16. ve 17. yüzyıllarda, kralın bir mutlak hükümdar olana kadar iktidar tabanını yayma eğilimi vardı. Bu dönemde kral ve vatandaşlar arasında karşılıklı bir destek vardı. Ulusun kralının, vatandaşları ve serbest sermayeyi tahkim ettiği*ni söylemek muhtemelen serbest sermayenin vatandaşlar üzerinden ulusun kralını tahkim ettiğini söylemek kadar doğru olur. Bunun böyle olduğunu varsayarsak, 17. yy. mutlakıyetçiliği ve erken kapitalizm ile yeni ortaya çıkan öz*gür vatandaşlıkla birlikte feodal toplum paramparça olmuş olur. Lakin bu bir hayli uzun bir süreçti ve her yerde aynı oranda gerçekleşmedi. Feodal bir ekonomiden kapitalizme geçiş ani değil, tedriciydi. Burada birkaç noktayı vurgula*makla yetineceğiz.
Orta Çağ'da objektif bir doğal hukukun iyi ve doğrunun normunu belirlediği büyük ölçüde muhakkak kabul ediliyordu ve bu, kral ya da imparatorlar için de geçerliydi. İktidar gösterilerinin sınırları vardı. Ve toplum insan ihtiyaçlarını tatmin etmek için karşılıklı ödevleri olan büyük bir cemiyet olarak görülüyordu. Farklı mülklerin olduğu ve bazı insanların fakir bazılarınınsa zengin olduğu doğrudur. Fakat toplum genellikle karşılıklı sözleşmeye dayanan bir cemiyet olarak görülürdü ve egemen olan toplumdu, devletin başı değil, insanın ahlakî ve dini bir mahluk olduğu kabul ediliyordu. Nihai olarak devletin görevi ahlakiydi. Kilise ve devlet kendi alanlarıyla ilgili olacaklardı.
Kabaca Rönesans'ın sonunda merkezî devlet iktidarının güçlendiği dönemle eş zamanlı olarak insanoğlunun tıpkı şehir-devletten imparatorluğa geçişte olduğu gibi tekrar bireyselleştiğini söyleyebiliriz: Cemiyet değil lakin bireydi başlama noktası. Ve birey genellikle benlikçi olarak anlaşılıyordu. İç çatışmayı önlemek için sınırsız iktidarla güçlü bir hükümdara ihtiyaç vardı. Başka bir ifadeyle, yalıtılmış bireyler ve devletin mutlak gücü arasında bir ayrım yapıyoruz. Fakat Rönesans'ın sonunda induvidualizm (bireycilik) sıklıkla biyolojik ve materyalist bir biçimde temelleniyordu (Hobbes) ve devletin mutlak iktidarı, kozmopolit bir imparatorluğun değil, bir ulusa] devletin mutlak hükümdarının ellerinde bulunuyordu.
Machiavelli bir İtalyan'dı, ispanya, Fransa ve İngiltere'nin aksine İtalya birbiriyle sürekli çatışma halindeki pek çok küçük eyalete bölünmüştü. Milano, Venedik, Napoli, Floransa ve Venedik eyaleti birbirine ve yabancı devletlere karşı entrikalar çeviriyordu. Papa, bu oyunda bir İtalyan yerel kralı işlevini görüyordu. Ve toplumsal yaşamı birçok şekilde dizginlenemeyen egoizm (bencil*lik) belirliyordu. İstikrarlı bir devlet yaratmak Machiavelli'nin amacı oldu.
Machiavelli, Orta Çağ'dan erken modern zamanlara geçiş sırasında yaşadı. Onun bir vatandaş olma anlayışı Orta Çağ'daki belirli bakış açılarıyla yakından bağlantılıydı: Onur ve şan temeldi. Metodu, zamanın hümanist yaklaşımıyla uyum içindeydi: Halihazırdaki meseleleri izah etmek için tarihi örnekleri kullanmak. Bu sekülerleşmiş düşünme biçimi 17. ve 18. yüzyıllardaki entellektüel ya*şamın unsurlarıyla bir ilişkiyi gösteriyordu.
Machiavelli'nin siyaset teorisi bir hükümet mekaniği öğretişidir. Yüzeysel olarak, bu mutlak hükümdarlar için bir diplomatik "oyun teorisidir". Bu teori İtalya'daki küçük eyaletlerin arasındaki siyasî mücadeleye anında uygulanabilirdi; aynı zamanda, Machiavelli'nin siyaset teorisi, Rönesans'a has olan ve onu antik Yunan ve Orta Çağ siyaset teorilerinden ayıran özellikler de barındırır. Machiavelli'nin bir önkabulü insanın bencil oluşudur. İnsanın eşya ve iktidar hırsının sınırı yoktur. Kaynaklar kısıtlı olduğundan çatışma çıkmaktadır. Devlet diğerlerinin saldırısına karşı bireyin korunma ihtiyacı üzerine bina olmuştur. Kanun uygulanmazsa anarşi çıkar. Şu halde halkın güvenliğini sağlamak üzere güçlü bir hükümdara ihtiyaç vardır. Machiavelli bunu insanın özüne ilişkin felsefî bir analize girişmeden muhakkak kabul eder. Öyleyse bir hükümdar insa*noğlunu kötü kabul etmelidir. Bir hükümdar devleti ve böylece halkın yaşamı ve mülkünü korumak için sert ve iyiliğe inanmayan (kinik-köpeksi) biri olmalıdır.
İnsanların daima bencil olmasına rağmen yozlaşmanın çeşitli dereceleri vardır. Machiavelli iyi ve kötü devletler ile iyi ve kötü vatandaşlar konularıyla uğraşır. İyi bir toplum ve iyi vatandaşları mümkün kılan kusursuz koşullarla ilgilenmektedir. İyi devletler farklı bencil çıkarlar arasında bir denge tutturabilen ve bu yüzden istikrarlı olan devletlerdir. Kötü devletler, bencil çıkarların açık bir çatışma halinde olduğu devletlerdir. İyi vatandaş ise vatansever ve mücadeleci olandır. Farklı bir ifadeyle, iyi devlet istikrarlı devlettir. Siyasette son, antik Yunan ve Orta Çağ'da olduğu gibi iyi yaşam değil, iktidarı kazanıp, elinde ve böylece istikrarı sağlamaktır. Başka her şey, ahlak ve din de dahil olmak üzere, araçtır.
Machiavelli, iktidarı ele geçirmeye çalışanlar ile zaten elinde bulunduranlar arasında bir ayrım yapar. Hükümdar kitabı ile Söyleşiler kitabı arasındaki fark, bir dereceye kadar, istikrarlı bir devlet yaratmak ve iktidarı elde tutabilmek ayrımının bir ifadesidir. Machiavelli antik Roma Cumhuriyeti ve zamanının İsviç*re'sinin istikrarlı ve görece yozlaşmamış toplumların örnekleri olduğunu düşünüyordu. Burada halkın büyük ölçüde kendi kendini idare edebileceğini düşü*nüyordu. Bir zorbaya gerek yoktu. Fakat İtalya'da, zamanında, görev bir devlet yaratmaktı. Burada güçlü ve acımasız bir hükümdara ihtiyaç vardı. Machiavelli muhtemelen bir liderin yozlaşmış bir toplumda iktidarı nasıl ele geçirebileceğine ilişkin teorileriyle bilinir en çok. Machiavelli'nin iktidar problemlerine olan ilgisi öyleyse ne gayrı, ahlakî (immoral) ne de ahlak dışıdır (amoral); amaç karmaşıklığı önlemek olduğu müddetçe ahlakîdir. Amaç iyi devlettir ya da, daha açık biçimde, mümkün olan en iyi devlettir insanın doğası dahilinde (Machiavelli'ye göre).
Machiavelli böyle bir amacı güden siyasetçinin neredeyse devleti kuracağı*nı düşünür: Kanun yaparak ve uygulayarak hükümdar siyasî düzeni tesis eder. Yine Orta Çağ ve Yunan antikitesiyle tezadı görüyoruz. Machiavelli'ye göre var olan hukuk ve ahlak mutlak ve evrensel değildir, bir hükümdarca kurulmuştur. Bu ulusal devletin hükümdarı tarafından kuruluşun teorisidir. L'etat, c'est moi; "Devlet benim!" (Louis XIV).
Hukuk ve ahlak hükümdar tarafından kurulduğuna göre hükümdarın kendi*si bunların üzerindedir. Yargılanabileceği hiçbir yasal ya da ahlakî standart yoktur. Tebaası sadece mutlak itaat gösterebilir hükümdarlarına; zira doğrunun ve ahlakın tanımını yapan hükümdardır. Fakat eğer kullardan birisi iktida*rı ele geçirmeyi başarırsa, azledilen hükümdar da dahil olmak üzere herkes ona itaat etmelidir.
Machiavelli çifte standart uygulamakla suçlanmıştır: Hükümdar halka ahlak ve erdem aşılayacak, fakat kendisi sadece iktidarı elde etmekle meşgul olacak*tır. Öyleyse kamu ahlakı ve özel ahlak arasında bir ayrım vardır. Tebaa birine sahiptir hükümdar ise diğerine. Fakat, aslında, Machiavelli'nin varsayımlarına göre bir çifte standart yoktur. Sadece bir ahlak vardır, hükümdarın iradesi. Hükümdar istikrarlı bir devlet yaratmak, iktidarı elde etmek ve elde tutmak ister. Ve Machiavelli'nin düşüncesinde üstü örtük bir biçimde belirtilir ki bu vatandaşları karşılıklı saldırıdan korumanın yegane yoludur. İnsanoğlunun aslında bencil olduğu ve ahlakın hükümdarın iradesinden başka bir şey olmadığı kabul edildiğinde çifte standart suçlamaları ortadan kalkmış olur. Diğer taraftan, özel ahlak ve kamu ahlakı arasındaki ayrımın belirli bir siyasî realizmi gösterdiği söylenebilir: Siyasetin hakikatte nasıl işlediğini anlamak için siyasetin sıklıkla özel yaşamda kullanılanlardan farklı kategoriler kullandığından haberdar olmamız gerek. Özel yaşamda "cinayet" denilen şeye siyasette "düşmanı büyük kayba uğratmak" denilebiliyor. Siyasetin kendi kategorileri, ahlakı kendi "raison d'etaf sı (varlık sebebi) vardır. Başka bir ifadeyle, sıradan savaş durumunda ci*nayetten söz etmek elli birde şah mattan bahsetmek kadar uygunsuzdur; bu, iki farklı oyunu birbirine karıştırmak olur. Bu görüşü eleştirebiliriz, ancak Machi*avelli işlerin böyle yürüdüğünü gösterirken büyük ölçüde haklıdır.
Fetholunan bir halkın, hükümdarın toplumu yeniden düzenleme girişiminden önce, ahlakî tutumları ve kanaatleri vardır. Bu anlamıyla ahlakın hükümdar için normatif bir anlamı yoktur. Hükümdar, bununla birlikte, dikkate alması gereken faktörlerden biri olarak var olan ahlakı göz önünde bulundurmalıdır. Ayrıca hü*kümdarın halk üzerinde etkin olmasına çalıştığı ahlakın normatif bir anlamı yoktur onun için; bu da bir siyasî strateji aracıdır. Fakat hükümdarın kendi siyasî davranışının nihai bir ahlakî özü vardır: Toplumda istikrarı muhafaza etmek.
Şu halde Machiavelli'nin, hem bir halkın miras olarak edinmesi hem de hü*kümdarın halk için tesis etmesi suretiyle ortaya çıkan ahlakı, hükümdarın amacının istikrarlı bir devleti vücuda getirmek olduğu stratejik bir açıdan görüyor olması anlamında, siyasete nazaran ikincil bir konuma yerleştirdiğini söyleyebiliriz. Öyleyse vatandaşların ahlakı anlamında özel ahlak hükümdarın temel amacının devletin temel amacıyla eş olması anlamında kamu ahlakına göre ikincil değerdedir. Burada şunu vurgulamaya değer ki Machiavelli ve Orta Çağ teorisyenlerinin farklı ilgileri vardı. Orta Çağ'da siyaset teorisi öncelikli olarak kişinin nasıl gerçekleştirmesi gerektiğini her zaman açıklamaya çalışmaksızın ideal amaçlara yoğunlaşmıştı. Machiavelli, diğer taraftan, araçlarla ilgilidir. Burada ve şimdi siyasetin nasıl yürüdüğüyle ilgileniyordu. Machiavelli muhabirvari, görgül bir tanımlamayla zamanında siyasetin nasıl işlediğini aktarır. Kati surette, ahlak ve siyaset arasında- peşine düşmeye değer amaçlar ve kendi içlerinde ne iyi, ne de kötü olan fakat sadece fazla ya da eksik bu amaçların gerçekleşmesinde etkili olan siyasî araçlar arasında- bir ayrım yapar ve siyasî araçları iyi ya da arzu edilebilir olduklarına bakmaksızın siyasette kullanıldık*ları haliyle tanımlamaya çalışır.
Amaçlar ve araçlar arasındaki keskin ayrım, görece yeni olan bir şeydir. Ço*ğu Yunan filozofu ve Hıristiyan ilahiyatçısı hırsızlık ve cinayet gibi belirli eylemlerin (araç) arzu edilir sonuçlara vesile olup olmadıklarına bakılmaksızın hatalı olduklarını tartışmadan kabul ediyorlardı. Amaçlar ve araçlar arasındaki bu keskin ayrımdan hareketle Machiavelli amacın aracı meşrulaştırdığını iddia ede*bilir: Romulus'un biraderi Remus'u öldürmesi doğru ve iyiydi; çünkü bu, evren*sel bir iyiye vesile oldu.
Dinin, Machiavelli'nin düşüncesinde düşük bir konumu olduğu kesindir. Tüm çıkarlar ve amaçlar dünyevîdir. Dinin payına düşen tek rol, grupta bir bir*lik tesis etmektir. Öyleyse Machiavelli dindar olmanın insanların hayrına olduğunu düşünebilir. Ve hükümdar eğer bu sayede bir şeyi başaracaksa dindar ol*duğu izlenimi verebilir.
Machiavelli çoğunlukla saf bir siyaset oyunuyla ilgilenmektedir. İktidarı uy*gulamak için gerekli olan ekonomik koşulları sınırlı ölçüde anlamaktadır. Ayrıca, tarihsel olmayan bir antropoloji yapmıştır: İnsan doğası değişmez. Bundan dolayı zamanımızın siyasî durumuna hakim olmayı önceki çağları inceleyerek öğrenebiliriz (Bkz. Söyleşiler). Şu halde, büyük ölçüde amacın siyasetin özünü anlamak değil iktidarı elde etmeyi öğrenmek olduğu zamansız bir siyaset bilimine sahip olacağız. Yani, Machiavelli'nin metodu bizim terimlerimizle "tarihsel değildir". Fakat, O'nun zamanından bakıldığında, Machiavelli tarihsel düşünüyordu: Hümanistler gibi zamanını anlatmak üzere örneklere dayanan bir ta*rih, tekil hikayeler yazmıştır.
Aristo ahlak felsefesi ve siyaseti tek birim olarak görüyordu ki bu praksisti. Machiavelli ahlak felsefesi ile siyaseti birbirinden ayırdı. Siyasette amaç araçları meşru kılar. Araçlar ahlakî değerlendirmenin ötesinde yönlendirmeye açık ve ahlak dışıdır. Tecrübi olarak incelenebilirler. Nihai amaç huzur ve düzeni muhafaza etmektir. Aristo evrensel normlar ve anayasal bir hükümet şekli ön*görmüştü. Machiavelli hükümdarın iradesinin hukuk ve ahlakı tanımlamasına müsaade etti- fakat nihai amaç belirlidir: Siyasî istikrar. Siyasetin manipülasyon haline gelişiyle aynı zamanda diğerlerinin eylemleri üzerinde hükümdarlara otorite temin edebilecek bir sosyal bilim ihtiyacı ortaya çıktı. Machiavelli, hem tecrübi bir siyaset incelemesi hem de yönlendirmeye açık bir siyaseti savundu. Daha sonraları Machiavelli manipülasyon olarak siyaset ve pek çoğunun (Mussolini gibi) dizginlenemeyen iktidar gösterisini meşrulaştırma olarak yorumla*dığı siyasî ahlak dışılıktan ötürü kötü bir ün sahibi oldu.
Machiavelli siyasî iç görüyü geçmiş ve şimdideki belirli olaylarla başlayarak aramıştır. Bu belirli olayları inceleyerek, bir devleti yönetecek ya da iktidarı eline geçirmek isteyen kimselere yardımcı olacak pratik vukufiyeti kazanmış olduğunu düşünüyordu. Bu, "eğer sonuçta" tipi vukûfiyet olmalıdır: Eğer şöyle şöyle davranırsak sonuçta bu ya da şu meydana gelir. İnsan doğasının tarih boyunca değişmediğini varsayıyordu ya da daha farklı bir söylemle; tarih ve insanın, örnek olarak devletlerin yükselmesi, gelişmesi ve gerilemesi gibi dairesel değişimlere tabi olduğunu düşünüyordu. Böylece Machiavelli çeşitli yalıtılmış vakalardan yola çıkarak evrensel genelleştirmeler kurgulayabileceğimizi varsaydı. Eğer böylesi bir vukûfiyet hatasız olarak çıkmazsa ortaya bunun nedeni kaçınılmaz bir belirsizliğin, Fortuna, bizim olayları kontrol edebilme yetimizi sınırlamasıdır.
Bu yaklaşıma genel bir itiraz şöyledir: Eğer değişmez insani nitelikler sayılan şeyle başlarsak, radikal biçimde değişir olanı, toplumdaki yaratıcı unsuru kavramada büyük güçlükle karşılaşırız. Zamanının çeşitli olaylarını basit siyasî kavramlar ve dairesel bir tarih görüşüyle desteklenen egotizm gibi psikolojik kavramlar yoluyla açıklayan Machiavelli'nin daha derin sosyo-tarihi değişimleri kavramaya yeterli donanımı yoktu.
Buna göre önce "birey"; "aile"; "toplumsallaşma"; "bir kurum olarak siya-set" ve daha sonra bu siyasi kurumun toplum ile ilişkisini, topluluğun kendi için-de ve o topluluğun dışa dönük eylemlerin-de yarattığı etkiyi anlatmaya çalışacağım.
BİREY
Toplumu oluşturan ilk yapı taşla-rından biri olarak kabul edilebilir. Bireyi denizleri oluşturan su damlaları gibi düşü-nürsek; her birey toplumunun birer damla-sıdır ve bir araya gelmeleriyle o toplumu oluşturmaktadırlar. Bir başka deyişle, ken-dine özgülüğü yitirmeden bölünemeyen tek varlıktır ve toplumları oluşturan düşünsel, duygusal; iradeyle ilgili nitelikleri toplum içinde belirlenen insanların her biridir.
Toplumsal değişmelerden ve geliş-melerden genellikle kendi isteği dışında et-kilenen insan varlığının bu özelliği karşısında bir de "bireycilik" kavramı tü-remiştir. Bu da, bireyin kendi amaçlarını kendinde toplayan toplumsal bir birlik olarak değerlendirme eğilimidir. Bu eği-lim, bireysel olana toplumsal olan karşısın-da öncelik verir ve bireyseli tek belirleyici olarak görür. Ama olay hangi açıdan ele alınırsa alınsın insanın toplumsal bir varlık olması nedeniyle toplumla ilintilendirilir. Bireycilik, bireysel öğeyi, gerçekçiliğin en yetkin biçimi ve en yüksek insani değer olarak belirlese de toplumsal yaşamdan kaynağını aldığını inkar etmez. Sadece toplumsal yaşamın vazgeçilmez ölçütü niteliğini bireyin taşıdığına inanır.
Kişiyi, bir bütünde, kendi sınıfının, kendi toplumunun oluşturduğu ortamda ya-ni parçası olduğu bütünde eritmeye kalkan tutucu siyasal eğilimlerin çözülüşüyle orta-ya çıkan görüş, insanoğlunu en geniş öz-gürlüklere kavuşturma inancı olarak siya-sal yaşamda yerini aldı. 1789 Devrimi ve İnsan Hakları Bildirisi'nin temelindeki inanç da budur. İktisadi açıdan sermayeci-likte yer alan burjuva dünya görüşü, insa-nın hiçbir biçimde boyunduruk altına alın-mamasını tartışırken, konuya sınıfsal açı-dan yaklaşmayı da ihmal etmiyordu. Böy-lece özgürlükçülükle biraz daha kendine yer edinen bireycilik, kişinin özel yaşamı-nı, sıkı sıkıya korunması gereken bir değer olarak belirler. Birinin özgürlüğü bir baş-kasının özgürlüğünü engellediği zaman bu-nun özgürlükten çıkabileceği yargısı birçok düşünürün bu konu üzerinde yoğun-laşmasına sebep olmuştur. Başta Jean Jacques Rousseau olmak üzere birçok düşünür, birey özgürlüğünün ancak çok iyi belirlenmiş bir toplumsal düzen içinde ger-çekleşebileceğini savunmuştur. Bunun için de bireyler arasında gerek siyasal ilişkiler açısından gerekse toplumsal ilişkiler açı-sından olsun bir toplumsal sözleşmenin gerçekleştirilmesini söylemişlerdir.
AİLE KURUMU
En basit sözlük tanımıyla, evlilik ve kan bağına dayanan, karı, koca, çocuklar, kardeşler arasındaki ilişkilerin konu oldu-ğu; toplum içindeki en küçük birliktir. Toplumsal örgütlenmenin çekirdeği de sa-yılabilecek bu birlik toplumsallaşmanın da ilk durağıdır.
Enver Özkalp'in dediği gibi, aile bütün diğer kurumlar içinde en eski ve en temel kurumlardan birini oluşturur. Bütün toplumlarda hemen her birey bir aile grubunun içinde doğar ve orada yetişir. Aile, evlilik denen bir sözleşme ile oluşur. Aile ve evlilik biçimleri geçmişten günü-müze değin farklılaşarak karşımıza çıkar. Hemen her toplumda farklı bir biçimde görülen ailenin değişmez birtakım özel-likleri ve fonksiyonları vardır.
Ailenin önemli fonksiyonlarından biri çocuklarını yetiştirmek ve içinde yaşa-dıkları topluma uygun hale getirmektir. Anne ve babanın kız ve erkek çocukları topluma uyumlu hale getirmelerinde önem-li rolleri vardır. Anne ve babalar çocuk-larını gelecekteki rollerine hazırlayarak eğitirler. Çekirdek aile modern sanayi toplumunun özelliğidir. Bu toplumlarda çekirdek ailenin egemen oluşunun nedeni, mülkiyet, hukuk, bireysel mutluluk ve her-kesin kendi hayatını yaşamak istemesi gibi genel toplumsal idealler, coğrafi ve top-lumsal hareketlilik gibi alanlara yansıyan bireysel felsefenin gelişmesidir. Bireyin karşılaşabileceği beklenmedik sorunlarla ilgilenmek, devletin görevleri arasına gir-miş, birey ailesine eskisi kadar bağımlı ve muhtaç olmaktan çıkmıştır.
TOPLUMSALLAŞMA
Toplumsallaşma, insanın insanlık rolüne uygun davranışları öğrenmesi süre-cidir. Bu süreç çocuğun doğumuyla baş-layarak onun dili, yaşadığı kültürü öğren-mesini ve bunları geleceğine aktarmasını içerir. Bu şekilde insan yaşadığı toplum içersinde bir kişilik kazanır. Bu açıdan toplumsallaşmanın belirli bir kişilik kazan-ma süreci olduğunu da söyleyebiliriz.
Bu süreç insanın belli bir toplumda yaşamasını olanaklı kılan davranışları edinmesini sağlar. Toplum açısından bakıl-dığındaysa bu, topluma yeni katılan bireylerin ileriki zamanlarda etkisinde ka-lacakları ve hatta etkileyebilecekleri yerleşmiş kültürü ve oluşmuş yaşam biçim-ini benimsemelerini ve uymalarını kolay-laştırır.
Toplumun sahibi olduğu sosyal, siyasal kültürün, deneyimlerin ve değer-lerin aktarılmasında karşımıza çeşitli ku-rumlar çıkmaktadır. Bunlar: "Aile Kuru-mu, Arkadaş Grupları, Öğretmenler ve Eğitim Kurumları, Kitle İletişim Araç-ları"dır.
BİR KURUM OLARAK SİYASET
Konuya Ali Öztekin hocamızın sap-tamasıyla devam etmek yerinde olacaktır. İnsanlar, yaradılışları, sosyo-ekonomik du-rumları gibi nedenlerle değişik düşüncelere ve farklı çıkarlara sahiptirler. İşte insan-ların ve insanların oluşturdukları örgütlerin ve toplumların aralarındaki bu ve buna benzer farklılıklardan doğan çıkar çatış-maları politikanın (siyasetin) temelini oluş-turur. Bu anlamdaki çıkar çatışmalarının konusu, toplumun yarattığı maddi ve ma-nevi değerlerin paylaşılması olup amacı ise siyasi iktidarın ele geçirilmesidir. Bir baş-ka görüşe göre politika; toplumda birliği sağlamak, özel çıkarlardan çok genel çıkarları ve tüm toplumun iyiliğini gerçek-leştirmek çabası ve uğraşısıdır. Her iki gö-rüşün birleştirilmesiyle politika ya da siya-set; hem bir çeşit çıkar çatışması, hem ik-tidar olma (siyasi iktidarı ele geçirme) kavgası, hem de bir ölçüde uzlaşma ve toplumun genel çıkarlarının gözetilmesi çabasıdır. Davit Easton'a göre politika; toplumun yarattığı maddi ve manevi de-ğerlerin bir otoriteye dayalı olarak dağıtıl-ması sürecidir.
Siyasal değişmelerin ve gelişmele-rin hızı her zaman aynı düzeyde ve hızda olmamaktadır. Şenel'in bu yöndeki açık-laması da şöyle: "yalnız yeni çağda değil, tüm insanlık tarihinde genel düşünce bi-çimlerinin ne zaman değiştiklerini araştı-rınca gördük ki, her düşünsel, kültürel de-ğişikliğin temelinde bir ekonomik, toplum-sal değişiklik yatmaktadır. Ve gene gördük ki, her bir ekonomik ve toplumsal düzenin kendine özgü bir kültürü, kendine özgü bir düşünüşü vardır. Bu yoldaki gözlemlerimiz giderek, her 'geçim biçiminin' (ki bu üre-tim ekonomisinden sonra 'üretim biçimi-nin' demektir) kendine özgü bir 'toplumsal düzeni', sınıf düzeni ve ekonomik toplum-sal düzene uygun bir 'düşünce biçimi' ya-rattığını ortaya koymuştu. İnsanlık tarihi-nin en genel ve en kaba çizgilerine, en bü-yük ve en genel gelişme aşamalarına baktı-ğımız zaman, üç temel gelişim biçimi ve bu üç geçim biçiminin belirlediği üç temel düşünüş biçimi ile karşılaşırız:
• Toplayıcılık ve avcılık ekono-misi ve bu dönemin sihirsel dü-şünüşü,
• Tarımsal üretim ekonomisi ve bu dönemin dinsel düşünüşü,
• Sanayi üretimi ekonomisi ve bu dönemin bilimsel düşünüşü.
İşte yeniçağ siyasal düşünüşü, sana-yi çağı insanının bilimsel düşünce biçimi-nin bir ürünü olarak, siyasal olayları ne-den-sonuç ilişkilerini araştırarak açıkla-mak, siyasal görüşleri bunlara dayanarak ve rasyonel kalıplar içinde sunmak çaba-sında olan bir düşünüştür.
Sarıbay için de durum farklı noktada cereyan etmektedir. Siyaset birçok boyutuyla akademisyenlerin merakını çe-kegelmiş; bazen birbirine zıt, bazen bir-birini tamamlayıcı yaklaşımlarla çözümle-meye tabi tutulmuştur. Bu yaklaşımların en çok rağbet görenlerinin başında sosyolojik olanı gelmiştir. Sosyolojik yaklaşım, belirli bir süre sosyologların siyasete duydukları akademik ilginin ifadesi olmuştur. Bir baş-ka anlatımla, siyaset olgusunun kendisine sosyolog denen biri tarafından çözüm-lemesinin yapılması, yaklaşımın kendi başına sosyolojik sayılması için yeterli sayılmıştır.
Diğer toplumsal kurumlar gibi dev-let, hükümet ve siyasal partiler de günlük yaşantımızın ayrılmaz bir parçasını oluştu-rurlar. Örneğin hükümetler, çocuklarımıza nelerin öğretileceğine, kaç yaşında ehliyet alınacağına, gençlerimizin kaç yaşında içki içilen yerlere girebileceklerine karar vere-bilen örgütlerdir. Siyasal kurumların yapı-ları toplumdan topluma farklılık gösterir. Ancak siyasal ve sosyal bilimciler siyasal kurumların doğası, işleyişi ve siyasal gücü kullanışları açısından birçok benzerlikler tespit etmişlerdir.
SİYASETİN UNSURLARINDAN: GÜÇ, OTORİTE VE KURALLARI KOYANLAR
Güç, Max Weber'e göre bir kişi ve-ya kurumun dirence rağmen, istediklerini yaptırabilmesidir. Başka söyleyişle güç, in-sanlara istemedikleri halde bazı şeyleri yaptırabilme yeteneğidir. Ancak bahse ko-nu güç, elbette fiziksel anlamdaki bireyin kuvveti ile alakalı değildir. Güç, burada si-yasal güç anlamındadır. Bugünse bu gücü kullanabilen tek kurum devlettir.
Otorite ise güçten daha farklı bir bi-çimde karşımıza çıkar. Bu da devlete kas-tedilen gücü kullanabilmesini sağlamasıdır. Denilebilir ki, gücü meşru kılan, onu bir nevi yasallaştıran, otoritedir. Özkalp, aynı kitabında şöyle devam etmiştir: Weber, po-litik gücün katı bir kuvvet, zor kaynağı ola-rak kullanılmasının hükümet etmede, yö-netmede yetersiz olduğunu söyler. 'İnsan-lar,bu zora bir müddet uyarlar; ancak aşırı kullanım zamanla etkisini kaybeder, insan-ları bıktırır' der. İnsanlar kabul ettikleri be-nimsedikleri hükümetlerin otoritelerine uyarlar. Otorite böylece, Weber'e göre, 'bir inançlar sistemi'dir. Bu sistemler ile gücün toplumda kullanımı meşrulaşır. Hal-kın desteklemediği, meşru saymadığı bir güç ise kısa zamanda zayıflar etkisini kay-beder.
İtalyan kuramcı, Machiavelli, ilginç bir soru ortaya atmıştır. Hükümetlerde ku-ralları koyan kimdir? Prens adlı kitabında, Machievelli, politik bir büroya sahip olma-nın gücü elinde bulundurmak anlamına gelmediğini savunur. Machievelli, bu görü-şünde karar vericilerin hükümet olmadığını savunmakta ve kararların hükümet dışında bazı kişi veya gruplar tarafından alındığını söylemektedir. Seneler boyunca bir çok toplumlar hükümetlerin, halk tarafından ve halk için kurulduğuna inanmışlardır. Oysa ki bu durum -birçok bilim insanına göre de- böyle değil, bir kısım kitlenin veya grubun elindedir şeklinde yorumlanabilir. Bu da 'kuralları koyanlar' başlığını yarat-maktadır.
TOPLUMSAL BİR İHTİYACA YANIT: SİYASET
İnsan gerçekte, bireysel bir varlık-tır. Ancak zaman ilerledikçe toplumsal bir varlık halini almıştır denilebilir. Bu konu tartışmaya açık olsa da bugün birçok düşü-nür bunu bu şekilde kabul etmiştir. Elbette insanın toplumsallığı yine bireyselliğinin ürünü olmasına karşın bildik grup yaşan-tıları ve davranışları sonucunda sosyal bir nitelik kazanmaya yüz tutmuştur. Tabi ki, bu sosyalleşme süreci öyle bir iki değil yüzyıllar hatta binyıllar almıştır. İnsan var-lığı toplumsallaştıkça da çözüm bekleyen sorular ve sorunlar ortaya çıkmaya başla-mıştır. Çünkü artık toplumsallaşma döngü-süne giren insanoğlu her gün yeni bir şeyin keşfine kendini tanık etmiş ve hatta buna kendini keşfetmeye çalışmakla başlamıştır. Tüm yaşanan olaylar, tüm kazanılan dene-yimler ve alışkanlıklar ile tutumlar bir son-raki kuşağın feneri olmuş ve tabi bazen de karanlığı. Ama her ne şekilde olursa olsun deneyimin iyisi de kötüsü de insanoğlunun yaşamında etkili olmuştur. İnsanlar, insan olduklarının -yani diğer hayvanlardan farklı olarak alet kullanabilmeyi ve zeka-larını hızlı geliştirebildiklerinin- ya da nasıl denilebilir; 'düşünen bir varlık' oldukları-nın farkına -kesin olarak- ne zaman var-dılar bilinmese de grup halinde hareket etmelerinden bu yana toplumsallaşmaya başladıkları söylenebilir. Elbette bu, günü-müzde ve gelecekte grup halinde ava çıkan hayvanları bahse konu almamaktadır. Bu-radaki gerçek kasıt, insanın içgüdüsel dav-ranışlarının dışına çıkıp kendine ve çevre-sine bir şeyler katmaya başlamasıdır.
İnsanoğlunun temel ve içgüdüsel davranışlarının başında 'barınma, karnını doyurma ve üreme' geldiğini bugün hepi-miz bilmekteyiz. İşte, sosyal hayatın baş-langıcını bunların tatminiyle birlikte başla-dığını sonrasındaysa ivme kazandığını söy-leyebiliriz.
Şenel, zamanımızdan 12 milyon yıl kadar önce, olasılıkla ormanları kurutan sı-cak bir dönemde, bu canlı yüksek primat-lar ailesinin üyesi bir 'hominid' (insansı canlı türü) olarak ormandan savanaya indi-ğinde, sopa sallama, taş atma düzeyinde 'araç kullanma' yeteneğine sahip bulunu-yordu. Ramapithecus (Rama Maymunu) adı verilen bu canlı, Afrika'daki beşiğin-den dünyaya yayılırken, farklı çevresel ko-şulların etkisiyle üç türde farklılaşmış, bu üç türden ikisi yok olup üçüncüsü 'homo habilis' (eli işe yatkın insan) bir milyon yıl önce (bazı bilginlerce iki, hatta üç milyon yıl önce) 'homo erectus'a (dikilen insana), yarım milyon yıl önce 'homo sapiens'e (akıllı insana), 50 bin yıl önce de atamız olan 'homo sapiens sapiens' türüne (bugünkü insan türüne) doğru evrim geçirdi diye yazmıştır.
Bu evrimin ardından grubun kendi içindeki ve diğer gruplarla etkileşimi sıra-sıyla,
- Toplayıcılık, sürü yaşamı ve av-cılığın başlamasıyla birinci top-lumsal işbölümünü,
- Klan toplumuna geçişi ve topra-ğı işlemeyi,
- Dolayısıyla üretimin başlama-sını ve hayvanların evcilleşti-rilmesiyle ikinci toplumsal iş-bölümünü,
- Artı üretime geçişle de uygar topluma ilk adımı atmalarını sağlamıştır.
UYGAR TOPLUM
Şenel, ilkel topluluklar, kadın-erkek işbölümü dışında tüm üyeleri aynı işi ya-pan, dolayısıyla toplumsal farklılaşmaya uğramamış, sınıflara bölünmemiş, bu nedenle eşitlikçi bir toplumsal yapıya, si-hirsel düşünüş biçimine sahip olan birlikler idi. Uygar toplumlar ise, kadın-erkek işbö-lümü yanı sıra öteki işbölümlerinin görül-düğü, üyeleri aileleri farklı işleri yapan, farklı mesleklerde uzmanlaşmış olan, dola-yısıyla toplumsal farklılaşmaya uğramış, sınıflara bölünmüş eşitsizlikçi bir toplum-sal, bunun yanı sıra bir siyasal yapıya ve ilkin dinsel sonra bilimsel düşünüşlere ve bunlara dayanan ideolojilere sahip olan insan birlikleridir. İlkel topluluktan uygar topluma geçiş, tarım dışı alanlarda uzman-laşacak kimselerin beslenebilmesi için ge-rekli 'toplumsal artı'nın üretilmesiyle ger-çekleşebilmiştir.
Tarihte ilk uygar toplumlar, her biri bağımsız birer siyasi örgütlenmeye sahip olan 'kent devletleri' şeklinde ortaya çık-mıştır. Mezopotamya'daki bu kent dev-letlerin kendi aralarındaki siyasal çekiş-meler toplumsal iç dinamiklerden kaynak-landığı gibi uygarlığın yayılmasına da kat-kı sağlıyordu.
DEVLETİN ORTAYA ÇIKIŞI
Avcılık ve toplayıcılık dönemlerini aşıp yerleşik hayata geçen ilk insanların, toprağı işlemesi ve artı ürün elde etmesiyle birbirleriyle ilişkilerinin geliştiğini ve işbölümlerinin doğduğunu belirtmiştik. Öztekin, zamanla aralarındaki işbölümü ve birlikte yaşama zorunluluğu artan insanlar, aralarındaki işbölümünü ve dayanışmayı daha da artırarak küçük örgütlü, kendi içinde yöneten-yönetilen ilişkilerinin de bulunduğu toplumun ilk örneklerini oluş-turmuşlardır. Günümüz anlamındaki devlet örgütlenmesinden çok farklı ve çok daha ilkel olan bu örgütlü toplum örneklerinin yaşandığı dönemler, cilalı ve yontma taş devri denilen dönemlerdir. Klan yaşantısı olarak da değerlendirilebilen ve kabile yaşantısında bile, bir yönetici (kabile reisi), savaşçılar, koruyucular, sanatçılar, yaşlılar gibi sınıfların bulunduğunu ve kabile re-isinin toplum üyeleri üzerinde büyük bir otoritesinin olduğunu biliyoruz. Bu ilkel topluluklar, zamanla daha da gelişerek gü-nümüzde devlet dediğimiz örgütlü ve iş-bölümlü toplumlar halinde yaşamak iste-melerinin temel nedeni olarak korunma iç-güdüsünden kaynaklanan güvenlik soru-nudur diyebiliriz.
İnsanların bireysel varlıklar oldu-ğundan ve topluluk yaşamının bireysel var-lıkların düşünüşünden ortaya çıktığını be-lirtmiştik. Özellikle ilk zamanlar insan ya-şantısını sınırlayan hiçbir toplumsal kural yoktu. Ancak zaman ilerledikçe kendi gü-venliklerini sağlamak ve korumak ama-cıyla kendi özgürlüklerinden fedakarlık e-derek birlikte yaşamanın ancak toplumsal bir örgütlenmeyle ve kurallarla olabileceği kanısında birleşmişlerdir.
İnsanı öteki canlılardan ayıran en büyük özelliği, düşünerek hareket edebil-mesidir. Bu nedenle de insan öteki tehli-kelerden az da olsa korunabildiği halde, in-sanın yaratacağı tehlikeden çok daha zor korunmaktır. Çünkü, bir insanın bir başka insan hakkında ne düşündüğünü, neler planladığını eyleme geçmeyince bilemeyiz. İşte ilk insanlar çevrelerinde oluşan tüm bu tehlikelere karşı korunmak ve yaşantılarını güvenceye alabilmek için, özgürlüklerini bir yana bırakarak, birlikte ve toplum ha-linde yaşamaya karar vermiş ve kendi ya-şantısını birtakım toplumsal kurallarla sınırlandırmıştır.
ÇAĞDAŞ DEVLET
Özkalp'e göre devlet siyasal bir ör-gütlenmedir. Fakat bu örgütlenme toplumla o kadar sıkı bir biçimde bağlanmıştır ki, toplum yapısı anlaşılmadan devletin gerçek yapısının anlaşılmasına imkan olmaz. Çün-kü devlet, topluma adeta yapışmış bir du-rumdadır. Çağdaş insan toplumlarında en büyük örgütlenme olan devlet, insanların bütün ilişkilerini düzenleyen bir kurumdur. İnsanların doğumlarından, ölümlerine gö-mülmelerine kadar her şeyle devlet meka-nizması ilgilenir. Devlet bu faaliyetlerini hükümet ve idare aracılığıyla yerine getirir. Çağdaş yaşamda devlet karmaşık bir örgüt-lenme olarak karşımıza çıkar. Günümüz toplumlarında devlet her şeyden önce dü-zen ve asayişi koruyabilecek yetenekteki tek kuruluştur. Sanayi toplumlarında, ge-lenek görenek gibi toplumsal kontrol me-kanizmaları toplumu tek başına idare ede-bilecek bir güce sahip değildirler. Bu ne-denle, bu karmaşıklığı giderecek, otorite ve düzeni sağlayacak tek örgüt devlettir.
İnsanlar, korunma içgüdüleri gereği olarak toplu halde yaşamaya karar vermiş-ler, birlikte yaşamaya başlayınca da bir-birleriyle mücadeleye başlamışlardır. Bir-likte yaşam da siyasal bir kurum niteliği taşıyan devleti ortaya çıkarmıştır. Devleti ortaya çıkaran insan unsuru olduğundan devletin de insanlar için çeşitli görevleri oluşmuştur.
"Devletin de en temel ve en önce-likli görevi, insanların yaşamlarını güvence altına almak olmalıdır. Çünkü insan, bu nedenle örgütlü toplum ve devleti oluş-turmuştur. Devlet, bireylerin oluşturduğu örgütlü büyük bir insan topluluğu olduğuna göre devletin varlığı ve devamı onu oluş-turan bireylerin varlığı ile doğrudan ilgi-lidir. Vatandaşların zenginliği devletin zen-ginliği, vatandaşların fakirliği devletin fa-kirliği demektir. Devletin temel ve önce-likli görevi vatandaşlarının yaşama güven-cesini sağlamaktır derken, vatandaşların sadece güvenlik sorunlarının çözülmüş ol-ması anlaşılmamalıdır. İnsanların yaşama güvencesi içine, onun sağlıklı olarak yaşa-ması, tehlikelere karşı korunması (sosyal güvenliği), çalışması ve bundan insanca yaşayabileceği para kazanabilmesi gibi çok yönlü konular girmektedir. "
BASKI VE ÇIKAR GRUPLARI
Her insan grubunda bireyler belirli çıkarlarını korunak amacıyla hareket eder-ler; bir araya gelirler, belirli düşünce sis-temleri oluştururlar. Belirli çıkarlar etra-fında birleşen insanlar toplumun siyasal kurumlarını ve hükümeti etkilemek için örgütlenerek bir baskı grubunu meydana getirirler. Bu gruplar için çıkar, ilgi, güç, siyasal gruplar terimleri de kullanılmak-tadır. Bu gruplar toplum içinde yer alan çok çeşitli çıkar kesimlerini temsil ederler. Kısaca, baskı grupları toplumun belirli ke-simlerinde değişmeler yapmak ve bir amacı savunmak hevesiyle bir araya gelen kişilerden oluşur.
Baskı grupları çeşitli biçimlerde ik-tidarı etkilemek amacındadırlar. Demok-ratik düzen, baskı gruplarını zorunlu, işe yarar örgütlenmeler olarak kabul etmek-tedir. Bu nedenle de bazen bu grupların ör-gütlenmelerini onlara mali güç tanımak suretiyle kolaylaştırmaktadır: Barolar, Mü-hendis Odaları vb. gibi.
TÜRKİYE'DE TOPLUM-SİYASET ETKİLEŞİMİNE GENEL BİR BAKIŞ
Bildiğimiz gibi toplumsal değerler, normlar ve bunlara bağlı olarak kültür de toplumdan topluma, zamandan zamana ve farklı oranlarda değişiklikler göstermek-tedir. Buradan da sosyal ve siyasal kültü-rün çeşitli etkenlere bağlı olarak değişiklik gösterebileceği anlaşılmaktadır.
"Günümüzde dünyanın pek çok ülkesinde birden görülen sosyal değişme o-layı modernleşme olarak tanımlanmakta-dır. Modernleşme, hem sosyal yapıda ku-rumsal değişmeleri hem de bireysel düzey-de tutum ve davranış değişmelerini içeren karmaşık bir görünümdedir.
Toplumun siyasete katılmasını etki-leyen iki faktör vardır: toplumsal ve kişisel faktörler. Toplumsal faktörlerin içine 'top-lum yapısı', 'toplumsal sınıf', 'aile' ve 'statü' girmektedir. Geleneksel tarım top-lumlarının sanayileşmiş modern toplum-lardan daha az siyasetle ilgilendiklerini söyleyebiliriz. Bunun nedenini de modern toplumlarda sanayileşme ile birlikte kent-leşmenin ortaya çıkması ve kentsel sorun-ların daha da yoğun olmasına bağlayabi-liriz.
Diğer yandan, toplumda etnik kök-lerin çeşitlenmiş olduğu durumlarda ise çe-şitlilik ne kadar çoksa çatışmalar o kadar yoğun olacak ve bireyler siyasete katılım göstereceklerdir. Aile açısından da, örne-ğin ataerkil bir yapıya sahip olan ailelerde siyasal katılım daha azdır. Ayrıca birey-lerin eğitim seviyeleri yükseldikçe, top-lumdaki statüleri arttıkça siyasete ilgileri ve katılımları da artar.
Siyasal katılmanın bir başka boyu-tu, insanların bireysel ve örgütsel olarak her türlü siyasal eylemlere katılmasıdır. Si-yasete katılmanın bu boyutu, siyasal örgüt-lere üye olmakla çok yakından ilgilidir. Her ne kadar siyasal örgütlere üye olmayan insanlar da siyasal eylemlere katılabilir-lerse de, siyasal eylemlerin etkili olabil-mesi başarılı olup amacına ulaşabilmesi için örgüt üyelerinin katılımı desteği ile kitlesel boyutlarda olması gerekir.
İnsanların siyasal eylemlere katıla-rak ve dolayısıyla siyasete katılmaları ile örgütsel, toplumsal sorunlar ve olaylar kar-şısında varlıklarını kabul ettirerek, kamu-oyu oluşturup siyasal sisteme baskı yapıyor olmaları onların sorunlarını daha kolay ve etkili olarak çözmelerine yardımcı olacak-tır.
Günümüzde sosyal politika salt bel-li bir sınıfın korunması şeklinde anlaşıl-mıyor ve 'toplum politikası' olarak geniş bir anlam ve içerik taşıyor. Anamalcı toplumlarda piyasa mekanizması ve fiyat-lar sisteminin işleyişinin ortaya çıkardığı sosyal eşitsizlikler, sosyal refah yitirimleri ve bunların tüm toplum grupları üzerindeki yansımaları toplum politikasının konularını oluşturuyor. Kısacası, sosyal gelişmeyi ve toplum refahını ilgilendiren her konu ya da sorun toplum politikasının ya da geniş kapsamlı sosyal politikanın uğraşı alanına giriyor.
Özellikle, Türkiye'de 1980'li yıllar, ekonomide bir yol ayrımına girildiği, önemli bir dönüşümün yaşandığı yıllardır. Bu yıllarda, 1970'li yılların sonlarında tı-kanan anamal birikim modelinin bir yeni-siyle değiştirilmesi olgusu gündeme gel-miştir. 24 Ocak Ekonomik Modeliyle bir-likte, askeri bir yönetimin eşliğinde ana-malı, emek karşısında güçlendirmeye yö-nelen bir yeniden yapılanma modeli yaşan-mıştır. Dönemin başbakanı, 'ben zenginleri severim' diyerek ve sosyal devletin moda-sının geçtiğini kamuoyu önünde ilan ede-rek, Türkiye'nin iktisat tarihine geçecek bu sözleriyle, izleyeceği sosyal politikaların sinyallerini vermiştir. Sosyal devlet anla-yışından hızla uzaklaşılması sonucunda 'sosyal politikasızlık' toplum politikasının temelini oluşturmuştur. Bu dönüşümle bir-likte, Türkiye'de bölüşüm dengeleri, Cum-huriyet tarihinde görülmemiş ölçülerde bo-zulmuştur. Ücretlilerin milli gelir pasta-sından aldıkları pay yarı yarıya düşerken faiz, kar ve rantlardan oluşan anti-sosyal gelirlerin payı ikiye katlanmıştır. İşçi, me-mur ve köylülerin bu kadar kısa bir süre içinde ve bu ölçülerde hızlı bir gelir yiti-rimine uğramalarına Cumhuriyetin hiçbir döneminde rastlanmamıştır. Gelir dağılımı dengesinin en bozuk olduğu ülkelerin, si-yasal rejimlerinin de demokrasiden uzak olduğu bilimsel bir gerçektir.
1970'li yıllardan bu yana, kendi bu-nalımını geri kalmış ülkelere aktararak ra-hatlayan uluslararası anamalın egemen-liğinde, yoksul ülkelerin ileri anamalcı ül-kelere olan borçları 1970'li yıllara göre, 15 kat artmış; Türkiye'nin ise 1979'da 13.6 milyon dolar olan dış borcu, 1995'te Hazine Müsteşarlığı'nın açıklamasına göre 71.6 milyar dolara yükselmiştir.
Günümüz koşullarında, üretim ve emek sürecinde gerçekleşen dönüşüme bağlı olarak gelişen emek ile anamal ara-sındaki bağımlılık ve çatışma ilişkisinin iki yanlı biçimlerinde ve içeriğinde önemli değişiklikler ortaya çıkmaktadır. Bu bağ-lamda yeni bir çalışma ekininden yeni bir sendikal bakış açısından, yeni örgütlenme araçlarından, yeni bir işbirliği anlayışın-dan, hatta yeni kimliklerden, yeni davranış biçimlerinden söz edilir.
Emek sürecinin siyasal sonuçları ile üretimin siyasal aygıtı ayrı olgular olsa da birbirinden bağımsız değildir. Üretim ve e-mek sürecindeki dönüşüm sınıf savaşımı süreçlerini içeren pek çok toplumsal ku-rumu ve düzeneği kendisine koşut olarak yeniden biçimlendirir.
Sonuç olarak, siyasal toplumsal-laşma, bir toplumda siyasal kültürün geliş-mesi sonucu, toplumu oluşturan bireylerin içinde bulundukları toplumsal ve siyasal çevre ile yaşadıkları sürece doğrudan ve dolaylı olarak etkileşimleri sonucu edin-dikleri siyasal kültürleri oranında ulusal ve öteki siyasal sistemlerle ilgili görüş, düşün-ce, tutum ve davranışların tümüdür. Siyasal kültürün gelişmesiyle toplum, siyasal olay-lara daha duyarlı olacak, siyasal olaylara daha çok ilgi duyacak, ülkeyi yönetenleri daha yakından izleyecek, kendisinin ve toplumun sorunlarına daha çok sahip çıkacak, yöneticilerin yanlış hareketlerine karşı kitlesel olarak tavır alacak, karşı çıkacak ve onları toplumun istekleri doğ-rultusunda yönlendirmeyi başarabilecek-lerdir.
Günümüz Türkiye'sinde emekçi-lerin gerek bireysel yaratıcılıkları, gerek sınıfsal güçleri büyük ölçüde sınıfsal kapa-sitelerinin daraltılması yönünde kullanıl-maktadır. Gerçekten bugün siyasal bilincin olgunlaşmasının önkoşulları olarak görülen pek çok gelişme gerçekleşmekle birlikte, üreticilerin bunları algılamasını önleyen başka etmenler ortaya çıkmaktadır.
KAYNAKÇA
- Akıntürk, Turgut, Medeni Hukuk, Savaş Yayınları, Ankara, 1996
- Güven, Prof. Dr. Sami, Toplum Politikası Yazıları, Ezgi Kitabevi, Bursa, 1996
- Kağıtçıbaşı, Prof. Dr. Çiğdem, İnsan ve İnsanlar, Beta Basım Yayım Dağıtım, İstanbul, 1998
- Kanar, Haşim, Türkiye'de Sınıfların Dünü Bugünü Yarını, Doruk Yayımcılık, Ankara, Tarih Belirtilmemiş
- Özkalp, Enver, Sosyolojiye Giriş, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir, 1995
- Öztekin, Ali, Siyaset Bilimine Giriş, Yeni Malatya Gazetesi Ofset Tesisleri, Malatya, Tarih Belirtilmemiş
- Sarıbay, Ali Yaşar, Siyasal Sosyoloji, Der Yayınları, İstanbul, 1998
- Şenel, Alaeddin, Siyasal Düşünceler Tarihi, Bilim ve Sanat Yayınevi, Ankara, 199
Sonuç olarak canlıları ve canlıların çevreleriyle ilişkilerini inceleyen biyoloji,cansız dünyayı inceleyen çeşitli bilim dallarıyla dolaylı ve dolaysız ilişkide bulunmaktadır.
Biyoloji bilimi ve uygulama alanlarında yapılan çalışmalar günlük yaşamda karşılaşan pek çok sorunun için de kullanılır.Örneğin;grip ve nezle gibi hastalıklara yakalanan kişilerde hastalığa,
Biyoloji bilimi ve uygulama alanlarında yapılan çalışmalar günlük yaşamda karşılaşılan pek çok sorunun çözümü için de kullanılır .Örneğin; grip ve nezle gibi hastalıklara yakalanan kişilerde hastalığa , virüslerin neden olduğu tahmin edilebilir ve bu kişilere iyi beslenmelerinin gerektiği söylenebilir .
Diş çürümelerinin bakteri faaliyetlerinin sonucunda oluştuğu ve yiyecek artıklarının kalmaması için dişleri fırçalamanın önemi insanlara açıklanabilir .
Günlük beslenmede yeterince vitamin almanın ve buna özen gösterilmesinin öğrenilmesi biyoloji bilgisi ile gerçekleşir .
Yaşanılan çevredeki yeşil alanların ve canlı türlerinin korunmasına katkıda bulunmak, doğayı bilim ve doğanın önemine inanmakla mümkün olur .Bu bilincin gelişmesindeki en etkili bilim dalı biyolojidir.
Fabrikalarda arıtma tesisi kurulması, dolayısıyla nehir ve denizlerin kirlilikten korunması biyoloji ve çevre bilgisi ile sağlanabilir .
Biyolojideki yeni çalışmalar ve buna bağlı gelişmeler bilimsel yayın ve dokümanlar aracılığıyla insanlara ulaştırılır. İnsanlar , bilimsel dergileri ve ilgili diğer yayınları takip ederek şeker hastalığıyla ilgili yeni gelişmeler , doku ve organ nakilleri, yeni kentlerde sağlıklı bir çevre oluşturabilmenin koşulları gibi pek çok konuda bilgilerini artırabilirler .
Öğrenciler edindikleri bu bilgileri kullanarak okullarında basit ve uygulanabilir projeler üreterek biyoloji alanında kendilerini geliştirebilirler .
BİYOFİZİK:Biyolojik süreçlerin aydınlatılmasında ve biyolojiye ilişkin sorunların çözümünde fiziksel bilimlerin ilke ve kavramlardan yararlanan bilim dalı.
BİYOKİMYA:Bitki,hayvan ve mikroorganizma biçimindeki bütün canlıların yapısında yer alan kimyasal maddeleri ve canlının yaşamı boyunca sürüp giden kimyasal süreçleri inceleyen bilim dalı.
BİYOCOĞRAFYA:Bitki ve hayvanların coğrafi dağılımını ve bu dağılımı belirleyen etkenleri inceleyen bilim dalı.
BİYOSOSYOLOJİ:Canlıların oluşturduğu toplulukları birbirleriyle ve ortak çevreleriyle ilişkilerini de içerecek biçimde inceleyen bilim dalı.
BİYOPSİKOLOJİ:İnsan psikolojik açıdan bütünselliği olan biyolojik bir bilim olarak kabul edilir.
ASTRONOMİ:Bütün gök cisimlerinin ve evrende dağılmış olan yıldızlar arası maddenin kökenini,evrimini,bileşimini,uzaklığını ve hareketini inceleyen bilim dalı.(Gök bilim olarak da bilinir)
Fiziksel bilimlerin geliştirdiği bilgisayarlar,tıpta da çok geniş bir kullanım alanına sahiptir.İç organların net ve ayrıntılı olarak görüntülenip incelenmesinde ;kan ve idrar tahlili gibi biyokimyasal analizlerde vb. çalışmalarda bilgisayar kullanımı giderek yaygınlaşmıştır.Böylece daha kısa sürede kesin sonuçlar gidilebilmektedir.Termik kamera denilen vücut ısısına duyarlı kameralarla uzak alanlarda canlı varlıkların bulunup bulunmadığı saptanabilmektedir.Böylece , bilim ve teknolojideki biyoloji biliminde bilgi patlamasına neden oluşmuştur. Ameliyatlarda yaranın dikilmesi ve iyileşmesi önemli bir sorundur.Ayrıca dikiş izi kalmaktadır.Oysa günümüzde çoğu zaman yaraların için lazer ışınlarından yararlanılıyor.Böylece hem yaralar kolay iyileşiyor hem de dikiş izi kalmıyor.
Çeşitli hastalıklara neden olan bakteriler , kullanılan antibiyotikleri karşı giderek direnç kazanıyor.Bu nedenle, bakterilerle mücadelede var olan antibiyotikler yetersiz kalıyor.Bunun gibi biyolojik gelişmeler bilimsel yayın ve dokümanlarla kamuoyuna duyurulmaktadır.
Biyoloji gerek diğer fen bilimleri gerekse sosyal ve beşeri bilimlerle sürekli etkileşim durumundadır.bu etkileşimden dolayı bilim ve teknolojideki gelişmeler biyolojiye giderek artan bir ivme kazandırır.Bu özelliği ile biyoloji , insanın sağlıklı yaşaması yanında türünün devamı için gerekli araştırma ve uygulamalarla uğraşan tıp ve sağlık bilimlerinin temelini oluşturur
Kuşların ve bütün memelilerin solunum sistemi insanınkiyle hemen hemen aynıdır. Hava genellikle burundan girer, boğazın üst bölümündeki yutaktan geçip soluk borusuna iner ve akciğerlere ulaşır. Havadaki oksijenin kana geçip, kandaki karbondioksidin havaya geri verilmesi akciğerlerde gerçekleşir. Böylece, karcondioksit yüklenmiş olan hava aynı yollardan geçerek dışarı atılır.
Soluk alırken akciğerlere dolan havada yaklaşık %20 oksjen ve çok düşük oranda karbondioksit vardır. Verdiğimiz solukta ise oksijen oranı %16`ya düşmüş, buna karşılık karbondioksit oranı %4`ü bulmuştur.
Ayrıca, akciğerlerin nemli ortamından geçerken bol miktarda su buharı yüklenmiştir. Soğuk havalarda, soluğumuzdaki bu su buharı hava ile karşılaştığı anda yoğunlaşarak minik su damlacıklarına dönüşür. Kışın soluk verirken ağzımızdan "buhar" çıkmasının nedeni budur.
Bütün bu solunum süreci, dış ve iç solunum olarak iki ayrı bölümde incelenebilir.
SOLUNUMDA ALINAN OKSİJEN MİKTARI
Ortalama yaş ve kilodaki sağlıklı bir insan derin bir sluk aldığında her iki akciğerdeki havanın toplam hacmi 6000 cm³`ü bulur. Soluk verildiğinde akciğerlerdeki havanın tümüyle boşaldığı sanılır. Oysa sakin ve rahat biçimde oturan, dinlenme halindeki bir insan akciğerlerine yaklaşık 500 cm³ hava alır ve soluk verdiğinde aynı hacimde havayı dışarı atar.
Küçük ve basit yapılı hayvanlarda solunum organları olmadığı için, dış ortam ile canlı arasındaki gaz alışverişi doğrudan deri yoluyla yapılır.
Örneğin, tek hücreli hayvanların n basit üyesi olan ve minicik bir pelte damlasını andıran amip suda yaşar. Suda çözünmüş olan oksijen incecik hücre zarından içeriye girerek, hücrenin gereken bölümlerine kendiliğinden ulaşır. Yanma sonucunda oluşan karbondioksit de aynı yoldan dışarıya atılır. Deri solunumu denen bu basit solunum biçimine süngerlerde, deniz analarında ve bazı solucan türlerinde de rastlanır.
Oysa daha büyük hayvanlarda, genellikle bu kadar ince olamayan deridn oksijen yeterince emilemez; emilse bile, büyük boyutlardaki gövdenin her yanına kendi kendine ulaşması olanaksızdır.
Bu yüzden, oksijeni solunum organından alıp vücudun bütün hücrelerine taşıma görevini kan dediğimiz özel bir sıvı üstlenir. Örneğin yer solucanlarında, deri yoluyla alınan oksijen kana karışarak bütün öbür hücrelere taşınır; hücrelerden alınan karbondioksit de gene kan aracılığıyla deriye ulaştırılarak buradan dışarı atılır.
Böceklerin ve örümceklerin ise oldukça sert ve sağlam bir kabukla örtülüdür. Bu koruyucu örtü tehlikelere ya da saldırılara karşı bir kalkan görevi görür, ama ne yazık ki oksijenin deri yoluyla vücuda girmesini de engeller. Bu nedenle gövdelerinin her yanında, özellikle karın bölgesinde çok sayıda soluk deliği bulunur. Bu küçük deliklerden herbiri trake denilen bir soluk borusunun dışarıya açılan penceresidir.
Bu borular gövdenin içinde dallanarak bütün dokulara uzanır. Böylece, deliklerden giren hava trakelerden geçerken, içindeki oksijen bu boru duvarlarından emilerek dokulara alınır; karbondioksit de ters yönü izleyerek dışarı atılır.
Balıklar, yumuşakçalar ve kabuklular gibi suda yaşayan hayvanlar da solungaç denen özel solunum organları bulunur. Balıkların solungaçları genellikle iki yay arasına gerilmiş saçak saçak ipliklerdan ve kan damarlarından oluşan sık dişli bir tarağı andırır.
Bu bir çift organ hayvanın yutak boşluğuna yerleşmiş ve başın iki yanındaki solungaç kapaklarıyla dıştan gizlenmiştir. Balık suyu ağzıyla alır ve solungaçlarından geçirerek dışarıya atar. Solungaçlardaki kan damarları, suda çözünmüş olan oksjeni emip kandaki karbondioksidi suya verir. Böylece kan bütün vücuda pompalanırken, taşıdığı oksijeni de dokulara bırakır.
Kurbağalar ise hem deri, hem akciğer solunumu yapabilen ilginç hayvanlardır. Oksijeni deri yoluya alabilmesi için derinin sürekli nemli olması gerekir; bu yüzden kurbağalar daha çok su kıyılarında yaşar. Oysa akciğerleri de oldukça gelişmiştir.
Soluk alırken çenelerinin altındaki kesecik balon gibi şişerek içindeki havaya akciğerlere gönderir; soluk verirken de bu kez akciğerlerden gelen hava keseye dolarak dışarı atılır.
klonlama nedir - klonlamanın özellikleri - klonlama yöntemleri - klonlama tarihi - 21. yüzyılda klonlama
21. Yüzyılda Yeni Bir Konu, Klonlama
Klonlama biyoloji tarihinde en çok tartışılan ve insanların ilgi duyduğu bir konudur. Kelime anlamı olarak klon, birbirinin tıpatıp benzeri canlılara verilen adtır. Genetik mühendisliğinde klonlama, mevcut bir canlının çeşitli yöntem ve tekniklerle bir benzerinin kopyalanması işidir. Basit bir anlatımla klonlama çekirdeği çıkartılmış yumurta hücresine, kopyalanacak canlının genetik materyalinin (DNA gibi) aktarılması esasına dayanır.
Klonlama için en çok kullanılan yönteme ''çekirdek transferi yöntemi'' adı verilir. Bu yöntemde ilk olarak bir canlıdan yumurta hücresi alınır ve çekirdeği çıkartılır, daha sonra ise yine aynı canlıdan ya da aynı türdeki başka bir canlıdan alınan her hangi bir vücut hücresinin çekirdeği laboratuar ortamında bu yumurta hücresine nakledilir. Naklin başarılı olması durumunda oluşan bu yeni hücreye hafif bir elektrik şoku uygulanarak bölünmeye zorlanır. Bir kez bölünen hücre bölünmeye devam eder bu aşamadan sonra anne rahmine yerleştirilen embriyonun doğması beklenir. Sonuçta genetik bilgiler yani DNA çekirdekte saklandığı için doğan yeni birey, hücre çekirdeği kullanılan bireyle aynı genetik özelliklere sahip olur. Teoride basit gibi görülen bu yöntem pratikte çok büyük zorluklar çıkartmaktadır. Başarı yüzdesi çok düşük olan bu yöntem sonucunda doğan bireyde bir çok sağlık sorunu ile karşılaşılmaktadır. Bilimsel olarak bu olay ilk kez 1997 yılında Dolly adlı bir koyunun başarılı bir şekilde kopyalanmasıyla gerçekleşmiştir. Klonlama sonucunda dünyaya gelen ilk canlı olan Doly Dr. Wilmut ve ekibinin yoğun çalışmaları sonucunda üretilmiştir. Bu koyunun klonlanmasında çekirdek transferi yönteminden yararlanılmıştır. Deneyde kullanılan 277 yumurta hücresinden yalnızca 29 tanesi bölünme aşamasını tamamlayabilmiştir. Bu yumurtalar farklı koyunların rahimlerine yerleştirildi. Koyunlardan 13 tanesi gebe kaldı. Sonuçta ise bir tek başarılı doğum gerçekleşti. Dünyaya gelen bu koyuna Dolly adı verildi. İşte klonlama tartışmaları da bu noktada alevlendi. Bir çok bilim adamı Dolly'nin doğumunu klonlamada bir milat olarak görmektedirler.
Doly'nin klonlama yöntemi ile üretilmesi bilim adamlarınca insanında kopyalanabileceği yönünde merak uyandırmıştır. Bu da insan kopyalanmasına yönelik araştırma yapmasına sebep olmuştur. Fakat bunun bir çok bilim adamlarınca etik olmayacağı görüşü üzerine; ABD'nde bilim adamları, etik komiteleri ve politikacılar reproduktif klonlamanın, (insan kopyalanmasının) yasaklanması konusunda görüş birliğine vardılar. İnsan klonlama çalışmaları aleyhinde ciddi yaptırımlar getirilmesini sağladılar. Fakat terapotik klonlama ise farklı değerlendirilmiştir. Bilim adamları somatik hücre çekirdek transferi (somatic cell nuclear transfer: SCNT) yolu ile terapotik klonlamanın tıp alanında önemli tedavi yöntemlerini beraberinde getireceğine inanırken, etik komiteleri ise terapotik klonlamanın da sonuçta kaçınılmaz olarak reprodüktif klonlamaya yol açacağına inandıkları için yasaklanması gerektiği görüşüne vardılar. Bilim adamları, hastalıklı doku ya da organın yerine konulabilecek ve kişinin bağışıklık sistemi tarafından kabul edilecek doku ve organların klonlaması ile Parkinson ve Alzheimer gibi norodejeneratif hastalıklar dahil pek çok hastalığın tedavisinde etkili olacak teropatik klonlamanın yasaklanmasının tıp alanında önemli gelişmelere engel olacağını düşünürken, yasa yapıcılar ve etik komiteleri, yeni ilaç ve tedavi yöntemlerinin geliştirilmesinde insan kök hücrelerini içermeyen klonlama yöntemleri üzerinde çalışmaların yoğunlaştırılması gerektiği görüşündeler.
İnsan klonlaması yapan bilim adamlarına ciddi cezaların verileceği açıklanmasına rağmen; 26 Kasım 2001'de Advanced Cell Technology (ACT) adlı firmadan ilk klonlanmış insan embriyosu üretildiği haberi geldi. ACT'nin yaptığı açıklamaya göre, yapılan deneyde toplam 19 yumurta hücresi kullanılmış. Bu hücrelerden sadece 3 tanesi bölünme aşamasına gelebilmişti. Bu üç hücreden ikisi 4, biri de 6 hücre oluşturduktan sonra öldü. İnsan klonlama konusunda yapılan bu ilk resmi açıklama büyük ses getirdi. Bir insan embriyosundaki genler ancak 4-8 hücre oluşturduktan sonra kendisini göstermeye başlıyor. Başta ACT olmak üzere klonlama yaptığını duyuran hiç bir firmanın henüz 8 hücreden büyük bir embriyo elde edememiş olması, bazı bilim adamlarına göre insan klonlama çalışmalarının henüz başarıya ulaşılamadığını göstermektedir.
Tüm bu görüş ayrılıkları, 1998 yılında Dr. John Gearhart (John Hopkin's University) ve Dr. James Thompson (University of Wisconsin)'in, birbirlerinden bağımsız olarak, insan pluripotent (her türlü özelleşmiş hücreye dönüşebilen) kök hücrelerini izole ettiklerini açıklamalarıyla daha da yoğunlaştı. Dr. Thompson invitro olarak büyütülmüş embriyodan alınmış hücreleri, Dr. Gearhart ise kürtajla alınmış fetustan elde edilen primordial hücreleri kullanmıştı ki bu insan kök hücre çalışmaları ile ilgili itilaflara yol açtı. Bunun sebebi ise hücrelerin elde ediliş şekilleriydi.
Klonlama konusunda içine düşülen en büyük yanlış doğacak canlının klonlanan canlı ile aynı kişi olacağının sanılmasıdır. Bu çok büyük bir yanılgıdır. Klonlama yöntemi sonucunda dünyaya gelen canlı sadece fiziksel görünüş olarak genleri kullanılan canlıya benzer ve bu benzerlik doğal bir klonlama şekli olan tek yumurta ikizliğinde görülen benzerlikten bir farkı yoktur. Yeni doğan birey ile genleri kullanılan birey tek yumurta ikizlerinde olduğu gibi düşünce ve ruh olarak tamamen farklı kişilerdir. Bu nedenle klonlamanın yaradılış gerçeği ve kader ile ters düşen hiç bir yanı bulunmamaktadır. Fakat klonlanan canlının genlerinde gizli olan genetik hastalıklar ve diğer bazı genetik faktörler aynı şekilde doğacak yeni bireye aktarılmış olur. Bu da klonlama karşıtlarının tepki gösterdiği noktalardan biridir.
Klonlama çalışmaları yapan ve yapmaya devam eden bilim adamlarının çoğu bu çalışmaları yeni bir birey dünyaya getirmek için değil de sadece tedavi amaçlı kullanılacak kök hücreleri üretmek için sürdürdüklerini belirtiyorlar. Tedavi amaçlı klonlama çalışmalarında amaç klonlama sonucunda kök hücre elde etmektir. İlk hücre bölünmesinden yaklaşık 5 gün sonra, yani embriyonun yaklaşık 100 hücre oluşturacak kadar bölünmesi ile oluşan ve başkalaşarak 200 değişik vücut hücresine dönüşebilen bu hücrelere kök hücresi adı verilir. Bu hücrelerin bir kısmı organları bir kısmı ise kan, saç, tırnak ve deri gibi vücut bölümlerini oluştururlar. Klonlama ile kök hücre elde etmeyi planlayan bilim adamları bu kök hücreler yardımı ile bir çok hastalığa çözüm bulunacağını ve daha ileriki dönemlerde yine bu hücreler yardımı ile organ üretimi ve nakli yapılabileceğini iddia ediyorlar. Fakat burada göz ardı edilmemesi gereken şey, kök hücre elde etmek için embriyonun öldürülmesi gerektiği gerçeğidir, bir canlının hayatını kurtarmak ya da sağlık sorununu gidermek için başka bir canlının hayatına son vermenin ne kadar ahlaki olduğu tartışma konusudur.
Klonlama tedavi amaçlı olarak düşünüldüğünde insanda iyi izlenimler bırakıyor fakat insan ve insanın içinde taşıdığı hırslar işin içine girdiğinde çok tehlikeli boyutlara ulaşabilir. Örneğin bir canlının bazı organları (kalp, karaciğer gibi) hasar gördüğünde başka bir canlının organı o canlıya takılamaz, DNA'lar uyuşmadığı için organı hasar gören canlının antikor sistemi bu organı kabul etmez ve dolayısıyla bu tür vakalarda sonuç ölümdür. Fakat organı hasar gören canlının herhangi bir hücresi kullanılarak yapılan klonlama sonucunda dünyaya gelecek bebeğin DNA'sı organı zarar görmüş olan canlı ile uyum gösterir ve organ nakli gerçekleşebilir. İşte bu noktada insanın içindeki para hırsı göz önüne alındığında, ödenen para karşılığında bir çok hasta insanın klonlarının sadece organları alınmak için dünyaya getirilebileceği gerçeği ortaya çıkar. Klonlama sonucunda doğan ve organı alınan canlı doğal olarak ölürken, organı hasarlı olan birey parası sayesinde bir süre daha yaşayabilir. Bu tür bir olay tam bir ahlak çöküntüsüdür. Bu konuda ne kadar yasa çıkarsa çıksın ya da ne kadar önlem alınırsa alınsın bu olayın önüne tam olarak geçebilmek mümkün değildir. Günümüzde de bir çok böbrek kaçak yollardan satılmaktadır. Fakat hiçbir kanun ya da yasa bu olayı tam olarak ortadan kaldıramamıştır. İşte klonlamanın düşünülmesi gereken ve asla göz ardı edilemeyecek bir yüzü de budur. Bu ve benzeri düşüncelerle yola çıkan bir çok bilim adamı ve bilim kuruluşu klonlama çalışmalarının kesinlikle durdurulması gerektiğini savunmaktadır. Aynı duyarlılık ile yaklaşan bir çok gelişmiş ülke, sınırları içerisinde her türlü klonlama çalışmasını yasaklamıştır. Bu tartışma gelecek yıllarda da daha çok uzayacağa benziyor, ahlaki değerleri savunan bilim adamlarının mı yoksa ''klonlama kaçınılmaz bir bilimsel gerçektir'' diyen bilim adamlarımı galip gelecek, bunu zaman gösterecek. Bunun insalık için yararlı bir şekilde neticelenmesini diliyoruz.
Virüsler dışındaki bütün canlılarda bulunur.
Hücre için gerekli her türlü inorganik ve organik maddeleri bulundurur.
Hayatsal faaliyetlerin gerçekleşmesi için gerekli enzimler stoplazmada bulunur.
İki kısımdır.
Sıvı kısım:
Su,protein,yağ,karbonhidrat,mineral,vitamin,
RNA çeşitleri,nükleotidler,ATP ve
enzimler gibi organik ve inorganik maddelerden oluşmuştur.
Görevi:
Biyokimyasal reaksiyonlar için zemin oluşturmak.
Organellere yataklık etmek.
Rotasyon ve sirkülasyon hareketleri ile organellerin hareketini sağlamak.
Organeller:Özel yapı ve görevi olan sitoplazmik cisimlerdir.
...Hücrenin görevi, organel sayısını belirlemede önemlidir.Örneğin enerji üretiminin çok olduğu hücrelerde
mitokondri organeli daha fazladır.
LİZOZOM:
►Büyük moleküllü besinleri parçalar.
►Kurbağa larvalarında kuyruğun kopması,salgılama dönemi biten memelilerde süt bezlerinin körelmesi,pasif kalan kasların küçülmesi,harap olmuş dokuların, yaşlı alyuvarların ve vücuda giren mikropların yok edilmesi lizozom sayesindedir.
►Tek zarlıdır.
►Fagositoz ve pinositoz yapan hücrelerde çoktur.ÖRNEK:Akyuvar hücresi ve tek hücreliler.
►Lizozom parçalanırsa hücre kendini sindirir.Buna otoliz denir.
►Lizozom hayvansal hücrelerde bulunurken bitkisel hücrelerde bulunmaz.
►Lizozomun etrafındaki zar golgiden oluşur.
►İçerisindeki enzimler ribozomlarda üretilir.
►Üretilen enzimler ER ile taşınır.
►ER ile taşınan enzimler golgide paketlenerek lizozom oluşturulur.
►Yani lizozomun oluşmasında ribozom,golgi ve ER etkilidir.
.►..Lizozomların zarları parçalanırsa içerisinde bulunan enzimler serbest kalır ve hücre içeriğinin parçalanmasına neden olur.Bu olaya otoliz denir.
►...Yüksek yapılı canlılarda lizozomların parçalanmasıyla oluşan atıklar difüzyonla atılabilir.
►Ancak sindirilemeyen atıklar atılamaz ve sindirim kofulunda biriktirilir.
►Biriken bu maddeler lipofuksin pigmentini oluşturur.
►Bu pigmentler yaşlı insanlarda ellerin üzerinde ,omuzlarında ve yüzünde kahverengi lekelerin oluşmasına neden olur.
►Lizozomda nükleik asit bulunmaz.
Eğer bir canlı acı çekiyorsa, bu acıyı dikkate almayı reddedecek ahlaki bir açıklama olamaz. Canlının doğası ne olursa olsun, eşitlik prensibi der ki birinin acısı başka bir canlının acısıyla eşdeğer tutulabilir. ırkçılar, kendi ırkının menfaatleri başka ırkın menfaatleriyle çakıştığında kendi ırkının menfaatlerini kayırarak bu prensibi ihlal ediyorlar. Benzer şekilde, tür ayrımcıları, kendi türünün menfaatlerinin diğer türlerin menfaatlerinden daha önemli olduğunu düşünüyorlar. Her 2 durumdada kalıp aynı. Insanlık ailesinde, saygı ahlaki zorunluluk olmasına rağmen (her insan bir kimsedir, bir "şey" değil), bir güç dengesizliği olduğunda ahlaki saygısızlıklar görebiliyoruz. Güçlü olanın güçsüz olana sanki bir "şey"miş gibi davranması gibi. Tecavüzcü bunu kurbanına yapıyor. çocuk tacizcisi bunu çocuklara yapıyor. Efendi, kölesine. Bu ve benzeri durumlarda, güçlü insanlar güçsüz insanları sömürüyor. Aynı şekilde, insanlar hayvanlarada bu şekilde davranıyor olabilir mi? şüphesiz ki farklılıklar var, zira insanlar ve hayvanlar tam olarak aynı değiller. Yine de benzerlikler var. Tamam, bu hayvanlar insanlarla aynı istekleri paylaşmıyorlar; tamam, biz insanların anladığı her şeyi anlamıyorlar. Buna rağmen, bazı isteklerimiz onlarda da var ve anladığımız şeylerin bazılarını anlayabiliyorlar. Yemek ve su, barınak ve arkadaşlık hareket serbestliği ve acıya maruz kalmamak. Bu istekler insanlarda da insan olmayanlarda da var. Anlama açısından ise: Insanlar gibi, diğer hayvanlar da yaşadıkları ve gezindikleri dünyayı anlıyorlar aksi takdirde, hayatta kalamazlardı. Yani tüm farklılıkların altında aynılık var. Bizim gibi bu hayvanlar da gizemi ve farkındalık merakını oluşturuyor. Bizim gibi, dünyada tek başlarına değiller, ve bunun farkındalar. Bizim gibi, sadece kendilerine ait olan hayatın merkezindeler. Tüm bu yönlerde, insanlar "aynı durumdalar" aslanlarla ve ineklerle, tavuklar ve hindilerle. Bu hayvanlar ne hak ediyorlar, ve bu hayvanlara nasıl davranılması gerekiyor? Bu sorular, onlarla psikolojik yönden akranlığımızı fark edince cevaplanması gereken sorular. "the ourtermost house" isimli kitabında, yazar henry beston şöyle yazıyor: "hayvanlar için başka, daha akıllıca ve belki de mistik bir anlayışa ihtiyacımız var. Evrensel doğayı unutup gelişmiş hünerlele yaşayan uygar insanlar canlılara kendi penceresinden bakıyor ve çarpık bir resim görüyor. Hayvanları hor görüyoruz; yetersizliklerinden dolayı, trajik kaderlerinden dolayı. Bu bakımdan biz hata yapıyoruz, büyük bir hata. Hayvanları ölçmek insanlara kalmamalı. Bizim dünyamızdan daha erişkin ve daha tam bir dünyada özgürce gezebilirler, bizim kaybettiğimiz ya da hiç sahip olmadığımız hislerle ve bizim hiçbir zaman duyamayacağımız seslerle beraber. Onlar kardeşlerimiz değil; onlar daha aşağı da değil; onlar başka toplumlar, bizimle birlikte aynı yer ve zaman ağında bulunmuş olan dünyanın görkeminin ve eziyetinin mahkumları."
Maymunlar gördükleri davranışları taklit ederler. Aslında bunu insanlar da yapmaktadır ama daha gizli bir şekilde. Bir insanın hareketlerini izlerken beynimizin aynı hareketlerin yapılması sırasında çalışan bölgeleri aktive olur. Engelli bireyler üzerinde yapılan yeni bir çalışma, beynin bedenin fiziksel olarak taklit edemeyeceği bir hareketle karşılaştığında ise alternatif devreleri çalıştırdığını göstermektedir. Araştırmada beynin motor sisteminin bir hareketi basitçe yinelemekten çok belirli bir hedef doğrultusunda çalışıyor olabileceği yorumu yapılmaktadır.
Bir insanın bir düğmeye bastığını ya da bir fincanı kaldırdığını izlerken siz farkında olmadan beyninizin o hareketlerden sorumlu bölgeleri çalışır. Araştırmacılar "ayna nöron sistemi" olarak adlandırılan ve bazı motor nöronları içeren bu sistemin, yeni davranışların öğrenilmesi ve belki yüz ifadelerini öğrenme gibi becerilerimizin de gelişiminde rol aldığını düşünmektedir. Fakat nörobilimciler, eğer bedenimiz izlediğimiz hareketi yapmaktan yoksun ise o zaman beynimizin nasıl bir tepki vereceğini merak etmişlerdir.
Current Biology dergisinin 2007 Temmuz sayısında yayımlanan bir çalışmaya göre; Hollanda, Fransa ve İtalya'daki araştırmacılardan oluşan bir ekip, 16 "normal" kişiye ve elsiz ya da kolsuz doğmuş olan iki aplazik kişiye, bir bardağı kavrama gibi basit el hareketlerini içeren video görüntüleri izletmişlerdir. Bu sırada manyetik rezonans görüntüleme yöntemi ile beyin aktivitelerinin kayıtları alınmıştır. Ekip, el hareketlerini izlerken normal bireylerin beyinlerinin hareketten sorumlu aynı motor bölgelerinin aktive olduğunu belirtmektedir. Groningen Üniversitesi'nden nörobilimci Christian Keysers, aplazik bireylerin de motor yolaklarının aktive olduğunu ama bunların aynı yolaklar olmadığını açıklamaktadır: Beyinde ayakların hareketinden sorumlu bölgeler çalışmaktadır.
'İNSANLARI AYNALAMA'
Keysers'e göre, sonuçlar ayna nöron sisteminin sadece basit bir taklit görevi olmadığını, belirli bir amaca yönelik çalıştığını göstermektedir. Elleri ya da kolları olmayan bu insanlar bir bardağı kavramak için ayaklarını kullanmaktadırlar ve beyinleri de videoları izlerken buna uygun bir şekilde yanıt vermektedir.
California Üniversitesi'nden nörobilimci Marco Iacoboni'ye göre çalışma "ayna nöronların bizim hareketleri değil, insanları anlamamıza yaradığını gösterdiğini söylemektedir. İki grup arasında beyin aktivitelerinin düzeyi ve bölgeleri arasında büyük değişkenlikler izlendiğine dikkat çekmekte, daha geniş bir çalışma yapmaksızın bu "fantom" hareketlerin evrensel kabul edilmesinin mümkün olmayacağını söylemektedir.
Latince Para: Yanında, Sitos; Beslenme, Logos: Bilim, sözcüklerinden oluşan Parazitoloji bir canlının zararına yaşamaya denir.Medikal parazitoloji ; protozoonlar,helmintler ve artropodları inceler. Bunlardan protozoonlar, canlılar aleminde Protista aleminin yüksek protistler grubunda bulunurlar.
Canlılar hücre yapılarına göre prokaryot ve ökaryot olmak üzere iki tiptedirler. Buna göre nükleus zarı bulunmayan, DNA'sı tek zincir halinde olan, mitokondri içermeyen hücrelere prokaryot hücre denmektedir. Basit protistler denen bakteriler ve mavi-yeşil algler prokaryot hücrelerdir. Nukleuslarında belirgin bir zar bulunan, en az üç kromozomları olan ve sitoplazmalarında mitokondri bulunan ökaryot hücre yapışma sahip protistlere ise yüksek protistler denir. Protozoonlar, mantarlar, kırmızı, yeşil ve kahverengi algler yüksek protistlerdir.
Parazit, diğer bir canlının üzerinde veya içinde onun zararına olarak yaşayan canlıdır. Parazit bu şekilde kendini korur ve besinini sağlar. Parazitin üzerine adapte olduğu canlıya KONAK denir. Parazitolojinin konusu olan protozoonları protozooloji, helmintleri helmintoloji, artropodları entomoloji bilim dalları incelemektedir.
Doğadaki canlılar arasındaki ilişkiler yalnızca parazitlikten ibaret değildir. Farklı canlıların birlikte yaşamasına simbiyoz denir.
1) Mutualismus: Birlikte yaşayan 2 canlı birbirlerine karşılıklı yarar sağlarlar. Buna örnek olarak geviş getirenlerin rumeninde yaşayan kirpikli(ciliata)ler verilebilir. Bu canlılar, konağın yediği sellülozu, salgıladıkları sellülaz ve sellobiyoz adlı enzimleri ile parçalayarak sindirirler ve çoğalırlar. Çok hızlı çoğalma yeteneğinde olan bu protozoonlar ortalama 24 saat yaşar ve bu süre sonunda ölürler. Ölen bu canlıların vücutlarındaki azot ve glikojen konak tarafından sindirilmekte ve konak canlı, gereksinimi olan total nitrojenin yaklaşık. 1/5'ini bu yolla temin etmektedir.
2) Kommensalismus : Birlikte yaşayan canlılardan biri, diğerinin besin artıkları ile beslenmekte, ancak diğerine zarar veya yarar sağlamamaktadır.Örnek olarak insan kalın barsağında yaşayan Entamoeba coli gösterilebilir.
3) Parasitismus: Küçük bir canlının, daha büyük bir canlı üzerinde veya içinde bu canlıya zarar vererek yaşamasıdır. Örnek insan ince barsağında yaşayan Ancylostoma duodenale kan emerek yaşar ve konak canlıya zarar verir.
Canlı organizmaların cansız maddeler üzerinde yasayarak gelişmesi olayına saprofitlik denir.
1- Besinler: Kirli besinler parazitlerin kist. yumurta ve larvalarım taşırlar.
2- Su: içme sularına pis suların karışması.
3- Toprak: Parazitler toprağa değen çıplak deriden girebilirler.
4- Deri: Parazitler vücudun çıplak kısımlarından ve eller aracılığı ile ağızdan girerler.
5- Eşya ve aletler: Çamaşırlar, yatak takımları,özellikle çocuklarda oyuncaklarla
6-Arthropodlar: Bu iki yolla olur:
a) Mekanik Bulaşma: Taşıma yolu ile (karasinek).
b) Biyolojik Bulaşma: Konak olan artropodun kan emerken bulaştırır.
A. Protozoonlar: Ökaryot hücreye sahip yüksek protistlerdir.
1-Aksüel üreme:
a) İkiye bölünme : Ana hücrenin 2 ye ayrılması ve 2 yavru hücre oluşturmasıdır
b) Tomurcuklanma : Ana hücrede olan küçük bir çıkıntıdan yeni bir yavru oluşmasıdır.
c) Şizogoni : Bir çok bölümlere ayrılan çekirdeğin etrafına protoplazma çevrilerekyeni bireyler oluşmasıdır.
2-Seksüel üreme:
a) Sporogoni : Erkek ve dişi bireyin (mikro ve makrogametosit, mikro ve makrogamet) birleşmesiyle zigot oluşması ve daha sonra bunun bölünmesidir.
b) Konjugasyon : İki bireyin genetik materyel alışverişidir.
B. Helmintler: Helmintler vücut yapılarına göre 4 gruba ayrılırlar:
1-Trematodlar: Tek halkadan oluşan yassı helmintlerdir. Şistozomalar dışındaki bütün türler hermafrodittirAyrıca trematodların larva şekillerinde pedogenesis adı verilen tomurcuklanma ile üreme şekli de vardır. Yumurtadan çıkan parazite miracidium adı verilir. Bu mirasidyum ara konağa girer ve orada Sporokist haline döner. Bu kistin içindeki tomurcuklanma işlevi sonucu bir tek yumurtadan çok sayıda larva oluşur.
2- Cestodlar: Vücutları enaz 3 segmentten oluşan yassı helmintler olan sestodlar, seksüel sıralı hermafroditizmle çoğalırlar. Ayrıca tomurcuklanma ile boyun bölgesinden yeni halkalar oluşur
3- Nematodlar: Eşeyli üremedir. Erkek ve dişi ayrı bireylerdir ve yaşamları boyunca aynı cinsiyette kalırlar. Hepsinin evriminde 3 şekildedir.
a-Yumurta
b- Larva
c- Erişkin şekildir.
4- Annelidalar: Sülük adıyla tanınan parazitlerdir. Gerçek hermafrodittirler.
C. Arthropodlar: Eklem bacaklılar adıyla tanımlanan hayvanlardır. Erkek ve dişileri ayrı bireylerdir.
1-Soyucu ve sömürücü etki: Parazitler gereksinmeleri olan besini, bulundukları organdan, barsak boşluğu, hücre veya dokudan veya kandan sağlarlar.
2-Toksik etki: Parazitlerin endo ve ekzo toksinleri, hücre ve dokularda etkisini gösterir. Çeşitli parazitler kanın pıhtılaşmasını durduran. eritrositleri eriten, eozinofili ve lökositoza neden olan çeşitli kimyasal maddeler salgılarlar.
3-Travmatik etki: Parazitlerin kendileri veya yumurtalarının çeşitli organelleri travmatik etki yaparlar. Çeşitli ağız organelleri, artropod'ların hortumları, dikenli yumurtası olan trematod'lar devamlı olarak dokularda yırtılmalara ve kanamalara sebep olurlar. Böyle durumlarda özellikle barsak boşluğunda yaralar oluşur, floraya dahil mikroorganizmler vücut içine girebilirler .
4-Mekanik etki: Parazitler çeşitli organlar üzerinde basınç ve tıkama gibi mekanik etkiler yaparlar. Örneğin, barsakta bir araya gelerek yumak oluşturan ascarisler barsaklarda tıkanmaya yol açabildikleri gibi Ductus choledocus'a girerek safranın barsağa akmasına engel olabilirler.
5-İrritatif (tahriş edici) etki:Organizmaya yabancı cisimlerin yaptıkları reaksiyonlara benzer. Parazitin etrafında iltihap reaksiyonu oluşur. Bu reaksiyon hayati önemi olan bir organda ise kötü sonuçlar doğurabilir. Örneğin Entamoeba histolyctica karaciğerde veya beyin dokusunda abse veya meningoansefalit iltihabi olaylara neden olur ve ölüme kadar yol açabilir.
6-Litik ve allerjik etki: Bazı parazitlerin kollagenaz, mukopolisakkaridaz, proteinaz gibi enzimleri vardır ve bu enzimlerle dokularda erimeye neden olurlar. Allerjik etki ise parazitin kendi vücuduna karşı veya onun salgılarına karşı oluşan reaksiyon sonucu oluşur.
Parazitlere karşı biri doğal bağışıklık ve sonradan kazanılmış bağışıklık olmak üzere 2 türlü direnç oluşur.
1-Doğal direnç: insan ve bazı hayvan türlerinin çeşitli parazitlere karşı direnci vardır, örnek, insan kuş malaryasına dirençlidir. Bu tip dirençte konağın, o parazit veya onun ürünleri ile önceden teması olmaz.
Doğal direncin oluşumunda rol oynayan faktörler ;
a) Vücudu örten deri ve mukozalar: Parazitin vücut içine girmesine engel olabilecek yapıya sahiptirler.Midedeki asit salgısı bir çok parazitin ölmesine neden olacak güçtedir ve bu nedenle hastalık oluşmasını engeller, örneğin, E histolytica'nın trofozoit şekilleri mide suyunda harabolur ve hastalık oluşmaz. Ancak bazı parazitlerin buna karşı savunması vardır ve kist şekilleri mide suyundan etkilenmez.
b) Kan ve vücut sıvılarının parazit öldürücü etkisi: Kanda bulunan non-spesifik savunma maddeleri ve fagositler parazitleri tahribederek hastalık yapmalarım engellerler.
c) Vücut ısısı: Bazı parazitler belli sıcaklıktaki vücut ısılarında yaşayabilirler
d) Beslenme tarzı: Proteinden zengin besinlerle beslenenlerde antikor oluşumu kolay olmakta ve kişinin direnci artmaktadır.
e) Hormonlar: Bazı hormonların azlığı veya fazlalığı yani hormonal dengenin bozulması konağın direncinin kırmakta ve hastalık oluşmasını kolaylaştırmaktadır, örnek, Diabetes mellitus enfeksiyonlara direnci azaltmakta,bunun sonucu kolayca enfeksiyon oluşmakta ve oluşan enfeksiyon çok güç iyileşmektedir. Ayrıca açlık, aşırı yorgunluk, başka hastalıklar ve psikolojik nedenler, doğal direncin düşmesine ve parazitlerin kolayca yerleşmesine neden olur.
2-Kazanılmış bağışıklık:
Konağın daha önce parazitin kendisi veya onun ürünleri ile karşılaşması sonucu ortaya çıkan bir dirençtir. Burada parazite karşı antikorların ve hücresel cevap oluşur.
Bu, 2 yolla olur:
A. Aktif Bağışıklık
Konağın kendisinin oluşturduğu bağışıklıktır. Bu tür bağışıklık yavaş yavaş oluşmakta ve uzun süre devam etmektedir.Geçirilen enfeksiyonlar veya aşılamalarla elde edilir. Paraziter enfeksiyonlarda aktif bağışıklık 2 türlü oluşmaktadır:
a) Reenfeksiyona karşı bağışıklık; konağın bir enfeksiyonu geçirdikten sonra aynı türdeki parazit enfeksiyonuna karşı dayanıklılığıdır. Örnek, şark çıbanı çıkaranlar hastalık iyileştikten sonra bir daha aynı hastalığa yakalanmazlar.
b) Süperenfeksiyona karşı bağışıklık (premunisyon bağışıklığı); konağın vücudunda enfeksiyon devam ettiği sürece aynı parazit türüyle tekrar enfekte olmamasıdır. Örnek, insan sıtma hastalığına yakalandığında, plasmodium vücutta bulunduğu sürece bir başka plasmodium ile enfeksiyona dirençlidir.
B. Pasif Bağışıklık
Başka bir tür canlının vücudunda oluşmuş olan antikorların hastaya veya hastalanması muhtemel kişiye verilmesidir. Hızla oluşur, fakat 2-3 haftada etkisiz hale gelir. Anneden fötusa plasenta yoluyla veya emzirme sırasında sütle geçen antikorlar bebeği bir süre enfeksiyonlardan korurlar.
Bir parazitin hastalık belirtisi gösterebilmesi o parazitin türüne, vücuda giriş yerine, vücut içinde ve dokulardaki göç durumuna, yerleştiği sisteme veya organa, dokularda meydana getirdiği patolojik bozukluklara bağlıdır.Genel olarak her parazit hastalığında hastalık belirtilerinin ortaya çıkması için az veya çok, bir sürenin geçmesi gereklidir ki buna kuluçka (enkübasyon) dönemi denir.Parazitozlarda hastalık belirtileri genel belirtiler ve lokal belirtiler olmak üzere 2 grupta incelenir:
1-Genel Belirtiler:
a) Ateş yükselmesi,
b) Nabız değişiklikleri,
c) Sinir sistemi bozuklukları: Baş dönmesi, kusma, hıçkırık, baş, bel ağrıları, uyuklama veya uykusuzluk, çırpınmalar, sayıklamalar şeklinde görülebilir.
d) Deri ve mukozalarda döküntüler: özellikle sistemik hastalık yapan parazitler olmak üzere, çeşitli parazitozlarda, deri ve mukozalarda bir çok lezyon oluşur ve bunlar bazan hastalığın tanısında çok yararlı bilgiler verirler. Bu lezyonlar makul, papül, tüberkül, ürtiker, nodul, vezikül, bul, püstül, keratoz ve hiperkeratoz, kabuk, yara, ülser şeklinde olabilir.
e) Kan değişiklikleri: Kandaki değişiklikler, parazitlerin kan yapıcı dokulara etkisi sonucu kan elemanlarında veya serumda bileşim değişikliklerine neden olabilirler.
2-Lokal belirtiler: Parazitin yerleştiği sistem veya organa göre ortaya çıkar. Örneğin, sindirim, ürogenital, solunum sistemleri ile ilgili belirtiler görülebilir.
Parazitozların tanısında klinik belirtiler yalnız başına yeterli değildir. Çünkü bu belirtiler birçok diğer hastalıkta da görülebilir. Bu nedenle hastalığın etkeni olan parazitin veya onun evrim dönemlerinden birinin görülmesi önemlidir. Bunun saptanamadığı vakalarda ise indirekt tanı yöntemlerine başvurulur. Ayrıca mümkün olduğu durumda parazitin kültürü yapılarak etkenin izolasyonuna çalışılır.
A. Hastalık etkenini veya onun evrim dönemlerinden birinin görülmesi amacıyla kullanılan yöntemler ve muayene maddeleri şunlardır:
B. Yukarda sayılan materyel, uygun olgularda kültür ortamlarına ekilir ve parazitin izolasyonuna çalışılır.
C. Serolojik yöntemlerle tanı konulabilir.
D. Deri testleri: Geç aşırı duyarlılık esasına dayanan testlerdir.
Kordon kanı kök hücre transplantasyonunun gerçekleşebilmesi için kemik iliği kök hücre transplantasyonuna oranla daha düşük uyum yeterlidir.
Transplantasyonda başarının maximum olabilmesi için kök hücre nakillerinde kullanılan hücrelerin hastanın kendi hücrelerine mümkün olduğunca çok benzemesi gerekmektedir. Her şahsın hücrelerinin yüzeyinde 'Human Leukocyte-Associated ( HLA )' antijen adı verilen çeşitli protein setleri vardır. Özel bir çeşit kan testi ile HLA tiplemesi adı verilen test ile tanımlanır. Verici ile alıcının ( hastanın ) HLA antijenlerinin birbirine uyumu ne kadar yüksekse naklin başarısı da o kadar yüksek olur. Aile içi doku uyumu %25 ve üzerinde seyrederken aile dışında bir kişiden doku uyumu oldukça düşüktür. - HLA uyumu için yapılan özel kan testleri ile, HLA antijenlerine bakılır ve nakil merkezleri en az 5 antigenin uyumlu olması durumunu arar, HLA uyumu ne kadar yüksekse bununla ters orantılı olarak GVHD olasılığı düşer.
Yetişkin kemik iliğinden kök hücre elde edilmesi için cerrahi müdahale ve genel anestezi gerekmektedir. Kordon kanından kök hücre toplanması ise ağrısız ve birkaç dakikalık basit bir işlemdir, ayrıca gerek bebek gerekse anne için hiçbir risk taşımamaktadır ve kemik iliği nakline göre daha kolay ve ucuzdur. Dolayısıyla günümüzde anne ve babaların bir çoğu yeni doğan bebeklerinin kordon kanlarının saklanmasını istemektedirler.*
Kordon kanından elde edilen kök hücre, dış ortamdan herhangi bir zarar görmediği için, üremeye hazır durumdadır. Oysa yetişkin kemik iliğinden alınan kök hücre bir dış etkene maruz kalmış olabileceği için ( radyasyon, enfeksiyon v.s ) tedavide kullanılınca düşük verim alınabilmektedir.
Ayrıca kök hücrelerin bağışıklık red cevapları henüz gelişmemiş olmasından dolayı bireyler arası kordon kanı nakillerinde tam uyum her zaman mümkün olmasa bile büyük oranda başarı sağlanabilmektedir. Halbuki kemik iliği nakillerinde GVHD en sık rastlanan ve ölümcül olabilen yan etkilerden biridir. Nakledilen doku, alıcının vücudunu yabancı doku olarak görür ve reddeder. GVHD, 2 yıl içinde hastaların % 50 sinde ortaya çıkmaktadır. Kordon kanı kök hücre nakillerinde ise kordon kanı hücrelerinin antijenik yapısının henüz tam gelişmemiş olması nedeniyle bu oran çok daha düşüktür.
Bu hücrelerden en çok kullanılanı hematopoietik kök hücrelerdir. Hematopoietik kök hücreler; kemik iliği ve çevre kanının hücresel elemanlarını oluşturur.
Kordon kanı saklanan bebek ilerde kök hücre naklini gerektirecek bir hastalığa yakalandığı durumda uygun bir verici aramaya gerek kalmadan kendine ait kök hücrelerle çok daha kolay tedavi edilebilecektir. ( Kemik iliğinden kök hücrenin eldesiyle başta kanser türleri olmak üzere bir çok hastalık tedavi edilebilmektedir fakat hastaların %70'ine uygun kemik iliği bulunamamaktadır. Oysa plasentadaki kan bebeğin kendinin olduğu için bu durum tamamen ortadan kalkmıştır.) Bu saklanan kordon kanı sadece bebeğin kendisi için değil kardeşleri ve yakın akrabaları için de gerekli durumlarda kullanılabilmektedir.
*Özellikle atalarında kök hücre tedavisini gerektirecek hastalığa sahip olan aileler kordon kanı saklanmasına önem vermelidirler.
Örnek:
Doğum sonrası atılan doku ilk kez 1988'de kök hücre nakli amacıyla kullanılmıştır. Fransa'da Fanconi Aplastik Anemi hastası olan çocuğun annesinin bir sonraki hamileliğinde çocuğun doğan kardeşinin kordon kanı toplanmış ve ABD'de nakil zamanına kadar -196 derecede saklanmıştır. Nakil gerçekleştikten sonra tamamen iyileşen şahıs hala hayatını sağlıklı bir şekilde sürdürmektedir.
Hangi Hastalıkların Tedavisinde Kök Hücre Kullanılabilir
Lösemi tipleri
Lenf bezi kanserleri
Kemik iliği hastalıkları
Bağışıklık yetersizlikleri
Doğuştan gelen metabolik düzensizlikler
Kalıtsal kan hastalıkları
Hücre yenilenmesi
Aplastik anemiler ( kemik iliğinde hücre üretiminin olmaması)
Orak hücreli anemi
Talasemi
Amegokaryositik trombositopeni
Nöroblastom
Henüz Araştırma Safhasındaki Hastalıklar:
Kalp enfaktüsü
Parkinson, Alzheimer, damar tıkanıklığına bağlı felçler, sinir yaralanmasına bağlı felçler, Multiple Skleroz
Otizm
Siroz
Romatit artrit
Göz hastalıkları
AIDS
Kalıtsal kas hastalıkları