DENİZEVİ

DENİZEVİ

Üye
01.12.2007
Onbaşı
684
Hakkında

  • Göl Göl Resimleri Çevre Kirliliği Baraj Göl Su Kaynakları Küresel Isınma
    noimage

    Su kıtlığı ve küresel ısınma bizi suyu farklı yöntemlerle korumaya itiyor. Baraj, göl gibi su kaynaklarının her geçen yıl artan global ısınmayla kullanılmadan buharlaşmasını izliyoruz. Peki suyun buharlaşmasını nasıl önleyebiliriz? Uzun süredir su mühendislerinin aradığı bu soruya zannedersem bir cevap bulunmuş.

    İnternette gezerken Boston adlı sitede ilginç su resimleri adı altında resimlere rastladım. İlk iki resim benim hemen dikkatimi çekti. 9 Haziran 2008'de Los Angeles'da bulunan Ivanhoe rezervuarına siyah renkli toplar bırakılıyor.

    noimage

    İlk salımda 400.000 plastik top kullanılmış. Toplamda ise 40 dönümlük baraj gölü yüzeyine 3 milyon top bırakılacak. Herbir top 0,4 dolar tutuyor, toplar polietilenden üretiliyor ve kaplaması karbon esaslı. Amaç ise su yüzeyinin güneşle olan temasını kesip gölde bulunan klor ve bromürün güneş ışığıyla aktifleşerek kanserojen etkiye sahip bromat maddesinin oluşmasını engellemek.

    noimage

    noimage

    Los Angeles için hayati öneme sahip Ivanhoe rezervuarı. Burada oluşabilecek en ufak kirlenme bütün şehri etkileyebilir. İşlenmiş sularda bile olabilen bromat maddesi belli bir değerden sonra insan sağlığı için oldukça tehlikeli. Türkiye'de 2007 yılında alınan kararla AB standartları çerçevesinde suyun içindeki bromat oranı 10 mikrogramı geçemeyecek.

    noimage

    Benim öngörüm ise bu teknolojinin barajlarda su buharlaşmasını önlemeye yönelik kullanılabileceği. %100 buharlaşmayı önleyemeyiz ama bütün barajlarda kullanılacak bu yöntemle %10 tasarruf sağlasak bile büyük bir şehrin yıllık su ihtiyacını karşılayabiliriz. Tabi yukarıdaki anlatıldığı gibi sudaki kanserojen maddelerin güneşle aktif hale gelmesini de önlemesi artı bir değer katıyor bu yeni teknolojiye.
    Sonuç olarak sistem çok yeni ve geliştirilmesi gereken bir teknoloji. Fakat zamanla özellikle nano teknolojide yaşanacak gelişmelerle su tutan havzaların siyah bir katmanla kaplandığını görürsek şaşırmayalım.

#15.12.2008 19:07 0 0 0
  • Böyle Birşey Olamaz !..
    10 Çalgıdan Oluşan Enstrüman...
    Mutlaka İzleyiniz !..
    Asla Pişman Olmayacaksınız !..



    noimage
#15.12.2008 18:49 0 0 0
#15.12.2008 18:37 0 0 0
#15.12.2008 18:21 0 0 0
  • Ücretsiz Babylon Tarzı Sözlük !..

    Babylon Nedir ? Ne İşe Yarar ?

    Babylon Bir sözlük programıdır. Öyle basit bir sözlük programı deyip geçmeyelim. Gerçektende harika bir yazılım. Babylon 'u sisteminize kurduktan sonra istediğiniz kelimeyi Türkçe, İngilizce, Fransızca, Portekizce ve aklınıza gelebilecek bir çok dile çevirebilmektesiniz.
    Hemde farenin orta tuşuna basarak yada ayarlayabileceğiniz herhangi bir tuş ile programın size anında çeviri yapmasını sağlayabilmektesiniz.

    Babylon sadece kelime çevirisi yapmakla kalmıyor. Ayrıca metin çeviriside yapabilmekte. Bizzat Türkçe bir metini yani paragrafı Babylon da çevirdim. Sonuçları gerçektende şaşırtıcı buldum. Diğer metin çeviren yazılımlara göre Babylon çok daha başarılı en azından TARZAN ingilizcesinden daha iyi çeviri yapabilmekte. Babylon programına sonradan ayrıca sözlük ekleyebilmektesinizde.

    Programda negatif olarak gördüğüm sadece biraz fazla RAM kullanmasıdır. Bunun dışında gerçektende güzel bir program. Türkçe - İngilizce ve İngilizce - Türkçe sözlükleri başarıyla yazılmış..

    noimage
    Download
#15.12.2008 14:02 0 0 0
#15.12.2008 13:14 0 0 0
#15.12.2008 13:03 0 0 0
#15.12.2008 12:34 0 0 0
  • Dolar Üzerindeki Gizemli İşaretler ?
    Mutlaka İzleyin ve İzlettiriniz !..

    noimage

    Eski bir konu, maillerde uzun zamandır dolaşan bir mit. Yalnız videosunu ilk defa seyrettim. Güzel yapılmış, seyrederken klip üzerinde uzun süre çalışıldığı anlaşılıyor. Özellikle doların üzerindeki Latince kelimelere ve sembollere bakıp da "bir Amerikan parasında bunların ne işi var?" diye sorgulayanların izlemesi gereken bir klip...(video-1-)

    noimage

    Not: Ek olarak şuradaki sitede parada kullanılan piramid simgesinin kimlere ait olduğu kolayca anlaşılabiliyor !
    Ayrıca geçenlerde izlediğim ve dünyada olup bitenleri örnekleriyle açıklayan çok çarpıcı bir belgesel var aşağıda. Zeitgeist 2 saatlik süresiyle kesinlikle seyredilmesi gereken, Loose Change gibi sadece 11 eylül saldırısını değil arkasındaki sebepleri de inceleyen bir yapıt. Filmin sonunda varılan sonuç, her ne kadar ütopik bir teori gibi dursa da Big Brother'ın hayal edemeyeceğimiz işler peşinde koştuğunu zaman yavaş yavaş bize gösteriyor. Şunu da eklemek istiyorum, video da gerçeklerin yanısıra komplo teorileri ile dinleri kötüleme yoluna gidiliyor ki izleyenler belgeseli seyrederken bunu kolaylıkla ayırt edebiliyorlar. Kendi kurguladığın bir olaya gerçek olayları adapte etmek ve videonun başında bu tür bir yola gitmek pek iyi olmamış. Tavsiyem Loose Change'deki gibi videoda 11 Eylül olayları ve perde arkasına dikkat etmeniz !..(video-2-)
    Lütfen her iki video yu mutlaka izleyin ve izlettiriniz derim !..

    noimage
#15.12.2008 12:03 0 0 0
  • Dünyanın En Derin Basamaklı Kuyusu

    noimage

    Hindistan'da bulunan Chand Baori basamaklı kuyusu dünyanın en derin basamaklı kuyusu olarak kabul ediliyor. Harshat Mata Tapınağı'nın hemen karşısında bulunan bu ilginç yapı, 10. yüzyılda yöredeki su ihtiyacını karşılamak maksadıyla inşa edilmiş. Zamanla kurak iklim yüzünden suyla birlikte kuyu da aşağılara doğru inmiş. Kuyu 30 metre derinliğinde, 13 katlı ve 3.500 merdivene sahip. Geçmişteki yaygın mimari anlayışa güzel bir örnek.
    noimage

    noimage

    noimage

    noimage

    noimage
    KAYNAKLAR :

    www.en.wikipedia.org
    www.flickr.com

    DİĞER FOTOGRAFLARI GÖRMEK İÇİN LÜTFEN TIKLAYINIZ
#15.12.2008 10:50 0 0 0
  • KOCATEPE FACİASI :Sayfa-3-
    noimage

    KOCATEPE'yi Nasıl Yanlışlıkla Batırdık ?
    noimage


    KOCATEPE Gemi Komutanı olan Güven Erkaya'nın ağzından...

    noimage

    noimage

    Kocatepe'ye Hava Saldırısı :

    Biz sahaya iyice yaklaştık. Onların verdikleri mevkileri koyduk haritaya. Bölge bizim radarlarımıza girdi. 20 Mil de olsan gemileri bizim görmemiz lazım. Ama konvoy filan görünmüyor. Sadece bizim güneyimizde iki gemi göründü. Iki tekne arasinda 5 mile yakın mesafe var. Diğer muhriplerimizin radar görüntülerini istedim. Onlarda sadece bu iki gemiyi teyit ettiler. Bunlardan başka birşeyi onlarda görmüyorlar.

    Şöyle bir şey geldi aklıma: Burada gemi toplulugu yok. Iki tane gemi var. Deniz karakol uçağının pilotu durmadan konvoy rapor ediyor. Biz buraya yaklaşıyoruz. Daha Hava Kuvvetleri'nin taarruz zamanıda gelmedi. Harekat sahası dedikleri bir alanın içine doğru yaklaşıyoruz. Öyle bir durum olacak ki o iki gemi bizde onları korumakla mükellef 3 muhrip 5 gemi olacağız. Konvoy olarak rapor edilen gemiler bir anda biz oluvereceğiz !..
    Hava Kuvvetleri'ne menzup uçaklarda gelip bize saldıracaklar.
    Bundan endişe ederek Ankara'ya bir rapor geçtim: "bizim mevkiimiz rotamız süratımız nizamimiz şu dur. Nizamdaki gemilerin isimleri şunlardır. Birlik komutanı şu gemidedir. Sizin konvoy diye nitelediğiniz gemi topluluğunun yeri olarak rapor ettiğiniz yerde biz birşey göremiyoruz. Sadece 20 mil mesafede şu ve şu mevkiilerde de 2 gemi var.
    Bunların aralarında da 5000 m. mesafe var. Şimdi bize:

    1) Bu iki geminin geminin tip ve milliyetini söyleyin;

    2) Konvoy diye nitelediğiniz gemi topluluğunun mevkiini bildirin.

    Deniz karakol uçağından pilotundan gelen cevapta karakol uçağının bahsettiğimiz iki geminin üzerinde olduğu bizide gördügü bildiriliyordu. Konvoy denen topluluk bu raporda iki gemiye inmişti. Gemilerden birinin Yugoslav diğerinin İtalyan ticaret gemisi olduğu nihayet anlaşılmıştı. Konvoyun mevkii ise önce bildirilenlerden farklıydı...

    Vuzuha kavuşan durumu özetlemek üzere Ankara'ya Deniz Kuvvetleri'ne bir mesaj yolladım.

    Bu sırada çarkçıbaşım Metin Sürüs köprü üstüne yanıma geldi. Çok da güzel bir hava... Saat 13.00 suları idi... Kumanyalarımızı yiyoruz. Metin " Komutanım buraya Yunan uçakları gelirmi ?" diye sordu. "Metin buraya Yunan uçakları gelmez ama biraz sonra Türk uçaklarının gelmesinden endişe ediyorum. Biz buraya yaklaştık yaklaştık ve adeta sözü edilen konvoyu oluşturduk. Konvoy sanıp bize taarruz etmelerinden korkuyorum dedim""
    Ben daha lafımı bitiremeden radardan Türkiye yönünden gelen uçaklari rapor ettiler. Bu yanlışın bir yerinden döneceklerini sanıp başlangıçta ateş etmeyi düşünmedim. Üzerimizden iki roket geçip hemen yanımızda roketler denize düştü. Suyu geminin üstüne sıçrattı... Vay anasına !..Olacak iş değil !.. Ancak o zaman "Ateş Serbest " emrini verdim.

    Tepemizdeki uçaklar saat 16'ya kadar gittiler geldiler. 1. ve 2. roketleri sıyırmıştık. Ama 3. Ve 4. roketlerle tam isabet aldık.
    Bunlardan birisi kıçtaki topu vurdu. Diğeride bacayı deldi ve savaş harekat merkezine girdi. Ben o roketleri görünce hemen telsiz kamarasına inip birliğin roket saldırısına uğradığını rapor ettim. Mevkiimizi ve rotamızı bildirdim. Gemi o sırada bir daha sarsıldı. Hemen savaş harekat merkezine çıktım. Roket bu kez harekat merkezinde patlamıştı. Bütün radarlar atış kontrol kulesi devreden çıkmış içeride yangın başlamıştı.

    noimage

    Taner Baytok:

    "Gemi saldırıya uğradı" mesajini çekerken bunun kendi uçaklarımız tarafından gerçekleştirildiğini vurgulamış mıydın?

    Güven Erkaya:

    Hayır gemi kıçtan isabet alınca pilot bunu rapor etti. "Bu gemiyi kıçtan vurup topunu susturduk ona kıçtan yanaşacağız" diye. Silahı olmayan gemiye yaklaşmak elbette daha kolay olmaktaydı. Bu arada diğer iki muhribimizde yara almıştı. Bizde harekat merkezinden sonra telsiz kamarasında da yangın çıktı. Dinamo devreden çıktı. Gemi bir anda çöküp kalmıştı. Deniz suyu devrelerinde takat kalmadı. Yedek yangın tulumbaları güvertedeydi. Onlarda artık yoktu...

    Kocatepe Muhribinin Batışı :

    Uçakların mermileri bitince döndüler ama yine geliyorlar. Diğer iki muhribimiz kuzeye doğru devam etti. Biz bir anda kucakta kaldık.Personel geminin içine girdi. Işıklar sönmüş içerisi duman içinde. Personel ne yapacağını şaşırmış vaziyette. Yara savunma subayı geldi. "Efendim geminin su üstünde durma kabiliyeti kalmadı gemiyi terk kararı vermeniz lazım" dedi. Geminin su aıip almadığını sordum. Almadığını söyledi. "Siz yangınla mücadeleye devam edin ben zamanı gelince terk emrini veririm" dedim.

    En tehlikeli durum kazan dairesindeki yangın. Kazan dairesiyle kıçtaki er kamarasındaki yangın cephaneliğe geçerse bütün gemi içindekilerle birlikte infilak edecek. Şimdi iki durum arasında karar vermek zorundaydım. Terk emri versem personel turuncu can yelekleriyle güvertede toplanacak, havadaki uçaklara hedef olacak veya daha can salı denize inmeden kendilerini denize atıp telef olacaklar. Beklesen geminin inflak riski var. Hepsi birden gidecek.Ben böyle düşündüm: Uçaklar havadayken terk emri verirsem bu uçaklar hemen saldıracaklar. Bütün personeli kaybedeceğiz. Geminin ne zaman inflak edeceği ise belli değil. Onun için uçaklar gidene kadar beklemeye karar verdim.

    Uçaklar ortadan kaybolduktan sonra gemiyi terk düzenine geçtim. Personeli indirmeye başladık. Tabii düşünülmeyen bir çok nokta çıkıyor karşımıza... Bazı can salları hava taarruzu sırasında mermi isabeti almış ve delinmiş. Gemi komutanı vasıta motoruyla gemiyi terk eder. Taarruzda vasıta motoruda parçalanmış. Barışta koyulan kuralların Harpte bazen işlemediğinin birçok örneği ile karşı karşıyayız...

    Ben köprü üzerindeyim. Geminin terkini köprü üzerinden idare ediyorum. Herkes sala binip gemiyi terk etti. Benim yanımda muharebe subayı ve seyir astsubayı kaldı. Gemiyi o halde bırakıp gidemiyorum. Çakılıp kaldım. İradem beynime hükmedemiyor. Seyir Astsubayı cebinde bir sigara çıkardı. Buruş kırış olmuş sigarıyı alıp yaktım. Topçu subayı kuledeydi. Ben uçakların olası bir saldırısına karşı Top Personeli ile Cephanelik Personelinin en sona kalmalarını istemiştim. Herkes terk ettikten sonra baş taraftaki bu personelinde sallara binmesini söyledim. Şehit topçu subayı Ercan Dinçoğlu çok mert cesur ve bulunmaz bir çocuktu. Savaş sırasında bütün bu meziyetlerine yakından şahit oldum. Terk etmeden önce bütün gemiyi dolaşmış. Güvertede delinmiş salların erzak torbalarını toplamış. Suda daha uzun süre kalabiliriz diye... Sonra gitmiş silah deposundan hafif silah ve mermilerini almış.

    Onlarda ayrıldıktan sonra seyir ve muharebe subaylarını yanıma alarak baş öne gittim. Bir tarafta benim binmem gereken sal öbür tarafta Şehit Ercan Dinçoğlu'nun salı... "Komutanım ne olur bizim sala gelin" diyor.

    Muharebe Subayı Necati Gürkaya evladım seyyar telsiz cihazını almış bir naylon torbaya koymuş boynuna bağlamış. Can yelekleri şişirmeli. Baktım muharebe subayı can yeleğini şişirmeden atıyor kendini. "Şişirde öyle atla" dedim. "Efendim usul şişirmeden atlamaktır denizde şişireceğim" dedi ve atladı. Boynundaki telsizin ağırlığıyla olsa gerek gömüldü gitti... Ya da yeleğin içindeki karbondioksit gazı bitmişti...

    Seyir astsubayının arkasından bende atladım. Böylece geminin terki tamamlanmıştı. Şehit Ercan Dinçoğlu'nun saıina geçtim. Şiddetli rüzgarda sallar kayıyor... Biz de salların üstünden kayıyoruz... Gemi ise alev alev yanıyor du.

    Mareşal Çakmak gemisi rotasını kuzeye çeviriyor :

    Bir süre sonra kuzeyden bir geminin yaklaştığını gördüm: Mareşal Çakmak gemisi. Herhalde denizin üstünde bizi gördü. Toplamaya geliyor diye düşündüm. Yanılmışım.
    Saat 18.30 sularında bir hava saldırısı daha oldu. Ama sallara değil. Yanan Kocatepe'ye. Mareşal Çakmak gemisi havaya doğru ateş etmeye başladı. Sonra rotasını kuzeye çevirdi. Saat 21.00 sularında Kocatepe büyük bir inflakla battı... Geminin akaryakıt ve cephanesiyle birlikte inflak edişini ve batışını asla unutamıyorum... Saldaki çocuklardan bir kısmı saldırı sırasında kendilerini denize attılar...Ve 5-6 kişiyide böylece kaybettik...

    Suda Kalmanın Ruh Haleti :

    Ben 24 saat suda kaldım. O suda kalma sırasında herkesin ruh haleti değişik oluyor ama herkesi bir ölüm korkusu sarıyor. Bir kısmı suyunun, aşının biteceğinden endişe ediyor. Bir kısmı hava saldırısından endişe ediyor du !.. Bu korkuyla bazıları kendilerinini denize atıp yüzerek karaya çıkmayı denediler. Bir kaç kişiyide bu yüzden kaybettik...
    Salın içinde dur sa sürüden ayrılmasa bir şey olmayacak !.. Ama anlatamıyorsun.

    Gece olunca kötü düşünüp kötü şeyler yapmasınlar biraz oyalansınlar diye bir vardiya sistemi kurdum. Bazılarına gözetlemek bazılarna hafif hafif kürek çekmek bazılarına salı temizlemek bazılarına da olayları not etmek görevini verdim.

    Bizim gemiden 30 sal vardı. İlk taarruzdan sonra sallar iplerini keserek birbirlerinden ayrıldılar. Mani olamıyorsun !.. Aslında usul hepsinin birbirine bağlı olması... Başlarında da motor gidecek hepsini sürükleyecek. Ama motor yok ki... Gideceğin yere gidemiyorsun ama toplu halde bulununca bir kurtarma gelip toptan kurtarabilir. Ama o psikoloji içinde bağlı kalmanın mümkün olamadığını gördüm.

    Bütün gece morallerini yüksek tutmaları için "suyumuz ve erzakımız şekerimiz sigarımız var" diye konuştum. Susuzluktan korktuklarını görünce gece boyunca su içmeyip mesaj vermeye çalıştım.
    Ertesi sabahta geçti...

    İsrail okul gemisi denizden askerlerimizi topluyor :

    Öğleden sonra saat 16.00 ya doğru bir geminin bize yaklaştığını gördük. Ufak bir balıkçı gemisi görünümünde... İsrail Deniz Ticaret Okulu'nun eğitim ve gezi teknesiymiş. Kaptanı İstanbul'da kalmıştı ve Türkçe konuşuyordu. Beni gemiye aldı.

    Yunanistan ziyaretinden dönüyorlarmış. İsrail'e mevki koymak için Kıbrıs'a yaklaşınca bizi görüp rota çevirmişler. Hemen bizim saldaki ve etrafımızda görebildiğimiz 3-4 saldaki çocukları aldık tekneye. Etrafta görülen sal kalmayınca Hayfa'ya doğru yola çıktık.

    Kaptan'a duş yapabilmek için su olup olmadığını sordum. Olumlu yanıtı üzerine en çok ihtiyacım olan şeyi yaptım. Üzerimizdeki iş başıları çıkarıp beraberimdeki büfeciye yıkatıp ütülettim. Geminin kaptanı Binasi kendi iş başılarından birini benimkiler kuruyana kadar giyeyim diye bana verdi. Kot kumaşından kısa bir pantolon ve gömlek. "Sen açsındır" diyerek birde sofra hazırlanmış. Sofrada peynir ekmek ve şarap var. Sonra ben vurdum kafayı yattım.

    Kaptan binası durumu telsizle Hayfa'ya bildirdi. Kurtarılan personelin listesini verdi. Bir THY uçağının Hayfa'ya gelip bizleri Türkiye'ye götürmesini sağladı. Kendisinden basına haber verilmemesini ve içeriye alınmamalarını rica ettim. Bunuda temin etti.

    Hayfa'ya geldiğimizde bizi limanlardaki ambarlardan birinin içinde kurdukları deskte karşıladılar. Çıkanın adını soyadını alıyorlar uzatmadan gümrük ve polis girdi çıktılarını tamamlıyorlar sonra hepimizin eline birer sandviç soğuk meşrubat ve sigara paketi tutuşturarak yolcu ediyorlardı. Türkçe bilen memurlar ve çok iyi hazırlanmış bir organizasyon sayesinde hiçbir güçlük çekmeden bir otobüse bindirildik...

    Otobüste İsrail'deki ataşe militerimiz bizi karşıladı. Getirdiği bir karton sigarayı personele dağıttı gitti. Ama maalesef oda ihtiyacımız olan bilgileri verecek durumda değildi...

    Ankara'ya vardığımızda bizi karargaha aldılar.

    Denizden çıkmış insanlarız bir kısmı denize atlarken, iş başınısını bile çıkarmış. Karargahta bir tabura geçtik. Deniz Kuvvetleri Komutanı Kayacan çocukların kahramanlıklarını ve geçmiş olsun dileklerini dile getiren bir konuşma yaptı.

    Personele taburda yer hazırlamışlar. Orada yatacaklar. Ben bu personelin savaş alanından geldiğini günlerce denizde ölüm kalım mücadelesi verdiğini bir çoğunun psikolojik tedaviye ihtiyacı olabileceğini söyledim. "Peki" dediler.

    "Denizin üstünde hala sizden yardım bekleyen bazı personelim var. Bunların kurtarılması için harekete geçildi mi?" diye sordum. Kuvvet Komutanı Harekat Başkanıyla görüşmem için talimat verdi. Harekat Başkanı benim beklemediğim kadar sert bir tavırla karşıladı. Sanki ben yanlış bir iş yapmışımda onun hesabını soruyordu. "Sen sallarını bir arada tutamamış sın dağıtmış sın şimdi onları ben nereden bulacağım ?" dedi.

    "Efendim siz denizde saldayken üzerinizden hiç Hava Kuvvetleri uçtumu ? O insanların psikolojisinin ne olduğunu biliyormusunuz ? Kimi kendini denize atıyor kimi salın iplerini kesiyor. Geminin nerede battığı belli... Personelin sallarında o bölgede aranması gerekir" dedim ve bir plan yapıp onun üzerinde nerelerin aranması gerektiğini anlattım.

    Bir kısım personelde Libya'lılar ve İngilizler tarafından kurtarılıyor :

    Bizim İsrailliler tarafından kurtarılışımızın ardından bir grup personelimizde Libya lılarca kurtarıldı. Kaddafi bu askerlerimizi en mükemmel sofralarda yiyecek ve içeceklerle ağırladıktan sonra yeşil üniformalar ayakkabılar giydirerek ülkemize yolladı. Bir kısım personelimizide denizden İngilizler topladı.

    Kocatepe personelinin komutanlarına bağlılığı :
    noimage

    Bak bir anektod var onu anlatayım. Benim gelişimden bir gün sonra bir parti personelimiz daha kurtarılarak Ankara ya ulaştırıldı. Hava meydanına ben geminin komutanı olarak Genel Sekreter Mustafa Turunçoğlu Deniz Kuvvetleri'ni temsilen Ankara valisiyle gittik. Uçağa Ankara valisi önce ben en arkada girdik. Vali bir konuşma yapıyor. Bazı personel ağlamaya başladı. Vali Ağlayan evlatlarım bu sizler için bir kahramanlık örneğidir bununla gurur duymanız gerekir" dedi.
    Astsubaylardan birisi "Ne ağlaması efendim. Bunlar sevinç gözyaşları biz burada komutanımızın hala sağ olduğunu gördük ona sevinip ağlıyoruz"dedi.
    Vali Mustafa Turunçoğlu'na döndü "Bizim burada yerimiz yok galiba biz onları komutanlarıyla baş başa bırakalım" dedi ve ayrıldılar.
    Uçaktan çıktılar biz ise yeniden sarmaş dolaş olduk. Beni gemide bıraktıklarından akibetimden şüphe ederler miş !..

    Taner Baytok:

    Güven bu olay senin ruh halini nasıl etkiledi ?

    Güven Erkaya:

    Kanaatimce acıların en büyüğü evlat acısıdır. Ben evlatlarımı kaybettim. Onların hatıraları ve yüzlerini terk etmek zorunda kaldığım gemimin alevler içinde yanarken ki, hali hiçbir zaman gözümün önünden gitmiyor. Tek tesellim bu çocuklarin birer vatan kahramanı oluşları ve şehitlik mertebesine erişmiş bulunmalarıdır.

    Aynı derecede kuvvetli birde üzüntüm var. Oda bu kadar ibretle dolu bir olayın tarafımızdan yeterince incelenip gelecekte tekrarlanmaması için gerekli derslerin çıkarılamadığı yolundaki düşüncemdir.

    Kocatepe olayından alınacak dersler :

    Taner Baytok:

    Peki bu dersler sence nelerdir ?

    İstihbaratın teyidi :

    Güven Erkaya:

    Birincisi elde edilen istihbarat. İstihbaratın ilk kuralı alınan bir haberin muhakkak teyit edilmesidir. Nereden ? İkinci bir kaynaktan. Ayrı bir kaynaktan.

    Şimdi bir rapor almmışsın "Rodos'ta mendirek üstünde asker yüklü 10-12 cemse (sonradan Rodos Madrake Burnu açıklarında asker yüklü 10-12 gemi olarak düzeltiliyor) var" diye. Bu haberi teyit ettirmek gerekir. Bunun için zamanın var imkanın var. Haberin teyit edilmesi bir yana eldeki bütün veriler haberin aksini doğruluyor. Bu birinci ders...

    Emrin net ve açık olması :

    İkincisi harp alanına gönderilecek emir net açık ve keskin olmalıdır. "Harekat sahasına girme" diye bir talimat yolluyorsan harekat sahasını koordinatlarıyla tanımlayacaksın. Hedef veriyorsan hedefi tanımlayacaksın. Görev veriyorsan görevi belirleyeceksin. "Oralarda birşeyler var git bir bak ve birşeyler yap" la olmayacak.

    Deniz birliğine hava desteği verilmesinin kuralları ve usulü :

    Üçüncüsü düşmana taarruz eden bir deniz birliğine hava desteği verilecekse bunu yapmanın bir usulü yolu yordamı vardır. Bunlar Deniz Kursu tatbikatlarında 8-10 defa yapıldı gösterildi. Eğitimde yapıp fiiliyatta uygulamazsan olmaz. Hava desteği aşağıdan gemiden gelir. Önce aşağısı tarama talebinde bulunacak burada isteklerini muharebe denemesini parolayı yazacak gönderecek bu kabul görecek sonra tahsis edilen uçakların ne zaman oraya geleceği kaç uçak geleceği hangi muharebe devresinden irtibat kurulacağı parolanın ne olacağı belirlenecek ve bildirilecek. Bunları formatı var.

    En önemlisi o gelen uçaklar doğrudan doğruya denizdeki komutanın emrine girecek. Bu usullerin harfiyen uygulanması gerekir.

    Kuvvetler arası ve kuvvet içi koordinasyon :

    Alınması gereken dördüncü ders kuvvetler arasında ve kuvvetlerin kendi içlerindeki koordinasyona gereken önemin verilmesidir. Böyle bir harekatın başarısı herşeyden önce kara deniz hava bütün kuvvetlerin bir müşterek harekat odasından idare edilmesiyle mümkündür. Bu ortak harekat odasına Genelkurmay Başkanı ve komutanlar sık sık gitmeli ve olayları bizzat yerinde ve yakından izlemelidir.
    Yukarıda haritanın üzerine bir şeyler koyup ona göre aşağıdan "Komutanın emridir" diye talimat göndermekle sağlıklı harekat yönetilememektedir".

    Kaynak:
    Bir Asker, Bir Diplomat: Emekli Oramiral Güven Erkaya ve Taner Baytok

    TEĞMENİM

    Senin gözlerin yeşildi teğmenim
    Sen tutunca küpeşte demirler erirdi
    Dize gelirdi ufuklar sen bakınca
    Seni düşünürdü rüyalarında kızlar
    Namus denilince sen gelirdin aklıma
    Sen demirlerdin gönlümde teğmenim
    Hürriyet denilince...

    Yurdumun en güzel defnelerini takmıştım alnına
    En beyaz kumaşları sana dokumuştuk
    Sen vardiyadayken ben rahattım
    Deniz seninle güzeldi teğmenim
    Deniz seninle büyüktü....

    Gemilerin de kardeşliği vardır teğmenim
    Gemilerin de kaderi vardır
    Şimdi biz omuz omuzayız
    Birimiz Atılay birimiz Dumlupınar
    Biz siperde iki Mehmet gibiyiz.

    Ben Oflu Hasan`ım
    Gerzeli Ali de olabilirim.
    Belki de Veniköylü Haydar`ım
    Köprüde buluşacaktık yarın
    İnanmaz sarı kız inanmaz
    Ölecek adam mıydım ben teğmenim?

    Bilirim anacığım bilirim
    Ellerin titrer şimdi
    Gürül gürül yanar için
    Ağrımı sen çektin geceler boyunca
    Aylarca karnında taşıdın
    Büyüttün sonra elimden tutup
    Yürümesini bilmezdim yürüttün.
    Gülmesini de beceremezdim güldürdün...
    Üstümü örttün kurt ulutan soğuklarda
    Almadan verdin yemeden yedirdin

    Bir bayrak var gözlerimde teğmenim bir bayrak
    Vatan onda,aşkım onda,süngüm onda
    Bana böyle bakma teğmenim
    Kurana el basarım ki öldüğüme yanmam
    Doyamadım Türklüğüme doyamadım
    Kurusun mavileri denizlerin teğmenim
    Beni bayrağa sar,yalnız bunu isterim
    Sonra anama hakkımı helal et derim
    Vatan sağ olsun,
    Ellerinden öperim...

    Ayhan HÜNALP

    noimage

    noimage

    noimage
    [main-arkaplan-muzik]131[/main-arkaplan-muzik]
#15.12.2008 02:28 0 0 0
  • KOCATEPE FACİASI :Sayfa-2-
    noimage

    KOCATEPE'yi Nasıl Yanlışlıkla Batırdık ?
    noimage

    KOCATEPE Gemi Komutanı olan Güven Erkaya'nın ağzından...

    noimage

    Kıbrıs Barış Harekatı BM Kore yaptırımı dışında Türkiye Cumhuriyeti'nin dışarıda yaşadığı tek ciddi sıcak savaş olayıdır.
    Harekatın üzerinde en çok konuşulan olaylardan birisi olan şüphesiz Kocatepe gemisinin batışıdır. Kıbrıs Harekatı Kocatepe'nin batışı başta olmak üzere askeri acıdan akademilerde okutulacak karargahlarda incelenecek ve dersler çıkarılabilecek bazı örnek olaylarla doludur. Ayrıca bu gerçeklerin bilinmesinde hatta belli bir yere kadar kamuoyuna açıklanmasında geleceğin selameti bakımından sonsuz yararlar vardır.

    Aradan çeyrek asırdan fazla bir zaman geçtikten sonra konuya belki daha soğukkanlı yaklaşmak mümkün olabilir. Belkide olayları objektif kıstaslarla değerlendirecek ölçüde içinde yaşayan yetkili kişilerin kamuoyuna verecekleri bilgiler bu olayın karanlıkta kalmış yanlarının aydınlanmasına ve gerekli derslerin çıkarılmasına katkıda bulunabilir.

    Amaç suçlu aramak değildir. Bilakis sorumluluklarının ve işin hassasiyetinin bilincinde olan kimselerin izahat ve yorumları ileride çıkabilecek benzer durumlar karşısında takınılacak tavrın tesbitinden olduğu kadar bu alandaki spekülasyonların zararlı olabilecek etkilerine ortadan kaldırmak bakımından da fayda sağlayabilecektir.

    Taner Baytok:

    Bugün seni dışarıdaki güneşli havaya uygun bir aaaif ve neşe içinde buldum. Amacım neşeni ve aaafini kaçırmak değil ama bugün yaşamında büyük iz bıraktığını bilmeme rağmen yerli yersiz tartışmaktanda hoşlanmadığın bir konuya 26 sene önceki Kıbrıs çıkarması sırasında batan Kocatepe gemisi olayına temas edelim istiyorum.
    Sen 1974 Kıbrıs Barış Harekatı'na katılan ve batan Kocatepe muhribinin komutanıydın. Geminin batışı o zaman kuvvetlerimiz arasindaki koordinasyon eksikliği ile izah edilmişti. O sıcak olayı en yakından yaşayan sorumlu bir kişi olarak olanları anlatıp değerlendirebilirmisiniz ?

    Güven Erkaya:

    Bu olayla ilgili bildiklerimi ve düşündüklerimi naciz vücudumla birlikte öbür tarafa taşımak hakkına sahip değilim. Bununla ilgili olarak söyleyeceklerimin hepsinin kayda geçirilip bilinmesi lazım.

    Kocatepe gemisinin batırılması olayından alınacak büyük dersler vardır. Bu alanda hazırlanacak bir "case study" akademilerde okutulmalı karargahlarda anlatılmalıdır. Genel Kurmay bununla ilgili bir rapor hazırladı konu kapatıldı. Seninde dediğin gibi asil amaç suçlu aramak değil gerçekleri bir daha vuku bulmaması için açıklıkla ortaya koymak eksiklikleri giderip önlemlerini almaktır.

    Söyleyeceklerim bir yerde yazılı olarak bulunmalıdır. Bunun ne kadarını yayımlayıp yayınlamayacağımızı sonra kararlaştırırız. Bunların kamuoyumuz tarafından bilinmeside insanlarımızın en tabi hakkıdır diye düşünüyorum...
    Hatırlayacaksın ben Kocatepe gemisinin komutanı olmadan önce Genelkurmay'daydım. GenelKurmay Plan Şubesinde deniz plan subayıdım. Daha sonra Deniz Kuvvetleri'nin Personel Şubesi'ne geçtim ama Genelkurmay'daki görevimide yarı zamanlı iş olarak sürdürdüm.

    1973 senesinin Ağustos ayında Kocatepe'nin komutanlığına atandım. Gemi bizim bahriye lisanında "OVERHAUL" dediğimiz genel bakımdan yeni çıkıyordu. Gemi personelinin bu genel bakımdan sonra tim eğitimine katılması gerekiyordu. Bu sırada NATO'nun Akdeniz Çağrı Kuvveti'ne bir gemi göndermemiz gerekiyor. Deniz Kuvvetleri Kocatepe'yi seçip NATO'ya onun ismini bildirmiş. Tazeleme eğitimine giremeden doğrudan doğruya Çagrı Kuvveti'ne katıldık. Çağrı Kuvveti'nin iki (2) tatbikatı oldu. İkisine de benim gemim katıldı. Birisi 1973 sonbaharında diğeri 1974 ilkbaharında idi...

    noimage

    Bu tatbikatlardan sonra ben Brüksel'deki NATO Askeri Delegasyonumuza atandım. Kursumu tamamladıktan sonra Brüksel'deki görevimin başına gideceğim. Ankara'dan bir görev verdiler. "Cumhurbaşkanı Fahri KORUTÜRK Edremit'ten Erdek'e geçecek geminle ona refakat et sonra Brüksel'e gidersin" dediler. Tam Ankara'ya gideceğim bu sefer Deniz Kuvvetleri Komutanı Kemal Kayacan'ın Karadeniz gezisine katılmamı emrettiler. Onunda arkasından Denizkurdu Tatbikatı'na katıldıktan sonra Kemal Kayacan'ı Mersin'e bırakıp NATO'ya geçeceğim bildirildi.

    Ben ayrılmak üzereyken Kıbrıs'ta Nikos Somson'un darbe yaptığı haberleri geldi. Gemideki arkadaşlarımı toplayıp bu darbenin Türkiye ile Kıbrıs arasında bir Harp demek olacağını söyledim. Ona göre hazırlık yapmamız lüzumunu belirttim. Ankara'ya dönme durumu artık ortadan kalkmıştı.

    Kıbrıs Harekatı'na Mersin'den katıldım. İlk iş olarak gemi personelinin eğitimine eğildim...Hava savunma ve gemiyi terk eğitimlerine öncelik verdim. Çünkü ABD'nin 2. Dünya Harbi'nde kullandığı elimizdeki Kocatepe Adatepe ve Tınaztepe gemilerinin doğru dürüst hava savunma sistemleri yoktu.

    Bunlar uçak gemisini denizaltılara karşı korumak üzere yapılmış gemilerdi. Üzerlerinde denizaltılara karşı savunma silahları birde 5 pusluk 12.7 cm'lik topları vardır. İkisi başta ikisi kıçta dört namlu. Bunlar Suüstü Harbi ve Kara Bombardımanı maksatlı olarak kullanılırlar. Hava savunmasında pek etkinlikleri yoktur. Atış süratleri düşüktür. Dakikada 16 mermi atarlar. Atış kontrol sisteminin kontrol edebileceği uçak sürati 400 mp/h civarindadır. Süratli uçaklara 2-3 mermi ya atarsın ya atamazsın. İşte o, 2-3 atışta vurdun ne ala... Vuramazsan gitti demektir. Bu gemilerle suüstü savaşını yapabilirsin. Zaafiyet hava savunmasında. Bunun için eğitimde bu sahaya öncelik verdim.

    Eğitimde birde gemiyi terketmeye önem verdim. Bu da başlı başına bir konu. Her bireyin eğitim alması gerekli. Öyle erler varki Donanma'ya girene kadar ayağı deniz suyuna girmemiş. "Gemiyi terk et" dediğinde adam kendisini denize etmiyor. Erleri buna alıştırdık can salı nasıl denize nasıl atılır sala nasıl çıkılır salda nasıl yaşanır can yeleği nasıl bağlanır bunları göstere göstere erleri eğittik.

    Ben gemimle zaten Mersin'deyim. Diğerleri de Mersin'e gelerek yükleme yaptılar Kıbrıs'a doğru yola çıktık. Harp filosu komutanımız Tınaztepe'de. Bizim komodorumuz İrfan Tınaz ise Mereşal Çakmak gemisinde. İlk planda hedef Magosa olarak belirlenmişti. Sonra hedef Girne Plaji olarak değiştirildi ve planlarda buna göre yeniden hazırlandı.

    Planları hazırlamak için yapılacak işler var. Muhriblerin çıkarma araçlarının yapacakları işler var. Çıkarma birlikleri karaya çıktıklarında yapılacak kara bombardımanı var. Gelecek olan uçaklarla irtibat var. Uçaklarda tanıma-tanıtma var. Yapılacak birçok şey var bunların hepsinin planlanması lazım.

    Bu arada 2nci Taktik Hava Kuvvetleri Yunanistan'dan gelebilecek bir harekata karşı kullanılmak üzere ayrıldı. Kıbrıs'taki hedeflerin belirlenmesi ilk elde sonuçlandırılması gereken konular olarak karşımıza çıktı. Bunda zaman zaman zorluklarla karşılaşıldığını herşeyin herzaman iyi gitmediğini söylemek gerçekci bir davranış olacaktır.

    Rum Kıbrıs'ın iki tane hücumbota sahip olduğunu biliyorduk. Denizaltısı hava kuvveti yok. Yani bize tehdit oluşturabilecek fazla bir kuvvet yok karşımızda. Ama gemideki personelin psikolojisi değişik. Şimdi sana komik gelecek ama içinde yaşanırken ciddi endişeler yaratan ve askeri harekatı büyük hatalara sürükleyebilecek karekterde bir olay anlatayım.

    Denizde giderken birden civarımızda bir denizaltının mevcut olduğu söylendi. Bunun mümkün olamayacağı elimizdeki bilgilerden anlaşılıyor. Ama tedbirli olmak gerekir. Gözcü sancak baş omuzda 500 m'den bir denizaltı rapor ediyor. Hemen gerekli savunma önlemini aldım.

    Sonradan deniazaltı olmadığını anladık. Şimdi biz Girne sahillerine kara bombardımanı yapıyoruz. Mermilerin bakır ve pirinç kovanları güverteye düşüyor oradan da denize... Gemi personelinin görüp denizaltı periskopu sandığı işte bu kovanlardan biri idi... Başkovan batmayıp suyun üstünde yüzüyor. Aşağısı ağır yukarısı hafif olduğu için de periskop gibi görünüyor. Ancak işi bilenin bir bakşta anlayabileceği bir fark var... Bu cisim denizdeki dalgayla birlikte bir sağa bir sola yatıyor. Halbuki denizaltı periskobu olsa dimdik durur ve denizi yarar gider. Ama daha önce harp görmemiş personel tatbikatlarda ve eğitimde öğretilen bu inceliği pek göremiyor.

    Kıbrıs Karasularında Seyreden Rus Tarama Gemisi :

    Bu olaydan kısa bir süre önce Kıbrıs'ın karasularının hemen dibinden bir tarama gemisi görmüştük. Geminin teşhisi görevi bana verilmişti. İyice yaklaştıktan sonra geminin bir Rus tarama gemisi olduğunu gördüm. Ruslar harekatı izlemek için o gemiyi oraya yollamışlar. Hemen rapor ettim ama "O gemiyi oradan uzaklaştırın veya ikaz edin gitmezse batırın" gibi bir talimat gelmedi. Gemi orada harekat sahasının içinde sakin bir şekilde görevini sürdürdü.

    Kıbrıs Rum Hücumbotları ve Ecevit'in talimatı :

    Bu arada biz Girne önüne geldik. Çıkarma gemisinden birliğimizin komutanını personelini araçlarını sahile çıkaracağız. Bu sırada Rum Kıbrıs'ın iki hücumbotunun süratle çıkarma yapacağımız plaja doğru gelmekte olduğunu gördüm. Biz plajın hemen önündeyiz. Girne limanı ve oradan çıkan hücumbotlar doğumuzda kalıyor. Gemilerle aramızda Adatepe muhribi var. O bölgede karakol görevi yapan Mareşal Çakmak gemisi ise Girne'nin batısında bulunuyor. Topçu subayına hedef tarif ettim. Hedef üssüne gelmesini istedim ve iki gemi menzile girdiklerinde "Atış Serbest" dedim.

    noimage

    Tam bu sırada Başbakan Ecevit'in direktifleri üzerine olduğu beyan edilen bir emir geldi: "Karşı taraf ateş açmadıkça ateş edilmeyecektir". Nitekim hücumbotlar Adatepe'nin önünden geçtiler Adatepe'den ateş edilmedi.

    Emir bütün askeri bilgilerime okuduğum stratejilere mantığa ters düşmekle kalmayıp bir ülkenin savaşta yenilgise ve büyük prestij kayıplarına uğramasına sebep olabilecek kadar tehlikeliydi de... Yunan hücümbotu torpidosunu atacak çıkarma gemisini içindekilerle birlikte havaya uçurup denize gömecek sen bundan sonra hücumbota ateş açmış sın açmamış sın ne fark eder ki ? Bu çıkarmanın sonu olur diye düşündüm.

    Sayın Başbakanın kararının arkasındaki motifi anlamamak onu taktir etmemek elbette mümkün değildi. Ama o anda içinde bulunulan durum ve yaratabileceği risk bu emre aynen uyulmasını makul göstermemekteydi. Topçuya menzile girildiğinde ateş emrimi tekrarladım. Rotamı doğuya çevirdim. Hücumbotların üpstüne giderek onlar ile çıkarma gemisinin arasına girdim. O sırada havada iki uçak belirdi. Bunlar dalışa geçerek iki hücumbotu batırdılar.

    Bu hususu daha sonra Montreux'den dönerken uçakta Başbakan Ecevit'e anlattım. "Verdiğimiz talimat zamana ve duruma uymadı" dedim. Savaştaki birliklere harp sahasındaki durumu bilmeden genel yaklaşımlar doğrultusunda emirler verilmesinin sakıncalarını tarihteki misalleriyle anlattım.

    Birliklerimizin Kıbrıs'a Çıkışı :

    Güven Erkaya:

    Bizim çıkarma birliklerimiz Girne'ye çıkarken bizde sahildeki Rum hareketlerini izliyoruz. Çıkarma plajının orada kamyonlarla silah havan ve malzeme taşıyorlar. Bir otel binasının önündeki ağaçlarının arkasına mevzilenmiş bir birlik gördüm.
    Bize makineli tüfekle ateş etti. Bende kara bombardımanıyla birliği yok ettim. Üzerlerine atış yapıldığını görünce arkadaki binaya kaçtılar. Bu sefer binayı bombaladım. Herkes kendisine göre gördüğü hedef üzerine atış yapıyor.

    Taner Boytok:

    Çıkarma sırasında zaiyat verdik mi ?

    noimage

    Güven Erkaya:

    Gemide bir tabur askerimiz vardı. Zaiyat vermedik. Yalnızca ilk çıkanlardan fabrikada çalışan bir işci şehit oldu. O anda çıkarma aracının içindeymiş. "Bende çıkacağım" demiş. Eğitimsiz olduğu için çıkarken mak. tüfek mermisinden korunmasını bilememiş ve isabet almış.

    Taner Boytok:

    Böylece çıkarmanın ilk günü heyecanlı bir şekilde fakat büyük bir aksilik olmadan tamamlanmış oldu değilmi ?

    Konvoy İhbarı :

    Güven Erkaya:

    O geceyi Mersin'de geçirirken Girne önüne dönmemiz emri geldi. Tınaztepe gemisi Deniz Kuvvetleri'yle veya havada bulunan deniz karakol uçağıyla muharebe irtibat gemisi olarak görevlendirilmişti. Tınaztepe Mersin'e ikmal yapmaya gittiğinden bu görevi bana Kocatepe'ye verdiler.

    Bu arada deniz karakol uçağı bir rapor geçti. Raporda bir konvoyun doğuya Baf'a doğru yol aldığı belirtilmekte ve bizden bu gemilerin Kıbrıs'a çıkmalarının engellenmesi istenmekteydi.

    Yaklaşık 10-12 gemiden oluşan bir konvoyun Kıbrıs'a doğru yol aldığına dair Muğla'daki Jandarma İl Komutanlığı'ndan alınan ham bir istihbarata dayanan bir emir... Emirde konvoyun rotası Baf olarak belirtiliyor. Sürati bildiriliyor.

    Ben Konvoy olarak belirlenen gemi topluluğundaki gemilerin tiplerini ve milliyetini sordum. Deniz karakol uçağından bunların bilinmediği cevabını verdiler. "Sabah alaca karanlığı keşfinde bunları öğrenip birliğe bildirin" dedim.

    Şimdi ne olmuş burada kesip öncesine döneyim. Muğla'daki İl Jandama Komutanlığı'ndan Muğla valisine ondan Jandarma Genel Komutanlığı'na bu komutanlıktan Genelkurmay'a Genelkurmay'dan da Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'na bir rapor gelmiş. Rapor aynen şu: "Rodos'ta Mandraki Burnu açıklarında asker yüklü 10-12 gemi..." İşte bütün olayları başlatan rapor bu !...

    Bir hesap yapmışlar. Bunlar gitse gitse 8 mil hadi bilemedin 10 mil süratle gider o süratle Baf'a şu saat de ancak varırlar. Bizden istenende o saat den önce Baf önlerine varıp bunların Baf'a girmesini önlememiz istenmekte idi...

    Bu 10-12 gemilik asker yüklü topluluğu konvoy olarak vasıflandırmışlar. "KONVOY" askeri gemi topluluğu demek. Bir yerden bir yere ya asker ya askeri malzeme ya da yiyecek taşıyor. Bunu koruyan bir Yunan birliği var mı ? Koruyan 10 muhrip varsa biz bunu üç gemiyle nasıl durdururuz ?

    Konvoya Saldırı Emri :

    Beklediğimiz emir sabaha karşı Ankara'dan geldi. Ankara "Efendim siz üç gemiyle konvoya müdahale edeceksiniz" diyor. "Önce Hava Kuvvetleri sonra siz taarruz edeceksiniz" deniliyor. Harekat sahasında da uzak durmamız isteniyor. Şimdi harekat sahası neresi ? Harekat sahası diye bir yer çizilmemiş. Harekat sahası belirlenmediğine göre sen kendin tayin edeceksin. Nasıl tayin edeceksin ? Birliği vur emri doğrultusunda. Ben öyle bir yerde bulunmalıyım ki hava taarruzundan sonra oraya ulaşabileyim ve konvoy Baf'a girmeden bunu önlemek imkanına sahip olabileyim !..

    Aldığımız emir karşısında benim istediğim bilgiler daha da acil hale gelmiş oluyordu. Tekrar deniz karakol uçağıyla temas kurup gemilerin tipi milliyeti ve refakat durumlarıyla ilgili bilgileri göndermelerini istedim. Cevap ise "Sis yüzünden aşağısını göremiyoruz !.." oldu.

    Bana radar bilgilerini verebiliyorlardı sadece... Bununda yeterli olmadığı meydandaydı...

    Bir ara deniz karakol uçağı Mersin'e intikal emri verilen mayın tarama gemilerimizi de Yunan hücum botu olarak rapor etti. Ama elinde daha fazla bilgi bulunan ve oradaki mayın tarama gemilerinin mevcudiyetinden haberdar olan filo komutanının müdahalesiyle bu yanlışlık düzeltildi. Bilmem durumu anlatabiliyormuyum ?

    Bir türlü konvoy denilen gemi topluluğunun ne olduğunu anlayamıyoruz. Gelen raporlar çelişkili oluyor. Bazen konvoyun 8-10 muhriple korunduğunu duyuyoruz. Biz ise sadece üç muhribiz. Bazen "Korumada muhrip yok" deniyor bir başka haberde konvoyun yıldız şeklinde dağıldığı bildiriliyor. Biz ise üç muhrip azami süratle Baf'a doğru ilerliyoruz. Orada bir şey var ama ne olduğunu bilemiyorlar. Deniz karakol uçağı konvoyun tesadüfen bir araya gelmiş ticaret gemileri olduğunu dahi söylüyor. Gözle yapılan istihbarata dayanmayan bu bilgilerin hangisinin doğru olduğunu bilmek mümkün değil !..

    Taner Boytok:

    Belkide birileri radarları şaşırtıyor.

    Güven Erkaya:

    Oda mümkün. O bölgede bunu yapabilecek kabiliyette Amerikalılar İsraillliler ve Ruslar var. Amerikalıların ve İsraillilerin bunu yapacaklarını sanmıyorum. Geriye Ruslar kalıyor. Biraz evvel bahsettim bölgede bir Rus tarama gemisi var zaten.

    Bize konvoy dedikleri gemiler toplulugunun mevki sürati ve rotasiyla ilgili bilgiler geldikce ben "Bizi ilgilendiren gemilerin tipi milliyeti ve koruma durumudur" diye mukabil bir mesaj geçtim. Cevap "Kuvvet komutanımız bölgedeki bütün Yunan gemilerinin batırılmasını istemektedir" şeklinde oluyor.
#15.12.2008 02:08 0 0 0
  • KOCATEPE FACİASI :Sayfa-1-
    noimage
    noimage

    KOCATEPE GEMİSİ'NİN ÖZELLİKLERİ:

    29 Ekim 1944'de Bethlehem Steel Corp. (San Pedro, California, U.S.A.)tarafından yapımına başlandı.
    22 Mayıs 1945'de tamamlandı ve 8 Eylül 1945'de Amerikan donanmasında ki görevine USS Harwood (DD861) ismiyle başladı. Gemi ismini iki kere Navy Cross madalyası kazanan ve Leyte Körfezi savaşında şehit olan Commander Bruce L. Harwood 'dan almıştır.

    Tip : Destroyer
    Ağırlık : 2425 BRT
    Uzunluk : 390 feet (46.95m)
    Genişlik : 41 feet (12.1m)
    Yükseklik : 16-20 feet (4.3m)
    Mürettebat : 345 kişi
    Silahlar : 6 x 5"/38 caliber guns
    2 x 40mm twin anti-aircraft mounts
    2 x 40mm quadruple anti-aircraft mounts
    2 x 21" quintuple torpedo tubes
    Max Hız : 34 knot
    Eski Adı : USS Harwood (DD 861)
    Sınıf : Gearing

    Harwood gemisi, Pearl Harbour ve Vietnam olmak üzere birçok savaşta Amerikan Donanmasına hizmet etmiştir.
    Harwood gemisi 1 Şubat 1971'de donanma listesinde çıkarıldı ve 17 Aralık 1971'de Türkiye'ye satıldı ve Kocatepe adıyla Türk Donanmasına hizmet etmeye başladı.


    noimage

    20 Temmuz 1974'de Kıbrıs çıkarma harekatı başladığında Kocatepe gemisi de Mersin Limanı'nda hazır durumdaydı.
    Harekat sırasında Yunanistan gemilerinin Türk bayrağı çekeceği, ve telsiz operatörü olarak Türkçe bilen kişiler kullanacağı, bu sayede Türk uçaklarının kandırılacağı öğrenilmişti. Bu konuda dönemin Başbakanı Ecevit, Amerikalı yöneticilerle de görüşmüş ancak bir sonuç alınamamıştı. Çıkarma operasyonları devam ederken 21 Temmuz 1974'de bölgede (Baf açıklarında) konvoy halinde Yunan gemileri olduğu yönünde bir istihbarat alınmış ancak bu doğrulanamamıştı.
    Bunun üzerine 301 nci Filo'ya ait S-2E tipi Tracker Deniz Karakol uçakları keşif için gönderildi. Radar görüntüleri, 4 destroyer ve 7 nakliye gemisinin Ada'ya yaklaşmakta olduğuna işaret ediyordu. Teyit için 184 ncü Filo'ya ait RF-84F uçakları da keşif için gönderildi. Elde edilmiş radar bulgularının aksine, denizde olması gereken yerlerde ve Ada ile Antalya arasındaki alanda fiziki hiçbir netice elde edilemedi.Kocatepe ve iki tane daha muhribimiz bölgeye bu konvoyu aramak ve önünü kesmek için gönderildi.

    21 Temmuz 1974

    Pazar sabahı saat 11:00 sularında Ankara'daki ilgili bütün birimler gergin bir bekleyiş içindeydi. Çünkü 6 nakliye gemisiyle 2 Yunan Komando Taburu'nun önemli bir malzemeyle Ada'ya varması endişesi başlamıştı. Uçaklarımızın taradıkları alanda hiçbir gemi olmamasına karşın Anamur radar müfrezesinin ve keşifteki S-2E uçaklarının radar ekranlarında Ada'ya yönelmiş gemiler gözükmeye devam ediyordu. Harekât merkezlerimiz bu birliğin Ada'ya ulaşmasını engellemeye kesin kararlıydı. Gece boyu radarlarda gözüken bu gemilere karşı saat 13:00'de kesin bir saldırı planlandı. Deniz Kuvvetleri sahada kendi gemisi bulunmadığını teyit etmişti.
    Saat 14:00'de 111 nci Filo'nun F-100D ve 141 nci Filo'nun F-104 uçakları havalandı. Olası bir Yunan çıkarmasına karşı çok kararlı bir şekilde söz konusu bölgede ne varsa batırılacaktı. Saat 15:30'da gelen haber büyük bir gerginlik içinde Yunan Gemilerinin bulunmasını, batırılmasını bekleyenleri adeta yıktı, derin bir üzüntüye boğdu. Çünkü bölgede hiçbir gemi bulunmadığı söylenmesine karşın, olmaması gereken yerde bulunan veya bulunması gerektiği halde bulunmadığı söylenen Kocatepe muhribimiz 22 Temmuz 1974'de uçaklarımızca batırılmış,Adatepe ve Mareşal Çakmak muhriplerimiz yaralı halde Mersin'e ulaşmayı başarmışlardı. Bu trajik olayla 54 denizcimiz şehit oldular. Olayların bu şekilde gelişmesinde en büyük neden, her ne pahasına olursa olsun bir Yunan destek harekâtının Ada'ya ulaşmasının engellenmesi çabası ile bunun yol açtığı gerginlik ve bir gün evvel Rum güçlerinin gemilerine Türk bayrakları astıkları, Türkçe konuştukları, cevap verdikleri, helikopterlerimizi Türkçe sahte komutlarla yönlendirmek, aldatmak istedikleri konusunda alınan haberlerdi.
    Silahlı Kuvvetlerimizdeki haberleşme unsurlarının, araç, gereç ve sistemlerinin eksikliği ile Kara-Hava-Deniz koordinasyonunda o günün koşullarında ortaya çıkan zafiyetler sonradan tespit edilerek süratle giderildi. Bu konuda boşluğu doldurmak, tamamen milli çevrim sistemleri ve gereçlerin üretimi için çalışmalar yapıldı.
    Aselsan ve Havelsan gibi kuruluşlar bu konuda hızla geliştirildi. Yine bu olayın üzerinde sonradan yapılan yorumlar ve ortaya atılan iddialara göre ortada bir elektronik yönlendirme söz konusu idi. Kim olduğu bilinmeyen bir güç, sanal olarak radar ekranlarında böyle görüntüler yaratmış ve bizi aldatmış olabilirdi.
    Geminin Akrotiri açıklarında olduğu düşünülmektedir.Gemi batmadan önce kaptan Albay Güven Erkaya'nın emriyle gemi terkedildi. Kurtulanlar çok farklı kişiler tarafından kurtarıldı. Kaptanın da dahil olduğu bir grup İsrailliler tarafından, bir grup İngilizler tarafından, bir grup da diğer muhriblerimiz tarafından kurtarılmışlardır.
    72 kişiyi gemiden gemiye helikopterle kurtaran Captain Ian McKechnie'ye Türkiye tarafından Turkish Distinguished Service Madalyası verilmiştir.
    Kocatepe muhribinin komutani Albay Güven Erkaya yıllar sonra Deniz Kuvvetleri Komutani oldu.
    Sonuçta ABD Disisleri Bakanı Kissinger'in dediği oldu; Türk bayrağı taşıyan ve Türkçe konuşulan gemilerin Türk uçakları tarafından batırılmasından dolayı kimse Türkiye'yi suçlamadı ! Zaten bir süre "Devlet SIRRI" olarak kalan bu facia nedeniyle Türkiye içinde de kimse kimseyi suçlamadı, kimseden hesap sorulmadı !
    Türk Hava Kuvvetleri ile Türk Deniz Kuvvetleri arasında meydana gelen çarpışmada 54 denizci hayatını kaybetmiş oldu.

    PARDON YUNAN GEMİSİ SANMIŞTIK !

    Kocatepe Muhribinin Türk Uçaklarınca Batırılması...

    21 Temmuz 1974 Kıbrıs Açıkları

    ... 20 Temmuz sabahı başlayan savaş 21 Temmuz günü de bütün şiddetiyle sürerken Ankara'da savaşı yönetmekte olan Genelkurmay Karargahına gelen bir istihbarata göre Yunanistan'dan Kıbrıs'a doğru yola çıkan bir filo adaya silah ve asker götürüyordu. Baf limanı açıklarına doğru ilerlediği bildirilen bu Yunan savaş gemilerinin durdurulması gerekiyordu. Girne limanında bulunan üç Türk muhribi Kocatepe Adatepe ve Mareşal Çakmak gemilerine bölgeye doğru hareket etmeleri ve bu Yunan filosunu karşılamaları emri verilirken Türk savaş uçaklarına da aynı şekilde bölgeye intikal etmeleri ve Yunan gemilerini vurmaları bildirildi.

    Ama bu arada Ankara'daki savaş karargahı çok ilginç bir şey daha saptadı. Bu Yunan gemileri Türk bayrağı çekmişti ve telsiz konuşmaları da Türkçe yapılıyordu! Karargah hemen bu durumu değerlendirdi; Yunan gemileri Türkleri şaşırtmak ve kendi gemileri sanmalarını sağlamak için Türk bayrağı çekmek ve Türkçeyi iyi bilen Yunan personelini kullanmak gibi çok kurnazca bir savaş hilesine başvurmuşlardı ama Türk Genelkurmayı bu numarayı yemezdi ! Türk ve Yunan askerleri NATO'da birlikte çalıştıkları için ortak yürütülen tatbikatlarda Türk birliklerinin kullandığı dili ve kodları iyi incelemişlerdi ve görüldüğü kadarıyla gayet güzel taklit ediyorlardı.

    Bu durum hemen Başbakan Ecevit'e de bildirilecekti. Çünkü yine o saatlerde ateşkes görüşmeleri de sürüyordu ve ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger'la Ecevit arasında sürekli telefon görüşmesi yapılıyordu. Kissinger Yunanistan'ın ateşkes istediğini söylüyor ve Türkiye'nin de buna olumlu yanıt vermesi için baskı yapıyordu. Yoksa savaş Kıbrıs'la sınırlı kalmayarak bir Türk-Yunan savaşına dönüşebilirdi. Adaya çıkartma yapmış Türk birliklerinin ilk hedeflerine ulaşmadan bir ateşkese yanaşmak istemeyen Ecevit de zaman kazanmaya çalışıyordu. Ecevit'e "Türk bayrağı çekmiş ve Türkçe konuşan" Yunan savaş gemilerinin Kıbrıs açıklarında bulunduğu bilgisi verilince Türkiye Başbakanı çok sevindi. İşte Kissinger'ın ateşkes baskısını geriletmek için eline iyi bir silah geçmişti. Kissinger'a Yunanistan'ın ateşkes isterken samimi olmadığını artık kanıtlayabilirdi; hem ateşkesten söz ediyor hem de asker ve cephane yüklü savaş gemilerini Kıbrıs'a gönderiyordu. Ve üstüne üstlük de bu gemilere Türk bayrağı çekip Türkçe bilen personel yerleştirerek kötü bir savaş hilesine başvuruyordu. Kissinger'a tüm bunları anlattığında ABD Dışişleri Bakanının söyleyebileceği bir şey kalmayacaktı.

    Nitekim Başbakan Ecevit ABD Dışişleri Bakanı ile bu konuyu tam da bu çerçevede görüşecekti. Daha sonra Henry Kissinger anılarını yayımladığında o 21 Temmuz sabahı kendisiyle Ecevit arasında geçen telefon görüşmesini bütünüyle aktaracaktı. Ecevit telefonda bazı Yunan savaş gemilerine Türkçeyi iyi bilen personelin yerleştirilip Türk bayrağı çekildiğini ve bu gemilerin batırılacağını söyleyince Kissinger da şaşırmış Ecevit'in sözünü ettiği bölgede Yunan savaş gemilerinin bulunduğu bilgisine sahip olmadığını söylemiş ama Ecevit'in verdiği bilgilere de kuşkuyla yaklaştığı için çok ilginç bir cümle daha kurmuştu Kissinger; "Evet sayın Başbakan" demişti "Türk bayrağı taşıyan ve Türkçe konuşulan gemileri batırdığı için Türkiye'yi kimse suçlayamaz."

    Kissinger'ın anılarında aktardığına göre Ecevit'le konuşmaları şöyle olmuştu:

    Ecevit: Yunanistan'ın ateşkes istediğinden söz ediyorsunuz ama ortada ciddi bir sorun var. Yunanistan'ın samimiyetinden ve güvenilirliğinden kuşkuluyuz. Yuannides'in şeref sözü bir oyundan ibaret. Yuannides'in sözlerinin gerisindeki oyunu şimdi anladık. Yunan bayrağı taşıyan her gemiye ateş açabileceğimizi söyleyip ardından da gemilerine Türk bayrağı çekiyor !

    Kissinger: Eh kendi gemilerinizi batırırsanız sizi hiç kimse suçlayamaz.

    Ecevit: Hayır Dr. Kissinger onlar bizim gemilerimiz değil. Onlar Yunan gemileri. Türk bayrağı çekmiş Yunan gemileri.

    Kissinger: Evet sayın başbakan Türk bayrağı taşıyan ve Türkçe konuşulan gemileri batırdığı için Türkiye'yi kimse suçlayamaz.

    Ecevit: Yunanlılar hile yapıyorlar. Biz NATO müttefikiyiz ve Yunan pilotlar kodumuzu biliyorlar. Türkçe konuşuyorlar pilotlarımızla Türkçe ve bizim kod kelimelerimizi kullanarak temas kuruyorlar. Bu durumda Yunanistan'ın sözlerine nasıl güvenebiliriz ?

    Kissinger: Tam olarak istediğiniz nedir ? Sizin zeki bir insan olduğunuzu Harvard günlerinden biliyorum. Size saygı duyuyorum ama bu çatışma devam etmemeli. Bu iş böyle giderse altı hafta boyunca devam edebilir.

    Ecevit: Ateşkes istediklerini söylüyorlar ama ateşkesi adaya askeri yığınak yapmak için istedikleri açıkça ortaya çıktı. Yunanlılar bu yöntemlere son vermeliler.

    Kissinger: Hangi yöntemlere son vermeliler ?

    Ecevit: Ateşkese hazır olduklarını söylüyorlar. Ama bir yandan da bize ateşkesi çiğnemekte kullanacakları hileleri de göstermiş durumdalar.

    Kissinger: Bana ateşkesi kabul etmeyeceğinizi mi söylüyorsunuz ?

    Ecevit: Ateşkesi kabul edeceğiz.

    Kissinger: Bugün mü ?

    Ecevit: Şu anda sorunu görüşmekle meşgulüz.

    Kissinger'la bu görüşmenin ardından "Türk bayrağı çekmiş ve Türkçe konuşulan" Yunan gemilerinin batırılması için bir engel kalmamıştı. Çünkü Türkiye resmen Yunanistan'la savaş halinde değildi ama bu gemiler batırıldığında iş bu noktaya kadar gidebilirdi. Ancak ABD Dışişleri Bakanı'nın da onayladığı gibi Yunanistan yaptığı hilenin sonuçlarına katlanacaktı !

    Türk savaş uçakları üç Türk gemisinin üzerinde görüldüğünde gemidekiler bunların Türk uçakları olduğunu anladılar. Çünkü Yunan uçaklarının menzili bulundukları bölgeye kadar gelip böyle uzun uzun dolaşmalarına yetmezdi. Uçakların saldırıya geçmeye hazırlandığını gören gemiler şaşkınlık içindeydi. Pilotlarla temas kurmaya çalıştılar. Ama tüm çabalar beyhudeydi Türkçe konuşmaları ve kendilerini Türk gemileri olarak tanıtmalarının bir şeyi değiştirmesi mümkün değildi. Zaten pilotlara bunun bir Yunan savaş hilesi olduğu bildirilmişti. Pilotlar kendileriyle temas kurmaya çalışan Türk gemilerinin subaylarına küfürler yağdırarak saldırıya geçtiler ve bombalarını bırakmaya başladılar. Saldıranın Türk uçakları olduğunu bilen gemiler ateş de edemiyor kendilerini savunamıyorlardı. Böylece Akdeniz'in ortasında kolay bir hedef haline gelen üç Türk muhribine Türk uçakları rahat rahat bombalarını attılar. Uçakların ilk saldırısında üç Türk muhribinden Kocatepe ağır yara aldı ve hızla batmaya başladı. Mareşal Çakmak muhribi Kocatepe'nin yanına doğru hareket ederek gemiyi terk etmekte olan personeli kurtarmak istedi. Ama bu durumu gören uçaklar döndüler ve ikinci bir kez daha saldırıya geçerek bu kez yağdırdıkları bombalarla Mareşal Çakmak muhribinde de ağır hasar meydana getirdiler. İsabet alan Mareşal Çakmak da kendi derdine düştü batmaktan kurtulmak için Kocatepe'den uzaklaştı ve hala çalışmaya devam eden tek kazanıyla zigzaglar çizerek Mersin sahillerine doğru çekilmeye başladı. Aynı şekilde Adatepe de yara almış ve o da bölgeyi terk etmeye çalışıyordu.

    Görevlerini başarıyla tamamladığına inanan pilotların üslerine dönerken duydukları bir telsiz anonsu gariplerine gidecekti; Baf bölgesinde Türk gemilerinin batırıldığını bildiriyordu telsiz. Ama üslerine dönene kadar ne olduğunu anlamayacaklar ancak yere indikten sonra faciayı öğrenebileceklerdi.

    Adatepe ve Mareşal Çakmak muhripleri delik deşik vaziyette de olsa ancak ertesi gün Mersin'e ulaşmayı başarırken kaderine terk edilen Kocatepe muhribi Akdeniz'in sularına gömülecekti. Kocatepe mürettebatından 54 kişi hayatını kaybedecek kurtulanlar denizde sallar üzerinde yaklaşık bir gün geçirdikten sonra tesadüfen bir İsrail balıkçı gemisi tarafından kurtarılarak İsrail'e götürüleceklerdi. Kurtulanlar arasında Kocatepe muhribinin komutanı Albay Güven Erkaya da vardı ve yıllar sonra Deniz Kuvvetleri Komutanı olacaktı.

    Sonuçta ABD Dışişleri Bakanı Kissinger'ın dediği oldu; Türk bayrağı taşıyan ve Türkçe konuşulan gemilerin Türk uçakları tarafından batırılmasından dolayı kimse Türkiye'yi suçlamadı ! Zaten bir süre "Devlet Sırrı" olarak kalan bu facia nedeniyle Türkiye içinde de kimse kimseyi suçlamayacak kimseden hesap sorulmayacaktı !

    Evet bu konuya son vererek Kocatepe anektodlarımı burada kesiyorum.
    Bu hava operasyonu ile kendi muhbirimizi batırmamızın acısı bir yana dursun işin ironik yanı hava operasyonun parolanın "Şenlik Başladı" olduğudur...
#15.12.2008 01:55 0 0 0
  • Dünyanın En Yüksek Binası Yükseliyor
    noimage

    Burj Dubai (Dubai Burcu)
    Dubaililer'in gökdelen çılgınlığı son hız devam ediyor. Bittiğinde 900 metre yüksekliğinde olacak kule şu anda inşaat olarak 600 metreyi geçmiş durumda. Proje için Araplar tam 1 milyar dolar harcamış! Resmi sitesine göre 27.12.2007 tarihi itibarı ile geldiği nokta; 158.kat bitti, 598,5 metrede. Şu an bile dünyanın en yüksek binası.

    noimage

    noimage

    noimage

    Diğer dünyanın en yüksek gökdelenleriyle karşılaştırması. Haziran 2007'de Burj Dubai Petronas Kuleleri'ni geçmişti. Şuradaki yazımda dünyanın en yüksek gökdelenlerini bulabilirsiniz.

    noimage

    noimage

    noimage

    noimage

    Resimde günümüz gökdelen inşaatlarında uygulanan prensibe göre temelden en yüksek noktaya kadar yükselen silindirik dev kolonların kalıpları görünüyor. İnşaatta kullanılacak toplam beton miktarı 230.000 m3 ki bu 100.000 filin ağırlığına yada 1.900 kilometrelik bir beton yolda kullanılan betona eşit.

    noimage

    Gökdelenlerde yükseklik belirlenirken birçok kriter var. Bunlardan en önemlisi asansör kapasitesi. Siz ne kadar yüksek bina yaparsanız yapın insanları yükseğe ve hızlı bir şekilde çıkaramadıktan sonra bir anlamı yok yüksek olmasının. Burj Dubai bu işi çözmüşe benziyor. Resmi sitesinde asansörü yapan firma hakkında bir bilgi yok ama kapasitesi hakkında şöyle deniliyor; 2 kabin olacak, her kabin 21 kişi kapasitesinde ve dünyanın en uzun asansörle taşıma sistemi olacak ve hızı yine dünya rekoru olan saniyede 18 metre olacak. Yangın ve servis asansörü 5.500 kg kapasiteli olacak ki buda bir dünya rekoru.
    Kendi eleştirimi de eklemeden geçemeyeceğim. Çölün ortasında düzlükler üzerinde yaşıyorsun ve inşaa ettiğin binanın çevresi neredeyse bomboş ama sen göğe doğru yükselmek istiyorsun! Yaşadığın yer Manhattan gibi bir adaya sıkışmış ekonomi merkezi de değil. Paranın çokluğu insana neler yaptırtıyor!

    noimage

    Güncelleme: Son durumuna ait resimleri zaman içinde buraya eklemeye devam edeceğim.
    07.04.2008 tarihi itibarı ile şu andaki yüksekliği 629 metre.

    noimage

    noimage

    noimage

    noimage

    noimage

    "Dubai Engineer" rumuzuyla yazan arkadaş 500 metreden sonra çelik konstrüksiyona dönüldüğünü bunun sebebini de beton ağırlığından kaynaklandığını belirtmişti. Aşağıdaki resim bunu kanıtlar nitelikte sadece çelik konstrüksiyon 500 metreden değil 600 metreden itibaren başlıyor.

    noimage

    noimage

    Ağustos 2008 Burj Dubai inşaatının son safhaları.
    Bir İngiliz ve bir Fransız Burj Dubai inşaatına, kendilerini de mühendis olarak tanıtıp giriyorlar ve dünyanın en yüksek binasından atlıyorlar! Yaklaşık 800 metre yükseklik ve merdivenlerden tepeye kadar çıkmak tam 1 saat 15 dakika sürüyor!

    Mayıs 2008'de tek motorlu bir uçaktan çekilmiş videosu tıklayınız ve izleyiniz:

    http://www.dailymotion.com/video/x6269q_burj_tech


    Ağustos 2008 Burj Dubai inşaatının son safhaları,tıklayınız ve izleyiniz:

    http://www.dailymotion.com/video/x7h0lc_burj-dubai_sport

    Kaynaklar :
    www.burjdubai.com
    www.flickr.com
#13.12.2008 21:58 0 0 0
  • Monticello Barajı / Amerika
    noimage

    Amerika'nın Kaliforniya eyaletinde bulunan, Kaliforniya'nın 2.büyük gölü olan Lake Berryessa'nın oluşmasına neden olan ve Putah Nehri üzerinde 1953-1957 yılları arasında inşaa edilen Monticello Barajı, 93 metre yüksekliği ve 312 metre genişliği ile ortalama boyutlarda sayılabilecek kemer tipi bir barajdır. İnşaatında 249.000 m³ beton kullanılmıştır. Su tutma kapasitesi 1,98 km³'dür. Bu barajı diğer barajlardan ayıran en önemli özelliği ise 22 metre çapındaki "taşma savağı"dır. Bu savak saniyede 1370 m³ suyu boşaltabilmektedir. Baraja gelen su miktarı arttığında, su seviyesi yükseleceğinden taşma savak devreye girer ve fazla suyu araziye by-pass eder, bir tür emniyet kanalıdır. Dip savak çapı ise 8 metredir ve aşağıdaki resimlerde de görüleceği gibi savak full kapasitede çalıştığı zaman dip savakta müthiş bir basınç ortaya çıkmaktadır. Savak kuru olduğunda ise (her ne kadar yasak olsa da) adrenalin bağımlıları için popüler bir kayma yeri olmaktadır. Tabi bunu yapabilmek için ya hayattan umudu kesmiş olmak yada beyin kıvrımlarından omuriliğe giden kısmında hasar olması gerekir !

    Taşma savak resimleri

    noimage

    noimage

    Dip Savak

    noimage

    noimage

    İllegal olarak savak içine giren insanlar

    noimage

    Barajın kuş bakışı görünümü

    noimage

    KAYNAKLAR :
    Monticello Dam
    Glory Hole
#13.12.2008 21:20 0 0 0
  • DUMLUPINAR DAVASI:
    noimage
    Kimin suçuydu?
    Dumlupınar faciası"ndan sonra kamu*oyu bir süre de "Dumlupınar davası" ile meşgul oldu. Denizaltıya çarpan İsveç ban*dıralı Naboland adlı şilebin kapta*nı 60 yaşındaki Oscar Lorentson hakkında tedbirsizlik ve dikkatsizlik yüzünden ölüme sebebiyet verme suçundan dava açıldı.

    28 Nisan`da Çanakkale`de başla*yan davada Lorentson, mahkeme*de denizaltıyı ışıklarının yanmaması nedeniyle fark edemediğini söyledi ve denizaltı komutanı Yüzbaşı Sabri Çelebioğlu`nu suçladı.

    Bunun üzerine mahkeme, olay yerinde tatbikat yapılması kararını aldı.

    İnönü denizaltısı ve Ereğli ge*misi tanık ifadelerine uygun olarak kazanın bir tatbikatını yaptılar.

    Bu tatbikattan sonra mahkeme Dumlupınar`ın komutanının da yargılanmasına karar verdi.

    Dava sonunda Yüzbaşı Çelebioğlu beraat etti.

    Lorentson ise 1 yıl hapse mah*kum oldu. Ancak çarpışmadan son*ra filikalarını indirip 5 kişiyi denizden kurtardığı ve hemen SOS verip ola*yı duyurduğu için cezasının yarısı in*dirildi ve 6 aylık cezasını çekti.

    Karar Yargıtay`dan dönünce yar*gılama yinelendi ve kazadan tam 2 yıl sonra nihai karar açıklandı:

    "Dumlupınar komutanına tedbirsizlik suçundan 2 yıl 6 ay hapis..."

    Yüzbaşı Çelebioğlu için de Akdeniz`deki manevralardan yor*gun dönmesi hafifletici neden sayıl*dı ve cezası 1 sene 8 aya indirildi.

    O da 20 aylık cezasını Hendek cezaevinde tamamladı.

    Geriye, o kazada şehit olan 81 denizci için yazılmış bir dörtlük kal*dı:

    "Kırmızıya gönüllü maviye aşıktılar"

    "Dalıp suyun dibine/Gökyüzüne çıktılar".

    ***
    Dumlupınar Şehitleri

    Denizaltı Dumlupınar kazası
    Yayıldı aleme duyuldu sesi
    Çanakkale şehitlerin türbesi
    Geldi denizaltı şurada kaldı

    Vay anam anam derdime yanam
    Çatal yürek gerek buna dayana derde dayana

    Memleket uğrunda can veren hasta
    Vatan sağol demiş en son nefeste
    Seksen bir kahraman aynı kafeste
    Bir yolu çıkmadık derede kaldı

    Vay anam anam derdime yanam
    Çatal yürek gerek buna dayana derde dayana

    Bütün gazeteler hep yazar oldu
    İsimler dillerde hep gezer oldu
    Her Türk`ün kalbinde bir mezar oldu
    Sanmayın şehitler orada kaldı

    Vay anam anam derdime yanam
    Çatal yürek gerek buna dayana derde dayana

    Bu vatan uğruna canını veren
    Karışmış sulara olmamış gören
    Aman deyip Allah`ına yalvaran
    İhtiyar babalar nerede kaldı

    Vay anam anam derdime yanam
    Çatal yürek gerek buna dayana derde dayana

    Vatan ağlar millet ağlar yıl ağlar
    Deniz ağlar yolcu ağlar yol ağlar
    Veysel ağlar sohbet ağlar dil ağlar
    Tarihte bir büyük yara da kaldı

    Vay anam anam derdime yanam
    Çatal yürek gerek buna dayana derde dayana

    Aşık VEYSEL/Şarkışla


    ÖYKÜSÜ

    Gelibolu'lu genç kız ise, seyrek dahi olsa görmekteydi sevdiği üsteğmeni... Görmek de denmezdi ya... Sadece, elindeki fener aracılığıyla, Dumlupınar denizaltısı ile boğaza girmekte olan nişanlısına onu sevdiğini göstermekteydi...

    İşte O Hüzünlü Öyküyü geliniz birlikte okuyalım...

    Ebediyete kadar sürecek bir aŞk hikayesi !..

    Heybeliada`daki Deniz Okulu`ndan mezun olan İsmail Türe, kendi gibi Gelibolulu olan bir genç kıza kaptırır gönlünü. İki sevgili parmaklarına nişan yüzüğü taksalar da, birbirlerini çok seyrek görmektedirler.

    İsmail Türe denizaltıda muhabere subayı olarak görevlidir çünkü. Üsteğmenin aklına harika bir fikir gelir; nişanlısına ışıklı mors alfabesini öğretecek, Çanakkale`den geçiş yapacakları geceyi planlı olduğu için önceden bildirecek ve böylelikle haberleşeceklerdir!..

    Boğazı yüzeyden geçmekte olan denizaltının kulesindeki denizciler sigara içmekte, sohbet etmektedirler. Aralarından birinin heyecanlı olduğu her halinden belli olmaktadır. Gelibolu kıyılarına geldiklerinde, karanlık içindeki evlerden birinden bir el fenerinin yanıp söndüğü görülür: "Seni seviyorum"... Arkadaşları gülümseyerek İsmail Türe`ye bakarlarken, genç aşık elindeki fenerle sevgilisine karşılık vermektedir...

    Bu olaydan sonra iki sevgilinin aşkı düşmez olur denizaltıcıların dillerinden. Herkes, haberleşmek için kurulan ışık yolunu konuşur. Arkadaşları "Evlen şu kızla da, buralardan her geçişimizde selamlaşmayı bırak artık" diye takılırlar İsmail Türe`ye.

    Denizaltının üstünün ve altının bir olduğu yağmurlu günlerde bile, Çanakkale Boğazı`ndan geçilirken, elindeki fenerle aşk nöbeti tutan yakışıklı denizci gözünü bir an olsun ayırmaz Gelibolu kıyılarından.

    Yine bir gün, yirmiyedi yaşındaki Üsteğmen, Çanakkale`den geçecekleri gün ve saati, denizaltının uğradığı bir limandan telefonla haber verir nişanlısına.

    Ege Denizi`nden Boğaz`a giriş yapacaklarını ve en öndeki denizaltının kulesinde olacağını bildirir. Genç kızın gözüne her zaman olduğu gibi, o gece de uyku girmez. Büyük bir sabırla pencerenin önünde oturmakta ve gözünü hiç kırpmadan denize bakmaktadır. Fenerine yeni pil almış olsa da, arada bir yanıp yanmadığını kontrol eder yine de...

    Birden, dev bir karartı belirir suyun üstünde. Güneyden gelen bir denizaltı, penceresinin görüş sahasına girmiştir ... Genç kız pencereyi açar ve gecenin karanlığına uzattığı elleriyle feneri yakıp söndürür.

    "Seni Seviyorum..."
    Kulede bulunan denizaltının komutanı Bahri Kunt işareti görünce gülümser:
    "Hay Allah, bu kız denizaltıları şaşırdı. Nişanlısının denizaltısı bizim önümüzdeydi..."

    Bir anlık tereddütten sonra Birinci İnönü denizaltısının komutanı Bahri Kunt, yanıt gönderilmezse genç kızın telaşlanacağını düşünerek,karşılık verilmesini emreder.

    Yanındakilerin "Ne diyelim komutanım?" diye sorması üzerine de şunları söyler: "ebediyete kadar..."

    O gece, Üsteğmen İsmail Türe`nin görev yaptığı Dumlupınar, Çanakkale Boğazı`na giriş yapan ilk denizaltı olmuştur. Ama, Gelibolu kıyılarına gelmeden, Nara Burnu açıklarında İsveç bandıralı "Naboland" adlı gemi tarafından çiğnenmekten kaçamamış ve yaralı bir balina gibi acı dolu sesler çıkararak, Çanakkale`nin karanlık sularında kaybolmuştur.

    Her şey bir kaç dakika içinde gerçekleştiğinden, arkadan gelmekte olan Birinci İnönü denizaltısı Dumlupınar`a çarpan geminin yanından habersizce geçerek, Gelibolu`ya ulaşan ilk denizaltı olur.

    Genç kız, nişanlısından haber almanın huzuru içinde başını yastığa koyduğunda, genç denizci çoktan dalmıştır "Ebediyete kadar" sürecek olan uykusuna!..

    Sunay Akın

    ****

    Dumlupınar Denizaltı gemisinde şehit olan iki sınıf akadaşım...

    Sağda Selami Özben ve Solda İbrahim Altıntop.

    Kader üçümüzü birden almak insafsızlığını yapmayarak üçlüden birini bu dünyada bırakmış ve şans bana vurmuş.Aynı gemide şehit olan iki sınıf arkadaşım daha var.

    Bahri Sertesen ve İhsan İçdemer...Allah onlara da gani, gani rahmet eylesin.Amin...

    1950 de Heybeliada Dz.altı kusundayız, kursu bitirmedik ama kolumuzda denizaltı şekli daha hoş duruyor ve hak etmeden takıyoruz,zaten koldaki farklı çekicilik bizi denizaltıcı yaptı.O zaman kanunumuz daha gedikli erbaştı. 1951 de çavuş olacağız ama yine palet takacağız ,paletden kurtulmak için başçavuş olmak gerekti.
    Neyse Astsubay kanunu yetişti de çavuş olunca paletden kurtulduk.

    Taze çavuş iken kıdemli başçavuşları (başgediklileri) ne kadar yaşlı görürdük, meğer onlar o zaman kırklı yaşlarda imiş ve bize nekadar yaşlı görünürlerdi ki o yaştakilere şimdi delikanlı gözüyle bakıyoruz.
    Sağlık ve esenlik dileklerimle...

    Vasfi AYAZ

    ****

    KURTULANLAR ANLATIYOR !..

    Dumlupınar denizaltımızın Naboland şilebiyle çarpışmasının ardından 81 denizci Çanakkale Boğazı`nın sularına gömüldü. Fakat kader 5 arkadaşlarını, belki de bu talihsiz kazaya tanıklık etmeleri için suyun yüzünde tuttu ve kaza esnasında güvertede bulunan 8 denizciden 5`i hayatta kalmayı başardı.
    Denizden çıkarılmalarının hemen ardından hastaneye kaldırılan denizciler, nasıl kurtulduklarını şöyle anlatmışlardı:

    Dumlupınar Komutanı Yüzbaşı Sabri Çelebioğlu:

    Kaza mahallinde seyrediyorduk. Hava çok sisli ve kapalı idi. Aniden şiddetli bir çarpışma oldu. Ben güvertede idim. Sadme ile birlikte kendimi denizde buldum. Önce bir şaşkınlık anı geçirdim ve sonra suyun içinde soyunmaya başladım. Denizde iki saate yakın çırpındım, bu esnada tahlisiye vasıtaları ile kurtuldum.

    Üsteğmen Hasan Yumuk:

    Sadme ile birlikte kendimi denizde buldum. Önce hafif bir baygınlık geçirdim ve sulara gömüldüm. Tekrar suyun yüzüne çıktığımda bizim geminin ters döndüğünü gördüm. Çok kesif bir sis vardı.Yüzmeye başladım.Gemi de süratle batıyordu.Ben de anafora kapılmıştım.Bir müddet geminin peşinden denizin dibine doğru sürüklendim.
    Bu çekişten kendimi bir türlü kurtaramıyordum. Nasıl oldu bilmiyorum; son bir gayretle suyun yüzeyine çıkabildim. Sularla iki saat kadar pençeleştim. Neticede İsveç gemisinin tahlisiyeleri ile kurtuldum...

    Üsteğmen Kemal Ünver:

    Köprü üstüne çıkmıştım. Bu esnada şiddetli bir sadme ile denize düştüm. Gittikçe sulara gömülüyordum.Cankurtaran yelek ve simidi olmadığı için iki saat kadar daima yüzmek mecburiyetinde kaldım.İsveç gemisi tahlisiyesi imdadıma yetişmeseydi kurtulmama asla imkan yoktu.

    Seyir Astsubayı Hüseyin İnkaya:

    Biraz hava almak için güverteye çıkmıştım. O sırada çok şiddetli bir sadme oldu ve kendimi denizin içinde buldum. İki saate yakın yüzdükten sonra, elime geçen bir cankurtaran simidine sarılarak kurtuldum.

    Astsubay Başçavuş Hüseyin Akış:

    Nöbeti devralmak üzere yukarı çıkmıştım. İnfilakı andıran bir grültü ve sadme arasında denize yuvarlandım. Bir hayli çabaladıktan sonra neredeyse kesilecektim. Tahlisiye yetişti ve kurtarıldım.

    DUMLUPINAR İSMİ:

    DUMLUPINAR-1 :
    Türk Deniz Kuvvetleri`ne katılan ilk `Dumlupınar` denizaltısı İtalyan yapımıydı. 1931`de envantere giren denizaltı, Haydarpaşa`da bir gaz tankerinin çarpması sonucu yandı. Kazada can kaybı olmadı. Denizaltı, 1949` da hizmet dışı kaldı.

    DUMLUPINAR-2 :
    1950`de bu kez ABD yapımı bir başka denizaltı daha alındı.
    Buna da `Dumlupınar` adı verildi. İkinci `Dumlupınar`, Türk denizcilik tarihinin en büyük facialarından birini yaşadı ve 1953 yılında Çanakkale Boğazı`nda İsveç bandıralı bir geminin çarpması sonucu battı. Kurtarma çalışmaları sonuç vermedi, 81 denizcimiz şehit oldu.

    DUMLUPINAR-3 :
    Bu olaydan 19 yıl sonra 1972`de ABD yapımı bir başka denizaltı daha alındı ve diğerleri anısına ona da `Dumlupınar` adı verildi. Ancak bu denizaltı da 1976`da yine Çanakkale Boğazı`nda bir Rus tankeriyle çarpıştı. Karaya oturtulan denizaltı,kazayı can kaybı olmadan atlattı.Bu üç talihsiz kazadan sonra "Dumlupınar" ismi uğursuz sayıldı ve hiçbir deniz taşıtına verilmedi...
    noimage
#13.12.2008 20:39 0 0 0
  • Dünyanın En Güzel 2 Vahası

    noimage

    Issızlığın ve uçsuz bucaksız kum düzlüğünün ortasında cennet sayılabilecek mekanlar. Aynı zamanda eski zamanda ticaretin gelişmesine büyük katkıları olmuştur ki Marco Polo, vahalar olmasaydı hiçbir zaman Çin'e kadar gidemeyecekti.
    1) Ubari Vahası - Targa Vadisi Güneybatı Libya
    Ürdün'deki Ölü Deniz gibi suyu tuzludur.

    noimage

    2) Huacachina Vahası - Peru
    Çölün ortasında, vaha kenarında devamlı yaşayan 100 kişinin bulunduğu küçük bir köyde bulunan "Amerika'nın tek büyük vahası". Ica şehrinin turistik sayfiye yeri olarak kullanılıyor.

    noimage

    noimage

    noimage
#13.12.2008 17:00 0 0 0
  • Salam ve Sosisten Uzak Durun !

    noimage

    Markette sosis paketine uzanmadan bir daha düşünün; çünkü uzmanlar artık salam ve sosisin kansere sebep olduğunu açıkça söylüyorlar. Kendinizi ve ailenizi bu hastalıktan korumak için bu ürünlerden ve içerdiği ölümcül iki maddeden uzak durun!

    Newstarget sitesi, Dünya Kanser Araştırma Fonu 2007 raporuna (World Cancer Research Fund, Food, Nutrition, Physical Activity and the Prevention of Cancer: a Global Perspective (2007)) dayandırdığı haberinde bütün insanların işlenmiş şarküteri ürünlerini satın almayı acilen durdurmaları ve bütün ömürleri boyunca bu tür yiyeceklerden kaçınmaları gerektiğini belirtti.

    Sodyum Nitrit

    Rapora göre bu ürünler insan tüketimi için son derece tehlikeli. Çünkü, şarküteri ürünlerinin içinde kullanılan "sodyum nitrit (sodium nitrite)" isimli kimyasal katkı maddesi kolorektal kanser, meme kanseri, prostat kanseri, lösemi, beyin tümörü, pankreas kanseri gibi kanser türlerinin riskini artırıyor.

    Peki, bu kadar zararlı bir katkı maddesini neden ısrarla kullanıyorlar? Ürünlerinin daha albenili, daha pembe, daha canlı görünmesi için. Sonuçta hayvanın neresinden yapıldığı belli olmayan bir karışımı, market raflarında aylarca yeni kesilmiş et gibi pembe tutacak bir katkı maddesi bu.

    MSG

    Gene şarküteri ürünlerinde bulunan başka bir katkı maddesi daha var: MSG ismiyle de bilinen "monosodyum glutamat (monosodium glutamate)". "Excitotoxin" olarak isimlendirilen MSG sinir sisteminde tahribata sebep oluyor, migren ağrısı, Alzheimers hastalığı, iştah kontrolünü kaybetme, obezite gibi son derece ciddi rahatsızlıklara sebep olabiliyor. Bunu neden kullanıyorlar dersiniz? Yediklerinizin tadını daha lezzetli göstermek için... MSG hiç lezzeti olmayan şeyleri dahi, lezzetliymiş gibi "hissetmemizi sağlayan" bir katkı maddesi. Bu nedenle, kuru tozlardan mamul ve aslında hiçbir lezzeti olmayan hazır çorbalarda, hazır bulyonlarda (et ve tavuk suyu küpleri- tozları), hazır soslarda endüstrinin vazgeçemediği bir madde.

    Bunlara ilaveten, etin (veya hayvanların artık neresi kullanılıyorsa o kısmının) kolay kolay bozulmaması ve tadının daha iyiymiş gibi görünmesini sağlayacak rafine tuz aşırı miktarda kullanılıyor.

    Kısaca tekrar edelim:

    Salam ve sosisin içinde kullanılan;

    Sodyum nitrit daha pembe görünmesini sağlıyor ama kansere sebep oluyor. MSG daha lezzetliymiş gibi gösteriyor ama sinir sistemimizi mahvediyor. Rafine tuz tadının daha iyiymiş gibi görünmesini sağlıyor ama tansiyonu yükseltiyor.

    Buraya kadar yazdıklarımızda salam ve sosis dedik durduk. Aslında, sodyum nitrit içeren herhangi bir gıdadan kaçınılmalı. Başka nelerde sodyum nitrit olabilir? Endüstri üretimi sucuklar, hamburgerler, pizzalarda kullanılan şarküteri ürünleri, hazır yemekler sodyum nitrit içerebilir.

    Piyasada hala 1 YTL ye satılan o cicili-bicili Salam-Sucuk ve Ekmek arasına ne dersiniz ?
    İşte hayatımız 1 YTL kadar ucuz değil mi !..
    Lütfen son kez düşünün ve sevdikleriniz ile bu mesajı paylaşınız derim !..
#13.12.2008 16:40 0 0 0