çirkin olan sensin ve senden kaçtane varsa bu forumda onlardır
çirkin olanlar burda akp borazanlığı yapıp kimse laf söyletmeyenlerdir
sen aklın sıra kimi kutsayıp bir köşeye koymuşsunki ama laf etmeyin söz etmeyin
sen bu forumda aynı anda 4 kadını idare eden devlet adamlarını öve öve bitiremeyen kişisin
senin zoruna ne gidiyor anlamıyorum
HEM şeriatcı takılacaksın hem Atatürkcü geçineceksin
1) Her şeyden önce dünya tarihinde "gizli terör örgütü" hiç olmamıştır. Terör örgütlerinin eylemleri gizlidir, ancak kendileri gizli değildir. PKK, DHKP/C, Hizbullah veya ETA, IRA, Aydınlık Yol. Bunların hiç birisi gizli değildir. Tarih boyunca da olamamıştır.
2) Tarihte hiç bu kadar yaşlı adamlardan oluşan terör örgüt olmamıştır.
3) Yargılananların bir çoğunun sosyal statüsü (ya tamamen çok düşük/lümpen ya da çok yüksek) terör örgütü yapısına uymamaktadır.
4) Bir birleriyle hiçbir örgütsel bağlantısı olma ihtimali olmayan insanların bir araya getirilerek örgüt çatısı altında toplanmaları mümkün görünmemektedir.
5) Ergenekon örgütü üyesi olmakla suçlananların profilinden söylendiği gibi güçlü bir örgüt kurulamaz.
6) 1. ve 2. Ergenekon İddianamelerinden yargılananların çok önemli bir bölümü tahliye edilmişlerdir. Bu kadar büyük bir suçun parçası olsalardı herhalde kimse tahliye edilmezlerdi. Üstelik mahkeme başkanı ısrarla hala tutuklu olan bir çok tutuklunun tahliyesini istemekte, diğer iki hakim karşı çıktığı için tahliyeler gerçekleşmemektedir. Bunlarında gerçekleşmesi durumunda içeride hemen hemen kimse kalmayacaktır.
7) Dünya terör örgütleri tarihinde "ilk örgüt savunması" yapmayan terör örgütü yargılaması mahkeme kararı ile varsayılan Ergenekon terör örgütüdür.
8) Dünya terör örgütü tarihinde mahkemeye intikal ettiği halde şimdiye değin varlığı ispatlanmamış, bir tek üyesinin "ben bu örgüte üyeyim" demediği tek örgüt davasından bahsediyoruz.
Yarı tanrı moduna sokulmuş
nükleer enerji ile evde kullandığımız doğal gazı aynı şey sanan
mümtaz şahsiyet sabah,sabah tv lerde konuşuyor LİBYA kardeşlik istiyoruz diyor.YAZIK!!
hemde bunu Fransız uçaklarının sivil hedefleri vurduğunu bile bile söylüyor.
bu kadar tesadüf şaşılacak şey doğrusu çünkü tüm şiirlerimde yer alır hem güvercin hem derin...Harika bir çalışma olmuş süpersiniz teşekkürler emekleriniz için...
Şimdilerde nikotinle bastırıyorum özlemlerimi
Yıllar olmuş istasyonu unutalı
Ve el sallamayalı bir trenin ardından
Gel demek vardı tüm gidenlere
Sirenler çalarken gara girişte
Uçurmalıydı saçlarımı dibinden
Yüzüme çarpmalıydı rüzgârı vagonların
Tıpkı yüzlerine çarptığım kapılar gibi ...
Sen bilmezsin abi içimin kanayan yanıdır
Trenler
Sirenler
Vagonlar
Bir gençliği devire devire kayboldular...
O gün büküldü ya boynum
Ellerim ton ağırlığındaydı
Yoksa bakmazdım yüzüne bu kadar kederli
İçim hüzün.....anla
Kalbim bir karıncanın avucunda
Sıktı ha sıkar
Nefes alınamaz olur böyle zamanlarda...
Ağzımdan çıkan kelimeler sana ulaşmadan donar
Gözlerim dökülür Arnavut taşlarına
Bir dilenci basar geçer üzerine
Âmâ olurum
Eğilir toplarım dağılan elalarımı
Aklımda deniz
İçimde zeytin...
Artık gitmeliyiz diyorsun
Tren geldi değilmi
Yinemi veda
Kalsan ya...
Hani bir kez olsun devirsek zamanı tek yumrukla
Kan aksa saatlerin akrebinden
Yelkovanlar yoğun bakımdan çıkamasa
Ne olacak bunca kadavra
Nereye sığar bunca duygu parçacıkları
Ceplerimiz bile bu kadar ufalmışken
Hangi deliğe saklamalı bu düş bozumlarını...
Şimdi sen raylara takarken en turuncu uykularını
Yolu en düz memlekette bekleneceksin aşikâr
Bense Ankara'nın en yokuş semtine saklayacağım ciğerimi
Gözyaşımdan mercan çıkaracak sokak kedileri...
Denizler be abi
Birde zeytinler
Yine bekliyorum unutma
Börtüye böceğe hasret
Ve birde sana...
Filiz KILINÇ ANKARA
Seslendiren:?
Arkadaşam ben şahsen forumu sadece SORU CEVAP şeklinde kullanan herhangi bir paylaşımı olmayan üylere yardım edlimesine olumlu bakmıyorum yinede cevap vermeye çalışayım
bu sorunuz bu işe yeni başlıyan birinin bilmesi gereken bir konu değil ki
bu işde pekde acemi değilsiniz gibi...
yakında mausu üzerine gelince rengi değişen buton yapımını sorarsanız hiç şaşırmıyacağım.
fps ayarı saniyede oynayacak kare sayısıdır
eğer hareketli spiret lar yapmamışsanız bana göre böyle bir ayara çokda ihtiyac yok
çünkü bu ayar hareketi algılar
örnek verecek olursam iki elini havaya kaldıran adam düşünün saniyede 5 kare oynat diyerek hareketin bitişini 4 saniyede
veya saniyede 3 kare oynat diyerek hareketin bitişini daha bir kısa sürede tamalata bilirsiniz (bu değeler örnek olarak verdim)
Arkadaşım bu ilk flashım değil
ilk flashımda 2.resmi bile ekliyememiştim
tek resim ve yazılar öyle paylaşmıştım forumda
flash çok kısa sürede öğrenilmiyor zaman,zaman fırsat buldukça
aç swishmaxı menülerini kurcala burdaki dersleri takip et
kafana takılanı sor bende burda hala öğreniyorum
kimse anasının karnında öğrenmemiş bu işi
bence devam et.
Flasha yeni yeni merak sarığım zamanlarda yaptığım bir flash
daha önce forumda paylaşmadım bunu
Resimlerin kafa kol vucut ve ayakların kesilmesi ile yaptığım bir flash
flashın sonunda kadını sahne dışına almak için abartısız bir hafta uğraştım
ama sonunda başardım
tabi o dönem böyle yapıldığını sanıyordum.
Arkadaşım biz çizimi Tools menüsü altındaki bezier(dolma kalem ucu şeklinde)onunla yapıyoruz programın içine resimi al etrafını tıkla, tıklaya çiz
başka cevap alamadığın soru varmı bilmiyorum ama her soruya cevap verilecek diye
bir kaide yok eğer böyle olsa ihtisas odaları olmaz
bu odalar herkesin rahatça kullanabileceği bir yer olurdu
bu son yaptığınız çalışma kolları omuzla birleştiği yerden tek parca halinde kesmişsiniz
Şimdi kendi kolunuza bakın ve hareket ettirin diresekten ve bilekten kırılarak hareket ettiğini göreceksiniz
ben olsam gitarın telleri üzerindeki eli eklem yerlerinden 3 parcaya ayrırdım bilek,dirsek,omuz hareketleri böyle vermeyi denerdim
bu şekilede harek etiğinde aralarda küçük boşluklar kalacak flash kötü görünecek
ufat tefek hilelerle bunu kapata bilirsiniz koldan parca resimler keserek hareket eden bölgelerin altına koyabilirsiniz yama gibi düşünün yani ama ne yaparsanız yapın dikkatli bakınca ekler görülür
umarım anlatabilmişimdir .
tabi bu hareketleri veririken resmin veya shape in anchor point ayarlarıda önemli tecrube kazandıkça öğrenilicek bir konu.
Bize hep M.E.B onaylı tarih kitapları okutukları için
Bu yüzden de kandırılmış bir milletin çocukları olarak yaşamaya devam edeceğiz
Erkek çocukları: İkinci Selim, Bayezid, Abdullah, Murad, Mehmed, Mahmud, Cihangir, Mustafa
Kız Çocukları: Mihrimah Sultan, Raziye Sultan
Bu çocukların ANALARINI niye yazmazlar
KAYNAK:wikipedia ansiklopedi
Hürrem Sultan:Kanuni nikahla almıştır. Rus asıllıdır. 7 Şehzade ve 2 Kadın Sultan'ın annesi
Mahidevran Sultan: Şehzade Mustafa'nın annesi
Gülfem Hatun: Şehzade Murad'ın annesi
Adı bilinmeyen bir eşi daha var olduğu sanılır. (Fülane Hatun olabilir)
Çocukları(doğum sırasına göre):
Şehzade Emirhan
Şehzade Mahmud
Şehzade Mustafa
Şehzade Murat
Şehzade Mehmet
Şehzade Abdullah
Mihrimah Sultan
II. Selim
Şehzade Bayezit
Fatma Sultan
Raziye Sultan
Şehzade Cihangir
Şehzade Orhan
Ne Galatasarlıyım nede Akp li
Ama o gece başbakana yapılanları doğru bulmuyorum
bizim örf ve adetlerimizde misafire böyle davranmak yok.
Olayın 2. perdesinde başbakanın o kızgınlıla yaptığı açıklamalrıda doğru bulmuyorum. Allah kuruşu harcamadı Galatasaray buda doğru ama...
(tabi bu Allah kuruşu tabiri 2011 secimlerindeki yeni para birimiz herhalde)
Başbakanın çocukları ticaretten iyi anlasalarda babaları anlamıyor yada işine gelmiyor.Mecidiyeköyün göbeğinde ki arsa fiyatlarıyla seyrantepede o büyüklükteki bir arsanın fiyatını karşılaştırsın kimin kazanclı çıktığını görecektir .
Sen sıkışınca herzamanki gibi işi seviyesizliğe vuran bir tipsin
bu saaten sonra ciddiye alınanacak bir tarafın yok
8 kelime 2 cümlelik hacminle ancak umumi hela kapısı karalarsın forum senin neyine
kendini türk sanan milleti sadıkoturup sağdan soldan bilgi araklıyıyncaya kadar tarih oku
bukadar cehalet ancak hiç tarih okumamakla mümükündür
MİLLETİ SADIK İYİ OKU
Sonunda bana kitabıda buldurdun
Ben demişimki
bu tarih profuna sormak lazım o zaman neden Fatih Sultan Mehmed tahta geçtikten sonra TÜRK kökenli çandarlı Halil paşanın kafasını vurdurdu da yerine bir hıristiyan devşirmesi olan Zagaros paşayı yerine getirdi Fatihin tahta olduğu sürece ve fatihten sonrada ikiyüzyıl boyunca TÜRK kökenliler veziriazam,şeyhülislam gibi önemli görevlere neden getirilmediler.?
Sıgınak arkadaş demişki
aslınfa burada faydalı şeylerde oluyor
şaka deyil ilk defa böyle bir şey duyuyorumm bilgisi olan varsa paylaşsın
yine ben demişimki
yukarda bahsettiğim konu rahmetli A.Taner KIŞLALI nın ismini şimdi hatırlamıyorum bir kitabında geciyordu 8-10 yıl önce okumuştum
tarih bilimcilerde bu konuyu aralarında tartışıp fikir yürütüklerinde geneli şu görüşü benimsiyor
OSMANLI hep işi ehline vermiştir
tabi bu kadar uzun bir dönemde hiçmi işin ehli çıkmamıştır oda başka bir konu
o dönemde demekki öyle gerekiyordu osmanlı çok uluslu bir güçtü mutlaka bunun nedenleri vardır .yoksa Fatih sultan Mehmet gibi askeri bir dehayı
bir çağ acıp bir cağ kapatan komutanı yargılamak değil
Aslında şimdi hafızamı yoklayınca 10 yıldan da fazla olmuş ama harbiden çok başarılı
öğrenciymişim kendimle gurur duyuyorum NERDEYSE tamamı aklımda kalmış
Türklerde "ulus bilinci"nin gerilemesinin 1453'lerden, yani İstanbul'un fethinden başladığını söylemek yanlış olmaz. Artık çok-uluslu bir yapı içinde "devşirme sistemi" egemen olacak, Türk öğesi, bilinçli bir çaba ile geri plana itilecekti. Fatih Sultan Mehmet'in Çandarlı Halil Paşa'nın boynunu vurdurup, yerine devşirme Zağanos Paşa'yı sadrazam yapması bir dönüm noktasıydı. Bu olaydan sonra, iki yüzyılı aşkın bir süre, doğuştan Türk olan hemen hiçbir kimse Osmanlı İmparatorluğu'nda sadrazam konumuna yükselemedi. Bülent Ecevit'e göre; "Türk kökenlileri yönetimden olabildiğine uzak tutma politikası, sınırsız iktidar isteğinden doğuyordu. Çokuluslu Osmanlı imparatorluğunu oluşturan pek çok unsur içinde sadece doğuştan Müslüman Türkler iktidarı denetleyip sınırlayabilecek durumdaydılar. O yüzdendir ki, Fatih Sultan Mehmet, bu yetkiye sahip olan ulusu devlet yönetiminin tamamen dışına itmek istemiş ve bunu başarmıştır."
Öte yandan, Osmanlılar ele geçirilen topraklarda yönetimi kolaylaştırmak ve imparatorluğun devamını sağlamak amacıyla, ulus ayrımını ortadan kaldırmaya çalıştılar ve din ayrımını ön plana çıkardılar. Çeşitli din ve mezheplerin önde gelenlerine önem verdiler, yetkiler tanıdılar. Ama bu hoşgörü ve dokunulmazlık, kilisenin güçlenmesi ve ulusal kültürleri canlı tutması gibi bir sonuç verdi. Avrupa'da milliyetçiliğin gelişmesini kilise engellemeye çalışırken, Osmanlı İmparatorluğu'nda tersi oldu; kilise, milliyetçilik akımının önemli bir kaynağını oluşturdu. Türkler ise, Ali Engin Oba'nın anlatımıyla; "İslamiyet içinde eriyerek kendi benliklerini kaybettikleri gibi, kendi kültürel değerlerini canlı tutabilecek ne kilise gibi örgütlere ne de liderlere sahip olmuşlardır". Balkanlar'da milliyetçilik akımının gelişiminde yabancı egemenliğine duyulan tepkiyle, genellikle azınlıklarda görülen bir tür "savunma, korunma içgüdüsü" de rol oynamıştı. Oysa Türkler açısından bu etkiler de söz konusu değildi.
Bazı tarihçilere göre, Türk öğesinin geri plana itilmesinde, milliyetçi tepkilerin oluşması ve dolayısıyla imparatorluğun parçalanmasının önlenmesi amacı rol oynamıştı. Neden ne olursa olsun, Osmanlılarda Türk dil, tarih ve kültürünün ihmal edildiği açıktır. On dokuzuncu yüzyıl başlarına gelinceye kadar, Türklerin Müslümanlığı kabul etmeleri öncesindeki tarihlerine hiçbir ilgi gösterilmemiştir. Sultan ikinci Abdülhamit, işi, Türkçe (yani Arapça ve Farsçadan arınmış bir dille) makale yayınlamasını yasaklamaya kadar götürmüştür.
15. yüzyıl ortalarına gelinceye değin, bazıları Orta Asya'da yapılmış birçok Türkçe Kuran çevirisi vardı. Bu tarihten sonra Türkçe Kuran yasaklandı ve günah sayıldı. Bu tutumun, Fatih'in Türk öğesini devlet yönetiminden dışlamasına koşutluğu dikkat çekicidir. Türklerde milliyetçilik akımının gecikmesinin bir nedeni olarak, kentsoylu (burjuva) sınıfın yokluğunu gösterenlere de rastlıyoruz. Batı Avrupa'da olduğu gibi, Balkanlar'da da milliyetçilik hareketlerinin öncülüğünü tüccarlar üstlenmişlerdi. Oysa Osmanlı İmparatorluğu'nda, 17. yüzyıldan başlayarak ticaret Müslüman olmayan azınlıkların eline geçti. Elle üretime dayalı Osmanlı sanayisi de, hızla gelişen Avrupa sanayiinin 19. yüzyıl ortalarından başlayarak Osmanlı pazarına girmesiyle gerilemeye yüz tuttu. Padişahların "el koyma" yoluyla özel servetleri yok etmesi de Batı'daki benzeri bir kentsoylu girişimci sınıfın ortaya çıkmasına izin vermemişti. Bu durumdan kaçmak isteyenler servetlerini vakıf haline getirmişlerdi. Ama vakıf kaynakları yatırıma dönüştürülmeye ve bir kentsoylu sınıf yaratmaya elverişli değildi. Batı'dakinin ve Balkanlar'dakinin tersine, gecikmeyle doğan Türk milliyetçiliğine öncülük etme görevini aydınların üstlenmesi gerekti.
Yusuf Akçora, 1911 yılında şu satırları yazmıştı: "Vatan ve milliyet idealini biz mekteplerimizden değil, tesadüfen elimize geçen ecnebi kitaplardan, yahut etrafımızda, içimizde yasayan yabancı milletlerin faaliyetlerinden öğrendik." Gerçekten de, Türk milliyetçiliği bir iç gelişmeden çok dış etkilerin sonucu filizlendi. Bu dış etkileri, Rusya'dan, Balkanlar'dan, Batı Avrupa'dan ve Macaristan'dan kaynaklananlar olarak dörde ayırabiliriz.
Kırım ve Kazan Türkleri başta olmak üzere, Çarlık Rusyasında yaşayan Türk topluluklarında "ulus bilinci" Osmanlı Türkleri'nden önce gelişti. Bunda, özellikle Çar 3. Aleksander ile başlayan milliyetçi baskıların önemli rolü vardı. Ruslar ve Ortodokslar dışındaki ulus ve dinlere hoşgörü gösterilmemesi, bu ülkede yaşayan Türkleri milliyetçi tepkilere itmekte gecikmedi. Kendi benliklerini koruma çabası ilkin Kazan ve idil Boyu Türkleri'nde başladı. Din adamı, öğretmen ve esnaf kesiminin öncülüğünde gelişen hareket, giderek Sibirya, Kazakistan ve Türkistan'daki Türkleri de etkilemeye çalıştı. Rusya'dan İstanbul'a gelen Türk aydınları, Osmanlı Imparatorluğu'nda Türk milliyetçiliğinin doğuşuna katkıda bulundular. Ali Engin Oba'nın deyimiyle, "Türk milliyetçiliği Panislavizme bir tepki olarak" doğdu. Rusya ile yapılan savaşların çoğunlukla yenilgi ile sonuçlanmaya başlamasıyla da, bu milliyetçilik akımı, bir "öç alma" duygusu içinde giderek "Turancılılık"a dönüştü.
Zengin Kazan Türkleri'nin masraflarını karşıladığı "Rusya Müslümanlar"ının kongrelerinin, Türk milliyetçiliğinin gelişmesinde önemli katkıları olmuştur. 1906 yılında toplanan Üçüncü Kongre'de alınan kararlar arasında, bütün Rusya Müslümanlarının benzer bir okul sistemine sahip olmaları ve bu okullarda "edebi Türk dili"nin okutulmasına başlanması isteği de vardı. Kırımlı İsmail Gaspıralı'nın 1883'te çıkardığı "Tercüman" gazetesinin savunduğu düşüncelerin bu oluşumdaki rolü ise yadsınamazdı. Gaspıralı, Türk ulusunun kendi dilini koruyarak batılılaşması gerektiğine inanıyordu. Türk dili, Arapça, Farsça ve diğer yabancı dillerden geçmiş sözcüklerden giderek arındırılmalıydı. Rusya Türkleri arasında ilk aşamada dilde ve düşüncede birlik sağlandıktan sonra, sıra eylemde birliğe, yani bağımsızlık hareketine gelecekti. Türk kadınına özgürlük ve erkeklerle eşit haklar vermek de Gaspıralı'nın hedefleri arasında yer alıyordu.
Bir Azeri Türkü olan Hüseyinzade Ali Bey de, Türk milliyetçiliğinin doğuşunda önemli yeri olan isimlerdendir. 1908'den sonra İstanbul'a gelen Ali Bey, Ziya Gökalp ve arkadaşlarına Turancı düşünceler aşılamayı başarmıştır. Türkçülük akımını bir düşünce sistemi haline getiren kişi, daha sonraları Ziya Gökalp olacaktır.
Türk milliyetçiliğinin gelişmesinde ikinci etkiyi Rumeli'nin kaybının yaptığını söyleyebiliriz. Evlerini, topraklarını terk ederek anayurda gelmek zorunda kalan Rumelili Türkler, kendilerine yapılan eziyeti dile getirerek, milliyetçi duyguların doğmasında rol oynamışlardır. Büyük devletlerin baskısıyla, çoğunluğu Balkanlar'da yaşayan Hıristiyan halklara tanınan haklar da, milliyetçi tepkinin gelişmesine katkıda bulunmuştur.
Uzaktaki yurtlarına "Turan" adını vererek, bir bakıma Turancılık akımının başlatıcısı olanlar Macarlar'dır. Germenler'le Slavlar arasında sıkışmış oldukları halde, ne Germen ne de Slav olduklarının farkına varan Macarlar, kendi geçmişlerini araştırdıklarında, Atilla Hunları ile aynı soydan geldiklerine inanıyorlardı. Turan Derneği, Kont Teleki Pal'ın başkanlığında 1910 yılında kurulduğunda, üyeleri arasında ünlü tarihçi ve ozanlar da vardı. Dernek, 1913'te Turan adını taşıyan bir dergi çıkarmaya başladı. Derginin ön kapağı Macarca, arka kapağı eski yazı Türkçe basılıyordu. Turan kavramı ise, ilk sayıda Fransızca olarak yer alan bir makalede açıklanmıştı: "Turan sözcüğü ile biz, eski ortak yurdumuzu, büyük geçmişimizin anılarını, daha büyük hir geleceğin umutlarını anlıyoruz. Üstlendiğimiz görev çok büyük ve zordur; ama onu yerine getirmek biz Macarlar'a düştüğü için de mutluyuz." (Turancılık giderek Türk milliyetçileri arasında da yayılacak ve Cumhuriyet Türkiyesi'nde de, "aşırı milliyetçilik" olarak nitelendirilen bir akım olarak sürecektir. "Hedefimiz Turan, rehberimiz Kuran" sloganı, 12 Eylül öncesinde bir grup tarafından kullanılmıştır.)
Macar Turan Derneği Üyelerinden Zempleni Arpad bir şiirinde şöyle diyordu: "Doğuya Macar, doğuya bak; şerefli büyük akrabanı sen orada bulacaksın - Kahraman ulusum, dostunu doğudaki kardeşlerinin arasında ara..."
Sırp, Yunan, Romen, Bulgar ve Arnavut milliyetçilik akımlarının ortaya çıkışında, bu toplumlarda "ulus bilinci"nin doğmasında, tarihleriyle, yazınlarıyla, kısacası kültürleriyle ilgili araştırma ve yayınların önemli rolü olmuştu. İşte Türk milliyetçiliğine Avrupa'nın katkısı da bu noktada görüldü. Bir yanda Türkoloji bir bilim dalı olarak doğmaya, 19. yüzyıl ikinci yarısında Eski Türklere yönelik araştırmalar yapılmaya, Türklerin kurduğu büyük devletler ve uygarlıklar gün ışığına çıkarılmaya başlandı. Öte yanda Türk elişi ve sanat ürünleri Avrupa'da değerlenmeye yüz tuttu. Bazı zengin evlerinde Türk odası, Türk köşesi oluşturulur oldu. Lamartine'den Auguste Comte'a, Pierre Lafayette'den Pierre Loti ve Claude Farrere'e kadar bazı ünlü isimler Türkler hakkında övgü dolu yazılar yazdılar. Yabancı dil öğrenen, Avrupa'ya giden Türk aydınları bunlardan etkilendiler. Kendilerinde bir "Türklük bilinci" doğmaya başladı.
Gecikmiş Türk milliyetçiliği, kuşkusuz ki sadece dış etkenlerin dolaylı bir ürünü, bir tür tepki ideolojisi değildir. Ali Engin Oba'nın da değindiği gibi, aynı zamanda, "Osmanlı İmparatorluğumun yıkılmak üzere olduğunun Türk aydınlarınca hissedilmeye başlandığı bir dönemde, bu çöküşü engellemek için aranan çarelerden biri olarak ortaya çıkmış"tır. Kemalizmle ilgili sayfalarda da göreceğimiz gibi, Türk milliyetçiliği, Atatürk ile birlikte ırkçı düşlerden arınmış ve çağdaş bir bağımsızlık ve kalkınma ideolojisine dönüşmüştür.
Doğu Ergil, milliyetçiliğin amaçlarını ulusal ekonomiyi yaratmak, bağımsız bir ulusal devlet yaratmak ve ulusal bir kültür (ortak değer sistemi ve beklentiler) yaratmak biçiminde sıraladıktan sonra şöyle diyor: "Ulus ve ulusçuluk, ne Batı'nın dağınık feodal siyasal ve ekonomik örgütlenişi içinde, ne de Doğu'nun çokuluslu ve çoğu teokratik imparatorlukları bünyesinde gelişebilirdi. Pazar ekonomisinin bu iki yapıyı dağıtıp, bireyleri ve yöresel toplulukları ortak bir ulusal pazar içinde örgütlemesi, ulusal topluluğun oluşumunun temelinde yatan en önemli etmendir."
Milliyetçilik, öncelikle her ulusun kendi yazgısına egemen olma, kendi devletini kurma hakkını içerir. Kurulan devletin daha çağdaş olmasını istemek de bunun doğal uzantısıdır. Ama çok güçlenen bir devletin başka ulusları egemenliği altına almak için harekete geçmesini istemek, artık başka bir milliyetçilik anlayışıyla ilgilidir (Saldırgan milliyetçilik). Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz: Milliyetçilik, aynı topraklar üzerinde benzer koşulları paylaşan insanların, dışa karşı korunma ve dayanışma gereksinmelerini karşılayan bir ideolojidir. Toplum içinde çıkar çatışmalarına alet edildiğinde tutucu, toplumun dışa karşı ortak yararlarını savunmak için kullanıldığında ilericidir. Başka bir deyişle, toplumdaki bir kesimin başka bir kesimi sömürmesini gözden saklamak ve kolaylaştırmak amacıyla kullanıldığında tutucudur; ama o toplumun başka toplumlar veya başka toplumların içindeki bir kesim tarafından sömürülmesine karşı başvurulduğunda ilericidir.