Gönüller Sultanı, sevgi ve hoşgörü aşığı Yunus Emre, XIII. y.y'da yaşamış bir Türkmen dervişidir. Anadolu'da birliğin bozulduğu, Moğol ordularının yakıp yıktığı, insanların umutsuzluğa kapıldığı bir dönemde, şiirleriyle bir sevgi seli oluşturmuş, insanlara manevi huzuru, sevgi ve hoşgörü gibi evrensel değerleri anlatmıştır.
XIII. ve XIV. y.y.'lar Anadolu'nun büyük siyasal çalkantılar geçirdiği dönemlerdir. Bu dönemde Ahmet YESEVİ ile başlayan Türk Tasavvuf Harekatı, aynı dönemde ve aynı bölgede yaşayan Mevlana ve Yunus Emre ile doruk noktasına ulaşmıştır.
YAŞAM FELSEFESİ
Yunus Emre, insanları doğru yola çağıran bir derviş, gerçeğin ardı sıra dolaşan bir mistiktir. Bu gerçek varlığın birliği ve herşeyin Tanrı'dan oluşudur. Kainatta var olan herşey bu görüntü yokken de vardı.
"Ete kemiğe büründüm
Yunus diye göründüm"
dizelerinde anlatmak istediği, bu Tanrısal gerçekliktir.
Tanrı'ya kulluk etmenin asıl amacı, kendini O'na beğendirmek olup, bu da gönülleri kırmamakla, onları onarmakla mümkün olabilir. İnsana gösterilen saygı ve sevgi, bir bakıma Tanrı'ya gösterilmiş demektir.
"Nazar eyle itiri,
Bazar eyle götürü,
Yaradılanı hoş gör,
Yaradandan ötürü"
dizeleri, bu konudaki düşüncelerini ne de güzel ifade etmektedir.
Gönül kırmamalı, hiçbir canlıyı incitmemeli, gönül almalı, büyükl taslamamalı, geçimli olmalı, bilgili olmalı, O'nun üzerinde durduğu başlıca konulardır. herkes ayıbını ve kötülüğünü görebilmeli ve bunları düzeltmek için çaba göstermelidir.
"Bir kez gönül yıktın ise,
Bu kıldığın namaz değil,
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil"
Yunus, dervişlik felsefesini benimsemiştir. Dervişlik, belli kuralları olmayan bir töre okulu, bir insanlık disiplinidir. Derviş olabilmek için duygulardan, kötü düşüncelerden arınmak, ölüm korkusunu yenip, Tanrı ve insanlık yolunda çaba göstermek gerekir. Elde tesbih, dilde dua, herşeyden elini ayağını çekmiş insanlara yakıştırılan bu dervişlik, sonraları ortaya çıkan bir sapmadır. Nitekim Yunus, bu softalara şiddetle karşı çıkmış ve şiirlerinde bunları sürekli yermiştir.
"Dervişlik dedikleri,
Hırka ile taç değil
Gönlünü derviş eden
Hırkaya muhtaç değil
--------------------------
Çeşmelerden bardağın
Doldurmadan kor isen,
Bin yıl dahi beklesen
Kendi dolası değil"
diyerek bağnazlığı ve tevekkülcülüğü, gerçek din düşüncesiyle bağdaştırmamıştır.
Anadolu'nun karışıklık dönemlerinde Horasan'da birçok bilim adamı Anadolu'ya gelmiş ve bu karışık döneme, bir güneş gibi doğmuşlardır. Bunlardan biri de önce Karaman'da yaşayan daha sonra Konya'ya göç edip Mevleviliği kuran Mevlana'dır. Yunus, çağdaşı olan Mevlana'yı şiirlerinde sık sık anmıştır:
Mevlana Hüdavendigar bize nazar kıldı
Anun görklü nazarı gönlümüz aynasıdur.
Yunus Emre, sanıldığı gibi okuma-yazması olmayan cahil bir kişi değildir. Eldeki belgelerin incelenmesi sonucunda, şeyh soyundan olduğu, kendisinin de bu bilgili, mal mülk sahibi aile içinde yetiştiği gibi, Karamanoğulları sarayında hatırı sayılır bir kişi olduğu, Toroslarda yaşayan Türkmenlerin, O'nu "Şeyh" olarak kabul ettikleri anlaşılmaktadır. Karaman Tarihi'ni yazan Şikari de, O'ndan şeyh olarak söz etmektedir.
GÖRÜŞLERİ ve SANATI
Yunus Emre, çeşitli görüşlerini, felsefenin belli kavramalrına ve kurallarına uymasa da, yapıtlarında ortaya koymuştur. Bilim, bilgi, gerçek, Tanrı, ölüm, aşk gibi konularda ki düşüncelerini bir potada eritmiştir. Ermişler aşamasına ulaşmak ve yetkin insan olmak için çalışmış, sonunda da en yüksek aşamaya ulaşmıştır.
Yunus'a göre bilim bir amaç değil, araçtır. Çünkü bilimi kendilerine amaç edinenler, kendilerini dünyanın merkezi sanırlar ve bu bilgileriyle üstünlük taslarlar. Oysa Yunus'a göre, mutlak varlıktan başka varlık yoktur ve bütün var olanlar Tanrı'nın (Mutlak Varlığın) çeşitli görüntülerinden başka bir şey değildir. Kendisine tanıdığı varlık ise sadece bir kurgudur. Gerçek varlığa ulaşma, bu kurgudan kurtulmadır, yoklukta yok olmadır.
Yunus'un öğütlediği töre, mistik ve gerçek yaşamın zorunlu kıldığı çilecilik ve aşktır. İnsan, ateş, hava, su ve toprak olmak üzere dört ögeden oluşur. Bu dört öge, can ile birleşerek birlik ve yücelik kaynağı olur.
Yunus, tevekkülcü anlayışa karşı çıkar. O'nda yaşamın coşkusu ve sevinci görülür. O'na göre insan, sürekli bir değişim içindedir ve buna yeniden doğma denilmektedir. Ölmek de bir bakıma yeniden doğmaktır. Ölmek ve böylece sonsuzda yaşamak "mukadder" olduğuna göre, yaşadığı sürece faydalı işler yapmak; yapıtlar bırakmak gerekir. Ömür, yeryüzünde yaşamak, bu amacın gerçekleştirilmesi için bir araçtır.
Yunus Emre, ulusumuzun değerlerini, görüşlerini yansıtan büyük bir sanatçıdır. O'nun deyişlerinde, geçmişteki kültürümüzün izleri görülür. Bunun yanında, biçim, dil, söyleyiş ve ölçü bakımından da ulusal sanatçımızdır. Dizelerinde yalınlık, arılık, açıklık ve içtenlik vardır. Hiç bir yapmacık öge bulunmaz O'nun şiirlerinde. İçini bütünüyle bize açar, anlaşılmaz birçok felsefe kavramını, çok açık ve yalın bir dille, en anlaşılır bir dille bize anlatıverir.
Yunus'ta halk zevkine yakınlık ve derin bir lirizm görülür. Bu nedenle, halkın içinde yüzyıllar boyunca yaşayagelmiştir. Bir bakıma, tekke şiirinin, dinsel kökenli şiirin de kurucusu sayılabilir. Şiirlerine koyduğu büyük öz nedeniyle, bütün tarikatlarca benimsenmiş, insanlığı saran duygu ve düşünceleriyle, her anlayıştaki insanın en yakın dostu, duygu arkadaşı olmuştur. Tarikatlarla ilgisi olmayanlar da, Yunus'u bu özünden, içeriğinden dolayı sevmişlerdir.
Yunus'un şiirleri incelendiğinde, mesajın, duru bir Türkçe olduğu görülür. Ama bazı şiirlerinde İran, Hint ve Yunan mitolojilerinden gelen terimler, din yoluyla giren bir çok yabancı sözcüler de rastlanır. Bu da, Yunus'un yüksek kültür ve bilgi birikiminin bir göstergesidir. Yabancı sözcüklerle, ya da bazı terimlerle süslenen söyleyişlerinde de doğaldır ve halka yakındır. Yabancı dil ögelerini, yerli yerinde kullanmış olduğundan, yadırganmamıştır.
Söyleyiş bakımından, halkın diline çok yakındır. Halk deyimlerinden yararlanırken; halkın benzetmelerini kullanırken, hiç bir yadırgama görülmez şiirlerinde.
Yunus genellikle hece ölçüsünü kullanmıştır. Zaman zaman da aruz ölçüsünü kullandığı görülür.Abdulbaki Gülpınarlı, O'nun şiirlerinin 66 tanesinin aruzla yazılmış olduğunu belirtmektedir.
Şiirlerinde uyağa fazla önem vermemiştir. Söz gelişi, "baldan", "sözden", "dilden" sözcüklerini uyak olarak kullanırken, O'nun için "den" veya "dan" ekleri ve O'nun yarattığı ses, Yunus için yeterlidir. Bu nedenle uyak anlayışı, özgür bir temele dayanmaktadır.
Şiirlerinde biçim bakımından ya dörtlüklerden oluşan, ya da mesnevi düzenine uyan bir biçim görülür. Dörtlüklerden oluşan şiirleri daha çok koşma türündedir.
Yunus'un temalarında "gurbet" ayrı bir yer tutar, o yıllarda kültürlü din uluları, ulusu aydınlatmak için kentten kente, ülkeden ülkeye dolaşırlardı. Bu nedenle sıla özlemi ve gurbet acısı, her ulunun yüreğinde var olmuştur.
Acep şu yerde var m'ola şöyle garip bencileyin
Bağrı başlı, gözü yaşlı şöyle garip bencileyin.
Yunus Emre sözün gücünü, kudretini çok iyi kavramıştır. İyilik ve kötülüğün sözden geldiğini, ifadesini doğru bulmayan sözün, nelere yolaçabileceğini görmüştür. O'na göre söz, insanları dost da, düşman da eden bir araçtır. İnsanları kırmamak için, iyi ve tatlı sözler söylenmesinden yanadır.
Mevlana gibi Yunus da insana önem verir. Din, tarikat, görünüşte farklı olan yollardır. Hepsinin amacı iyi insan olmak ve insanlık hedefine ulaşmaktır. Yunus aslında, her insanın bir hedefi olduğu inancındadır. Doğduğunda da bazı yüce değerler taşır insan... yaşamı boyunca toplum onu baskı altında tutar ve kendi istediği yöne götürür. Bu baskıdan kurtulup özgür olmak, ancak "tarikat" ile olur.
Yunus bilgilidir, usta bir sanatçıdır. Sözün değerini bilir, şiirin nasıl söyleneceğini nağme gibi işler. Bir derviş olarak, insanlık anlayışının en yüce noktasına erişmiştir. Bununla birlikte, dünyadan kopmaz. Dünya, güzellikleri, dağları ve ovaları, bitki ve hayvanlarıyla O'nu hep çekmiştir. Yunus'un şiir ve ilahilerini içine alan iki eser, bizlere ulaşabilmiştir. Bunlar Yunus Divanı ve Risalet-ün Nushiyye adlı eserlerdir.
Yunus bütün şiirlerini "meleklerde bilmez ola" dediği, insan üstü, şairler üstü bir perdeden söylemiştir, deha perdesinden seslenmiştir. Her şeyi ancak Yunus'un söyleyebileceği kudretle söylemiştir. O'nun için ister Tarikat'tan, Şeriatten veya Hakikatten dem vursun; ister Tanrı'yı, doğayı, güzelliği veya insanlığı anlatsın; O, şiirlerin hepsinde Yunus'tur. Türk sofilerinden hiç kimse, O'nun söyleyiş makamına çıkamamıştır.
Karşıyaka Ortaokulu'nda ve İzmir Atatürk Lisesi'nde başladığı orta öğrenimini İstanbul Işık Lisesi'nde tamamlayan Atilla İlhan ,İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde sürdürdüğü öğrenimini yarıda keserek Paris'e gitti;bir yıl sonra yurda döndü.1951'de yeniden Paris'e gitti ve iki yıl kaldı.Yurda dönüşünde çeşitli dergi ve gazetelerde çalıştı.Ali Kaptanoğlu takma adıyla film senaryoları yazdı;yönetmen yardımcılığı yaptı.1962'de bir kez daha gittiği Paris'te üç yıl kaldı ve Fransız edebiyatından çeviriler yaptı. 1965'de İzmir'e yerleşti.1968'de girdiği "Demokrat İzmir" gazetesinde başyazar ve genel yayın yönetmeni oldu. Daha sonra bir yayınevinin danışmanlık görevinde de bulunan Atilla İlhan ,Yeni ulus,Yeni Ortam, Dünya ,Milliyet gibi gazetelerde yaptığı fıkra yazarlığının yanı sıra ,televizyon dizi programları için toplumsal sorunları irdeleyen senaryolarda yazdı. 1984'de "Sanat Olayı" dergisini yönetmeye başladı. "Balıkçı Türküsü" adlı şiiri ile CHP şiir yarışmasında ödül alan Atilla İLHAN ününün yaygınlaşmasıyla ilk düz yazı denemelerine başladı.
ŞİİR KİTAPLARI
İlk şiirlerini topladığı 'Duvar' adlı yapıtında ,toplumcu-gerçekçi bir dünya görüşüyle ,İkinci Dünya Savaşı yıllarında ,Anadolu insanının acı ve bunalımlarla örülmüş yaşantılarından kesitler sundu.Halk şiirleriyle toplumcu-gerçekçi şiirin bileşimini kurarak ,yerli renklerden kopmadan belirli tiplerin canlı ve küçük öykülerini destansı bir hava içinde , coşkun bir duyarlık ,sağlam bir imge düzeni ,işlek bir dil ve akıcı bir anlatımla işledi.
'Sisler Bulvarı'nda toplumsal konulardan çok bireysel yaşantıları dile getirdi.Bir anlamda ,bir başkalaşmanın ürünlerini kucaklayan Sisler Bulvarı'nda bunaltı,
umutsuzluk,yalnızlık,yolculuk ve aşk konuları ön sırayı alırken ,özgürlük, insan sevgisi,barış ,kardeşlik,vb. konular biraz olsun geriye itildi;ama sıcak bir içtenliğe yaslanan anlatımı ,uyumlu bir söyleyiş ve işlek bir dille örtüşerek lirik bir havaya büründü.
'Yağmur Kaçağı'nda gereksiz uzatma ve betimlemelerden uzaklaşarak ,duru ve yalın bir anlatıma ulaştığı görüldü.
'Ben Sana Mecburum' adlı yapıtında kümelenen şiirlerinde de karamsarlık, tedirginlik,yabancılaşma ana konular olarak ön planda yer aldı;ama ses ve imge düzeni daha yetkin ve daha çarpıcı düzeye ulaştı.
'Bela Çiçeği'ndeki bazı şiirlerinde eski şiirin sesini ve biçimlerini çağdaş bir özenle geliştirmeye çalıştı.
BEN SANA MECBURUM
Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum
Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur?
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun
Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Birkaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu
Fatih'te yoksul bir gramofon çalıyor
Eski zamanlardan bir cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun
Belki haziran da mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
Kötü rüzgar saçlarını götürüyor.
AZİZ NESİN
Gerçek adı Mehmet Nusret olan Aziz Nesin , Kuleli Askeri Lisesi'nden sonra girdiği Harp okulu ile Fen Tatbikat Okulu'nu bitirerek subay oldu.Öğrenimi sırasında iki yıl Güzel Sanatlar Akademisi'nde okudu.Subaylık görevini Anadolu ve Trakya'da yapan Aziz Nesin , 1939'dan sonra Sedat Simavi'nin Yedigün dergisinde yayımlamaya başladığı şiir ve yazılarında asker olduğu için öz adını kullanmak istemediğinden çeşitli değişik takma adların yanı sıra
babasının adı olan Aziz Nesin'i kullandı ve bu adla tanındı.
"Arkadaş Hatırına" adlı ilk öyküsünü Ankara'daki Millet Dergisinde yayımlanan Aziz Nesin, üsteğmen rütbesindeyken ,1944'te ordudan ayrıldı.
Bundan sonra da Aziz Nesin imzasıyla Millet ve Yeni Adam dergilerinde öyküler yayımlamayı sürdürdü. İstanbul'a gelerek bir süre bakkallık ,muhasebecilik gibi işlerle uğraştı,sonra Yedigün dergisinde ve derginin başka bir yayını olan Karagöz'de çalıştı.
1946-1950 yılları arasında Yeni Baştan adlı siyasal tartışma gazetesini kurdu.İlk öykü kitabı Geriye Kalan da aynı dönemde yayınlandı.Bu gazetelerde çıkan yazılarından dolayı çeşitli kovuşturmalara uğradı ,hapis cezaları aldı.İşsiz kalması üstüne basından ayrılarak kitapçılık ve fotoğrafçılıkla uğraştı.
1976'da yoksul ve kimsesiz çocukların yetiştirilip eğitilerek yaşama kazandırılması amacıyla ,geliri kitaplarının kazancıyla sağlanacak olan Nesin Vakfı'nı kurdu.Gene bu vakıf adına Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı'nı çıkardı.
Yetmişe aşkın yapıtıyla Türk edebiyatının yurt içinde ve dışında en çok okunan yazarlarından olan Aziz Nesin'in çeşitli yapıtları otuz kadar ülkede sahnelenmiştir.
ŞİİR KİTAPLARI
Sondan Başa
Sevgiye On Ölüme Beş Kala
Kendini Yakalamak
Bir Aşk Var Bir de Ölüm
BEHÇET NECATİGİL
Kabataş Lisesi'ni ve Yüksek Öğretmen Okulu'nun Türk Dili Edebiyatı Bölümü'nü bitiren Behçet Necatigil , Kars Lisesi ,Çelikel Lisesi ile Kabataş Lisesi'nde edebiyat öğretmenliği yaptı.1960'da başladığı İstanbul Eğitim Enstitüsü'ndeki öğretmenlik görevinden 1972'de emekliye ayrıldı.Yaptığı kitap çevirilerinin yanı sıra Türkçe'ye radyo oyunları da kazandıran Behçet Necatigil'in kendiside bu alanda ürün verdi.Ölümünden sonra ailesi tarafından Necatigil Şiir Ödülü kondu.
ŞİİRLERİNİN ÖZELLİKLERİ
İlk şiiri 1935'de Varlık Dergisi'nde yayımlanan Behçet Necatigil ,günlük yaşamın her an karşılaşılabilen olaylarını yalın ve akıcı bir dille şiirleştirdi.
Ev içi ,çarşı , park , vb. yerlerdeki gözlemlerini içe dönük kişiliğinin duyarlılığıyla pekiştirerek kendine özgü bir şiir yolu açtı.Hemen bütün şiirlerinde söz konusu konuların ağır bastığı söylenebilir.Bu şiirlerin çıkış noktası ,ozanın kendi yaşam deneyimleri ve birikimidir.İlk üç kitabındaki şiirler
Garipçilerin söyleminden izler taşımasına karşın ,özgün Necatigil şiirinin yapısını ortaya koyarlar.Necatigil'in şiiri ,akılcı bir duyarlığın belirlediği
,dolayısıyla yaşamı yargılayan bir söylemin oluşturduğu şiirdir.Kullanılan sözcükleri en aza indirgeyerek ve çağrışımlarla yükleyerek yazma onun şiir yönteminin temelini oluşturur.
BAŞLICA YAPITLARI
Kapalı Çarşı (1945)
Çevre (1951)
Evler (1953)
Eski Toprak (1956)
Dar Çağ (1960)
Yaz Dönemi (1963)
Divançe (1965)
İki Başına Yürümek
Zebra (1973)
Kareler Aklar (1975)
Beyler (1978)
Söyleriz (1980)
BARBAROS MEYDANI
Biliyorum ,ayıp ve manasız
Ama peşlerinden gidiyorum
Gezmeye çıktıları vakit
Ana kız.
Utanır da belki
Anasının sırtındaki
Yeldirmeden
Kız bir adım önde gider
Sezdirmeden.
Beşiktaş'ta Barbaros Meydanı
Sağı anıt,solu türbe
Ortası kare şeklinde
Parkıdır yoksulların
Bilhassa yaz ayları.
Fidanların ,mezarların önünde
Yontulu taşlar çepçevre
Yer yer banklar konulmuş
Meydana dolmuş millet
Sıra sıra oturmuş.
Ah genç kız kalbi,
Sıralara bakar elbet.
Meydanın ilersi deniz kıyısı
Karaya çekilmiş kayıklar,
İskele gazinosu yanda
Sulara dökülmüş ışıklar
Üsküdar şu karşısı...
En gürültülü şarkılar
Çalarken plakta
Onlar orda oturur
Denize bakarlar.
Avunmaya muhtaç bu gençlik
Ey kız anası ihtiyarlar
Ey denizlerden esen serinlik.
CAHİT KÜLEBİ
Sivas Lisesi'nden sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü'nü (1940) İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu öğrencisi olarak bitiren Cahit Külebi ,Antalya Lisesi ,Ankara Devlet Konservatuarı ,Ankara Gazi Lisesi gibi okullarda edebiyat öğretmenliği ,Milli Eğitim Bakanlığı müfettişliği yaptı,
Kültür ataşesi ve öğrenci müfettişi olarak İsviçre'de bulundu.Yurda dönünce önce kültür müsteşar yardımcısı ,sonra da Milli Eğitim Bakanlığı başmüfettişi olarak çalıştı.1972'de emekli oldu.1976'da getirildiği Türk Dil Kurumu genel yazmanlığı görevini 1983'e kadar sürdürdü.
ŞİİRLERİ
İlk şiirleri Nazmi CAHİT takma adıyla Gençlik dergisinde çıkan,daha sonra Varlık ,Sokak ,Söz ,İnsan,Yaratış ,Oluşum ,vb. dergilerde sürekli şiirler yayımlayan Cahit Külebi yeni şiirin olanaklarıyla geleneği ustaca birleştirmeyi halk kültürü kaynaklarından soylu ama yalın imgeler çıkarmayı başardı.Adamın Biri'nde topladığı şiirlerde yurt gerçeklerini ,kırsal kesim insanının acılarını, tasalarını ,öfkelerini ,sevinçlerini ,özellikle yarım ve iç uyaklar da kullanarak yalın ve içten bir dille şiirleştirdi.Rüzgar'da kentlerin karmaşık yapısında sıkışıp kalan ,arayışlar içinde olan insanların duygularını ,düşüncelerini ,eğilimlerini bir türkü tadında yansıttı.
Atatürk Kurtuluş Savaşı'nda adlı uzun şiirinde ,Atatürk ve Kurtuluş Savaşı'nı halk şiiri geleneğine yaslanan duyarlı ve destansı bir dille anlatan Cahit Külebi, Yeşeren Otlar,Süt gibi yapıtlarında şiir dünyasını daha da derinleştirerek değişik bir anlatıma ulaştı.
Sağlam bir gerçekçilik temeline oturttuğu şiirlerinde sözcükler arası çağrışımların ilgisini önce dizelere,sonra da şiirin bütününe yayarak anlamlı ve iletisi sağlam şiirler verdi.
BAŞLICA YAPITLARI
Adamın Biri
Rüzgar
Yeşeren Otlar
Şiirler
Atatürk Kurtuluş Savaşı'nda
Süt
Yangın
DOSTLARA TÜRKÜ
Dostlar bilin ki burada
Bir fakir Cahit Külebi
Garaja çekilmiş hurda
Paslanmış kamyonlar gibi
Bekler durur Ankara'da.
Ne kadın, ne aşk, ne kumar
Ne çalışmak, akşama dek;
Yüz vermez oldu sokaklar
Bir bardak su, biraz ekmek,
Yaşa yaşadığın kadar!
Gel be dünyalık hevesim
Sokul bir parça yanıma!
Toplasalar çıkmaz sesim
Bütün kızları başıma,
Gelmez elimi süresin.
Hasreti yeşerten, ufak
Ufak esen mavi rüzgâr
Nerde rüyalı ve uzak
Bildir gezdiğim tarlalar!
Dul bir kadın kadar sıcak!
CAHİT SITKI TARANCI
Ortaöğrenimini Galatasaray Lisesi'nde tamamlayan Cahit Sıtkı Tarancı,Mülkiye Mektebi'nde başladığı siyasal bilgiler öğrenimini Paris'te sürdürmek üzere Fransa'ya gitti ,ama İkinci Dünya Savaşının patlaması üzerine Türkiye'ye döndü.Çeşitli kuruluşlarda çevirmen ve memur olarak çalıştı.1945'de yakalandığı hastalığın tedavisi için götürüldüğü Viyana'da vefat etti.
ŞİİRİNİN ÖZELLİKLERİ
İlk şiirleri 1930'dan sonra Muhit ve Servetifünun dergilerinde çıkan Cahit Sıtkı Tarancı ,bu şiirlerinde ,aradığı yolu bulmuş bir sanatçı niteliğindedir.Dönemin bunalımlı koşulları içinde birçok ozanın yöneldiği yaşama sevinci ve buna koşut olarak ölüm korkusu,onun ilk şiirlerinden başlayarak hemen bütün şiirlerinde yer aldı.Toplumsal koşulların içinde bunalan insanın bireysel gerçekliğini anlatan 1930 ve 1940 yıllarının ozanlarından,toplumsal sorunları ikinci plana atmasıyla Garipçilerden,ilk şiirleriyle birlikte ortaya koyduğu ve daha da geliştirerek ,ince bir duyarlığa ulaştırdığı lirizmiyle ayrıldı.
Bilincinde, belki de bilinçaltında yer etmiş olan ölüm duygusunu ,yaşama sevgisini temel alıp şiirleştirerek dengeledi.Bu bakımdan Cahit Sıtkı Tarancı'nın ölümü konu alan şiirlerinde bile yaşama bağlılığı anlattığı söylenebilir.
Şiirinde dil ,biçim ve güzelliği amaçladı.Döneminde toplumsal çalkantılardan ve olaylardan pek etkilenmedi ve şiirinde yansıtmadı.
Dizeye önem verdiği kadar ,şiir bütününün sağlam bir yapı oluşturmasını da amaçladı.Hece ölçüsünü kullandığı şiirlerinde ,bu ölçünün olanaklarını en iyi biçimde değerlendirdi,ancak heceyi halk şiirinin sesinden çok,özgün bir şiir sesi yaratmada araç olarak kullandı.Fazlalıklardan arınmış ,tümce yapısı sağlam şiir diliyle ,Türkçe'yi en iyi kullanan ozanlar arasında yer alarak dönemini etkiledi.
YAPITLARI
Ömrümde Sükut
Otuz Beş Yaş
Düşten Güzel
Sonrası
Bütün Şiirleri (Asım Bezirci)
DESEM Kİ
Desem ki vakitlerden bir nisan akşamıdır
Rüzgarların en ferahlatıcısı senden esiyor
Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini
Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim
Senden kopardım çiçeklerin en solmazını
Toprakların en bereketlisini sende sürdüm
Sende tattım yemişlerin cümlesini.
Desem ki sen benim için,
Hava kadar lazım,ekmek kadar mübarek
Su gibi aziz bir şeysin
Nimettensin,nimettensin!
Desem ki...
İnan bana, sevgilim inan.
Evimde şenliksin,bahçemde bahar;
Ve soframda en eski şarap.
Ben sende yaşıyorum,
Sen bende hüküm sürmektesin.
Bırak ben söyleyeyim güzelliğini,
Rüzgarlarla,nehirlerle,kuşlarla beraber.
Günlerden sonra bir gün
Şayet sesimi fark edemezsen,
Rüzgarların,nehirlerin,kuşların sesinden
Bil ki ölmüşüm.
Fakat yine üzülme,müsterih ol;
Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini,
Ve neden sonra,
Tekrar duyduğun gün sesimi gök kubbede,
Hatırla ki mahşer günüdür,
Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum.
NAZIM HİKMET RAN
GALATASARAY Lisesi ve Numune Mektebi'nde okuduktan sonra ,girdiği Heybeliada Bahriye Mektebi'ni bitirerek deniz subayı olan Nazım Hikmet , Hamidiye kruvazörü güverte subayı oldu.Ancak bu sırada hastalanarak sağlık kurulu raporuyla mesleğinden ayrılmak zorunda kaldı.Aynı yıl ,Kurtuluş Savaşı'na katılmak amacıyla ,Anadolu'ya geçti.Kısa bir süre Bolu Lisesi'nde öğretmenlik yaptıktan sonra Batum yoluyla SSCB'ne gitti.Moskova'da iktisat ve toplumbilim okudu,Rusça öğrendi.
1924'de yurda döndükten sonra serbest ölçüyle yazdığı şiirlerinde toplumsal sorunları işlemeye başladı. Aydınlık dergisinde yayımlanan bazı şiirlerinden dolayı hakkında kovuşturma açıldığını öğrenince SSCB'ne geçti.Yapılan yargılama sonucu mahkum edildi. 1928'de çıkan genel af yasasından yararlanarak geri dönerken, pasaport yasasına aykırı davranmak suçundan kısa bir süre Hopa cezaevinde
tutuklu kaldı.Tutuklu olarak getirildiği Ankara'da serbest bırakıldıktan sonra İstanbul'a yerleşerek çeşitli gazete ve dergilerde çalışmaya ,sinemayla uğraşmaya ve şiirleriyle oyunlarını yayımlamaya koyuldu.
YAPITLARININ ÖZELLİKLERİ
Nazım Hikmet'in şiiri ,ozanın yaşamı boyunca biçim ve içerik olarak gelişmiş ve değişmiştir.1914'den başlayarak ,SSCB'ne gittiği 1921'e kadar süren dönemde yazdığı ilk şiirleri biçim ve içerik bakımlarından,dönemin şiir özelliklerini taşır.Genellikle kıta biçimini ,sarmal ve çapraz uyağı kullanır; hemen tüm şiirlerinde önemli bir yer tutan uyak bağımlılığı,uyağın
yardımıyla yaratılan ritim ,bu dönem şiirlerinin en belirgin biçimsel özelliğidir.Hece ölçüsünün başarıyla kullanıldığı bu şiirlerde duyarlığın egemen olduğu ulusal konularla romantik aşk konusunu işlemiştir.
Gelenekle hiçbir zaman bağını koparmayan Nazım Hikmet bu dönem şiirlerinde Divan ve Halk şiirinin deyiş özelliklerinden yararlandı.
BAŞLICA YAPITLARI
Güneşi İçenlerin Türküsü
Sesini Kaybeden Şehir
Gece Gelen Telgraf
Kurtuluş Savaşı Destanı
Dört Hapishaneden
Memleketimden İnsan Manzaraları
YAŞAMAYA DAİR
Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuarda insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
Yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Bugün Pazar
Bugün pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün
bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldamadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karim.
Toprak, güneş ve ben...
Bahtiyarım...
ORHAN VELİ KANIK
Ankara Gazi Lisesi'ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde bir süre okuyan ,ardından da PTT genel müdürlüğünde çalışan Orhan Veli Kanık ,ilk şiirlerini 1936'da Varlık dergisinde Melih Cevdet ve Oktay Rifat'ın şiirleriyle birlikte yayımlayarak dikkati çekti.
Varlık'ta çıkan şiirleri birbirine karşıt tepkiler doğurdu;Nurullah Ataç,Orhan Veli,Melih Cevdet ve Oktay Rifat'taki şiir yeteneğini sezip ,gelenekten tümüyle ayrı bir şiir anlayışını ortaya koyan bu ozanları desteklerken,eski şiir geleneğine bağlı olanlar onları alay ve küçümsemeyle karşıladılar.1941'de
Üç arkadaş ortak bir yapıt olan Garip'i yayımladı.Orhan Veli,yedek subaylığından sonra ,Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu'nda memurluk yaptı.Bu görevinden ayrıldıktan sonra Yaprak dergisini çıkardı.Ölümünden sonra ,arkadaşları dergiyi Son Yaprak adıyla,tek yaprak olarak yayımlayıp kapattılar.
ŞİİRLERİ
Orhan Veli'nin şiir yazmaya başladığı yıllarda ,Türk şiirinde ,özellikle toplumsal sorunları ,doğalcı anlatım biçimiyle ve serbest nazımla dile getiren toplumcu ozanların şiirleriyle ,eski hececi şiirin giderek yozlaşan şiirleri yürürlükteydi.Her iki şiir anlayışının da ortak özelliği ,duyarlıktan çok aşırı duygusallığa yönelerek "şairane"yi ön plana alıp yazmalarıydı.
Orhan Veli ilk şiirlerinde Milli Edebiyat anlayışının evrimleşmesiyle oluşan,Beş Hececiler ile yaygınlaşan şiir anlayışından ayrılmadı.Bu şiirler hece ölçüsünün kurallarıyla yazılmıştı.Daha sonraki şiirleri kadar yaşamla içli dışlı olmayan bu şiirlerde dil,günlük konuşma dilinin yakınındadır,ama aynı değildir.
YAPITLARI
Garip
Vazgeçemediğim
Destan Gibi
Yenisi
Karşı
AĞACIM
Mahallemizde
Senden başka ağaç olsaydı
Seni bu kadar sevmezdim.
Fakat eğer sen
Bizimle beraber
Kaydırak oynamasını bilseydin
Seni daha çok severdim.
Güzel ağacım!
Sen kuruduğun zaman
Biz de inşallah
Başka mahalleye taşınmış oluruz.
ANLATAMIYORUM
Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz
Göz yaşlarıma ,ellerinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var ,biliyorum,
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım ,duyuyorum;
Anlatamıyorum.
SABAHATTİN KUDRET AKSAL
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitiren ,Sabahattin Kudret Aksal,İstanbul'da çeşitli öğretim kurumlarında felsefe öğretmenliği Çalışma Bakanlığında iş müfettişliği ,İstanbul Belediyesi Müfettişliği,Belediye Konservatuarı ve Şehir Tiyatroları müdürlüğü gibi görevlerde bulundu.1977'de emekli oldu.
ŞİİR ANLAYIŞI
İlk şiiri Varlık dergisinde yayımlanan Sabahattin Kudret Aksal,öykü ve tiyatro dalında da yapıtlar ortaya koymuştur.İlk şiirlerinde özellikle Orhan Veli ve Cahit Sıtkı Tarancı'nın etkileri görülür.
Günlük yaşamdan verdiği kesitlerle yaşamı şiire geçirmeye çalışan ozan ,kendi "kaygılarını" , "yüreğindeki tatsızlıkları" anlatır;çevredeki insanların acıklı durumunu dile getirir.
Yaşamı "sürgit yanlış" sayan,bu yüzden şiirini yalnızlık,sakin yaşama ,gemiye binip düşsel bir evrene gitme gibi konular çevresinde geliştiren Sabahattin Kudret Aksal, bir konuşmasında "Şiir ne yargılar,ne açıklar.Sadece bir izdüşümü saptar,okura o izdüşümünü vermek ister(...)" demiştir.
Simgeye pek yaslanmayan ,ama yalın imgeleri ustaca yaratan Aksal, "şiirde aradığı başlıca ölçütlerden birinin ezgisel bir aydınlık" olduğunu açıkça belirtmiş ,şiirde dilin kullanımıyla sağladığı etkileyici anlatımı,öykü ve oyunlarında da sağlamaya çalışmıştır: "Şiir düz yazımsal da olabildiğine göre, neden bir öykü şiirin ta kendisi olmasın , şiire çok yakın olmasın!".Öykülerinde de kişisel yaşantılardaki küçük mutlulukları ,yaşama sevincini,gözlem ve ayrıntı zenginliği içinde tasarlanmış bir düşsel yaşama temel yapmaya çalıştığı görülür.
BAŞLICA YAPITLARI
Şarkılı Kahve
Gün Işığı
Duru Gök
Zamanlar
Bir Zaman Düşü
Buluşma
Elinle
Çizgi
Eşik
AŞKA BENZER
Aşka benzer bir duygu uyanmaya görsün içimde
Dağılır gider kaygılarımın bulutu
Gözümde aranır tazelenir mavi
Kulaklarımda eski yolculuklardan bir uğultu
Donuverir söyle bir dünya, kayar yerinden ağaç
Sudaki çağrı ne havada bu ne koku böyle
Görünce alışkanlıkların tükendiği dostlukların da
Çıkıverdiğini çevremin ortaya bir başka kılıkla
Bir karıncalanmadır duyarım ayaklarımda
Elden geçirilmiş direkleri, yelkeni yeni
Yosunu alınmış tekneler de böyle olur olursa
Çaresiz, artık kimse tutamaz beni
Evimmiş,işimmiş ,kentimmiş anlamam
Eşyasını dağıtıp yola düşen kişi örneği
Basar giderim bir bilinmedik yere doğru
Budur derim ne de olsa bu işin gereği
Bundan sonra bana artık yol görünsün
İster bir yeşil ağaçlık arasında
Bir toprak, ister susuzluktan çatlamış kıraç
Yüreği ışımışsa bir kez ne der görüntü adama
Yoldayım ya gene de gelmez aklıma
Bu deli tutku düşüme tez ulaşmak için mi
Belki de ereğim başka, bir güzel kaçmak
Neyin nesi bu olan biten bilmem ki
Gözümde arınır tazelenir mavi
Kulaklarımda eski yolculuklardan bir uğultu
Aşka benzer bir duygu uyanmaya görsün içimde
Dağılır gider tüm törelerin bulutu.
TEVFİK FİKRET
Tevfik Fikret, bundan tam 127 yıl önce, 24 Aralık 1867'de İstanbul'da
Aksaray'ın Kadırga semtinde doğdu. Baba tarafı Çankırılı, annesi ise
Müslüman olmuş Sakızlı bir Rum'un kızı idi. Fikret, 12 yaşındayken, annesi ile
dayısı hacdan dönerken koleradan öldüler. Böylece öksüz kalan Fikret'i bu olay
haliyle çok sarsmış, kız kardeşi ile kendisine bundan sonra yengesi ile
anneannesi bakmıştır.
Fikret, 1888'de Galatasaray Lisesi'ni birincilikle bitirdi. Uslu, duygulu,
çalışkan bir öğrenciydi. Hocaları arasında Muallim Naci, Recaizade Ekrem gibi
günün seçkin öğretmenleri vardı. Şiire lise öğrencilik yıllarında başlamış ve
ilk şiirini 1883'te yayımlamıştır.
Liseden mezun olduktan sonra önce Hariciye Nezareti (Dışişleri Bakanlığı), az
sonra da Maarif Mektubi Kalemi'nde çalışmaya başladı. İş hafifti. Gecikmiş
aylıklarını da geri çevirerek ayrıldı. Bir akrabasının yardımıyla Sadaret
Mektubi Kalemi'nde düşük bir ücretle kısa bir süre çalıştı. 1889 Ağustos'una
gelindiğinde dördüncü işine İstişare Odası'nda muavin olarak başlıyor, ayrıca
Yüksek Ticaret Okulu'nda Fransızca ve Türkçe dersleri veriyordu. Ertesi yıl, 22
yaşında, kuzeni, Kız Öğretmen Okulu Öğrencisi, 14 yaşındaki Nazime hanımla
evlenip dayısının evine içgüveyi girdi.
Bu sırada, çeşitli şiir yarışmalarında birincilikler kazanıyordu. 1894'te,
Malumat gazetesinin kurucuları arasında yer aldı. Aynı yıl işinden ayrılıp,
Galatasaray Lisesi'nde (Mekteb-i Sultani) Türkçe Öğretmenliğine başladı. Ancak,bütçe kısıntısından ötürü maaşlar kesintiye uğrayınca 1895'te ayrıldı. Aynı yıl, Haluk doğdu. Bir yıl sonra Robert Koleji'nde Türkçe öğretmenliğine atandı.
Bu sıralarda yazdığı şiirlerde aşk, ev, doğa temalarını işlemiştir.
YAPITLARI
Rübab-ı Şikeste
Haluk'un Defteri
Şermin
Kitaplarına girmemiş olan şiirleri, Cevdet Kudret'in düzenlediği Tevfik Fikret Son Şiirler; Murat Uraz'ın düzenlediği Tevfik Fikret ve Kitaplarında çıkmayan Şiirler adlı kitaplarda yayımlandı.
ÖKSÜZ
"Her gün mektebe gelirken
Kulübesinin önünden
Geçtiğiniz fakir kadın
Pek hastadır, belki yarın
Çocuğu öksüz kalacak;
Bilmem onu kim alacak?
Onlar için
Dua edin!"
-Bugün derste hoca efendi
Bize bunları söyledi.
Kuzum anne, öksüz nedir?
- Öksüz, öksüz... Ah! Sen de bir
Yarım öksüz değil misin?
Büyüdün de onun için
Söylüyorum; güzel ninen
Kaç yıl oldu bu alemden
Çekileli... ben halanım;
Vakıa ben de ananım.
Baban asker, uzak yerde;
Kim bilir, hangi çöllerde
Sayıklıyor şimdi seni!
Görmedin nineciğini;
Sen dünyaya geldiğin gün
O dünyadan gitti, küskün.
- Ben onu hiç bilmiyorum.
- Evet, bilemezsin yavrum.
Görmedin ki...
- Yalnız bilsem,
Size benzer miydi, ninem?
-Hayır, benzemezdi, fakat
Biz sana benzeriz, şefkat;
Öksüzüz, ben de, baban da.
Bil ki evladım, cihanda
Yarım öksüzler pek çoktur.
Bil de teselli bul biraz.
Hayır, birlikte yaşamaz
Kimsenin anası, babası.
Vatan, öksüzler anası
Yaşatırsak, bir o yaşar...
Yaşasın ta haşre kadar!
Halit Refiğ*
1967 yılı sonlarında Devlet Ana romanı yayınlanana kadar Kemal Tahir Türkiye'de daha çok sol aydınların sınırlı ilgi gösterdikleri bir yazar olarak tanınmaktaydı. 1938 yılında Nazım Hikmet'in yanısıra Yavuz zırhlısında bir komünist ayaklanması tertibi içinde bulunduğu ithamıyla 12 yıl hapis yatmış olması Marxist düşünce çevrelerinde ona belli bir saygınlık kazandırmıştı. Cezaevinden çıktıktan sonra yayınlanan ilk kitapları, Göl İnsanları, Sağırdere ve Körduman klasik Marxist şemalara uymamakla birlikte, Orta Anadolu köy yaşamına bakıştaki keskin gözlemciliği, nesnel gercekçiliği ve ifade gücü ile olağan dışı bir yazarın ilk ürünleri idi.
Cezaevinde yazılan bu ilk romanların müsveddelerini Nazım Hikmet okuduğunda Kemal Tahir'e övgü dolu mektuplar yazmış, ama bunlarda "fakir ve zengin köylü münasebetlerinin, derebeylik bakayası, sınıf ve tabaka çatışmalarının eksikliği"ni hissettiğini ifade etmiş, yeni pasajlar yazıp bu eksikliği gidermesini önermişti.
Nazım Hikmet mektuplarını saklamadığı için Kemal Tahir'in o tarihte bu görüşlere nasıl bir karşılık verdiğini bilmiyoruz. Ama daha sonra yazdığı Köyün Kamburu ve Yedi Çınar Yaylası adlı romanlarında, Türkiye'de Batı'daki gibi toprak mülkiyetine dayanan bir feodal sistem olmadığını ilere sürmekteydi. Ona göre Türkün köksüz toprak ağasını Batı'nın lorduna, baronuna benzetmemek gerekiyordu.
Kemal Tahir'in Türkiye'de edebiyat çevrelerinde geniş yankı yapan ilk romanı Rahmet Yollarını Kesti oldu. Bu roman, Yaşar Kemal'in devlete başkaldıran eşkiyayı kahramanlaştırdığı İnce Memed romanının çok yaygın bir ilgi ile karşılandığı dönemde yazılmıştı. Yaşar Kemal'in aksine Kemal Tahir eşkıyanın devlet gücü karşısında perişan olmaktan kurtulamayacağını ifade ediyordu. Rahmet Yolları Kesti'nin yayınlamasından çok sonra Türkiye'de ortaya çıkan silahlı başkaldırıların tümünün nasıl hüsran ile sonuçlandığı göz önünde tutulduğunda, Kemal Tahir'in, Batı'dan esinlenme "devlete karşı halk" romantizmine, soğukkanlı ve bilgece yaklaşımının ne kadar çok daha gerçekçi olduğu görülebilir.
Kemal Tahir ilk romanlarında Türk toplumunda Batı'dakine benzer sınıf çatışmaları olmadığını ortaya koyarken, daha sonraki romanlarında sınıf yerine devletin birleştirici ve koruyucu güç olduğunu ifade etmeye başlamıştır. Yorgun Savaşçı bunun en güçlü örneğidir. Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti'nin çöktüğü, ülkenin işgal altında kaldığı karanlık günlerinde asker, sivil bir grup aydının yeni bir devlet arayışı hikaye edilmektedir. Kemal Tahir'e göre Batı'da devlet olmadığı zaman da, sınıfların ve onu temsil eden kilisenin varlığı sayesinde toplumlar dağılmaktan kurtulabilir. Ama sınıfları olmayan Türk toplumu devletsiz kalırsa dağılır.
Devlete verdiği bu öneme rağmen Kemal Tahir devleti kutsallaştırmamakta, yanlış siyasetçilerin kötü yönetiminde devletin halkına ters düşebileceğini de ifade etmektedir. Bunu tipik bir örnek olarak, Bozkırdaki Çekirdek adlı romanında 'köy enstitüleri'ni göstermektedir. Burada işlenen konu, devletin köylünün içinden rejimin bekçileri olarak seçtiği eğitmenlerle köylüyü köyünün içinden içinde zaptırapt altında tutma girişimidir. Kemal Tahir'e göre, Türk toplumunun bünyesine yabancı olduğu "enstitü" adından da anlaşılan, köylünün adını doğru dürüst telaffuz bile edemediği bu girişim, Batı'dan esinlenen baskıcı bir devlet modeli arayışı idi. Başarısızlığa uğraması kaçınılmazdı. Nitekim arkasında acılar bırakarak öyle de oldu.
Kemal Tahir ilk romanlarından itibaren sürekli olarak bir fikrî gelişme halindeydi. İlk romanlarında Türk toplumundaki yapılanmanın Batı'dakine benzer sınıfsal çelişkiler taşımadığını gözlemlemiş, daha sonra toplumsal varlığın ve düzenin korunmasında devletin vazgeçilmez önemini vurgulamıştı. Peki Türkiye'nin temel çelişkisi neydi?
Bunu en açık şekilde Devlet Ana romanında ortaya koydu. Türkiye'nin temel çelişkisi Avrupa idi. Bugün Avrasya diye adlandırdığımız ana kıta parçasındaki tarihi Batı-Doğu çatışmasının en keskin görünümü Anadolu topraklarında ortaya çıkmaktaydı. Devlet Ana, Türk toplumunda devletin koruyucu geleneğini Osmanlı Devleti'nin kuruluş şartları içinde değerlendirirken, ana çelişkinin Avrupa'dan kaynaklandığını ifade ediyordu.
Kemal Tahir'in de vurguladığı gibi, Avrupa ile ilişkiler, tarih boyunca Türkiye'nin kaderini belirleyen en önemli etken olmuştur. Selçukların 'Bilâd-ı Rum' dedikleri Anadolu'yu ilk defa Haçlılar "Turchia" diye isimlendirmişler. Avrupalılar kıtalarından söküp atmak istedikleri Osmanlı'ya, onu oluşturan değişik etnik unsurlara aldırış etmeden, kestirmeden "Türk" demiştir. Tarih boyunca Türk kimliği ve kişiliği, sürekli çatışma halinde bulunduğu, kendini "Batı" olarak tanımlayan Avrupa'ya karşı bir tepki ve alternatif olarak ortaya çıkmıştır.
Truva savaşında bu yana Avrupa fırsat bulduğu ölçüde Asya'yı yağmalamaya, sömürmeye girişmiş, Osmanlı da gücü yettiğince bu talanı önlemeye çalışmıştır. Kemal Tahir Devlet Ana romanında Avrupa'nın feodal soyguncularının karşısına Osmanlının koruyucu devletini koymakta, arada kalan yerli Hıristiyan köylünün, tercihini kana susamış soyguncudan değil, toplumsal eşitlik ve adalet sağlayan devletten yana kullandığını olağanüstü bir anlatım ustalığı ile kalem almaktadır.
Sicilli bir komünist olarak bilinmesine rağmen romanlarında pek de Marxist sayılamayacak yaklaşımlarından ötürü Kemal Tahir'e ihtiyatla yaklaşan sol aydınların yanısıra, Devlet Ana yayınlandıktan sonra, Türkiye'nin Batı'ya toz kondurulmasına tahammül edemeyen "entel"leri, edebiyat tarihimizde eşi görülmemiş bir saldırı kampanyasına giriştiler. Bunlara göre Kemal Tahir cahil, dönek, gerici, psikopat, insanlık düşmanı ve kabiliyetsiz idi. Roman yazmasını bilmiyor, tarihten anlamıyordu.
Bu kampanyanın bir sonucu oldu. Sol geçmişinden ötürü o tarihe kadar Kemal Tahir'e uzak duran, hatta düşmanca davranan gelenekçi, milliyetçi çevreler ona ilgi duymaya, hatta zaman zaman sahiplenmeye başladılar. Ama bu sağlam ve güvenilir bir ilgi değildi. 12 Eylül askeri rejimi sırasında, genelde bütün sol bir baskı altında iken, solun kendisine düşman ilan ettiği Kemal Tahir'in romanı Yorgun Savaşçı'dan yapılan televizyon dizisinin Atatürk düşmanlığı ithamı ile yakılmasına milliyetçi cenahtan karşı çıkan olmadı. Tam tersine son derece vicdansız, "fırsat bu fırsat" diyerek kendi yandaşlarının romanlarını devlet televizyonuna sokuşturdular.
Bugün Türkiye'de halkın ve yöneticilerin büyük bir kısmı Avrupa Birliği'ne girme, kapitalist ekonomi sistemi ile bütünleşerek küreselleşme hayali içindedir. Çılgın ve denetimsiz bir tüketim sonucu, doğal dengeleri her gün daha çok tahrip olan dünyanın gitgide yaşanılmaz hale geldiğini hiç görmek istemeden, Batı'nın insan kanı ve canı üzerine kurulmuş zenginliğini paylaşmanın mümkün olabileceğini sanmaktadır.
Batı'nın özellikle bilgi çağının araçları televizyonlar, internet aracılığıyla yarattığı, bireyin sınırsız özgürlüğe ve tüketim imkânlarına sahip olduğu varsayılan sanal dünyanın cazibesine kapılanlar için Kemal Tahir hiç de iç açıcı bir yazar değildir. Paranın, borsanın, faizin, dövizin, tahvillerin temel değer haline getirildiği, Batı'nın güdümündeki holdinglerin ve sivil toplum kuruluşlarının devletin yerini almasının beklendiği bir dönemde, "Batı"nın karşısına "Devlet"i koyan Kemal Tahir'in gündemde olması elbette düşünülmez.
Ama ben zenginliğe ulaşmanın can bedelini bilmeyen Türk halkı çoğunluğunun geçici bir aldanış içinde olduğunu düşünüyorum. Avrupa'nın zenginliğini paylaşmanın imkânsızlığını bir gün idrak edeceğine, yeniden kendi gücü ile yaşamını sürdüreceğine inanıyorum. İşte o zaman Kemal Tahir kendini tanımasında ona yardımcı olacak kaynakların başında yer alacaktır. Türkiye'yi kendi görmek istediği yerde arayanlar için değil, ama gerçek değerleri ile anlamak isteyen yabancılar için de Kemal Tahir, sabırla ve dikkatle okunduğu takdirde, büyük bir aydınlatıcı olacaktır.
Sinema yönetmeni, yazar (Türkiye)
Devlet Baba, Devlet Ana'sını buldu
Eleştirmen, yazar Doğan Hızlan, 4 Ocak günlü "Hürriyet"te, Kemal Tahir'in (1910-1973) tartışmalı ve ünlü romanı Devlet Ana'nın filme çekilmesi için, Ecevit hükümetinin yönetmen Halit Refiğ'e öneride bulunduğunu yazdı.
Neresinden bakılırsa bakılsın, ilginç bir gelişme
Bülent Ecevit, Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşunun 700. Yılı dolayısıyla, yönetmen Halit Refiğ'i Ankara'ya çağırarak, "Kemal Tahir'in Devlet Ana'sını sizin filme çekmenizi öneriyorum, kabul eder misiniz?" demiş. Halit Refiğ de elbette, "Memnuniyetle" biçiminde yanıtlamış.
Başbakan Ecevit'in Devlet Ana romanını çok sevdiği belirtiliyor. Romanın filme çekilmesini istemesinin nedeni de, devletin Osmanlı İmparatorluğu'nda yatan köklerini arama, geçmişiyle barışma düşüncesi
Devlet Ana önemli mi?
Bilindiği gibi Bülent Ecevit, Ocak 1968 yılında Devlet Ana için özel bir sayı hazırlayan "Dost" dergisinde bir yazı yazmış ve bu romanı yere göğe sığdıramamıştı. Ecevit, "Devlet Ana, edebiyat tarihimizin de, tarih edebiyatımızın da önemli olaylarından biridir," diye yazmış o yazısında.
Bunlar Devlet Ana konusunda eskimiş, yanlışlığı tamamıyla anlaşılmış yargılar. Kemal Tahir, Devlet Ana romanında güç bir işe kalkışmıştı belki, ama sanılanın tersine, bu güç işin altından kalkamamıştır. Osmanlı Devleti'nin kimliğini çözümleme çabasının sonunda, aşırı abartılarla dolu bir Osmanlı kimliği çıkardı ortaya. Yalnızca kendi öznel "Osmanlıcı" tezlerini güçlendirmiş oldu.
Kemal Tahir'in çizdiği Osmanlı Devleti öncesi Anadolu halkının güçlü, güvenli bir devlet arayışı, düpedüz bir yanılsamadır. Kemal Tahir burada kendi öznelliğini Anadolu insanının özlemleri yerine geçiriyor. Bu keyfiliği doğruymuş gibi kabul ederek Anadolu gerçekliğini çarpıtan Devlet Ana romanı, Osmanlı ulusunun doğuşu konusunda da ideolojik bir tutum içindedir. Kemal Tahir, Devlet Ana'da kendi ideolojik tarih anlayışını tamamıyla Osmanlıcı tezler üstünde kurarak, gerçekliğin yerine geçirmiştir. Tarihi çözümlemek yerine, kendi tarihini yazmıştır.
Devlet Ana tarihi çarpıtan bir romandır. Osmanlı kimliğine çok uzak düşmüştür. Anadolu halkının isterlerini hiçe saymıştır. Irkçıdır. Sonunda, Devlet Ana ne edebiyat tarihimiz, ne de tarih edebiyatımız için önemli değildir.
Bülent Ecevit ve günümüzün siyasal iktidarı da, kendi geçmişiyle barışmak için yanlış bir yol seçmiştir.
Kemal Tahir ne kadar büyük?
Devlet Ana filmini yönetecek olan Halit Refiğ de bilindiği gibi en inanmış "Kemal Tahirci"lerdendir. Kemal Tahir'in Shakespeare ve Tolstoy'dan bile büyük bir romancı olduğunu öne sürecek kadar ileri giden Halit Refiğ'in nesnel ve doğru bir reji yapması elbette olanaksızdır.
"Osmanlıcı" tarih tezinin en köktenci (tutucu) ürünü olan Devlet Ana, hem ideolojik, hem yazınsal düzeyde bir Kemal Tahir ütopyasıydı. Roman sanatımızın tarihine ise, romancının istenci doğrultusunda yapılmış karton kişileriyle ve derinliksiz, dayanıksız, tarihsel bilgiyi çarpıtmış bir Kemal Tahir romanı olarak geçti.
Devlet baba, belki 75 yıl sonra Devlet Ana'sını bulduğunu sanıyor ama yanılıyor
(6 Ocak 2001)
Asıl adı Ahmed Agah'tır. 2 Aralık 1884'te Üsküp'te doğup 1 Kasım 1958'te İs-tanbul'da ölmüştür. Yüksek beğenisi ve yetkin ürünleriyle Türk şiirine yeni yollar açan modern bir kıvam getiren şair Üsküp belediye başkanı N.İbrahim Naci Bey'in oğludur. Annesi Nakiye Hanım da şair Leskofçalı Galib'in yeğenidir. Ana ve baba-sının soyu III. Mustafa dönemi sancakbeylerinden Şehsuvar Paşa'da birleşirler.Be-yatlı soyadı da şehsuvar sözcüğünün Türkçeleştirilmesiyle oluşmuştur. Yahya Ke-mal'in çocukluk 2yılları şiirlere yansımış olan Rakofça çiftiliğinde geçti. İlköğre-nimini özel Mekteb-i Edeb'de tamamladıktan sonra Üsküp İdadisi'ne girdi (1892). Bir yandan da İshak Bey Camisi Medresesi'nde Arapça,Farsça dersleri alıyordu. Ailesi Selanik'e taşınınca 1897'de bu kentteki İdadi'ye gitmeye başladı. Annesinin ölümü babasının yeniden evlenmesiyle ortaya çıkan aile sorunları üzerine yeniden Üsküp'te sonra yatılı olarak Selanik'te (1900) ve bir kez daha Üsküp'te öğrenimini sürdürme durumunda kaldı. 1902'de İstanbul'a gönderildi. Vefa İdadisi'nde okudu. Mühendishane mezunu ama ilerici düşüncelerinden ötürü askerlikten çıkarılmış Serezli Zeki Bey'in etkisi ve Jön Türk olma hevesiyle 1903'te Paris'e kaçtı. Bir yıl kadar yatılı olarak Meaux Okulunda okuyup Fransızcasını ilerlettikten sonra Siya-sal Bilgiler Yüksek okulu'na girdi (1904). Jön Türklerle ilişki kurdu. Ahmed Rıza , Abdullah Cevdet, Samipaşazade Sezai, Prens Sabaheddin gibi günün ünlü kişilerini tanıdı. Şefik Hüsnü ve Abdülhak Şinasi Hisar ile arkadaşlık kurdu. 1912'de İstan-bul'a döndü. Darüşşafaka'da edebiyat ve tarih öğretminliği yaptı (1913). Medrese-tü'l-Vaizin'de uygarlık tarihi dersleri verdi (1914). Darülfünun'da uygarlık tarihi, batı edebiyatı Tarihi derslerinde müderris olarak görev aldı (1916-1919). Müta-reke'den sonra Ati, İleri, Tevhid-i Efkar, Hakimiyet-i Milliyet gazetelerinde ve ar-kadaşlarıyla birlikte kurmuş olduğu Dergah dergisinde yayımladığı yazılarla Milli Mücadele'yi destekledi. Barış antlaşması için Lozan'a giden kurulda danışman ola-rak yer aldı (1922). Urfa millet vekili oldu (1923). Cumhuriyetten sonra Varşova (1926), Madrid (1929) orta elçisi olarak görevlendirildi. Madrid'deyken ek görev olarak Lizbon elçiliğini de üstlendi (1931). Daha sonra Yozgat (1934-35), Tekir-dağ (1935-43) ve İstanbul (1943-46) milletvekili seçildi, halkevleri sanat danış-manlığı görevinide üstlendi. Pakistan büyük elçiliğinden emekli oldu (1949).
Yahya Kemal hiç evlenmedi. Son yıllarını İstanbul'da Park Otel'de geçirdi. Tu-tulduğu müzmin barsak tedavisi için 1957'de Paris'e gitti. Bir yıl sonra Cerrahpaşa Hastahanesi'nde aynı hastalıktan öldü. Ölümünden sonra İstanbul'da Yahya Kemal'i Sevenler Derneği ve Yahya Kemal Enstitüsü kuruldu (1958), Yahya Kemal Müze-si açıldı (1961); Beşiktaş'ta ki Barbaros Serencebey Parkı'na heykeli dikildi.
Sanatı; Yahya Kemal Beyatlı'nın sanatı Rubai türünde, düz yazı ve eleş-trisel düzeydedir. Bunun yanı sıra bir çok şiir ve makale denemeside yapmıştır.
Edebiyatı; Anonim Türk Halk Edebiyatı
Eserleri;
Kendi Gök Kubbemiz'den (1961)
Sesiz Gemi, Sonbahar, Itri, Vuslat, Duyuş ve Düşünüş, vs..
Eski Şiirin Rüzgarıyle'den (1962)
Gazel, Ne Bildik Ne Bilmedik, Tazmin, Baharabad, Göztepe Gazeli, vs..
Hayyam Rubailerini Türkçe Söyleyiş'den (1963)
Cennet Ne Cehennem Ne Gören Yok A Gönül, vs..
Eğil Dağlar'dan (1966)
Milli Fikirler, Mustafa Kemal Paşa, Eğil Dağlar, Üç Tepe, Temsil Bahsi, vs..
Aziz İstanbul'dan (1964)
Gezinti, Yeni Bir Ufuk, Kör Kazma, Ezansız Semtler, Saatler ve Manzaralar vs..
Edebiyata Dair'den (1971)
Kafiye, Eski Şiirimiz, Ömür, Rubai, Dönüş, vs..
Siyasi ve Edebi Portreler'den (1968)
Cavid Bey, Doktor Nazım, Abdülhak Hamid, Refik Halit, vs..
Tarih Musahabeleri'nden (1975)
Batı'da Tarih İlmi, 16 Mart, Ya Vedüd, vs..
Mektuplar-Makaleler'den (1977)
Türk Evi, Yirmi Yaş Şiirleri, İki Rehber, Bir Güftügü, vs..
Sessiz Gemi
Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah bir ufka bakar gözleri nemli.
Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu!
Dünya da sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden.
Gazel
Bir şi'r mest edince şerab-ı ezel gibi
Her mısraiyle vehmolunur en güzel gibi
Üstad elinde ser-te-ser ahenk olur lisan
Mızraba ses verir kelimatiyle tel gibi
Elhan duyulmadıkça belagat giran gelir
Laf ü guzaftan mütehassıl kesel gibi
Bir tek gazel bıraksa yeter bir gazel-sera
Her beyiti ancak olmalı beytü'l-gazel gibi
Berceste şi'r başka mesel başkadır Kemal
Pesten teranedir nice sözler mesel gibi
Cennet Ne Cehennem Ne Gören Yok A Gönül
Cennet ne cehennem ne gören yok a gönül
Bir avdet edüp haber veren yok a gönül
Ümmüd ile korkumuz o şeylerden ki
Bir nam ü nişane gösteren yok a gönül
Mustafa Kemal Paşa
Bu milletin başına gelebilecek ne kadar felaket varsa hepsiyle
haşır neşir oldugumuz bu senelerde önümüze düşüp bizi tekrar
hayata çıkaran Mustafa Kemal Paşa'nın simasını ileride tahattur
edecek her Türk Abdülhak Hamid'in bu mısra'ındaki çerçeve
içinde görecek:
Akardı payına mahşer-misal bir millet!
Çoktan,pek çoktan beri bu millet bir oğlunun şahsında böyle temessüm etmemişti.Milletlerin asırlarda bir doğurduğu büyük insanlar henüz eserlerini ikmal etmemişken bile gözleri kamaştırırlar,bize de bugün bu vaki oluyor.Maama-
hif hem bizim hem de ecnebilerin karşısında milletinin timsali kesilen bu büyük adam kendi büyüklüğünün farkında değil,konuşurken Selim-i Evvel'in, "Bu muvaffakiyetleri benim kendi eserim zannediyorlar...Ah zavallılar bilmiyorlar ki"
dediği tarzında konuşuyor.Ankara'da çıkan Hakimiyet-i Milliyye refikimizin bir muharriri B.M.M'nin sene-i devriyesi münasebetiyle Mustafa Kemal Paşa ile görüşmüş İstanbul'dan Anadolu'ya geçtiğinden beri birçok tahassüslerini sormuş kaydetmiş.Bu sözler bizi düşündürdü.Mustafa Kemal Paşa diyordu ki:"Ben evvela herhangi bir suretle Anadolu'ya geçmek ve orada milletin efkar ve hissiyatını bir defa daha yoklamak ve menabi-i memleketi takib etmek istiyordum.....Samsuna'a ayak bastıktan sonra derhal milleti ve memleketi yokladım.Gördüm ki memleketin ve milletin temayülati istiklal müdafaasında tereddüd edenleri hacil mevki'de bıra-
kabilecek bir mahiyet-i aliyededir.Filhakika iki seneden beri bütün dünyanın şahid
olduğu vakaayi' ve hadisat, düşüncelerimde isabet ve milletin azm ü imanında hakiki selabet olduğunu isabet etti. Bundan dolayı cidden müftehirim"....
Türk Milliyetininin, hamurkârı olan Ahmet Yesevi, Türkiye dışındaki Türk Dünyası'nda çok iyi tanınır ve bilinir. Bununla birlikte ülkemizde de Hazret Sultan'ı bilen ve tanıyan az değildir. Büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlı; "Şu Ahmet Yesevi kim? Bir araştırın göreceksiniz. Bizim milliyetimizi asıl O'nda bulacaksınız?" diyor...
Türk milliyetinin temelinde bir insanın bulunması ne demektir? Ne yapmıştır ki bu insan, böyle bir vasfa hak kazanmıştır?
Ahmet Yesevi, ilk Türk-İslâm mutasavvıfıdır. Türk aydınlarının Arapça ve Farsça yazdığı bir dönemde ilk defa Türkçe dini-tasavvufi şiirler söyleyen insandır. Ahmet Yesevi'nin öğrencileri ve takipçileri, O'nun "Hikmet" denilen şiirlerini yüzlerce yıldan beri tekrarlayarak Türk dilinin şiir dili olarak gelişmesini sağlamışlardır. Ahmet Yesevi, ilk Türk-İslam mutasavvıfı olarak, Türklere İslamı ve tasavvufu anlatmak için "Farsça'yı çok iyi bilmesine rağmen" hikmetlerini Türkçe yazdı, söyledi. Hikmetler, Türk Dünyasının her yerine yayıldı. Türkçe canlandı... Yesevi'nin yolundan gidenler, Türkçe söylediler. Bu manada Ahmet Yesevi olmasaydı ve güzel Türkçemiz bu kadar yaygın bir şekilde varlığını sürdüremeyecekti. Yunus Emre bir Ahmet Yesevi öğrencisi ve Yesevi izleyicisidir. Yolun en büyük şairidir. Şiirlerinin ilham kaynağı Ahmet Yesevi'dir ve hatta bazı şiirleri Yesevi Hikmetlerinin tekrarlanmış şeklidir.
Sözgelimi Ahmet Yesevi, Divan-ı Hikmetinde;
"Işkıng kıldı şeyda mini
Cümle alem bildi mini
Kaygum sinsin tüni küni
Minge sinok kirek sin..."
Yunus Emre Divanında;
"Aşkın aldı benden beni
Bana seni gerek seni
Ben yanarın tünü günü
Bana seni gerek seni..."
İki şiirin tamamım karşılaştırdığımız zaman temanın ve bazı mısraların birbirinin aynısı olduğunu görürüz.
Ahmet Yesevi ve dervişleri, henüz büyük kısmı Müslüman olmamış, olanları da yeteri kadar dini bilmeyen Türklere İslamiyeti anlatmak gayreti içinde, Türkçe söylemişler ve Türkçe'nin devamına ve gelişmesine en büyük hizmeti yapmışlardır. Gayretlerinin asıl maksadı elbette İslam'ı yaymaktı. Bunda da büyük başarı kazanmışlardır.
Daha Hazret'in sağlığında, binlerce öğrenci-mürid, Ahmet Yesevi dergahından aldıkları inanç, bilgi ve bilinci Horasan'a, Deşti Kıpçak diye adlandırılan Kuzey Türklük bölgelerine, Diyar-ı Rum (Roma Diyarı) diye adlandırılan Anadolu'ya ve Avrupa Türklüğüne ulaştırmışlardır.
Anadolu'da ve Rumeli'de Türk varlığının kökleşmesinde en büyük hisse yine Yesevi dervişlerinindir. Osmanlı Devleti'nin manevi kurucuları olan Şeyh Edebaliler, Hacı Bektaş Veliler, Geyikli Babalar, Ahmet Yesevi'nin takipçileriydi. Prof. Dr. Ömer Lütfi Barkan'ın "Kolonizatör Türk Dervişleri" adlı değerli eseri, bu konuda ayrıntılı bilgilerle doludur.
Ahmet Yesevi'nin Anadolu'ya gönderdiği Hacı Bektaş Veli, Osmanlı ordusunun belkemiği olan Yeniçeriliğin manevi öğretmeni (piri) idi. Yine, Ahmet Yesevi'nin Hacı Bektaş'a yardımcı olarak gönderdiği Sarı Saltuk, Balkanlarda Müslümanlığı kökleştiren kişidir. Bursa'nın fethini hazırlayan Geyikli Baba, bir başka Yesevi dervişidir.
Yesevi dervişleri, Anadolu'nun Türkleşmesi yıllarında, 12'inci, 13'üncü ve 14'üncü yüzyıllarda, gerektiği zaman savaşçı dervişler olmuşlar "Alperen" adını almışlar, savaşmışlar ve savaşın ruhu olmuşlardır. Gerektiği zaman ticarete ahlak ve disiplin getiren ahlak savaşçıları olmuşlar "Ahi" adını almışlardır. Kadınların aydınlanması yolunda uğraşmışlar "Bacıyan" olmuşlardır. Boş arazileri canlandırmak ve yeşertmek işini üstlenmişler, yolların güvenliğini sağlamışlardır. Gönüllerde inanç, zihinlere bilgi ışığını saçan aydınlatıcılar olmuşlardır. Osmanlı'nın temeli Gaziler, Ahiler, Bacılar ve Abdal'lardır. Bunun için de insanlık tarihinin en büyük başarısı ortaya konulmuş, dünya yüzünde asırlar süren "Osmanlı sulhü" gerçekleşmiştir. Osmanlının gerilemesinin bir sebebi de bu ruhtan uzaklaşmak olmuştur. Yani, iman-ahlak ve bilim çizgisinden, yani Yesevi anlayışından uzaklaşmak...
Ahmet Yesevi, binlerce yıllık Türk Töresi'nin verdiği doğru ölçülerle de donanmış bir kişi olarak; İslamı doğru anlamış ve dosdoğru anlatmıştır. Milliyetin temeli "dil" ve "din" ise, biz dilimizin edebi hayatiyetini ve Müslüman oluşumuzu ve hatta Müslümanlık anlayışımızı geniş ölçüde Ahmet Yesevi'ye borçluyuz. Ahmet Yesevi anlayışında kadın ve erkek işte, üretimde birlikte olduğu gibi, mescitte, mecliste ve dergahta da birlikte olmuşlardır. Kadın, hayatın dışına itilmemiştir. Ahmet Yesevi anlayışında dinin on temelinden biri de bilimdir.
Ahmet Yesevi'nin anlayışında İslam'a içtenlike sarılmak, onu yaşatmak; ancak başka din mensuplarına ve bütün insanlara da şefkat ve hoşgörüyle bakmak vardır;
"Sünnet imiş, kafir olsa da insanı incitme
Gönlü katı, kalp incitenden Allah şikayetçidir..."
İnsana bu bakış açısı, bizim tarihimizdeki hakim anlayıştır. Ve elbette ki İslam'ı doğru anlayanların anlayışıdır.
Beş yüz yıl önce Avrupa'da, dinlerinden ötürü işkenceye ve yok edilme tehdidine maruz bırakılan ispanya Musevilerini gemiler göndererek İstanbul'a getiren Osmanlı Hükümdarı II. Beyazıt, bu anlayışın takipçisi ve uygulayıcısıydı. Ve II. Bayezit bir Yesevi dervişiydi. Bu anlayışa bugün de bütün insanlığın ihtiyacı vardır.
Ahmet Yesevi'nin yaşamış olduğu Türkistan şehri, Uluğ Türkistan'ın kalbidir. Türkistan şehri aynı zamanda, Oğuz Han'ın da başşehridir. Hepsinden önemlisi, ilk adı "Yesi" olan Türkistan şehri, Dünya Türklüğü'nün ortak manevi atası olan Ahmet Yesevi'nin şehridir. Bu şehir, önce kendi adını O'na vermiş, daha sonra da Ahmet Yesevi'nin unvanını ad olarak almıştır. İslam Dünyasında, Ahmet Yesevi için "Türkistan'ın Piri" ve "Türkistan'ın Hazreti" denilirdi. "Türkistan'ın Hazreti'nin Şehri" ifadesi zamanla kısalarak "Türkistan" olmuştur. Türkistan'da Ahmet Yesevi'nin türbesi ve Yesevi Dergâhı vardır. Ahmet Yesevi'nin türbesi bugün de Türk Dünyasının her yerinden gelen ziyaretçilerle dolup taşmaktadır. Türkistan, Mekke ve Medine'den sona Müslüman Türklerin ikinci kutlu yeridir.
Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi de kutlu Türkistan şehrindedir. Türkiye ve Kazakistan Cumhuriyetleri hükümetlerinin ortaklaşa kurdukları bu üniversite, bütün Türk Dünyası'na hizmet vermek için kurulmuştur ve şu anda üniversitede, binlerce öğrenci öğrenim görmektedir.
Ahmet Yesevi, bizim ruh hamurkârımızdır. Milliyetimizin temel insanıdır. Bugün, Türk Dünyası birbirine yeniden kavuşurken, buluşma ve birleşme noktası, Ahmet Yesevi'nin adı, fikirleri ve hizmetleri olacaktır...
AHMET YESEVİ YOLU
Ahmet Yesevi, tarihteki adıyla Türklerin Piri'dir. Milletimizin en önemli öğretmenidir. Milliyetimizi yoğuran insandır. Çok anlatılmalı, iyi anlaşılmalı ve yolunca yaşanmalıdır. Geçmişimizin aydınlığı Ahmet Yesevi'dir. Geleceğimizin kökleri ise geçmişimizin içindedir. Türkistan'daki yaygın adıyla Hazret Sultan'ı üç hizmeti ve yedi ilkesiyle anlatmak istiyorum.
Ahmet Yesevi'nin üç hizmetinden birincisi; aydınlarımızın Arapça ve Farsça yazdığı bir dönemde, 12. yüzyılda Türkçe hikmetler yazmış olmasıdır.
"Sevmiyorlar alimler sizin Türkçe dilini
Erenlerden işitsen açar gönül ilini
Ayet, hadis anlamı Türkçe olsa duyarlar
Anlamına erenler başı eğip uyarlar."
Türkçe İslami şiirler yazma geleneğini başlatmış ve açtığı çığırdan büyük bir edebiyat geleneği doğmuştur. Türkçe'nin bugünkü diriliğini ve yaygınlığını büyük ölçüde Hazret'e borçluyuz.
İkincisi, Ahmet Yesevi, yetiştirdiği öğrencilerini, öğreticiler olarak Türk Dünyası'na göndermiş, Milletimiz arasında İslam'ı yaymış, yeni bir ruh ile donanmış olan insanlarımızın büyük bir gelişme ortaya koymalarını sağlamıştır. Timurluların da, Osmanlıların da temelinde Yesevi ruhaniyeti vardır.
Üçüncüsü, Ahmet Yesevi, İslam'ın dosdoğru yolu olan İslam'ın Türk yorumunu ortaya çıkarmıştır.
İşte bu yorumun esaslarını da yedi ilkeyle ifade ediyorum;
Birincisi, Allah'a aşkla yöneliş. "Aşkı olmayanın ne dini vardır ne de imanı."
İkincisi, ihlas... Yani, içtenlikli Müslümanlık. Riya'dan, gösterişten uzak, sadece Allah için olan Müslümanlık. "Gösterişçi son nefesinde imanını yitirir."
Üçüncüsü, insan sevgisi. İnsan var edilenlerin en kutlusudur. Çünkü insan, varlığın özü, özetidir... İnsanın derdiyle dertlenmek insana hizmet, İslam'ın tam kendisidir.
"Garip, fakir, yetimleri Elçi sordu
O gece Mirac'a çıkıp Allah'ı gördü
Geri döndüğünde yine fakirlerin halini sordu
Gariplerin izini arayıp geldim ben de..."
Dördüncüsü, hoşgörü... İnsanların din, dil, renk, cinsiyet farklılığından ötürü horlanmaması, farklılıkların kavga konusu yapılmaması.
"Sünnet imiş, kafir de olsa, insanı incitme
Gönlü katı, kalp inciticilerden Allah şikayetçi."
• Beşincisi; kadın ve erkek eşitliği... Ahmet Yesevi anlayışında kadın ve erkek işte, üretimde, mecliste, dergâhta birliktedir.
Altıncısı, emek ve işin kutsallığı. Ahmet Yesevi yolunda kişinin geçiminin öz emeğiyle olması ve çalışması esastır. Hazret, binlerce öğrenci yetiştirirken geçimini kendi ürettiği kaşık ve kepçelerle sağlıyordu.
• Yedincisi, bilim... Dinin on esasından biri de bilimdir. Bilim insanı Allah'a ulaştıran ve varlığı bilerek Yaratanı bilmeyi sağlayan yoldur.
Ahmet Yesevi'nin üç hizmeti ve yedi ilkesi, bize yarınlarımızı da aydınlatacak bir yolu gösteriyor.
(Namık Kemal Zeybek, Türk Olmak,1999)
2007-2008 EĞİTİM ÖĞRETİM YILI
ÇARŞAMBA ALİ FUAT BAŞGİL ANADOLU LİSESİ
TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI GRUBU DERSLERİ YILSONU ZÜMRE ÖĞRETMENLERİ TOPLANTI TUTANAĞI
Toplantı Tarihi : 16.06.2008
Toplantı Yeri : Öğretmenler Odası
Toplantı Saati : 14.00
Toplantıya Katılanlar :
GÜNDEM MADDELERİ:
1. Açılış ve yoklama.
2. Saygı duruşu ve İstiklal Marşı
3. 2007-2008 Eğitim ve öğretim yılı 1. ve 2. döneminde yapılan uygulamalar sonucunda ders programlarında hedefe ulaşılıp ulaşılmadığının değerlendirilmesi. ,
4. Dersin işlenişinde yaşanan problemlerin dile getirilmesi ve çözüm önerileri,
5. Derslerde kullanılacak ders araç ve gereçlerin ve donanım eksiklerinin tespiti,
6. Diğer zümre öğretmenleriyle yapılacak işbirliği esasları,
7. Başarının artırılması için alınacak tedbirler,
8. Atatürk İlke ve İnkılâplarının derslere göre işlenmesi,
9. Dilek ve temenniler, kapanış.
ALINAN KARARLAR:
1. Zümre toplantısı, zümre başkanı .. ve diğer üyelerin iyi dilek ve temennileri ile öğretmenler odasında başladı. Zümre öğretmenlerinin hepsinin toplantıda bulunduğu tespit edildi.
2. Başöğretmen Atatürk ve onun fikir arkadaşlarının manevi huzurunda bir dakikalık saygı duruşunda bulunuldu ve İstiklal Marşı okundu.
3. 2007-2008 eğitim ve öğretim yılı genel itibariyle değerlendirildi:
.: " Lise 1. sınıfların hazır bulunuşluluk düzeyleri çok düşük. Ayrıca lise 1. sınıfların sayıca fazla olması nedeniyle bazı konuların yetiştirilmesinde ve dersin işlenişinde güçlükler yaşadık. Bu durum daha az öğrencinin derse katılmasına neden oldu." dedi.
Genel itibariyle 1. ve 2. dönem zümrelerinde alınan kararların uygulandığı gözlendi.
4. Dersin işlenişinde uygulanacak yöntemler konusunda, ..: "Derslerde öğrencilerin aktif olmasına özen gösterilmesi gerekiyor. Öğretmen merkezli bir sistem yerine öğrenci merkezli bir sistemin uygulanması her zaman başarıyı getirir. Öğrenci derse ne kadar katılırsa kendini o kadar derse verir. Böylece dersler daha zevkli hale getirilebilir."dedi.
..: "Öğretmen, dersi öğrencilerin ilgi ve ihtiyaçlarına göre düzenlemelidir. Sınıf disiplinine önem verilmeli ve öğrenciler ders çalışmaya özendirilmelidir. Öğretmen, öğrencilerin derste görev almalarını sağlanmalıdır. Böylece dersin işlenişinde oluşacak problemler de en az seviyeye inecektir. " dedi.
Buna göre:
— Problemli öğrencilere derste basit görevler verilmesine,
— Metnin gerektikçe öğretmen tarafından örnek olarak okunmasına,
— Yapılan çalışmalarda sınıf seviyesinin gözetilmesine,
— İmkânlar ölçüsünde bütün öğrencilere söz hakkı verilmesine,
— Dil bilgisi çalışmalarında öğrencilerin daha çok tahtayı kullanma fırsatı verilmesine
— Okuma çalışmaları için gerekli özendirmenin yapılmasına,
— Yeri geldikçe öğrencilere araştırma konuları verilmesine, karar verildi.
5. : " Derslerde imla kılavuzu, sözlük, ansiklopedi, antoloji, resim, kaset, TV, gazete, dergi gibi yayın ve kaynaklardan öğrencilerin azami şekilde yararlanabilmesi gerekir. Bunun dışında Talim ve Terbiye Kurulu tarafından onaylanmış bütün kitaplar, öğrencilere tavsiye edilmelidir." dedi.
Konuşmalardan sonra öğretmenlerin gerekli kaynak ve araçları mümkün olduğu derecede sınıflara götürmelerinin önemi vurgulanarak gerekli hassasiyetin gösterilmesi karalaştırıldı.
6. : "Ana dilimiz Türkçe'nin doğru ve düzgün kullanılmasını sağlamak, öğrencilerin noktalama ve imla konusundaki eksikliklerini gidermek, değişik konuları farklı bakış açılarıyla yorumlamasını sağlamak için diğer zümre öğretmenleri ile sürekli iletişim kurulması gerekir." dedi.
: "Atatürk'ü anma haftasında ve 18 Mart Çanakkle Zaferi gününde tarih öğretmenleri ile işbirliği sağlayabiliriz." dedi.
Bu görüş uygun bulunarak diğer zümre öğretmenleriyle işbirliği oluşturulması kabul edildi.
7. Öğrencilerin başarı durumlarını yükseltme konusunda;
.: "Öğrencilerin derse katılımı için öğrenciler sürekli kontrol edilmeli ve derse hazır gelmeleri sağlanmalıdır. Ayrıca sosyal faaliyetlere katılım da başarıyı artıracaktır." dedi.
.: "Başarıyı daha da artırmak için, öğrencilere gözlem ve inceleme imkânları sağlanarak; gördükleri, inceledikleri üzerinde düşüncelerini yazılı ve sözlü olarak rahatça anlatabilme alışkanlığını ve fırsatını kazandırılmalıdır. Dersin işlenişi de bu doğrultuda olmalıdır. " dedi.
.. : "Ders öğretmenleri ise derslerde bir metni canlandırarak okumalı, parçaları kuru ve soluk görünüşlerinden kurtararak sevdirmeye çalışmalıdır. Bu nedenle kitap okumaya özendirmeliyiz. Kitap okuyan öğrenci kendini, çevresini daha iyi anlayacak ve anlatacaktır. Ben, önümüzdeki yıl derslerimi kütüphanede işlemeyi ve dersine girdiğim sınıflarda okuma saatleri oluşturmayı düşünüyorum. " dedi.
Bu öneriler kabul edilerek önümüzdeki eğitim ve öğretim yılında bu doğrultuda hareket edilmesi karara bağlandı.
8. Atatürk İlke ve İnkılâplarının konulara göre işleniş esaslarını belirlenmesinde I. ve II. Dönem zümre kararlarına uyulması ve önümüzdeki eğitim-öğretim yılında da uygulanmasına karar verildi. Derslerde konu sırasına göre Atatürk İlke ve İnkılâplarını da konuya dâhil ederek dersin işlenişine zenginlik katılmasına karar verildi.
9. Eklenecek herhangi bir madde kalmadığından toplantı karşılıklı iyi dilek ve temennilerle sona erdirildi.
17. yüzyılda Fransa'da ortaya çıkan bir akımdır. BOILEAU bu akımın kurucusu olarak kabul edilir. Klasikler Eski Yunan ve Latin edebiyatını bilgi ve esin kaynağı olarak benimsemişlerdir. Temel olarak şu ilkelere dayanır:
Sanat, "insan tabiatına" önem vermeli ona sevgi ve saygı duymalıdır. Klasik bir eser "akıl" ve "sağduyu"ya dayanmalıdır. Eser, "dil", "anlatım" ve "şekil" de en olguna varmaya çalışmalıdır.
Klasikler, insanların her zaman, her yerde, her toplumda aynı duygu ve düşüncede olduklarını kabul ederler. Onun için eserlerinde değişmez tipler yaratırlar. Klasisizmde fiziksel ve sosyal çevre önemli değildir; çünkü bunlar değişkendir.
Bu akımda, sanatta mükemmeli bulmak esastır. Mükemmeli bulmak ise konunun seçilişinde değil, onun ele alınıp anlatılışındadır. Onun için anadili en güzel biçimde kullanmak da esas olmalıdır. Böylece klasikler günlük konuşma dilinden farklı kitabi bir dil kullanmışlardır.
Sanatta sıkı kuralların bulunması ve sanatçıların bunlara uyması gerektiğine inanan klasikler, "üç birlik" kuralının doğmasına neden olmuşlardır (Yer, zaman ve eylem birliği)
Eserlerinin kahramanlarını hep soylu tabakadan seçen klasikler, eserlerinde kaba ve çirkin sözlere de yer vermezler. "Ahlaka uygunluk" ilkesine sıkı sıkıya bağlıdırlar.
Yapıtlarının etkileyici olmasını , hoşa gitmesini, tarih biliminden ayrılabilmesini ve din dışı konulara eğilmesini temel ilke olarak kabul etmişlerdir.
Edebiyat türü olarak daha çok tiyatroyu, tiyatro türü olarak da trajedi ve komediyi benimsemişlerdir.
Başlıca temsilcileri:
Boileau (şiir)
La Fontaine (fabl)
Racine, Corneille (trajedi)
Moliere (komedi)
Madame de La Fayette (roman)
La Bruyere (karakterleriyle)
Bossuet (hitabet)
"Klasisizm, geçici rağbeti değil, sürekli rağbeti arar". Andre Gide.
TÜRK EDEBİYATINDA KLASİSİZM
Türk edebiyatı Batı'ya açıldığında klasisizm dönemini tamamlamıştır. Bu nedenle edebiyatımızda klasisizmin önemli bir etkisi olmamıştır.
Şinasi'nin "Şair Evlenmesi"adlı komedisi, La Fontaine'den yaptığı çeviriler ve Ahmet Vefik Paşa'nın Moliere'den çevirileri, bu anlayışın ürünleri olarak sıralanabilir.
ROMANTİZM (COŞUMCULUK)
1830'lu yıllarda klasisizme tepki olarak doğmuştur. Victor Hugo'nun "Hernani" adlı oyunuyla bir edebiyat akımı olarak başarıya ulaşmıştır. 1789'da fransız İhtilali'yle birlikte derebeylik ve aristokrasi çökmüş; yeni bir yapılanma ortaya çıkmıştır. Buna bağlı olarak romantizm, yeni duygu, düşünce ve idealleri anlatmayı amaçlamış, sanatın ve sanatçının kurallardan kurtulup özgürleşmesini savunmuştur.
Avrupa'da o zamana kadar süregelen Latin ve Yunan hayranlğı yerini Shakespeare, Goethe ve Schiller hayranlığına bırakmıştır.
Klasik öğretinin bütün kuralları yıkılmış, Latin ve Yunan edebiyatları yerine Hristiyanlık mucizeleri, milli efsanler işlenmiş; konular ya tarihten ya da günlük olaylardan çıkarılmıştır. Tabiat manzaralarının, yerli ve yabancı törelerin betimlenmesine geniş yer verilmiş, insan psikolojisinin soyut olarak incelenmesi bırakılarak, insanlar çevrelerinde incelenmiş, insanın islâhından önce toplumun ıslâhı amacı ön plana alınmıştır. Klasik edebiyatın akıl ve sağduyuya önem vermesine karşılık, romantizmde hayal ve fanteziye geniş yer verilmiştir. Yazarlar eserlerinde kişiliklerini gizlememişler, olaylar karşısında duygu ve görüşlerini açıkça anlatmışlardır. Romantik şiirde, doğa sevgisi; bireycilik; Ortaçağa, yabancı ülkelere, Doğu'ya hayranlık; toplumsal geleneklere isyan; duygulara, doğaüstü güçlere, rüyalara, ihtiraslara bağlılık dikkat çeker.
Zıtlıkların uyumunu ilke olarak benimseyen romantikler hayatı güzel, çirkin... bütün yönleriyle vermeye çalışırlar.
Klasiklerin önemsediği din duygusuna geniş yer veren romantiklerin kahramanlarının çoğu dindardır.
Din, her şeyin gelip geçici olduğunu söylediği için de kahramanlar , genellikle kuşkulu, üzüntülü ve karamsardırlar.
Edebiyat dilindeki kalıplaşmış kelimeler yerine, günlük konuşma dilini kullanmayı benimseyen romantikler, her sınıftan insanı da eserlerine konu olarak almışlardır.
Genel olanın yerine özeli, tipin yerine gözalıcı olanı seçmişlerdir. Aşk, ölüm, tabiat en belli başlı konular olarak dikkat çeker.
Bu akımda oyun türlerinden dram, edebiyat türlerinden de roman gelişmiştir.
Başlıca temsilcileri:
Victor Hugo (Sefiller. Notre Dame'in Kamburu, Cromwell, Hernani.......)
J.Jack Rousseau (Emile, İtiraflar, Toplum Sözleşmesi)
Goethe (Faust)
Lamartine (Greziella)
A. Dumas Pere (Üç Silahşörler, Monte Kristo Kontu)
A. Dumas Fils (Kamelyalı Kadın)ýý
Alfrede de Musset (şiirleriyle)
Schiller ("Haydutlar" adlı dramı ve denemeleriyle)
Lord Byron (Don Juan, diğer şiirleriyle)
Chateaubrian
Puşkin
Shakespeare
Stendhal (Romantizmden realizme geçmiştir)
Balzac (Romantizmden realizme geçmiştir)
"Romantizm, ağlayan yıldız, inleyen rüzgar, ürperen gece, kendinden geçen çiçektir". Musset
"Romanitzm, varlıkların olduklarından başka türlü olmadığına, olmayacağına üzülmektir". A. Gide
TÜRK EDEBİYATINDA ROMANTİZM
Tanzimat edebiyatı dönemindeki ürünlerin çoğunluğu romantik akımın etkisiyle kaleme alınmıştır.
Namık Kemal roman ve tiyatrolarıyla
Ahmet Mithat, ilk romanlarıyla
Recaizade Mahmut Ekrem, şiirleriyle
Abdülhak Hamit, tiyatrolarıyla
REALİZM (GERÇEKÇİLİK)
19. yüzyılın ikinci yarısında romantizmin aşırı duygusallığına tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır.
1857 yılında Gustave Flaubert'in "Madame Bovary" adlı romanıyla, realizmin, romantizm karşısındaüstünlük sağladığı kabul edilmektedir.
Realizmde, duygu ve hayaller yerini, toplum ve insan gerçeklerine bırakır. Konular gerçekten alınır. Yaşanan ve gözlenen gerçek bütün çıplaklığıyla anlatılır. Bunun sağlanması için gerektiğinde anket gibi bazı sanat dışı yöntemlere bile başvurulmuştur.
Bu akımda, gerçeğin anlatılması için kişilerin psikolojileri, onların kişiliklerini etkileyen çevrelerinin tanıtımı, içinde bulundukları ortam ayrıntılarıyla verilir. Onun için de betimleme, realist yazarlarda en önemli anlatım biçimi olarak dikkat çeker. Yalnızca yaşananın anlatılmasına yönelen gerçekçiler, olaylar ve kişiler karşısında tarafsız davranırlar. Eserlerine kendi duygu, düşünce ve yorumlarını katmazlar. Yine, gerçek hayatın anlatılması esas olduğu için eserlerinde toplumun sıradan insanlarına rastlanır. Eserlerinde daha çok yaşamın olağan olaylarına yöneldikleri için çok basit bir konu bile ele alınıp işlenir.
Gerçekçi yazarların okuyucuyu eğitme gibi bir amaçları yoktur. Gözlem, araştırma ve belgelere dayanarak, yaşananı nesnel bir şekilde aktarmayı amaçlarlar.
Gerçekçi yazarlar, biçim güzelliğine çok önem vermişler, dilde ve anlatımda süsten, özentiden kaçınmışlardır.
Başlıca temsilcileri:
Stendhal (Kırmız ve Siyah, Parma Manastırı)
Balzac (Goriot Baba, Vadideki Zambak, Eugenie Grandet)
G. Flaubert (Madame Bovary)
Lev Tolstoy (Savaş ve Barış, Diriliş, Anna Karenina)
Dostoyevski (Suç ve Ceza)
A. Çehov (Vanya Dayı, Vişne Bahçesi)
M. Şolohov (Ve Durgun Akardı Don)
E. Hemingway (Çanlar Kimin İçin Çalıyor)
J.Steinbeck (Gazap Üzümleri)
Herman Melville (Moby Dick)
Charles Dickens (Oliver Twist, David Copperfield)
Gogol (Müfettiş, Ölü Canlar)
Turganyev (Babalar ve Oğullar)
M.Gorki (Çocukluğum, Benim Üniversitelerim, Ekmeğimi Kazanırken)
"Roman dediğin, bir uzun yol üzerinde dolaştırılan bir aynadır. Bir bakarsın göklerin maviliğini, bir bakarsın yolun irili ufaklı çukurlarında birikmiş çamuru görürsün. Sonra da kalkıp heybesinde bu aynayı taşıyanı ahlaksızlıkla mı suçlayacaksınız? Aynası çamuru gösteriyor diye aynaya kabahat bulmak olur mu? Böyle çamurlu çukura bulunan yola, daha doğrusu suyun akmasını, kokmasını, çamur çukurları meydana getirmesini önlemeyen temizlik müfettişine ..." Henri B.Stendhal
TÜRK EDEBİYATINDA REALİZM
Recaizade Mahmut Ekrem (Araba Sevdası)
Samipaşazade Sezai (Zehra)
Nabizade Nazım (Kara Bibik)
Halit Ziya Uşaklıgil (Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar)
Yakup Kadri Karaosmanoğlu (Kiralık Konak, Yaban......)
Memduh Şevket Esendal (Ayaşlı ve Kiracıları)
Reaşat Nuri Güntekin (Romanlarıyla)
Refik Halit Karay (Romanları ve hikayeleriyle)
Sait Faik Abasıyanık (Roman ve hikayeleriyle)
NATÜRALİZM (DOĞALCILIK)
19.yüzyılın sonlarına doğru Fransa'da ortaya çıkan natüralizm, bir anlamda realizmin bir üst basamağı (gerçeğe yaklaşmadaki katılığı nedeniyle) olarak düşünülebilir.
Natüralizmi, realizmden ayıran nokta onun deney yöntemine de yer vermesidir. Deney yöntemi, doğa olaylarında aynı nedenler, aynı koşullar altında aynı sonuçları doğurur düşüncesidir (Determinizm). Natüralistler bu anlayışın tabiatta olduğu gibi insan yaşamı için de geçerli olduğunu savunmuşlardır.Bu yaklaşımla pozitif bilimlerle sanatı birleştirmeye çalışmışlardır. İnsanın fizyolojik özellikleri üzerinde durmuş; insanı ırsiyet (soyaçekim) ve genetik özellikleriyle ele almışlardır. Ayrıca sosyal çevrenin insan üzerinde yaptığı etkileri de derinlemesine araştırmışlar, bir anlamda kendilerini bilim adamı, toplumu laboratuvar, insanı da deneme, inceleme aracı olarak ele almışlardır.
Natüralist yazarlar insanı belli koşulların içinde ele alır, onun duygu ve düşünce dünyasını, yetiştiği doğal ve toplumsal çevrenin etkisi doğrultusunda çizerler. Onların eserlerinde insan kendi yazgısını biçimlendirici, çevre üzerinde değiştirici bir güç taşımaz. Toplumsal nedenleri bir yana bırakmışlar, yalnızca yaşananı "nesnel" bir biçimde aktarmakla yetinmişlerdir. Bu sebeple de onlara "zabıt katipleri" yakıştırması yapılmıştır.
İnsan psikolojisiyle fizyolojisini birbirine bağlı kabul ettikleri için eserlerinde kahramanların fiziksel özelliklerini çok ayrıntılı olarak vermişlerdir. Buna bağlı olarak da betimleme, doğalcı eserlerin en önemli anlatım biçimi olarak dikkat çeker.
Realistlerdeki biçim güzelliği, kompozisyon olgunluğu ve üslup kaygısı natüralistlerde yoktur. Ancak natüralistler de halkın kolayca anlayabileceği açık ve yalın bir dil kullanmışlardır.
Tiyatroda, kostüm ve dekora önem veren natüralistlerin eserlerine genel olarak bir kötümserlik havası hakimdir.
Başlıca temsilcileri:
Emile Zola (Meyhane, Germiznal, Nana, Toprak.....) Alphonse Daudet
Guy de Maupassant
Goncourt Kardeşler
"Roman anlatılmış ve tabiattan çıkartılmış belgelerle vücuda getirilmelidir. Tarihçiler, mazinin hikayecileri, romancılar da halin hikayecileridir".
Goncourt Kardeşler
TÜRK EDEBİYATINDA NATÜRALİZM
Bizim edebiayıtımızda doğalcılık anlayışına en çok yaklaşarak eser veren sanatçı Hüseyin Rahmi Gürpınar'dır. Ancak eserlerinde sosyal eleştiriye yer vermesi onu natüralistlerden ayıran önemli bir noktadır.
PARNASİZM
Fransa'da şiir türünde ortaya çıkmış bir akımdır. Şiirdeki gerçekçilik diyebileceğimiz parnasizm, bir anlamda realizmle natüralizmin şiirdeki sentezinden oluşmuştur. 1886'da "Parnas" adlı derginin yayınlanmasıyla ortaya çıkmıştır (Parnas: Mitolojide ilham perilerinin yaşadığına inanılan efsanevi dağın adı).
Parnasyenler şiiri salt biçim olarak görürler. Bu nedenle biçim güzelliğini her şeyin üstünde tutarlar. Yine aynı nedenlerle ölçü ve uyağa çok önem vermişler, ritmi ön plana çıkarmışlardır. Sözcüklerin birarada kullanılmasından doğacak müziği de şiir için gerekli görmüşlerdir. Parnasizm, romantizme tepki olarak doğduğu için bu akımda duygunun yerini düşünceler almış, parnasyenler şiirde ayrıntılı ve nesnel betimlemelere yer vermişler, duygusallığı reddetmişlerdir.
Şiiri, ışık, gölge, renk ve çizgilerle sağlamayı düşünürler.
"Sanat, sanat içindir" görüşünde olan parnasyenler şiirde yarar değil, güzellik ararlar.
Tarihteki mutlu dönemlere duyulan özlem, yabancı ülkelerin manzara ve gelenekleri işlenen konulardır.
Parnasyenler Eski Yunan ve Altin mitolojisine büyük hayranlık duyarlar. Dolayısıyla ele alınan bazı konular klasisizmle benzerlikler taşır.
Başlıca temsilcileri:
Th. Gautier
T.D. Banville
François Coppee
J.Maria de Heredia
TÜRK EDEBİYATINDA PARNASİZM
Bu akımın en belirgin etkileri Tevfik Fikret'te görülür. Kimi yönleriyle Yahya Kemal de bu akımdan izler taşır.
SEMBOLİZM (SİMGECİLİK)
19.yüzyılın ikinci yarısında parnasizme tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır. Parnasyenler insan duygularına, izlenimlere önem vermiyorlardı Onalr için önemli olan gerçekti, düşüncelerdi. Sembolistler bu anlayışa karşı çıkmış, duygusallığa, insanın iç dünyasına yönelmişlerdir. Onalra göre somut varlıklar, dış dünya ile insanın duyuları arasında köprü kurmaya yarayan birer simgedir. Çünkü dış gerçek ancak insanın algılayış biçimiyle var olur. Yani insan onu nasıl algılıyorsa öyle değerlendirilir. Sembolistler, semboller aracılığıyla dış çevrenin insan üzerindeki etkilerini ve izlenimlerini anlatmışlardır.
Şiiri sessiz bir şarkı olarak tanımlamışlar ve müziği şiirin amacı durumuna getirmişlerdir. Onlara göre şiir düşüncelere değil duygulara seslenmelidir; çünkü şiir bir şey anlatmak için yazılmaz.
Şiirde anlam kapalı olmalıdır ve herkes kendince yorum getirebilmelidir. Sözcüğün anlam değerinden çok müzikal değeri önemlidir. Anlam kapanıklığı ve farklı çağrışımlar yaratabilme amacı, bol bol mecaz ve istiarelerin kullanılmasına yol açmış, dolayısıyla dil de ağırlaşmıştır.
Gerçeklerden kaçma, hayale sığınma, çirkinlikleri hayal yardımıyla güzelleştirme, bunlara bağlı olarak ortaya çıkan karamsarlık, sembolizmin en belirgin özelliklerindendir.
Durgun sular, ay ışığı, alacakaranlık, tan ağartısı, perdede gezinen gölgeler ve ölüm başlıca temalarıdır. Lirizm, bu anlayışın en önemli ögesi durumundadır.
Parnasyenlerin genellikle "sone" nazım biçimini kullanmalarına karşın, sembolistler daha çok serbest nazım biçimlerine yönelmişlerdir.
Başlıca temsilcileri:
Baudelaire
Rimbaud
Mallarme
Verlaine
Puşkin
TÜRK EDEBİYATINDA SEMBOLİZM
Bu anlayışın ilk uygulayıcısı Cenap Şahabettin'dir. Ancak bu akımın en başarılı örneklerini veren şairimiz Ahmet Haşim'dir. Kimi yönleriyle Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi şairler de bu akımın izlerini taşırlar.
"Şairin dili, düzyazı gibi anlaşılmak için değil, ama duyulmak üzere oluşmuş müzik ile söz arasında, sözden çok müziğe yakın, ortalama bir dildir".
Ahmet Haşim (Piyâle Önsözü)
EMPRESYONİZM (İZLENİMCİLİK)
1890-1910 yılları arasında Fransa'da gelişmiş; edebiyatta, resimde, müzikte etkisini sürdürmüş bir akımdır. Sembolizmle birlikte gerçeküstücülüğü (sürrealizm) hazırlayan bir akım niteliğindedir.
Bu akımda dış dünya ile ilgili gözlemlerin, sanatçının iç dünyasında oluşan değişik ruhsal durumuna göre yansıtılması esas alınmıştır. Onlara göre duyularımız dış dünyayı bize olduğu gibi değil, onun gerçek görünüşünü değiştirerek ulaştırır. Bunun için de bizim anlattıklarımız dış dünya değil, bu dünyanın hayalimizle bezenmiş bizdeki izlenimleridir.
"Seyreyledim eşkâl-i hayâtı
Ben havz-ı hayâlin sularında,
Bir aks-i mülevvendir onun'çün
Arzın bana ahcâr ü nebâtı"
Ahmet Haşim (Mukaddime)
SÜRREALİZM (GERÇEKÜSTÜCÜLÜK)
20.yüzyılın başlarında Andre Breton tarafından Freud'un görüşlerine (psikanaliz yöntemi) dayanılarak açılan bir sanat akımıdır.
Gerçeküstücülüğün bilgi ve esin kaynağı olan Freud'a göre, insanoğlunun dış dünyasından edindiği alışkanlıklar, istekler bilinçaltında toplanır. Bu istekler düş (rüya, yarı rüya) durumunda çözülerek ortaya çıkar.
Sürrealistler, Freud'un bu görüşünü edebiyata uygulamışlari bir anlamda bilinçaltının, bilinç alanına olan egemenliğini savunmuşlardır. Dolayısıyla içinden geldiği gibi yazmak bu akımın en belirgin özelliğidir. Akılcılığın karşısındadırlar, geleneksel ve biçime dayalı inanç ve değerleri düşünceden silmişlerdir.
"Gerçeküstücülük, ister söz, ister yazı ile ya da başka bir yolla, düşüncenin gerçek işleyişini ortaya çıkarmak içim başvurulan, içinden geldiği gibi yazma yöntemidir. Bu, aklın denetimi olmaksızın (rüyada olduğu gibi) her türlü estetik ve ahlak kaygısı dışında düşüncenin yazılışıdır". Andre Breton
Bu akımın Batı'daki en önemli iki temsilcisi Andre Breton ve Paul Eluard'dır.
Bizim edebiyatımızda Orhan Veli Kanık'ın kimi şiirlerinde bu akımın izleri açıkça görülmektedir.
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Mehmet Akif Türk milletine cesaret,ve tahammül aşılamak için ve onda bulunan duyguları harekete geçirmek için şiirine korkma sözüyle başlıyor. Bayrak bir milletin bir milletin geleceğinin ve bağımsızlığının sembolüdür. Bayrağın sönmesi türk milletinin istiklalini kaybetmesidir. Şair ülkemizde tek bir insan kalana kadar bu vatanı savunacağımızı belirtiyor. O halde en son türk bireyi son nefesini vermeden türk istiklal ve bağımsızlığını yok etmek, türk bayrağını söndürmek mümkün değildir. Zira bayrağımız milletimizin yıldızıdır. Bayrağın kaderi ile milletimizin kaderi birbirine bağlıdır. Bayrak bizimdir, biz yaşadıkça onu elimizdenkimse alamaz.
Türk milletinin bütün fertlerini öldürmedikçe bağımsızlığını kimse yok edemez.
Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal!
Şair ikinci kıtada bayrağımızın o zaman ki kırgın, küskün, öfkeli halini dile getiriyor. Türk vatanının bazı parçaları, işgal edilmiştir. Bu yüzden bazı bölgelerde bayraklarımız indirilmiş yerine düşman bayrakları asılmıştır. Kaş çatmak öfke halini ifade eder. Kaş ayrıca edebiyatımızda hilale benzetilir. Sevgilinin kaşları daima hilal şeklinde gösterilmiştir. Bayraktaki hilal de tıpkı nazlı bir sevgilinin kaşı gibi çatılmıştır. Kahraman türk milletini üzmektedir. Türkün beklediği, özlediği gülen bir bayraktır.
Türk bayrağının gülmesi göklerde dalgalanmasıdır. Bir aşığın sevgilisinden güler yüz beklemesi gibi bağımsızlığa aşık türk milletide özgürlüğün sembolü olan bayraktan gülmesini beklemektedir. Bu milletimizin en doğal hakkıdır. Çünkü türkler bağımsızlıkları ve bayrakları uğruna pek çok kan dökmüşlerdir. Bu kanları bayrağa helal etmeleri için onun da nazlanmayı bırakıp göklerde dalgalanması gerekir. Türk milleti daima Allah'a inandığı ve taptığı için özgürlük onun hakkıdır.
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşrım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
Şair "ben" diyor.(Ancak kastetdiği mana aslında bizdir türk milleti adına konuşmaktadır) Türk milleti ezelden beri hür yaşamıştır,hür yaşayacaktır. Onun özgürlüğünü elinden almak isteyen ancak çıldırmış olmalı,zira böyle bir harekete kalkışanlar ağır bir şekilde cezalandırılır. Türk milleti bağımsızlığı uğrunda önüne çıkacak her engeli aşacak güçtedir. O; böylesine yüce bir amaç için dağları delecek, enginlere sığmayıp,denizleri taşıracaktır güçtedir.
Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
"Medeniyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar?
Bu kıtada şair vatanımızı istilaya kalkışan avrupalılara meydan okuyor. 20. asrın başında avrupa medeniyeti 19.yy. deki görkeminden oldukça uzaktır. O sebeple şair bayıyı tek dişi kalmış canavara benzetiyor. Ancak avrupa mevcut teknik imkanlarını seferber ederek topuyla, tüfeğiyle, tankıyla bizi yok etmeye çalışmaktadır. Mehmetçik ise bu güce topla, tüfekle, mızrakla, kılıçla cevap vermeye çalışmaktadır. Avrupalı kendini çelik zırhla korurken mehmetçik ona iman dolu altın göğsüyle karşılık vermektedir.
Arkadaş! Yurdumu alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Şair kahraman Türk askerine hitap ediyor. Türk yurdunu alçakları uğratmaması için gerekirse canını feda etmesini öneriyor. Şehit gövdelerinin meydana getireceği siperler düşmana mani olacaktır. Mehmet Akif düşmanın çok kısa bir süre içinde bu hayasızca akına son vereceği Allah'ın Türk milletine Kuran-Kerimde vaad ettiği zafer gününün yarından bile daha yakın bir zamanda doğacağına inanmaktadır.
Bastığın yerleri "toprak!" diyerek geçme, tanı:
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
Şair Türk ordusuna vatanın kutsallığını hatırlatıyor. Toprak ile vatan arasında büyük bir fark vardır. Toprağı vatan haline getiren onu elde etmek ve korumak için savaşan fertlerin varlığıdır. Kısacası sıradan bir toprak büyük bir değer taşımaz; ama vatan toprağı uğrunda şehit olan atalarımızın o topraktaki mezarlarıdır. Bu kutsal vatanı dünyalara değişmeyiz. Toprak dünyanın dünyanın her yerinde bulunur. Ancak atalarımızın kanlarıyla sulanan topraklar vatanımız üzerindedir.
Kim bu cennet vatanının uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsında Huda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.
Bu vatan cennet kadar kıymetlidir. Şehit olanların ruhu dini inanışımıza göre doğrudan doğruya cennete gider. Şehitleimiz bu vatan toprağında yattığı için cennetten farksızdır. Bir avuç toprağı sıksak şehitler fışkıracak sanırız. Canımızdan çok sevdiğimiz insanları varımızı yoğumuzu Allah alsında yalnız yaşadığımız sürece bizi vatanımızdan ayrı düşürmesin.
Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli-
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.
Allah'a şair hitap ediyor. Mehmet Akif'in Allah'tan tek dileği ibadetyerlerinin göğsüne düşman elinin değmemesidir. Camilerimizden okunan ezanlar sonsuza kadar türk yurdunun üstünde inlemelidir. Çünkü bu ezanlar dinimizin temelidir.
O zaman vecd ile bin secde eder-varsa-taşım,
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-ı mücerred gibi yerden na'şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.
Ezan sesleri yurdumuzun üstünde inledikçe şehitlerimizinde ruhları şaad olacaktır. Ezan sesi sadece yaşayanlara değil, ölülere hatta onların mezar taşlarına bile tesir eden yüce bir anlam taşır. Şehit atalarımızın her şeyden arınmış ruhları yerden fışkıracak, ezan sesiyle ayağa kalkacak ve dışa yükselecektir.
Dalgalan sen de şafakalar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklal!
Şair zafer gününün heyecanını yaşıyor. Şanlı bayrağımız dalgalandıkça gökyüzünü şafakla yarış edercesine gökyüzünü kızıl renge boyamaktadır. Türk milleti yeniden bağımsızlığına kavuşmuştur. Atrık onun için yok olma korkusu kalmamıştır. Bayrağımız şehitleri mizin kanlarını hak etmiştir. Bağımsızlık Allah'a tapan ve doğruluktan ayırmayan Türk milletinin en doğal hakkıdır.
OSMANLI'DA YENİLEŞME HAREKETLERİ
Osmanlı Devleti 17. yüzyılın sonlarına doğru kaybedilen savaşlarla tanışmaya başlamıştır. Kaybedilen savaşlar sonrasında sarsılan askeri otorite ve devlet düzeninin yanında, ekonomik ve sosyal hayat da olumsuz yönde etkilenmeye başlamıştır. Osmanlı Devleti bu durumu düzeltmek için kendi içinde arayışlara başlamıştı. Fakat bu amaç doğrultusunda yapılan çalışmalardan iyi bir başarı sağlanamamıştı. Osmanlı bu içinde bulunduğu durumu düzeltmek için yüzünü artık Batıya çevirmeye başladı.
Avrupa'da yeni bir siyasal düzen ve toplum anlayışının kapılarını açan "1789 Fransız İhtilali,, Osmanlı Devleti'nde "yenilikçi padişahlar dönemi"nin başlangıcıdır. III. Selim, 1808'e kadar süren iktidarında, askeri, idari, mali ve iktisadi alanlarda ilk köklü değişiklikleri başlattı. Bu köklü değişim çabaları daha çok askeri alanda olmuştur.
Yenileşme çabalarının süreklilik kazanması ancak II. Mahmud'un saltanatının son devresinden itibaren mümkün olabildi. Zarar gören devlet otoritesini onarmak, iç ve dış güvenliği sağlayabilecek askeri güce sahip olmak, mali ve ekonomik yapıyı güçlendirmek ve nihayet sosyal ihtiyaç olarak öne çıkan yenilikleri yapmak Sultan'ın esas amacı idi.
Osmanlıda başlayan bu yenileşmenin yanında Batılaşma hareketleri iç ve dış sebepler sonucunda devam etmiştir.
Tanzimat Fermanını, Londra elçiliğinden Dışişleri Bakanlığına getirilen " Mustafa Reşit Paşa " hazırlamıştır.
Ferman, Topkapı sarayının Gülhane bahçesinde, padişah, sadrazam, yabancı devletlerin elçileri, patrikler, büyük devlet memurları önünde "Mustafa Reşit Paşa " tarafından okunmuştur. Yeniçeri Ocağı'nın bozulmaya başlaması nedeniyle Sultan II. Mahmud döneminde başlayan yenilik hareketleri ve Sultan Abdülmecid'in tahta çıkar çıkmaz ıslahat hareketine devam etmek amacında olduğunu göstermesi Osmanlı Devlet yapısındaki değişimin başlangıcıydı. Sadrazam Mustafa Reşid Pasa, Gülhane Hatt-ı Hümayunu'nu Padişah adına kaleme almış; devlet ve birey arasındaki ilişkilerde devletin modernleştirilmesi amacına dayanan temel ilkeler kabul ve ilan edilmiştir.
İlanının Nedenleri :
•Avrupalıların içişlerimize karışmasını engellemek
•Halkın sosyal yapısında yenilikler yaparak çağdaşlaşmayı sağlamak
•Mısır valisi M.Ali Paşa'ya karşı Avrupalı devletlerin desteğini sağlamak
ÖNEMİ: Tanzimat fermanıyla Osmanlılara " Kanun " gücü girmiş oluyordu. Başka bir sonucu da, Tanzimat dönemi aydın tipini yetiştirerek eğitimde vermiştir.
ISLAHAT FERMANI ( 1856 )
Tanzimat fermanı yeterli bulunmayarak, gayr-i Müslimlere daha fazla hakların verilmesi için 1856'da yayınlanan ferman. Gül hâne Halt-i hümâyûnu gibi, imparatorlukta yapılması kararlaştırılan yeni bir düzenin program ve prensiplerini içine alır. Bu ferman esâs olarak Tanzîmât hükümlerini tekrarlayan, onları açıklayan ve genişleten bir fermandır.
1. MEŞRUTİYET ( 23 Aralık 1876 ) (kanun-İ Esasi) ( İlk anayasa )
Tanzimat döneminde, Avrupa ile yakın ilişkiler içinde olan, Avrupa'yı yakından gören ve onların Osmanlı Devleti üzerine siyasi emellerini öğrenen bir aydın sınıf yetişti. Bunlara "Jön Türkler" ya da "Genç Osmanlılar " denilmiştir. Mithat Paşa, Namık Kemal, Ziya Paşa , Serasker Hüseyin Avni Paşa önemli temsilcileridir.
•Genç Osmanlılar, Osmanlı Devletinin kurtuluşunu içinde yaşayan halka yönetme hakkı vermekle, gerçekleşeceğine inanıyorlardı.Böylece halk yönetime katılacak, kendisini temsil edecek, dış devletlerin Osmanlı Devleti içine müdahalesine ortam hazırlanmamış olacaktı.
•Meşrutiyeti ilan etme sözü veren, II.Abdülhamit V.Murat'ın yerine tahta çıkarılmıştır.
ÖNEMİ:
•Osmanlı Devletinde ilk kez rejim değişikliği oldu.
•Tüm azınlık guruplara parlamentoda temsil hakkı tanınmıştır.
•Osmanlı halkı ilk kez yönetime katılma, seçme ve seçilme haklarına kavuşmuştur.
•Osmanlı Devletinde ilk kez Anayasal düzen kuruldu.
•Osmanlı Parlamentosu ; Padişahın seçtiği üyelerden oluşan Ayan Meclisi ve Halkın seçtiği milletvekillerinden oluşan millet
Meclisi olarak iki meclisten oluşmuştur.Meclis başkanlığına Ahmet Vefik Paşa seçilmiştir.
Not : 1877-78 Osmanlı - Rus Savaşının başlaması üzerine, II.Abdülhamit, parlamentoyu dağıtarak, Meşrutiyet rejimini yürürlükten kaldırmış, 30 yıl boyunca sıkı, bir yönetim izlemiştir.
TANZİMAT EDEBİYATI
Tanzimat Edebiyatı, bir kültür ve siyasi hareketin sonucu olarak ortaya çıkmış bir edebi akımdır. 3 Kasım 1839'da Reşit Paşa tarafından ilan edilen ve Gülhane Hattı Hümayunu da denilen yenileşme beratının yürürlüğe konmuş olmasından doğmuştur. Bu olay daha sonraları Tanzimat Fermanı olarak adlandırılacak,gerek siyasi alanda gerek edebi ve gerekse toplumsal hayatta batıya yönelmenin resmi bir belgesi sayılacaktır. Edebiyat Tarihçilerimizde 1839 yılını Tanzimat edebiyatının başlangıcı olarak kabul edeceklerdir.
Amacı, metot bakımından Batılı, öz ve ruh bakımından milli bir edebiyat yaratmaktır.
Türk toplumundaki esaslı değişmeleri , fikir ve yenilik hareketlerini yansıtır.
Bu dönem edebiyatı üç dönemde incelenir:
a) Hazırlık dönemi(1839-1860) Bu dönem şiirlerinde üzerinde halk edebiyatı etkileri görülür. Batı'dan çeviriler dikkat çeker(Akif Paşa, Sadullah Paşa, Müfit Paşa, Yusuf Kamil Paşa dönemin önemli isimleridir).
Özellikle Fransız Edebiyatı'ndan şiir, hikaye ve roman çevirilerinin yapıldığı bir geçiş dönemidir.Divan Edb. İle Tanzimat Edb. Arasında bir köprü gibidir.
Devlet eliyle çıkarılan ilk Türk gazetesi olan TAKVİM-İ VAKAYİ bu dönemde çıkarılır
Bu dönemde Yusuf Kamil Paşa'nın Fenelon'dan çevirdiği Telemak ilk çeviri romanımızdır.
b)1. Dönem Tanzimat Edebiyatı 1860'ta Tercüman-ı Ahval gazetesinin yayımlanmasıyla başlar, 1877'ye kadar sürer. 1877'de II.Abdulhamit'in Meşrutiyet Meclisi'nin çalışmalarını durdurmasıyla sona erer.
c) 2.Dönem Tanzimat Edebiyatı 1877'den başlar, 1895 yıllarına kadar sürer.
BİRİNCİ DÖNEM TANZİMAT EDEBİYATI ÖZELLİKLERİ:
I. Dönem Tanzimat Edebiyatı (1860-1877) Özellikleri
1."Toplum için sanat" anlayışı benimsenmiştir.Sanat, toplumun Batılılaşması için bir araç olarak kullanılmıştır
2.Eserlerin halkın anlayabileceği sade bir dille yazılması amaçlanmıştır.
3.Divan edebiyatının süslü-sanatlı düz yazısı yerine, belli bir düşünceyi iletmeyi amaçlayan yeni bir düzyazı geliştirilmiştir; ilk kez noktalama işareti kullanılmıştır.
4.Şiirde yeni konular (yurt, ulus, özgürlük, insan hakları...)işlenmiştir.Biçim bakımından Divan edebiyatına bağlılık sürmüş; gazel, kaside, murabba, terkib-i bend gibi nazım biçimleri kullanılmıştır.
5.Tanzimat sanatçıları, Fransız edebiyatını örnek almışlar; klasisizmin ve romantizmin etkisinde kalmışlardır. * Klasizim(Şinasi, A.Vefik Paşa) romantizm (N. Kemal, A. Mithat)
6.İlk örnekleri bu dönemde görülen roman, teknik yönden zayıf ve kusurludur.Romanlarda Batılılaşmanın yanlış anlaşılması, aile sarsıntıları, köle ticareti gibi konular işlenmiştir.
7.Tanzimat tiyatrosu, sahne dili ve tekniği açısından başarılıdır.Tiyatro, halkı eğitmek için bir okul gibi düşünülmüştür.
8.Tanzimat edebiyatı, batı etkisindeki Türk Edebiyatı'nın ilk durağı olmasından ötürü, Batı edebiyatı türlerinin ilk örnekleri bu dönemde verilmiştir.Bu dönem edebiyatı bir "ilk"ler edebiyatıdır.
İKİNCİ DÖNEM TANZİMAT EDEBİYATININ ÖZELLİKLERİ :
Bu dönemin, 1.Meşrutiyet Meclisi'nin 1877'de, Osmanlı- Rus savaşı gerekçe gösterilerek kapatılmasıyla başlayan baskıcı yönetimi vardır.Bu durum sanat ve edebiyatı da etkilemiştir.
1.Bu dönemde toplum sorunlarından uzaklaşılmış, 'sanat için sanat' ilkesi benimsenmiştir.
2.Dilde sadeleşme çabası bırakılmıştır. Dil oldukça ağırlaştırılmıştır.
3.Batı edebiyatı türlerinde ürünler verilmiş, sanatçılar daha da ustalaşmıştır
4.Şiirin konusu genişletilmiş, bireysel konulara dönülmüştür. Ayrıca biçimsel yenilikler getirilmiştir. Recai-zâde Mahmut Ekrem, özellikle Abdülhak Hamit' in eserlerinde bu açıkça görülmektedir.
5.Romanda realizmin etkisi görülmüş, ilk realist roman bu dönemde yazılmıştır. Realizm ve natüralizm baskın akımlar olarak göze çarpar.
6.Tiyatro önemini yitirmiş, sahne dil ve tekniği açısından başarısız eserler yazılmış .Tiyatro eserleri oynanmak için değil okunmak için yazılmıştır.
TANZİMAT DÖNEMİNDE GAZETE
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Tanzimat edebiyatının ilk dönemi için çerçeve teklif ederken sarf ettiği "Bu devirde gazete hemen tüm yeniliği idare eder" cümlesi de gazetenin yeni edebiyatın temelinde çok önemli bir işlevi yerine getirdiği şeklinde anlamak gerekir.
Gazete Osmanlı toplumunda değişimin hızlandırıcısı olmuştur. Aydınları etrafında toplamış. Batı'yla tanıştırmış (ilk tercüme faaliyetlerinin mekanı gazetelerdi), fikri grupları ve ayrılıkların arenası olmuş ve bütün bir toplum hayatının değişmesinde önemli rol oynamıştır. 19. asrın münekkitlerinden Tanpınar gazeteyi ve işlevini şöyle yorumlar: "Bütün işaretler oradan gelir. Kalabalık onun etrafında kurulur. Okumayı o yazar. Mekteplerin uzak bir gelecek için hazırladığı dağı o tutuşturur."
Tiyatro, tercüme ve telif ilk örneklerini gazete vasıtasıyla verir. Makale, deneme, tenkit gibi türler gazete bünyesinde gelişmiş türlerdir. Bu türler vesilesiyle politika, güncel ve hayatî meseleler, fikri cereyanlar günün hadisesi olmaya başlar. Bu gelişmelerden sonra Osmanlı'da gazeteler hızla yayılmaya ve açılmaya başlar. Matbuat artık güncel ve siyasî hayatın bir parçası haline gelmiştir.
Sonuç olarak:
Osmanlı Devletinde Yayımlanan ilk resmi gazete Takvim-i Vekayi'dir (1831)( Cumhuriyetin ilanından sonra resmi gazete olarak devam eder.)
Bundan sonra Ceride-i Havadis (1840) adlı yarı resmi bir gazete çıkarılmıştır( İngiliz Churchill tarafından).
İlk edebi ve özel gazete ise Şinasi ve Agâh Efendi tarafından çıkarılan Tercümân-ı Ahval (1860) daha sonra Şinasi tarafından çıkarılan Tasvir-i Efkâr (1862) gelir.
Böylece yeni yazı türlerinin gelişmesine ortam hazırlanmış olur.
Tiyatro, tercüme ve telif ilk örneklerini gazete vasıtasıyla verir.
Makale, deneme, tenkit gibi türler gazete bünyesinde gelişmiş türlerdir.
Gazete, Osmanlı toplumunda değişimin hızlandırıcısı olmuştur.
TANZİMAT DÖNEMİ ÖĞRETİCİ METİNLERİ
Tanzimat edebiyatında gazetelerle birlikte öğretici metinler yapı değiştirmiş, Batılı öğretici metinler edebiyatımıza kazandırılmıştır. Tanzimat döneminde Şinasi, Namık Kemal'le başlayan gazetecilik çok gelişmiş ve gazete etkili bir iletişim aracı olmuştur.Bu gazetelerde makale, fıkra, deneme, tenkit gibi öğretici metinlere de yer verilir. Ayrıca anı, günlük, mektup gibi türler Tanzimat' la birlikte önem kazanmış ve Batılı bir hüviyete bürünmüştür. Şunu da unutmamak gerekir ki bu dönemin bir çok edebi türünde öğreticilik hakimdir.
Öğretici metinlerin genel özellikleri:
Divan edebiyatındaki münacat, methiye, dua gibi bölümler yoktur.
Toplumsal konulara ve sorunlara yer verilmiştir.
Hürriyet, eşitlik, kanun, bilim ve teknikle ilgili Batılı kavramlar konu olarak işlenmiştir.
"Sanat, toplum içindir." anlayışı benimsenmiştir.
Öğretici metinler toplum için, toplumun anlayacağı bir dille yazılmıştır.
Tanzimat Dönemi Edebiyatı öğretici metinlerinde ikilik yani eski-yeni,yerli-Batılı çatışması temada, dilde(Arapça, Farsça kelime ve kavramlarla -yeni kavramlar) ,ifade biçimlerinde varlığını hissettirmiştir.
TANZİMAT DÖNEMİNDE COŞKU VE HEYECAN DİLE GETİREN METİNLER (ŞİİR)
Tanzimat edebiyatı sanatçıları her şeyden önce şiirin konusunu ve anlatımını değiştirdiler.Namık Kemal Lisan-i Osmani'nin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülahazalar" isimli uzun makalesinde şiirin,fikrin gelişmesine ve halkın eğitilmesine olan büyük hizmetinden söz eder.
Divan edebiyatının gerçekle ilgisizliğine,yapmacıklığına,boşluğuna şiddetle hücum eden Namık Kemal,edebiyatın yeniden düzenlenmesini ister.
Bunun içinde her şeyden önce yeni bir anlatım yolu,yeni bir dil bulunmasını gerekli görür.Dilin bir an önce konuşma diline yaklaştırılması gerekliliğini savunur.Buna rağmen Tanzimat şiirinin dilinin sade olduğunu söylemek zordur.
Tanzimat şirinin Divan şiirine bağlı kaldığı unsurlar daha çok biçim alanındadır. Bu dönemde halk şiirine ve hece veznine olan ilgi biraz artmışsa da divan şiiri ve aruz eski hakimiyetini sürdürmüştür.
Divan şiirinin nazım şekilleri aynen kullanılmıştır (Gazel, kaside, terkib-i bent müseddes, murabba gibi şekiller).
Şiirin konusu değişmiş,aşk,hasret,ayrılık gibi kişisel konular bir yana bırakılmış,eşitlik,özgürlük,adalet,hukuk gibi toplumsal konulara önem verilmişitir.Ancak bu daha çok I.Tanzimatçılar denen Şinasi,Ziya Paşa,Namık Kemal gibi sanatçılarda görülür.
II.Tanzimatçılar denen Recaizade Mahmut Ekrem, Abdulhak Hamit, Sezai'de ise kişisel konular yeniden ele alınmıştır.
Sonuç olarak:
Her iki dönem şairleri biçim yönünden Divan şiiri geleneğine bağlı kalmışlardır.
Her iki dönem şairleri "Romantizm"in etkisinde kalmışlardır.Bu dönem şiirinin Batı düşüncesiyle klasizm ve romantizm edebi akımlarıyla ilişkisi vardır.
1.dönem şairleri "toplum için sanat" anlayışını; 2.dönem şairleri ise "sanat için sanat" anlayışını benimsemişlerdir.
1.dönem şairleri "vatan,millet,adalet" gibi konuları ele alırken;2. dönemdekiler "aşk, doğa, ölüm" gibi konuları ele almışlardır. Dolayısıyla konu ve temada yenilik yapmayı başarmışlardır.
1.dönem şairleri dilde sadeleşmeyi amaçlamış ancak bunda başarılı olamamışlardır. 2. dönem şairleri ise ağır olan bu dili daha da ağırlaştırmışlardır.
Şiirde sanatlı söyleyiş her iki dönem şairleri için de amaç olmaktan çıkmıştır.
İki dönemin şairleri de şiirde parça güzelliğini bırakıp bütün güzelliğine ve konu birliğine önem vermiştir.
Aruz ölçüsü kullanılmaya devam ederken az da olsa hece ölçüsü kullanılmıştır.
Gazel, kaside, terkib-i bent gibi eski nazım şekilleri kullanılmaya devam etmiştir.
Özellikle ikinci dönem sanatçıları yeni nazım şekilleriyle şiir yazmada başarılı olmuşlardır(A.Hamit Tahran, Recaizade Mahmut Ekrem başarılıdır).
Tanzimat şairleri bireysel duygu düşünce ve anlatıma önem vermiş, böylece Türk edebiyatına Batı'daki bireyci anlayışı getirmişlerdir.
DİVAN ŞİİRİ VE TANZİMAT ŞİİRİNİN BENZERLİKLERİ VE FARKLILIKLAR (Kısa başlıklar halinde)
BENZERLİKLERİ
Nazım şekilleri benzer:. Kaside, gazel, terkib-i bend, müseddes vb.
Ölçü benzer: .Aruz ölçüsüyle şiirler yazılır.
Kafiyeleniş benzer.
Dil benzer:.Arapça-Farsça kelime ve tamlamaların kullanılması
FARKLILIKLARI
TEMA -KONU (İÇERİKLE İLGİLİ)
DİVAN ŞİİRİNDE: Aşk, tabiat, tasavvuf,ahlak,övgü (devlet ve din büyüklerine)
TANZİMAT ŞİİRİNDE:. Halkı aydınlatmaya yönelik yeni tema ve konular işlenmiştir. Hürriyet, eşitlik, adalet, kanun, yönetimden ve dönemden şikayet vb.
YAPI ÖZELLİKLERİ
DİVAN ŞİİRİNDE:Genellikle beyitler kullanılır, ölçü aruzdur,Kafiyeleniş nazım biçimi belirler Göz için kafiye benimsenir..Nazım biçimlerinin belirli bölümleri vardır. Şiir, nazım biçimine göre adlandırılır.
TANZİMAT ŞİİRİNDEivan şiiri nazım biçimleri kullanılmasına rağmen klasik yapıda bazı değişiklikler yapılır. Beyit sayılarının değiştirilmesi bölümlerin bulunmaması, bazen mahlasların kullanılmaması bazı şairlerin aruz ölçüsünü yanında heceyi kullanmaları , ayrıca şiirlerde başlıklara nazım biçiminin yanında konu adının da eklenmesi gibi
Zengin kafiye benimsenmiş, divan şiirinin aksine "Kafiye kulak içindir." (Aynı ses veren değişik harfler kafiye sayılır.) anlayışı Recaizade Mahmud Ekrem Tarafından ileri sürülmüş zamanla taraftar kazanmıştır.
DİL VE ANLATIM ÖZELLİKLERİ
DİVAN ŞİİRİNDE:Arapça ve Farsça tamlamalara söz sanatlarına yer verilmesinden dolayı ağır bir dil vardır.
TANZİMAT ŞİİRİNDE: Halkın anlayacağı bir dilde yazma anlayışına rağmen Arapça - Farsça kelime ve tamlamaların kullanıldığı görülür.Dildeki en büyük farklılık yeni kavramlara yer verilmesidir.
OLAY ÇEVRESİNDE GELİŞEN METİNLER
A)ANLATMAYA BAĞLI METİNLER( ROMAN- HİKAYE)
Tanzimat dönemi öncesi Türk Edebiyatı'nda hikaye ve roman türleri yoktu.Olay kaynaklı tür olarak mesneviler kullanılmıştır. Bunların da teknik olarak hikaye ve romana benzediği söylenemezdi. Bu metinlerde tekrarlanan konular söz ustalığını göstermek için işlenirdi. Tanzimat, nesir alanında bir çığır açmış,onu şiirden daha etkili bir hale getirmiştir.Süsten,özentiden uzak,halkın okuması,bilgilenmesi amacıyla eserler ortaya koyulmuştur. Türk Edebiyatı'nda roman çevirilerle başlamıştır.Bu alanda ilk eser Yusuf Kamil Paşa'nın Fenelon adlı Fransız yazardan çevirdiği Telemak adlı romandır.Bir çok teknik kusurlarla dolu olan bu eserin kahramanlarının yabancı olmasına rağmen büyük ilgi gördü.Konusuyla,kahramanlarıyla ilk Türk romanı ise Şemseddin Sami'nin yazdığı Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat adlı bir aşk romanıdır.Bu da bir çok kusurlarla dolu basit bir romandır.Edebi sayılabilecek ilk roman Namık Kemal'in İntibah adlı romanıdır.
Sonuç olarak:
İlk çeviri roman Yusuf Kamil Paşa'nın Fenelon'dan çevirdiği Telemak'tır.
İlk yerli romanımız Şemseddin Sami'nin yazdığı "Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat"tır.
İlk edebi romanımız Namık Kemal'in yazdığı "İntibah"tır.
İlk tarihi romanımız Namık Kemal'in yazdığı "Cezmi"dir.
İlk köy romanımız Nabizade Nazım'ın yazdığı "Karabibik"tir.
Konular genellikle günlük yaşamdan ya da tarihten alınmıştır. Kölelik ve cariyelik, yanlış Batılılaşma gibi konulara yer verilmiştir.
Yazarlar, kişiliklerini eserlerine yansıtmışlardır.
Romanlar teknik bakımdan oldukça zayıftır. Yer yer olayların akışı kesilerek okuyucuya bilgiler verilmiştir, uzun uzun tasvirler yapılmış, tesadüflere sıkça yer verilmiştir.
Kahramanlar tek yönlüdür; hep iyi ya da hep kötü.
1.dönemde romanın amacı halkı eğitmek iken 2.dönemde amaç sanattır.
1.dönem "Romantizm"in, 2.dönem "Realizm"in etkisinde kalmıştır.
Hikaye alanında ise yine ilk eserler Tanzimat döneminde verilmiştir. Daha önce halk hikayeleri olsa da bunlar belli konuların dışına çıkmaz ve masal karakteri gösterirdi. Özellikle Ahmet Mithat halk hikayeleri ile batı tekniğini birleştirdi.Letaf-i Rivayat adlı hikaye serisi ile halk hikayelerini modernleştirmeye çalıştı ve bu alandaki ilk Batılı eserlerdendir.Ancak modern anlamda ilk hikayecilik Samipaşazade Sezai'nin Küçük Şeyler adlı eseriyle başlar.
İlk hikaye kitabımız Ahmet Mithat Efendi'nin " Letaif-i Rivayat"ıdır.
B) GÖSTERMEYE BAĞLI EDEBİ METİNLER ( TİYATRO)
Tanzimat dönemine gelinceye kadar edebiyatımızda Batılı anlamda sahne tiyatrosu görülmez.Ancak halk arasında Karagöz ile Hacivat,ortaoyunu,meddah gibi geleneksel halk tiyatrosu vardır:
Karagöz gölge oyunudur. Değişik söz oyunlarıyla yanlış anlaşılan sözlerle güldürü unsuru sağlanır.Eğlendirme amacı taşır.Karagöz adlı cahil biriyle Hacivat adlı bilgili geçinen biri arasındaki atışmalarla sürer gider.
Ortaoyunu ise şehir meydanlarında ya da kendileri için hazırlanan yerlerde Pişekar,Kavuklu,Zenne gibi sabit tiplerle oynanan güldürü amaçlı seyirlik oyundur.
Meddah tek kişilik bir oyundur.Yüksekçe bir yere çıkan meddah,değişik şivelerle konuşarak anlattığı bir olayla güldürü oluşturur.
Bu oyunlar belli bir metne dayanmayan,oyuncuların oyun esnasında konuşmalarıyla oluşan oyunlardır.Eğitici bir amaç taşımaz.
Tanzimat tiyatrosu ile tiyatro bir okul sayılmış,halkın eğitilmesinde bir araç sayılmıştır. Bunlarda sosyal eğitim ön plandadır.Toplumda görülen aksaklıklara doğrudan doğruya dokunmak veya tarihin ibret verici olaylarını ele alıp onlardan ahlaki sonuçlar çıkarmak amaçlanmıştır.Tanzimat tiyatrosunda dil ve üslup konuşma diline ve üslubuna çok yaklaşmıştır.Fakat ikinci dönem Tanzimatçılarda bilhassa Hamit'in eserlerinde doğallığını gittikçe kaybetmiş,süslü,yapmacıklı bir hale gelmiştir.
Tanzimat döneminin yayınlanan ilk tiyatro eseri Şinasi'nin Şair Evlenmesi adlı tek perdelik komedisidir.Tiyatro alanında eğitici eserler ise Namık Kemal tarafından verilmiştir. Ahmet Vefik Paşa bu dönemde tiyatro çalışmalarıyla tanınmış başka bir isimdir. Bursa'da bir tiyatro yaptırmış, burada tercüme ettiği eserleri sahnelettirmiş, halkı tiyatroya gitme konusunda yönlendirmiştir.Moliere'in hemen hemen bütün eserlerini çevirmiştir.
Sonuç olarak:
İlk ciddi tiyatro 1867'de Güllü Agop'un idare ettiği Osmanlı Tiyatrosu'dur.
İlk Türk piyesi küçük bir dram olan"Hikaye-i İbrahim Paşa ve İbrahim Gülşeni"dir.
Batılı anlamdaki ilk tiyatro Şinasi'nin yazdığı "Şair Evlenmesi' adlı töre komedisidir.
Sahnelenen ilk tiyatromuz ise Namık Kemal'in yazdığı "Vatan Yahut Silistre'dir.
Tiyatro, halkı eğitmek amacından dolayı daha çok okunmak için yazılmıştır.
1.dönem tiyatrolarının dili 2. döneme göre daha anlaşılır bir niteliktedir.
GENEL ÖZELLİKLER
A.)Bu dönem sanatçıları, Divan edebiyatında hiç bulunmayan makale, tiyatro, roman, hikaye, anı, eleştirme gibi yeni edebiyat türleri getirmişler, Divan edebiyatında bulunan şiir, tarih, mektup gibi edebiyat türlerini Batı anlayışına göre yenileştirmişlerdir.
B) Tanzimat edebiyatının özellikle ilk döneminde yetişen sanatçıların çoğu (Ziya Paşa, Namık Kemal) Montesquieu, Rousseau, Voltaire gibi Fransız yazarlarının etkisi altında kalarak, makale ve şiirlerinde zulme, haksızlığa, geriliğe karşı şiddetli bir dille mücadeleye girişmişler; vatan, millet, hürriyet, hak, adalet, kanun, meşrutiyet gibi kavramları yaymaya çalışmışlar, "toplum için sanat" anlayışını benimsemişlerdir.
C) Tanzimat edebiyatının ikinci döneminde yetişen sanatçılar ise (Recai-zâde Mahmut Ekrem, Abdülhak Hâmit, Sami Paşa-zâde Sezai) toplum işlerine daha az karışmışlar, "sanat için sanat" anlayışını benimser görünmüşlerdir."Her güzel şey şiire konu olabilir." anlayışını savunmuşlardır.
.
D) Çoğu Fransız edebiyatını örnek olarak alan bu sanatçıların bir kısmı Klasisizm (Şinasi, Ahmet Vefik Paşa, Ali Bey)bir kısmı Romantizm (Namık Kemal) bir kısmı da Realizm (Recai-zâde Mahmut Ekrem, Sami Paşa¬zâde Sezai Nabi-zâde Nâzmi.) akımlarının etkisi altında eserler vermişlerdir.
E)Tanzimat edebiyatı, Divan Edebiyatı'nın tersine olarak, seçkin kişiler için değil, halk için meydana getirilen bir edebiyat düşüncesiyle ortaya çıkmıştır. Bu görüşü benimseyen Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Ahmet Mithat, Ali Bey özellikle makale, tiyatro, anı, kısmen de olsa roman türlerinde eserler vermişlerdir. Tanzimat edebiyatının ikinci devrinde yetişen Recai-zâde Mahmut Ekrem, Abdülhak Hamit, başta olmak üzere bazı edebiyatçılar ise bu amaçtan uzaklaşmış görünmektedirler.
F) Dilin sadeleşmesi, konuşma dilinin yazı dili haline gelmesi düşüncesi savunulmuştur. Dil konusunda bu düşünceyle birlikte, eski alışkanlıklarından kurtulup da öz Türkçe yazılmış değildir. Türkçe, daha çok, tiyatro; anı, mektup, bir dereceye kadar da makale ve romanlarda kullanılmıştır.Edebi Türk nesrinin temeli bu dönemde ve Şinasi tarafından atılmıştır.
Cümlelerin uzunluğu kısalmış, anlaşılır cümleler kurulmaya çalışılmıştır
G)Tanzimat edebiyatının ikinci devrinde yetişen sanatçılar ise konuşma dilinden uzaklaşarak Divan Edebiyatı geleneklerini sürdürmüşlerdir.
H) Divan şiirindeki "bölüm güzelliğine" karşın "konu bütünlüğüne, güzelliğine" önem vermişlerdir.
DERLEYEN VE HAZIRLAYAN:
NAZİRE AYDIN
EDEBİYAT ÖĞRETMENİ
TURGUTLU ANADOLU LİSESİ
*İlk yerli tiyatro eseri:Şinasi / Şair Evlenmesi /1859
*İlk yerli roman :Şemsettin Sami / Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat
*Batılı tekniğine uygun kusursuz ilk roman :Halit Ziya Uşaklıgil/Aşk-ı memnu
*İlk çeviri roman :Yusuf Kamil Paşa/ Fenelon'dan Telemak /1859
*İlk köy romanı :Nabizade Nazım / Karabibik
*İlk psikolojik roman:Mehmet Rauf / Eylül
*İlk realist roman :Recaizade Mahmut Ekrem / Araba Sevdası
*İlk resmi Türkçe gazete :Takvim -i Vakayi
*İlk yarı resmi gazete :Ceride-i Havadis
*İlk tarihi roman :Namık Kemal / Cezmi , A. Mithat / Yeniçeri
*İlk özel gazete :Tercüman-ı Ahval / Şinasi ile Agah Efendi
*İlk pastoral şir:A.Hamit Tarhan /Sahra
*İlk şiir çevirisini yapan ,ilk makaleyi yazan ve noktalama işaretlerine ilk kez kullanan ilk Türk gazeteci :Şinasi
*Aruzla ilk manzum tiyatro eseri yazan :A.Hamit /Eşber veya Sardanapal
*Heceyle yazılan ilk manzum tiyatro eseri:A.Hamit/Nesteren
*İlk bibliyografya:Keşfü'z Zünun /Katip Çelebi
*İlk hatıra kitabı :Babürşah /Babürname
*İlk hamse yazarı :Ali Şir Nevai
*İlk tezkire :Ali Şir Nevai /Mecalisün Nefais
*İlk antolojisi:Ziya paşa /Harabat
*İlk atasözleri kitabı :Şinasi /Durub-i Emsal-ı Osmaniye
*İlk mizah dergisiiyojen /Teodor Kasap
*İlk hikaye kitabı :A:Mithat /Letaif-i Rivayet
*İlk fıkra yazarı :Ahmet Rasim
* Türkçe yazılan ilk kitap :Kutadgu Bilig
*İlk siyasetname :Kutadgu Bilig
*İlk mensur şiir örneklerini veren :Halit Ziya
*Şiirde ilk defa Türk kelimesini kullanan :Mehmet Emin Yurdakul
*Dünya edebiyatındaki ilk modern roman :Cervantes/Don Kişot
*İlk makale :Tercüman-ı Ahval Mukaddimesi
*İlk edebi bildiriyi yayımlayan topluluk:Fecr-i Ati
*Mesnevi tarzında yazılmış ilk eser : KUTADGU BİLİG
*İlk seyahatname : MİR'ATÜL MEMALİK / SEYDİ ALİ REİS
*İlk Edebiyat tarihçimiz: Abdulhalim Memduh Efendi
*Batı anlayışındaki ilk edebiyat tarihçimiz: Fuat Köprülü
*Dünya edebiyatındaki ilk hikayeci ve eseri: Boccaio Decamkeron
*Sahnelenen ilk tiyatro: Namık Kemal / Vatan yahut Silistre
*Kafiyeyi şiire serperek klasik nazım şekillerinden farklı ilk örnekleri veren: TEVFİK FİKRET
*Türkçenin ilk dil bilgisi kitabı: Süleyman paşa / SARF-ı TÜRKİ
*İlk naturalist eserimizin yazarı Nabızade Nazım / Zehra
*Divan Edebiyatında mahallileşme akımının temsilcisi: Nedim
*Şarkıyı icat eden: NEDİM
*İlk tarih ve coğrafya ansiklopedisi: Kamus'ul Alam
*İlk sözlüğümüzivan-ı Lügat-it Türk
*İlk Türkçe sözlük:Şemsettin Sami:Kamus-ı Türki
*İlk özdeyiş örneklerini veren: Ali Bey / Lehçet'ül Hakayık
*İlk didaktik şiir örneğimiz ve aruzla yazılan ilk eserimiz:Kutadgu Bilig
*Türk adının geçtiği ilk Türkçe metin :Orhun Abideleri
*Edebiyatımızda objektif eleştirinin nasıl olacağını ilk açıklayan:R. Mahmut Ekrem
*Edebiyatımızdaki milli dönemin açılmasına öncülük eden: Mehmet Emin Yurdakul
*Konuşma diliyle yazılmış ilk hikayenin yazarı: Ömer Seyfettin
*Edebiyatımızda ilk kafiyesiz şiiri yazan :A. Hamit / Validem
*İlk köy şiiri: Muallim Naci / Köylü Kızların Şarkısı
*İlk alfabemiz:Göktürk Alfabesi
*Tekke şiirinin babası: Ahmet Yesevi
*İlk Türk destanı :Alp Er Tunga Destanı
*Bizde batılı anlamda ilk eleştiriyi yazan:Namık Kemal
*Bizde epik tiyatro türünün kurucusu: Haldun Taner
*İlk kadın romancımız:Fatma Aliye Hanım
*Süslü nesrin ilk temsilcisi: Sinan Paşa
*Dünyanın bilinen ilk destanıümerlerin Gılgamış Destanı
*Dünyanın halen yaşayan ,en büyük ve ilk Müslüman Türk Destanı: Kırgızların Manas Destanı
*Edebiyat kelimesini bizde ilk kullanan: Şinasi
*Kurtuluş savaşımızı doğrudan işleyen roman :Ateşten Gömlek
*Komedi türünün ilk büyük ustası:Aristofanas
*Trajedi türünün ilk büyük ustası:Aiskylos
*İlk uyarlama tiyatro eserinin yazarı :A.Vefik paşa
*Deneme türünün kurucusu:Montaigne
*İlk divan şairi:Hoca Dehhani
*Hikayede gerçek anlamda ilk kez Anadolu'yu işleyen: Refik Halit Karay
*En başarılı psikolojik roman yazarımız: P.Safa / 9.Hariciye koğuşu
*İlk çocuk şiirlerini yazan: Tevfik Fikret / Şermin
*Dilde sadeleşmeyi savunan ilk yayın organı: Genç Kalemler
TÜRK DİLİNİN TARİHİ HAKKINDA KISA BİLGİ:
TÜRK DILININ BES BIN YILI
Son 1600 yil içinde diger Türk devletlerinin Avrasya'da, Orta Asya'da, Hindistan'da, Iran'da ve Anadolu'da büyük güçler halinde, önceden hazirliksiz olarak ortaya çikislarinda da tarihi bir anormallik göze çarpar. Tarihçilerin göçebe (nomad) teorisine göre bütün Türk devletleri ve imparatorluklari daima 'geçici' kuruluslardi. Türkler memleketlerinde daima 'yabanci' idiler. Orta Asya'ya ancak 8. yüzyildan sonra Anadolu'ya da 900 yil önce, 1071 Malazgirt Savasi'ndan sonra gelmislerdir. Diger bütün milletler antik çaglardan beri bugünkü cografyalarinda yasamitlardir. Bilinen tarihi çaglarda, Avrupa'da Almanlar, Anglo-saksonlar, Vikingler, Galyalilar, Latinler, Ispanyollar, Slavlar, Yunanlilar; Asya'da Hintliler ve Çinliler; Orta Dogu'da Farslar, Gürcüler, Araplar, Ibraniler, Misirlilar hep kendi cografyalari içinde veya yakininda yasamislardir. Sadece Türkler bu kuralin disinda kalmislar, yalniz onlar bu hususta bir 'anomali' göstermislerdir.
ikinci tarihi 'anomali' de 'kayip diller' olgusudur ki bu 'tarihte devamlilik' açisindan kabul edilemez. Sanskiritçe, Grekçe, Latince, Anglo-Cermen dilleri, Farsça, Arapça, Ibranice, Türkçe gibi büyük diller ve hatta, Arnavutça, Gürcüce, ve Ermenice gibi küçük diller, makul bir devamlilik gösterirler. Hepsi eski dil karakterlerini ve ana yapilarini korumuslar, ancak kelime hazineleri degisiklige ugramis, dost veya düsman bir çok milletlerden aldiklari kelimelerle dillerinde bazi degisiklikler olmustur. Eski çagin kayip dillerinin sahiplerinden olan Sumerliler, Elamlilar, Medler, Iskitler, Hititler (Hattiler), Frigler, Liydyalilar, Truvalilar, Etrüksler, Partlar ve Aramiler dünya uygarliginin kesfi ve yaradilisinda rol oynamislar, sanat ve kültürde yaptiklari atilimla eski Yunan rönesansinin temellerini atmislar ve dolayisiyla da bugünkü modern uygarliklarimizin olusumunu saglamislardir. Bu eski milletlerin dilleri cografyaci Strabon zamaninda hala yasiyordu. Öyleyse niçin bu büyük milletlerin dilleri kayboluyor da bugün yasayan küçük milletlerin bile dilleri kaybolmuyor, ki bu küçük milletler daima o eski büyük milletlerin idareleri altinda yasamislar, her türlü esarete ve imhaya maruz kalmislardir. Öte yandan, mesela koca bir Sumer devleti, milleti ve dili yok oluyordu ki bu dil, Ibrani Tevrat yazarinin ifadesi ile 'bütün dünyanin konustugu dil idi'. Böylece mantik yine gösteriyor ki, eger normal tarihi gelisme ve devamlilik korunacaksa bu eski ve antik dillerin asla kaybolmamalari gerekiyordu.
kayip diller' genellikle Sami veya Hint-Avrupa dilleri disinda kalan aglutinatif (bitisgen) bir dil grubunu olusturuyorlardi. Bu sartlara uyan bir çok kayip diller arasinda olan ve muhtelif yazarlarca -sanki Asya kitasinda tek bir dil grubu varmis gibi- 'Asyanik' tabiri ile anilan, Sumerce, Elamca, Etrüksçe, Urartuca ve Hurrice gibi dillerin Ural-Altay dilleri grubuna baglanmasi gerekmekteydi ki bu grubun Avrasya'daki büyük yegane temsilcisi Türkçe'dir. Böylece iki anomalinin tarih kitaplarindan çikarilmasi için, bu kayip dillerin herhangi bir sekilde veya diyalektte Türkçe ile akrabaliklarinin ispati gerekmekteydi.
Daha önce belirttigimiz gibi, 'kayip diller'in , üç büyük dil grubundan biri olan Turan yani Türkçe grubu ile ilgili olmasi gerekiyordu. Biz bu yoldan hareket ederek kayip dillerin sirrini çözmeyi basarmis, insanlik tarihinin son 5000 yil boyunca Türk dilinin global yayilisi ve gelisimini tesbit etmis ve Türk tarihini olusturan ve bugün bazilarinca Hunlar'dan Türkiye Cumhuriyeti devletine kadar 16 halkasinin bilindigi, uzun zincirin kayip halkalarini ortaya çikarmis bulunuyoruz.
Kayip dillerin çözümü ile Türkçe konusan eski halklarin tarihini ortaya döken ilerideki bölümler gösterecektir ki, hiç degilse kayitli 5000 yillik tarih dönemi baslangicinda, Proto-Türkler'in ana vatani Anadolu-Transkafkasya-Mezopotamya üçgeni içinde kalan bölgeydi. Kültürel ipuçlari ise bu ana vatanin M.Ö. 7000 yilinda bizzat Anadolu oldugunu göstermektedir.
ISKITLERIN ATALARI VE KAVIMLERI
Herodot Iskitlerin kökenleri hakkinda su bilgileri verir:
"Iskitlere göre, ülkelerinde yasayan ilk adam Targitaus adli biri idi. Babasi Zeüs ve anasi Borysthenes (Dnieper)'in bir kizi idi. Targitaus'un üç oglu oldu: Leipoxais, Arpoxais ve Kolaxais." (Herod IV.5)
"Leipoxais'dan Auchat(ae) Iskitleri; Arpoxais'dan Katiar ve Trasp'lar; en genç olan Kolaxais'dan da Krali Iskitler yahut Paralat'lar ortaya çikti. Hepsine, bir krallarinin adina izafeten Skoloti adi verilmistir." (IV.6)
"...ve Farslar bütün Iskitlere 'Sakalar' derler."(VII.64)
Suna eminiz ki bu isimlerin çogu etimolojik olarak Türkçe izah edilebilir. Zamir, çogul eki ve diger Yunan eklerini parantez içinde gösterip sadece kelime köklerini kullanarak, Iskit atalari sayilan bu isimleri inceleyebiliriz.
Targit(aus): Turgut veya Türküt "Türkler" veya türküt "güçlüler". (Prof. Togan, Targitase>Türküt "Türkler", Skolot "Çigiller" ve Paralat "Barullar" iliskilerini daha önce göstermistir.)
Leipoxa(is) veya Lei-poksa< Türkçe Ulu-bahsi "ulu hoca".
Arpoxa(is) veya Ar-poxa < Türkçe Er-bahsi "er-hoca".
Kolax(ais), muhtemelen > Kolah (Kafkas bölgesindeki eski bir millet ki bunlar için 7.yy. Bizans tarihçisi Theophilaktos Grekçe Xolx (okunusu Kholh) adini kullanmistir. Hatta epik Yunan siirlerinde iki l ile kollah seklinde yazilmis olabilir. Böylece l=r kuralina (LIScGEL 403) göre Kollah < Korlah < Türkçe Karluk. Ayni kelime, muhtemel bir l=n ve m=n (Dor.) fonetik degisimi ile (LIScGEL 403, 421), Kollah < Kolnah < Kolmah < Türkçe Kalmak veya Kalmuk adini ortaya çikarir. Her iki isim de tarihte ve destanlarda geçen meshur Türk kavimlerine aittir. Türk Dili'nin Besbin Yili, s.103-104)
EU.XEN(OS9 / A.XEN(OS) / ACHER.ON "KARADENIZ"
Tehlikelerle dolu bir deniz olan karadeniz, hakiki bir iskit denizi idi. Ona verilen bu eski Yunanca isimlerin kökleri de Türkçe izah edilebilir.
(Pontos) Axenos (" 'konuk-sevmez' deniz" adinda, Gk.a- "alayhte , karsi" ve Gk. xenos "yabanci" anlami tasir. Bu ad, bölgeye eski Yunanlilarin yerlesmelerinden önce verilmis olmalidir. Böylece, xen(os) (ksen veya kzen), < Türkçe küsen, veya <Türkçe kizan (küs- ve kiz- fiillerinden). Yani, Karadeniz'in eski adi Küsen veya Kizan olarak ortaya çikiyor. A-xenos ifadesi de aslinda "Küsen'e (Karadeniz'e) yabanci olan" anlamina geliyor.
(Pontus) Euxenos ("konuksever deniz") adinda ise, Gk. eu- "lehinde" ve yine xenos "yabanci" demektir. Ayni sekilde xen(os) < Türkçe küsen, veya kizan olur, ki bu defa, Euxenos ifadesinin asil anlami "Küsen'e (Karadeniz'e) dost olan" anlamina geliyor. Zira artik Yunanlilar bu bölgede yerlesmisler ve de Iskit veya Kimmerler tarafindan sevilmeye baslanmislardir.
Acheron adina gelince, Homeros'un "Pyriphlegethon Acgeron'a akar" ve "Gemi Dünyanin sonuna, derinden akan Okeanusa geldi. Orada Kimmerlerin memleketi (Kirim) ve sehri duruyor" (Odysseia XI) ifadeleri, Ksenophon'un Karadeniz'in bati sahilinde Heraclia (Eregli) yakinindaki Acherus Yarimadasindan bahsetmesi (Ksenophon VI.2.) ve Acheron veya Acherus'un Hades'te (ölüler diyarinda) bulunan bir "felaket irmagi" olarak tarif edilmesi ve de Pyriphlegethon (Borydthenes (modern Dnieper)) kelimesinin asagidaki Ek Lügatçe'deki analizi, Acheron adinin Karadeniz'e Homeros çagi öncesi verilen bir isim oldugunu gösterir. Bu isim de Türkçe bir etimolojiye sahiptir. Kok kelime Acker veya Aker < Ogur Türkçesi Ökür/Ögür < Türkçe Ögüz "Deniz; Irmak; karadeniz."
GÜNEY KARADENIZ HALKLARI
Güney Karadeniz bölgesi doguda Kafkaslardan batida Trakya'ya kadar uzanir. Bu bölgede yasamis olan eski topluluklara ait en iyi kaynaklar Herodot, Ksenophon ve Strabon'dur. Bu mevzuda bilhassa Ksenophon, M.Ö.4.yüzyilda, Iran krali Artakserkses II'nin (hük.404-359) kardesi Genç Keyhüsrev (Kyrus) tarafinfdan Iran tahtini ele geçirmek amaciyla hazirlanan ve ücretli Yunan ve yerli askerlerden olusan bir ordunun Sardis'ten Iran'a yürüyüsünü ve dönüsünü anlatan eserinde bize bazi bilgiler verir. Kuzey Mezopotamya'da, Kunaxa muharebesinde Genç Keyhüsrev'in ölmesi üzerine, Yunanliklardan olusan ordu Ksenophon'un liderliginde Dogu Anadolu daglarini asarak Trabzon'a ve sonra da sahili takiben Giresun (Cerasus), Ordu (Cotyora), Sinop üzerinden Trakya'ya ulastilar.
Ksenophon!a göre, Karadeniz sahilinde yasayan kavimler, Kholh'lar, Mossinoik'ler, mitolojik Amazonlar, Khalyb'ler yahut Halizon'lar ve Trakyali adi ile andigi diger bazi milletlerdir. Bunlarin adlarini, bazi sahis isimleri ile birlikte kismen burada kismen Ek Lügatçe'de inceleyecegiz.
KHOLH'LAR
Bunlardan, önceki bölümde Iskitlerin atalarindan biri olan Colax(ais) (Kholh) adini incelerken bahsetmistik. Kholh'lari (Karluk'lari) Kafkaslarin güneyinde ve güney batisinda Eski Yunanlilarca Kolkhis adi verilen memlekette yasayan bir millet olarak taniyoruz. Ksenophon'a göre, Kholh'lar Trabzon'dan Giresun'a kadar olan sahildeki Yunan sehir sitelerine yakin ova ve daglardaki küçük kasaba ve köylerde yasiyorlardi.
KHALYBES (HALIZONLAR), KHALDA(i), VE MOSYN(I), MOSYNOEK(I)
Strabon, Alazon, Halizon ve Amazon kelimelerinin kullanilisindaki kargasadan bahseder. (XII.3.20.22) Herodot, Borysthenes (Dnieper) irmaginin yakininda yasayan Alazon Iskitlerinden söz eder. (IV.17) Homeros'ta, kelime Alizon (Ilyada II) ve Halizon (a.e.V) sekillerinde geçer:
Ve Alizonlar, Odios ve Epistrophos'un kumandasindaydilar; onlar, gümüsün çiktigi, uzak Alybe'den gelmislerdi.
Strabon Alybe denen yerin,Kizilirmagin dogusunda oldugunu söyleyerek Halizon'lari,Küçük Asya'da yasayan ve Yunanli olmayan en önemli kavimlerden saydigi Khalyb'lerle birlestirir (XII.3.20; XV.5.23) ve eski Kahlyb'lerin kendi zamaninda Amisos (Samsun) ile Trabzon arasinda yasayan Khaldai kavmi oldugunu iddia eder. (XII.3.19,28) Ksenophon zamaninda, kavimlerin en savasçi olani diye tarif ettigi Kahlyb'ler yine ayni bölgede yasiyorlardi. (IV.6,7;V.5) Herodot, Khalyb'lerin Lydia krali Kroesus idaresindeki milletlerden biri oldugunu yazar. (I.28)
Halizon, Khalyb ve Khald(ai) kavimlerinin adlari, asagida görülecegi gibi, birbirine ve ayni zamanda Amazon adina çok benzemektedirler.
Halizon ((1) < Türkçe Kal-i(g)-don "ebedi kiyafet; ebedi öz")
Halizon ((2) < Türkçe Kal-i(g)-don "çevik öz")
Halizon(es) kelimesinde, Amazon adindaki ama "ana" yerine kali "ebedi" kelimesi kaim olmustur. Böylece (1) Hali-zon > Hali-zon < Türkçe Kali-don "ebedi öz": "kal-i / kal-ik "gök, yukari kat, sema; kalmis, kalan (ebedi)" ki kal- "kalmak" fiili ve -ik /-ig ekinden olusmustur. Kelimenin bir diger etimolojisi de yapilabilir: (2) Hali-zon < Türkçe Kali(g)don "çevik öz", kelime anlamiyla, "siçrayan (kisi)" (O. Türkçe kali- "siçramak"), ki bu anlam Homeros'un Amazon kraliçesi için kullandigi 'çevik Myrina' tabirinin belki de kaynagini teskil eder.
Khalyb (< kerkük ve Azeri Türkçesi Kal-ip "kalmis;ebedi"):
Khalyb kelimesinin bu yorumunda, normal Türkçede 3.sahis geçmis zaman partisipini olusturan -mis ekine tekabül eden Kerkük ve Azerbaycan Türkçesindeki -ip eki ile kal- fiilinden bir isim-sifat olusturulmustur.
Khald(ai) (< Türkçe Kal-di "kalan: ebedi"):
Khaldai kelimesi de Türkçedir: Khald(ai) < Khaldu < Türkçe kal-di, kelime anlamiyla, "kalmis olan, kalan; ebedi," ki burada kal- fiilinden 3.sahis tekil geçmis zaman siygasi -di ile bir sifat-isim hali olusmustur.
Muhtemelen Kerkük ve Azeri Türkçesini içeren Khalyb adi, ve ayni halk olan Khald'larin da Babil'de yasamis Khaldu'lar veya Kalde'lilerle iliskili olmasi gerektigi düsünülürse, bu halklari bugünün Kerkük ve Azerbaycan Türklerinin de atalari sayabiliriz.
Karadeniz sahilinde yasayan diger önemli bir kavim de Mosynoek'lerdir. Herodot, Dara'nin Pers imparatorlugu içinde yasayan milletler arasinda Mosynoeki kavmini de sayar (III.94). Ksenophon, onlari Sinop ile Giresun arasindaki sahil seridinde gösterir. (V.4) Strabon, Mosynoek ve Mosyn kelimelerinde Yunanca anlamlar arar. Bizce her iki tabir de Türkçe etimolojiye sahiptir.
Mosyn(i) (< Türkçe Beçen "Peçenek"):
Yunanca'daki m=p (LiScGEL 421) ve b=p (LiScGEL 510) fonetik degisimleri göz önünde tutulursa, m<p<b iliskisi ile. Mosyn<Posyn<Bosin<Türkçe Beçen "Peçenek" sonucuna ulasiriz. Haçli seferleri çaginda Trakya'da bir sehir adi olarak bilinen Mosynopolis kelimesi "Mosyn'ler (Beçenler) sehri" diye de tercüme edilebilir, zira bu çaglarda Beçenlerin (Peçeneklerin) Balkanlarda aktif oldugunu biliyoruz.
Mosynoek(i) (< Mosynek <Türkçe Peçenek )
Bizce Mosynoeki adi, Mosyn(i) kelimesinin baska bir seklidir ve de Beçen kelimesinin diger sekli olan "Peçenek" adinin tam karsiligidir: Mosynoek(i) > Mosynek > Pesynek > Türkçe Peçenek, ki bu kelime esasinda, önceki bölümde de isaret ettigimiz gibi Beçen kelimesinin bir çoguludur. Burada -ek / -ik Ogurca (Macarca) ve Yafes dillerinde mevcut olan bir çogul ekidir. Latince'de Peçenekler için kullanilan Bissen(us) tabiri de Kk. Mosyn ve Bithny (>Bisin) kelimelerine çok yakindir ve sonraki Yunanlilar onlar için Patzinak adini kullanmislardir ki, bu da fonetik bakimdan Mosynek(i) kelimesinin hemen hemen aynisidir. Daglarda kasabalar ve köyler içinde yasayan bu Mosynek'ler öldürdükleri düsmanlarinin kafalarini keserek teshir etmeleri (Ksenophon (V.4) gibi örf ve adetleri bakimindan Iskitlere benzerler.
Yukarida incelenen kelimeler disinda kalan, Karadeniz'in sahil bölgeleri ile ilgili bazi eski kavim ve sahis adlari ve cografya isimleri asagidaki lügatçede ayrica analiz edilmistir. Bu kisa çalisma, bu uzun sahil seridinde yasayan eski topluluklarin çogunun Türkçe-konusan halklar oldugunu göstermektedir.
Prof. W. F. Albright tarafindan hatirlatilan "Iste burada arkeoloji yine eski bir felsefi söz olan 'natura non facit saltum' "tarihteki bütün zahiri devamsizlik içinde (bile) bir devamlilik mevcuttur" vecizesinin tam aksine tarih kitaplarinda mevcut olan "Kayip Diller" olgusu büyük bir tarihi 'anomali' olusturmaktadir. Sanskritçe, Grekçe, Latince, Anglo - Cermen dilleri, Farsça, Arapça, Ibranice, Türkçe gibi büyük diller ve hatta Arnavutça, Gürcüce ve Ermenice gibi küçük diller makul bir devamlilik gösterirler. Kayip dillerin sahiplerinden baslicalari olan Sumerliler, Elamlilar, Medler, Iskitler, Hititler (Hattiler), Frigler, Lidyalilar, Truvalilar, Etrüskler ve Aramiler hepsi zamanlarinin büyük milletleri olmuslar, uygarligin kesif ve yaradilisinda rol oynamislar, sanat ve kültür'de yaptiklari atilimlarla eski Yunan Rönesansinin temellerini atmislardir. Öyleyse niçin bu büyük milletlerin dilleri kayboluyor da bugün yasayan küçük milletlerin dilleri kaybolmuyor. Mesela koca bir Sumer devleti, milleti ve dili yokoluyor ki bu dil Ibrani Tevrat yazarinin ifadesi ile "bütün dünyanin tek dili" idi (Genesis - Tekvin 11.1-2 "BÜTÜN DÜNYANIN DILI BIRDI"). Çivi yazilarinin ilk basarili çözümünü yapan kisi olarak bilinen Sir Henry Creswicke Rawlinson Sumer dilinin Turani bir dil oldugunu ileri sürmüstü. Her halukarda mantik gösteriyor ki eger normal tarihi gelisim ve devamlilik korunacaksa bu eski dillerin asla kaybolmamalari, bunlarin bugüne kadar yasamalari ve bizce malum herhangi bir sekil veya diyalekt içinde devam etmeleri gerekiyordu.
Uzmanlara göre 'kayip diller' genellikle Sami veya Hint - Avrupa dilleri disinda kalan aglutinatif bir dil grubunu olusturuyorlardi. Bu sartlara uyan birçok kayip diller arasinda olan ve muhtelif yazarlarca 'Asyanik' tabiriyle anilan Sumerce, Elamca, Etrüskçe, Urartuca ve Hurrice gibi dillerin Ural Altay dilleri grubuna baglanmasi gerekmekteydi ki bu grubun Avrasyadaki yegane büyük temsilcisi Türkçe'dir. Böylece, yukarida belirttigimiz tarihi anomalinin tarih kitaplarindan çikarilmasini istiyorsak, bu kayip dillerin herhangi bir sekilde veya diyalektte Türkçe ile akrabaliklarinin ispati gerekmekteydi. Biz bu noktadan hareket ederek kayip dillerin sirrini çözmeyi basarmis, insanlik tarihinin son 5000 yili boyunca Türk dilinin global yayilisi ve gelisimini tesbit etmis bulunuyoruz.
Çatalhöyük'te Arkeolog James Mellaart tarafindan kesfedilen M.Ö 6300 yilina ait Anadolu kültürünün bir Türk kültürü oldugu gösterilebilir. Prof. Mellaart'in buldugu iki pars rolifeyi (kitabin arka kapagi - soldaki resim; foto: Mrs. Mellaart) ile temsil edilen Ana - Tanriçayi 6000 yil sonra Italya'da Etrüskler de aynen taniyorlardi (ön kapak - sagdaki resim; foto: Editions d'art Albert Skira) ki Etrüsklerin bir Türk diyalekti ile konustuklari kitabimizda ortaya çikarilmistir. Ve bu 8300 yil önceki Anadolu kültürü bir gün içinde varolmadigina göre kültür tarihi bakimindan eserimizin ikinci adini "Türklerin On Bin Yili" olarak ifade ettik. Hakiki yani yazili Türk tarihi ise çagimizdan 5000 yil öncesine yazinin Sumerliler tarafindan icadina uzanmaktadir ki Sumer dilinin de bir Türk diyalekti oldugunu göstermis bulunuyoruz. Çok muhtemeldir ki, Sumer dili daha sonra Farsçadan ve bilhassa Arapçadan bol miktarda alinti yaparak zamanla dil bilginlerince Akadca, Asurice, Babilce, ve Aramca ismi verilen ve Sami dil grubuna sokulan sofistike bir 'yazi dili' veya dilleri haline dönüsmüstür ki bu dilleri Osmanli Türkçesi ile kiyaslamak mümkündür.
Ayrica Iskitçe, Frigce, Truvalilarin, Likyalilarin dilleri ve Hurrice, Urartuca, ve Macarca - Fince ve Çuvascanin atasi saydigimiz Pelasg (Ogur) dili ve Perslerin resmi dili olan Akhamenid Aramcasi ve yine Perslerin diger resmi dili olan Elamca, ve Partça dahil birçok kayip dillerin, çivi yazisi veya Arami (Fenike) alfabesiyle yazilmis eski yazitlarin ve / veya bu milletlerin krallarinin ve asillerinin adlarinin ve bazi eski cografi terimlerin tercüme edilerek, esasta Türkçe olduklari ispat edilmis böylece Yunan ve Roma'nin temellerini kuranlarin Türk uygarliklari oldugu ortaya çikarilmistir. Orta Asya'da ise az miktarda yazitlarin incelenmesine ragmen Saka-Yüeçilerin, Sogd'larin, Eftalitlerin Türkçe konustuklari saptanmistir.
Bu uzun tarih devresinde Türk dilleri ana yapilarini oldukça iyi korumuslardir. En uç Türk dilleri olarak gördügümüz Macarca ve Fince bile büyük miktarda yabanci kelimeler alarak lügatlerini sisirmelerine ragmen Türkçe olan gramer yapilarini korumuslardir.
VIII. asir Göktürk yazitlarinin yeniden tefsiri ile o zamanki Orta Asya'da Ipek Yolu üzerinde kökü eskilere dayanan yeni bir Budist Türk Devletinin varligi kesfedilmistir.
XIII. yüzyil 'Mogol' dilinin ve bugünkü 'Çuvas' dilinin müstakil birer Ural Altay dilleri olmayip, karakterleri, yapilari, ve kelime hazineleri bakimindan Türkçe birer dil olduklari gösterilmistir. Büyük bir Türk dünyasi içinde seyahat eden Marco Polo'nun bazi Türkçe kelime ve tabirleri ilk defa bu kitapta ortaya çikarilmistir.
Yakin zamanlarda Orta Asya'nin Isik Gölü civarinda altin elbiseli bir Türk beyine ait kurganda kesfedilen bir gümüs kasenin üzerinde bulunan ve Göktürkçeye benzer bir alfabeyle yazilmis M.Ö. 5. asra ait iki satirlik bir yazit yeniden tercüme edilmis ve bu suretle eski Türk mezarlarinda baska bir dünyaya göç eden bir beye refakat eden yakinlarinin 'gönüllü' olarak ona katildiklari tesbit edilmistir.
Eser dört kisimdir. Bölüm 1 - 6, son 1400 yilin Türk dillerini ve uygarliklarini kisaca incelemekte, bir anlamda yeniden kesfetmektedir. Bölüm 7 - 29), asil mevzu olan 'Kayip Dillerin Çözümü' ile ilgilidir. Bölüm 30 - 32, eski Türk diyalektlerinin Hint - Avrupa ve ve Sami dilleri dahil diger bazi dillere tesirlerini incelemektedir. Bu arada eski Yunancanin baslangiçta kuvvetli bir ihtimalle Yunanistan'in eski otokton halki olan Pelasglarin konustugu Ogur Türkçesi üzerine insa edildigi, Greklerin tanri ve tanriçalarinin adlarinin ekserisinin Türkçe ile izah edilebilecegi gösterilmistir. Bölüm 33, birçok cografi isimlerin desifre ve tercümesine hasredilmistir. Eser bir sonuç yazisiyla tamamlanmaktadir.
Yeni olarak Türkçe kitabin 2. Bölümü'nde Tun-huang'da bulunan iki Türk-Tabgaç Yaziti'nin tercümesi, 9. Bölümü'nde Etrüsk sayilarinin yeni bir analizi, Perugia Cippus Yaziti'nin tam metninin daha dogru olarak çözümü, yeni bir Hatip (Haranguer) yazitinin tercümesini, ve genelde Etrüskçenin çok daha ileri bir analizini, 11. Bölüm'de bir Lidya yazitinin ve meshur Lemnos-Kaminia Yaziti'nin çözümü, ve 16. Bölüm'de de ek olarak Melikishvili'den alinan 120 kadar Urartuca kelimenin etimolojisi yapilmistir.
Eserden su önemli sonuçlar da çikarilabilir.
1. Kürtler ve Ermeniler tarafindan ilk konusulan dil farzedilen Yafes dili aslinda bir Türk dilidir. Yafes, Sam ve babalari Hazreti Nuh birer Sumerlidir yani Türktür.
2. Ilyada, Sehname ve Roma sairi Virjil tarafindan yazilmis olan Aeneid adli destanlarin ilk önce Türk dili ile yazilmis veya söylenmis olmalari pek muhtemeldir. Truva ve Iran - Turan savaslari büyük bir ihtimalle ayni milletin (Türkler'in) iki unsuru arasinda geçen iç savaslardir.
3. Ilk Girit uygarliklarini çok muhtemelen Türkçe - konusan uygarliklar yaratmistir.
4. Kitabin Ingilizce basliginda sadece bir nüans saklidir. Buradaki Dünya, Sumerliler'in yakin dünyasidir. Yani, bazilarinin zannettigi gibi bütün diller Türkçeden dogmus degildir. Bilakis, Sumer Türkçesinde buldugumuz alinti kelimeler gösteriyor ki Indo-Avrupa dili olan Farsça ve Sami dili Arapça da Sumerlilerin eski dünyasinda mevcut idi.
5 .Arapça ve Latince dahil bütün eski alfabeler Arami - Fenike alfabesinden türemislerdir. Göktürk alfabesi, bilhassa ince ve kalin ünlü ve ünsüz fonemleri belirleyen kendine özgün orijinal harfler eklemek suretiyle bu alfabeler arasinda en mükemmeli olarak ortaya çikar.
Bu bilimsel çalisma ile ortaya çikan yeni, daha dogrusu asil Türk kimligi, onu içine sindiren her Türk vatandasinin bugünkü ve yarinki yasam tarzini düzenleyecek, Atatürk'ün hedefledigi çagdas uygarlik seviyesinin üstüne çikmamizda en büyük rolü oynayacaktir.
1) "ki" bağlacının ve "-ki" ekinin yazımı: Türkçede üç çeşit "ki" vardır:Bağlaç olan"ki",sıfat yapan "-ki" ve zamir olan(ilgi zamiri) "-ki" dir.Bağlaç olan "ki" daima ayrı yazılır.Sıfat yapan "-ki" ve zamir olan "-ki" eklendiği sözcüğe bitişik yazılır.
Dilimizdeki bu üç farklı "-ki"yi birbiriyle karıştırmamak için şu pratik yöntemleri uygulayın.
*Cümle içerisinde -ki'den sonra -ler çokluk ekini getirebiliyorsanız o -ki zamir olan -ki'dir.
Ayrıca zamir olan -ki'nin bir ismin yerini tuttuğunu ve genellikle zamirlerin üzerine geldiğini de unutmayın.
---Arabam bozuldu , seninki(ler)ni kullanabilir miyim?
---Onunki(ler) seninki(ler)den daha iyi olmuş.
Görüldüğü gibi cümle içerisinde -ki zamirinden sonra -ler ekini getirdiğimizde cümlenin yapısında herhangi bir bozukluk meydana gelmiyor.Öyleyse bu -ki'ler ilgi zamiridir.
*Sıfat yapan -ki de sıfat tamlaması kurar. Sıfat yapan -ki her zaman bitişik yazılır.Pratik olarak önündeki isme "hangi" sorusunu yönelterek bulur ve diğer -ki'lerden ayırt ederiz.
---Sokaktaki çocuklara sahip çıkmamız gerekiyor.(Hangi çocuklar?)
---Sınıftaki öğrenciler dışarı çıksın.(Hangi öğrenciler?)
Görüldüğü gibi sıfat yapan -ki'yi alan sözcüğün hemen önündeki isme hangi sorusunu yöneltebiliyoruz.Öyleyse bu -ki sıfat yapan -ki'dir ve eklendiği sıfata daima bitişik yazılır.
*Bağlaç olan "ki" ise daima ayrı yazılır.Diğer "ki" ekleriyle karıştırmamak için cümleden çıkartırız, cümlenin yapısında ciddi bir bozukluk olmuyorsa o "ki" bağlaç olan "ki"dir.Ayrıca bağlaç olan ki'nin daha vurgulu söylendiğini de göz önünde bulundurmak gerekir.
*Duydum ki unutmuşsun gözlerimin rengini.(Duydum unutmuşsun gözlerimin rengini)
*Sen ki dünyalara değersin.(Sen dünyalara değersin.)
*Şimdi anlıyorum ki o yaptıklarım bir hataydı.(Şimdi anlıyorum o yaptıklarım bir hataydı)
Görüldüğü gibi bağlaç olan -ki cümleden çıkartıldığında cümlenin anlamında bir daralma olsa da yapısında ciddi bir bozukluk olmuyor, öyleyse bu -ki'ler bağlaçtır ve daima ayrı yazılır.
NOT:Mademki,halbuki,oysaki,çünkü,sanki sözcüklerindeki 'ki' ler bağlaç olmasına rağmen kalıplaştığı için bitişik yazılır.
2) "de" bağlacının ve "de" bulunma durum ekinin yazımı: "de" "da" bağlacı da tıpkı "ki" bağlacı gibi ayrı bir sözcük olduğu için daima ayrı yazılır.Bulunma durum eki olan "-de,-da, -de,-ta" ise eklendiği sözcüğe bitişik yazılır. "de,da" bağlacıyla "-de,-da,-te,-ta" ekleri birbiriyle karıştırılmamalıdır.Pratik olarak birbirinden şu şekilde ayırt ederiz:Cümle içerisinde cümleden "de"yi çıkartırız,eğer cümlenin yapısında bir bozukluk olmuyorsa o "de" bağlaçtır.Cümlenin yapısı bozuluyorsa o "de" bulunma durum ekidir.
*Kitap da alacağım.(Kitap alacağım)
*Sen de onun gibisin.(Sen onun gibisin)
Görüldüğü gibi bağlaç olan "de ,da" cümleden çıkartıldığında cümlenin yapısında bir bozukluk olmuyor.Şimdi de aşağıdaki örnekleri inceleyelim:
*Sende bir şeylerim kaldı.(Sen bir şeylerim kaldı)
*Onu otobüste gördüm.(Onu otobüs gördüm)
Görüldüğü gibi bulunma durum eki cümleden çıkartıldığında cümlenin yapısı bozuluyor.
Önemli uyarı: Bağlaç olan "de,da"nın kesinlikle "te,ta" biçimi yoktur.
*Sana kazak ta alacağım.(yanlış)
*Sana kazak da alacağım.(doğru)
Ayrıca bağlaç olan "de,da" bir özel isimden sonra gelirse kesme işaretiyle ayrılmaz.
*Bize Ahmet'de gelecek.(yanlış)
*Bize Ahmet de gelecek.(doğru)
3. "mi" soru edatının yazımı: "mı,mi,mu,mü" soru edatı eklendiği sözcükten her zaman ayrı yazılır,kendinden sonra gelen ekler soru edatına bitişik yazılır:
*Yarim İstanbul'u mesken mi tuttun?
*Bize gelecek misiniz?
*Sen miydin dün rüyalarıma giren?
Soru edatı olan "mı mi mu mü" ile fiilden fiil yapan olumsuzluk eki olan -ma,-me'nin darlaşmış biçimi birbiriyle karıştırılmamalıdır:
*Niçin beni dinle miyorsun?
Yukarıdaki cümlede 'mi' ayrı yazılmamalıdır;çünkü buradaki mi soru eki değil, -ma,-me olumsuzluk ekinin darlaşmış biçimidir.Cümleden mi'yi çıkartıp cümleyi tekrar okuduğumuzda cümledeki soru anlamının kaybolmadığını sadece olumsuzluğun kaybolduğunu görürüz.Cümleye soru anlamını katan mi değil, 'niçin' sözcüğüdür.
Soru edatı olan "mı,mi,mu,mü" cümleye soru anlamından başka anlamlar da katabilir.
*Sana güzel mi güzel bir elbise aldım.(pekiştirme göreviyle kullanılmış)
*Bu testi de çözdün mü konuyu daha iyi anlarsın.(Çözdüğün zaman)
*Tüm bunları ben mi yapmışım?(reddetme,kabullenmeme)
4)Sayıların yazımı: Sayılar daima ayrı yazılır;ancak çek ve senetlerde sahtekarlığın önlenmesi amacıyla bitişik yazılır.
*Yaş otuz beş yolun yarısı eder.
*Bu yıl dershanemize tam bin beş yüz altmış kişi kayıt yaptırdı.
5)Kısaltmaların Yazımı: Birkaç kelimeden oluşan kurum ve kuruluş adlarının kısaltmaları yapılırken araya nokta konmaz.
*TBMM *PTT *THY *TEK *KKTC *MTA *DSİ
Cümle içerisine kısaltmalara bir ek getirileceği zaman kısaltmanın son harfinin okunuşu esas alınır.
*Kardeşim THY'da çalışıyor.(yanlış)
*Kardeşim THY'de çalışıyor.(doğru)
*Aç bakalım TV'da ne var? (yanlış)
*Aç bakalım TV'de ne var? (doğru)
Tek bir sözcüğün kısaltması yapılıyorsa kısaltmanın sonuna nokta konur:
*Dr. *Prof. * c. * s. * bk.
6)Gün ve Ay Adlarının Yazımı: Cümle içinde geçen gün ve ay isimleri küçük harfle başlar;ancak gün ve ay isimleri bir tarihe bağlanmışsa yani yanında bir rakam varsa büyük harfle başlatılır.
*Okullar haziranda kapanıyor.(doğru)
*Okullar 14 Haziran'da kapanıyor.(doğru)
*Ben 21 Mart 1978 Salı günü doğmuşum.(doğru)
*Sınav 16 haziran'da yapılacak(yanlış)
*Sınav 16 Haziran'da yapılacak. (doğru)
7)Yön İsimlerinin Yazımı: Yer-yön bildiren (doğu ,batı,güney,kuzey,orta) sözcükler, tek başına ya da özel isimden sonra kullanıldıklarında küçük harfle,özel isimden önce kullanıldıklarında büyük harfle başlar:
*Siz Kuzey Amerika'yı gördünüz mü?
*Siz Amerika'nın kuzeyini gördünüz mü?
*Bu insanlar buraya Güney Asya'dan gelmişler.
*Bu insanlar buraya Asya'nın güneyinden gelmişler.
*Sizin daha da batıya gitmeniz gerekiyor.
NOT: Yer-yön bildiren kelimeler eğer bir insan topluluğunun yerini tutuyorsa büyük harfle başlatılmalıdır.
*Bu konuda Batı bizi anlamıyor.
*Dün Doğu bu haberle çalkalandı.
8.Coğrafi Terimlerin Yazımı: "Ay,Güneş,Dünya,Mars" gibi kelimeler eğer coğrafi bir terim olarak gök cisimlerini anlatmak için kullanılırsa büyük harfle, bunun dışında kullanılırsa küçük harfle başlar:
*Ay,Dünya'nın uydusudur.
*Siz, Dünya'nın Ay'a ve Güneş'e olan uzaklığını biliyor musunuz?
*Daha dünyalar kadar işim var.(terimlikten çıkmış)
*Pencereden içeriye güneş giriyordu.(terimlikten çıkmış ,güneş ışığı anlamında)
9)Tarihlerin Yazılışı:Gün ve yıl sayıları rakamla ;ay, hem rakamla hem de yazıyla gösterilebilir:
*21 Mart 1978 *25.11.1930 *11.X.2000 *18/01/1919
Not:Tarih bildiren sayılardan sonra gelen ekler,kesme işaretiyle ayrılır.
*19 Mayıs 1919'da *18.12.1933'te
10)Birleşik Sözcüklerin Yazımı:İki ya da daha çok sözcüğün yeni bir kavramı karşılamak üzere birleşip kalıplaşmasıyla oluşan sözcüklere birleşik sözcük denir.
Birleşik sözcüklerden bazıları bitişik yazılırken bazıları da ayrı yazılır.Bir birleşik sözcüğün bitişik yazılması için şu özellikleri taşıması gerekir:
a)Anlam Kaymasıyla Oluşmuş Birleşik Sözcükler Bitişik Yazılır:
Hanımeli, Kabakulak,Suçiçeği,Kuşpalazı,
b)Ses Değişikliği Yoluyla Oluşmuş Birleşik Sözcükler Bitişik Yazılır: Sütlaç,Kaynana,Cumartesi,Nasıl,Niçin,Zannetmek,Hissetmek,Emretmek,Sabretmek,
Kaybolmak,Kahrolmak,reddetmek
c)Tür Değişmesi Yoluyla Oluşmuş Birleşik Sözcükler Bitişik Yazılır:
Gecekondu,Biçerdöver,Bilirkişi,Dedikodu,Ateşkes
d)Kurallı Birleşik Fiiller Bitişik Yazılır:
*Yapıverdi,Alıverdi,Öpüver,Koşuver (Tezlik birleşik fiili)
*Yapabildi,Yürüyebiliyor,Çalışabilmiş (Yeterlilik birleşik fiili)
*Bakakaldı,Süregelmiştir,Koşadursun (Süreklilik birleşik fiili)
*Düşeyazdı,Öleyazdı(Yaklaşma birleşik fiili)
Not: Etmek, olmak yardımcı eylemleri önündeki isimle birleşirken önündeki isimde bir ünlü düşmesi ya da bir ünsüz türemesi varsa bitişik, yoksa ayrı yazılır:
*Hissetmek ,Reddetmek,Emretmek, Terk etmek,Hasta olmak,Ayırt etmek
11)İkilemelerin Yazımı: İkilemeler ayrı yazılır ve aralarına herhangi bir noktalama işareti konmaz.
*Beni er geç anlayacaksın.
*Sen de doğru dürüst bir iş bulamadın gitti.
*Beni görüce koşa koşa yanıma geldi.
12)Büyük Harflerin Kullanıldığı Yerler:
1)Her cümle büyük harfle başlar:
*Sana bakmak bütün rastlantıları reddedip bir mucizeyi anlatmaktır.
*Yazdığım bütün şiirler,sana başlayan bir kitap için önsöz.
*Aşk sorgusunda şahanem yalnız kelepçeler sanıktır.
2)Yazı başlıklarının her sözcüğü büyük harfle başlar:
*Türk Dilinin Korunması *Aile Eğitiminin Önemi
3)Bütün özel adlar büyük harfle başlar.Özel adların başlıcaları aşağıda belirtilmiştir:
a)Kişi ad ve soyadları:
*Faruk Nafiz Çamlıbel *Halit Ziya Uşaklıgil
b)Hayvanlara verilen adlar:
*Sobanın başında uyuyan Pamuk mu?
*Bugün Boncuk keyifsiz gibi.
c)Ulus,mezhep,tarikat din adları:
*Biz İslamiyet'i 10. yüzyılda kabul ettik.
*Anadolu'da kurulan tarikatlardan biri de Aleviliktir.
d)Ülke adları:
*Türkiye ile Yunanistan ilişkileri eskisine göre şimdi daha iyi.
e)Bulvar,sokak,mahalle adları:
*Biz Turgut Özal Bulvarı'nda oturuyoruz.
*Mimar Sinan Mahallesi'ne yeni bir okul yapılıyor.
f)Kıta,bölge,dağ ,ova,deniz,göl,ırmakadlarıağ,ova,deniz,göl,ırmak adları eğer kendinden önceki özel isme dahilse büyük harfle başlar,dahil değilse küçük harfle başlar.
*Konya Ovası Türkiye'nin buğday ambarıdır.
Yukarıdaki cümlede 'ova' sözcüğü özel isme dahil olduğu için yani ikisi bir olup bir yeri karşıladığı için büyük harfle başlar.Eğer 'ova' sözcüğünü çıkarıp sadece Konya dersek aklımıza Konya Ovası değil, Konya şehri gelecektir.
*Toros dağları Akdeniz'dedir.
Yukarıdaki cümlede 'dağ' sözcüğü özel isme (Toros) dahil olmadığı için küçük yazılır.
Özel ismin önündeki dağ sözcüğünü çıkarttığımızda Torosların tek başına yer adını karşıladığını görürüz.Öyleyse 'dağ' sözcüğü özel isme dahil değildir ve küçük harfle başlatılmalıdır.
*Siz Tuz Gölü'nü hiç gördünüz mü?
Yukarıdaki cümlede 'göl' sözcüğü büyük harfle başlamalıdır;çünkü 'göl' sözcüğü özel isme dahildir.Göl sözcüğünü cümleden çıkartıp tek başına 'tuz' dediğimizde yine tek başına kast edilen yeri karşılamadığını görüyoruz.Öyleyse buradaki göl sözcüğü özel isme dahildir ve büyük harfle başlatılmalıdır.Aşağıdaki örnekleri de bu mantık çerçevesinde inceleyiniz.
*Meriç nehri *Alp dağları *Van Gölü *Ağrı Dağı *Çanakkale Boğazı
g)Kurum,kuruluş,örgüt,parti,dernek adları:
*Sosyal Sigortalar Kurumu bugün zor durumdadır.
*Cumhuriyet Halk Partisi ,Atatürk tarafından kurulmuştur.
h)Yapı,yapıt,kitap,dergi,gazete adları:
*Ben Topkapı Sarayı'nı görmeyi çok isterdim.
*Sizlere Küçük Ağa'yı ve Çalıkuşu'nu okumanızı tavsiye ediyorum.
*Geçenlerde bu makalem Türk Dili'nde de yayımlandı.
Not:Özel ada dahil olmayan gazete ve dergi adları büyük harfle başlamaz:
*Dün Hürriyet gazetesinde yayımlanan köşe yazısını okudun mu?
*Kanun Resmi Gazete'de yayımlandı.
*Dergah dergisinde yayımlanan Kırık Aynalar adlı öyküyü okuduktan sonra öyküyü sever oldum.
i)Unvanlar,takma adlar:Lakaplar, unvanlar büyük harfle başlar.
*Tarık Buğra eserinde Çolak Salih'in fiziki betimlemesini çok güzel yapar.
*Ahmet Mithat Efendi adeta bir yazı makinesidir.
*Ahmet Bey içeride mi?
*Sultan Hanım da mı yok?
*Dün Doktor Ahmet Bey bizdeydi.
*Ahmet doktor olmak istiyormuş.
Not: Akrabalık bildiren sözcükler küçük harfle başlar.
*Ne güzel komşumuzdun sen Fahriye abla!
*Yarın Ayşe teyzem gelecek.
Ancak akrabalık bildiren sözcük kişinin lakabı olmuşsa büyük harfle başlatılmalıdır.
*Burada ona herkes Nene Hatun derdi.
ı)Dil adları:
*Türkçeye,Arapça ve Farsçadan pek çok kelime girmiştir.
j)Din ve mitoloji kavramları:
*Tanrı,Allah,Cebrail,Zeus
Not: Tanrı sözcüğü özel ad olarak kullanılmadığı zaman küçük harfle başlatılır.
*Yunanlılar da tanrılarına kurban sunarmış.
Bazı dini kavramlar gelenekselleşmiş olarak küçük harfle başlar:cennet,cehennem,sırat köprüsü
k)Milli ve dini bayramların adları büyük harfle başlar:
*Kurban Bayramı *Ramazan Bayramı *Cumhuriyet Bayramı.
13)Satır Sonunda Kelimelerin Bölünmesi: Türkçede satır sonuna sığmayan kelimeler bölünebilir;fakat heceler bölünemez.
gel-
iyorum (yanlış)
..ge-
liyorum (doğru)
Birleşik kelimeler satır sonunda bölünürken tek bir sözcükmüş gibi hecelere ayrılır.
baş-
öğretmen (yanlış)
..ba-
şöğretmen (doğru)
.ilk-
okul (yanlış)
...il-
kokul (doğru)
........Durmuş-
oğlu (yanlış)
..Durmu-
şoğlu (doğru)
Ayırmada satır sonunda ve satır başında tek harf bırakılmaz.
....a-
raba (yanlış)
....ara-
ba (doğru)
..niha-
i (yanlış)
..ni-
hai (doğru)
Kesme işareti satır sonuna geldiği zaman yalnız kesme işareti kullanılır;ayrıca kısa çizgi kullanılmaz.
.Edirne'-
nin (yanlış)
...Edirne'
nin (doğru)
2005'-
te (yanlış)
.....2005'
te (doğru)
14)Ses Olaylarıyla İlgili Yazım Kuralları:
a)Ünsüz değişimi (yumuşaması) yazıya yansıtılır;ancak özel isimlerin yumuşaması yazıya yansıtılmaz.
*Kitapı (yanlış) kitabı (doğru)
*Mehmed'in (yanlış) Mehmet'in (doğru)
b)Sert ünsüzlerin benzeşmesi yazıya yansıtılır.
*Dolapda (yanlış) dolapta (doğru)
*2005'de (yanlış) 2005'te (doğru)
c)Dudak ünsüzlerinin benzeşmesi(iç ses benzeşmesi) yazıda gösterilmelidir.
*Perşenbe (yanlış) Perşembe(doğru) *penbe (yanlış) pembe (doğru)
*Tenbel (yanlış) tembel (doğru) *çenber (yanlış) çember (doğru)
Ancak kimi özel isimlerde ve birleşik sözcüklerde n'li yazılış doğrudur.
*Saframbolu (yanlış) Safranbolu (doğru) *ombaşı (yanlış) onbaşı(doğru)
d)Ünlü düşmesi yazıda gösterilir.
*ağızı (yanlış) ağzı (doğru) *sabır et (yanlış) sabret (doğru)
e) 'y' kaynaştırma ünsüzünden kaynaklanan söyleyişteki daralma yazıya yansıtılmaz.
*Sevmiyecekmiş (yanlış) sevmeyecekmiş (doğru) *yaşıyan (yanlış) yaşayan (doğru)
f)Söyleyişte bazı sözcüklerde yer değiştirme (göçüşme,metatez) olur;ancak bunlar yazıya yansıtılmamalıdır.
*yanlız (yanlış) yalnız (doğru) *yalnış (yanlış) yanlış (doğru)
*kiprik (yanlış) kirpik (doğru) *kirbit (yanlış) kibrit (doğru)
Anlatim gücünü arttirmak, anlami pekistirmek, kavrami zenginlestirmek amaciyla ayni sözcügün tekrar edilmesi veya anlamlari birbirine yakin yahut karsit olan ya da sesleri birbirini andiran iki sözcügün yan yana kullanilmasidir.
I -Yapi Ve Kurulus Bakimindan Ikilemeler :
1) Yansimadan kurulan ikilemeler
* Bebek misil misil uyuyordu.
* Cam sangur sungur kirildi.
2) Türkçe ve yabanci sözcüklerle kurulan ikilemeler.
* Güçlü kuvvetli bir delikanliydi.
* Hal hatir sormak için eve kadar geldi.
3) Sayilarla yapilan ikilemeler
* Sekiz on kisi üstümüze saldirdi.
* Üç bes kurus kazanmaya çalisiyor.
4) Tamlamalarla yapilan ikilemeler
* Güzeller güzeli bir kiz aklimi çeldi.
* Kahramanlar kahramani Atatürk
5) Pekistirmeli ikilemeler
* Temiz mi temiz bir otelde kaldik.
* Güzel mi güzel yemekler yapmis.
6) Ayni türden sözcüklerle yapilan ikilemeler
* Yildan yila yaslaniyorum. (isimlerle)
* Kendi kendinize zarar vermelisiniz. (zamirlerle)
* Yarim yamalak konusmasini anlamiyorum. (sifatlarla)
PARAGRAF
Paragraf soruları ÖSS sınavının yaklaşık olarak üçte birini teşkil etmektedir. Bu kadar önemli konuyu en iyi şekilde anlamak ve çalışmak gerekmektedir.
Paragraf bir düşünce birimidir. paragraf,bir ana düşünce etrafında kurulan cümlelerin oluşturduğu topluluktur.
Paragraf sorularını çözerken dikkat edilmesi gereken birtakım kurallar vardır:
1- İlk olarak soru kısmı okunmalı,sonra metin kısmı okunmalı,son olarak da cevap şıkları okunmalıdır.
2- Parça okunurken önemli yerlerin altı çizilmelidir.( önemli yer, sorunun cevabının olabileceği yerdir.)
3- Paragraf sorularında yorumdan kaçınılmalıdır. paragraf sorularında yorum yoktur. Soru paragrafa göre cevaplanmalıdır.
4- Altı çizili sorulara dikkat edilmelidir. Değildir,değinilmemiştir,kullanılmamıştır şeklindeki ibarelere dikkat etmek gerekmektedir. Çünkü olumsuz soruyu olumlu olarak algılayabilir ve soruyu yanlış çözebiliriz.
5- Doğru seçenek bulunurken yanlış seçenekler elenmelidir.
Paragraf sorularının soru tipi pek fazla değişmemektedir. Bu yüzden geçmiş dönem soruları dikkatlice çözülmeli soru türleri kavranmalıdır. Paragraf sorularının en büyük düşmanı bol bol kitap okumaktır. Okuma hızınızı arttırır ve diğer sorularınıza zaman kazanacaksınız. Anlama yönelik sorular olduğu için kitap okumalar sizin yorum kabiliyetinizi geliştirecektir.
PARAGRAFTA KONU
Yazarın bize verirken kullandığı vasıtadır. Konu yazıda anlatılandır. Bir paragrafta ya da parçada konu "Ne?" sorusunun cevabıdır. sınavlarda konu ile ilgili sorular birkaç değişik başlıkla ve soru kalıbıyla karşımıza çıkmaktadır.
" Bu parçada aşağıdakilerden hangisi üzerinde durulmaktadır?"
" Bu parçanın konusu aşağıdakilerden hangisidir?"
" Parçada üzerinde durulan temel kavram aşağıdakilerden hangisidir?"
PARAGRAFTA BAŞLIK
Kişiler nasıl isimleri tanınırsa bir kitap veya bir yazı da başlığı ile tanınır. Paragrafın başlığının paragrafta anlatılanları kapsaması gerekir. Başlık, doğal olarak parçada anlatılan-
larla uyum içinde olmalıdır. Başlık kısa,etkili ve çarpıcı olmalıdır.
ANAFİKİR
Ana fikir bir parçada esas olarak vurgulanmak istenen düşüncedir. Yazarın okuyucusa vermek istediği mesaj ana fikri oluşturur. Ana fikir soruları paragraf soruları içerisinde ö-nemli bir yer tutar.
Ana fikir soruları genellikle şu soru kalıpları içerisinde sorulur.
" Bu parçada anlatılmak istenen aşağıdakilerden hangisidir?"
" Bu parçada vurgulanmak istenen aşağıdakilerden hangisidir?"
" Bu parçada numaralanmış cümlelerden hangisi parçanın ana düşüncesidir?"
" Eğer mutluluğu tanımıyorsan o da sana merhaba demez; hayatın yollarından bin kez karşılaşsan bile ne sen onu tanırsın ne de o sana selam verir. Mutluluğu tanıyacaksın.
Kim bilir ,belki evin evin bahçesinde büyüyen çam ağacıdır mutluluk;belki de sokağın köşesinde boy atan akasyadır. Bahçede çam yoksa, sokakta akasya salınmıyorsa,o zaman da pencereden görülen avuç içi kadar denizdir. Pencereden deniz görünmüyorsa, sokağa bak. Sokakta oynayan bir çocuk yok mu? Varsa,adı Mutluluktur. Ya yoksa? O zaman belki de bir kedidir,soğuk kış günü camdan bakan."
Konusu "mutlu olmak" veya "mutluluğu tanımak"tır. Parçanın ana fikri "Mutluluğu tanıyan insan,her şeyden mutlu olabilir." Şeklinde olacaktır.
Ana fikir sorularını çözerken şunlara dikkat edilmelidir.
1- Ana fikir paragrafın tamamını kapsar.
2- Bazı paragraflarda ana fikir cümle halinde metnin başında veya sonunda verilebilir. Bazı paragraflarda ise direk olarak verilmez. Okuyucu anlam bütünlemesi yaparak ana fikri bulur.
3- Ana fikir bulunurken kendi düşüncemiz değil,paragrafta yazılanlar dikkate alınmalıdır.
4- Ana fikir bulunurken:
Yazar bu yazıyı niye yazmış?
Yazarın vermek istediği mesaj nedir?
Soruları sorulabilir.
YARDIMCI DÜŞÜNCELERLE İLGİLİ SORULAR
Paragrafta asıl anlatılmak istenen ana düşünce ana fikirdir. Ana fikri destekleyici başka düşünceleri de paragrafta yer verilmelidir. Bunlar yardımcı düşüncelerdir. Bir paragraftan bir ana fikir çıkarılır,ancak aynı parçadan birden fazla yardımcı düşünce çıkarabilir.
" Bu parçada aşağıdakilerden hangisine değinilmemiştir?"
" Bu parçada sözü edilen yapıtla ilgili olarak aşağıdakilerden hangisine değinilmemiştir?"
Paragraftan çıkarılabilecek,çıkarılamayacak sonuçlar,paragrafta işlenen yan konularla bulunur. Bu tip sorular eleme yöntemiyle çözülürse sonuca daha kolay ulaşılır.
PARAGRAF PLANI
Paragrafla planı ile ilgili sorularda; paragrafın ilk cümlesi,paragrafı sürdürebilecek veya tamamlayabilecek cümle,paragrafın hangi sorunun cevabı olduğu ve paragrafın nereden ikiye bölünebileceği sorulmaktadır.
" Düşüncenin akışını göre parçanın başına hangisi getirilmelidir?"
" Bu sözler aşağıdaki sorulardan hangisinin karşılığı olabilir?"
" Parça iki paragrafa bölünmek istense, ikinci paragraf hangi cümle ile başlanmalıdır?"
" Düşüncenin akışına göre parçanın aşağıdakilerden hangisi ile sürdürülmesi uygun olur?"
" Aşağıdakilerden hangisi bir paragrafın ilk cümlesi olabilir?"
bir paragrafın ilk cümlesi genel hüküm taşır,ilk cümlenin açıklanmaya ihtiyacı vardır. Örneklere ve birtakım ayrıntılarla paragraf başlamaz.
Her paragrafta bir konu bütünlüğü vardır. Paragrafın başına veya sonuna getirilebilecek yargılar paragrafın konusuyla uyum içinde olmalıdır.
Paragraf tamamlamada kullanılacak cümle,paragrafın ana fikriyle de uyum içinde olma-
dır. Çünkü şıklarda paragrafla aynı konuda olmasına rağmen ana fikirle çelişen cümleler de yer alabilir.
Paragrafın ilk cümlesi sorulduğunda da birtakım ip uçlarından faydalanabiliriz.
Paragrafın iki olarak doğal olarak giriş cümlesi olacaktır. Giriş cümlesinde daha önce başka cümlelerde kullanılmış olmasını gerektirecek birtakım bağlaçlar,edatlar ve zamirler yer almaz.
"Ahmet ise gelmedi."diyerek bir cümleye başlayamayız. Çünkü bu cümleden önce başkalarının geldiğini belirtmemiz gerekiyor.
"Bu,şu,o,bunlar, onlar," gibi işaret sıfatları ya da zamirleri; "de" bağlacı "ise" edatı vb. kelimeler ancak paragrafın ikinci cümlelerinde yer almalıdır.
Paragrafın ilk cümlesinde "demek ki,sonuç olarak,o halde öyleyse,ancak,üstelik,ama,ne var ki, özetlemek gerekirse vb. kelime grupları da yer almaz. Çünkü bu kelime grupları yazıya girişin yapıldığı cümlede değil sonraki cümlelerde bulunabilir.
Paragrafın son cümlesi sorulduğunda dikkat edilmesi gereken özellikler:
Konuyla uyum içinde olmalıdır. Ana fikirle de uyum içerisinde olmalıdır.
Paragrafın ilk cümlesine getirilemeyen "demek ki,şu halde, sonuç olarak vb." kelime gruplarıyla başlayan cümleler bizim için birer ipucudur.
Gerek paragrafın başına ,gerekse sonuna getirilecek cümlelerin paragrafla üslup benzerliğinin olması gerektiği de unutulmamalıdır.
ANLATIM BİÇİMLERİ
Yazarın,paragrafta ana düşünceyi veriş şekline anlatım denir. Yazar,yazısını daha etkileyici hale getirmek için örnekler,tanımlamalar,benzetmeler vb. tekniklerden yarar-
lanabilir. Buna da anlatım biçimleri denir. Yazar işlediği konuya göre bir anlatım yolu seçer.
Bir yazarın amacı ile kullanılan anlatım biçimleri arasında ilişki vardır. Yazılı türlerde dört anlatım biçimi vardır. Bunlar: "Açıklama, tartışma, betimleme ve öyküleme."
• Açıklama ve tartışma bilgi vermek amacıyla yazılan öğretici,didaktik yazılarda kullanılır. bu yazılarda asıl amaç sanat değildir,bilgi vermektir.
• Betimleme ve öyküleme ise,özellikle edebi,sanatsal içerikli yazılarda kullanılır. Betimleme ve öykülemenin kullanıldığı yazılarda herhangi bir konuda bilgi vermek ya da öğreticilik esas değildir.
1-ÖYKÜLEME( HİKAYE ETME)
Olaya dayalı anlatım biçimidir. Olay,kişi ve mekana bağlı olarak anlatılır. Olayın bir zaman akışı vardır. Öyküleme tarzındaki olayın esası eylemdir. Varlıkların hareket halinde anlatılması bir parça ya da paragrafta olayı oluşturur.
İşine gidecek olan kızımın taksiye binmesi gerekiyordu: "kapının önünden geçenlere binme;alt geçitten geçmek zorunda oldukları için çok dolaşıyorlar. Caddeden geçenlere bin." Dedim. Şaşsın ve kızgın yüzüme baktı: "o kadarını ben de düşünebilirim." deyiverdi. Bu masum öğüdümün onu neden bu kadar sinirlendirdiğini anlayamadım. Aradan kısa bir süre geçti. Benden birkaç yaş büyük bir yakınımız benzer bir konuda
beni yönlerdirmeye kalktı. Doğrusu buna çok kızdım. Az kalsın onu kırıyordum.
Yukarıdaki paragrafta öyküleme tekniği kullanılmıştır. Görüldüğü gibi kahramanlar
Kahramanların yaşadıkları yer ve zaman paragrafta yer almıştır. Anlatımda da geçmiş zaman kullanılmıştır.
2-AÇIKLAMA :
Açıklama, ele alınan bir konuyla ilgili açıklayıcı bilgiler vermektir. Açıklamada asıl gaye bilgi vermek, okuyucuyu aydınlatmak, okuyucunun belli bir konu ile ilgili merakını ve kuşkularını gidermektir. Tanımlama ve örneklendirmelere sıkça yer verilir.
Acıdıkları olur,ama acımak da iki türlüdür. Biri üstünlükten gelen acımak ki gurur-la,bir çeşit bayağı sevinçle karışıktır. Öteki ise karşımızdaki kimsenin acısını kendi-mizde imiş gibi duyarak acımak.
Paragrafta kullanılan anlatım biçimi açıklamadır. Paragrafta acımanın nasıl olduğu üzerinde durulmuş,iki türünden bahsedilmiştir. İki nokta bir ipucudur.
3- BETİMLEME (TASVİR ETME )
Gözlemlemeye dayanır. Buna kelimelerle resim yapma sanatı da denir. Betimlemede duyu organlarından faydalanılır. Betimleme duyulara dayalı bir anlatım biçimidir. Bir betimlemede
görme ,tatma,dokunma,işitme,koklama ile ilgili ayrıntılar yer alabilir. Betimlemede,canlı cansız varlıklar anlatılırken onların ayırıcı özellikleri üzerinde durulur.
Fenerin aydınlattığı alnı ter damlalarıyla kaplıydı. Sazının sapı şaşırtıcı bir süratte aşağı yukarı kayan parmaklarının altında bir canlı gibi titriyordu. Tellere vuran sağ eli
küçük fakat kendinden emin hareketler yapıyordu.
Köyden kasabaya taşınmıştık. Cadde üstünde, sol tarafta bahçesi olan,beyaz boyalı bir ev satın almıştık. Bahçemizden,komşu bahçeden gelen küçük bir su yolu geçiyordu. Bu
su, yan duvarın altından aşağıdaki bahçelere akıyordu. Bizim bahçenin bir köşesinde ufak tel kümes vardı. Dip tarafa domates,biber,yeşil salata ekilmişti. Cadde tarafından sardunyalar,pembe karanfiller,hanımelleri bulunurdu.
Verilen parçanın ilk iki cümlesinde öyküleme söz konusudur. Bir olay var:köyden kasabaya taşınmak ve bir ev satın almak. Yer: nerede olduğu bilinmeyen bir kasaba. Zaman: geçmiş zaman . kişiler: anlatıcı ve yakınları. Üçüncü cümleden itibaren evin çevresi ve bahçesi tasvir
ediliyor. Dikkat edilirse yazar betimlemeye duygularını karıştırmıyor,yani nesnel davranıyor.
4-TARTIŞMA
Samimi, konuşuyormuş gibi bir dille anlatım yapılır. Soru cevaplara yer verilir. Okuyu-
cunun düşüncelerini değiştirme çabası vardır. Tartışmada karşıt iki görüş söz konusudur.
Tartışmada bir teklif vardır,bir de buna karşı ileri sürülen teklif,öneri vardır.
" Tanzimat romanının romancılığımızda önemli bir yeri vardır." Tezi tartışma konusu olabilir,ancak "Tanzimat'ta roman yazılmış mıdır? Şeklindeki bir yargı tartışılamaz. Tanzimat'ta roman yazılıp yazılmadığına araştırılıp karar verilir,böyle bir konu tartışılamaz. Tartışılacak konunun iki ayrı yanı olabilmelidir.
DÜŞÜNCEYİ GELİŞTİRME YOLLARI
ÖRNEKLEME(Örneklendirme)
Düşünceye inandırılıcık kazandırmak için düşünceyi örneklerle açıklamaktır. Örneklendirme
Yolu ile söylenmek isteneni okuyucu zihninde canlandırabilir. Örneklendirme ortaya atılan düşünceyi somutlaştırma çabasıdır.
"Türkiye'de sanat alanında büyük hamleler yapılmıştır."demiş isek yapılan atılımları ve hamlelerle ilgili birtakım örnekler sıralamız gerekir. Ülkemizdeki tiyatro,kültür merkezi sayısı
yayımlanan kitap, çevrilen film sayısı örnek olarak, hatta sayısal verilerle aktarılabilir.
TANIK GÖSTERME
Bir düşünceyi ünlü kişilerin sözlerinden yararlanarak,inandırıcı kılmak. Tanık göstermede önce bir görüş,tez ortaya konulur. Daha sonra konunun otoritesi olan şahışların görüşlerinden faydalanılır. Konunun uzmanı olan kişinin görüşü hiç değiştirilmeden tırnak içinde verilir.
Sanatçı bütün varlığını saran duygularını bir konu vesilesiyle bir sanat şekli içinde maddeleştirir. Flaubert'in şu sözlerini bu gerçeğe dokunduğu için,burada zikretmekten
Kendimi alamayacağım: "Romancı şunu veya bunu tasvir etmekte hiç de serbest değildir. Romancı konusunu seçmez."
Yukarıdaki paragrafta kullanılan metot "tanık gösterme" dir. Yazar sanatçı hakkındaki görüşlerini desteklemek için Flaubert'in bir sözünü paragrafta kullanmış Flaubert'i tanık göstermiştir.
KARŞILAŞTIRMA
Birden fazla varlık ya da kavram arasındaki benzerlik ve farklılıklardan yararlanarak düşünceyi geliştirmek. Karşılaştırmalarda "ise,oysa,halbuki"gibi bağlaçlardan yararlanı-
labilir.
Edebiyatın konusu insandır,doğadır;edebiyat bütün olanaklarıyla insanı tanıtmaya yönelmiştir. eleştirinin konusu ise eserdir;amacı tanıtmak ve değerlendirmektir. Edebiyatta dolaysız bir yaratma söz konusudur. Eleştirmen ise dolaylı yaratan kişidir. Yargılanacak bir eser olmadıkça eleştiri de olmaz.
Paragrafta edebiyat ile eleştiri,edebiyatçı ile eleştirmen karşılaştırılmaktadır. Edebiyat ile eleştirinin konularının ve eser ortaya koyma biçimlerinin farklı olduğu üzerinde durulmuştur.
TANIMLAMA
Tanımlama bir kavramın ne olduğunun ortaya konulmasıdır. Tanımlama için "...........nedir?
sorusunun cevaplandırılması diyebiliriz. Tanımlamada bir kavram varlık ya da nesne nitelik ve özellikleri ile tarif edilir.
"Sanat düşünceyi anlamlı kılma çabasıdır."
"Müzik,duyguların notalarla ifadesidir."
ALINTI YAPMA
Bir yazarın başka biri hakkındaki düşüncelerini anlatırken bahsettiği kişinin eserlerinden alıntı yapmasıdır.
KİŞİLİK SORULARI
Bazı paragraf sorularında yazar ya da şairin ruhsal,kişilik özellikleri sorulabilir.
"Yazar hakkında aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
"Yazardan aşağıdakilerden hangisini söylemesi beklenemez?"
dilbilgisi konuları - dilbilgisi ile ilgili konular - dilbilgisine ait konu anlatımı - dilbilgisindeki konular
Dil: İnsanların duygu, düşünce ve isteklerini anlatmak için kullandıkları ses ya da işaretler sistemidir.
Dilbilgisi : Biş dili oluşturan sesleri, kelimeleri, cümleleri ve bunlarla ilgili kuralları inceleyen bir bilimdir.
Dünya Dilleri Arasında Türkçenin Yeri: Yeryüzünde iki binden fazla dil incelenmiştir. Buna göre Diller üç gruba ayrılır
Tek Heceli Diller Bitişken (Eklemeli) Diller Bükümlü (Çekimli) diller
Bu dillerde bütün kelimeler tek hecelidir. Kelimelerin çekimli haller yoktur. (Çince, Tibetçe bu gruba girer) Kelime kökleri değişmez. Kelime köklerine çeşitli ekler getirilerek türetkeler yapılır. Kelimeler cümle içinde kullanılırken çeşitli çekim ekleri alırlar. ( Türkçe, Macarca bu dil grubuna girer) Bu dillerde tek ve çok heceli kökler ve ekler vardır. Kelime türetmelerinde ve çekim esnasında köklerde değişiklik olur. (Arapça ve bütün Hint - Avrupa dilleri bu gruba girer)
Dillerin Çeşitlenmeleri:
A. Şive: Bir dilin değişik kültür düzeylerine göre uğradığı değişime ŞİVE denir. Yazı diline yansımaz.
B. Ağız: Kentler veya köyler arasında rastlanan az çok değişik konuşmalara AĞIZ denir. Gonya, Gayseri vb.
C. Lehçe: Ağız ayrılığı daha geniş ve belirgin şekilde ortaya çıkar. Konuşma dilinde beliren farklılık yazı dilinde de kendini gösterir: Kıpçakça ve Çağatayca gibi.
Tükçenin Kaynağı: Türklerin anayurdu Orta Asya olup dilimizin kaynağı buradan gelir. Türkçeyi konuşanların sayısı 120 milyon civarındadır. Türkler arasındaki ağız farklılığı sürekli yeni lehçelerin türemesine yol açmış, yeni birer dil durumuna gelmiştir: Yakutça ve Çavuşça gibi.
Bu dillerin hepsine birden Ural - Altay dilleri denir...............................
Soydaş Diller: Birkaç eski anadilin değişikliğe uğramasıyla yeni diller oluşmuştur. Bu ana dilden geldikleri anlaşılan bir soydan sayılır. buna göre soydaş diller :
Hint - Avrupa Dilleri
Hami - Sami Dilleri
Çin Tibet Dilleri
Bantu Dilleri
Ural - Altay Dilleri Hint, İran ... gibi Asya dilleri ve bütün avrupa dilleri.
İbranice ve Arapça gibi
Çince, tibetçe
Afrika Dilleri
Ural kolu, Macar ve Samoyet dilleri. Altay kolu, Türkçe ve Moğolca...
Ana Türkçeden gelen dillerin hepsine birden Türk dilleri denir.
CÜMLE
Cümle: Maksadımızı tam olarak anlatan söz dizilerine CÜMLE diyoruz.
Cümle özellikleri:
Cümleye büyük harfle başlanır.
Cümlelerin sonuna nokta, soru işareti veya ünlem işareti konur.
Bu işaretlerden sonra gelen cümlelerin baş harfleri bürük yazılır.
Cümlenin Öğeleri
Kelimelerin cümledeki görevlerine cümlenin öğeleri denir. Bir cümlede üç çeşit öğe bulunur.
1. Yüklem: Cümlede yapılan işi, oluşu ya da eylemi bildiren kelimeye yüklem denir.
Yüklem cümlenin temel öğelerinden biridir. Genellikle cümlenin sonunda bulunur.
Annen sofrayı kurmaya hazırlandır (hazırlandı yüklem)
Cümlede Yüklemi Bulma Kuralı: Cümlede fiil veya ek fiil olan kelime ya da kelime grubu yüklem olur.
Yüklemsi fiilimsi olan söz gruplarına cümlecik, yüklemi fiil olan söz gruplarına da temel cümlecik denir.
Şebnem az önce koşarak bize geldi.
yan cümlecik temel cümle
2. Özne: Yüklemin bildirdiği işi, hareketi yapan ya da bir oluş içinde bulunan varlığa özne denir.
Cümlede Özneyi Bulma Kuralı: Cümledeki yükleme insanlar için kim, diğer varlıklar için ne soruları sorulduğunda cevap veren kelime ya da kelime grubu öznedir.
Arkadaşın koştu. (Kim koştu? arkadaşın )
Özne Çeşitleri:
a. Gerçek Özne: Cümlede özne açık şekilde belli oluyorsa gerçek öznedir.
Dünya dönüyor (Kim dönüyor? dünya)
b. Gizli Özne: Bazı cümlelerde özne belirtilmez. Böyle durumlarda özneyi yüklemin sonundaki eke bakarak buluruz
Eşyaları alanlar yerine bıraktılar (Bırakanlar kim? Onlar)
c. Sözde Özne: Aslında özne olmadığı halde, özne gibi görünen kelimelerdir.
İnsanlar vapura doluştu. (Kim doluştu? insanlar - sözde özne)
3. Tümleç: Yüklemi tümleyen ya da kuvvetlendiren kelimelere tümleç denir.
Serpil kitabı yırttı. (Neyi yırttı? kitabı - tümleç)
Tümleç Çeşitleri: Dörde ayrılır:
a. Düz Tümleç: (Nesne) Öznenin yaptığı eylemden dorudan doğruya etkilenir
Ötede çocuk top oynuyor. (Kim oynuyor? çocuk - özne / Ne oynuyor? top - tümleç)
b. Dolaylı Tümleç: (Nesne) Yüklemin anlamını yer, yön, kalma, çıkma, bakımından tamamlayan tümleçlerdir
Annem eve gidiyor. (Nereye gidiyor? eve - d. tümleç)
c. Zarf Tümleci: Yüklemin anlamını zaman, yer, durum bakımından tamamlayan kelimelerdir.
Akşam oradan geçerek eve gittim. (oradan - zarf tümleci / eve - d. tümleç)
d. Edat Tümleci: "ile, (-le), için" edatlarıyla birleşerek yüklemi tamamlayan söz öbekleridir.
Özne ile yüklem arasındaki edat tümleçleri "ne, niçin, ile, kim, için" soruları getirilerek bulunur.
Babamı görmek için iş yerine gittim. (kimi görmek için? babamı görmek için - edat)
Yüklemlerine Göre Cümle Çeşitleri:
Yüklemlerin göre cümleler ikiye ayrılır:
a. Fiil Cümlesi: Yüklemi fiil olan cümlelerdir.
Sincap ağaca tırmandı.
b. İsim Cümlesi: Yüklemi isim soyundan olan cümlelerdir.
İstanbul güzel bir şehirdir.
YAPILARI BAKIMINDAN KELİMELER
1. Basit Kelimeler: Kelime kökü ek alsa bile anlamca bir değişikliğe uğramamışsa, bu tip kelimelere BASİT KELİMELER denir. Genellikle kök halindeki (bazen gövde) kelimelerdir.
Yurdumuzun denizleri balık yönünden pek zengin sayılmaz. (Burada "deniz" kelimesi -leri ekini almasına rağmen anlamı değişmemiştir. buna göre "deniz" ismi basit bir kelimedir.
2. Türemiş Kelimeler: Kök veya gövde halindeki kelimelere yapım ekleri eklenerek meydan gelen yeni kelimelere TÜREMİŞ KELİME denir.
Kelimeler, sonlarına bazı ekler alarak değişik biçimlerde cümlede kullanılırlar.
Türkçede ekler ikiye ayrılır:
1. Yapım Ekleri: Kelimelerin sonlarına eklenerek yeni anlamda kelimeler türeten eklere YAPIM EKLERİ denir.
Dilimizde çeşitli yapım ekleri vardır: -lik, -li, -ci, -cik, -sız, -şer, -cık, -im, -ma, -iş, -si, -gen, -tı, -giç, -gın... Bu ekler ses uyumuna göre kelimelere eklenirler.
mimar - mimar_lık, göz - göz_lük, duvar - duvar_cı
2. Çekim Ekleri: Eklendikleri kelimeleri çekimli hale getiren, yani yeni anlamda kelime türetmeyen eklere ÇEKİM EKLERİ denir. Çekim ekleri kelimelerden yeni kelime türetmezler.
ders + ler + i + miz + de __ derslerimizde .................. kaldır + dı __ kaldırdı
3. Birleşik Kelimeler: Dilimizde iki veya daha fazla kelime birleşerek başka anlamda yeni bir kelime meydana getirirler. Böyle kelimelere BİRLEŞİK KELİME denir.
Beşiktaş, Çanakkale, devekuşu...
Dizilişlerine Göre Cümleler
A. Kurallı Cümle: Yüklemi sonda olan cümlelerdir. Bu çeşir cümleler kurala uygun kuruldukları için kurallı cümle diyoruz.
Tarla, bereket yüklü bahara motor sesleriyle uyandı.
Seyhan, Sakarya, Tunca gayrı keyfince akmayacak
B. Devrik Cümle: Yüklemi başta veya ortada olan cümlelerdir. Bu çeşir cümlelere devrik cümle diyoruz.
SSilkindi karanlığından pırıl pırıl sabahlara.
Keyfince akmayacak gayrı Seyhan, Sakarya, Tunca.
Anlamlarına Göre Cümle Çeşitleri
Yüklem anlamların göre cümleler beşe ayrılır.
1. Olumlu Cümle: Eylemin yapıldığı ya da işin olduğunu bildiren cümlelerdir.
Güneş akşamları erken batıyor.
2. Olumsuz Cümle: İşin ve eylemin yapılmadığını bildiren cümlelerdir. Olumsuz cümle, fiil cümlelerindeki yüklemin sonuna "-me" olumsuzluk eki şimdiki zaman kipinin sonuna geldiğinde daralır. "-mi, -mı, -mu, -mü" halini alır.
Hoca efendi hiç şaşmaz. Aysel kibar değildir.
3. Ünlem Cümlesi: Sevinç, korku, hayret ve üzüntü gibi duyguları anlatan cümlelerdir.
Vah vah, çok üzüldüm. Aa, sen ne yapıyorsun?
4. Soru Cümlesi: Bir işin, eylemin olup olmadığını soran, içeriğini araştıran cümlelerdir.
Sana kim baktı? Hangi oyuncuyu gördün?
5. Şart Cümlesi: Bir işin yapılmasını, bir başka işin yapılması şartına bağlı kılan cümlelerdir.
Parayı alırsam, doğru eve döneceğim.
KELİME
Türkçe kelimeleri anlamlarına, yapılarına ve cümlede aldıkları görevlere göre sınıflandırabiliriz. Bu sınıflandırma aşağıdaki tabloyu meydana getirir.
Anlamları Bakımından Yapıları Bakımından Görevleri Bakımından
Zıt Anlamlı Kelimeler
Eş Anlamlı Kelimeler
Eş Sesli Kelimeler
Zıt Anlamlı Kelimeler
Mecaz Anlamlı Kelimeler Basit Kelimeler
Türemiş kelimeler [Çekim ve yapım ekleri]
Birleşik Kelimeler İsim Olan Kelimeler
Sıfat Olan Kelimeler
Zamir Olan Kelimeler
Zarf Olan Kelimeler
Edat Olan Kelimeler
Bağlaç Olan Kelimeler
Ünlem Olan Kelimeler
Fiil Olan Kelimeler
Fiilimsiler
Diğer kelime Çeşitleri [Edatlar, Bağlaçlar, Ünlemler]
ANLAMLARINA GÖRE KELİMELER
1. Zıt Anlamlı Kelimeler: Anlam yönünden birbirinin karşıtı olan kelimelere ZIT (KARŞIT) ANLAMLI KELİMELER denir. çok - az, akıllı - akılsız, zor - kolay, arka - ön, sağ - sol...
2. Eş Sesli Kelimeler: Yazılışları ve okunuşları aynı, anlamları farklı olan kelimelere EŞ SESLİ (SESTEŞ) KELİMELER denir.
Gül, çok sevdiğim bir çiçektir.
Gül, sınıfımızın en çalışkan öğrencisidir.
Anlatılan fıkraya herkes güldü.
3. Eş Anlamlı Kelimeler: YAzılış ve okunuşları ayrı, anlamları aynı olan kelimelere EŞ ANLAMLI (ANLAMDAŞ) KELİMELER denir. nemli - rutubetli, sor - güç, okul - mektep, öğretmen - muallim
4. Terim Olan Kelimeler: Bilim, sanat, meslek ve teknik konularda bazı kavramları karşılayan kelimelere TERİM denir.
Coğrafya terimi
Hukuk terimi
Geometri terimi
Matematik terimi
Edebiyat terimi
Müzik terimi Ada, dağ, ova, deniz, göl, nehir...
Anayasa, kanun, dava, davacı, mahkeme...
Açı, kenar, köşegen, kare...
Toplama, çıkarma, eksi, artı, kalan, denklem...
Raman, piyes, masal, hikaye, denem, makale...
Nota, solfej, türkü, şarkı...
5. Mecaz Anlamlı Kelimeler: Kelimelerin cümle içinde, sözlük anlamlarından başka anlamlarda kullanılmasına MECAZanlamı denir.
Keçi ağaçların baş düşmanıdır
Keçi gibi birisin
Aslan, ormanların kralıdır.
Ahmet Ali'yi gösterip: "Aslana bak aslana." dedi.
6. Deyimler, Özdeyişler ve Atasözleri
1. Deyimler : Bir anlamı karşılamak amacıyla, birden çok kelimenin gerçek anlamı dışında kullanılarak oluşturdukları kalıplaşmış sözbirliğine DEYİM denir. Kafası kızmak, Gözünü budaktan esirgememek...
2. Özdeyişler: Kim tarafından söylendiği belli olan, kısa ve özlü sözlere ÖZDEYİŞ (VECİZE) denir.
Ben sporcunun zeki, çevik, aynı zamanda ahlaklısını severim (Atatürk)
Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim. (Cervantes)
3. Atasözleri: Söyleyeni belli olmayan, toplumumuza mal olmuş, kısa, özlü ve kalıplaşmış sözlere ATASÖZÜ denir.
Akacak kan başta durmaz.
Boş çuval ayakta durmaz
Bilmemek ayıp değil, sormamak (öğrenmemek) ayıptır
YAPILARI BAKIMINDAN KELİMELER
1. Basit Kelimeler: Kelime kökü ek alsa bile anlamca bir değişikliğe uğramamışsa, bu tip kelimelere BASİT KELİMELER denir. Genellikle kök halindeki (bazen gövde) kelimelerdir.
Yurdumuzun denizleri balık yönünden pek zengin sayılmaz. (Burada "deniz" kelimesi -leri ekini almasına rağmen anlamı değişmemiştir. buna göre "deniz" ismi basit bir kelimedir.
2. Türemiş Kelimeler: Kök veya gövde halindeki kelimelere yapım ekleri eklenerek meydan gelen yeni kelimelere TÜREMİŞ KELİME denir.
Kelimeler, sonlarına bazı ekler alarak değişik biçimlerde cümlede kullanılırlar.
Türkçede ekler ikiye ayrılır:
1. Yapım Ekleri: Kelimelerin sonlarına eklenerek yeni anlamda kelimeler türeten eklere YAPIM EKLERİ denir.
Dilimizde çeşitli yapım ekleri vardır: -lik, -li, -ci, -cik, -sız, -şer, -cık, -im, -ma, -iş, -si, -gen, -tı, -giç, -gın... Bu ekler ses uyumuna göre kelimelere eklenirler.
mimar - mimar_lık, göz - göz_lük, duvar - duvar_cı
2. Çekim Ekleri: Eklendikleri kelimeleri çekimli hale getiren, yani yeni anlamda kelime türetmeyen eklere ÇEKİM EKLERİ denir. Çekim ekleri kelimelerden yeni kelime türetmezler.
ders + ler + i + miz + de __ derslerimizde .................. kaldır + dı __ kaldırdı
3. Birleşik Kelimeler: Dilimizde iki veya daha fazla kelime birleşerek başka anlamda yeni bir kelime meydana getirirler. Böyle kelimelere BİRLEŞİK KELİME denir.
Beşiktaş, Çanakkale, devekuşu...
DİĞER KELİME ÇEŞİTLERİ
Edatlar: kendi başlarına anlamı olmayan, ancak cümlede beraber kullanıldığı kelimeler arasında ilgi kuran kelimelere EDAT denir.
İçerde bulunan birkaç çalı çırpı ile ateş yaktık.
Aslan gibi delikanlı diye seni tanıttı.
Ahmet'e göre sen daha çalışkansın.
Yaşamak için çalışmak l3azım.
Dilimizde kullanılan edatların büyük bölümü tümleç olarak kullanıldığında zarf tümleci gibi görev yaparlar. Unutulmaması gereken şudur: Edat olan kelimeler yalnızca kelimeler arasında ilgi kurarlar.
Başka edat olan kelimeler: dek, deği, üzere, karşı, beri, yana, bile, öte, iken,ötürü...
Bağlaçlar: Cümleler arasında ilgi kuran, birbirine bağlayan kelimelerdir. Tek başlarına anlamsızdırlar. Ancak cümle içinde anlam bulurlar.
ki, ya da, ama, lakin, veya, veyahut, fakat, meğer, zira, madem, ile...
Açlık ve yorgunluktan gözleri kapandı.
Hem gel diyorsun, hem de beni beklemiyorsun...
Ünlemler: Sevinme, kızma, korku, acıma, şaşma gibi ansızın beliren duyguları, bazı sesleri belirtmeye yarayan kelimelerdir.
Ünlemler, ünlem cümleciklerinde kullanılır ve bu çeşit cümlelerin sonuna ünlem işareti konur.
Mükemmel! Harika! Şahane!
Yaşa, varol!
Eyvah, yanıyoruz!
Vur kardeşim vur, hayın düşman yurdumuzu almaya!
HECE, HARF
: : Hece : : Ağzımızın bir hareketiyle çıkan seslere HECE denir.
: : Harf : : Ağzımızdan çıkan sesleri yazıda göstermek için kullanılan işaretlere HARF denir.
: : Büyük Ünlü Uyumu : : Türkçe kelimeler büyük Ünlü Uyumu denilen kurala uygun olarak söylenir ve yazılır.
: : Küçük Ünlü Uyumu : : Sesli harflerin ağzımızdan çıkışlarına göre olan kuraldır.
HECE
Hece: Ağzımızın bir hareketiyle çıkan seslere HECE denir.
Kelimeler hecelerden, heceler harflerden meydana gelir. A, E, I, İ, O, Ö, U, Ü derken ağzımızı bir kez açıp kapatıyoruz. Aynı şekilde "al, bal, çal, kol, il, öl..." derken ağzımızı bir kez açıp kapatıyoruz.
Türkçe'de heceler şöyle meydana gelmiştir.
Bir tek sesli (ünlü) harften meydana gelen heceler: a, e, ı, i, o, ö, u, ü
Bir sesli, bir sessiz harften meydana gelen heceler: al, at, ak, ay...
Bir sessiz, bir sesli, bir sessiz harften meydana gelen heceler: bel, bol, kal, gel...
Bir sesssiz, bir sesli harften meydana gelen heceler: ba, da, ka, la ...
Bir sesli, iki sessiz harften meydana gelen heceler: alt, üst, ırk...
Bir sessiz, bir sesli, iki sessiz harften meydana gelen heceler: kurt, yurt, Türk...
Dilimizdeki heceler en az bir, en çok dört harfli olurlar
Heceler tek başlarına anlamsızdırlar. Yalnız bazı heceler kelime olarak kullanılır. Bu kelimeler anlamlıdır. bal, bel, kol, dal, çal, yal, hal, Türk, kürk...
HARF - KAYNAŞTIRMA HARFLERİ - ÜNLÜ DÜŞMESİ - ULAMA
Harf: Ağzımızdan çıkan sesleri yazıda göstermek için kullanılan işaretlere HARF denir.
Alfabemizde 29 harfin 8 i sesli (ünlü), 21 i sessiz (ünsüz) dür. Sessiz harfleri sesli harfler yoluyla söyleyebilmekteyiz.
Sesli harfler de kalın ve ince sesliler olmak üzere ikiye ayrılırlar:
Kalın Sesliler: a, ı, o, u
İnce Sesliler : e, i, ö, ü
Kaynaştırma Harfleri: Dilimizde sesli ile biten bir kelimeye sesli ile başlayan bir ek geldiğinde araya "y, ş, s, n" harflerinden biri girer. Bu harflere kaynaştırma hafrleri diyoruz. Bu harfleri "yaşasın" kelimesinde geçen sessiz harflere bakarak kolayca anlayabiliriz.
oku - y - acak ___ okuyacak
yaz - acak - s - ınız ___ yazacaksınız iki - ş - er ___ ikişer
kare - n - in ___ karenin
Ünlü düşmesi: Dilimizde iki heceli bazı kelimeler, belli ekler aldıklarında ikinci hecedeki ünlülerini düşürürler:
ağız
alın
beyin
karın Ağzını sonuna kadar açtı.
Alnına ıslak bez koyunca ateşi biraz düştü.
Şekildeki insan beynini inceleyiniz.
Karnı çok acıkmış olmalı.
Ulama: Dilimizde cümleler okunurken kelimelerin sonlarında bulunan sessizler, kendilerinden sonra gelen kelimelerin ilk harfi sesli ise bu sesliye bağlanarak okunurlar.
Emanet_eşeğin yuları gevşek olur.
Geniş_ovayı seyre daldı.
Elbisenin_ütüsü bozulmuş. Emane - teğeğin yuları gevşek olur
Geni - şovayı seyre daldı.
Elbiseni - nütüsü bozulmuş.
BÜYÜK SES (ÜNLÜ) UYUMU
Herhangi bir kelimenin Türkçe olup olmadığını anlamak için arayacağımız ilk özellik büyük ünlü kuralına uyup uymadığıdır.
kiralamak __ ki - ra - la - mak __ İnce sesli ile başlamış, kalın sesli ile bitmiş. uymaz
merdiven __ mer - di - ven __ Büyük Ünlü Uyumuna uyar
İstisnalar:
Ses değişikliğine uğrayan kelimelerde bu kural aranmaz. (elma - alma, anne - ana, kardeş - kardaş, hangi - kangı...)
Birleşik kelimelerde bu kural aranmaz (ağabey, gecekondu, başöğretmen, delikanlı...)
Türkçe'ye yabancı dillerden giren kelimelerde kural aranmaz (Cumhuriyet, misafir, otobüs, televizyon, cami...)
-yor, -ken, -ki, -leyin, -imtırak, -daş eklerinde bu kural aranmaz (ekşimtırak, sabahleyin, sonraki...)
KÜÇÜK SES (ÜNLÜ) UYUMU
Sesli harfler ağzımızdan çıkış durumlarına göre bazı özellikler taşır
Dudaklarımızın Durumuna Göre Düz Yuvarlak Tabloya göre
Düz Sesliler : a, e, ı, i
Yuvarlak Sesliler: o, ö, u, ü
Dar Sesliler : ı, i, u, ü
Geniş Sesliler : a, e, o, ö
Alt Çenemizin Durumuna Göre Geniş a, e o, ö
Dar ı, i u, ü
Türkçede bir kelimenin ilk hecesindeki sesli harf:
Düz ise, sonra gelen hecelerin ve eklenen eklerin de düz olur.
Yuvarlak ise, sonra gelen hecelerin ve eklenen eklerin de seslileri ya düz - geniş veya dar - yuvarlak olur.
Kelimenin ilk hecesinde "a" varsa, daha sonraki hecelerde de "a" veya "ı" bulunur: kadın, kalın, adam, aman...[][][]
"e" den sonra "e" veya "i" gelir: elek, eşit, erik, esen...
"ı" den sonra "a" veya "ı" gelir: kırık, çıkık, kımız, kısa, kına...
"i" den sonra "e" veya "i" gelir: çilek, kiriş, çiçek, biniş...
"o" den sonra "a" veya "u" gelir: kova, koru, sopa...
"ö" den sonra "e" veya "ü" gelir: ölüm, örgü, sopa
"u" den sonra "a" veya "u" gelir: kuyu, kuzu, kuşak, kulak...
"ü" den sonra "e" veya "ü" gelir: üzüm, üzgün, güzün, üzmek...
SERT SESSİZLERİN YUMUŞAMASI
Sert sessizle biten kelimelere, sessiz harfle başlayan bir ek eklenmek istendiğinde, şayet ekin ilk harfi yumuşak sessizlerden b, c, d, g ise bu harfler sertleşerek p, ç, t, k şeklinde eklenirler. bu kurala SERT SESSİZLERİN YUMUŞAMASI KURALI denir.
Genellikle Türkçe kelimelerin sonlarında yumuşak sessizlerden b, c, d, g bulunmaz. Bu kurala uymayan bazı kelimeler de vardır. Ancak bu çeşit kelimelere kural dışı kelimeler denir. Buna göre kelime sonunda sözü edilen yumuşak sessizlerin yerine sertleri bulunur.
kitab - kitap, ağac - ağaç, tad - tat, kabag - kabak
Bu durumda şayet bir kelimenin sonunda p, ç, t, k harflerinden biri gelmişse ve bu kelimeye sesli harfle başlayan bir ek eklenmek istendiğinde:
p sert sessizi yumuşar b olur :
ç sert sessizi yumuşar c olur :
t sert sessizi yumuşar d olur :
k sert sessizi yumuşar ğ olur : dolapı değil dolabı.
ağaçı değil ağacı.
tatı değil dadı
kabakı değil kabağı.
Ancak bu kurala uymayan bazı durumlar vardır:
Bazı tek heceli kelimelerin sonlarına gelen sert sessizler, sesli harfle başlayan bir ek alsalar bile yumuşamazlar. Aynen yazılırlar. Ben ata binmeyi çok severim. İkinci kata varınca beni bekle.
p, ç, t, k harfleriyle biten, yabancı dillerden dilimize girmiş birçok kelime sesli harflerle başlayan bir ek aldıklarında değişikliğe uğramazlar. Bu kelimelerin sonundaki sert sessizler yumuşamaz. Cumhuriyeti gençlik koruyacaktır. Türkler esareti kabul etmezler. İnsan, saadeti evinde aramalıdır.
p, ç, t, k harfleriyle biten özel isimler, sonlarına ünlü ile başlayan bir ek alsalar da bu kelimeler aynen kalır. Mehmet'i öğretmen çağırdı. Recep' in başarısı gurur verici.
Sert sessiz harflerden "p, ç, t, k, h, s, ş, f" biriyle biten kelimelere "c, d, g" süreksiz yumuşak sessizlerden biriyle başlayan bir ek geldiğinde eklerin başındaki ünsüzler sertleşir. Bu kurala SERT ÜNSÜZLERİN BENZEŞMESİ KURALI denir. (Ezberletici: Fıstıkçı şahap)
c - ç kitap + cı __ kitapçı
sabah + cı __ sabahçı d - t yarış + dı __ yarıştı
sokak + da __ sokakta g - k coş + gun __ coşkun
piş + gin __ pişgin
VURGU VE TONLAMA
VURGU: Konuşurken veya bir parçayı okurken, bazı heceleri veya kelime gruplarını üstüne basarak söyleriz veya okuruz. Bu söyleyiş özelliğine VURGU denir.
Kelimelerde Vurgu: Türkçe kelimelerde genellikle hafif bir vurgu vardır. Genelde kelimelerin son hecesinde görülür. Yalnız yer isimlerinde vurgu ilk veya orta hecededir: Ankara - İzmit - Tokat - Sakarya gibi.
Örnek: Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla.
Kelimelere ek eklendiğinde, vurgu son heceden bu eke geçer: Du - va - rı, du - va - ra, du - var - da...
Kelimelerde Vurgu Alan ve Almayan Ekler
Kelime türeten ekler vurgu alır. Gözlük, gözlükçü, Güzellik, kömürcü
İyelik ekleri vurguyu kendine çeker: Kitabım, kitabın, kitabı, kitabımız, kitabınız, kitapları
Soru eki olan "mi" vurgulu söylenmez. Bu kitap senin ki?
Cümlelerde Vurgu: Genellikle cümlelerde vurgu yüklem olan kelimenin üzerindedir. Ancak cümledeki kelimelerin anlam değeri birbirine eşit değildir. Üzerinde durulan kelime, yükleme yakın bir kelimedir.
Örnekler:
Ahmetler, yarın saat dörtte İzmir'e gidecekler.
Ahmetler, yarın sat dörtte İzmir'e uçakla gidecekler.
Ahmetler uçakla İzmir'e yarın saat dörtte gidecekler.
Yarın saat dörtte İzmir'e uçakla Ahmetler gidecekler.
TONLAMA: Cümlelerin söylenişi sırasında, sesimizi cümlelerin anlamına göre ayarlamaya TONLAMA denir.
Cümlelerde Tonlama: Cümleleri yalnızca düzgün yazmak yeterli değildir. Okurken ve konuşurken cümleleri anlamlarına uygun biçimde söylemek, konuşmayı güzelleştirir. Okunan parçanın özelliğine göre vurgu kullanılır.
İSİMLER
İSİM: Canlı ve cansız varlıkları, duygu ve düşünceleri, çeşitli durumları bildiren kelimelere İSİM denir
İsimler cins isim ve özel isim olmak üzere ikiye ayrılır.
Özel İsim: Dünyada yalnız bir varlığı belirten isimlere ÖZEL İSİM denir.
Cins İsim: Dünyada benzeri çok olan bir çok varlığın, birçok varlığın ortak ismine CİNS İSİM denir.
Cins İsimler Üçe Ayrılır:
A. Madde İsimleri: Elle tutulup gözle görülen varlıklara verilen isimlere denir. Masa, elbise, taş, ova, cadde, sokak....
A. Mana İsimleri: Elle tutulamayan gözle görülemeyen varlıklara verilen isimlere denir. ses, uyku, sevinç, acı, rüya, akıl, huy, mutluluk, özlem, sevgi...
A. Topluluk İsimleri: Aynı türden olan varlıkların toklu olarak bulundukları durumlara verilen isimlere denir. okul, sınıf, alay, tabur, sürü, orman, halk, millet, aile, koro...
İSİMLERDE TEKLİK - ÇOKLUK
İsimlerde Teklik - Çokluk: Bir tek varlığı belirten TEKİL İSİM, aynı cinsten birçok varlığı belirten isimlere ise ÇOĞUL İSİM denir.
Tekil Çoğu Eki Çoğul
çiçek
dağ
gömlek
kapı +
+
+
+ ler
lar
ler
lar __
__
__
__ çiçekler
dağlar
gömlekler
kalıplar
İSMİN HALLERİ
İsmin beş hali vardır:
ev
ev + e
ev + i
ev + de
ev + den __
__
__
__
__ ev
eve
evi
evde
evden :
:
:
:
: yalın hali
-e hali
-i hali
-de hali
-den hali
:
:
:
:
Yönelme durumu
Yükleme durumu
Bulunma durumu
Ayrılma durumu
Buna göre okul kelimesini ismin beş haline göre cümlede kullanımı:
Yalın hali
-e hali
-i hali
-de hali
-den hali :
:
:
:
: Okul insan doğru düşünmeyi öğretir.
Mehmet bu yıl okula başlayacak
Okulu bitirince öğretmen olacakmış
Yarın okulda bulunmak zorunda mısın?
Okuldan gelirken kitapçıya uğramış.
İSİM TAMLAMALARI
A. İsim Tamlaması: Aralarında anlam ilgisi bulunan, iki veya daha çok isimden meydana gelen söz gruplarına İSİM TAMLAMASI denir.
İsim tamlamalarında birinci isim tamlayan, ikinci isim tamlanandır. Tamlayan veya tamlanan ek alma durumuna göre isim tamlamaları dörde ayrılır:
1. Takısız İsim Tamlaması: Bir tamlamada tamlayan ve tamlanan isim veya isim soylu kelime ek almazsa takısız tamlama oluşur.
gümüş çerçeve demir kapı
Tamlayan Tamlanan Tamlayan Tamlanan
2. Belirtisiz İsim Tamlaması: Bir isim tamlamasında tamlayan ek almaz, tamlanan ek alırsa belirtisiz isim tamlaması meydana gelir.
soba boru - s -u pencere cam - ı
Tamlayan Tamlanan Tamlayan Tamlanan
3. Belirtili İsim Tamlaması: Tamlayanla tamlananın ek aldığı isim tamlamalarına belirtili isim tamlaması denir.
Ev - in pencere -s - i Dolab - ın kapağ - ı Ceket - in düğme - s - i
Tamlayan Tamlanan Tamlayan Tamlanan Tamlayan Tamlanan
Niteleme Sıfatları
Doğrudan isimlerin başına getirilirler. Varlıkların rengini, biçimini, durumunu bildirirler
Siyah kalem, genç adam, uzun çubuk, tatlı elma...
Belirtme Sıfatları
Kendilerinden sonra gelen varlıkların çeşitli yönlerini belirtirler.
Dörde ayrılırlar.
Sayı Sıfatları
Varlıkları sayı veya miktar olarak belirtirler
Dörde ayrılırlar:
İşaret Sıfatları
Varlıkları işaret yoluyla belirtirler:
Bu kitap, şu sepet, o kuş...
Belgisiz Sıfat
Varlıkları şöyle böyle belirtirler:
Bazı insanlar, birkaç iyi adam, her çocuk...
Soru Sıfatları
Varlıkları soru yoluyla belirtirler.
Kaç yıl, hangi dağ, nasıl ev...
Asıl Sayı S.
Varlıkların sayılarını belirtirler:Beş gün, üç yıl ...
Sıra Sayı S.
Varlıkların sırasını belirtirler:
Birinci adam...
Üleştirme Sayı S.
Varlıkların eşit bölümlerini gösterirler:
İkişer ceviz...
Kesir Sayı S.
Bütünün bölümlerini gösterirler:
Yarım elma, ¼ saat, %65 faiz...
Sıfatlar ikiye ayrılır
A. NİTELEME SIFATLARI: Varlıkların renklerini, biçimlerini, durumlarını bildirirler. Varlığa nasıl sorusunu sorduğumuzda karşılık olarak bulduğumuz kelimelerin hepsi NİTELEME SIFATIdır.
B. BELİRTME SIFATLARI: Varlıkları; işaret, sayı, belirsizlik veya soru yönelterek belirten sıfatlara BELİRTME SIFATLARI denir. Belirtme sıfatları dörde ayrılır.
1. İşaret Sıfatları: Varlıkları işaret yoluyla belirtirler (Bu çocuk çok yaramaz, Şu defter senin mi?...)
2. Sayı Sıfatları: Varlıkların sayılarını belirten sıfatlardır. Dörde ayrılır:
a) Asıl Sayı Sıfatları: Asal sayılarla ifade edilirler (üç kalem, Adamın onüç biberonu var...)
b) Sıra Sayı Sıfatları: Varlıkların sırasını belirten sıfatlardır (birinci ıraya geç, üçüncü çocuk...)
c) Üleştirme Sayı Sıfatları: Varlıkları bölüştürürlen kullanılan sıfatlardır. (İkişer ikişer pay edelim. beşer kilo...)
d) Kesir Sayı Sıfatları: Bütünün bölünen parçalarını ifade eden sıfatlardır.(yarım düzine, çeyrek ekmek, dörtte üç peynir...)
3. Belgisiz Sıfatlar: Varlıkları belli belirsiz belirten sıfatlardır. (bazız günler, birkaç adam, hiçbir gün...)
4. Soru Sıfatları: Varlıkarı soru yoluyla belirten sıfatlardır. (Hangi çocuk, kaç kitap, nasıl elma...)
SIFAT TAMLAMASI:
İsimlerin sıfatlarla oluşturdukları tamlamalara SIFAT TAMLAMASI denir.
Bir sıfat tamlamasında tamlayan sıfat, tamlanan isimdir. Buna göre bir kelimenin sıfat olup olmadığını anlamak için, cümle içinde oluşturduğu tamlamaya bakılmalıdır. Bir kelime sıfat ise, mutlaka ondan sonra gelen bir isim bulunmaktadır.
Yaşlı adam güçlükle yürüyordu.
Birkaç çocuk ormana doğru koşuyordu.
Okuldan eve on beş dakikada varmış...
SIFATLARDA PEKİŞTİRME:
Yamyassı bir burun... Koskocaman bir kulak... Kapkara bir ten... Yemyeşil iki göz...
Yapılan işlem sıfatları pekiştirmektir.
Sıfatlar başka şekillerde de pekiştirilirler Bunlar sırasıyla:
a) İkilem dedğimiz aynı sıfatın tekrar edilmesi yoluyla:
uzun uzun kavaklar, tatlı tatlı bakışlar, iri iri taşlar, kara kara gözler, büyük büyük binalar, geniş geniş yollar...
b) Tekrar edilen sıfatların arasına "mı" getirilerilerek yapılarn pekiştirme;
tatlı mı tatlı nar, güzel mi güzel çiçekler, kara mı kara gözler, beyaz mı beyaz gömlekler, uzun mu uzun kollar...
c) Bazı isimler tekrar edilerek sıfat olarak pekiştirilmiş biçimde kullanılırlar:
dilim dilim karpuz, sıra sıra kamyonlar, avuç avuç para, sepet sepet üzüm, sürü sürü koyunlar...
d) Birbirine anlam bakımından yakın olan ve uygun getirilen kelimelerle yapılan pekiştirme:
açık saçık söz, kırık dökük eşya, anlı şanlı paşa, eğri büğrü yazı
NOT: Sıfatlar cümlede yüklemin anlamını tamamladıkları zaman ZARF TÜMLECİ olurlar. Böylece bu sıfatlar, zarf tümleci olarak isimlendirilirler.
Adam, kıpkırmızı oldu. Rüzgar tatlı tatlı esiyordu, Bazıları abuk sabuk konuşuyor
Cümlelerde koyu yazılmış kelimeler, pekiştirme sıfatları gibi gözükmelerine rağmen, cümlede zarf görevini üstlenmişlerdir.
ZAMİRLER
ZAMİR: İsimlerin yerine kullanılan, ismin yerini tutan kelimelere ZAMİR diyoruz.
Zamirler; Kelime Halindeki ve Ek Halindeki Zamirler olmak üzere ikiye ayrılır
: : A-) Kelime Halindeki Zamirler : : Bu zamirler Şahıs, İşaret, Belgisiz ve Soru Zamirleri olmak üzere dörde ayrılır.
1. Şahıs Zamirleri: Zamirlerin bazıları şahısların yerini tutarlar. Bu çeşit zamirlere ŞAHIS ZAMİRİ denir.
2. İşaret Zamirleri: Varlıkların yerini işaret yoluyla turan zamirlere İŞARET ZAMİRİ denir.
3. Belgisiz Zamirler: Varlıkların yerini şöyle böyle tutup belirten zamirlere BELGİSİZ ZAMİR denir.
4. Soru Zamirleri: Varlıkların yerini işaret soru turan zamirlere SORU ZAMİRİ denir.
: : B-) Ek Halindeki Zamirler : : Bu zamirler İyelik ve İlgi Zamirleri olmak üzere ikiye ayrılır.
Ek halindeki zamirler ikiye ayrılır:
1. İyelik Zamirleri: Varlığın kime ait olduğunu gösteren zamirlere İYELİK ZAMİRLERİ denir.
Kalem sözcüğüne eklenen ekleri inceleyelim:
kalem - im
kalem - in
kalem - i __
__
__ Benim kalemim
Senin kalemin
Onun kalemi kalem - imiz
kalem - iniz
kalem - leri __
__
__ Bizim kalemimiz
Sizin kaleminiz
Onların kalemleri
2. İlgi Zamiri: İki varlık arasında ilgi kurarak bunlardan birinin yerini tutan "ki" ekine İLGİ ZAMİRİ denir.
Benim kalemim yok. Seninkini verir misin?
Burada "seninkini" yerine "senin kalemini" yazılabilir. Kalemin yerini "-ki" eki tutmuştur.
İlgi zamiri olan "-ki" kelimeye bitişik yazılır. Ayrı yazılan "ki" bağlaçtır.
Benim elbisem mavi, seninki, (senin elbisen) siyahtır. (İlgi Zamiri)
Öyle güzel bir kitap okudum ki anlatamam. (Bağlaç)
FİİLLER
FİİL: Varlıkların yaptıkları işleri, eylemleri, zaman ve kişiye bağlayarak anlatan kelimelere FİİL denir.
Fiil olan sözcükte üç temel öğe vardır. 1. Eylem 2. Zaman 3. Kişi
yaklaşıyordum, durmuştur, söylüyor, buldu (yaklaş, dur, söyle, bul) Bu kelimelerin fiil olup olmadıklarını anlamak için, en küçük anlamlı parçalarını (köklerini) buluruz:
Bulduğumuz bu köklere, mastar eki, "-mek, -mak" ekleriz. Eğer anlamlı kelimeler elde ediyorsak, bulduğumuz kelimeler fiil demektir.
Örneğin; "göz" sözcüğüne "-mek, -mak" mastarını eklediğimizde "gözmek, gözmak" gibi anlamsız kelimeler oluşuyor. Demek ki "göz" sözcüğü fiil değildir.
Kök: Fillerin sonlarındaki bütün ekler atıldıktan sonra kalan anlamlı kısmına KÖK denir.
Çekimli Fiil Taban Kök Sonucu
gördüm
seviyor
bilir
suluyor gör
sev
bil
sula bozulmadı
bozulmadı
bozulmadı
bozulmadı
FİİLLERDE ZAMAN
Dilimizde tek zamanlı ek almış fiiller olduğu gibi birden çok zaman veya kip eki almış fiiller de vardır. bunlar:
A. Basit Zamanlı Fiiller: Tek zaman eki almış fiillerdir. Türkçe'de geniş zamanla birlikte dört temel zaman bulunur.
1. Geçmiş Zaman: İş veya oluşun daha önceden, geçmişte yapıldığını bildiren zamandır. İkiye Ayrılır. İkiye Ayrılır:
a. Belirli (-di'li) Geçmiş Zaman: Eylemin sözün söylendiği andan, önceden yapıldığını, söyleyenin kesin inancıyla tam anlatır:
Fiillerde bulunan "-di, -du, -dü, -tu" ekleri -di'li geçmiş zamanı belirtirler.
Öğretmenimiz sınıfa geldi. Bütün çocuklar bahçeye koştu ...
b. Belirsiz (-miş'li) Geçmiş Zaman: Eylemlerin sözden önce yapıldığını bildirir ancak, kesinlik yoktur. Söyleyen kendisi duyup görmemiş, işitmiştir. Bu kip masallara yakışır.
Fiillerde bulunan "-muş, -mış, -miş, -müş" ekleri -miş'li geçmiş zamanı belirtirler.
Okul bahçesinde üç tur koşmuş. Havalar soğuyunca üşütmüş...
2. Şimdiki Zaman: Eylem ile anlatımın birlikte olduğunu bildiren zamandır
Ders çalışıyorum. Alış veriş yapıyorum.
3. Gelecek Zaman: Eylem ile anlatımdan sonra yapılacağını bildiren zamandır
Aynur tiyatroya gidecek. Birlikte eğleneceğiz.
4. Geniş Zaman: Eylem her zaman yapılabileceğini bildiren zamandır
Akşamları trene binerim. Her gece oyun oynarım.
B. Birleşik Zamanlı Fiiller: Birden çok zaman veya kip eki almışlardır.
1. Hikâye: Basit zamanlı bir fiile ek fiil olan "idim veya idi" getirilerek yapılır.
bak (ı) + yor + idi __ bakıyordu
al + mış + idim __ almıştım
2. Rivayet: Basit zamanlı bir fiile ek fiil olan "imişim, imiş" getirilerek yapılır.
bak (ı) + yor + imiş __ bakıyormuş
al + acak + imiş __ alacakmış
3. Şart: Basit zamanlı bir fiile ek fiil olan "isem, ise" getirilerek yapılır.
bak (ı) + yor + isem __ bakıyorsam
al + acak + ise __ alacaksa
FİİLLERDE ŞAHIS
Fiillerin belirttiği iş, oluş veya hareket bir şahsa bağlıdır. Bunu fiilin aldığı ekten ve fiile yönelttiğimiz sorudan anlarız.
__ Geldim
__ Kİm geldi?
__ Ben (I. tekil şahıs) gel
fiil kökü - di
zaman eki - m
şahıs eki __ geldim
Aşağıda "gelmek" fiilinin şahıslara göre çekimi yapılmıştır:
Fiil kökü Zaman eki Şahıs eki
gel
gel
gel
gel
gel
gel +
+
+
+
+
+ di
di
di
di
di
di +
+
+
+
+
+ m
n
-
k
niz
ler --
--
--
--
--
-- geldim
geldin
geldi
geldik
geldiniz
geldiler (I. tekil şahıs)
(II. tekil şahıs)
(III. tekil şahıs)
(I. çoğul şahıs)
(II. çoğul şahıs)
(III. çoğul şahıs)
FİİL KİPLERİ
Fiillerde zaman, şahıs veya dilek bildiren, ek almış biçimlerine KİP denir. Dilimizde fiil kipleri ikiye ayrılır:
A. Haber Kipleri: Haber kipleri işin, oluşun veya hareketin zaman ve şahsa bağlı olarak meydana geldiğini bildiren kiplerdir. Bunlara BİLDİRME KİPLERİ de denir.
1. Belirli (-di'li) Geçmiş Zaman Kipi: Eylemin sözün söylendiği andan, önceden yapıldığını, söyleyenin kesin inancıyla tam anlatır:
Fiillerde bulunan "-di, -du, -dü, -tu" ekleri -di'li geçmiş zamanı belirtirler.
Öğretmenimiz sınıfa geldi. Bütün çocuklar bahçeye koştu ...
2. Belirsiz (-miş'li) Geçmiş Zaman Kipi: Eylemlerin sözden önce yapıldığını bildirir ancak, kesinlik yoktur. Söyleyen kendisi duyup görmemiş, işitmiştir. Bu kip masallara yakışır.
Fiillerde bulunan "-muş, -mış, -miş, -müş" ekleri -miş'li geçmiş zamanı belirtirler.
Okul bahçesinde üç tur koşmuş. Havalar soğuyunca üşütmüş...
3. Şimdiki Zaman Kipi: Eylem ile anlatımın birlikte olduğunu bildiren zamandır
Ders çalışıyorum. Alış veriş yapıyorum.
Şimdiki zaman kipinin eki "-yor" fiillere hiç değişikliğe uğramadan eklenir.
4. Gelecek Zaman Kipi: Eylem ile anlatımdan sonra yapılacağını bildiren zamandır
Aynur tiyatroya gidecek. Birlikte eğleneceğiz.
Gelecek zaman kipinin ses uyumuna göre "-ecek, -acak" tır
5. Geniş Zaman Kipi: Eylem her zaman yapılabileceğini bildiren zamandır
Akşamları trene binerim. Her gece oyun oynarım.
Gelecek zaman kipinin ekleri "-ar, -er, -ır, -ir, -or, -ör, ur, -ür, -r" dir.
B. Dilek Kipleri: Bir eylemin yapılması ya da bir oluşun meydana gelmesini dilek anlamı vererek anlatan kiplerdir. Dörde ayrılır:
1. Gereklilik Kipi: Bir iş, oluş veya hareketin gerekliliğini anlatır. Ekleri ses uyumuna göre "-meli, -malı" dır.
Haftada bir kitap okumalıyım
Kestikten sonra affımı istirham etmelisin
2. İstek Kipi: Bir iş, oluş veya hareketin yapılmasının, olmasının istendiğini belirten kiptir. Ekleri ses uyumuna göre "-e, -a" dır
Şimdi affını yazayım
İstirhamım kabul olunmazsa, kendi başımın kesilmesini isteyeyim.
3. Dilek Şart Kipi: Bir dilek ve şartın anlamı bulunmaktadır. İş veya oluşun, hareketin meydan gelmesi bir şarta bağlıdır. Ekleri ses uyumuna göre "-se, -sa" dır.
Babam gelirse gideceğiz
Okusa da babası gibi, adam olsa.
4. Emir Kipi: Bir iş, oluş veya hareketin olmasını, yapılmasını veya yapılmamasını emretmek için kullanılır.
Hayır bey, hayır!... Padişahın emrinden çıkma. Beni kes... Kestikten sonra affımı istirham et.
İnsan kendine emir veremeyeceğinden bu kipin birinci tekil ve çoğul şahısları yoktur.
FİİL ÇEKİMLERİ
Basit Zamanlı Fiillerin Çekimleri:
Basit Zamanlı Fiilerin Çekimi
Okumak fiilini haber kiplerine göre çekelim.
-di'li Geçmiş Zaman -miş'li Geçmiş Zmana
kök z.e ş.e kök z.e ş.e
oku
oku
oku
oku
oku
oku +
+
+
+
+
+ du
du
du
du
du
du +
+
+
+
+
+ m
n
-
k
nuz
lar __
__
__
__
__
__ okudum
okudun
okudu
okuduk
okudunuz
okudular oku
oku
oku
oku
oku
oku +
+
+
+
+
+ muş
muş
muş
muş
muş
muş +
+
+
+
+
+ um
sun
-
uz
sunuz
lar __
__
__
__
__
__ okumuşum
okumuşsun
okumuş
okumuşuz
okumuşsunuz
okumuşlar
Şimdiki Zaman (Eki: -yor) Gelecek Zaman (Eki: -ecek, -acak)
oku
oku
oku
oku
oku
oku +
+
+
+
+
+ yor
yor
yor
yor
yor
yor +
+
+
+
+
+ um
sun
-
uz
sunuz
lar __
__
__
__
__
__ okuyorum
okuyorsun
okuyor
okuyoruz
okuyorsunuz
okuyorlar oku
oku
oku
oku
oku
oku +
+
+
+
+
+ y
y
y
y
y
y +
+
+
+
+
+ acak
acak
acak
acak
acak
acak +
+
+
+
+
+ ım
sın
-
ız
sınız
lar __
__
__
__
__
__ okuyacağım
okuyacaksın
okuyacak
okuyacağız
okuyacaksınız
okuyacaklar
Geniş Zaman (Eki: -ir, -er)
kök z.e ş.e kök z.e ş.e
oku
oku
oku +
+
+ r
r
r +
+
+ um
sun
- __
__
__ okurum
okursun
okur oku
oku
oku +
+
+ r
r
r +
+
+ uz
sunuz
lar __
__
__ okuruz
okursunuz
okurlar
Birleşik Zamanlı Fiiller: Basit zamanlı bir fiilin, ikinci bir zaman eki almasıyla meydana gelen fiillere BİRLEŞİK ZAMANLI FİİL denir. Bileşik zamanlı fiiller üçe ayrılır:
1. Hikaye Bileşik Zamanı: Eki "-di" dir.
okumuştu, yapsaydı, çıkmıştı, yapmalı idik...
2. Rivayet Bileşik Zamanı: Eki "-miş" tir.
söyleyecekmiş, gidiyormuşsunuz, dönmeliymişim...
3. Şart Bileşik Zamanı: Eki "-se, -sa" dır
alırsam, yaparsam, bilmezsen, gördülerse...
Fiillerin Olumsuz ve Soru Şekilleri:
Olumlu Fiil: İşin, oluşun ya da hareketin yapıldığını veya yapılabileceğini bildiren fiillere, olumlu fiil denir.
Resim yapacağım (Olumlu fiil)
Olumsuz Fiil: İşin, oluşun ya da hareketin yapılmadığını veya yapılmayacağını bildiren fiillere, olumsuz fiil denir.
Resim yapmayacağım (Olumsuz fiil)
Fiillere olumsuzluk anlamını "-me, -ma" ekleri vermektedir.
FİİLİMSİLER
Aslında fiil oldukları halde cümle içinde çekimli halde bulunmayan, fiile benzeyen, ama fiillerin görevini yapmayan kelimelere FİİLİMSİ denir.
Bir cümlede ne kadar fiilimsi varsa o kadar cümlecik vardır. Çünkü her fiilimsi bir yan cümlecik oluşturur. Çekimli fiilin bulunduğu gruptaki kelimeler temel cümleciği meydana getirirler.
Fiilimsiler: a) İsim - fiil b) Sıfat - fiil c) Bağ - fiil olmak üzere üçe ayrılır.
1. İsim - Fiiler: Fiil kök ve gövdelerine eklenen "-me, -mek, -iş" ekleri sonucu meydana gelirler. Fiillerin isim gibi kullanılabilen şekilleridir. İsim - fiiller; hem bir eylemin adı oldukları için isim, hem de özne, nesne, tümleç aldıkları için fiil olan kelimelerdir.
Çalışmak zorundayım.
Bütün sorunları anlaşma yoluyla çözebiliriz.
2. Sıfat - Fiiler: Varlıkları niteledikleri için sofat, yan cümlecik kurdukları için de fiil sayılan kelimelerdir.
Sıfat - fiil türeten ekler: "-en, -er, --acak, -miş, -dik, -esi ..." gibi
Çalışkan insandan zarar gelmez.
Olacak işin peşinden koşulur.
Geçmiş günlerimi çok arıyorum.
3. Bağ - Fiiler: Birleşik bir cümlede iki cümleyi bağladıkları için bağlaç; özne, nesne, tümleç aldıkları için fiil sayılan kelimelerdir. Bağ fiillere "ulaç" da denir. Çekim ekleri almazlar. Cümlede zarf olarak kullanılırlar.
Bağ fiiller şu eklerle türerler: "-ip, -arak, -ınca, -ma, -ken, -dan, -dıkça, -dikçe ..."
Canım sağ oldukça hiçbir şey beni yıldıramaz.
İşe gireli gece gündüz çalışıyorum.
Sen gelince ben giderim.
EK FİİLLER
İsim soylu kelimelerin sonlarına eklenen ve onları çekimli hale getiren eklere, EK-FİİL EKİ denir.
Ek fiilin dört çeşit zamanı vardır:
1. Olayların her zaman olabileceğini belirten geniş zaman anlamı: 2. Ek - fiilin hikâyesi geçmiş zaman anlamı verir: 3. Ek - fiilin rivayeti başkasından duyulan şekildeki anlatımlar için kullanılır. 4. Ek - fiilin şartı, şart anlamı verir:
çocuğum
çocuksun
çocuktur (çocuk)
çocuğuz
çocuksunuz
çocuklar çocuktum
çocuktun
çocuktu
çocuktuk
çocuktunuz
çocuktular çocukmuşum
çocukmuşsun
çocukmuş
çocukmuşuz
çocukmuşsunuz
çocukmuşlar çocuksam
çocuksan
çocuksa
çocuksak
çocuksanız
çocuksalar
Etken - Edilgen Fiiller: Cümlede mutlaka özne ile birlikte kullanılan fiillere etken fiil, bazı fiiller, cümlede özne almadan kullanılır, bu çeşit fiiller edilgen fiil denir.
Geçişli - Geçişsiz Fiiller: Dilimizde bu fiiller mutlaka özne istedikleri gibi nesne de isterler. Nesne almak zorunda olan fiillere geçişli fiil, fiili nesne almadan kullanılan fiillere de geçişsiz fiil denir.
ZARFLAR
ZARFLAR
Hal Zarfları Zaman Zarfları Yer ve Yön Zarfları Azlık - Çokluk Zarflerı Soru Zarfları
Yüklemin anlamını hal ve durum bakımından tamamlar.
Sessizce, sevinçle, aniden, birdenbire, şöyle, böyle... Yüklemin gösterdiği isin zamanını belirtirler.
Dün, bu gün, akşam, sabah, şimdi... Yüklemin gösterdiği isin yönünü belirtirler.
İleri, geri, öne, arkaya, sağa, sola... Yüklemin anlamını azlık - çokluk yönünden tamamlarlar.
Çok, az, biraz, fazla, hayli, oldukça, epey... Yüklemin gösterdiği işi soru yoluylabelirtir.
Niçin, neden, nasıl,acaba...
Yüklemin anlamını tamamlayan kelimelere ZARF diyoruz.
Zarfler, yüklemin anlamını tamamladıkları hal, zaman, yer, azlık-çokluk ve soru anlamı katma durumuna göre çeşitlere ayrılır. Buna göre zarflar:
1. Hal Zarfları: Kadın sevinçle bağırdı. (Nasıl bağırdı? __ Sevinçle)
2. Zaman Zarfları: Kazı haberini bu gün öğrendim.
3. Yer ve Yön Zarfları: Küskün olduğu için bana arkasını döndü.
4. Azlık - Çokluk Zarfları: Yolumuz epeyce uzadı.
5. Soru Zarfları: Neden geç kaldın?
NOKTA ( . )
Tamamlanmış cümlelerin sonuna konur.
Kaçmayı namusuna yediremiyordu.
Kısaltmalardan Sonra konur.
Prof. Dr. bkz. vb. Bn. P.T.T, T.B.M.M. ... (Not: Son yıllarda kısaltma harflerinin aralarına nokta koymama yaygınlaşmıştır. TBMM, PTT, TCDD ...)
Sıra gösteren sayılardan sonra konur.
II. Mehmet, 19. Yüzyıl, 150. sayfa...
Tarihlerde ay, gün, yıl arasınave saatlerde zaman birikleri arasına konur.
23.04. 2001, 23.15...
Sayı bölükleri arasına konur.
Bu yıl nüfusumuz 60.000.000'u aşacak gibi...
VİRGÜL ( , )
Eş görevli kelimeleri (isim, sıfat, zamir), kelme gruplarını ve sıralı cümleleri ayırmada:
Türk övün, çalış, güven.
Bir varmış, bir yokmuş...
Uzun cümlelerde özneden sonra konur:
Okullar, her yıl Eylül ayının ikinci hafrasında açılır.
Cümlede, vurgulu şekilde belirtilmesi gereken kelimelerden sonra:
Babam, zavallı babam, beni çok severdi.
Seslenmelerden sonra:
Sevgili Ahmet,
Sana çoktandır yazamadım ...
Aktarma cümlelerinin sonunda, tırnak işareti yerine:
- Ah şu aptalı bir yakalasam, diyordu.
Ara söz ve ara cümlelerin başında ve sonunda:
Okan, kim ne derse desin, iyi bir çocuktur.
Yazışmalarda yer adlarını tarihlerden ayırmak için:
Cağaloğlu, 23 Nisan 1945
Ondalık kesirlerde tam ve ondalık kısmı ayırmada:
0,45 .......... 23,0056 ...
NOKTALI VİRGÜL ( ; )
Birbirine bağlı, fakat her biri kendi içinde bağımsız cümleleri ayırmada:
At ölür, meydan kalır; yiğit ölür, şan kalır.
İki cümle birbirine ve, ama, fakat, çünkü, ancak, ne varki, bu nedenle gibi bağlaçlarla bağlanıyorsa birinci cümleden sonra:
Herkes oyuncu olamaz; çünkü oyuncu olmanın kuralları vardır.
Bir cümlede, virgülle ayrılmış örnek kümeleri ayırmada ya da değişik örnekler arasında:
En sevdiğim kız arkadaşları Ayşe, Selen, Fatma; erkek arkadaşları ise ...
İKİ NOKTA ( : )
Başkasından aktarılan yazı ya da sözlerde, tırnak ya da konuşma çizgisinden önce:
Cemo sopasını yere indirdi ve:
- Git sopanı al öyleyse! Dayağı yiyeceksin. ...diye bağırdı.
Bir cümleden ya da sözcükten sonra örnekler, açıklamalar sıralanacaksa:
Yeni harfler alındıktan sonra eski harflerle hiç yazmayan iki kişi vardı: Atatürk ve İsmet İnönü!
Sıralama ve kataloglarda yazar adı ile eser başlığı arasına:
Falih Rıfkı Atay: Çankaya; Tarık Buğra: Küçük Ağa ...
ÜÇ NOKTA ( ... )
Birtakım bölümler, örnekler sayıldıktan sonra vb. anlamında kullanılır:
Başlıca yeryüzü şekilleri: Dağ, ova, yayla...
Bir metinden yapılan alıntılarda, atlanan yerlerde:
Benim altını çizdiğim şu: "... neden şu sanayileşmenin adını bir türlü koymamışız..."
Söz arasında söylenmeyen, söylenmek istenilmeyen kelimelerin yerine:
Ulan sen kim oluyorsun Sait'e karşı konuşmak için! SEnin adın ne? Sen ne b... yazdın bu zamana kadar?
SIRA NOKTALAR ( ...... )
Söylenmeden geçilen satırları belirtmek için kullanılır.
Beynimde karanlık, meçhul bir kubbenin derin akislerini işitiyorum. Öyle anlatılmaz bir heyecan duyuyorum ki...
........
Kendimi tutamadım. Öyle bir kahkaha attım ki...
SORU İŞARETİ ( ? )
Soru bildiren cümle ya da kelimelerden sonra:
Ben? Olacak iş mi kız kaçırmak? efendim? Efendim?
Ne zaman tükenecek bu yollar, arabacı?
Verilen bilgini kesin olmadığını, kuşku duyulduğunu belirtir:
Aşık Ömer: XIX. yüzyıl halk şairlerinden (1800? - 1859?)
Parantez içindeki soru işareti, söze kuşku ve alay anlamı katar ya da ne demek istenildiğinin anlaşılmadığını gösterir:
Bu kitabı bitirdiğini? söylüyor.
ÜNLEM İŞARETİ ( ! )
Ünleme bildiren sözcüklerden, cümlelerden sonra konur:
- Hey gidi günler hey! dedi.
Öteki:
- Keşke görmeseydik! ...
Söylev ve hitablelerde:
Ordular! İlk hedefiniz Akdenizdir. İleri!
Ey Türk gençliği! ...
Söz arasında parantez içinde bir kelimeye dikkat çekmeke için, ayrıca; alay bildirmek için ilgili kelimeden sonra parantez içinde kullanılır:
Aramızdaki kırgınlık (!) çoktan silinip gitti.
Bu çalışmayla (!) sınavı rahat kazanırsın.
KISA ÇİZGİ ( - )
Satır sonuna sığmayan kelimeleri ayırmak için:
Üçüncü derecede veremden yatağa düşmüş za- vallıya ...
Ara sözleri, ana cümleleri, ayrıntı sayılabilecek açıkları blirtmede:
Örnek olsun diye - örnek istemez ya - söylüyorum.
Bu ezanlar -ki şahadetleri dinin temeli ...
Ekleri belirtmede:
Mastar ekleri "-mek, -mak" tır.
Eski yazı dilinde kullanılan Arapça ve Farsça birleşik kelimelerdeki kök ve ekleri ayırmada:
Resm-i geçit, Hakimiyet-i Mlliye ...
Kelimelerin hecelerini ayırmak için:
Sak-la sa-ma-nı, ge-lir za-ma-nı ...
İki veya daha çok millet (ülke dili) adı arasındaki bağı belirtmede:
Türk - Alman ilişkileri, Türkçe - İngilizce sözlük ...
İki veya daha çok özel ad arasındaki bağ kısa çizgi ile belirlenir:
Aydın - İzmir yolu, Ankara - Samsun demir yolu ...
UZUN ÇİZGİ ( __ )
Karşılıklı konuşmalarda konuşan değiştikçe sözlerin başına konur:
- Ben çok para istemem efendim.
- Ama ben çok az para veririrm.
- Ne kadar verir siniz?
- Bir kuruş.
- Günde bir kuruş mu?
- Hayır...
- Ayda bir kuruş mu, efendim? ...
TIRNAK İŞARETİ ( " " )
Metin içinde başkasına aktarılan yazı ya da sözlerin başına ve sonuna konur:
Atatürk: "Yurtta sulh, cihanda sulh!" sözüyle barışcı olduğunu herkese duyurmuştur.
Kitapların, sanar eserlerinin, bilimsel yayınların, yazıların birkaç kelimeden oluşan başlıkları metin içinde genellikle tırnak içine alınır:
İsmet "Ali Baba ve kırk Haramiler" adlı kitabı okumuş.
Tırnak içine alınan başlıklardan sonra kesme işareti kullanılmaz:
Gazete ve dergi başlıkları tırnak içine alınmaz:
Serhat Basamak Ünite Dergisi!ni çok beğeniyorum.
PARANTEZ ( )
Bir cümle ya da açıklamanın başına ve sonuna konur:
"Büyük" kelimesinin zıt (karşıt) anlamlısı olan kelime aşağıdakilerden hangisidir?
Maddelerin sıralanışında, sayı ya da harflerden sonra parantezin kapama biçimi " ) " kullanılır:
a ) ...... b ) ...... c ) ......, 1) ...... 2) ......
KESME İŞARETİ ( ' )
Özel adlar getirilen çekim eklerini ayırmak için kullanılır:
Ali'den, Mustafa'ya, Türkiye'de ...
Gerçek kısaltmalara getirilen ekleri ayırmada:
TBMM'nin en yaşlı üyesi oturumu açtı. ...
Sayılara getirilen ekleri ayırmada:
23 Nisan 19202'de TBMM açıldı. ...
Bir kelime içinde bir ünlünün düştüğünü göstermede:
N'oldu ?, N'etsin ?, N'apalım ? ...
Özel adlardan türetilen isim, fiil ve sıfatlarda kesme işareti kullanılmaz:
Ankaralı, Türkçe, Türklük, ...
YAZIM (İMLA) KURALLARI
İmla: Bir dilin kelimelerinin yazıya geçirilmesini sağlayan ortak yazma şekline İMLA denir.
BÜYÜK HARFLERİN YAZIMI
Özel adlar büyük harfle yazılır: (yeryüzü, kişi, ülkeler, diller...)
Minik kedisine hep Pamuk diye seslenirdi...
Kurum ve kuruluş adlarını oluşturan kelimelerin işlk harfleri:
Devlet demir Yollarında ...
Milli Eğitim Bakanlığına yazılan ...
Dergi, kanun, eser, gazete, isimlerinin her kelimesi:
Tarihi Galata Köprüsünün ...
Birden çok kelimeden oluşan kişi, yer adlarının ilk harfleri:
Gazi Osman Paşa Mahalle sakinleri ...
Mahalle meydan, bulvar, cadde ve sokak adları:
Bu gün Akdeniz Caddesi'nde ...
Cümlelerin ilk kelimesi büyük yazılır. Nokta, soru, ünlem işaretlerinden sonra gelen her cümlenin ilk harfi:
Dışarı çıktı. Acaba paradan kıymetli olan neydi? Düşündü ama bulamadı.
Şiirde mısraların ilk kelimesi:
Söz ola kese savaşı,
Söz ola kestire başı,
Söz ola ağulu aşı,
Mektup başlıklarının ilk kelimesi:
Sevgili yeğenim.
Levha ve açıklama Yazılarının ilk harfi:
Giriş, Vezne, Müdür ...
İki nıktadan sonra bir kimseden alınıp tırnak işareti içinde verdiğimizsözlerin ilk kelimesinin ilk harfi:
O yıl soğuk ülkelerden gelen biri: "Ne olur beni geri götür." demiş.
Gazete ve dergi adlarının her kelimesi büyük harfle başlar:
Genç Kalemler, Resmi Gazete ...
Kİtap adları ve yazı başlıklarının her kelimesi büyük hafrle başlar. Başlıklarda geçen "ve, ile, ya, veya, ki" bağlaçlarıyla "mi" soru ekleri küçük harfle yazılır.
Bin Bir Gece Masalları, Ali Baba ve Kırk Haramiler ...
İsimlerle birlikte kullanılan unvanların da baş harfleri:
Sayın Profösör, Bay Ahmet ...
SAYILARIN YAZIMI
Sayılar gerekli görülen yerlerde yazıyla yazılabilir. Bu durumda sayı adları yazıya ayrı ayrı geçirilmelidir:
Pazardan beş kilo patates, üç kilo elma aldım.
Banka işlemlerinde ve parasal işlemlerde araya başka sayı katılmasını önlemek amacıyla sayılar bitişik yazılır:
Birmilyondokuzyüzbin gibi...
TARİHLERİN YAZIMI
Bilinen bir tarihi anlatan ay ve gün adları her yerde büyük harfle yazılır:
31 Mart ayaklanması ...
Ay ve gün adları yanlarında sayı olmadan kullanıldıklarında küçük harfle başlayarak yazılır.
Bu yıl şubat ve mart ayları çok soğuk geçti.
Gün bildiren tarihler aşağıdaki gibi yazılır:
19 Mayıs 1919 - 19.05.1999 - 19 / 05 / 2000
Tarih bildiren sayılardan sonra gelen ekler kesme işaretiyle ayrılır.
23 Nisan 1920'de TBMM açıldı.
DÜZELTME (Uzatma) İŞARETİ NİN KULLANILIŞI (^)
Yazılışları birbirine benzeyen, anlamları ayrı birtakım yabancı kelimeleri ayırt etmen için uzun ünlülerin (sesli) üzerinde düzeltme işareti konur:
adet=sayı - âdet=alışkanlık - aşık=küçük kemik - âşık=tutkun ...
Arapça ve Farsçe kelimelerde "g" ve "k" ünsüzlerinin (sessiz) ince okunduğunu göstermek için bu ünsüzlerden sonra gelen "a" ve "u" ünlülerinin üzerinde:
dükkân, gâvur, gikâye, kâğıt, kâr, tezâh, mekân ...
Ayrıca Arapça ve Farsça'dan gelen kelimelerde " l " ünsüzünün ince olunduğunu göstermek için de bu işaret kullanılır:
ahlâk, evlât, felâket, hilâl, ilâç, ilân, istiklâl, lâle, selâm, sülâle, lâmba, lâhana, plâk, plâj, plân ...
İKİLEMELERİN YAZILIŞI
İkilemeler ayrı yazılır:
Baka baka, konuşa konuşa, kem küm, ev bark, soy sop ...
"m" ile yapılan ikilemeler de ayrı yazılır:
Dolap molap, kitap mitap, çocuk mocuk ...
İsmin hâl ekleriyle yapılan ikilemeler de ayrı yazılır:
Baş başa, göz göze, diz dize, yan yana ...
İyelik eki almış ikilemeler de ayrı yazılır:
Boşu boşuna, ucu ucuna, günü gününe ...
isim ve sıfatları tekrarlayarak yapılan ikilemeler de ayrı yazılır:
Akın akın, ağır ağır, kara kara, çeşit çeşit, uslu uslu ...
İkilemeler arasına virgül konmaz:
Ağır ağır konuşursak daha iyi anlaşılır.
DEYİMLERİN YAZILIŞI
Deyimler birden çok kelimeden oluşan, gerçek anlamlarından ayrı bir anlamı bulunan kelime gruplarıdır.
Deyim ya da deyim niteliği taşıyan kelimeler ayrı yazılır:
Can kulağıyla dinlemek.
Canını dişine takmak ...
BİRLEŞİK KELİMELERİN YAZILIŞI
Dilimizde önemli bir yer tutan pekiştirme sırfatları bitişik yazılır:
Apaçık, kapkara, kupkuru, sipsivri, sapasağlam, dümdüz ...
Birleşik kelime durumuna girmiş kelimeler bitişik yazılır:
Babayiğit, dedikodu, delikanlı, gecekondu, kabadayı, yelkovan ...
Ev, ocak ve yurt kelimeleriyle kurulan birleşik kelimeler ayrı yazılır:
Bakım evi, aş evi, radyo evi, sağlık ocağı, öğrenci yurdu, sağlık yurdu ...
Hane kelimesiyle kurulan birleşik kelimeler bitişik yazılır:
Pastahane, hastahane, yatakhane, yemekhane ...
Birleştirmede yer alan kelimeler eski anlamlarını koruyorlarsa bu tür birleşik kelimeler ayrı yazılır:
Kara yolu, gül suyu, kuru üzüm, ay tutulması, balık yumurtası, yıl sonu...
Yardımcı fiillerle yapılan birtakım birleşik fiiller ayrı yazılır:
Yardım etmek, yol olmak, göç etmek, hayret etmek, gelin olmak...
Dilimizdeki "af, his, ret, zan" gibi birtakım kelimeler "etmek, olmak, eylemek" yardımcı fiilleriyle birleşirken söylenişlerine uyularak yeni ses alırlar. Bu kelimeler bitişik yazılır:
af + etmek __ affetmek, His + etmek __ hissetmek ...
"Emir, hüküm, keşif, nakil, kayıp" gibi birtakım kelimeler "etmek, eylemek, olmak" yardımcı fiilleriyle birleşirken ikinci hecelerdeki ünlüleri düşürürler. Bu kelimelerle yapılan birleşik fiiller bitişik yazılır:
emir + etmek __ emretmek, kayıp + olmak __ kaybolmak ...
"-a, -e, -ı, -i, -u, -ü" ekleriyle yapılan birlşeik fiiller bitişik yaılır:
Bakmak + kalmak __ bakakalmak
yapmak + bilmek __ yapabilmek ...
İki ya da daha çok kelimeden oluşan yerleşim merkezi adları bitişik yazılır:
Karaköy, Dörtyol, Gürgentepe, Tepeköy ...
Sıfat ya da isim tamlaması biçiminde oluşmuş ve bu şekilde kalıplaşmış yer adları ve dağ, deniz, ova adları bitişik yazılır:
Kızılırmak, Çukurova, Uludağ, Akdeniz, Ulukışla...
KURULUŞ ADLARININ YAZILIŞI
Kurum, kuruluş, işletme, okul, birlik ve derneklerin resmi adlarının her kelimesi büyük harfle başlar:
Devlet Demir Yolları, Türkiye Radyo Televizyon Kurumu, Fatih İlköğretim okulu ...
Kurum ve kuruluş adlarında geçen kelimeler cins isim olarak geçtiğinde küçük harfle yazılır:
Hava kuvvetlerinin güçlendirilmesi için ...
Demir çelik işletmelerinin ...
"-de" EKİ VE "de" KELİMESİN YAZILIŞI
Hal eki olan "de" kelimeye bitişik yazılır. Özel isimlerin sonuna geldiğinde kesme işaretiyle ayrılır. Kendisinden önce gelen kelimenin son ünlüsüne göre büyük ünlü uyumuna uyar.
Ayakta durmaktan canım çıktır.
Otomobil bozulunca yolda kalmışlar.
Yurtta sulh cihanda sulh!
Dolabın anahtarı Ali'de olmalı.
Bağlaç olan "de" ayrı yazılır. Kendisinden önce gelen kelimenin son ünlüsüne göre büyük ünlü uyumuna uyar.
Onları da gördünüz mü?
Kerem de çalışmasını tamamlamış
"-ki" EKİ ve "ki" BAĞLACININ YAZIMI
Ek olan "-ki" ünlü uyumuna uymaksızın kendinde önce gelen kelimeye bitişik yazılır:
Bu sayfadaki yazıyı okudunuz mu?
Bağlaç olan "ki" ayrı yazılır:
Olmaz ki!
Böyle de yatılmaz ki!
Atatürk diyor ki: ...
"Ki" bağlacı bazı kelimelerle zamanla kalıplaştıkları için bitişik yazılır:
Halbuki, oysaki, sanki, mademki ...
"mi" EKİNİN YAZILIŞI
Soru eki olan "mi" kendinden önce gelen kelimeden ayrı yazılır.Kendinden önceki kelimenin son ünlüsüne göre ünlü uyumuna uyar.Kendisinden sonra gelen ekler bu eke bitişik yazılır:
Oğlunu işe almadılar mı?
Bitirdiğinde bana verecek misin?
Tahtadaki şekli görüyor musun?
"yor" EKİNİN YAZILIŞI
"-yor" eki ünlü uyumuna uymaz. Eklendiğini fiilin ünlüsünü ince de olsa, bu ekin ünlüsü kalın kalır:
Atatürk Mudanya yolu ile Bursa'ya gidi-yor-du.
gel-i-yor,sür-ü-yor,sev-i-yor,sor-u-yor,görüş-ü-yor...
konuş + u + yor __ konuşuyor
fiil kökü bağlantı ünlüsü -yor eki
bekle + yor __ bekliyor: -e, -i ye dönüşüyor.
fiil kökü -yor eki
Fiil kökü ünlü ile bittiğinde, bağlantı ünlüsü almıyor.Ancak sondaki, "-a" sesi "-ı" veya "-u" ya,"-e" sesi "-i" veya "-ü" ye dönüşüyor.
başla + yor __ başlıyor: -a ünlüsü -ı' ya dönüştü.
"ile" KELİMESİNİN EK OLARAK YAZILIŞI
"ile" sözü, ünlüyle biten kelimelere ek olarak geldiğinde başındaki "-i" ünlüsü "y"'ye dönüşür ve büyük ünlü uyumuna uyar:
balta + ile __baltayla - çifte + ile__çifteyle
III.şahıs iyelik ekinden sonra ek olarak geldiğinde başındaki "-i" ünlüsü "y"'ye dönüşür, büyük ünlü uyumuna uyar:
annesi + ile __ annesiyle -arkadaşı + ile__arkadaşıyla
Ünsüz ile biten kelimelere ek olarak geldiğinde başındaki "-i" ünlüsü düşer ve büyük ünlü uyumuna uyar.
kardeş + ile __kardeşle - ayak + ile __ayakla
"-ken" EKİNİN YAZILIŞI
"-ken" (iken) büyük ünlü uyumuna uymaz.; getirildiği kelimenin ünlüleri kalın da olsa, bu ekin ünlüsü ince kalır:
okur + iken __ okurken
bakar + iken __ bakarken
çalışır + iken __ çalışırken
durmuş + iken __ durmuşken
"İMEK" EK FİİLİNİN YAZILIŞI
İmek ek fiili ayrı yazıldığında ünlü uyumuna uymaz:
Aldığı elbise oldukça kaba idi.
Meğer bana kırgın imiş.
Her yıl yaz tatilinde Antalya'ya gider idim.
İmek ek fiili bu gün daha çok bitişik olarak kullanılmakta ve ses uyumuna uymaktadır. Ünlü ile biten kelimeye eklendiğinde "-i" ünlüsü düşer ve araya "y" girer:
tatlıcı idi __ tatlıcıydı - ne ise __neyse
yabancı imiş __yabancıymış - sinirli imiş __ sinirliymiş
Ünlüyle biten kelimelere eklendiğinde "-i" ünlüsü düşer:
gider imiş __gidermiş - kerpiç imiş __kerpiçmiş
bakar ise __bakarsa - görecek ise __ görecekse