Oldukça pahalı bir restorana yemeğe giden bir adam; önüne
son derece kötü kokan ve tadı da berbat olan bir yahni
getirilince çok kızar ve bağırmaya başlar:
-"Bu ne biçim yemek, yenir mi bu yahu? Çabuk bana şef
garsonu çağırın!"
O sırada oradan geçmekte olan başka bir garson adama cevap
verir:
-"Fayda etmez efendim, o da yiyemez!"
Bakışlarım öyle boş ki, artık hissetmiyorum hiçbir şeyi...
Sanki tüm duygularım, gözlerimdeki tüm ışık yok olmuş ve bir daha hiç
çıkarılamayacak kadar derinlere gömülmüş gibi. Nerede hata yaptım bilmiyorum.
Zaten kurumuş olan hangi dala nasıl da bastım?
Daha önce beni mutlu ettiğini düşündüğüm her şey yok oldu sanki. Neydiler ya da
kimdiler bilmiyorum ama artık yoklar...
Ümitlenme her telefon çalışında
Koşma kapılara her adım sesinde
Senin sandığın yıldız artık yok yerinde
Kabul et kalbim, kabul et kalbim
Ah kalbim biz ayrıldık
"Aşk"... Tarifini bile yapamazken öyle olabildiğimizi ya da olabileceğimizi
iddia ediyoruz, ne garip değil mi? Kocaman bir soru işaretinden ibaret olan
hayatımızı bu ne idüğü belirsiz şeyin ardından koşmakla geçiriyoruz hep.
Yakalayınca ne oluyor peki? Bir anlık bir huzura kavuşuyoruz ve yine bir anda o
huzuru kaybediyoruz...
Kovalamaca; o basit ve bizi hayatın ne kadar kötü yanı olursa olsun yinede
yaşamaya değer olduğunu düşündüren yakalamaca oyunu en baştan ve yine yeniden
başlıyor...
İçimde bir şeyler kopuyor, paramparça oluyorum. Aynı parçalar yeniden kopup bir
daha parçalanıyor, sonu yokmuş gibi, garip bir yap-boz oyunu bu...
Gitti giden dönmeyecek,
Kabul et kalbim
Asla seni sevmeyecek,
Hayat ne zalim...
Bağırmak istiyorum, haykırmak istiyorum ama kelimeler boğazıma düğümleniyor ve
susuyorum... Susup sabrediyorum ve üstelik korkum daha da büyüyor... Aslında
ummadığım bir yerde, ummadığım bir anda patlamaktan korkuyorum... Düşünüyorum
da; sayılarını hatırlamadığım kadar çok olan "keşke"lerime bir yenisini daha
eklemekten ve geri dönüşü olmayan bir yola girmekten korkuyorum aslında...
O yanmadı senin kadar
Feryat etsen neye yarar
Ya sen dur sonsuza kadar ya kabul et...
Kabul et kalbim, kabul et kalbim...
Ah kalbim biz ayrıldık...
Diğer yandan da; hayat kısa, bağır çağır, boşalt içini diyorum kendi kendime.
Sonra da bu kısacık hayatı daha da çekilmez hale getirebileceğimi düşünüyorum.
Çelişkiye düşüp yine susuyorum. Kendi içime haykırmaya devam ediyorum kimsenin
duymadığından emin bir halde.
Gözyaşlarımı içime akıtıyorum ve biliyorum ki kimse görmüyor, göremiyor... Ve
"Sessiz Çığlığıma" ses vereceğin "o" günü bekliyorum...
Farenin biri, peynir kokusu alır ve kafasını dışarı çıkarır;
ancak bunun kedinin bir tuzağı olabileceğini düşünüp bekler;
nitekim biraz sonra "miyav" diye bir ses duyulur. Ertesi
gün, fare yine peynir kokusu alır ve kafasını çıkarır; yine
kuşkulanır ve nitekim yine "miyav" sesi duyar. Üçüncü tekrar
peynir kokusu alan fare, yine bekler ve bu sefer "hav hav"
diye bir ses duyar. Bunun üzerine sevinçle peynire koşan
fare, kedinin pençesiyle yere serilir. Fareyi yakalayan
erkek kedi, dişi kediye döner:
-"Gördün mü hanım, bir de yabancı dil kurslarına neden
o kadar vakit harcıyorsun diyordun!"
Hayvanat bahçesinde duran yaşlı bir aslanla, özgür olan genç
bir aslan arkadaşmışlar. Genç aslan, "artık ben yaşayacağımı
yaşadım, yiyecek peşinden koşmak istemiyorum" diyerek,
hayvanat bahçesindeki yaşlı aslandan, onu da hayvanat
bahçesine aldırmasını istemiş. Birkaç gün sonra, genç aslan
da hayvanat bahçesine kabul edilmiş. İlk gün yemekte, yaşlı
aslana et, genç olana muz gelmiş. Aynı şey ikinci gün de
olmuş. 10-15 gün yemekler böyle olunca, genç aslan artık
sıkılmış ve yaşlı aslana sormuş:
-"Niye sana yemekte et veriliyor da bana muz veriliyor?"
-"Vallahi boşta aslan kadrosu yoktu, bakıcılarla konuştum,
seni maymun kontenjanından işe aldılar..."
Hali vakti yerinde bir ailenin genç kızı eve geldiğinde,
annesini ayna karşısında yeni kürküne bakarken bulur.
Sinirlenen kız annesine bağırmaya başlar:
-"Anne! Sen şu üstündeki giyip gösteriş yapacaksın diye;
zavallı, savunmasız, masum bir yaratığın ne acılar çektiğini
biliyor musun?"
Bunun üzerine kadın, ters ters bakar ve konuşur:
-"Melisaa! Sen baban hakkında ne biçim konuşuyorsun bakiyim!"
Fikra bu ya, deniz kazasi oluyor, Temel ve Cincy Crawford issiz bir adaya dusuyorlar. Haliyle muhabbet ilerliyor ve Temel in geceleri Cindy ile senleniyor. Fakat alti ay sonra, Temel in keyfi kaciyor, durgunlasiyor. Ne yiyor, ne iciyor, ne konusuyor, ne de baska bir sey yapiyor. Cindy allem ediyor, kellem ediyor, sonunda Temel isbirligine razi oluyor. Once Cindy e bir biyik ciziyor, sonra kendi kiyafetlerini giydiriyor, soyle bir bakiyor "tamam, oldu, benzedin..Otur suraya" diyor, yanina oturuyor, elini omzuna atiyor "Ulan Idris, 6 aydir kime vuruyorum bi bilsen...."
Bizim Kediler, Japon kediler bes ceker... Nasil mi? aha iste böyle...
>
>Her gecen gün araba sanayiinde Japonlara yenik düsen Amerikalilar bir gün
>araba teknolojilerini incelemek üzere Japonya'ya giderler. Fabrikayi
>gezerken bir kösede kutular içinde kediler görürler. Merak edip bu
kedilerin
>ne ise yaradigini sorarlar. Japonlar cevap verir: "-Biz bu kedileri
>izolasyon testinde kullaniyoruz. Aksam giderken her bir arabaya bir kedi
>koyuyoruz. Sabah geldigimizde ise arabada kedi ölüyse problem yok, eger
kedi
>yasiyorsa arabanin problemli oldugunu anliyoruz" diyorlar. Amerikalilar çok
>sasiriyorlar. Amerikalilar geziyi tamamlayip ülkelerine dönerken bir
>Türkiyeye ugrayalim diyorlar. Türkiyede ise Tofas'i geziyorlar. Gezerken
bir
>kösede kutular içinde kediler görüyorlar. Sasiriyorlar. Dayanamayip bu
>kedilerin ne ise yaradigini soruyorlar. Tofas yetkilileri cevap veriyorlar:
>"-Biz bu kedileri izolasyon testinde kullaniyoruz. Aksam giderken her bir
>arabaya bir kedi koyuyoruz. Sabah geldigimizde eger kedi arabada ise
problem yok, ama kedi arabadan kacmissa arabanin problemli oldugunu anliyoruz"