protesto etmek keşke ordaki musluman kardeşlerimizee yardım etmekde faydalı olsa bu islam kardeşliği birleşmedigi muddetce bu boyle surecek ve suskunluk devam ettiği muddetce islam alemi parçalanmış bi şekilde kalıp zulme uğramayada devam edecektir...
Allah Hepimize Birleşip İslam Adına Allah Namına Bir Şeyler Yapmayı Nasib Eylesin
İbrahim Havas Hazretleri,gönül dünyamızı aydınlatan altın silsilenin önemli bir halkasıdır. Hazret,bir sene hacca gitmek niyetiyle yola çıkar. Yol boyunca kulağına "İbrahim Havas" diye gaipten
bir kadın sesi gelir ve gayri ihtiyari olarak Mekke tarafına değil de İstanbul'a doğru gider. Şehre girer ve orada kapısının önünde insanların toplandığı yüksek bir köşk görür. Daha sonra oradakilerden Rum Kayseri'nin kızının delirmiş olduğunu ve çaresi için doktorlarını topladığını öğrenir.
Aslında,Kayser'in kızı bir vesileyle Barnaba İncil'ini okumuş ve orada Efendimiz'le alakalı hakikatleri öğrenerek ihtida etmiş;papazlar ise "ruhuna şeytan girdi ve delirdi" gibi düşüncelerle onun yakılmasına karar vermişlerdir.
İbrahim Havas Hazretleri,"Ben prensesi tedavi edebilirim" diyerek onun yanına yaklaşır ve daha sonra aralarında şöyle bir konuşma geçer:
-Ey İbrahim Havas! hoş geldiniz!
-(İbrahim Havas Hazretleri,hayret dolu ifadelerle) Beni nereden tanıyorsunuz?
-Canımı,canana teslim etmek istedim ve Hak Teala'dan sevdiği bir kulunu yanıma göndermesini niyaz ettim. "Üzülme,yarın sana İbrahim Havas dostum gönderilir" buyuruldu.
-Hastalığınız nedir?
-Gerçeği buldum ve ihtida ettim. Bu sebeple halime delilik,ban da deli dediler.
-Bizim diyara gelmek ister misiniz?
-Sizin diyar neresidir?
-Mekke,Medine ve Kabe gibi mukaddes beldeler
-Sağ tarafına bak!
Sağ tarafına bakan İbrahim Havvas Hazretleri,bir düzlükte Mekke,Medine ve Beytü'l-makdisi karşısında görür. Az sonra prenses,"Vakit yaklaştı,istek ve arzu haddi aştı" deyip,kelime-i şehadet getirerek ruhunu Rahman'a teslim eder.
Kayser'in kızı,bütün debdebe ve ihtişamın yaşandığı bir saray ikliminde yetişmiştir. Onun bunları elinin tersiyle itip terk etmesi,kanatlanıp uçmasına yetmiştir.
---------------------------------------------------------------------------------
OTUZ SENEDE NELER ÖĞRENDİN?
"Şakîk-ı Belhî hazretleri talebesi Hatim-i Esam'a sordu: Otuz senedir benden ilim tahsil ediyorsun? Neler öğrendin?
" Sekiz şey öğrendim efendim.
" Neymiş bu sekiz şey?
" Birincisi, halka baktım,herkes kendine bir arkadaş, birdost seçmiş. Herkesin dostu,kabre kadar arkadaş oluyor. Definden sonra çekip geliyor. Dü
şündüm, ben öyle bir dost bulmaluyım ki, devamlı arkadaşım olsun, kabirde de beni yalnız bırakmasın. Böyle bir arkadaş ise ancak sâlih amel olurdu. Ben de onu seçtim.
"Güzel seçmişsin. Diğerleri ne?
"İkincisi, halka baktım, çoğu nefsine esir olmuş. Hâlbuki Kur'ân-ı kerîmde, nefsine hâkim olan kimsenin yerinin Cennet olduğu bildirilmektedir. Kur'ân-ıkerîmin hak olduğunu bildiğim için nefsime esir olmadım, onunla mücâdele edip Hakkın emrine boyun eğmek mecburiyetinde bıraktım.
"Allah seni mübarek etsin!..
Üçüncüsü, halka baktım, dünyanın fâidesiz meşgalesi içine boğulmuş didinip duruyorlar. Bir şey kazandık zannederek onunla seviniyorlar. Hâlbuki Kur'ân-ı kerîmde, insanların kazandıkları ne kadar çok olursa olsun tükeneceği, fakat Allah'ın indindeki-lerin ise bakî olduğu bildirilmektedir. Senelerdir kazandıklarımın tükenmemesi için, âhıret azığı olarak hep bakî kalmak üzere Allah'ın indine emânet ettim. Ya'nî dine hizmet eden müesseselere ve diğer hayır hasenata verdim.
" Çok güzel etmişsin.
"Dördüncüsü, halka baktım, kimisi şerefi akrabasının çokluğunda görüyor, kimisi kibirlenmekle şeref sahibi olacağını zannediyor, kimisi sülâlesi ile iftihar ediyor. Hâlbuki Kurân-ı kerîmdeen şereflilerin takva sahihleri olduğu bildirilmektedir. Ya'nî bütün haramlardan kaçarak Allahemrine uymaktır. Ben de takvasahibi olmayı seçtim.
"Çok güzel...
" Beşincisi, halka baktım, bazısı mal ve makam sevgisi yüzünden birbirine haset ve buğz ediyorlar. Hâlbuki taksimatın ezelde sabit olduğunu ve bunu kimsenin değiştirmeğe gücünün yetmiyeceğini bildiğim için hiç kimseye haset etmedim. Hak Teâlâ-nın taksimatına razı oldum. Kimseye buğz etmeden helâlinden kazanmağa çalışdım.
" Ne iyi yapmışsın ve ne iyi söylüyorsun.
" Altıncısı, halka baktım,bazılan nefsânî garaz ve şeytanî vesveseler yüzünden birbirine düşmanlık ediyor. Hâlbuki Allahü Teâlâ, "Şeytan sizin düşmanınızdır." buyuruyor. Şeytanı kendime düşman bildim. Onun hilesine düşmemeğe çalıştım. Alla-hın emrine uyarak doğru yolda yürümeğe gayret ettim.
" Güzel etmişsin ey Hatim.
" Yedincisi, halka baktım.
Bazısı dünyalık ihtiyâçlarını kazanmak için nefsine esir düşerek haram ve şüpheli şeylerden kaçamıyorlar. Halbuki Kur'ân-ı kerîmde her canlınınrızkının Allahü teâlâya ait olduğu bildirilmektedir. Ben de yeryüzündeki canlılardan birisiyim. Allahın benim de rızkımı tekeffül ettiğinibildim. Bu bakımdan harama el uzatmadım. Rızkımın helâl yoldan gelmesine çalıştım.
" Güzel etmişsin.
" Sekizincisi, halka baktım.Kimi malına mülküne, kimi mesleğine, kimi sanatına, kimi bileğine güveniyor. Kimi diplomasına, kimi oğluna kızına, kimi
kendine bırakılan mirasa güveniyor. Hâlbuki herkesin güvendiği bir şey vardır. Hâlbuki Kur'ân-ı kerîmde, tam bir tevekkül ile Allah'a güvenip dayanan kimseye Rabbimizin kâfi geleceği bildirilmektedir. Sebeplere sarılaraktam bir tevekkül ile AJlah'a itimat edip O'na güvendim.
"En güzelini yapmışsın ey Hatim. Allah seni muvaffak etsin. Hakîkaten dört kitapta mevcut olan ilim ve ma'rifetin bu sekiz temel üzerinde bulunduğunu gördüm. Bu sekiz usûl ile ameleden kimse dünya ve âhıret saadetini kazanmış olur.
Ana-babaya iyilik ve ihsan evlât üzerine farzdır, onlara isyan etmek haramdır. Hadîs-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Cennet kokusu beşyüz yıllık mesafeden duyulur Ana-babasını Üzenler ve sılâ-l rahmi terk edenler.bunu duyamaz.) [Taberânî]
(Ömrünün uzun, rızkının bereketli olmasını istiyen, ana-babasına iyilik etsin, sıla-ı rahmde bulunsun!) [İ. Ahmed]
[Sılâ-i rahm, ana-baba ve yakın akrabayı ziyaret etmek demektir.}
(Hanımını anasından Üstün tutana Allah la'net etsin!) [M. Cinan]
(Allah indinde en faziletli amel, vaktinde kılınan namazdır, sonra ana-babaya iyiliktir.) [Müslim]
(Ana-babasından biri hayatta olup da, onun rızâsını almıyan, onu küstüren, Cehenneme girmeye müstehak olur.)
Eshâb-ı kiramdan biri Ya Resûlallah, ana-baba, evlâtlarına zulmetseler de rızâlarını alamıyan yine Cehenneme gider mi?) diye sorunca, Peygamber aleyhisselâm, üç defa (Evet zulmetseler de...) buyurdu (Beyhekî)
Şu hâlde ana-baba zâlim olup, evlâda zulmetseler de, günah işlemeyi emretseler de, yine onları üzmemeye, küstürmemeye çalışmalıdır! Günah olan emirleri yapılmaz ama, yine de onları üzücü söz söylemek caiz olmaz. Ana-baba kötü bile olsa, yine onlarla iyi geçinmelidir! Ziyaretlerini terk etmek büyük günahtır. Hiç olmazsa, selâm göndererek, tatlı mektup yazarak, telefon ederek, bu günahtan kurtulmalıdır!
Çocuğun da ana-baba üzerinde hakları
1- Evlâdın annesini iyi yerden almalıdır! Ya'nî çocuğun annesi olacak kız,sâliha ve iyi bir aileden olmalıdır! ileride, çocuk, annesiyle kötülenmemelidir!
2- Çocuğa iyi isim koymalıdır! Hadîs-i şerifte buyuruldu kiÜç oğlu olup da, birine benim adımı vermlyen, cahillik etmiş olur.) [Taberânî]
Ahmed, Mehmed, Mahmûd gibi Peygamber efendimizin isimlerini koymalıdır! Çünkü Allahü teâlâ, (Hatibimin-isminde olan müslümana azâb etmeye haya ederim.) buyurdu.
3- Çocuğuna Kur'ân-ı kerîmi öğretmelidir!
4- Çocukları helâl lokma ile beslemelidir! Böyle yapmazsa, haram gıdaların,yemeklerin te'sîri, çocuğun özüne işler çocukta uygunsuz işlerin meydana
gelmesine sebep olur. Hadîs-i şerifte,(Yiyip içtikleriniz helâl, temiz olsun!Çocuklarınız, bunlardan hâsıl olmaktadır.) buyuruldu.
5- Çocuğu yedi yaşından itibâren namaz kılmaya alıştırmalıdır!
6- Çocuğuna ilim öğretmelidir!Dünya ve âhırette kurtuluş ilimledir
7- Çocuklara iyilik etmelidir! Hadîs-i Şeriflerde buyuruldu kiEvlâdınıza ikram edin, ana-babanın sizde hakkı olduğu gibi, evlâdınızın da sizde hakkı vardır.) [Taberânî](Hediye verirken çocuklarınızın arasında eşitliğe riâyet edin!) [Taberânî]
8- Çocuğu güzel terbiye etmelidir!Hadîs-i şeriflerde buyuruldu kiÇocuğu güzel terbiye etmek, evlâdın baba üzerindeki haklanndandır.) [Beyhekî]
(Hepiniz, bir sürünün çobanı gibisiniz. Çoban sürüsünü koruduğu gibi, siz de evinizde ve emriniz altında olanları Cehennemden korumalısınız! Onlara müslümanlığı öğretmelisiniz! öğretmezseniz, mes'ûl olursunuz.) [Müslim]
Windows XP için Service Pack 2'yi yüklediğinizden beri bazı eski Word belgeleri artık Wordpad ile açılamıyor. Bunun yerine "Windows 6.0 için Word yüklenemiyor" şeklinde bir hata mesajı ile karşılaşıyorsunuz. Aynı sorun, dosyaları Quicken, Pagemaker veya Photoshop Elements gibi başka programlar ile açmak istediğinizde de karşınıza çıkıyor.
İpucu: Service Pack 2 yüklenirken, eski Word sürümlerine ait belgelerin açılmasında kullanılan Zengin Metin dönüştürücüsü sisteminizde devre dışı bırakılmış olabilir. Ancak bu aracı Kayıt Defterinde yapacağınız küçük bir değişiklikle yeniden etkinleştirebilirsiniz.
Bunu gerçekleştirmek için ilk olarak Kayıt Defteri Düzenleyicisini açın ve HKEY_LOCAL_MACHINESOFTWAREMicrosoftWindowsCurrentVersionApplets anahtarını etkinleştirin. Ardından buradaki Wordpad alt anahtarını açın. Eğer bu tür bir anahtar mevcut değilse, Düzen / Yeni / Anahtar komutunu kullanarak oluşturun. Şimdi bu anahtarı seçtikten sonra Düzen / Yeni / DWORD Değeri komutunu kullanarak pencerenin sağ tarafında EnableLegacyConverters adında bir kayıt oluşturun. Ardından üzerine çift tıklayın ve takip eden iletişim penceresinden değerini 1 olarak değiştirin. Artık Kayıt Defteri Düzenleyicisini kapattıktan sonra metin dosyalarınızı tekrar açabilirsiniz.
İpucu: Bu dönüştürücüyü sadece söz konusu sorunu çözmek için etkinleştirmelisiniz. Çünkü bunu etkinleştirerek Service Pack 2 tarafından kapatılan bir güvenlik riskini yeniden açığa çıkartmış oluyorsunuz.
Uzak Yardım risklerinin ortadan kaldırılması [Windows XP]
Bilgisayarınızın güvenliğini arttırmak istiyor ve bunun için de ihtiyaç duymadığınız ve risk potansiyeli yüksek olan işlevleri kapatmak istiyorsunuz.
İpucu: Windows XP'nin sahip olduğu uzaktan destek işlevleri standart olarak etkindir. Örneğin, bu işlevleri kullanarak bir teknik destek elemanı masasından kalkmadan bilgisayarınıza bağlanabilir ve sorunlarınızı çözebilir. Ancak bu işlev saldırganların da işine yarıyor. Bu nedenle uzaktan destek işlevlerini normalde kapatmalı ve sadece gerçekten ihtiyaç duyduğunuzda kısa süreli olarak açmalısınız.
Bilgisayarınızdaki bu arka kapıyı kapatmak için, Başlat menüsünün altında bulunan Denetim Masası'ndaki Sistem simgesine çift tıklayın ve ekrana gelen penceredeki Uzak sekmesini etkinleştirin. Şimdi buradaki Uzaktan Yardım başlığı altındaki, Bu bilgisayardan Uzaktan Yardım isteklerinin gönderilmesine izin ver seçeneğindeki işareti kaldırın. Ayrıca Uzak Masaüstü altındaki Kullanıcıların bu bilgisayara uzaktan bağlanmalarına izin ver seçeneğindeki işareti de kaldırın.
Yaptığınız değişiklikleri Uygula ve Tamam düğmelerine tıklayarak onaylayın. İşlevi tekrar etkinleştirmek istediğinizde, yaptığınız tüm değişiklikleri geri alarak bu seçenekleri işaretlemeniz yeterli olacaktır.
Hepimizin bildiği gibi, bilim dev şirketler demektir ve hiçbir bilim dalı bu tanıma genetikten daha fazla uyamaz.
İnsan DNAsını oluşturan 3,2 milyar kimyasal harfin şifresinin çözümü olan İnsan Genom Projesi şaşırtıcı ilerlemeler kaydetmiş durumda. 13 yılın sonunda projenin 2 milyar harflik kısmı tamamlandı. Bu harflerin her biri bir molekülü temsil etmekte olup, insan vücudunun, kaslarının, derisinin, karaciğerinin vb. (kırmızı kan hücreleri hariç) her hücresi aynı DNAnın bir kopyasını barındırır. Bir türün hücrelerindeki DNA bütünü, onun genomudur.
Hayata ilişkin bilimsel kavrayışımız dörtnala koşmaya hazırlanırken, kendimizi bir kez daha kapitalizmin devasa israfıyla kuşatılmış buluyoruz. İşi tamamlamak için birbiriyle yarışan, zaman ve kaynak harcayan 5 büyük laboratuvar var. Bu yılın başlarında ABDde devletin finanse ettiği araştırmanın başında bulunan Francis Collins, özel Celera firmasının birlikte çalışma önerisini, elde ettikleri sonuçları 5 milyon dolar verilmedikçe altı ay süreyle kendilerine sakladıkları için reddetti. Rekabet + kâr, israfa eşit oluyor.
Elbette basın homoseksüellik ve suç eğilimi hakkındaki histerik saçmalığı körüklüyor. Stanford Üniversitesi biyoloji bilimleri ve nöroloji profesörü Robert Sapolsky, bu bakış tarzının yanlışlığını şöyle açıklıyor:
Bu determinist görüşe göre, genler tarafından açığa çıkartılan proteinler davranışı belirler ya da denetler. Yanlış bir gen türüne mi sahipsiniz, yandınız, artık hastalık derecesinde saldırgan veya şizofren olmanız kesindir. Her şey daha baştan belirlenmiştir, tıpkı ilâhi bir takdir gibi.
Oysa hemen hemen hiçbir gen bu şekilde işlemez. Gerçekte genler ve çevre etkileşim içindedir; beslenme doğal etkileri güçlendirip zayıflatabilir... Belli bir gen çevreye bağlı olarak farklı etkilere sahip olabilir. Genetik etkilere açık olmak diye bir şey vardır ama kaçınılmazlık diye bir şey yoktur... DNAnın büyük bir bölümü genlerin etkinliğini düzenleyen açma kapama anahtarlarından oluşur. Bu anahtarları kontrol eden şey nedir? Bazı durumlarda, hücrenin diğer bölümlerinden gelen kimyasal mesajcılar. Bazı durumlarda, vücudun diğer hücrelerinden gelen mesajcılar (birçok hormonun çalışma şekli budur). Ve bazı durumlarda da, genler çevresel etkenler tarafından açılıp kapatılırlar... Genleri açıp kapayan çevre faktörünü genlerden ayıramazsınız. Proteinlerin kendi etkilerini uyguladıkları çevreyi de genlerin etkilerinden ayıramazsınız. Genetik araştırmalar asla, tıptan sosyolojiye kadar her konuyu yiyip yutacak şekilde her şeyi kapsayan bir şey haline gelmeyecek. Tersine, bilim genler hakkında daha fazla şey öğrendikçe, çevrenin önemi konusunda daha fazla şey öğreneceğiz. Gerçek hayatta da bu böyledir, genler temeldir ama hikâyenin tümü değildir.
Bir gen, sadece bir protein için vardır. A'lar, S'ler, G'ler ve T'ler şeklinde sıralanan harfler bir kodu oluştururlar. [**] Her harf üçlüsü, hücre içindeki mekanizmayı belli bir aminoasidi tutması konusunda bilgilendirir. Eğer aminoasitleri yan yana dizersek bir protein oluştururlar, örneğin, yemekleri sindiren mide enzimi böyle bir proteindir. 80.000 civarında gene sahibiz ve hepimiz %99,9 oranında özdeşiz.
Gen taraması
Ne olmuş yani diyebilirsiniz. İşte heyecan verici nokta burasıdır. Araştırmacılar hastadan DNA alıp, bu DNAya flüoresan moleküller ekliyorlar ve numuneyi, üzerinde 10.000 bilinen gen bulunan bir cam parçasının üzerine serpiyorlar. Bir lazer, cam üzerindeki bilinen genlerden hangisinin hastadan alınan bilinmeyen numunede bulunduğunu gösteren flüoresanı okur. Son aylarda bu gen taraması, lösemi olduğu düşünülen bir çocukta kas tümörlerini teşhis etti ve böylece farklı kemoterapi yöntemleri gerektiren bu iki kanser çeşidini birbirinden ayırt etti.
Genetik test erken teşhise yardım edecek ve hastalığın belirtilerinden ziyade bu hastalığa yol açan nedenleri ortadan kaldırmaya dönük yeni ilaçlar anlamına gelecek. Genlerin, hastalıkları henüz ortaya çıkmadan önce, moleküler düzeyde tedavi eden bir ilaç olarak kullanımı için vakit henüz erken olabilir, ama daha şimdiden bu yeni keşifler tıbbı devrimcileştirebilir.
Araştırmacılar, hastalığı erken teşhis ve tedavi etme yollarını geliştirmek için İnsan Genom Projesinden elde edilen bilgileri kullanmakla meşguller. Bazıları genleri ilaç olarak kullanma yollarını arıyor. Diğerleri hastalıklı genleri değiştirmeye veya eleyerek yok etmeye çalışıyorlar. Genetik mühendisliği tarafından geliştirilen Herceptin adlı antikor, göğüs kanserinin yayılmasından sorumlu reseptörleri bloke ediyor. Amerikada yapılan testlerde bu tedavi şu ana kadar, bazı hastalarda çok başarılı olmuştur, ancak hastaların çoğu için başarı bir yıldan az sürmüştür. Yine de bu bize nelerin başarılabileceğine dair bir ümit ışığı veriyor.
Peki bunun faydalarını ne zaman görmeye başlayacağız? İşte dev şirketlerin burunlarını soktukları nokta tam da burası. Her zaman olduğu gibi büyük paralar kazanmanın en iyi yolunu bulmakla meşguller. Büyük şirketlerin kapitalist bir faaliyeti olarak bilimin bugünkü spekülasyon balonuyla iğrenç bileşimi, bazı iktisatçıları, genetik şirketlerin yeni dot com lar [***] olduğu ve balonu su üstünde tutacak yatırımları cezbedeceği öngörüsünde bulunmaya yöneltti. Hiç şüphe yok ki, bilimi kullanarak kanseri tedavi etmeye çalışan projelere tahsis edilen paralardan çok daha fazla para kazanacaklar.
İnanılmaz ama, bu biyoteknoloji firmaları genler üzerinde patent hakkı için mücadele ediyorlar. Bir genin patentini nasıl alabilirsiniz? Bu insanlar bilimle ilgilenmiyorlar, onları tek ilgilendiren şey zenginlik üreten araçlara sahip olmak. Bugün artık, türümüzün kimyasal yapısının mülkiyetine sahip olduklarını iddia edecek kadar küstahlaşmıştırlar. Hayatımız üzerindeki bu mülkiyet ve kâr tutkusunun ölümcül sonuçları vardır. Miami Çocuk Hastanesi ölümcül bir nörolojik bozukluk olan Canaven hastalığı için bir genetik görüntüleme testi geliştirdi. Hastane Canaven Geni'nin patentine sahip ve bu testten yaptırmak isteyen herkesten 12,5 dolar alıyor.
Eğer birileri telif hakkı ödemeden basitçe kopya edecekse, bir ilacı geliştirmek için bu kadar yatırım yapmanın anlamı nedir diyorlar. Sizin ve benim ilk aklımıza gelen yanıt, hayat kurtarmaktır, fakat bu insanların aklına ilk gelen soru, bu işte para var mı oluyor.
Genetik bilimi, genetik olarak değiştirilmiş tahıllardan, büyük somon balıklarından ve koyunların kopyalanmasından çok öte bir şeydir. Ya da daha doğrusu öyle olmalıdır. Kanseri tedavi etmek, hastalıklarla baş etmek, vücudumuzun çevreyle nasıl bir etkileşim içerisinde çalıştığını kavramak anlamına gelmelidir. Ama bunun bir gerçeklik haline gelmesinden önce, bilimi kârın hizmetindeki bir iş olmanın boyunduruğundan kurtarıp, yalnızca bir avuç açgözlünün değil tüm insanlığın hizmetine koşabilmek için çevremizi, yani toplumumuzu değiştirmek zorunda kalacağız.
2003 yazı Güney Avrupaya çok şiddetli bir kuraklık getirdi. Bazen mevsim normallerinin 8 ilâ 10 derece üzerine çıkan çok yüksek sıcaklıklar kaydedildi.
Bu olağandışı sıcaklık dalgası, Avrupa çapında ölüm oranlarının artmasına ve binlerce insanın ölümüne yol açtı. Eylül ayında durum köklü bir değişim gösterdi ve orta ve güney İtalyada, Fransada ve İspanyada büyük seller görüldü.
Bu durum kamuoyunda mevsim değişikliklerine yönelik ilgiyi arttırdı, fakat kutuplardaki buzların erimesi ve ozon tabakasındaki deliğe ilişkin alışıldık yorumların ötesinde, meydana gelen değişiklere dair global bir görüş yok.
Şüphesiz, birçok ülkede hükümetlerin ve egemen sınıfın tutumu buna katkıda bulunuyor. 30 yıllık iklim konferanslarından sonra 1997 yılında Kyotoda yapılan konferansta, nihayet karbondioksitin (fosil yakıtlarının kullanımı sonucunda meydana gelen), metanın (çöplüklerden ve çiftlik hayvanı yetiştiriciliğinden kaynaklanan), diazot monoksitin (tarımsal ve kimyasal üretimden kaynaklanan) ve endüstride kullanılan üç florlu bileşiklerin emisyonunun azaltılması önerildi. Kyoto Protokolü, sanayileşmiş ülkeleri 2012 yılına kadar global emisyonları 1990 seviyelerine kıyasla %5,2 oranında azaltmaya mecbur kılıyordu. Bu belge imzalanalı altı yıl olmasına rağmen, birkaç istisna dışında birçok ülke emisyonlarını artırdı.
Karbondioksit (CO2), sera etkisi sağlayan temel bir gazdır. Bu yararlı etki sayesinde, Ay ve Mars yüzeyinde görülebilen keskin sıcaklık dalgalanmalarının yeryüzünde oluşması önlenmektedir. Eğer bu olmasaydı yeryüzünde yaşam olanaksız olurdu. Fakat ısınma önceden kestirilemez sonuçları olan iklim değişikliklerine yol açtığında, bu olumlu etki tam tersine dönüşebilir.
Çoğu ülke henüz Kyoto Protokolünü onaylamadı. Özellikle ABD onaylamayı reddediyor. Şayet ABD dahil olmazsa ve diğer ülkelerin hedefleri aynı kalırsa, %5,2 lik emisyon düşürme hedefi otomatik olarak %3,8e inmiş oluyor! Atmosferdeki sera gazı yoğunluğunu sabitlemek için, üretilen karbondioksit ile doğal sistemler tarafından emilen karbondioksit arasındaki farkın sıfıra eşit olması gerekir. Yani ortalama global emisyon oranı ortalama global emilim oranına eşit olmalıdır.
Bu dengeye ancak global emisyonların derhal %50 ilâ 60 oranında kısılmasıyla ulaşılabilir. Eğer bu kısıntı şimdi değil de 30 veya 50 yıl içinde yapılırsa, kesintiler global emisyonun %80ine eşit olmak durumunda kalacak.
Şu anda, iklimsel evrimi, 21. yüzyılın geri kalanı şöyle dursun, gelecek 20-30 yılın ötesine geçecek kesinlikte öngörmek için yeterli bilimsel bilgi yoktur. Bununla birlikte bazı veriler tartışma götürmez ve şüphesiz endişe vericidir.
Sera gazları
Sanayi devriminin başlangıcı olan 1750-1800 yılından bu yana, karbondioksit (CO2), metan (CH4) ve diazot monoksit (N2O) gibi sera gazlarının atmosferdeki yoğunluğu önemli ölçüde artmıştır. Özellikle CO2 280 ppmvden yaklaşık 370 ppmvye,[1] CH4 700 ppbvden yaklaşık 1750 ppbvye.[2] ve N2O 275 ppbvden yaklaşık 315 ppbvye yükselmiştir. 20. yüzyılın ortalarına kadar mevcut olmayan kloroflorokarbonlar (CFC) son 50 yıl içinde öylesine hızlı artmıştır ki, sadece doğal sera etkisi bakımından değil, aslında aynı zamanda Atlantik üzerinde aşınmış olan stratosferik ozon tabakası için de bir tehlike oluşturmaktadır. Sera gazlarının birçoğu atmosferde yüzlerce yıl kalıyor ve iklimimizi asırlar boyu etkileyecekler.
Kutuplardaki buzdağları ile ilgili çalışmalar bize, atmosferdeki karbondioksit yoğunluk seviyesinin son 420 bin yılın en yüksek seviyesinde olduğunu gösteriyor. Henüz kesin olarak doğrulanmasa da, bu büyük bir olasılıkla son 20 milyon yılın en yüksek seviyesi. Atmosferdeki hızlı karbondioksit artış oranı %8 i son 20 yılda gerçekleşmek üzere 250 yılda %32 kesinlikle son 20 bin yılın en yüksek oranıdır.
Koruların ve ormanların yok edilmesi özellikle tropikal alanlarda inanılmaz bir hıza ulaşmıştır. Korular ve ormanlar, fotosentez işlemiyle atmosferden karbondioksiti emerler, dönüştürürler ve atmosferdeki karbondioksitin emilmesi ve yeniden çevrilmesinde en temel aracı oluştururlar. Son yıllarda, her yıl İsviçre büyüklüğünde bir alanın çölleştiği hesap edilmektedir.
Dünya yüzeyinin insanoğlu tarafından dönüştürülme sürati, nüfussal büyümeye ve ekonomik ve endüstriyel gelişmeye bağlı olarak hızla artmaktadır. Bu da küresel iklim enerji dengesindeki değişiklikleri tetiklemektedir. Bunun da ötesinde, özellikle Asya, Güney Amerika ve Afrikada kentlerin yayılma ve yoğunlaşma süratinin artması, tarım için toprak kaynaklarının yoğun kullanımı, kara ve deniz kirliliği ve insanoğlunun son yüzyıldaki diğer faaliyetleri, gezegenin güneş enerjisi emme kapasitesini ve güneş radyasyonunu uzaya yansıtma kapasitesini değiştirmiştir.
İklim sistemiyle ilgili son çalışmalar, gezegenimiz ikliminin son birkaç on yılda, mevcut sosyo-ekonomik eğilimler ve doğal kaynakların kullanımı değiştirilmediği takdirde gelecek 50 ilâ 100 yıl içinde hem çevre hem de insan toplumunda derin ve geri döndürülemez değişikliklere yol açabilecek olan dönüşümlere uğradığına dikkat çekmektedir.
Aşağıdakiler, IPCC (Birleşmiş Milletlerin iklim değişikliklerini araştıran branşı) tarafından yapılan son araştırmalarla tespit edilen değişikliklerdir ve şu anki bilimsel bilgiyi göstermektedir.
Küresel sıcaklık değişiklikleri
Gezegenimizin ortalama küresel sıcaklığı 1800 den bu yana 0,4 ilâ 0,8 oC artış göstermiştir. Şayet minimum ve maksimum sıcaklık değişim derecelerini daha yakından (günlük, aylık ve yıllık olarak) incelersek, gezegenimizin küresel ısınmasının, maksimum sıcaklıklardaki değişimlere değil, iki kat hızlı artmış olan minimum sıcaklıklardaki yükselişe bağlı olduğu görülebilir.
Kutup buzullarına ilişkin olarak, en azından güvenilir verilerin elde edilebildiği 1970 ten bu yana, küresel sıcaklık artışı ile buzların erimesi arasında kesin bir ilişki görülememektedir. Var olan bilgiler, Antarktika buzdağının sabit kaldığını ve son zamanlarda genişleme eğiliminde olduğunu gösteriyor. Diğer taraftan Kuzey kutbu son birkaç on yıldır belirgin bir şekilde küçülmeye uğramıştır.
Orta enlemdeki buzullar göz önüne alınacak olursa, bunlar, hacim ve alan olarak küçülme eğilimindedir. Özellikle kuzey yarımkürede, yüksek dağlardaki buzullarda ve orta/alçak enlemlerdeki sıradağların buzullarında bu durum çok açıktır. Mevcut hızla giderse, yüksek dağlardaki buzullar bu yüzyıl sona ermeden yok olabilir.
Yağış, kuraklık ve olağanüstü meteorolojik olaylar
Yıllık toplam yağış miktarına bakıldığında, şiddetli yağışların özellikle kuzey yarımkürede ve orta/alçak enlem bölgelerinde arttığı açıktır. Ne var ki, güney yarımkürede önemli bir değişim kaydedilmemiştir. Kuraklıktaki artış özellikle 1970ten beri ciddi şekilde kötüleşmiş olan Sahranın güneyindeki Sahel bölgesinde, Güney Afrika ve Doğu Asyada aşikârdır. Kuraklıkların sıklığındaki artış, Güney Avrupa ülkeleri (İspanya, Güney İtalya, Yunanistan, Türkiye) ve ABDnin güney kısımları gibi bölgelerde de yaşanmaktadır.
Aşırı yağışı (şiddetli seller), aşırı uçtaki sıcaklıkları (hem sıcak, hem soğuk) ve fırtınaları (hortumlar, kasırgalar vb.) birbirinden ayırt etmek gerekir. Bugüne kadarki aşırı yağışlarla ilgili olarak, IPCC çalışmaları yıllık toplam yağış miktarının arttığı bölgelerde şiddetli sellerin de artmış olduğunu göstermiştir. Bu bölgelerde genellikle yağış daha şiddetli ve daha kısa süreli olma eğilimindedir. Doğu Asya bölgelerinde yıllık toplam yağış miktarı azalıyor olmasına rağmen, aşırı yağışlar ve seller yükseliştedir.
Aşırı uçtaki sıcaklıklar göz önüne alındığında, mevcut veriler en düşük sıcaklıkların sıklığında bir düşme olduğunu gösteriyor.
Fırtınalar ayrı olarak ele alınmalıdır. Küresel olarak, tropikal hortumların (ve akraba fırtınaların: boralar, tayfunlar, kasırgalar vb.) sıklığında veya tropik bölgelerin dışında gerçekleşen hortumların sıklığında bir artış olduğu kesin değildir. Fakat bunların sebep olduğu hasarların artmış olduğu gözlenmektedir. Bu durumda, fırtınaların sıklığı değişmemiş olsa bile, yoğunluk ve tahribatlarının artmakta olduğu görülmektedir.
İklim Değişikliği Hipotezleri
İklim tahmini için kusursuz bir modelimiz olsaydı bile, geleceğe ilişkin tahminimiz her halükârda, nüfus artış hipotezlerine, kaynak kullanımına ve genel olarak dünyanın sosyo-ekonomik gelişimine bağlı olurdu. Gelişme hipotezlerine dayalı senaryolar kurmak mümkün. Bu bağlamda, 1999-2100 periyodunda gezegenimizin ortalama küresel sıcaklığı, insan faaliyetine bağlı olarak minimum 1,4 oCden (en iyimser senaryo ile) maksimum 5,8 oC ye (en olumsuzundan) kadar artış gösterebilir.
Henüz iyi bir simülasyonu yapılamamış olan su çevrimi ve dalgalanmalara açık olan karasal su sistemleri, bu değerlendirmelerde hatalara sebep olabilir. Küresel ölçekte bu yanlışlar nispeten küçük görülebilirse de, alt-kıtasal ya da lokal düzeylerde bunlar ısınma olgusunda bir abartıya veya eksik değerlendirmeye yol açabilirler.
Eğer bugün aşağı yukarı yıllık %1 olan atmosferik karbondioksit yoğunluğu artış oranının korunacağı hipotezine dayanan gelecek projeksiyonlarını incelersek, yaklaşık 70 yılda atmosferdeki karbondioksit yoğunluğunun bugünkü seviyesinin iki katına çıkacağı ve gezegenin ortalama sıcaklığının yaklaşık 2 oC artacağı sonucu çıkarılabilir. Yoğunluk değişmese bile sıcaklık artmaya devam edecektir. Aslında sıcaklık gelecek 70-100 yıl içinde kabaca 1,5 oC artacak ve 2140-2170 yılları arasında şimdiki seviyesinin yaklaşık 3,5 oC fazlasına ulaşacaktır. Bir başka deyişle, karbondioksitin atmosferdeki yoğunluğunun sabitlenmesi ile sıcaklık artışının sabitlenmesi arasında bir gecikme söz konusudur. Eğer karbondioksit yoğunluğu durmayıp da şimdiki seviyesinin dört katına çıkarsa, sıcaklık artışı da devam edecek ve 2100 yılında 3,5 oC, 2150 yılında ise yaklaşık 5,5 oC ye ulaşacaktır. 2200den sonra 7 oC civarlarında istikrar kazanacaktır.
Şüphesiz ki, karbondioksit yoğunluğundaki artışlara bağlı sıcaklık artışları, atmosferdeki karbondioksitin artış hızına bağlı olarak yıllar hatta asırlar alan bir gecikmeyle gerçekleşiyor. Yıllık %1lik bir artış durumunda, gecikme 70-100 yıl olarak hesaplanabilir.
Sıcaklık ve Yağış Artışı
Çok değişken bir olgu olan yağış rejimi değişikliklerinin değerlendirilmesi, on yılların veya grup halinde birkaç onyılın ele alındığı zamana bağlı ortalamalar ve mekâna bağlı ortalamalar göz önünde bulundurularak yapılmalıdır. 20 yıllık dönemler dikkate alındığında, 2060-2080 periyodunda küresel yağış ortalaması %2,4lük bir artış göstererek büyüme eğiliminde olacaktır. Aynı dönemde atmosferdeki karbondioksit yoğunluğu iki katına çıkacaktır.
Bu artış orta ve yüksek enlemlerde daha fazla, düşük enlemlerde daha az olacaktır (hatta buralarda azalışlar bile görülebilir). Olağanüstü yağış şiddeti, küresel yağış ortalamasının artışı ile birlikte, daha da artacak ve olağanüstü olayların olasılığı da artış eğiliminde olacaktır.
Deniz Seviyesi Yükselmesi
Geleceğe ilişkin projeksiyonlar, küresel deniz seviyesinin 2090 yılında minimum yaklaşık 20 cm, maksimum yaklaşık 50 cm yükseleceğine işaret ediyor. Aslında eğer küresel sıcaklık ortalaması 2 oCden fazla artarsa, 2100 yılından itibaren maksimum yükselme 75 cmye ulaşabilir.
Okyanusların ısıl genişlemesi, orta ve alçak enlemlerdeki buzulların erimesi ve kutuplardaki buz tabakalarının erimesi dahil olmak üzere birçok faktör deniz seviyesinin yükselmesine katkıda bulunuyor.
Deniz seviyesindeki yükselmenin başlıca nedeni okyanusların ısıl genleşmesidir. Deniz seviyesindeki yükselme yerkürenin değişik bölgelerinde farklılıklar gösterir. Akdenizde bu artışın, 2090 yılı itibariyle 20-30 cm arasında olacağı öngörülüyor. Bununla birlikte, bu yüzyıl sona ermeden bir metre yüksekliğindeki bir sel, bütün metro ağı ve üç ana havaalanı dahil olmak üzere New Yorkun büyük bir bölümünü sular altında bırakabilir. OECD hasarın 970 milyar dolar olabileceğini hesaplıyor. Bangladeş, Çin, Mısır ve Nijeryanın yoğun nüfusa sahip nehir deltalarının tümü deniz seviyesinin altındadır ve sel riskiyle karşı karşıyadır. Zarar ölçülemeyecek boyutlarda olabilir.
Bunlardan hareketle IPCC, Kyoto Protokolünün uygulanması konusunda aşağıdaki görüşleri öne sürmüştür:
1) Başlıca sera gazı olan karbondioksitin küresel emisyonu, halihazırda gezegenin doğal emilim kapasitesinin iki katı seviyelerinde olduğu için, emilemeyen fazlalık yaklaşık 70-100 yıl atmosferde kalma ve birikme eğiliminde olacaktır. Dolayısıyla, IPCC, doğal dengeyi tekrar sağlamak için karbondioksit emisyonunda acilen en az %50 veya eğer geçmiş birikme de hesap edilirse %50den daha yüksek oranda kısıntının yapılması gerektiğini düşünüyor.
2) Karbondioksit emisyonunun bugünkü seviyelerinde veya uluslararası görüşmelerdeki gibi 1990 seviyelerinde sabitlenmesi, atmosferdeki karbondioksit yoğunluğunun sabitlenmesine değil, küresel emisyon ve küresel emilim arasındaki verili dengesizlik dikkate alındığında sürekli büyümesine yol açacaktır. Oran, atmosferdeki birikme oranına ve ortalama karbondioksit ömrüne (yaklaşık 100 yıl) bağlı olacaktır. Diğer taraftan, metan ve diazot monoksit gibi diğer sera gazlarının emisyonunun sabitlenmesi ancak bu gaz konsantrasyonlarının atmosferde sabitlenmesine yol açacaktır, ama o da birkaç onyıldan sonra.
3) Karbondioksitin ve diğer sera gazlarının atmosferdeki yoğunluğunun sabitlenmesinden sonra sıcaklık artmaya devam edecek ve ancak 70 yıl veya daha fazla gecikmeden sonra sabitlenecektir. Yani şu an itibariyle biz gelecekteki insan kaynaklı muhtemel iklim değişikliklerini yavaşlatabilir fakat yok edemeyiz.
İklim Değişikliğinin Avrupa ve Akdenizdeki Etkisi
İklim değişikliğinin Avrupadaki çevresel etkilerine gelince, dünya nüfusunun büyümediği, sosyo-ekonomik gelişimin durakladığı ve sanayileşmiş ülkelerde ekonomik büyümenin sıfır olduğu bir varsayımsal durumda bile, atmosferdeki sera gazları artmaya devam edecektir. Gelişmekte olan ülkelerdeki yaşam koşulları da iyileşmek zorunda olduğuna ve bu onların hakkı olduğuna göre sonuç aynıdır. Şu anda dünya nüfusunun %80i bu ülkelerde yaşıyor. Bu süreç, ancak bu gazların emisyonunu asgariye indirecek bir teknolojik devrimle durdurulabilir.
Özellikle Güney Avrupa ve Akdeniz bölgesinde sel riski kadar, su kaynaklarında kıtlık riski de artacaktır. İklim değişiklikleri Kuzey ve Güney Avrupa arasındaki farkları daha da öne çıkaracak, kuzeyde çok fazla su birikirken güneyde yeterince olmayacak.
Toprak kalitesi bütün Avrupada bozulmaya başlayacak. Kuzeyde bozulma büyük ölçüde yüksek yağış miktarı ve artan sel riskiyle oluşan toprak kaymalarına bağlı olacaktır. Güneyde ise bozulmaya, düşük yağış ve artan kuraklık riskine bağlı toprak kayması ve besin kaybı yol açacaktır.
Ortalama sıcaklığın yükselmesi ve atmosferdeki karbondioksit yoğunluğunun artması, doğal ekosistemlerin dengesini değiştirebilir, hatta gördüğümüz tüm manzarada değişikliklere yol açabilir. Muhtemelen, orta enlemlerdeki kozalaklı ağaç ormanları ve tipik kuzey ormanları şu anda yüksek Avrupa enlemlerinde bulunan tundraların yerine geçerken, Akdeniz ekosistemi ve bitki örtüsü de Orta Avrupada görülmeye başlayacak. Akdeniz bölgesinde, orman yangınlarında artma eğilimi gözlenirken, bugünkü ekosistemin ve canlı çeşitliliğinin bütünüyle kaybedilme riski de belirecek. Bu değişimlerin sonuçları, aynı zamanda faunayı özellikle de göçmen faunayı etkileyecek.
Tarım: Atmosferde karbondioksitin artması kuzey ve orta Avrupada tarımsal üretkenliğin artmasına sebep olacaktır. Diğer taraftan güney Avrupada, suyun ulaşılabilirliğindeki azalış ve sıcaklık artışı tam tersi bir etki yaratacak gibi görünüyor. Bütün olarak ele alındığında, Avrupada toplam tarımsal üretkenlik kayda değer bir değişim yaşamayacaktır, ama farklı bir dağılım gözlenecektir. Aslında bunun kuzeydeki etkisi pozitif olabilir ve Güney Avrupadaki bütün negatif etkileri dengeleyebilir.
Olağanüstü Olaylar. Olağanüstü meteorolojik olayların sıklığındaki muhtemel artış, konutlarda, üretim tesislerinde ve altyapılarda ekonomik ve sosyal hasarın artmasına yol açacak. Sıcaklık artışı ayrıca insanların serbest zaman kullanımlarının da değişmesine neden olacak. Özellikle turistik etkinliklerin ve açık hava etkinliklerinin Kuzey Avrupada hareketlenmesine ve güney Avrupada azalmasına neden olacak. Akdeniz bölgesinde, su kaynaklarının azalmasıyla birlikte daha sık ısı dalgalanmaları ve kuraklık, şu anda yaz dönemine yoğunlaşmış olan turistik alışkanlıkları değiştirebilir. Daha az kar yağışı ve buzulların gitgide daralması Alplerin kış turizmini etkileyebilir. Eğer olaylar bugünkü tempoyla devam ederse, Alp buzulları bu yüzyıl bitmeden önce tamamen yok olabilir.
Deniz-Kıyı Çevresi. Deniz seviyesindeki yükselme Avrupanın Akdeniz kıyı bölgelerini tehlikeye sokacak. En büyük problem, nehir deltalarındaki sulak alanların kaybı, tarımdaki ve içilebilir suyun erişebilirliğindeki sonuçlarının yanı sıra tuzlu suyun kıyı tatlı su yataklarını istilası ve kıyı erozyonunda artış olacaktır. Kuzey Avrupada en fazla etkilenecek kıyı alanları, Baltık kıyıları, özellikle de Polonyadır.
Alternatifler nelerdir?
Yakın tarihli bir ENEA (yeni enerji kaynaklarını araştıran İtalyan kurulu) araştırmasına göre:
*emisyonu ciddi ölçüde azaltmanın ve iklim değişikliklerinin negatif etkisini asgariye indirmenin tek gerçekçi yolu, insanoğlunu neredeyse yalnız fosil yakıt ve büyük çapta doğal kaynak kullanımına dayalı bugünkü sosyo-ekonomik sistemden, fosil yakıt ve doğal kaynak kullanımından bağımsız (veya hemen hemen bağımsız) bir sosyo-ekonomik ve gelişim sistemine geçirecek bir enerji devrimini gerçekleştirmek üzere, ulusal ve uluslararası ölçekte büyük bir ortak bilimsel, teknolojik ve mekanik araştırma ve geliştirme çabası olacaktır.
*Uluslararası tavsiyelere göre, temel bilimsel etkinliğin başlıca alanları şu konularla ilgilenmelidir:
*a) iklim araştırması ve küresel gözlem (kesin iklim analizleri ile tahminler, ve etkilerin ve risklerin detaylı tanımı);
*b) yeni ve keşfedilmemiş birincil enerji kaynakları (sera gazı emisyonu olmayan kaynaklar)
*c) yeni güç kaynakları ve ikincil kaynaklar (hidrojene ve karbon içermeyen diğer güç kaynaklarına ilaveten, Bor ve Alüminyumun iyi bir olasılık olduğu görünüyor);
*d) hem geleneksel hem yeni güç kaynaklarından yararlanmanın yeni yolları (üretimde karbon yoğunluğunun ve enerji kullanımının azaltılması)
*e) küresel enerji yoğunluğunu azaltacak yeni sistemler ve/veya teknolojiler (enerji gelişimi ve tüketimi arasındaki mevcut oranın azaltılması)
Şu ana kadar yapılmış olan uluslararası anlaşmalarla yukarıdaki öneriler karşılaştırıldığında, hükümetlerin ve egemen sınıfın, iklimi daha şimdiden dramatik bir biçimde etkileyen ve atmosfere salındıktan sonra 70-100 yıl boyunca geri dönüşsüz sonuçlara yol açacak olan maddelerin birikmesine müsaade ederek ateşle oynadığını görebiliriz. Aynı hükümetler bilimsel çevrelerin uyarılarını dinlemeyi reddediyor, araştırmalara az katılım sağlıyor ve kirlenmeyi tersine dönüştürmek için gerekli politikaları hayata geçirmeyi, çok pahalı oldukları ve ekonomilerini riske sokacakları iddiasıyla kabul etmiyorlar.
Nüfusunun üçte birinden fazlasının aşırı yoksulluk koşullarında ve sanayileşmiş ekonomilerin dışında yaşadığı bir dünyada, mevcut kirlilik düzeyinin katlanarak büyümesi, enerji kullanımı ile ekonomik gelişme arasındaki bugünkü ilişki kökten değiştirilmediği takdirde kaçınılmazdır. Fakat bu köklü değişimi olanaklı kılmak için, egemen ekonomik sistemin de kökten değiştirilmesi gerekir. Kapitalizm mümkün olan en az yatırımla en çok kârı gerçekleştirme arayışı üzerine kuruludur. O, temel güdüsü şirket kârları değil de insanlığın (sadece şimdiki neslin değil, gelecek neslin de) ihtiyaçlarının karşılanması olan büyük çaplı yatırım ve bilimsel araştırma seviyelerine ihtiyaç duyan böylesi bir destansı girişimin koşullarını yaratamaz.
Bushun, Irakın işgali için ayda 4 milyar dolar harcarken, Kyoto Protokolünü onaylamayı ABD ekonomisine zarar vereceği gerekçesiyle reddetmesi, mevcut dünya düzensizliğinde, beklenen felaketi önlemek için gerekli olan enerji, mal üretimi, ulaşım, tüketim ve işsizlik alanlarında alternatifleri tasarlamanın ve üzerinde çalışmanın imkânsız olduğunun açık bir göstergesidir.
Şurası herkes için açık olmalı; problemin boyutu öyle bir hal almıştır ki, Kyotoda önerilen emisyon azaltımı, atıkların geri dönüşümü ve şuraya buraya birkaç yeni park kurulması gibi kısmi önlemler yararlı fakat kesinlikle yetersizdir.
Tarihte ilk defa insanlık, onun doğumuna ve gelişimine şahit olan bu gezegeni yok edecek araçlara sahiptir. Ama aynı araçlar, kapitalist azınlığın elinden alınır ve işçi demokrasisi bağlamında kullanılırsa, hiçbir beşeri ve maddi kaynak israf edilmeden, bu gezegeni açlığın, savaşların ve sefaletin sonsuza kadar silindiği bir cennet bahçesine dönüştürebilir. Bizi bugünkü duruma getiren kararlarda hiçbir söz hakkına sahip olmayan nüfusun büyük çoğunluğu, neyin tehlikede olduğuna dair bilinçlendirilmelidir.
Gary T. Marx adı Türkiye'de pek duyulmuş bir isim değil. Massachussets Instute of Technology'den emekli olan Marx'ın çalışmaları, yeni gözetim toplumu (mahremiyet, telekomünikasyon ve internet, işyeri gözetimi, çocuk hakları), teknoloji gözetim ve cinsiyet üzerine toplumsal denetim ve polis, kolektif davranış ve toplumsal hareketler başlıkları altında toplanabilir. 300'den fazla çalışması yayımlanan Gary T. Marx'ın Türkçeye de çevrilmiş eserleri var. Bu sosyoloji profesörünün Genç Toplumbilimcilere 37 Ahâki Buyruk adlı manifesto niteliğindeki çalışmasını Prof. Nurçay Türkoğlu dilimize kazandırmış.
Popüler kültür veya kitle kültürü olarak adlandırılan alan, toplumsal araştırma yapanlar için azımsanamayacak bir önem taşır. Ancak toplumsal gerçekliğe bakarken, medyanın dışına çıkabilmeli, medyada toplumlarımızla ilgili söylenenlerin yanı sıra söylenmeyenlerle, medyada görünmeyenlerle de ilgilenmek gerekir.
İşte Prof. Nurçay Türkoğlu'nun çevirisiyle Türkçeye kazandırılan Gary T. Marx'ın kitabı bu anlamda önem kazanıyor. 37 buyruğu okuduğunuzda, karmaşık ve hızla değişen dünyada kişisel ve profesyonel konuların ne kadar büyüleyici olduğunu fark ediyorsunuz. Modernleşmeye bağlı araştırma ruhundan mutlaka yararlanılması gerektiğini söyleyen yazar, iyi bir toplumun özünde ilkeli çalışmaların bulunduğunu vurguluyor. Bu çağda iyi bir insan olabilmek için çoklu diyalektiğin farkında olmak gerekir saptamasını yapan Marx ''Bilgiye de bilgeliğe de gereksinimimiz var.. aslında bilgi ve bilgeliğin en iyi hali, birlikte bulunma durumudur. Toplumsal araştırma ile bir şeyleri değiştirmek mümkündür'' diyor.
Hemen her başlığın ayrıntılarının bulunduğu kitapçıkta yer alan 37 buyruk ana başlıklarıyla şöyle:
* Eleştirel düşünme, değerlendirme ve gözlemleme alışkanlıkları geliştirin.
* Açık, mantıklı ve vurucu bir biçimde yazın.
* Her yere, her zaman, her şeye yazın.
* Yeni bir tartışma açın (tekrarcı olmayın).
* Kitapları okumakla kalmayın, kitap yazın.
* Kestirmeden gidin.
* Etkileyici konuşmayı öğrenin.
* Fazla kitabi olmayın.
* Dağıtın ve birleştirin.
* Fazla geniş genellemeler yapan toplumbilimcilere karşı uyanık olun.
* Jack Webb-Badge 714 tarzı ''sadece gerçekleri söylüyorum efendim'' ci toplumbilimcilere karşı uyanık olun.
* Kuram ve yöntemle ilgili doktrinel tartışmalarda katı biçimde taraf olmaktan doğabilecek tehlikelerden kaçının.
* Değişiklikler yapın. Uzun bir süre belli bir alanın uzmanı olarak kalmayın.
* Disipline odaklanın ama sorunlarla uğraşın ve disiplinlerarası çalışın.
* Toplumu anlamaya yönelik bilimsel yaklaşımların olabilirliğini ve olması gerektiğini kabul etmeyen toplumbilimcilere karşı uyanık olun.
* Toplumbilimin bilimsel ve insancıl konumunu araştırıp geliştirirken atış alanını şaşırmamalı, başka yerlerde oturanlara karşı hoşgörülü olmalısınız.
* Hangi soruları soracağınızı bilmelisiniz.
* Cesur olun. Riske girmekten korkmayın.
* Sınırları genişletin.
* Kısa dönemli ve uzun dönemli planlarınız, hedefleriniz olsun.
* Yaşam da, toplumbilim de, tamamlanmamış işler, tamamlanmamış süreçlerdir.
* Gerçek ve sanal topluluklar kurun.
* Ustalara ve kendinize örnek alacağınız kişilere olduğu kadar beğenmediğiniz kişilere de dikkatle bakın.
* Sizden daha bilgili, zeki ve başarılı insanları arayıp bulun.
* ''Zafer ve felaketle tanışmayı ve bu iki sahtekâra da aynı şekilde davranmayı'' öğrenin.
* Bencil olmayın! Zamanınızı ve düşüncelerinizi başkalarıyla paylaşın.
* Akademisyen olmaktan gurur duyun.
* Olduğu gibi anlatın. Güçlü olanlara da diğerlerine de gerçeği söyleyin.
* Bilginin toplumbilime inanın ve sorumluluk duygusuyla kullanın.
* Eylemde bulunan kişiyle (aktör) gözlemde bulunan kişinin bakış açıları arasında ustaca gidip gelmeyi öğrenin.
* Araştırmacı ile tutucu (fundamentalist) arasındaki farkı bilin.
* Bir grubu araştırmak için ona ait olmanız gerektiğini ve insanların ait oldukları grupları araştırmalarının şart olduğunu ileri süren dışlayıcı anlayıştan uzak durun.
* Düşünce polisliğine kapılıp meslektaşlarınızın ırkçılık, cinsiyetçilik, sınıfçılık, eşcinsel düşmanlığı veya yaşlı düşmanlığı gibi belirtiler gösterip göstermediklerini bulmaya çalışmak için bütün zamanınızı harcamayın.
* Kendinizi bütün değerlerden arınmış bir bilim adamı veya açıkça politik bir eylemci gibi hissettiğiniz zaman dikkatli olun.
* Eğlenin! Yaptığınız işin keyfini çıkartın!
* Nüktedan olun!
* Sözünüzün eri olun!.. İlkelerin de düşüncelerin de önemli olduğunu ve insanın farklılıklar yaratabileceğini bilin. Bilginin cehaletten daha iyi olduğuna, bilginin mümkün olduğuna, insanlığa ve toplumsal koşullara dair görgülü ve bilimsel bilginin bu koşulları değiştirebileceğine inanın.
Değerli sınıf arkadaşlarımdan biri Türkiye'de nükleer santral konusunun yeniden gündeme geldiğini ve bu konuda düşüncelerimi açıklamamı istedi. Kanada'da çalıştığım firmanın nükleer santral işletmesi dolayısıyla bu konuyla ilgilendiğim için bir yazıyla bildiklerimi özetledim. "Biz öncekilerin yapamadığını yaparız" zihniyetiyle AKaPe hükümetinin santral yapımını çok istediğini sanıyorum. Hızlı tren trajedisi gibi yine bilgisizce ve birkaç satılık uzmanın kafa sallamasıyla bu işe kalkışmaları çok muhtemel. İşte arkadaşıma konuyla ilgili verdiğim cevap:
Değerli Arkadaşım,
Öncelikle uzun seneler bu konuya gösterdiğin duyarlılık ve çabalarından dolayı seni tebrik ederim.
Konu üzerindeki düşüncemi hemen belirteyim: Bence nükleer santral kurulması bugünkü şartlarda doğru olmaz. Sebeplerini söyle sıralayabilirim:
1. Herhangi bir konuda bir ihtiyaç belirdiğinde önce durum değerlendirmesi yaparız ve elimizdeki imkanları yeterince kullanıp bu ihtiyacı karşılamaya çalışırız. Bugüne kadar Türkiye'de birçok termik ve hidrolik santralı ziyaret ettim. Kanada'daki işletmelerle karşılaştırdığımda bizdekilerin daha az verimle çalıştığını gözlemledim. Örneğin 2004'te Batı Anadolu'da ziyaret ettiğim 600MW'lik bir kömür santralında 900 kişinin çalıştığını öğrendim. Benim Kanada'da çalıştığım firmanın 4000 MW'lik bir kömür santralı ise 600 kişi ile işletiliyor. Luzumundan fazla insanın bulunması bürokratik tabakalar yaratarak işletmeyi daha da verimsiz kılıyor. Elimizdeki tesisleri verimli kullanmadan büyük harcamalarla nükleer santral kurulmasını teknik ve finansal açıdan anlamam mümkün değil. Bence ilk yapılacak iş, yerli ve yabancı uzmanlardan kurulacak 4-5 kişilik ekiplerle verimlilik araştırmalarının ve performans testlerinin yapılmasıdır. Bunu takip edecek modernleşme yatırımlarıyla yeni santrallara gerek kalmadan kısa zamanda ve az masrafla önemli kapasite artımı sağlanacağından hiç şüphem yok.
2. Senelerdir Türkiye'deki hidrolik potansiyelin yeterince değerlendirilemediği söylenir. Öğrendiğime göre DSİ'nin fizibilite çalışmasını yaptığı projelerin özel sektör tarafından geliştirilmesi için çalışmalara başlanmış. Bu olumlu bir adım. Değerli tarım arazilerini ve arkeolojik bölgeleri şu altında bırakmayacak şekilde bütün hidrolik potansiyeli değerlendirilmesine nükleer enerjiden daha fazla öncelik vermeliyiz.
3. Enerji konusunda Türkiye'nin en acil ihtiyacı gaz depolama tesisleridir. Bu konuda şimdiki ve geçmiş hükümetler tam anlamıyla sınıfta kaldı. Yıllardır Tuz gölünün altında gaz deposu kurulması konuşulur, bir türlü gerçekleştirilemez. İşimiz Rusya'dan ve İran'dan gelen üç boru hattına kalmış. Böyle bir risk ortadayken nükleer enerjiye odaklanmayı doğru bulmuyorum. Tekrar Kanada'dan örnek vereyim: Yaşadığım Ontario eyaletinin nüfusu 10 milyon civarında ve elektrik tüketimi Türkiye'ninkine yakın (135TWH). Eyaletin gaz ihtiyacını yaklaşık üç ay sağlayacak kadar yer altı depoları mevcut. Hükümetimiz çabalarını nükleer santral yerine acilen gaz depolamaya yönlendirmelidir.
4. Santral teknolojileri arasında kurulma süresi en uzun olan nükleer enerjidir. Bir nükleer santralin (örneğin 1000 MW) çevre etki değerlendirme çalışması, gerekli izinlerin alınması, tasarımı ve inşaası en az 8 seneyi buluyor. Benzer büyüklükteki bir kömür veya hidrolik santralini 6 yılda, kombine çevrim santralini ise 4 yılda bitirmek mümkün. Dolayısıyla acil çözüm için nükleer santrallar en son düşünülmesi gereken bir seçenek.
5. Belki de nükleer enerji konusunda en yanlış bilgilendirme enerji maliyetleri üzerinde yapılıyor. Taraftarları nükleer enerjinin en ucuz olduğunu ısrarla iddia ediyorlar. Benim yaptığım araştırmalar bunun tersini gösteriyor: Bugünkü şartlarda Kuzey Amerika'da yeni bir kömür santralin toplam enerji maliyetinin 5 cent/kWh, nükleer santralinin ise 7 cent/kWh civarında olacağını sanıyorum. Hidrolik santralin maliyeti kömür santralina yakınken kombine çevrim santralınki (son beş senede doğal gaz fiyatının üç kat artması dolayısıyla) nükleere eşit durumda. Bu değerlerin içinde ilk yatırım (kapital), işletme, yakıt, santral kapatma ve atık nükleer yakıtın uzun seneler depolanması masrafları dahil. Sadece ilk yatırım maliyetini (MW başına) karışlaştırdığımızda da durum farklı değil: Ortalama olarak nükleer - $3.0 milyon, kömür - $1.6 milyon, kombine çevrim - $0.8 milyon, hidrolik santral - $2.0 milyon civarında. Bu değerler (nükleer santral hariç) son senelerde yeni kurulan santralların ortalama fiyatlarını aksettiriyor. Ancak son 30 senedir dünyada kurulan yeni nükleer santral sayısı çok az olduğundan, nükleer enerji maliyeti tahminlerinde belirsizlik var. Ayrıca ülkelerin kendi nükleer sanayilerini geliştirmek için yaptıkları yardımların boyutu da kesin bilinemediğinden gerçekçi bir maliyet karşılaştırması yapmak kolay değil.
Kısaca Kanada'daki durumdan da bahsedeyim. Bu ülkedeki nükleer santralların %90'ı bulunduğum Ontario eyaletinde kurulu. Ben halen bu santralları işleten firmada çalıştığım için aşağıda vereceğim bilgiler sadece medyada yayınlanmış bilgilere dayalı olacak: Eyalette toplam 5 santral ve her santralda 4 reaktör bulunmaktadır. İlk reaktör 1971'de, sonucusu da 1993'de devreye girdi. Toplam kurulu nükleer kapasite 14bin MW civarında. Otuz seneden fazla süren nükleer işletme esnasında çevreye önemli hiçbir sızıntı olmadığı ve güvenlik (safety) tehlikesi yaratmadığı biliniyor. Ancak teknik nedenlerle 1990'ların ortalarında 8 eski reaktör kapatıldı. Bu reaktörlerden 4 tanesi yenilenerek 2003 ve 2005 arasında tekrar devreye sokuldu. Şimdiki eyalet hükümeti seçimlerde bütün kömür santrallarını (9,700 MW) çevreye zarar verdikleri için 2007'ye kadar kapatma sözü verdi. Seçildikten sonra ilk olarak 40 senelik 1200 MW'lik bir kömür santralini 2005'de kapattırdılar. Verdikleri sözün gerçekçi olmadığını gören hükümet diğer santralları kapatma tarihini 2009'a erteledi. Bunun daha da ileri bir tarihe erteleneceği büyük bir ihtimal. Eyaletteki işlenmemiş hidrolik kaynakların çok az oluşu ve doğal gaz teminindeki zorluklar göz önüne alındığında geriye önemli bir seçenek olarak sadece nükleer enerji kalıyor. Bunu fırsat bilen nükleer lobisi toplumu yönlendirebilmek için son aylarda büyük bir kampanya başlattı.
Bu arada kömür sektörü de boş durmuyor. ABD'de önümüzdeki 500 seneye yetecek kadar büyük kömür yataklarının bulunması çevreye daha az zarar verecek teknolojilerin gelişmesine yol açıyor. Şimdiden kömürün zararlı etkilerini (toz, sülfürdioksit, azotoksit, civa ve karbondioksit) önemli ölçüde azaltan sistemler geliştirildi ve bunlarla donanımlı 120 kömür santrali inşa ediliyor. Kömürden sentetik gaz üretilmesi ve bu işlem esnasında kömürdeki zararlı maddelerin arıtılması üzerine de önemli çalışmalar var. Halen dünyada sentetik gazla çalışan dört santral kurulmuş durumda, yenileri de tasarım halinde. Nükleerciler biraz daha geç kalırlarsa, geleceğin piyasasını temiz kömür santrallarına kaptırma ihtimalleri de mümkün.
Yazdıklarımı özetleyerek bitireyim: Kömür ve doğal gaz santralları ile karşılaştırıldığında, nükleer santralların doğaya zararlı etkileri yok denecek kadar azdır. Ancak kurulmaları uzun süre alır, pahalıdırlar ve nükleer atık meselesi hala çözülememiş durumda. Bu önemli sorunlar varken ve elimizdeki imkanları yeterince değerlendirmeden nükleer santral kurulmasını ben doğru bulmuyorum. Eğer nükleer santral taraflarının iddia ettiği gibi yeni santral teknolojileri diğer teknolojilerden daha üstün ise, batı ülkelerinde yeni nesil nükleer santralların kurulmasını bekleyelim; neticeden tatmin olduğumuzda biz de nükleer santrallarımızı kurmaya başlarız. Sanırım bunu gerçekleşmesi de 20 seneyi bulacak.