Ey talih! Ölümden de beterdir bu karanlık;
Ey aşk! O gönüller sana mal oldular artık;
Ey vuslat! O aşıkları efsununa ram et!
Ey tatlı ve ulvi gece! Yıllarca devam et!
Bu akşam içiyorum
Keyfime dokunmayın
Çok sarhoş olmalıyım, bana hiç karışmayın
Ne için içtiğimi bilmiyorum
Acaba neye kaldırıyorum bu kadehimi
Bazen aklıma sen geliyorsun, acaba sen misin?
Bunun tek sebebi?
Bak masamıda kurdum
Üzerinde biraz fıstık, biraz çekirdek
Ve içine dünyaları sığdırdığım bir kaç şişe
Canım da çok sıkkın
Aklımda unutamadığım bir kaç anılar
Aklımda unutamayacağım bir aşk ve
Unutamayacağım acılar...
Bak bizim şarkımız çalıyor
Sende dinliyor musun, arada sırada mırıldanıyor musun?
Ağlıyor musun gizlice?
İşte ben şarkımızın şerefine içiyorum...
Bu akşam içiyorum
Öyle yalnızım ki
Oysa bir kaç ay önce her tarafta sen vardın
Oysa bir kaç ay önce ellerimi tutardın gözlerime bakıp
Seni seviyorum der yüreğime akardın
Şimdi ne oldu bize söyle neredesin?
Şimdi benim kadehimde değil kimin kadehindesin?
Bak yudum yudum içiyorum seni
Son yudumumu içince bitecek bu sevgi bitecek bu aşk
Bir avuç toprak olacaksın, bir avuç toprak
Şimdi ölümünün şerefine içiyorum...
Bu akşam içiyorum
Bak mezemde bitmiş
Yerlere düşmüş çekirdek kabukları
Ayaklar altında eziliyor
Tabi yok onun canı, yok onun duyguları
Bizde bir çekirdek kabuğu gibi değil miyiz?
Bizde bir eğlence masasında yiyilip atılmadık mı hiç?
İçi boşalınca serilmedik mi ayaklar altına
Bizde unutulmadık mı?
İşte ben bir çekirdek kabuğunun şerefine içiyorum...
Bu akşam içiyorum
Öyle sarhoş olmalıyım öyle başım dönmeliki
Seni unutmalıyım
Belki koskoca aşkı unutmak kolay olmayacak
Belki dilim nefret etsede kalbim unutmayacak
Belki yüreğimde senin için gizli bir yer kalacak
Ama ben şansımı zorlamalı seni unutmalıyım
Bazen kendime soruyorum
Ne verdin bana bu güne kadar?
Ve neler kopardın ömrümden?
Yüreğimi nasıl çaldın?
Hani aşkın vardı? Hani sevgin vardı?
Hani bu sevgi dünyalara sığmazdı?
Söyle şimdi ne oldu bize?
Ne oldu hayallerimize?
Nerede umutlarım ve sen?
Sadece seni değil benide benden aldın
Şimdi ben senin şerefine içiyorum...
Bak bu akşam içiyorum
Bak yalnızda değilim
Karşımda duruyorsun
Bir elimde kadehim, bir elimde resmin
Ve bakıp bu halime gülüyorsun
Gül, gülde, gülerken de akar insanın gözyaşları
Al bir yudumda sen çek
Korkma sarhoş olmazsın
İçmelisin arkadaş yoksa unutamazsın
Bu son kadehimide senin şerefine içiyorum
Şerefine Şerefsiz...
Ve hayat da gider onun peşinden...
Terk edildiğin yerde öylece kala kalırsın...
Bir sabah uyanırsın ki gözünü açtığın ömür senin ömrün değildir...
Aynada tek parça görünen bedenin, aslında lime limedir...
Nefes diye içine çektiğin, ciğerlerinde parçalanmış aşkının cam kırıklarıdır...
Her sabah ölmeyip neden uyandığına lanet edersin...
Bazen aşk gider...
Önünde bir kadeh rakı, küllükte bir ölüm dolusu izmarit öylece bakakalırsın arkasından...
Kulağın hiç çalmayacak olan telefondadır...
Zaman dursun saatler hiç geçmesin istersin...
Tanrım ne olur gerçek olmasın, ne olur güneş doğmadan geri dönsün, teninde bir başka tenin kokusunu getirse bile dönsün yeter ki Hiçbir şey sormam ona, bu geceyi yaşanmamış sayarım, unuturum yeter ki aşık olmasın...
İçinde durmaksızın çığlık atar dualar...
Ama bazen aşk gider ve o çaresizce yalvardığın Tanrı bile gider peşinden...
Sonra sabah olur, güneş doğar...
Aşkın gelmez bir türlü... Bir gecede değişir ömrün...
O bir türlü inanmak istemediğin kader seninle alay eder gibidir...
Ömrünü adadığın, yıllarını önüne serdiğin aşkın bir gecede bir başka hayata karışmıştır işte...
Bir gecede bir başkasının aşkı olmuştur...
İNANAMAZSIN!
Bazen aşk gider...
Ve sen yıllardır içinde yaşadığın, yürekten valizler dolusu anılarla kendi yalnızlığına taşınırsın... Elin varmaya varmaya boşaltırsın dolapları...
Çekmeceden çıkan her giysi parçası onunla geçirdiğin anıların tarihiyle ağırlaştıkça ağırlaşır...
Onun kollarında geceler boyu cennet uykularına karıştığın yatak, sen giderken utancından bakamaz yüzüne...
Doğmamış bebeğin yerine koyup büyüttüğün cam önündeki o küçük mor menekşe, yapraklarına kondurduğun veda öpücüğüyle büker boynunu...
Valizlerini kapının önüne yığıp, yüzün sırılsıklam son bir sigara için yığılırsın koltuğa... Gidiyorsundur işte...
Aşkını kendi ellerinle bir başka aşka teslim edip...
Ömrünü onun ömrüne, hayallerini onun hayallerine, sevdanı onun sevdasına ekleyip...
Bazen aşk gider...
Ve adresi değişir evinin...
Sesinin tonu değişir, yüzünün rengi...
Yastığının sıcaklığı, yediğin yemeğin tadı uykuların değişir...
Ve rüyaların, her aksam açıp girdiğin kapıdan başka bir sevda giriyordur artık...
Her gün oturduğun koltukta o bakmaya doyamadığın gözlerin ışığında, bir başka sevda oturuyordur...
Yıllardır evinde ağırladığın, masalarına konuk olduğun, hayatlarını paylaştığın dostlarının kahkahaları arasına bir başka ses karışıyordur artık...
Senin gölgene alışkın duvarlar bile çoktan kabullenmiştir yokluğunu...
Her gece uyuduğun yastığa bir başka sevda bırakıyordur kokusunu...
O öpmeye kıyamadığın dudaklarda bir başka sevdanın adı...
Aşkının o tek cennet bildiğin uykularında bir başka sevdanın rüyaları...
Bazen aşk gider ve anılar da gider peşinden...
Siz hiç o yüreğinize sığdıramadığınız aşkınızı bir başka sevda için ağlarken gördünüz mü? Ben gördüm! Kör oldu gözlerim onunla sevdasına ağlamaktan...
Bir alev topu gibi onun için çığlık çığlık yanarken, siz hiç aşkınızın önünde diz çöküp "Bu kadar çok seviyorsan bırakma onu, sana kıyamam ne olur git," diye yalvardınız mı?
Onu bir başkasının kollarında düşünürken siz hiç geceler boyu aklınızı kaçırmamak için kendi kendinize bağırdınız mı?:
"Unut onu, unut onu, unut onu ya da öl! "
içinizdeki o durmak bilmeyen yangının acısını dindirsin diye, kanatıncaya kadar bileklerinizi ısırdınız mı?
Göz yaşları içinde yastığınıza gömülüp her Tanrı'ya sığınmak istediğinizde artık başka bir yüreğe sevdalı olan aşkınızı ondan geri istemekten utanıp dua etmekten vazgeçtiğiniz oldu mu hiç?...
Siz hiç yana sevdiğiniz bir sevgilinin yoluna gençliğinizi serip, güle güle başka bir aşka uğurladınız mı?
Bazen aşk gider!
Ama ölüm gelmez bir türlü...
Ne yapsanız öfke duyamazsınız! Giderken bir kibrit aleviyle ateşe verdiği ömrünün alevleri içinde eriyip giden yüzünüze, silinip giden kokunuza, kül olan yüreğinize dönüp bir kez bile bakmayan o sevdanıza öfke duyamazsınız
Anlarsınız asktır bu, öfkeyi bir türlü yurduna kabul etmeyen...
Vefasız bir unutuşa kurban olsa da, solup yitmeyen...
Hayattan soğutup size ölümü özleten... Ölü bir bedende canlı kalmakta direnen... Anlarsınız aşktır bu...
Bazen aşk gider...
Günler geçer ardından ve aylar...
Bazen de yıllar...
Bebekler büyür, insanlar yaşlanır, insanlar ölür, eşyalar eskir, evler yıkılır, kurur ağaçlar...
Sokakların adı değişir...
Acılar belleğin acımasızlığına teslim olur...
Sevilen unutur, seven yanar.
Bazen aşk gider... Ya da siz gittiğini sanırsınız..
AŞK ADAMISevdanın ne olduğunu asla anlayamayacağını düşünürdü. Sevmek neydi açıklamak isterdi ama olmazdı yapamazdı. Ve her seferinde sevgiyi anlatmaya çalışıp da beceremeyince öyle bir şeyin olmadığına inanırdı. Her aşık oluşunda şiirler yazardı sevgililerine -gerçi onlara sevgili denilmezdi çünkü o hep platonik aşklar yaşardı- Aşkın somut bir şey olmadığının farkına çocukken varamazdı. Bir insan neden illa birini istesin ki diye düşünürdü. Hele bir erkek eğer kendisini çılgınca seven bir kadın varsa neden başkasını bulmak için uğraşsındı.
Çocukken gördüğü her güzel kadına aşık olduğunu sanırdı ama sonradan acı bir şekilde öğrenecekti otla bok arasındaki farkı. Aşkı sakızlardan çıkan yazılarda tanımaya başlamıştı ve öğrendiği ilk İngilizce kelime 'love' olmuştu. 'love is...' diye başlayan bütün cümleleri okumaktı amacı. Yaşıtları gibi çıkartma veya araba resmi için değil aşkın ne olduğunu öğrenmek için sakız alırdı. Sonradan pişman olmayacaktı belki ama aşkı yanlış tanıdığını gözyaşlarını silerken anlayacaktı.
Aşk vardı elbet artık bunu anlayacak kadar büyümüştü ve artık gerçek aşklar yaşıyordu. Şiirler yazıyordu geceleri, defterlerinin her tarafına aşık olduğu kişinin adını yazıyordu. Onu görebilmek için sınıf kapısında bekliyordu ve soğuklara aldırmadan her teneffüs sevgilinin gözlerini arıyordu. Aşk neydi belki bunu açıklayamazdı ama soranlara verecek bir cevabı olurdu her zaman aklının bir yerinde. Yıllardır tanıdığı ve sadece arkadaş olarak gördüğü kişinin diğer arkadaşları arasında özel bir yer kaplamaya başlamasını hissederdi. Sadece ona şiirler yazardı, onunla ilgili hayaller kurardı, geceleri bunalım şarkıları dinlerken. Söylediği her kelimeyi onun duyacağını düşünerek söylerdi ve saçma sapan yalanlar söylerdi sırf muhabbet olsun diye. Sevgilinin saçları ve gözleri süslerdi şiirlerini ve sonra yavaşlardı aşkın şiddeti. Aşkı bir dağa tırmanmaya benzetirdi her zaman. Önce hızla tırmanırsın, soluğun kesilmeye başlar, gün geçtikçe üşürsün ve gittikçe yavaşlayarak zirveye varırsın. Sonra farkına bile varmadan yuvarlanırsın oradan, yeni bir dağa tırmanmak için ayakların aşağıya kayar ve işte yeni bir dağ...
Sonra aşkı biterdi -yani o öyle hissederdi- Yazdığı şiirleri, karşılıksız mektupları okurdu ve gülerdi. O zamanlar ne kadar aptal olduğunu düşünürdü. Bir zamanlar aşk için ölmeli diyen adam o değildi sanki. Aşkı sıradan bir şey gibi görürdü. Ta ki bir başka göz büyüleyene kadar onu. O zaman unuturdu her şeyi. Hani yazdığı şiirler kara saçlı kara kaşlı sevgiliye? Yoklar, yerini çoktan mavi gözlerin derinliğine bırakılmış yazılar alır daha sonra belki de yeşil bir göz, kim bilir. Ve tekrar inanmaya başlar aşk için ölme fikrine. Ve o aşkı da biter öncekiler gibi ve o yine sevmeyi unutur ve tekrar sevdalara yelken açar bu böyle sürüp gider.
O hep platonik sever. Sever de söyleyemez, yazdığı şiirleri kimi zaman okur ama asla ona yazdığını söyleyemez. Her aşık oluşunda mucizeler bekler yani hep o'nu bekler. Saatlerce fal bakar seviyor mu sevmiyor mu diye ve hep seviyor çıkar -zaten sevmiyor çıksa da inanmaz- Ama o bu düşüncelere dalıp sabahı getirince ve o'nu başka ellerde görünce içinden kağıtları yırtmak gelir. Ama bir sonraki sefere inanmak için kaldırır bir kenara. Hep şarkılar söyler; öyle sıradan şarkılar değil, aşk şarkıları, sevgiliye söylenmek istenen aşk şarkıları. Aşkı hep dağa benzetir ya, bir dağdan inip ötekine tırmanmaya başlayınca bazen dönüp bakar tırmanmış olduğu dağlara ve ne kadar heybetli olduklarını düşünür. Asla zirvede kalamamıştır ve hep tırmanacağı en yüksek zirveden inmeyeceğini düşünür. Hayatı boyunca belki de on kez o dağı en büyük dağ sanacak ama her seferinde yanılacak. Ve bir gün ölmeden anlayamayacak hangisi en büyük sevdası, hangisi en güzel aşkı.
Dostlarla paylaşacak acılarını, o'nu başka kollarda görmekten gocunmadığını söyleyecek ama içinde hep aynı şarkı çalacak 'seni kimler aldı kimler öpüyor seni' diyecek ebediyen ve o her zaman yalnız aşık rolünü üstlenecek, baş rolünü oynadığı bu oyunun. Acı acı sövecek, kimi zaman rüzgara kimi zamanda kendi tiyatrosunun senaristi olamayışına... Ve her seferinde aşkını başka ellerde görünce balonunu elinden kaçıran bir çocuk gibi ağlayacaktı ve her aşık oluşunda kumdan kaleler yapacaktı ve sonra insafsız aşıklarca yıkılacaktı. O'nu tanıdığındaysa çok geç olacaktı...
AĞLA
Üzüntünü gizlemeye çalışma. Odana kapan, hatta yorganın altına saklan ve ağlayabildiğin kadar ağla. Ayrılma nedenini anlamaya ve mantıklı bir sebep bulmaya çalışma, tamamen duygularının esiri ol.
SAAT 8:00
SİNİRLEN
Yeteri kadar ağladıktan sonra, biraz daha sakin olup düşünmeye başlayabilirsin. ``Bunu nasıl yapar?'', ``Tüm bunları hak edecek ne yaptın ki?'' ``Sadece sevdin onu!'' ``Onunsa tüm söyledikleri yalanmış!'' Gözyaşlarını boşalttıktan sonra sıra sinirini boşaltmakta. Onun hakkındaki tüm olumsuzlukları düşün ve ona kız, sinirlen!
SAAT 9:00
KAFA ŞİŞİR
Arkadaşların uyanmıştır. Uyuyorsalar bile çok önemli değil. Sen acı çekerken, onların mışıl mışıl uyumaları gerekmiyor. En yakın arkadaşını ara, olanları ve kendini ne kadar kötü hissettiğini anlat. Sana moral vermesini bekle.
SAAT 11:00
ŞİKAYET ET
Anlayışsız ol ve bunun tadını çıkar! Bu durumda nasıl olsa kimse üstüne gelemez, seni daha fazla üzemez. Derslerden, kardeşinden, suların kesilmesinden, alnının ortasında çıkan sivilceden, her şeyden şikâyet et. İçine attıklarını kus. Hazır bahanen de var
SAAT 12:00
ALIŞVERİŞE ÇIK
Yanına bir arkadaşını da alıp alışveriş merkezinin yolunu tut. Alışveriş herkesi rahatlatır. Alacağın küçük bir kalem de olsa, moralini biraz olsun düzeltecek.
SAAT 14:00
BAYIL
Sokakta yürüyen sevgililere iç geçirerek bak. Birlikte gitmeyi planladığınız film afişinin karşısında donup kal. Onunla ilgili aklında kalan son kırıntıları düşün. Ertelemeden düşün ki, bu durumu bir an önce atlatasın.
SAAT 15:00
ŞARKI SÖYLE
``Dünya dönüyor sen ne dersen de, dünya dönüyor fark etmesen de...'' Müzik setinin başına geç ve biraz hareketli parçalar dinlemeye çalış. Kıvrak şarkılara ruhun ``hayır'' dese de, bedenin dayanamaz, bir bakmışsın ayakların ritim tutturmaya çalışıyor...
SAAT 17:00
BAKIM YAP
Aynanın karşısına geçme vakti geldi. Bütün gece uyumadığın ve bütün sabah ağladığın için gözlerin kan çanağı gibi görüyor değil mi? Saç baş bir yerde, böyle de olmaz ki! Hadi canlan biraz, duşa gir, temizlen, çıkınca kokulu kremlerle vücudunu ödüllendir. Onun yüzünden kendini bırakmana gerek yok, sadece onu ve onunla ilgili düşünceleri bırakman yeterli!
SAAT 18:00
MAKYAJ YAP
Şimdi sıra yüzüne biraz renk vermeye geldi. Biraz allık, mükemmel kıvrımlı kirpikler, parlayan dudaklar. İşte şimdi eski haline daha çok benziyor ve çok daha güzel görünüyorsun.
SAAT 19:00
DIŞARI ÇIK
Artık zil çalan karnını doyurmanın vakti geldi. Arkadaşlarınla hoş mekânda kendine bir ziyafet çekmeye ne dersin? Hatta bu yemeği yan sınıfınızda okuyan ve senden hoşlanan şu sempatik çocukla bile yiyebilirsin. Nasıl olsa artık bunu yanlış anlayacak ve kıskanacak biri yok.
SAAT 21:00
UYU
Bir bardak süt içip erkenden yat. Dün geceki uykusuzluğunu üzerinden atman gerekiyor. Çünkü yarın yeni bir gün, yeni bir hayat seni bekliyor, bakalım neler getirecek?
Bu sevdanın dilini ben çoktan kestim yar!
O yüzden her şiirde kangren dizeler,
Her başlık o yüzden kötürüm.
Sustum ben,daha kehanetini içtiğim gün;
Sustum,sana yar dediğim gün
Ne kadar benziyor gibi gözüksekte herkez birbirinden farklı derken çok haklısınız, ama maalesef yaşamımızın bazı devrelerinde hepimiz aynı hatayı yapıp, farklı insanları kendimize benzetmeye çalışmıyormuyuz?
(O yüzden belki, birini sevip de onu kendinize benzetmeye çalıştığınız anda acı çekmeye başlıyorsunuz.)
Kocaman bir kedi gibi yatıyorum bazen gecenin içine.
Ilık bir karanlığın örttüğü evlerdeki ışıklar tek tek sönüyor.
Aniden bir ışık huzmesinden kanatları beyazlanarak bir kuş geçiyor.
Sonra sessizlik...
Öyle durup, ruhumun sessiz karanlığa akmasını, boşalmasını bekliyorum.
Ağır bir yük ruhum bazen bana.
Sandalyenin üzerine atılıvermiş bir gömlek gibi gecenin içine bırakmak istiyorum onu.
İnsanlar birbirinden ne kadar değişik, ne kadar farklı...
Biri diğerine benzemeyen onca insan hayatın içinde sürekli birbirlerine değerek, dokunarak yaşıyor, bazen dümeni kilitlenmiş gemiler gibi çarpışıyor, bazen dağ suları gibi çağıldayarak birbirlerinin içine akıyor, birbirlerine karışıyorlar.
Ne istiyor tanrı bizden?
Küçük bir gezegenin üstünde birbirine benzemeyen altı milyar insan yaratıp, altı milyarına da değişik parmak izleri veren o irade farklılığı neden bu kadar çok seviyor?
Parmak uçlarımız bile farklı, şu küçücük parmak uçları...
Parmak uçları bile benzemeyen insanların, zihinleri, düşünceleri, duyguları, bilincin karanlıklarına saklanmış gizli arzuları, kişilikleri nasıl benzer birbirine?
Eğer duygularımız da parmaklarımız gibi dokunduğu yerde iz bıraksaydı, onların her birinde de diğerlerininkine benzemeyen çizgiler, kıvrımlar, helezonlar görürdük herhalde, herkesi duygu izlerinden tanıyabilirdik.
Belli ki birbirimize benzememizi istemiyor tanrı.
Her birimizin hayata başka bir biçimde değmemizi istiyor.
Başka izler bırakmamızı...
"Farklı olun" diye buyuruyor tanrı, "Birbirinize benzemeyin."
Tanrının yarattıklarıyla, tanrının kitaplarında öğrendiğimiz dinlerin talepleri nasıl böylesine birbirine zıt peki?
Tanrıdan değil, dinden de değil... Ama dini kavrayış biçimimizden kuşkulanmamız gerekiyor sanırım.
Bir şeyi yanlış anlıyor olmalıyız.
Her bir parmak ucunu bile diğerinden farklı yapan tanrının yarattığı bu dünyada, "birbirinize benzeyin" demek tanrının buyruğuna da karşı gelmek olmalı.
Ne yaparsak yapalım, kim ne yaparsa yapsın, birbirimize benzemeyeceğiz.
Tanrıyı ve hayatı anlayabilmek için bu farklılığın amacını anlamalıyız.
Hayata biraz daha yakından bakmalıyız belki.
Hayatı hayat yapan ne?
Buna tek kelimeyle cevap verebilirim:
Hareket.
Hayat, hareketle var olur.
Rüzgarı düşünün...
Esip duran rüzgarı...
O rüzgar, çiçeklerin polenlerini, ağaçların tohumlarını alıp savurur, çiçekler, bitkiler rüzgarla yayılır.
Rüzgar olmasaydı, hava hareket etmeseydi, hayat dururdu, dünyanın bereketi kalmazdı.
Çoğalmak, yayılmak, bereketi sürdürebilmek için insanların da sadece bedenleriyle değil ruhları, zihinleri, duyguları ve düşünceleriyle hareket etmeleri gerekiyor.
Bütün düşünceler ve duygular birer rüzgar aslında.
Dağla ova arasındaki fark suları akıtıp duran.
İnsanlar da bunun için böylesine değişik.
Bizim de dağlar, ovalar, vadiler gibi birbirine benzemeyen ruhlara ve zihinlere sahip olmamız, duyguların bir insandan bir insana hareket etmesini sağlıyor.
Hepimiz birbirimize benzeseydik, düz bir toprak gibi olurduk, suların kımıldamayacağı gibi duygularımız da kıpırdamazdı.
Herkes birbirine benzeseydi kimse kimseyi sevmezdi, aşık olmazdı.
Aşkı, farklılıklar yaratıyor, bunu anlamak kolay.
Tanrı, bize bunu söylemiyor.
"Sevin" diyor.
Ama nasıl?
Bir insanın bir insanı sevmesi kolay mı?
Annemizi, babamızı, kardeşlerimizi, çocuklarımızı; hiç sorgulamadan, kuşkulanmadan, yargılamadan sevebilmemiz için daha doğarken içimize sevgileri konanları severken bile bunca zorlanıp acı çekerken, "başka" birini nasıl seveceğiz?
Dağdan akan su bile nehre karışmadan önce nice kiri, çamuru, çöpü toplayıp taşırken, biz başka birine nasıl "tertemiz," kaygısız, kuşkusuz akacağız?
Ve, tohumları taşıyan rüzgar, nehire karışan su gibi hareketlenip hayatın bereketini taşıyabilmek için öyle bir seveceğiz ki sevdiğimizin yanında en büyük korkumuzu, "ölümü ve zamanı" unutacağız.
Onun yanındayken ölüm bizi telaşlandırmayacak.
Sadece onu düşüneceğiz, sadece onu kaybetmekten korkacağız.
Hatta onu kaybetme korkusu ölüm korkusundan bile büyük olacak.
Birini böyle sevebilmek, ölüm korkusundan kurtulmak ancak kendinden vazgeçerek, kendine duyduğun tüm sevgiyi bir başkasına aktararak olabilir.
Bu, nasıl mümkün ey tanrım? İnsan kendinden nasıl vazgeçer?
Biliyorum, bu mümkün.
Aşk dedikleri, insanların binlerce yıldır şiirlerde, şarkılarda, kitaplarda anlattıkları, her yerde arayıp, her yerde ondan kaçmaya çalıştıkları bu işte.
Tanrının en tehlikeli mucizesi, bir insanın bir insanı sevmesi.
İmkânsız görünen bir gerçek.
Ama bir mucizeyi taşımak o kadar kolay değil.
Tanrının bu mucizesiyle ödüllendirilenler, bir zaman sonra her işaretiyle "ben sizi farklı farklı yarattım" diyen tanrının buyruğuna isyankâr olurlar, sevdiklerini kendilerine benzetmeye uğraşırlar.
Kendine benzemeyeni anlayamaz çünkü insan...
Ve sevdiğin zaman anlamak istersin Ne düşünüyor, ne hissediyor...
Onu kaybetmek korkusu ölüm korkusundan da ağırsa eğer, kendini ölümden korumaya çalıştığın gibi onu kaybetmekten de korumaya çalışırsın...
Her duygu kıpırtısının peşine düşersin.
Bir avcı gibi onun duygularının geçtiği yerlerde iz sürersin, nereye gittiğini, geri dönüp dönmeyeceğini kavramaya uğraşırsın.
Kuruyup yırtılmış yapraklara, ağaç kabuklarına, çamur birikintilerine bakarken görürler seni, bir iz aradığını bilmezler, delirdiğini, hastalandığını düşünürler.
Her yere bakarsın sen Her yere, her ize...
Rüyalarını bile merak edersin, ama insan insana sırdır.
Kimse kimseye benzemez çünkü. Tanrı "benzemeyin" buyurdu.
Kimseyi kendine benzetemezsin, sen kimseye benzeyemezsin.
Sana benzemeyeni sevmek zorundasın, bu da tanrının buyruğu çünkü:
"Sana benzemeyeni seveceksin."
Altı milyar insanın her birini diğerinden farklı yaratan, her birinin parmak izlerini bile değişik değişik yapan tanrı benzerlikten nefret ediyor.
O, bütün düzenini benzemezlikler ve bu benzemezliklerin yaratacağı hareket üstüne kurmuş.
Düzenini bozmaya kalkışanı cezalandırıyor.
O yüzden belki, birini sevip de onu kendinize benzetmeye çalıştığınız anda acı çekmeye başlıyorsunuz.
Mucizeyi bozuyor, onu kızdırıyorsunuz.
Zor olanı yapmanızı istiyor sizden.
Zebraların çizgilerini bile birbirinden farklı çizen tanrı, rüzgar olmanızı, su olmanızı, dağlardan, tepelerden, vadilerden aşmanızı istiyor.
"Sana benzemeyene akacaksın."
Tanrı bizi seyrediyor, onun emrine uyup sana benzemeyeni sevdiğinde mutlu oluyorsun, onun emrine karşı çıkıp sevdiğini kendine benzetmek için uğraştığında acı çekiyorsun.
Zor iş bir insanın bir insanı sevmesi.
Ama en korkuncu, insanın sevdiği birinin acı çektiğini görmesi, acısına bir çare bulamaması, teselli edememesi, onun derinlerinde neler oluyor bilememesi.
İnsan kendi acısını taşır...
Ama sevdiğinin çektiği acı, işte o kendi acından bile çok yaralar seni, tanrıya yakarırsın hatta, "bırak ben çekeyim acıyı, ona biraz sükun ver."
uykusundan kaldırmaya kıyamadığım
bir çocuk yüzü ki;
avuçlarımda kayboluyor parmakları.
sonları hep baştan yitiren yürek
alacasında
bir yenilmişliğin can çekişiyor
biraz korkak, titrek titrek..
Anlamsız Düşler Üzerine Kuruludur Hayat
Hayat Tek Başına Koskoca Bir Yalnızlıktır
Ve Hayat Bazen İntihardır Avuçlarımda Sıktığım
Ve Soluk Almadan Yürüdüğüm Gurbet Kaldırımıdır
Hüzünlerden Bozma Mutlulukları Yaşadığım Bahçedir