri.
    FUS'UL Akrep. Yaramaz, kötü kimse.
    FUSUS (Fass. C.) Yüzük taşları. (Bak: Fass)
    FUTA f. Hamamlarda kullanılan bir kumaş cinsi. * Peştemal. Havlu.
    FUTR (Fitre) Yaratmak, halk.
    FUTUNC Yarpuz denilen ot.
    FUTUR (Fatır. C.) Yarıklar. Çatlaklar.
    FUTUR Büyük ve beyaz mantar.
    FUZALA (Bak: Fudala)
    FUZAZ Ayrılmış ve dağılmış nesne.
    FUZLA (Müe.) Daha, en faziletli. Çok faziletli.
    FUZUH Gizli işlerin zahir olup açığa çıkması.
    FUZUL (Fazl. C.) Fazla şey. Lüzumsuz söz.
    FUZULAT Ziyade olup işe yaramayan şeyler. Fazlalıklar.
    FUZULEN Yersiz, usulsüz, haksız olarak.
    FUZULÎ Fazladan olup boşu boşuna söylenen söz. İşe yaramayan. Boşu boşuna. * Boşboğaz. Ahmak. Vazifesinden hariç lüzumsuz şeye teşebbüs eden. * Haksız olarak fiile çıkarılan iş. * Fık: Şer'î izin olmadığı halde diğer bir kimsenin hakkında tasarruf eden kimse. * Büyük bir şâir ismidir. Türk Divan Edebiyatı'nın birçok sahalarında kuvvetli te'sir ve nüfuz sâhibi olan bu büyük şâir, Azeri-Osmanlı edebiyatı kurucularındandır. Türkçe, Arabça, Farsça manzum ve mensur birçok eserler yazmıştır. Leylâ ile Mecnun mesnevisi meşhurdur. Milâdi 16. asırda yaşımış ve tâundan 1555'de vefat etmiştir. Asıl adı Mehmed'dir.
    FÜCCAR (Fâcir. C.) Günahkârlar. Açıktan günah işleyenler.
    FÜC'E Ansızın, birdenbire.
    FÜC'ETEN Apansızın. Birdenbire. Ansızın. Hiç beklenmedik anda.
    FÜCLE Turp.
    FÜCRE Suyun çıkıp aktığı yer.
    FÜCUR Günah. Zina. Namusları pây-mâl etmek gibi şeytanî iştiha. Dinsiz ve ahlâksızların durumu.(Fücur, haktan udul etmek, hak yolunu yarıp nizamından çıkarak fısk u isyana düşmektir. Bilhassa zina etmek, yalan söylemek, edebsizlik etmek mânasına isimlendirilir. E.T.)
    FÜDS (C.: Fedese) Örümcek.
    FÜFS Kırman dağlarında bulunan bir taife.
    FÜGEN f. Yıkıcı, atıcı, düşürücü.
    FÜKAHET (C.: Fükâhât) Hoşa giden söz, lâtife, şaka, mizah.
    FÜKUK Yaşamak. * Kocalmak, ihtiyarlamak. * Ayrılmak.
    FÜLC (C: Füluc) Fevz ve zafer. * Yarık.
    FÜLFÜL (C: Felâfil) Karabiber.
    FÜLFÜL-İ TAVİL Uzun biber.
    FÜLGUR Kuzukulağı dedikleri ot.
    FÜLK Gemi, sandal, kayık.
    FÜLLEYK Bir şeftali cinsi.
    FÜLS (Fels) Mangır, akça, pul.
    FÜLS-İ AHMER Bakır sikke, kızıl mangır.
    FÜLÛ' Yarıklar.
    FÜLUS (Fels. C.) Bakır paralar. * Balık pulu.
    FÜNDAK Hesap defteri.
    FÜNUK İnat etmek.
    FÜNUN (Fen. C.) Fenler, ilimler. (Bak: Fenn)
    FÜNUN-U EKVÂN Kâinata dair fenler. Âlemlere, vücudlara, keyfiyetlere dair olan fenler.
    FÜNUN-U KEVNİYE Kevne (kâinattaki fizikî, kimyevî ve hayatî hâdiselere) dair fenler.
    FÜRADE Yalnızlık.
    FÜRAFÜR Kulağı yırtık kişi.
    FÜRAGA Nutfe, meni.
    FÜRAKIS Galiz ve şiddetli nesne.
    FÜRAT Tatlı su. * Fırat Nehri.
    FÜR'AL Sırtlan eniği.
    FÜRAYIK (C: Ferâyık) Yumuşak bedenli güzel yiğit.
    FÜRCE Medhal, girecek yer, boşluk, açıklık, çatlaklık.
    FÜRFUR Semiz, besili koç. * Bir kuşun adı.
    FÜRHÜD Arslan eniği. * Yüzü güzel oğlan. * Kaba şiş.
    FÜRKAN (Bak: Furkan)
    FÜRKAT (Firâk) Ayrılık.
    FÜRRAA Kalem silmekte kullanılan bez.
    FÜRRE Katılık, şiddet. * Evvel.
    FÜRS şark kavimleri. (Bak: Fars)
    FÜRSİYYAT Fars dili ve edebiyatı bilgisi.
    FÜRTUM Pabuç burnu.
    FÜRTUSE Hınzır burnu.
    FÜRU' (Feri'. C.) Bir kökten ayrılmış kısımlar. Dallar. Budaklar. * Bir sülâleden gelmiş torunlar. Çocuklar. * Fık: Cüz'î hüküm ve kaideler. Ahkâm-ı cüz'iyye.
    FÜRU f. Aşağıda. Âciz. Beceriksiz. Geride kalmış... mânaları ifade eder, kelimenin önüne veya sonuna getirilerek ek olarak kullanılır.
    FÜRUAT Kökten ayrılan kısımlar. Füru'lar. Esastan olmayıp geniş bilgide ortaya çıkan mes'eleler.
    FÜRU-BERDE f. Öne eğilmiş, aşağı eğilmiş.
    FÜRUC Çatlaklık, yarık. * Geçit, kapı. * Boşluk. * Ayıp, kusur.
    FÜRUG Işık. Ziya. Aydınlık. Nur.
    FÜRUG-EFŞAN f. Işık saçan.
    FÜRUHT f. Satım. Satış.
    FÜRUHTAR f. Satıcı.
    FÜRUK (Fark. C.) Farklar. Ayırma vasıfları. Alâmetler.
    FÜRU-MANDE f. Yorgun. bitkin. * Şaşkın, şaşırmış. * Âciz, beceriksiz. * Aşağıda, geride kalmış olan.
    FÜRU-MANDEGÎ f. Yorgunluk, bitkinlik. Beceriksizlik.
    FÜRU-MAYE Soyu alçak. Kötü soylu. Sütü bozuk.
    FÜRUN Ekmekçi fırını.
    FÜRU-NİHADE f. İndirilmiş, tenzil edilmiş.
    FÜRUSÎ f. İyi binici, ata iyi binen.
    FÜRUŞ f. Satan. Satıcı.
    FÜRUŞ (Firaş. C.) Döşemeler. Yerlere serilen örtüler. * Yataklar.
    FÜRUT (C: Efrât) Haddini tecavüz eden. * İsraf. * Zayi. * Yüksek mevzi.
    FÜRUZ f. Parlatan. Nurlandıran.
    FÜRUZAN f. Parlak, parlayıcı, parlayan.
    FÜRZA Irmak kenarından başka yere su gitmesi için açılan gedik. Deniz kenarında gemilerin durmasına mahsus yer. Liman.
    FÜRZEL Sırtlan eniği.
    FÜRZUM Yuvarlak ağaçtan yapılıp, üstünde bir şey yontmağa mahsus dülgerler örsü.
    FÜSA Yellenmek.
    FÜSAFİS Keneye benzer murdar kokulu bir böcek. * Tahta kurusu.
    FÜSAT (Füstât) Kıl. Büyük çadır. * Kapıya asılan perde. * Cemaat. * Mısır'da bir mahallin adı.
    FÜSEHA (Bak: Fusaha)
    FÜSEYFİSA Küçük boncuk taneleriyle veya taş ve cam parçalarıyla süslenmiş satıh.
    FÜSHAM Göğsü geniş olan.
    FÜSHAT Vüs'at, genişlik, açıklık.
    FÜSHAT-KEDE f. Geniş yer.
    FÜSHAT-SERÂY f. Geniş yer, geniş saray.
    FÜSHAT-ZÂR f. Geniş yer.
    FÜSUK (Fısk. dan) Yalancılık. Doğruluk ve itatten ayrılmak. Sıdk u taatten huruc.
    FÜSUL (Bak: Fusul)
    FÜSUN f. Şaşırtıcı, hayret verici ve kendine cezbedici bir güzellik. * Büyü.
    FÜSUNGER f. Sihirbaz.
    FÜSUNKÂR f. Büyüleyici. Cezb ve celbedici. Hayranlık verici.
    FÜSUNPERVER f. Büyüleyici, hayranlık verici, cezbedici, celbedici.
    FÜSUNSÂZ f. Büyüleyici, câzibedâr.
    FÜSÜRDE f. Donmuş, sertleşmiş. Müncemid.
    FÜSÜRDE DİL (EFSÜRDE DİL) Kalbi donmuş. Hissiz. Kalbi katılaşmış.
    FÜSUS Nükte, maskaralık.
    FÜSUS f. Eyvah! Yazık!
    FÜŞAG Sarmaşık otu.
    FÜŞÜRDE f. Direnen, inad eden, ısrar eden.
    FÜŞÜRDE-KADEM f. Ayak direyen, inad eden, ısrar eden.
    FÜŞV Aşikâre ve zâhir olmak. Görünmek.
    FÜTADE (C.: Fütâdegân) f. Mübtelâ, tutkun. * Biçare, zavallı. * Düşkün, düşmüş.
    FÜTAHA Hükmetmek.
    FÜTAN f. Düşen, düşerek.
    FÜTAR Kesmez kılıç.
    FÜTAT Parçalanmış ve dağılmış olan şey. * Her nesnenin ufağı, parçası.
    FÜTL (Eftel. C.) Kolları göğsünden uzak olan kimseler.
    FÜTTAK (Fâtik. C.) Fırsat buldukça adam öldürenler.
    FÜTUH (Feth. C.) Fetihler. * (C: Fütuhât) Açılmak. * Yardım. * Lütf-u İlâhîye ulaşmak. * Zafer. Galibiyet. * Açıklık. Gönül ferahlıkları.
    FÜTUHAT (Fütuh. C.) Fetihler, zaferler, galibiyetler.
    FÜTUN İmtihan ve tecrübe etmek. * Birbiri ardınca mihnete ve şiddete düşmek.
    FÜTUR Yeis. Ümidsizlik. Usanç. * Zaaf. * Keder, gam. * Gevşeklik.
    FÜTÜVVET Dostlara afv ve safh ile muamele. * Yiğitlik. Cömertlik. Lütuf ve ihsankârlık. * Kerem ve seha. * Soy temizliği.
    FÜTÜVVET-MEND f. Elaçıklık, cömertlik.
    FÜUS (Fe's. C.) İki yüzlü baltalar.
    FÜVAK (C: Efâvık) Hıçkırık.
    FÜVEYSİKA Fare.
    FÜVFE (C: Füvek) Pamuk. * Tırnakta olan beyazlık. * Hurma çekirdeği içinde olan beyaz tane. (Hurma ağacı ondan biter). * Çekirdek içinde olan yufka kabuk. * Şey.
    FÜVH (C: Efvâh) Hoş koku.
    FÜVK (C: Efvâk) Ok gezi. * Rum meliklerinden birinin adı.
    FÜVLE (C: Füvel) Bakla. * Sırtlan eniği.
    FÜVM Buğday. Hınta.
    FÜVR Geyik.
    FÜVVE Kızıl boya dedikleri damarlar.
    FÜVVEHE Irmak ağzı. * Sokak ağzı.
    FÜYAK Su kuşlarından uzun boyunlu bir kuş.
    FÜYUL (Fil. C.) Filler.
    FÜYUZ (Feyz. C.) Feyizler. İnâyetler. Keremler. * Suyun çoğalıp taşması. * İnsanın içindeki gizli şeyleri saklamayıp izhar etmesi. * Bir haberin fâş ve şayi' olması.
    FÜYUZAT Feyizler. İnayetler. Füyuzlar. Mânevi tecelliler.
    FÜZUD f. Çoğaltan, ziyadeleştiren, artıran. Muhabbet-füzud $ : Muhabbet artıran, sevgi artıran.
    FÜZUL (Fazl. C.) Ganimetten artıp taksimi mümkün olmayan şey.
    FÜZULAT (Bak: Fuzulât)
    FÜZUN (Efzun. dan) f. Çok. Fazla.
    FÜZUNÎ f. Fazlalık, aşırılık, ziyadelik, çokluk.
    FÜZUN-TER f. Pek fazla, pek çok.
#30.11.2006 21:53 0 0 0
  • FAZ Fr. Ardı ardına gelen değişikliklerin her biri. Safha.
    FAZ' (FEZÂA) Şiddet. * Miktarından tecâvüz etmek, ölçüsünü aşmak. Rezillik etmek.
    FAZA' Sıkmak. * Çıkarmak. * Almak.
    FAZA (C: Fivâz) Zahmet, meşakkat.
    FAZA Karışık.
    FAZAH Boz renkli olmak.
    FAZAHAT (C.: Fazâyih) Alçaklık, edepsizlik, hayâsızlık.
    FAZAİL Faziletler. (Bak: Fazl - Fazilet)
    FAZAİL-SİMAT Alâmet ve işaretleri faziletten ibaret olan.
    FAZAİL-İ AHLÂK Ahlâk faziletleri.
    FAZAİL-İ ÂLİYE Yüksek faziletler.
    FAZALAT Necasetler, kazuratlar, murdarlıklar, pislikler.
    FAZAYİH (Fazih. C.) Ayıplar, rezaletler. Sır kabilinden olan kötü hasletlerin açılıp fâş edilmesi.
    FAZAZET Sertlik, kabalık, kötü sözlülük.
    FAZC Yarmak. * Saç dibinin terlemesi.
    FAZE Küçük çadır.
    FAZFAZ Geniş ve bol nesne.
    FAZFAZA (FAZFÂZA) Elbisenin çok geniş ve bol olması.
    FAZH (Faziha-Fazâha) Rüsvaylık, rezillik. * Yarmak.
    FAZIL (Fâdıl) Fazilet sâhibi. Üstün kimse.
    FAZILE (C: Fevâzıl) İnsandan başkalarına da geçebilen huy, haslet.
    FAZÎ' Korkulu nesne.
    FAZÎH(A) Çirkin, fena. * Utanmaz, rezil.
    FAZÎH Hurma koruğundan yapılan şarap.
    FAZÎHA (C: Fazayıh) Alçaklığı, edebsizliği gerektiren iş veya şey.
    FAZİLET Değer. Meziyet, iyilik, ilim ve iman, irfan itibarı ile olan yüksek derece. Dinî ve ahlâkî vazifelere riayet derecesi. Fazl ve hüner cihetiyle olan yüksek derece. Bir şeyin başka şeylerden cemal ve kemal ve fayda cihetiyle üstünlüğü, müreccah olmasına sebep olan keyfiyet. (Zâta mahsus hasletin cem'i "fazâil" dir. Şecaat, in'am ve ihsan gibi, müteaddid meziyete dair faziletlerin cem'i "fevâzıl"dır.)
    FAZİLETFÜRUŞ f. Kendini faziletli göstermeğe çalışan. Fazilet satan.
    FAZİLETMEÂB f. Faziletin sığınağı olan kimse, yâni çok faziletli.
    FAZİLETMEND f. Faziletli, iyi huylu.
    FAZİLETPERVER f. Fazilet sahibi, faziletsever.
    FAZİR Kırmızı, büyük karınca. * Geniş, bol nesne.
    FAZİZ Tatlı su.
    FAZÎZ Meni denilen sıvı.
    FAZL Âlimlere yakışır olgunluk. * İmân, cömertlik, ihsan, kerem, ilim, ma'rifet, üstünlük, hüner, tefâvüt, inayet. * Artmak. * Artık, (bunun zıddı naks'tır). Bir şeyden bakiye kalmak. (İman ile hikmet, adâlet, şecâat ve iffet sıfatlarına "fezâil-i asliye" tabir edilmiştir. Çünkü bu sıfatlar ile birçok faziletler doğar. Onun için bunlara, temel ve esas olan faziletler denilmiştir).(İ'lem Eyyühel - Aziz! Cenab-ı Hakk'ın günahkârları afvetmesi fazldır, tâzib etmesi adldır. Evet zehiri için adam, âdetullaha nazaran hastalığa, ölüme kesb-i istihkak eder. Sonra hasta olursa, adldir. Çünki cezasını çeker. Hasta olmadığı takdirde, Allah'ın fazlına mazhar olur. Mâsiyet ile azab arasında kavi bir münasebet vardır. Hattâ Ehl-i İ'tizal, mâsiyet hakkında, doğru yoldan udûl ile mâsiyeti, şerri Allah'a isnad etmedikleri gibi, mâsiyet üzerine tâzibin de vâcib olduğuna zehab etmişlerdir. Şerrin azabı istilzam ettiği, rahmet-i İlâhiyeye münâfi değildir. Çünki şer, nizam-ı âlemin kanununa muhaliftir. M.N.)
    FAZLA Çok ziyâde, artık, artan. * İleri. *Gereksiz, lüzumsuz. * (C: Fazalât) Kazurat, pislik.
    FAZU' Çocukları korkutmak için yapılan çok korkunç suret.
    FAZZ Kaba ve kötü huylu olan kimse. * Karın suyu, mide suyu.
    FAZZ Kırmak. Dağıtmak. * Fethetmek, açmak.
    FE (FA) (Buna ta'kib edâtı denir) "Sonra, hemen" mânalarını ifâde için fiillerin başına getirilen edât harfi. (Bak: Harf-i atıf) Bazan mecaz olarak vav yerinde de kullanılır.
    FE-BİHÂ Daha iyi, bu halde, pek a'lâ, ne a'lâ.
    FEAME (FEUME) Dolu olmak.
    FEC' Bir kimsenin, musibetten dolayı elemli olması. * İncinmek. * Tasalı olmak, kederli ve hüzünlü oluş.
    FECA Kirişi çıkmış yay.
    FECAAT (Fecâet) Merak edilecek hâl, kederlenecek kötü durum. Felâket.
    FECACE (FİCÂCE) Çiğlik, hamlık.
    FECAYİ' (Fecîa. C.) Belâlar, musibetler, felaketler.
    FECC (C.: Ficâc) Açık yer. İki dağ arasındaki geniş yol. Tarik-i vâsi'.
    FECCAC Döşek döşeten. * Erkek, zevc.
    FECERE (Facir. C.) Günah işleyenler, günahkârlar, zinakârlar, fâcirler.
    FEC'ET Birdenbire.
    FECFAC (FECÂFİC) Çok söyleyen.
    FECÎ' Çok acı veren, acıklı.
    FECÎA (C.: Fecâyi') Belâ, felâket, âfet, musibet, fâcia.
    FECİR (Bak: Fecr)
    FECM Geniş. * Bevletmek, işemek.
    FECR Tan yerinin ağarması. Şafak. Sabah vakti, güneş doğmadan evvel şarkta hâsıl olan kızıllık. * Bir şeyi genişçe ikiye ayırmak. * Günah işlemek. Fücur ve fısk işlemek. Yalan söylemek. * Tekzib eylemek. * İsyan ve muhalefet eylemek. * Haktan sapmak. Meyletmek. * Söğmek. * Bühtan eylemek. * Su akıp gitmek. * Karışmak. (L.R.)
    FECR-İ ÂTÎ Gelecekteki fecr. 1908 meşrutiyet inkılâbından sonra Servet-i Fünun mecmuası etrafından toplanan bir kısım gençlerin kurmak istedikleri ekolün (cemiyetin) adıdır.
    FECR-İ KÂZİB (Bak: Fecr-i sâdık)
    FECR-İ SÂDIK Sabaha karşı şark ufkunda yayılmaya başlayan beyaz bir aydınlık. Bunun mukabili birinci fecirdir ki, bir aydınlıktan sonra tekrar aydınlık gider. Bu birinci aydınlığa fecr-i kâzib denir. Sabah namazının vakti, fecr-i sâdıkta başlar.
    FECR SURESİ Kur'an-ı Kerim'in 89. suresi.
    FECS Büyüklenmek, ululanmak, kibirlenmek.
    FECVA Kirişi çıkmış ve ayrılmış olan yay.
    FECVE Avlu. * Genişlik.
    FE'D Kebap yapmak. * Kül içinde ekmek pişirmek.
    FEDA' Kurban. * Uğruna verme, gözden çıkarma. * Bir yere toplanmış arpa, buğday veya hurma. * Hurma ve üzüm kurutulan yer.
    FEDÂ-YI CÂN Canını verme, canını fedâ etme, kendini kurban etme.
    FED'A El ve ayağı eğri olan kadın. (Müz: Efdâ)
    FEDA' El ve ayağın eğilmesi.
    FEDAÎ Dâvası ve gayesi uğruna herşeyini çekinmeden feda edebilen.
    FEDAKÂR f. Her türlü zahmetlere göğüs gererek dâvası uğruna sebat eden.
    FEDAKÂRANE f. Canını ve herşeyini feda eder derecesinde. Her türlü eziyet ve zahmetlere göğüs gererek, dâvası uğruna sebat edene yakışacak surette.
    FEDAKİL Emirlerin büyükleri.
    FEDAME (FEDUME) Yorgunluk. * Tembellik.
    FEDAVİYYE Fedailer. Fedai takımı, serdengeçtiler.
    FEDDAD şiddetli ses. Ekinci. * Çoban.
    FEDDAN (C: Fedâdin) Bir çift öküz. * Bir günde bir çift öküzle sürülebilen arazi. * Daha çok mısırda yer ölçülerinde kullanılan bir kelime.
    FEDEK Irak diyarında bir beldenin adı.
    FEDERAL Fr. Bir devletler federasyonu ile alâkalı, yahut ona ait.
    FEDERASYON Fr. Bir kaç devletin bir devlet meydana getirecek şekilde birleşmesi. * Aynı çeşitten bir çok kurulların meydana getirdiği birlik.
    FEDEVKES Arslan, esed.
    FEDFED (C: Fedâfid) Düz yer. * Büyük sahrâ. * Yaban. * Yüksek mekân. * Sığır buzağısı.
    FEDG Baş yarmak.
    FEDGAM (C: Fedâgım) Güzel, gökçek kişi.
    FEDH Bir kimseyi borca sokmak. * Ağır işe giriftar etmek.
    FEDÎD Ses, savt, sada.
    FEDİR Akılsız, ahmak kimse. * Zayıf ve âciz kimse.
    FEDK Atmak. * Tezyin etmek, süslemek.
    FEDM Ahmak, bön, kalın kafalı, budala. * Yaşamak. * Yaşlanmak, ihtiyarlamak. * Yorulmuş, sakil kimse.
    FEDN Kısaltmak.
    FEEL (C: Fuul) Fal tutmak.
    FE-EMMA Buna gelince, kaldı ki. Ammâ... (mânasına asıl söze başlama edâtıdır.)
    FE'FE' Bir söz söylerken, dile "fe" harfi gelip, her kelimenin başına "fe" getirerek söylemek.
    FE'FEE Dilini "fe" lâfzına döndürmek.
    FEGA Buğdayın çürümesi. * Hurma koruğunun çürümesi ve çürüğü.
    FEGAK Haremini yabancılardan sakınmayan, kaltaban.
    FEGAM Haris olmak.
    FEGANE f. Düşük (çocuk).
    FEGV Kına çiçeği.
    FEHA Horultulu uyku. * Şişman kadın. * Ayaklarda olan gevşeklik.
    FEHA (C: Efhâ) Çorbaya katılan veya dövüp yemek üzerine ekilen bir ot. * Soğan.
    FEHAHE Yorulmak. * Aciz olmak, güçsüzleşmek.
    FEHALE Erkeklik, aygırlık.
    FEHAME Ululuk, büyüklük.
    FEHAVA (Fehavi) (Fehvâ. C.) Mefhumlar, kavramlar, anlamlar, mânâlar.
    FEHC (C: Efhac-Fahcâ) İnsanın veya hayvanın iki baldırının arası birbirine yakın olması.
    FEHCA' Râzı olmak.
    FEHD (C: Fühud) Pars denilen canavar. * Semer ortasındaki mıh. * Gafil olmak.
    FEHEK Dolu olmak.
    FEHEKA (C: Fihâk) Buzağı başı.
    FEHEM (Fehim - Fehm) Anlayış. Zihnen kavrayış.
    FEHH (C: Fihâh-Fuhuh) Avlanacak âlet. * Kapan.
    FEHH Yorulmuş âciz kişi.
    FEHHA Uyku içinde horlamak. * Çağırmak.
    FEHHAD Parsa av öğreten.
    FEHHAM Çok anlayışlı, pek zeki, en çok anlayan.
    FEHHE Zillet, horluk. * Yaramaz söz.
    FEHÎC Yılan sesi.
    FEHÎL Kerim, cömert adam. Ulu ve kuvvetli kimse.
    FEHİM (Bak: Fehem)
    FEHÎM Kömür.
    FEHÎM (Fehm. den) Anlayışlı, akıllı, zeki (kimse.)
    FEHÎRE İçine kızmış taşlar bırakarak kaynatılan ve üzerine un konulan ayran.
    FEHLEL Bâtıl.
    FEHM Ulu kişi.
    FEHME (C: Fuhem-Fuhum) Kömür. * Karanlık.
    FEHS Diliyle elini yalamak.
    FEHS (C: Efhâs) Her nesnenin içi.
    FEHT Ay aydınlığı, ay ışığı.
    FEHUR Fahirlenen, övünen. * Nazlanan. * Büyük nesne. * Büyük deve.
    FEHVA (C.: Fehâvi) Mefhum, kavram, anlam, mânâ.
    FEHZ (C: Efhâz) Kişinin gayet yakın olan kabilesi. * Uyluk.
    FE-İLLA Eğer olmazsa. Olmadığı takdirde (gibi mânalara gelir.)
    FEK' (FÜKU) Üzüntü veya kızgınlıktan dolayı başını aşağı eğip, nereye gittiğini bilmeden gitmek.
    FEKAHE Latife etmek, şaka yapmak. * Gururlanmak, tekebbürlenmek.
    FEKAHET (Bak: Fakahet, Fakih)
    FEKAHET Lâtifecilik, şakacılık.
    FE-KEYFE "Nasıl?" anlamına kullanılan eski bir tabir.
    FEKİH Mütekebbir, gururlu ve şerli kimse.
    FEKK Açmak. Ayırmak. * Kırmak. * Kaldırmak. * Kesmek. * El ve bilek, yerinden burkulup çıkmak. * Rehin verilen şeyi kurtarıp çıkarmak. * Köle azadetmek. * Pir-i fâni olmak.
    FEKK-İ İZAFET (Bak: İzafet-i maktu')
    FEKK-İ MÜHÜR Mühürü bozma.
    FEKK-İ RÂBITA Alâkayı kesme. Bağı koparma.
    FEKK-İ REHN Rehini kurtarma.
    FEKKEYN İki çene. Alt ve üst çene.
    FEKN Nâdim olmak, pişmanlık duymak.
    FEKR Etraflıca düşünme.
    FEL' Yarmak.
    FELÂ Öyleyse. O zaman. O halde... (gibi mânalara gelir.)
    FELÂ CEREM Şüphesiz. Muhakkak. * Düşündürücü değil.
    FELA (FELAT) (C: Felevât) Sahra, çöl.
    FELAH f. Başlangıç, mebde'. İbtida.
    FELÂH Selâmet. Saadet. Kurtuluş. Hayır ve ni'metlerde refah, rahatta dâim olmak. Fevz ve zafer. Necat ve beka. * Sahur yemeği. * Şakketmek.
    FELÂH-I VATAN Vatanın kurtuluşu. Vatanın selâmeti. * Tar: 10 Şubat 1920'de İstanbul Mebuslar Meclisi'nde teşekkül etmiş olan bir grup.
    FELAHAN f. Sapan. Taş atmaya mahsus âlet.
    FELAHAT Çiftçilik, ekincilik, ziraat, haraset. (Bak: Filahet)
    FELAH-YAB f. Kurtulan, kurtuluşa eren, felah bulan.
    FELAK Tan zamanı, subh, fecir. * İki tepe arasındaki düzlük. * Bütün mahlukat. * Suçlunun ayağına vurulan tomruk, falaka. * Cehennem.
    FELAK SURESİ Kur'an-ı Kerim'de 113. suredir. Nâs Suresiyle beraber ikisine Muavvezeyn; İhlâs suresi ile beraber olursa üçüne Muavvezât adı verilir. (Bak: Muavvezetan)
    FELAKET Belâ, musibet, âfet, dâhiye. Bedbahtlık.
    FELAKETDİDE Felakete düşmüş. Felâket görmüş olan.
    FELAKETZEDE f. Belâya uğramış, bir musibete düşmüş, acınacak hale gelmiş olan.
    FELAN İnsanlar içinde alem isimlerden kinâye bir isim.
    FELASİFE Felsefeciler. Filozoflar, felsefe ile uğraşanlar. * Düşüncesiz, kaygısız, rahat yaşayanlar. * Dinsizler.
    FELASİFE-İ YUNAN Yunan feylesofları.
    FELAT Sahrâ, çöl. şenliksiz yer.
    FELC Nüzul, inme. Vücudda bir kısmın veya çok kısımların hareket etmekten âciz kalışı. * İki kısma yarılmak. * Küçük nehir. * Fevz, zafer.
    FELCES Haris kimse. * Baldırı ve mak'adı zayıf olan kadın.
    FELEC Küçük nehir. * Dişlerin seyrek olması. * El eğriliği.
    FELEHDEM Büyük deniz. * Hafif nesne.
    FELEK Gök, gök katı, devir. * Tâli', baht. * Büyük ve dâirevi olan şey. * Her gök seyyaresinin gezdiği âlem. * Dünyâ, âlem, * Bir zilli âlet. * Yuvarlak kütük, kızak.(Felek her türlü esbab-ı cefasın toplasın gelsin Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten. N. Kemal)
    FELEK-ÜL A'ZAM (Bak: Felek-i eflâk)
    FELEK-İ EFLÂK Göğün en son katı. (Bak: Arş)
    FELEKÎ (Felekiyye) Feleğe mensub. Felekle ilgili. * Astronomik.
    FELEKİYYAT Göklerin ilmi. (Kozmoğrafya, Astronomi)
    FELEKİYYUN Gök ilmi ile uğraşanlar. (Astronomlar, Kozmoğrafyacılar)
    FELEKMEŞREB Mc: Sözünde durmaz, verdiği sözü tutmaz. * Kimine yâr olur, kimine olmaz.
    FELEKSEYR f. Hareketleri ve gidişi süratli olan.
    FELEKZEDE f. Feleğin kahrına uğramış, tâlihsiz.
    FELENCE Hoş kokulu sarı renkli bir tohumdur. Yemen'den gelir. * Besbâse yaprağı.
    FELETAT Lisanın döküntüleri, iradesiz ağızdan çıkan söz veya kelime. * Ansızlık. * Her ayın son geceleri. (Bak: Hey'atin feletâtı)
    FELEVAT (Felât. C.) Susuz çöller, sahralar.
    FELFAK Ağaç dibinden çıkan budağın yaprağı.
    FELFEL İri gövdeli, semiz adam.
    FELFELE Yemeğe biber katmak.
    FELH (C: Füluh) Yarmak, şakk. * Kesmek.
    FELHA (C: Eflâh-Felhâ) Alt dudakta yarık olması.
    FELHEM Çulha mekiği.
    FELÎCE Kaftan ve bez parçası.
    FELİHAZA (Fe-li-zâlik) Bunun için, şunun için, imdi (mânasında.)
    FELÎL Bir yere toplanmış kıl. * Devenin azısı.
    FELÎMUN şebrem denilen ot.
    FELİZALİK (Bak: Felihâzâ)
    FELK Yarmak, şakk.
    FELKAM Geniş, vâsi'.
    FELKE Ayın dolunay şekli.
    FELL (C: Fülül - Eflâl) Gedik, rahne. * Yaralamak. * Cenkte askeri bozmak. Harbdeki askerin bozulması. * Kılınç yüzündeki açılan gedik. * Susuz kır yer. * Güruh, cemaat. * Muvakkat delilik.
    FELLAH Ekinci, çiftçi, ziraatle uğraşan arab. * Zenci, siyah arab.
    FELLAZ Bostancı.
    FELLUCE (C: Felâlic) Ziraate müsait yer.
    FELS (Füls) (C: Fülüs) Pul, Bakır para. * Balık pulu.
    FELSEFE Yunanca (Philosophos)dan Arapçalaşmış. Feylesofların mesleği. * İlm-i hikmet. * Maddeyi, hayatı ve bunların çeşitli tezâhürlerini, sebeblerini, ilk unsurları ve gaye cihetinden inceleyen fikri çalışma ve bu çalışmaların neticelerini toplayan ilim. * Herkesin hususi fikri. Mantık. * Bir ilmin prensipleri. * Marifet ve hikmet sevgisi. * Meşhur bir feylesofa göre olan hususi prensipler, nazariyeler. * Tabiat, huy ve mizaç sakinliği; rahatlık. (Bak: Hikmet, Nokta-i nazar)(Hikmet-i felsefe ile hikmet-i Kur'aniyenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler: Amma hikmet-i felsefe ise hayat-ı içtimaiyede nokta-i istinadı, "kuvvet" kabul eder. Hedefi, "menfaat" bilir. Düstur-u hayatı, cidal tanır. Cemaatlerin râbıtasını "Unsuriyet, menfi milliyeti" tutar, Semerâtı ise, "Hevesât-ı nefsaniyeyi tatmin ve hâcât-ı beşeriyeyi tezyid"dir. Halbuki: Kuvvetin şe'ni, "Tecavüz" dür. Menfaatın şe'ni, her arzuya kâfi gelmediğinden üstünde "Boğuşmaktır." Düstur-u cidâlin şe'ni, "Çarpışmaktır." Unsuriyetin şe'ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan; "Tecavüz"dür. İşte bu hikmettendir ki; beşerin saadeti selb olmuştur.Amma hikmet-i Kur'aniye ise, nokta-i istinadı, kuvvete bedel "hakk"ı kabul eder. Gayede menfaate bedel, "fazilet ve rızâ-yı İlâhî"yi kabul eder. Hayatta düstur-u cidal yerine, "düstur-u teavün" ü esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarında: unsuriyet, milliyet yerine "râbıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî" kabul eder. Gayâtı, hevesât-ı nefsaniyenin tecavüzâtına sed çekip, ruhu maaliyâta teşvik ve hissiyât-ı ulviyesini tatmin eder ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevkedip insan eder... Hakkın şe'ni, "ittifak"tır. Faziletin şe'ni, "tesanüt"tür. Düstur-u teavünün şe'ni, "birbirinin imdadına yetişmek"tir. Dinin şe'ni, "uhuvvet" tir, "incizab" dır. Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni, "saadet-i dâreyn" dir... S.)(Dinsiz felsefe, hakikatsız bir safsatadır ve kâinata bir tahkirdir. S.)
    FELSEFE-İ BEYAN Beyan İlmindeki kaidelerin vaz'ediliş sebeb ve gayelerinin açıklanması.
    FELSEFE-İ TARİHİYYE Târih felsefesi.
    FELSEFÎ Felsefeye mensub ve felsefe ile alâkalı.
    FELSEFİYYAT Felsefe ile ilgili bilgi ve düşünceler, hikmet bilgileri.
    FELTE Ansızlık. * Darlık. * Her ayın son gecesi.
    FELTUT Küçüklüğünden dolayı iki tarafı gelip birleşmiyen elbise.
    FELÜVV(E) (C: Eflâ-Felâvâ) Atın yavrusu. Tay.
    FELY Bit toplamak. * Şiirin ince mânâlarını çıkarmak. * Kesmek. * Kılıç ile vurmak.
    FELYUN Ermeni kili.
    FEM Ağız. Dihen. (Kelimenin aslı: "Feveh" veya "Fâh" dır.)
    FEM-İ NEHR Nehir ağzı.
    FEMÎ Ağızla alâkalı. Ağıza âit.
    FEN (Bak: Fenn)
    FEN' Malın çok olması. * Misk kokusunun etrafa yayılması. * Bir kimsenin iyiliğini ve ihsanını söyleyip methetmek.
    FENA (Beka'nın zıddı) Yokluk. Yok olma. * Geçici dünya. * Geçip gitme. * Tas: Kendi varlığından geçmek. * Kötü. * Devamlı olmayan. * Çok kocamış olmak.
    FENAFİLİHVAN (Fenâ fi-l-ihvân) Tefâni. Yani; kardeşlerin birbirinde fâni olması; kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyyât ve hissiyâtı ile fikren yaşaması. Samimi ihlâs üzerine müesses en yakın dostluk, en fedakâr ve en civanmert kardeşlik.
    FENAFİLLAH (Fenâ fillâh) Tas: Abdin zât ve sıfâtının, Hakk'ın zât ve sıfâtında fâni olması. Başka bir ifade ile: Dünya alâkalarını külliyen kat' ve ehadiyet dergâhına tam bir teveccühle istiğrak haletidir. Sofi, bu maksada erebilmek için her şeyi terk eder.
    FENAFİRRESUL (Fenâ fir-resul) Tas: Bütün varlığını Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) manevî şahsiyetinde yok etmek mânasına gelir. Hassaten, sünnî olan tarikat mensubuna göre Hz. Peygamber'in (A.S.M.) rivayet yolu ile nakledilen hadisleri ile beraber hareketlerini benimsemek ve O'na en küçük mes'elede aykırı harekette bulunmamak asıldır.
    FENAFİŞŞEYH (Fenâ fiş-şeyh) Tas: Bütün maneviyatını şeyhin manevî şahsiyetinden, feyzinden almak manasına gelen bir tabirdir.
    FENAGÂH f. Fânilik yeri olan bu dünya.
    FENAPEZÎR f. Fena bulan, yok olan. Fenayâb da aynı mânada kullanılır.
    FENAT (C: Fenevât) Tilki üzümü. * Vahşi sığır.
    FENCE Bir nevi toprak çanak.
    FEND f. Mekir, hile, desise, yalan, dolan.
    FEND Büyük dağ.
    FENED Yalan söz. * İhtiyarlıktan dolayı aklın zayıflaması.
    FENEK Kursak. * Körük yapılan şey.
    FENEN (C: Efnân-Efânın) Budak. * Üslup.
    FENG f. Acı hıyar, ebucehil karpuzu.
    FENH (FÜNUH) Su içerken tamamen kanmadan vaz geçmek.
    FENH Kahretmek. Zelil kepaze etmek.
    FENHAR Büyük taş.
    FENÎH Kahrolmuş.
    FENİK (C. Finak-Efnâk) Gayet kerim ve necip olan.
    FENÎK İki çenenin bitiştiği yer. * İki uyluğun bitiştiği yer.
    FENÎN Erkek deve.
    FENK Nimetlenmek.
    FENK İnat.
    FENN Hüner. Mârifet. * San'at. * Tecrübe. * İlim. * Nevi, sınıf, çeşit, tabaka. * Türlü. * Fizik, kimya, biyoloji, matematik ilimlerinin umumi adı. * Tatbikat ve isbat ile meydana gelen ilim. * Birisini muamelede aldatmak. * Fend. * Borçlunun ödeme zamanını uzatma. (Şuur-u insanî vasıtasıyla keşfolunan yüzer fenlerden herbir fen, Hakem isminin, bir nevide bir cilvesini târif ediyor. Meselâ Tıb Fenninden sual olsa: "Bu kâinat nedir?" Elbette diyecek ki: "Gayet muntazam ve mükemmel bir eczahâne-i kübradır. İçinde herbir ilaç güzelce ihzar ve istif edilmiştir." Fenn-i Kimya'dan sorulsa: "Bu Küre-i Arz nedir?" Diyecek: "Gayet muntazam ve mükemmel bir kimyahanedir." Fenn-i Makine diyecek: "Hiçbir kusuru olmıyan gayet mükemmel bir fabrikadır. "Fenn-i Ziraat" diyecek: " Nihayet derecede mahsuldar, her nevi hububu vaktinde yetiştiren muntazam bir tarladır ve mükemmel bir bahçedir." Fenn-i Ticaret diyecek: "Gayet muntazam bir sergi ve çok intizamlı bir pazar ve malları çok san'atlı bir dükkândır." Fenn-i İâşe diyecek: "Gayet muntazam, bütün erzakın envâını câmi bir ambardır." Fenn-i Rızık diyecek: "Yüzbinler leziz taamlar beraber, kemal-i intizam ile içinde pişirilen bir matbah-ı Rabbâni ve kazan-ı Rahmânidir." Fenn-i Askeriye diyecek ki: "Arz bir ordugâhtır. Her bahar mevsiminde yeni taht-ı silâha alınmış ve zemin yüzünde çadırları kurulmuş dörtyüz bin muhtelif milletler o orduda bulunduğu halde, ayrı ayrı erzakları.. ayrı ayrı libasları, silâhları...ayrı ayrı tâlimatları, terhisatları; kemal-i intizamla hiçbirini unutmıyarak ve şaşırmıyarak, birtek Kumandan-ı Azamın emriyle, kuvvetiyle, merhametiyle, hazinesiyle gayet muntazam yapılıp, idare ediliyor." Ve Fenn-i Elektrik'ten sorulsa, elbette diyecek: "Bu muhteşem saray-ı kâinatın damı, gayet intizamlı, mizanlı hadsiz elektrik lambalariyle tezyin edilmiştir. Fakat o kadar harika bir intizam ve mizan iledir ki: Başta Güneş olarak, Küre-i Arz'dan bin defa büyük o semavî lambalar, mütemadiyen yandıkları halde müvazenelerini bozmuyorlar, patlak vermiyorlar, yangın çıkarmıyorlar. Sarfiyatları hadsiz olduğu halde, vâridatları ve gazyağları ve madde-i iştialleri nereden geliyor? Neden tükenmiyor?. Neden yanmak müvazenesi bozulmuyor? Küçük bir lâmba dahi muntazam bakılmazsa, söner. Kozmoğrafyaca Küre-i Arz'dan bir milyondan ziyade büyük ve bir milyon seneden ziyade yaşıyan Güneşi... kömürsüz, yağsız yandıran; söndürmiyen Hakim-i Zülcelâlin hikmetine, kudretine bak. "Sübhanallah" de. Güneşin müddet-i ömründe geçen dakikalarının âşirâtı adedince "Mâşâallah, Bârekallah, Lâ ilahe illa Hu" söyle. Demek bu semavi lâmbalarda gayet harika bir intizam var. Ve onlara çok dikkatle bakılıyor. Güya o pek büyük ve pek çok kitle-i nâriyelerin ve gayet çok kanâdil-i nuriyelerin buhar kazanı ise, harareti tükenmez bir Cehennem'dir ki, onlara nursuz hararet veriyor. Ve o elektrik lâmbalarının makinesi ve merkezi fabrikası, daimî bir Cennet'tir ki, onlara nur ve ışık veriyor. İsm-i Hakem ve Hakimin cilve-i âzamiyle, intizamla yanmaları devam ediyor. Ve hâkezâ... Bunlara kıyasen yüzer fennin herbirisinin kat'i şehadetiyle, noksansız bir intizam-ı ekmel içinde hadsiz hikmetler, maslahatlarla bu kâinat tezyin edilmiştir. Ve o harika ve ihâtalı hikmetle, mecmu-u kâinata verdiği intizam ve hikmetleri, en küçük bir zihayat ve bir çekirdekte küçük bir mikyasta dercetmiştir. Ve mâlum ve bedihidir ki; intizam ile gayeleri ve hikmetleri ve faideleri takip etmek; ihtiyar ile, irade ile, kasd ile, meşiet ile olabilir; başka olamaz. İhtiyarsız, iradesiz, kasıdsız, şuursuz esbab ve tabiatın işi olmadığı gibi, müdahaleleri dahi olamaz. Demek bu kâinatın bütün mevcudatındaki hadsiz intizamat ve hikmetleriyle iktiza ettikleri ve gösterdikleri bir Fâil-i Muhtar'ı, bir Sâni-i Hakim'i bilmemek veya inkâr etmek, ne kadar acib bir cehâlet ve divânelik olduğu târif edilmez. Evet, dünyada en ziyâde hayret edilecek bir şey varsa, o da bu inkârdır. Çünki kâinatın mevcudâtındaki hadsiz intizâmât ve hikmetleriyle vücud ve vahdetine şahidler bulunduğu halde, Onu görmemek, bilmemek, ne derece körlük ve cehalet olduğunu, en kör cahil de anlar. Hattâ diyebilirim ki; ehl-i küfrün içinde, kâinatın vücudunu inkâr ettiklerinden ahmak zannedilen Sofestâiler, en akıllılarıdır. Çünki; kâinatın vücudunu kabul etmekle Allah'a ve Hâlikına inanmamak, kabil ve mümkün olmadığından, kâinatı inkâra başladılar...
    FENN-İ BEDİ' (Bak: İlm-i bedi')
    FENN-İ BEYAN (Bak: İlm-i beyan)
    FENN-İ HİKMET Felsefe bilgisi. (Bak: Hikmet)
    FENN-İ HİKMET-ÜL EŞYA Tabiat bilgisi. Eşyadaki intizam, mükemmellik ve insanlara olan faydaları ve onlardan faydalanmak hakkında bilgi veren ilim kolu.
    FENN-İ İÂŞE İnsanlar ve hayvanların besleniş ve yaşayışları hakkında bilgi veren ilim dalı.
    FENN-İ İNŞA Yazı yazma san'atı. (Bak: İnşa)
    FENN-İ KIRAAT Okuma bilgisi. Okumanın çeşitli usûllerini öğreten ilim dalı. (Bak: Kıraat)
    FENN-İ KİMYA Kimya ilmi.
    FENN-İ KİTABET Çeşitli yazı usûl ve şekillerini öğreten ilim.
    FENN-İ MEÂNÎ Güzel söz söylemeyi ve güzel yazmayı öğreten, edebiyatın bir şubesi.
    FENN-İ MAKİNA Çeşitli makineler ve onların kısımlarının işleyişleri hakkında bilgi veren ilimler. Mihanikiyet.
    FENN-İ MENAFİ-ÜL A'ZA Bedendeki âzâların, uzuvların faydalarını anlatan ilim. (Bak: Anatomi)
    FENN-İ MÜNAZARA İleri sürülen delilleri ve fikirleri tetkik ederek fikirlerin münasebet ve adem-i münasebetini göstererek cevap vermek san'atı.
    FENN-İ SARF Gramer. Sarf bilgisi. (Bak: Sarf)
    FENN-İ TABAKAT-ÜL ARZ Jeoloji ilmi.
    FENN-İ TEŞRİH tıb: Bir cesedin, canlı vücudunun iç yapısını öğrenme bilgisi. (Anatomi)
    FENN-İ TIB Tabiblik, doktorluk. Maddi hastalıklara ilâç ve şifa bulmağa çalışan ilim.
    FENN-İ ZİRÂAT Ekin ekme ve içme hususunda olan bilgi ve tecrübeye dayanan bu husustaki ilim kolu.
    FENNEN Fence, fenne uygun olarak, fen vâsıtası ile.
    FENNİYAT Teknik bilgiler. (Teknoloji)
    FER f. Işık, parlaklık, zinet, süs. * Fazl ve vakar. * İktidar; şevket, kuvvet.
    FER-İ DEVLET Devletin kuvveti, devletin nüfuzu.
    FER' Şube, kol. İkinci derecede olan. Dal budak. * Bir aslın neticesi. * Bir cemaatın şerefli ve daha meşhuru. * Kazancı olan mukayyed mal. Hâzır ve muhâfaza altında olan. * Yükseğe çıkmak ve iki nizalı olanın arasına girip ıslah etmek. * Asıl mes'eleden kollara ayrılmış olan mesele. (L.R.) * İki okçu tarafından atılan oklardan, bir fazla ok isabet ettirilmesi yerinde kullanılır bir tabirdir. Ok atanlar, bazı defa iki kişi değil, herbiri birkaçar kişiden terekküb etmek üzere iki taraf olduğu surette, taraflardan birinin fazla isabet ettirmesine de fer' denilirdi. (O.T.D.S.)
    FER (Ferr) Geri çekilme, kaçma, firar.
    FERA' Devenin ilk doğurduğu yavru. (Cahiliyet zamanında kefere putlarına kurban ederlerdi ve "anasının sütü bereketlenir; çoğalır" derlerdi.)
    FER'A (C: Furu') Bit. * Yüksek yer.
    FERACE Örtünecek gibi olan ve giyilen bol elbise, cübbe. * Kadınların üzerlerine örttükleri örtü. Bütün vücudu kaplayan geniş örtü. (Bak: Cilbâb)
    FERADÎS (Firdevs. C.) Cennetler, firdevsler. * Bahçeler.
    FERAG Vaz geçmek. Hiç bir şeyle meşgul olmayıp dinlenmek. * Boşaltma.
    FERAG-I BÂL Gönül rahatı.
    FERAG-I KAT'Î Kayıtsız şartsız yapılan ferag.
    FERAG Ü İNTİKAL Alım satımda tapu muâmeleleri.
    FERAG f. Serin serin esen rüzgâr.
    FERAGA(T) Tok gözlülük. Hakkından vaz geçmek, bir şey istememek. Şahsî dâvasından vaz geçmek. * Boşalmak, hâlî olmak.
    FERAH Şen, sıkıntıda olmayan. İç açıcı. Şenlendiren. * İnşirah. Sevinç.
    FERAH f. Bol, geniş, vâsi'. Fazla, ziyade. Açık.
    FERAH-AVER f. Sevinç getiren, sevindiren, ferah getiren.
    FERAH-BAHŞ f. Sevinç veren, sevindiren. Ferah bağışlayan.
    FERAH-DEHEN f. Geveze, boşboğaz. * Geniş ağızlı, ağzı büyük.
    FERAH-DEST f. Eli açık, cömert.
    FERAHE Zeyreklik. Çok akıllılık. Davarın gayretli olması.
    FERAH-EBRU f. Sevimli, güler yüzlü.
    FERAH-EFŞAN (Ferah-feşân) f. Sevinç veren, ferah saçan.
    FERAH-EFZA (Ferah-fezâ) f. Sevinç artıran, ferah artıran, safalı, iç açıcı.
    FERAHEM f. Toplu, devşirli. * Birikme, yığılma, toplanma.
    FERAH-ENGİZ f. Meşhur bir cins lâle.
    FERAHET f. şan ve şeref.
    FERAH-GÂM f. Bahtiyar, mes'ut, mutlu, saadetli.
    FERAHÎ f. Genişlik, bolluk. Ucuzluk.
    FERAH-NA f. Geniş yer. Büyük saha. * Bolluk, bereket. Genişlik.
    FERAH-NAK f. Neş'eli, sevinçli.
    FERAH-REV f. Acele acele ve geniş adımlarla yürüyen.
    FERAHUR f. Uygun, lâyık, münasib.
    FERAİNE (Fir'avn. C.) Fir'avunlar. Mütekebbirler. İmansızlar.
    FERÂİZ (Farîze. C.) Allah'ın farz kıldığı ibadetler, yapılması mecburi olan din emirleri. * Şeriatın hükümleriyle mirasçılar arasında mal taksimi bilgisi. İslâmın miras hukuku.
    FERÂİZ-İ DİNİYYE Dinin farzları.
    FERAK (C: Efrâk) Korku. * Büyük ölçek.
    FERAMÎN (Fermân. C.) Buyruklar, fermanlar.
    FERAMUŞ f. Unutma, hatırdan çıkarma.
    FERANCEMŞEK Reyhan karanfili.
    FERASET (Bak: Firâset) Anlayışlılık, çabuk seziş. (Aslı firâsettir)
    FERASET Binicilik, süvarilik, yiğitlik.
    FERAŞE Pervane denilen kelebek. * Kilit damağı. * Su gittikten sonra yer üstünde kalıp kuruyan balçık. * Az su. * Hafif kimse.
    FERAŞET Süpürücülük ve döşeyicilik. Kâbe-i şerifeyi süpürenin hizmeti.
    FERATIK Şiradan ve pekmezden yapılan pestil.
    FERAVVUC Küçük oğlan gömleği.
    FERBAL(E) f. Çardak. Etrafı pencerelerle kaplı yazlık köşk.
    FERBİH f. Etli, besili, semiz.
    FERBİHÎ f. Semizlik, topluluk, etlilik.
    FERC Yarık, çatlak. Korkulacak yer. * Ud yeri. Dişi tenasül âleti.
    FERC f. Kadir, kıymet, mertebe.
    FERCAM f. Son, uç.
    FERCAM-GÂH f. Son mekân, âkibet yeri. * Mc: Kabir, mezar.
    FERCAR Pergel.
    FERCE Gamdan ve tasadan kurtulmak. * Kurtuluş. * Şiddetten kurtulmak. * Yarık, şak. * Girecek yer, medhal. * Açıklık, ferahlık.
    FERD Tek, bir, yekta. Eşi, benzeri olmayan. Bîhemta olan.(Kâinatın âlemleri, envâları ve unsurları öyle birbiri içine girift olarak girmiştir ki, kâinatın hey'et-i mecmuasına mâlik olmayan bir sebeb hiçbir nev'ine, hiçbir unsuruna hakiki tasarruf edemez. Adeta İsm-i Ferd'in cilve-i vahdeti, bütün kâinatı bir vahdet içine almış; herşey o vahdeti ilân ediyor. Meselâ: Bu kâinatın lâmbası olan Güneşin bir olması, umum kâinat, birinin olmasına işaret ettiği gibi; zihayatların çevik ve çalak hizmetçileri olan hava unsuru bir olması.. ve aşçıları olan ateş bir olması.. ve zemin bahçesini sulayan bulut süngeri bir olması.. ve umum zihayatın imdadına yetişen yağmur bir olması ve her yere yetişmesi.. ve ekser hayvanat ve nebatat taifelerinin herbiri umum zemin yüzünde serbest yayılmaları, vahdet-i nev'iyeleri ve meskenleri bir bulunması; gayet kat'i bir surette işaretler, şehadetlerdir ki; meskenleri ile beraber umum o mevcudat, bir tek Zatın malı olduğuna delâlet ederler. İşte buna kıyasen, bütün kâinatın böyle birbirine girift olan envâları mecmu kâinatı öyle bir küll hükmüne getirmiştir ki, icad cihetiyle tecezzi kabul etmez. Umum kâinata hükmü geçmiyen bir sebeb, Rububiyet cihetiyle ve icad keyfiyetiyle hiçbir şeye hükmedemez ve bir tek zerreye Rububiyetini dinlettiremez. L.)
    FERD-İ ÂFERÎDE Hiç kimse.
    FERD-İ FERÎD Benzeri daha hiç gelmemiş. * Hz. Muhammed (A.S.M.) * Asrın en yüksek ve en değerli Zâtı. Asırda bir gelen büyük veli.
    FERD-ÜL FERD İkiye bölünemiyen sayı.
    FERDA f. Yarın. Bugünden sonraki gün. * Arabçada: Bir olarak. Tek olarak.
    FERDÂ-YI KIYÂMET Kıyâmetten sonra.
    FERD-A-FERD f. Tek tek, ferd ferd.
    FERDANİYET Yalnızlık, teklik. Ferdlik. Yektâlık.
    FERDEN-FERDA Tek tek, fert fert.
    FERDÎ (Ferdiye) Tek şey, bir tek. * Fertle ilgisi olan.
    FERDİYET Cenâb-ı Hakk'ın birliği. Vahdetle bütün kâinata birden tasarruf eden Allah'ın (C.C.) sıfatı. (Bak: Tevhid.)Ferdiyet mânası insanlara isnad edilirse: Sadece bir olup, benzeri dünyada bulunmayan kimsenin sıfatı olur. Sadece Kur'andan ders alarak irşadda bulunabilen büyük velilik. Hiçbir şahsı merci yapmadan doğrudan doğruya Kur'andan ders alan ve ders veren büyük zâtın makamıdır.
    FEREC Sıkıntıdan kurtulmak, zafer, inşirah, kederden kurtulmak. Genişlik, ferahlık, fütuhat. * Girecek yerler.
    FEREK Kulağın sarkık ve sülpük olması.
    FERENGÎS f. Zühre yıldızı, Venüs gezegeni, çoban yıldızı.
    FERES At, kısrak.
    FERFAH Semizotu.
    FERFAR Geveze, farfara, çalçene.
    FERFERE Farfara, akılsızlık, hafif meşreplik. * Patırtıcı, gürültücü, ağzı kalabalık.
    FERG Gönden yapılan kovanın dikişi arasında su sızan yer.
    FERGAND(E) f. Fena koku, kokmuş. * Sarıldığı ağacı kurutan bir cins sarmaşık.
    FERH Civciv. Tavuk veya kuş yavrusu. * Nebatların diplerinde çıkan filiz.
    FERHAL f. Karışık ve kıvırcık olmayan uzun saç.
    FERHAN (C.: Ferâhî) Ferahlı. Sevinçli. Şâdan. Mesrur.
    FERHAŞ f. Kavga, savaş, muharebe, dövüş.
    FERHAT Rahatlık. Sevinç. Meserret. Sürur.
    FERHENK f. Edeb. İyi terbiye. * Hüner. Hikmet. Azamet. Mârifet. Bilgi. * Lügat kitabı.
    FERHEST f. Büyü, sihir, sihirbazlık.
    FERHUD Dağ keçisinin dişisi.
    FERHUNDE f. Mes'ut, saadetli, mutlu, mübarek. Uğurlu.
    FERHUNDEGÎ f. Mes'utluk, mutluluk, mübareklik, kutluluk. Uğurluluk.
    FERHUNDE-PÂ(Y) f. Ayağı uğurlu olan.
    FERHUNDE-TÂLİ' f. Şanslı talihi yaver. Mes'ut, mutlu, saadetli.
    FER'Î (Fer'iyye) Esasa âit olmayan. Kollara ve şu'belere âit ve müteallik.
    FERİBOT ing. Araba vapuru.
    FERİD(E) Benzeri pek nâdir bulunan. Benzeri bulunmayan, yektâ. * Doğrudan doğruya Kur'andan ders alıp ders veren ve kuvve-i kudsiye sahibi olan Evliyaullah. Yalnız ve münferid. * Zamanında eşine rastlanmıyan. Akran ve emsali yok. * Dizilmiş inci. * Bir tane, nefis ve müntehab kıymetli cevher. * Kendi reyi ile hareket eden mağrur kimse.
    FERİD-ÜL-ASR Asrın bir tanesi, zamanın eşsizi.
    FERİD-İ TE'LİF Edb: Bir cümledeki tertibin mâna çıkmayacak derecede karışık oluşu.
    FERÎD f. Katılaşmış şey, donmuş nesne. * Avcı kuş.
    FERİDE f. Kendi ihtiyariyle hareket eden, gururlu, kibirli kimse.
    FERİG Yorga at.
    FERİH Sevinçli, ferahlı. Fahur. Ferhan.
    FERİHAN (Fârihan) Sevinçli olarak, iftihar ederek.
    FERİH FAHUR Sevinçli olarak, iftihar ederek.
    FERÎK Tümen (Fırka) kumandanı. Korgeneral. * İnsan kalabalığı. Büyük insan bölüğü.
    FERÎK Buğday tanesinin olgunu, öğütülecek hâle gelmiş buğday tânesi.
    FERÎKA Koyun sürüsü. * Böy dedikleri ot.
    FERÎKAYN İki mukabil taraf, iki askeri fırka.
    FERÎS (C: Fersâ) Ağaç halka, çenber. * Yaralı. Maktul.
    FERÎSA (C: Feris-Ferâyis) Boş böğür ile kürek arasındaki et.
    FERÎŞ Yakında doğurmuş hayvan.
    FERİŞTE (Ferişteh) f. Melek. Günahsız. Masum. Yumuşak huylu.
    FERÎZ Takdir edici. * Hükmedici. * Yaşlı, ihtiyar.
    FERK El ile bir şeyi ovmak. * Buğz ve adâvet etmek, düşmanlık yapmak.
    FERKAA Parmak çıtlatmak.
    FERKADAN Şimâl kutbuna yakın parlak ve küçük ayı kümesine tâbi ve gece istikamet bulmağa yarayan, sık sık karşı karşıya gelen iki yıldız (İkizler mânasına).
    FERKADE Sergerde kimse.
    FERLA (C: Ferala) Kırba ağzı.
    FERMA f. Buyurucu. Emredici. Âmir.
    FERMAN f. Emir. Tebliğ.
    FERMAN-I İLÂHÎ Allah'ın fermanı.
    FERMAN-BER İtaatli ve muti olan. Hakkında emir çıkarılan. Fermanlı.
    FERMAN-BERDAR f. Fermana uyan, emre uyan.
    FERMAN-DİH f. Hükmü geçen, verdiği emri dinlenen.
    FERMAN-FERMA Hüküm süren, emir veren, emir buyuran, hüküm fermâ.
    FERMAN-REVA f. Pâdişah, hükümdar. * Emri kabul edilen.
    FERMAYİŞ f. Emretmek. Buyurmak.
    FERMEND f. şan ü şeref ve mevki sahibi olan kişi.
    FERMENE İşlemeli dar ve yuvarlak yanlı yelek. * Eskiden esnaf tabakasına mahsus elbise.
    FERMUDE f. Buyruk. Emir. Kumanda.
    FERNAS f. Şaşkın, dalgın, gafil. * Şaşkınlık, gaflet, dalgınlık.
    FERNEB Fâre.
    FERNUD f. Hüccet, delil, bürhan.
    FERNUN Kanbel otu.
    FERR Kaçmak. Firar etmek. * Davarın yaşını anlamak için dişini görmek.
    FERRA Kürkçü kimse.
    FERRAŞ Cami, mescid, imaret gibi müesseselerin temizliğini sağlamak; ve kilim, halı ve hasır gibi mefruşatını yayma hizmetleriyle vazifeli olan kişiler hakkında kullanılır bir tâbirdir. Ferraş; arapçada, yayıcı, hizmetçi, döşeyici anlamlarına gelir. Yeniçeri teşkilâtında bu işi görenlerle, Kâbe'yi süpürenler hakkında ıstılah olarak da kullanılır. (O.T.D.S.)"Her ruham-ı fersi bir âyine-i âlemnüma Her gezen ferraşı bir İskender-i kitisitan." (Nef'î)
    FERRUC (C: Ferâric) Tavuk pilici.
    FERRUH f. Mübarek, kutlu, uğurlu.
    FERRUH-FÂL f. Bahtı açık, şanslı, talihli, uğurlu.Ferruhî : f. Mübareklik, uğurluluk, meymenet.
    FERRUH-ZÂD f. Mübarek evlât, uğurlu çocuk. * Hayırlı, kutlu, mübarek.
    FERS Dağıtmak. Saçmak. * Ciğer parçalamak. * Hurma çekirdeğinin kabuğunu soymak. * Atın pisliği. Fışkı.
    FERS Yırtmak. * Parçalamak. * Katletmek, öldürmek. * Boyunlamak.
    FERSA f. Mahveden, yoran, aşındıran manasına kelimelere bitişir. Meselâ: Tahammül-fersa $ : Tahammül bırakmayan. Tâkat-fersa $ : Tâkatsız düşüren, tâkat bırakmayan.
    FERSAH Uzunluk ölçüsü birimidir, iki çeşittir: Deniz fersahı: 5555 m. Kara fersahı: 4444 m. * İki şey arasındaki açıklık. * Sükun ve hareket arasındaki vakit. * Zaman. Saat. * Dâimî ve çok olup aslâ kesilmeyen şey.
    FERSAH FERSAH (Uzaklık için) Çok çok. Çok fazlaca uzak.
    FERSAN f. Derisi kürk yapımında kullanılan bir sansar cinsi.
    FERSE İnsanın boynunda ve arkasında olan ve gittikçe zaaf verip boynunu ve belini eğip, helâk eden yel.
    FERSENDAC f. Ümmet.
    FERSENG (Bak: Fersah)
    FERSUD(E) f. Eskimiş, yıpranmış. * Eski, yırtık.
    FERSUDE-GÎ f. Eskilik, yıpranış, fersudelik.
    FERŞ Yer. Yeryüzü. * Döşeme. Döşeyiş. Yaymak. Yayılmak. Döşenmiş şey. * Küçük develer.
    FERŞEHA İki ayak arasını açmak.
    FERTUT(E) f. Pir, çok ihtiyar. * Bunak, kocamış.
    FERTUTE Kadın esirler hakkında kullanılan tâbirlerdendir. Esir edilen kadınlar hakkındaki diğer tâbirler şunlardır: Mâriye, ümmülveled, acuze, duhter, yekdest, yekçeşm, mâyube. (O.T.D.S.)
    FERTUTÎ f. İhtiyarlık, pirlik, bunamışlık, bunaklık.
    FERUKA Böğürün yağı. * Korkak kişi.
    FERVE (C: Füre'-Firâ) Baş derisi. * Bir parça toplanmış kuru ot. * Servet, zenginlik. * Kürk.
    FERVE f. Bazı hayvanların makbul olan derileri. Kürk.
    FERY İyi iş işlemek. * Meşin dikmek. * Yaramaz iş. Bir nesneyi ıslah için kesmek.
    FERYAD f. Bağırıp çağırma. Yüksek sesle medet istemek. Figan.
    FERYAD-I ANDELİB Bülbülün feryâdı, ötmesi. * Yirmiiki martta olan bir fırtına.
    FERYAD-BAHŞA f. Feryâd ettiren, bağırttıran.
    FERYAD-HAN f. Yardım isteyen.
    FERYAD-RES f. Feryâd edenin imdâdına koşan, yardımına gelen.
    FERZ Çukur yer. * Düz yer. * Ayırmak.
    FERZA' Pamuk çekirdeği.
    FERZAH Akrep isimlerinden bir isim.
    FERZAN İlim ve hikmet.
    FERZANE f. Bilgili kimse. Hakîm, feylesof. * Tas: Nefsanî alâkalardan sıyrılmış kimse.
    FERZANE-GÎ f. Üstünlük, rüçhaniyet. * Bilgi.
    FERZEND (C.: Ferzendân) f. Yavru. Çocuk. Veled.
    FERZENDÂNE Evlâd gibi. Evlâda yakışır surette.
    FE'S İki yüzlü balta. * Balta ile vurmak.
    FESA Eskimek. * Vurmak.
    FESA Bıçak.
    FESAD Bozuk ve fenalık. Karışıklık. Haddi tecavüz edip zulmetmek. (Zıddı: Salâh'tır.)( $ Evet fıskla bozulan bir adam, bataklığa düşüp çıkamayan bir şahıs gibi çokların da o bataklığa düşmelerini istiyor ki, maruz kaldığı o dehşetli hâlet, bir parça hafif olsun. Çünkü musibet umumi olursa, hafif olur. Ve keza, bir şahsın kalbinde bir ihtilal, bir fenalık hissi uyanırsa; yüksek hissiyatı, kemalâtı sukut etmeye başlar; kalbinde tahribata, fenalığa bir meyil, bir zevk peyda olur. Yavaş yavaş o meyil kalbinde büyür; sonra o şahıs; bütün lezzetini, zevkini tahribatta, fenalıkta bulur. İşte o vakit, o şahıs, tam mânasiyle arzda yırtıcı bir hayvan, ihtilali çıkarıp büyüten bir belâ, fesadı durmayıp karıştıran bir âfet kesilir. İ.İ.)
    FESAD-I AHLÂK Ahlâk bozukluğu.
    FESAD-I DİMAĞ Akıl bozukluğu, delilik.
    FESAD-I Mİ'DE Mide fesadı, mide bozukluğu.
    FESAD-I TE'LİF Edb: Bir cümlede yapılan tertibin mâna çıkmayacak derecede bozuk ve karışık oluşu.
    FESAD-AMİZ f. Oyunbozanlık eden, fesat karıştıran.
    FESADAT (Fesad. C.) Bozukluklar. Kötülükler. Karışıklıklar.
    FESAD-ENGİZ Fesad koparan. Fesad çıkaran. Karışıklık çıkaran.
    FESAFİS Kesmez kılıç.
    FESAHAT (Bak: Fasahat)
    FESAKÎ (Fıskıyye. C.) Fıskiyeler. * Çocukların oynadıkları su püskürten oyuncaklar.
    FESALE (Füsule) Alçak ve asılsız olmak.
    FESANE f. Asılsız hikâye. Masal. (Bak: Efsane)
    FESAR f. Yular.
    FESC Her nesnenin boşu.
    FESDA' (Bak: Sada')
    FES'E Sâkin olmak, sâkin etmek.
    FESEKA (Fâsık. C.) Fâsıklar. (Bak: Fâsık)
    FESH Bozmak. Hükümsüz bırakmak. Kaldırmak. * Zayıf olmak. * Bilmemek. Cehil. * Re'y ve tedbiri ifsad eylemek. * Zaif-ül akıl. Zaif-ül beden. * Tembellik yüzünden gayesine erişemeyen. * Unutmak. * Tıb: Beden âzalarının mafsallarını yerinden çıkarıp ayırmak.
    FESH-İ MUKAVELE Mukavelenin bozulması, anlaşmanın feshedilmesi.
    FESH Genişletmek.
    FESÎH (Füshat. den) Açık, geniş.
    FESİL (C: Efsâl-Fisâl) Adi, yaramaz kimse. * Bağ çubukları dikmek.
    FESÎL (C: Füslân) Hurma ağaçlarının küçüğü. * Her nesnenin kemi ve yaramazı.
    FESÎT Tırnak kesintisi, tırnak parçası.
    FESK Yola gitmek. * Kan döküp adam öldürmek.
    FESR Beyan etmek, açıklamak. * Tabibin suya bakması.
    FESS Kıtlık günlerinde tohumundan ekmek yapılan bir ot.
    FESTAT (Bak: Fustât)
    FESTEMİ' (Fe-istemi') Dinle, işit (anlamında bir kelimedir.) (Fe) ile (İstemi') emr-i hazırından ibarettir.
    FESTİVAL Fr. Çeşitli sebeplerle yapılan ve birkaç gün süren şenlik.
    FE-SÜBHANALLAH Allah (C.C.) ne güzel yaratmış; Allah Sübhândır, bütün noksanlıklardan münezzehtir; Her şey kendine tesbih eder (anlamında olup hayret ve taaccübü ifâde için söylenir.) (Bak: Sübhân)
    FESV (Fesüvv) Yellenmek.
    FEŞ' Böğürtlen ağacına benzer bir ağaç.
    FEŞAFEŞ f. Hışıltı. * Atılan okun, havada giderken çıkardığı ses.
    FEŞAK Sürur, neşe, sevinç, neşat.
    FEŞAN f. Saçma. Neşretme. * Yayıcı. Serpici olan.
    FEŞAR f. Sıkıcı. Sıkan. Sıkıp suyunu çıkaran.
    FEŞC Ayağını ayırıp apışmak.
    FEŞEL (C: Efşâl) Korkak olmak.
    FEŞFAŞ Yassı kılıç.
    FEŞFEŞE Uykudan uyandırmak.
    FEŞG Dağıtmak. * Vurmak.
    FEŞGA Pamuk parçası.
    FEŞGA Dağılmış; münteşir.
    FEŞH Başına el ile vurmak.
    FEŞİL (C.: Efşâl) Korkak, cesaretsiz, yüreksiz.
    FEŞK Kırmak.
    FEŞŞ Eritmek. * Süt sağmak. * Çıkarmak. * Yabani olan keçiboynuzu ağacının yemişi.
    FETA (C.: Fitye, Fityan veya feteyân) Genç. Delikanlı. * Cömert.
    FETA (Fetâne) (C: Eftâ) Yassı ve çökük burunlu olmak.
    FETAH Yumuşak.
    FETAK Fıtık. Kasığı şişmiş olan kimse.
    FETAKE Gadretmek, öldürmek.
    FETANET (Bak: Fatânet)
    FETASE Yassı çökük burunlu olmak. * Büyük boncuk.
    FETAT Kuvvetli, genç kadın.
    FET'E Zikretmek.
    FETEHAT (Fetha. C.) Fethalar, arapçadaki üstün işaretinin adı.
    FETEL Devenin iki kollarının, yanlarından uzak olması.
    FETEVA (Fetva. C.) Fetvalar. Ehliyet sâhibi bir din âliminin bir mes'ele hakkında müsbet veya menfî haber ve malûmatları. (Bak: Fetva)
    FETH Açma, başlama. * Zaptetme. Ele geçirme. Zafer. Nusret. * Faydalı şeyleri elde etmek için yolları açmak. Muğlak şeyleri açmak. Bu iki suretle olur. Biri, basâr ile idrâk olunur. Gam ve kederi gidermek gibi. İkinci de: İki nevi olup birincisi; dünya işlerinde olur. Sürur vermekle gamı izâle etmek, bir değerli şey vermekle fakirliği kaldırmak gibi. İkincisi; kapalı, muğlak bilgilerin keşif ve izharında kullanılır. Bu da iki türlüdür; Birisi; zâhirî ve müsbet ilimleri çoğaltmak ve mânalarını tahkik etmekle olur. Diğeri; ilm-i ledün âlemine dalmakla olur. (L.R.)
    FETH-İ BAB Kapı açmak.
    FETH-İ BİLAD Beldelerin istilâsı, şehirlerin zabtı.
    FETH-İ İSLÂM Tuna nehri üzerinde Kladova kasabası yakınlarındaki bir kalenin adı. * İslâmların fethetmesi.
    FETH-İ KELÂM Söze başlama.
    FETH-İ KOSTANTİNİYYE İstanbul'un Fatih Sultan Mehmed Han tarafından fethi.
    FETH-İ MEYYİT Ölüm sebebini anlamak için cesedin açılarak muâyene edilmesi, otopsi.
    FETH-İ MÜBİN Açık ve parlak zafer. Hakkı, bâtılın tahakkümünden kurtaran veya birbirine zıd olan hak ile batılın karışıklığını ayırarak hakkı galip kılan feth ve zafer Bu zafer, harp ile olabileceği gibi harpsiz de olur. (Hakikatın ve ilmin galebesi gibi.)Fetih suresinin birinci âyetinde geçen "Feth-i mübin"in ifade ettiği manâlardan biri: Sahih-i Buharî muhtasarının beyanına göre çok İslâmî fetihlerin mebdei olan Hudeybiye sulhudur. Ulemanın ekserisine göre ise; Biat-ı Rıdvan'dır.Kur'anın hitabı umum asırlara baktığı için, bu gibi fetih ve zafer manâlarından her asırdaki Âlem-i İslâm hissedardır.
    FETH-İ SUVER Suretlerin meydana çıkışı. Her mahlûkun Allah'ın ilim, irade ve kudretiyle en münasib şekilde suretlerinin açılışı.
    FETİH SURESİ Kur'an-ı Kerim'in 48. suresi.
    FETHA Gr. Arabçada harfleri (E, A) diye okutan işâret, üstün.
    FETHA (FETAHA) (C.: Füteh-Fütuh-Fethât) Kaşı olmayan halka yüzük. * Büyük yüzük. * Tavşancıl kuşu.
    FETHÎ Fetih ile alâkalı. Fethe âit. * Ferahlık verici.
    FETİH (Bak: Feth)
    FETİK Dülger. * Sabah. * Parlayıcı nesne, parlak olan şey.
    FETÎL(E) Yaralara konulan tiftik. * Lâmba fitili. * Deriden çıkan kir. * Örgü.
    FETÎR Taze nesne. * Cıvık hamur. * Acele anlaşılan.
    FETÎS Büyük çekiç.
    FETİŞİZM Fr. Küçük putlara ve heykellere tapma âdeti. Putçuluk. Kadın resimlerine veya heykellere fazlaca sevgi beslemek hastalığı.
    FETÎT Terit altına konulan ekmek parçaları.
    FETİYLE Yanmış fitil ucu. * Bükülmüş ince sicim. * İki parmak arasındaki kir.
    FETK Şak etme. Ayırma. Yarma. Yarılma. * Tıb: Dikilmiş bir şeyi söküp ayırmak. * Kasık yarığı, kasık zarının yarılması ile barsakların torba içine dolmasından ibaret sakatlık. Fıtık hastalığı. * Şafak sökmesi. Fecir ağarması. * Parçalanıp birbirine düşmüş cemaat.
    FETK Zamanını gözeterek açıktan adam öldürmek. * Yaralamak. * İnadetmek.
    FETKELÎN Belâ. Zahmet.
    FETL Bükmek. * Yüz döndürmek.
    FETN Yakmak, ihrak etmek.
    FETRET Uyuşukluk, zayıflık. * Vahy ve semavî hükümlerin sükûn zamanı olduğu için, iki peygamber-i zişan devirleri arasındaki zaman. * Vukuu âdet halinde olan şeyin kesilme zamanı veya kesilmesi. * İki vakıa arasındaki geçen zaman. Terakki ve teâli devirleri arasındaki hareketsiz, sükûnetli geçen devir. * Tıb: İki ateşli hastalık arasındaki geçen zaman.(Suâl ediyorsunuz ki: Zaman-ı fetrette, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ecdadı bir din ile mütedeyyin mi idiler?Elcevab: Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm'ın, bilâhare gaflet ve mânevi zulümat perdeleri altında kalan ve hususi bâzı insanlarda cereyan eden bakıye-i dini ile mütedeyyin olduğuna rivâyât vardır. Elbette Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm'dan gelen ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı netice veren bir silsile-i nuraniyeyi teşkil eden efrad, elbette, din-i hak nurundan lâkayd kalmamışlar ve zulümat-ı küfre mağlub olmamışlar. Bil'ittifak, teferruattaki hâtiatlarından muâhezeleri yoktur. İmam-ı Şâfiî ve İmam-ı Eş'arîce, küfre de girse, usul-i imanîde bulunmazsa, yine ehl-i necattır. Çünki teklif-i İlahî irsal ile olur ve irsal dahi, ıttıla' ile teklif takarrur eder. Mâdem gaflet ve mürur-u zaman, enbiya-i sâlifenin dinlerini setretmiş; o ehl-i fetret zamanına hüccet olamaz. İtaat etse sevab görür, etmezse azab görmez. Çünki mahfî kaldığı için hüccet olamaz. M.)
    FETŞ Sorup aratmak.
    FETT Kırmak, kesr.
    FETTAH (Fetih. den) En iyi, en çok fetheden. Darlıktan kurtaran. Her şeyi en iyi cihetten açan. Her şeyi açan. Zabteden Allah (C.C.)
    FETTAHİYYET Fethedicilik. Her şeye lâyık bir şekil açmak ve suret vermek sıfatı. (Yâni, Fettah isminin tecellisi ile basit bir maddeden ayrı ayrı çeşit çeşit, hadsiz muntazam suretlerin, beraber, her tarafta bir ânda, bir fiil ile açılmasıdır. Ş.)
    FETTAK (Fetk. den) Kanlı katil, çok sayıda insan öldürmüş kimse.
    FETTAN Fitneci. Kurnaz. Fitne çıkaran. Karıştıran. * Hırsız. * Şeytan. * Altın eriten kuyumcu.
    FETTANE Mehenk taşı. Altun ve gümüşü muâyeneye yarıyan taş.
    FETTE Açmak. * Yardım. * Hüküm.
    FETUR Oruç açacak nesne. * Yaratmak. * Yarmak. * İki parmağıyla kaşımak.
    FETUT Ekmek parçaları.
    FETVA Bir hâdise, bir muâmele hakkındaki hükm-ü şer'îyi ehli olanın haber vermesi ve o hükme dair verilen mâlumat, bilgi.
    FETVA EMİNİ Şeyhülislâm kapısındaki Fetvahane'nin başında bulunan zata verilen ünvandır. Şeyhülislâma sorulan şer'i meselelerin fetvalarını hazırlamak, istida ile vukubulan suallere cevap vermek ve şer'iyye mahkemelerinden verilen ilâmları tetkik etmek vazifeleriyle mükellefti. Maiyyetinde Fetvaemini muavini, İlâmat müdür ve mümeyyizi, başmüsevvit, müsevvit gibi ulema ve fukahadan müteaddit memurlar vardı.Fetva eminleri, en yüksek ilim sahipleriyle beraber memuriyetlerinin unvanlarına münasib olarak emin, fakih ve müteşerri' kimseler arasından seçilirlerdi. Fetva eminlerinden, şeyhülislâm olanlar da vardır.Fetva eminliği Kanuni Sultan Süleyman'ın saltanatından sonra ihdas edilmiştir. İstanbul'un fethinden evvel, Bursa Kadıları bu işi gördükleri gibi, İstanbulun fethinden sonra İstanbul Kadısı olan Hızır Bey, fetva eminliği vazifesini görürdü. Bu müessese Osmanlı saltanatının sonuna kadar devam etmiştir. (O.T.D.S.)
    FETVA-PENAH "Fetvaya sığınan" Şeyhülislâm.
    FE'V (FE'Y) Yarmak. * Koparmak. * İki dağ aralığı.
    FEVAHİŞ (Fâhiş. C.) Fâhiş işler. Bozuk işler. Kötü ve haram olan işler, ameller.
    FEVÂİD (Fayda. C.) Faydalar. Faydalı şeyler.
    FEVÂİD-İ ME'MULE Umulan faydalar.
    FEVAİH (Fâih. C.) Meyve ve çiçek kokuları.
    FEVAİT (Fevt. C.) Fevt olmuş şeyler. * Vaktinde kılınmamış namazlar.
    FEVAK (FÜVÂK) İki sağım arasında devenin memesinde sütün birikmesi. * Rahat. * Rücu. * Uzun boyunlu bir nevi su kuşu.
    FEVAKİH (Fâkihe. C.) Meyveler, yemişler, fâkiheler.
    FEVARİS (Fâris. C.) Atlılar, biniciler.
    FEVASIL (Fâsıla. C.) Fâsılalar. (Bak: Fâsıla)
    FEVATİH (Fâtiha. C.) Fâtihalar. Başlangıçlar. * Son vermeler. * Bir kitabın mukaddemeleri.
    FEVAZIL (Fâzıla. C.) (Bak: Fâzıl)
    FEVC Dalga. Bölük. İnsan kalabalığı. Cemaat. Takım. * Koşmak. Sür'at etmek. * İyi kokunun dağılıp yayılması.
    FEVC FEVC Dalga dalga, kısım kısım, takım takım, akın akın, cemaat cemaat.
    FEVC-Â-FEVC Akın akın, takım takım.
    FEVD Bir işi veya emri başkasına teslim etmek.
    FEVD Tavşancıl kuşunun kanadı. * Ölmek. * Canip, taraf, yön.
    FEVDEC (C: Fevâdic) Mahfe.
    FEVEHAN (Fevh. C.) Güzel kokular.
    FEVEHAT (Fevha. C.) Güzel kokular.
    FEVERÂN Maddi ve manevi kaynayıp fışkırmak. * Köpürmek. * Coşmak. * Kokunun etrafa yayılması. * Depreşmek. * Şiddet.
    FEVERÂN-I ÂB Suyun fışkırması.
    FEVERÂN-I DEM Kan fışkırması.
    FEVG şişman olmak.
    FEVGA' İri vücutlu, şişman kadın.
    FEVH Yaradan kan fışkırması. * Bolluk, genişlik. * Güzel kokunun yayılması. * Kaynamak.
    FEVH Kokmak.
    FEVH Ağız büyüklüğü.
    FEVHA (C.: Fevehât) Güzel koku.
    FEVHED Semiz oğlan, şişman çocuk.
    FEVK Üst. Üst taraf. Yüksek derece. Yukarı.
    FEVKALÂDE Âdetin fevkinde. Ayrıca, hususi surette. Bilinenlerin üstünde. Müstesna ve yüksek bir surette.
    FEVKALBEŞER (Fevk-al beşer) İnsan gücünün üstünde, insanüstü.
    FEVKALGAYE Son derecede.
    FEVKALHAD (Fevk-al had) Huduttan ileride. Sınırsız. Hudutsuz.
    FEVKALKANUN Kanun üstü. Kanunun kabul etmediği. Kanunun karışmadığı.
    FEVKALKÜLL (Fevk-al kül) Hepsinin fevkinde. Bütününün üstünde.
    FEVKALME'MUL (Fevk-al me'mul) Ümidin fevkinde, Umulandan ziyade. Ümid edilmedik şekilde. Beklenmedik bir anda.
    FEVKALMU'TÂD (Fevk-al mu'tâd) Her zamankinden üstün. Âdetin fevkinde.
    FEVKANÎ Üst, üst tarafta, üstteki.
    FEVKATTAHAMMÜL (Fevk-at tahammül) Tahammülün üstünde, tahammül edilmez, dayanılmaz, dayanılması imkânsız.
    FEVR Hemen. Birdenbire. Acele. Sür'at. * Bir adamın geldiği semt ve cihet. * Suyun kaynayıp fışkırması.
    FEVREN Birdenbire, sür'atle, çarçabuk.
    FEVRES Buğday, hınta.
    FEVRÎ (FEVRİYYE) Düşünmeden ve âni olarak yapılan hareket.
    FEVT Ölüm, mevt. * Kaybetme. Elden çıkarma. Kaçırma. Bir şeyin bir daha ele geçmiyecek şekilde elden çıkması.
    FEVT-İ FURSAT Fırsat kaçırma. Fırsatı değerlendirememe. Ele geçen bir imkânı kullanamama.
    FEVVARE Fıskıye, su fışkırtan şey.
    FEVZ Kurtuluş. Zafer. Necat. Muvaffakiyet. Selâmet.
    FEVZ Ölmek, mevt.
    FEVZÂ Kargaşalık. Anarşi. * Karışmış, muhtelit.
    FEVZÂ-YI ÂRÂ Fikirlerin karmakarışık olması. Fikre ait anarşi. Fikrî anarşi.
    FEVZAÎ Anarşist. Hiç bir din ve nizam tanımayan. * Kargaşalık ve anarşi ile alâkalı.
    FEVZAİYE Fls: Anarşik. Kanun ve nizam tanımayan hal ve hareket.
    FEVZÎ Kurtuluşa, fevze âit ve müteallik.
    FEVZİYE Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması üzerine II.Sultan Mahmud tarafından eski odalar mevkiine verilen isimdir. Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması esnasında, yeni odalar Kara Cehennem'in attığı yağlı paçavralarla yanmış, eski odalar da ocağın ilgasından birkaç gün sonra yıktırılmıştır. Gerek yanan ve gerekse yıkılan yerlerin vaziyetlerinin tâyini hakkında Sadrazam Selim Mehmed Paşa'nın, Padişaha arzettiği telhis üzerine, Sultan Mahmud, yeni odaların bulunduğu yere Ahmediye, eski odalar mevkiine de Fevziye adının verilmesini emretti (O.T.D.S.)
    FEY' Ganimet. Harbde elde edilen mal. * Rücu'. * Haraç. * Zeval vaktinden sonraki gölge. (Bak: Fey-i zeval)
    FEY' (FEY'A) Her nesnenin evveli.
    FEYA Yahu... gibi mânaya gelir, hayret ifade eder.
    FEYAC Söz, kelam.
    FEYAFÎ (Feyfâ. C.) Çöller, sahralar.
    FEYALİLACEB (Fe-yâ lil'aceb) Hayret ve taaccüb ifâdesi için söylenir.
    FEYAYİH (Feyhâ. C.) Genişlikler, enginlikler, boşluklar.
    FEYC (C: Füyuc-Feycân) Haber getiren peyk.
    FEYCEN Sedef dedikleri ot.
    FEYD Sallanmak.
    FEYDUM Bir nevi mâcun.
    FEYEZAN f. Suyun çok olup taşması, çoşması. * Bolluk, fazlalık, feyiz.
    FEYFA' (C.: Feyâfi) Büyük çöl, sahra.
    FEYFA-NEVERD f. Çöl yolcusu. Çöllerde yol alıp ilerliyen.
    FEYH Sıcağın şiddetlenmesi. * Koku yayılmak. * Kazan kaynamak. * Yara kanamak.
    FEYHA Geniş ve büyük olan. Engin.
    FEYHA Bir nevi toprak çanak. * Genişlik, vüs'at.
    FEYHAK Geniş nesne.
    FEYHEC İçki ölçülen bardak. Şarab. Hamr. Bâde.
    FEY-İ ZEVAL Güneşin garba doğru dönmesinin başlaması, Güneş tam ortada gibiyken yerde dikili olan şeylerin gölgeleri batıdan doğuya dönüp kısalmakta son bulduğu zamandır. Bundan sonra öğle namazı vakti başlar.
    FEYK Tavuğun gıdaklaması. * Uzun boylu erkek. * İyi olmak.
    FEYL Hamile kadının sütü.
    FEYLAK Büyük adam. * Çok asker. Kolordu. * (C: Feyâlik) İpek böceği ve kozası.
    FEYLEKUN Kandıra dedikleri hasır otu.
    FEYLEKUS Fil kulağı dedikleri büyük yassı yapraklı ot.
    FEYLEM Geniş, büyük nesne.
    FEYLEMANÎ Cüssesi büyük olan.
    FEYLESOF Felsefe ile uğraşan, felsefeci. (İlm-i hikmetle meşgul olan mütefennin. Dinle münasebeti olmayan gayr-ı müslim. L.R.) (Bak: Hükemâ)(İ'lem Eyyühel-Aziz! Bir şeyden uzak olan bir kimse, yakın olan adam kadar o şeyi göremez. Ne kadar zeki olursa olsun o şeyin ahvâli hakkında ihtilâfları olduğu zaman yakın olanın sözü muteberdir. Binaenaleyh, avrupa feylesofları, maddiyatta şiddet-i tevaggulden dolayı iman, İslâm ve Kur'anın hakaikından pek uzak mesafelerde kalmışlardır. Onların en büyüğü, yakından hakaik-ı İslâmiyeye vukufu olan âmi bir adam gibi de değildir. Ben öyle gördüm; nefs-ül emir de benim gördüğümü tasdik eder. Binaenaleyh şimşek, buhar gibi fenni meseleleri keşfeden feylesoflar, hakkın esrârını, Kur'an nurlarını da keşfedebilir diyemezsin. Zira onun aklı gözündedir. Göz, kalb ve ruhun gördüklerini göremez. Çünki kalblerinde can kalmamıştır. Gaflet, o kalbleri tabiat bataklığında çürütmüştür. M.N.)
    FEYLULE İkindiden akşama kadar olan ve mekruh addedilen uyku. (Bak: Kaylule)
    FEYNAN Güzel uzun saçlı kişi.
    FEYNE Zaman. Saat.
    FEYRUZEC Piruze dedikleri kıymetli taş.
    FEYŞE (FEYŞELE) (C: Feyâşil-Fiyeş-Fiyâş) Zeker başı.
    FEYTEK Dülger.
    FEYYAD Erkek baykuş. * Çok yiyen adam.
    FEYYAL Fil çobanı. File bakan kimse.
    FEYYAZ Çok feyz veren. Çok bereket ve bolluk veren. (Bak: Feyz)
    FEYYAZ-I MUTLAK Mutlak ve sonsuz feyiz ve bolluk sahibi. Allah.(Kader herşeye bir miktar ve o miktara göre bir kalıp vermiştir. Feyyaz-ı Mutlak'tan aldığı feyze olan kabiliyeti, o kalıba göredir. M.N.)
    FEYYAZ-I MÜTEÂL Çok feyz ve bereket veren. Müteâl olan Allah (C.C.)
    FEYYİH Şiddetli adam.
    FEYYİL Zayıf hüküm.
    FEYZ Ölmek.
    FEYZ (C.: Füyuz) Bolluk, bereket. * İlim, irfan. Mübareklik. * Şan, şöhret. * İhsan, fazıl, kerem. Yüksek rütbe almak. * Suyun çoğalıp çay gibi taşması. Çok akar su. * Bir haberi fâş etmek. * İçindeki düşüncesini izhar etmek.(Hakaik-ı imaniye ve esasat-ı Kur'aniye, resmî bir şekilde ve ücret mukabilinde dünya muamelâtı suretine sokulmaz. Belki bir mevhibe-i İlâhiye olan o esrar, hâlis bir niyet ile ve dünyadan ve huzuzat-ı nefsaniyeden tecerrüd etmek vesilesiyle o feyizler gelebilir. M.)
    FEYZ-İ SAFÂ Neşenin feyzi, safânın bolluğu.
    FEYZ Ü RİF'AT İlerleme, bolluk ve yükseklik.
    FEYZA FEYZ Feyiz ile dolu, bol.
    FEYZ-AVER f. Feyz getiren. Feyiz veren. * Bolluk veren.
    FEYZ-BAHŞ f. Feyiz ve bereket veren, feyiz bağışlayan.
    FEYZ-DAR f. Feyizli, bol, bereketli, gür.
    FEYZ-EFZA f. Feyiz artıran, bollaştıran.
    FEYZÎ Bolluk ve berekete ait ve müteallik. Feyze mensub.
    FEYZ-NAK f. Feyizli, bereketli, bol.
    FEYZ-RESAN f. Bolluk ve bereket getiren, feyiz bahşeden.
    FEYZ-YAB f. Bollaşan, feyiz bulan. Feyze nâil olan.
    FEZA Yıldızlar arasındaki geniş boşluk. Gökyüzü. * Yer geniş olmak. * Açık sahra. * Saha. * Yerde akan su.
    FEZÂ-YI FEYZ Feyiz sahası, feyzin fezası.
    FEZÂ-YI ITLÂK Hudutsuz gökyüzü. Nihayetsiz feza.
    FEZA Rahim içinden çıkan su.
    FEZA' Korku. Havf. * Sığınma, dehalet. * Uykuda şiddetli korku ile uyanmak.
    FEZA (Efzâ) f. Artıran, ziyadeleştiren, çoğaltan (mânâlarına gelip, kelime sonlarına getirilerek birleşik kelime yapılır.) Meselâ: Can-feza $ : Can verici. Hayret-feza $ : Çok hayret verici. Ruh-feza $ : Ruh verici.
    FEZAA Yolda ve tarlada yapılan ve höyük denilen suret.
    FEZAÎ Gökle alâkalı. Göğe âit. Geniş sahaya âit. Fezaya âit ve müteallik.
    FEZAİL (Bak: Fazâil)
    FEZA-NEVERD f. Fezâda dolaşan, boşlukta giden.
    FEZAZE Ahlâkı kaba ve kerih olmak.
    FEZD Kan aldırmak.
    FEZÎZ Seyelân etmek, akmak.
    FEZLEKE Hülâsa. Netice. Öz. İcmâl. * Hesap listesinde netice.(S - Gerek Kur'an-ı Kerim olsun, gerek tefsiri olan Hadis-i Şerif olsun; her fenden, her ilimden birer fezleke almışlardır. Bir kitab veya bir şahsın yalnız fezlekeleri ihata etmekle harika olması lâzım gelmez. Bir şahıs, pek çok fezlekeleri ihata edebilir?C - Bahsettiğimiz fezleke, sellemehüsselâm fezlekeler değildir. Ancak, hüsn-ü isabetle münasib bir mevkide ve münbit bir yerde, işitilmemiş çok işaretleri tazammun etmekle istimal ve zer' edilen fezlekelerdir. Kur'an veya Hadisin aldıkları fezlekeler, bu kabil fezlekelerdir. Bu kabil fezlekeler tam bir meleke ve ıttıladan sonra hâsıl olabilir ki, herbir fezleke, me'hazı olan fen veya ilmin hükmünde olur. Bu ise, bir şahısda olamaz. İ.İ.)
    FEZR Yarmak. * Ayırmak. * Bozup feshetmek.FEZZ : Yalnız şey. Bir kimsenin yalnız kendi başına olması. * Udûl. * Geri dönmek. * Buzağı. * Hafif.
#30.11.2006 21:51 0 0 0
  • FA Osmanlıca alfabenin 23'üncü harfi olup ebcedî değeri 80'dir.
    FA'AL (Mübalâgalı ism-i fâil) Çok işleyen ve çalışan. Durmayıp işleyen. Çalışkan. Devamlı iş yapan.
    FA'ALÂNE f. Hiç durmazcasına çalışarak. Daima çalışır surette.
    FAAL Balta sapı. * Kerem.
    FAALE(T) (Fâil. C.) Fâiller, özneler, iş yapanlar.
    FA'ALİYET İş görmek, çalışmak. Boş durmayış.
    FAALİYET-İ RUBUBİYET Allah'ın rububiyet faaliyeti ve icraatı.(Hâlik-ı Zülcelâl hayret-nümâ, dehşet-engiz bir surette bir faaliyet-i Rububiyetiyle, mevcudatı mütemadiyen tebdil ve tecdit ettiğinin bir hikmeti budur: Nasılki mahlukatta faaliyet ve hareket; bir iştiha, bir iştiyak, bir lezzetten, bir muhabbetten ileri geliyor. Hattâ denilebilir ki: Herbir faaliyette, bir lezzet nev'i vardır; belki herbir faaliyet, bir çeşit lezzettir. Ve lezzet dahi, bir kemâle müteveccihtir; belki bir nevi kemâldir. Mâdem faaliyet; bir kemâl, bir lezzet, bir cemâle işaret eder. Ve mâdem kemâl-i mutlak ve Kâmil-i Zülcelâl olan Vâcib-ül-Vücud, zât ve sıfât ve ef'âlinde, bütün enva-ı kemâlâta câmi'dir; elbette o Zât-ı Vâcib-ül Vücud'un vücub-u vücuduna ve kudsiyetine lâyık bir tarzda ve istiğnâ-i zâtisine ve gına-i mutlakına muvafık bir surette ve kemâl-i mutlakına ve tenezzüh-ü zâtisine münasip bir şekilde; hadsiz bir şefkat-i mukaddese ve nihayetsiz bir muhabbet-i münezzehesi vardır. Elbette o şefkat-i mukaddesen ve o muhabbet-i münezzeheden gelen hadsiz bir şevk-i mukaddes vardır. Ve o şevk-i mukaddesten gelen hadsiz bir sürur-u mukaddes vardır. Ve o sürur-u mukaddesten gelen, tâbiri câiz ise, hadsiz bir lezzet-i mukaddese vardır. Ve elbette o lezzet-i mukaddese ile beraber; hadsiz onun merhameti cihetiyle faaliyet-i kudreti içinde, mahlukatının istidatları kuvveden fiile çıkmasından ve tekemmül etmesinden neş'et eden, o mahlukatın memnuniyetlerinden ve kemallerinden gelen Zât-ı Rahman ve Rahim'e ait, tâbiri câiz ise, hadsiz memnuniyet-i mukaddese ve hadsiz iftihar-ı mukaddes vardır ki; hadsiz bir surette, hadsiz bir faaliyeti iktiza ediyor. Ve o hadsiz faaliyet dahi, hadsiz bir tebdil ve tağyir ve tahvil ve tahribi dahi iktiza ediyor ve o hadsiz tağyir ve tebdil dahi; mevt ve ademi, zeval ve firakı iktiza ediyor.Bir zaman, hikmet-i beşeriyenin masnuâtın gayelerine dâir gösterdiği faideler nazarımda çok ehemmiyetsiz göründü. Ve ondan bildim ki, o hikmet abesiyete gider. Onun için feylesofların ileri gidenleri, ya tabiat dalâletine düşer veya Sofestai olur veya ihtiyar ve ilm-i Sâni'i inkâr eder veya Halika "mûcib-i bizzat" der. M.)
    FA'ALÜN LİMA-YÜRİD "Kayyumiyet sırrıyla ve faaliyet-i daimesiyle her an istediğini istediği gibi yapar." meâlinde bir âyettir.
    FABRİKA Sanayi mâmüllerinin büyük ölçüde imal edildiği yer.
    FACİ' (Fâcia) Büyük belâ. Musibet. Acıklı. Elem verici hâdise. (Dram)
    FÂCİA-ENGİZ Fâcialı. Çok acıklı.
    FÂCİA-NÜVİS f. Acıklı ve hazin tiyatro romanı yazan kimse.
    FACİAT Fâcialar, belâlar, musibetler.
    FACİR Haktan sapan. Haram ve günaha dalmış kötü insan. Günah işleyen. (Bak: Fecir)
    FACİRE Kötü hayata alışmış, ahlâksız kadın. Günahkâr.
    FADIL (Bak: Fâzıl)
    FADIR (C: Füdr) Zayıf. * Âciz, güçsüz. * Yaşlı dağ keçisi.
    FA'FA' Kasap. * Çoban. Hafif kimse.
    FA'FAA Çobanın koyunu çağırması. Çağırıp "fâfâ" demek.
    FA'FAÎ Koyun çobanı.
    FAĞFUR Yarı şeffaf Çin porseleni. Çok kıymetli porselenden yapılan yemek kabı. Çin yapısı. * Eskiden Çin İmparatoruna verilen isim.
    FAGIRE Hind nilüferi denilen bitkinin kökü.
    FAGOSİT yun. Organik yahut inorganik maddeleri alıp sindirebilen hücre.
    FAGR Açmak.
    FAHAMET (Fehâmet) Büyüklük. Kadr ü şânı yüksek. (Eskiden büyük zatlara veya sadrazamlara karşı kullanılan hitab şekli idi. Fehametli Sultânım... gibi)
    FAHAMET-LÛ Osmanlı İmparatorluğu devrinde sadrazama, prenslere ve Mısır Hidivi'ne verilen bir ünvan.
    FAHAMET-PENAH f. Yegâne müracaat edilecek en büyük makam.
    FAHEKA Vurulduğu yerden kan çıkartan kılıç ve neşter parçası.
    FAHH Ağ, kapan, tuzak.
    FAHH-UL FÂR Fare kapanı.
    FAHHAM Kömürcü.
    FAHHAR Çok öğünen. Çok iftihar eden. Fahur. * Çanak, Çömlek. Toprak testi.
    FAHHARE Ağaç kap.
    FAHHARÎ Çanak, çömlek, testi ve bardak yapan kimse.
    FAHHAŞ Her cins fenalık ve kötülükleri şahsında toplamış olan kimse.
    FAHİM Akıllı. Anlayışlı.
    FAHİM (Fahm. dan) İtibâr ve nüfuz sâhibi olan, büyük zât.
    FAHİMÂNE f. İtibar ve nüfuz sahibi kimseye yakışır şekilde, fahim olana yakışacak surette.
    FAHİR (Fâhire) İftihar eden. Kendi amelini ve kendini beğenen. Övünen. * Şa'şaalı. Ağır. Parlak. Şanlı. * Büyük ve iyi nesne. * Koruğu büyük çekirdeksiz hurma. * Memeleri büyük deve.
    FAHİŞ Ahlâka uymaz ve terbiyesiz olan. * Haddi tecavüz eden. Mübalâğalı. * Çok bahil. Nekir ve yaramaz şey.
    FAHİŞE Ahlâksız ve hayâsız kadın. Namusunu korumayan kadın. * Allah'ın menettiği şey. * Zâniye. Kahbe.
    FAHİTE (C: Fevâhit) Yabani güvercin.
    FAHL İleri gelen. Üstün. Hatırı sayılır adam. * Erkek. (hayvan) * Aygır. * Beyitler, hadis-i şerifler, rivâyetler anlatan kimse.
    FAHL Yavaşlık, hilm.
    FAHM Büyük, kebir, ulu.
    FAHM Kömür. Karbon. * Susmuş. Nefesi kesilmiş.
    FAHM-İ HAYVANÎ Hayvan kemikleri yakılarak elde edilen hayvan kömürü.
    FAHM-İ MA'DENÎ Mâden kömürü.
    FAHM-İ NEBATÎ Bitkisel kömür.
    FAHMÎ (Fahmiyye) Kömürümsü, kömürle alâkalı.
    FAHMİYYET Karbonat. Kömürleşmiş olan şey.
    FAHR Övünme. Yaptığını sayarak övünme. Övülmeye sebeb olacak kimse. Fazilet. Büyüklük. Şeref.
    FAHR-İ KÂİNAT (Fahr-i Âlem, Zübde-i Kâinat, Seyyid-i Kâinat) Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) nâmları. Bütün âlemin kendisi ile şeref bulduğu, iftihar ettiği Hz. Muhammed (A.S.M.). (Bak: Mefhar)
    FAHREDDİN-İ RAZÎ (Milâdi 1149-1209) Büyük bir müfessir-i Kur'andır. Fizik, matematik ve tıb hakkında eserleri de vardır.
    FAHRÎ Karşılıksız olarak. Parasız olarak. * İftiharla. Övünerek.
    FAHRİYE Bir kimsenin kendini medih için söylediği söz veya şiir. Fahre mensub ve müteallik olan.
    FAHRİYYEN Gönülden isteyerek. Karşılıksız olarak.FAHRUL İSLAM $ (Pezdevî): Mavera-ün Nehir'deki Hanefî fukahasının meşhurlarındandır. Hicri 482 tarihinde Semerkant'ta vefat etmiştir.
    FAHS Bir şeyin içyüzünü araştırma, aslını tetkik etme. * Ayırtmak. * Bahsetmek. * Seyirtmek. * Sıçramak.
    FAHŞA Büyük günahlar. Çirkinlikler. Zina gibi şehevâta tâbi olmakta ifrat ile alâkadar olan günahlardır ki, lisanımızda fuhşiyat tâbir olunur. Ve bunlar, insanların en çirkin hâlleridir.
    FAHUR Çok övünen, çok iftihar eden. Mütekebbir. Tekebbür ve taazzum edici.
    FAHUR Bir fesliğen cinsi.
    FAHURANE f. Kendini beğenerek. Kendini medhederek. Çok övünerek.
    FAHZ Uyluk. Kalça. Bacağın kalçadan dize kadar olan kısmı. * Bir kimsenin en yakın aşiretinden olan cemaat.
    FAHZ Büyüklenmek, kibirlenmek.
    FÂİDE (C.: Fevaid) Kazanç, kâr, nef', menfaat. İstifadeye sebeb. Yararlılık, işe yarama.
    FÂİDE-MEND f. Kârlı, faydalanan, menfaat elde eden.
    FAİH (C.: Fevâih) Meyve ve çiçek kokusu.
    FÂİK Üstün, üstünde. Diğerinden daha değerli ve üstün. Her şeyin güzide ve a'lâsı. Âli. * Başın boyun ile bitiştiği yer.
    FÂİK-ÜL AKRÂN Akranlarından daha üstün.
    FAİKİYYET Üstünlük. Kıymetlilik.
    FÂİL İşi yapan. Fiili işleyen. * Gr: Masdarın mânasını meydana getirene denir.
    FÂİL-İ HAKİKÎ Bir işte hakiki te'sir sahibi. Onu hakkı ile yapan (Allah C.C.)
    FÂİL-İ HAYR Hayır işleyen, hayır sahibi.
    FÂİL-İ MUHTAR Re'yinde müstakil olan. İstediğini yapmakta serbest olan (Cenab-ı Hak).
    FÂİL-İ MÜBAŞİR Huk: Bir şeyi bizzat yapan kimse.
    FÂİL-İ MÜŞTEREK Huk: İşlenmiş olan bir suçta parmağı olan. Suç ortağı.
    FÂİLİYYET İşleyicilik. Müessir olmak. Fâile mensub ve müteallik oluş.
    FAİTE Geçen. Fevt olan. * Vaktinde kılınmamış olan namaz.
    FAİZ Ödünç verilen para için alınan ve şer'an haram olan kâr. Faizin iş hayatındaki mânası, "sen çalış, ben yiyeyim"dir. Küçük tasarruf sahiplerinin paraları bankalarda toplanıp, büyük yekûnlere ulaşır. Banka bu parayı aldığından daha büyük faizle iş sahiplerine kredi olarak verir. İstihsâl edilen (üretilen) malların fiatına masraf olarak bu faiz eklenir. Böylece malların fiatı faiz yüzünden %50 civarında veya daha fazla artar. Bu malı satın alanlar, ödedikleri fiatla birlikte vaktiyle yatırımcının ödediği faizi kendileri ödemiş olurlar. Böylece tasarruf sahipleri bankadan aldıkları faizden çok daha fazlasını bu malı satın almakla geri ödemiş olurlar. Ayrıca fiatların yükselmesiyle dar gelirlilerin haklarına tecavüz etmiş olurlar. Çalışmadan para alıp vermekle zenginleşen bir zümrenin türemesine de sebep olurlar. İslâm, faizi haram kılmakla bu haksızlıkları önler. (Bak: Riba) * Taşan, dolan.
    FAİZ (Fevz. den) Dilediğine eren. Başaran. Korktuğundan kurtulan. Üstün gelen. Necat bulan. * Kapının üstündeki eşik.
    FAJ (FÂJE) f. Esneme.
    FAK' (FIK') (C: Fıkıa) Bir cins beyaz yumuşak mantar.
    FAK Yaşlanmış, ihtiyar kimse.
    FÂKA(T) Zaruret, ihtiyaç. Yoksulluk, fakirlik.
    FÂKA-İ ŞEDİDE şiddetli ihtiyaç.
    FAKAD Beş parmak dedikleri otun tohumu.
    FAKAHAT El ayası.
    FAKAHET Şeriat bilgisinde âlimlik. Fıkıh bilgisinde mütehassıslık. Anlayışlı olmak. (Bak: Fıkıh)
    FAKAHETLÛ Evvelce müftüler hakkında kullanılmış olan resmî bir lâkab.
    FAKAKA Ahmak adam.
    FAKAKI' Su üstünde olan kabarcıklar.
    FAKAM Bir kimsenin ağzını yumduğunda alt dişlerinin öne çıkıp, üst dişleriyle üstüste gelmesi. * Dolmak, imtilâ olmak.
    FAKARE (C: Fikar) Omurga kemiği.
    FAKAT ("Fa" ile "kat" dan müteşekkil) Hemen, yalnız, ancak, yeter, bes, gerçi, her ne kadar, lâkin, ammâ.
    FAKD Bulunmamak, bir şeyi kaybetmek. Belirsiz olmak. * Talebetmek, istemek.
    FAKD-ÜL AHBAB Ahbabsızlık, dostsuzluk. Ahbabın bulunmayışı.
    FAKD-I NAKD Para yokluğu.
    FAKE Fakirlik.
    FAK'E Uyumak.
    FAKFAKA Köpeğin korkudan ürümesi.
    FAKFAKA Ahmak adam.
    FAKFON Kim: Çinko, nikel ve bakırdan yapılan gümüş görünüşünde bir halita.
    FAKHA Her nebatın yeni açmış çiçeği. * Bir yıldız adı. * Dübür halkası.
    FAKIA Zahmet, meşakkat.
    FAKID Oğlunu veya eşini kaybetmiş kadın.
    FAKIRA Büyük musibet, zahmet, meşakkat. Dâhiye. Belleri kırıp parçalayan şiddet.
    FAKİD Az rastlanan şey. Nâdir bulunabilen nesne.
    FAKİH (Fâkihe) Yaş meyve, yemiş, yaş hurma ağacı. * Şenlendiren, sevindiren.
    FAKİH Fıkıh ilmini bilen. İslâm hukukçusu. * Zeki, anlayışlı kimse.
    FAKİHE (C: Fevâkih) Yemiş, yaş meyve.
    FAKİHET-ÜL CENNET Cennet meyvesi.
    FAKİHET-ÜŞ ŞİTA Kış meyvesi. * Mc: Ateş.
    FAKİHİYY (FÂKİHANÎ) Yemiş satan kimse.
    FAKİR Biçâre, muhtaç, yoksul. İslâm dini, ev kirası, yiyecek, içecek, giyecek, ilaç, yakacak gibi zorunlu ihtiyaçları karşılandıktan sonra yılda 96 gram altın alabilecek kadar geliri olmayanları fakir sayar. Fakirlerden vergi alınmaz, İslâm devleti zorunlu ihtiyaçlarını karşılamada, tedavi, tahsil (öğrenim), yolculuk gibi durumlarda fakirlere yardım eder. Çağımızda insanların çoğunun yoksun olduğu sosyal güvenliğe kavuşturur. Bu sebeple de fakir-zengin arasında düşmanlık, zıddiyet, gerginlik, çatışma olmaz. Toplumda denge, huzur, mutluluk, sükun ve sosyal adalet sağlanır. (İnsanlardan istiğna ederek kendini ibadet ve tâata, Kur'an ve iman ve İslâmiyet hizmetine vakfeden zâtlara da mânen zengin mânasına fakir denildiği de görülmüştür.)
    FAKİRÂNE f. Fakir bir kimseye yakışacak surette. Fakircesine.
    FAKİRHÂNE Mütevazilikle söz söyleyen kişinin evi.
    FAKÎS Çiftçilerin kullandığı âletlerden halka gibi bir demir.
    FAKKAH Ezhar otunun çiçeği.
    FAKLEYUN Semizotuna benzer bir ot.
    FAKR İhtiyaç, yoksulluk. * Azlık, muhtaçlık. * Cenab-ı Hakk'a karşı fakrını, ihtiyacını hissetmek. * Tas: Kendisindeki bütün her şeyin Allah'a âit olduğunu bilmek.(Gecede zulümat, nasıl nuru gösterir. Öyle de: İnsan, zaaf ve acziyle, fakr ve hâcâtiyle, naks ve kusuru ile, bir Kadir-i Zülcelâl'in kudretini, kuvvetini, gınâsını, rahmetini bildiriyor ve hâkezâ.. Pekçok evsâf-ı İlâhiyyeye bu suretle âyinedarlık ediyor. Hattâ hadsiz aczinde ve nihayetsiz za'fında, hadsiz a'dasına karşı bir nokta-i istinad aramakla, vicdan daima Vâcib-ül Vücud'a bakar. Hem nihayetsiz fakrında, nihayetsiz hâcâtı içinde, nihayetsiz maksadlara karşı bir nokta-i istimdat aramağa mecbur olduğundan vicdan daima o noktadan bir Ganiyy-i Rahim'in dergâhına dayanır; dua ile el açar. Demek her vicdanda şu nokta-i istinat ve nokta-i istimdat cihetinde iki küçük pencere, Kadir-i Rahim'in bârigâh-i rahmetine açılır, her vakit onunla bakabilir. S.)
    FAKR-ÜD DEM Kansızlık.
    FAKR-I HÂL Fakirlik hâli.
    FAKR-I MUTLAK Mutlak fakirlik. Mü'min bir kulun Cenâb-ı Hakka karşı mutlak muhtaç halde olduğunu bilişi. Nihayetsiz muhtaç olduğu Allaha (C.C.) ve emirlerine tam teslimiyyetle sığınması hâleti.
    FAKR-PİŞE f. Fakirliğe alışmış, fakirlik içinde, muhtaçlık içinde.
    FAKS Kırmak, kesr.
    FAKS (FEKUS) Ölmek. * İfsat etmek.
    FAKTÖR Fr. Bir neticeyi meydana getiren unsurlardan her birisi. Amil.
    FAKUS Hıyar. * Kavun.
    FAKÜLTE (Fr. Faculty) Üniversitelerin, ihtisas mevzuu bakımından ayrılmış kollarından her biri. * Hassa, meleke, iktidar. Kabiliyet, kuvvet.
    FAL Uğur. Baht. Tali'. (Bak: Tefe'ül)
    FAL-İ HAYR İyi alâmet ve işaret. Uğur.
    FA'L İşlemek mânâsına mastar.
    FALAK Tomruk. * Falaka. * Sabah aydınlığı.
    FALAKA İki ucunda bir ipin iki uçları bağlı, bir sırıktan ibaret olan ceza âleti.
    FÂLIK Çatlatan. Açan. Büyümesi için tohumu açan, yaratan. (Allah C.C.)
    FÂLIK-ÜL HABBİ VENNEVÂ Tohum ve çekirdekleri açarak büyüten (Allah C.C.)
    FALÎ Falcı kimse.
    FALİC Felce uğramış. * Vücudun bir kısmını veya her tarafını tutmaz hale koyan hastalık. * İsabeti çok olan ok.
    FALİC f. Muzaffer, galib. Muvaffak.
    FALİH İsteğine kavuşan. Kurtulan. Felâh bulan. * Toprak süren. Çiftçi.
    FALÎZ (C: Fevâliz) Bostan.
    FALS Halâs etmek, kurtarmak.
    FALT (FELÂT) Ansızlık.
    FA'M Dolu.
    FÂM f. Renk, levn.
    GÜL-FÂM Gül renkli.
    SEBZ-FÂM Yeşil renkli.
    FAMİLYA Fr. Aile. Soy. Zevce. Kadın. Eş. * Aynı cinsten olan nebat grubu. Aynı soydan veya cinsten olan. Aralarında benzerlik bulunan grup.
    FAMİYY Yemiş satıcı, meyve satan kimse.
    FANATİK Fr. Bir dinin veya mezhebin çok aşırı taraftarı olan.
    FANİ Muvakkat, kaybolan, gelip geçici, devamlı olmayan, misâfir. (İnsan hangi bir şeye teveccüh ederse, onunla bağlanır ve onda fâni olur. İ.İ.)(Ey insanlar! Fâni, kısa, fâidesiz ömrünüzü; bâki, uzun, fâideli, meyvedâr yapmak ister misiniz? Madem istemek, insaniyetin iktizasıdır. Bâki-i Hakiki'nin yoluna sarfediniz. Çünkü: Bâkiye müteveccih olan şey, bekanın cilvesine mazhar olur. Madem, her insan gayet şiddetli bir surette uzun bir ömür ister, bekaya âşıktır ve mâdem bu fâni ömrü baki ömre tebdil eden bir çare var ve mânen çok uzun bir ömür hükmüne geçirmek mümkündür. Elbette insaniyeti sukut etmemiş bir insan o çareyi arayacak ve o imkânı bilfiile çevirmeğe çalışacak ve tevfik-i hareket edecek. İşte o çâre budur: "Allah için işleyiniz. Allah için görüşünüz. Allah için çalışınız. Lillâh, Livechillâh Lieclillâh rızâsı dâiresinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları seneler hükmüne geçer. L.)
    FANİD Bayat şeker.
    FANİYYET Fânilik, ölümlülük.
    FANTAZİYE yun. Yalandan gösteriş, boş debdebe. Zâhirî süs ve zinet. Lüzumlu ihtiyaçtan olmayan ve zevk için kullanılan pahalı eşya.(Sefahet ve dalâlette bozulmuş ve İsevi dininden uzaklaşmış Avrupa! Deccal gibi birtek gözü taşıyan kör dehan ile ruh-u beşere Cehennemî hâleti hediye ettin! Sonra anladın ki, bu öyle ilâçsız bir illettir ki, insanı âlâ-yı illiyyînden, esfel-i sâfilîne atar. Hayvanatın en bedbaht derecesine indirir. Bu illete karşı bulduğun ilâç, muvakkaten ibtal-i his hizmeti gören cazibedar oyuncakların ve uyutucu hevesat ve fantaziyelerindir. Senin bu ilâcın, senin başını yesin ve yiyecek!......Bedbahttır o kadın ki; zevcinin fıskına bakar, onu başka bir surette taklid eder. Veyl o zevc ve zevceye ki; birbirini ateşe atmakta yardım eder. Yâni; medeniyet fantaziyelerine birbirini teşvik eder. L.)
    FANTEZİ yun. Çeşitli ve süslü. Müsrifane süs isteğinden doğan hayal hareketi ile yapılmış süslü eşya veya süslenmek. Ağırbaşlı olmayan.
    FANUS yun. Fener. Sâbit ve süslü fener. * Kim: Bazı şeylerin üstüne kapatmak için camdan yapılmış kapak.
    FAR Fr. Otomobil, kamyon gibi nakil vasıtalarının önündeki kuvvetli lâmbalar.
    FÂR Fâre, sıçan.
    FAR' Budak ve ağaç başı. * Her şeyin alâsı. İyisi. * Her kavmin şereflisi.
    FARABÎ (Mi: 870-950) Aristo felsefesinin İslâm âleminde yayılmasına yol açmış bir filozoftur. Aristo'dan sonra gelen mânasına, kendisine Muallim-i Sâni nâmı verilmiştir. Eserlerinin İbn-i Sina üzerinde büyük te'siri vardır. "Kanun" denilen bir çalgı âletinin mucididir. Asıl adı Ebu Nâsır Muhammed'dir.
    FARAKLİT İncilde mezkur olan Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ismidir. El-Faraklit, El-Baraklit de hamdeden, hak ile bâtılı birbirinden ayıran, fâruk, hakperest mânalarına gelir.
    FARAN İncil'de Mekke dağlarına verilen isim. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) Faran dağlarında zuhur edeceği İncil'de haber verilmiştir.
    FARAŞ (Feraşe. den galat) Süprüntüleri toplamağa ait kulplu kutu, kürekçik. Süpürge. (Bak: Ferraş)
    FARAT Öne çıkan, geçen. * Issız yerlerde konan nişan ve işaret. * Kervan halkından önce su yerine varıp sakalık eden kimse.
    FARAZA (Esası: Farzâ) Meselâ, öyle sayalım ki, farzedelim ki, ola ki, tutalım ki.
    FARAZÎ (Bak: Farzî)
    FARAZİYE (Fr: Hipotez) Var sayma, kabul. Bir hâdiseyi, bir olayı açıklamak, bir düşünceyi isbat etmek için isbatı yapılmamış başka düşünceleri dayanak olarak alma. Müsbet ilimlerde araştırmanın bir merhalesini meydana getirir. İncelenen hâdiseyi açıklaması muhtemel olan faraziyeler düşünülür. Faraziyenin doğruluğu hakkında bundan çıkarılacak mantıkî düşünceler belirlenir, bu sonuçların hakikatta var olup olmadığı görme ve deneme yoluyla kontrol edilir. Buna da tahkik (doğrulama) denir. Netice doğrulanırsa faraziyenin doğruluğu isbatlanmış olur ve faraziye kanunlaşır.Bazı cahiller, ilimde tahkik edilmemiş faraziyeleri doğru hüküm zanneder. Faraziyenin doğruluğu hakkında ileri sürülen fikirleri de isbat zanneder. Oysa bu isbat değil, iddiadır. Doğruluğun müşahede ve deneme ile isbatlanması gerekir. Müsbet ilimlerde durum budur.
    FARFARA Hafif meşreblik. Gürültülü. Gürültüye boğmak. * Akılsızlık.
    FÂRIK (Fârıka) Tefrik eden, farkeden, ayıran. Ayrılmasına, farkolunmasına sebeb olan alâmet.
    FÂRIKAT Farkedenler, ayıranlar, farkediciler.
    FARIT Geçmiş, önceki, önde bulunan. Sâbık, mukaddem.
    FARİ' Yüce nesne.
    FARİC (Ferec. den) Keder ve tasadan kurtaran.
    FARİG İşini bitirmiş, boş kalmış, alâkasını kesmiş, rahat, vazgeçmiş, çekilmiş. * Fık: Tasarrufu altında olan mülkün kullanma ve tasarruf hakkını başkasına devreden.
    FARİG-ÜL HAL Hali rahat, hali vakti iyi olan.
    FARİH (C: Fevârih-Füreh) Gayretli davar. * Akıllı kişi.
    FARİS İran. İranlı. * Binici, süvâri. * Ferasetli, anlayışlı. * İrandaki Şiraz vilâyeti.
    FARİSAN (Fâris. C.) Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş devrelerinde eyâletlerde hudutlardaki muhafız askerler.
    FARİSÎ Acemce, Farsça. İran'la alâkalı ve ona müteallik. İran dili veya halkı ile alâkalı olan.
    FARİSİYYAT Fars edebiyatı, İranlıların edebiyatı.
    FARİZ Yaşlı.
    FARÎZA Borç, vazife. Allah'ın açık emri olup, yapılması şart olan vazife. * Fık: Ölen bir kimsenin mirasından mirasçılara düşen hisse, pay.
    FARÎZA-İ ZİMMET Yapılması mutlaka boynumuza borç olan vazife.
    FARİZIYY (FERAZIYY) Feraiz bilen kişi.
    FARK Ayrılık, başkalık. Ayırma, ayrılma, seçilme, * Başın tepesi, baştaki saçın ikiye ayrıldığı yer.
    FARK-I FÂHİŞ Çok fazla, haddini çok aşan fark.
    FARK-I TÂMM Tas: Dünya ile olan alâkaları tamamen terkederek, ehadiyyet dergâhına tam bir teveccühle istiğrak haleti.
    FARKADAN (Bak: Ferkadan)
    FARMASON Fr. Mason. Dinsiz, imansız. (Bak: Mason)
    FARS (Fers) İran'lı. * Şark kavimleri.
    FARS Yarmak. * Yırtmak. * Kesmek.
    FART İfrat, çok aşırı olmak. Aşırılık. * Acele etmek ve ansızın gelmek. * Yollara alamet olarak konulan işâret.
    FART-I GAYRET Gayrette aşırılık.
    FART-I MUHABBET Muhabbet ve sevgide aşırılık.
    FART-I ZEKÂ Âdetin üstünde, çok ileri zeki olmak. Emsâli bulunmayan zekâvette oluş.
    FARUK Hak ile bâtılı birbirinden ayıran. Haklıyı haksızı ayırmakta çok mâhir olan. (Hak ile bâtılı birbirinden tam ayırarak İslâmiyeti kabul ettiği ve islâm nurunu izhar ettiği ve imân ve küfrün arasını fark ve faslettiği için Hz. Peygamber (A.S.M.) tarafından Hz. Ömer'e (R.A.) bu isim verilmiştir.)
    FARUKÎ Hz. Ömer (R.A.) soyuna veya adâletine mensub olan. Hz. Ömer'e mensub ve müteallik. İmam-ı Rabbanî'nin bir lakabı.
    FARYAB f. Dere ve ırmak suyu ile sulanan yer. * Eski Horasan'da Belh'e yakın bir şehrin adı.
    FARZ Bir kimseyi bir vazifeye tayin etmek veya maaş bağlamak. Bir kimsenin kendi nefsine âid iken başkasına hibe ettiği muayyen bir şey. (Bunun zıddı "karz"dır.) * Takdir veya beyan eylemek. * Bir şeyi delmek, gedik açmak. * Bir dâvaya mevzu ve rükün kılınan husus. * Addetmek, saymak, tutmak. * Fık: Din hususunda icrası vâcib, terki mâsiyet olan Hükm-ü İlâhî. Kur'an-ı Kerim veya Hadis-i Şerifle sâbit olan Cenab-ı Hakk'ın kat'i emri: Şirk koşmamak, iman etmek, namaz kılmak, yalan söylememek gibi...
    FARZ-I AYN Herkesin yapmaya mecbur olduğu farz. Namaz kılmak, yalan söylememek, imân etmek, oruç tutmak gibi.
    FARZ-I KİFAYE Bir kısım müslümanların yapması ile diğerlerinin günahtan kurtuldukları farz. Cenâze namazı kılmak gibi.
    FARZ-I MUHAL Olması imkânsız olup, var gibi kabul edilen. Olmayacak şeyi, olmuş gibi düşünmek.
    FARZ-I NEBEVÎ (Bak: Sünnet)
    FARZ-I ZANNÎ Müçtehidlerce kat'i bir delile yakın derecede kuvvetli görülen, zanni bir delil ile sâbit olan vazifedir ki, amel hususunda farz-ı kat'î kuvvetinde bulunur. Buna farz-ı amelî de denir. Meselâ: Abdestte mutlaka başı meshetmek bir farz-ı kat'îdir. Başın dörtte birini meshetmek bir farz-ı amelîdir.
    FARZA Diyelim ki, farzedelim ki, öyle kabul edelim ki, ola ki.
    FARZEN (FARZAN) Farzedelim ki, kabul edelim ki, diyelim ki. * Farz olarak. Farziyyeti kabul edilerek.
    FARZÎ Farzedilene, tahmin olunana dair. Takdir ve tahmin usulüne dayanan ve ona müteallik.
    FARZİYE (C.: Farziyyât) Bazılarına göre kabul edilir sayılan. Mevhum ve itibarî olan. Aslı isbat edilmemiş hüküm.
    FAS' Hurmanın kabuğunu soymak.
    FASAFIS Beyaz söğüt dedikleri ağaç.
    FASAHA Ruşen olmak, parlamak. * Hâlis olmak.
    FASAHAT Doğru ve düzgün söyleyiş. Açık ve güzel ifadeli konuşma.Fasâhat: Sözün; lâfız, mâna ve âhenk itibariyle kusursuz olmasıdır. Diğer tâbirle, lâfızların söylenişinin tatlı, mânasının da söylenirken hemen zihne girmesidir. Bu keyfiyetlerin birincisi, kelime ve cümle âhengi ile, ikincisi de kullanan kimsenin kelime hazinesi ve seçme kudreti ile alâkalıdır. Fasâhatin daha yüksek derecesine belâgat denir ki; fasih bir sözün, yerine ve adamına göre söylenmesidir. Her beliğ söz, yerine göre denmemişse, beliğ olamaz. (Edb. S.)Kelimenin aslı: "Sütün köpüğü gidip hâlis kalması" mânasına idi. Sonra bir şeyin sâfi ve şaibelerden, şüphelerden hâlis olmasında kullanılmıştır. Bir şeyin belli ve âşikâr olması. (L.R.)(Lâfzındaki fesahat-ı harikasıdır. Evet Kur'an mânen üslub-u beyan cihetiyle fevkalâde beliğ olduğu gibi lâfzında gayet selis bir fesahati vardır. Fesahatin kat'i vücuduna, usandırmaması delildir ve fesahatin hikmetine, fenn-i beyan ve maaninin dâhi ulemasının şehadetleri bir bürhân-ı bâhirdir. Evet, binler defa tekrar edilse usandırmıyor. Belki lezzet veriyor. Küçük basit bir çocuğun hâfızasına ağır gelmiyor; hıfzedebilir. En hastalıklı, az bir sözden müteezzi olan bir kulağa nâhoş gelmiyor, hoş geliyor. Sekeratta olanın damağına şerbet gibi oluyor. Zemzeme-i Kur'an onun kulağında ve dimağında aynen ağzında ve damağında mâ-i zemzem gibi leziz geliyor. Usandırmamasının sırr-ı hikmeti şudur ki: Kur'an, kulube kut ve gıda ve ukule kuvvet ve gınâdır ve ruha mâ ve ziyâ ve nüfusa devâ ve şifâ olduğundan usandırmaz. Hergün ekmek yeriz, usanmayız. Fakat en güzel bir meyveyi hergün yesek, usandıracak. Demek Kur'an hak ve hakikat ve sıdk ve hidayet ve hârika bir fesahat olduğundandır ki, usandırmıyor, daima gençliğini muhafaza ettiği gibi tarâvetini, halâvetini de muhafaza ediyor. Hattâ Kureyşin rüesâsından müdakkik bir beliğ, müşrikler tarafından, Kur'anı dinlemek için gitmiş. Dinlemiş, dönmüş, demiş ki: "Şu kelâmın öyle bir halâveti ve tarâveti var ki kelâm-ı beşere benzemez. Ben şairleri, kâhinleri biliyorum. Bu onların hiç sözlerine benzemez. Olsa olsa etbâımızı kandırmak için sihir demeliyiz." İşte Kur'an-ı Hakîm'in en muannid düşmanları bile fesahatinden hayran oluyorlar. S.)
    FASAHAT-PERDÂZ f. Güzel ve açık konuşan. Fasih konuşan.
    FASAL Ek. Bilek.
    FASD Kan alma, hacamet. * Damar kesmek.
    FASDA' "Fe" takip edatından sonra fiilinin emr-i hâzırı.
    FASETE Fr. Tıraş olunmuş elmasın yüzlerinden her biri.
    FÂSIK (Fısk. dan) Günahkâr. Hak yolundan hâriç olan. Allah'ın emirlerine karşı zıt hareket eden. Büyük günahı işleyen veya küçük günahta ısrar eden kimse.(Ey bedbaht fâsık adam! Fâsıkların kesretine bakıp aldanma ve "ekseriyetin efkârı benimle beraberdir" deme! Çünki fâsık adam, fıskı istiyerek ve bizzat taleb edip girmemiş; belki içine düşmüş çıkamıyor... Hiç bir fâsık yoktur ki, sâlih olmasını temenni etmesin ve âmirini ve reisini mütedeyyin görmek istemesin. İllâ ki, El-iyâzübillâh! irtidat ile vicdanı tefessüh edip, yılan gibi zehirlemekten lezzet alsın.) (R.N.)
    FÂSIK-I MAHRUM Günah işlemeye hazır olduğu halde fırsat bulamayan.
    FÂSIK-I MÜTECÂHİR Açıktan açığa kimseden sıkılmadan günah işleyen. İşlediği günah ile övünen günahkâr kimse. (Böylelerin aleyhinde konuşmak gıybet sayılmaz.)
    FÂSIL Fasıllara ayıran. Kısım kısım eden.
    FÂSILA Bend. Kısım. Bölük. Durak. * Mevsim. * Mebhas.
    FÂSILA-İ SALTANAT Yıldırım Bayezid'in Ankara savaşında Timur'a esir düşmesinden, Çelebi Mehmed'in pâdişah olmasına kadar geçen zaman.
    FÂSİC Semiz. * Yüklü olmayan kısır deve.
    FÂSİC Kısır, semiz davar.
    FÂSİD(E) Bozguncu. * Doğru olmayan. Bozuk. Müfsid. * Yanlış olan. * Fık: Aslen sahih olup, vasfen sahih olmayan. Yani, kendi nefsinde meşru' iken gayr-i meşru' bir şeye yakınlığı sebebiyle meşru'iyyetten çıkan şeydir. İbadet hususunda fâsid ile bâtıl aynı şeydir. Meçhul bir şeyi satmak gibi. (Bak: Bâtıl)
    FÂSİD-ÜL MİZAC Ahlâkı ve iyi huyları ifsad eden.
    FÂSİD DAİRE Man: A yı B ile, B yi A ile ispat etmek. Bir düşünceyi isbat etmek için isbat edilmemiş başka bir düşünceyi delil olarak kullanmak ve bunu da isbat için isbatı istenen ilk düşünceyi doğru sayıp buna delil diye kullanmak. Yani isbat edilen ile isbat edeni birbirine delil saymak olup isabetsizdir.
    FÂSİH (Fesh. den) Vazgeçen. Dağıtıcı. Bozguncu. Fesheden. * Çürüten.
    FÂSİH-İ ŞİRKET şirketi fesheden.
    FASÎH Fasahat sâhibi. Hatasız olarak söyleyen. Açık ve güzel konuşan.
    FASÎHANE f. Fasahatli, fasih olana yakışır tarzda. Açıklıkla.
    FASİKA Fâre.
    FASİKÜL Fr. Bir kitabın ayrı bir kapak içinde satılan bölümlerinden her biri.
    FASÎL (C: Fisâl-Fuslân) * Hâkim. * Kale duvarından kısa duvar. * Deve yavrusu.
    FASÎLE (C.: Fesâil) Anababa, ebeveyn, âile. * Familya, bir cinsten olan bitkilerin hepsi.
    FASÎS Seyelan etmek, akmak.
    FASİT DAİRE (Bak: Fâsid daire)
    FASL (Fasıl) İki şey arasındaki ek yeri. Mafsal. * Hak söz. Hak ile bâtılın arasını fark ve temyiz ile olan hüküm ve kaza. (Buna "Faysal" da denir) Halletmek. Ayrılma. Çözme. * Bölüm. * Mevsim. * Aynı makamda çalınan şarkı. * Çocuğu memeden kesmek. * Birini zemmetmek. Gıybet.
    FASL-I BAHAR İlkbahar.
    FASL-I GÜL Gül mevsimi, ilkbahar.
    FASL-I HARİF Güz mevsimi.
    FASL-I HAZÂN Sonbahar, güz.
    FASL-I HİTÂB İki söz arasını ayıran kelime veya isimlerden biri. Önsözden sonra asıl maksada giriş. * Fık: Şahitlerin gösterdiği delil veya yeminlerinden sonra hâkimin hükmetmesi. * Hakkı bâtıldan ayırarak, nizaı ayırt edip kesmek ve halletmek. Herşeyi kemal-i vüzuh ile fasledip hakikatını göstermek.
    FASL-I ŞİTÂ Kış mevsimi.
    FASL-I ZAMANIN SAHİFE-İ SELÂSESİ Geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman. * Asr-ı saadetten evvelki devir, Asr-ı saadet ve ondan sonraki zamanlar.
    FASM Bir şeyi tam kesmeyip ilişik bırakmak.
    FASS Yüzük taşı. * Kemiğin oynak yeri. * Meyve içi. Lüb. * Kitabın bend ve mebhası. * Mektup ve emsâlinin mühürünü açmak. * Mc: Gözbebeği.
    FASSAD (Fasd. dan) Kan alıcı, kan alan. * Cerrah.
    FASSAL Dedikoducu. Herkesin kusurunu sayıp döken. * İnsanları medh ü sena eden kimse.
    FASSAS Yüzük taşı yapan kimse.
    FASUR Gümüş tabak.
    FASYE Darlıktan ve belâdan kurtulmak.
    FAŞ Meydana çıkmış. Yayılmış. * Anlaşılmış olan.
    FAŞİST Fr. Faşizm taraftarı.
    FAŞİYE (C: Fevâşi) Koyun, deve ve benzeri hayvanat gibi doğurup çoğalan mal cinsi.
    FAŞİZM Fr. Irkçılığa dayanan diktatörlük rejimi.
    FATANET (Fetânet) Zihin açıklığı. Çabuk kavrayış ve anlayış. Sağlam anlayış. Fıtnetlik. * Müteyakkız oluş. * Peygamberlerin sıfatlarından biridir.
    FAT'E Vurmak. * Yarmak. * Cimâ etmek. * Yere vurmak.
    FATH Yassı ve enli olmak.
    FATIMAT-ÜZ ZEHRA Hz. Resul-i Ekremin (A.S.M.), Hz. Hatice'den doğma kızı. Hicretten 18 yıl önce doğmuş, Hz. Ali ile evlenmiş ve Hz. Hasan ve Hüseyin'in vâlideleri olmuştur. Peygamberimizden (A.S.M.) 6 ay sonra dâr-ı bekaya göçmüştür. (Radıyallahü anha)
    FATIMÎ (Fâtımiyye) Hz. Fatıma Sülâlesinden olmak iddiasında bulunan, önce kuzey Afrika, sonra Mısırda hükümet süren sülâleye mensub meliklerin takındıkları isimdir. (Mi: 910-1171) İsmâiliye nâmında bâtıl fırkadandırlar. Salâhaddin-i Eyyubî, ordusu ile, Fâtımîlerin hâkimiyetine son verdi.
    FATIN (Fıtnat. dan) Fıtnat sahibi, zihni açık, uyanık. İleri derecede akıllılık.
    FÂTIR Benzeri bulunmayan şeyi yaratan. Hârika üstün san'atiyle yaratan. Halkedici Allah (C.C.)
    FÂTIR-ÜS SEMÂVÂT Gökleri yaratan, Allah.
    FÂTIR SURESİ Kur'an-ı Kerim'in 35. suresi. Melâike Suresi de denir. Mekkîdir.
    FÂTİH Açan, fetheden. Teshir eden, zapteden. * Kapıları selâmet üzere açan, Cenab-ı Hak.
    FÂTİH SULTAN MEHMED HAN (1432 - 1481) En meşhur Osmanlı Padişahlarındandır. ll. Murat Han'ın oğlu ve ll. Bayezid Han'ın babası ve 7. pâdişahtır. Edirne'de doğmuş ve Gebze'de vefat etmiştir. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) medhine mazhar olmuştur. Peygamberimiz "İstanbul mutlak fetholunacaktır." müjdesini vermişti ve onu feth eden kumandan ve askerlerini medh ü senâ etmişti. Dört-beş lisan bilen Sultan Fâtih, saltanatı boyunca büyüklü küçüklü 17 devleti aldığı gibi 29 Mayıs 1453 Salı günü İstanbul'u fethederek İslâma kazandırdı ve orta çağa son verdi. En eski ve büyük Bizans Kilisesi olan Ayasofya'yı putlardan temizledi ve orasını sâdece Cenab-ı Hakk'a ibadet edilen camiye çevirdi ve kıyamete kadar câmi' kalmasını yazılı vasiyet ile vakfeyledi, Müslüman Türk milletine bıraktı. (R. Aleyh)(Meşhur İslâm seyyahı ve tarihçisi Evliya Çelebi, Seyahatnâme'sinde diyor ki: "İlk İstanbul kadısı (hâkimi) olan Hızır Bey Çelebi'nin huzurunda, haşmetli padişah Fâtih ile bir Rum mimarı arasında şöyle bir muhakeme cereyan eder:Büyük bir âbidenin inşasında kullanılacak iki mermer sütunu Fâtih, bir Rum mimarına teslim eder. Mimar da, Fâtih'in arzusunun hilâfına olarak, bu sütunları üçer arşın kesip kısaltır. Fâtih, cezaen Rum mimarının elini kestirir. Rum mimarı da, Fâtih aleyhine dâva açar. Bunun üzerine mahkemeye celb edilen Büyük Padişah, baş köşeye geçmek istemiş. Birden bire, hâkimin şu ihtariyle karşılaşmış: - Oturma Beyim! Hasmınla mürafaa-i şer'i olacaksın; ayakta beraber dur!Hızır Bey Çelebi; bu koca şanlı padişah-ı maznuna, haksız el kestirdiği için, kendisinin de kısasa tâbi olduğunu ve elinin kesileceğni bildirir.Fakat mimar kısası istemediği için, Büyük Fâtih günde on altun tazminata mahkûm olur; ve hatta kısastan kurtulduğu için bu tazminatı kendiliğinden yirmi altuna çıkarır." İslâm mahkemesinin adâletinin şanlı misallerinden biri olan şu misal, bize en haşmetli hükümdarlarla en âciz ferdlerin huzur-u mahakimde müsavi olduğunu gösteriyor. İ.İ.)
    FÂTİHA Bir şeyin başlangıcı, ibtidası. * Mübaşeret. Başlamak. * Karar vermek. * Bir duânın sonunda veya duâya başlarken Fâtiha Suresini okumayı hatırlatan ifade. * Kur'an-ı Kerim'in birinci suresi. (Bak: Seb'ul mesâni)
    FÂTİHA-İ KELÂM Sözün başlangıcı.
    FATİK (C: Fitâk) Çeri ve öncü olan kimse.
    FATİK(E) (C.: Futtâk-Fevatik) Eline fırsat geçtikçe adam öldüren kimse.
    FATİM Sütten kesilmiş çocuk.
    FATİN (Fitne. den) Fitne çıkaran. Dinden çıkarıp azdıran. İğfâl eden.
    FATİN(E) (Fıtnat. dan) Anlayışlı, akıllı, zeki, uyanık.
    FATİN-ÜL ASR Asrın en zeki, anlayışlı ve akıllısı.
    FATÎR Tâze şey. * Mayalanmış hamur.
    FATİR Durgun, füturlu, gevşek. * Ilık, az sıcak.
    FATK Kırma, ayırma, yarma, çatlatma. * "Kasık yarığı" denilen bir hastalık. * Elbisenin dikişlerini sökmek.
    FATM Kesmek.
    FATR Bir şeye başlamak. * İcab eylemek. * Yarık, çatlak. * Yarmak. * Yaratmak. * Oruç tutanın orucunu açması.
    FATUR Oruç bozacak şey.
    FATV Bir şeye el ile vurmak. * Cimâ etmek.
    FA-ÜL FİİL Gr: Bir fiilin aslî harflerinden birinci harfi.
    FAVÎNA Ud-us salib dedikleri nesne ki iki sınıftır; biri erkek olup uzundur, biri dişidir ki ondan kısa olur ve ikisi de kafasızdır.
    FAVORİ Fr. Sakalın kulak hizasından yanağa doğru inen kısmı. * Bir müsabakayı kazanacağı tahmin edilen şahıs, takım veya hayvan.
    FAY Fr. Arazide meydana gelen ve bir tarafı yüksek, bir tarafı alçak olan büyük yarık.
    FAYIK Yüce, âli.
    FAYİH Kendiliğinden dağılan güzel koku.
    FAYİHA (C.: Fevâyıh) Meyve ve çiçek kokusu. * Güzel kokulu nesne.
    FAYSAL Karar. Hüküm. Fasıl. Hall. (Bak: Fasl)
#30.11.2006 21:44 0 0 0
  • EVS Bahşiş vermek. * Kurt.
    EVSA' Daha geniş. Çok vasi'.
    EVSÂF (Vasf. C.) Vasıflar, sıfatlar.
    EVSÂF-I CEMİLE Güzel vasıflar. İyi hasletler.
    EVSÂF-I NİSBİYE f. Ölçü ve kıyasa göre olan vasıflar. (Sıcaklık, soğuklukla bilindiği, karanlık derecesi aydınlıkla görüldüğü gibi.)
    EVSAH (Vesah. C.) Pislikler, murdarlıklar, kirler.
    EVSAK En çok inanılan, ziyade sağlam. Daha çok vüsuk sahibi.
    EVSAL (Vasl. C.) Vücuttaki mafsallar, oynaklar.
    EVSAM (Vasm. C.) Arlar, hayâlar, utanmalar.
    EVSAN (Vesen. C.) Putlar. Sanemler.
    EVSAT Ortada olmak. * Vasatta olan. Orta. Orta hâlli.
    EVSÂT (Vasat. C.) Ortalar. Vasatlar.
    EVSÂT-I MUFASSAL Kur'ân-ı Kerimin 86. suresi olan Tarık Suresinden 98. sure olan Beyyine Suresinin sonuna kadar olan surelerdir.
    EVŞAB Aşağılık kimse, âdi ve rezil kişi. Ayak takımı.
    EVŞAL (Veşl. C.) Damla damla akan su. * Birbiri ardınca katar gibi peşpeşe gelen kimseler.
    EVŞAZ Yardımcılar, tarafdarlar. Aşağılık ve ayak takımı olan kişiler. * Vücuttaki mafsallar, oynak yerler.
    EVŞEN Yaltakçı, dalkavuk.
    EVŞENG f. Sicim. İnce ip.
    EVTAD (Veted. C.) Direkler. Kazıklar. * Ricâlullahtan birine verilen isim.
    EVTAD-ÜL ARZ Tepeler. Dağlar. Arzın direkleri.
    EVTAF Kirpikleri uzun ve kaşı kıllı olan kimse.
    EVTAN (Vatan. C.) Vatanlar, insanın doğup büyüdüğü ve sevdiği memleketler, hatta uğrunda can verilen topraklar.
    EVTAR (Vatar. C.) İhtiyaçlar.
    EVTAR-I ÂCİLE Acil ihtiyaçlar.
    EVTAR (Veter. C.) Tek, eşi olmayan (harf). * Saz telleri. Yay.
    EVTAS Arap Yarımadasında, Hevâzın ilinde bir derenin ismi olup, Peygamberimizin (A.S.M.) Huneyn Vak'ası bu vâdide vuku bulmuştur.
    EVVAB (Evb. den) Rücu' eden. Geri dönen. * Günahlardan tevbe edip hakkı kabul eden.
    EVVABÎN Tevbe edip günahlardan dönenler.
    EVVAH Kusurunu bilerek, ah, vâh ederek yalvarmak. * Çok âh edip duâ eden. * Merhametli. Sağlam imanlı. Yakin ilim sahibi. Dinde çok âlim olan. Hz. İbrahim Aleyhisselâmın bir vasfı.
    EVVEL İlk. İbtida.
    EVVEL-ÜL-EVÂİL Evvellerin evveli. * Hâdiselerin başlangıcı.
    EVVELA İlkönce, birinci olarak, herşeyden önce.
    EVVEL-BAHAR Nevbahar. İlkbahar.
    EVVEL-BE-EVVEL Herşeyden önce, ilk, evvelâ.
    EVVEL-EMİRDE İşin başlangıcında, herşeyden önce.
    EVVELEN Evvelâ, birinci, ilk olarak.
    EVVELÎN Evvelkiler, ilkler.
    EVVELÎN Ü ÂHİRÎN İlkler ve sonlar. Evvelkiler ve sonrakiler.
    EVVELİYAT Başlangıçlar. Mukaddemat. İlk öndekiler. İbtidaki cihetler. * Her akıllının tereddütsüz tasdik ve kabul edeceği hususlar. * Man: Mücerred mevzu ve mahmulleri arasındaki nisbet tasavvur edilince aklın kat'iyyetle teslim ve tasdik ettiği kaziyeler.
    EVVELİYET Evvel oluş. (Bak: Mecaz)
    EVY Bir nesne yerine gelmek.
    EVZA' (Vaz'. C.) Haller. Durumlar.
    EVZA-I GARİBE Garip haller.
    EVZAH Daha açık. Pek âşikâr. En vâzıh.
    EVZAK İçinde su veya başka birşey biriken çukur yer.
    EVZAN (Vezin. C.) Vezinler. Tartılar.
    EVZAN-I ARUZİYYE Edb: Aruz vezinleri.
    EVZAR (Vizr. C.) Ağırlıklar. Yükler. * Mc: Günahlar. * (Vezer. C.) Kal'alar, kaleler, hisarlar, sığınılacak yerler. * Üstünlükler, galebeler. * Dağlar.
    EVZAYİŞ f. Çoğalış, artış.
    EY (Arabçada) "Bak, dinle, dikkat et, yahut, demektir ki" mânalarına gelir. Bir ibareyi tefsir için kulanılır. Türkçede: Yakın nidâ içindir.
    EYA f. Acaba mânasına nidâdır. "Hey, ey" gibi çağırma, nidâ, seslenme edatı olarak da kullanılır.
    EYADİ (Eydi) (Yed. C.) Eller. * Mc: Sebepler. Nimetler.
    EYADİ-İ KESİRE Çok eller. Çok sebebler.
    EYALAT (Eyâlet. C.) Valilerin idareleri altında olan memleketler, vilâyetler.
    EYALET (C: Eyâlât) Vilâyet. Bir vâlinin idaresinde olan memleket, şehir.
    EYAMA (Eyyim. C.) Bekârlar, evli olmayanlar.
    EYAMİN (Eymen. C.) Pek hayırlı, uğurlu olanlar. En yümünlü.
    EYAZİ f. Kadınların yüzlerine örttükleri peçe, örtü.
    EYBE Rücu' etmek. * Gurub etmek, batmak.
    EYD Kuvvet.
    EYD Rücu' etmek. * Avdet etmek.
    EYDA' Za'feran.
    EYDİ (Yed. C.) Eller. * Mc: Kuvvetler. (Daha çok Eyâdi şeklinde kullanılır.)
    EYDİYE (Yed. C.) Nimet. * Eller.
    EYHEM Sağır. * Bahadır.
    EYHEMAN Ateş ve sel.
    EYHUKAN Maydanoz otu.
    EYİD Kuvvetli, şiddetli kimse.
    EYİR Sıcak yel.
    EYKE Sık ve birbirine karışmış ağaç. * Yumuşak. * Ağaç bitiren bataklık. (Bak: Ashab-ı Eyke)
    EYKER İlâç yapılan bir ot.
    EYM (C: Üyum) Yılan.
    EYMAN (Eymün) (Yemin. C.) Andlar. Yeminler. Kasemler. * Fık: Zevcesi ölmüş er. * Sağ taraflar. Sağlar.
    EYMAN-I SÂDIKA Doğru yeminler.
    EYMEN En meymenetli. En uğurlu. Sağ taraf.
    EYMEN VÂDİSİ Musa'nın (A.S.) tecelliye mazhar olduğu Tûr Dağı'ndaki vadi.
    EYNE Nere? Nerede? Nereye? (mânasına sual için söylenir ve zarf-ı mekândır). * Zaman. An. * Yorgunluk (mânâsında da kullanılmıştır.)
    EYNEL MEFER (Eyn-el mefer) Nereye gidilebilir? Nereye kaçılabilir? Kaçacak yer var mı?
    EYNESSERA-MİN-ES-SÜREYYA (İmkânsızlık bildiren bir tâbirdir ki) Yer nerede, Süreyyâ nerede?.. Süreyyâ ile yer bir olur mu? (meâlindedir ve birbirlerine zıt ve uzak olan şeyler için söylenir.)
    EYNİYET Mekânda bulunması sebebiyle birşeye ârız olan hâlet.
    EYS Varlık. Vücud. Mevcud. * Kahir. Zulüm. * Zarar, ziyan. * Ümidsiz olmak. Ye'se düşmek. (Bak: Leys)
    EYSAR Çadır eteğini kazığa bağlamakta kullanılan kısa ipler. * Ot.
    EYSER Sol taraf. Soldaki. * Pek kolay.
    EYTAL (C: Eyatil) Boş böğürlü.
    EYTAM (Yetim. C.) Yetimler. Babaları ölmüş çocuklar.
    EYTAM VE ERÂMİL Yetimler ve dullar.
    EYUM Erkeksiz kadın (ki, önce ere varmış olsun-olmasın).
    EYVAH f. Heyhât, yazık.
    EYVALLAH Bir kısım müslümanlar arasında tasdik işareti veya yemin ifade eden bir tâbirdir. Bazan Allaha ısmarladık yerine söyliyenler de vardır. Fakat makbul olanı; ayrılırken de buluşurken de selâmlaşmaktır ve bu sünnet-i seniyyedir.
    EYVAN f. Köşk. Büyük salon. Büyük sofa. Divanhâne.
    EYVAN-I KİSRA Dicle Nehri kenarında sol tarafta Medâyin şehrinde yıkıntıları bulunan eski İran (Acem) Padişahına mahsus bir saray. Bu saray, Peygamberimizin (A.S.M.) doğduğu gece çatlamıştır.
    EYYAM (Yevm. C.) Devirler. Günler. * Güç, iktidar, nüfuz.
    EYYAM-I ÂDİYYE Tâtil günlerinin haricindeki günler.
    EYYAM-I BAHUR Ağustos ayının ilk yedi günü.
    EYYAM-I BÎZ (Eyyâm-ül bîz) Her arabî ayın 12, 13, 14, 15'inci günleri.
    EYYAM-I CEM' Hac mevsiminde Arafat ve Mina'da geçen dört gün.
    EYYAM-I KUR'ANİYE Kur'an-ı Kerim'e göre olan günler (...Semavatta herhangi bir kürenin kendi etrafında bir defa dönmesi ile gün; mensub olduğu seyyarenin etrafında bir defa dönmesi ile de senesi meydana gelir. Her yıldızın kendine göre bir günü ve senesi vardır. Meselâ: Şems-üş-şumusun bir günü ellibin sene ve Şi'ra yıldızının bir günü bin senedir.)
    EYYAM-I MAZİYYE Geçmiş günler.
    EYYAM-I RESMİYYE Resmi günler.
    EYYAM-I TEŞRİK Kurban bayramının birinci gününden sonraki diğer üç güne verilen isimdir. Zilhiccenin 11, 12 ve 13 üncü günleridir. Birinci gününe "yevm-i nahr" (kurban günü) denir.
    EYYAMÜN MA'DUDAT Kurban bayramının son üç günü. * Sayılan günler. * Ramazan-ı Mübârekin sayılı günleri.
    EYYAN Vakit, zaman.
    EYYİD Kuvvetlendir, teyid et, devam ettir (meâlinde).
    EYYİD-ALLAHU MÜLKEHU Allah'ım onun mülkünü devamlı kıl, kuvvet ver (meâlinde duâ.)
    EYYİM Bekâr, dul. Eyyim; gerek bikir, gerek seyyib olsun zevci olmayan kadına ve zevcesi olmıyan erkeğe denir ki, buna bekâr denir. Bundan başka eyyim; hür kadına ve bir kimsenin kızı, hemşiresi, teyzesi gibi yakın hısmına da ıtlak edilir. (E.T.)
    EYYÛB (A.S.) : Kur'ân-ı Kerim'de ismi geçen İshak Aleyhisselâm'ın oğlu olan Ays'ın evlâdından Eyyûb Aleyhisselâm, bir peygamber idi. Pek çok malı ve Şam tarafında çok mülkü vardı. Her makbul kulunu ve peygamberini Allah imtihana çektiği gibi onu da denedi. Cümle emlâki emvâli elinden gitti. O yine şükretti. Hasta oldu, yine Rabbine şükrediyordu, sabrediyordu. Bedeninde yaralar açıldı, yine sabretti. Yaraları kurtlandı, yanına kimse varmaz oldu, yalnız bir zevcesi ona hizmet ederdi. O yine sabreder ve ibâdetine devam eylerdi. (Kısas-ı Enbiya Cevdet Paşa)(Sabır kahramanı Hazret-i Eyyûb Aleyhisselâm'ın şu münâcâtı, hem mücerreb, hem tesirlidir.Hazret-i Eyyûb Aleyhisselâm'ın meşhur kıssasının hülâsası şudur ki:Pek çok yara, bere içinde epey müddet kaldığı hâlde, o hastalığın azîm mükâfatını düşünerek kemal-i sabırla tahammül edip kalmış. Sonra yaralarından tevellüd eden kurtlar, kalbine ve diline iliştiği zaman, zikir ve mârifet-i İlâhiyyenin mahalleri olan kalb ve lisânına iliştikleri için, o vazife-i ubudiyete halel gelir düşüncesiyle kendi istirahatı için değil, belki ubudiyet-i İlâhiyye için demiş: "Yâ Rab! Zarar bana dokundu. Lisanen zikrime ve kalben ubudiyetime hale veriyor." diye münâcât edip, Cenab-ı Hak o hâlis ve sâfi, garazsız, lillâh için o münâcâtı gayet hârika bir surette kabul etmiş. Kemal-i âfiyetini ihsan edip envâ-i merhametine mazhar eylemiş. L.)(Hz. Eyyûb'un (A.S.) zâhirî yara hastalıklarının mukabili, bizim bâtınî ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hz. Eyyûb'dan daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünkü, işlediğimiz her bir günah, kafamıza giren her bir şübhe kalb ve ruhumuza yaralar açar. Hz. Eyyûb'un (A.S.) yaraları kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdid ediyordu. Bizim mânevi yaralarımız pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdid ediyor. O münacât-ı Eyyûbiyeye o hazretten bin def'a daha ziyade muhtacız. L.)
    EYYÛB-ÜL ENSARÎ (Bak: Ebu Eyyub-ül Ensarî)
    EYYÜ Sual sormak için "Hangi? Ne? Ne vakit?" mânalarına kullanılır.
    EYYÜHEL-İHVAN Ey kardeşler, ey ihvân (meâlinde hitab).
    EYZAN Böylece, kezâ, bunun gibi, yine böyle, bu da böyle.
    EZ f. ...den, ...den.
    EZ ÂN CÜMLE O cümleden olarak.
    EZA Ticarette kaybetme, zarar etme. * Kibir ve gururunu bıraktırma. * Sıkıntı, eziyet, zulüm, cevr, sitem, renc, incinmek. İnsanın kerih görüp mahzun olduğu şey. * Hayır ve sadaka yoluyla mal vermede gururlanmak. Tetavül etmek.
    EZ'AF (Zı'f. C.) Bir şeyi iki katı yapan fazlalıklar. Katlar.
    EZ'AF-I MUZÂAFA Pek çok, kat kat.
    EZ'AF Çok zayıf, en zayıf.
    EZ'AF-ÜL İBAD Kulların en zayıf olanı.
    EZ'AF-I NÂS İnsanların en zayıf olanı.
    EZAHİR Çiçekler, şükufeler.
    EZAHİR-İ EFKÂR Fikir çiçekleri.
    EZ'AKÎ Kısa boylu ve kötü olan adam. Kötülük yapan kimse.
    EZAME (C.: Ezamât) Hışım ve gadap etmek. Kızmak, hiddetlenmek.
    EZAMİM (İzmâme. C.) Cemâatler, topluluklar.
    EZAN Namaza dâvet ve vahdaniyet-i İlâhiyyeyi ve hakaik-ı İslâmiyyeyi âleme, kâinata ilân etmek için minare ve emsali mahallerde edilen nidâ. Kamet getirmek. * Bildirmek.(Ezan, Müslümanlığın mühim bir şiârıdır. Ezan esnasında konuşmamak, hattâ Kur'an okumayı bırakıp dinlemek efdaldir. B.İ.İ.) (Bak: Taabbüdî)
    EZANÎ Ezan ile alâkalı.
    EZANÎ SAAT Ezanın kendine göre ayarlandığı saat. Her hangi bir yerde güneşin tam gurub ettiği andan, sonraki gün aynı vakte kadar, 24 saat olmak üzere ayarlanmış saat.
    E'ZAR Özürler. Kusurlar. Bahaneler.
    EZ'AR Saçı az olan kimse. * Otu az olan yer. * Zâlim ve kötü huylu kimse.
    EZAT (C.: Üzâ-Ezy) İçinde su birikmiş çukur yer.
    EZB Anasından yeni doğmuş hayvan.
    EZBAD (Zebed. C.) Paslar. * Dörtte birler, çeyrekler. * Köpükler.
    EZ-CÜMLE f. Bu cümleden, meselâ, bunun gibi.
    EZDAD Zıdlar. Mukabil ve muhalif olan şeyler. Birbirinin tersi veya zıddı olanlar.(Şu kâinata dikkat edilse görünüyor ki: İçinde iki unsur var ki, her tarafa uzanmış, kök atmış: Hayır şer, güzel çirkin, nef zarar, kemâl noksan, ziya zulmet, hidayet dalâlet, nur nâr, imân küfür, tâat isyan, havf muhabbet gibi âsârlariyle, meyveleriyle şu kâinatta ezdad, birbiriyle çarpışıyor. Daima tagayyür ve tebeddülâta mazhar oluyor. Başka bir âlemin mahsulâtının tezgâhı hükmünde çarkları dönüyor. Elbette o iki unsurun birbirine zıd olan dalları ve neticeleri, ebede gidecek; temerküz edip birbirinden ayrılacak. O vakit, Cennet - Cehennem suretinde tezahür edecektir. Madem âlem-i beka, şu âlem-i fenâdan yapılacaktır. Elbette anasır-ı esasiyesi, bekaya ve ebede gidecektir. Evet, Cennet - Cehennem; şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden dalının iki meyvesidir ve şu silsile-i kâinatın iki neticesidir ve şu seyl-i şuunatın iki mahzenidir, ve ebede karşı cereyan eden ve dalgalanan mevcudatın iki havzıdır ve lütuf ve kahrın iki tecelligâhıdır ki; dest-i kudret bir hareket-i şedide ile kâinatı çalkaladığı vakit, o iki havuz, münasip maddelerle dolacaktır.Şu remizli nüktenin sırrı şudur ki:Hakîm-i Ezeli, inayet-i sermediyye ve hikmet-i ezeliyyenin iktizası ile, şu dünyayı, tecrübeye mahal ve imtihana meydan ve esmâ-i hüsnâsına âyine ve kalem-i kader ve kudretine sahife olmak için yaratmış. Ve tecrübe ve imtihan ise neşvünemaya sebeptir. O neşvünema ise, istidatların inkişafına sebeptir. O inkişaf ise, kabiliyetlerin tezahürüne sebeptir. O kabiliyetlerin tezahürü ise, hakaik-ı nisbiyenin zuhuruna sebeptir. Hakaik-ı nisbiyyenin zuhuru ise, Sâni-i Zülcelâl'in esmâ-i hüsnâsının nukuş-u tecelliyatını göstermesine ve kâinatı mektubat-ı Samedaniyye suretine çevirmesine sebeptir. İşte şu sırr-ı imtihan ve sırr-ı teklif iledir ki: Ervâh-ı âliyenin elmas gibi cevherleri, ervâh-ı sâfilenin kömür gibi maddelerinden tasaffi eder, ayrılır.İşte, bu mezkur sırlar gibi daha bilmediğimiz çok ince, âli hikmetler için, âlemi bu surette irade ettiğinden şu âlemin tegayyür ve tahavvülünü dahi o hikmetler için irade etti. Tahavvül ve tegayyür için zıtları birbirine hikmetle karıştırdı ve karşı karşıya getirdi. Zararları menfaatlara mezcederek, şerleri hayırlara idhal ederek, çirkinlikleri güzelliklerle cem ederek, hamur gibi yoğurarak şu kâinatı tebeddül ve tagayyür kanununa ve tehavvül ve tekâmül düsturuna tâbi kıldı. Vaktaki meclis-i imtihan kapandı. Tecrübe vakti bitti, esmâ-i hüsnâ hükmünü icra etti. Kalem-i kader, mektubatını tamamiyle yazdı. Kudret, nukuş-u san'atını tekmil etti. Mevcudat, vezaifini ifa etti. Mahlukat, hizmetlerini bitirdi. Herşey, mânasını ifade etti. Dünya âhiret fidanlarını yetiştirdi. Zemin, Sâni-i Kadirin bütün mu'cizat-ı kudretini, umum havarik-ı san'atını teşhir edip gösterdi. Şu âlem-i fena, sermedi manzaraları teşkil eden levhaları zaman şeridine taktı. O Sâni-i Zülcelâl'in hikmet-i sermediyyesi ve inayet-i ezeliyyesi; o imtihan neticelerini, o tecrübenin neticelerini, o esmâ-i hüsnânın tecellilerinin hakaikını, o kalem-i kader mektubâtının hakaikını, o nümûne-misâl nukuş-u san'atının asıllarını, o vezaif-i mevcudatın faidelerini, gayelerini, o hidemat-ı mahlukatın ücretlerini ve o kelimat-ı kitab-ı kâinatın ifade ettikleri mânaların hakikatlarını ve istidat çekirdeklerinin sünbüllenmesini ve bir mahkeme-i kübra açmasını ve dünyadan alınmış misali manzaraların göstermesini ve esbab-ı zâhiriyenin perdesinin yırtmasını ve herşey doğrudan doğruya Hâlık-ı Zülcelâline teslim etmesi gibi hakikatları iktiza etti ve o mezkur hakikatları iktiza ettiği için, kâinatı dağdağa-i tagayyür ve fenadan tahavvül ve zevalden kurtarmak ve ebedileştirmek için o zıtların tasfiyesini istedi ve tegayyürün esbabını ve ihtilâfatın maddelerini tefrik etmek istedi. Elbette kıyâmeti koparacak ve o neticeler için tasfiye edecek. İşte şu tasfiyenin neticesinde cehennem, ebedî ve dehşetli bir suret alıp, taifeleri $ tehdidine mazhar olacak. Cennet ebedî, haşmetli bir suret giyerek ehil ve ashabı $ hitabına mazhar olacak. Hakîm-i Ezelî, şu iki hanenin sekenelerine, kudret-i kâmilesiyle ebedi ve sabit bir vücut verir ki; hiç inhilâl ve tagayyüre ve ihtiyarlığa ve inkıraza mâruz kalmazlar. Çünki inkıraza sebebiyet veren tagayyürün esbabı bulunmaz. S.)
    EZDER f. Münâsib, muvâfık, yaraşır, lâyık.
    EZ-DİL Gönülden.
    EZDİLİ CAN (Ez-dil-i cân) Candan ve gönülden.
    EZEB Leim kimse. * Kısa boylu.
    EZEBB f. Saçları uzun ve kaşlarının kılları çok olan adam.
    EZEC (C.: Azec) Süleyman Aleyhisselâm'ın yaptığı bir bina adı.
    EZECC Uzun ve ince kaşlı.
    EZEL İbtidası ve başlangıcı olmayan, her zaman var olan.
    EZELÎ Ezele mensub ve müteallik. Devamlı var olup varlığının başlangıcı olmayan.
    EZELİYYE Ezele mensub, ezel ile ilgili, ezelîlik.(S - Bütün silsilelerin Hâlik'ın vücub-u vücuduna kat'i şehadetleri göz önünde olduğu halde, bazı insanların madde ile maddenin hareketinin ezeliyeti cihetine zâhib olmakla dalâlete düştüklerinin esbabı nedendir?C - Kasd ve dikkatle değil, sathi ve dikkatsiz bir nazarla, muhal ve bâtıla, mümkin nazarıyla bakılabilir. Meselâ:Bir bayram akşamı, gökte ay ve hilâli arayanlar içinde ihtiyar bir zat da bulunur. Bu zat, gökteki hilâli görmek için bütün kasıd ve dikkatiyle nazarını göğe tevcih edip hilâli araştırmakla meşgul iken, gözünün kirpiklerinden uzanan ve gözünün hadekası üzerine eğilen beyaz bir kıl nasılsa gözüne ilişir. O zat derhal "Hilâli gördüm." der. "İşte bu gördüğüm Ay'dır." diye hükmeder.İşte sathî ve dikkatsiz nazarlar bu gibi hatalara düştükleri gibi, yüksek bir cevhere ve mükerrem bir mahiyete mâlik olan insan, kasdı ve dikkati ile daima hak ve hakikatı ararken, bazan sathî ve dikkatsiz bir nazarla batıla bakar. O batıl da; ihtiyarsız, talebsiz, dâvetsiz fikrine gelir. Fikri de, çar-naçar alır saklar, yavaş yavaş kabul ve tasdikine de mazhar olur. Fakat onun o batılı kabul ve tasdiki, bütün hikmetlerin mercii olan nizâm-ı âlemden gaflet etmesinden ve madde ile hareketinin ezeliyete zıt olduğuna körlük gösterdiğinden ileri gelmiştir ki, şu garip nakışları ve acib san'at eserlerini esbab-ı câmideye isnad etmek mecburiyetiyle o dalâletlere düşmüşlerdir. İ.İ.)
    EZELL Kurtla sırtlandan doğan hayvan. * Oturak yerinin iki yanları arık ve yeyni olan.
    EZELL Çok zelil. Çok alçak ve rüsvay olan.
    EZELL-İ NÂS İnsanlar içinde en rezil ve aşağılık olan adam.
    EZEM Ağzını yumup oturmak. * Sabretmek. * Yemekten ve içmekten men'etmek. * Isırmak. * Gayret etmek. * Bükmek.
    EZFAR Tırnaklar. * Tırnakbahuru denilen tıbbi bir koku. * Şimal kutbunda bulunan küçük yıldızlar.
    EZFELÎ Cemaat-ı kalile. Az cemaat. Ufak topluluk.
    EZFER Güzel kokulu şey.
    EZFER Uzun tırnaklı.
    EZFİLE Cemaat, topluluk, güruh, bölük.
    EZFİR Çok iyi kokulu nesne.
    EZGEHAN f. Tembel adam. İşi gücü olmayan kimse.
    EZHAB (Zeheb. C.) Yumurta sarıları. * Altunlar.
    EZHAN Zihinler. Müdrikler. Anlamayı meydana getiren duygular.
    EZHAR (AZHÂR) (Zahr. C.) Satıhlar, yüzler. * Sırtlar, arkalar. Binek hayvanının sırtları.
    EZHAR (Zehre. C.) Çiçekler. Zehreler. şukufeler.
    EZHAR-I NEV-BAHÂR Bahar çiçekleri.
    EZHAR-I REBİÎ Bahar çiçekleri.
    EZHEL Gafil kimse. Gaflette bulunan kişi. * Pek dalgın.
    EZHER Pek beyaz ve parlak. * Ay, kamer, * Saf ve parlak olan. * Cuma günü. * Vahşi sığır.
    EZHER-ÜL VECH Yüzü nurlu olan.
    EZHERAN (Ezhereyn) Ay ile güneş.
    EZİB Rezil, âdi ve aşağılık kimse. * Kıble rüzgarı. * Riyh-u cenub ile Sâbâ arasında esen yel. * Sevinmek, ferah ve neşat.
    EZİKKA (Zukak. C.) Yollar, sokaklar.
    EZİLLE Zeliller, alçaklar.
    EZİMME (Zimam. C.) Yularlar. Bağlar.
    EZİMME-İ UMUR İşlerin idâresi.
    EZİN Kefil.
    EZİN Söz dinlemek. * İşitmek.
    EZİR f. Haykırma, bağırma.
    EZİYET İncinme. Sıkıntı çekme.
    EZKA En anlayışlı. En zeki.
    EZKA En temiz. En pâk. Ziyade dindar. Pâkize.
    EZ-KADİM f. Eskiden, önceleri.
    EZKAN (Zakn. C.) Çeneler.
    EZKAR (Zikr. C.) Zikirler.
    EZKAT f. Kötü düşünceli kişi.
    EZ KAZA f. Kazâ olarak, tevâfuk olarak. Beklenmedik ânda.
    EZKER Maharetli duvar ustası.
    EZKİYA Saf, temiz, iyi halli kimseler.
    EZKİYA (Zeki. C.) Çabuk ve güzel anlayışlı kimseler. Keskin zekâlılar.
    EZL Güçlük. * Darlık. * Hapsetmek.
    EZLAÎ Uzunca ve iri olan şey.
    EZLAK Aleyhte söz söyleyen adam. * Keskin olan şey.
    EZLAM (Zelm. C.) Oklar. Kumar okları.
    EZLEF (C: Zelef) Burnunun ucu uzun ve ince olan.
    EZLEM (Bak: Azlem)
    EZLEM Boğazı altında sarkık uzun kılları olan keçi.
    EZM Yemek, ekl.
    EZMAN Zamanlar. Vakitler. Müddetler.
    EZMÂR (Zimr. C.) Kahramanlar, yiğitler, bahadırlar.
    EZMÂR-I ETRÂK Türk kahramanları.
    EZMAYİŞ Tahtadan yapılmış demir temrenli bir cins ok.
    EZME Kıtlık, kaht. * Şiddet. * Darlık. * Bir kere yemek.
    EZMEL Hareket etmek. * Muzdarib olmak, acı çekmek. * Savt, sadâ, ses. * Gül.
    EZ-MEN f. Benden.
    EZMİNE (Zaman. C.) Zamanlar.
    EZMİNE-İ KADİME Eski zamanlar.
    EZMİNE-İ MÂZİYYE Geçmiş zamanlar.
    EZMİNE-İ MÜSTAKBELE Gelecek zamanlar, müstakbel zamanlar.
    EZNAB (Zenb. C.) Suçlar, günahlar. * Kuyruklar.
    EZNEM Kulakları ucunda sarkık uzun kılları olan keçi.
    EZ-NEV f. Yeni baştan, yeniden.
    EZ-ON SEBEB O sebepten.
    EZ-OST Ondan.
    EZR (C.: Uzur) Arka ve sırt. * Kuvvet.
    EZRA Kulağı beyaz, gövdesi siyah olan davar.
    EZRA Çok konuşma. * Çok yeme. * Sözü düzgün ve pek fasih olan kimse.
    EZRAB Diş kökü.
    EZRAK Saf ve temiz su. * Gök renkli, mâvi.
    EZRAR (Zirr. C.) Elbise düğmeleri.
    EZREBÎ Azerbeycan'ın Arapça adı.
    EZ SER-İ NEV Yeni baştan.
    EZ-TU Senden.
    EZÛC Hayâsız ve edebsiz adam. * Sert başlı at.
    EZUM Isırıcı, ısıran.
    EZUZ Pek keskin olan kılınç veya hançer.
    EZVAC Çiftler. Zevceler. Nikâhlı karılar. * Kocalar.
    EZVAC-I TÂHİRAT Hz. Peygamber Efendimizin (A.S.M.) ismetli ve iffetli, pâk zevce-i muhteremeleri (R.A.) "Mü'minlerin anneleri" diye bilinen ve Peygamberimize (A.S.M.) âilelik etmek şerefine ermiş mübârek hanımlar.(Zât-ı Risaletin akvâli gibi, ef'al ve ahvâli ve etvâr ve harekâtı dahi menabi-i din ve şeriattır ve ahkâmın mehazleridir. Şıkk-ı zâhirîsine Sahabeler hamele oldukları gibi, hususi dairesindeki mahfî ahvalâtından tezâhür eden esrar-ı din ve ahkâm-ı şeriatın hameleleri ve râvileri de Ezvac-ı Tâhirat'tır ve bilfiil o vazifeyi ifa etmişlerdir. Esrar ve ahkâm-ı dinin hemen yarısı, belki onlardan geliyor. Demek bu azîm vazifeye, bir çok ve meşrebce muhtelif Ezvac-ı Tâhirat lâzımdır. M.)
    EZVAH Münkabız olmak. * Yakınlık.
    EZVAK Zevkler. Keyfler. Eğlenceler.
    EZVER Boynu eğri olan kimse.
    EZVET Küçük yanaklı.
    EZYAF (Zıyf. C.) Misafirler. Mihmanlar.
    EZ-YAH f. "Buzdan soğuk" mânasına gelir.
    EZYAK (Zîk. dan) Pek dar ve sıkıntılı. Çok zor.
    EZYAL (Zeyl. C.) Ekler. İlâveler. Zeyiller.
    EZYED Çok ziyade. Daha fazla. En ziyade.
    EZZ Depretmek ve koparmak. * Kandırmak, aldatmak.
#30.11.2006 21:42 0 0 0
  • EVRİDE (Verid. C.) Vücudun her tarafından kalbe kanın gitmesini temin eden damarlar. Siyah kan damarları.(Sâni-i Hakîm, beden-i insanı, gayet muntazam bir şehir hükmünde halketmiştir. Damarların bir kısmı telgraf ve telefon vazifesini görür. Bir kısmı da, çeşmelerin boruları hükmünde, âb-ı hayat olan kanın cevelânına medardırlar. Kan ise; içinde iki kısım küreyvât halkedilmiş. Bir kısmı küreyvât-ı hamrâ tâbir edilir ki, bedenin hüceyrelerine erzak dağıtıyor. Ve bir kanun-i İlahî ile hüceyrelere erzak yetiştiriyor. (Tüccar ve erzak memurları gibi). Diğer kısmı küreyvât-ı beyzâdırlar ki; ötekilere nisbeten ekalliyettedirler. Vazifeleri, hastalık gibi düşmanlara karşı asker gibi müdafaadır ki, ne vakit müdafaaya girseler Mevlevi gibi iki hareket-i devriyye ile, sür'atli bir vaziyet-i acibe alırlar. Kanın hey'et-i mecmuası ise: İki vazife-i umumiyyesi var. Biri: Bedendeki hüceyratın tahribatını tâmir etmek. Diğeri; hüceyratın enkazlarını toplayıp, bedeni temizlemektir. Evride ve şerayin namında iki kısım damarlar var ki: Biri sâfi kanı getirir; dağıtır, sâfi kanın mecralarıdır. Diğer kısmı enkazı toplayan bulanık kanın mecrasıdır ki, şu ikinci ise kanı, "Ree" denilen nefesin geldiği yere getirirler.Sâni-i Hakîm, havada iki unsur halketmiştir. Biri azot, biri müvellid-ül-humuza. Müvellid-ül-humuza ise: Nefes içinde kana temas ettiği vakit, kanı telvis eden karbon unsur-u kesifini kehribar gibi kendine çeker, ikisi imtizaç eder. Buhari hâmız-ı karbon denilen (Semli havaî) bir maddeye inkılâb ettirir. Hem hararet-i gariziyyeyi te'min eder, hem kanı tasfiye eder. Çünki: Sâni-i Hakîm fenn-i kimyada aşk-ı kimyevi tâbir edilen bir münasebet-i şedideyi, müvellid-ül-humuza ile karbona vermiş ki: O iki unsur birbirine yakın olduğu vakit, o kanun-u İlâhî ile, o iki unsur imtizaç ederler. Fennen sabittir ki: İmtizaçtan hararet hâsıl olur. Çünki imtizaç, bir nevi ihtiraktır. Şu sırrın hikmeti şudur ki: O iki unsurun, herbirisinin zerrelerinin ayrı ayrı hareketleri var. İmtizaç vaktinde her iki zerre, yâni onun zerresi, bunun zerresiyle imtizaç eder, birtek hareketle hareket eder. Bir hareket muallâk kalır. Çünki imtizaçtan evvel iki hareket idi. Şimdi iki zerre, bir oldu. Her iki zerre, bir zerre hükmünde bir hareket aldı. Diğer hareket, Sâni-i Hakîm'in bir kanunu ile hararete inkılâb eder. Zaten "hareket, harareti tevlid eder" bir kanun-u mukarreredir. İşte bu sırra binaen beden-i insanîdeki hararet-i gariziyye, bu imtizac-ı kimyeviyye ile temin edildiği gibi, kandaki karbon alındığı için kan dahi sâfi olur. İşte nefes dahile girdiği vakit, vücudun hem âb-ı hayatını temizliyor. Hem nâr-ı hayatı işal ediyor. Çıktığı vakit, ağızda, mucizat-ı kudret-i İlâhiyye olan kelime meyvelerini veriyor.
#30.11.2006 21:39 0 0 0
  • ESMA-İ MEVSULE Vasleden isimler. (Bak: İsm-i mevsule)
    ESMA-İ MÜBHEME Tek başına bir mâna ifade etmeyen isimler. Arabcada: (Ellezine) gibi kelimeler esma-i mübhemeden olduğundan onu tayin ve temyiz eden yalnız sılasıdır. Demek bütün kıymet sılasına aittir.
    ESMA-İ ZÂTİYE Zâta ait isimler. * Allah'ın zâtına ait isimleri.(Zât-ı Vâcib-ül-Vücud'un bin bir esmasından bir kısmına "Esma-i Zâtiye" denilir ki, her cihetle Zât-ı Akdes'i gösterir. Onun adı ve onun ünvanıdır. "Allah, Ehad, Samed, Vâcib-ül-Vücud" gibi çok esmâ var. Bir kısmına da "Esmâ-i Fiiliye" tâbir edilir ki, çok nevileri var. Meselâ: "Gaffâr, Rezzak, Muhyi, Mümit, Mün'im, Muhsin" R.N.)
    ESMA-İ ZÜRUF Gr: Zarf olan isimler. Bir şeyin bir zamanda veya mekânda veya diğer bir şey ile beraber veya ondan evvel veya sonra vuku' bulduğunu ifade eden kelimelerdir. Bunlar Arapçada (maa, kabl, ba'd, ind) gibi kelimelerdir.
    ESMAH Çok cömert, pek eli açık, en semahatli.
    ESMAK (Semek. C.) Semekler, balıklar.
    ESMAN (Sümn-Semen. C.) Her şeyin pahası, tutarları, semenleri. * Sekizde birler.
    ESMAR (Semer. C.) Meyveler, Yemişler.
    ESMAR (Semer. C.) Masallar. Akşam sohbetleri.
    ESMAT (C.: Sümut) Saçının ve sakalının karası beyazıyla karışıp ikisi beraber olmak.
    ESMER Siyaha, karaya çalan kumral renk.
    ESNA Ara. Aralık. Sıra. Vakit. Zaman. Hengâm.
    ESNA-İ HARB Ask: Savaş anı, harb sırası, ceng zamanı, muharebe esnâsı.
    ESNA-İ TESADÜM Ask: Çarpışma anı, müsademe zamanı, vuruşma esnası.
    ESNA Daha parlak. En parlak.
    ESNA' Bülent, yüksek, yüce, ulvi.
    ESNAF Sınıflar. Sıralar. Türlüler, menbalar, menşe'ler, asıllar, esaslar.
    ESNAH (Sinh. C.) Kökler, menbalar, menşe'ler, asıllar, esaslar.
    ESNAM (Sanem. C.) Putlar. Tapılan heykeller. Suretler. Sanemler.
    ESNAMPEREST Puta tapan, putperest.
    ESNAN (Sinn. C.) Dişler. * Yaşlar. İnsanın doğduğu andan ölümüne kadar uzvî sîretinde birbirini takibeden muhtelif zamanlar. (Yâni: Tufuliyet, Sabavet, Şebabet, Kühûlet ve Şeyhuhet denilen zamanlar.)
    ESNİYE (Senâ. C.) Övmeler. Senâlar. Medhetmeler.
    ESR Esir etmek. * Muhkem bağlamak. * Takviye etmek. (Bak: Esir) * Göbeğinde illeti olan.
    ESRA' Daha çabuk. Pek çabuk. Çok sür'atli. Çok seri. * (C.: Esâri) Asma filizi. * Başı kırmızı, gövdesi beyaz olup, kum içinde bulunan bir böcek.
    ESRAR (Sır. C.) Sırlar. Gizli hikmetler ve mânalar. Bilinmeyen şeyler. * Keyif veren zehir. Uyuşturucu madde. * Elinde ve el ayasında olan hatlar.
    ESRAR-I HAFİYYE Gizli ve saklı sırlar.
    ESRAR-I HÜSN Ü ÂN Güzelliğin sırları.
    ESRAR-ENGİZ f. Esrarlı, gizli, ürperti verici.
    ESRAR-KEŞ f. Esrar denen zehiri kullanan kimse. Esrar içen.
    ESREM Kırık dişli, dişleri kırılmış veya dökülmüş olan kişi.
    ESRİK Sarhoş, mest. * Azgın, kızgın. * Zayıf, hasta, hâlsiz, dermansız, tâkatsiz.
    ESRÜM Dişi dökük olan kimse.
    ESS Otun vaya saçın çok ve sık olup birbirine dolaşması.
    ESSALAVAT Peygamberimiz Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimize veya Cenab-ı Hakk'a (C.C.) karşı hamd, şükür ve teşekkür ifade eden dua, selâm ve salâvâtlar. (Bak: Salâvat)
    ESSEBEBÜ KELFAİL (Essebebü ke-l fâil) Bir işe sebeb olan, o şeyi yapan fâil gibidir (mealinde). (Hizmet-i Kur'âniye ve imâniyenin yapılmasına sebeb olanlar, bu mukaddes hizmeti yapmış gibi mes'ud ve me'cur olurlar, hayırlara, ecir ve sevablara nâil olmak nimet-i uzmasına erişirler.)
    EST Ayakları uzun olan.
    ESTA' (Satı. dan) Uzun boyunlu. Boynu uzun olan insan veya hayvan.
    ESTAĞFİRULLAH Cenâb-ı Hak'tan kusurumun örtülmesini dilerim. Allah (C.C.) kusurumu efvetsin (mealinde, kusurunu anlayan bir müslümanın duâsı. Hürmet veya ikramlara karşı tevâzu maksadı ile de söylenmektedir.) (Bak: İstiğfar)
    ESTAN(E) f. İstirahat edilecek ve uyunacak rahat yer.
    ESTAR Örtüler, perdeler.
    ESTAR (Satr. C.) Yazı dizileri, satırlar.
    ESTEH f. Çekirdek. * Kemik. Vücud iskeletini meydana getiren nesne.
    ESTEÎN Yardım isterim, istiâne ederim (meâlinde fiil olup, müfred birinci şahıstır.)
    ESTER Katır.
    ESTERVEN f. Çocuk doğurmayan, kısır kadın.
    ESTİNE f. Yumurta.
    ESÛF Fazlaca eseflenen, pek üzülen, çok kederlenen, çok fazla acıyan, yufka yürekli.
    ESUK Deli koyun.
    ESUM Çok yalancı, iftiracı, kabahatli ve günahkâr olan adam.
    ESUS Katı, sağlam, muhkem nesne.
    ESVA' (Sâ'. C.) Kuyular, çukur yerler. * Ölçekler.
    ESVAB (Sevb. C.) Sevbler, giyecekler, giyimler.
    ESVAF (Suf. C.) Suflar, koyun yünleri.
    ESVAK (Sûk. C.) Çarşılar. Pazarlar.
    ESVAK Uzun incikli.
    ESVAR (Sur. C.) Surlar, hisarlar, kaleler, kal'alar. * Ziyafetler, şölenler.
    ESVAT (Savt. C.) Sesler. Savtlar.
    ESVE' Yaramaz nesne.
    ESVED Çok siyah. kara renkli olan.
    ESVED-ÜL-KALB (Bak: Süveydâ)
    ESVEDEYN İki siyah mânâsına gelen bu kelime, yılanla akreb için kullanılır.
    ESVEL Karnı sarkık olan erkek. (Müe: Sevlâ)
    ESVİDE (Sevâd. C.) Sevâdlar, karanlıklar, siyahlıklar. Karaltılar. * Çok mallar, fazla mülkler.
    ESY Tasa, keder, hüzün.
    ESYAF (Seyf. C.) Seyfler, kılıçlar.
    ESYAH (Seyh. C.) Nehirler, akarsular. * Çizgili elbiseler.
    ESYAN Kederli, gamlı, tasalı, kaygılı, hüzünlü, üzüntülü.
    EŞA (C.: Âşâ) Hurma ağacının küçüğü.
    EŞAİM (Eş'em. C.) En şomlar, en uğursuzlar.
    EŞAİRE (Eş'ari. C.) Dinde meşhur imam Eb-ul-Hasan-ül-Eş'arî'ye bağlı olan sünnet ehlinin bir kısmı.
    EŞAKK Meşakkatli, zahmetli.
    EŞ'AL Kuyruğu beyaz olan at.
    EŞAM f. Ölmiyecek kadar az olan yiyecek ve içecek şeyler, kut-i lâyemut.
    EŞ'AR (C.: Eşâir) En iyi şâir. * Kılı çok olan kimse. * Davarın tırnağı çevresinde olan kıl.
    EŞ'AR (Şa'r. C.) Kıllar. Tüyler. Tüycükler. * (Şiir. C.) Şiirler, manzum ve güzel yazılar.
    EŞ'ARÎ Eş'arî mezhebi veya o mezhepte olan. Asıl adı Eb-ul Hasan-ül-Eş'arî olan İmam-ı Eş'arî, Ehl-i Sünnet itikadını âyetlere, hadislere göre izah ve şerh ederek tesbit etmiştir. Ehl-i Sünnet Mezhebi itikadına tercümanlık ederek İslâmiyet'e büyük hizmet etmiştir. (Hi. 260-324) İtikada dâir meydana koyduğu hakikatları kabul edenlere Eş'arî ve Mezhebine de Eş'ariye denir.
    EŞ'AS Saçı dağınık olan. * Saçı dökülmüş kişi.
    EŞAVİZ Halk. Millet. Nâs.
    EŞBAH (Şebâh. C.) Şahıslar, cisimler, vücudlar. * Büyük kapılar. * Uzaktan görünen karaltılar, hayâller. * Renk, levn.
    EŞBAH (şibh. C.) Benzeyenler. şibihler. Nazirler.
    EŞBAL (Şibl. C.) Arslan yavruları.
    EŞBEH Daha çok benzeyen. Pek benzeyen.
    EŞBEH Mert, yiğit, kabadayı, cesur kimse. (Bu tâbir bilhassa yeniçeriler hakkında kullanılırdı.)
    EŞBÛ f. Odunluk, kömürlük. Kömür ve odun konulacak yer.
    EŞCA' Daha yiğit, pek kahraman. En şecaatli. * Parmak ardlarının sinirleri.
    EŞCAN (Şecen. C.) Şecenler, elemler, gamlar, kederler, tasalar, sıkıntılar, ıztırablar.
    EŞCAR (Şecer. C.) Ağaçlar.
    EŞCAR-I BAĞ Bahçenin, bağın ağaçları.
    EŞCAR-I MÜSMİRE Meyve ağaçları.
    EŞDAK Doğru konuşan. Yalan söylemeyen. Sâdık. * Büyük ağızlı.
    EŞEBB Arasından geçmek mümkün olmayan ağacın sıklığı.
    EŞEDD Daha şiddetli. Çok fazla şiddetli. Pek fazla şiddetli.
    EŞEDD-İ İHTİYÂÇ En şiddetli ihtiyaç.
    EŞEDD-İ MÜCÂZÂT En şiddetli ceza.
    EŞEDD-İ ZULÜM Zulmün en şiddetlisi.
    EŞEFF Çok parlak. Daha şeffaf. Işığı daha iyi geçiren. * Suyu kendine çok fazla çeken.
    EŞEKK Çok şek ve şüphe sahibi. Tereddütte ileri giden.
    EŞELL Çolak. Kolu sakat olan. * Eli dâima hareketli olan kimse.
    EŞ'EM (C: Eşâim) En uğursuz, pek şom.
    EŞEMM Burnu kuvvetli koku duyan.
    EŞEN f. Karpuz ve kavun hamı, kelek. * Ters giyilmiş elbise.
    EŞERR Çok fazla sevinmek. * Tekebbürlük etmek, gururlanmak. * Çok şerli. En kötü ve şerli.
    EŞERR-İ NÂS İnsanların en şerlisi, nasın en kötüsü.
    EŞFA' En çok şefaat eden. En şafi.
    EŞFA Hastalığı def'e çok faydalı, şifa-bahş olan.
    EŞFAK Daha fazla şefkatli. Çok şefkatli.
    EŞFAR (Şüfr. C.) Göz kapağının kenarları, kirpik yerleri.
    EŞGAL (Şugl. C.) İşler. Meşguliyetler.
    EŞGAL-İ MÜHİMME Ehemmiyetli ve mühim işler.
    EŞHA şefkat.
    EŞHAD Şevâhidler. Şâhitler. (Bak: Alâ-ruûs-il eşhâd)
    EŞHAR f. Kalye taşı denilen radyom hamızı. * Nişadır.
    EŞHAS (Şehs. C.) Şahıslar. Kişiler.
    EŞHAS-I MA'RUFE Tanınmış kişiler, bilinen şahıslar.
    EŞHEB Kır (at). Kır, çil renkte olan aslan. * Güç iş. * Soğuk gün. * Bir nesnenin kenarı.
    EŞHEL Kırmızı ile karışık koyu mavi, elâ. * Elâ gözlü adam.
    EŞHER (Şehir. den) Çok meşhur, pek fazla tanınmış, en şöhretli olan.
    EŞHÜR (şehr. C.) Aylar.
    EŞHÜR-ÜL-HACC Hac ayları mânâsına gelen bu kelime; İslâmiyetten evvel Kâbenin tavaf edildiği; Şevval ve Zilka'de ile Zilhicce ayından da alınan 10 günle cem'an 70 günlük zamana verilen addır.
    EŞHÜR-ÜL HURUM İslâmiyetten evvel Arab kabileleri arasında vuruşmanın ve muharebenin haram kılındığı Zilka'de, Zilhicce, Muharrem ve Receb ayları.
    EŞİ'A (Şuâ. C.) Şualar. Aydınlıklar.
    EŞİDDA Çok şiddetli sert olanlar. Pek şiddetli davrananlar.
    EŞİHA f. At kişnemesi.
    EŞİR Pek sevinçli, çok mesrur. * Kibirli, mütekebbir kimse.
    EŞİRRA Çok şerliler. Çok kötü insanlar. Çok şerli mahluklar.
    EŞ'İYA (A.S.) Beni-İsrail peygamberlerindendir. (M.Ö. 759-700) tarihlerine kadar Beni-İsrail arasında peygamberlik yapmış, birçok mucizeler göstermiştir. Zamanının padişahı tarafından takib ettirilerek bir ağaç oyuğunda gizli olduğu halde, ağaçla beraber biçki ile kesilerek şehid edilmiştir. 66 babdan ibaret kitabında İsa'nın (A.S.) geleceğini müjdelediğinden hıristiyanlar arasında Eş'iyanın İncili diye şöhret bulmuştur. (K. A'lâm)
    EŞK f. Gözyaşı. Dem.
    EŞK-İ ŞÂDİ Sevinçle ağlayış. Sevinçten dökülen gözyaşı.
    EŞK-İ TARAB Sevinçten dolayı akan gözyaşı.
    EŞK-İ TEESSÜR Teessürden dolayı akan gözyaşı.
    EŞKA En şaki, haydut, eşkiya, katı-üt tarik.
    EŞKAH Kırmızı yüzlü (adam). al renkli (at).
    EŞKÂL (Şekil. C.) Şekiller, kılık.
    EŞKÂL-İ HAYAT Hayatın şekilleri.
    EŞKÂL-İ ZEMAN Zamanın şekilleri. * Ahmet Rasim'in bir romanı.
    EŞK-ALUD f. Gözü yaşlı.
    EŞKAR Mavi gözlü ve sarı tenli kimse. * Yelesi ve kuyruğu kırmızı olan sarı at.
    EŞK-BAR f. Çok ağlayan. Çok gözyaşı döken.
    EŞK-EFŞAN f. Çok ağlayan, gözyaşı döken.
    EŞKEL Gözlerinin akı kırmızılı olan adam. * Beyaz koyun.
    EŞKELE Hâcet.
    EŞKİYA Şakiler. Yol kesenler. Asiler. Allah'a veya kanunlara isyan edip kötülük yapanlar. Haydutlar, anarşistler, âsiler. Hak ve kanunlara baş kaldıranlar, Allahın emirlerine karşı gelenler.
    EŞKİL Yaban soğanı.
    EŞK-RÎZ f. Gözyaşı döken, ağlayan.
    EŞKU (şekâ. dan) şikâyet ediyorum (mealindedir).
    EŞKU(B) f. Tavan. * Tabaka, kat, derece, mertebe.
    EŞK-VER f. Ağlayan, gözyaşı döken.
    EŞMAT Saç ve sakallarına kır düşmüş olan.
    EŞME Kumsal yerde kaynayan pınar.
    EŞMEL Daha şâmil. Çok şeyleri içine alan. Daha çok kaplamış.
    EŞNA f. Yüzücü, yüzgeç. * Kıymeti büyük olan mücevher.
    EŞNA' Daha şeni. Çok çirkin ve fena.
    EŞNE Ağaç yosunu.
    EŞNEB Dişleri inci gibi beyaz olan adam.
    EŞRAF (şerif. C.) Şerefliler. İleri gelen büyükler.
    EŞRAF-I BELDE Memleketin ileri gelenleri.
    EŞRAK Ortaklar. şerikler.
    EŞRAR Tahribçiler. Kötülük edenler. * Kötü şeyler. şerliler.
    EŞRAT Nişanlar. Alâmetler. şartlar.
    EŞRAT-I SAAT Kıyâmet alâmetleri. (Bak: Kıyâmet).
    EŞREF En şerefli. Daha şerefli. En iyi, en güzel.
    EŞREF-İ MAHLUKAT Mahlukatın en eşrefi, yaradılmışların en şereflisi. İnsan.
    EŞREF-İ SAAT Saatlerin şereflisi. Uğurlu ve işlerin rast gittiği, dua ve dileklerin kabul edildiği an.
    EŞREM Burnu yirik. * Üst dudağı yarık olan.
    EŞREŞ Muhalefet eden, karşı gelen.
    EŞRİA (Şirâ. C.) Yelkenler.
    EŞRİBE (Şerâb. dan) İçilecek şeyler, şerablar.
    EŞTAT (Şetit. C.) Takımlar, fırkalar, bölümler. Esnaf, sınıflar. Çeşitler, cinsler, neviler.
    EŞTAT-I ULUM İlimlerin nevi'leri, çeşitleri.
    EŞTER Yırtlak gözlü.
    EŞÜDD Büluğa gelmek mertebesi.
    EŞVAK Dikenler. (Nebat) * Tıb: Kemiklerin uzaması.
    EŞVAK (şevk. C.) şiddetli arzular, istekler, neşveler.
    EŞVAT (Şavt. C.) Sıçrayışlar, zıplamalar, koşmalar, koşuşmalar. * Kâbe-i Muazzama'yı yedi defa tavaf etme, etrafını dolaşma.
    EŞVE Gözü değen kişi.
    EŞVEŞ Göz ucuyla bakan kişi. * Yüksek bina.
    EŞYA (Şey. C.) (Bu kelime, Türkçede müfret gibi kullanılır.) Ev döşemeye mahsus halı, dolap v.s. * Elbise, yatak, çamaşır gibi malzemeler. * Yük, yük eşyası.
    EŞYÂ' (Şia. C.) Bölükler, bölümler, kısımlar, neviler, fırkalar, tabakalar, cinsler, çeşitler. Cemaatler, cemiyetler, topluluklar. * Yardımcılar.
    EŞYAH (Şeyh. C.) Şeyhler, ihtiyarlar, yaşlılar, pir-i fâniler.
    EŞYEB (Şeyb. den) Saçı sakalı ağarmış, yaşlanmış olan kişi. İhtiyar.
    EŞYEM Yüzünde ve vücudunda çok beni olan adam.
    ETA Kavak ağacı.
    ETAJER Fr. Kapaksız ve rafları olan taşınabilir dolap.
    ETAN f. Dişi eşek. * Bir kısmı havada, bir kısmı suyun içinde kalan kaya; yosunlu taş. * Kuyu kenarında üstüne oturup su içmeye mahsus taş.
    ETAVE Gelmiş, geçmiş, gelen, misafir, garib, gariban, kimsesiz, biçare.
    ETBA' Tâbi olanlar, bağlı olanlar, emri altında bulunanlar. (Cenâb-ı Hakka ve Resul-ü Ekreme (A.S.M.) tâbi ve muti olan veli bir üstâdın ve bir mürşid-i ekmelin gösterdiği Hak ve hakikat, iman ve Kur'ân yolunda gidenler, ona tâbi' olanlar.)
    ETBAK (Tabak ve Tabaka. C.) Yemek tepsileri, sofraları. Büyük sahanlar. * Tabakalar, dereceler, mertebeler, katlar. * Kabileler, kavimler, aşiretler.
    ETELAN Adım birbirine yakın olmak.
    ETEMM Tam, en mükemmel, hiç noksansız.
    ETENAN Adım birbirine yakın olmak.
    ETENE Hayvanlarda ana ile cenin arasındaki kan alış-verişini temin eden organ. * Bitkilerde yumurtacıkların yumurtalığa yapışık bulundukları doku.
    ETEYEMMENÜ (Teyemmün. den) Ben kendimi teyemmün ediyorum (meâlindedir). (Bak: Teyemmün)
    ETFAL (Tıfl. C.) Çocuklar, tıfıllar.
    ETFAL-İ BAĞ Yeni yetişen körpe hâlindeki fidanlar.
    ETFAL-İ MEKÂTİB Mekteb çocukları, okul talebeleri.
    ETFALİYET Çocukluklar. Çocukluk halleri.
    ETHAL Kâbe-i Şerif yakınında bir dağın adı. * Bulanık su veya şerbet.
    ETİ Bir kişinin bir yere su iletmek için yaptığı ark. * Sel.
    ETİBBA Tabibler, tıb ilmini bilenler, doktorlar.
    ETİBBA-İ HASSA Saray hekimleri, saray doktorları.
    ETİKET Fr. Bir şeyin cinsini, miktarını veya fiyatını belli etmek için üzerine konan küçük yafta. * Teşrifat, görgü.
    ET'İME (Taam. dan) Yemekler, taamlar, yenecek şeyler.
    ET'İME-İ LEZİZE Lezzetli yemekler.
    ETİME (C.: Etâyim) Ateş yakacak yer.
    ETİR Günah.
    ETKA (Taki. den) Allah korkusu ile günahtan çok fazla çekinen. Haram veya helâl olduğunu iyice bilmediği şüpheli şeyleri yapmayan. Günah işlemeyen. Her şeyde Cenab-ı Hakk'ın rızasını gaye ve maksad edinen.
    ETKIYA (Taki. C.) Çok takvâ sâhibi olanlar. Takiler. Takvâda çok ileri giden mes'ud kimseler.
    ETLA' Uzun boylu.
    ETLAD Evde doğan câriyeler. * Eski mal. * Damızlık denilen doğurucu hayvan.
    ETMESEH Karanlık, sessiz gece.
    ETNAB (Tınb. C.) Çadır ipleri. * Ağacın kök damarları. * Vücudun sinirleri.
    ETNİK yun. Bir kavim, bir ırkla ilgili olan. İslâmiyet, kavmiyeti ve ırkçılığı reddeder. Etnik bölücülüğe karşı en kuvvetli siper, İslâm şuuru ve kardeşliğidir.
    ETNOGRAFYA (Etnografi) yun. Kavmiyyat. Kavimlerin, milletlerin gelişmesini, terakkisini ve has vasıflarını inceleyen, onların kültürlerinden bahseden ilim kolu.
    ETNOLOJİ yun. Kavimleri, ayrı dil ve ırktan toplumların hayat ve özelliklerini inceleyen ilim. Önce hristiyan misyonerleri dinlerini yaymak için kavimlerin özelliklerini öğrenme ihtiyacını duymuşlar ve onların zayıf damarlarından faydalanmayı düşünmüşlerdir. 19.yy.dan itibaren ilmî gaye ile araştırmalar yapılmıştır. Bugün siyasî ideolojiler yayılmak amacı ile, etnik, kavmî hususiyetler ve zaaflardan istifade ederler.
    ETRA Dere gibi akan su.
    ETRAB (Tırb. C.) Hep bir yaşıt olanlar, akranlar.
    ETRAD Kaşları kılsız olan kimse.
    ETRAF (Taraf. C.) Taraflar, yanlar, canibler, yönler, uçlar, kıyılar.
    ETRAF-I ERBAA Dört taraf. (Sağ, sol, ön, arka.)
    ETRAF (Türfe. C.) Nazik ve zarif şeyler. * Lezzetli taamlar, güzel yemekler.
    ETRAH (Terah. C.) Tasalar, kederler, elemler, gamlar, üzüntüler, sıkıntılar, ıztırablar.
    ETRAK (Türk. C.) Türkler.
    ETRAS (Türs. C.) Türsler, harpde kullanılan kalkanlar.
    ETRİBE (Turab. C.) Topraklar.
    ETRİKA (Tarik. C.) Tarikler, yollar, caddeler. * Sebepler, vesileler, vasıtalar. * Maişeti te'min etmek için tutulan meslekler, geçinmek için yapılan işler.
    ETT Galip olmak.
    ET-TAHİYYATÜ Bütün mahlukatın hayatları, kal ve hâl dilleri ile Hâlıkları olan Allah'a (C.C.) karşı yaptıkları hamdler, şükürler, mânevi hayat hediyeleri. (Bak: Tahiyye)
    ETTAR Kasnakçı.
    ET-TEVVAB Tevbeleri kabul edici olan Allah. Kendine tevbe ve rücu' eden kulları çok. Tevbeyi kabulde çok beliğdir. Tevbe edeni hiç günah yapmamış gibi afv u rahmeti ile bahtiyar eder.
    ETTUN (C.: Etâtin) Hamam külhanı.
    ETUM Su kaplumbağası.
    ETÜD Fr. İnceleme, tetkik etmek. * Musikide didaktik maksatla bestelenmiş eser.
    ETVAK (Tavk. C.) Kadın gerdanlıkları. * Hindistan cevizinin sütü.
    ETVAR (Tavır. C.) Tavırlar, haller, davranışlar.
    ETVAR-I NÂ-LÂYIKA Uygunsuz ve münasebetsiz hareketler.
    ETVAS (Tâus. C.) Tavus kuşları.
    ETYAB (Bak: Atyeb)
    EV Şek, tahayyür, ibham, istisnâ, şart, teb'iz için kullanılan harf-i atıf. "yahut, veya, meğer ki, bel, belki ister" gibi kelimelerle türkçeye terceme edilebilir.
    EVABİD (Abide. C.) Abideler. (Bak: Abide)
    EV'AC Geniş, vâsi.
    EVAGİ (Agıye. C.) Bahçe, tarla ve bostanları sulamak için açılan arklar, su akıtılacak yerler.
    EVAHİR Ahirler, ayın son günleri, sonlar.
    EVAHİR-İ RAMAZAN Ramazan ayının sonları, son günleri.
    EVAİL Başlangıçlar, önler, evveller, eskiler.
    EVALİ Çok iyi ve münâsib olanlar. Evlâlar.
    E'VAM (Bak: A'vam)
    EVAM f. Ödünç, borç. * Renk, levn.
    EVAMİR Emirler, emredilenler, vazifeler. (Bak: Emr)
    EVAMİR-İ TEKVİNİYE Tekvine âit emirler.(Fıtrat yalan söylemez. Bir çekirdekteki meyelân-ı nümuv der: "Ben sünbülleneceğim, meyve vereceğim", doğru söyler. Yumurtada bir meyelân-ı hayat var. Der: "Piliç olacağım", Biiznillâh olur, doğru söyler. Bir avuç su, meyelân-ı incimad ile der: "Fazla yer tutacağım", metin demir onu yalan çıkaramaz, sözünün doğruluğu demiri parçalar. Şu meyelânlar iradeden gelen evâmir-i tekviniyenin tecellileridir, cilveleridir. M.) (Bak: Emr-i tekvinî)
    EVAN (Bak: Avân)
    EVANİ Kapkacaklar, kaplar.
    EVAR(E) f. Hükümet dairelerine ait defterler, resmî defterler. * İmaret.
    EVARİN f. Güzel olmayan, çirkin.
    EVASIT (Evsât. C.) Vasatlar, orta hal ve vaziyetler.
    EVAVİN (İyvan. C.) Büyük salonlar, sofalar, holler. Kasırlar, köşkler.
    EVB Dönülmesi lâzım gelen yere dönmek. * Kasd. İstikamet.
    EVBAR f. Yutma, yutuş.
    EVBAŞ Mahalle çapkını. Şahısların rezilleri. * Muhtelif yerlerden gelmiş, toplanmış bir cemaat, bir bölük.
    EVBAŞAN (Evbaş. C.) Aşağılık kimseler, âdi kişiler, alçak ve rezil insanlar. Ayak takımları.
    EVBE Rucu etmek. Geri çekilmek, dönmek.
    EVC Bir şeyin en yüksek derecesi, en yüksek noktası. Zirve. * Koz: Seyyare mahreklerinin merkezden en uzak noktaları.
    EVC-İ BÂLÂ En yüksek nokta.
    EVC-İ RİF'AT Yüksekliğin son noktası, zirvesi, tepesi.
    EVCA' (Veca. C.) Ağrılar. Acılar. Sızılar.
    EVCA-İ BATN Karın ağrıları.
    EVCA-İ ŞEDİDE Şiddetli ağrılar.
    EVCAR İçinde gizlenmek için avcılar tarafından yapılan siperler, çukurlar.
    EVCEB Çok vacib. Çok gerekli. Çok lüzumlu.
    EVCEB-İ VECÂİB Lüzumluların en lüzumlusu, en çok lüzumlu olan şey.
    EVCEDETHU-L ESBAB (İcad. dan) "Onu sebepler icadediyor. Sebepler bu şeyi icadediyor." mânasında dinsizliği ima eden bir söz.
    EVCEH En vecihli, çok uygun, en münâsebetli.
    EVCEH-İ AKVÂL Sözlerin en uygunu, kavillerin en münasebetlisi.
    EVCEL Çok korkak adam. Cesaretsiz kişi.
    EVCER Çok çekingen, utangaç kimse.
    EVC-GİR f. Yükselen, yükseğe çıkan.
    EVC-PERVAZ f. Yüksekte uçan.
    EVCÜMEND f. Top, küme, yığın, toplanma. * Toplu, idareli, evini muntazam tutan. Hanesini iyi ve tertipli bir hâlde bulunduran.
    EVDA Yaban faresi. * Kursağının tüyleri beyaz olan güvercin. (Bak: Kası'a)
    EVDA Ednâ.
    EVDAD (Vedid. C.) Sevgililer, sevilenler.
    EVDİYE (Vâdi. C.) Vâdiler. Dereler.
    EVED Kuvvet. Ağır yük götürmek. * Eğrilik.
    EVEND f. Kap. Kabkacak.
    EVFA Çok vefalı. Çok sadakatli. Ahdine vefası kuvvetli. * En çok. Pek tamam. * Tam yetişmek.
    EVFAD Çeşitli fırkalar.
    EVFAK Daha muvafık. En uygun. En muvafık.
    EVFER (Vâfir. den) Çok. Bol.
    EVGAD (Vagd. C.) Ahmaklar, eblehler, salaklar, bönler, akılsızlar.
    EVGENC f. Nedâmet, pişmanlık, pişman olma hâli.
    EVHAD Vahid. Tek.
    EVHAL (Vahal. C.) Sıvalar, balçıklar, çamurlar. * Mekânlar, hâneler, evler, durulacak veya oturulacak yerler.
    EVHAM Olmayan bir şeyi olur zannı ile meraklanma. Üzüntü. Vehimler. Kuruntular. Zarar ihtimâli çok az olan bir şeyden meraklanma ve üzülme.
    EVHAMIN MÜDAFAASI Vehimlerin def'edilmesi, kuruntuların kovulması.
    EVHAM-SÂZ f. Evham veren.
    EVHAŞ Daha vahşi. En vahşi.
    EVHAŞ Nefret veren şey.
    EVHEN En gevşek, çok zayıf, pek dayanıksız, kuvvetsiz tâkatı kalmamış.
    EVİDDA Ahbablar. Hâlis ve sâdık dostlar.
    EVİL Siyaset.
    EVİND f. Hud'a, hile, aldatma, oyun.
    EVİY Yerleşme. Yerine gelme. Koruma.
    EV'İYE (Viâ. C.) Mahfazalar, kaplar, gizlemeye veya saklamaya yarayan şeyler. * Damarlar.
    EV'İYE-İ ŞA'RİYYE Tıb: Siyah ve kırmızı kan damarları arasındaki gayetle ince olan damarlar.
    EV'İYE-İ VERİDİYYE Tıb: Siyah kan damarları.
    EVK (C: Evâk) Ağırlık, yük. * İçinde su biriken çukur yer.
    EVKAF (Vakıf. C.) Allah yoluna hizmet için verilip devamlı bırakılan şeyler. Sahibi tarafından şeriata uygun olarak bir hayır iş ve hasenata tahsis olunmuş mülk veya mallar. (Bak: Vakıf)Osmanlı devletini asırlar boyu kuvvetli bir devlet olarak ayakta tutan kuruluşlardan biri de vakıftır. Osmanlı tarihini inceleyen batı tarihçileri vakıf kuruluşlarına hayran kalmışlar ve kendi ülkelerinde bunun örneklerini kurmaya başlamışlardır. Amerika'da kurulmuş önemli vakıflar hâlen vardır. Vakıf müessesesini komünizme karşı çok mühim bir set olarak görmektedirler. Atalarımızın bu hayır kuruluşlarının bugün memleketimizde takdir edilmesi ve ihmâl edilmemesi gereklidir.
    EVKAF-I HÜMAYUN Tar: Padişahların ve onlara mensub olan kişilerin bıraktıkları vakıflar.
    EVKAF-I MAZBUTE İdaresi Evkaf Nezareti'ne ait olan vakıflar.
    EVKAR (Vekr. ve Vekre. C.) Kuş yuvaları.
    EVKAS Boynu kısa olan.
    EVKAŞ Ayak takımı. Terbiyesiz, ahlaksız, adi ve alçak kimse.
    EVKAT (Vakit. C.) Vakitler.
    EVKAT-I HAMSE Beş vakit. Sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarının kılındığı vakitler.
    EVKAT-I MUAYYENE Belli vakitler, belli zamanlar.
    EVKAT-I SALÂT Namaz vakitleri.
    EVKED Pek te'kitli, çok kuvvetli, en kavi.
    EV-KEMA KAL Söylediği gibi. Söylendiği gibi. * Hadis-i Şerifi lâfzı ile aynen nakletmekte bir hata olmuşsa, mes'uliyetten kurtulmak için bu kelâm söylenir. "Bu naklettiğim hadisin metninde yanlışım varsa Peygamber (A.S.M.) aslında nasıl söylemiş ise aynen onu kastediyorum" demektir.
    EVKES Pinti ve soysuz kişi.
    EVL (Bak: Te'vil)
    EVLA Daha iyi, birincisi, başta gelmesi lâzım geleni.
    EVLÂD (Veled. C.) Veledler. Çocuklar.
    EVLÂD-I VATAN Vatan çocukları.
    EVLÂD-I ZÜKUR Erkek çocuklar.
    EVLADİYET Evlâda mahsus, evladlık, bünüvvet.
    EVLADİYYE Evlatlık, evlada mahsus. * Mc: Çok sağlam ve dayanıklı ev veya eşya.
    EVLAD Ü IYAL Çoluk çocuk. Evlâdlar ve karısı.
    EVLAK Delilik, cünun.
    EVLEVİYET Daha öncelik. Başta gelir olmak. Daha beğenilir. Daha münâsip olmak.
    EVLİYA (Veli. C.) Veliler. Nefsine değil, dâimâ Cenab-ı Hakk'ın rızâsına tâbi olmağa çalışan, ibâdet ve taatta, takvâ ve riyâzatda çok yüksek mertebelere ulaşıp Allahın (C.C.) mahbubu ve karibi olan büyük ve ender zâtlar. (Bak: Veli)
    EVLİYA-İ İZÂM Büyük evliya.
    EVLİYA-İ UMUR İş başında bulunanlar, işleri idâreye vazifeli olanlar.(Ey evliya-i umur! Tevfik isterseniz, kavânin-i Âdetullaha tevfik-i hareket ediniz. Yoksa tevfiksizlik ile cevab-ı red alacaksınız. Zira, mâruf umum Enbiyanın memâlik-i İslâmiye ve Osmaniyeden zuhuru, Kader-i İlâhinin bir işaret ve remzidir ki; bu memleket insanlarının makine-i tekemmülâtının buharı diyanettir. Ve bu Asya ve Afrika tarlasının ve Rumeli bostanının çiçekleri, ziya-yı İslâmiyet ile neşv ü nema bulacaktır. H.)
    EVLİYA ÇELEBİ Kütahya'lı olup, Mi: 25 Mart 1611'de doğmuştur. Meşhur eseri; Seyahatnâme'sidir.
    EVN Yab yab yürümek. * Vakarlı, sessiz ve ciddi olmak. * Heybenin bir gözü. * Denk.
    EVRA f. Hisar, kal'a, kale.
    EVRAD Virdler. (Bak: Vird)
    EVRAK (Vakar C.) Sahifeler. Yapraklar.
    EVRAK-I HAVÂDİS Cerideler, gazeteler.
    EVRAK-I NAKDİYYE Kağıt paralar.
    EVRAK (C: Vuruk) Sivri ve uzun dişli. * Yüzü renkli güvercin. * Siyahı beyazına galip olan at ve deve. (Müe: Vürka)
    EVRAM (Verem. C.) Veremler, vücudda hasıl olan yumrular, şişler.
    EVRAN Biçme, ölçü, mikyas, tahmin, keşif, biçim, endam, tenasüb.
    EVRE f. Elbisenin dış yüzü.
    EVRE Ahmak kimse.
    EVREK f. Çocukların ağaca ip takmak suretiyle yaptıkları salıncak.
    EVRENCEN f. Kadın bileziği.
    EVREND f. Hile, aldatma, hud'a, oyun. * Nam, şan, şeref. * Serir, erike, taht.
    EVRENG f. Taht, evrend. * Şan, şeref, nâm. * Zinet, süs. * Akıl, irfan. * Ağaç kurdu. * Hoş hâllilik, hâlin hoşluğu. * Hile, desise, hud'a, aldatma, oyun. * Yakışıklılık.
    EVRENG-NİŞİN f. Tahtta oturan, hükümdar.
    EVRENG-ZİB f. Tahtı süsleyen. Hükümdar, padişah.
#30.11.2006 21:37 0 0 0
  • ESMA-İ İLÂHİYE Allah'ın isimleri.(Herşeyden Cenab-ı Hakk'a karşı pencereler hükmünde çok vecihler var. Bütün mevcudatın hakaikı, bütün kâinatın hakikatı, esma-i İlâhiyeye istinad eder. Her bir şeyin hakikatı, bir isme veyahut çok esmâya istinad eder. Eşyadaki san'atlar dahi, herbiri birer isme dayanıyor. Hattâ hakiki fenn-i hikmet, "Hakîm" ismine ve hakikatlı fenn-i tıb "Şafi" ismine ve fenn-i hendese, "Mukaddir' ismine ve hâkezâ.. Herbir fen, bir isme dayandığı ve onda nihayet bulduğu gibi, bütün fünun ve kemalât-ı beşeriye ve tabakat-ı kümmelîn-i insaniyenin hakikatları, esma-i İlâhiyeye istinad der. Hattâ muhakkıkin-i evliyanın bir kısmı demişler: "Hakiki hakaik-i eşyâ, esma-i İlâhiyedir. Mâhiyet-i eşya ise, o hakaikın gölgeleridir. Hattâ birtek zihayat şeyde, yalnız zâhir olarak yirmi kadar esma-i İlâhiyenin cilve-i nakşı görünebilir. S.)
#30.11.2006 21:37 0 0 0
  • ESMA-ÜL HÜSNA Allah'ın isimleri. Cenab-ı Hakk'ın güzel isim ve sıfatları. Aşağıdaki fıkrada Esma-i Hüsna'dan bazıları zikrediliyor:(... Hem alâkadar olduğun ve perişaniyetlerinden müteessir olduğun; senin bir nevi hânen ve içindeki mevcudat, senin o hânenin ünsiyetli levazımatı ve sevimli müzeyyenatı hükmünde olan dünyayı ve içindeki mahlukatı kemâl-i hikmet ile tanzim ve tedbir ve terbiye eden Zâtın, Hakîm ismine ve Mürebbi ünvanına senin ruhun ne kadar muhtaç, ne kadar müştak olduğunu dikkat etsen anlarsın. Hem bütün alâkadar olduğun ve zevalleriyle müteellim olduğun insanları, mevtleri hengâmında adem zulümatından kurtarıp şu dünyadan daha güzel bir yerde yerleştiren bir Zâtın Vâris, Bâis isimlerine, "Bâki, Kerim, Muhyi ve Muhsin" ünvanlarına ne kadar ruhun muhtaç olduğunu dikkat etsen anlarsın.Cenab-ı Hakk'ın adl ve hikmet içindeki ism-i Hak ve Rahmânirrahim'in cilvesini görmek istersen, bahar mevsiminde zeminin yüzünde çadırları kurulmuş, muhteşem dört yüzbin milletten mürekkeb nebatat ve hayvanat ordusuna bak ki; bütün o milletler, o taifeler, birbiri içinde oldukları halde, herbirinin libâsı ayrı, erzakı ayrı, silâhı ayrı, tarz-ı hayatı ayrı, talimatı ayrı, terhisatı ayrı oldukları halde ve o hâcâtlarını tedarik edecek iktidarları ve o metâlibi isteyecek dilleri olmadığı halde, daire-i hikmet ve adl içinde, mizan ve intizam ile Hak ve Rahman, Rezzak ve Rahim, Kerim ünvanlarını seyret, gör. Nasıl hiçbirini şaşırmıyarak unutmıyarak, iltibas etmiyerek terbiye ve tedbir ve idare eder...İşte böyle hayret verici muhit bir intizam ve mizan ile yapılan bir işe, başkalarının parmakları karışabilir mi? Vâhid-i Ehad, Hâkim-i Mutlak, Kâdir-i Külli Şey'den başka bu san'ata, bu tedbire, bu rububiyete, bu tedvire hangi şey elini uzatabilir? Hangi sebeb müdahale edebilir? S.)
#30.11.2006 21:36 0 0 0
  • ESBAB (Sebeb. C.) Sebebler. Bir şeye vâsıta olanlar. Sebeb olanlar. (Evet, izzet ve azamet ister ki; esbab, perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve Celâl ister ki; esbab, ellerini çeksinler te'sir-i hakikiden. M. N.)(Cenab-ı Hak, müsebbebatı esbaba bağlamakla, intizamı, temin eden bir nizamı kâinatta vaz'etmiş. Ve her şeyi, o nizama müraat etmeğe ve o nizamla kalmaya tevcih etmiştir. Ve bilhasa insanı da, o daire-i esbaba mürâat ve merbutiyet etmeğe mükellef kılmıştır. Her ne kadar dünyada, daire-i esbab, daire-i itikada galip ise de; Ahirette hakaik-i itikadiye tamamen tecelli etmekle, daire-i esbaba galebe edecektir. Buna binaen, bu dairelerin herbirisi için ayrı ayrı makamlar, ayrı ayrı hükümler vardır. Ve her makamın iktiza ettiği hükme göre hareket lâzımdır. Aksi takdirde daire-i esbabda iken; tabiatiyle, vehmiyle, hayaliyle daire-i itikada bakan; Mu'tezile olur ki, te'siri esbaba verir. Ve keza, daire-i itikadda iken, ruhuyle, imaniyle daire-i esbaba bakan da, esbaba kıymet vermeyerek Cebriye mezhebi gibi tenbelcesine bir tevekkül ile nizâm-ı âleme muhalefet eder. İ.İ.)

    ESBAB-I FESHİYYE Huk: Bir i'lâmın istinaf suretiyle bozulmasını icabettiren sebepler.
    ESBAB-I HAKİKİYE Gerçek sebepler, hakiki sebepler.
    ESBAB-I MÛCİBE Gerektiren sebebler. İcab eden sebepler.
    ESBAB-I MUHAFFİFE (Esbâb-ı mazeret) Yapılan bir cürmün ve kabahatın cezasını hafifletici sebebler.
    ESBAB-I MÜCBİRE İcbar eden, cebreden, zorlayan sebepler.
    ESBAB-I MÜŞEDDİDE Kuvvetlendiren, artıran sebepler. Cezâ hukukunda; cezâyı ağırlaştıran kanuni veya takdiri sebepler. (Esbâb-ı muhaffifenin zıddıdır.)
    ESBAB-I NAKZİYYE Bir hükmün daha yüksek bir merci tarafından bozulmasını icâb ettiren sebepler. Bozma sebepleri.
    ESBAB-I NÜZUL İnmesinin sebebleri. * Kur'an-ı Kerim âyetlerinin gelmesine (Cebrail Aleyhisselâm vasıtası ile indirilmesine) sebeb olan hâdiseler.
    ESBAB-I SAHİHA Doğru ve sahih sebepler.
    ESBAB-I SÜBUTİYE İsbata yarıyan sebepler. Sübut delilleri.
    ESBAB-I TABÎİYE Tabiattaki sebepler. (Bak: Delil-i İnâyet)
    ESBABPEREST Allah'ı unutarak sebeblere haddinden ziyade değer veren. Her şeyi bir sebebe bağlayıp, Allah'ın fâil ve her şeyin hâkimi olduğunu inkâr eden veya ona kıymet vermek istemeyen.(Arkadaş! Esbab ve vesaiti, insan, kucağına alıp yapışırsa, zillet ve hakarete sebep olur. Meselâ kelb, bütün hayvanlar içerisinde birkaç sıfat-ı hasene ile muttasıftır ve o sıfatlar ile iştihar etmiştir. Hatta sadâkat ve vefâdarlığı darb-ı mesel olmuştur. Bu güzel ahlâkına binâen, insanlar arasında kendisine, mübarek bir hayvan nazarıyla bakılmağa lâyık iken, maalesef insanlar arasında mübarekiyet değil necis-ül-ayn addedilmiştir.Tavuk, inek, kedi gibi sair hayvanlarda, insanların onlara yaptıkları ihsanlara karşı şükran hissi olmadığı halde, insanlarca aziz ve mübarek addedilmektedirler. Bunun esbabı ise, kelpte hırs marazı fazla olduğundan esbab-ı zâhiriyeye öyle bir derece ihtimam ile yapışır ki; Mün'im-i Hakiki'den bütün bütün gafletine sebep olur. Binaenaleyh, vasıtayı müessir bilerek Müessir-i Hakiki'den yaptığı gaflete ceza olarak necis hükmünü almıştır ki tâhir olsun. Çünki hükümler, hadler, günahları afveder; ve beyn-en-nas tahkir darbesini, gaflete keffâret olarak yemiştir.Öteki hayvanlar ise vesaiti bilmiyorlar ve esbaba o kadar kıymet vermiyorlar. Meselâ, kedi seni sever, tazarru' eder (senden ihsanı alıncaya kadar). İhsanı aldıktan sonra öyle bir tavır alır ki; sanki aranızda muârefe yokmuş ve kendilerinde, sana karşı şükran hissi de yoktur. Ancak Mün'im-i Hakiki'ye şükran hisleri vardır. Çünki, fıtratları Sânii bilir ve lisan-ı halleriyle ibadetini yaparlar. Şuur olsun olmasın...Evet kedinin "mır! mır! ları "Yâ Rahim! Yâ Rahim! Yâ Rahim!" dir. M.N.)
    ESBAK Geçenki, geçen, evvelki, önceki. Daha önce geçmiş olan. Evvel gelen.
    ESBAN Kadınların başlarını örttükleri güzel ve ince bir örtü. * Kadınların, yüzlerini örtükleri peçe, tül.
    ESBAT Rahatlar, huzurlar. * Haftanın son günleri.
    ESBAT (Sıbt. C.) Torunlar. Çocuğunun çocukları. Oğlunun oğulları. * Beni İsrâil kabileleri.
    ESBEL Bıyıkları uzun olan adam.
    ESBİL f. At hırsızı, at çalan.
    ESBRAN f. At süren, süvâri, at koşturan.
    ESBRİZ (Esb-riz) f. At koşusu. * Savaş meydanı.
    ESBSÜVAR (Esb-süvâr) f. Ata binmiş.
    ESBTAZ f. At koşturucu, at koşturan. * At koşturacak meydan, saha. * Her şemsî ayın onsekizinci günü.
    ESCA' (Sec'. C.) Edb: Nesirde fıkra sonlarının kafiye tarzında olan uygunlukları, vezinli nesirler.
    ESCAL (Secel. C.) İçi su dolu kovalar.
    ESCER Kırmızı gözlü kimse. * Su biriken yer.
    ESDAF Sadefler, inci kabukları. * Midye ve isridye gibi deniz mahluklarının şeffaf, parlak kabukları.
    ESDAK (Sıdk. dan) Çok sadık, doğru ve emniyetli kimse.
    ESDİKA Sâdıklar, sâdık olanlar.
    ESED Arslan, şir.
    ESEDD Sağlam, kavi, muhkem.
    ESEDÎ Arslana aid. * Üzerinde arslan resmi bulunan mâdeni para.
    ESEDULLAH Allah'ın arslanı. * Hz. Ali'nin (R.A.) bir nâmı, lâkabı.
    ESEF Hüzün, gam, nedamet, pişmanlık. Daralmak. Elden çıkan bir şey için hâsıl olan üzüntü.
    ESEFA Vâ esefâ! Eyvah, yazık!
    ESEF-HAN f. Acıyan, merhamet eden, şefkat eden, esef eden.
    ESEF-NAK f. Hüzünlü, acıklı, esefli.
    ESEKK Tavşan. * Kulağı kesik olan. * Küçük kulaklı. * Kulağı işitmeyen. Sağır.
    ESELE (C.: Eslâl-Üsül) Ilgın ağacı. * Asıl.
    ESELE (C. Eselât) Dil ucu. * Urgan ucu. Uzun süngü.
    ES'ELÜKE Senden isterim (meâlinde).
    ESENN Daha yaşlı, en yaşlı. İhtiyar.
    ESER Yapı, birinin meydana getirdiği şey. * Bir hususa dâir Peygamberimizden (A.S.M.) rivâyet bulunması. Sünen-i Resul. * Bir şeyin varlığına delâlet eden te'sir. * Meydana getirilen kitap. Kitap te'lifi.
    ESER-İ DEST El eseri, kendi kuvvet ve kudretinin eseri.
    ESER-İ HAYAT Hayat alâmeti, hayat eseri, hayat belirtisi.
    ESER-İ SAN'AT San'at eseri. San'at değeri olan eser.
    ESER-İ CEDİD Eskiden imâl edilen kâğıt cinslerinden birinin adı idi.
    ESER Serçe kuşu. Usfur. * Göbeğinde illeti olan.
    ESFA En saf, pek safi, pek temiz.
    ESFA Alnı dar at. * Tez yürüyüşlü katır.
    ESFAD (Safd. C.) Atiyye ve ihsanlar.
    ESFAR (Sefer. C.) Seferler, yolculuklar, yola gidişler. * Düşmana karşı gidişler, akınlar. * (Sifr. C.) Büyük kitaplar, ciltler.
    ESFAR-I BAHRİYYE Deniz yolculukları. Deniz seferleri.
    ESFAR-I BAÎDE Yolculuklar, uzak seferler.
    ESFAT (Sefet. C.) Sepetler.
    ESFEL En sefil, çok sefil, en alçak, en aşağı, çok fenâ.
    ESFEL-İ SÂFİLÎN Sefillerin en sefili. Cehennem'in en aşağı tabakasındakiler.
    ESFEL-İ SÂFİLÎN-İ HISSET Alçaklığın en aşağı derecesi.
    ESFELİYYET Aşağılık, âdilik, alçaklık.
    ESHA' Türlü türlü, günâ gûn, rengârenk.
    ESHA (Sahi. den) Çok cömert, fazla eli açık, pek sahi kimse.
    ESHAB (Bak: Ashâb)
    ESHAB Çekmek, cezb.
    ESHAL Misvak ağacı.
    ESHAM (Sehm. C.) Oklar. * Nasibler, hisseler.
    ESHAM-I UMUMİYE Tanzimat devrinde devletin, halka borç karşılığı olarak verdiği hisse bedelleri.
    ESHAM Küçük katreli yağmur. * Kara nesne, esved.
    ESHAM Kara nesne.
    ESHAR Seher vakitleri, seherler. Gece yarısından sonra ve tan yeri açılmazdan evvelki vakitler.
    ESHAR-I BAHAR Bahar sabahları.
    ESHED Becerikli, maharetli, mahir, açıkgöz, uyanık olan kişi.
    ESHEL Çok kolay, daha kolay, asan.
    ESHEL-İ TARİK En çıkar yol. En kolay ve kestirme olan yol.
    ESHEL-İ UMUR İşlerin en kolayı.
    ESHER Uyanık kimse.
    ESHİYA (Sahi. C.) Cömertler, sahiler.
    ESİ (C: Esât) İlaç yapmak.
    ESİD Ev önü. * Bağlanmış kapı.
    ESİF Kederli, esefli, tasalı, gamlı.
    ESİHHA' (Sahih. C.) Özürsüz olanlar, sıhhati yerinde ve vücudu sıhhatte olan kimseler.
    ESİL Şerefli, şanlı, namlı, haysiyetli, itibarlı ve otoriter kişi.
    ESİL Parlak, uzun ve dolgun yüz. * Doğru şey.
    ESİL (C.: Asal-Esail-Usul) İkindi sonrasından akşama kadar olan vakit. * Kavi, muhkem, sağlam.
    ES'İLE (Sual. C.) Sualler. Bir şey istemeler. Sorular.
    ES'İLE-İ SİTTE Altı suâl. * Risale-i Nur Külliyatından Mektubat Mecmuasında bir küçük risâlenin adı.
    ESİM (İsm. den) Günahkâr, günah işlemiş, kabahatlı, cürümlü, suçlu, yalancı kişi.
    ESİNNE (Sinân. C.) Kılıçlar, seyfler. * Süngüler. * Bileği taşları.
    ESİR Birbirine yakın olmak, mütekarib.
    ESİR Bütün kâinatta bulunan ve her tarafı kaplamış olan lâtif madde. Elektrik, ışık ve hararetin yayılmasına vasıtalık eden madde. Görülmeyen ve varlığı bütün ehl-i ilimce kabul edilen lâtif, rakik, elâstikiyeti hâiz seyyal madde.("İkisi de birbirine bitişikti, sonra ayrı ettik." mânasında olan $nın ifadesine nazaran, manzume-i şemsiye ile arz, dest-i kudretin madde-i esiriyeden yoğurmuş olduğu bir hamur şeklinde imiş. Madde-i esiriye, mevcudata nazaran akıcı bir su gibi mevcudatın aralarına nüfuz etmiş bir maddedir. $ âyeti, şu madde-i esiriyeye işarettir ki, Cenab-ı Hakk'ın arşı su hükmünde olan şu esir maddesi üzerinde imiş; esir maddesi yaratıldıktan sonra, Sâniin ilk icadlarının tecellisine merkez olmuştur. Yani esiri halkettikten sonra, cevahir-i ferd'e kalbetmiştir. İ.İ.)
    ESİR Kul, köle. Harpte teslim alınan düşman. Teslim olan.
    ESİR-İ HARB Harp esiri, harpte esir edilmiş olan.
    ESİRÂNE f. Esirce, kölece.
    ESİRE Seçkin, güzide. * İlim bakiyyesi.
    ESİRÎ Esirlik, kölelik, kulluk.
    ESİRÎ Esir ile alâkalı. Uçacak gibi hafif.
    ESİRRE Tahtlar, oturulacak yerler. * Milletin belli başlı ileri gelenleri.
    ESİS Asıl esas, hak, doğru. * Hediyeler. Armağan olarak verilen şeyler.
    ESİS Titremek. * Küp veya desti saksısı ki, içinde reyhan ekerler.
    ESİS Çok olan şey, kesir.
    ESKAB Delmek. * Ateş yakmak.
    ESKAF Uzun boylu, iri kimse.
    ESKAL (Sekal. C.) Ağır yükler, ağır şeyler. Kalabalık, ağırlık.
    ESKAL (Sakil. den) Daha sakil, en ağır, en çirkin. * Kaba, can sıkıcı.
    ESKAM (Sakam. C.) İlletler, hastalıklar, dertler.
    ESKEF (C: Esâkif) Kunduracı, eskici.
    ESKEFE Kapı basamağı, eşik.
    ESKİMO Grönland, Alaska ve Kuzey Kanada'da yaşayan bir kavmin adı.
    ESL Dikenli ağaç. * Süngü. * Hasır otu.
    ESL Karaılgın ağacı.
    ESLÂF (Selef. C.) Selefler, evvelkiler, geçmişler.
    ESLÂF-I İZÂM Evvelce gelmiş olan büyük zâtlar. (İmâm-ı A'zam, İmâm-ı Şâfii gibi)
    ESLAH En sâlih, en iyi. (Bak: Aslah)
    ESLAHAKALLAH Allah seni ıslâh etsin.
    ESLAK Ağaç, şecer.
    ESLAS (Sülüs. C.) Sülüsler, üçde birler, üçde bir parçalar.
    ESLEB İnsanın vücudunda veya yüzünde bulunan ben, nokta. * Süprüntü, moloz.
    ESLEM Daha sağlam, en selâmetli, en sâlim.
    ESLEM-İ TARİK Yolun en selâmetlisi. En selâmetli yol.
    ESLİHA (Silâh. C.) Silâhlar. Muharebe ve cenk âlet ve edevâtı.
    ESLİHA-İ ATİKA Eski silâhlar, eski tip silâhlar.
    ESLİHA-İ CÂRİHA Yaralayıcı, cerh edici silâhlar. (Kılıç, kama, hançer, bıçak... gibi silahlardır).
    ESLİHA-İ CEDİDE Yeni silâhlar.
    ESLİHA-İ NÂRİYYE Ateşli silâhlar.
    ESLİHA-İ SAKİLE Top gibi ağır silâhlar.
    ESMA' Kulaklar. İşitmeler.
    ESMA' Adlar. Nâmlar. İsimler.
#30.11.2006 21:35 0 0 0
  • ENAR f. Nar meyvesi.
    ENASE Demirin yumuşak olması.
    ENASİ (Enâsiye) (İnsan. C.) İnsanlar. * Basar, göz.
    ENASİYA Bir mürekkeb ilâç.
    ENB Horlamak, tahkir etmek. Ayıplamak.
    ENBAHUN f. Sağlam, metin, muhkem, tahkim edilmiş yer. * Hisar, kale.
    ENBAN(E) f. Yiyecek çantası, heybe. Dağarcık adı verilen deri çanta.
    ENBAR f. Yığın, dolu, küme. * Gübre. Ekinlere, kuvvet vermesi için dökülen eski fışkı, hayvan tersi.
    ENBAR (Nibr. C.) Anbarlar, nibrler. İçinde çeşitli mallar saklanan kapalı mahfaza, oda.
    ENBAŞTE f. Yıkılmış, dağılmış. * Tıkanmış.
    ENBAZ (Nebez. C.) Namlar, lâkablar, takma adlar, soyadları.
    ENBAZ f. Ortak, şerik, eş.
    ENBAZÎ f. Şeriklik, ortaklık.
    ENBEL En şerefli.
    ENBER Kadın tuzluğu adı verilen ufacık kara yemiş.
    ENBERUT f. Armut.
    ENBESTE f. Koyulaşmış, katılaşmış, sıvılığını kaybetmiş. * Uyuşmuş, miskinleşmiş insan.
    ENBESTE-DEM f. Miskin, uyuşuk kişi. Tenbel, gayretsiz kimse.
    ENBİR f. Yaş ve kuru çamur.
    ENBİRE f. Üzeri toprakla sıvalı olan damlarda sıvanın altına konulan çalı, saz, talaş gibi şeyler.
    ENBİYA (Nebi. C.) Nebiler. Peygamberler (Aleyhimüsselâm.)(Eğer suâl etseniz ki: Bi'set-i enbiya ile beraber şeytanların vücudundan ekser insanlar kâfir oluyor, küfre gidiyor, zarar görüyor. "El hükmü lil-ekser" kaidesince, ekser ondan şer görse, o vakit halk-ı şer, şerdir; hattâ bi'set-i enbiya dahi rahmet değil denilebilir?Elcevab: Kemiyetin, keyfiyete nisbeten ehemmiyeti yok. Asıl ekseriyet, keyfiyete bakar. Meselâ: Yüz hurma çekirdeği bulunsa... toprak altına konup su verilmezse ve muamele-i kimyeviye görmezse ve bir mücahede-i hayatiyeye mazhar olmazsa, yüz para kıymetinde yüz çekirdek olur. Fakat su verildiği ve mücâhede-i hayatiyeye mâruz kaldığı vakit, su-i mizâcından sekseni bozulsa; yirmisi, meyvedar yirmi hurma ağacı olsa, diyebilir misin ki: "Suyu vermek şer oldu, ekserisini bozdu?" Elbette diyemezsin. Çünki o yirmi, yirmi bin hükmüne geçti. Sekseni kaybeden, yirmi bini kazanan, zarar etmez; şer olmaz. Hem meselâ : Tavus kuşunun yüz yumurtası bulunsa, yumurta itibariyle beşyüz kuruş eder. Fakat o yüz yumurta üstünde tavus oturtulsa, sekseni bozulsa; yirmisi, yirmi tavus kuşu olsa, denilebilir mi ki: "Çok zarar oldu, bu muamele şer oldu, bu kuluçkaya kapanmak çirkin oldu, şer oldu?" Hayır öyle değil, belki hayırdır. Çünkü o tavus milleti ve o yumurta taifesi, dörtyüz kuruş fiatında bulunan seksen yumurtayı kaybedip, seksen lira kıymetinde yirmi tavus kuşu kazandı.İşte nev'-i beşer bi'set-i enbiya ile, sırr-ı teklif ile, mücâhede ile, şeytanlarla muharebe ile kazandıkları yüzbinlerle enbiya... ve milyonlarla evliya... ve milyarlarla asfiyâ gibi âlem-i insaniyetin güneşleri, ayları ve yıldızları mukabilinde, kemiyetçe kesretli, keyfiyetçe ehemmiyetsiz hayvanat-ı muzırra nev'inden olan küffarı ve münafıkları kaybetti. M.) ENBİYA SURESİ Kur'ân-ı Kerim'in 21.suresi olup Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur.
    ENBUB f. Minder, döşek, yatak. Döşeme.
    ENBUDE f. İstif edilmiş, katlanmış, nizamlanmış, nizama konmuş, devşirilmiş.
    ENBUH f. Ziyade, çok, kalabalık. * Çokluk, ziyadelik, cemaat, izdiham. * Meclis, kurultay. * Kalın, yoğun. * Duvarın yıkılıp dökülmesi.
    ENBUŞE Patates gibi yerden çıkarılan şeyler. * Ağaç kökleri.
    ENBÛY f. Koklama, koku alma.
    ENBUZEN f. Asıl, esas, madde.
    ENBÜR f. Ateş veya ocağı karıştırmağa mahsus âlet.
    ENBÜRE f. Dere, çay. * Tüyü dökülmüş olan hayvan. * Dolap beygiri. * İşkembe.
    ENCAD (Necd. C.) Yüksek yerler, yüce mekânlar.
    ENCÂM Son, nihayet, netice.
    ENCÂM-I KÂR İşin neticesi, amelin sonu.
    ENCAS (Necis. C.) Pisler. Necis şeyler.
    ENCERE Gemi lengeri.
    ENCİN f. Tane tane, ufak ufak, parça parça. * Sıvacı.
    ENCİR(E) f. İncir meyvesi.
    ENCUH (Encug) f. Kıvrım. * Buruşmuş, solmuş meyve.
    ENCÜM (Necm. C.) Yıldızlar. Necmler.
    ENCÜMEN f. Cemiyet. şura. Meclis. Komisyon.
    ENCÜMEN-İ DÂNİŞ Akademi. İlim encümeni.
    ENCÜMEN-GÂH f. Cemiyet, meclis.
    ENDA' Yüksek, yüce, âlâ. * (Nedâ. C.) Nedâlar, çiğler, şebnemler.
    ENDAD (Nidd. C.) Benzerler. Emsâller. * Misiller. şerikler, eşler.(Vahdaniyet ve kudret-i İlâhiye bu kadar âyât-ı fiiliye ve kavliyesiyle zâhir ve bâhir iken, buna karşı insanlardan bazıları vardır ki, Allah'a karşı denkler, nazirler tutarlar ki onları Allah gibi severler. Emirlerine, yasaklarına, arzularına itaat ederler de Allah'a isyan ederler. Şübhe yok ki böyle yapmak gerek Allah'ı inkâr ederek olsun ve gerek olmasın, mâna-yı uluhiyette onları Allaha ortak yapmaktır. Bunların bir kısmı bu şirki açığa vururlar. Firavunlara, nemrutlara yapıldığı gibi onlara açıktan açığa ilâh, mâbud nâmını vermekten çekinmezler, Rabbimiz, tanrımız derler. Ve hatta İlâhlarının tevellüd ve tevâlüdüne kail olarak onlara aynı cinsten, mâbud payesinde oğullar, kızlar tasavvur ve isnad ederler. Diğer bir kısmı da tasrih etmeden aynı muameleyi yaparlar, onları Allah sever gibi severler, veliyy-i nimet tanırlar, onların muhabbetini mebde-i hareket ittihaz ederler. Allah'a yapılacak şeyleri onlara yaparlar. Allah rızasını düşünmeden onların rızalarını kazanmağa çalışırlar. Allah'a isyan olan şeylerde bile onlara itaat ederler.İnsanlar tarafından böyle muhabbet ile mâbud pâyesi verilen endâd o kadar çeşitlidir ki; bir taş, bir mâden parçasından, bir ot, bir ağaçtan tut, tâ, yıldızlara, ruhlara, meleklere kadar çıkar.Filvaki servet, haşmet, kuvvet, câh u ikbâl, güzellik, hüsün gibi herhangi bir ümide sebep sayılan dilberler, kahramanlar, hükümdarlar gibi insanları, Allah gibi seven ve onun uğrunda herşeyi göze alan nice kimseler vardır ki bu nokta-i şirkin putperestlik esasını, beşeriyetin en büyük yarasını teşkil eder.Hasılı, reislerini ve büyüklerini Allah sever gibi sevenler ve onları, Allahın emirlerine muhalif olan emirlerini dinliyerek Allah'a isyan edenler; bunları Allah'a nazir ve emsâl kabul etmiş olurlar ki, bütün putperestlik esası, bu muhabbet tarzındadır. E.T.) (Bak: Put, Sanemperest) ENDAD Ü EZDAD Benzerler ve zıtlar.
    ENDAHT (Endâhten. den) f. Atmak. İlka etmek. * Silâh boşaltmak.
    ENDAHTE f. Terkedilmiş, bir tarafa atılmış. Bırakılmış.
    ENDAM f. Beden. Vücud. * Vücudun tenasübü. Vücudun görünüşü. * Letafet. İntizam ve üslub.
    ENDAM-I MEVZUN Düzgün endam, düzgün beden.
    ENDAMÎ f. Vücuda uygun, bedene münasib, biçimli.
    ENDAR f. Baştan geçen bir olay, vakıa, sergüzeşt, hikâye, kıssa.
    ENDAVE f. Sıvacı malası. * Şikâyet.
    ENDAYİŞ f. Yaldızlama, sıvama.
    ENDAYİŞGER f. Yaldızcı, sıvacı.
    ENDAZ f. Atan, atmış, atıcı mânasında birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dehşet-endaz $ : Dehşet verici, korkutucu.
    ENDAZE f. Ölçü, mikyas. * Arşının bez, basma vesâire ölçmeğe mahsus küçük cinsi. (60 cm.dir) * Tahmin, takdir. * Derece, mertebe. * Mc: Hesap.
    END-BEND f. Utanmış, mahcub. * Boğum boğum, kısım kısım, parça parça.
    ENDEK f. Az, kalil. * Yaşı küçük, küçük yaşlı.
    ENDEME f. Mazideki sıkıntıları hatırlama, geçmişdeki ıztırabları tahattur etme.
    ENDER (Nâdir. den) Çok az, pek az bulunan, daha nâdir. * (C.: Enâdir) Harman yeri.
    ENDER (Zarfiyet edatıdır) f. İçinde. Derununda. Dahilinde.
    ENDEREZ f. Nasihat, öğüt, vasiyet. * Mektub.
    ENDERÎ Kalın ip, halat. * Şam yakınında bir köyün adı. * Bir dağ adı.
    ENDERUN İç, dâhil. * Kalb, içyüz, gönül. * Vaktiyle Osmanlı Sarayının iç teşkilâtı.
    ENDİŞ Düşünen, mülâhaza eden, ölçülü davranan mânasında sıfat terkiblerinde kullanılır. Meselâ: Akibet-endiş $ : Her işin sonunu düşünen.
    ENDİŞE f. Korku. Düşünce. Merak, keder, kuruntu.
    ENDİŞE-İ İSTİKBAL Gelecek zamanı düşünmekten gelen merak, üzüntü, keder. Geleceği düşünmek.
    ENDİŞE-İ MEVT Ölüm endişesi. Ölüm korkusu.
    ENDİŞNAK f. Endişeli, kederli, meyus, sıkıntılı, düşünceli.
    ENDİYE (Neda. C.) Çiyler, şebnemler.
    ENDUH (Endüh) : f. Keder, elem, gam, gussa, kaygı, sıkıntı, ıztırab, üzüntü.
    ENDUH-GÜSAR f. Kederi yok eden. Gamı, sıkıntıyı gideren.
    ENDUH-NÂK f. Kederli, sıkıntılı, gamlı, üzüntülü.
    ENDUHTE f. Biriktirmiş, biriktirilmiş. Kazanmış, kazanılmış, Hazırlanmış. * Ödenmiş.
    ENDUZ f. Kazanan, elde eden, biriktiren, toplıyan mânalarına gelir ve kelimeleri sıfat yapar.
    HİKMET-ENDUZ Hikmet kazanan.
    ENDÜLÜS (Mi: 756-1031) Dört halife devrinden sonra kurulan Emevi devleti yıkıldıktan sonra Emevilerin Afrikadan Avrupa'ya geçip şimdiki Portekiz ve İspanya'da kurdukları İslâmi devletin bir ismidir. Bunlara Endülüs Emevileri denir. Abbasilerin katliâmından kurtulan Abdurrahman ismindeki zât Afrika yoluyla İspanyaya geçerek Emevilerin orada devamı sayılabilecek Endülüs Emevi devletini kurdu. El-Dahil (muhacir) lakabiyle maruf Abdurrahmandan itibaren lll. Hişamla sona ermek üzere 16 halife gelip geçmiştir. lll. Abdurrahman'a kadar Kurtuba emirliği diye adlandırılan bu devlete bu hükümdar zamanında Emdülüs Emevi Hilâfeti nâmı verildi. Hükümdar, Emir-ül Mü'minîn ünvanını aldı. Bu devir; ilim ve irfanın zirveye ulaştığı, Avrupalıların ilim tahsili için Endülüs'e akın ettikleri devirdir. Bundan sonra Emevilerin inhitat ve sukut devri başlar. Ne kadar çalışırlarsa da kaderin fetvasıyla icraatı sona erer. (Bak: Emevi)
    ENDÜSTRİ Fr. Sanayi, imalât, sanatlar. Hammaddeyi mâmul eşya hâline getirme. Bu da ikiye ayrılır. 1- Küçük sanayi: Ev ve atölyelerde basit âlet ve makinelerle eşya imalâtıdır. 2- Büyük sanayi: Su buharı, akaryakıt, elektrik, atom enerjisi gibi büyük çapta enerji kaynaklarından faydalanılarak fabrikalarda seri hâlde ve çok miktarda yapılan imalâttır.
    ENE Ben. * Gr: Birinci şahıs zamiri. (Bak: Enaniyet)
    ENERJİ Fr. Kuvvet. Güç. Fiziki kuvvet. * Gücünü harcama isteği ve iktidarı.
    ENES Üns mânasına kullanılır ve vahşetin zıddıdır.
    ENES İBN-İ MALİK Ensardan ve Ashâb-ı Kiram'ın fakihlerindendir. Hicretin ibtidasından itibaren on sene Resul-i Ekrem Efendimizin (A.S.M.) hizmetinde bulunmakla şeref kazanmıştır.Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) 2630 Hadis-i Şerif rivâyet etmiştir. 100 yaşına kadar yaşamış, hicri 92 veya 94 senelerinde Basra'da ebedî hayata kavuşmuştur. En son vefat eden sahabe, Hazret-i Enes'tir. (R.A.)
    ENF Burun. Koku ve teneffüse mahsus âzâ. * Bir şeyin ucu veya evveli veya en şiddetlisi. * Bir şeyin sivri yeri. * Bir şeyin en şerefli olan yeri.
    ENFA' Daha nâfi. Daha menfaatli. Pek faydalı.
    ENFAL Ganimetler. Düşmandan alınan mallar.
    ENFAL SURESİ Kur'ân-ı Kerim'in 8. suresidir.
    ENFAR (Nefir. C.) Cemaatler, topluluklar, cemiyetler. Halk, ahali, kalabalıklar, izdihamlar.
    ENFAS (Nefes. C.) Nefesler. Soluklar. * Ruhlar. Canlar. * Cevherler. * Duâlar.
    ENFAS-I HAYRİYYE Hayırlı nefesler.
    ENFAS-I MA'DUDE Sayılı nefesler. İnsan hayatı. Miktarı muayyen olan ömür dakikaları.
    ENFES Daha hoş. Çok hoş. Daha iyi. Pek nefis.
    ENFES-İ ÂSÂR Eserlerin en nefisi, eserler içinde en değerli olanı.
    ENFEZ En nüfuzlu, daha tesirli.
    ENFÎ Burunla ilgili.
    ENFİYE Buruna çekilen çürütülmüş tütün tozu.
    ENFLASYON Fr. Piyasaya gerektiğinden fazla kâğıt para çıkartmaktan dolayı paranın değeri düşüp fiyatların yükselmesi.
    ENFÜS (Nefs. C.) Nefsler, ruhlar, canlar. Yaşayanlar.
    ENFÜSÎ Bir kimseye mahsus görüş ve düşünüş. Nefse, kendi hayatına aid, dâhile aid. (Subjektif) (Objektifin zıddı)(İ'lem eyyüh-el-aziz! Afaki mâlumat, yâni; hâriçten, uzaklardan alınan mâlumat, evham ve vesveselerden hâli olamıyor. Amma bizzat vicdâni bir şuura mahal olan enfüsi ve dâhili mâlümat ise evham ve ihtimallerden temizdir. Binaenaleyh merkezden muhite, dâhilden hârice bakmak lâzımdır. M.N.)
    ENGAM f. Vakit, zaman, an. Mevsim. (Aslı: Encam'dır.)
    ENGAME f. Topluluk, cemaat, kalabalık, izdiham. Toplanma yeri, meclis. * Muharebe yeri, ceng meydanı. * Oyuncular derneği.
    ENGAR f. Sanma, zan, tasavvur. şüphelenme. * Tamamlanmayan, eksik kalan iş.
    ENGARE f. Tamamlanmayan, eksik kalan iş, nakış veya taslak. * Hikâye, efsâne, roman, kıssa. * Başdan geçen bir olayı tekrarlama. * Hesap defteri. * Utanarak geri geri çekilme.
    ENGAZ f. San'atkârların kullandıkları san'at âletleri.
    ENGEL f. İlik, düğme. * Sözü sohbeti çekilmeyen kaba kimse.
    ENGEL t. (Bak: Mâni')
    ENGİHTE f. Yükseltilmiş, karıştırılmış, oynatılmış, koparılmış.
    ENGİŞT f. Kömür.
    ENGİŞTAL f. Hasta ve zayıf kimse. Dermansız, bî-derman kişi.
    ENGİZ f. Koparan, karıştıran, tahrib eden.
    ENGİZİSYON Fr. XVI. ve XVII. asırlarda Hristiyan Katolik Mezhebine âit kiliselerden alâkayı kesen veya Papa'ya karşı gelenlere yapılan -insanları arslanlara parçalatmak, fırında yakmak gibi- dehşetli işkenceler veya onları bu azaba mahkûm eden mahkemelere verilen isim. * Çok ağır ve çok zâlimce cezâya hükmeden mahkeme. * Çok ağır işkence.
    ENGÛR f. Üzüm.
    ENGÛREK f. Gözbebeği.
    ENGÜBİN f. Bal.
    ENGÜJ f. Filcilerin fili idare etmekte kullandıkları ucu eğriltilmiş demir karga burnu.
    ENGÜRUS Macar. * Macaristan.
    ENGÜŞT f. Parmak.
    ENGÜŞT-İ KİHİN Serçe parmak.
    ENGÜŞT-İ MUHANNÂ Kınalı parmak.
    ENGÜŞT-İ NİL Fakirlik, fukaralık.
    ENGÜŞT-İ SÜTÜRG Baş parmak.
    ENGÜŞTANE f. Dikiş yüksüğü.
    ENGÜŞTE f. Ekincilerin harman savurdukları âlet, yaba.
    ENGÜŞT HAİDEN f. Yok farzetmek, bir an için olmadığını kabul etmek. * Mahvetmek. * Parmakla göstermek.
    ENHA (Nahv. C.) Nahvlar, taraflar, canibler, cihetler, yanlar. * Yollar, tarikler.
    ENHAR (Nehr. C.) Nehirler, çaylar, ırmaklar. (Bak: Enhür)
    ENHAR-I AMÎKA Derin olan nehirler.
    ENHAS En uğursuz, pek uğursuz. Eş'em.
    ENHÜR (Nehr. C.) Nehirler, ırmaklar, çaylar, akarsular. (Bak: Enhar)
    ENİD Ham. * Henüz olmamış çığ nesne. * Değişik olmak.
    ENİK(A) Güzel, ince. Latif şey. Ahsen.
    ENİN Acı ve sızıdan inleyiş.
    ENİNDÂR f. İnleyen, enin eden.
    ENİR Çirkin huy, fena tabiat, kötü mizac.
    ENİS(E) (Üns. den) Dost, arkadaş, ünsiyet edilmiş olan. Alışılmış, kendisi ile ülfet edilmiş olan. Sevgili. * Sulu ve ağaçlı yerlerde bulunan ve sesi gayet hoş bir kuş. Çeşitli nağmelerde öter, kâh deve gibi kükrer ve at gibi kişner; insana alışır. * Yaban horozu.
    ENİS-İ DİL Gönül dostu.
    ENİSAN f. Boş ve mânasız yalan söz.
    ENİSE Ateş, nar, od.
    ENİSE f. Donmuş, pekişmiş şey.
    ENİSUN Türkçede hafifleterek "anason" derler.
    ENİŞE f. Hafiye, gizli polis. * Casus. Gizli haberler öğrenerek veya sırları çözerek düşmanlara haber veren kimse. * Dalkavuk, yaltakçı.
    ENİT Hased etmek.
    ENKA Daha temiz, en pâk.
    ENKAD Bir alaca kuşun adı.
    ENKAL İşkence âletleri. Bukağılar, kayıt ve kelepçeler. * Nefsin cismani alâkalara ve bedeni lezzetlere bağlanıp kalması.
    ENKAS En noksan, çok noksan, pek eksik.
    ENKAZ Yıkıntı, yıkılmış şeyin artıkları. Harabenin parçaları.
    ENKAZ-I REMİME Kazaya uğramış ve esaslı tarafları tahrib olmuş gemi veya tekne enkazı.
    ENKAZ-I ÜMMİD Ümit yıkıntısı, ye'se düşme.
    ENKEB Omuzunda yük olduğu için eğilip yürüyen. * Yanında oku ve yayı olmayan kişi.
    ENKER (Neker. den) Çok kötü, çok nefret edilen. Menfur. Müstekreh.
    ENLEM (Arz dairesi) t. Yer yüzünde herhangi bir noktanın ekvatora olan uzaklığının açı cinsinden değeri. Dünyanın büyüklüğü X. yy. başlarında Sincar sahrasında ve Kûfe civarında bir meridyenin uzunluğunu ölçmek suretiyle bulan Musa Oğulları nâmıyla tanınan Muhammed, Ahmed ve Hasan isimlerindeki üç kardeş İslâm âlimidir. Avrupa'da bu ölçme, 800 yıl sonra 1736 yılında yapılmıştır.
    ENMA (Nümuv. den) En çok, en ziyade bereketli ve büyümüş olmak.
    ENMAR (Nimr. C.) Nimrler, kaplanlar.
    ENMAS Kaşının kılları az olan kişi.
    ENMELE (C.: Enâmil) Parmak ucu.
    ENMUZEC Nümune, misâl, örnek.
    ENNANE Çok inleyen ve çok şikâyetçi olan kadın.
    ENNE Çok inleyen.
    ENNE Gr: Kat'iyyet bildirir ve kelimenin başına getirilir. (Bak: İnne)
    EN-NUR Cenab-ı Hakk'ın her çeşit nurun Halik'ı olması ve onlara nur vermesi dolayısıyla bir ismi.
    ENSA (Nesy. C.) Unutmalar, nesyler.
    ENSAB (Neseb. C.) Soylar, nesebler. Baba tarafından hısımlar.
    ENSAB (Nasb. C.) Dikili taşlar. Müşriklerin, yanında kurban kestikleri putlar.
    ENSAB Doğru boynuzlu.
    ENSAC (Nesc. C.) Nesicler. (Bak: Nesc)
    ENSAF (İnsaf. dan) Daha insaflı, çok acıyan, en merhametli.
    ENSAF (Nısf. C.) Nısıflar, yarımlar.
    ENSAL (Nesl. C.) Nesiller. Soylar. Zürriyetler. Sülâleler.
    ENSAR (Nâsır. C.) Yardımcılar. Müdâfiler. * Peygamberimiz Resul-ü Ekrem (A.S.M.) Mekke'den Medine'ye hicretinde Onun mücadelesine iştirak edip ona yardımcı, müdâfi, muhafız vaziyetini alan ve Cenâb-ı Hak'tan ve Hz. Peygamber'den (A.S.M.) yardım ve nusret dileyen Sahabe-i Kiram hazeratı. Bu Zevat-ı Kirâm Medine'deki "Evs ve Hazreç" kabilesindendirler. (R.Anhüm) Ensârullah da denir. (Bak: Ashab)
    ENSEB En lâyık, çok münasib, tam yerinde.
    ENŞAT Kovası, bir defa çekmekte çıkan, dibi yakın kuyu.
    ENTAK (Nutk. dan) Çok güzel söz söyliyen, çok iyi nutuk veren.
    ENTE Sen. (Bak: Şahıs zamiri)
    ENTELLEKTÜEL Fr. (Bak: Münevver) Aydın. Akıl ve zihinle ilgili.
    ENTERESAN Fr. Alâka çekici, dikkate lâyık, nazarı celbedici. Câlib-i dikkat.
    ENTERNE Fr. Belirli bir yerde oturmağa mecbur edilen yahut gözaltına alınan kimse.
    ENTİMEM yun. Man: Mantıkta kısaltılmış kıyas şekli. Öncül veya had denilen ve bilinen kaziyelerden biri söylenmeden sonuca varmak. Örnek: (Orucu bozdu, o halde 61 gün keffareten oruç tutması gerekir.) Burada hadlerden biri (Orucu bozan, 61 gün keffareten oruç tutar), kaziyesi biliniyor kabul edilerek söylenmiştir ve yalnız (Orucu bozdu) kaziyesinden hareket edilerek sonuç çıkarılmıştır.
    ENTRİKA İtl. Hile, gizli tedbir ve dolap.
    ENUK Kartal kuşu.
    ENUŞA f. Mecusi mezhebi. * Sevinç, sürur, neş'e. * Adalet, âdillik, doğruluk, hakdan ayrılmamaklık.
    ENUŞE f. Hoş, mes'ut, saadetli. * Genç padişah. * şarab, içki.
    ENÜK Kurşun.
    EN'ÜM (Ni'met. C.) Nimetler, iyilikler, lütuflar, ihsanlar. * Medine-i Münevverede bir mevki ismi.
    ENVA' (Nev'. C.) Neviler, çeşitler, türler.
    ENVA'-I KESİRE Çok çeşitler, çok neviler.
    ENVAH (Nevh. C.) Nevhler, ölmüş olan bir kişinin arkasından ağlayan kadınlar, matem tutan hanımlar, ağıt yakanlar.
    ENVAR (Nur. C.) Nurlar, ışıklar, aydınlıklar. Maddi veya mânevi karanlıktan kurtarmaya vâsıta olanlar.
    ENVEK (C.: Nevkâ) Ahmak.
    ENVER En nurlu, daha nurlu, çok parlak.
    ENYAB Çenenin yan tarafındaki kesici veya azı dişleri.
    ENZA' Kılsız, tüysüz kimse.
    ENZAD (Nazad. C.) Şanlı, şerefli, namlı ve tertibli kimseler. * Toprak tabakaları.
    ENZAL (Nezl ve Nizil. C.) Soysuzlar, alçaklar, âdi ve aşağılık adamlar.
    ENZAM Balıkların karınlarında peydâ olan yumurta dizileri.
    ENZAR (Nazar. C.) Bakışlar, görüşler. Seyr.
    ENZAR-I DİKKAT Dikkatli bakışlar, dikkatli görüşler.
    EPİK Fr. Mevzuu kahramanca olan yazıların frenkçe ismi.
    EPSAN f. Bileği taşı.
    EPÜRNAK f. Delikanlı, genç yiğit, bahadır.
    ER f. Eğer, şâyet, ise, olsa, olur ise... mânalarına gelir.
    ER Erken, geç değil.
    ERABET Akıllı, zeyrek ve uslu olma.
    E'RAC Anadan doğma topal, aksak.
    ERACİF Uydurma, yalan sözler. (Bak: Recefe)
    ERACİF VE EKÂZİB Yalan ve uydurma sözler.
    ERACİH (Urcuha. C.) Salıncaklar.
    ERACİZ (Ürcuze. C.) Mısraları kafiyeli, kısa vezinli şiirler, kasideler.
    ERADÎN (Arz. C.) Yerler. Arzlar, dünyalar.
    ERAHH Tırnağı yassı ve geniş olan hayvan.
    ERAİK (Erike. C.) Tahtlar. Koltuklar.
    ERAK Uykusuzluk.
    ERAKK Çok ince, ziyade rakik, ince ve yumuşak.
    ERAKK-I HİSSİYAT Duyguların en inceleri. Gizli hisler, ince duygular.
    ERAMİL(E) (Ermele. C.) Bekârlar. Dul kadınlar. Kocaları ölmüş veya boşanmış kadınlar.
    ER'AN Ahmak, bön, salak, ebleh. * Deli, çılgın. * Şaşkın, şaşırmış, taaccüb etmiş. * Uzun boylu, akılsız kişi. * Leşker. * Dağ. (Müe: Ra'nâ)
    ERANİB (Erneb. C.) Tavşanlar.
    ERANİB (Ernebe. C.) Burun uçları.
    ER'AS Zayıflığından veya yorulduğundan dolayı yab yab yürüyen kişi.
    ERAS Başı büyük olan kimse.
    ERASS Sık dişli.
    ERAVEND f. şevk, arzu, istek, taleb. * şan, nam, şöhret, meşhur olma.
    ERAYİS (Eris. C.) Çiftçiler, ekinciler.
    ERAZİL (Erzel. C.) Reziller, namussuzlar, yüzsüzler.
    ERBAA Dört.
    ERBAB f. Ulu, ulvi, âlâ. * Reis, başkan, şef.
    ERBAB (Rab. C.) Sahipler. * Rabler, Terbiyeciler. * Bâtıl ilâhlar. * Türkçede diğer bir mânası: Maharet sahibi, elinden iyi iş çıkan kimse. Bir işin ehli.
    ERBAB-I DENÂET Alçak ve rezil kimseler.
    ERBAB-I GARAZ f. Garaz sahibleri, kötü niyetliler.
    ERBAB-I SİYER Tarihçiler. Peygamberimiz Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) hayatını bilenler.
    ERBAH (Ribh. C.) Ribhler, faydalar, kazançlar, kârlar, gelirler. * Faizler.
    ERBAİN Kırk. Kırk gün devam eden kara kış.
    ERBAİYYET Dört olmak.
    ERBAŞ Ask: Subay ve assubayların dışında kalan rütbeli asker.
    ERBAUN Kırk sayısı.
    ERBED Boz renkli.
    ERC f. Kıymet, kadr, değer. * Gergedan.
    ERC Uzunluğuna yapılan ev.
    ERCA (Recâ. C.) Taraflar, yönler, cihetler.
    ERCA Çok rica edilen, pek fazla taleb edilen, çok istenilen.
    ERCAF (C.: Eracif) Yalan haber.
    ERCAH Daha üstün, daha râcih.
    ERCAL (Ricl. C.) Ayaklar.
    ERCAN Fars diyarında bir yerin adı.
    ERCEL Büyük ayaklı kişi. * Ayakları siğilli olan at.
    ERCEN Dübüründe zahmeti olan deve.
    ERCİL bot.: Ceviz-i hindi. Hindistan cevizi.
    ERCİYE Arkaya, sonraya bırakılan şey.
    ERCMENDÎ f. Haysiyetli, şerefli, itibarlı, muhterem.
    ERCUZE (Bak: Kaside-i Ercuze)
    ERCÜL (Ricl. C.) Ricller, ayaklar.
    ERCÜMEND f. Muhterem, şerefli. Muazzez.
    ERCÜVAN Erguvan çiçeği. * Kırmızı kadife. * Kırmızı şey.
    ERD f. Öfke, kahır, kızgınlık, hiddet. * Un.
    ERDA Ağaç kurdu.
    ERDE Çürük nesne.
    ERDEB f. Muharebe, ceng, cidâl, kavga.
    ERDEB Bir ağırlık ölçüsüdür. Arab ülkelerinde kullanılır. Miktarı, İstanbul kilesiyle dokuz kileyi karşıladığı gibi, kullanıldığı mahalle göre de değişir.
    ERDEM Usta gemici.
    ERDEN Bir nevi kumaş.
    ERDİYE (Rıdâ. C.) Baş örtüleri.
    ERD-ŞİR f. Eski İran hükümdarlarından bazılarının adıdır.
    EREB Hâcet, ihtiyaç. San'at.
    EREC Güzel ve hoş koku. Misk ü anber ve ıtır gibi şeylerin güzel kokusu.
    EREDA (C.: Erad-Erâdât) Ağaç kurdu. Güve.
    ER'EF Daha rauf, çok şefkatli.
    EREK Misvak ağacını çok yediğinden dolayı devenin karnı incinmek.
    EREN t. Yetişen. Ermiş. Veli.
    EREN Sevinmek, sürur.
    ERENDAN f. "Hâşâ" mânasına inkâr ifade eden bir kelimedir.
    ERENDİZ Müşteri gezegeni. Jüpiter yıldızı.
    ERES Çiftçilik, çiftçi olma.
    ER'ES Başı büyük, kocakafa.
    ERETT Peltek adam, kekeme kimse.
    ERFA' Daha yüksek, çok ulvi, en yüce.
    ERFA'-I DERECÂT Derecelerin en yükseği.
    ERFAK En ziyade yumuşak. * Arkadaş, refik olmaya en çok lâyık, elyak.
    ERFEŞ Nefsî isteklerine düşkün olan. * Kulakları uzun ve kaba (adam).
    ERGA(B) (Ergav) : f. Irmak, dere, çay, nehir, akarsu. * Su akıtmak için açılan yol, ark.
    ERGAD Maişetçe daha ferahlık. Geniş maişet.
    ERGAL Sünnet olmamış kişi.
    ERGAN Söz dinlemek.
    ERGANDE f. Hırslı, öfkeli. * İçkiye düşkün olan sarhoş.
    ERGAVAN Bir kırmızı çiçek. Ercüvân denilen kırmızı çiçekli ağaç.
    ERGEN (Bâliğ) Çocukluk çağından gençlik çağına geçmiş olan, aklı ermeğe başlamış, bâliğ.Erginlik çağına gelen müslüman genç, namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek gibi Allah'ın farz kıldığı emirlerini yerine getirmeğe mükellef (yükümlü) olur. Küçük yaştan itibaren derece derece gerekli dini bilgiyi öğrenir. Ve iyi alışkanlıklar edinirse ergenlik çağında bunlara daha kolay uyar.
    ERGİDE f. Hiddetlenmiş, kızmış, öfkelenmiş, asabileşmiş.
    ERGİDE-NİGÂH f. Öfkeli, hiddetli bakış.
    ERGİMEK (Bak: Zeveban etmek)
    ERGUN f. Sert başlı at. Hızlı ve oynak olarak giden at.
    ERGÜVAN Güzel ve parlak kızıl renkli bir çiçek. (Garbda ercuvan denilir.)
    ERHA (Rehâ. C.) El değirmenleri.
    ERHAB Vâsi, geniş, açık.
    ERHAM (Rahim. C.) Döl yatakları, rahimler. * Yakın hısımlar, akrabalar.
    ERHAM En rahim, en merhametli, en çok şefkatli.
    ERHAM-ÜR RÂHİMÎN Merhametlilerin en merhametlisi. * Allah'ın (C.C.) sıfatlarındandır.
    ERHAM Başı beyaz olan at.
    ERHAS (Rahis. den) Pek ucuz.
    ERİC Güzel koku. Misk, anber ve ıtır gibi hoş ve lâtif olan şeylerin kokusu.
    ERİD Besili, semiz.
    ERİH Râyiha-i tayyibe. Temiz ve güzel koku.
    ERİKE Taht. Padişahın tahtı. * Oturulacak yer. Koltuk.
    ERİKE-ÂRÂ f. Tahtı güzelleştiren, süsleyen (Padişah.)
    ERİKE-NİŞİN f. Tahtta oturan.
    ERİKE-PİRÂ f. Tahtı süsleyen, pâdişah.
    ERİS f. Zeki, akıllı, uyanık, zeyrek, uslu.
    ERİS(Î) Çiftçi, çift süren, ekinci.
    ERİŞ f. Bilek. * Arşın, endaze.
    ERİŞ Sakatlanan bir uzuv için yaralayandan alınan şer'i diyet. * Satıldıktan sonra kusuru ve noksanları belli olan malın, kıymetinden bunun için indirilen miktar.
    ERK Tıb: Uykusuzluk hastalığı.
    ERK Kuvvet, kudret, güç, iktidar, nüfuz.
    ERKA Ziyade yükselen. Çok yükselen.
    ERKAB Boynu kalın olan adam veya arslan.
    ERKABAN Uzun boyunlu.
    ERKAH (Rükh. C.) Rükhler, sığınılacak yerler, sığınaklar, siperler.
    ERKAM Rakamlar. Sayı işaretleri. * Yazılar.
    ERKAM-I AŞERE Sıfır da dahil olduğu birden dokuza kadar olan sayılar.
    ERKAM-I CÜMEL Ebced hesabı.
    ERKÂN (Rükn. C.) Rükünler. Esaslar. Temeller. İleri gelen kimseler.
    ERKÂN-I ASKERİYE Yüksek rütbeli askerler. Zabitler, subaylar.
    ERKÂN-I DEVLET Devletin ileri gelenleri, dünyevi makamca ileri olanları.
    ERKÂN-I HARB Harb için yetişmiş zâbit. Kurmay subay. * Harb işlerini idare eden kumandanlar. Harb erkânı.
    ERKÂN-I İSLÂMİYE İslâmiyetin esasları, temelleri, rükünleri. (Şehâdet getirmek, Namaz kılmak, Oruç tutmak, Zekât vermek ve Hacca gitmek.)
    ERKÂN-I SALÂT Namazın rükünleri.
    ERKÂN-I SEB'A Yedi rükün.
    ERKAN Sarılık denilen bir hastalık çeşidi. * Ekini ifsâd eden âfet.
    ERKAM (C.: Erâkım) Alaca yılan.
    ERKAŞ (C.: Erakiş) Siyahlı-beyazlı alaca yılan.
    ERKAT(A) (C.: Erâkıt) Aklı karalı alaca yılan. * Yer yer beyazlığı olan her kara nesne.
    ERKE Misvak ağacı. Bu ağaç sıcak memleketlerde ve bilhassa Yemende yetişir.
    ERKEB Büyük dizli. Dizleri büyük olan kimse. * Bir dizi diğerinden büyük olan deve.
    ERM Bükmek.
    ERMAGAN f. Armağan, hediye. Bir kimseye bir işteki muvaffakiyetinden dolayı verilen hediye.
    ERMAH (Remh. C.) Remhler, darbeler, vuruşlar. * (Rumh. C.) Rumhlar, süngüler, mızraklar.
    ERMAM (Rimme. C.) Çürük kemikler.
    ERMAN f. Arzu, istek, taleb. * Pişmanlık, pişman olmak, nedamet.
    ERMAN-HÂR f. Pişman olan, nedamet eden.
    ERMAS Eski ve köhne nesne. * (Remes. C.) Sallar.
    ERMAS Gözü çapaklı kişi.
    ERMED Kül rengi, gri. Boz renkli nesne. * Gözü ağrıyan adam.
    ERMEDA Ateş külü.
    ERMEL (C.: Erâmil) Ayakları siyah olan koyun. * Kadını olmayan erkek.
    ERMELE (C.: Erâmil) Erkeği olmayan kadın.
    ERMENİ Eskiden batı Asya'nın kuzey kısmında ve Avrupa'nın Asya'ya komşu olan bazı yerlerinde dağınık şekilde yaşayan bir milletti ki, İranlılar ve Romalılar tarafından birçok defa mağlub edilmeleri üzerine çeşitli yerlere dağılmışlardır. Ve bu dağılma sonucunda büyük şehirlere de yerleşerek san'at, kuyumculuk ve ticaret gibi işleri elde etmişlerdir. Ermeniler nerede varsa, bugün kendi dillerini konuşmaktadırlar. Anadolu'da yaşayanların bir kısmı Türkçe ve Kürtçeyi de iyi bilirler.
    ERMİDA' Kül.
    ERMİYE (Remi. C.) Remiler, kasırga bulutları ki, bu bulutlardan dolu yağar.
    ERMUN f. Gündelikçiye verilen peşin ücret.
    ERNEB Tavşan. * Kadın ziynetlerinden biri. * İri fare.
    ERNEBE (C.: Eranib) Burun ucu.
    ERRAC Fesatçı, müzevir, yalancı adam, sahtekâr.
    ERRAHİM En merhametli, büyük nimetler veren, verdiği nimetleri iyi kullananları daha büyük ve ebedi nimetler vermek suretiyle mükâfatlandıran Allah (C.C.)
    ERRE f. Tahta kesecek dişli âlet, bıçkı. (Küçüğüne verilen testere ismi bundan gelir.)
    ERRE-HÂNE f. Bıçkı yeri, hızar.
    ERRE-KEŞ f. Bıçkıcı.
    ERREZZAK Bütün rızıkları ve faydalanacak şeyleri yaratan ve ihsan eden Allah (C.C.)
    ERS f. Gözyaşı.
    ERS Ekmek.
    ERSAD (Rasad. C.) Rasadlar, gözlemler, gözetlemeler, gözlemeler.
    ERSAH Uylukları etsiz, zayıf (adam). * Kurt.
    ERSEM Üst dudağı beyaz olan at.
    ERSEN f. Meclis, kongre, cemiyet.
    ERSUSA Şeair-i İslâmiyeden olan ve Osmanlı İmparatorluğu zamanında kullanılan kavuk, büyük sarık.
    ERŞ Fesat, niza, ihtilaf, rüşvet. * Fışkırmak. * Tırmalamak. * Fık: Yaralanan veya kesilen bir uzuvdan dolayı verilmesi lâzım gelen diyet.
    ERŞAH Cin fikirli adam.
    ERŞED Her hali daha iyi olan. * Doğru yola diğerlerinden daha yakın olan.
    ERŞEM Yemeğin kokusundan iştahı gelep karnı acıkan (adam). * Vücuduna iğne batırıp çivit ile şekil veya resim yapan adam.
    ERTA Bir ağaç cinsidir ve yaprağıyla debbağlar sahtiyan boyarlar.
    ERTEL Peltek adam.
    ERUME (C.: Erum) Kök, anakök. Asıl, menba. * Ağacın ve boynuzun kökleri.
    ERVA' Çok güzel olan genç. * Son derece yiğit, cesur ve bahadır adam. * Korkmak.
    ERVAH (Ruh. C.) Ruhlar. Canlar.
    ERVAH-I HABİSE Habis, kötü ruhlar. Allah'a isyan eden, itaati sevmeyen anarşist ruhlar.
    ERVAH-I TAYYİBE İyi ruhlar, iyi kimselerin ruhları.
    ERVAH Halk içinde yürürken at üzerindeymiş gibi görünen uzun boylu kimse. * Adımları birbirine yakın olan.
    ERVAK (Revk. C.) Revkler, perdeler, örtüler. * Çadırlar, muvakkat olarak bezden yapılan odalar.
    ERVAK Sâfi nesne. * Uzun dişli adam.
    ERVAM (Rumi. C.) Romalılar, Roma imparatorluğu halkından olanlar, rumlar. * Rumiler, Arap diyarının haricinde bulunanlar.
    ERVEB Yoğurt.
    ERVEC Halk içinde çok geçen şey.
    ERVENAN Dik ses, sadâ. * Iztırablı, sıkıntılı, üzüntülü gün.
    ERVEND f. Tecrübe, deneme, sınama. * şeref, şan, şöhret, nam ve itibar, haysiyet.
    ERYAF (Rif. C.) Verimli, mamur, düz ve ekini bol olan yerler.
    ERZ f. Kıymet, baha, değer. Kadir ve itibar.
    ERZAK (Rızık. C) Rızıklar. Azıklar. Yiyecek içecek maddeler. İhtiyaçlar. Maddi, mânevi muhtaç olduğumuz şeyler.
    ERZAK-I ASKERİYYE Askere verilen erzak.
    ERZAL (Rezil. C.) Reziller. Kepâzeler. Herkesten hakaret ve nefret görenler.
    ERZAN f. Ucuz, değeri düşük, pahalı olmayan. * Lâyık, münâsib, muvafık, elyâk, şâyân, müstehak, uygun, yerinde.
    ERZANÎ f. Ucuzluk. * Lâyıklık, liyakat, münasiblik, muvafakat, uygunluk.
    ERZANİŞ f. Hayır ve iyilikler.
    ERZE Çam ağacı.
    ERZE f. Samanlı sıva çamuru. * Çamdan çıkarılan zift.
    ERZE-GER f. Sıvacı.
    ERZEL Daha rezil. Çok fena. Pek kötü. En rezil.
    ERZEL-İ NÂS İnsanların en rezili, en fenası.
    ERZEL-İ ÖMR İhtiyarlığın sonları, bunaklık günleri.
    ERZEN Kendisinden sopa ve baston yapılan bir cins sağlam ağaç. * Şam darısı denen beyaz ve iri cins darı.
    ERZENÎN f. Darı ekmeği.
    ERZİDE f. Pahası kesilmiş, kıymeti kararlaştırılmış, değeri belli edilmiş olan şey.
    ERZİZ f. Kalay.
    ES Koyuna iys iys demek.
    ESA' Atmak.
    ESA Merhem, tiryak, ilâç.
    ES'AB (Sa'b. dan) Pek zor, çok zor.
    ES'AB-I UMUR İşlerin en zor olanı.
    ESABE (C.: Esâib) Bir nevi ağaç.
    ESABİ' (İsbi'. C.) Parmaklar.
    ESABİ-ÜL KADEM Ayak parmakları.
    ESABÎ' (Üsbu'. C.) Haftalar, yedi günlük zamanlar.
    ES'ABÎ Gayet güzel ve beyaz göz.
    ES'AD Daha mes'ud, en bahtiyar. Daha said olan. En mes'ud.
    ESADD Menedici.
    ESAFİL (Esfel. C.) Esfeller. Sefâlet çekenler. Pek adi ve bayağı kimseler. Çok alçak olanlar.
    ESAHH En sahih. Çok doğru. İllet ve kusurdan çok uzak ve beri olan $
    ESAKIF (Üskuf. C.) Piskoposlar, başpapazlar, metropolitler.
    ESAKİF (Eskef. C.) Eskiciler, kunduracılar.
    ESAKK Yürürken dizlerini birbirine vuran.
    ESAL Tâzim etmek, övüp medhetmek.
    ES'AL Dişinin yanında zâid bir diş daha biten kimse.
    ESALE Uzun yüzlü olmak. Sarkık olmak.
    ESALİB (Üslub. C.) Üslublar. Tarzlar. Cihetler.
    ESAM Günah. * Günah için olan cezâ.
    ESAME Askerlerin. ve bilhassa Yeniçerilerin kaydı, ulüfe defteri.
    ESAMİ İsimler, adlar.
    ESAMM (C.: Summun) Kulağı sağır olan. * Katı taş.
    ESANİD İsnadlar. Senedler.
    ESANS Çeşitli yollarla bitkilerden elde edilen veya suni olarak yapılan, kokulu ve uçucu sıvı.
    ES'AR (Sı'r. C.) Narhlar. Satılan şeylerin bilinen ve değişmeyen fiatları.
    ES'AR (Su'r. C.) Yiyecek içecek artığı.
    ESAR Esirlerin ellerini bağladıkları ince kayış.
    ESARET Esirlik. Kölelik. Kullara kendini teslim etmiş olmak. Başka milletten olanlara boyun eğmek.
    ESARET-İ HAYVANÎ Hayvanlara yakışır bir esirlik. Zulüm, işkence ve haksızlık içinde hayat geçirmek.
    ESARİR Gizli sırlar. * Yüz ve avuçtaki çizgiler.
    ESAS Temel. Kök. Rükün. şart. Hakikat ve mahiyetler.
    ESAS Ev eşyası. Eve âit lüzumlu şeyler. * Mal. Rızık.
    ESASAT (Esas. C.) Esaslar. Temeller, kökler.
    ESASE f. Gözucu ile bakma.
    ESASEN Kendiliğinden, aslından, temelinden.
    ESASİYYE Asılla temelle alâkalı. Esasa ait ve müteallik.
    ESATÎN Sütunlar. Üstüvaneler. Direkler. * Mc: İleri gelen kimseler.
    ESATİR İlk zamanlara ait uydurma hikâyeler. Masallar. Mitoloji. * Saflar. Sıralar.
    ESATİR-ÜL EVVELÎN İlk zamanlara ait efsâneler.
    ESATÎZ (Esâtîze) : (Üstaz. C.) Usta başıları. Bir işin tedbirinde, öğretilmesinde önderlik edenler.
    ESATT (C.: Sitât) Köse.
    ESAVİD (Sevâd. C.) Sevadlar, karanlıklar, siyahlıklar.
    ESB At, beygir, feres.
    ESB-İ SABÂ-REFTER f. Rüzgâr gibi giden at.
    ESB-İ TÂZİ Arap atı.
#30.11.2006 21:33 0 0 0
  • ENANİYET (Enâniyyet) Benlik. Kendine güvenmek, gurur. Hodbinlik. Sadece kendine taraftarlık. Her yaptığı işi kendinden bilmek.(Gök, zemin, dağ, tahammülünden çekindiği ve korktuğu emanetin müteaddit vücuhundan bir ferdi, bir vechi, "Ene" dir. Evet "Ene" , zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nurani bir şecere-i tuba ile, müthiş bir şecere-i zakkumun çekirdeğidir. Şu azîm hakikata girişmeden evvel, o hakikatın fehmini teshil edecek bir mukaddime beyan ederiz. Şöyle ki:Ene, künuz-u mahfiye olan esmâ-i İlâhiyyenin anahtarı olduğu gibi, kâinatın tılsım-ı muğlakının dahi anahtarı olarak bir muamma-yı müşkilküşadır, bir tılsım-ı hayretfezadır. O ene, mahiyetinin bilinmesiyle, o garib muamma, o acib tılsım olan ene açılır ve kâinat tılsımını ve âlem-i vücubun künuzunu dahi açar. Şu mes'eleye dair "Şemme" isminde bir risale-i Arabiyemde şöyle bahsetmişiz ki:Âlemin miftahı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinat kapıları zâhiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır. Cenab-ı Hak, emanet cihetiyle, insana ene namında öyle bir miftah vermiş ki; âlemin bütün kapılarını açar ve öyle tılsımlı bir enaniyet vermiş ki; Hallâk-ı Kâinat'ın künuz-u mahfiyesini onun ile keşfeder. Fakat ene, kendisi de gayet muğlak bir muamma ve açılması müşkil bir tılsımdır. Eğer onun hakiki mahiyeti ve sırr-ı hilkati bilinse; kendisi açıldığı gibi kâinat dahi açılır. Şöyle ki:Sâni-i Hakîm, insanın eline emanet olarak Rububiyyetinin sıfât ve şuunatının hakikatlarını gösterecek işaret ve nümuneleri câmi' bir ene vermiştir. Tâ ki; o ene, bir vâhid-i kıyâsi olup, evsaf-ı rububiyyet ve şuunat-ı Uluhiyyet bilinsin. Fakat vâhid-i kıyâsi, bir mevcud-u hakiki olmak lâzım değil. Belki, hendesedeki farazi hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir vâhid-i kıyasî teşkil edilebilir. İlim ve tahakkukla hakiki vücudu lâzım değildir.Sual : Niçin Cenab-ı Hakk'ın sıfât ve esmâsının mârifeti, enaniyete bağlıdır?Elcevab: Çünki mutlak ve muhit bir şey'in hududu ve nihayeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez ve üstüne bir suret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez, mahiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Meselâ: Zulmetsiz daimî bir ziya, bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit hakiki veya vehmî bir karanlık ile bir hat çekilse, o vakit bilinir. İşte Cenab-ı Hakk'ın, ilim ve kudret, Hakîm ve Rahim gibi sıfât ve esmâsı; muhit, hudutsuz, şeriksiz olduğu için onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise, hakiki nihayet ve hadleri olmadığından farazî ve vehmî bir haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da enaniyet yapar. Kendinde bir rububiyyet-i mevhume, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder; bir had çizer. Onun ile muhit sıfatlara bir hadd-i mevhum vaz'eder. "Buraya kadar benim, ondan sonra O'nundur" diye bir taksimat yapar. Kendindeki ölçücükler ile, onların mahiyetini yavaş yavaş anlar. Meselâ: Daire-i mülkünde mevhum rububiyetiyle, daire-i mümkinatta Hâlikının rububiyyetini anlar ve zâhirî mâlikiyyetiyle, Hâlıkının hakiki mâlikiyyetini fehmeder ve "Bu haneye mâlik olduğum gibi, Hâlık da şu kâinatın malikidir." der ve cüz'i ilmiyle O'nun ilmini fehmeder ve kesbî san'atçığıyla O Sâni-i Zülcelâl'in ibdâ-i san'atını anlar. Meselâ: "Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim. Öyle de şu dünya hanesini birisi yapmış ve tanzim etmiş" der. Ve hâkezâ... Bütün sıfât ve şuunat-ı İlâhiyyeyi bir derece bildirecek, gösterecek binler esrarlı ahval ve sıfât ve hissiyat, enede münderiçtir. Demek ene, âyine-misâl ve vâhid-i kıyasî ve alet-i inkişaf ve mâna-yı harfî gibi; mânası kendinde olmayan ve başkasının mânasını gösteren, vücud-u insâniyetin kalın ipinden şuurlu bir tel ve mâhiyet-i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet-i âdemiyyetin kitabından bir eliftir ki, o elifin "İki yüzü" var. Biri, hayra ve vücuda bakar. O yüz ile yalnız feyze kabildir. Vereni kabul eder: Kendi icad edemez. O yüzde fâil değil; İcattan eli kısadır. Bir yüzü de şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sahibidir. Hem, onun mahiyeti, harfiyedir; başkasının mânasını gösterir. Rububiyeti hayâliyedir. Vücudu o kadar zaif ve incedir ki; bizzat kendinde hiçbir şey'e tahammül edemez ve yüklenemez. Belki, eşyanın derecat ve miktarlarını bildiren mizân-ül-hararet ve mizân-ül-hava gibi mizanlar nev'inden bir mizandır ki, Vâcib-ül Vücud'un mutlak ve muhit ve hudutsuz sıfâtını bildiren bir mizandır.İşte, mahiyetini şu tarzda bilen ve iz'an eden ve ona göre hareket eden $ beşaretinde dâhil olur. Emaneti bihakkın edâ eder ve o ene'nin dürbüniyle, kâinat ne olduğunu ve ne vazife gördüğünü görür ve âfâki malûmat nefse geldiği vakit, ene'de bir musaddık görür. O ulum, nur ve hikmet olarak kalır. Zulmet ve abesiyete inkılâb etmez. Vaktâki ene, vazifesini şu suretle ifa etti; vâhid-i kıyâsi olan mevhum rububiyetini ve farazi mâlikiyetini terkeder. Hakiki ubudiyetini takınır. Makam-ı "ahsen-i takvim"e çıkar.Eğer o ene, hikmet-i hilkatini unutup, vazife-i fıtriyesini terkederek kendine mâna-yı ismiyle baksa kendini mâlik itikad etse; o vakit emanete hiyânet eder. $ altında dâhil olur. İşte bütün şirkleri ve şerleri ve dalâletleri tevlid eden enaniyetin şu cihetindendir ki, semâvat ve arz ve cibal, tedehhüş etmişler; farazi bir şirkten korkmuşlar. Evet ene ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken, mahiyeti bilinmezse, tesettür toprağı altında neşvünema bulur; gittikçe kalınlaşır. Vücud-u insanın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi, vücud-u insanı bel'eder. Bütün o insan, bütün letâifiyle âdeta ene olur. Sonra nev'in enaniyeti de bir asabiyet-i nev'iye ve milliye cihetiyle o enaniyete kuvvet verip, o ene, o enaniyet-i nev'iyeye istinad ederek, şeytan gibi, Sâni-i Zülcelâl'in evamirine karşı mübareze eder. Sonra kıyas-ı binnefs suretiyle herkesi, hattâ herşeyi kendine kıyas edip, Cenab-ı Hakk'ın mülkünü onlara ve esbaba taksim eder. Gayet azîm bir şirke düşer...Evet, nasıl mirî malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hâzır arkadaşlarına birer dirhem almasını kabul ile hazmedebilir. Öyle de: "Kendime mâlikim" diyen adam, "Herşey kendine mâliktir" demeye ve itikad etmiye mecburdur.İşte, ene, şu hâinâne vaziyetinde iken; cehl-i mutlaktadır. Binler fünunu bilse de, cehl-i mürekkeble bir echeldir. Çünki duyguları, efkârları; kâinatın envâr-ı mârifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdik edecek, ışıklandıracak ve idame edecek bir madde bulmadığı için, sönerler. Gelen herşey, nefsindeki renkler ile boyalanır. Mahz-ı hikmet gelse; nefsinde, abesiyet-i mutlaka suretini alır. Çünki şu haldeki ene'nin rengi, şirk ve ta'tildir, Allah'ı inkârdır. Bütün kâinat parlak âyetlerle dolsa; o ene'deki karanlıklı bir nokta, onları nazarda söndürür; göstermez. S.)
#30.11.2006 21:31 0 0 0
  • ENA Ermek, idrak. * Saat.
    ENA' Eğlenmek.
    ENABİB (Ünbube. C.) Kamış gibi boğum, boğum olan şeyler. İçi boş olan fen âletleri, borular.
    ENABİK (İnbik. C.) İnbikler.
    ENACİL (İncil. C.) İnciller.
    ENADİD Perişan, saçılmış, dağılmış, pejmürde şeyler. Perakende.
    ENAET Acele etmeyip teenni üzere olmak. Yavaş hareket.
    ENAFİS (Enfes. C.) En nefis olan şeyler.
    ENAHİD f. Venüs gezegeni. Zühre seyyaresi.
    ENAK Ferahlı, sürurlu, neş'eli, sevinçli.
    ENAM Halk. Bütün mahlukat.
    EN'AM Deve, sığır, koyun gibi hayvanlar. * Kur'ân-ı Kerimin altıncı Suresinin adı ve bir kısım Kur'ân âyetlerinden ve Surelerinden müteşekkil dua kitabı.
    ENAMİL (Enmele. den) Parmak uçları.
    EN'AMTE Sen nimet verdin, in'âm ettin (meâlinde).
#30.11.2006 21:30 0 0 0
  • ELÂ Arabçada söze başlarken kullanılır. İstiftah harfi tâbir edilir. Beş vecih üzere bulunur: 1 - Tevbih ve tenbih, 2 - İnkâr, 3 - İstifham-ı anin-nefiy, 4 - Arz, 5 - Teşvik ve rağbet ettirme, makamlarında.
    ELA' Görünüşü güzel, tadı acı olan bir ağaç.
    EL-ACEB Acayip, Şaşılacak şey. Tuhaf şey.
    EL-AKS-ÜL MÜSTEVÎ Man: Mevzuu mahmul ve mahmulü de mevzu kılmak. "İnsan hayvandır" kaziyesinde her iki kelimenin yerlerini değiştirerek "Bazı hayvan insandır" dediğimiz şeklindeki kaziyenin adıdır.
    EL-ÂLÂ Cenâb-ı Hakkın lütuf ve ihsanları. Ni'metler.
    EL-AMAN Meded, aman, imdâd (mânasına olup yardım ve şikâyet edâtı olarak kullanılır).
    EL-AN Şimdi. Hâlâ. Hâl-i hazırda.
    ELASS Sık dişli. * Çenesi kulaklarına yakın olup boynu kısa olan.
    EL'AS Gök dudaklı.
    ELASTİK Fr. Esnek, toplanıp çekilir, uzayıp kısalan.
    ELASTİKİYYET Fr. Esneklik. Elâstiklik.
    ELB Sürmek. Reddetmek. * Cem'etmek, toplamak.
    ELBAB (Lübb. C.) Akıllar.
    EL-BAB-ÜL EVVEL Birinci kısım. İlk cüz. Birinci kapı.
    ELBETTE (Te'kid edâtı) Kat'i veya kat'iye yakın hükümlerde kullanılır. Yazılı sözlerde daha çok "elbet" şeklinde geçer.
    EL-BUĞZU FİLLAH Allah için buğzetmek. Bütün şiddet, adavet ve düşmanlık Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) rızası dairesindedir. İhlâsı kıracak, hissî hareketten sakınmaktır.(Cay-ı ibret bir hâdise: Bir vakit İmam-ı Ali (R.A.) bir kâfiri yere atmış. Kılıcını çekip keseceği zaman, o kâfir ona tükürmüş. O kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir ona demiş ki: - Neden beni kesmedin? Dedi:- Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün, hiddete geldim, nefsimin hissesi karıştığı için ihlâsım zedelendi, onun için seni kesmedim. O kâfir ona dedi: "Beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti. Madem dininiz bu derece safi ve hâlistir, o din haktır." dedi. M.)
    ELBÜRZ f. Kafkas sıradağlarının en yükseği. * Hakkında türlü türlü hurafeler ve masallar anlatılan Kaf Dağı. * Uzun boylu ve yakışıklı kimse.
    ELCEZİRE Mezopotamya. Dicle ve Fırat nehirleri arasında bulunan yerin adı. Bugün Irak'ın toprakları arasındadır.
    ELCİME (Licâm. C.) Hayvanların ağızlarına takılan gemler.
    EL-CÜZ'Î Man: Mânası, mefhumu başkalarına şâmil olmayan, yani tek mâlum ferde âid olan kelime.
    ELEDD Sert çarpışan kimse. Metin. * Hakkı kabul etmeyen, inatçı adam.
    ELEKTRİK-İ MUDİ (Elektrik-i muzi) Parlak ışık veren, parlayan lâmba.
    ELEKTROLİZ Fiz: Birleşik bir cismi elektrik vasıtasıyla elemanlarına ayırma işi.
    ELEKTRON yun. Atomda negatif yüklü zerrecik. (Bak: Delil-i inayet)
    ELEM Ağrı. Acı. Keder. Sancı. Dert. Gam. Kaygı.(Ey arkadaş! Bütün lezzetler imanda olduğu gibi, bütün elemler de dalâlettedir. Bunun izahı ise; bir şahıs, kudret-i ezeliye tarafından adem zulümatından şu korkunç dünya sahrasına atılırken gözünü açar, bakar. Bir lütuf beklediği zaman, birdenbire düşmanlar gibi hastalıklar, elemler, belâlar hücum etmeye başlarlar. Bir meded bir yardım için müsterhimane tabiata ve anâsıra baktığı vakit, kasavet-i kalble, merhametsizlikle karşılaşır. Ecram-ı semaviyeden istimdat etmek üzere başını havaya kaldırır. O ecram, atom bombaları gibi dehşetli ve heybetli halleriyle gözüne görünür. Hemen gözünü yumar, başını eğer, düşünmeye başlar. Bakar ki, hayatî hâcetleri bağırıp çağırmaya başlarlar. Bütün bütün tevahhuş ederek hemen kulaklarını tıkar, vicdanına iltica eder; bakar ki: vicdanı binler âmâl (emeller) ve emanî ile dolu gürültülerinden cinnet getirecek bir hale gelir. Acaba, hiçbir cihetten hiçbir teselli çaresini bulamayan o zavallı şahıs, mebde ile meâdi, Sâni' ile haşri itikad etmezse, onun o vaziyetinden Cehennem daha serin olmaz mı?.. İ.İ.)
    ELEM-İ DEMBEDEM Vakit vakit gelen elem. Ara sıra gelen acı.
    ELEM-İ YE'S Ümidsizlik elemi, yeisten gelen sıkıntı.
    ELEMAN (Lât: Element) Unsur. Bileşik bir şeyi meydana getiren basit şeylerden biri. Bir bütünün parçaları.
    ELEM-NAK Elem verici.
    ELEM-NÜMUD Elem gösteren, elemli.
    ELEM-ZEDE f. Acılı. Kederli. Dertli.
    ELEMZEDE-GÂN (Elemzede. C.) f. Elemliler, kederliler, dertliler.
    ELENDES şiddetli savaş eden kimse.
    ELENG f. Sur, duvar, siper. * Kale ve istihkâm askeri.
    ELES Hâinlik yapmak. Hıyanet etmek. * Mecnun olmak.
    EL-ESİRRE Taht. Bilinen bir makam sandalyesi. Kürsü.
    ELEST $ Rabbiniz değil miyim? (meâlinde olan âyet-i kerimenin kısaltılmış işaretidir.) (Bak: Bezm-i elest, Kalubelâ)
    ELET Noksanlaştırmak. Eksiltmek. * Hapsetmek. * Yemin vermek.
    ELETT Dişi kökünden çıkıp düşmüş olan kişi.
    EL-EVVEL İbtidası olmayıp, herşey üzerine sâbık olan.
    EL-EYS Vücud. Varlık. Büyük cisim. (Bak: Leys, Eys)
    ELEZZ (Leziz. den) Çok lezzetli, en leziz.
    ELEZZ-İ ET'İME Yemeklerin en lezzetli olanı.
    ELF 1000 Bin sayısının ismi. Bin adet şey vermek ve ünsiyet eylemek (mânâlarına gelir).
    ELF-İ EVVEL Peygamberimizin hicretinden sonra geçen bin yıl.
    ELF-İ SÂNİ İkinci bin.
    ELFAF Lifler. Lif lif. Sarmaş dolaş. * Cemaatler, taifeler.
    EL-FATİHA Kur'ân-ı Kerim'in birinci suresinin adı olup bu sureyi okumaya işâret için söylenir. (Bak: Fâtiha)
    ELFAZ (Lafz. C.) Lafızlar. Sözler. Lügatlar.
    ELFAZ-I CEMİLE Güzel sözler.
    ELFİRAK Ayrılma, ayrılık sözü.
    ELFİYE (ELFİYYE) Edb: Bin beyitli kaside.
    ELFÜ-ELFİ Bin kere bin.
    ELGA Dolaşık. * Boynuzluluk.
    ELGAF Sık otlar ve ağaçlar.
    ELGAZ (Lügaz. C.) Lügazlar. Bilmeceler, bulmacalar, yanıltmacalar.
    ELGIBTA Gıpta olunur, gıpta ederim.
    ELH İbadet.
    ELHA Malâyâni ve boş konuşan. * Dizlerinden biri diğerinden büyük olan deve. * Karnı sarkık olan. (Müennesi: Lahva)
    ELHAF Kirli, pis.
    EL-HAK Hakkın ta kendisi. Tam doğrusu. Tam gerçekten. * Hakkı, hakkı ile izhar ve beyan eden. * Varlığı hiç değişmeyen, ibadete lâyık ve her hakkın sahibi, Allah (C.C.) Âdil-i Mutlak ve Vacib-i lizâtihi.
    EL-HAKKU YA'LÛ Hak gâlib ve yüksektir, meâlindedir. Bu mâna, bir Hadis-i Şerife işaret eder.
    ELHAL şimdi, hâlâ, henüz, şimdiki hâlde.
    EL-HALİM Suçluların cezalarını derhal vermek iktidarında olduğu halde sonraya bırakan ve yumuşak muamele eden, çok halim. (Allah (C.C.)
    ELHAMDÜ-LİLLAH Kısaca meali: Her ne kadar hamd ve şükür varsa, ezelden ebede ve kimden kime olursa olsun hepsi Allah'a mahsustur. İman, şükür, hamd, memnuniyet ifâde eden bir deyimdir. (Bak: Hamd, Sübhanallah)(Leziz taamlara, hoş meyvelere şâkirane muhabbet-i meşruanın uhrevi neticesi, Kur'anın nassiyle, Cennet'e lâyık bir tarzda leziz taamları, güzel meyveleridir. Ve o taamlara ve o meyvelere müştehiyane bir muhabbettir. Hattâ dünyada yediğin meyve üstünde söylediğin "Elhamdülillah" kelimesi, Cennet meyvesi olarak tecessüm ettirilip sana takdim edilir. Burada meyve yersin. Orada "Elhamdülillah" yersin. Ve ni'mette ve taam içinde in'âm-ı İlâhiyi ve iltifat-ı Rahmâni'yi gördüğünden o lezzetli şükr-ü mânevi, Cennet'te gayet leziz bir taam suretinde sana verileceği, hadisin nassiyle, Kur'an'ın işârâtiyle ve hikmet ve rahmetin iktizasiyle sabittir. S.)
    ELHAN (Lahn. C.) Lâhnlar, nağmeler, besteler, ezgiler.
    ELHAN-I ŞİTA Cenab Şahâbeddin'in şöhret bulmuş olan bir kış şiiri. Kış nağmeleri.
    ELHASIL Hasılı, sözün özü, kelâmın lübbü, neticesi, kısası, kısacası. Hülasa-i kelâm, netice-i kelâm, filcümle.
    EL-HAYY Diri ve devamlı hayat sâhibi. Zâtî hayat ile münferid, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten Allah (C.C.)
    ELHAZ (Lahz. C.) Göz ucu ile bakışlar.
    EL-HAZER Sakın! Sakınınız! (manasınadır)
    ELHUBBU-LİLLAH Allah için sevmek. Muhabbet, dostluk, sevgi sırf Allah içindir. Hoş geçim, insanlara olan muhabbet Cenab-ı Hakk'ın rızası içindir. (Bak: Mana-yı harfî)
    ELHÜKMÜ-Lİ-L EKSER Çokluğa, ekseriyete göre karar verilir. Hüküm ekseriyete göredir.
    ELHÜKMÜ-LİLLAH Hüküm Allah'ındır.
    ELİBAB Durdurmak. Lâzım olmak.
    ELİBBA' (Lebib. C.) Akıllılar, kâmiller, kemalât sahipleri, olgun kimseler.
    ELİF Birinci harf-i hecânın adı. (Bak: Ebced) * (Ülfet. den) : Bütün harflerle ülfet edebildiği için böyle isimlendirilmiştir. Ebcedî değeri de bire delâlet eder.
    ELİF Munis, sahip, dost.
    EL-İHSAN ALE-L İHSAN $ İhsan üzerine ihsan, lütuf üzerine lütuf.
    ELİL İnlemek, enin.
    ELİM (Elime) Acı veren, acıtan, ağrıtan. Çok şiddetli ağrı veren.
    EL-İNSAF İnsaf edilsin, insaf edilmeli, insaf edelim.
    ELİPS Fr. Odaklar adı verilen sabit iki noktasından uzaklıkları toplamı sabit olan noktaların gösterdiği kapalı eğridir. Eğri ve kapalı bir geometrik şekildir. Karşılıklı iki tarafından genişlemiş bir çemberi andırır.
    EL-İYAZÜ-BİLLAH Allah'a sığınır, Allah'a iltica ederiz. Allah korusun, Allah saklasın (meâlinde duâ).
    ELİYY Çok yemin eden adam.
    ELİZ f. Sıçrama. * Çifte, tekme.
    ELKAB (Lakab. C.) Lakablar, namlar. Rütbe ve makam sahiblerinin derecelerine göre söylenen ve çok zaman hürmet ifâde eden isimler.
    EL-KARİA Kıyâmet.
    EL-KÂSİBÜ HABİBULLAH Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) ma'rifetini ve rızâsını kazanan onun habibidir, sevgili kuludur. (Hadis meâli)
    ELKEN Dilinde tutukluk olan, kekeme, peltek.
    ELKISSA Sözün kısası, sözden anlaşıldığına göre, hülâsa.
    ELL Hastanın inlemesi. * Harbe ile vurmak. * Sürmek. Sâfi. * Sür'at etmek, hız yapmak.
    ELLEYS Mutlak hiçlik. Adem-i sırf.
    ELLEZİ Mânası kendinden sonra gelen cümle ile tamamlanan bir kelimedir. (Bak: Mevsule)
    ELMA Karamtıl dudaklı. * Çok koyu gölge.
    ELMA' (Elmaî) Çok zeki, zekâveti kuvvetli, idrak derecesi üstün olan kimse.
    EL-MACİD Allah (C.C.)
    ELMAH(İ) Her gördüğü şeyi araştırmağa ve tedkik etmeğe meraklı olan kişi.
    ELMAS Çok kıymetli, beyaz, şeffaf mâden. Cevher. Kıymetli taş. (En saf karbondur.)
    ELMAS Küçük kaşlı olan.
    ELMAS-PARE Elmas parçası. * Mc: Çok güzel.
    ELMAS-RİZE Elmas kırıntısı, döküntüsü.
    ELMAS-TIRAŞ Elmas gibi yontulmuş olan makbul bir cam, kristal.
    ELMAZ Yalnız üst dudağı beyaz olup, burnu bile ak olmayan at.
    EL-MECİD Esmâ-i İlâhiyedendir.
    EL-MİNNETÜ LİLLAH Minnet ancak Allah'ındır. "Ancak Allah'a minnet edilir."
    EL-MÜHEYMİN Her şeye dikkat edip koruyan ve emin eden (Allah C.C.)
    ELSA' Sık dişli. * Sin telâffuz edecek yerde sâ telâffuz eden. Râ yerine yâ telâffuz eden (meselâ "er" diyecek yerde "ey" demek gibi.)
    ELSEN Fasih ve düzgün konuşan.
    ELSİNE (Lisan. C.) Diller. Lisanlar.
    ELSİNE-İ ENAM Mahlukatın dilleri. Halkın dilleri.
    ELSİNE-İ GARBİYYE Batı dilleri, garb lisanları.
    ELSİNE-İ MUHTELİFE Çeşitli ve birbirinden farklı diller.
    ELSİNE-İ SELÂSE Üç lisan. Türkçe, Arapça ve Farsça.
    ELSİNE-İ ŞARKİYE Doğu dilleri.
    ELSİNE-İ TERKİBİYE Birbirine eklenen kelimelerle konuşulan diller. Terkibli ifâdesi çok olan, Arabçaya uymayan lisanların hususiyeti. (Arabî Lisanına "Tasrifî" denilir. Çünkü aynı kökten kelimeler rahatlıkla yapılmaktadır. Arabçaya bu hususta yetişen başka bir lisan yoktur.)
    ELT Noksanlaştırmak. Hapsetmek. * Yemin vermek.
    ELTA' Boz dudaklı. Dişlerinin rengi değişmiş olan.
    ELTAF (Lutf. C.) Lütuflar, iyi muameleler, iyilikler, iyilikseverlikler. Nezaketler, nazik davranmalar. Okşamalar.
    ELTAF Daha lâtif. Daha hoş. Çok lâtif.
    ELTİ t. İki kardeş zevcelerinin her birine nisbetle diğeri. Bir kadının kaynının zevcesi.
    ELUF Ülfeti fazla, herkesle konuşup görüşmeye alışık olan kimse.
    ELUH Kasem, and, yemin.
    ELUK Sefir, büyük elçi.
    ELUKE Risalet.
    ELULE Semiz, besili koyun.
    ELVAH (Levha. C.) Levhalar. Tablolar.
    ELVAH-I ÂLEM Âlemin görünüşü, manzara ve levhaları.
    ELVAH-I MAHFUZA (Bak: Hafiziyyet, Levh-i Mahfuz)
    EL-VALİ Her şeye mâlik ve sâhib olan Allah (C.C.)
    ELVAN (Levn. C.) Renkler. Muhtelif görünüşler.
    ELVAN-I İBADET İbadet renkleri. * Mc: İbadet çeşitleri.(Nasılki insan, şu âlem-i kebirin bir misal-i musaggarıdır ve Fâtiha-i Şerife, şu Kur'an-ı Azîmüşşan'ın bir timsal-i münevveridir. Namaz dahi bütün ibadatın envâını şâmil bir fihriste-i nuraniyedir ve bütün esnaf-ı mahlukatın elvan-ı ibadetlerine işaret eden bir harita-i kudsiyedir. S.)
    ELVAN-I SEB'A Yedi renk.
    ELVE Yemin etmek, kasem.
    ELVEDA Allah'a emânet olun. Allah'a ısmarladık (yerine söylenen bir ta'birdir).
    EL-VEHHAB Allah (C.C.)
    ELVES Zayıf kimse. * Ahmak kimse.
    ELVİYE (Livâ. C.) Livâlar, sancaklar, bayraklar.
    ELVİYE-İ MÜTEMEVVİCE Dalgalanan bayraklar.
    ELYAF (Lif. C.) Lifler.
    ELYAK Daha münâsib. Daha lâyık.
    ELYASA (A.S.) Benî İsrail Peygamberlerindendir. Benî İsrail ise; günden güne Kitabullah'ı dinlemez olmuştu. Cenab-ı Hak Asuriye Devleti'ni onlara musallat eyledi. Sonra Yunus (A.S.) Asuriye içinde Ninova şehrinde Peygamber oldu.
    ELYE (C.: Eleyât) Koyun kuyruğu. * Başparmağın ve dizin aşağı yanlarında olan kabaca etler.
    ELYEL Çok karanlık gece.
    ELYES Bahadır, yiğit.
    ELYEVM Bugün. Hâlâ. (Bak: Yevm)
    ELZEM Daha lâzım. Çok lâzım. Ziyade mucib. * Küçük parmaklı.
    ELZEMİYYET Pek lüzumlu ve gerekli olan bir şeyin hâli. Son derecede lüzum, gereklilik.
    EM Soru sorma mânasında atıf edatıdır. İstifham elifi mânasına da gelir. "Yahut, belki, yoksa" kelimeleriyle tercüme edilebilir.
    EM'Â (Miâ. C.) Bağırsaklar.
    EM'Â-İ GALİZA Kalın bağırsaklar.
    EM'Â-İ RAKİKA İnce bağırsaklar.
    EMACİD (Emced. C.) Emcedler, en şanlılar, en şerefliler, eşrefler, en fazla haysiyet ve onur sahibi olan kimseler.
    EMAK Uzun, tavil.
    EM'AK (Meak. C.) Göz pınarları.
    EMÂKİN (Mekân. C.) Yerler. Mekânlar.
    EMÂKİN-İ MUKADDESE Mukaddes yerler, kutsal mekânlar.
    EMALE (Bak: İmâle)
    EMALİC (Ümluc. C.) Fidanlar, yapraklar, uzun yapraklı otlar.
    EMALİS (İmlis"e". C.) Otsuz ve susuz sahralar, çöller.
    EMAM Bir şeyin ön tarafı.
    EMAN Korkusuzluk. * Af ve yardım dileme. Eminlik. (Bak: Aman)
    EMANAT (Emanet. C.) Emanetler.
    EMANET Eminlik. İstikamet üzere bulunmak. * Birisine koruması için teslim edilen şey. Birisine bir şeyi koruması için teslim edilen şey. Birisine bir şeyi koruması için bırakma. Emniyet edilip inanılan şey. * Başkasının hukuku emniyet edilip, inanılabilen. * Osmanlılar Devrinde bazı devlet dairelerine verilen isim. Şehr emâneti, Rusumat emâneti gibi...(Dinimiz, emaneti ehline bırakmamızı emreder. İdare makamları da birer emanettir. Hz. Ömer (R.A.) halifelik makamına getirilince şöyle demiştir: "Ey insanlar! Ben Allah ve Peygamberimize itaat ettiğim sürece, siz de bana uyun ve itaat edin. Doğru yoldan saparsam, kılıçlarınızla beni doğrultun." Demek ki müslüman hata ve haksızlık karşısında pasif kalamaz.)
    EMANETDAR f. Kendisine birşey emanet edilen kimse, emanetçi.
    EMANETDARÎ f. Emanetçilik.
    EMANETEN Emanet yoluyla, emanet olarak. * Bir resmî daire tarafından bizzat, ihale şeklinde ve iltizam suretiyle olmayarak.
    EMAN-HAH f. Eman isteyen, eman diliyen, aman diyen.
    EMANİ Emniyetler. Niyetler, gayeler, istekler. Arzular, dilekler. * f. Eminlik, korkusuzluk.
    EMANİ-İ MAHSUSA Hususi arzular, özel maksatlar.
    EMARAT Emareler, nişanlar, işaretler, ip uçları.
    EMARAT-I HASENE İyi alâmetler.
    EMARE Alâmet, işaret, nişan, iz, ip ucu, belirti.(Gizli olan umura Şeriat emarelere göre hükmeder. İ.İ.)
    EMARET Emirlik. Bir emir veya bey veya prensin idaresinde olan memleket.
    EMARİD (Emred. C.) Bıyıkları terlememiş gençler.
    EMASİL (Emsel. C.) Benzerler, eşler, akranlar, müsaviler. * İtibarlı kimseler.
    EM'AT Gövdesinde kılı olmayan kimse. * Tüyü dökülen kurda "zi'b-i em'at" derler.
    EM'AZ (C.: Emâız) Sert, sağlam, taşlı yer.
    EMAZİR (Mezir. C.) Kuvvetli ve azamet sahibi olanlar.
    EMBEL Kılıcı ve silahı olmayan. * Eyer üstünde doğru oturamayan. * Boynu eğri olan.
    EMBRİYOLOJİ yun. Biy: Canlıların başlangıçtan itibaren gelişmesini inceliyen biyoloji ilminin bir bölümü. İkiye ayrılır: 1- Ontogonez: Yumurtadan yavruların meydana gelişini inceler. 2 - Flogenez: Canlıların ilk yaratılışı ile bugünkü şekli arasında meydana gelen değişmeleri inceler. Dünyada başlangıçtan bugüne kadar iklim, fizik ve kimyevi şartlar, beslenme şartlarında değişmeler olmuştur. Allah, yarattıklarına karşı çok merhametli ve lütufkâr olduğu için zor şartlarda canlıların yok olmaması için vücutlarında gerekli değişikliklerle donatmıştır. Meselâ: Kutup tilkisinin kışın karlı ortama uyması için tüyleri beyaz, baharda ve yazın ise boz olur. D.D.T. gibi kimyevi ilaçlarla böceklerin tamamen imhâ olmaması için bir müddet sonra böcekler bir muâfiyet "bağışıklık" kazanıyorlar. Bunun gibi, canlılar âleminde rahmet eseri sayısız hikmetli hâdiseler var. Bu, hâdiselere "İçgüdü" "Mütasyon", "evrim" gibi bir takım isimler takıp tesadüfle izah etmek imkânı yoktur.
    EMCAD (Mecid. C.) şeref, onur ve haysiyet sahibleri.
    EMCED (Mecid. den) Pek büyük, daha büyük, şerefi şânı çok olan.
    EMCED-İ EMÂCİD şereflilerin şereflisi, en şerefli.
    EMCER Karnı büyük kimse.
    EMDEŞ Elinin sinirlerinde rahâvet olup eti az olan kimse.
    EME (C.: İmâ-İmât) Câriye, kadın köle.
    EME Unutmak, nisyân. * İkrar etmek.
    EMED Son, nihayet. Gayet. Encam, intihâ.
    EMEDD (Medd. den) Daha uzun, pek uzun, daha tavil.
    EMEDD-İ A'MÂR Ömürlerin en uzun olanı.
    EMEK-DAR f. Emeği geçmiş, kıdem ve mükafâta hak kazanmış memur, hizmetçi. Eski ve sadık hizmetçi.
    EMEL Ricâ, ümid, şiddetli istek. Ummak. * Gaye. (İnsanları canlandıran emeldir, öldüren ye'istir. M.)
    EMENE Emn, emniyet, eminlik.
    EMERE (C.: İmer) Çöllerde taştan belirlemek için yapılan alâmetler.
    EMERR Pek acı.
    EMESS Çok fazla temâs eden, dokunan. En çok messeden.
    EMEVİ DEVLETİ Dört halife devrinden sonra devlet idaresi Beni Ümeyye hanedanına geçmiştir. Buna nisbetle bu devlete "Emevi Devleti" adı verilmiştir. (Mi: 661-750) seneleri arası Emevi Devletinin saltanat devresidir. Muâviye bin Ebi Süfyan'dan başlamak üzere 14 halife gelip geçmiştir. Son halife Muhammed bin Mervan (2. Mervan) dır. Bu devirde kavmiyetçilik İslâmiyete çok zararlar vermiştir. Yine bu devirde Din-i Mübinin aktar-ı İslâmda yayıldığını unutmamak icab eder. Doğuda Türkistan ve Endonezya, kuzeyde Kafkasya, batıda Anadolunun yarısı, İspanya ve Kuzey Afrika Emevi topraklarına katıldı. Emevi hükümdarlarının Ehl-i Beyt'e ettikleri zulüm ve akıttıkları kan sebebiyle çıkan isyanlar devleti zayıflattı. Abbâsi taraftarları ile kavi bir ekseriyet Abbasi tarafına geçti. Horasan'lı Ebu Müslim, Emevi Devletini bir muharebede Abbasilere devretti. Böylece Emeviler tarihe karışmış oldu. (Bak: Endülüs, Muaviye)
    EMGAZ Kırmızı, kızıl nesne, ahmer. * Aşkar at. * Koyunu sağdıklarında süt ile birlikte kan çıksa "emgazeti'ş şât" derler.
    EMHAK Donuk beyaz.
    EMHAL (Mehl. C.) Mehiller, mühletler, vâdeler, zamanlar, bir iş veya vazifenin yapılması için verilen fazla zamanlar.
    EMHAR (Mehr. C.) Mehrler, nikâh bedelleri. Zevceynin ayrılmaları halinde kadına verilecek olan ve nikâhta kararlaştırılan para ve sair eşyalar. * (Mühür. C.) Taylar, at yavruları.
    EMİHE Koyunlarda meydana gelen uyuzluk.
    EMİME Bir cins ot. * Demirci çekici.
    EMİN Kalbinde korku ve endişesi olmayıp rahatta olan. Korkusuz. * Kendisinden korkulmayan. * Kendine inanılan. İtimat edilen. * İnanan, güvenen. * Çok iyi bilen, şüphe etmeyen.
    EMİR (Bak: Emr)
    EMİR Emredici olan. Seyyid. Şerif. Bir memleketin, bir aşiretin veya kabilenin reisi. * Büyük ve meşhur bir soydan gelen. * Hz.Peygamber'in (A.S.M.) soyundan gelen. * Zengin.
    EMİR-ÜL CEYŞ Serasker, serdar, başkumandan.
    EMİR-ÜL MA' Amiral. Deniz kuvvetlerinde albaydan büyük rütbede bulunan subaylar.
    EMİR-ÜL MÜ'MİNÎN Müminlerin, İslâmların işlerinde emir ve tedbir eden reis. Halife. İslâm Devlet Reisi.
    EMİRANE f. Emredene yakışır bir surette. Emir gibi.
    EMİRBER f. Subayların kıt'a ve daire dışında emirlerinde bulunan erler.
    EMİRKULU Aldığı emri yapmağa mecbur olan, verilen emri yerine getirmekle görevli kimse.
    EMİRNAME f. Âmirin emri yazılı olan kağıt. Üst makamdan verilen emir kağıdı.
    EMKİNE (Mekân. C.) Mekânlar, hâneler, evler, mahaller, mevkiler, yerler.
    EMKİNE-İ CEDİDE Yeni evler.
    EMLA' (Mele'. C.) Topluluklar, mele'ler, cemaatler, cemiyetler, bölükler, kalabalıklar.
    EMLAH (Melih. den) Pek melih, en melâhatli, çok güzel.
    EMLAH (Milh. C.) Tuzlar.
    EMLAK (Mülk. C.) Mülkler. İnsanın tasarrufunda bulunan yerler. * Melekler.
    EMLED En genç, çok körpe ve nazik vücut veya dal (Müennesi: Meldâ)
    EMLES Avuç içi gibi düz ve yumuşak olan.
    EMLET Mülk etmek. Çiftlendirmek, tezvic.
    EMM Kasdetmek.
    EMMÂ (Şart edâtıdır) "Lâkin, ancak şu kadar var ki" meâlinde.
    EMMÂ-BA'DÜ "Bundan sonra" manasına olup bir başlangıç hitabından sonra söylenir. Buna fasl-ı hitab denir.
    EMMARE Emreden. Zorlayan. Cebreden.
    EMN Eminlik. Korkusuzluk. Emniyet. Bir şeye itimad etmek. İnsanda doğruluk ve imandan ileri gelen yüksek bir meleke ve kabiliyet. Rahatlık.
    EMN Ü ÂSÂYİŞ Eminlik ve rahatlık, korkusuzluk, tehlikesizlik, güvenlik.
    EMN Ü EMÂN Korkusuzluk ve emniyet hâli.
    EMN Ü EMÂNET Emniyet ve eminlik.
    EMNİYET (Emniyyet) : Eminlik, emin olma hâli, korkusuzluk, tehlikesizlik. * İtimad, güvenme, inanma. * Polis ve zabıta teşkilâtı.
    EMNİYET-İ TÂMME Tam bir emniyet ve korkusuzluk.
    EMPERYALİZM Fr. Bir devletin, sınırlarını genişletme politikası. Sınırları genişletmekteki gaye, başka memleketlerin zenginlik kaynaklarını ele geçirme ve insanlarını kendi hesaplarına çalıştırmaktır. Bu maksat için çok defa silâhlı harp, hem masraflı, hem de hürriyet fikriyle bağdaşmadığından zamanımızda daha sinsi ve maskeli bir emperyalizm şekline başvurulmaktadır. Modern emperyalizm denilen bu şekil iktisadi ve kültür hayatı bakımından bir ülkeyi kendine bağlamak suretiyle menfaat (yarar) sağlamaktadır. Gelişmiş ülkeler, az gelişmiş ülkeleri bu yolla kendilerine bağımlı hâle getirmektedir. İnsanlarını kendi kültür ve ideolojileriyle yetiştirdikleri için felsefe, siyasi görüş ve yaşayış bakımından kendilerinden ayrılamaz hâle getirmek isterler.
    EMR İş buyurma. * Buyurulan şey. * Madde, husus, hâdise.
    EMR-İ ADEMÎ Olması mümkün olan birşeyin sebeblerinden bir veya birkaçını yapmamakla o şeyin olmamasına sebep olmak.
    EMR-İ Bİ-L-MARUF, NEHY-İ ANİL-MÜNKER Dinin emirlerini, Kur'âni ve İslâmi hakikatleri neşretmek ve bildirmek, men'edilen şeyleri de yaptırmamak. İyiliği, İslâmi hususları emretmek ve teşvik etmek, kötülüğü men'edip yaptırmamağa sevketmek. (Fakat bu kudsi vazifeyi âdabına itaat ve riâyet ederek ifâ etmek lâzımdır, zirâ bu itaat da dinimizin emirlerindendir.)
    EMR-İ HAK Hakk'ın emri, Allah'ın emri. Ölüm.
    EMR-İ HÂS Hususi emir. Belli bir şahsa verilen emir. Özel ve belli bir iş.
    EMR-İ İLAHÎ Allah'ın emri. Mc: Ölüm.(Ubudiyet, emr-i İlahîye ve rıza-yı İlahîye bakar. Ubudiyetin dâisi, emr-i İlahî ve neticesi rıza-yı Hak'tır. Semeratı ve fevaidi, uhreviyedir. Fakat ille-i gaiyye olmamak, hem kasden istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faideler ve kendi kendine terettüp eden ve istenilmiyerek verilen semereler, ubudiyete münafi olmaz. Belki zaifler için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler. Eğer o dünyaya âit fâideler ve menfaatlar, o ubudiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz'ü olsa, o ubudiyeti kısmen ibtal eder. Belki o hâsiyetli virdi akim bırakır, netice vermez. İşte bu sırrı anlamıyanlar, meselâ yüz hâsiyeti ve fâidesi bulunan Evrâd-ı Kudsiye-i Şâh-ı Nakşibendî'yi veya bin hâsiyeti bulunan Cevşen-ül Kebir'i, o fâidelerin bazılarını maksud-u bizzat niyet ederek okuyorlar. O fâideleri göremiyorlar ve göremiyecekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünki, o fâideler o evrâdların illeti olamaz; ve ondan, onlar kasden ve bizzat istenilmeyecek. Çünki onlar fazlî bir surette o hâlis virde talebsiz terettüb eder. Onları niyet etse, ihlâsı bir derece bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer. Yalnız bu kadar var ki; böyle hâsiyetli evradı okumak için, zaif insanlar bir müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O fâideleri düşünüp, şevke gelip, evrâdı sırf rıza-yı İlahî için, âhiret için okusa zarar vermez. Hem de makbuldür. Bu hikmet anlaşılmadığından, çoklar, aktabdan ve selef-i salihînden mervî olan faideleri görmediklerinden şüpheye düşer, hatta inkâr da eder. M.N.)
    EMR-İ İSTİHBABÎ Müstehab veya sünnet olan vazife.* Sevdirmek için verilen emir. * Muhabbetin gereği olarak yapılması gereken iş.
    EMR-İ İ'TÂ Verme emri. Verilme emri.
    EMR-İ İTİBÂRÎ Hakikatta, hariçte vücudu olmayıp, var kabul edilen emir, iş. (İnsanın fiilleri, kesbi gibi.) (Bak: İtibâri)
    EMR-İ KÜFRÎ İmansızlığa ait bir iş ve bir husus.
    EMR-İ KÜN "Kün" emri. Cenâb-ı Hakk'ın verdiği "Ol" mânasına gelen "Kün" emri. Allah (C.C.) bir şeye "Ol" diye emretse, (Yani, "Kün" dese) o şey derhal olur. (Yâni, "Fe Yekun")
    EMR-İ MAAŞ Geçinme işi ve hususu. Hayat ihtiyaçları.
    EMR-İ MÜŞKİL Zor iş, müşkil emir.
    EMR-İ NİSBÎ Kıyas ile olan emir. Öncekilerine veya diğerlerine göre olan iş veya emir veya hâdise. İllet-i tâmme istemiyen ve vücud-u haricisi bulunmayan emir.
    EMR-İ TEKVİNÎ Yaradılışa ait İlâhi kanun ve nizam. Tekvine dair işler, hâdiseler, maddeler. Fıtri kanunlar ve Âdetullahın tazammun ettiği emirler. (Meselâ ilmin i'tâsı, mânen ameli emrediyor. Zekânın i'tası ilmi emrediyor. İstidadın bulunması zekâyı, aklın verilmesi ma'rifetullahı, kudretin verilmesi çalışmayı, cesaretin verilmesi cihadı mânen ve tekvinen emrediyor. İ.İ.)
    EMR-İ VÂKİ' Beklenilmeyen iş, sürpriz. Zorlayıcı bir baskı ile bir işi yapmaya mecbur etmek.
    EMRAN (Mern. C.) Kürkler, mernler, hayvan derileri, postları.
    EMRAZ (Maraz. C.) Hastalıklar. Marazlar.
    EMRAZ-I AKLİYE Akıl hastalıkları.
    EMRAZ-I ASABİYE Sinir hastalıkları.
    EMRAZ-I AYNİYYE Göz hastalıkları.
    EMRAZ-I DAHİLİYE Dahilî hastalıklar, iç hastalıkları.
    EMRAZ-I EFRENCİYE Frengi hastalıkları, efrenci marazları.
    EMRAZ-I İNTANİYYE Mikroplu ve ateşli hastalıklar.
    EMRAZ-I KALBİYE Kalb hastalıkları.(Arkadaş! Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da ulum-u akliyeye tevaggul etmek nisbetindedir. Demek mânevi olan hastalıklar, insanları aklî ilimlere teşvik ve sevkeder. Ve akliyat ile iştigal eden, emraz-ı kalbiyeye mübtelâ olur!.. M.N.)
    EMRAZ-I NİSAİYE Kadın hastalıkları.
    EMRAZ-I SÂRİYE Geçici, bulaşıcı, sâri hastalıklar.
    EMRE Ak gözlü, beyaz gözlü.
    EMRED Henüz tüyü bitmemiş, sakalı gelmemiş olan genç.
    EMREŞ şerli, kötü kimse.
    EMRET Kaşının kılı dökülmüş kimse. * Yeleksiz ok.
    EMRÎ (Emriye) Emirle ilgili, emre ait.
    EMS Dünkü gün.
    EMSAH Yürürken uylukların birbirine sürtmesi.
    EMSAL (Misâl. C.) Denk. Benzer. Yaşları birbiriyle aynı olanlar. * Mat: Kat sayı. * (Mesel. C.) Kıssalar, hikâyeler, romanlar, masallar, destanlar.
    EMSAR (Mısr. C.) Büyük şehirler, beldeler, memleketler, kasabalar.
    EMSEL (Misil. C.) İmtisale şayan olan. Tam benzer. Efdal, ekrem ve eşref olan.
    EMSEN Bevlin akması.
    EMSİLE (Misâl. C.) Misaller. Örnekler. * Arapçada fiil tasrifini gösteren kitap.
    EMSİYE (Mesâ. C.) Akşamlar, akşam vakitleri. Günün son zamanları.
    EMŞAC (Meşc. C.) Nutfenin vasfı. Karışık. Dağınık.
    EMŞAK Yürürken uylukların birbirine sürtmesi
    EMT Yüksek yer. Küçücük tepecikler. * Doldurma.
    EMTAR (Matar. C.) Yağmurlar.
    EMTEN Pek metin, çok dayanıklı, en sağlam, fazlaca muhkem.
    EMTİA (Meta'. C.) Ticaret malları.
    EMTİA-İ ECNEBİYE Yabancı memleket malları.
    EMTİA-İ TİCARİYYE Tüccar malları.
    EMUMİYYE Analık.
    EMUN Kuvvetli, dayanıklı deve.
    EMVÂC (Mevc. C..) Dalgalar.
    EMVÂC-ÜL BİHÂR Denizlerin dalgaları.
    EMVAH (Ma'. C.) Sular.
    EMVAL (Mal. C.) Mallar.
    EMVAL-İ BÂTINA Nakit paralarla, evlerde, mağazalarda bulunan ticaret malları.
    EMVAL-İ GAYR-İ MENKULE Bir yerden başka yere taşınamıyan, sabit olan mallar. (Dükkan, ev, tarla...gibi.)
    EMVAL-İ MENKULE Bir yerden başka yere taşınabilir, götürülebilir eşya ve mallar. (Masa, karyola, perde, çakı... gibi.)
    EMVAL-İ METRUKE Sahipleri olmayan, sahipleri kaybolmuş, sahipsiz mallar. Terkedilmiş mallar.
    EMVAL-İ ZÂHİRE Sâime denilen hayvanlar ile bir kısım arazi mahsulâtı ve madenleri ile yer altındaki hazineler ve gümrüklere uğrayan ticaret mallarıyla, nakitler.
    EMVAT (Meyyit. C.) Meyyitler. Ölüler.
    EMYA(N) f. Para kesesi, içine para konulan torba, çanta.
    EMYAL (Mil. C.) Miller. (Bak: Mil)
    EMYAL-İ BAHRİYYE Deniz milleri. 6080 kadem, yani 1852 metreden ibaret olan deniz mesafesi.
    EMYUS Anason dedikleri ot. * Kendisinden tuz meydana getirilen taş ki, Türkçe ona "tuz taşı" derler.
    EMZA Çok te'sirli olan, çok müessir. * Hükmü çok geçen. * Kat'i, şüphesiz.
    EMZAH Yürürken uylukları birbirine sürüyüş.
    EMZER Katı gönüllü, katı kalbli kimse.
    EMZER Karnı büyük olan, şişman.
    EMZİCE (Mezc. den) Mizaclar, tabiatlar, huylar, meşrebler.
#30.11.2006 21:28 0 0 0
  • EHL-İ CEBR Cebriyye, cebriyye fırkasından olan. (Bak: Ceberiye)
    EHL-İ CEHL Bilgisizler, câhiller.
    EHL-İ DALÂLET Dalâlette olanlar.
    EHL-İ DİKKAT Dikkatliler, dikkat sahipleri.
    EHL-İ DİL (Ehl-i kalb) Kalbi uyanık, basireti ziyade olan. Gönül ehli. Mâneviyata çok kıymet veren, kalben Cenab-ı Hakk'a çok yakınlık hissedip çok hikmetlerden anlayan zât.
    EHL-İ DİYÂNET Din işlerinden anlayanlar. Dindarlar.
    EHL-İ DÜNYÂ Dünyaya haddinden ziyade kıymet veren, maddeci kimse.
    EHL-İ EBED Ebedî olanlar, ebedîler.
    EHL-İ EMSAR Şehir halkı, kasaba halkı.
    EHL-İ GAFLET Gafletde olanlar. Gafiller.
    EHL-İ GARET Yağmacı, çapulcu.
    EHL-İ HADARET şehirlerde yaşayan. Medeni.
    EHL-İ HAK f. İmân, İslâmiyet ve Hak yolunda olan. Hak mezhebde olan. Hakka, hakikata vâsıl olmuş olan.
    EHL-İ HÂL f. Hâlden anlayıp, duruma göre idâre eden kimse. İlâhi tecellilere ve mânevi feyze mazhar olan.
    EHL-İ HİBRE f. Ehl-i vukuf. Bilirkişi. Meselenin künhüne vâkıf mütehassıs zât.
    EHL-İ HİDAYET Hidâyette ve doğru yolda olanlar. Hidâyete erişmiş kimseler.
    EHL-İ HİKMET Hikmet ehli, hikmet bilen.
    EHL-İ HÜKÜMET Hükümete mensup kimseler, milleti idare edenler.
    EHL-İ IRZ Yüz aklığı ve şan, itibar sahibi olan, namuslu kimse. Şerefli ve temiz olan. Namuslu, iffetli ve ismetli. Irz ehli.
    EHL-İ İHTİSAS İhtisas sahibi olan kimseler. Bu kişiler yalnız kendi meslekleriyle uğraşırlar, çeşitli meslek ve meselelerle fikirlerini dağıtmazlar. (Bak: İhtisas)
    EHL-İ İLHAD f. Doğru meslek ve dinden, Hak yolundan çıkıp bâtıl yola sapan, imansızlar, dinsizler.
    EHL-İ İSLÂM İslâm topluluğu. Müslümanlar.
    EHL-İ İSTİĞRAK Manevi bir coşkunlukla kendinden geçmiş hâle giren zatlar.
    EHL-İ KELÂM (Bak: Mütekellimîn)
    EHL-İ İ'TİZAL Mu'tezile'den olan. (Bak: Mu'tezile)
    EHL-İ KALB (Bak: Ehl-i dil)
    EHL-İ KEŞF f. Perdeli olan ve zâhir hislerle bilinmeyen hakikatları, Cenab-ı Hak'kın lütf u ihsanı ile bilen veliler.
    EHL-İ KEŞF-İL KUBUR Kabir âleminde olanları bilen, kabirdeki ölünün ahvâlini keşfedip doğru olarak haber veren veli, evliya.(Ehl-i keşf-il kuburun müşahedesiyle müteaddid vâkıatla, tahsil-i ulum ânında vefat eden bazı müştak ve ciddi bir talebe-i ulum, şehidler gibi kendini hayatta ve kendi dersiyle meşgul görüyor. Hattâ meşhur bir ehl-i keşf-il kubur, vefat eden ve İlm-i Sarf ve Nahv okuyan bir talebenin kabrinde Münker, Nekir'e nasıl cevap verecek diye murakabe etmiş ve müşahede edip işitmiş ki; melek-i sual, ondan sordu: $ "Senin Rabbin kimdir?" dediği zaman, o Nahv dersiyle iştigal ederken vefat eden talebe, o meleğin cevabında demiş:"Â mübtedâdır, onun haberidir." Nahiv ilmince cevab vermiş, kendini medresede zannetmiş. Ş.)
    EHL-İ KIBLE Müslüman, kıble ehli.
    EHL-İ KİTAB f. Allah'ın gönderdiği kitaplara inanan. * Müslüman, Hristiyan veya Yahudi olan. (Hakiki Hristiyanlık veya Yahudilikten çıkmamış bulunan.)(Kur'an-ı Kerim, o cümlede ehl-i kitabı imana teşvik etmekle, onlara bir ünsiyet, bir sühulet gösteriyor. Şöyle ki:Ey ehl-i kitab! İslâmiyeti kabul etmekte size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zira, size bütün bütün dininizi terketmenizi emretmiyor. Ancak, itikadatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz; diye teklifte bulunuyor. Zira Kur'ân, bütün kütüb-ü sâlifenin güzelliklerini ve eski şeriatlarının kavaid-i esasiyelerini cem'etmiş olduğundan, usulde muaddil ve mükemmildir. Yâni ta'dil ve tekmil edicidir. Yalnız, zaman ve mekânın tegayyür etmesi tesiriyle tahavvül ve tebeddüle maruz olan füruat kısmında müessistir. Bunda aklî ve mantıkî olmayan bir cihet yoktur. Evet, mevasim-i erbaada giyecek, yiyecek ve sair ilâçların tebeddülüne lüzum ve ihtiyaç hasıl olduğu gibi, bir şahsın yaşayış devrelerinde, talim ve terbiye keyfiyeti tebeddül eder. Kezalik, hikmet ve maslahatın iktizası üzerine, ömr-ü beşerin mertebelerine göre ahkâm-ı fer'iyede tebeddül vardır. Çünkü, fer'î hükümlerden biri, bir zamanda maslahat iken, diğer bir zamana göre mazarrat olur. Veya bir ilâç, bir şahsa deva iken, şahs-ı âhere dâ' olur. Bu sırdandır ki, Kur'ân, fer'î hükümlerden bir kısmını nesh etmiştir. Yâni vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi, diye hükmetmiştir. İ.İ.)
    EHL-İ KUBUR Kabir ehli. Ölüler.
    EHL-İ KURA Köylerde, kasabalarda yaşayan.
    EHL-İ MEDER Evde oturan. Medeni.
    EHL-İ NAMUS Namuslu kimse, namus ehli.
    EHL-İ NÂR Cehennemlik olan. Cehennem ehli.
    EHL-İ NEFİY Nefyedenler, aksini veya olmadığını iddia edenler.
    EHL-İ NÜBÜVVET Peygamberler.
    EHL-İ RUM f. Osmanlı. Eskiden Anadolu'da yaşayanların bir ismi. Çünkü: Osmanlılar Romalıların (Rumların) çok bulunduğu memleketlerini fethedip yerleştiler.
    EHL-İ SALÂH Huk: Hâli mestur, nâmuslu, doğru, adaletli olan kimse. Sâlih kimseler.
    EHL-İ SALİB f. Bayrağında salib (haç) bulunanlar. Hristiyanlar. * Osmanlılardan 209 sene evvelki tarihte Haçlı Seferlerine katılan Hristiyan Ordusu.
    EHL-İ SEKR f. Aklı ile hareket edemeyip hissi ve zevki ile hareket eden, sarhoş. * Tas: İlâhî bir tecelli ile istiğrak halinde olanın kendinden geçmesi hali.
    EHL-İ SEVAHİL f. Sahilde, deniz veya göl kenarında yaşayanlar.
    EHL-İ SUFFA (Bak: Ashab-ı Suffa)
    EHL-İ SÛK f. Çarşı halkı, esnaf.
    EHL-İ SÜNNET f. Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) söz ve hareketlerine şüphesiz, kat'i ve sağlam delillerle uyan. Sahabe ve onlara tâbi' olanların mezhebi ve o mezhepte olan. Bunların muhaliflerine "ehl-i bid'a" veya "fırak-ı dâlle" denir.
    EHL-İ ŞEKAVET İslâmiyetin müsâade etmediği çeşitli rezâlet işleyen bedbaht.
    EHL-İ ŞİA şia ehli. (Bak: şia)
    EHL-İ ŞUHUD f. Kâinatta tevhid delillerini aynen seyreden, İlâhi ve gizli sırlarını Hakkın izni ile gören şuhud ehli. Veli. * Görecek derecede kat'i kanaat sâhibi olan enbiyâ ve evliyalar.
    EHL-İ TAHKİK Hakikatleri delilleri ile bilen âlimler. * Tahkik ehli.
    EHL-İ TAKİB Takip edenler, peşinden gidenler.
    EHL-İ TEŞEYYU' şiilik iddia edenler. (Bak: şia)
    EHL-İ TEVHİD Cenab-ı Hakk'ın birliğini bilip inanan ve sadece bir Allah'a bağlanıp ibadet eden kimse. (Bak: Tevhid)
    EHL-İ UKUL Akıllılar, akıl sâhibleri.
    EHL-İ VEBER VE BÂDİYE Çadırda oturan bedevi Arab, çöl ahalisi.
    EHL-İ VİFAK Beğenilen işlerde birbirine muvafakat edip uyanlar, anlaşanlar.
    EHL-İ VUKUF Bir mes'ele hakkında bilgi sahibi olan salâhiyetli kimseler. Vukuf ehli. Bilirkişi.
    EHL-İ ZEVK Zevklenenler, lezzet alanlar. * Tas: Cenab-ı Hakk'a yakınlıkla, kurbiyetle veya uyanık kalble iman ve Kur'an hakikatlarından zevk alanlar.
    EHL-İ ZİMMET İslâm Devletinin tâbiiyetinden olan Hıristiyanlar. İslâm Devleti tarafından korunan müslümandan başka kimse. Zimmi.
    EHLEB Kuyruğu kıllı olan at.
    EHLEN VE SEHLEN Hoş geldiniz, safâ geldiniz (meâlinde söylenir.)
    EHLÎ Munis, alışık. Yabancı olmayan. Kendisi ile ünsiyet edilen.
    EHLİYYET Yeterlik. Bir işin ehli olduğuna dâir vesika. İktidar. Liyâkat. İstihkak. Meharet ve mensubiyet.
    EHLULLAH Allah'a itaat edip, O'nun sevgisi ile O'na yaklaşmış olan Veli. Allah'ın sevgisine mazhar olan Evliya.
    EHME f. Eksik, nâkıs noksan. * Bulunuş.
    EHNAME f. Aşk, muhabbet, sevda. * Kendine çekidüzen verme.
    EHRAM Mısır'da Firavunların piramit şeklindeki mezarları.
    EHRAM-I MÜREBBAÎ Dörtgen piramit. Dört köşeli ehram.
    EHRAM-I MÜSELLESÎ Üçgen piramit.
    EHRAMEN f. şeytan, iblis. * Dev.
    EHRAS Dilsiz. (Bak: Ahras)
    EHRE Büyük ağızlı.
    EHRED Yırtık şey. (Üstbaş hakkında kullanılır.)
    EHRİMAN (Ehrimen, Ehremen) f. Ateşperestlerin şer ilâhının ismi. Bâtıl bir ilâh ismi.
    EHSA Şaşmış, şaşa kalmış, hayret etmiş ve taaccübüne gitmiş olan kimse.
    EHSÂS (Hiss. C.) Hisler, duygular.
    EHSÂS-I RAKİKA İnce hisler, ince duygular.
    EHŞA Karındaki iç uzuvlar. Karında olan.
    EHTAT Bir bölük cemaat.
    EHTEM Ön dişi gedik olan.
    EHUN f. Toprakta meydana gelen delik, yarık.
    EHVA (Havvâ. dan) Siyah. Kararmış olan.
    EHVA (Heva. C.) Nefsin istek ve arzuları. Muhabbetler. Hahişler. * Kasdetmek. * Atmak.
    EHVAL (Hevl. C.) Korkular. Korkulacak hâller. Fenalıklar.
    EHVAL-İ MUHAVVİFANE Dehşetli korkular.
    EHVAR f. Şaşkın, şaşırmış kimse. Alık, sersem adam.
    EHVEC En muhtaç, pek muhtaç. (Bak: Ahvec)
    EHVEC Uzun boylu ahmak adam.
    EHVEK Ahmak kimse.
    EHVEL Korkunç nesne.
    EHVEN Daha aşağı. Daha ucuz. Bayağı. Adi. * Zararı az olan. En zararsız.
    EHVEN-ÜŞ ŞER Ehven-i şerreyn de denir. İki şerli işin veya şeyin daha az zararlısı. (Bak: Adalet-i izafiye)
    EHVENİYET Ucuzluk, ehvenlik, daha hafif, daha zararsızlık.
    EHVER f. Sevgili, mâşuk.
    EHYA (Bak: Ahyâ)
    EHYA Ucuzluk.
    EHYAN (Hîn. C.) Zamanlar. (Bak: Ahyân)
    EHYEB Daha heybetli, daha büyük.
    EHYEF İnce belli ve yakışıklı genç. * Çelimli at.
    EHYEMİN (Heyeman. C.) Âşık olmalar, şaşkınlıklar.
    EHYUN Örümcek, ankebut.
    EHZA' Ok mahfazası içinde sona kalan ok.
    EHZAB (Bak: Ahzab)
    EİMME (İmam. C.) İmamlar. (Bak: İmam)
    EİMME-İ ÂLÎŞAN $ Çok yüksek mertebesi ve büyük kıymeti olan imamlar. İmam-ı A'zam, İmam-ı Şâfiî gibi.
    EİMME-İ DİN Din imamları, müçtehidler, müceddidler.
    EİMME-İ EHL-İ BEYT Ehl-i Beyt'ten yetişen, saltanata bilfiil girmeyen ve karışmayan en salâhiyetli, mânevi nüfuz ve ilim ve riyaset sahibi imamlar.
    EİMME-İ ERBAA Dört imâm. Müslümanların en büyük ve yüksek âlimleri ve müctehidlerinden hak mezheb müessisleri olan ve ehl-i imâna rehberlik eden büyük imâmlar. İsimleri şöyle sıralanabilir: İmâm A'zam Ebu Hanife, İmâm-ı Şâfii, İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Ahmed ibn-i Hanbel. (R.A.)
    EİMME-İ İSNÂ AŞER On iki imâm. Silsile-i sâdâttan olup müceddit olan imâmlar hakkındaki bir tâbirdir. Bu zâtlar esasât-ı İslâmiye ve hakaik-i Kur'âniye ve imâniyenin, dini esasların ve şeriatın muhafazasına çalışan, saltanat işlerine karışmayan mânevi riyâset ve ilim sahibi şahsiyetlerdir.
    EİMME-İ SELÂSE Üç imâm. Fıkıh kitablarında ekseriyetle İmâm-ı A'zam, İmâm-ı Şâfi'i, İmâm-ı Malik için söylenir. Hanefi Mezhebine dâir mes'elelerin bahsolduğu kitablarda "Eimme-i Selâse"den maksad; İmâm-ı A'zam ile iki talebesi olan İmâm-ı Muhammed ve İmâm-ı Ebu Yusuf'dur.
    EİMME-İ VERESE Vâris olan imamlar. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mânevi vârisi olan büyük zâtlar, mürşidler, imamlar.
    EİNNE (İnân. C.) Yularlar. Dizginler.
    EİZZE (Aziz. C.) Azizler.
    EJAH f. Vücutta ve bilhassa ellerde çıkan ufak urlar, siğil, sivilce.
    EJDER (Ejderha) f. Büyük canavar. Büyük yılan.
    EJGAN (Ejgehân) : f. Tenbel, miskin, iş yapmaktan hoşlanmayan.
    EJHAN f. Tenbel.
    EJİR f. Akıllı, uyanık, açık göz.
    EKABB İnce belli.
    EKÂBİR (Ekber. C.) En büyükler. Pek büyükler. Devlet ricali. Rütbece büyük olanlar.
    EKÂBİR-İ ULEMÂ En büyük âlimler, en büyük İslâm âlimleri. Âlimlerin en ileri derecede olanları.
    EKADİH (Kıdh. C.) Kıdhlar, oklar.
    EKAHİ (Ukhuvan. C.) Papatyalar, papatya çiçekleri.
    EKALİM (İklim. C.) İklimler, memleketler, mıntıkalar.
    EKALİM-İ BÂRİDE Soğuk iklimler, soğuk memleketler.
    EKALİM-İ HÂRRE Sıcak iklimler, ülkeler.
    EKALİM-İ SEB'A Yedi iklim. * Yedi kıt'a.
    EKALL Daha az, en az, pek az. En küçük. (Bak: Akall)
    EKALL-İ KALİL Azın azı, pek az, en az.
    EKALLİYET (Akalliyet) Bir hükümetin tebaiyyeti altında yaşayan, yabancı din ve milliyete mensub olup, ekseriyeti teşkil etmeyen halk. Azlık. Azınlık.
    EKAM (Ekme. C.) Tepeler, bayırlar.
    EKANİM (Uknum. C.) Asıllar, rükünler, zatlar.
    EKANİM-İ SELÂSE Üç unsur. (Bak: Teslis)
    EKARİB Akrabalar. Yakın hısımlar.
    EKARİM (Kerim. C.) Kerem sâhibi olanlar.
    EKASIR (Akser. C.) En kısalar, pek kısalar.
    EKASİ (Aksâ. C.) En uzaklar, pek uzaklar.
    EKASİ-İ BİLÂD Uzak beldeler, en uzak şehirler.
    EKASİM (Aksam. C.) Aksamlar, paylar, kısmetler.
    EKASİRE (Kisrâ. C.) Kisralar, şahlar. Eski Acem padişahları.
    EKASİS (Kıssa. C.) Kıssalar, ibretli hikâye ve dersler.
    EKATİ (Kati. C.) Sürüler, koyun sürüleri.
    EKAVİL (Akvâl. C.) Kaviller, sözler.
    EKAVİL-İ BÂTILA Bâtıl sözler, doğru olmayan sözler.
    EKAVİL-İ KÂZİBE Uydurma ve yalan sözler.
    EKAZİB Yalanlar, kizbler, yalan ve uydurma sözler, asılsız kelâmlar.
    EKAZZ Yeleksiz ok.
    EKBA' (Kibâ. C.) Süprüntüler.
    EKBAD (Kebed ve Kebid. C.) Kebedler, ciğerler.
    EKBER Daha büyük, en büyük.
    EKBER-ÜL KEBÂİR Kebâirin kebâiri. Büyüklerin en büyüğü. Büyük günahların en büyüğü. (Bak: Mubikat-ı seb'a)
    EKBES Alnı yumru ve başı büyük kimse.
    EKDÂR (Keder. C.) Kederler, acılar, üzüntüler.
    EKDÂR Ü ÂLÂM Kederler, acılar.
    EKDAS (Küds. C.) Küdsler. Hurmalar.
    EKDER Bulanık. * Bozrenkli.
    EKELE (Âkil. C.) Çok yiyenler, oburlar, pisboğazlar.
    EKEME Bayır, yüksekte olan taşlık tepe.
    EKERAT Ziraat ve imar için, sahiblerinin rençberlere verdikleri arazi.
    EKESS Ufak dişli, küt dişli.
    EKFA' (Küfv. C.) Eşler, benzerler, denkler, eşitler, uygunlar, müsaviler, muadiller.
    EKFAL (Bak: Akfâl)
    EKFAN (Kefen. C.) Kefenler, ölülerin sarıldıkları bezler.
    EKHAL (Kühl. C.) Göze çekilen sürmeler.
    EKHEB Gök renkli, mavi renkli.
    EKHEL Gözü sürmeli.* Baş ve gövde damarı.
    EKİD(E) Sağlam, metin, muhkem. * Sarih, kesin, açık, kat'i, muhakkak. Kuvvetli, te'kidli.
    EKİDEN Metin, muhkem ve sağlam şekilde. * Açık ve kesin olarak. Sarahaten ve kat'iyyen. * Mükerreren, tekrar olarak.
    EKİLE Yenmiş, yenilmiş yemek.
    EKİNOKS Fr. Altı aylık fasılalarla gece ve gündüzün eşit oluşu.
    EKİR (C.: Ekere) Ekinci.
    EKKAF Eğerci, semerci.
    EKKAL Çok yeyici, obur.
    EKKE Pek sıcak gün.
    EKL Yemek yeme.
    EKL Ü ŞÜRB Yeyip içme.
    EKLE Bir kere doyana kadar yemek.
    EKLEF Yüzü çilli olan adam. * Koyu renkli arslan.
    EKLEKTİZM yun. Fls: Birbirinden farklı görüşlerin bazı ortak taraflarını bulup uzlaştırıcı bir görüş ileri sürme.
    EKLİPTİK Güneşin dünya etrafında yapmış olduğu zahirî hareketinde çiziyor gibi göründüğü yol.
    EKMAM (Kimm. C.) Tomurcuklar. Ağaç çiçeklerinin kapçıkları.
    EKMAM (Kümm. C.) Elbisenin kolları, yenleri, kol ağızları.
    EKME (C.: Ekemât-Üküm) Yüksek yer.
    EKMEH Anadan doğma kör. * Tepe,bayır, yüksek yer.
    EKMEHİYYET Ekmehlik, anadan doğma körlük.
    EKMEL Mükemmel, en kâmil, eksiği olmayan, en mükemmel.
    EKMEL-İ ENBİYA Nebilerin en mükemmeli, Peygamberimiz Hz. Muhammed (A.S.M.)
    EKMEL-İ MAHLUKAT Yaradılmışların en mükemmeli, Hz. Muhammed (A.S.M.) (Bak: Mefhar-i Kâinat)
    EKMELÂNE Ekmel olana yakışacak şekilde.
    EKMELİYYET Pek mükemmel ve kusursuz olanın hâli. Kusursuzluk, mükemmellik, noksansızlık, eksiksizlik.
    EKNAN (Kinân. C.) Mahfazalar, perdeler. * Evler, odalar, hücreler. Çadırlar.
    EKNUN f. şimdi, el'an, hâlâ.
    EKOL (Fr. Ecole) Fikir üzerinde işleyen bir nevi mekteb. * Bir üstadın talebeleri. Bir üstadın mesleği, tarzı.
    EKOLALİ yun. Psk: Sesleri taklit etme, yansıtma. Çocuk dünyaya geldiği zaman çevresinde konuşulan dilin seslerini çıkaramaz. Kendine mahsus sesleri çıkarır. Çevrede konuşulan dilleri dinleye dinleye çevredeki sesleri taklid etmeye başlar, bu taklid edebildiği sesleri sık sık tekrar eder. Meselâ: ba, ba, ba gibi. Bu dilin gelişmesinde psikolojik bir safhadır. İslâm terbiyesinde dünyada çocuğun duyacağı ilk ses olarak ezan okunur. Çocuk bununla bırakılmamalı, Kur'an sesine küçükten itibaren alıştırmalı, anadili gibi kendine yakın bulmalıdır.
    EKOLOJİ yun. Canlı varlıklarla çevreleri arasındaki münasebetleri araştıran biyoloji kolu.
    EKONOMİ yun. İktisad. Tutum. Geliri gideri hesaplıyarak lüzumsuz masrafı bırakıp artırmağa çalışmak. Ölçülü ve idâreli harcamak. İnsanların sınırsız olan ihtiyaçlarıyla bunları sağlamaya yarayacak sınırlı imkân ve vasıtalar arasında mümkün olan azami uygunluğu temin için (sağlamak için) yapılan çalışma ve faaliyetler. Bu faaliyetlere hâkim olan kaideleri inceleyen ilim.İktisadî hâdiseler istihsal (üretim), istihlâk (tüketim), mübadele (değişim) ve tevzi (bölüşüm, dağıtım) olmak üzere dört çeşite ayrılır. İktisat ilmi bu hâdiselerin birbirleriyle olan ilişkileri, müvazeneleri (dengeleşimleri), teşkilâtlanma ve idaresi bakımlarından şekillerini inceletmekte ve hâdiselerin matematikî olarak mümkün modellerini bulmaya çalışmaktadır. Günümüzde iktisat politikaları büyük bir ehemmiyet kazanmıştır. İktisadî politikalar, bugünkü dünyamızda iki ana sisteme ayrılmıştır. 1- Kapitalizm; 2- Sosyalizm. Bunlar arasında zikredilen "karma ekonomi" şekli esas itibariyle bunlardan birine dâhil edilmektedir. İslâm iktisat sistemi bunlardan esastan ayrılmaktadır. Bu iki sistem, dünya hayatını esas alan maddeci sistemlerdir.Kapitalist sistem, emeği ferdî sermayeye sosyalist sistem, emeği devlet tahakkümüne bağlar. Kapitalist sistemde sermaye sahipleri, sosyalist sistemde devlet ve toplum adına bir grup hakim olur. Her iki sistem istismar "sömürme" ve tahakküme dayandığı için cemiyet hayatında anarşiyi ve ihtilâlleri doğurmakta, insanlık, barış, huzur ve saadete ulaşamamaktadır.İslâmiyet ise kapitalizmin ferdin istismarını; sosyalizmin kollektif tahakküm ve istismarını ortadan kaldırır. Herkesin kazancı, emeğine göre olur.
    EKPEK-ÜL KÜPEKA Köpeklerin en köpeği. * Çok âdilik ve alçaklık.
    EKRA' (Bak: Ker')
    EKRAD Kürdler.
    EKRAM Küçük burunlu. * Küçük boylu.
    EKRAN Üzerine bir cismin hayalinin aksettirildiği saydam olmayan düz satıh.
    EKREH Çok iğrenç, en kerih.
    EKREH-İ MAHLUKAT Mahlukların en kerihi, en iğrenci.
    EKREM Çok cömert, daha kerim, en kerim.(Arkadaş! Şu Zat-ı Nurâni (A.S.M.) mürşid-i imâni, Resul-i Ekrem (A.S.M.) bak nasıl neşrettiği hakikatın nuriyle, Hakkın ziyasıyla, nev-i beşerin gecesini gündüze, kışını bahara çevirerek, âlemde yaptığı inkılâb ile âlemin şeklini değiştirerek nurâni bir şekle sokmuştur. M.N.)
    EKREM-ÜL EKREMÎN Ekremlerin en ekremi. Cenab-ı Hak (C.C.)
    EKREMANE Ekremce, ekrem olana yakışacak şekilde. Çok elaçıklığıyle, cömertlikle.
    EKREMİYYET Ekremlik, ekrem olma hâli.
    EKSA Üstüste pek çok giyinen (adam.)
    EKSANTRİK Lât. Merkezden uzakta kurulmuş. * Mat: İç içe olduğu hâlde merkezleri ayrı olan daireler. * Müstesna, taaccüb edilip şaşılacak, hayret verici.
    EKSEH Aksak kimse.
    EKSELANS Fr. Eskiden bakanlar, elçiler ve cumhurbaşkanları için kullanılan bir ünvan.
    EKSEM Büyük karınlı, şişman adam.
    EKSER Pek fazla. Daha çok. Kesrette olan. En çok.
    EKSERİ f. Çoğu zaman, çok defa, ekseriyetle.
    EKSERİYA (Ekseriyya) Pek çok zaman, en ziyade, sık sık, ekseriyet üzere, alel-ekser.
    EKSERİYET (Ekseriyyet) En büyük kısım, çokluk.* Bir topluluk ve hey'etin yarısından fazlası. * Bir mecliste üyelerin verdikleri rey'lerin büyük kısmı ve bunların üstünlüğü.
    EKSERİYET-İ MUTLAKA f. Yarımın bir fazlasıyla elde edilen ekseriyet, mutlak ekseriyet.
    EKSERİYET-İ SÜLÜSAN Ekseriyet kazanacak tarafın en az mevcudun sülüsânı (üçte ikisi) miktarında olması şartıyla olan ekseriyet.
    EKSERİYETLE Daha ziydesiyle. Çoklukla.
    EKSİBE (Kesib. C.) Büyük çöllerde ve sahralarda, rüzgârın biriktirdikleri kum yığınları.
    EKSİYYE f. Boza.
    EKSPER Fr. Uzun tecrübe neticesi bir sahada ihtisas kazanan, meleke sahibi olan kimse.
    EKSPRES ing. Seyahatı esnasında ancak büyük duraklarda duran ve çok hızlı giden vasıta.
    EKŞEF Açık nesne. * Savaşta kalkanı olmayan kimse.
    EKŞEM Doğuştan kusurlu olan. Burnu, kulağı kesik veya noksan doğan (adam). * Pars denilen vahşi hayvan.
    EKTAD Cemaatler, topluluklar, kalabalıklar, bölükler, takımlar. * Misaller, temsiller, örnekler.
    EKTAF (Ketif. C.) Omuzlar. Omuz kemikleri, kürek kemikleri.
    EKTAR (Keter. C.) Haysiyetler, onurlar, şerefler, şanlar, ünvanlar, soylar. Nesebler, dereceler, mertebeler.
    EKTEM Çok sır saklayan, esrar gizleyen kimse. * Büyük karınlı ve şişman olan adam.
    EKUL (Ekl. den) Çok fazla yiyen, obur, pisboğaz.
    EKULÂNE f. Oburcasına.
    EKULÎ Oburluk.
    EKULÜ Ben derim, ben söylüyorum (meâlinde.)
    EKULÜ KEMÂ KÂLE Onun söylediği gibi söylerim (meâlinde.)
    EKVA Daha kuvvetli, en kuvvetli.
    EKVA' Eli eğri olan.
    EKVAB Küpler, kadehler. Sırçalar.
    EKVAH (Kûh. C.) Kamıştan yapılan penceresiz ufak kulübeler.
    EKVAN (Kevn. C.) Alemler. Mahluklar. Varlıklar. Oluşlar.
    EKVAR (Küvâre. C.) Petek. Arı kovanları.
    EKVAS (Kevs. C.) Yaşmaklar.
    EKVATOR Fr. Hatt-ı istivâ. Dünyayı kuzey ve güney diye müsavi iki yarım küreye ayırarak, ikisinin arasından geçtiği farzedilen çember şeklindeki büyük çizgi. * Yer yuvarlağının tam ortasında farzedilen ve dünyayı iki müsavi kısma ayıran (ve kırk bin kilometre olan) çember.
    EKVAZ (Kûz. C.) Kâseler, bardaklar, kadehller.
    EKYAL (Keyl. C.) Keyller, kileler, hububat ölçüleri, ölçekler.
    EKYAS (Kis. C.) Kisler, para keseleri. Torbalar. * (Keys. C.) Akıllı kimseler.
    EKYES Pek kiyâsetli, zeki, zekâvetli kişi. Mâhir, maharetli, becerikli adam.
    EKZEB Büyük iftira, büyük yalan, uydurma.
    EKZEF (Kazf. den) Çok iftira eden. Başkası hakkında çok aleyhde yalan söyleyen.
#30.11.2006 21:25 0 0 0
  • EHL-İ BİD'A (Bak: Bid'at)(Ehl-i bid'a, ecnebi inkılâbcılarından böyle meş'um bir fikir aldılar ki: Avrupa, Katolik Mezhebini beğenmeyerek başta ihtilâlciler, inkılâbcılar ve feylesoflar olarak, Katolik Mezhebine göre ehl-i bid'a ve Mu'tezile telâkki edilen Protestanlık Mezhebini iltizam edip, Fransızların İhtilâl-i Kebirinden istifade ederek, Katolik Mezhebini kısmen tahrip edip, Protestanlığı ilân ettiler.İşte, körü körüne taklidciliğe alışan buradaki hamiyet-füruşlar diyorlar ki: "Mâdem Hristiyan dininde böyle bir inkılâb oldu, bidâyette inkılâpçılara mürted denildi, sonra Hristiyan olarak yine kabul edildi. Öyle ise İslâmiyette de böyle dinî bir inkılâb olabilir?.."Elcevap : Din-i İsevîde, yalnız esasat-ı diniye Hazret-i İsâ Aleyhisselâm'dan alındı. Hayat-ı içtimaiyeye ve füruât-ı şer'iyeye dair ekser ahkâmlar, Havariyyun ve sâir rüesâ-yı ruhaniye tarafından teşkil edildi. Kısm-ı a'zamı, kütüb-ü sâbıka-i mukaddeseden alındı. Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, dünyaca hâkim ve sultan olmadığından ve kavânin-i umumiye-i içtimaiyeye merci' olmadığından; esâsât-ı diniyesi, hariçten bir libas giydirilmiş gibi, Şeriat-ı Hıristiyaniye nâmına örfi kanunlar, medeni düsturlar alınmış, başka bir suret verilmiş. Bu suret tebdil edilse, o libas değiştirilse, yine Hazret-i İsâ Aleyhisselâm'ın esas dini bâki kalabilir, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmı inkâr ve tekzib çıkmaz. Halbuki : Din ve Şeriat-ı İslâmiyenin sahibi olan Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm iki cihanın sultanı, şark ve garb ve Endülüs ve Hind, birer taht-ı saltanatı olduğundan, Din-i İslâmın esasatını bizzat kendisi gösterdiği gibi, o dinin teferruatını ve sâir ahkâmını, hattâ en cüz'i âdâbını dahi bizzat o getiriyor. O haber veriyor, O emir veriyor. Demek, füruat-ı İslâmiye değişmeye kabil bir libas hükmünde değil ki; onlar tebdil edilse, esas din bâki kalabilsin. Belki; esâs-ı dine bir ceseddir, lâakal bir cilddir. Onunla imtizaç ve iltiham etmiş; kabil-i tefrik değildir. Onları tebdil etmek, doğrudan doğruya sâhib-i şeriatı inkâr ve tekzib etmek çıkar.Mezâhibin ihtilâfı ise: Sâhib-i şeriatın gösterdiği nazari düsturların tarz-ı tefehhümünden ileri gelmiştir. "Zaruriyat-ı diniye" denilen ve kabil-i te'vil olmıyan ve "muhkemat" denilen düsturları ise, hiçbir cihette kabil-i tebdil değildir ve medâr-ı içtihad olamaz. Onları tebdil eden, başını dinden çıkarıyor. M.)
#30.11.2006 21:24 0 0 0
  • E'CAM (Acem. C.) Arab olmayanlar. Güzel arabi bilmeyenler. Güzel ve fasih konuşamıyanlar. * Acemiler.
    ECAMİRE Taifeler, kabileler, kavimler.
    ECANİB (Ecnebi. C.) Ecnebiler. Yabancılar.
    ECBE Alnı geniş olan adam.
    ECC (C.: İcâc) Devekuşu seğirtmek.
    ECCE (C.: İcâc) Sıcak fazla olmak. * Karışmak.
    ECDA' Burnu kesik olan kimse. * Kulağı, eli ve dudağı kesik kimse.
    ECDAD (Cedd. C.) Dedeler. Babalar. Büyük babalar.
    ECDAS (Cedes. C.) Kabirler. Mezarlar.
    ECDEL (C.: Ecâdil) Çakır doğan kuşu.
    ECDER (Cedir. den) Daha büyük. Pek münasib.
    ECEBE Büyük alınlı. Alnı geniş olan kimse.
    ECEL Her mahlukun ve canlının Allah tarafından takdir edilen ölüm vakti. Âhirete göç etmek. * İleride olacağı şüphesiz olan. * Allah'ın takdir ettiği ömür.
    ECEL-İ FITRÎ Her mahlukun yaradılışı itibariyle Cenab-ı Allah (C.C.) tarafından tayin olunan vasati ömrü. * Biyolojik ömür.
    ECEL-İ KAZÂ (Bak: Ecel-i mübrem.)
    ECEL-İ MEV'UD Mukadder olan ölüm. şüphesiz gelecek olan ölüm.
    ECEL-İ MUALLAK Levh-i Mahv İsbat'ta mukadder olarak yazılı, bâzı şartlarla mukayyed olan ecel. Ecel-i müsemma.
    ECEL-İ MÜBREM Elinden kurtulunması mümkün olmayan, kaçınılmaz olan ecel.
    ECEL-İ MÜSEMMA f. Muayyen bir zamana kadar, Allah'ın takdir ettiği ölüm.
    ECEL-İ NÂ-GEHAN Ansızın gelen ecel. Birdenbire âni ölüm, vefat.
    ECELİYYET Sonradan vukuu şüphesiz olan hâdise.
    ECELL (Celil. den.) Çok güzel. çok büyük. En üstün. Çok celil.
    ECELL-İ MAHLUKÂT Mahlukların en üstünü. İnsan.
    ECELL Evet, neam, belî.
    ECEM (C.: Acâm) Çok fazla sıcak.
    ECEME (C.: Acâm-Ecemât - Ecem-Ücüm) Meşelik. * Kamışlık.
    ECEMM Mızraksız adam. * Boynuzsuz koyun. * Etli kemik. * Bacasız ev.
    ECEN Suyun tadı ve rengi değişik olmak.
    ECERRAN İns ve cinn.
    ECEŞŞ Gür sesli.
    ECFAN (Cefn. C.) Göz kapakları. * Asma çubukları. * Kirpikler.
    ECHAM Gözü büyük ve kırmızı olan. * (Müe: Cahmâ)
    ECHEL Çok câhil. Çok bilgisiz. En câhil.
    ECHELİYYET Çok bilgisizlik. Çok câhil oluş.
    ECİC Ateş parlaması.
    ECİL İşini geriye bırakan, geciktiren. * Geciktirilen, geriye bırakılan şey. * Bir yerde birikip toplanmış su.
    ECİLLE (Celil. C.) Fazilet, ilim ve rütbe itibariyle daha yüksek olanlar. Büyükler.
    ECİM Bir şeye çok devam etmekten usanç gelme. * Suyun necis olup bozulması. * Birini istemediği hâle koymak.
    ECİNNE (Cenin C.) Ceninler. Ana karnındaki çocuklar.
    ECİNNÎ Cin taifesinden bir fert. (Bak: Cinn)
    ECİR (Bak: Ecr)
    ECİR Ücretle çalışan, nefsini kiraya veren. Gündelikçi.(Devletler, milletler muharebesi tabakat-ı nev-i beşer muharebesine terk-i mevki ediyor. Zirâ, beşer esir olmak istemediği gibi, ecir olmak da istemez. S.)
    ECİRLİK t. Ücretle çalışma, hizmetkârlık.
    ECİRNÂ (İcâret. den) Bizi hıfzeyle, muhafaza eyle (meâlinde.)
    ECİRNİ (İcâret. den) Beni hıfzeyle, beni koru (meâlinde).
    ECL İllet, sebeb, cihet. İçin, dolayı... den. Arabçada "Li" ilâve ederek kullanılır. Meselâ: Li-eclillâh $ : Allah için, Allah rızası için.
    Lİ-ECL-İL-MASLAHA İş icabı, maslahat için.
    ECLA Pek âşikâr, pek belli. Pek parlak, ziyade güzel. * Başında kıl bitmeyen kel.
    ECLA' Dudakları kısa olup dişlerini tamamen örtmeyen.
    ECLAD (Cild. C.) Hayvan derileri.
    ECLAH Devenin veya üstü düz olan arabaların üzerlerine yapılan ufak kulübe. * Başı kel olan adam.
    ECLEC Yumru ve geniş alınlı.
    ECLEF (Cilf. den) Çok edepsiz, pek hayasız.
    ECLEL Ulu ve büyük kimse. * Azam.
    ECLİYET Cihetiyet, sebebiyet. Sebeb oluş.
    ECMA' En toplu. Birikmiş. Ziyade birleşmiş.
    ECMA Üstü açık ev.
    ECMAİN Hepsi, cümlesi.
    ECMAL (Cemel. C.) Develer. * Cümleler. * Yekünler.
    ECMAT (Ecme. C.) Ormanlar, sık ağaçlı yerler.
    ECME (C.: Ücem-Ecmât) Orman, sık ağaçlı yer.
    ECMEL (Cemil. den) Çok güzel, en yakışıklı. Daha güzel.
    ECNAB (Cenb. C.) Yanlar. Yan taraflar.
    ECNAD (Cünd. C.) Cündler, askerler, erler, neferler, taburlar.
    ECNÂS (Cins. C.) Çeşitler, neviler, türler.
    ECNÂS-I MUHTELİFE Çeşitli, türlü cinsler.
    ECNEB Muti ve münkad olmayan. İtaatkâr olmayan. * Garib, yabancı, ecnebi. *Sert başlı at.
    ECNEBİ Yabancı. Garip. Alışmamış. Başka milletten olan.
    ECNEBİYYET Ecnebilik, yabancılık, gariblik.
    ECNEF Haktan, doğruluktan, adaletten uzaklaşan, ayrılan adam. * Beli eğri, kambur olan adam.
    ECNİHA (Cenah. C.) Kanatlar. Cenahlar. Taraflar.
    ECR (C.: Ücur) Bir iş, bir hizmet mukabilinde verilen şey. * Ahirete aid mükâfat, hayır ceza. * Ücret, mukabil, karşılık. Sevab. * Tıb: Kırılan bir uzvun sarılması.
    ECR-İ MÜSEMMÂ Mukavele ve pazarlıkla kararlaştırılan ücret.
    ECRA' (C.: Ecâri) Bir şey yetişmeyen kumlu yer.
    ECRAM (Cirm. C.) Ruhsuz büyük varlıklar. Cirmler. Yıldızlar.
    ECRAM-I SEMAVİYE Gök cisimleri, yıldızlar.
    ECRAM-I ULVİYE Ulvi yıldızlar. Büyük cirimler.
    ECRAS (Ceres. C.) Büyük çıngıraklar, çanlar.
    ECREB Uyuz hayvan veya insan.
    ECRED Tüysüz adam, köse. Genç. * Çorak, otsuz yer. Bir şey yetişmeyen arazi. * Tüyü yumuşak ve kısa olan at.
    ECRİBE (Cirâb. C.) Dağarcıklar, meşin veya bezden yapılmış olan çantalar.
    ECSAD (Cesed. C.) Cesedler. Cisimler. Tenler. Vücudlar.
    ECSAM (Cisim. C.) Cisimler.
    ECSAM-I NÂMİYE Büyüyüp yetişen cisimler. Nebat gibi büyüyenler.
    ECSAM-I ULVİYE Ulvi cisimler.
    ECSEL Karnı büyük olan kişi.
    ECSEM Cesim, pek iri, gövdesi büyük olan. İri yarı kişi.
    E'CUBE (Bak: U'cube)
    ECUC Işık veren, parlayan. Parlak nesne. * Suyun tuzlu ve acı olması.
    ECÜME Havuz.
    ECVAD (Cevad. C.) Sahiler. Cömertler. Eli açıklar.
    ECVAF (Cevf. C.) İçler. Kovuklar.
    ECVED En cömert. En sahi. Daha iyi.
    ECVED-İ MENSUCAT Dokumaların en iyisi.
    ECVED-ÜN NÂS İnsanların en iyisi olan Hz. Peygamber (A.S.M.)
    ECVEF Ortası boş. Kof. * Mc: Boş kafalı. Çok cahil. * Gr: Ortasında harf-i illet sayılan elif, vav, yâ harfleri bulunan fiil kökü.
    ECVİBE (Cevab. C.) Cevaplar.
    ECVİBE-İ MÜSKİTE Susturucu cevaplar.
    ECYAD (Cîd. C.) Uzun boyunlar.
    ECYAF (Cife. C.) Kokmuş etler. Cifeler.
    ECYAL (Cîl. C.) Soylar. Tâifeler. Kavimler. Nesiller.
    ECYED Uzun boyunlu (adam.)
    ECYEM Gözü büyük ve kırmızı olan. (Müe: Ceymâ)
    ECZÂ (Cüz. C.) Eczacılıkta kullanılan çeşitli maddeler. * Ciltlenmemiş kitab ve saire. * Cüz'ler, parçalar, kısımlar. * Bir kimyevi terkible vücuda gelip yanma hassası gibi böyle bir kuvvet ve te'siri haiz bulunan şey.
    ECZÂ-İ ASLİYE Vücudda temel teşkil eden parçalar ve kısımlar, unsurlar.
    ECZÂ-YI ŞERİFE Kur'ân-ı Kerim'i meydana getiren otuz cüz.
    ECZÂ-İ UNSURİYYE Esas teşkil eden parçalar.
    ECZÂ-İ ZÂİDE Fazladan olan kısımlar, parçalar.
    ECZAHANE f. Eczacı dükkanı. Ecza dolabı. İlaç satılan mağaza.
    ECZAL (Cizl. C.) Ağaç kökleri, tomrukları.
    ECZEB Suyu geçirmeyen sağlam zemin.
    ECZEM (Cüzâm. dan) Cüzamlı, miskinlik illetine uğramış olan. * Parmakları veya eli kesik olan adam.
    ECZEM Burnu kesilmiş.
    EDÂ' Yerine getirmek. Ödemek. Borcunu vermek. Vazifesini yapmak. * Tarz. Üslub. * Şive. * Tekebbür. * Fık: Namazı vaktinde kılmağa "Eda" ve vakit geçtikten sonra kılınan namaza da "Kaza" denir. (Bak: Kaza)
    EDA-İ FERÂİZ Allah'ın (C.C.) farz olarak emrettiklerini yerine getirmek. Farz vazifelerini ifa etmek.
    EDA-YI DEYN Borç ödeme.
    EDA-YI SALÂT Namazı vaktinde kılma.
    ED'AC Gözleri kara renkte ve büyükçe olan. * Pek siyah şey.
    EDAKK En dakik, pek ince, çok mühim.
    EDAKK-I UMUR İşlerin en mühimmi.
    EDALL (Bak: Adall)
    EDÂMALLAH Allah (C.C.) dâimî eylesin (mealinde duâ.)
    EDANİ (Ednâ. C.) Ednâlar, en deniler, en alçaklar. Alçak, pek bayağı ve aşağılık kimseler.
    EDAT Sebep. Âlet. Avadanlık. * Gr: Kendi başına mâna ifade etmeyip, kelime veya fiillerle birlikte mâna ifade eden kelime veya harf. İsim ile fiilden gayri kelime.
    EDB Ziyafet verip, halka yemek yedirmek.
    EDBAR (Dübür ve Dübr. C.) Ard ve arka taraflar. Herhangi bir şeyin sonları ve akibetleri.
    EDBAR-ÜN NÜCUM Fecirden evvel kılınan iki rek'at nafile namaz.
    EDBAR-ÜS SÜCUD Akşam namazından sonra kılınan iki rek'at nafile namaz.
    EDBES Rengi ne kızıl, ne siyah olan hayvan.
    EDD (C.: Üdüd) Kuvvet. * Yetişmek. * Ric'at etmek.
    EDDAİ "Mâlum bir duâcı. Duâcınız. Hayrınızı isteyen" meâlinde imza yerine yazılan bir tâbir.
    EDEB Terbiye. Kavlen, fiilen insanlara lütuf ile muamele etmek. Güzel ahlâk. Usluluk. Hayâ. * Ist: Sünnet-i Resul'e (A.S.M.) uygun hareket etmek. * Utanılacak şeylerden insanı koruyan meleke; kuvve-i râsiha-i nefsiye. * Edebiyat ve ondan bahseden ilim.(Kur'anın edebi ise: Öyle bir hüznü verir ki, âşıkane hüzündür. Yetimâne değildir. Firak-ul ahbabdan gelir. Fakd-ül ahbabdan gelmez. Lemeat)
    EDEB-İ KELÂM Söz güzelliği, söz zarifliği. * Edb: İfade arasında bayağı ve çirkin tabirlerin bulunmaması. İfadenin güzel oluşu.
    EDEB-İ MUÂŞERET (Bak: Âdâb-ı muaşeret)
    EDEB-AMUZ Edeb öğreten.
    EDEBÎ Edebe dâir. Güzel söylenmiş yazı. Edebiyata âit. Ehl-i edebe, terbiyeli, ahlâklı ve edebli olanlara dâir ve edebe mensup ve müteallik.
    EDEBİYAT Düşünce, duygu veya herhangi bir hakikatı veya herhangi bir fikri yazı veya sözle, manzum veya nesir halinde güzel şekilde ifâde san'atı. Bu san'atla uğraşan ilim kolu. * Edebiyata âit yazıları toplayan kitap.Edebiyatın sözlük anlamından biri de edebe, yani terbiyeye uygun söz söylemektir. Demek ki edebiyatçı edepli olmalı, edepsizce söz ve yazılar edebiyat olamaz.(Edebiyatta vardır üç meydan-ı cevelân; onlar içinde gezer, haricine çıkamaz: Ya aşkla hüsündür, ya hamâset ve şehâmet, ya tasvir-i hakikat. İşte yabani edebse hamâset noktasında hakperestliği etmez.Belki zâlim nev-i beşerin gaddarlıklarını alkışlamakla kuvvet-perestlik hissini telkin eder. Hüsün ve aşk noktasında, aşk-ı hakiki bilmez.Şehvet-engiz bir zevki nefislere de zerkeder. Tasvir-i hakikat maddesinde, kâinata san'at-i İlâhî suretinde bakmaz;Bir sıbga-i Rahmanî suretinde göremez. Belki tabiat noktasında tutar, tasvir ediyor; hem ondan da çıkamaz.Onun için telkini aşk-ı tabiat olur. Maddeperestlik hissi, kalbe de yerleştirir; ondan ucuzca kendini kurtaramaz.Yine ondan gelen, dalâletten neş'et eden ruhun ıztırabatına, o edepsizleşmiş edeb (müsekkin, hem münevvim); hakiki fayda vermez. S.)
    EDEBİYAT-I CEDİDE 1896 - 1901 tarihleri arasında Avrupa te'siri ile meydana gelen edebiyat cereyanına verilen isim. Yeni edebiyat. Servet-i Fünun Edebiyatına verilen ad.
    EDEBİYAT YAPMAK Mc: Güzel ve uzun uzun sözlerle mevzu dışına çıkarak konuşmak.
    EDEBİYYUN Edebiyatçılar. Edebiyatla uğraşanlar.
    EDEME Derinin iç yüzü. (Dış yüzüne "beşere" derler.)
    EDEVAT (Edat. C.) Aletler. Takımlar, parçalar. * Gr. Fiil veya isimlere eklenen küçük kelime veya harfler. Edatlar.
    EDEVAT-I KİTABET Yazı vasıtaları.
    EDEYAN f. Çok koşan hayvan.
    EDFA (Edfâk) Beli kamburlaşıp bükülmüş kimse. * Uzun boynuzlu keçi. * Kanadı uzun kuş.
    EDFER İğrenilen, tiksinilen, nefret edilen şey.
    EDGAM Yüzü ve dudaklarının etrafı siyah olup, sâir bedeni başka renk olan at.
    EDHAK Daha uzak, daha ırak.
    EDHAN (Dühn. C.) Sürülecek güzel kokulu yağlar.
    EDHAR Eb'ad ve erzel kimse.
    EDHEM (C.: Dühem-Edâhim) Karayağız at.
    EDHİNE (Duhân. C.) Duhanlar, dumanlar, sisler. * Tütünler.
    EDİ Küçük ve şerir (adam). * Küçük kap.
    EDİB Edebiyatçı. Güzel ve san'atlı söz söyleyen veya yazan. * Edebli, terbiyeli.(Edibler edebli olmalı, hem de edeb-i İslâmiye ile müteeddib olmalı. Ve onların sözleri, kalb-i umumi-i müşterek-i milletten bitarafane çıkmalı. Ve matbuat nizamnamesini, vicdanınızdaki hiss-i diyânet ve niyet-i hâlisa tanzim etmeli. İk. M.)
    EDİB-İ BÎ-MÜDANÎ Eşsiz edebiyatçı.
    EDİBÂNE f. Edibe yakışır, terbiyeli bir surette. Edebiyatçı gibi.
    EDİLLE (Delil. C.) Deliller, işaretler. Alâmetler. Rehberler. İsbat vasıtaları.
    EDİLLE-İ AKLİYE Akıl ile bulunan isbat vâsıtaları, akli deliler.
    EDİLLE-İ ASLİYE (Bak: Edille-i erbaa)
    EDİLLE-İ ERBAA (Edille-i şer'iye) Fık: Fıkıh ilminin istinad ettiği deliller: Kitab (yani Kur'an-ı Kerim'deki deliller), sünnet, icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukaha. (Usul-ü erbaa ve edille-i asliye tabirleri de aynı mânada kullanılır.)
    EDİLLE-İ KATI'A İtiraz edilmeyecek derecede kat'î ve sağlam deliller.
    EDİLLE-İ KAVİYYE Sağlam deliller.
    EDİLLE-İ ŞER'İYE (Bak: Edille-i erbaa)
    EDİLLE-İ TÂLİYE Huk: Örf, âdet, teâmül, istishab, asıl ve amel, maslahat-ı mürsele, kaide-i külliye, âsâr-ı sahabe ve âsâr-ı kibar-ı tabiîn gibi deliller.
    EDİM Sahtiyan, tabaklanmış deri. * Satıh, yüz, zemin.
    EDİM-İ ARZ Yer yüzü.
    EDİMME Derinin ikinci tabakası.
    ED'İYE (Duâ. C.) Duâlar.
    ED'İYE-İ HAYRİYE Hayırlı dualar.
    ED'İYE-İ ME'SURE Peygamberimiz (A.S.M.) ile, sahabelerden naklolunan te'sirli ve makbul duâlar.
    EDİYYE Az, kalil.
    EDKEN Bulanık, * Rengi siyaha yakın olan.
    EDLEM Karayağız, siyah adam. * Kara eşek. * Uzun yanaklı. * Uzun boylu.
    EDM Üns tutmak. * İttifak etmek, birleşmek. * Islâh etmek.
    EDMAS Kaşlarının üç kısmı ince ve dipleri kalın; başının kılları ise az olan kimse.
    EDMEN f. Hâlis ve katıksız misk.
    EDMİGA (Dimağ. C.) Beyinler, dimağlar.
    EDMU' Göz yaşları. Aberat.
    EDNA Pek aşağı, en alçak. Pek az, pek cüz'i. * Çok yakın.
    EDNANÎ (Denâvet. den) Beni yaklaştırdı (meâlindedir.)
    EDNAS (Denes. C.) Pislikler, necisler, kirler. * En aşağılar, âdi ve bayağı kişiler.
    EDNEF Burnu kısa olan adam.
    EDNİK Çengel.
    EDRA' Vücudu beyaz, başı siyah olan at. * Hecin.
    EDRED Dişsiz, dişi çıkmamış veya dökülmüş kimse.
    EDREM Topukları etli kimse (ki, topuğu etten belli olmaz.) * Dişleri dökük adam. * Düz şey.
    EDREM f. Eğerin altına konulan keçe.
    EDRENG f. Sıkıntı, içdarlığı. Musibet, belâ, felâket, âfet.
    EDSAK Ağzı büyük olan adam.
    EDSEM Çok yağlı (şey.)
    EDSER Gaflette bulunan, gafil adam.
    EDV Aldatmak, hud'a.
    EDVA (Da'. C.) İlletler, hastalıklar.
    EDVAR (Devr. C.) Devirler, zamanlar.
    EDVAR-I HAMSE Beş devir, beş vakit.(Beşer esirliği parçaladığı gibi ecirliği de parçalayacaktır: Bir rü'yada demiştim: Devletler milletlerin hafif muharebesi; tabakat-ı beşerin şedid olan harbine terk-i mevki ediyor. Zira beşer, edvarda esirlik istemedi, kanıyla parçaladı. Şimdi ecir olmuştur; onun yükünü çeker, onu da parçalıyor. Beşerin başı ihtiyar; edvar-ı hamsesi var. Vahşet ve bedeviyet, memlukiyet, esaret, şimdi dahi ecirdir, başlamıştır geçiyor. S.)
    EDVAR-I SÂBIKA Geçen zamanlar.
    EDVAR-I SEB'A Yedi devreler. Dünyanın yaradılışından beri geçirdiği devreler ki, nazariye olarak söylenir.
    EDVAR-PERDAZ Devirleri dile getiren. Devirleri terennüm eden.
    EDVEK Devenin, misvak ağacını yemesi. * Bir yerde sâkin olmak. * Yaranın veremi sakin olmak.
    EDVEŞ Gözü dumanlı adam.
    EDVİYE (Devâ. C.) İlâçlar, devâlar.
    EDVİYE-İ MÜESSİRE Te'sirli ilaçlar.
    EDYAK (Dîk. C.) Dîkler, horozlar.
    EDYAN (Din. C.) Dinler.
    EDYAN-I BÂTILA Bâtıl dinler. Bozuk, hükmü hakikatten ayrılmış olan dinler.
    EDYAN-I MEFSUHA Hükmü kaldırılmış eski dinler. Hıristiyanlık, Yahudilik gibi. (Bak: Mensuh.)
    EDYAN-I SEMAVİYE Allah tarafından gönderilmiş hak dinler.
    EDYAR (Deyr. C.) Manastırlar, kilisler. Hıristiyanların ibadethâneleri.
    EF'A Engerek yılanı. * Mc: Fena huylu, tabiatı kötü olan adam.
    EFADIL (Efâzıl) Faziletliler, iyiliksever ve temiz kimseler.
    EFAHİM (Efhâm. C.) Büyük zatlar. Pek büyük, muhterem kimseler.
    EFAHİS (Ufhus. C.) Taşların aralarında veya kayalıkta bulunan kuş yuvaları.
    EFAİ (Ef'a. C.) Engerek yılanları.
    EFAİK (Efike. C.) Yalanlar, dolanlar, düzme sözler. İftiralar.
    EFAİM Vâsi olmak, geniş olmak, bol olmak.
    EFAKİL (Efkel. C.) Titrekler, titreyenler.
    EF'ÂL (Fiil. C.) Fiiller, işler, ameller.
    EF'ÂL-İ HASENE İyi ve güzel ameller, fiiller, işler.
    EF'ÂL-İ İHTİYARİYYE Kişinin kendi isteğiyle yaptığı işler, Kişinin kendi ihtiyârî fiilleri.
    EF'ÂL-İ MÜKELLEFÎN Mükellef olanların (yani; Cenâb-ı Hakk'ın teklif ve emirlerini kabul ve vazifeli kimselerin) yaptıkları amel ve işler. Bunlar şu isim altında sıralanır: Farz, vâcip, sünnet, müstehab, mübah, mekruh, haram, sahih bâtıl, fâsid, helâl.
    EF'ÂL-İ SEYYİE Kötü ve çirkin ameller, fiiller ve işler.
    EFANİN (Üfnûn. C.) Değişiklikler. * İşler, şartlar, hâller. * Sarmaşık gibi birbirine sarılmış sık ağaç dalları.
    EFARİT (İfrit. C.) İfrit gibi, ifrite benzer adamlar. Hilekârlar, kurnazlar, cüretliler. * Pek hain cinler. * Şeytanlar, iblisler.
    EFATİH Mantar ve ona benzer bitkiler.
    EFAVİC (Efvâc. C.) Bölükler, takımlar, kısımlar.
    EFAVİK (Fuvâk. C.) Hıçkırıklar.
    EFAVİYE Yemeklere konulan kokulu baharat.
    EFAYİK (Efike. C.) Uydurma, düzme, asılsız, yalan sözler. İftiralar.
    EFÂZIL (Efdal. C.) Fâzıllar, faziletliler. Mümtaz ve çok bilgili kimseler.
    EFÂZIL-I UKALÂ Akıllıların en ileri gelenleri.
    EFÂZIL-I VÜKELÂ-YI FİHÂM Büyük vekillerin bilgilileri.
    EFDA' Eli ve ayağı eğrilmiş.
    EFDAH (Fadih. den) Çok rezil, daha rezil.
    EFDAL (Fazl. C.) Ziyadeler, fazlalar, çoklar. * İhsanlar, ikramlar, iyilikler, meziyetler, hünerler.
    EFDAL Daha faziletli, daha lâyık, daha iyi.
    EFDALAN Emn ile adâlet.
    EFDALİYET Faziletçe üstünlük. Fazileti, iyiliği ziyâde olmak.
    EFDER (Evder) f. Amca. Babanın erkek kardeşleri. * Yeğen. Amca, hala, teyze çocukları.
    EFEK Sarfetmek, harcamak.
    EFEKK Zayıflıktan dolayı omuzu mafsaldan ayrılmış olan kimse.
    EFEKTİF Fr. Nakit para, elde bulunan para.
    EFELL Güdük kılıç.
    EFENDİ (Rumcadan) Sahib, mâlik, mevlâ. Ağa. Şer'î hâkim, kadı, molla. (Saygı ve nezâket mübalağası olarak kullanılır. Eskiden büyüklere ve şâyân-ı hürmet zâtlara Efendimiz denildiği gibi, her zaman için Hz. Peygamber Aleyhissalâtu Vesselâm'a da, mü'minler Efendimiz diyerek hürmet ve sevgilerini ifade ederler.)
    EFERR Çok koşan, pek çok kaçan.
    EFFAF Çok of! çeken. Sıkıntılı, muztarib ve kederli kimse. Elemli, gamlı, tasalı adam.
    EFFAK (İfk. den) Çok iftira eden, çok yalan isnad eden kişi.
    EFFAK Ticaret için bütün dünyayı dolaşıp gezen tüccar adam.
    EFGAN f. Acı ile bağırıp çağırmalar. Feryatlar ve istimdat.
    EFGAR (Figâr) f. Yaralı, kötürüm, sakat, cerih.
    EFGEN (Figen) f. Düşüren, yere atan, yıkan, yere atıcı, düşürücü, yıkıcı.
    EFGENDE f. Yere atılmış, düşürülmüş. Yıkılmış, yıkık. Bozulmuş, tahrib edilmiş. * Biçare, zavallı, düşkün.
    EFHAM (Fahim. den) Çok büyük, pek büyük.
    EFHAM Anlayışlar, zihinler, anlamalar.
    EFHAS (Fahs. C.) Her şeyin içleri, boşlukları.
    EFHAZ (Fahz. C.) Akrabalar, yakın hısımlar.
    EFHEM Anlayışlı, kolay anlayan.
    EFİD (Eftid) : f. Medhedici, öven, sena eden. * Hayret edilecek, şaşılacak, taaccüb edilecek şey.
    EF'İDE (Fuâd. C.) Kalbler. Gönüller.
    EF'İDE-İ HÂLİSE Temiz ve saf kalbler. Bozulmamış, tahrib edilmemiş kalbler, gönüller.
    EFİH Bir adamın beynine vurmak.
    EFİK Dibâgatı tamam olmamış deri.
    EFİKA Fenâ, hoş olmayan, çirkin ve kötü şey.
    EFİKE (C.: Efâik) Yalan, dolan, iftira.
    EFİL(E) (C. Afâl-Efâil) Genç küçük deve.
    EFİN Çürük ceviz. * Zayıf fikirli ahmak kimse.
    EFK (Ufuk) Yalan söyleme. * Kaçmak. Bir işten sapmak.
    EFK Çok fazla atâ ve ihsan etmek. * Gitmek, zehab.
    EFKAM Eğri.
    EFJÛL f. Kandırma. * Kışkırtma, tahrik etme. * Dağınık, perâkende.
    EFKAR Pek fakir, çok fakir.
    EFKAR-I FUKARA Fakirlerin en fakiri, çok fakir.
    EFKÂR (Fikir. C.) Fikirler. Düşünceler.
    EFKÂR-I ÂLİYE Yüksek düşünceler, fikirler.
    EFKÂR-I ÂMME Halkın düşüncesi ve fikirleri.
    EFKÂR-I SÂİBE Maksada uygun fikirler, doğru sözler.
    EFKÂR-I UMUMİYE (Bak: Efkâr-ı âmme)
    EFKEL (C.: Efâkil) Titremek.
    EFL Gurub etmek, batmak.
    EFLAH Çok felah bulan, kurtulan, selâmete çıkan. Taleb ettiği şeye, arzusuna vasıl olan.
    EFLÂK (Felek. C.) Felekler, gökler. Dünyalar, âlemler. Asumanlar.
    EFLAK Osmanlı İmparatorluğu zamanında, Romanya'yı meydana getiren asıl ülke (Merkezi Bükreş'tir.)
    EFLATUN Plâton. (M.Ö. 429 - 347) Aristo'nun üstadı, Sokrat'ın talebesi, eski Yunan filozofudur.
    EFLATUNÎ Leylakî ile ergüvanî arasında, hafif mor karışık renk.
    EFLATUNİYE Eflâtuna göre olan felsefe, düşünüş (Plâtonizm). Çok ileri veya parlak devir.
    EFLEC (Felc. den) Seyrek, sık olmayan diş. Bazıları dökülmüş olan diş. * Geniş omuzlu, kollarının arası açık olan adam. * Nüzul hastalığına tutulmuş olan kimse.
    EFLEC-ÜL ESNÂN Seyrek dişli.
    EFLES Çok müflis, iflâs etmiş, züğürt.
    EFLUD Yetişkin, gürbüz (çocuk).
    EFN Noksan etmek. İçmek. * Sağmak. * Davarın sütü az olmak.
    EFNAD (Fened. C.) Bunaklar, yaşlarının ilerlemesinden bunamış olanlar.
    EFNAN (Fen. C.) Neviler, çeşitler. * (Fenen. den) İnce dallar. * Üslublar, şubeler.
    EFNAN-I ELVAN Renk çeşitleri.
    EFNİYE (Finâ. C.) Avlular.
    EFRA' İşi gücü olmayan adam. Boş dolaşan kişi. * Kuruntulu, vesveseli adam. * Başının saçı tamam olan kimse. (Müe: Für'â)
    EFRAD (Ferd. C.) Fertler. Askerler.
    EFRAD-I ADÎDE Çok kalabalık fertler.
    EFRAH Ferahlamalar. İç açılmaları. Sevinmeler.
    EFRAHTE f. Yukarı kaldırılmış, yükseltilmiş, yükselmiş.
    EFRAK Ayrılmış. * Çatal ibikli horoz.
    EFRAN Neş'eli, keyifli, sevinçli olan kimse. Mesrur.
    EFRAS (Fers. C.) Atlar. Beygirler.
    EFRAŞTE f. Yükseltilmiş, yukarı kaldırılmış.
    EFRAZ f. Kaldırma. Yükseltme. Yüksek. Yukarı. Bülend.
    EFRENC (Fr: Franc. dan) Bu kelime, Ortaçağda teşekkül ederek, o sıralarda Frankların ve bilhassa Charlemagne'in hükmü altında bulunanlara ve zamanla genişleyerek bütün Avrupalılara denmiştir. Frenk. Avrupalı ve hasseten Fransız.
    EFRENCÎ (EFRENCİYYE) Frenklere yani Avrupalılara mahsus ve aid. * Frengi hastalığıyla alâkalı ve münasebetdar.
    EFREND f. Debdebe, gösteriş, süs, bezek.
    EFREZ Arkası kambur gibi olan (adam.)
    EFRUG f. şu'le, nur, ziya, ışık.
    EFRUHTE f. Şu'lelenmiş, parlamış, ziyalanmış, nurlanmış, ışıklanmış, aydınlanmış. * Yanmış, tutuşmuş.
    EFRUŞE f. Un helvası.
    EFRUZ f. (Efruhten: Tutuşturmak, ziyalandırmak mastarının emir kökü) Şule. Aydınlatıcı. Parıltı.
    EFSA f. Sihirbaz. Efsuncu. İnsanı teshir edici.
    EFSAH Daha fasih. En fasih. Pek çok güzel ifade.
    EFSAH-I FÜSEHÂ Fasih ve güzel konuşanların en fasihi ve güzeli.
    EFSAK En fâsık, çok edepsiz.
    EFSAL (Fesl. C.) Alçak, âdi ve aşağılık kişiler.
    EFSANE Masal. Uydurulmuş yalan hikâye.
    EFSANE-CUYÎ f. Masal, efsane arayıcılık.
    EFSANE-GU(Y) Masal söyleyen, efsane anlatan.
    EFSANE-PERDAZ f. Hikâye yazan, masal uyduran, meddah, romancı.
    EFSAR f. Yular.
    EFSED Pek fena, çok bozuk, fazlaca kötü.
    EFSER f. Tâc. Padişah tâcı.
    EFSUN f. Sihir, büyü, üfürük. Sihirbazların tuzağı. Hile ile yapılan kötü işler. (Efsun İslâmiyetçe men'edilmiş ve büyük günâhlardan sayılmıştır.)
    EFSUNGER f. Büyücü, sihir yapan. Efsun yapan kimse.
    EFSUS f. Yazık! Hay! Eyvah! gibi bir teessür edatı.
    EFSÜRDE f. Soluk, donmuş, hissizleşmiş.
    EFSÜRDE-DİL f. Kalbi hissizleşmiş. Donuk gibi olmuş kalb.
    EFSÜRDE-DİMAG f. Beyni donmuş. * Mc: Kabiliyetsiz.
    EFSÜRDE-GÂN (Efsürde. C.) Duygusuz, gayretsiz adamlar.
    EFSÜRDE-MİZAC f. Kanı soğuk, soğuk kanlı, mizâcı soğuk adam.
    EFŞAL (Feşil. C.) Korkaklar, cesaretsizler.
    EFŞAN f. Dağıtan, saçan, serpen.
    EFŞAR f. Çimdikleme. * Sıkılmış, sıkma (meyve suyu gibi.)
    EFŞE f. Bulgur.
    EFŞÜRDE f. Sıkılmış, posası çıkartılmış (şey.)
    EFŞÜRE f. Lübb, hülasa, öz, usâre.
    EFŞÜRE-İ ENGÜR Üzüm suyu.
    EFTAH Yassı burunlu.
    EFTAH Parmaklarının boğumu yassı ve yumuşak olan. * Tırnaklarının boğumları yumuşak olan kuş.
    EFTAN f. Düşerek. Düşen.
    EFTAR (Fitr. C.) Baş ile şehâdet parmaklarının araları.
    EFTEL (C. Fütul) Ön ayaklarının arası geniş olan at.
    EFUK Gezi ufanmış ok.
    EFUR Sıçrayıp seğirtme.
    EFVAC (Fevc. C.) Cemaatler, takımlar, kısımlar, bölükler, grublar.
    EFVAF Nâzik, ince kumaşlar.
    EFVAG Ağzı büyük olan adam.
    EFVAH Menfezler, ağızlar, delikler. * Mc: Yemeğe lezzet için konan baharat.
    EFVAH-I NÂRİYYE Ateşli silâhlar. (Top, tüfek gibi.)
    EFVAHÎ f. Avam sözü, halk kelâmı, ehemmiyetsiz.
    EFVEH Ağzı büyük ve ön dişleri uzun olan adam.
    EFVEK Yalancı, yalan söyleyen.
    EFYAL (Fil. C.) Filler.
    EFYUN f. Haşhaştan çıkarılan uyutucu madde. Afyon.
    EFYUN-KEŞ f. Afyon kullanmaya alışmış olan. Afyon tiryakisi.
    EFZA' (Fezâ. C.) Korku ile bağırıp çağırmalar.
    EFZA f. (Sonlarına eklenen kelimelere) Artıran, çoğaltan mânasını verir. Meselâ: Hayret-efzâ $ : Hayret verici, hayret artıran.
    EFZA' Şiddetli, katı, eşed.
    EFZAR f. Ayakkabı, kundura. * Gemi yelkeni. * Yemeklere koku ve tad vermesi için konulan baharat. * San'atkârların kullandıkları san'at âletleri.
    EFZAYİŞ f. Artma, çoğalma, tezayüd, tekessür.
    EFZÛD f. Çoğalan, artan, tekessür eden, tezayüd eden.
    EFZUN f. Fazla, çok ziyade.
    EFZUNÎ f. Kesret, çokluk, fazlalık, ziyadelik.
    EFZUNÎ-Yİ ÖMR Ömrün çokluğu, ömrün uzun olması.
    EFZUNTER f. Daha fazla, daha çok.
    EGALİT (Uglute. C.) İnsanı yanıltacak hatalı sözler, yanlış kelâmlar.
    EGAMM Saçları yüzüne ve ensesine sarkan ve çok olan kimse.
    EGANİ (Ugniyye. C.) Nağmeler, şarkılar, türküler, âhenkler.
    EGANN Sözü burnu içinden söyleyen, burnundan konuşan. * Otlu dere.
    EGARE f. Kandırma, kışkırtma, teşvik etme.
    EGARİB Firak anı, ayrılış zamanı. Savaş ânı.
    EGARR Çok parlak ve kıymetli. Beyaz şey. * İşi güzel ve hatırlı olan kimse, aziz ve şerefli. (Müennesi daha çok müsta'meldir: Şeriat-ı Garrâ gibi.)
    EGBİYA (Gabi. den) Gabiler. Akılsızlar. Anlayışı kıt olanlar.
    EGDİYE (Gıdâ. C.) Gıdalar.
    EĞE Maden vesaire yontmaya mahsus ince dişli âlet. Törpü.
    EĞERÇİ (Eğerçend) f. ...ise de, her ne kadar, ...olsa da.
    EGLAK (Galak. C.) Kilitler, kilitli şeyler. Mc: Anlaşılması zor olan ifadeler.
    EGLAL (Gull. C.) Halkalar. Kelepçeler. Mahkemenin cezaya müstehak kılıp mahkum ettiği kimselerin boyun ve ayaklarına vurulan zincirler. * (Galel. C.) Ağaçlar arasında korulukta akan sular.
    EGLEB (Bak: Ağleb)
    EGMAK (Bak: A'mak)
    EGMİS (Gams. dan) Batır, daldır (meâlinde).
    EGNAM Koyunlar.
    EGNİŞ f. İnşa etme, bina yapma. Yapı meydana getirme.
    EGNİYA (Gani. C.) Zenginler.
    EGO Lât. Ben. Ene.
    EGOİST Bencil, hodpesent, hodbin, kendini beğenmiş, menfaatperest.
    EGOİZM Fr. Bencillik. Kendi menfaatını ön plâna alma. Her işi ve davranışta kendini düşünme. Bencillik, hem ahlâk, hem de dinde reddedilen kötü bir huydur. Bencillikten kurtulmanın çaresi, İslâm terbiyesidir.
    EGOSANTRİZM Fr. Psk: Benmerkezcilik. Zihnî gelişmenin ilk çocukluk safhası. Bebek büyüyüp kendi varlığı ile başka varlıkları ayırmaya başladığı zamanlarda kendine has bir düşünce tarzı ile düşünür. Sanki dünyada en önemli varlık kendisi, herşey onun emrine ve isteğine hazır olmalı. Annesi, babası, diğer insanlar ve eşya, isteği gibi kendisine davranmasa ağlamaya başlar. Herşeyin merkezi olduğu hissini taşır.İnançsız insanlar, bu çocuktan farklı mı düşünüyor? Her varlık kendi nefsine maliktir. Kendisi için çalışır, kendi zevki için çabalar, gayesi yaşamak ve varlağını devam ettirmektir diyen ve benliklerini dünyanın merkezi yapan, kendilerini firavun gibi tanrı sanan bu insanlar, egosantrik düşünüşten daha aşağı seviyede değiller mi?
    EGRAZ (Garaz. C.) Garazlar.
    EGSAN (Bak: Ağsân)
    EGŞİYE (Bak: Ağşiye)
    EGTAŞA Karartı.
    EGTİYE (Bak: Ağtiye)
    EGUL f. Hiddet ve öfke ile yan yan bakma.
    EGVAL (Gul. C.) Büyük felâketler, âfetler, musibetler, belâlar. * şeytanlar. * Gulyabaniler.
    EGVAR (Gavr. C.) Dipler, çukurlar, kuyular. Sonlar, uçlar.
    EGZOST ing. İçten yanmalı motorlarda yanmış akaryakıt gazı. Bu gazın boşaltılması tertibatı.
    EHABB Çok sevgili. En sevgili.
    EHABB-I EHİBBA $ Dostların, ahbabların en sevgilisi.
    EHABB-I EMVAL Malların çok sevileni.
    EHACC Pek katı, çok sert şey.
    EHACÎ (Uhcüvve. C.) Bilmeceler, bulmacalar, yanıltmacalar.
    EHAD Bir. Tek. İnfiradla muttasıf sıfât-ı kâmileyi cami' olan. (Bak: Ehadiyyet)
    EHAD-ÜL-ÂHÂD Eşsiz, tek, emsalsiz. Teklerin teki, bir tek.
    EHADD (Hadd. den) Çok keskin.
    EHADD-İ SÜYUF Kılıçların en keskini.
    EHADİD (Bak: Ahadid)
    EHADİS Hadisler. Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) sözleri, hareketleri ve emirlerini bildiren hakikatler. (Bak: Hadis)
    EHADİS-İ KUDSİYE (Bak: Hadis-i Kudsî)
    EHADİS-İ MERFUA (Bak: Hadis-i Mürsel)
    EHADİS-İ MEVZUA (Bak: Hadis-i Mevzu')
    EHADİS-İ MÜRSELE (Bak: Hadis-i Mürsel)
    EHADİS-İ SAHİHA (Bak: Hadis-i Sahih)
    EHADİYYET (Ahadiyet) Allah'ın (C.C.) her bir şeyde kendine âit birlik tecellisi. (Ehadiyyet, her bir şeyde Halik-ı Külli Şey'in ekser esmâsı tecelli ediyor demektir. Meselâ: Güneşin ziyası, bütün zemin yüzünü ihata ettiği haysiyeti ile vahidiyyet misâlini gösterir ve her bir şeffaf cüz'de ve su katrelerinde, güneşin ziyası ve harareti ve ziyasındaki yedi rengi ve bir nevi gölgesi bulunması ehadiyyet misâlini gösterir. Ve her bir şeyde, hususan zi-hayatta ve bilhassa her bir insanda o Sani'in ekser esması onda tecelli ettiği cihetle ehadiyeti gösterir. M.) (Bak: Rahmaniyyet)
    EHADÜ HÜMA Onlardan biri. Her ikisinden biri.
    EHAFF Çok hafif.
    EHAFF-İ MÜCÂZÂT Cezâların en hafif olanı.
    EHAKK Daha haklı, pek haklı. Daha doğrusu. En hakiki.(Ey talib-i hakikat, madem hakta ittifak, ehakta ihtilaftır. Bazan hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen. S.)
    EHALİ (Ehl. C.) Bir memleket, şehir, kasaba köy veya semt veyahut da mahallede yerleşip oturanlar. * Avam, halk umum.
    EHAMM Yakın. * Kara, esved.
    EHANN Genzinden konuşan kimse, hımhım.
    EHASİN Pek güzel, en güzel olan şeyler.
    EHASİN-İ AHLÂK Ahlâkın en iyisi, en güzeli. Hz. Peygamberimizin (A.S.M.) ahlâkı gibi olan ahlâk.
    EHASS En hasis. En bayağı.
    EHASS Daha uyanık. Daha hassas.
    EHASS Saçı dökülmüş kişi.
    EHASS Daha hususi, daha yakın, daha hâlis. Hususi. Ziyade hâs.(Eamm'ın zıddıdır.)
    EHASS-I ÂMÂL Emellerin en hası.
    EHASS-ÜL HAVÂS En hâlisin hâlisi. Şuhudi imân sahibleri olan evliyalar. Cenab-ı Hakk'a yakınlık kazananların en hâlisi olan enbiyâ ve evliya. Efdallerin efdali, sâlihlerin sâlihi.
    EHATT En ucuz, daha ucuz. * Daha cilâlı.
    EHAVEYN İki kardeş.
    EHBAR (Habr. C.) Âlimler. Yahudi âlimleri. * Sürurlu anlar.
    EHDÂB (Hüdb. C.) Kirpikler.
    EHDÂB-I MÜHTEZZE Titrek kirpikler.
    EHDAF (Hedef. C.) Hedefler, nişan alınan yerler. * Yüksek yerler. * Meramlar, talebler, arzular, istekler, gayeler, maksadlar, kasıtlar.
    EHDAK (Bak: Ahdâk)
    EHDAM İnce belli.
    EHDEB Kirpikleri sık ve uzun olan adam.
    EHDER Sarkık dudaklı.
    EHEMM Çok mühim olma, daha mühim. Çok kıymetli, çok lüzumlu.
    EHEMMİYET Mühim olma, ağırlık, değerlilik, dikkate değer olma, dikkat ve ihtimam, kıymet, nazar-ı dikkati çekme.
    EHEVAT (Uht. C.) Kız kardeşler. * Kadın arkadaşlar. * Benzer şeyler.
    EHEVATININ MA-Fİ'Z-ZAMİRLERİ Kardeşlerinin içinde gizli olan şeyler.
    EHİBBA (Habib. C.) Habibler, dostlar, sevgililer.
    EHİL (Bak: Ehl)
    EHİLLA Dostlar, kardeşler. (Bak: Ahillâ)
    EHİLLE (Hilâl. C.) Hilâller. Yeni hilâl şeklinde olanlar.
    EHİR (Bak: Ahîr)
    EHL (Ehil) Yabancı olmayan, alışık olduğumuz. * Dost, sahip, mensup. Evlâd, iyal. Kavm, müteallikat. Usta, muktedir ve becerikli anlamıyla ehil ve ehliyet İslâmiyette önemli bir husustur. Dinimiz, bize işleri ehline vermemizi emreder. Cemiyette işler, mevkiler, makamlar, görevler, ehline verilirse işler düzgün gider, sonuçtan herkes memnun olur. Eğer İslâma aykırı olarak ehliyet yerine eş, dost, adam kayırma, parti menfaati vs. bayağı, hasis düşüncelere yer verilirse ve işler ehliyetsizlere terkedilirse bundan herkes zarar görür.
    EHL-İ ÂLEM Âlemin ehli olan insanlar.
    EHL-İ ARZ Dünyadakiler. Yerdekiler.
    EHL-İ BEYT Ev ehli, evdeki çoluk çocuk. Daha ziyade Hz. Peygamberimizin (A.S.M.) evine mensub olanlar bu isimle anılırlar. (Bak: Âl-i Abâ)
#30.11.2006 21:22 0 0 0
  • E Gr: İstifham, sorgu edatı. (Ezehebe Nuri: Nuri gitti mi? derken Ezehebe'nin başındaki "E" harfi gibi) * Arapça kelimelerin sonuna "e" gelerek onları müennes yapmaya yarar. Âdil, Âdile... Emin, Emine... Kâmil, Kâmile... Nuri, Nuriye... gibi. (Bak: Müennes)
    EÂCİB (U'cube. C.) Çok tuhaf ve acaib, şaşılacak şeyler.
    EÂCİB-İ DEHR Dünyanın ve zamanın çok şaşılacak yerleri, şeyleri.
    EACİM (Acem. C.) Yabancılar, Arap olmayanlar. İranlılar.
    EADİ (Adüv. C.) Düşmanlar. Hasımlar.
    EALİ (A'lâ. C.) İtibarı ve şerefi yüksek zâtlar. İyiler. Günahtan sakınan temiz ve sâlih amel sâhibi kimseler.
    EAMM Pek şumullü, daha umumi ve geniş.
    EARİB (A'rabî. C.) Çölde yaşayan, göçebe Arablar.
    EARİZ (Aruz. C.) Aruzlar, şiir vezinlerinden bahseden ses kalıpları. Şiirde beytin birinci mısraının son kısımları.
    EARR Hörgücü küçük deve.
    EASİR (İ'sâr. C.) Şiddetli fırtınalar, kasırgalar.
    EÂZIM (A'zam. C.) İleri gelen büyükler. Büyük adamlar.
    EÂZIM-I ESMÂ İçinde çok isimlerin mânası bulunan, isimlerin en büyükleri. Cenab-ı Hakk'a mahsus isimlerin en mühim ve büyükleri.
    EÂZIM-I MİLLET Millet büyükleri.
    EÂZIM-I ÜDEBÂ Ediplerin, edebiyatçıların en büyükleri.
    EAZZ Galip. * Daha aziz, daha şerefli, en şerefli, azizler.
    EAZZ-İ AHİBBÂ Dostların en azizi.
    EB (Ebâ, Ebu, Ebi) Baba, peder. Ced.
    EB-İ MÜŞFİK şefkatli baba, merhametli peder.
    E'BA Yükler, hamuleler, çuvallar.
    EBAB Bir yere gitmek için hazır olmak.
    EBABİL Dağ kırlangıcı. Kuş sürüsü. Sürüler, bölükler.(Hz. Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) doğumundan evvel, Hristiyan Habeşliler dinlerini yaymak için San'ada bir mâbed yaparak, Kâbe yerine Arabları bu mâbede çekmeğe çalıştılar. Kâbe-i Muazzama durdukça buna muvaffak olamıyacaklarını anladıkları için Kudsi Kâbe'yi tahribe karar verdiler. Ebrehe kumandasındaki Habeş Hristiyan Ordusu Mekke'ye kadar geldiği sırada Ebâbil kuşlarının gökten taş yağdırmaları üzerine mahvoldular. Habeş ordusunun önünde bir fil yürütüldüğü için bu meşhur irhâsatdan olan tarihi hâdiseye "fil vak'ası" denir.) (B.O.L.) (Çendan velâdet gecesinde değil, fakat velâdete pek yakın olduğu cihetle, o hâdiseler de İrhâsât-ı Ahmediye'dir ki (A.S.M.) Sure-i Elemtera Keyfe'de nass-ı kat'i ile beyan edilen "Vaka-i Fil"dir ki; Kâbe'yi tahrib etmek için, Ebrehe nâmında Habeş Meliki gelip, Fil-i Mahmudi namında cesim bir fili öne sürüp gelmiş. Mekke'ye yakın olduğu vakit fil yürümemiş. Çare bulamamış, dönmüşler. Ebâbil kuşları onları mağlub etmiş ve perişan etmiş; kaçmışlar. Bu kıssa-i acibe, tarih kitablarında tafsilen meşhurdur. İşte şu hâdise, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın delâil-i nübüvvetindendir. Çünki velâdete pek yakın bir zamanda, kıblesi ve mevlidi ve sevgili vatanı olan Kâbe-i Mükerreme, gaybi ve hârika bir surette Ebrehe'nin tahribinden kurtulmuştur. M.) (Bak: Ebrehe)
    EB'AD Çok uzak, en uzak, daha uzak.
    EB'ÂD (Bu'd. C.) Mesafeler, uzaklıklar.
    EB'ÂD-I BÎNİHAYE Sonsuz uzaklıklar.
    EB'ÂD-I NÂMAHDUD Hudutsuz uzaklıklar ve mekânlar.
    EB'ÂD-I SELÂSE Üç uzaklık ki bunlar : En, boy, yükseklik (derinlik).
    EBADİD Müteferrik, dağınık.
    EBAET (C.: Abâ) Kamışlık yer. * Kamış.
    EBAHH Sesi kısık olan kimse. Avazı tutkun kişi. (Müe: Buhhâ)
    EBAHİR Kuş kanadının üçüncü mertebede olan yelekleri.
    EBAİD (Eb'ad. C.) Yakın olmayan (hısım ve akraba.) * En uzak yerler.
    EBALİS (Ebâlise) (İblis. C.) İblisler, şeytanlar.
    EBARİK (İbrik. C.) Su kapları, ibrikler.
    EBARİK Balçıklı, kumlu yer. * (Ebrak. C.) Alaca atlar.
    EBATIL Böğürler, yanlar.
    EBATİH (Ebtah. C.) Kumlu dereler ve ırmaklar.
    EBATİL (Ubtule. C.) Beyhude, bâtıl, hurâfe, mantıksız, hakikatsız şeyler.
    EBAZER (Bak: Ebu Zerr-i Gıffarî)
    EBAZİR (Ebzâr. C.) Yemeklere katılan baharatlar, kurumuş kekikler.
    EBB (C.: Abâb) Kuru ot. Taze ot. * Mer'a, otlak, çayır. * Kavga etmek veya bir yerden gitmek için hazırlanmak.
    EBBAL Deve çobanı.
    EBBALE Bir yüklük odun. * Bir kısım halk. Cemaat. Cemiyet.
    EBBAR İğneci. İğne yapan veya satan kimse.
    EBBAZ Kaçma, ürkme. * Sıçrayıp atlayan karınca.
    EBBED-ALLAH (Allah ebedî, dâim eylesin!) mânasına bir dua.
    EBCED Arabça Eski Sâmi alfabesindeki harf sırasının sayı değerine göre tertiplenmesinden meydana gelen birinci kelime. Bu tertip İbrâni ve Süryâni Alfabesindeki harfleri içine alır. İbâredeki kelimelerin sırası ve harflerin rakam değerleri şu suretle gösterilmektedir. $(Ebced) $(Hevvez) $(Hutti) $(Kelemen) $(Sa'fes) $(Kareşet) $(Sehaz) $(Dazig)Bu sekiz kelime bütün huruf-u hecâ denen yirmi sekiz harfi içine almış ve sıra ile eliften gayn harfine kadar, birden bine kadar her harfte aşağıdaki sıra ile gösterildiği gibi değerler verilmiştir. Elif: 1, Bâ: 2, Cim: 3, Dal: 4, He: 5, Vav: 6, Ze: 7, Ha: 8, Tı: 9, Yâ: 10, Kef: 20, Lâm: 30, Mim: 40, Nun: 50, Sin: 60, Ayn: 70, Fe: 80, Sad: 90, Kaf: 100 Rı: 200, Şın: 300, Te: 400, Se: 500 Hı: 600, Zel: 700, Dad: 800, Zı: 900, Gayn: 1000 Şimdiki Arabcada alfabe bu sırayı tutmuyorsa da harflerin rakam gibi kullanıldığı zaman, yine eski sıraya uymak için Ebced sırasını da devam ettirmişlerdir. Hem birbirine benzeyen harfler bu sırada dizilmiştir. Eskiden İslâmlarda matematik ve fizikte bu harflerin rakam yerine kullanıldıklarını biliyoruz.
    EBCEDHAN f. Ebced okuyan. Mektebe yeni başlayan, acemi.
    EBCED HESABI Ebced harf tertibinde görüldüğü gibi, Kur'ân-ı Kerim daha nâzil olmadan harflere rakam değeri verilerek tarih yazılır ve hâdiseler kaydedilirdi. Bundan böyle Arab, Fars ve Türk Ebediyatında hâdiselerin tarihleri Ebced hesâbı ile yazılırdı. Birçok muharebe, zafer, büyüklerin doğum ve ölümü, yüksek mevkilere geçiş, câmi, köprü, çeşme yapılış ve açılış tarihleri bu hesaba uyularak mısralarla ifade edilirdi. İşte bu ebcede göre harflere sayı değerleri verilerek kuvve-i kudsiye sâhibi ve büyük evliya ve allâmelerden ve ehl-i sünnet ve cemaat eshabı birçok müellifler, Kur'ân-ı Kerim'den, âyet ve hadis-i şeriflerden de mânalar çıkarmışlardır. Ebced hesabının Kur'ân'a tatbikinden çıkan şudur ki: Kur'ân'ın her kelimesi ve kelimelerdeki her harf bile Allah'ın ilim ve iradesiyle bilhassa belli maksatlarla seçilmiştir. Her harfin bile yerine göre hususi bir vazifesi vardır.Meselâ: Elmalı Tefsiri sh: 3956'da Molla Câmi Merhumdan şu tarihî nakil vardır: Kur'ân-ı Kerim'in 34'üncü sure, 15'inci âyetinde (Beldetün Tayyibetün: $ "İyi bir beldedir" ifâdesi ile İstanbul kasdedilmiştir ve İstanbul'un fetih tarihi bu cümlenin ebcedi ile haber verilmiştir.) diye gösteriliyor: Bu cümledeki harfleri sıra ile hesab ederek şu neticeyi görmekteyiz: 2 + 30 + 4 + 400 + 9 +10 + 2 + 400 = 857 hicri senesi oluyor. Bu tarih İstanbul'un Sultan Fatih Mehmed Hazretleri zamanında milâdi 1453 tarihinde fethine tevâfuk etmektedir. (29. Mektub Rumuzât-ı Semaniyede : Kur'ân-ı Kerim'in 108. Suresinde: $ ebcedî makamı 857 olarak, aynen "Beldetün Tayyibetün" gibi İstanbul'un İslâm eline geçmesi olan 857 tarihine tevafuk etmekle işaret ediyor... Evet mâdem Sure-i Kevser, Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) ihsan edilen fütuhat-ı azîmeye delâlet ediyor. Elbette İstanbul'a dahi bakıyor.)Bundan başka, Fetih Suresinde $ âyetinin, Sultan Mehmed Fâtih'in Uzun Hasan'a galib geldiği tarih 878 olarak görülmektedir.Bundan başka Timurleng'in Şâm-ı Şerif'i harab ettiği tarihi hesab edecek olursak, Kur'ân-ı Kerim'in 2'nci suresinin 114'üncü âyetindeki "Harab" $ kelimesinden aynı hesabla: 600 + 200 + 1 + 2 = 803 hicrî tarihi çıkıyor.Risale-i Nur Külliyatından Şuâlar Mecmuasında ve İmâm-ı Buhâri Tarihinde Ebi Aliye İbn-i Cerir ve İbn-i Hâtem'den nakledilen ve Kadı Beyzâvi Tefsirinde de mezkur bulunan aşağıdaki rivâyet dahi Ebced Hesabının Kur'ân-ı Kerim ile olan şeksiz alâkasını isbat etmektedir: (Bir zaman Benî İsrâil âlimlerinden bir kısmı huzur-u Peygamberîde surelerin başlarındaki $ gibi mukattaât-ı hurufiyyeyi işittikleri vakit, hesâb-ı cifir ile dediler: "Yâ Muhammed! Senin ümmetinin müddeti azdır." Hz. Resul-ü Ekrem onlara mukabil dedi: "Az değil!" Sâir surelerin başlarındaki mukattaâtı okudu ve ferman etti. "Daha var." Onlar sustular. Ş.) EBCEL
    EBCEL Cüssesi büyük olan iri yapılı adam. * Atta ve devede bulunan bir damar. (İnsanda o damara, "ırk-ı ekhal" derler.)
    EBDA' (Bedi'. den) En bedi. Ziyade bedi' ve güzel. Daha çok dikkati çeken.
    EBDAL (Bedil veya Bedel. C.) Evliyâdan, ziyâde nuraniyyet kazanmış olanlar. Evliyâ zümresinden bir cemaat. Arapçada halkın lüzumlu işlerinin tasarrufuna memur bir cemaata denir. (Mâsivâ alâkasından mücerret ve Cenab-ı Hakk'ın muhabbetinde fâni ve müstağrak olan zâtlar. O.S.)
    EBDAN f. Kavim, aşiret, kabile. * Şayeste, lâyık, münâsib, muvafık, uygun.
    EBDAN (Beden. C.) Bedenler. Tenler.
    EBECC Patlak gözlü adam.
    EBED Ebedîlik. Zevalsizlik. Sonu olmamak. (Bak: Beka)Aklın bir hizmetkârı ve tasvircisi olan "kuvve-i hayâliye"ye denilse ki: Sana bir milyon sene ömür ile saltanat-ı dünya verilecek, fakat âhirde mutlaka hiç olacaksın. Tevehhüm aldatmamak, nefis karışmamak şartıyla "Oh" yerine "Ah" diyecek ve teessüf edecek. Demek, en büyük fâni, en küçük bir âlet ve cihazat-ı insaniyeyi doyuramıyor. İşte bu istidattandır ki, insanın ebede uzanmış emelleri ve kâinatı ihâta etmiş efkârları ve ebedî saadetlerinin envaına yayılmış arzuları gösterir ki: Bu insan ebed için halk edilmiş ve ebede gidecektir. Bu dünya ona bir misâfirhanedir ve âhiretine bir intizar salonudur. S.)(İnsanın fıtrat-ı zişuuru olan vicdanı saadet-i ebediyeye bakar, gösterir. Evet, kim, kendi uyanık vicdanını dinlerse, "Ebed!... Ebed!" sesini işitecektir. Bütün kâinat o vicdana verilse, ebede karşı olan ihtiyacının yerini dolduramaz. Demek o vicdan, o ebed için mahluktur. Demek bu vicdanî olan incizab ve cezbe, bir gaye-i hakikiyenin ve bir hakikat-ı câzibedârın yalnız cezbi ile olabilir. S.)
    EBED-ÜL-ÂBÂD Tükenmez, ebedî hayat. Sonsuzluk. * Cennet.
    EBED-ÜL ÂBİDÎN Ebediyyen, sonsuz olarak.
    EBEDD Gövdeli, iri cüsseli kimse. İki uyluğunun arası geniş ve etli olan kimse.
    EBEDEN (Ebedâ) Devamlı olarak. Kat'â ve aslâ. Hiçbir vakit.
    EBEDGÂH f. Kabir, mezar.
    EBEDHANE f. Kabir, mezar.
    EBEDÎ Sonsuza ve ebediyete âit. Ebediyete dâir ve müteallik.(Kur'ân bize bu âlemin fâni, geçici olduğunu, herşeyin devamlı değiştiğini ve takdir edilen bir zaman sonunda sona erdiğini ve ereceğini belirtiyor. Madde âleminin bir başlangıcı ve sonu olduğunu bundan da anlıyoruz. Kur'ân, bize ebedî âlemin varlığını da haber veriyor, bu dünya hayatının ebediyet âlemine geçiş için bir hazırlık, tekâmül ve geçiş dönemi olduğunu, ebediyet âlemindeki hayata uygun bir varlık olmak için bu dünyada Allah'ın emir ve kanunlarına uygun yaşamak gereğini hatırlatıyor ve emrediyor.)
    EBEDİYYEN Ebedî olarak, ilel-ebed. * Hiç bir vakit, hiç bir zaman.
    EBELET Çok yemekten gelen ağırlık, hazımsızlık.
    EBEN Töhmetli, kabahatli kişi. * Adâvet, düşmanlık.
    EBEN AN-CEDD Babadan, dededen.
    EBER Hurmanın budaklanması ve ıslah edilmesi. * Akrep sokması.
    EBERR Çok faziletli, şerefli. Çok sâdık ve dindar. Çok iyilik sever. * Şenlikten uzak, bedevi.
    EBES Çok süt içmekten dolayı midede ve karında meydana gelen şiş. $
    EBEVEYN Ana ile baba. (Eb ile ümm.)
    EBGAZ Çok fazla buğzedilen, hiç sevilmeyen, nefret edilen.
    EBH Unutulan şeyi hatırlatmak.
    EBHAK Bir gözlü.
    EBHAL (Buhl. den) En hasis, çok cimri, daha tamahkâr. * Büyük gözlü.
    EBHÂR (Bahr. C.) Bahirler, deryalar, denizler.
    EBHÂR-I VÂSİA Geniş denizler.
    EBHAR Nefesi ve ağzı fena kokan adam.
    EBHAS Gözlerinin üstünde veya altında bir miktar yumruca et parçası olan kişi.
    EBHEKAN Kuzu kulağı adı verilen ot.
    EBHEL Ardıç ağacının yemişi. * Ardıç ağacının bir nevi
    EBHEM Söz söylemeye muktedir olmayan. Konuşmaya iktidarı bulunmayan adam.
    EBHER En bâhir, en âşikâr. En parlak, daha çok zâhir. * Temiz kanı yürekten bedene dağıtan büyük bir damar.
    EBHİRE (Buhâr. C.) Dumanlar, buğular.
    EBHUR (Ebhar) (Bahr. C.) Denizler, bahrlar.
    EBHUR (Bahur. C.) Buharlar. Buğular.
    EBİ (Bak: Ebu)
    EBİ-L BENÂT Kızların babası.
    EBİB İri taneli yağmur.
    EBİH Yüzünden örtüyü kaldırmayan tesettürlü kadın.
    EBİL Devenin hâllerinden anlıyan kimse.
    EBİL Nasârâ rahibi ve ekâbiri.
    EBİL-ÜL EBİLÎN İsa Peygamber (Aleyhisselâm)
    EBİYE İmtinâ edici, çekinen kadın.
    EBKA' Alaca karga.
    EBKA Ağlattı (mânasında mâzi fiili. Bak: İbkâ)
    EBKÂR (Bikr. C.) Bekârlar. * Mc: Evvelce kimsenin söylemediği sözler.
    EBKÂR-I EFKÂR Evvelce söylenmemiş olan fikirler.
    EBKEM (Bükm. den) Dilsiz. Konuşamıyan.
    EBKEMÎ f. Dilsizlik, dili olmamak.
    EBKEM Ü LÂL Cevapsız bırakmak. Susmak. Dilsiz gibi sükût etmek.
    EBKEMİYET Dilsizlik. Konuşamamazlık.
    EBLAD Eser.
    EBLAĞ En beliğ. Daha beliğ. Daha fasih. Çok beliğ.
    EBLAK Rengârenk. * Alaca bulaca. * Alacalı at.
    EBLAK-SÜVAR f. Alaca ata binmiş kişi. * Mc: Savaşçı, cenkçi yiğit.
    EBLEC Açık kaşlı. * Mc: Nurlu, parlak, vuzuhlu.
    EBLED Ebleh, ahmak, bön. Söylenilen şeylere aklı hemen taalluk etmeyen kimse. * Açık kaşlı. * Şişman gövdeli kişi.
    EBLEH Ahmak. Bön. Budala.
    EBLEHÂNE f. Ahmakçasına. Eblehçesine.
    EBLEHÎ f. Ahmaklık, saflık, bönlük.
    EBLEHİYYET Ahmaklık, eblehlik, bönlük, salaklık, saflık, kalın kafalılık.
    EBLEK f. Alacalı renk.
    EBLEM Kalın dudaklı adam.
    EBLİM Bal, asel.
    EBLUÇ f. Ezilmiş tozşekeri. Nebat şekeri.
    EBLUK f. Münafık, iki yüzlü adam. * Şarlatan.
    EBNÂ (İbn. C.) Oğullar. Çocuklar. Veledler. Ferzendeler.
    EBNÂ-İ ÂDEM Adem oğulları. İnsanlar.
    EBNÂ-İ BEŞER İnsan oğulları.
    EBNÂ-İ CİNS Kendi sülâlesinden gelenler. Aynı cinsten olanlar.
    EBNÂ-ÜD DEHALİZ Anası babası belli olmayıp etrafa atılmış, sokağa bırakılmış çocuklar.
    EBNÂ-YI MAZİ Mâzinin insanları.
    EBNÂ-YI SEBİL Yolcular, seyahat edenler, seyyahlar.
    EBNÂ-YI VATAN Vatan evlâtları.
    EBNİYE (Bina. C.) Binalar. Yapılar.
    EBNİYE-İ ATİKA Eski binâlar.
    EBNİYE-İ MÜRTEFİA Yüksek binalar.
    EBR Ürkmek. Kaçmak.
    EBR f. Bulut.
    EBR-İ BAHAR Bahar bulutu.
    EBR-İ BÂRÂN Yağmur bulutu.
    EBR-İ İHSAN İhsan, lütuf bulutu.
    EBRAC Burçlar, kaleler.
    EBRAH Zor olmak, güç olmak.
    EBRAK Fazlaca parıltılı. * Taşlı, kumlu, balçıklı yer. * Alaca renkli at. * İki renkli lekeli bir şey.
    EBRÂR (Berr. C.) Özü sözü doğru olanlar, hamiyetliler. Sâdıklar. İyiler.
    EBRÂR-I ÜMMET Ümmetin iyileri. Hayırlıları.
    EBRAS İnsanın rengini degiştiren alaca ve miskin eden çok fena bir maddi hastalık ismi.
    EBREC Gözünün akı çok olan güzel gözlü kimse.
    EBRED (Berd. den) Çok soğuk.
    EBREHE Peygamberimizin (A.S.M.) doğumundan elli gün kadar evvel Kâbenin tahribine gelen Habeş Ordu Kumandanının ismi. (Bak: Ebabil)(Fillerle varıp Kâbeye, hem Ebrehe zâlim.İsterdi ki, yapsın nice bin türlü mezâlim...İsterdi ki; o beyt yıkılıp şöhreti sönsün.Halk Kâbeyi terkederek, kiliseye dönsün.İsterdi ki; çeksin doğacak nura bir sed.Hem doğmadan ölsün diye "Mahbub-u Müebbed."Günlerce gidip Kâbeye hem yaklaşan orduBirdenbire bir tehlike sezmiş gibi durdu...Sür'atle gelip bir sürü kuş, semt-i bahirden. Taş harbine başlar, pek acib hepsi birden.İndikçe havadan o muamma gibi taşlar Cansız yıkılıp yerlere yatmış nice başlar.Şahıyla beraber kocaman orduyu Mevlâ Olsun diye mahbuba nişan eyledi mevta. E.L.)
    EBREK En bereketli.
    EBRENCEN f. Bilezik. Kadınların kollarına taktıkları altından mâmul zinet eşyası.
    EBRESİM İbrişim.
    EBRESİMÎ İbrişimci.
    EBREŞ Alaca benekli at. * Kırmızı ve beyazdan meydana gelen alaca renk.
    EBRİC Yayık adı verilen ve yoğurttan yağ çıkarılan nesne.
    EBRKÂR f. Şaşkın, sersem, ne yapacağını bilmeyen adam. (Ebr'in "bulutun" yerinde durmayıp gezici olmasından kinâye olarak, bu mânayı aldığı sanılmaktadır.)
    EBRU f. Kaş. * Bir nevi dalgalı kumaş ve kâgıt ismi.
    EBRUFERAH f. Güler yüzlü.
    EBRUVÂN f. Kaşlar.
    EBS Sütü çok içmekten dolayı karnı şişmek.
    EBSAR (Basar. C.) Gözler. Dikkat sahipleri. Görücüler.
    EBTAH (C.: Ebâtih) Kumlu ırmak ve dere.
    EBTAL (Battâl. C.) Yiğitler, cesurlar, döğüşken erler.
    EBTAL (C.: Ebâtil) İnsanın böğrü. * En boş. Boşuboşuna. Çok bâtıl.
    EBTER Kuyruğu kesik hayvan. * Sonunda oğlu ve kızı kalmayan insan. * Ölümünden sonra adı hatırlanıp anılacak hayrı ve ihsanı kalmayan kişi. * Eksik, tamamlanmamış.
    EBTİNE (Bâtın. C.) Çukur yer, kuytu yer.
    EBU Peder, baba, ata, eb.
    EBU BEKİR-İ SIDDIK (R.A.) Asıl adı Abdullah, künyesi Ebu Bekir, lâkabı Sıddık ve Atik. Erkekler içerisinde Resul-i Ekreme (A.S.M.) ilk iman eden; bütün muharebelerde ona refakat eden; seferde, hazarda, bütün tehlikeli anlarda Peygamber Efendimizle (A.S.M.) beraber çalışmış ve onun en yakın Sahâbesi. Onun sohbetinden feyz almış, nübüvvet sırlarının en samimi mahremi. Her şeyini, bütün malını İslâmiyet uğruna, Peygamberimize (A.S.M.) sadakati ile feda etmiş, sırf lillâh için çalışmış, hiç bir maaş kabul etmeden hilâfet makamında bulunmuş, İslâmın ilk Reis-i Cumhuru olmuştu. Seçimle başa geçmiş, zekât vermeği kabul etmemek ve irtidad etmek gibi hareketlere karşı mücadele etmişti. Kur'ân-ı Kerimin Sure ve Ayetlerini ilk def'a cem' edip bir cilt halinde toplamıştı. Hilâfeti zamanında Hz. Halid kumandasında İslâm Ordusu Suriye ve Şamı fethetmişti.
    EBU CABİR Ekmek.
    EBU CA'DE Kurt, zi'b.EBU CAFER $ Bin Abdullah Bin Cafer bin Ebî Tâlib (R.A.) : Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm'dan 25 Hadis rivayet etmiştir. Kureyş'in Haşimî kolundandır. 80 senesinde 80 yaşında iken vefat etti. (R.A.)
    EBU CA'FER Sinek.
    EBU CEHL "Cehalet babası" demek olan bu kelime, Hazret-i Resul-i Ekrem (A.S.M.) zamanında, mu'cizeleri ve çok delilleri ve Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ı gördüğü halde iman etmeyen din düşmanı puta tapan gururlu bir müşrikin lâkabıdır. Bedir Gazasında öldürüldü.
    EBU CEMİL Tere otu.
    EBU DAVUD (Bak: Kütüb-ü Sitte)
    EBU-D DERDA Uveymir adı ile de meşhurdur. Ashab-ı kirâmın âlim ve hakîmlerindendi. Peygamberimiz: "Uveymir, Ümmetimin hakimlerindendir" buyurmuştur. Uhud'dan itibaren bütün muharebelerde bulunmuştur. 179 hadis rivâyet etmiştir. Hikmetli sözlerinden birisi şudur: "Âlim olmayınca insan müttaki olamaz, bir âlim âmil olmadığı halde ilim sâhibi sayılamaz."
    EBU EYYUB Deve, cemel.
    EBU EYYUB-İL ENSARÎ Sahabe-yi Kiramdan olup Halid bin Zeyd-i Hazrecî diye de anılır. Hicretten sonra Peygamberimize (A.S.M.) ilk mihmandârlığı yapmış idi. Hicretin 50. yılında pir-i fâni olduğu halde teberrüken Kostantiniyye'nin fethine azimet eden İslâm ordusu ile harbe iştirak etmiş, İstanbul surları dışında şehid olmuştur. Sonradan ancak Sultan Mehmed Fatih'in Hocası Akşemseddin Hazretleri tarafından mezarı keşf edilmiştir. 150 hadis-i şerif nakletmiştir. (R.A.)
    EBU HALİD Köpek, kelb. * Canavar.
    EBU HANİFE (Bak: İmam-ı A'zam)
    EBU HASAN-I ŞAZELÎ (Bak: şazelî)
    EBU HUMEYD Ayı denilen canavar.
    EBU HÜREYRE (R.A.) Peygamberimize (A.S.M.) bütün gücüyle hizmette bulunmuş ve İ'lâ-yı kelimetullâh yolunda Peygamber (A.S.M.) ile bütün muharebelere iştirak etmiş, 5374 aded Hadis-i Şerif nakletmiştir. Hicri 75 yılında, Medine-i Münevvere'de, 78 yaşında iken dâr-ı bekaya irtihâl etmiştir. (R.A.) (Bak: Ashab-ı Suffa)
    EBU İKRİME Güvercin kuşu.
    EBU İYAZ SELEME BİN AMR BİN EL EKVÂ (R.A.) Biat-ı Rıdvanda hazır bulunan, gayet cesur, nişancı, hamiyetperver bir sahabedir. 77 hadis-i şerif rivayet etmiştir. Hicrî 74 tarihinde, 80 yaşında iken Medine-i Münevvere'de vefat etmiştir. (R.A.)
    EBUK Kaçmış köle.
    EBU KALEMUN Bir nevi kumaş ki, göze türlü türlü görünür. Bâzıları "gülistân-ı kemhâ" derler.
    EBU KATADE HARİS BİN RİB'İY (R.A.) Ensardan ve Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın süvarilerindendir. 170 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Uhud Gazvesinden itibaren bütün muharebelere iştirak etmiş bir kahraman olup 74 tarihinde 80 yaşında iken Medine'ye avdetinde vefat etmiştir. (R.A.)
    EBU KAYS Çakal.
    EBU-L ALA-İ MAARRÎ (Mi: 973 - 1057) Kör olmasına rağmen hafızasının fevkalâdeliği ile tanınmış büyük Arap şairlerinden biridir ki, kasideleriyle meşhurdur.
    EBU-LA-ŞEY Hiçbir şeyin babası. Hiç bir şeyi olmayan.
    EBU-L AVN Hurma.
    EBU-L MEYMUN Bal, asel.
    EBU-L MİREH Şeytan.
    EBU-L MUHTAL Katır, bağal.
    EBU MANSUR-U MATÜRİDÎ (Bak: Matüridî)
    EBU NAFİ' Sirke.
    EBU-N NACİ' Helva.
    EBU-N NECM Tilki.
    EBU SAİD-İL HUDRÎ Ashab-ı Kirâmın en mümtazlarından ve Ensardandır. 1170 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Uzun müddet fetva vazifesinde bulunmuş, Hicri 72'de 86 yaşında iken Medine-i Münevvere'de vefat etmiştir. (R.A.)
    EBU LEHEB (Ebi Leheb) Asıl adı: Abduluzza'dır. Güneş gibi, âlemleri aydınlatan Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm'ın nurundan gözünü kapadı ve küfre hizmete çalıştı, iman etmedi. Peygamberimizin amcası idi. Karısı ve oğulları sırf düşmanlık için çalıştılar. Adı "Alev babası" mânasında olan "Ebu Leheb" kaldı.
    EBU-L EMİN Tokluk, şiba'.
    EBU-L FADL Altun.
    EBU-L HARİS Arslan.
    EBU-L HUSAYN Tilki.
    EBU-L İBER Utanmaz, edepsiz, hayasız adam.
    EBU-L KA'KA' Kuzgun.
    EBU SABİR Tuz, milh.
    EBU SÜFYAN (Mi: 597 - 653) Kureyş kabilesinin bir kolu olan Beni Ümeyyenin Reisi ve Hz. Muâviyenin (R.A.) babası.
    EBU SÜLEYMAN Horoz.
    EBU TALHA ZEYD BİN SEHL (R.A.) Ashab-ı Kiram arasında, sayılı kahramanlardan ve atıcılardandır. Resul-ü Ekreme (A.S.M.) atılan oklara göğsünü germiştir. 20 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Hicri 34 tarihinde vefat etmiştir. Bütün muharebelere katılmış bir kahraman-ı İslâmdır. (R.A.)
    EBU TALİB (...-619) Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) amcasıdır. (Diyorsunuz ki: Amcası Ebu Tâlib'in imanı hakkında esahh nedir?Elcevap: Ehl-i Teşeyyu, imanına kail; Ehl-i Sünnet'in ekserisi, imanına kail değiller. Fakat benim kalbime gelen budur ki: Ebu Tâlib, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın risaletini değil; şahsını, zâtını gayet ciddi severdi. O'nun -o gayet ciddi- o şahsî şefkati ve muhabbeti, elbette zâyie gitmeyecektir. Evet, ciddi bir surette Cenab-ı Hakk'ın Habib-i Ekremini sevmiş ve himaye etmiş ve taraftarlık göstermiş olan Ebu Tâlib'in inkâra ve inada değil, belki hicab ve asabiyet-i kavmiye gibi hissiyata binaen, makbul bir iman getirmemesi üzerine Cehennem'e gitse de; yine Cehennem içinde bir nevi hususi Cennet'i onun hasenatına mükâfaten halkedebilir. Kışta bazı yerde baharı halkettiği ve zindanda -uyku vasıtasıyla- bazı adamlara zindanı saraya çevirdiği gibi, hususi Cehennem'i, hususi bir nevi Cennet'e çevirebilir... M.)
    EBU TAYYİB EL-MÜTENEBBİ (Hi: 915 - 965) Kûfe'de doğdu. Bağdat'ta öldü. Büyük şairlerden olup, divanı vardır.
    EBU-L VAKT Vakit ve hâlin te'siri altında kalmıyanlar.
    EBU-T-TURAB Hz. Alinin (R.A.) bir lâkabı.(Bu isim Hz. Ali Radiyallahu anh, toprak üzerine oturduğu veya yattığından dolayı tevâzuuna işareten Peygamber Efendimiz (A.S.M.) tarafından verilmiştir.)
    EBÛÜ "İkrar ederim, sığınırım, itiraf ederim, tövbe ederim" mânasına fiildir.
    EBU ZA'FEL Fil.
    EBU ZENE Maymun.EBU ZERR-İ GIFFARÎ $ Cündüb bin Cünâde (R.A.) : İlk İslâm olanların beşincisi olup ilimde İbn-i Mes'ud hazretlerine müsavi sayılırdı. Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâmdan 281 Hadis-i Şerif nakletmiştir. Hazreti Ali Kerremallahu Vechehu kendisine "İlim dağarcığı" lâkabını vermiştir. Hi: 31'de Hakkın rahmetine kavuşmuştur. (R.A.)
    EBU ZİYAD Eşek, hımar.
    EBU ZÜBAB Fâre.
    EBU ZÜR'A Domuz, hınzır.
    EBU-Z ZEHEB Çok zengin olan adam, altın babası.
    EBVA' Medine-i Münevvere'ye bağlı olup, Mekke-i Mükerreme yolunda bir köyün adıdır. Medine'ye yirmiüç mil uzaklıktadır. Köyün üstünde dik ve kuru bir dağın adı da Ebvâ'dır. Bu köy iki şey ile meşhurdur. Biri: Peygamberimizin annesi Hz. Amine'nin kabri orada bulunmaktadır. İkincisi ise: Hicretin birinci senesinde birinci defa olarak yapılan gazanın orada olmasıdır.
    EBVÂB (Bab. C.) Kapılar. * Kısımlar. Bahisler. Parçalar.
    EBVÂB-I MÜZEHHEB Yaldızlı kapılar.
    EBVÂB-I RAHMET Rahmet kapıları.
    EBVÂB-I SEMÂ Semâ kapıları, gök kapıları.(78. surenin 18. ve 19. âyetlerinin tefsirinden bir kısmıdır:"O fasl günü o gündür ki, sura üfürülür. Yani sur üfürülünce siz ölüler uykudan uyanır gibi uyanır kalkarsınız da, (sure: 17, âyet: 71 mantukunca) her ümmet imamıyla çağırılarak derhal alay alay, ümmet ümmet, cemaat cemaat mahşere gelirsiniz ve o sırada, semâ açılmıştır. Nizâm-ı âlem değişmiş; bugün kapalı, sağlam bir bina olan semâ fethedilmiş; (sure : 69, âyet: 16 mazmununca inşikak edip yer yer açılmıştır da hep kapılar olmuştur. Her tarafı kapılardan ibaret gibi küşâd edilmiştir." E.T.)(7. surenin 40. âyetinin meâlinden bir parça: "Şüphe yok o kimselere ki, küfre düştüler ve bizim vâzıh âyetlerimizi tekzib ettiler, onların birer âyet-i İlâhiye olduğunu kabul etmediler ve onlara karşı tekebbürde bulundular, onlara imandan ve muktezasıyla amel etmekten kaçındılar. Onlar için gök kapıları açılmaz, onların duaları, amelleri kabul edilmez veya onların ruhları oralara yükselemez. Ve deve, iğnenin deliğine girinceye kadar; öyle büyük bir cisim, o kadar dar bir yere girinceye kadar; öyle mümkün olmayan bir hâdisenin vukuuna değin, yani hiçbir zaman cennete giremiyeceklerdir. Onların Cennet'e girmeleri, böyle vukuu muhâl birşeye muallaktır, onlar ebediyyen Cehennem'de muazzeb olup duracaklardır." Ömer Nasuhi Bilmen)
    EBYAN Cömert, eli açık, muhtaçlara ve yoksullara yardım eden kimse. * Yemekten tiksinen kişi.
    EBYAT (Beyt. C.) Beyitler. İki mısradan müteşekkil kısımlar.
    EBYAZ Beyaz. Akça. Parlak. Daha parlak. Sefid olan.
    EBZ Ürkme, korkma. Kaçma, kaçış. * Aniden, birdenbire ölmek.
    EBZA Göğsü çıkık.
    EBZAH Göğsü çıkık.
    EBZAR (Bezr. C.) Yemeklere konulan baharat.
    EBZER Üst dudağında sarkık derisi olan.
    EBZÜN Küvet, banyo. * İçinde yıkanılabilinen küçük havuz.
    ECAHİL (Echel. C.) En cahil, daha bilgisiz olanlar.
#30.11.2006 21:20 0 0 0
  • DÜNYADÂR f. Dünya işleriyle uğraşan, mal ve mülk sahibi olan. Dünya hayatına fazla meyilli olan.
    DÜNYALIK t. Zenginlik, para ve mal.
    DÜNYAPEREST f. Dünyaya tapacak derecede ehemmiyet verip âhiretini düşünmeyen. Maddiyatı çok seven.
    DÜNYEVÎ (Dünyeviye) Bu âleme mensub ve müteallik. Dünyaya âit ve dünya ile alâkalı.
    DÜ-PA İki ayaklı.
    DÜR (Bak: Dürr)
    DÜRAHİS Katı nesne. * Gövdesi etli olan insan veya hayvan.
    DÜRAMİH Yürürken sallanan kişi.
    DÜRB (Bak: Derb)
    DÜRBE Âdet. Haslet. * Cür'et ve mümareset. Tecrübe.
    DÜRC(E) Kutu, kutucuk, küçük kutu. * Mücevherat kutusu. * Hokka gibi olan ağız, biçimli ağız.
    DÜRC-İ ZER Altın kutusu.
    DÜRD(E) f. Tortu, çöküntü, posa, işe yaramayan kısım.
    DÜRDAKIS Başla boyun arasında olan kemik.
    DÜR-DANE f. İnci tanesi. * Mc: Çok güzel ve sevimli çocuk.
    DÜRDÎ f. Çöküntü, tortu.
    DÜRDÜR Dişin kök yeri. * Çocukların dişlerinin çıkıp bittiği yer.
    DÜRECE Süllem, merdiven. * Bağırtlak kuşu. (Kanatlarının içi siyah ve dışı boz olan bir kuş.)
    DÜRER (Dürr. C.) f. Büyük inciler.
    DÜRER-İ SEMAVÎ Aslı vahiy ile gelen, parlak hakikatlı mânalar. Semâvi inciler.
    DÜRER-BÂR İnciler yağdıran. * Mc: Çok kıymetli ve güzel sözler söyleyen.
    DÜRHAMİN Belâ. Zahmet, meşakkat.
    DÜRNUK (C.: Derânik) Bir cins döşek.
    DÜRR (Dürdâne, dürre) f. İnci. İnci tanesi.
    DÜRRE-İ BEYZÂ f. Parlak, büyük inci.
    DÜRR-İ CÂN f. Canın incisi. Çok sevgili.
    DÜRR-İ DIRAHŞÂN Parlak inci.
    DÜRR-İ MEKNUN Mahfazalı parlak inci.
    DÜRR-İ MİSÂL f. Misâlin incisi. İnci misâlinde, misâlin parlağı.
    DÜRR-İ NÂB Beyaz, parlak inci.
    DÜRR-İ ŞİRAB İri, büyükçe inci.
    DÜRR-İ YEGÂNE Eşi ve benzeri bulunmayan tek inci.
    DÜRR-İ YEKTA f. Benzeri olmayan, tek inci. * Mc: Hz. Peygamber (A.S.M.)
    DÜRR-İ YETİM f. Sadef içinde tek olan inci. * Mc: Hz. Peygamber Muhammed (A.S.M.)
    DÜRRACE (C.: Derrâc) Türac denilen kuş.
    DÜRRAE (C.: Derâri) Ferâce, kaftan, elbise.
    DÜRRAT (Dürre. C.) Büyük, iri inci taneleri.
    DÜRR-DANE (Bak: Dürdâne)
    DÜRR-EFŞAN f. İnci serpen. Söylediği sözler inci olan ağız.
    DÜRRÎ Dürr'e mensub, inci ile ilgili.
    DÜRŞE Hâcet, ihtiyaç.
    DÜRU' (Dır'. C.) Zırh gömlekler.
    DÜRUC Dürmek. * Geçmek. * Koymak.
    DÜRUD f. Dua, medih, tahiyye, selâm. * Ekin biçme. * Yontmuş ağaç, kereste.
    DÜRUG f. Yalan, Doğru olmayan söz.
    DÜRUG-ZEN f. Yalancı.
    DÜRUR İnmek. * Akmak, seyelân.
    DÜRUS (Ders. C.) Dersler. * Müfret olarak: Bir şeyin eseri mahv ve müzmahil olmak.
    DÜRUS-İ NÂFİA Faydalı olan dersler.
    DÜRÜST f. Sıhhati yerinde, sağ, sahih, salim. * Doğru, hatasız. * Bütün, tam.
    DÜRÜSTÎ f. Doğruluk, düzgünlük, sağlamlık.
    DÜRÜŞT f. Katı, kalın, yağun. * Kaba, sert.
    DÜRÜŞTÎ f. Kabalık, sertlik, katılık, kalınlık, yoğunluk.
    DÜRYE Bilmek.
    DÜRZİ (C.: Düruz) Suriye'nin güneyi ile Ürdün ve İsrâil'de yaşayan ve sonradan Araplaşmış olan bir kavimdir. Arapça konuşurlar. Dalâlet fırkalarından en bâtıl yolda olan bir fırkadır.
    DÜSME Toz bulaşmış olan nesne. * Adi, alçak kimse.
    DÜSSE Başa soğuk geçmek.
    DÜSSE Arap çocukları arasında meşhur olan bir oyun.
    DÜSTUR f. Umumi kaide. Kanun, nizam. * Örnek, nümune * Üslub. İzin, müsaade. * Mu'teber ve mu'temed kimse. * Destur.
    DÜSUM (Desem. C.) Yağlar.
    DÜ'SUR (C.: Deâsir) Yıkılmış havuz.
    DÜSUR Mahvolma. Eseri kalmama. Ortadan kalkma. Nişanı belirsiz olma. * Kaftan eskime. * Ev köhne olma.
    DÜSÜR (Disar. C.) Perçinler, halatlar, kenetler. Geminin tahtalarını birbirine bağlayan rabıtalar.
    DÜSÜR (Disar. C.) Üste giyilen kaftanlar, elbiseler. * Yatak çarşafları.
    DÜŞ f. (Bak: Dûş)
    DÜŞAB f. Pekmez.
    DÜ-ŞAH(İ) f. Çatal ağaç. * Tomruk. * Eskiden suçlunun boynuna takılan çatal ağaç.
    DÜŞENBİH f. Haftanın ikinci günü, pazartesi.
    DÜŞEŞ f. İki altılık. Tavla zarında iki defa altı gelmesi.
    DÜŞİN(E) f. Dün gece.
    DÜŞNAM f. Sövme, sövüp sayma, ta'n.
    DÜŞVAR f. Müşkil. Güç. Zor.
    DÜŞVAR-GER f. Dağ.
    DÜŞVARÎ f. Zorluk, güçlük, suubet.
    DÜ-TA İki kat.
    DÜVAB İşi birbirine ulaştırmak.
    DÜVAL f. Tasma, kayış.
    DÜVAM Sabit ve sakin olmak.
    DÜVAR Baş çevrilme.
    DÜ-VAZDEH f. Oniki.
    DÜVEL (Devlet. C.) Devletler.
    DÜVEL-İ MUAZZAMA f. Büyük devletler. Düvel-i muazzama-i İslâmiyye gibi.
    DÜVEL-İ MÜ'TELİFE Anlaşmış devletler. Birinci Cihan Harbinde: İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya.
    DÜVEL-İ MÜTTEFİKA f. İttifak etmiş, birlik olmuş, birleşmiş devletler.
    DÜVELÎ (Düveliyye) Devletlerle alâkalı.
    DÜ-VİST f. İki yüz.
    DÜVUK Ahmaklık, hamâkat.
    DÜ-VÜM(İN) f. İkinci, saniyen.
    DÜVVAC Hâkimlerin giydiği bol kaftan. * Yorgan. * Tac.
    DÜVVAME Çocukların çevirerek oynadığı bir fırıldak.
    DÜYUN (Deyn. C.) Borçlar.
    DÜYUNAT (Düyun. C.) Borçlar.
    DÜZD (C.: Düzdân) f. Sârık, hırsız.
    DÜZDAN (Düzd. C.) f. Hırsızlar, sürrak.
    DÜZDÂNE f. Hırsız gibi, hırsıza yakışır şekilde, hırsızca.
    DÜZDÎ f. Hırsızlık, sirkat.
    DÜ-ZEBAN f. İki dilli.
    DÜZEÇ (Uydurma bir kelimedir.) (Bak: Tesviye âleti)
    DÜZENBAZ Hile yapan, aldatıcı.
    DÜZİNE On iki parçadan ibaret takım.
    DÜZLEM (Uydurma bir kelimedir.) (Bak: Müstevi)
    DÜZTABAN t. Tıb: Ayak tabanı düz olan kimse. Böyle kişiler çabuk yorulurlar ve hızlı yürüyemezler.
#30.11.2006 21:17 0 0 0