Cahiliye toplumunun önemli bir özelliği vardır: İnsanlar hiçbir zaman birbirlerinden samimi, doğru bilgi alamazlar. Özellikle de insanların, cahiliye hayatının dünyevi ölçüleri içerisinde rekabet içerisinde oldukları konularda. Bu kimselerin her biri yaşadıkları toplumun en güçlü, en popüler, en itibarlı, en güzel, en zengin, en sevilen, en beğenilen kişisi olmak isterler. Ve bu konuda inanılmaz bir hırs içerisindedirler. Bu isteklerini elde edebilmek için maddi manevi herşeyi gözden çıkarabilir, her türlü garimeşru yola başvurabilirler. En sevdikleri insanları dahi harcayabilir, hatta bazen ölümü bile göze alabilirler. Bu nedenle de bu amaçları doğrultusunda akla gelebilecek her türlü kötü ahlak özelliğini gösterebilir; rahatlıkla yalan söyleyebilir, insanları kandırabilir, ikiyüzlü, samimiyetsiz tavırlar gösterebilir, birbirlerine oyun oynayabilir, tuzak kurabilir, hiç çekinmeden birbirlerine maddi manevi zarar verebilirler.
Cahiliyenin bu hırslı yaklaşımı içerisinde insanların birbirleriyle gerçek anlamda dost olabilmeleri hiç mümkün olmaz. Birbirlerinin samimi düşüncelerini öğrenebilmeleri, bir konuda danıştıklarında, kendilerine gerçekten faydalı olacak bir fikir alabilmeleri söz konusu değildir. Rekabet, hırs; daha üstün ve daha önde olma hissi, her zaman için dostluğun önüne geçer. En yakınlarına karşı bile hiçbir zaman için gerçekten dürüst olmazlar. Güzel olan bir şeye 'çirkin olmuş' ya da yakışan bir şeye 'yakışmamış' demek, karşı tarafın güzel yönlerini gizleyip, hep kötü ve kusurlu yönlerini dile getirmek, arkadan çekiştirmek ama yüzlerine karşı hiçbir şey yokmuş gibi davranmak cahiliyenin en bilinen özelliklerindendir.
Gerçek sevgi, gerçek dostluk; her ne olursa olsun dürüst olmak ise yalnızca Allah'tan korkan müminlere has özelliklerdir. Bir müminden her konuda en doğru, en samimi bilgiyi alabilmek mümkündür. Müslüman hiçbir zaman için karşısındaki kişiye zarar verecek bir şeye izin vermez. Mutlaka ona fayda sağlayacak, olayları en açık ve gerçekçi şekilde görebilmesini sağlayacak bilgileri verir. Allah'ın "iyiliği emredip, kötülükten men etme" emri gereği, yanlış olan bir şeyi mutlaka uyaracaklarını, birbirlerini mutlaka daha iyiye çağıracaklarını bilmeleri, Müslümanların birbirlerine çok güvenmelerini ve bunun sonucunda da her konuda kendilerini en iyi şekilde geliştirebilmelerini sağlar.
Ahir Zamanda İnsanlara Gelen Büyük Bela: Sevgisizlik
Evrendeki tüm güzellikleri yaratan, güzelliğin ve mükemmelliğin esas sahibi olan Allah'tır. İnsana zevk veren her detay, Allah'ın üstün güzelliğinin, yarattığı varlıklardaki tecellisidir. Ruhun bu güzelliklerden heyecan duymasını ve sürekli güzel olanı aramasını sağlayan ise, Rabbimiz'in insanı yaratırken onun ruhuna ilham ettiği sevgi duyarlılığıdır. Diğer insanlardaki takdir edilecek mümin özelliklerini fark etmek ve bunlara daha güzeliyle karşılık vermek gibi, insanı diğer canlılardan ayıran pek çok üstün ahlaki özellik, sevmeye ve sevilmeye olan bu duyarlılıkla şekillenir.
İnsanın ruhundaki bu sevme ve sevilme eğilimi, bazı kişilerde diğerlerine göre çok daha güçlüdür. İnsanların bir kısmı, varlıklardaki sevilmeye layık özellikleri detaylı olarak teşhis edebilirler ve bu özellikler onların ruhuna derin bir zevk verir. Sevgi, şefkat ve coşku meydana getiren yönleri göremeyen ya da bunlara kayıtsız kalan kişiler ise daha donuk ve katı bir ruh hali içindedirler. Diğer bir deyişle, insandaki sevgi duyarlılığı, insanın ruh hali ve yaşadığı ahlak ile doğru orantılıdır. Dolayısıyla sevgiyi algılama ve yaşama şekli, insanın samimi olarak iman etmesine ve imanın getirdiği birer nimet olan gerçek anlamda iyi, şefkatli ve merhametli, akılcı ve güvenilir oluşuna bağlıdır.
Gerçek sevgiyi yaşayabilmek, dünya üzerinde insana verilmiş en büyük ve en güzel nimetlerden biridir. Ve bu nimet, Allah'ın samimi ve derin olarak iman eden kullarına bir lütfudur.
Allah'ın Rızası için Sevenler ve Kendi Nefisleri için Sevenler
Kuran ahlakının yaşanmadığı toplumlarda gerçek sevgiyi bulanlardan çok, bulduğunu zannedip yanıldığını anlayanların yakınmalarına ve pişmanlıklarına rastlanır. Bu yanılma ve pişmanlıkların sebebi, insanların birçoğunun farkında olmadıkları bir gerçektir. Sevilecek varlıkları yaratan Allah'tır ve insana bu varlıkları sevme yeteneğini veren de yine ancak Rabbimiz'dir. Dolayısıyla sevgi gibi büyük ve eşsiz bir nimete layık olmak için sevginin esas sahibi olan Allah'a samimi olarak iman etmek, O'nu herşeyden çok sevmek, O'na gönülden bağlanmak ve O'nu razı edecek şekilde davranmak gerekir.
Hayatları boyunca Allah'ın rızasını arayanları, iman etmeyenlerden ayıran özellik, onların Allah'ı herşeyden çok sevmeleri ve Rabbimiz'e duydukları derin sevgi ve içli korkularından dolayı güzel ahlakı yaşıyor, iyi davranışlarda bulunuyor olmalarıdır. Müminler severken de, sevdikleri tüm varlıkları Allah'ın yarattığını, onlara sevilecek özellikleri verenin Allah olduğunu, Allah dilediği için sevgiyi hissettiklerini bilerek ve yine sevgilerini asıl olarak Rabbimiz'e yönelttiklerini unutmadan severler. İman etmeyenler ise nefislerinin kötü telkinlerine aldanırlar ve sevginin esas sahibi olan Allah'ı bırakıp, O'nun yarattığı varlıkları kendilerince O'ndan bağımsızlaştırarak sevme yanılgısına düşerler.
Samimi olarak iman edenlerin sevgileri her zaman Kuran'daki sevgi kavramına uygundur. Müminler bu konuda son derece titiz davranırlar. Bu titizlik, onları kendi nefisleri için sevgi arayışında olanlardan ayırt eden temel farklardandır.
Allah'tan Başkasını O'nu Sever Gibi Sevenlerin İçine Düştükleri Yanılgı
Allah'a samimi olarak iman eden bir insan, vicdanına uygun olarak sever. Vicdanlarının gösterdiği sevgi şeklini reddeden inkarcıların yol göstericileri ise nefisleridir. Dolayısıyla iman edenlerle inkar edenlerin sevgi konusundaki ölçüleri de farklılık gösterir.
Allah bu insanların, O'nun rızasını gözeterek sevenlerden farkını Kuran'da şöyle bildirir:
"(İbrahim) Dedi ki: "Siz gerçekten, Allah'ı bırakıp dünya hayatında aranızda bir sevgi-bağı olarak putları (ilahlar) edindiniz" (Ankebut Suresi, 25)
Ayette haber verilen putlar, herşeyi yaratanın Yüce Allah olduğunu unutarak veya göz ardı ederek sevilen herşey olabilir. Güzel bir insan, lüks bir ev, iş yerinde edinilen başarı, zekadan ileri gelen yetenekler Oysa iman eden kişilerde seven taraf, sevdiği güzelliğin aslında Allah'a ait olduğunu bilir ve bunu asla aklından çıkarmaz. İnsan güzelliğindeki fiziksel mükemmellik, ruhun hoşuna giden sözler, gözlerdeki anlam dolu ifade, dinlemekten zevk alınan müzik, lezzetli bir yemek ya da parıltılı bir mücevherin görüntüsündeki göz alıcılık, tüm bunlar Allah'ın insan ruhuna verdiği algılama yeteneğiyle değer bulmaktadır. Allah sevgisini kalplerine yerleştirememiş olanların ruhları ise tüm bu saydığımız nimetlerden iman edenlerin alabildiği zevki almaktan yoksun bırakılmıştır. Bu kişiler için çoğunlukla, nefislerindeki ilk heyecan geçtikten sonra, güzel bir insan artık sıradan bir insan, bir iltifat yalnızca bir söz, gözdeki derin ifade sadece bir bakış, bir müzik notası yalnızca bir ses, lezzetli bir yemek yalnızca pişmiş bir et ve sebze karışımı, göz alıcı bir mücevher ise yalnızca bir cam parçasından ibaret hale gelir.
Bahsettiğimiz bu "zevklerin tükenişi", ruhlarını Allah'ın istediği gibi eğitmeyenlerde sıkça görülen bir durumdur. İş yerlerinde, gazete haberlerinde ya da dost çevrelerinde her türlü güzellikten bıkmış ve artık hiçbir şeyden zevk almayan çeşitli insanlar bulunur. Bu kişiler, Allah'ın yarattığı sonsuz çeşitlilikteki güzelliklere karşı duyarsız hale gelmiş, hatta bunlara karşı nefret duymaya dahi başlamışlardır. Güzellikleri sevememelerinin sebebi, Allah'ı da gereği gibi tanımıyor ve sevmiyor oluşlarıdır. Allah sevgisini unutmuş bir insanın, Allah'ın yarattıklarını sevmesine de imkan yoktur. Bu kişilerin ortak özelliği, Allah'tan saygıyla korkmaya ve O'nu yücelterek sevmeye karşı direnmeleri ve kendilerini büyük görme hastalığına kapılmış olmalarıdır. Allah bu kişilerin durumunu bir ayette şöyle haber verir:
"İnkar edenler ateşe sunulacakları gün, (onlara şöyle denir "Siz dünya hayatınızda bütün 'güzellikleriniz ve zevklerinizi tüketip-yok ettiniz, onlarla yaşayıp-zevk sürdünüz. İşte yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz (istikbarınız) ve fasıklıkta bulunmanızdan dolayı, bugün alçaltıcı bir azab ile cezalandırılacaksınız."" (Ahkaf Suresi, 20)
Allah'a içli bir sevgiyle ve saygı dolu bir korkuyla bağlı olan insanlar ise gerçek sevgiyi bilen ve yaşayanlardır Allah'ın her yerde apaçık görülen büyüklüğünü ve tek Yaratıcımız olduğunu gereği gibi takdir edebilen Müslümanlar, hiçbir gücü, insanı ve varlığı O'na ortak etmezler. Yaratılıştaki mükemmelliğin sahibi yalnızca Allah'tır ve herşey O'na muhtaçtır. Bu olağanüstü ve harikalarla dolu yaratılışı gördükleri halde Allah'a kul olmaktan kaçınan insanlar ise, güzellik ve güç sahibi gibi görünen her varlığı Allah'a ortak koşabilirler. Güzelliğin, gücün, yeteneğin ya da zenginliğin gerçek sahibinin kendilerini de yaratan Allah olduğunu görmezden gelirler. Hiç şüphesiz bu çok büyük bir hatadır. Bu hataya düşen insanlar, tavırlarını değiştirmezlerse, yaptıkları yanlışın karşılığını hem dünyada hem de ahirette almaktan korkmalıdırlar. Kuran'da samimi olarak iman edenlerle etmeyenlerin sevgi anlayışındaki fark bir ayette şu şekilde bildirilir:
"İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını 'eş ve ortak' tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah'ın olduğunu ve Allah'ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi." (Bakara Suresi, 165)
Her an her yerde karşılarına çıkan bu gerçeği unutmaya çalışanlar için -ayette bildirildiği gibi- dünyada da bir sıkıntı ve ceza vardır:
"Şüphesiz zulmedenlere bundan önce de bir azap vardır; ancak onların çoğu bilmiyorlar." (Tur Suresi, 47)
Bu insanların, Allah'ın verdiği en büyük nimetlerden biri olan samimiyetle sevmek ve sevilmekten yoksun oluşları da ayette bahsedilen azap şekillerinden biri olabilir. (En doğrusunu Allah bilir) Kendisinden başka hiç kimseyi ve hiçbir şeyi samimi olarak sevemeyen bir insan için artık dünyada herşey son derece anlamsızdır. Ruhları aslında sevgiye açık yaratılan, fakat bu yaratılışı, Allah'a isyan ve şirkle bozan bu kişiler de sevgiyi ararlar. Fakat karşılarındaki kişi de, iman ahlakını yaşamadığı ve kendileri gibi bencil ve egoist olduğundan aradıklarını bulamazlar. Gerçek sevgiyi bulabilmeleri için Allah'ın kendilerinden istediği gibi yaşamaları ve O'nun beğeneceği ahlaktan ödün vermemeleri gerekir. Oysa nefislerinin isteklerini tatmin etmeyi hedef edinenlerin, samimi sevginin oluşabileceği ortamın şartlarını yerine getirmelerine imkan yoktur.
İman Etmeyenler Samimi Sevgiyi Neden Yaşayamazlar?
Daha önce de belirtildiği gibi, gerçek sevginin kaynağı, Allah'a saygı dolu bir korku ve içli bir sevgi duymaktır. Çünkü ancak Allah'tan korkan ve bundan dolayı O'nun istemediği ahlaktan titizlikle kaçınan bir insan sevilmeye layık olabilir. Allah'tan gereği gibi korkan bir insan, nefsinin oyunlarına ve kötülüklerine karşı her zaman dikkatli olur. Çünkü Kuran'da Hz. Yusuf'un söylediğinin bildirildiği ayetteki gibi insanın nefsi durmak bilmeksizin kendisini kötülüğe çağırmaktadır:
"(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbim'in kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir" (Yusuf Suresi, 53)
Buna karşılık, Allah korkusu olmayan ya da Allah'tan gereği gibi korkmayan, Allah'ın ölümden sonra dünyadaki davranışlarının hesabını soracağını görmezden gelen ve nefsi her ne isterse ona boyun eğen kişi ise, kötülükte sınır tanımaz. Nefsin sınırsız kötülük telkin ettiği, onu arındıran müminlerin felah bulduğu, onun telkin ettiği kötülükleri savunanların ise helak olacağı Kuran'da şöyle bildirilir:
"Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla günahla bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır." (Şems Suresi, 8-9-10)
Durmaksızın kötülüğü emreden nefsine sınır koymayan bir insana güvenmek mümkün değildir. Böyle bir insanın, vereceği söze sadık kalması beklenemez, zira bu kişinin sözünden dönmemesi için hiçbir neden yoktur. Sevginin gerçekliği, zor günlerde, fakirlikte ve hastalık zamanlarında ortaya çıkar. Nefsani davranan bir kişinin ise sevdiğini söylediği insana vefa göstereceğinden asla emin olunamaz. Çünkü kendi nefsini seven bir insan, fedakarlıkta bulunma konusunda tahammülsüzdür. Böyle bir insan, karşısındaki insanın doğal acizliklerini görmezden gelemez, en basit hatalarını dahi çoğu zaman tolere edemez. Hatta hata bile sayılamayacak olaylar yüzünden hiç yoktan kavga çıkarabilir. Önemli olan kendi keyfidir ve keyifsiz olduğunda sevdiğini iddia ettiği insanların dahi mutlu olmalarını istemez.
Tüm bunlara karşılık, diğer insanların güzel özelliklerini takdir edebilmeyi ve bunlara daha güzeliyle karşılık verebilmeyi ancak Allah'tan korkan bir insan başarabilir. Samimi bir Müslümanın hayatındaki her davranışın amacı, Allah'ı razı etmektir ve güzel davranışların karşılığını karşısındaki insandan değil yalnızca Allah'tan bekler. Allah'ın Kuran'da tarif ettiği ahlakın özü, fedakarlığa, zorlukta vefa göstermeye, her zaman dürüst olmaya dayanır. Samimi bir Müslüman, karşısındaki insanın dünyadaki imtihanı gereği pek çok acizlikle yaratıldığını bilir ve sevdiklerini bu yönlerine şefkat duyarak sever. İnsanın güzel ahlaklı olma konusunda nefsine ve şeytana karşı mücadele verdiğini bilir ve vazgeçilen anlık hataları gönül rahatlığıyla affedebilir. Sevdiklerinin keyfi ve huzuru, kendisininkilerden önde gelir ve zaten ancak böyle mutlu ve huzurlu olabilir. Hırs yapmadan paylaşabilmeyi, herşeye rağmen affedebilmeyi ve yalnızca nefis istediği süre boyunca değil her koşulda sevmeyi başarmanın yolu, bunları yalnızca Allah için yapmaktır. Bahsettiğimiz bu özellikler olmadan gerçek sevgiyi yaşamak imkansızdır ve bundan dolayı da gerçek sevgiyi ancak tüm bunları Allah için yapanlar yani gönülden iman edenler yaşayabilir.
Gerçek ve Kalıcı Sevgiyi Elde Edebilmek
Kitaplarda, gazetelerde, televizyon programlarında, şiirlerde, şarkılarda ve dost sohbetlerinde sevgiden bu kadar çok bahsedilirken, birçok kişi gerçek ve kalıcı sevginin bir türlü elde edilememesinin nedenini hiç düşünmez. Bu kişiler zaman zaman düşünseler dahi, Kuran ahlakını tam olarak bilmedikleri ya da yaşamadıkları için, gerçek sevgiyi nasıl elde edeceklerini veya yaşayacaklarını bulamazlar. Hayatını Allah için yaşayanlarla nefisleri için yaşayanların sevgi ölçüleri karşılaştırıldığında, ikinci grubun neden sevgiden yoksun kaldığı da daha net görülecektir.
Bu insanlar herşeyden önce sevecekleri kişi seçiminde ahlak güzelliği yerine fiziksel güzelliğe öncelik verirler. Oysa bir insanı fiziksel özelliklerine göre sevmek demek, onu ancak birkaç sene sevmek ve yaşlanmaya başladığında artık sevmekten vazgeçmek demektir. Müslümanlar ise kimi seveceklerine karar verirken, bu kişinin Allah'a olan sevgisinin delillerini görmek isterler. Allah'ı seven bir insanın doğal olarak ahlakı da güzel olacaktır. Ayrıca şu da bir gerçektir ki; ahlakı güzel olmayan bir insan fiziksel olarak ne kadar mükemmel olursa olsun, o insana karşı kalpte gerçek bir sevgi ve muhabbet oluşması mümkün değildir. Allah, sevgiye duyarlılığının takva sahibi olmakla yani Allah rızasını gözetmekte titiz davranmakla bağlantılı olduğunu Hz. Yahya peygamberin ahlakını övdüğü şu ayetle bildirir:
"Katımızdan ona bir sevgi duyarlılığı ve temizlik (de verdik). O, çok takva sahibi biriydi." (Meryem Suresi, 13)
Biraz önce bahsettiğimiz bu farktan dolayı, ahlak güzelliği sürdükçe iman edenlerin birbirlerine duydukları sevgi de artarak devam eder. Öte yandan en derin sevgi olarak niteledikleri duyguların bile çok kısa sürdüğü, iman etmeyenlerin sık sık dile getirdiği bir durumdur. Dünyevi şartlara ve nefse bağlı bir sevgi kısa sürede bitmeye mahkumdur, çünkü nefis eninde sonunda en etkileyici güzelliklerden bile bıkacak şekilde yaratılmıştır. Allah korkusuna ve sevgisine bağlı bir sevgi anlayışı yerine, nefsani sevgiyi tercih edenlerin birbirlerini gerçek anlamda sevmediklerini anlamaları için aslında uzun bir süre geçmesi de gerekmez. Bu insanlar birbirlerinin acizliklerini gördükleri anda, karşılarındaki kişinin aslında zihinlerinde büyütüp hayran oldukları insan olmadığının farkına varırlar. Bu tür bir sevgi, daha en başından çürük temellere oturtulmuş ve biteceği baştan belli bir anlaşma gibidir. Güzellik bir kaza ya da yaşlanma sonucu kaybedildiğinde, ya da maddi bir krizle zenginliğin sağladığı rahatlık ve güven sona erdiğinde, kişilerin birbirlerine olan "sevgi" isimli anlaşmaları da bitmiştir. Bu ahlaktaki insanların aslında birbirlerinin bencil ve hırslı ahlakını sevebilmeleri imkansızdır. Dolayısıyla asıl sevdikleri ancak birbirlerine sağladıkları çıkarlar olabilir. Bu yüzden hayat boyu bağlanıp sevecekleri insanı ararken önce güzel ahlak, sadakat, güvenilirlik değil; maddiyat, eğitim durumu ve fiziksel üstünlük ararlar. Bir süre sonra da artık birbirlerinin bencil davranışlarına ve kötü ahlaklarına dayanamayan insanlar, birbirlerinin neredeyse en büyük düşmanı haline gelirler.
İnsan, gerçek sevgiyi Allah'ı sevmeyen ve Kuran'da anlatılan güzel ahlaka uymayan insanlardan bekledikçe, her arayışta aynı sonla karşılık görecektir. Sevilmeyi sevginin gerçek sahibi olan Allah'tan istemek yerine, aracıları ilahlaştırıp (Allah'ı tenzih ederiz) onlardan bekleyen kişiler, tüm hayatları boyunca gerçek sevgi yerine onun taklidiyle karşılaşıp hüsrana uğrarlar. Çünkü nefsi için seven bir insan, gerçek sevginin değil kıskanç ve bencil tutkularının peşinden gitmektedir.
Gerçek ve kalıcı sevgiyi elde edebilmek, öncelikle sevgiyi kalplere ilham eden Yüce Rabbimiz'in hoşnutluğunu elde etmeye çalışmakla mümkün olabilir. Allah'ı herşeyden çok seven ve O'nun istediği güzel karakteri her yerde ödün vermeden sürdüren insanlar, birbirlerini de içli bir sevgi ve saygıyla severler. Dünya hayatında Allah sevgisini nefsani sevgiye üstün tutan samimi müminler de ahirette, Allah'ın izniyle, sonsuza kadar sevdikleriyle birlikte yaşayacakları cennet bahçelerinde olmayı umarlar:
(O gün) Zalimleri kazandıkları dolayısıyla korkuyla titrerlerken görürsün; o (yaptıkları) da üstlerine çöküvermiştir. İman edip salih amellerde bulunanlar ise cennet bahçelerindedirler. Rableri Katında her diledikleri onlarındır. İşte büyük fazl (nimet ve üstünlük) budur. (Şura Suresi, 22)
Dünya Hayatının Acizlikleri Mümin İçin Pek Çok Hayır Ve Hikmetle Yaratılmıştır
Kendi nefisleri konusunda düşünmüyorlar mı? Allah, gökleri, yeri ve bu ikisi arasında olanları ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre (ecel) olarak yaratmıştır. Gerçekten, insanlardan çoğu Rablerine kavuşmayı inkar ediyorlar. (Rum Suresi, 8)
İnsanın nefsinde sonsuza kadar yaşama isteği vardır. Hasta olmak, kusurlu hale gelmek, bakımsız görünmek hatta ölmek istemez. Hep güzel ve genç kalmak, sağlıklı olmak için çaba harcar. Sağlığa dikkat etmek, zararlı yiyeceklerden kaçınmak, bakım merkezlerine gitmek, spor yapmak hatta estetik ameliyatlar yaptırmak, hep bu özlemin gerçekleştirilmesi içindir. İnsanın içinde hep güzele doğru bir eğilim vardır. Çünkü Rabbimiz insanı bu özelliklerle, yani güzelliklerden zevk alacak şekilde yaratmıştır. Ruha sonsuz ve genç yaşama isteğini veren Yüce Allah'tır.
Ancak, bu kadar güçlü bir isteğe sahip olunmasına rağmen dünyada hiçbir zaman kusursuz bir yaşama ulaşılamaz. İnsan hasta olmak istemez ama küçük bir soğuk algınlığında bile grip olur. Yaşlanmak istemez ama ne kadar imkânlarını seferber etse de, ömrünü en fazla birkaç sene uzatabilir ve en sonunda da yaşlanmak kaçınılmazdır. Hep canlı ve hareketli olmak ister ama, hastayken ya da uykudan kalkıldığında bunu başaramaz. En güzel yiyecekleri yemek ister ama, kolesterol açısından bunların çoğunu sınırlı tüketmek durumundadır. Çoğu da sağlıksız kiloya dönüşür. Sevdiği, zevk aldığı yiyeceklerin büyük kısmını zarar vereceği için yiyemez. Sabahları temiz, bakımlı bir şekilde güne başlamak ister. Ama yıkanmadan, saçını düzeltmeden, dişini fırçalamadan, bakım yapmadan bu görünümü elde edemez. Ne kadar hoşa gitmese ve nefse zor gelse de her gün bunları yapmak zorundadır. Dahası insan sonsuza kadar yaşamak asla ölmemek ister, ancak bunun da hiçbir çaresi yoktur. Allah'ın belirlediği zaman geldiğinde bizim için hazır bekleyen ölüm meleği Rabbimiz'in emriyle canımızı alacaktır. Dolayısıyla insanın nefsindeki bütün bu isteklere, dünya hayatında ulaşma imkanı yoktur.
Peki, tüm bunlar normal midir? Bunca mükemmelliğin ve güzelliğin yanında, dünya şartlarının neden kusurlu ve eksik olarak yaratıldığını hiç düşündünüz mü?
Allah insanı, bu acizlikleri hiç yaşamayacak şekilde de yaratabilirdi. İnsan hep canlı, güzel, bakımlı, sağlıklı olabilirdi. Hiç hastalanmazdı. Hücreler birden karar değiştirmez; insan hiçbir zaman kanser olmazdı. Makineler hiçbir zaman bozulmaz; iş kazaları meydana gelmez, böylece vücutta herhangi bir eksiklik yaşanmazdı. Uçaklar, arabalar, trenler kaza yapmaz, bu sebeple insanların ölümüne sebebiyet vermezlerdi. Hücreler hep aynı kalır, bozulup yaşlanmaya neden olmazdı. İnsan sabah uyandığında da, en bakımlı haliyle yataktan kalkıp güne başlayabilirdi. Üstün güç sahibi, herşeyi benzersiz var eden, nimet veren Rabbimiz dileseydi insanı bu kusurlardan arındırarak yaratabilirdi.
Ancak elbetteki Yüce Allah'ın dünya hayatını, insanı acizlikler içinde, eksik ve kusurlu yaratmasında düşünen insanlar için hikmetler ve alınacak dersler vardır. Eğer böyle olmasaydı, insan o zaman hayatın sadece bu dünyayla sınırlı olduğu hissine kapılabilir; hiçbir şey düşünmeden, daha iyi, daha kusursuz bir modele ulaşmak için çaba göstermeden yaşayabilirdi. Ahiret hayatına karşı özlem duymayabilir, sonsuz güzellikteki cennet nimetine layık olabilmek için çaba harcamayabilirdi. Sadece bu dünya için yaşayıp, son derece sığ ve yüzeysel bir bakış açısında kalabilirdi. Eksiklikleri, kusurları, acizlikleri bilmeyeceği, yaşamayacağı için, Allah'ın yarattığı güzellikleri gereği gibi farkedip takdir edemeyebilir ve bunlardan derin zevk alamayabilirdi. Allah'ın rızasını arayarak, O'nun büyüklüğünü ve gücünü tanıyıp takdir etmeye çalışarak ömür sürmeyebilir, gaflet içine yaşayabilirdi. Ahlakını güzelleştirme ihtiyacı içinde olmayabilirdi.
Bu nedenle dünya hayatındaki ve insanın yaşamı boyunca karşılaştığı hastalık, yaşlılık gibi acizlikler, tüm kusurlar ve eksiklikler insan için yaratılmış çok büyük nimetlerdir aslında. Kişinin hem dünyada hem de sonsuz ahiret hayatındaki tüm güzelliklere ulaşmasını sağlayan çok önemli vesilelerdir. İnsan bu acizlikleri özel olarak istemez belki, ama insanın başına gelen acizlikten, eksiklikten yana olan her olay, aslında onun için yaratılmış büyük bir nimettir. Samimi vicdanla, imanla, Allah korkusuyla yaklaşan bir insan için tüm bunlar, aklını açabileceği, derinleşebileceği, nimetleri güzellikleri, Allah'ın insanlara olan rahmetini ve lütfunu daha güzel takdir edebileceği çok önemli fırsatlardır.
Dünya hayatındaki acizliklere ve kusurlara bu gözle bakan bir mümin, "Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalanmadır'. Gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur. Bir bilselerdi" (Ankebut Suresi, 64) ayetinde belirtildiği gibi, gerçek hayatının, sonsuza kadar huzurlu ve mutlu olacağı yerin ahiretteki cennet hayatı olduğundan emindir. Yüce Rabbimiz Allah'ın, gerçek ve sonsuz hayatımızı yaşayacağımız ahireti düşünmemiz; dünyaya bağlanmaktan ve büyüklük hissine kapılmaktan sakınmamız, Allah'a karşı boyun eğici olmamız için bu acizlikleri yarattığını fark eder. Ahirette Allah'a hesap vereceğinin bilincinde, cennetle ödüllendirilmeyi umarak var gücüyle Allah'ın rızasın kazanmaya çalışır. Tüm yaşamını, düşüncelerini buna göre düzenler. Allah için güzel bir sabırla sabreder. Kuran'ın, "Gerçekten Biz onları, katıksızca (ahiretteki asıl) yurdu düşünüp-anan ihlas sahipleri kıldık." (Sad Suresi, 46) ayetinde buyurulduğu gibi, yalnızca ahireti anan, ahireti isteyen samimi bir kul olur. Ahirettten gafil olmaktan, dünyaya bağlanıp ahirette bunun sonsuz pişmanlığını yaşamaktan sakınır, Allah'a sığınır. Rabbimiz bu samimi çabalarına karşılık müminleri sonsuz güzelliklerle dolu; insaların tüm kusur ve acizliklerden uzak olarak yaratılacağı cennetlerle ödüllendireceğini müjdelemiştir:
Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis, Rabbine, hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak dön. Artık kullarımın arasına gir.Cennetime gir. (Fecr Suresi, 27-30)
İnsanları dinden uzaklaştıran en önemli nedenlerden biri, dünyayı sonsuz bir yurt sanmalarıdır. Oysa dünya, Allah'ın insanı denemek için, özellikle eksik ve kusurlu yarattığı bir yurttur. Dünyadaki her güzellik, çok geçmeden bozulur ve yok olur. Bu, dünya hayatının hiç değişmeyen gerçeğidir. Dünya Hayatının Gerçeği, Harun Yahya'nın çeşitli dillere çevrilmiş kitaplarından hazırlanmıştır.
Yecüc ve Mecüc'ün kim oldukları, ne zaman ve ne şekilde ortaya çıkacakları, özellikleri asırlardır büyük bir merak konusudur.
Yecüc ve Mecüc hakkında bugüne kadar birçok kitap ve makale yazılmıştır. Ancak, şüphesiz ki bu konu hakkında en doğru bilgileri Kuran ayetlerinden, Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi vesellem)'in hadislerinden ve değerli İslam alimlerinin eserlerinden edinebiliriz.
İnsanların büyük bir çoğunluğu kıyamet vaktini kendilerinden çok sonraki nesillerin karşılaşacakları bir olay olarak düşünmektedirler. Oysa dünya üzerinde, ilk insanın yaratılışından itibaren yaşamış olan her kişi, kıyamet günü gerçekleşen olaylara şahit olacak, Allah'ın huzurunda toplanacak ve hiç kimse için bir kaçış mümkün olmayacaktır. Şu unutulmamalıdır ki, hesap günü her insan Allah'ın huzurunda yapayalnız ve tek başına sorguya çekilecektir. Bu film sizlere ölüm ve sonrası için ciddi bir çaba göstermek ve bir hazırlık yapmayı gerektirdiğini hatırlatmak için hazırlanmıştır.
Din ahlakı samimi olarak yaşandığında insanların üzerinde pek çok dert ve tasa doğal olarak kalkar, herkes huzurlu ve rahat bir yaşam sürer.
Müminler dışında hemen hemen bütün insanlar, hayatlarının ileriki dönemlerinde kendilerini nelerin beklediğini merak eder, pek çok olumsuz ihtimali de düşünüp, kaygılanırlar. Bu onları ciddi şekilde tasalandırır ve huzursuz eder. Bunun dışında insanların çoğunluğunun yaşadığı günlük endişeler de vardır ki bunları da gelecek korkusuna dahil etmek mümkündür. Küçük yaşlarda bu durum okul ödevlerinden, arkadaşlık ilişkilerinden, sözlüye kalkmak gibi basit sorunlardan ibarettir. Ancak yaşın ilerlemesiyle insanların sorun haline getirip, korkusunu duydukları konular da artar.
Lise çağlarında kişinin giyeceği kıyafet, yiyeceği yemek, arkadaşlarıyla yaşadığı sorunlar, grup içindeki itibarı, okuldaki başarısı ve aile ilişkileri onun için adeta dünyanın en büyük ve en önemli sorunlarıdır. Bu konulardaki herhangi bir olumsuzluk ruhunda derin etkiler yapar, hatta strese ve bunalıma girmesine sebep olur. Bu sorunlar, kazanılması mutlaka gerekli olan üniversite sınavıyla doruk noktasına ulaşır. Çünkü bu sınav kazanılmadığı takdirde aileye nasıl hesap verileceği, bu durumun akrabalara ve çevreye nasıl açıklanacağı gibi kaygılar, genç bir insanın manevi olarak oldukça yıpranmasına sebep olur. Bu tür durumlara günümüzde o kadar çok rastlanır ki, üniversite veya kolej sınavlarının sonuçlarının açıklanmasının ardından gazetelerde çıkan intihar haberlerine adeta alışılmıştır. Ancak unutmamak gerekir ki, bunlar son derece yersiz endişelerdir. İnsan elbette bir sınavda başarı elde etmek, iyi bir eğitim görmek isteyebilir. Ancak elinden geleni yaptığı halde bir başarı kazanamıyorsa bu durumda Allah'a tevekkül edip, Rabbimizin kendisine daha güzel bir sonuç vermesi için dua etmesi gerekir. Sonuç olarak burada elde ettiği veya edemediği her türlü başarı, kısa bir yaşamın ardından ölümle birlikte anlamını yitirecektir. Geriye kalan ise kişinin Allah'a olan güveni, tevekkülü ve imanı olacaktır.
Ancak bu önemli gerçeklerin farkında olmayan, dinden uzak kişiler için yaşın ilerlemesiyle doğru orantılı olarak geleceğe ilişkin korku ve endişeler de artmaktadır. Bu insanlar geleceğe dair planların dışında, gün içinde yapacakları pek çok detayı da düşünüp, kaygılanır ve hatta strese girerler. İşyerindeki konumları, tatile gidip-gidemeyecekleri, gideceklerse nereye gidecekleri, çocuklarını yurtdışına gönderip-gönderemeyecekleri, daha iyi bir eve taşınıp-taşınamayacakları, toplantıya zamanında yetişip-yetişemeyecekleri gibi sayısız endişeleri vardır.
Para konuları da dini yaşamayan insanların akıllarını en çok meşgul eden, onları en çok kaygılandıran konuların başında gelir. Paralarının yetip yetmeyeceği endişesi hem günlük yaşamlarında hem de ileriye dönük planlarında büyük yer tutar. Çünkü hem dünyaya yönelik büyük hırslar içindedirler hem de imkanları kısıtlıdır. Bu da geleceğe yönelik korkulara kapılmalarına neden olur. Bundan dolayı imkanları olsa dahi paralarını hayra harcamaktan kaçınırlar, insanlara yardım etmezler. Maddi durumu iyi olan da kötü olan da aynı endişeyi duyar ve cimrilik eder. Oysa insanlara rızkı verip, onları besleyen Allah'tır. Allah'a tam anlamıyla güvenmiş olsalar zaten hiçbir sıkıntı çekmezler. Fakat bu güveni yaşamadıkları için böyle bir kolaylıktan da mahrum kalırlar. Allah insanlara verdiği mallarla onları dener ve bu malları Kendi rızası doğrultusunda kullanmalarını ister. Ama geleceğe yönelik bu cahilce korkuları yüzünden çoğu insan bencil bir tutum sergiler. Allah ayette onların bu durumuna şöyle dikkat çekmiştir:
"Şeytan, sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin-hayasızlığı emrediyor. Allah ise, size kendisinden bağışlama ve bol ihsan (fazl) vadediyor. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir." (Bakara Suresi, 268)
Bundan başka insanları saran ileriye dönük korkulardan biri de yaşlanmadır. Alınan her türlü tedbire rağmen bedende önüne geçilemez yaşlılık alametlerinin, kırışıklıkların, sarkmaların oluşması, saçın dökülmesi, beyazlaması, görme, duyma kusurları gibi yeni yeni hastalıkların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bu ihtimallerin her biri dinden uzak yaşayan bu insanlarda ciddi endişelere sebep olur. Bundan başka herhangi ciddi bir hastalık durumunda çocuklarının kendilerine bakıp bakmayacağının kaygısını duyarlar. Ne şekilde ve nerede öleceklerini düşünüp korkarlar. Yaşlılarda en çok görülen korkulardan biri de eşlerden birinin ölmesi durumunda diğer tarafın tek kalma korkusudur. İki taraf da içten içe, "ya o ölürse ben nasıl tek başıma yaşarım" diye bir endişe içindedir.
Burada sayılanların her biri dini yaşamayan insanların geleceğe yönelik ciddi kaygı ve korkularındandır. Din yaşanmadığı takdirde bu gibi endişelerin duyulması kaçınılmazdır. Müminler içinse durum daha farklıdır, onlar bu tür korkuların hiçbirini yaşamazlar. Herşeyin Allah'ın kontrolünde olduğunu bilir, başlarına gelen herşeye hayır gözüyle bakar, Allah'ı dost edindikleri için yardımı da yalnızca Allah'tan beklerler. Ayrıca dünyada korkulacak hiçbir konu olmadığını da bilirler. Geleceklerine yönelik konularda Allah'ın en hoşnut olacağı tercihleri yapıp, ellerinden gelen çabayı gösterip, Allah'ın çizdiği kadere teslim olurlar. Ayette onların bu bakış açısı şöyle tarif edilir:
De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim mevlamızdır. Ve mü'minler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi, 51)
"On alamet görülmeden kıyamet kopmayacaktır;Biri doğuda, biri batıda, bir diğeri de Arap Yarımadası'nda meydana gelecek yere batma hadisesi" (Müslim, Fiten,39)
Tüm kainatın, canlı ve cansız tüm varlıkların mutlaka bir sonu olduğu Kuran ayetlerinde bildirilmektedir. Bu son günü, ama aynı zamanda ahiretteki sonsuz hayatın da bir başlangıcı olacaktır. O gün, Kuran ayetlerinde haber verildiği üzere, "İnsanların, alemlerin Rabbi için kalkacağı" gündür. (Mutaffifin Suresi, 6). Kıyamet gününde, canlılarla birlikte tüm evren de yok olacak ve bu yok oluş, şimdiye kadar hiçbiryerde görülmemiş olaylar sonucunda gerçekleşecektir. Rabbimiz Mearic Suresi'nde şöyle buyurmaktadır:
"Gökyüzünün erimiş maden gibi olacağı gün;
Dağlar da (etrafa uçuşmuş) rengarenk yün gibi olacak.
(Böyle bir günde) Hiçbir yakın dost bir yakın dostu sormaz.
Onlar birbirlerine gösterilirler. Bir suçlu-günahkar, o günün azabına karşılık olmak üzere, oğullarını fidye olarak vermek ister;
Kendi eşini ve kardeşini,
Ve onu barındıran aşiretini de;
Yeryüzünde bulunanların tümünü (verse de); sonra bir kurtulsa.
Hayır; (hiçbiri kabul edilmez). Doğrusu o (cehennem), cayır cayır yanmakta olan ateştir. (Mearic Suresi,8-15)
Kıyamet, Allah'ın yüce kudretinin insanların tümü tarafından idrak edildiği, inkarcılar için dehşet, korku ve acı dolu bir gündür. Rabbimiz Kuran ayetlerinde bu günün hızla yaklaştığını Lokman Suresi, 34 ve insanların hiç beklemedikleri bir anda, aniden geleceğini (Nahl Suresi, 77 ve Araf Suresi, 187)
bildirilmektedir. Bir diğer ayette ise Rabbimiz Kıyamet saatinin öncesinde bazı işaretlerin belireceğini haber vermiştir.
Artık onlar, kıyamet-saatinin kendilerine apansız gelmesinden başkasını mı gözlüyorlar? İşte onun işaretleri gelmiştir. Fakat kendilerine geldikten sonra öğüt alıp-düşünmeleri onlara neyi sağlar? (Muhammed Suresi,18)
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav) kıyamet öncesinde gerçekleşecek bu alametleri bizlere hadis-I şeriflerinde detaylı olarak tasvir etmiştir. Kıyamet alametlerinin ortaya çıkacağı bu devir "Ahir zaman"dır. Ahir Zamanın ilk döneminde dünya maddi ve manevi sorunlarla doludur; bunun ardından gelecek ikinci devrede ise Allah Hz. Mehdi'yi vesile kılarak insanları yozlaşmadan, savaşlardan adaletsizliklerden kurtaracaktır. Altınçağ olarak da adlandırılan bu dönemde savaşlar ve çatışmalar son bulacak, dünya bolluk, bereket ve adaletle dolacak, İslam ahlakı tüm dünyaya yayılacak ve yaygın olarak yaşanacaktır. Altınçağ'ın sona ermesinin ardından dünya çok hızlı bir çöküş içine girecek ve ardından kıyamet saati gelecektir. Ancak belirtmek gerekir ki, her konuda olduğu gibi kıyamet hakkında da Rabbimiz'in bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Kesin olarak gerçekleşecek olan kıyametin vaktini sadece Allah bilmektedir:
De ki: "Bilmiyorum, size vadedilen (kıyamet ve azab) yakın mı, yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi koymuştur?" O, gaybı bilendir. Kendi gaybını (görülmez bilgi hazinesini) kimseye açık tutmaz (ona muttali kılmaz.) (Cin Suresi, 25-26)
Kıyamet Alametleri Birbiri Ardına Gerçekleşiyor
Ahir zaman hadisleri incelendiğinde çok olağanüstü bir durumla karşılaşılır. Peygamberimiz (sav)'in günümüzden yüzyıllar önce ayrıntılarıyla açıkladığı işaretler, "içinde bulunduğumuz çağda" yeryüzünün hemen her köşesinde, birbiri ardınca ve tam olarak hadislerde belirtildiği biçimde yaşanmaktadır. Dünyanın dört bir yanında yaygın katliamların, savaşların, çatışmaların gerçekleşmesi, fitnelerin çoğalması, haramların helal sayılması, ahlaki dejenerasyonun büyük bir hız kazanması, Allah'ın açıkça inkar edilmesi, Kuran ahlakının terk edilmesi, Müslümanların çok şiddetli zorluklarla karşılaşmaları, masum insanların sebepsiz yere öldürülmeleri, fakirliğin ve açlığın yaygınlaşması, sahte din adamlarının ortaya çıkması, büyüye ve fala rağbet edilmesi, sahtekarlığın, rüşvetin, zinanın artması, sahte mesihlerin ortaya çıkması gibi daha birçok alamet içinde bulunduğumuz ahir zamanda tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar büyük bir yaygınlık göstermektedir. (Daha detaylı bilgi için Bkz. Hz. İsa'nın Geliş Alametleri, Harun Yahya, Araştırma Yayıncılık)
Hadislerde bildirilen bu ahir zaman alametlerinin bir bölümü İslam tarihinin farklı dönemlerinde, dünyanın farklı bölümlerinde, az ya da çok görülmüştür. Ancak böyle bir durum o dönemin ahir zaman olduğunu göstermez.
Çünkü bir devrin ahir zaman olarak nitelendirilmesi için, Peygamber Efendimiz (sav)'in haber verdiği alametlerin tümünün aynı çağda, birbirlerini izleyerek gerçekleşmesi gerekmektedir. Bu durum hadislerde şöyle ifade edilmiştir:
KIYAMET ALAMETLERİ BİRBİRİNİ TAKİBEN MEYDANA GELİR. BİR DİZİDEKİ BONCUKLARIN ART ARDA KOPMASI GİBİ. (Ramuz-El Ehadis, 277/6; Camiü's-Sagir, 3/167)
ALAMETLER, AĞI KOPARILIP KAÇAN BALIKLARIN BİRBİRİNİ KOVALADIĞI GİBİ KOVALAR. (Ölüm, Kıyamet ve Diriliş, İmam Şarani, s. 478)
Örneğin hadislerde haber verilen alametlerden biri Ramazan Ayı'nda Ay ve Güneş tutulmalarının gerçekleşmesidir:
RAMAZAN'IN BİRİNCİ GECESİNDEAY, ORTASINDA GÜNEŞ TUTULACAKTIR. (Kıyamet Alametleri, s. 199)
Gerçekten de 1981 ve 1982 yıllarının Ramazan Ayı içinde hem Güneş hem de Ay tutulmaları birbiri ardına gerçekleşmiştir. Hiç şüphesiz Güneş ve Ay tutulmalarının gerçekleşmesi son derece doğal ve çok sık rastlanan bir durumdur. Ancak önemli olan bu tutulmaların Ramazan Ayı'nda ve 15'er gün arayla gerçekleşmesi, bu durumun iki yıl arka arkaya tekrar etmesidir. Üstelik bu tutulmaların, yukarıda bazılarını belirttiğimiz diğer alametlerle aynı dönemde gerçekleşmesi, rivayetlerdeki işaretlerin bu tutulmalar olabileceği ihtimalini güçlendirmektedir. Bir diğer olağanüstülük ise Peygamber Efendimiz (sav)'in bu Ay ve Güneş tutulmalarının hemen ardından bir kuyruklu yıldızın ortaya çıkacağını haber vermesidir:
O YILDIZIN DOĞMASI, GÜNEŞ VE AY TUTULMASINDAN SONRA OLACAKTIR.
(Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 32)
Hadislerde belirtildiği gibi, 1986 yılında (Hicri 1406'da) yani 14. yüzyıl başlarında "Halley" kuyruklu yıldızı Dünyamız'ın yakınından geçmiştir. 1981 ve 1982 (Hicri 1401-1402) yıllarında meydana gelen Ay ve Güneş tutulmaları olayından sonra ortaya çıkmıştır. Bu yıldızın doğuşunun da diğer çıkış alametleri ile aynı zamanda meydana gelmesi ve tam Peygamber Efendimiz (sav)'in haber verdiği şekilde gerçekleşmesi bu olayların rivayetlerdeki alametler olabileceğine işaret etmektedir.
Ahir zaman alametlerini incelerken dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli husus ise, söz konusu alametin büyüklüğü, şiddeti ve meydana getirdiği etkidir. Örneğin Peygamber Efendimiz (sav) depremlerin çoğalmasını bir kıyamet alameti olarak haber vermiştir. Hiç şüphesiz tarihin her döneminde çeşitli büyüklüklerde depremler gerçekleşmiştir. Ancak içinde bulunduğumuz ahir zamanda dünyanın dört bir yanında depremlerin sayısı ve şiddeti çok büyük bir artış göstermiştir. ABD Jeolojik Araştırma Kurumu (USGS)'nin raporlarına göre 1556-1975 arasındaki yaklaşık 400 yılda meydana gelen 5.0 ve daha büyük şiddetteki depremlerin sayısı sadece 110'dur. Aynı kurumun açıklamasına göre, 1980-2003 yılları arasında sadece 23 sene içinde meydana gelen 6.5 ve daha büyük şiddetteki depremlerin sayısı ise 1685'tir. Bu bilgi Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in verdiği haberi teyit etmekte, ahir zaman alametlerinin tarihin diğer dönemlerinde meydana gelen benzerlerinden çok daha olağanüstü özellikler taşıdığını göstermektedir. Peygamber Efendimiz (sav) bu alametlerin dışında da birçok kıyamet alameti haber vermiştir. İslam alimleri bu alametlerin bazılarını küçük alametler, bazılarını ise büyük alametler olarak nitelendirirler. Peygamberimiz (sav)'in on büyük kıyamet alametini haber verdiği bir hadisi şöyledir:
"On alamet zuhur etmedikçe kıyamet kopmayacaktır: doğuda bir yer batması, BATIDA BİR YER BATMASI, Arap Yarımadası'nda bir yer batması, duman, Deccal, İsa b. Meryem, Dabbetü'l-Arz, Ye'cuc ve Me'cuc, Güneş'in battığı yerden doğması ve Aden toprağının sonundan (Yemen'den) bir ateş çıkarak insanları haşrolacakları yere sürmesi. "
(Müslim, Fiten, 39, 40,128, 129; Ebû Dâvûd Melâhim, 12;
Tirmizi, Fiten, 21; İbn Mâce, Fiten, 25, 28).
Bu yazımızda, Peygamber Efendimiz (sav)'in haber verdiği "DOĞUDA, BATIDA VE ARAP YARIMADASI'NDA ÜÇ YERE BATIŞ" alametlerini, son zamanlarda yaşanan bazı önemli gelişmeler ışığında inceleyeceğiz.
(Diğer kıyamet alametleri hakkında detaylı bilgi için Bkz: Kıyamet Alametleri, Hz. İsa'nın Geliş Alametleri, Deccal'in Ayini Terör, Ahirzaman ve Dabbetü'l Arz, Harun Yahya, Araştırma Yayıncılık)
DOĞUDAKİ YERE BATIŞ:
ENDONEZYA'DAKİ BÜYÜK TSUNAMİ FELAKETİ
Peygamber Efendimiz (sav)'in haber verdiği kıyamet alametlerinden bir tanesi, "doğu tarafında gerçekleşecek olan yere batma" hadisesidir.
Bu alametin büyük bir kara parçasının ya da insan topluluğunun ortadan kalkması, yeryüzünden yok olması anlamına gelmesi muhtemeldir. (En doğrusunu Allah bilir) 2004 yılının son ayında Güney Asya'da gerçekleşen büyük tsunami felaketi bu alametle çok büyük benzerlikler göstermektedir. Dolayısıyla Peygamberimiz (sav)'in haber verdiği "doğudaki yere batış" alameti, bu büyük tsunami felaketine işaret ediyor olabilir. (Hiç şüphesiz en doğrusunu Rabbimiz bilir.)
Tarih boyunca Asya'da, Uzakdoğu'da çeşitli felaketler, depremler ve kasırgalar yaşanmıştır. Bu felaketlerde çok büyük yıkımlar gerçekleşmiş, çok yüksek sayılarda insan hayatını kaybetmiştir. Ancak 26 Aralık 2004 tarihinde Güney Asya'da gerçekleşen ve 225 binin üzerinde kişinin ölümüyle sonuçlanan tsunami bu felaketlerin en büyüğü olmuştur. Bu büyük felaket sırasında, yeraltındaki büyük levhaların hareketi sonucu oluşan 1000 kilometrekarelik kırılmalar ve kıtaların yer değiştirmesinin yarattığı büyük enerji, okyanuslarda meydana gelen çok büyük enerjiyle birleşip, Güney Asya ülkelerinden Endonezya, Sri Lanka, Hindistan, Malezya, Tayland, Bangladeş, Myanmar, Maldiv Adaları ve Seyşel Adaları'nı hatta 5 bin km uzaklıktaki bir Afrika ülkesi olan Somali sahillerini dahi vurmuştur.
Kıyamet alametlerinin birbiri ardına gerçekleştiği ahir zamanda meydana gelen bu tsunami felaketi, çok geniş bir alanı etkilemiş, şehirlerin deniz sularının altında kalıp yok olmasına, dünya haritasının değişmesine neden olmuştur. İşte bu nedenle de "doğudaki yere batış" ifadesi ile Güney Asya'da gerçekleşmiş olan bu felakete işaret ediliyor olabilir. (En doğrusunu Allah bilir.)
KIYAMET ALAMETLERİ BİRBİRİNİ TAKİBEN MEYDANA GELİR. BİR DİZİDEKİ BONCUKLARIN ART ARDA KOPMASI GİBİ. (Ramuz -El Ehadis, 277/6; Camiü's Sagir, 3/167)
RAMAZAN'IN BİRİNCİ GECESİ AY, ORTASINDA GÜNEŞ TUTULACAKTIR.
(Kıyamet Alametleri, s. 199)
BATIDAKİ YERE BATIŞ:
ABD'DEKİ "KATRİNA FELAKETİ"
Geçtiğimiz ay ABD'nin Meksika Körfezi'nde yaşanan Katrina Kasırgası'nın meydana getirdiği büyük yıkım, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav)'in haber verdiği bir diğer kıyamet alametini, "Batıdaki Yere Batış"ı akıllara getirmektedir.
Peygamberimiz (sav)'in ahir zamanda gerçekleşeceğini bildirdiği bu "yere batışın", tarihteki benzerlerinden çok daha büyük, çok daha etkili olması gerekmektedir. Nitekim Katrina Kasırgası da geçmişteki benzerlerinden çok daha büyük bir yıkım meydana getirmiştir. Tarih boyunca Avrupa ve Amerika kıtalarında çok büyük felaketler gerçekleşmiştir. Depremler, yanardağ patlamaları, kasırgalar, terör saldırıları binlerce insanın hayatını yitirmesine neden olmuştur. Ancak bu felaketlerin hiçbiri Katrina felaketinin meydana getirdiği gibi bir yıkım meydana getirmemiş, milyonlarca insanın göç etmesine, on binlerce kişinin hayatını kaybetmesine, üç büyük eyaletin tahrip olmasına, şehirlerin sular altında kalıp yok olmasına neden olmamıştır. Katrina Kasırgası bu yönüyle diğer felaketlerden ayrılmakta, ABD tarihinin en büyük yıkımlarının başlarında yer almaktadır. Bu nedenle Katrina felaketi, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav)'in haber verdiği üç batıştan biri olabilir. En doğrusunu Allah bilir.
Katrina Felaketi'nin Boyutları
Katrina felaketi yaklaşık bir aydan bu yana gazetelerde, televizyonlarda yoğun olarak ele alınmaktadır. Ancak bu haberlerde felaketin, gerek ABD gerekse dünya üzerindeki çok yönlü etkisi gerektiği gibi vurgulanmamaktadır. Felaketin gerçek boyutları insanlardan gizlenmekte, yaşanan yıkım kamuoyuna hafifletilerek yansıtılmaktadır. Oysa Katrina Felaketi, on binden fazla insanın hayatını kaybetmesine, 3 büyük eyaletin neredeyse tamamında (Alabama, Lousiana, Mississippi) yaşamın imkansız hale gelmesine, ABD'nin en önemli şehirlerinden birinin tamamen boşaltılmasına, ABD tarihinin en büyük havadan kurtarma operasyonunun gerçekleştirilmesine, milyonlarca kişinin evini ve işini kaybetmesine, 100 milyar dolardan fazla maddi zararın oluşmasına sebep olmuş çok büyük bir yıkımdır. Bu boyutta bir insani felaketin, Amerika topraklarında İç Savaş'tan bu yana yaşanmadığı çeşitli yazarlar tarafından dile getirilmiştir. Bazı devlet yetkilileri tarafından Hiroşima ile ve Endonezya'daki Tsunami felaketiyle kıyaslanan, etkisinin uzun yıllar boyunca devam edeceği tahmin edilen bu felaket, Peygamber Efendimiz (sav)'in de hadis-i şerifinde haber verdiği gibi büyük bir bölgenin suyun altına batmasıyla sonuçlanmıştır.
Katrina felaketinin oluşturduğu yıkım kısaca şu şekilde özetlenebilir:
- Katrina ismi verilen bu kasırga Saffir-Simpson ölçeğine göre en şiddetli kasırgayı simgeleyen 5. kategori olarak sınıflandırıldı, yer yer 4. kategoriye düştü. ABD'de kasırgalar kayda geçmeye başladığından beri, sadece üç kasırga bu kategoriye ulaşmıştır. Ancak o kasırgaların hiçbiri Katrina kasırgası kadar büyük bir yıkım gerçekleştirmemiştir.
- Felaketin ardından henüz ölü sayısı tam olarak kesinleşmedi, ancak sayının on binleri aşabileceği yetkililer tarafından dile getirildi. Maddi hasarın ise 100 milyar doların üzerinde olacağı tahmin ediliyor. Ancak uzun vadeli zararlar (toprak, deniz, canlı hayatı ve iklim üzerindeki etkiler) bu hesabın dışında tutuluyor.
- Katrina Kasırgası 29 Ağustos Pazartesi günü Meksika Körfezi'nden Amerika kıtasına girdi ve üç eyaleti etkiledi. Louisiana, Mississippi ve Alabama neredeyse yaşanamaz hale geldi. Kasırganın hızı saatte 260 km'ye kadar çıktı. Etkilenen ve 'milli felaket' ilan edilen bölge Türkiye'nin yaklaşık 3/1'i büyüklüğünde.
- Kasırga ilk önce Florida eyaletini etkisi altına aldı. Bu eyalette 13 kişi hayatını yitirdi ve kasırga çok büyük maddi kayba neden oldu. Daha sonra Louisiana eyaletine yöneldi. Louisiana, Alabama ve Mississippi kıyılarına çok büyük hasar verdi. Özellikle kıyı bölgelerindeki binalar harap oldu. Bu üç eyalette on binden fazla kişinin hayatını yitirdiği tahmin ediliyor. Louisiana eyaletinin en büyük şehri olan New Orleans'ın yüzde 80'i sular altında kaldı.
- Mississippi eyaletinin Biloxi ve Gulfport şehirleri yer yer 9 metreye yükselen suyun altında kaldı. Bu bölgedeki evlerin yüzde 90'ı tamamen yıkıldı. Deniz kenarına kurulan oteller, eğlence merkezleri tamamen harap oldu. Bu durum Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav)'in haber verdiği bir diğer kıyamet alametini daha akıllara getirmektedir. Bu hadis şu şekildedir:
"İnsanlara ölüm gelip evler mezar olduğu zaman halin nice olur." (Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir zaman Alametleri, s. 392, no. 726)
- Katrina kasırgasının ardından yaklaşık 5 milyon kişi elektriksiz kaldı. Oluşan büyük tahribat nedeniyle elektriğin şehir geneline verilmesinin daha aylar sürebileceği açıklandı.
- Amerika, Meksika Körfezi'nden petrol ihtiyacının yüzde 25'ini elde ediyordu. Bugün, bu alanın toplam 1.5 milyon varil/gün üretim kapasitesinin yüzde 91'i kullanılamıyor. Çıkmakta olan doğalgazın yüzde 83'ü durdu. Deniz petrol platformlarından 561 tanesi (toplamı 650 civarında) helikopterlerle zamanında boşaltılabildi. 20 platform ya battı ya sürüklendi, bir tanesi yanmaya devam ediyor. Terk edilenlerde ne arıza olduğu şu an bilinemiyor. Oluşan deniz kirliliği ise felaketin bir başka yönü. Mississippi Nehri kıyısındaki sekiz rafineri terk edildi. Çalışır durumda olanlar da kapatıldı. Çünkü Meksika Körfezi'nden ana karaya petrol getiren boru hattı koptu. Bu bölgedeki petrol üretiminin neredeyse tamamen durması Amerikan ekonomisini çok olumsuz yönde etkilerken, tüm dünya ekonomisinde de kalıcı zararlar oluşturacağı tahmin ediliyor.
- Yüz binlerce bina yaşanamayacak duruma geldi, yüz binlercesinde ise çok büyük maddi zarar söz konusu.
- Kayıp sayısı yaklaşık 35.000 olarak hesaplanıyor. Bölgede 300 binden fazla çocuğun evsiz kaldığı tahmin ediliyor.
- Elektrik kesintisi, telefon hatlarının, cep telefonlarının ve internetin çalışmaması iş hayatını tamamen durdurdu. Tüm sektörlerde 1 milyona yakın işin kaybolduğu hesap ediliyor.
- Bölgede eğitim kurumları kapatıldı. Çok fazla sayıda okul kullanılamayacak durumda, diğerlerindeyse çok büyük maddi hasar söz konusu.
- Yerel gazete ve televizyonlar merkezlerini terk edip, yayınlarını internet siteleri üzerinden sürdürmek zorunda kaldılar.
- Sel sularının altında kalan şehirlerde salgın hastalıkların baş göstermesinin an meselesi olduğu ifade ediliyor. Sokakları dolduran cesetler, suya karışan toksik maddeler, fabrikalardan sulara karışan kimyevi atık maddeler, çöpler, petrol atıkları, pislikler su altındaki şehirler için çok büyük bir tehlike oluşturuyor. ABD ordusu Batı Nil virüsü taşıyıcısı olan ve durgun su göletlerinde hızla çoğalan sivrisineklere karşı askeri uçaklarla ilaçlama yapmayı planlıyor.
New Orleans Şehrinin Yere Batışı
Katrina Kasırgası birçok şehirde çok büyük tahribat oluştururken, New Orleans'ı yaşanamayacak hale getirdi. ABD'nin turizm ve kültür merkezlerinden biri olarak kabul edilen New Orleans'ın yüzde 80'i sular altında kaldı. Bazı yerlerde suyun yüksekliği 6 metreyi aştı. Dolayısıyla New Orleans suların altına gömülerek, adeta ortadan kalktı. Peygamberimiz (sav)'in haber verdiği "Doğudaki yere batma" alameti Endonezya'da yaşanan tsunami felaketine bir işaret olabileceği gibi, "Batıdaki yere batma" hadisesi de New Orleans şehrinin ortadan kalkışına bir işaret olabilir. Hiç şüphesiz en doğrusunu Allah bilir.
New Orleans Pontchartrain Gölü, Mississippi Nehri ve Meksika Körfezi'yle çevrelenmiş bir şehirdir. Şehir, deniz seviyesinin yaklaşık 2 metre aşağısında kurulmuştur. Ancak şehrin bazı yerleri deniz seviyesinin 6 metre kadar aşağısındadır ve olabilecek sellere karşı pompalar, kanallar ve bentlerle korunmaktadır. Bu bent sistemi dünyanın en pahalı selden koruma sistemlerinden biri olarak kabul edilmektedir ve 1800'li yıllardan itibaren aşama aşama inşa edilmiş, düzenli olarak da güçlendirilmiştir. Ancak şehrin etrafını yaklaşık 560 kilometre boyunca dolaşan bent, 3. seviyedeki fırtınalara göre tasarlanmıştır. Katrina gibi 5. seviyedeki (bazı günler 4. seviyede) bir kasırgaya dayanıklı değildir. Bu nedenle de Katrina kasırgası şehrin en önemli iki bentini tahrip etmiş, bunun üzerine göl, deniz ve nehir suları şehrin yüzde 80'ini doldurmuştur. Pontchartrain Gölü kıyıları ise tamamen su altına gömülmüştür.
Kasırganın ardından bu bentlerin tamir edilmesi ve daha sonra da şehri dolduran suların pompalanması planlanmaktadır. Ancak 148 pompadan sadece çok azı çalışmakta, bu nedenle de şehiri dolduran suyun boşaltılmasının aylar alacağı tahmin edilmektedir. Önemli bir sorun ise kenti temizlemekle görevli pompalar sellerin altında kaldığı için, kenti kaplayan metrelerce yüksekliğindeki suların atılabileceği bir yerin bulunmamasıdır. Bir diğer problem de ceset ve atıklar nedeniyle çok yüksek oranda kirlilik gözlenen suların Mississipi Nehri ve Pontchartrain nehrine pompalanmasının canlı hayatı üzerinde oluşturacağı ve önümüzdeki yıllarda daha da büyüyeceği tahmin edilen olumsuz etkidir. ABD balıkçılık sektörünün ana limanlarından sayılan bölgede atık suyun göle, nehire ve denize boşaltılması denizlerdeki hayata çok büyük zarar verecektir. Ancak yetkililer bunun dışında bir alternatif olmadığını ve pompalamanın planlandığı şekilde gerçekleştirileceğini belirtmektedirler.
Bu felaket, New Orleans'ın 1718 yılında kuruluşundan bu yana gerçekleşmiş en büyük felakettir. Şehirde bugüne kadar birçok fırtına ve kasırga felaketi yaşanmıştır. Ancak yaklaşık olarak her 14 yılda bir doğrudan kasırgayla karşılaşan şehir bu boyutlardaki bir yıkımla tarihi boyunca karşılaşmamıştır. New Orleans felaketinin sonuçları kısaca şu şekilde özetlenebilir:
- New Orleans'ı kasırga öncesi 1 milyon kişi terk etmişti. Şehirde kalan on binlerce insan ise Superdome Stadyumu ve Sergi Sarayı'na sığındı. Bunun dışındaki kişiler ise yüksek yerlerde kendilerini sulardan korumaya çalıştılar. Yüksek binaların çatılarına ve üst katlarına sığınıp mahsur kalan binlerce kişi günlerce yardım gelmesini bekledi. Bu kişilerin arasında açlık, susuzluk ve çeşitli rahatsızlıklar nedeniyle birçok kişi hayatını yitirdi. Yağmalama, cinayet, saldırı ve tecavüz olayları da ölü sayısını artırdı. Sığınılacak en güvenli yer olarak nitelendirilen Superdome Stadyumu'nun tavanının bir kısmı çökünce, burası da sığınanlar için güvenli bir yer olmaktan çıktı.
- Superdome Stadyumu'na şehri terk edemeyen 9000 kişi ve 550 güvenlik görevlisi yerleştirildi. Bu sayı kasırganın çok şiddetlenmesinin ardından, 1 Eylül tarihinde yaklaşık 60.000'e çıktı. Elektriğin, havalandırmanın, suyun olmadığı stadyumda on binlerce insan çok zor şartlar altında hayatını devam ettirmeye çalıştı. Şehirdeki tahliye işlemlerinin hız kazanmasıyla New Orleans "Hayalet şehir" ifadeleriyle anılmaya başlandı.
- Yağmalama, tecavüz, saldırı, intihar, hırsızlık, uyuşturucu satışı gibi olayların çok büyük bir hız kazanması şehri ve aynı zamanda da toplu olarak sığınılan binaları büyük bir kaosa sürükledi.
- New Orleans'taki evlerin yüzde 80'i kullanılamaz durumda.
- 10 binlerce kişi yiyecek ve su ihtiyacını karşılayamıyor. Kentte temiz su ve gıda bulunamıyor.
- Ağaçları ve elekrik hatlarını yerle bir eden güçlü rüzgarlar nedeniyle bir milyon kişi elektriksiz kaldı. Elektrik kesintisi nedeniyle hastanelerdeki kritik durumdaki hastaların birer birer öldüğü bildiriliyor.
- Sel suları New Orleans'ın bazı mezarlıklarında tabutları topraktan sökerek dışarı çıkardı. Televizyonlarda New Orleans'ı kaplayan sularda yüzen tabutlara yer verildi.
New Orleans'ın 1718 yılındaki kuruluşundan bu yana şehirde birçok fırtına ve kasırga felaketi yaşanmıştır. Ancak yaklaşık olarak her 14 yılda bir doğrudan kasırgayla karşılaşan şehir bu boyutlardaki bir yıkımla tarihi boyunca hiç karşılaşmamıştır.
New Orleans şehrinin neredeyse tamamen ortadan kaybolması Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav)'in haber verdiği bir diğer ahir zaman alametiyle çok büyük benzerlikler taşımaktadır. Hadiste şu şekilde bildirilmektedir:
BÜYÜK ŞEHİRLER DÜN SANKİ YOKMUŞ GİBİ HELAK OLACAKTIR.
(Kitab-ül Burhan Fi Alametil Mehdiyyil Ahir Zaman, s. 38)
Gerçekten de bir şehir suların altında kalıp ortadan kalkmış, yaşanamayacak hale gelmiştir.
Nitekim içinde bulunduğumuz günlerde ABD'de gündemde olan tartışmalardan biri "Yaşanan büyük tahribatın ardından New Orleans'ı tamamen terk edip, şehri başka bir yere kurma" ihtimalidir.
"Göklerin ve yerin gaybı Allah'a aittir. (Kıyamet) Saatin(in) emri de yalnızca (süratli) göz açıp kapama gibidir veya daha yakındır. Şüphesiz, Allah herşeye güç yetirendir." (Nahl Suresi, 77)
"ÇÖLE BATAN ORDU"ÜÇÜNCÜ BATMA OLABİLİR Mİ?
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav)'in hadisi şeriflerinde, batıdaki ve doğudaki yere batışların dışında, "Arap Yarımadası'ndaki üçünçü bir batışa" daha dikkat çekilmektedir.
Arap Yarımadası'nda gerçekleşecek olan bu yere batma, Peygamber Efendimiz (sav)'in bir diğer hadisiyle büyük benzerlik göstermektedir. Hadis şu şekildedir:
BİR ORDU SAVAŞ İÇİN GELİR, ÇÖLE GİRDİĞİNDE BAŞ VE SONUNDAKİLERİ BATAR, ORTADAKİLER DE KURTULMAZ. (Hanbel, Tirmizi, İbni Mace, Ebu Davud'dan; Geleceğin Tarihi 4, s.30)
2003 yılında gerçekleşen Irak Savaşı sırasında Irak ordusunun büyük bir kısmının neredeyse birden bire ortadan yok olması savaşın en dikkat çekici olaylarından biriydi. Birçok gazete ve televizyonda, Cumhuriyet Muhafızları olarak bilinen yaklaşık 60.000 kişilik ordunun ve Fedailer olarak bilinen yaklaşık 15.000 Iraklı askerin kaybolması haber olarak yer aldı. Yukarıdaki hadislerde bu konuya dikkat çekilmesi, ahir zaman alametlerinden biri olan "bir ordunun batması" olayının gerçekleşmiş olabileceğini göstermektedir. Nitekim ilerleyen günlerde de savaş uçaklarının bir kısmının çöl kumları altına gömülmüş olarak bulunması, hadiste bahsedilen çölde bir ordunun batması olayının Irak ordusu ile ilgili olma ihtimalini güçlendirmektedir. (En doğrusunu Allah bilir.) Bu hadisi Peygamber Efendimiz (sav)'in "Arap Yarımadasındaki yere batma" hadisiyle birlikte düşündüğümüzde, yaşanan olay Irak Savaşı sırasında gerçekleşen bu olağanüstü duruma işaret ediyor olabilir. (En doğrusunu Allah bilir)
BİR ORDU SAVAŞ İÇİN GELİR, ÇÖLE GİRDİĞİNDE BAŞ VE SONUNDAKİLERİ BATAR ORTADAKİLER DE KURTULAMAZ. (Hanbel, Tirmizi, İbni Mace, Ebu Davud'dan; Geleceğin tarihi 4,s.30)
KIYAMET ALAMETLERİ ÜZERİNDE DÜŞÜNMENİN ÖNEMİ
Dünya üzerinde insanların çok büyük bir bölümü kıyamet saatinin dehşetinden az veya çok haberdardır. Buna rağmen, insanların bir kısmı böylesine hayati bir konu üzerinde düşünmek veya konuşmak istemez. Kıyamet saati geldiğinde yaşanacak korkuyu akıllarına getirmemek için yoğun bir çaba sarf ederler. Gazetede okudukları bir afet haberinin veya bir felaketi gösteren bir filmin kendilerine kıyameti hatırlatmasına dahi tahammül edemezler. Bu günün mutlaka karşılaşılacak olan büyük bir gerçek olduğunu düşünmekten kaçınırlar.
Katrina Felaketi'nin ardından da aynı şeyler yaşanmıştır. İnsanlar genellikle bu büyük felaketi olduğundan daha küçük göstermeye çalışmış, yaşanan büyük felaket insanlara tarafsız bir şekilde aktarılmamış, insanlar bu büyük yıkıma yönelik ilgilerini kısa sürede yitirmişlerdir. Yüzbinlerce insanın yaşadığı büyük dehşeti insanlar gerektiği gibi öğrenememişlerdir.
Oysa tüm bu felaketler Rabbimiz'den bir hatırlatma, uyarıdır. Bu afetler üzerinde vicdanlarının sesini dinleyerek, samimi bir şekilde düşünen insanlar dünya hayatının geçiciliğini kolaylıkla fark edecek ve Allah'a yönelip döneceklerdir. İslam ahlakını yaşamak için hala geç kalmadıklarını anlayacak, kıyamet saatinin kopacağı gerçeğini görmezden gelen insanlar gibi olmayacaklardır. Kıyamet saati ile ilgili olarak kuşkuya kapılan, şüpheye düşen inkarcılar hakkında Rabbimiz şu şekilde buyurmaktadır:
"Gerçekten Allah'ın vaadi haktır, kıyamet-saatinde hiçbir kuşku yoktur." denildiği zaman siz: "kıyamet-saati de neymiş, biz bilmiyoruz; biz yalnızca bir zanda (ve tahmin) bulunup zannediyoruz; biz kesin bir bilgiyle inanmakta olanlar değiliz." demiştiniz. (Casiye Suresi, 32)
Bir kısım insanlar da kıyamet saatini bütünüyle inkar ederler:
Hayır, onlar kıyamet-saatini yalanladılar; Biz kıyamet-saatini yalan sayanlara çılgınca yanan bir ateş hazırladık. (Furkan Suresi, 11)
Kıyamet hakkında kendini kandıran tüm bu insanlar büyük bir hata yapmaktadırlar. Çünkü Allah ayetlerinde, kıyamet saatinin yakın olduğunu ve bu konuda hiçbir şüpheye yer olmadığını haber vermektedir:
Biz gökleri, yeri ve her ikisinin arasındakileri hakkın dışında (herhangi bir amaçla) yaratmadık. Hiç şüphesiz o kıyamet-saati de yaklaşarak-gelmektedir... (Hicr Suresi, 85)
Daha önce de belirttiğimiz gibi, ahir zaman alametlerinin günümüzden 1400 yıl önce eksiksiz olarak tasvir edilmiş olması ve birbirini izleyerek gerçekleşmesi son derece önemli bir konudur. Bu durum, 14 asır önce ahir zamanda meydana gelecek ortamı detaylı tarif ederken Peygamberimiz (sav)'in bu döneme dikkat çektiğini anlamamız için kesin bir delildir. Ahir zamanla ilgili haberler sanki zamanımızın eksiksiz bir tablosunu çizmektedir. Elbette bu, derin düşünülmesi gereken son derece mucizevi bir olaydır.
Peygamberimiz (sav) hadislerinde Hz. Mehdi'nin gerek fiziksel gerek ahlaki özellikleri hakkında pek çok tanıtıcı bilgi vermiştir. Hz. Mehdi'nin ahlakının, kendi ahlakına benzediğini bildirmiş, onun Allah korkusunu ve güzel ahlakını övmüştür. Peygamber Efendimiz (sav) Hz. Mehdi'nin, insanların dünyada ve ahiretteki kurtuluşlarına vesile olacak çok kıymetli bir kimse olduğunu belirtmiştir.
Son birkaç on yıldır yeryüzünde meydana gelen kargaşa, zulüm, terör ve savaş ortamı, fitneler, kıtlıklar, depremler Hz. Mehdi'nin ortaya çıkışının alametlerindendir. Bu bilgiye sahip olmak da Müslümanları, Hz. Mehdi'nin geliş alametleri ve Mehdi'nin sıfatları hakkında daha detaylı bilgi edinmeye sevk etmektedir. Bu konuda öğrenilecek her yeni bilgi, Müslümanların heyecanını daha da artıracaktır.
Hz. Peygamberimiz (sav) Müslümanlara, ahir zamanda Hz. Mehdi'nin ortaya çıkışını müjdelemiştir. Peygamber Efendimiz (sav) bu müjdeyi Müslümanlara verirken şöyle buyurmuştur:
Bu haber iman edenlerin şevk ve heyecanını arttıran çok büyük bir müjdedir. Peygamber Efendimiz (sav)'in hadisleriyle beraber, İslam alimleri de, yaşadıkları dönemlerden günümüze kadar ulaşmış el yazması eserleriyle, o zamandan bugüne, bu büyük müjdenin şevk ve heyecanını taşımışlar; inananlar için bu konunun canlı tutulmasına ve takibine vesile olmuşlardır. İşte içinde bulunduğumuz bu dönemde ortaya çıkan alametler bize, Hz. Mehdi'nin çıkışının yakın olduğunu göstermektedir.
Nitekim, yaşadığımız yıllarda yeryüzünde meydana gelen kargaşa, zulüm, terör ve savaş ortamı, fitneler, kıtlıklar ve depremler Hz. Mehdi'nin ortaya çıkışının alametlerindendir. Bu bilgiye sahip olmak da Müslümanları, Hz. Mehdi'nin geliş alametleri ve Mehdi'nin sıfatları hakkında daha detaylı bilgi edinmeye sevk etmektedir. Bu konuda öğrenilecek her yeni bilgi Müslümanların heyecanını artıracaktır.
Peygamberimiz Hz. Muhammed'in hadislerinde Hz. Mehdi'nin fiziki özellikleri şu şekilde yer almaktadır:
"...Dünyanın ömründen sadece bir gün kalsa bile, Allah benim Ehl-i Beytim'den bir şahıs gönderecektir. O dünyayı (daha önce) zulümle olduğu gibi adaletle dolduracaktır."
(Sünen Ebu Davud, Cilt 14, s. 402)
Peygamberimiz(sav)'in Soyundandır
Bütün peygamberler birbirinin soyundandır. Hz. Mehdi de hadislerde belirtildiğine göre bu soydan gelmektedir. Halk arasında Peygamberimiz (sav)'in soyundan gelen kimselere Seyyid denmektedir.
Hz. Mehdi'nin Peygamberimiz (sav)'in soyundan geldiğini bildiren hadislerden bir kısmı ise şu şekildedir:
Hz. Ali'nin rivayetine göre Resulullah şöyle buyurdu: "Kıyametin kopması için zamanda sadece bir günden başka vakit kalmamış da olsa Allah (c.c.) benim Ehl-i Beytimden bir zatı (Mehdi'yi) gönderecek." (Sünen-i Ebu Davud, 5/92)
Benim Ehl-i Beytimden bir şahıs bütün dünyaya hakim oluncaya kadar günler ve geceler gitmez. (En-Necmu's Sakıb, Ukayli)
Said b. el Müseyyeb'den, Peygamberimiz (sav) şöyle buyurdu: "Mehdi, kızım Fatıma'nın neslindendir." (Sünen-i İbn Mace, 10/348)
Mehdi ile müjdelenin. O Kureyş'ten ve Ehl-i Beytimden bir kişidir. (Kitab-ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 13)
"Mehdi, benim çocuklarımdan biridir. Yüzü gökyüzünde parlayan yıldız gibidir.''
(Ali b. Sultan Muhammed el-Kari el-Hanefi'nin "Risaletül Meşreb elverdi fi mezhebil Mehdi")
Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
"Benim neslimden olan 40 yaşındaki Mehdi'dir. Yüzü gökyüzünde parlayan yıldız gibidir. (Ali b. Sultan Muhammed el-Kari el-Hanefi "Risaletül Meşreb Elverdi fi Mezhebil Mehdi")
Resulullah şöyle buyurmuştur:
"Mehdi benim çocuklarımdandır. Onun yüzü, parlak yıldız gibidir."
(Ukayli "En-Necmu's-sakıb fi Beyanı Enne'l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale't-Temam ve'l kamal")
Güzel Yüzlü ve Nurludur
O (Mehdi) güzel bir delikanlıdır, güzel yüzlüdür. Yüzünün nuru başına ve saçlarının siyahına kadar yükselir.
(Mehdilik ve İmamiye, s. 153/ İkdüd Dürer'den)
Yüzü parlayan yıldız gibi nurludur.
(El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 33)
Peygamberimiz "Benim neslimden olan 40 yaşındaki Mehdi'dir. Yüzü gökyüzünde parlayan yıldız gibidir." şeklinde buyurmuştur.
(Ali b. Sultan Muhammed el-Kari el-Hanefi "Risaletül Meşreb Elverdi fi Mezhebil Mehdi")
Resulullah şöyle buyurmuştur:
"Mehdi benim çocuklarımdandır. Onun yüzü, parlak yıldız gibidir." (Ukayli "En-Necmu's-sakıb fi Beyanı Enne'l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale't-Temam ve'l kamal")
"Güzel yüzlüdür. Yüzünün nurları ona azamet verir."
(Mer'iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi'si "Feraidu Fevaidi'l Fikr Fi'l İmam El-Mehdi El-Muntazar")
"O (Mehdi), orta boylu ve güzel yüzlü bir gençtir. Saçları, omuzlarının üzerine sarkar. Yüzünün nuru, saçının, sakalının ve başının siyahlığı üzerine gün gibi parlar ve ona yücelik verir." (Ukayli "En-Necmu's-sakıb fi Beyanı Enne'l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale't-Temam ve'l kamal")
Onun yüzü, parlak yıldız gibidir. (Mer'iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi'si "Feraidu Fevaidi'l Fikr Fi'l İmam El-Mehdi El-Muntazar")
Dişleri Parlaktır
Dişleri parlaktır (Ali Bin Hüsamettin El Muttaki)
Uylukları Uzundur
Uylukları uzundur, rengi Arap rengidir. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 162-163)
Yanağında Ben Vardır
Mehdi, gür sakallı, ön dişleri parlak, yüzü benli, açık alınlıdır. (Mer'iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi'si "Feraidu Fevaidi'l Fikr Fi'l İmam El-Mehdi El-Muntazar")
Yüzünde bir ben vardır. (Ali Bin Hüsameddin El Muttaki)
Yanağında, inciyi andıran, bir yıldız gibi yüzünü aydınlatan bir işaret vardır.
(Muhammed B. Resul Al-Hüseyni El Berzenci, "Kıyamet Alametleri" Pamuk Yayınları, Trc: Naim Erdoğan)
Omzunda Nübüvvet (Peygamberlik) Mührü Vardır
Mehdi'nin omuzunda Peygamber Efendimiz (sav)'deki nübüvvet mührü bulunacaktır. (El-Kavlu'l Muhtasarr Fi Alamatil Mehdiyy- il Muntazar, s. 41)
Omuzunda Peygamber (sav)'in alameti vardır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 23)
Omuzunda Peygamber (sav)'in nişanı vardır. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 163)
Hadislerden anlaşıldığı üzere, Hz. Mehdi'nin iki omuzu arasında Hz. Muhammed (sav)'de olduğu gibi açık bir alamet olan "peygamberlik mührü" olacaktır.
Cabir b. Semüre'den rivayet edilmiştir: "Resululah'ın mührü güvercin yumurtası kadar bir yumru idi." (Sünen-i Tirmizi, 6/126)
Ebu Saib b. Yezid'den rivayet edilmiştir: "Gözüm Peygamberimiz (sav)'in iki omuzu arasındaki mühüre ilişti. (Sünen-i Tirmizi, 6/126)
Siyah Saçlıdır
Yüzünün nuru başına ve saçlarının siyahına kadar yükselir. (Mehdilik ve İmamiye, s. 153 / İkdüd Dürer'den)
"O genç bir adamdır. Orta boyludur. Güzel yüzlüdür. Saçları, omuzlarının üzerine doğru sarkar. Yüzünün nurları ona azamet verir. Siyah saçlıdır. Siyah sakallıdır."
(Mer'iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi'si "Feraidu Fevaidi'l Fikr Fi'l İmam El-Mehdi El-Muntazar")
"O (Mehdi), orta boylu ve güzel yüzlü bir gençtir. Saçları, omuzlarının üzerine sarkar. Yüzünün nuru, saçının, sakalının ve başının siyahlığı üzerine gün gibi parlar ve ona yücelik verir." (Ukayli "En-Necmu's-sakıb fi Beyanı Enne'l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale't-Temam ve'l kamal")
Genel Görünümü
Aşağıdaki hadislerden de anlaşılacağı gibi Hz. Mehdi'nin heybetli, geniş yapılı ve dikkat çekici bir görünümü olduğu haber verilmektedir. Mehdi'nin vücudunun boydan boya, ayaklarına kadar geniş vücutlu ve heybetli olduğu anlaşılıyor.:
Hz. Mehdi'nin boyu, posu sanki Beni İsrail ricalindedir (şahısları gibidir). (El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 36-29)
Mehdi sanki Beni İsrail'den bir şahıstır. (Tavrı onlara benzer yani heybetli ve acar.) (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 23-30)
O açık (geniş) alınlı... heybetli bir şahıstır. (İkdüd dürer)
Hz. Mehdi'nin bedeni İsraili'dir. Hz. Mehdi, sanki Beni İsrail ricalindendir. (Beni İsrail vücut yapısı geniş ve heybetlidir) (İbn Hacer El Mekki)
Cismi, İsrail bünyesi gibidir. (Mer'iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi'si "Feraidu Fevaidi'l Fikr Fi'l İmam El-Mehdi El-Muntazar")
(Dış görünüşü) sanki İsrailoğullarından bir adama benzemektedir.
(Ukayli "En-Necmu's-sakıb fi Beyanı Enne'l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale't-Temam ve'l kamal")
Açık alınlıdır. (Mer'iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi'si "Feraidu Fevaidi'l Fikr Fi'l İmam El-Mehdi El-Muntazar")
Karnı büyük... (Mer'iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi'si "Feraidu Fevaidi'l Fikr Fi'l İmam El-Mehdi El-Muntazar")
İki uyluk arası açık... (Mer'iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi'si "Feraidu Fevaidi'l Fikr Fi'l İmam El-Mehdi El-Muntazar")
İri gövdeli... (Ukayli "En-Necmu's-sakıb fi Beyanı Enne'l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale't-Temam ve'l kamal")
Kaşı Kavislidir
"Kaşı kavisli" (Muhammed B. Resul Al-Hüseyni El Berzenci, "Kıyamet Alametleri" Pamuk Yayınları, Trc. Naim Erdoğan, s. 163)
Rengi
Hz. Mehdi'nin rengi Arabi (İbn Hacer El Mekki; "El-Kavlü'l Muhtasar fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar", s. 15-75)
NOT: Arap ırkının ten rengi, kırmızıyla karışık beyazdır.
Hz. Peygamber (sav)'in ten rengi de kırmızıya çalan beyaz renkti. Fakat, teninin görünen kısımları güneş, rüzgar gibi etkenlerle esmere çalıyordu. Rivayetlerden Hz. Mehdi'nin ten renginin de Peygamber Efendimiz (sav)'le aynı renkte olacağı anlaşılmaktadır. Bir rivayette Resulullah (sav)'in ten rengi şöyle tarif edilmektedir:
Enes b. Malik, Peygamber'in rengi hakkında şöyle dedi: Beyaz idi. Fakat beyazı esmere çalıyordu. (İbni Kesir, Şemail'ür- Resul, s. 28)
Kırmızı ile karışık nurani beyaz idi. (İbni Kesir, Şemail'ür- Resul, s. 28)
Esmer olacaktır. (Kıyamet Alametleri, s. 163; El Kavlu'l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 43)
Hadislerde Hz. Mehdi'nin geniş ve heybetli yapısının yanısıra, başının büyük olacağı da bildirilmektedir:
Mehdi ben(im neslim)dendir. Alnı geniş ve açıktır. (İmam Şarani "Ölüm - Kıyamet - Ahiret ve Ahir zaman Alametleri", Bedir Yayınevi, s. 432-448)
Hadisten de anlaşılacağı üzere, Hz. Mehdi'nin alın kısmı büyükçedir ve dolayısıyla büyük bir başa sahiptir.
Yaşı
Hadislerde belirtilen, Hz. Mehdi'nin gönderildiği yaşlardan kasıt, onun görevine başlayacağı, insanların kendisini tanıyacakları ve faaliyetini görüp izleyecekleri yaşlardır.
Yaşı 30 ile 40 arasında olduğu halde gönderilecektir... Mehdi benim evlatlarımdandır. 40 yaşlarındadır.
(El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 41)
Mehdi benim neslimdendir. O 40 yaşındadır. Sanki yüzü parlak bir yıldızdır...
(Mer'iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdisi "Feraidu Fevaidi'l Fikr Fi'l İmam El-Mehdi El-Muntazar")
"O genç bir adamdır."
(Mer'iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi'si "Feraidu Fevaidi'l Fikr Fi'l İmam El-Mehdi El-Muntazar")
Burnu
Onun alnı geniş, burnu ise ince olacaktır. (Tırmizi / Büyük Hadis Külliyatı, Rudani 5.Cilt, Sayfa 365)
Alnı geniş burnu parlaktır. (Asrın Beklediği İnsan Mehdi, Adil Gökbayrak, s. 28)
"küçük burunlu" (Muhammed B. Resul Al-Hüseyni El Berzenci, "Kıyamet Alametleri" Pamuk Yayınları, Trc. Naim Erdoğan, s. 163)
Sakalı
Sakalı bol ve sık olacaktır. (El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 23)
Sakalı sıktır. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 163)
O genç bir adamdır. Orta boyludur. Güzel yüzlüdür. Saçları, omuzlarının üzerine doğru sarkar. Yüzünün nurları ona azamet verir. Siyah saçlıdır. Siyah sakallıdır." (Mer'iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi'si "Feraidu Fevaidi'l Fikr Fi'l İmam El-Mehdi El-Muntazar")
O (Mehdi), orta boylu ve güzel yüzlü bir gençtir. Saçları, omuzlarının üzerine sarkar. Yüzünün nuru, saçının, sakalının ve başının siyahlığı üzerine gün gibi parlar ve ona yücelik verir."
(Ukayli "En-Necmu's-sakıb fi Beyanı Enne'l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale't-Temam ve'l kamal")
"Mehdi, gür sakallı..." (Mer'iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi'si "Feraidu Fevaidi'l Fikr Fi'l İmam El-Mehdi El-Muntazar")
Boyu
Mehdi, orta boylu olacaktır. (El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 41)
Peygamber Efendimiz (sav)'in de, hadislerde Hz. Mehdi için bildirildiği gibi orta boylu olduğunu rivayetlerden öğrenmekteyiz:
Enes B. Malik rivayetlerde buyurdu ki: Resulullah (sav) orta boylu idi. Bilindiği gibi hadiste geçen Rab'a kelimesi normal ve orta boylu demektir. Fakat normal boy için uzun olan şahsa göre bir sınır vardır. Çünkü boyun sahibi kendi karışı ile yedi karış kadar olan boya normal boy denilir. (Tirmizi, Şemail-i Şerif, s. 15)
ÇEŞİTLİ KAYNAKLARDA HZ. MEHDİ
Ehl-i Sünnet kaynaklarından başka kaynaklara baktığımızda da Hz. Mehdi ile ilgili benzer bilgilerin yer aldığını görmekteyiz.
Örneğin; Hz. Mehdi'nin ortaya çıkışından önce sahte mehdilerin çıkacağı ve bunların itibar görmeyeceği, bu durumlar karşısında Mehdi'nin sessiz kalacağı; ahir zaman olarak isimlendirilen bu dönemde insanların ahlakında büyük bozulmalar yaşanacağı; bazı kimselerin hayırlı bazılarınınsa hayırsız olacağı ve bir kısmının helak olacağı; zuhurundan önce yeryüzünde ahlaki bozulmaların olacağı, inkarcı yöneticilerin, sapkın bilgelerin olacağı, insanların kazançlarının azalacağı, faizin yaygınlaşacağı, zinanın çoğalacağı, sapkınlığın görüleceği, kıtlıkların ve savaşların yaşanacağı; zuhurunun alametleri olarak Süfyani'nin zuhuru, bir ordunun yere girmesi, bir sesin duyulması ve Beni Abbas'tan bir kimsenin helak olması, Beyda'nın yere çökmesi; bu alametlerin birbiri ardınca zincirleme meydana gelmesi; Mehdi'nin uzun bir kaybolma döneminin olacağı ve insanların bir bölümünün imanlarını kaybedeceği; gökten gelen bir sesi dünyadaki tüm insanların duymasından sonra Mehdi'nin zuhur edeceği; Mehdi'nin çıktığı duyurulduğu zaman insanların onun hilafeti karşısında boyun eğecekleri; Hz. Mehdi'nin Hz. Süleyman ve Hz. Davud gibi hüküm vereceği; İslam ahlakını tüm dünyaya hakim kılacağı ve İslam'a hayat vereceği; Mehdi'nin zulüm ve haksızlıkla dolu olan dünyayı adalet ve eşitlikle dolduracağı; Hz. Mehdi'nin Peygamberimiz (sav)'in yolunu izleyeceği, onun din ahlakını yerleşik kıldığı gibi Mehdi'nin de insanların yanlış inanış ve uygulamalarını ortadan kaldıracağı ve dini özüne döndüreceği; Peygamberimiz (sav) döneminde yaşayan Müslümanların Mehdi zamanında yaşamaya imrendikleri, sayıları üçyüzden biraz fazla olan çok az kimsenin Mehdi'ye tabi olacağı; yardımcılarının sayısının 313 kişi olacağı; kutsal emanetlerle birlikte çıkacağı; kınayanın kınamasından korkmayan bir ahlaka sahip olduğu; ihtiyacını bildirmeyen bir yapıda olduğu ve insanların ona muhtaç oldukları; itidalli olduğu; ilim sahibi olduğu; Hz. Muhammed'in soyundan olduğu; heybetli ve vakarlı olduğu; güzel yüzlü ve güzel saçlı olduğu; ince burunlu ve yüzünün geniş olduğu bildirilmektedir.
Başka rivayetlerde Hz. Mehdi'nin "alnında bir iz" olduğu bildirilmektedir. Ayrıca rivayetlerde Mehdi'nin "sağ bacağında bir ben" olduğu da haber verilmektedir.
' Mehdi benim çocuklarımdandır. Onun yüzü, parlak yıldız gibidir.' (Ukayli 'En Necmu's sakıb fi Beyanı Enne'l Mehdi min Evladı AH b.
SONUÇ
Yazı boyunca Peygamberimiz (sav)'in hadisleri ışığında, ahir zamanda ortaya çıkacak olan Hz. Mehdi'nin tanınmasını sağlayacak belli başlı özellikleri inceledik. Peygamberimiz (sav) bu hadislerinde Hz. Mehdi'nin gerek fiziksel gerek ahlaki özellikleri hakkında pek çok tanıtıcı bilgi vermiştir. Hz. Mehdi'nin ahlakının, kendi ahlakına benzediğini bildirmiş, onun Allah korkusunu ve güzel ahlakını övmüştür. Peygamber Efendimiz (sav) Hz. Mehdi'nin, insanların dünyada ve ahiretteki kurtuluşlarına vesile olacak çok kıymetli bir kimse olduğunu belirtmiş ve ortaya çıktığında, insanların "kar üzerinde sürünerek de olsa ona uymalarını" bildirmiştir:
İbni Ebi Şeybe ve Naim b. Hammad Fiten isimli eserde, İbni Mace ve Ebu Naim ise İbni Mes'ud'dan tahric ettiler. O dedi ki: ... O (Mehdi) arza sahib olur ve kendisinden önce baskı ve zulümle dolu olan arzı adaletle doldurur. Sizden O'na kim yetişirse, kar üzerinde sürünerek dahi olsa gelsin, O'na katılsın. Zira O Mehdi'dir. (Ahir zaman Mehdisinin alametleri, Celalettin Suyuti, sf. 14)
İçinde bulunduğumuz dönem 1400 senedir beklenen, Peygamberimiz (sav)'in müjdelediği bu tarihi olayın gerçekleşmesinin yaklaştığı dönemdir. Bu gerçeğin şuurunda olan ve Hz. Mehdi ortaya çıktığında onun yanında olma şerefine erişmek isteyen tüm Müslümanlar yazı boyunca anlatılan, Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde verdiği bilgileri dikkatlice okumalı, bu mübarek şahsı doğru bir şekilde tanıyabilmek için tüm sebeplere sarılmalıdırlar. Zira bu bilgilerin dikkatlice araştırılıp incelenmesi, bu kutlu şahsın tanınabilmesinde Allah'ın izniyle önemli bir yol gösterici olacaktır.
Hiç kuşkusuz ki İslam dininin aslına dönmesine ve Kuran ahlakının tüm yeryüzüne hakim olmasına vesile olacak, Müslümanlar arasında büyük bir birlik sağlayacak böylesine kutlu bir zata zemin hazırlamak ve ona yardımcı olmak Müslümanların önemli bir sorumluluğudur. Hz. Mehdi gibi mübarek bir şahsın yakınlarından olabilmek, ona destek olabilmek, tüm insanlara yönelik hayırlı faaliyetlerinde ona yardımcı olabilmek tüm inananlar için büyük bir nimet ve şereftir.
Son birkaç on yıldır yeryüzünde meydana gelen kargaşa, zulüm, terör ve savaş ortamı, fitneler, kıtlıklar, depremler Hz. Mehdi'nin ortaya çıkışının alametlerindendir. Bu bilgiye sahip olmak da Müslümanları, Hz. Mehdi'nin geliş alametleri ve Mehdi'nin sıfatları hakkında daha detaylı bilgi edinmeye sevk etmektedir. Bu konuda öğrenilecek her yeni bilgi, Müslümanların heyecanını daha da artıracaktır.
Hz. Peygamberimiz (sav) Müslümanlara, ahir zamanda Hz. Mehdi'nin ortaya çıkışını müjdelemiştir. Peygamber Efendimiz (sav) bu müjdeyi Müslümanlara verirken şöyle buyurmuştur:
Bu haber iman edenlerin şevk ve heyecanını arttıran çok büyük bir müjdedir. Peygamber Efendimiz (sav)'in hadisleriyle beraber, İslam alimleri de, yaşadıkları dönemlerden günümüze kadar ulaşmış el yazması eserleriyle, o zamandan bugüne, bu büyük müjdenin şevk ve heyecanını taşımışlar; inananlar için bu konunun canlı tutulmasına ve takibine vesile olmuşlardır. İşte içinde bulunduğumuz bu dönemde ortaya çıkan alametler bize, Hz. Mehdi'nin çıkışının yakın olduğunu göstermektedir.
Nitekim, yaşadığımız yıllarda yeryüzünde meydana gelen kargaşa, zulüm, terör ve savaş ortamı, fitneler, kıtlıklar ve depremler Hz. Mehdi'nin ortaya çıkışının alametlerindendir. Bu bilgiye sahip olmak da Müslümanları, Hz. Mehdi'nin geliş alametleri ve Mehdi'nin sıfatları hakkında daha detaylı bilgi edinmeye sevk etmektedir. Bu konuda öğrenilecek her yeni bilgi Müslümanların heyecanını artıracaktır.
Peygamberimiz Hz. Muhammed'in hadislerinde Hz. Mehdi'nin fiziki özellikleri şu şekilde yer almaktadır:
"...Dünyanın ömründen sadece bir gün kalsa bile, Allah benim Ehl-i Beytim'den bir şahıs gönderecektir. O dünyayı (daha önce) zulümle olduğu gibi adaletle dolduracaktır."
(Sünen Ebu Davud, Cilt 14, s. 402)
Peygamberimiz(sav)'in Soyundandır
Bütün peygamberler birbirinin soyundandır. Hz. Mehdi de hadislerde belirtildiğine göre bu soydan gelmektedir. Halk arasında Peygamberimiz (sav)'in soyundan gelen kimselere Seyyid denmektedir.
Hz. Mehdi'nin Peygamberimiz (sav)'in soyundan geldiğini bildiren hadislerden bir kısmı ise şu şekildedir:
Hz. Ali'nin rivayetine göre Resulullah şöyle buyurdu: "Kıyametin kopması için zamanda sadece bir günden başka vakit kalmamış da olsa Allah (c.c.) benim Ehl-i Beytimden bir zatı (Mehdi'yi) gönderecek." (Sünen-i Ebu Davud, 5/92)
Benim Ehl-i Beytimden bir şahıs bütün dünyaya hakim oluncaya kadar günler ve geceler gitmez. (En-Necmu's Sakıb, Ukayli)
Said b. el Müseyyeb'den, Peygamberimiz (sav) şöyle buyurdu: "Mehdi, kızım Fatıma'nın neslindendir." (Sünen-i İbn Mace, 10/348)
Mehdi ile müjdelenin. O Kureyş'ten ve Ehl-i Beytimden bir kişidir. (Kitab-ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 13)
"Mehdi, benim çocuklarımdan biridir. Yüzü gökyüzünde parlayan yıldız gibidir.''
(Ali b. Sultan Muhammed el-Kari el-Hanefi'nin "Risaletül Meşreb elverdi fi mezhebil Mehdi")
Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
"Benim neslimden olan 40 yaşındaki Mehdi'dir. Yüzü gökyüzünde parlayan yıldız gibidir. (Ali b. Sultan Muhammed el-Kari el-Hanefi "Risaletül Meşreb Elverdi fi Mezhebil Mehdi")
Resulullah şöyle buyurmuştur:
"Mehdi benim çocuklarımdandır. Onun yüzü, parlak yıldız gibidir."
(Ukayli "En-Necmu's-sakıb fi Beyanı Enne'l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale't-Temam ve'l kamal")
Güzel Yüzlü ve Nurludur
O (Mehdi) güzel bir delikanlıdır, güzel yüzlüdür. Yüzünün nuru başına ve saçlarının siyahına kadar yükselir.
(Mehdilik ve İmamiye, s. 153/ İkdüd Dürer'den)
Yüzü parlayan yıldız gibi nurludur.
(El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 33)
Peygamberimiz "Benim neslimden olan 40 yaşındaki Mehdi'dir. Yüzü gökyüzünde parlayan yıldız gibidir." şeklinde buyurmuştur.
(Ali b. Sultan Muhammed el-Kari el-Hanefi "Risaletül Meşreb Elverdi fi Mezhebil Mehdi")
Resulullah şöyle buyurmuştur:
"Mehdi benim çocuklarımdandır. Onun yüzü, parlak yıldız gibidir." (Ukayli "En-Necmu's-sakıb fi Beyanı Enne'l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale't-Temam ve'l kamal")
"Güzel yüzlüdür. Yüzünün nurları ona azamet verir."
(Mer'iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi'si "Feraidu Fevaidi'l Fikr Fi'l İmam El-Mehdi El-Muntazar")
"O (Mehdi), orta boylu ve güzel yüzlü bir gençtir. Saçları, omuzlarının üzerine sarkar. Yüzünün nuru, saçının, sakalının ve başının siyahlığı üzerine gün gibi parlar ve ona yücelik verir." (Ukayli "En-Necmu's-sakıb fi Beyanı Enne'l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale't-Temam ve'l kamal")
Onun yüzü, parlak yıldız gibidir. (Mer'iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi'si "Feraidu Fevaidi'l Fikr Fi'l İmam El-Mehdi El-Muntazar")
Dişleri Parlaktır
Dişleri parlaktır (Ali Bin Hüsamettin El Muttaki)
Uylukları Uzundur
Uylukları uzundur, rengi Arap rengidir. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 162-163)
Yanağında Ben Vardır
Mehdi, gür sakallı, ön dişleri parlak, yüzü benli, açık alınlıdır. (Mer'iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi'si "Feraidu Fevaidi'l Fikr Fi'l İmam El-Mehdi El-Muntazar")
Yüzünde bir ben vardır. (Ali Bin Hüsameddin El Muttaki)
Yanağında, inciyi andıran, bir yıldız gibi yüzünü aydınlatan bir işaret vardır.
(Muhammed B. Resul Al-Hüseyni El Berzenci, "Kıyamet Alametleri" Pamuk Yayınları, Trc: Naim Erdoğan)
Omzunda Nübüvvet (Peygamberlik) Mührü Vardır
Mehdi'nin omuzunda Peygamber Efendimiz (sav)'deki nübüvvet mührü bulunacaktır. (El-Kavlu'l Muhtasarr Fi Alamatil Mehdiyy- il Muntazar, s. 41)
Omuzunda Peygamber (sav)'in alameti vardır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 23)
Omuzunda Peygamber (sav)'in nişanı vardır. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 163)
Hadislerden anlaşıldığı üzere, Hz. Mehdi'nin iki omuzu arasında Hz. Muhammed (sav)'de olduğu gibi açık bir alamet olan "peygamberlik mührü" olacaktır.
Cabir b. Semüre'den rivayet edilmiştir: "Resululah'ın mührü güvercin yumurtası kadar bir yumru idi." (Sünen-i Tirmizi, 6/126)
Ebu Saib b. Yezid'den rivayet edilmiştir: "Gözüm Peygamberimiz (sav)'in iki omuzu arasındaki mühüre ilişti. (Sünen-i Tirmizi, 6/126)
Siyah Saçlıdır
Yüzünün nuru başına ve saçlarının siyahına kadar yükselir. (Mehdilik ve İmamiye, s. 153 / İkdüd Dürer'den)
"O genç bir adamdır. Orta boyludur. Güzel yüzlüdür. Saçları, omuzlarının üzerine doğru sarkar. Yüzünün nurları ona azamet verir. Siyah saçlıdır. Siyah sakallıdır."
(Mer'iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi'si "Feraidu Fevaidi'l Fikr Fi'l İmam El-Mehdi El-Muntazar")
"O (Mehdi), orta boylu ve güzel yüzlü bir gençtir. Saçları, omuzlarının üzerine sarkar. Yüzünün nuru, saçının, sakalının ve başının siyahlığı üzerine gün gibi parlar ve ona yücelik verir." (Ukayli "En-Necmu's-sakıb fi Beyanı Enne'l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale't-Temam ve'l kamal")
Genel Görünümü
Aşağıdaki hadislerden de anlaşılacağı gibi Hz. Mehdi'nin heybetli, geniş yapılı ve dikkat çekici bir görünümü olduğu haber verilmektedir:
Hz. Mehdi'nin boyu, posu sanki Beni İsrail ricalindedir (şahısları gibidir). (El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 36-29)
Mehdi sanki Beni İsrail'den bir şahıstır. (Tavrı onlara benzer yani heybetli ve acar.) (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 23-30)
O açık (geniş) alınlı... heybetli bir şahıstır. (İkdüd dürer)
Hz. Mehdi'nin bedeni İsraili'dir. Hz. Mehdi, sanki Beni İsrail ricalindendir. (Beni İsrail vücut yapısı geniş ve heybetlidir) (İbn Hacer El Mekki)
Cismi, İsrail bünyesi gibidir. (Mer'iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi'si "Feraidu Fevaidi'l Fikr Fi'l İmam El-Mehdi El-Muntazar")
(Dış görünüşü) sanki İsrailoğullarından bir adama benzemektedir.
(Ukayli "En-Necmu's-sakıb fi Beyanı Enne'l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale't-Temam ve'l kamal")
Açık alınlıdır. (Mer'iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi'si "Feraidu Fevaidi'l Fikr Fi'l İmam El-Mehdi El-Muntazar")
Karnı büyük... (Mer'iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi'si "Feraidu Fevaidi'l Fikr Fi'l İmam El-Mehdi El-Muntazar")
İki uyluk arası açık... (Mer'iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi'si "Feraidu Fevaidi'l Fikr Fi'l İmam El-Mehdi El-Muntazar")
İri gövdeli... (Ukayli "En-Necmu's-sakıb fi Beyanı Enne'l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale't-Temam ve'l kamal")
Kaşı Kavislidir"Kaşı kavisli" (Muhammed B. Resul Al-Hüseyni El Berzenci, "Kıyamet Alametleri" Pamuk Yayınları, Trc. Naim Erdoğan, s. 163)
Rengi
Hz. Mehdi'nin rengi Arabi (İbn Hacer El Mekki; "El-Kavlü'l Muhtasar fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar", s. 15-75)
NOT: Arap ırkının ten rengi, kırmızıyla karışık beyazdır.
Hz. Peygamber (sav)'in ten rengi de kırmızıya çalan beyaz renkti. Fakat, teninin görünen kısımları güneş, rüzgar gibi etkenlerle esmere çalıyordu. Rivayetlerden Hz. Mehdi'nin ten renginin de Peygamber Efendimiz (sav)'le aynı renkte olacağı anlaşılmaktadır. Bir rivayette Resulullah (sav)'in ten rengi şöyle tarif edilmektedir:
Enes b. Malik, Peygamber'in rengi hakkında şöyle dedi: Beyaz idi. Fakat beyazı esmere çalıyordu. (İbni Kesir, Şemail'ür- Resul, s. 28)
Kırmızı ile karışık nurani beyaz idi. (İbni Kesir, Şemail'ür- Resul, s. 28)
Esmer olacaktır. (Kıyamet Alametleri, s. 163; El Kavlu'l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 43)
Hadislerde Hz. Mehdi'nin geniş ve heybetli yapısının yanısıra, başının büyük olacağı da bildirilmektedir:
Mehdi ben(im neslim)dendir. Alnı geniş ve açıktır. (İmam Şarani "Ölüm - Kıyamet - Ahiret ve Ahir zaman Alametleri", Bedir Yayınevi, s. 432-448)
Hadisten de anlaşılacağı üzere, Hz. Mehdi'nin alın kısmı büyükçedir ve dolayısıyla büyük bir başa sahiptir.
Yaşı
Hadislerde belirtilen, Hz. Mehdi'nin gönderildiği yaşlardan kasıt, onun görevine başlayacağı, insanların kendisini tanıyacakları ve faaliyetini görüp izleyecekleri yaşlardır.
Yaşı 30 ile 40 arasında olduğu halde gönderilecektir... Mehdi benim evlatlarımdandır. 40 yaşlarındadır.
(El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 41)
Mehdi benim neslimdendir. O 40 yaşındadır. Sanki yüzü parlak bir yıldızdır...
(Mer'iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdisi "Feraidu Fevaidi'l Fikr Fi'l İmam El-Mehdi El-Muntazar")
"O genç bir adamdır."
(Mer'iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi'si "Feraidu Fevaidi'l Fikr Fi'l İmam El-Mehdi El-Muntazar")
Burnu
Onun alnı geniş, burnu ise ince olacaktır. (Tırmizi / Büyük Hadis Külliyatı, Rudani 5.Cilt, Sayfa 365)
Alnı geniş burnu parlaktır. (Asrın Beklediği İnsan Mehdi, Adil Gökbayrak, s. 28)
"küçük burunlu" (Muhammed B. Resul Al-Hüseyni El Berzenci, "Kıyamet Alametleri" Pamuk Yayınları, Trc. Naim Erdoğan, s. 163)
Sakalı
Sakalı bol ve sık olacaktır. (El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 23)
Sakalı sıktır. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 163)
O genç bir adamdır. Orta boyludur. Güzel yüzlüdür. Saçları, omuzlarının üzerine doğru sarkar. Yüzünün nurları ona azamet verir. Siyah saçlıdır. Siyah sakallıdır." (Mer'iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi'si "Feraidu Fevaidi'l Fikr Fi'l İmam El-Mehdi El-Muntazar")
O (Mehdi), orta boylu ve güzel yüzlü bir gençtir. Saçları, omuzlarının üzerine sarkar. Yüzünün nuru, saçının, sakalının ve başının siyahlığı üzerine gün gibi parlar ve ona yücelik verir."
(Ukayli "En-Necmu's-sakıb fi Beyanı Enne'l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale't-Temam ve'l kamal")
"Mehdi, gür sakallı..." (Mer'iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi'si "Feraidu Fevaidi'l Fikr Fi'l İmam El-Mehdi El-Muntazar")
Boyu
Mehdi, orta boylu olacaktır. (El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 41)
Peygamber Efendimiz (sav)'in de, hadislerde Hz. Mehdi için bildirildiği gibi orta boylu olduğunu rivayetlerden öğrenmekteyiz:
Enes B. Malik rivayetlerde buyurdu ki: Resulullah (sav) orta boylu idi. Bilindiği gibi hadiste geçen Rab'a kelimesi normal ve orta boylu demektir. Fakat normal boy için uzun olan şahsa göre bir sınır vardır. Çünkü boyun sahibi kendi karışı ile yedi karış kadar olan boya normal boy denilir. (Tirmizi, Şemail-i Şerif, s. 15)
ÇEŞİTLİ KAYNAKLARDA HZ. MEHDİ
Ehl-i Sünnet kaynaklarından başka kaynaklara baktığımızda da Hz. Mehdi ile ilgili benzer bilgilerin yer aldığını görmekteyiz.
Örneğin; Hz. Mehdi'nin ortaya çıkışından önce sahte mehdilerin çıkacağı ve bunların itibar görmeyeceği, bu durumlar karşısında Mehdi'nin sessiz kalacağı; ahir zaman olarak isimlendirilen bu dönemde insanların ahlakında büyük bozulmalar yaşanacağı; bazı kimselerin hayırlı bazılarınınsa hayırsız olacağı ve bir kısmının helak olacağı; zuhurundan önce yeryüzünde ahlaki bozulmaların olacağı, inkarcı yöneticilerin, sapkın bilgelerin olacağı, insanların kazançlarının azalacağı, faizin yaygınlaşacağı, zinanın çoğalacağı, sapkınlığın görüleceği, kıtlıkların ve savaşların yaşanacağı; zuhurunun alametleri olarak Süfyani'nin zuhuru, bir ordunun yere girmesi, bir sesin duyulması ve Beni Abbas'tan bir kimsenin helak olması, Beyda'nın yere çökmesi; bu alametlerin birbiri ardınca zincirleme meydana gelmesi; Mehdi'nin uzun bir kaybolma döneminin olacağı ve insanların bir bölümünün imanlarını kaybedeceği; gökten gelen bir sesi dünyadaki tüm insanların duymasından sonra Mehdi'nin zuhur edeceği; Mehdi'nin çıktığı duyurulduğu zaman insanların onun hilafeti karşısında boyun eğecekleri; Hz. Mehdi'nin Hz. Süleyman ve Hz. Davud gibi hüküm vereceği; İslam ahlakını tüm dünyaya hakim kılacağı ve İslam'a hayat vereceği; Mehdi'nin zulüm ve haksızlıkla dolu olan dünyayı adalet ve eşitlikle dolduracağı; Hz. Mehdi'nin Peygamberimiz (sav)'in yolunu izleyeceği, onun din ahlakını yerleşik kıldığı gibi Mehdi'nin de insanların yanlış inanış ve uygulamalarını ortadan kaldıracağı ve dini özüne döndüreceği; Peygamberimiz (sav) döneminde yaşayan Müslümanların Mehdi zamanında yaşamaya imrendikleri, sayıları üçyüzden biraz fazla olan çok az kimsenin Mehdi'ye tabi olacağı; yardımcılarının sayısının 313 kişi olacağı; kutsal emanetlerle birlikte çıkacağı; kınayanın kınamasından korkmayan bir ahlaka sahip olduğu; ihtiyacını bildirmeyen bir yapıda olduğu ve insanların ona muhtaç oldukları; itidalli olduğu; ilim sahibi olduğu; Hz. Muhammed'in soyundan olduğu; heybetli ve vakarlı olduğu; güzel yüzlü ve güzel saçlı olduğu; ince burunlu ve yüzünün geniş olduğu bildirilmektedir.
Başka rivayetlerde Hz. Mehdi'nin "alnında bir iz" olduğu bildirilmektedir. Ayrıca rivayetlerde Mehdi'nin "sağ bacağında bir ben" olduğu da haber verilmektedir.
' Mehdi benim çocuklarımdandır. Onun yüzü, parlak yıldız gibidir.' (Ukayli 'En Necmu's sakıb fi Beyanı Enne'l Mehdi min Evladı AH b.
SONUÇ
Yazı boyunca Peygamberimiz (sav)'in hadisleri ışığında, ahir zamanda ortaya çıkacak olan Hz. Mehdi'nin tanınmasını sağlayacak belli başlı özellikleri inceledik. Peygamberimiz (sav) bu hadislerinde Hz. Mehdi'nin gerek fiziksel gerek ahlaki özellikleri hakkında pek çok tanıtıcı bilgi vermiştir. Hz. Mehdi'nin ahlakının, kendi ahlakına benzediğini bildirmiş, onun Allah korkusunu ve güzel ahlakını övmüştür. Peygamber Efendimiz (sav) Hz. Mehdi'nin, insanların dünyada ve ahiretteki kurtuluşlarına vesile olacak çok kıymetli bir kimse olduğunu belirtmiş ve ortaya çıktığında, insanların "kar üzerinde sürünerek de olsa ona uymalarını" bildirmiştir:
İbni Ebi Şeybe ve Naim b. Hammad Fiten isimli eserde, İbni Mace ve Ebu Naim ise İbni Mes'ud'dan tahric ettiler. O dedi ki: ... O (Mehdi) arza sahib olur ve kendisinden önce baskı ve zulümle dolu olan arzı adaletle doldurur. Sizden O'na kim yetişirse, kar üzerinde sürünerek dahi olsa gelsin, O'na katılsın. Zira O Mehdi'dir. (Ahir zaman Mehdisinin alametleri, Celalettin Suyuti, sf. 14)
İçinde bulunduğumuz dönem 1400 senedir beklenen, Peygamberimiz (sav)'in müjdelediği bu tarihi olayın gerçekleşmesinin yaklaştığı dönemdir. Bu gerçeğin şuurunda olan ve Hz. Mehdi ortaya çıktığında onun yanında olma şerefine erişmek isteyen tüm Müslümanlar yazı boyunca anlatılan, Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde verdiği bilgileri dikkatlice okumalı, bu mübarek şahsı doğru bir şekilde tanıyabilmek için tüm sebeplere sarılmalıdırlar. Zira bu bilgilerin dikkatlice araştırılıp incelenmesi, bu kutlu şahsın tanınabilmesinde Allah'ın izniyle önemli bir yol gösterici olacaktır.
Hiç kuşkusuz ki İslam dininin aslına dönmesine ve Kuran ahlakının tüm yeryüzüne hakim olmasına vesile olacak, Müslümanlar arasında büyük bir birlik sağlayacak böylesine kutlu bir zata zemin hazırlamak ve ona yardımcı olmak Müslümanların önemli bir sorumluluğudur. Hz. Mehdi gibi mübarek bir şahsın yakınlarından olabilmek, ona destek olabilmek, tüm insanlara yönelik hayırlı faaliyetlerinde ona yardımcı olabilmek tüm inananlar için büyük bir nimet ve şereftir.
Oldukça geniş bir coğrafyayı ve 1.2 milyar Müslümanı kapsayan İslam dünyasının temel ihtiyaçlarından biri olan "İslam Birliği"ni ele aldığımız bu kitabımızda, böyle bir birlik oluşturulmasının gerekliliği ve aciliyeti üzerinde duracağız. Bugün İslam dünyasının durumu değerlendirildiğinde ilk dikkati çekecek özelliklerden birisi, Müslümanların kendi aralarındaki parçalanmışlığı olacaktır. Kimi İslam ülkeleri arasında derin anlaşmazlık ve ihtilaflar vardır. Hatta yakın geçmişte, İran-Irak Savaşı, Irak'ın Kuveyt'i işgali, Pakistan-Bangladeş Savaşı gibi Müslüman ülkeler arasında geçen savaşlar yaşanmıştır. Müslüman ülkelerde çoğunlukla etnik ve siyasi sorunlar nedeniyle yaşanan iç savaş ve çatışmalar da -örneğin Afganistan'da, Yemen'de, Lübnan'da, Irak'ta veya Cezayir'de olduğu gibi- İslam dünyasının, olması gerektiği gibi olmadığını göstermektedir. Öte yandan İslam dünyasının dört bir yanında birbirinden son derece farklı dini yorumlar, görüşler ve modeller hakimdir. Neyin gerçekten İslam'a uygun neyin de aykırı olduğunu belirleyecek, bu konuda dünya Müslümanlarının geneline yön verecek, onları uzlaştırabilecek merkezi bir otorite yoktur. Katoliklerin Vatikan'ı, Ortodoks Hıristiyanların Patrikhaneleri vardır, ama İslam dünyasında dini bir birlik ve merkez bulunmamaktadır.
Irkçılık, insanlığa büyük acılar ve felaketler yaşatmış bir ideolojidir. Özellikle 19. ve 20. yüzyıl, ırk adına işlenen cinayetlerle doludur. Dünya üzerindeki farklı ırkçı rejim veya örgütler, ideolojik saplantıları uğruna masum insanları aşağılamış, zulme uğratmış ve katliamdan geçirmiştir. İşin ilginç bir yönü ise, farklı milletlerin ırkçıları arasında kimi zaman gizli bazı işbirlikleri kurulmuş olmasıdır. Bu kitapta, söz konusu gizli işbirliklerinin belki de en ilginci anlatılmaktadır: Alman ırkçılığı adına dünyayı kana bulayan Nazi İmparatorluğu ile Yahudi ırkçılığı adına Ortadoğu'yu kana bulayan Siyonizm arasındaki gizli ittifak. Bu ittifak, ilk bakışta pek çok insana şaşırtıcı ve hatta saçma gelebilir. Oysa, farklı ırkların ve inançların bir arada barış içinde yaşayabileceğine inanmayan, ırklar ve milletler arasında daimi bir çatışma olması gerektiğini savunan bu iki ideoloji, çok somut bir işbirliğine girmiştir. Siyonistler, Avrupalı Yahudileri Filistin'e gönderebilmek için, en büyük Yahudi düşmanları olan Naziler'in baskı ve zulümlerine destek vermişlerdir. Genellikle bu konuları ele alan çalışmalar, belirli çevreler tarafından antisemit olmakla itham edilmektedir. Oysa kitapta delilleri ile ortaya koyduğumuz gibi, antisemitizm din dışı bir ideolojidir ve bir Müslümanın antisemit olması kesinlikle mümkün değildir. Dileğimiz, hem Nazizm gibi antisemit hareketlerin hem de Siyonizm gibi Yahudiler adına ırkçılık yapan ideolojilerin tarihe karışması ve her ırk ve inancın barış içinde yaşayacağı, adaletin hakim olduğu bir dünya düzeninin kurulmasıdır.
İsrail devletinin, iç ve dış politikasını yönlendiren ana unsur Siyonist ideolojidir. Bu ideoloji, Filistin'de bir Yahudi devleti kurmak uğruna, bu topraklarda yaşayan tüm Yahudi-olmayan insanları şiddet ve terör yoluyla yurtlarından etmek ve hatta gerekirse katliama uğratmayı hedefler. Irkçı, şoven ve işgalci bir ideolojidir. Dolayısıyla, üzerinde asıl durulması, çarpıklıklarının gözler önüne serilmesi ve kınanması gereken de bu ideolojidir.
Ahir zaman kavramı pek çok insan için tanıdık bir kavram olmayabilir. Bu nedenle öncelikle bu kavramı kısaca açıklamakta yarar var. Ahir zaman, "son dönem" anlamına gelir ve İslam'a göre kıyamete yakın bir zamanda, Kuran ahlakının hakim olacağı ve dinin insanlar arasında yaygın olarak yaşanacağı bir dönemi ifade eder.
Yaklaşık 150 yıldır okul kitaplarından bilimsel yayınlara kadar her yerde bilimsel bir gerçek gibi sunulmaya çalışılan evrim teorisi gerçekte son derece çürük temellere dayanmaktadır. 150 yıldır evrimcilerin ortaya attıkları her iddia, bilim tarafından teker teker yalanlanmıştır. Evrimciler ise, artık teorilerini ispatlamaya çalışmaktan vazgeçmişler, ancak propaganda, demagoji, göz boyama gibi yöntemlerle bu teoriyi ayakta tutabilmenin yollarını aramaya başlamışlardır. Amaçları bilimsel bir gerçeği savunmak değil, sözde bilimsel olan bir safsatayı, materyalist ve ateist dünya görüşlerini devam ettirebilmek uğruna yaşatmaya çalışmaktır.
Hz. Mehdi, Peygamberimiz (sav) tarafından ahir zamanda gönderileceği müjdelenmiş olan, yeryüzündeki fitneleri ortadan kaldıracak, tüm dünyaya barış, adalet, bolluk, huzur ve mutluluk getirecek mübarek bir şahıstır. Allah, "Mehdi" yani "doğruya götüren" sıfatını taşıyan bu üstün ahlaklı kulunu vesile ederek tüm insanlığı "Altınçağ" adı verilen bir döneme ulaştıracaktır. Bu filmde Hz. Mehdi'nin gelişiyle ilgili hadis-i şerifler ve alimlerin açıklamaları ışığında yeryüzüne geleceği tarih ile ilgili bilgiler verilmektedir.
Kuran'da haberleri aktarılan kavimlerle ilgili tarihsel ve arkeolojik yeni bulgular, Kuran'da verilen haberlerin doğruluğunu bir kez daha ortaya koymaktadır. İnsana düşen ise bu kavimlerin başına gelenlerden öğüt almak ve kendisini Allah'a yakınlaştıracak vesileler aramaktır. Ancak bu yolla ahirette kurtuluşa ulaşanlardan olmayı umut edebilir. Bu filmde estetik yönüyle çarpıcı, bereketli bağ ve bahçeleri olan bir coğrafyada yaşayan Sebe Halkı'nın ve Allah'a iman etmeyen ancak ölüm kendisine gelip çattığında Allah'a iman ettiğini söyleyen Mısır hükümdarı Firavun'un ve yakın çevresinin başlarına gelen helak incelenmektedir.
Kuran'da haberleri aktarılan kavimlerle ilgili tarihsel ve arkeolojik yeni bulgular, Kuran'da verilen haberlerin doğruluğunu bir kez daha ortaya koymaktadır. İnsana düşen ise bu kavimlerin başına gelenlerden öğüt almak ve kendisini Allah'a yakınlaştıracak vesileler aramaktır. Ancak bu yolla ahirette kurtuluşa ulaşanlardan olmayı umut edebilir. Bu filmde estetik yönüyle çarpıcı, bereketli bağ ve bahçeleri olan bir coğrafyada yaşayan Sebe Halkı'nın ve Allah'a iman etmeyen ancak ölüm kendisine gelip çattığında Allah'a iman ettiğini söyleyen Mısır hükümdarı Firavun'un ve yakın çevresinin başlarına gelen helak incelenmektedir.
Gökyüzünün süsleri olan kuşların nasıl olup da havada uçtuklarını merak ediyorsunuz, değil mi? Öyleyse bu filmi hemen izlemeye başlayın. Bu filmde çalışkan karıncaların hiç bilmediğiniz özelliklerini de öğreneceksiniz arkadaşlar. Sevimli koalaları ve develeri daha yakından tanıyacaksınız.
Penguenlerin insanlardan daha hızlı yüzebildiklerini öğreneceksiniz.
Sevgili arkadaşlar, hepiniz bir gün büyüyeceksiniz. Büyüdüğünüzde meslek sahibi olabilmek için okula gidiyorsunuz. Geleceğiniz için şimdiden hazırlık yapıyorsunuz.
Peki ahiretteki hayatınız için de yapmanız gereken şeyler olduğunu hiç düşünmüş müydünüz?
Elbette ahirette mutlu bir hayat yaşamanız için şu anda yapmanız gereken şeyler var. Bunların neler olduğunu, Allah bize kutsal Kitabımız olan Kuran-ı Kerim'de bildirmiştir. Ayrıca Rabbimiz olan Allah, isteklerini insanlara anlatmaları için çok üstün ahlak özelliklerine sahip peygamberleri görevlendirmiştir.
Bu filmde peygamberlerimizden bazılarını tanıyacak, onların toplumlarına neler anlattıklarını görecek ve bizim örnek almamız gereken davranışları öğreneceğiz.