Kuralsız insanların sahte cennetlerinde, yanlışı doğrudan, karayı beyazdan,
adamı adamdan, insanı insandan ayırmakla geçti gençliğim.
Ben; kan gövdeyi götürürken,
Ben; can bedenden ayrılırken,
Ben; kan damardan çekilirken, öğrendim yaşamayı...
Başarmak için inanç, inanmak için yürek, kazanmak için bilek gerekliymiş.
Adımlarını sert basmalı, yumruğunu sert vurmalı, sesin gür çıkmalıymış. Taş
kadar ağır, taş kadar sağır, taş kadar küçük, taş kadar büyük olunmalıymış.
Karnın açken bile kuyruğun dik, belin bükülse bile başın hep dik kalmalıymış...
Şimdi tanıdınmı beni?
ADIM : ...
SOYADIM : ...
Biz sevdiğimizi gün olur başımıza taç yaparız....
Biz sevdiğimizi gün olur bağrımıza taş diye basarız...
Temel bir gün son derece ciddi bir ameliyat olacaktır. Tüm
hazırlıklar tamamlanır, 6 cerrahtan oluşan bir heyet, bu
son derece riskli operasyon öncesi, ameliyat elbiselerini
giyerler, birbirlerine başarılar dilerler ve Temel'e doğru
ilerlerler. Narkoza başlanmadan hemen önce Temel kafasını
kaldırır ve cerrahlara seslenir:
-"Poşina maske takmayun daa, hepunizi taniyrum!
"Beni gör. Senin için başladığım ilk yer burası olabilir.
Varlığımı işaretle. Sana nasıl bakıp nerenle göreceğine dair bir işaret
gönderiyorum. Onun için önce gözlerimin içine bak. Orada senin için, hem yola
dair izler var ve hem de içime dair yollar..."
Beni gör; İçine akmam lazım. Dünyayı seninle birlikte senin içinden görmem,
seninle birlikte yeniden başlayabilmem, içime ilmeklenmiş bu eskiden emanet
masumsuzluk hissini seninle yenmem, yüzümün kirlerini ellerinle savuşturabilmem
lazım. Beni tutarken düşmeden durabilmen, çelmelerime rağmen bana inanman
lazım...
Beni duy; Nefesim eksilmeden sana sesimi duyurmam lazım. Yüzümü kaç kez izledin
şu aynadaki gölge oyunlarında, kaç kez yalanladım ben geçmişlerimi, kaç kez
kucaklayıp öptüm kendimi. Ben her sensizliğimde sendeleyişimde, çocukluğumun
kaldırımlarında, düşmemeye hevesli denge oyunlarında oynarken buldum kendimi.
Kum saati bu seferlik sözlere kanıp durabilir mi ya da büyüdümse şimdi
yıldızları eteğime düşürebilir miyim ki?
Öylesine garip bir yetişememe duygusu kaplamış ki içimi, ben sokup atılamadıkça
derinlerimden, susturulamamış kaygılara göz yumdukça, yalnızlığıma yaklaştıkça,
gazetelerden harfler kırparak yaşıyorum sanki günlerimi. El yazım kendimden
yorgun, kendime yabancı...
Ne zaman bu kadar keskin oldu bu sayfanın beyazlığı? Artık gözlerimde mi
yalancı? Yeterince kanatmadım mı kolumdaki çiçek izini? Karalanmış umutlarla
doldurduğum omuzlar buruşturup attığım hayatlar yetmedi mi?
Üç kere içtim ben bu sudan, hiçbiri senin kadar duru değildi. Yansıyanıma
gülümseyişimden korkup da boz bulanık cümleler kurmasam belki hala
benimleydin... Kim bilebilir ki?
Artık geç mi bilmiyorum? Boğulmaktan da korkmuyorum, dudaklarımı çatlatıp yine
de gülümsüyorum. Güneşim yakın biliyorum. Korkularımı yeniyorum, gitarımı da
kutusuna koydum artık susuyorum...
Dizlerimde tükenmez izleri, adını taşıyorum& Bana geleceğin günü bekliyorum...
İnanması zor biliyorum ama yine de saçlarım esse senden biliyorum...
Temel eczacılık fakultesini bitirmiş fakat eczane açacak
parası yok. Girmis bir eczaneye:
-Beyefendi sizde soğan var mı?
Adam Temel'i başından savmış.
Temel bu durur mu? Hergün yeni saçma sorularla geliyormuş.
Birgün eczacı Temel'e:
-Kardeşim senin derdin ne?
demiş. Temel yanıtlamış.
-Burayı bana sat.
Eczacı kurtulmak için eczaneyi satmış.
Birkaç gün sonra eczaneyi satan adam içeri girmiş.
Temel'e:
-Sizde soğan var mı?
demiş.
Temel adama
-Bizde soğan var ama senin reçeten var mı?
demiş.
Adamın biri, 15-16 yıllık emektar arabasıyla yolda giderken
polisler tarafından durdurulur. Polisler bir yandan ceza
yazmak üzere hazırlanırken, bir yandan da adama suçunu
bildirirler:
-"50 km. hız sınırı olan yerde 60 km. ile gidiyordunuz, bu
nedenle size ceza yazacağız."
-"Memur bey, biliyorum hız sınırını aştım. Cezama razıyım,
peki sizden bir şey isteyebilir miyim?"
-"Buyrun?"
-"Ceza kısmına, 130 km. ile gidiyordu yazabilir misiniz?"
Polis şaşırır:
-"Neden ki beyefendi?"
-"Ya ben araba pazarına arabamı satmaya gidiyordum da..."