BoNcuKK

BoNcuKK

Üye
09.12.2006
Çavuş
1.663
Hakkında

  • AKREP

    Herkes bir akrep olarak dogmayi isterdi inan bana. Güzel gözlerin,
    gururun,
    albeninin temel tasi akrep. Senin kadar hayatina hakim, senin kadar
    yaptigi
    isin arkasinda durabilen kaç kisi kaldi artik. Allah senin soyunu
    eksik
    etmesin. Sen ki, bir bakisiyla buzlari eritebilen, insana senin için
    Ferhat
    olup daglari delmeyi istettirebilen insan. Kim demisse sana fesat diye,
    onlarin hepsi Neyse, yine açtiracaklar agzimi. Senin
    güzel
    gözlerin bile yeter o kiskançlara. Sen görmezden, duymazdan gel o
    fesatlari.

    motive oldum yaaawww

    aynı ben demek akreplerin hepsinin gözleri düzel oluyomuş haa vay beee
#20.04.2008 20:02 0 0 0
  • şoka girdim bunası bişey yaa dirileri bıraktılar şimdide ölüleremi sıra geldi sabır ya rabbi sabir tevbe yarabbi tevbe allah belalarını versin bu dinsiz sapıkların
#16.04.2008 18:24 0 0 0
  • yabunlar hep bizimdi nolmuş böyle talan etmişler noluyo napıyolar anlamış deilim yazık vallahi bi an önce toparlanmaları şart

    eline saglık kardeş allah razı olsun
#04.03.2008 18:29 0 0 0
#28.02.2008 21:47 0 0 0
#28.02.2008 21:46 0 0 0
#25.02.2008 17:00 0 0 0
  • vidyo olarak sunulmasına çok sevindim ben bunu aylar önce yazılı resimli olarak sunmuştum konuyu aglayarak açmıştım bi çok arkadaşımda çok etkilenmisti ben flaş olarak çalışmak istemiştim ama nasip olmamıştı bana düşündügüm şeyi birileri yapmış çok sevindi allah razı olsun eline saglık
#25.02.2008 16:52 0 0 0
  • başım üstüne kardeşim herşey gönlünce olsun tüm sıkıntıların son bulsun saglık sıhhat iş aş eş herşeyin hayırlısını versin rabbim, rabbimden ne istiyosan onu versin rüce rabbim cümlemizin dualarını kabul etsin

    amiinnn
#21.02.2008 23:06 0 0 0
  • En karanlık anlarda ve en tenha yerlerde dahi hep kullarının yanında bulunan gariblerin enîsi ve çaresizlerin çaresi Mevlâ-yı Müteâl'e kâinatın zerreleri adedince hamdediyor; Peygamber Efendimiz'e, Ehl-i beytine ve ashabına, hepsinin hasenâtı sayısınca salât ü selam gönderiyor ve bir defa daha reca hisleriyle ellerimi kaldırıyorum:

    Allahım, Sen her şeyi yaratan yegâne Hâlıksın, benim sahibim ve yaratıcım da Sensin. Bütün mahlukatını rahmetinin tecellileriyle payidar eylediğin gibi bana da merhamet buyur. Ey engin rahmet sahibi ve yegâne merhametli Rabbim!.. Sen her şeyi ihata eden ilminle benim hata ve günahlarımı bilirsin; ne ki, aynı zaman da Sen rahmeti bütün varlığı kuşatan Rahman ü Rahîmsin. Bağışla günahlarımı, affet hatalarımı, kabul buyur tevbemi ve yakarışlarımı...

    Ey kullarını istiğfara sevk eden, sonra da onların tevbeleri kabul buyuran Tevvâb u Rahîm. İşte âsi kulun, günahlarımın ağırlığından iki büklüm haldeyim. Onca kaçkınlıktan sonra bir kere daha Sana döndüm ve bağışlanma diliyorum. Sen perişanlığımı biliyorsun, halimi her an görüyorsun, sürekli yanımda hâzır bulunuyorsun. Ey her günahı yarlığayan Gafûr.. ey hilm ile muamele eden Halîm.. çok şefkatli Raûf.. kendisinden yardım talep edilebilecek yegâne zat Sensin ve ancak Sana tevekkül edilir. Ne olur, göz açıp kapayıncaya kadar, hatta ondan daha az bir süre için de olsa beni nefsime bırakma.

    Ey kendisine yönelip dua edenlerin sesini mutlaka işiten, çağrılarına cevap veren.. ey dergahına sığınıp bir nidâda bulunanlara mutlaka icabet eden Rabbim!.. Şimdiye kadar kim bilir kaç kere dua ettim, Sen hemen niyazlarıma icabette bulundun. Bir fısıltıyla ya da iç seslenişle sana yöneldiğim anlarda dahi beni karşılıksız bırakmadın, lutfunla mukabele ettin. Şimdi bir kere daha Senden dileniyorum: Bendeni ünsünle rızıklandır; gönlüme mehafetini duyur.. ve benim için, dostuna şefkatle davranan, onu hep iyiliklere boğan ve asla yalnız koymayan bir komşu ol.

    Ellerimi indirirken, arz u semayı yüzü suyu hürmetine yarattığın Kainatın İftihar Tablosu Hazreti Ahmed ü Mahmud u Muhammed Mustafa'ya, âline ve ashabına bir kere daha salât ü selam ediyor, iki salât ü selam arasına sıkıştırılmış niyazların reddolunmayacağı ümidiyle dualarımın kabulunü bekliyorum, Rabbim!
#20.02.2008 22:32 0 0 0
#20.02.2008 22:32 0 0 0
  • İnsî Şeytanlar

    Soru: Kur'an-ı Kerim'de insî ve cinnî şeytanlara dikkat çekiliyor ve şeytanların kendi dostlarını fitledikleri ifade ediliyor. "İnsî şeytan" tabiri sadece bir kısım kötü insanları anlatmak için kullanılan bir teşbih midir? Yoksa, bazı kimseler ile şeytanlar arasında bilemediğimiz bir irtibat mı vardır?

    -"Kur'ân okumak istediğin zaman, o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın." (Nahl, 16/98) mealindeki ayet-i kerime, İlahi Beyan'dan tam istifade edebilmenin öncelikle istiâzeye bağlı olduğunu ifade etmektedir. (00.45)

    -Şeytanda herkesi kendisine benzetme gayreti vardır. (02.35)

    -İblis cinlerden idi; Rabbinin emrinin dışına çıktı. (03.33)

    -Şeytana bir fiil isnad etmek doğru değildir; onun yaptığı sadece dürtmek ve günaha sevketmektir. (06.57)

    -İnsanın mahiyetindeki, şeytanı güldüren boşluklar nelerdir? (08.40)

    -Şeytanın en önemli silahı şehevanî duyguları kullanmasıdır. (11.22)

    -Şeytanın da kendine göre bir huzuru ve insibağı vardır. Peygamberlerin ve salih kulların insibağları nuranî olur; şeytanın ve yoldaşlarının insibağları ise zift çalma şeklinde vuku bulur. (14.25)

    -Şeytan bazı insanların damarlarında dolaşıp durur. İblis, sürekli vesveselerini üfler; onun insî borazanları da o üflemeleri sese dönüştürürler. (16.28)

    -Şeytan, bir kısım kimselerin etrafında kötü bir atmosfer oluşturur; orada laubalîlik estirir, batılı tasvir ettirir ve insanın mahiyetindeki şehevî, gazabî duyguları harekete geçirir; böylece ağına düşürdüğü o şahısların bakışlarını bulandırır, başlarını döndürür. (20.27)

    -Şeytanın en büyük hilesi, dostlarına kendisini inkar ettirmesidir. Onlara her çirkinliği yaptırtır; sonra da "Yok, öyle bir şey!.." dedirtir. (21.25)

    -Müşrikler, Peygamber Efendimiz'e komplo hazırlamak için Dârü'n-Nedve'de toplandıkları sırada, Şeytan da Necidli bir ihtiyar kılığına girerek orada yerini almış ve dostlarına yol göstermişti. (25.33)

    -Bundan sonra da Şeytan, bazı yârânlarını mutlaka tahrik edecek ve mü'minlerin üzerine saldırtacaktır. Bugün, bazı kimselerin, inanan insanların dünya çapındaki hayırlı faaliyetlerini görmezlikten gelmeleri ve mü'minlerin bir fenalığını yakalayıp kıyamet koparmak için fırsat kollamaları da Şeytan'ın dürtülerinden dolayıdır. (27.54)
#20.02.2008 21:57 0 0 0
  • Konu: Uğursuzluk
    Uğursuzluk

    Soru: "Tefe'ül" ve "teşe'üm" ne demektir? Dinimizde tefe'ül de teşe'üm ölçüsünde yasaklanmış mıdır; yoksa, tefe'ül bazı esaslarla dengelenmiş midir? Bir insan, tefe'ülde bulunacaksa, kehanet gibi bir yanlışlığa düşmemek için nelere dikkat etmelidir?

    Cevap: "Tefe'ül"; bir kısım hadiseleri uğurlu saymak, onları hayırların başlangıcı olarak görmek ve vakıaları iyiye yormak demektir. Bunun zıddı olan "teşe'üm" ise; bazı nesneleri ve hadiseleri uğursuz kabul etmek, olayları şerre yormak ve sürekli kötü ihtimalleri öne çıkarmak manalarına gelmektedir.


    İslam'da Uğursuzluk Yoktur!..

    Cahiliye'de teşe'üm çok yaygındı. O dönemin insanları hemen her şeyde bir uğursuzluk yanının bulunduğunu düşünür ve çoğu zaman hadiselerden aldıkları sinyallere göre yaptıkları/yapacakları işlere devam eder ya da onlardan vazgeçerlerdi. Mesela; evlerinin çatısına bir baykuş konar ve orada ötmeye durursa, başlarına büyük bir belanın gelmesinden korkarlardı. Kuşların isimlerinden, cinslerinden ve şu ya da bu cihete uçmalarından bir kısım manalar çıkarırlar; özellikle kasden uçurdukları bir kuş, sağa giderse hayra, sola giderse şerre yorarlardı. Ceylan gibi av hayvanlarından sağ taraftan sola doğru geçip gidenlerin uğursuzluğa sebebiyet vereceğine, sol yandan sağa doğru kaçanların ise şans getireceğine inanırlardı. Fal oklarına büyük değer verirler ve ekseriyetle, yapıp edeceklerini bunlara göre belirlerlerdi. O kadar çok uğursuzluk emaresi icad etmişlerdi ki, adeta paranoya ile yatıp kalkar hale gelmiş ve bir korku toplumuna dönüşmüşlerdi. Çoğunluk itibarıyla, ruhî bunalıma girmiş ve vücutlarının kimyası bozulmuş gibi bir hal sergiliyorlardı; sanki duydukları her ses, gördükleri her nesne ve şahit oldukları her hadise onlar için bir vehim kaynağıydı. Uğursuzluk düşüncesi genel telakkilerinin ana çizgisini teşkil etmeye başlamıştı.

    Böyle karanlık bir asrı nuruyla aydınlatan İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtu vesselâm) eşya ve hadiseleri hayırsız saymayı, şundan bundan uğursuzluk çıkarmayı bâtıl addetmiş; hatta teşe'ümün bir noktada şirke varıp dayanacağına dikkat çekmişti. Fakat, tefe'ülü bütün bütün kesip atmamış, onun doğru değerlendirilmesi gerektiğini belirtmekle iktifa etmişti.

    Rehber-i Ekmel (sallallahu aleyhi ve sellem), bir keresinde, "İslam'da teşe'üm yoktur, en hayırlı yorum tefe'üldür." buyurmuştu. Mübarek meclisindekilerden biri, "Tefe'ül nedir ya Rasûlallah!" diye sorunca, Rasûl-ü Ekrem, "(Hadiselerin değerlendirilmesiyle alâkalı) güzel sözdür." şeklinde mukabelede bulunmuştu.

    Allah Rasûlü'nün Hudeybiye anlaşmasında Süheyl bin Amr'ın adını hayra yorması, tefe'ülün en güzel misallerinden biri olarak kayıtlara geçmişti. Anlaşma yapmak üzere Kureyş tarafından gönderilen heyetin başında Süheyl bin Amr'ın olduğunu duyunca, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) uysallık, kolaylık, mülayemet ve yumuşaklık ifade eden "Süheyl" ismiyle tefe'ülde bulunarak "Artık işimiz kolaylaştı!" demişti. Şu kadar var ki, ne de olsa "Süheyl" adı, "ism-i tasgîr" denilen, küçüklük ve azlık ifade eden kelime grubundandı; onun menşei olan "sehl" kelimesi kolaylık manasına gelse de "süheyl" musaggar bir isimdi ve "küçük bir kolaylık", "azıcık yumuşaklık" demekti. Rasûlullah'ın nazarında, bu nüans, orada yine bir kısım problemlerin çıkabileceğinin iması gibiydi. Zaten müzakereler esnasında tam bir sühulet olmamıştı; anlaşma metnine "Muhammedün Rasûlullah" yazılmasına dahi rıza gösterilmemiş, "Seni peygamber kabul etseydik bu anlaşmaya gerek kalmazdı ki!" manasına gelecek beyanlar serdedilmişti. Dolayısıyla, sehl değil, süheyl olmuştu; tam bir kolaylık değil, küçük bir kolaylık ortaya konulmuştu. İşte, Hikmetin Lisân-ı Fasîhi (sallallahu aleyhi ve selem) bir isimden onca mana çıkarmış ve hasıl olacağını umduğu mülayemete "işimiz kolaylaştı" diyerek işaret etmişti.

    Hazreti Rûh-u Seyyid'il-Enâm (aleyhi ekmelüttehaya), tefe'ülden hoşlanırdı; insanların güzel isimler taşımalarını ister, duyduğu o isimlerden güzel manalar çıkarır ve herkesin adının iyi yoruma açık olmasını arzulardı. Bundan dolayı da, Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bazı kimselerin isimlerini değiştirmiş; onları eskisinden daha güzel ve manalı adlarla çağırmıştı. Ezcümle; Gurâb (karga), Harb (savaş), Âsi, Şeytan, Atale (şiddet, sertlik), Şihab (kıvılcım, ateş parçası) isimlerini değiştirmiş; mesela, Şihâb'ı Hişam (mutevazı, edepli), Harb'i Silm (sulh), Muzdaci'ı (yatıp duran) Münbais (kalkıp koşan) yapmıştı. Âsiye (isyankâr, itaatsiz kadın) adından hoşlanmamış, onun yerine Cemîle'yi (iyi huylu, güzel kadın) tesmiye buyurmuştu. Sadece insan adlarını güzelleştirmekle de iktifa etmemiş; Afire (çorak) adını taşıyan bir araziyi Hadire (yeşillik) ve "Şi'b-i Dalâlet" (sapıklık geçidi/alanı) denen yeri de "Şi'b-i Hüdâ" diye isimlendirmişti. Nezâhetin Hülâsâsı Peygamber Efendimiz, daha pek çok insan ve mekan ismini daha güzeliyle tebdil eylemişti.

    Kâinatta Tesadüf Yoktur Ama...

    Günümüzde de bazıları bir kısım rakamları, haftanın belli günlerini, kara kedi, karga ve yarasa gibi kimi hayvanları uğursuz saymaktadırlar. Mesela, bir evin çatısında ya da balkonunda karga öterse, o ev halkından birinin öleceğine veya orada ciddi bir yıkım meydana geleceğine inanmaktadırlar.

    Aslında, kainatta cereyan eden hiçbir hadise manasız değildir. Her nesne ve hadise kendi diliyle bir mesaj vermektedir. Düşüp kırılan bardağın ve devrilen çaydanlığın dahi kendine göre bir manası vardır. Hayatını tevhid hakikatini ikame etmeye adamış Üstad hazretleri, eserlerinde çok defa bu meseleye de dikkat çekmiş; örnek olarak, demir sobasının zahirî bir sebep bulunmaksızın patlayıp parçalanmasını ve matarasının acîp bir tarzda kırılıp çok küçük parçacıklara ayrılmasını anlatarak, bu türlü hadiselerin ihtiyat ve temkin çağrısı sayılması gerektiğini belirtmiştir.

    Evet, çok ince hesaplarla yaratılan ve ayakta tutulan şu kainatta rastlantıya asla yer yoktur. İnsanın ayağına batan bir iğne dahi tesadüfî değildir. Ehl-i dalalet bazı meseleleri tesadüf deyip geçiştirse de, her şey Mevlâ-yı Müteâl'in meşieti ve kudretiyle, bir ilahî plan dahilinde varlık sahasına çıkmaktadır; mülk sahibi O'dur, mülkün bütün tasarruflarının arkasında O'nun yed-i kudreti vardır. Bu itibarla, İslam uğursuzluk düşüncesini reddetmiştir; inancımıza göre, ne bazı rakamlar ne belli günler ne de bir kısım hayvanlar uğursuzdur. Bununla beraber, hadiselerin lisanından anlayan kimseler için hemen her vakıanın bir mesaj ihtiva edebileceği mahfuzdur.

    Dolayısıyla, mevcudatta tesadüf olmadığını düşünerek, hadiseleri "tevil-i ehâdîs" zaviyesinden değerlendirmeye çalışmak makbul sayılsa da, bazı olaylardan kötü manalar çıkararak teşe'üme girmek mahzurludur. Çünkü, bir kısım şeyleri uğursuz sayarak, onların gelecekte mutlaka belli neticeler vereceğine inanmak ve bu zanna bağlanarak hareket etmek bir çeşit kehanettir; -arz ettiğim gibi- böyle bir uğursuzluk düşüncesi dinimizde merduttur. Karga balkona konar konmaz, baykuş ötmeye başlar başlamaz, kara kedi köşede belirir belirmez ve bir bardak düşüp kırılır kırılmaz, "Acaba nasıl bir bela geliyor?" demek ve bir felaket beklemek mü'mince bir davranış değildir. Bu türlü vakıalarla teşe'ümde bulunmak ve ona bağlı bazı hükümler vermek mü'min kimliğine hiç yakışmaz. Her çeşit hayır ve şerrin Allah'ın meşiet ve yaratmasıyla olduğuna inanmak, İslâm akîdesinin temel prensiplerinden biri ve tevhidin gereği olduğu halde, bir sayının, günün, nesnenin ya da hayvanın şanssızlık getireceğine inanmak ve ona bir nevi güç izafe etmek şirke kadar uzanan bir günahtır.

    Kur'an ile Tefe'ül Yapılabilir mi?

    Ayrıca, hem tefe'ül hem de teşe'üm, gayba müteallik bir mesele olduğundan, bunlar sübjektif yorumlardır. Eşyanın hakikatine belli ölçüde vakıf bulunan, tevil-i ehâdisten anlayan ve kainat kitabını iyi okuyan insanlar, hadiselerden bazı manalar çıkarabilir ve onları şahsî hayatları adına uygulayabilirler. Fakat, bu türlü değerlendirmelerini, herkese tamim edecek şekilde objektif fetvalara menat yapamaz ve tefe'üllerine bir kısım hükümler bina edemezler. Evet, herkes için geçerli hükümlerin istinbatı hususunda Din'in temel esasları ile aslî ve fer'î deliller bellidir; bunların haricinde ne rüya, ne keşif, ne keramet ve ne de te'vil-i ehâdis objektif hükümlere mesned olabilir.

    Bu itibarla, nesneleri ve hâdiseleri uğursuz sayıp onları kat'î belaların habercileri gibi görmek çirkin ve din dışı olduğu gibi, onlara güzel manalar yükleyip geleceğe dair söz söylemek ve bu türlü tefe'ülleri objektif hükümlermiş gibi sunmak da bir yönüyle kehanettir ve dinin ruhuna terstir. Dolayısıyla, hem bütün mü'minlerin teşe'ümden mutlaka uzak kalmaları gerekir; hem de te'vil-i ehadisten anlamayan kimselerin, tefe'ül kasdıyla da olsa, hadiseleri bazı manalara yormaları ve bu yorumlarını umuma mal etmeleri asla doğru değildir.

    Bu cümleden olarak; Hak dostları, avamın Kur'an ile tefe'ülde bulunmalarına da sıcak bakmamışlardır. Mushaf'ı rastgele açarak, ilk tevafuk eden yeri okuyup oradan bir ders çıkarma şeklindeki tefe'ülün, işin ehli olmayanları yanlış değerlendirmelere ve ümitsizliğe atabileceğinden korkmuşlardır.

    Nitekim, Nur Müellifi, ehl-i hakikatın, Kur'an ile tefe'üle taraftar olmadıklarını; çünkü, Kur'ân-ı Hakîm'in, ehl-i küfre kesretle ve şiddetli bir tarzda vurduğunu, Mushaf ile tefe'ül eden insanın inkarcılara karşı söylenen sözleri kendi üzerine alıp kalb dağınıklığına ve ye'se düşebileceğini vurgulamıştır. Gerçi, Şah Veliyyullah Dihlevî hazretleri, Cenâb-ı Hakk'a tam teveccüh etmek suretiyle ve belli bir usulle yapılan tefe'ülün bazı kapılar aralayacağını anlatmış, sonra da o usule dair bir kısım kaideler sıralamıştır; fakat, bunu herkese talim etmek ve yaymak doğru değildir. Şayet, insan o işin esaslarını bilemezse, açtığı sayfada münkirler ve münafıklar hakkında nazil olan ayetleri görünce kuvve-i maneviyesi kırılabilir, reca duygusu sarsılabilir ve ruhuna bir panik havası hakim olabilir.

    Uğursuzluk Düşüncesine Karşı

    Diğer taraftan, hem rüyalarla hem de günlük hayattaki hadiselerle alâkalı yorumlarda çok defa te'vil hataları yapılmaktadır. Çünkü, rüyaların ve hadiselerin lisanı, içinde bulunduğumuz âlemin dilinden çok farklıdır. Zâhiren olumsuz hadiselerin manaları, bazen hakikat açısından olumlu olur ve onlar müsbet gelişmelerin işaretçileri sayılır; kimi zaman da çok olumlu görülen olaylar aslında mana itibarıyla olumsuzdur ve onlar da menfi vakıaların alâmetleridir.

    Diyelim ki; evinizin içi suyla doldu. Siz bunu olumsuz görebilirsiniz. Fakat bu, bir seyahate çıkacağınızı, muvakkaten o evden ayrı kalacağınızı ve neticede üzerinize bereket yağacağını ifade ediyor olabilir. Yine; bir binanın yıkıldığını görseniz, te'vil-i ehâdis açısından, o geçici bir sarsıntı demektir. Yangın neticesinde olmayan yıkıntılarda her zaman yeniden filizlenme söz konusudur. Söz gelimi, selin sebebiyet verdiği zayiat kalıcı bir sarsıntıya yol açmaz; o muvakkat bir meşakkatin remzidir. Onun arkasından bolluk ve bereket gelecektir.

    Bu itibarla, rüyaları ve hadiseleri te'vil meselesi de bir nevi uzmanlık alanıdır; herkes o işe kalkışmamalıdır. Kur'an'ın mevzuyla alâkalı ayetlerini ve hadis-i şeriflerin bu konudaki şerhlerini bilmeyen, misal âlemine dair bazı hakikatlerden haberdar olmayan kimselerin te'villerde bulunmaları ve hele onlara bazı hükümler bina etmeleri kat'iyen doğru değildir.

    Hususiyle, kötü unsurlar ihtiva eden rüyaları ve teşe'üme sebebiyet verebilecek hadiseleri başkalarına anlatmak da yanlıştır. Hak dostları rüyaların ve yakazaların başkalarına anlatılmasının bir düğümü çözmek gibi olduğunu, onların ekseriyetle anlatıldıkları ve yorumlandıkları üzere çıktıklarını söylemiş; te'vil adına ağızdan çıkan kelimelerin, bir yönüyle, Hak nezdinde hadiselerin karara bağlanmalarına ve o şekilde meydana gelmelerine sebep teşkil ettiğini belirtmişlerdir. Bu açıdan, bazı rüyalar ve yakazalar salihler arasından ehil insanların değerlendirmelerine arz edilebilecek olsa da, onlar avama hiç anlatılmamalı; hele geçici ve neticesi itibarıyla hayırlı gibi görülse de, herhangi bir menfilik taşıyan rüya ve yakazalar asla dile getirilmemeli, diğer insanların içlerine de bir endişenin dolmasına sebebiyet verilmemelidir.

    Ayrıca, şeytanın, teşe'üme yol açabilecek rüya ve hadiseleri her zaman kullanabileceği de hatırdan dur edilmemelidir. Şeytan, bazen bir baykuşu -gerekirse içine girerek- çekip sizin balkonunuza getirir ve orada saatlerce öttürür. Böyle bir olay karşısında, "Acaba bunun manası nedir?" diyebilir ve şayet işin ehli iseniz, hadiselerin dilinden bir ima çıkarmaya çalışabilirsiniz. Fakat, onu mutlaka başınıza gelecek bir felaketin habercisi gibi görmeniz ve o afeti beklemeye durmanız mü'mince bir davranış değildir. Zaten şeytanın öyle bir hileden maksadı, tansiyonunuzu yükseltmek, ruhunuzda gerilim hasıl etmek, vücudunuzun kimyasını bozmak, sizi ciddi anguazlara sokmak ve hatta psikosomatik rahatsızlıklara sürükleyerek ibadet ü taatinizden dahi alıkoymaktır.

    Öyleyse, teşe'üme açık bir rüya gördüğünüzde ya da nahoş bir hadise ile karşı karşıya kaldığınızda, bunu bir temkin ve ihtiyat çağrısı olarak algılamalı, hemen Cenâb-ı Hakk'a teveccüh etmeli ve "Rabbim, eğer bir belaya istihkak kesbetmişsem ve bu da o belanın bir sinyali ise, gazabından rahmetine sığınıyorum; Sen'in dergahından başka iltica edilecek bir yer bilmiyorum ve Sana yalvarıyorum; ne olur atânla bu kazânı defet!" demelisiniz. Asla paniğe kapılmamalı, çaresizliğe düşmemelisiniz; bilakis, ilahî inayet ve riayetin sizi de sarıp sarmaladığına, Allah'ın kuvvet ve kudretinin her şeyin hakkından geleceğine gönülden inanmalı ve ciddi bir vicdan rahatlığı içinde O'na sığınmalısınız. Rasûl-ü Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz'in, "Hoşunuza gitmeyen bir şey gördüğünüz zaman üç defa sol tarafınıza tükürün, üç kez de 'Euzü billahi mineşşeytanirracim' deyin ve onu kimseye anlatmayın" ikazını hatırlayarak, şeytanın şerrinden usulünce istiazede bulunmalısınız. Selef-i salihînin yaptığı gibi, çokça istiğfar etmeli ve aynı zamanda "Sadaka belayı defeder!" mülahazasıyla bir miktar sadaka vermelisiniz.

    Sözün özü; eşya ve hadiseleri hayırsız saymak, şundan bundan uğursuzluk çıkarmak bâtıldır; hatta teşe'ümün bir derecesi şirke varıp dayanır. Fakat, dinimizde tefe'ül bütün bütün yasaklanmamış, onun doğru değerlendirilmesi ehil kimselere emanet edilmiştir. Rehber-i Ekmel (aleyhissalâtu vesselâm) Efendimiz, "Uğursuzluk düşüncesi bir mü'mini yolundan alıkoymasın. Şayet, sizden biri hoşlanmadığı bir şey görecek olursa, şu duayı okusun: Allahümme la ye'ti bi'lhasenâtı illâ ente, ve lâ yedfe'usseyyiâti illâ ente, velâ havle ve lâ kuvvete illâ bike - Allah'ım, hayırlar ancak Sen'dendir; kötülükleri de sadece Sen defedebilirsin. Yegâne havl ve kuvvet sahibi Sensin, hakiki güç ve kuvvet Sen'dendir." buyurmuştur. Binaenaleyh, bir mü'min, hayır ve şer her şeyin Allah'tan olduğuna şüphesiz inanmalı; bütün işlerinde meşru şekilde sebepleri yerine getirmeli; dinin rehberliğinde ve aklın ışığında kendi üzerine düşen vazifelerini yapmalı ve sonra Allah'a tevekkül ederek neticeyi O'na bırakmalıdır.
#20.02.2008 21:52 0 0 0
#20.02.2008 14:03 0 0 0
  • allah razı olsun kardeş güzel bi yazılım olmuş çok haklı bu dünya zevkinden telaşesinden ne imana ne ibadete ne duaya zaman ayırlmıyoruz herşeyimiz tüketim olmuş müslümanlıga yakışmayan daavranışlar içersindeyiz en çok tüketen ve üretmeyen ülke olur hale geldik noluyo bize biz nefsimize hakim olmıyosak nasıl müslümanız diye biliyoruz israfın önene geçemisak kendimize engel olamıyosak nası insanım diye biliyoruz dünyaya tapar olduk allahımızı başımız sıkışınca anar olduk böyle gitmez toplamalıyız kendimizi ülke olarak peygamber efendimizi (sas)mahcupmu edecez yüzünü agartma zamanı gelmedimi hala kendimize gelelim allah rızası için
#20.02.2008 13:57 0 0 0
  • bebek kokusu dedim bayılırım bebek kokusuna ama aynı zamanda anne kokusu ve toprak kokusuda bambaşkadır cigerlerim bayram ederi bu kokularla en özel kokular bence bu3'ü
#20.02.2008 13:08 0 0 0
  • Nihayetsiz rahmet ve şefkatin sahibi, âlemlerin Rabbi Allah'a, O'nun kainatın simasında cilvelenip duran merhamet tecellileri adedince hamd ü sena; kainata rahmet ve şefkat peygamberi olarak özel bir donanımla gönderdiği Peygamber Efendimiz'e, hane-i saadetinin seçkin fertlerine ve mümtaz yol arkadaşlarına da sonsuz salât ü selam olsun!

    Ey güç ve kuvvetin yegane sahibi olan Yüce Allahımız! Sen Kavî'sin, biz ise Sen'in zayıf, aciz ve muhtaç kapıkullarınız. Zayıf ve acizleri Sen'den başka kim koruyup kollayabilir ve ihtiyaçlarını is'af edebilir! Ne olur, salih kullarını sevindirdiğin gibi bizi de sürpriz lütuflarınla sevindir ve üzerimizdeki nimetlerini tamamla!

    Ey her şeye gücü yeten Rabbimiz! Bize ve yeryüzünün değişik yerlerindeki bütün inananlara, özellikle de gadre, zulme ve haksızlığa uğratılmış mazlumlara dünyada ve ukbada tasa ve elem sebebi olan kötülüklerin hepsini berteraf et!

    Servetine ve şefkatine hudut olmayan Ganiy-yi Mutlak Yüce Mevlâmız! Şayet Sen bizi sevip de muhabbetini gönüllerimize atmasaydın, biz Sen'i asla sevemezdik. -İnşaallah, yüce Zâtını ve hikmetli icrâatını sevilmesi gerektiği ölçüde sevebiliyoruzdur.- Sen'den işte o, kalblerimize vaz'ettiğin ilk sevgi hürmetine mukaddes muhabbetini ve muazzez sevgini şiarımız haline getirmeni ve bir daha da o sevginin gönüllerimizden kayıp gitmesine izin vermemeni diliyoruz. Duamıza icabet buyur, merhametini sinelerimize duyur; servetinin ve şefkatinin tatlı tecellîleriyle de gönüllerimizi doyur!.

    Allahım! Dünyada iman ve marifetle, ötede Cennet ve Cemalullah'la tüllenen âlemlerin sırlı anahtarı, kapısı, o kapı ötesindeki bütün mazhariyetlerin ışıktan vesilesi, hidayet rehberimiz, Efendimiz'e, ehl-i beytine ve bütün ashabına salât ü selam ediyor ve dualarımıza icabet etmeni diliyoruz. Lütfen ve keremen bizi dergahının kapısından eli boş, haybet ve hüsran içinde geri çevirme! Amin!..

#17.02.2008 21:26 0 0 0
#17.02.2008 15:02 0 0 0
  • Laiklik Adına Müdahale Laikliğe Aykırıdır
    Üçüncü olarak, böyle bir tavır laikliğe de aykırıdır. Zira laikliğin temelini, dinin devlete devletin de dine müdahale etmemesi, hattâ devletin din hürriyetini sağlaması prensibi teşkil eder. Bu sebeple, başörtülü bir kızımızın üniversitede ilim tahsili yapması lâikliği yıkmaz; cumhuriyete de demokrasiye de hiçbir zarar vermez. Tam tersine, bunları güçlendirir. Onlar da zaten, dinî inançları gereği başlarını örtmeyi laikliğin, cumhuriyetin ve demokrasinin gereği olarak görüyor ve haklı olarak, hem laikliğin, hem cumhuriyetin, hem de demokrasinin korumaya aldığı din ve vicdan, hattâ düşünce ve düşünceyi ifade hürriyeti içinde mütâlaa ediyorlar. Problemi çözmek isteyenler de meseleye bu açıdan yaklaşıyorlar. Yoksa ne kızlarımız, laikliğe, cumhuriyete, demokrasiye karşı çıkmak için başlarını örtüyor, ne de çözüm arayanlar bunlara karşı olsun diye başörtüsünü serbest bırakmaya çalışıyorlar.

    Bu bakımdan, şayet bazı kimseler başörtüsüne -hangi ad altında olursa olsun- karşı iseler, bunu açıkça söyleyebilmeli; onun neden takılmaması gerektiğini aklî, mantıkî ve ilmî olarak ortaya koymalı ve insanları bu suretle ikna etmelidirler. Bunu yapmaya çalışırken de, kendileriyle tenakuza düşmemeye, ülkeyi kavga ortamına çekmemeye, yakışık almayan protestolara kalkışmamaya ve tepkilerini medenî bir şekilde seslendirmeye dikkat etmelidirler. Yoksa protestolar, ülkeyi kavga ortamına sürüklemeler, darbe hatırlatmalarında bulunmalar, tehditler, yakışıksız üslûplar, ihtilâl günlerine özlem duymalar, fikrî ve ilmî kifayetsizliğin ifadesinden başka bir şey değildir.
    "Baskı Olur" Sözleri Provokasyon Hazırlığı mı?
    Burada, mevzu ile alâkalı olarak önemli bir ikazda bulunmak istiyorum: Şimdiye kadar Türkiye'de, İslâm'da başörtüsünden çok daha önemli olduğu halde hiçbir namaz kılan kılmayana baskıda bulunmadı, Ramazan'da doğruluğu şüpheli birkaç haber çıktıysa da, kimseye oruç baskısı olmadı. Hacca gidenler gitmeyenleri "Siz neden gitmiyorsunuz?" diye sorgulamadı. Her Kurban bayramı öncesi onca menfî yayınla Kurban aleyhinde olunmasına rağmen, hiçbir Müslüman, kurban kesmeyenlere "Neden siz de kesmiyorsunuz?" diye hücumda bulunmadı. Bırakın bunları, içki içen, kumar oynayan, her türlü günahı irtikap edenlere de dindarlar, nasihatta bulunmak dışında bir şey demedi. Kızlarımızın başını örterek okuyabildiği yıllarda hiçbir hadise olmadı. Bundan sonra olacağına da, başlarını örtmeyen kızlarımız dahi ihtimal vermiyor.

    Gerçek bu iken, asıl mağduriyete zaman zaman daha çok dindarlar maruz kalıyorken, başörtüsü serbest bırakıldığında başını örtmeyenlere baskı olur demek, aslında yapılabilecek bazı provokasyonları akla getirmektedir. Önceki dönemlerde şahit olduğumuz üzere, eğer başörtüsü kanunu meclisten geçer -ki, bu kanunu kabul edip etmemek Meclis'in, onu tasdik edip etmemek Cumhurbaşkanı'nın selâhiyeti içindedir- kızlarımız üniversitelerde başörtülü okuma imkânına kavuşursa, ciddî provokasyonlar sahnelenebilir. Belli yerlerde kendilerine çarşaf giydirilmiş bazı vazifeli erkekler, tesettüre sokulmuş bazı vazifeli bayanlar, başlarını örtmeyen kızlarımıza rahatsızlık verebilir; sözlü, hattâ fiilî tacizlerde bulunabilirler. Bu konuda fevkalâde endişeliyim ve rical-i devletimizin bu hususta mesul olanlarının çok dikkatli olması gerektiğine inanıyorum.

    Ayrıca, görüyoruz ki, yıllarca uğraşıp, on binlerce şehid verdiğimiz, onu bitirme yolunda pek çok millî serveti tükettiğimiz, sonunda dünya kamuoyunu da nispeten yanımıza çekerek belli muvaffakiyetler kazandığımız terör belasının asıl merkezleri de başörtüsünün serbest bırakılacak olmasından endişe duymaktadırlar. Çünkü, bu serbestliğin, Güneydoğumuzu teröre zemin teşkil etmekten uzaklaştıracağından, bölge halkını terör örgütünden tamamen koparacağından ve böylece terör örgütünün gücünü bütün bütün kaybetmesine vesile olacağından korkmaktadırlar. Öyle ise, sorumlu mevkiinde bulunan insanlar başta olmak üzere hepimiz, ülkemizin selameti adına bugünlerde her zamankinden daha çok duyarlı davranmak; sağduyu dediğimiz akl-ı selim, hiss-i selim ve mantık dahilinde hareket etmek mecburiyetindeyiz.

    Hâsılı, ülkemizin bir istikrar ve kalkınma ortamını yakaladığı, hattâ Asya, Afrika ve Balkanlar gibi çok geniş bir coğrafyadaki milletlerin şuuraltında var olan tarihî müktesebatı değerlendirebilecek bir konumu ihraz etmeye başladığı, pek çok sahada önünün açıldığı bir zamanda her meselemizi konuşarak, seviyeli bir üslûp içinde ve ülkemizin umumi menfaatlerini dikkate alarak değerlendirmemiz ve çözmemiz elzemdir. Hangi siyasî görüşten ve hangi müesseseden olursa olsun herkese güven kredisi kazandıracak da budur. Yoksa, bu ülkeye bir defa daha çok büyük kötülük yapılmış olur.
#17.02.2008 15:00 0 0 0
  • Fantastik Muhalefetin Bir Değeri Yoktur


    Günümüzde -belki de bir kısım kimselere şirin gözükmek ve fantastik düşüncelerle kendilerini ifade etmek için- baş örtüsünün Kur'an'ın emri olmadığını iddia eden ilâhiyatçılar vardır. Fakat, bu mevzuda Kur'an'ın emri o kadar açıktır ki, tarih boyunca hiçbir müfessir farklı mülâhazada bulunmamıştır. Peygamber Efendimiz ve Sahabe-i Kiram başta olmak üzere, Din'i bugünlere kadar taşıyan ve meselenin mütehassısı olan, on binlerce müfessir, muhaddis ve fakihin yanında, 14 asırlık İslâm tarihinde bütün Müslüman nesillerce ittifakla uygulanabilmiş bir hükme, günümüz ilâhiyatçılarından birkaçının, bazı garezlere bağlı muhalefeti hiçbir değer ifade etmez.

    Meselenin dinî buudu böyle iken kalkıp başörtüsünü farklı adlar altında da olsa başka kaynaklara bağlamak, bu mevzuda tuhaf ve birbiriyle tutarsız iddialar ortaya atmak, gülünç kaçmaktadır. Tesettüre, başörtüsüne bazı mülâhazalarla karşı olan çıkabilir, ama bunun İslâm'da olmadığı iddiası ileri sürülemez. Hele hele, en basit meselelerde bile, aklın ve bilimin icabı olarak işin uzmanına müracaat edilirken, Allah'ın marziyatının, bizden neler isteyip neler istemediğinin ifadesi olan din konusunda rastgele konuşulamaz. Bu, en hafif ifadesiyle gayr-ı aklîliktir, gayr-ı ilmîliktir, had bilmemektir. Dahası, ülkemizde din işlerini tanzimle vazifelendirilmiş Diyanet Teşkilatımız ve ona bağlı çalışan Din İşleri Yüksek Kurulu var; onlar hem bu konuların mütehassısıdır, hem de salahiyet sahibi kılınmışlardır. En azından, onlara müracaat edilmeli ve onların sözleri dinlenilmeli değil midir?
    Dinimiz Bilimle Çatışmaz

    Bu, meselenin bir diğer yanı da şudur: Ülkemizde ilmî ve teknik kalkınmaya hizmet etmesi gerekenler, üniversitelerin din ve inanç değil, bilim yeri olduğunu söyleyerek başörtüsüne karşı çıkıyorlar. Ne yazık ki bunu, bilimi en öne alan insanlar yapıyorlar. Galiba, nasıl bir tenakuz ve çarpıklık ortaya koyduklarının farkına varamıyorlar. Batı'da uzun süren çatışmalar sonunda din ile bilimin arası ayrılmış; Descartes çıkmış, "Buraya kadar bilimin, şuraya kadar da dinin sahasıdır" demiş. Bugün üniversitelerimizde benimsenen de bu. Gerçi böyle bir ayrılık, Müslümanlar olarak bizim inanç sistemimizde de, ilme bakışımızda da, tarihimizde de yoktur. İlim ve din, bizde aynı manânın iki farklı ifadesinden ibarettir. Biri zihnin, diğeri kalbin ışığı olarak görülmüştür. Bu sebeple bizim, Batı'da Rönesans'ın ve ilimlerin gelişmesine zemin teşkil eden, bu gelişmeye dinamikler sağlayan muhteşem bir ilim tarihimiz vardır. İbn-i Sina, Zehravî, Birunî, Harizmî, İbn Heysem gibi bu tarihi dolduran on binlerce ilim adamı, hem çok iyi dindardı, pek çoğu da sufi idi. Din ve ilim, bizim tarihimizde birbiriyle iç içe yer aldı, hiçbir zaman çatışır görülmedi. Dolayısıyla, "Bir insan, dindar ise, dine bağlı ise, başını örtüyorsa, bu insan ilim yapamaz, ilim insanı olamaz" demek; üniversitelerde başörtüsü takmayı üniversitelerin ilim yuvaları olmasına aykırı görmek, bir ilim adamına asla yakışmayan bir tavırdır. Kaldı ki, hepimiz biliyoruz, Galileo da Newton da, Laplace da ve daha pek çokları da dine karşı değillerdi; hattâ içlerinden bazıları ciddi derecede dindardı. Eddington'u nereye korsunuz? Dindar olmakla ilim yapmayı birbirinden ayrı mütâlaa ederseniz, ilim âleminin başının taçlarından olan Einstein'e da muhalefette bulunmuş, din ile ilimden birini kör, diğerini topal yapmış olursunuz
#17.02.2008 14:58 0 0 0