İnsanlığın önündeki yeni tehlike olan kuş gribi hakkında bilgiler içeren bu yazıyı okumanızı şiddetle öneriyorum .
*Bu hastalık, influenzavirus Aya bağlı olarak genellikle kuşlarda ortaya çıkar.
*Düzenli sürveyans çalışmaları, göçmen kuşlarda son derece geniş bir
influenzavirus A havuzu olduğunu göstermektedir. İnfluenzavirusların 15
hemaglütinin alt tipinin hepsi, kuşları infekte edebilir. Kuşlara özgü bu denli
çok sayıda influenzavirus olması, bunlar arasında gerçekleşen gen transferi ve
yeniden eşleşme (reassortment) sonucunda ortaya çıkan yeni alt tiplerin,
insan influenzaviruslarındakinden çok daha sık olduğunu düşündürmektedir.
*Su kuşları virusların doğadaki sürekliliğini sağlar. İnfeksiyon, yabanıl kuş
topluluklarından kümes hayvanları gibi evcil kuşlara yayılabilir ve bu durum
ciddi sonuçlar doğurabilir.
*Kümes hayvanlarını infekte eden influenzavirus A, hastalığa neden olma
yeteneğine göre ikiye ayrılır.
-<LI class=MsoNormal>Çok virülan viruslar, patojenitesi yüksek olan kuş
gribine (HPAI) yol açar ki bunun bir kuş sürüsündeki mortalitesi %100ü
bulabilir. Kuşlar ilk belirtilerin başladığı gün içinde bile ölebilirler. Bu
tablolardan sorumlu viruslar H5 ve H7 alt tiplerindendir. Ancak bu alt
tiplerdeki virusların hepsi, patojenitesi yüksek olan kuş gribine yol açmaz.
-Diğer viruslar ise çok daha hafif bir hastalığa neden olurlar. Patojenitesi
düşük kuş gribi (LPAI) geçiren hayvanlarda tüyler kabarır ve yumurta üretimi
azalır; hafif solunum yolu hastalığı ve depresyon görülür.
Patojenitesi yüksek olan kuş gribi viruslarının yabanıl kuş topluluklarında
bulunmadığı; H5 ya da H7 alt tipindeki patojenitesi düşük olan kuş gribi
viruslarının, kümes hayvanları arasında yayıldıktan sonra geçirdikleri
mutasyonlarla yüksek patojenite kazandıkları kabul edilmektedir.
*Kuşa özgü influenzavirus A H5N1nin önemi:
İnfluenzavirus A H5N1, ilk kez 1961de Güney Afrikada balıkçıllardan izole
edilmiş olmakla birlikte, patojenitesi yüksek kuş gribi çok daha önceden, ilk
kez 1878de İtalyada tanımlanmıştır. Kuş gribi virusunun doğal rezervuarı,
yeşilbaş ördeklerdir ve infeksiyona en dayanıklı olan kuşlar da bunlardır.
Virusları çok uzaklara taşıyabilmelerine ve dışkılarıyla çıkarmalarına karşılık,
yalnızca hafif ve kısa süren bir hastalık geçirirler. Evcil ördeklerdeki infeksiyon
ise tıpkı tavuklar, hindiler, kazlar ve benzeri kümes hayvanlarındaki gibi
öldürücüdür.
Virus, infekte yabanıl kuşların dışkılarıyla kümes hayvanlarının arasına girebilir.
Evcil kuşların serbestçe gezindikleri, yabanıl kuşlarla aynı kaynaktan su
içtikleri ya da taşıyıcı durumdaki infekte yabanıl kuşların dışkılarıyla
kontamine olabilecek su kaynaklarını kullandıkları yerlerde, .infeksiyonun
yabanıl kuşlardan evcil kümes hayvanlarına bulaşma riski daha yüksektir.
Canlı kuşların sıkışık ve sağlıklı olmayan koşullarda satıldığı pazarlar da bir
başka yayılma kaynağı olabilir.
Kuşa özgü influenzavirus A H5N1 suşunun yayılması: Kuş gribi virusları,
kuşları ve daha seyrek olarak domuzları infekte eder. İnfekte kuşlar, virusu
tükürük, burun salgıları ve dışkılarıyla yayarlar. Hollanda'da ev kedilerinde
gösterilen deneysel infeksiyon ve Tayland'da infekte kaplan ve leoparlardan
H5N1 viruslarının izolasyonu, kedigillerin de infeksiyonu bulaştırabileceğini
düşündürmektedir. Duyarlı kuşların infekte nazal, solunumsal ve fekal
materyalle temas etmesi sonucu infeksiyon yayılır. Virus, hava yoluyla da
yayılmakla birlikte, fekal-oral geçiş en önemlisidir. Patojenitesi yüksek virusla
ilgili çalışmaların sonuçlarına göre, kontamine gübrenin 1 gramı 1 milyon kuşu
infekte etmeye yetecek miktarda virus partikülü içermektedir. Patojenitesi
yüksek kuş gribi virusları, çevrede özellikle düşük sıcaklıkta uzun süre
etkinliğini koruyabilir. Virus, gübrede soğukta en az üç ay, suda 22°Cde 4
gün ve 0°Cde 30 günden fazla etkinliğini koruyabilir.
Sağ kalan kuşların H5N1 virusunu oral olarak ve dışkılarıyla en az 10 gün
çıkarabildiği bildirilmiştir. Bu da canlı kümes hayvanı pazarlarındaki ve göçmen
kuşlar aracılığıyla yayılmayı kolaylaştırmaktadır. Virus, kuş dışkısının
kontamine ettiği toz ve toprak aracılığıyla, örneğin kontamine donanım,
araçlar, yem, kafesler ve giyecekler, özellikle ayakkabılarla bir çiftlikten
diğerine yayılabilir. Virusu, ayakları ve vücutlarında taşıyarak mekanik
vektör rolünü oynayan kimi hayvanlar, örneğin kemiriciler de yayabilir.
Bilgiler sınırlı olmakla birlikte, sineklerin de mekanik vektör olabileceği
düşünülmektedir.
*Kuş gribinin, özellikle patojenitesi yüksek formla oluşan salgınların, özellikle
gelişmekte olan ülkelerde kümes hayvanları endüstrisi ve çiftlik sahipleri
üzerindeki etkileri son derece yıkıcı olabilir. Kuş gribi salgınları bir ülkenin içine
yayılacak olursa, kontrol altına alınması çok güç olabilir. Örneğin 1992de
Meksikada patojenitesi düşük virusla başlayan salgın, oldukça ölümcül bir
biçime dönüşmüş ve 1995e dek kontrol altına alınamamıştır.
Hastalık, ülkeden ülkeye canlı kümes hayvanlarının ticareti aracılığıyla
yayılabilir. Göçmen kuşlar da virusu uzaklara taşıyabilir; geçmişteki
patojenitesi yüksek kuş gribinin uluslararası yayılımı böyle açıklanmaktadır.
*İnsanda kuşa özgü influenzavirus A H5N1 infeksiyonu:
Kuş gribi virusları genellikle insanları doğrudan infekte etmez ve insanlar
arasında dolaşmaz. İnsanda kuş gribi viruslarıyla oluştuğu bildirilmiş doğal
infeksiyon sayısı çok azdır. Ancak gönüllü çalışmalarıyla kuş kökenli kimi
viruslarla infekte edilmiş insanlarda kısa süreli infeksiyonların geliştiği de
gösterilmiştir. İnsanlardaki olguların infekte kümes hayvanları veya
kontamine yüzeylerle temas sonucunda geliştiği düşünülmektedir. Kuş gribi
viruslarının insanlar arasında tutunabilmesine karşı bir dereceye kadar etkili
bir engelin bulunduğu açıktır. Bu engel, gen segmentlerinden bir ya da
birkaçıyla ilişkilidir. İnsandaki olgular, kümes hayvanları arasında patojenitesi
yüksek kuş gribi salgınlarıyla eşzamanlı olarak görülmektedir. Çünkü
kuşlardaki infeksiyonun yayılması, insanların direkt infeksiyonu için doğacak
fırsatları artırır. Zaman içinde daha çok insan infekte olup bunlar bir de
insana ve kuşa özgü influenzavirus suşlarıyla aynı anda infekte olurlarsa, bu
insanlar insandan insana kolayca bulaşmayı sağlayacak insan genlerine sahip
olan yepyeni bir alt tipin yoğrulduğu bir hamur teknesi gibi işlev görebilir.
Böyle bir olay, bir grip pandemisinin başlangıcı da olacaktır. H5N1 suşunun
sağlık çalışanları, aile bireyleri, tavukçuluk yapanlar ve tavuk imha ekiplerin
de çalışanlarda insandan insana çok sınırlı bir biçimde de olsa bulaşabildiği
anlaşılmaktadır. Bu gruplarda virusla infeksiyonu gösteren H5 antikorları
belirlenmişse de ağır hastalık gelişen bir olguyla karşılaşılmamıştır. Tavukçuluk
yapanların %17sinde, tavuk imha edenlerin %3ünde, temaslı sağlık
çalışanlarının %3.7sinde, temas etmemiş sağlık çalışanlarının ise %0.7sinde
antikor saptanmıştır. Kuşa özgü influenzavirus H5N1 ile oluşan insan
infeksiyonunun klinik gidişine ilişkin yayımlanmış bilgiler sınırlıdır.
*1997 Hong Kong salgınında hastalananlarda gripteki gibi tipik belirtiler
(ateş, boğaz ağrısı, öksürük ve kas ağrıları), göz infeksiyonları, pnömoni,akut
sıkıntılı solunum sendromu (ARDS), çoğul organ yetmezliği, lenfopeni,
karaciğer enzim düzeylerinde yükselmeler ve pıhtılaşma bozuklukları gibi
belirti ve bulgular bildirilmiştir. Salgın, gerek önceden sağlıklı erişkin ve
çocukları, gerekse kronik tıbbi sorunları olanları etkilemiştir.
*Tüm hayvan ve insan influenzaviruslarının tanısında kullanılan hızlı ve
güvenilir testler bulunmaktadır. WHOnun Küresel Grip Ağında yer alan
birçok laboratuvarın, bu testleri yapmak için gerekli yüksek güvenlik
olanakları ve reaktiflerin yanı sıra, önemli ölçüde deneyimi de vardır. İnsan
gribinin tanısı için hızlı yatak başı testleri de bulunmaktadır. Ancak bunların,
en son olguların tam olarak anlaşılabilmesi ve insan infeksiyonlarının
doğrudan doğruya kuşlardan mı ya da insandan insana mı yayıldığının
belirlenmesi için gereksinim duyulan testler kadar kesin bir bilgi vermeleri söz
konusu değildir.
*Kimileri hem tedavide hem korunmada kullanılmakta olan antiviral ilaçlar,
influenzavirus A suşlarına karşı başka bir sağlık sorunu olmayan erişkin ve
çocuklarda klinik olarak etkilidir. Ancak kullanımlarını sınırlandıran bazı yönleri
vardır. Bunların kimileri aynı zamanda pahalı ve stokları sınırlı ilaçlardır.
1997den bu yana insanda belgelenmiş kuş gribi örnekleri: 1996 yılına değil
insandan kuş gribi virusunun (H7N7) izolasyonuna ilişkin toplam üç olgunun
kaydı bulunmaktayken, bu tarihten sonra kuş gribi viruslarıyla oluşmuş insan
infeksiyonlarının profilinde çarpıcı bir artış olmuştur.
*1997: Hong Kongta, tavuklar arasında kuşa özgü influenzavirus A (H5N1)
infeksiyonu salgını çıkmıştır. Bu sırada 18 insan hastalanmış, bunlardan 6sı
ölmüştür. Olgulardan birinde çiftlikte bulunan, 17sinde ise pazarlarda satılan
hastalıklı kuşlarla temas söz konusudur. Salgını kontrol altına almak üzere 3
gün içinde toplam 1.5 milyon kümes hayvanı itlaf edilmiştir. Böylece
dünyanın yeni bir pandeminin eşiğinden döndüğü düşünülmektedir.
*1999: Hong Kongta iki çocukta kuşlardaki patojenitesi yüksek olmayan
influenzavirus A H9N2 infeksiyonu kanıtlanmış ve her iki çocuk da iyileşmiştir.
Hastalığın geçişinde kümes hayvanlarının rol oynadığı düşünülmüş; ancak
insandan insana geçiş olasılığı üzerinde de durulmuştur. 1998-1999da Çinde
başka insan H9N2 infeksiyonları da bildirilmiştir.
*2003: Çinden yeni dönen Hong Konglu bir baba ve oğlundan kuşa özgü
influenzavirus A (H5N1) izole edilmiş, hastalanan baba ölmüştür. Bu iki kişinin
nasıl infekte olduğu tam olarak açıklanamamıştır. Öte yandan adamın kızı da
Çindeyken hastalanarak ölmüş, ancak bunun H5N1 virusuna bağlı olup
olmadığı belirsiz kalmıştır.
*2003: Şubat ayında Hollandada kuşlar arasında patojenitesi yüksek olan
H7N7 kuş gribi baş göstermiştir. Daha sonra tavuk çiftliği çalışanları ve
bunların aile bireyleri arasında konjonktivit ve/veya gripal infeksiyon tablosu
biçiminde bir salgın ortaya çıkmış ve bu salgından etkilendiği düşünülen 260
kişiden 82sinde kuşa özgü influenzavirus A (H7N7) infeksiyonu olduğu
doğrulanmıştır. Üç olguda insandan insana geçişle ilgili kanıtlar bulunmuştur.
Ayrıca 260 kişiden 6sının H3N2 virusu yönünden pozitif olduğu gösterilmiş;
ancak bunların hiçbiri aynı zamanda H7N7 yönünden de pozitif olarak
bulunmamıştır. Bu salgın sırasında profilaktik antiviral ilaç almamış ve infekte
kuşlarla temas etmiş olan 57 yaşındaki bir veteriner ARDS tablosundan
ölmüştür. Salgını kontrol altına almak üzere toplam 100 milyon olan kuş
nüfusundan 30 milyonu bir hafta içinde itlaf edilmiştir.
*2003: Aralık ayının ortalarında Hong Kongda bir çocukta H9N2 infeksiyonu
saptanmış ve çocuk iyileşmiştir.
*2003-2005 kuş gribi salgını: 2003 Aralık ayının ortalarından beri, Güney
Koreden başlayarak Doğu Asya ülkelerinde tavuk ve ördeklerde görülen
patojenitesi yüksek kuş gribi salgınlarının sayısında artış olduğu
bildirilmektedir. Kimi yabanıl kuş türleri ve domuzlarda da infeksiyonlar
bildirilmiştir. Böyle patojenitesi yüksek kuş gribinin çeşitli ülkelerde aynı
zamanda ortaya çıkan salgınlarla birlikte hızla yayılması, eşine hiç
rastlanmadık bir durumdur ve veteriner tababetin yanı sıra beşeri tababeti
de yakından ilgilendirmektedir. Kümes hayvanları arasındaki bu salgınların
kaygı yaratmasının birkaç nedeni vardır.
-İlkin, bu salgınların çoğunda H5N1
olarak bilinen patojenitesi yüksek suşun belirlenmesi, insan sağlığı yönünden
özellikle kaygı kaynağı olmuştur. H5N1, yakın geçmişte iki kez tür engelini
aşarak insanlarda da ağır ve mortalitesi yüksek bir hastalığa neden olmuş bir
alt tiptir ve şimdi de Vietnam ve Taylandda gittikçe artan sayıda insanı
etkilemiştir.
-İkinci ve daha da önemli bir neden, bugünkü durumun insanlarda yeni bir
grip pandemisine yol açması olasılığıdır. Bir kişi, hem kuş hem insan
viruslarıyla aynı anda infekte olduğu zaman, her iki türe özgü
influenzaviruslar, gen değiş tokuşu yapabilir. İnsan vücudunda gerçekleşen
bu gen değiş tokuşu tümüyle yeni bir influenzavirus alt tipinin ortaya
çıkmasına yol açabilir ki, bu virusa karşı doğal bağışıklık, varsa bile, ancak çok
az kişi için söz konusu olacaktır. Ayrıca, her yıl halen dolaşımda olan suşlara
karşı ve mevsimlik salgınlar sırasında insanları korumak üzere hazırlanan
kullanımdaki aşılar, böyle tümüyle yeni bir influenzavirusa karşı etkisiz
kalacaktır. Yeni virus yeterince insana özgü virus geni de içeriyorsa, yalnız
kuşlardan insana değil, insandan insana direkt bulaşma da olabilir. Bu
durumda yeni bir grip pandemisinin başlaması için gereken koşullar da
sağlanmış olacaktır.
En kaygı verecek durum ise yüksek mortalitesi olan ağır hastalığın art arda
birkaç kez kişiden kişiye bulaştığının gösterilmesidir. 1918-1919 büyük grip
pandemisi sırasındaki durum böyle olmuştur. 4-6 ayda tümüyle yeni bir
influenzavirus alt tipi ortaya çıkmış ve iki yıl boyunca baş gösteren çeşitli
infeksiyon dalgaları halinde yeryüzüne yayılmıştır.
*Sonuç olarak, insan kökenli virustan insanlar arasında replikasyona ve
yayılmaya olanak veren gerekli gen(ler)i almış, ancak farklı bir hemaglütinin
yüzey glikoproteini olan, dolayısıyla insanların immünolojik olarak yabancı
olduğu yeni bir virus her an ortaya çıkabilir. Bu durumda, tarım ve hayvancılık
uygulamaları nedeniyle, çok sayıda insan, domuz ve kuşun bir arada yaşadığı
Uzakdoğuda ortaya çıkacağının işaretlerini 20. yüzyılda vermiş olan bir
pandeminin başlaması hiç de sürpriz olmayacaktır.
*Bugüne Dek H5N1 enfeksiyonu
-Kuşlarda: 2004'ün ilk aylarında kümes hayvanları arasında Çin, Endonezya,
Güney Kore, Hong Kong, Japonya, Kamboçya, Laos, Tayland ve Vietnamda
saptanmıştır. Güney Kore ve Japonya'daki H5N1 salgınları kontrol altına
alınmakla birlikte, Vietnam, Tayland, Endonezya, Kamboçya, Laos ve Çin'deki
salgınların ne ölçüde kontrol altına alındıkları belli değildir. Sonra Dünya
Hayvan Sağlığı Örgütü (OIE)'ne, Endonezya (28 Haziran), Vietnam (1 ve 12
Temmuz), ve Çin (6 Temmuz)'den patojenitesi yüksek kuş gribi (H5N1)
bildirimleri yapılmıştır. Bu salgın sırasında bugüne değin 100 milyonun
üzerinde kümes hayvanı ölmüş ya da itlaf edilmiştir. Salgın, 2004 Mart
sonlarına doğru geçici olarak kontrol altına alınmışsa da Haziran 2004
sonlarında Çin, Endonezya, Kamboçya, Tayland ve Vietnam'da yeniden baş
göstermiş ve Malezya'ya da sıçramıştır.2005'te ise salgının görüldüğü
ülkelere, Çin, Endonezya, Kamboçya, Tayland ve Vietnam'ın yanı sıra
Kazakistan ve Rusya da eklenmiştir.
-İnsanlarda: 28 Ocak 2004'ten bu yana (en son 29 Eylül 2005 tarihinde
olmak üzere) Vietnamda 91 olgu laboratuvarda doğrulanmış ve bunların 41'i
ölmüştür. Taylandda da 17 olgudan 12si ölmüştür. Kamboçya'da hepsi,
Endonezya'da ise üçü fatal olarak sonlanan dörder olgu saptanmıştır. Bu
olguların çoğunun infekte kuşlarla veya bunların çıkartılarının kontamine
ettiği yüzeylerle temas sonucu geliştiği düşünülmekle birlikte böyle bir
temasla açıklanamayan aile içi olgular da bulunmaktadır. Vietnamdaki
olgulardan izole edilen H5N1 viruslarının genetik dizisi incelenerek tüm
genlerin kuşa özgü virusa ait olduğu ve henüz insana özgü influenzavirus
genlerinin edinilmesinin söz konusu olmadığı anlaşılmıştır. Güney Kore ve
Vietnamdaki suşlar arasında küçük genetik farklılıklar saptanmıştır.
Vietnamdaki insan kaynaklı H5N1 suşlarının M2 inhibitörlerine (amantadin ve
rimantadin) dirençli olduğu bulunmuştur. Nöraminidaz inhibitörleri
(oseltamivir ve zanamivir) ile ilgili bir direnç bildirilmemiştir.
Bugün için H5N1 virusunun insandan insana etkin bir biçimde bulaştığına
ilişkin bir bulgu yoktur. WHO ekipleri, Vietnam ve Taylandda hükümetlerin
insandan insana bulaşmayı en erken dönemde belirlemek için gereken
çalışmalarına destek vermektedir. WHO Global Influenza Surveillance Network
laboratuvarlarında son salgında elde edilen insan ve kuş virusları üzerindeki
çalışmalar acilen başlatılmıştır. Bu çalışmaların halen dolaşmakta olan H5N1
suşunun nereden kaynaklandığını ve ne gibi özelliklerinin olduğunu, bir
ölçüde de olsa, ortaya koyması beklenmektedir.
Öte yandan 2004'te Tayvandaki salgından sorumlu olan H5N2nin kuşlar için
patojenitesi yüksek değildir ve insanda hastalığa neden olduğu hiç
gösterilmemiştir. Pakistandan bildirilen salgın da H5N1 değil, H7 ve H9
suşlarına bağlıdır. Şubat 2004te kümes hayvanları arasında patojenitesi
düşük olan H7N2 alt tipine bağlı bir kuş gribi salgını da ABDnin
kuzeydoğusundaki Delaware eyaletinde çıkmıştır. Pennsylvania ve New Jersey
eyaletlerinde de patojenitesi düşük kuş gribi viruslarına bağlı salgınlar
görülmüştür. Son olarak 2004'ün Mayıs ve Haziran aylarında Texas'ta ortaya
çıkan salgından sorumlu olan H7N3 suşunun da patojenitesinin düşük olduğu
bildirilmiştir. 2004'ün Mart ayında Kanada'nın British Columbia eyaletinde baş
gösteren ve kısa sürede kontrol altına alınan kuş gribi salgınından sorumlu
H7N3 suşunun yüksek patojenite göstermesi ise olağandışı bir durumdur. Bu
salgın sırasında insanda ortaya çıkmış ve oseltamivir ile tedavi edilen iki
konjonktivit olgusu bildirilmiştir.
Ancak patojenitesi düşük bir suşla oluşturulsa bile, kuşlardaki bütün kuş
gribi salgınlarının ivedilikle kontrol altına alınması son derecede önemlidir.
Başlangıçta patojenitesi düşük olan kuşa özgü kimi influenzavirus suşları,
kümes hayvanı toplulukları arasında dolaşmalarına olanak tanındığında,
mutasyonla patojenitesi yüksek bir suş halini alabilirler. 19831984te
ABDdeki salgında, önce düşük bir mortaliteye neden olan H5N2 virusu, altı
ay içinde yüksek patojenite kazanarak %90lık bir mortalite göstermiştir.
Benzer biçimde 19992001de İtalyadaki salgında başlangıçta patojenitesi
düşük olan H7N1 virusu, 9 ay içinde mutasyon geçirerek patojenitesi yüksek
bir duruma gelmiştir.
*Korunma ve kontrol:
Kuş gribini kontrol altına almak için hastalıklı ve temaslı kuşları imha edip
bunları uygun bir biçimde ortadan kaldırmak, çiftlikleri karantinaya almak ve
buralara çok sıkı bir biçimde dezenfeksiyon uygulamak gerekir.
Çürükten korunmak için sabah kahvaltı sonrası ve gece yatmadan önce 2'şer dakikalık etkili bir fırçalama işleminin yeterli olacağını ifade eden Sağlık Bakanlığı, şu uyarılarda bulundu:
"Fırçalama işleminde diş etlerine masaj yapacak tarzda dairesel hareketler yapılmalıdır. Fırçalarken aşırı kuvvet uygulamanın diş eti çekilmesine neden olacağı unutulmamalıdır. Diğer yandan etkili bir diş fırçalama işlemi dişlerin görünen yüzeylerinin temizliğini sağlamakla birlikte, bakteri plağının diş aralarından uzaklaştırılmasını sağlamaz.
Bu nedenle diş araları günde bir kez tercihen gün sonunda diş ipiyle temizlenmelidir. Diş ipi günlük ağız bakımının ayrılmaz bir parçası olmalıdır. Diş sağlığımız için bol bol peynir, süt ve yoğurt tüketmeli, şekerli yiyecekleri tükürük akışının en yoğun olduğu ana öğünler sırasında yenmelidir. Sağlıklı ve güzel diş ve dişetleri için öğün aralarında da abur-cuburla değil elma, havuç gibi iyi yıkanmış, taze meyve ve sebzeyle beslenmeliyiz.
Halk arasında süt dişlerinin önemli olmadığına dair yanlış bir inanış vardır. Oysa ağız ve diş sağlığında dişlerin önemi süt dişlerinin sürmesiyle başlar. Süt dişleri çocuğun beslenmesinin yanı sıra düzgün konuşmasını da sağlamaktadır. Sağlıklı süt dişleri çiğneme işlemini gerçekleştirirken aynı zamanda altında bulunan daimi dişin korunmasını ve zamanında sürmesini sağlar.
Yani sağlıklı süt dişi sağlıklı kalıcı dişlerin en büyük garantisidir. Tedavi edilmeyen süt dişleri ağrı, koku, konuşma ve çiğneme zorluğu ve beslenme bozukluğuna sebep olur. Süt dişlerinin tedavi edilmeyip zamanından önce çekilmesi kalıcı dişlerin çapraşık çıkmasının ve çene gelişimindeki bozukluğun en önemli sebebidir.
Bu sebeplerden dolayı süt dişleri nasıl olsa değişecek mantığıyla ihmal edilmemeli, belirli aralıklarla diş hekimi tarafından mutlaka kontrol edilmelidir. Bunun yanı sıra ilk süren daimi dişimiz olan ve 6 yaş dişi olarak da adlandırılan 1. büyük azı dişlerinin de genellikle süt dişleriyle karıştırılması ve tedavi edilmemesi sonucu çocuklarımız hayatları boyunca ağızlarında taşıyacakları bu dişleri çok erken yaşlarda kaybetmektedirler.
Hatta, bu dişi süt dişi sanan vatandaşlar, çekilen bu daimi dişin yerine yeni bir diş sürmemesini de çekim sırasında yapılan anesteziye bağlamak gibi bir yanlış inanışa kapılmaktadırlar."
Sağlık Bakanlığı'na bağlı 1. basamak sağlık kuruluşları olan sağlık ocakları, ana çocuk sağlığı ve aile planlaması merkezleri ile sağlık merkezlerinde koruyucu ve önleyici dişhekimliği hizmetlerinin yanı sıra, imkanlar ölçüsünde dolgu, diştaşı temizliği gibi tedavi edici dişhekimliği hizmetlerinin bir bölümü de veriliyor.
Özel şartlar ve yardımcı sağlık personeli gerektiren ptotez, ortodonti, ağız-diş-çene hastalıkları ve cerrahisi uygulamaları ikinci ve üçüncü basamak (üniversiteler) sağlık kurumlarında yapılıyor.
Sağlık Bakanlığı'na bağlı 2 diş hastanesi, 34 ağız diş sağlığı merkezi, 107 diş tedavi protez merkezi ve devlet hastaneleri bünyesindeki 581 diş polikliniğinde ikinci basamak ağız diş sağlığı hizmetleri sunuluyor
Sağlık Bakanlığı, çürük dişlerin ve dişeti hastalıklarının, kalp-damar hastalıkları, yüksek tansiyon, kemik erimesi, şeker hastalığı ve kadınlarda ise erken doğum ve düşük doğum riskini artırdığını bildirdi.
Bakanlık, çürükten korunmak için sabah kahvaltı sonrası ve gece yatmadan önce dişlerin fırçalanmasını önerdi. Sağlık Bakanlığı'ndan 21-27 Kasım Diş Sağlığı Haftası nedeniyle alınan bilgiye göre, Türkiye'de 18 Dişhekimliği Fakültesi ve 4 bin 921'i Sağlık Bakanlığı'nda olmak üzere yaklaşık 20 bin dişhekimi bulunuyor.
Diş, Türkiye'de yaklaşık 7 bin diş protez teknisyeni, diş protez laboratuarları, diğer sağlık çalışanları ve dental firmaların da dahil olduğu 1 milyar dolarlık gayrı safi hasılası olan dev bir sektör haline geldi. Ancak kişi başı ağız diş sağlığı harcaması Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde yaklaşık 220 dolar iken Türkiye'de rakam 15 dolar civarında seyrediyor.
AB ülkelerinde dişhekimine yıllık başvuru sayısı 5 iken, Türkiye'de bu sayı sadece 0.7 olarak belirlendi.
Sağlık Bakanlığı, ağız ve diş sağlığını bozan faktörlerin bireyin vücut sağlığını da doğrudan etkilediğini belirterek, diş çürükleri ile dişeti hastalıklarının, kalp-damar hastalıkları, yüksek tansiyon, kemik erimesi, şeker hastalığı ve kadınlarda erken doğum ve düşük doğum riskini artırdığını kaydetti.
Bakanlık, kötü ağız hijyeninin yol açtığı diş çürükleri ve dişeti hastalıklarından korunmada, öncelikle kişilerin kendi sağlıklarının bilincinde olması, bireylere düzenli fırçalama alışkanlığı, diş ipi kullanımı, beslenme alışkanlıklarının düzenlenmesi, düzenli olarak diş hekimine gitme alışkanlığının kazandırılması gerektiğini vurguladı.
Londra'daki King College Hastanesi Yaşlanma Bilimi Enstitüsü
tarafından yapılan bir araştırma, vücudumuzun bize hayatımızı kurtaracak
tam 15 ipucu verdiğini ortaya koydu.
Sağlıklı yaşam konusunda birçok araştırmaya imzasını atan; Londra'daki
King College Hastanesi Gerontoloji (yaşlanma bilimi) Enstitüsü'nde
araştırmalarını yürüten Prof. Dr. Robert Wale, "Sadece parmaklarınızın
uzunluğu bile sizin sağlığınız hakkında kayda değer bilgi sahibi olmamızı
sağlıyor aslında. Siz de vücudunuzla ilgili önemli detaylara; dikkat
ederek sağlığınızı koruyabilirsiniz " diyor ve ekliyor: "Vücudunuz; siz
fark etmeden sağlığınızla ilgili en önemli ipuçlarını veriyor.
"Prof. Wale'ye göre, tırnaktan gözlere, doğum kilosundan avuç içine kadar
vücuttaki her şey birer gösterge. O halde bir test yaparak ne kadar
sağlıklı olduğumuzu anlamak mümkün. Wale'nin "*İşte hayatınızı kurtaracak
16 ipucu*" dediği test şöyle:
1.Tırnaklar :
Tırnaklarınıza dikkatle bakın. Eğer hafif mavilik yada; morluk görürseniz
bu bir kalp hastalığıyla karşı karşıya olduğunuz anlamına gelebilir.
Tırnaklarınızın aşırı kalın olması ya da üstlerinde tümsekler olması da
nefes alma hatta akciğer sorunlarıyla karşı karşıya olduğunuzu
gösterebilir.
2. Nefeslerinizi sayın :
Eğer dakikada 15 kez ve daha altında nefes alıp veriyorsanız sağlıklı
ciğerlere sahipsiniz demek... Eğer 25 kez nefes alıp veriyorsanız o zaman
sağlığınıza dikkat etmelisiniz.
3. Gözler :
Aynada gözlerinizden birine bakın. İris'in etrafında beyaz bir daire varsa
kolesterol seviyeniz yüksek anlamına geliyor. Bu aynı şekilde yaklaşan
kalp sorunlarının da en büyük habercisi.
4. Avuç içinize bakın :
Avuç içlerinize dikkatle bakın. Eğer kırmızı ve lekelilerse
karaciğerinizde sorun var demek.
5. Hafıza kontrolü :
Bir tepsinin üstüne rasgele 10 eşya koyun. Tepsiye sadece 10 saniye bakın.
Kaç tanesini hatırlayabildiniz? İyi bir hafızanızın olması Alzheimer'le
karşılaşma riskinizin daha az olacağı anlamına geliyor.
6. Kas kontrolü :
Sırt üstü yatın. Bacaklarınız dümdüz olsun. Bir bacağınızı havaya
kaldırın. Bir kişinin ayağınıza bastırmasını isteyin. Eğer bacağınız yere
düşüyorsa,kaslarınız da bir zayıflık olduğu anlamına geliyor.
7. Görünüş :
Gözünüzün hemen altında elmacık kemiğiniz üzerine bir cetvel yerleştirin.
Sonra cetvelin üstüne bir kredi kartı yerleştirin kartı en rahat
okuduğunuz uzaklığı ölçün.
Ne kadar yakına gelirse gelsin kartı rahat okuyabiliyorsanız göz
sağlığınızın iyi olduğu anlamına geliyor.
8. Tiroit misiniz? :
Kollarınızı yere paralel olarak tam karşınızda birşeye uzanıyormuş gibi
uzatın. Ellerinize dikkat edin. Eğer elleriniz bu pozisyonda titriyorsa o
zaman tiroit olma riskiniz çok.
9. Düz yürümek :
Yere bir metre uzunluğunda bir çizgi çizin. Üzerinde rahat rahat
yürüyebiliyorsanız, vücudunuzun koordinasyonu iyi işliyor demektir.
10. Doğum kilonuz :
Annenize kaç kilo doğduğunuzu sorun. 3 kilonun altında doğmuşsanız kalp
sorunlarıyla karşı karşıya kalabilirsiniz.
11. Beliniz kalın mı? :
Vücut şekliniz elmaya benziyorsa, yani yağlarınız belinizin çevresinde
toplanıyorsa, kalp sorunu yaşama riskiniz daha fazla.
12. Tuvalet sıklığı :
Her 3 saatte bir tuvalete birden çok gitme ihtiyacı mı hissediyorsunuz?
Diyabetin en erken alarmlarından biri sık sık tuvalete gitmektir.
13. Nabız kontrolü :
Nabzınız ne kadar yavaş atıyorsa o kadar uzun yaşayacaksınız demektir.
Yani nabzınız 70'in altındaysa sağlıklısınız anlamına geliyor.
14.Dişlerinizi fırçalayın :
Eğer dişleriniz kanıyorsa, kalbiniz tehlikede demektir.
15. Parmak uzunluğu :
İşaret ve yüzük parmakları aynı uzunlukta olan kişilerin kalp krizi
geçirme riski daha fazla.
16. Ayak bilekleri :
Baş parmağınızla ayak bileğinizin arka kısmına bastırın. Eğer
bastırdığınız noktada çok fazla çukurluk oluşuyorsa, o zaman kalp,
akciğer, böbrek sorunlarıyla karşı karşıya kalabilirsiniz.
Öksürük esasında, solunum yolları ve akciğerlerimizi zararlı dış etkenlere karşı koruyan bir savunma mekanizması olmakla beraber, bunun dışında başta grip, bronşit, astım, zatürree... olmak üzere gibi pek çok hastalığın da belirtisidir. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, öksürük'ün sebeblerini Mynet okurları için yazdı.
Ancak, öksürük bazen herhangi bir hastalığımız olmadığı halde veya akciğerleri koruma amacı olmadan da ortaya çıkabilir. Buna istemli veya keyfi öksürük ismi verilir. Çünkü, öksürük merkezi solunum yollarından gelen uyarılar dışında beynin üst merkezlerinden gelen uyarılarla da etkinleşerek öksürüğe neden olabilir.
Keyfi öksürüğün pek çok türü vardır.
BEN DE BURADAYIM ÖKSÜRÜĞÜ
Bir şey dağıtılırken ya da insanlar bir yere davet edilirlerken adınız geçmiyorsa kendinizi hatırlatmaya yarayan öksürüktür. Beni unutursanız küserim anlamına da gelir.
AİLE VAR ÖKSÜRÜĞÜ
Herkese açık bir ortamda, açık saçık şeyler konuşulurken ortaya çıkan çocukları ve aileyi koruma amaçlı öksürüktür.
HADİ CANIM SEN DE ÖKSÜRÜĞÜ
Israrla hava atmaya kalkanları, atıp tutanları veya abartmada ileri gidenleri uyarıp kendilerine gelmelerini sağlamak için gerekli olan bir öksürük türüdür.
AYAĞINI DENK AL ÖKSÜRÜĞÜ
Bir ortama girmeden önce ortaya çıkan ve içerdekileri uyarmaya veya derlenip toparlanmalarına fırsat vermeye yarayan öksürük tipidir.
MİKROFON ÖKSÜRÜĞÜ
Mikrofondan sesin iyi gelip gelmediğinin anlaşılmasına yarayan öksürük tipidir. Alo 1,2,3... 1,2,3... yerine kullanılır. Şiddetli olursa, mikrofonda vanıltı yapabilir.
UYANDIRMA ÖKSÜRÜĞÜ
Konferanslarda, seminerlerde ve diğer uzun konuşmaların olduğu toplantılarda uyuklayanları, içi geçenleri uyandırıp kendilerine getirmek için gerekli olan bir öksürük çeşididir.
AMAN, O BURDA ÖKSÜRÜĞÜ
Birinin orada olmadığını sanıp hakkında ileri geri konuşulurken o kişinin ortamda olduğunu veya o ortama girdiğini haber veren öksürük tipidir. Okullarda öğretmenin sınıfa girmesi ya da bürolarda müdürün odaya girmesi sırasında duyulabilir.
SINAV ÖKSÜRÜĞÜ
Çoktan seçmeli sınavlarda çok kullanılan bir öksürük tipidir. Sınıfın çalışkanına soru numarası gösterilir, o da doğru cevabı öksürük sayısı ile bildirir.
KONSER ÖKSÜRÜĞÜ
Konser gibi uzun süre sessizlik gereken ortamlarda parça aralarında iki üç dinleyicinin başlattığı ve kısa zamanda tüm salona yayılan akut bir öksürük tipidir. Müzik başladığında aniden kesilir. Özellikle canlı yayınlanan veya kayıt yapılan konserlerde, dinleyicilerden öksürmemeleri istendiğinde daha belirgin olarak ortaya çıkar. Konser öksürüğü, sonbaharda nezle, grip, bronşit... gibi solunum hastalıklarının çok sık görüldüğü dönemlerdeki konserlerde daha fazladır.
TUVALET ÖKSÜRÜĞÜ
Tuvaletin kapısı vurulduğunda tuvaletin dolu olduğunu bildirmek için içerdeki kişinin çıkardığı öksürme sesidir. Bu öksürüğün şiddeti, süresi ve makamı içerdeki kişinin bağırsaklarının o anki durumuna ve dışarıdakinin kapıyı vurma şiddetine göre farklı olur.
Alaturka bir tuvalette, pantolonunu, donunu dizinden aşağı toplamış, kemerinin bir ucu sarkarak yerdeki sulara temas eder ve bir taraftan da kuvvet almak için sağ eliyle de musluğa sıkıca tutunmuş ve gözleri de gözlüklerinin camına değmiş, hatta camdan dışarı fırlayacakmış durumdaki bir kişi, bir haftadır iyice suyu azalan, kuruyan ve taşa dönen hain dışkıyı çıkarmaya uğraştığı sırada tuvaletin kapısı vurulduğunda çıkan öksürük sesi çok şiddetli ve serttir.
Buna karşılık, alafranga bir tuvalette, pantolonunu ve pembe puantiyeli boxerini tamamen çıkarmış ve kapının arkasındaki çengele asmış olarak ve günlük olağan işini yapmanın keyfi içinde ıslık çalmakta olan birinin kapısı vurulduğunda çıkan öksürük ise o kişinin bağırsakları gibi mülayim bir öksürüktür
Gün içerisinde tüketilen karbonhidrat, yağ, protein, mineral ve vitaminlerin dengeli ve yeterli tüketilmesi önemlidir.
Kızartmalar, kaymak, pasta, börek gibi hamur işleri, cips, krema, sakatat, salam, sucuk gibi yağ içeriği yüksek gıdaların tüketimi sınırlandırılmalı, ızgara, buğulama, haşlama gibi pişirme yöntemleri kullanılmalıdır
Çay ve kahve yerine C Vitamini içeren kuşburnu, ıhlamur, adaçayı gibi bitki çayları tüketilmelidir
Vücuttan toksik maddelerin uzaklaştırılması için 2-2.5 litre su tüketilmelidir
Haftada 3 gün düzenli egzersiz yapılmalıdır.
Her öğünde salata ve sebze tüketilmelidir.
C Vitamini yüksek miktarda içeren turunçgiller, yeşil biber, karnabahar, ıspanak, roka, tere gibi koyu yeşil yapraklı sebzeler ve meyveler düzenli tüketilmelidir.
Haftada 2-3 kez düzenli balık tüketilmelidir.
Yumurta,süt, yoğurt, peynir, et grubu gibi yüksek protein içeren gıdaların düzenli tüketimine özen gösterilmelidir.
Haftada 2 kez mercimek, barbunya, nohut gibi kurubaklagiller tüketilmelidir
Yağ tüketiminin miktarı ve çeşidi bağışıklık sistemi üzerinde etkilidir. Günlük tüketilen yağ miktarının fazla olması bağışıklık sisteminin baskılanmasına sebep olur. Bu yüzden yağ tüketimi kısıtlanmalı, kızartma, kaymak, cips, pasta, krema gibi yağlı besinleri tüketmekten kaçınılmalıdır.
Balık, balık yağı, fındık ve cevizde bulunan omega-3 yağ asitleri ise antioksidandır ve bağışıklık sisteminin güçlendirilmesinde etkilidir. Ayrıca zeytinyağı, fındık yağı gibi sıvı yağlarda bulunan omega-9 yağ asitleri de bağışıklık sistemini olumlu etkiler. Bu yüzden haftada 2 ya da 3 kez balık, 6-7 fındık, 2-3 ceviz tüketilmesi, zeytinyağlı salata ve sebze yemeklerinin her gün düzenli yenmesi önerilmektedir.
Probiyotik ürünler yararlı mıdır?
Probiyotikler: bağışıklık sisteminin uyarılması, barsakların enfeksiyonlara karşı korunması, immünoglobilinlerin (savunma sisteminde görevli) yapımının artırılmasına, immünoenflamatuar hastalıkların önlenmesinde etkilidir. Probiyotik içeren besinlerin (yoğurt v.b.) düzenli tüketilmesi vücut açısından yararlıdır.
Besinlerin dışında vitamin tabletleri kullanmak gerekli mi?
Vitamin - mineral tabletlerinin sağlığı korumak için doktorun önerisi dışında kullanılması yanlıştır. Çünkü bazı vitaminler vücutta depo edilmektedir. Fazla kullanımı karaciğerde fazla depolanmasına ve böylece vücuda toksik etki yapmasına yol açabilmektedir.
Ayrıca vitaminlerin fazla alınması böbrek taşları gibi sağlık problemlerine neden olabilmektedir. Doğal besinlerden alınan vitamin ve minerallerin vücuda yararlılıkları daha fazladır. Ayrıca doğal besinlerden sadece vitamin değil aynı anda posa, karbonhidrat, vitamin gibi çeşitli besin gruplarını da bir arada alabilmekteyiz. Doktora danışmadan sürekli vitamin kullanımı doğru değildir.
Havalar soğudukça,bağışıklık sistemi de zayıflar. Bu nedenle vücudu kışa hazırlamak adına beslenme şeklinizi değiştirmekte fayda var. İşte diyetisyen Seçil Kenar'dan size özel sonbahar diyeti...
Havaların soğumasıyla birlikte grip ve soğuk algınlığının görülme sıklığı da hızla artıyor. Bu aylarda hastalıklardan korunmak için bağışıklık sistemini güçlendirmenin en etkili yolu yeterli ve dengeli beslenmek.
Karbonhidrat, protein, vitamin, mineral ve yağdan oluşan besin gruplarını dengeli tüketmek enfeksiyonlardan korunmak için büyük önem taşıyor. Kışın ne tür besinlerin, hangi miktarda tüketilmesi gerektiğini Memorial Hastanesi Beslenme Diyet Bölümünden Dyt. Seçil Kenar anlattı.
Bağışıklı sistemini güçlendirmek için hangi besin grupları tüketilmeli?
Bağışıklık sisteminde vitamin ve minerallerin önemi büyük. Son yıllarda yapılan araştırmalar, antioksidan vitaminlerin (A, C, E vitaminleri) bağışıklık sistemini güçlendirdiğini ve hücre zararı, doku hasarına yol açan serbest radikallerin vücuttan uzaklaştırdığını göstermiştir.
Yumurta, süt, balık, ıspanak, havuç, kayısı gibi sarı, turuncu ve yeşil sebze ve meyvelerde bulunan A vitamini güçlü bir antioksidandır. Vücutta savunma sisteminde görev alır, lenfosit yapımı ve antikor oluşumunu arttırır böylece enfeksiyonlara karşı vücudu korur.
Bağışıklık sistemini güçlendirmek için koyu yeşil yapraklı sebzeler sık tüketilmeli, her gün 3-4 adet kuru kayısı yenilmeli, haftada 1-2 kez yumurta tüketilmeli ve aynı zamanda kaliteli protein içeriğinden dolayı düzenli süt ürünleri ve süt tüketilmelidir.
C vitaminini doğal yollardan almak için hangi besinler tüketilmeli?
Önemli antioksidanlardan bir diğeri de C vitaminidir. C vitamini virüs engelleyicidir, vücuttan zararlı maddelerin atılmasını sağlar, vücudu bakteri toksinlerinden korur, savunma sistemini güçlendirir.
Yeşil biber, maydanoz, tere, roka, karnabahar, ıspanak, portakal, limon, mandalina, kuşburnu gibi besinler bol miktarda C vitamini içerir.
E vitamini ne kadar tüketilmeli?
Fındık, ceviz, badem gibi yağlı tohumlar, sıvı yağlar, kurubaklagiller, tahin gibi besinlerde bulunan diğer bir antioksidan da E Vitaminidir. E vitamini de güçlü bir antioksidandır ve bağışıklık sisteminde görevlidir. Yemeklere sıvı yağ koymak, haftada 2 kez kurubaklagil tüketmek, haftada 2-3 kez 6-7 fındık, 2-3 ceviz tüketimi ile E vitamininin yeteri kadar tüketimi sağlanabilir.
Bir aylık orucun ardından bayramda aşırı beslenme; gaz, hazımsızlık ve mide bulantısına yol açıyor.
Normal beslenme düzenine geçenlerin, özellikle bayram günlerinde yiyip içtiklerine dikkat etmesini isteyen uzmanlar, "Günler boyunca aç kalmaya ve farklı öğüne uyum sağlayan mide ve sindirim sisteminde, ağır yiyecekler yüzünden sıkıntılar ortaya çıkabilir" uyarısında bulunuyor.
Beslenme uzmanı Aşkın Yüksel, bayramda ağır tatlılardan uzak durulması gerektiğini belirterek, özellikle oruç tutanların birkaç gün daha kendisini frenlemesi gerektiğini ifade etti. Aşkın Yüksel, bayram ziyaretlerinde geleneksel ikram alışkanlığı yüzünden zor anlar yaşanabileceğini hatırlatarak, şu tavsiyelerde bulundu:
"Bayram ikramlarında, şeker ve tatlı yerine meyve tercih edilmelidir. İkram edilen tatlıyı yemek istemeyen konuklara asla ısrar edilmemelidir. Yemekte mümkün olduğu kadar az yenilmeli, acıktıkça atıştırılarak bayram günleri geçiştirilmelidir."
Yüksel, oruç tutanların bayramda, güne hafif bir kahvaltı ile başlamasını, ağır yiyeceklerden de kaçınmasını tavsiye etti. Bayram için hazırlanan besinleri alırken dikkat edilmesi gerektiğini kaydeden Yüksel, ''Mümkün olduğunca azar azar ve sık tüketme yoluna gidilmeli. Bayram için hazırlanan değişik türde ve tatta besinler karıştırılmadan tüketilmeli" diye konuştu.
Düzensizce ve rastgele tüketilen besinlerin mide ve bağırsakta rahatsızlıklara yol açabileceğini anlatan Yüksel, şeker, yüksek tansiyon ve kalp rahatsızlıkları olanların, bayramın verdiği psikolojik rahatlıkla bu besinleri fazla tüketerek sağlıklarını tehlikeye atmamaları gerektiğine dikkat çekti. Yüksel, kronik hastalığı olanların, bayramı "midelerinin bayram etmesi" olarak algılamaması gerektiğini de sözlerine ekledi.
Öğle Yemeği: Çorba, etli veya kıymalı sebze yemeği, pilav ya da makarna. Hafif tatlı olabilir. Öğlenle akşam arası istenildiği kadar meyve yenilebilir.
Yapılan araştırmalar, çocuğun yetiştirilmesinde disiplini sağlamak için kullanılan şiddetin, hiçbir zaman işe yaramadığını gösteriyor.
Uzmanlar, dayak yiyen çocuğun, yaptığı işe sadece dayak riski devam ettiği sürece ara verdiğini belirterek, "Dayak riskinin ortadan kalktığını hissettiğinde, hareket tekrarlanır. Çünkü çocuk, bu hareketi neden yapmaması gerektiği ana fikrini almamıştır" diyor.
Çocuklar çoğunlukla kendilerine vuran birine başkaldırı gösteriyor ve onun sözlerine uymak istemiyor.
Çocukların, disiplinin asıl amacı olan doğru ve yanlış ayırımını şiddet sebebiyle öğrenemediğini belirten uzmanlar,
"Dayak ayrıca birçok negatif etkiye de sahiptir. Mesela bunlardan biri, dayağın şiddeti öğretmesidir. Çocuğunu ya da karısını döven birçok kişi, zamanında kendi de şiddet görmüştür. Kimisi için de dayak, tartışmaları çözmenin tek yolunun kaba kuvvet olduğunu öğretir. Ve çocuğun, hayal kırıklıkları, sinirle başa çıkabileceği daha ılımlı yolları öğrenmekten alıkoyar"
diye konuştu.
Dayağın gücün kötüye kullanılması olduğunu anlatan uzmanlar, "Disiplin sırasında şiddet kullanımıyla, istemeden de olsa çocuğunuzun yaralanmasına neden olursunuz. Başlangıçtaki siniriniz geçtiğinde dayak daha az fiziksel zarara neden olur. Genelde başlangıçtaki siniriniz geçtiğinde dayak olayına girişilmez bile ama girişiliyorsa, bu çözülmesi gereken bir problemin habercisi olabilir. Çoğu uzman ve ebeveyn bir konuda hem fikirdir. Henüz kelimeleri tam anlayamayan bir bebek, çok ciddi bir hata yapıyorsa, (elektrik prizlerini ya da sıcak bir yüzeyi ellemek gibi) eline ya da poposuna vuracağınız sesli bir tokat kabul edilebilir. Ancak çocuğun idrak yeteneği geliştikten sonra artık fiziksel güç kullanılmamalıdır" dedi.
Kuş gribi derken, grip ve soğuk algınlığı mevsimini unutuyoruz. Oysa havaların değişken sıcaklıkları ve mevsimsel virüsler, grip ve soğuk algınlığını artırırken; ciddi iş kayıpları ve okul devamsızlığı gibi sorunlara da sebep olmaya başlıyor.
Sonbaharın artık iyiden iyiye kendini göstermiş olduğu bu günlerde grip olma riskimiz de artıyor. Havanın ani değişimi, güneşli günlerin artık yerini rüzgarlı, yağmurlu günlere bırakması sonucu grip ve soğuk algınlığı salgınları kendini göstermeye başladı.
Grip ve soğuk algınlığından korunmak için öncelikle bu iki hastalığın arasındaki farkların bilincinde olmak önem taşıyor. Gribin en belirgin özelliği ateş ile seyrediyor olması. Bunun yanında birden başlayan ve 2-3 hafta gibi devam eden yorgunluk, kas ağrıları, baş ağrısı, üşüme-terleme gibi herkesin yaşadığı belirtilere sahip. Grip, genellikle kış aylarında ve birkaç defa geçirilebilen bir hastalıktır. Ani başlangıçlı olup sıklıkla ateş 38-40 dereceyi bulmaktadır. Genellikle ateş ve halsizlik nedeniyle yatarak geçirilir ve iş kayıplarının da en önemli nedenlerinden biridir.
Soğuk algınlığında ise ateş genelde normaldir,daha çok burun tıkanıklığı ,burun akıntısı ve boğaz ağrısı ön plandadır. Ayakta geçirilmesi daha sık görülen bir durumdur.
Grip ve soğuk algınlığından korunmak için bağışıklık sistemini güçlendirmek önem taşır. Bunun için C vitamini ile çinko içeren gıdalardan zengin bir beslenme tarzı tavsiye edilebilir. Ayrıca düzenli uyku ve dengeli beslenme de bağışıklık sisteminin güçlü kalmasına yardımcı olur.
Grip ve soğuk algınlığı(nezle) ile ilgili semptomları azaltıcı tedaviler aslında basit ve etkilidir. Bu yöntemler hekim veya eczacıya danışarak uygulandığında ve önerilen ilaçlar aksatılmadan kullanıldığında çok iyi sonuçlar vermektedir.
Soğuk algınlığı ve gripte belirtiler giderilerek hastanın rahatlaması sağlanmaya çalışılır. Bazı ilaçlar birden fazla etken madde içermektedirler. Ateş, ağrı, burun akıntısı, hapşırık, öksürük ve halsizlik gibi belirtiler için , bu belirtileri gidermede kullanılan etken maddeleri içeren kombine ilaçları tercih etmek önem taşır.
Kuş gribinin tartışıldığı ve yoğun olarak gündemi meşgul ettiği şu günlerde, yoğun olarak yaşanan grip ve soğuk algınlığını unutmamak ve bulaşıcı olduğunu hatırlayarak önlemler almak hem hayatımızı kolaylaştıracak hem de ciddi iş kayıplarının önüne geçecektir.
Grip ve soğuk algınlığı ile ilgili ayrıntılı bilgiye www.Gribim.com sitesinden ulaşabilir, "Grip Testi" ile rahatsızlığınızın grip mi yoksa soğuk algınlığı mı olduğunu öğrenebilirsiniz. Ayrıca "Kuş Gribi" dosyasından, bu konuda merak edilen soruların yanıtlarına da ulaşabilirsiniz.
Bizde grip aşısı yaptıranların beklentileri arabalarına kasko yaptıranların beklentilerine çok benzer. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Ahmet Rasim Küçükusta, grip aşısını Mynet okurları için yazdı.
Nasıl arabasına kasko yaptıran yurdum insanı, yıl sonuna kaza yapmadan eriştiğinde 'Tüh be, boşuna kasko yaptırmışız, keşke yaptırmasaymışız' diye hayıflanırsa, grip aşısı olan biri de grip salgını olmadığı takdirde 'Hay Allah, salgın çıkmadı, aşı da, param da boşa gitti' diye kederlenir.
Oysa, standart bir Türk vatandaşı için ideal olanı, kasko yaptırdığı yıl kaza geçirmesi, kendisine bir şey olmaması, fakat arabasında çok büyük hasar meydana gelmesi, hatta arabanın pert olmasıdır. İşte kasko budur ve bunun için kasko yaptırılmalıdır.
Grip aşısı yaptıran standart bir Türk de, o yıl herkesi kırıp geçiren çok büyük bir grip salgını olmasını, çevresindeki herkesin hastalanmasını, hatta bazılarının ölmelerini, ama kendisine bir şey olmamasını, hastalığa yakalanmamasını bekler. 'İşte aşı budur, bunun için aşı olunmalıdır.'
Kocaeli'nin Gebze İlçesi'nde bulunan Anadolu Sağlık Merkezi'nin (ASM) Diyetisyeni Cemal Aytaç, Ramazan ayının başlamasına az bir zaman kala beslenme önerileri vererek, sağlıklı bir oruç tutmak için mutlaka sahura kalkılması gerektiğini söyledi.
ASM Diyetisyeni Cemal Aytaç, günümüzde sahura kalkmak yerine, gece yatmadan önce yemek veya kahvaltının tercih edildiğini ve bunun da yanlış olduğunu belirterek, azalan öğün sayısını ise sık yiyerek, sahur ve iftar dahil 1-2 ara öğünle dörde çıkarmanın gerekli olduğunu ifade etti.
Sahura kalkmadan oruç tutulması halinde aç kalma süresinin artacağını da vurgulayan Diyetisyen Cemal Aytaç, "Sahura kalkılmadığı zaman metabolik hız düşer, halsizlik, baş ağrısı, yorgunluk ve dikkatte azalmalar görülür. Gün içinde kan şekerinin düşmesini ve uzun süreli açlık sonrası yapılan iftarda aşırı besin tüketimini engellemek için, sahurda yavaş sindirilen ve besin değeri yüksek gıdaların tüketilmesi çok önemlidir.
Yemeklerin seçiminde çok yağlı, çok tuzlu ve aşırı tatlı besinlerden kaçınmak gereklidir. Bunların yerine hazmı kolay, mide-bağırsak sisteminde uzun süre kalabilen lifli ve selüloz içeren sebze, meyve ve kepekli ekmek tercih edilmelidir. Sahur yemeği bir anlamda erken kahvaltı olarak da düşünülebilir.
Protein içeriği yüksek olan besinler, midenin boşalma süresini uzatarak acıkmayı geciktirdikleri için sahurda tüketilmeleri daha uygundur. Bunun için yumurta, süt, yoğurt, peynir ve kuru baklagiller tercih edilebilir. Sahurda ayrıca zeytin, peynir, esmer ekmek, çiğ sebzeler, süt veya yoğurt, meyve veya taze sıkılmış meyve suları, reçel ve komposto türü gıdalar veya kuru baklagil çorbaları ile etli veya etsiz sebze yemeği gibi posa içeriği yüksek bir öğün tüketilebilir" dedi.
Yetişkin bir insanın günde en az 1.5-2 litre su içmesi gerektiğinin de altını çizen Aytaç, "Gün içinde su kaybının önlenmesi için, özellikle sahurda sıvı alımına çok önem verilmelidir. Geceden iftar zamanına kadar, uzun süreli açlık ve özellikle sıvı tüketiminin olmaması, önemli sağlık sorunlarına neden olabilir.
İftar yemeklerinde ise, yemekle beraber su tüketiminin olmaması yine önemli sağlık sorunlarına neden olabilir. İftar yemeklerinde, yemekle beraber su tüketimini biraz daha kısıtlayarak iftar ile sahurda 2 litre (10 su bardağı) su içmek doğru bir davranış olacaktır" şeklinde konuştu.
"İFTAR YEMEĞİ YAVAŞ YAVAŞ VE KÜÇÜK PORSİYONLAR HALİNDE YENMELİDİR"
İftarda boş mideye birden yüklenmenin yanlış olduğunu ifade eden ASM Diyetisyeni Cemal Aytaç, "İftar yemeği yavaş yavaş ve küçük porsiyonlar halinde yenmelidir. Azar azar, iyice çiğneyerek ve sık aralıklarla besinler tüketilmeli ve çok yağlı, çok tuzlu ve aşırı tatlı besinlerden kaçınmak gereklidir.
Gün boyu aç kalınacağı için, yavaş sindirilen, mide ve bağırsak sisteminde uzun süre kalabilen ve kana geçiş hızı düşük olan esmer tahıl ürünleri ile sebzeler, kuru baklagiller ve salata gibi gıdaları tercih etmek, iftar sonrası yaşanabilecek olası rahatsızlıkları engeller.
Çorba, kahvaltılık ürünler ve salata ile oruç açıldıktan 1-2 saat sonra ana öğünü tüketmek, hem metabolizmayı çalıştırmak, hem de boş mideye birden yemek yemenin yol açabileceği sağlık sorunlarını engellemek adına önemlidir. İftardan birkaç saat sonra tüketilen ana öğünde ise, etli veya etsiz az yağlı sebze yemeği ile az miktarda pilav, makarna veya börek yenebilir.
Bunun yanında yoğurt, ayran veya süt tüketimi asla ihmal edilmemelidir. Bu tüketimin günde 2-3 su bardağının altına düşmemesine özen gösterilmelidir. Yemeğin ardından ise, şerbetli hamur tatlıları ve kızartılan tatlılar yerine, sütlaç ve güllaç gibi hafif sütlü tatlılar veya meyve tüketilmelidir" dedi.
ASM Diyetisyeni Cemal Aytaç, ayrıca sağlıklı bir Ramazan ayı geçirmek ve oruç tutmak için örnek bir iftar ve sahur mönüsü de verdi:
İFTAR:
1 kase çorba, 1 dilim az yağlı beyaz peynir, 3-4 tane zeytin, salata ve 1-2 ince dilim esmer ekmek.
İFTARDAN 1-2 SAAT SONRA:
1 porsiyon etli veya etsiz sebze yemeği ya da 2-3 köfte kadar ızgara tavuk, balık veya kırmızı et, 3-4 yemek kaşığı pilav ya da makarna veya 1 dilim börek, salata, 1 kase yoğurt veya cacık, 1-2 ince dilim esmer ekmek.
İFTARDAN 4 SAAT SONRA ARA ÖĞÜN:
1-2 porsiyon meyve ile 1 bardak süt veya yoğurt ya da 1 kase sütlü tatlı.
YATMADAN ÖNCE ARA ÖĞÜN:
1-2 porsiyon meyve.
SAHUR:
1 bardak süt veya ayran, 1 haşlanmış yumurta, 1-2 dilim az yağlı beyaz peynir, domates, salatalık, 1-2 porsiyon meyve, esmer ekmek veya bir kase çorba, bir porsiyon sebze yemeği, 2-3 köfte kadar ızgara tavuk, balık veya kırmızı et, 1 kase yoğurt, 1-2 ince dilim esmer ekmek."
Araştırmalara göre, haftada 10 porsiyon domatesli bezelye yemeği yiyen bir erkeğin, yemeyene oranla prostat kanserine yakalanma riski yüzde 35 daha az. B vitamini ve protein deposu olan bezelye, kalp için de önemli etkiye sahip.
Salatalığın da kalbi güçlendirdiği, ancak kabuğunun soyulmaması gerektiği belirtiliyor.
Günde iki bardak çay, 4 elma, 5 soğan, 7 portakal yerine geçiyor.
Bu şekilde kalp dostu antioksidan madde alındığını belirten uzmanlar, özellikle çocukların haftada en az 6 bardak sütlü çay içmesini öneriyor.
Yapılan 40 araştırma, havuç tüketimi arttıkça kanser riskinin azaldığını ortaya koydu. Eski çağlarda kanserli hücrelerin tedavisinde kullanılan incir ise, modern tıp tarafından da kansere karşı koruyucu olarak öneriliyor.
Her gün yenilen bir avuç fındık ise kansere ve kırışıklıklara karşı koruyucu özelliğe sahip.
Zeaksantin adlı bitkisel bileşim içeren mısır tüketimi, yaşa bağlı gelişen görme bozukluklarını azaltıyor. Sağlıklı gözler için betakaroten içerikli ıspanak da gerekiyor. Ama pişirildikten sonra hemen tüketilmezse içindeki yararlı maddeler, toksik maddelere dönüşebiliyor.
Bu arada meyan kökünün, SARS'a (Akut Solunum Yetmezliği Sendromu) karşı beklenmedik olumlu etkisinin bulunabileceği bildirildi
Sebze hormonu "fitoöstrojen" içeren nohut ile içinde elajik asit bulunan üzümün, menopozun olumsuz etkilerine karşı koruyucu özellikleri bulunuyor.
Sadece iki-üç adet kuru erik yemenin bile vücudun ihtiyacı olan antioksidanları karşıladığı, idrar yolları kaslarını rahatlattığı, bunun da kolon kanserine karşı koruduğu bildiriliyor. Ayrıca, yüksek orandaki bor minerali ile menopozdaki kadınlarda östrojen seviyesini dengede tutuyor.
Banyoda sürüldüğü zaman romatizma ağrılarını büyük oranda azaltan kekik yağının yanı sıra zencefilin de aynı alanda olumlu etkileri bulunuyor.
DİYABET
Karadeniz'in ünlü hamsisi, Omega-3 yağı zenginliğiyle kolesterol seviyesini düşürüyor, kanın pıhtılaşmasını önleyerek damar tıkanıklığı, kalp krizi, dolayısıyla felç geçirme riskini düşürüyor.
Lif açısından zengin bir besin olan kuru fasulye, diyabet riskini büyük oranda azaltıyor. Mercimek de çözünebilir lif içermesi sayesinde diyabet ve kalp hastaları için kaçınılmaz bir besin olarak değerlendiriliyor.
Uzmanlar, hamsinin haftada en az 1 kez yenmesini, kalp hastaları içinse bu miktarın haftada 3-4 porsiyona çıkarılmasını öneriyorlar.
Omega-3 yağı içeren midye ise selenyum minerali sayesinde tiroit bezlerinin normal işleyişi için gerekiyor
Kayısının içindeki betakarotene adlı madde, hücrelere saldıran molekülleri kontrol altına alarak, kanseri önlüyor. Kuru kayısıya rengi bozulmasın diye eklenen sülfürdioksit de, astım gibi alerjilere iyi geliyor.
Basur tedavisinde fazlası kullanılmadıkça Hindistan cevizinin iyi bir tedavi yöntemi olduğu uzmanlarca belirtiliyor.
Cynarine adlı madde sayesinde en sert yiyeceklerin dahi sindirimine yardımcı olan enginar, karaciğer hastalarının yanı sıra romatizma, arterit ve gut hastalığına yakalananlarla, hamilelere tavsiye ediliyor.
TANSİYON
Yüksek miktarda karbonhidrat içeren ve zengin bir potasyum kaynağı olan muz, kalbin düzenli olarak çalışmasını ve tansiyonun düzenli olmasını sağlıyor. Rezene ve tahıl da aynı amaca hizmet veriyor.
İçindeki kalsiyum ve potasyum gibi mineraller ile B vitamininin vücuda direnç kazandırdığı arpayla ilgili ABD'de yapılan bir araştırma, 6 ay boyunca her gün bu çeşit üründen tüketilmesinin, kolesterol oranını yüzde 15 düşürdüğünü kanıtladı.
Kilo kaybına karşı ise çikolatalı puding öneriliyor. İngiliz Sağlık Bakanlığı, kilo kaybı sorunu olanların günde 3 kez 1 hafta boyunca puding yemesini tavsiye ediyor.
Günde 2 top vanilyalı dondurma tüketimi ise vücudun günlük protein ihtiyacının yüzde 20'sini karşılıyor
Uzmanlar, sindirimi çok rahat olan avokadoyu, özellikle bebeklerin ilk maması olarak tavsiye ediyorlar. Bu meyvenin içerdiği E vitamini, kalbe iyi gelirken, yüksek potasyumu depresyona sebep olan uyuşukluluğu engelliyor.
Ama yağ oranı bir çikolata kadar yüksek olduğu için zayıflamak isteyenlere önerilmiyor. Uzmanlara göre, çikolatanın da doğal bir antidepresan görevi bulunuyor.
Kolesterol oranı birçok balığın iki katı olan istiridye ise içindeki demir sayesinde, sperm sayısını ve seks gücünü artırıyor.
Elmanın ve kepekli ekmeğin de dozu aşılmadığı sürece idrar söktürücü özelliğe sahip bulunduğunu beliren uzmanlara göre, aynı alanda olumlu etkileri bulunuyor. Sistit hastalığına karşı da kuşkonmaz tavsiye ediliyor.
Tahıl, sebze ve meyvelerde bulunan çeşitli maddeler ve vitaminlerin, depresyondan tansiyona birçok hastalığa iyi geldiği belirtilirken, bunların kaynağı doğa, bir eczane olarak nitelendirildi.
Urfa'nın acı pul biberinin cilde yararlı ve teni güzelleştiren maddeler içerdiğini, ilaçta aspirin neyse, yiyecekler içinde elmanın da o olduğunu belirten Londra Üniversitesi uzmanları, bu düşünceyle doğal savaş programı hazırladı. Program, hangi hastalığa karşı neler yenmesi gerektiği konusunda rehberlik ediyor.
Türk Enfeksiyon web sitesi www.enfeksiyon.org'da yayınlanan habere göre, satsuma yani küçük portakal, içerdiği folik asit ve C vitamini sayesinde gribe iyi gelirken, kan pıhtılaşmasına karşı en etkin doğal yiyecek özelliği nedeniyle ileri yaşlarda felç ya da kalp krizi riskini de azaltıyor.
Yemeklere giren E-coli bakterisinin vücutta yayılmasını engelleyen tarçın, mideyi düzene sokuyor, kusmayı engelliyor. Bir çay kaşığından fazla alınmaması gereken Hardal ise singrin maddesi sayesinde, sindirim sistemini düzenliyor ve mide ağrılarını gideriyor.
Nanenin içerdiği mentolse, grip mikrobuna karşı savaştığı gibi, ileri yaşlarda ülsere yakalanma riskini azaltıyor. Nane çayı, baş ağrısı, grip, stres gibi hastalıkların yanı sıra mide yanmasına da bire bir geliyor