@ersoy@

@ersoy@

Üye
22.07.2004
Uzman Çavuş
6.100
Hakkında

  • Yahudi asıllı, gelirinin bazen bir kısmını bazen de tamamını İsrael'e vererek, Filistindeki vahşetin ve insanlık dışı o katliamın ortaklarından birisi de Coca Cola şirketidir. Üzülerek belirtmek gerekiyorkı; O şirketinde ayakta durmasını sağlayan yine biz müslümanlarız. Yani içtiğimiz her şişe cola ile Filistindeki kardeşimize bir mermi atmış oluyoruz bir nevi.
    Coca Cola'nın ne anlama geldiğini düşündünüzmü hiç?
    İşte bunun cevabı:
    Coca Cola yazısını yansıtmalı olarak ters çevirdiğinizde arapça bir yazı teşkil etmektedir. Ve de bu yazıda "La Muhammed La Mekka" yazısı ortaya çıkmaktadır. "La" arapçada olumsuzluk ekidir. Yani bu cümle o zaman: "Muhammedi ve Mekke'yi ortadan kaldırmak" anlamını taşımaktadır. İnanmak güç ama ne kadar cahil olduğumuzu kendi gözlerimizle görmeye ne dersiniz?



    noimage
    Şimdi bu yazıyı hat sanatı gözlükleriyle seyredelim:


    noimage
    noimage


    "La Muhammed La Mekka"

    "Muhammed ve Mekke yok olsun"
#10.08.2004 21:54 2 0 0
  • Orijinalin yazari sari_menekse
    waowww süperr yazabilmissin ,cok güzel devamini mutlaka bekleriz


    sari_menekseye katiliyorum, harika. yeni odamiz sanada hayirli ugurlu olsun
#04.10.2004 00:12 1 0 0
  • (Bu yazı aylık Popüler Bilim Dergisinde, TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi'nin Eylül 1998'de güncellenen web sitesinde ve Akşam Gazetesinin okuyucu ile sohbet köşesinde yayınlanmıştır.)





    Saşılacak kadar çok aklım olmalı, bazen haftada bir kez aklımı başıma toplamam gerekiyor" diyen Mark Twain gerçekten çok haklı. Akıl fonksiyonunu iyi değerlendirebilmek için, beyni iyi tanımak gerekiyor.
    Korteksi oluşmuş 1450 gram ağırlığındaki bir insan beyni, on beş milyar sinir hücresine sahip iken, bu sayının bin katı, yaklaşık on beş trilyon snaps (beyin hücresi bağlantısı) içerir. Bu milyonlarca hücre birbiri ile ilişkilidir ve elektrik alışverişi yapmaktadır. Araştırmacılar tarafından, beynin elektriksel faaliyetleri özel bir yöntemle görüntülenerek, ilk defa görülen bir simgenin oluşturduğu beyin dalgaları ve gözlerin görebildiği basit resimler belirlenebilmiştir.
    Beyinde aktif çalışan kapasite yüzde 6-7 civarında iken yüzde 90'lık bir kısım atıl vaziyette kalır. Önemli olan, bu pasif kısımları devreye sokabilmektir. Bilimadamları, kadın beynini, erkeğe göre oldukça geniş kapsamlı kullanıldığını; işitme duyguları tanımlama, yabancı bir dili öğrenme yeteneği ile hafızasının gelişmiş olduğunu ve daha yavaş küçüldüğünü öne sürmekteler.
    Beyin, bedenden elde ettiği bioelektrik enerji ile çalışırken, bu tür enerjiyi, mikrodalga cinsine çevirmekte ve ruha kaydetmektedir. Ölüm sonrasında insan, çeşitli evrelerde dönüşüme uğrayacak "ilk ve son" kitabında yani ruhunda, dünyada ürettikleriyle yaşamına sonsuza kadar devam edecektir. Dünya hayatı uykuya benzer. Sabah uyanınca, gece rüyanızda gördüğünüz her güzel şey nasıl son buluyorsa, ölümle birlikte, dünya yaşamınızdaki tüm gerçekler de nihayete erecek, yerini ışınsal bedenlerle aynı şuurda devam eden, ancak değişik boyut ve frekanstaki yapılarla baş başa yaşanacak bir ortama bırakacaktır.
    İyi ya da kötü...
    Incernation (tekrar dönüşü) tutku haline getirenler, Deja Vu anlayışını ruhun dünyaya dönmesine kanıt olarak gösteriyorlar. Nostaljik bir görüntü, bir ses, kişiyi anında geriye döndürünce, kafalardaki karmaşa da akla şunu getiriyor: "Ben bunu daha önce yaşamıştım..."
    Araştırmacılar bu duygunun sırlarını çözmeye çalışıyor. Psikanalizin babası sayılan Freud, çaresizlikten, Deja Vu'yu mucize kategorisine sokmuş. Hologram modelini (1) esas alan görüşe göre ise; en ufak bir oluşun, tüm ayrıntılarıyla hafızaya kaydedilmesi, bu hissin uyanışına bir neden!...
    Ne var ki, beynin radar dalgalarını rüya aleminde belirli mekana teksif edip görmesi ve bu dekorda yaşadığı olayların, otomasyonla Ruh'a kaydı, hafızada bir model girişimini oluşturmaktadır. Bu tesbitin geçmişle ilgisi yoktur. Hatırlama; Ruh'tan beyne yansımadır ve geçmişte yaşanmış gibi algılanmaktadır.
    Hafıza ile tekrar gündeme gelen Deja Vu'nun deşifre edilebilmesi Ruh-Beyin ilişkisinin çözümüyle mümkündür...
    Shakespeare, bir eserinde;
    "Bana söyle, güçlü hayal gücü nerede,
    Kalbin içinde mi yoksa beyinde mi?" diyor...
    Bendeniz de size soruyorum!...
    "Vücudunuzda, beyninizden daha başka karar verecek ikinci bir organ var mı?..."
    Yanıt; "tüm kararlarımı aklımla, beynimle alıyorum böyle bir şey tabi ki olamaz" şeklinde olacaktır. Yerden göğe kadar da haklısınız. Biyolojik yapıda istemsiz görev yapan kalbin dışında, bütün azaları yöneten bir tek beyin vardır. Beyinde, tad alma, görme, koklama, renk ayrımı vs. özellikler yoktur. Dıştan gelen etkiler deşifre edilip lokal bölgelerde mana olarak algılanır. Artı ve eksiye dayanan bir çalışma sistemiyle de ruha kayıt yapılır.
    Her beyin kendi frekansına uygun yapılarla sürekli iletişim içindedir. Bu frekans uyumunu enerji alışverişi olarak kabul etmeliyiz. Diyelim ki, bir kimse hakkında onun istemeyeceği şekilde konuştunuz. Bu eylemin mistik alanda adı dedikodudur. Ağızdan çıkan ve dedikodu hüviyetini alan sözle, beyinde belli işlevler başlar; ruhtaki artılar, başka bir deyişle sevaplar, dedikodusu yapılan kişiye aktarılır. Eğer dedikodu edende (+) (sevap) yoksa, otomatikman, hakkında konuştuğu kişinin eksilerini alır. Yani günahlarını!..
    Eğer pişmanlık olursa, beyinmatik işlemin çalışma şartlarına göre:
    Ruhtaki artılar gönderilir, buna mani olmak mümkün değildir. Ancak, karşı tarafın ulaştıracağı eksiler devreye girmez. Allah Elçisi'nin; "Dedikodu edenin bağışlanması, dedikodusu yapılan kişinin affı olmadan mümkün değildir" sözünü bu şekilde algılamak gerekir. Görünüşte olmasa da, dedikodusu edilen kişinin affetmesi (beyinsel işlevlerde eksilerin durdurulması) sizde "pişman olma" idraki ile yerini bulacaktır. Pişmanlık, kişinin yanlış düşündüğünü algılayıp, bundan vazgeçmesi halinin adıdır. Ancak, yanlışta devam ederken, farkına varabilmek çok güçtür...
    Düşüncedeki iyilik beş duyu boyutuna çıkmasa bile, (+) oluşturur. Kötülük ise, sadece fiil boyutunda algılanır hale geldiğinde (-) olarak kabul edilir. Bu "artı sisteminin düşünceye, eksinin ise beyindeki fiile dönük" çalışmasıyla ilgilidir. Şayet, hücre grupları belli yoğunluğun üstüne çıkarsa, düşünce, fiile dönüşür. İnsan düşüncelerinden mesul değildir. Yalnız, bu düşünceler devamlı olursa sistemde yerini bulur ve karşılıksız kalmaz!..
    Sistemin çalışma şartlarına vakıf olan büyüklerimiz, iki yüzlülük kokan alçak gönüllülüğün en azından gurur kadar kötü bir tabiatı olduğunu bilirler, yine de alçak gönüllülüğü elden bırakmazlar. Davranış biçiminde "Ben" demek söz konusu olduğunda beyindeki hücre gruplarında lokalize bir çalışma oluşacak ve üretim faaliyetleriniz sıfıra yaklaşacaktır. Aksi davranış ise, geniş bir bakış açısı temin edecektir. Siz de onların yaptığını yapın...
    "Ben" demeyin, "Sen" deyin!..
    "Sen" derseniz, sistemde, sizden ona doğru bir akış, geniş bir değerlendirme, "Ben" derseniz aksine, ondan size bir geliş olur. "Ben" demek, beyindeki hücrelerin aktivitesinde bir kısıtlılık doğuracaktır. Bu halde, herhangi bir fikrin size ulaşımı mümkün olmaz. "Sen" dediğinizde, alıcılarınız devreye girmiştir...
    Bu başlıkta incelenebilecek bir konu da genetik. Yaşam tarzının kazandırdığı alışkanlık, gen denilen DNA bilgi yüklerinin, kromozomlar vasıtasıyla nesillere taşınması ve uygun astrolojik etkiler istikametinde oluşan açılımlarla, çocuğun kısmen anne ya da babaya benzemesi gerekir. Şöhretli anne babanın çocuğu olduğu için, kendini şöhretin içinde bulan Kerem Alışık, Yeşilçam'ın tanınmış artistlerinden Eşref Kolçak'ın Pop müziğinde ünlü olan oğlu Harun Kolçak, Öztürk Serengil'in küçük yaşta sanat dünyasına giren, çeşitli gruplarca paylaşılamayan kızı Seren Serengil, yılların deneyimli kalemi Çetin Altan'ın kendi gibi gazeteci-yazar olan çocukları. Yurt dışında da bu listeye girecek pek çok ünlü var: Kirk Dougles-Michael Dougles, Tony Curtis-Jame Lee Curtis, Alain Delon-Antony Delon ve bilmediğimiz diğerleri. İşin ilginç yönü, yapılan araştırmalar ve tespitler, ilk çocuğun (kız-erkek ayırt edilmeksizin) babaya benzediğini ortaya koymuştur. Ve bütün bu oluşlar beyin genetiği ile alakalıdır...
    "İnsanlar ister iman sahibi olup Allah'a inansınlar, ister ateist bir görüş içinde olsunlar. Evrenin yasalarına uymak zorundadırlar.."
    "Su içmeden, (beden susuzluğa ancak kırk gün dayanabilir.) yemek yemeden (kırk günden uzun bir süre yemeyebilir) ve uyumadan yaşayamazlar. Uyku dahi genetik bir özelliktir.
    Korunmadan seviştikleri zaman çocukları olur,
    Bir süre sonra ölürler. Uçamazlar,
    On metre yükseklikten atlayamazlar, (yerçekimi kanununa tabidirler, azami Dünyada 60 cm., Ay'da 6 m., güneşte ise 6 cm. sıçrayabilirler...)
    Bunları aşmak için inançlı olmak yeterli değildir. Kişinin biyolojik yapıyı ilgilendiren kısmı, mutlaka fizik kuralları ile karşı karşıya kalmaktadır.
    [align=right]Ahmet F.Yüksel 
#31.08.2004 22:49 1 0 0
  • YORUM VE ENTELEKTÜEL FONKSİYONLARDA DİLİN ROLÜ
    Duyusal algılarımızın büyük bir bölümü beynin hafıza alanlarında depo edilmeden ve başka entellektüel amaçlarla hazırlanıp geliştirilmeden önce dildeki eşdeğerlerine çevrilirler.Örneğin bir kitap okuduğunuz zaman kelimelerin vizüel imajlarını saklamıyoruz,bunun yerine ,bu enformasyonu dildeki şekliyle depo ediyoruz. Hiç olmazsa enformasyon  ,anlamı anlaşılmadan önce ,dildeki şakline çevrilmektedir.
    Baskın hemisferde dilin yorumlanması ile ilgili duyusal alan ,şakak loblarındaki primer işitme alanı ile sıkı sıkıya ilişkilidir.Bu yerleşim herhalde dille ilk ilişkinin işitme yoluyla olmasına bağlıdır.Daha sonraki yaşlarda ,okuma yoluyla dilin visüel algılama yönü geliştikçe görme kanalı ile gelen enformasyon baskın lobda o zamana kadar  gelişmiş olan konuşma bölgelerine iletilir.
    Bu beynin genel yorumlama bölgesinin işitme ile ilgili asosyasyon alanlarıyla,korteksin öteki duyusal alanlarına oranla neden daha yakından bağlantılı olduğunu da açıklar.
    GENEL YORUMLAMA ALANININ TAHRİBİNDEN SONRA GERİ KALAN YORUM FONKSİYONLARI
    Genel yorum alanının lezyonunun entelektüel fonksiyonlar bakımından bu kadar ağır sonuçlar vermesinin nedenlerinden biri bu fonksiyonlarımızdan çoğunun dille ilişkili olmasındandır.Bununla beraber yine bazı başka yorum fonksiyonları devam edebilir.
    Burada devreye baskın olmayan hemisfer girer ve ona ait kısmi yorum yeteneği zamanla gelişir.
    Yüksek entelektüel fonksiyondan sorumlu olduğu düşünülen ancak kesin ispatlanamamış bir alan olan alın bölgesi maymunlara göre insanda çok fazla geliştiği için bu önyargıya varılmıştır.
    Bu bölgede tesbit hafızası ve düşüncenin işlenmesi (Çeşitli düşüncelerin derinlik ve soyutluluğunu arttırma)fonksiyonları gerçekleşmekte diye düşünülmektedir.Bu bölgenin(Prefrontal-(alın) lobu)nun fonksiyonları şunlardır.
    1.Geleceğin planlanması
    2.Gelen duyusal sinyallere cevap olacak eylemin geciktirilmesi ve böylece en iyi cevap sırası kararlaştırılana kadar duyusal enformasyonun ölçülüp tartılabilmesi
    3.motor eylemlerin (el-kol hareketleri v.b.)sonuçlarının hatta bunlar eyleme konmadan önce ,gözönünde tutulması
    4.Komplike matematik,hukuki ve filozofik problemlerin çözümü
    5.Nadir hastalıkların tanısında çok değişik kaynaklardan gelen bilgilerin korelasyonu
    6.kişinin kendi eylemlerini moral yasalara göre denetlemesi
    Bu alanın tahribinde Duyusal sinyalleri genel olarak aceleyle cevaplandırır.Örneğin kavgada dövemeyeceği kadar kuvvetli bir kişiden kaçmak yerine ona saldırır.   İdrar ve gaitasını boşaltmada cinsel aktivitede ve sosyal davranışlarında normal ölçülerin dışına çıkabilir  bu konularda kayıtsız ve dikkatsizdir.Ruh hali hızlı bir değişiklik eğilimi gösterir yumuşaklıktan nefrete, sevinçten kedere, keyiften öfkeye kolayca geçebilir. Uzun ve komplike düşünceleri izleme yeteneği olmayan   dikkati kolay dağılan bir kişi olur.
#31.08.2004 22:47 1 0 0
  • Primer duyusal alanların sınırlarının çevresinde duyusal asosyasyon alanları,yada sekonder duyu alanları  adı verilen alanlar bulunmaktadır.Genellikle bu alanlar primer duyu alanlarının etrafında bir yada birkaç yönde 1-5 cm kadar uzanırlar.Primer alanın duyusal bir sinyal aldığı her seferinde,çevreye sekonder sinyaller yayılır.birkaç milisaniyelik bir gecikmeden sonra bu sinyaller asosyasyon alanına da ulaşırlar.Bu yayılmanın bir bölümü  subkortikal(Korteks altında yer alan) sinir yolları ile olur.Fakat iletimin büyük bir bölümü talamus yoluyladır.talamustaki duyusal çekirdeklerden başlar,kendilerine uyan talamik asosyasyon alanlarına geçer ve oradan da asosyasyon korteksine ulaşır.
    Duyusal asosyasyon alanlarının  genel fonksiyonu,duyusal algının daha üst düzeyde yorumunu sağlamaktır.Bu bölümlerdeki hasarlar duyduklarını anlamama-gördüğü  kelimeyi  yorumlayamama  (kelime körlüğü-aleksi)-vücut parçalarının yerlerini anlayamama gibi bulgular verir.
    GENEL YORUM ALANLARI VE YORUM FONKSİYONLARI
    Yorum Alanları   diyebileceğimiz somatik duyu,görme,işitme  ile ilgili asosyasyon alanları şakak-yan ve arka lobların   birbirine kavuştukları lokalizasyondadır.
    Çeşitli duyusal yorum alanlarının toplandıkları bu alan serebrasyon dediğimiz  yüksek düzeydeki beyin fonksiyonunda beyin kabuğunun başka bölümlerine kıyasla tekve en büyük rolü oynar.Bu bölge çok geniş kapsamlı önemine işaret eden değişik adlarla anılmaktadır.(General interpretative area,gnostik alan, tersiyer asosyasyon alanı...v.s..)
    Genel yorum alanının ağır hasarından sonra kişi kusursuz şekilde işitebilir ve hatta kelimeleri tanıyabilir,fakat bu kelimeleri  tutarlı bir düşünce halinde düzenleyemez.Bir kitabı okuyabilir fakat okuduğu şeyin iletmek istediği düşünceyi anlayamaz.
    Bu bölgenin elektrik ile uyarılması çok kompleks düşünceler doğurur.Çocukluk çağından hatırlanan komplike vizüel sahneler ,özel bir müzik parçası gibi işitme halüsinasyonları hatta belirli bir kişinin konuşması şeklinde olabilir.
    Bu bölgenin yetişkin bir kişide yitirilmesi bundan sonra  ömür boyu süren yıkılmış mental bir hayatla sonlanır.
    DOMİNANT HEMİSFER(BASKIN   BEYİN YARIM KÜRESİ)
    Yorumla ilgili tanımlanan alan sadece bir yarım kürede iyice gelişmektedir.Doğuşta bu bölgeler her iki hemisferde de aynı gelişme yeteneğine sahiptir. Yüzde doksandan fazla oranda sol lob egemendir.Populasyonun kalan kısmında ya iki taraf birden gelişir yada daha seyrek olarak sağ lob gelişir.Duyusal bilgiler her iki lobdan birden gelmektedir.ve iki yarıküre arasında iletişimi sağlayan özel bir alanla olmaktadır.(Corpus callosum)
    Yetişkinlerde bu alanın hasarı   duyusal algıların anlamını yorumlama yeteneğinin yok olmasıdır. Bu nedenle bu bölgeye cerrahi müdaheleden kaçınılır.Yetişkin bir insanın baskın olmayan kısımda yorumlayıcı fonksiyonları geliştirmesi çok yavaş ve sınırlıdır.
    6 yaş altında ise bu gelişme tama yakın oranda oluşabilir.
#31.08.2004 22:46 1 0 0
  • Bu bölümde beyin ile ilgili bir dizi yazı hazırlayıp konuyla ilgili bilgilerin yenilenmesi  yada arttırılması amaçlanmıştır. Eleştiri, destek ve önerilerinize açık olan bu bölümden faydalanacağınızı umuyoruz....
    Aslında sıralamaya uygun olmamakla birlikte en çok talep olan BEYİN KABUĞU ile başlıyoruz...
    Ne yazık ki beynin bütün bölümleri içinde en az bilgimiz serebral korteksin işleyiş mekanizması konusundadır. Oysa korteks (Beyin kabuğu) sinir sisteminin en büyük bölümüdür. Bununla birlikte korteksin değişik bölümlerinin tahrip yada uyarılmasının sonuçlarını biliyoruz.
    BEYİN KABUĞUNUN FİZYOLOJİK ANATOMİSİ
    Beyin kabuğunun fonksiyonel parçası nöronlardan oluşan 2-5 mm kalınlığında ince bir tabaka olup beynin bütün giruslarının (Kıvrım) yüzeyini örtmektedir. Kapladığı tüm alan bir metrekarenin dörtte biri kadardır. Beyin kabuğunun tümü yaklaşık 10 milyar nöron içermektedir. Temel olarak üç farklı hücre tipi ile karşılaşırız (granüler, fuziform, piramidal) Bu hücrelerin yoğunluklarına göre yapılan bir sınıflamada beyin beş ana yapısal tipe ayrılır. Korteksin farklı yapısal tiplerinin sıklıkla birbirine benzer fonksiyonlarını gösteren haritaya Brodman Haritası denir.
    Beyin kabuğundaki bütün alanların Talamus ile (simetrik olarak yerleşmiş çekirdekler olup hakkında bilgi verilecektir) getirici ve götürücü dolaysız bağlantıları vardır. Bağlantı talamustan kortekse korteksten talamusadır. Talamus ile bağlantı kesilirse buna bağlı kortikal alanın fonksiyonları tamamen yada tamamına yakın ortadan kalkar. Korteks talamusla sıkı bir işbirliği içinde çalışır ve anatomik-fonksiyonel yönden talamusun gelişmiş bir uzantısı olarak kabul edilebilir. (Talamokortikal sistem) Bunun gibi duyu organlarından kalkan bütün yollar talamustan geçerek kortekse varır. Buna uymayan tek örnek: koku yollarıdır.
    BAZI SPESİFİK KORTİKAL ALANLARIN FONKSİYONU
    Beyin cerrahlarının insanlardaki incelemeleri bazı özgül fonksiyonların beyin kabuğunun belirli bölgelerine yerleşmiş olduğunu göstermiştir. Şekil 1: Penfield ve Rasmussenin insan korteksinin elektiriksel uyarılmasıyla elde ettikleri sonuçlara veya korteksin bazı parçaları çıkarıldıktan sonra yapılan nörolojik muayene bulgularına  dayanarak hazırlanmış, bu alanlardan bazılarını gösteren bir haritayı vermektedir.
    PRİMER DUYU ALANLARININ  SPESİFİK FONKSİYONLARI
    Primer duyu alanlarının hepsinin bazı ortak fonksiyonları vardır.Örneğin görme ve işitme duyusu alanlarının hepsinde periferik reseptörlerden(en uç yerleşimli alıcılar) gelen sinyallerin uzamsal yerleşimi sözkonusudur.
    Uyanık kişilerde Beynin yan loblarının(parietal) elektirikle hafif uyarılması oldukça basit duyular uyandırır. Hafif elektiriklenme, uyuşma, sızlama.... gibi Bunlar duyusal algılamanın en basit formu olup karmaşık kalıplarının analizlerinin çok ufak bir bölümüdür.
    Beyin arka bölümünün(Oksipital lob) primer görme korteksi elektrikle uyarıldığında kişi:yanan sönen ışıklar,parlak çizgiler,renkler  görmektedir. Burada anlatılan görmenin 1.basamağıdır.kompleks bir görme işlevi beyin korteksinde yaygın bir iletimin ve bağlantıların sonucu görme asosyasyonalanlarında oluşabilir.
    Şakalarda ise (Temporal lob) işitme korteksinin elektrikle uyarılması kişinin hafif veya kuvvetli, düşük yada yüksek frekanslı basit sesler duymasına neden olur. Fakat kelimeler yada iyice anlaşılabilen başak sesler duyulamaz. Primer işitme korteksi, diğer primer duyu alanları gibi, duyulan şeyin elemanlarını tesbit edebilir ancak komplike seslerin analizini yapamaz. Bunu ancak işitme asosyasyon alanları sağlar.
    Primer duyu alanlarının kortekse ulaşan duyuları tam olarak analiz edememelerine karşın, bu alanların lezyonunda kişinin görev dışı kalan alanla ilgili duyuları kullanması, genellikle büyük ölçüde bozulur.
    Beynin alt düzeyindeki merkezleri, duyu sinyallerinin büyük bir bölümünü  analiz için beyin korteksine iletir. Bundan sonra da primer duyu alanları analiz sonuçlarını, alt merkezlere veya beyin kabuğunun başka bölgelerine gönderir.
#31.08.2004 22:45 1 0 0
  • Bazı beyin hücreleri başkalarının aklından geçenleri okumamızı sağlıyor. DNA'ların biyolojinin yapı taşlarını oluşturması gibi bu 'ayna' hücreler de psikolojinin yapı taşlarını oluşturuyor...
    Çocuk, annesi eline bir oyuncak alıp yanına oturunca gülümser; çünkü bilir ki annesi onunla oynayacaktır. Erkek, şiddetli bir tartış madan sonra karısının araba anahtarlarını alıp çıktığını görünce irkilir; çünkü karısının bu kez gerçekten onu terk ettiğini anlar. Hastabakıcı, serum takmak için yaşlı hastasının damarını ararken rahat değildir, çünkü iğnenin hastasının canını acıttığını bilir.
    Bütün bu insanlar karşılarındakinin ne düşündüğünü nereden biliyorlar? Onların duygu ve düşüncelerini nasıl okuyorlar? Çocuk niçin annesinin evi terkedeceğini, erkek ise karısının onunla oyun oynayacağını düşünmez?
    Başkalarının aklından geçenleri ''okumayı'' herkeste bulunması gereken doğal bir yetenek olarak ele alırız. Ne var ki psikologlar, felsefeciler ve sinirbilimciler insanların, karşısındakilerin davranışlarından anlam çıkartma, duygularını okuma yeteneğinin altında henüz gizini koruyan bir yön bulunduğunu düşünüyor. Son günlerde İtalyan sinirbilimcilerinden oluşan bir ekip bu doğrultuda çok önemli bir adım attılar. Parma Üniversitesi'nden Vittorio Gallase, Giacomo Rizzolatti ve meslektaşları, düşünceleri okuma bağlamında yürüttükleri çalışmalarda yepyeni bir sınıf nöron tespit ettiler. Bu nöronların harekete geçmesi için kişinin spesifik bir işi gerçekleştirmesi gerekiyor. Nöronlar, başka bir yönleri ile daha ilgi çekiyor. Nöronlar bir başkası da aynı işi yaptığında faaliyete geçiyor. Bilim adamları bu son özelliklerinden dolayı bunlara ''ayna'' adını verdi, çünkü nöronlar diğer insanların davranışlarını olduğu gibi yansıtıyor veya simüle ediyordu.
    Bugün pek çok sinirbilimci, aralarında insanların da olduğu gelişmiş primatlarda bu nöronların başkalarının niyetlerini anlama konusunda çok belirleyici bir rol oynadığını düşünüyor. Gallese, ''Ayna nöronlar toplumsal yeteneklerimizi açıklayan mozaiğin çok önemli bir parçası olabilir'' diye konuşuyor. California Üniversitesi'nden Vilayanur Ramachandran işi daha da ileri götürerek, ayna nöronların insanın evrimine de ışık tuttuğuna inanıyor. Dil ve kültür konusu başta olmak üzere insan olmanın temelinde bu nöronların yattığını ileri süren Ramachandran şöyle konuşuyor:''DNA'lar biyoloji için ne anlama geliyorsa ayna nöronlar da psikoloji için aynı anlama geliyor. Bunlar birleştirici bir çerçeve oluşturmakla kalmıyor, aynı zamanda bugüne dek bilinmezliğini korumuş olan pek çok zihinsel yeteneği açıklamaya yarıyor.''
    Gallase ve ekibi, 1990'lı yılların başlarında makak maymunlarının beyinlerindeki nöronların faaliyetlerini kaydetmeye başladığında neye soyunmuş olduklarını bilmiyorlardı. Maymunların beyinlerinde, adına F5 dedikleri bölgedeki sinir hücrelerinin yaydığı sinyalleri izlemekle işe başladılar. F5, planlama ve hareketten sorumlu premotor korteks adı verilen geniş bölgenin bir kısmını oluşturur. Birkaç yıl önce aynı bilim adamları F5'deki nöronların, hayvanların belirli bir amaca yönelik davranışlarda bulundukları zaman tetiklendiğini keşfetmişlerdi. Bunlar genellikle, nesneleri tutup kaldırmak, ısırmak gibi el ve ağız yoluyla gerçekleştirilen davranışlardı.
    F5 hakkında daha fazla bilgi toplamak isteyen bilim adamları, maymunlara kuru üzüm, elma dilimi, kâğıt ataşı, küp ve küre şeklinde nesneleri sundular. Çok geçmeden ilginç bir olaya tanık oldular. Deneyi yapan kişinin eliyle bir nesneyi tutup, kendisine yaklaştırmasını izleyen maymunun beyninde bir grup F5 nöronunun devreye girdiği görüldü. Fakat aynı maymun bir tepsinin içinde aynı nesneyi gördüğü zaman hiç bir değişiklik olmadı. Maymunun kendisi nesneyi tutup kaldırdığı zaman aynı nöronlar harekete geçti. Böylece anlaşıldı ki bu nöronların görevi spesifik bir nesneyi tanımak değil.
    Tüm nöronlar işbaşında
    Nöronlar, reaksiyon gösterdikleri konu üzerinde epey telaşlı bir görünüm sergiler. Deneyi yapanın eliyle kuru üzümü tepsiden alması üzerine harekete geçen nöronlar, deneyi yapanın bu üzümü parmağı ile açtığı çukura bırakması karşısında herhangi bir reaksiyon vermez. Aynı nöronlar deneyi yapanın eline bir elma dilimi almasıyla yine tetiklenir, ancak dilimi tepsiye bırakmasıyla hareket durur.
    Ancak daha önemlisi, maymun işi kendisi yaptığı zaman tetiklenen nöron ile aynı işi yapan insanı izleyen maymunun beyninde tetiklenen nöronun aynı olması. Böylece beyindeki motor sisteminin yalnızca hareketleri kontrol etmediği, aynı zamanda başkalarının da hareketlerini okuduğu anlaşılmış oldu.
    1998 yılında Gallase, Tucson Arizona'da ''Bilinç Bilimi' ' isimli bir konferansta ayna nöronlar konusunda bir konuşma yaptı. Arizona Üniversitesi'nden felsefeci Alvin Goldman bu konuşmayı ilgiyle izledi. Daha sonra Gallase'a yaklaşan Goldman akıldan geçenleri okuyan hücreler konusunda görüş alışverişinde bulundu. Goldman Gallase 'ın akıl-okuma konusunun felsefi boyutu hakkında fazla bilgi sahibi olmadığını gördü.
    Akıl-okuma, veya akıl teorisi, tüm sağlıklı insanların sahip olduğu bir yetenektir. İnsanların en yetenekli olduğu konu özellikle, başkalarının spesifik zihinsel durumunu yansıtma doğrultusundadır. Bunlar, başkasını ağlarken görmek ve onun üzüntülü olduğunu anlamak gibi basit duygusal durumların yanı sıra, daha karmaşık zihinsel durumlar olabilir. Bir anne bebeğini kaybettiği zaman diğer annelerin boğazı düğümlenir. Bir arkadaşınızın eşi tarafından aldatıldığını duyduğunuz zaman üzüntüsünü ve öfkesini paylaşırsınız.
    Şempanzeler gibi diğer primatların da diğerlerinin zihninden geçenleri okuyup okumadığı konusunda sert tartışmalar henüz sürüyor. İnsanlar söz konusu olduğunda herkes zihin okuma yeteneğinin hüküm sürmekte olduğunu bilir, ancak bunun nasıl olduğu konusunda çok az şey bilinir. Bir teoriye (bazıları teori teorisi olarak adlandırır) göre insanlar, başkalarının yaptıklarını nasıl yaptığı konusunda sağduyuya dayanan varsayımlar geliştirir. Fizikçilerin izlenebilir olayları açıklamakta yasa ve kurallardan yararlanması gibi, insanlar da başkalarının davranışlarını açıklamakta deneyimlerinden yararlanır. Goldman gibi felsefecilerin savunduğu bir başka teori simülasyonu ön plana çıkartır. Simülasyon teorisi denen bu teoriye göre insanlar başkalarının aklından geçenleri anlamak için başkalarının düşüncelerine, duygularına ve davranışlarına öykünür. Özetle kendilerini başkalarının yerine koyar. Ayna nöronlarının keşfi ile bu teori arasında çok büyük uyum vardır.
    Bu nöronların zihin okuma yeteneği ile yakından ilgili olup olmadığı konusunda kuşkular giderek güçlenirken, insanlarda ayna nöronlarının olup olmadığı sorusu daha fazla bilim adamının aklını kurcalamaya başladı. Ancak bu konuyu aydınlığa kavuşturmak çok kolay değil, çünkü insanlar beyinlerine elektrotlar bağlanmasına pek sıcak bakmıyor. Bu bilim adına bile olsa...
    İtalya'da, Ferrara Üniversitesi'nden Luciano Fadiga , insanlarda da maymun beyinlerinde olduğu gibi böyle bir sistem olduğuna ilişkin bazı ipuçları elde eden ilk bilim adamı. Bunun için deneklerin elindeki spesifik kasların nasıl hareket ettiğini inceledi. Deneyin sonunda beyinde bir ayna sisteminin bulunduğunu ortaya çıkarttı ancak bunun yeri hakkında herhangi bir bilgi elde edemedi.
    Bunu bazı beyin görüntüleme çalışmaları izledi. Önce Los Angeles Güney California Üniversitesi'nden Scott Grafton , Rizzolatti ile birlikte beynin temporal sulkus ve Broca bölgesinde hareketlilik olduğunu ortaya çıkarttı. Los Angeles Tıp Fakültesi'nden Marco Iacoboni de Broca bölgesinin etkin olduğunu teyit etti.
    Sözcükleri bulmak
    Broca bölgesinin keşfi beraberinde yeni soruları da getirdi. Önce maymunlardaki F5 bölgesi, insanlardaki Broca bölgesine denk düşüyor. Ancak F5 yalnızca el hareketlerine odaklıyken, Broca bölgesi eskiden beri konuşma ile ilgili bir bölge olarak biliniyordu. Bu durumda ayna sistemi ile lisan arasında ne gibi bir bağlantı olduğu konusu gündeme geldi. Başka bir deyişle zihin okuma ve lisan arasındaki ilişki araştırılmaya başlandı.
    Rizzolatti ve Arbib ayna nöronlarının ''eylem'' ile ''haberleşme'' arasındaki açıklığı kapattığını ileri sürüyor. Aktör ve izleyici arasındaki ilişki zaman içinde gelişerek mesaj alışverişine dörüşür. Tüm haberleşme şekillerinde mesajı alan ile veren arasında ortak bir anlaşma ortamı bulunmalıdır. Rizzolatti ve Arbib ayna nöronlarının bu görevi yerine getirdiğini ileri sürüyor.
    Bilim adamları, maymunlardaki eylem tanıma ve eylem üretme merkezlerini birleştiren bölgenin, insanlardaki konuşma üretimi ile ilgili bölgeye denk gelmesinin bir rastlantı olmadığını söylüyor. Rizzolatti ve Arbib'e göre insanlarda konuşma yeteneğinin gelişmesi, Broca bölgesinin maymunlardaki versiyonu olan F5 bölgesinin ayna mekanizması ile donatılması ile mümkün oldu. Bu görüşe göre haberleşme ve bunun sonucunda konuşmanın gelişimi, başkalarının eylemlerini tanıma ve algılama yeteneğinin gelişmesine bağlı. Arbib önce işaretlere dayalı kaba bir haberleşme şeklinin oluştuğuna daha sonra bunun gelişerek konuşmaya dönüştüğüne inanıyor.
    Ramachandran, ayna nöronlarının sanıldığından daha büyük işlevleri olduğuna dikkat çekiyor. Bilim adamına göre bu ilgi çekici sinir hücreleri lisan ve el hareketleri arasındaki yitik halkayı tamamlamakla kalmıyor, aynı zamanda insanlarda öğrenme, algılama, genel anlamda kültürün oluşumuna ışık tutuyor. İnsan beyni tam boyutlarına 150.000 yıl önce erişmekle birlikte, alet kullanma, sanat ve matematik gibi konularda becerilerini 40.000 yıl önce elde etti. Ramachandran'a göre, bunların ortaya çıkmasındaki en büyük etmen, ayna sistemleri. Bu sistemler her şeyi açıklamakta yetersiz kalmakla birlikte, açıklamakta zorlandığımız pek çok konunun temelini oluşturuyor.
    Kaynak: New Scientist, 27 Ocak 2001
#31.08.2004 22:43 1 0 0
  • STRES öldürmüyor ama AİDS gibi çok ciddi bir tehlike. Neden mi? Çünkü tıpkı AİDS gibi bağışıklık sistemini zayıflatıp insanları her türlü hastalık karşısında savunmasız bırakan stres, AİDS'ten çok daha yaygın. Ve birçok hastalığın da etkisini arttıran bir illet.
    Ayrıca stresten korunmak için cinsel ilişkide, kan alıp verirken dikkat etmek yeterli değil; çok ciddi bir nefis terbiyesi gerekiyor.
    Uzmanlar stresinizle yaşamayı öğrenmelisiniz derken, özel terapiler, grup çalışmaları, metodlar geliştirmeye devam ediyorlar. Özellikle büyük şehirlerin gergin havasında yaşayan insanların streslerini kontrol etmeleri gerektiği vurgulanıyor. İş yerimde huzursuzum. Evde karımla da aram iyi değil. Çok sigara içki içiyorum. Geceleri uyuyamıyorum... Stres yani!
    Olur olmaz her duruma stres deyip işin içinden çıkıyoruz.
    Uzmanlara göre stres tek başına bir hastalığa sebep olmuyor ama hastalıkları hızlandırıyor ve arttırıyor diyorlar. Mesela HIV virüsü taşıyan insanlar eğer aileleri ve çevreleri tarafından itilirserse, strese girip diğer HİV taşıyıcılarından 2 veya 3 kere daha hızlı AİDS'e yakalanıyorlar.
    Aynı şekilde, ünlü Jama dergisi (Journal of the American Medical Association) ilk kez stresle enfeksiyon hastalıkları arasındaki doğrudan ilişkiyi ortaya koydu. Stres, insanın bağışıklık sistemini dumura uğratarak bulaşıcı hastalıklara karşı savunmasız hale getiriyor.
    Bu arada migren gibi, astım gibi, aşırı kilo veya hipertansiyon gibi stresin doğrudan etkileri da cabası.
    Stresin modern çağın bir belası olduğu kesin ama bireyler üzerindeki etkileri farklı. Bir kere çevre çok önemli. Mesela gürültü, stresin bir numaralı sebebi. Ama iyi kullanılırsa etkisi asgariye indirilebiliyor. Mesela İsveç'te havalimanlarının imajı düzeltilince çevre halkının şikayeti çok azalmıştı. Gürültüye tahammül eder hale gelmişlerdi.
    Bir doktorun dediği gibi stresin iyisi kötüsü yoktur, stresini iyi tanıyıp idare eden veya edemeyen insanlar vardır. Ama aynı doktor ekliyor stres arttırıcı bazı durumların olduğu da doğru... (bakınız Stres ölçeği tablosu)
    Stresinizi, strese sebep olan sorunlarınızı, bu sorunları arttırıp eksilten dış şartları ... iyi kullanmayı öğrenmek, başka çare yok.
    Stresin 3 evresi
    I.ALARM EVRESİ
    Bir tehdit karşısında vücut derhal savaşa hazırlık yapmak üzereharekete geçer.
    1.Beyin
    Stres acı duygusunu azaltır. Hafıza ve düşünme yetisi güçlenir.
    2.Gözler
    Daha iyi görmek için göz bebekleri küçülür.
    3.Akciğerler
    Oksijen tüketimi artar.
    4.Karaciğer
    Stoktaki glikojen şeklindeki şeker, glükoza dönüşür.
    5.Kalp
    Kan basıncı artar, kalp atışı hızlanır.
    6.Böbreküstü bezları
    Adrenalin ve noradrenalin salgısı artar.
    7.Dalak
    Kaslara oksijen taşımak üzere alyuvarlar organizmaya dağılır.
    8.Bağırsaklar
    Hazım, enerjiyi kaslar kullansın diye, yavaşlar.
    9.Saçlar
    Saçlar ve vücut kılları dikilir.
    II.DİRENÇ EVRESİ
    Alarm evresinden bir iki dakika sonra vücut başka güçleri de devreye sokar.
    10.Beyin
    Beynin öğrenme ve hafıza bölümü harekete geçer.
    11.Bağışıklık
    Vücudun bağışıklık sistemi yavaşlar böylece enerji başka alanlarda kullanılır.
    12.Karaciğer
    Yağ skokları, her an hazır, yakıt haline dönüşür.
    13.Böbreküstü bezleri
    Korteks, metabolizmayı düzenleyen kortizol salgılar.
    III.TÜKENME EVRESİ
    Uzun süre kavgaya kazırlanan organizma yorulur ve ağır ağır savunma kalkanlarını indirmeye başlar.
    14.Beyin
    Kortizol nöronlar için öldürücü bir tehlikeye dönüşür. İnsanda yorgunluğa, sinirliliğe ve depresyona sebep olur.
    15.Bağışıklık sistemi
    Savunma hücrelerinin yok olması organizmayı zayıflatır ve saldırılara açık hale getirir.
    16.Bağırsaklar
    Bağırsak cidarı hassaslaşır.
    17.Kan dolaşımı
    Kan basıncının artışı ve kalp atışının hızlanışı damarların elastikiyetinin azalmasına sebep olur.
    Stres ölçeği
    İki Amerikalı araştırmacı 5 bin tıp dosyasını inceleyerek ve 400 kişiye sorular yönelterek, insanlarda strese sebep olan 42 olayı belirledi. Sonrada bu olayların ne ölçüde strese sebep olduğu ölçülerek bir stres ölçeği oluşturuldu. Uzmanlar bu ölçek konusunda 3 uyarı getiriyor:
    1) Bu sadece istatistik bir veridir, tıbbi bir ölçek değildir
    2) Ölçek kişilerin özel psikolojik durumlarını dikkate almaz
    3) Amerikalılar üzerinde yapılmış bir çalışmadır
    Eşin ölümü 100
    Boşanma 73
    Yaralanma, hastalık 53
    Evlilik 50
    İşsiz kalma 47
    Eşine geri dönme 45
    Emeklilik 45
    Hamilelik 40
    Cinsel sorunlar 39
    Çocuğun evden ayrılması 29
    İş değişikliği 25
    Taşınma 20
    Uyku düzeni değişikliği 15
    Stres, mekanik terimi
    Türkçe'ye de İngilizce'den gelen stress Latince stingere fiilinden türemiştir. Sıkmak, sıkıştırmak, bağlamak anlamına gelir. İngiltere'de stres 18. yüzyıla kadar birşeyden yoksun kalmak, yokluğunu hissetmek, zor bir imtihan vermek anlamında kullanılırdı. Bu tarihten sonra mesela bir köprüye veya bir demir putrele binen yük, baskı anlamını aldı. Yakın zamanda da, metalleri deforme eden stres insan ilişkilerindeki baskı, bireylerin duyduğu sıkıntı anlamına kullanılmaya başlandı. 
    Derleyen 
    Mustafa Sezgin
#31.08.2004 22:40 1 0 0
  • güzellik hormonları neler - melatonin nedir - hormon etkisi yapan bitkiler - cilt için gerekli hormonlar
    Hormonlar, güzelliğimizin bodyguard'lan... Ancak madalyonun bir de öbür yüzü var. Hormon dengesi bozulduğunda bodyguard'lar bu kez aleyhimize çalışıyor. Peki, teraziyi dengede tutabilmek ve güzelliğimize zarar vermemek için dışarıdan hormon takviyesi ne kadar sağlıklı?

    Güzellik hormonları
    Cildimizin saçlarımızın ve bedenimizin gelişip şekillenmesinde rol oynayan en önemli maddelerin başında, vücudumuz tarafından salgılanan hormonlar geliyor. Güzellik hormonları olarak adlandırabileceğimiz bu etkenler sayesinde cildimiz, pembe, düzgün ve parlak bir görünüme kavuşuyor. Güzellik hormonları aynı zamanda saçlarımız üzerinde de önemli bir işleve sahip. Bu hormonlar saçlarımızı güçlendiriyor ve canlı uzamalarını sağlıyor. Ancak bazı durumlarda vücudumuzun hormon dengesi bozuluyor ve istenmeyen sonuçlar ortaya çıkabiliyor. Peki bu durumda hormon içeren ürünler kullanılmasın olumsuz etkilere yol açıyor mu? Dermatoloji Uzmanı Dr. Ülkü Çağlayan, güzellik hormonlarıyla ilgili merak ettiğiniz her şeyi sizler için aydınlattı.

    Güzelliğimiz üzerindeki en etkili hormonlar 'östrojen' ve 'progesteron' olarak siliniyor. Bunların yanı sıra steroit hormonları ve melatonin de güzelliğimiz üzerinde önemli bir etkiye sahip. Bu hormonların vücutta dengeli oranda bulunması ise tahmininizden daha da önemli. Aksi takdirde hem güzelliğimiz hem de sağlığımız üzerinde tehlike çanları çalmaya başlıyor. Öströjen: Vücudun bodyguard'ı Cildin en önemli koruyucusu olarak bilinen hormon, östrojen. Bu hormon cildin nem tutma özelliğim koruyor, kolajen doku yapımını aktive ediyor, kan dolaşımını gerçekleştiriyor, hyaluronik asit oranım artırıyor, üst deri hücrelerinin yenilenmesini uyarıyor ve yağ salgısını engelliyor. Östrojenin saçların uzaması üzerinde de olumlu etkisi mevcut. Bu hormon aynı zamanda vücuttaki yağ dağılımının da düzgün olmasını sağlıyor.

    Progesteron: Gergin bir cilt için gerekli . Progesteron cildin gergin görünmesini sağlıyor. Vücuttan su atılımım artırıyor ve damar yapılarının güçlülüğüne katkıda bulunuyor.

    Melatonin: Hücreler hızla yenileniyor Melatonin epifiz bezinde özellikle geceleri üretilip, bizi uykuya hazırlıyor. Bazı uzmanlar melatoninin kişiyi Aizheimer, kalp krizi ve göğüs kanserinden koruduğunu iddia ediyor. Yapılan araştırmalar, melatoninin hücre yenilenmesini hızlandırdığını saptadı. Ancak melatonin aynı zamanda baş ağrısına ve depresyona da yol açabiliyor.

    Hangi bitkiler hormon etkisi yaratıyor?

    Keten tohumu: Östrojen hormonu sağlıyor ve serbest radikallerle savaşmada önemli bir rol oynuyor.

    Yeşil çay : ingiliz bio teknolojisi tarafından keşfedilen yeni bir östrojen kaynağı.

    Yulaf otu: Günümüzde akne tedavisinde kullanılıyor.

    Şerbetçi otu (maya): Solgun ve pürüzlü ciltler için kullanılan östrojen içerikli ürünlerle aynı etkiyi yapıyor.

    Özel zamanlarda... Özellikle ergenlik, hamilelik ve menopoz döneminde hormonların dengesi bozuluyor. Buna neden olarak, bu dönemlerde vücutta yaşanan birtakım değişimler gösteriliyor. Hormonlardaki ilk değişim 7 - 9 yaşlarında ortaya çıkıyor. Hormonların merkezi olan hipofiz ve hipotalamus, bu dönemlerde vücudun gelişimin! sağlamak için hormon üretimin! artırıyor. Bu hormonların aktivitelerinin artmasıyla birlikte göğüsler gelişiyor. Belli vücut bölgelerinde yağ depolanıyor ve kadınsı vücut değişiklikleri oluşuyor. Ancak bu dönemde hormon salgılanmasında eksiklik söz konusuysa adet düzensizlikleri veya kısırlığa yol açan gelişimler yaşanabiliyor. Östrojen ve progesteron hormonu vücutta adet sürecinin düzenli olarak gerçekleşmesini sağlıyor. Yumurtlamanın oluşması, hamileliğin sağlanması ve sürdürülmesi bu hormonlar sayesinde gerçekleşiyor. Hamilelik döneminde de birçok hormon uyum içinde salgılanıyor. Bu hormonlar hem anne adayının hem de anne karnındaki bebeğin sağlıklı gelişmesini mümkün kılıyor. Böylece vücuda gereken kan ve oksijen sağlanıyor. Bunun sonucunda cilt yeterince nemlendiğinden canlı ve pürüzsüz görünüyor. Daha önce yağlı ve akneli olan ciltte, yağ üretimi normale döndüğü için akne oluşumu duruyor. Kadınlarda ortalama 35 yaş civarlarında hormonal değişiklikler oluşmaya başlıyor. Ciltte yeni hücrelerin yapımı yavaşlıyor, yağ bezlerinin aktivitesi azalıyor, cilt daha kuru ve nemsiz oluyor. Bunların yanı sıra derinin orta tabakalarında cilde elastikiyetini veren kolajen ve elastin lifleri zayıflamaya, üretimi de azalmaya başlıyor. Hyaluronik asit adı verilen ara madde miktarı azalıyor, bu da cildin nem tutabilme yeteneğini köreltiyor.

    Menapoz Menopozda vücut tarafından salgılanan güzellik hormonlarmın azalması sonucu bazı olumsuz değişiklikler ortaya çıkıyor. Saçlar inceliyor ve seyreliyor, sakal bıyık bölgelerinde tüyler uzuyor, göğüsler sarkıyor ve vücutta gevşemeler meydana geliyor. Derideki kolajen içeriği azalmaya başlıyor ve bu azalma her yıl giderek artıyor. Kolajen düzeyinin azalması sonucu yüz hatlarında sarkma, gevşeme görülüyor ve kırışıklarda artış oluyor. Bu dönemde progesteronun damar duvarlarım güçlendirici etkisi de azaldığından; damarlar daralıyor, dolaşım zayıflıyor, cilt daha sarı, soluk bir renk alıyor ve taze görünümünü kaybediyor. Bu hormonların eksikliğiyle birlikte gelişen başka bir sorun da; osteoporoz. Kemik içlerindeki dokunun kaybına bağlı olarak boy kısa-lıyor, sırtta eğrilikler oluşuyor ve kemik kırıklarına eğilim artıyor.

    Hormon kremleri ve jelleri devrede Endokrinologlar ve kozmetik sanayii, tüm bu istenmeyen değişikliklere karşı önlem almaya çalışıyor. Hormon replasmanı sağlamak için ağızdan alınan hormon hapları ve östrojen flasterleri ülkemizde de yıllardır kullanılıyor. Kozmetik sanayii ise hormon kremleri ve jelleri geliştirerek bu olumsuz etkileri önleme ça-basında. Sentetik veya hayvansal kaynaklı olmayan bu kremler bio teknolojik olarak elde ediliyor. .

    Kremler kontrollü kullanılmalı Bazı uzmanlar karşı tez olarak, hormon düzeylerinin 2 - 3 ay aralıklarla ölçülmesini ve bu kremlerin de kontrollü olarak kullanılması gerektiğini öne sürüyorlar. Bu görüşü savunan uzmanlar, sadece vücutta eksilen miktar kadar hormon takviyesi yapılmasının doğru olduğunu belirtiyorlar. Aksi takdirde doz aşımı olabileceğine, dolayısıyla vücutta yan etkilere sebep olabileceğine dikkat çekiyorlar. Bu nedenle hormonların hekimler tarafından gelişigüzel tavsiye edilmesinin de tehlikeleri artırabileceğine inanıyorlar.

    Kozmetikler tek çözüm değil Bazı endokrinologlar sadece hormon içeren kozmetik kremlerle sorunların çözülemeyeceğini, vücut üzerine olumsuz etkileri olan diğer faktörlerin de göz önünde tutulması gerektiğini ifade edi-yor. Uzmanlar bu noktada daha hareketli bir yaşam tarzı benimsemek, uyku düzenine dikkat etmek, nikotinden ve alkolden uzak durmak ve stresten kaçınmak gerektiğine de dikkat çekiyorlar. Ayrıca ailede kanser öyküsü bulunan kişilerin daha dikkatli olmaları konusunda da bizleri uyarıyorlar.

    Hormon etkisi yaratan bitkisel maddeler Kozmetik endüstrisi, deri üzerinde hormon etkisi yaratan maddeleri keşfetmekte gecikmedi. Hormonlara alternatif olarak doğal östrojen ve androjen içeren yeni anti - age (yaşlanmaya karşı) ürünler geliştirildi. "Fito hormonlar" olarak adlandırılan Cytokinin, Auxine ve Gibbeline gibi maddelerin bitkinin gelişim, büyüme ve olgunlaşma evrelerini sağladıkları belirtiliyor. ilk olarak Clarins firması Auxine'i kullandı. Firma, ayçiçeği ve sekoya ağacından elde ettikleri bu maddeyi ilk olarak "Serum Tenseur Raffermissant" ve "Mask Rarfermissante" ürünlerinde kul-lanarak piyasaya sürdü. Aynı amaçla soya bitkisi kullanan Eli-zabeth Arden firması "Millenum Energist Revitalizing Emulsion"u üretti. Üründe, kolajen yapımım uyaran ve hücre yenilenme hızım da artıran soya kullanılarak, hücrelerdeki oksijen içeriğini artırmak amaçlanıyor. Bu şekilde ciltteki kırışıkların azalması hedefleniyor. Christion Dior laboratuvarları da uzun yıllar soyanın hormon benzeri etkisi üzerinde çalıştı. Bu çalışmalar sonu-cunda çok özel bir anti - age ürün olan "Phenomen - A" da soya peptidlerinden elde edildi ve retinol ile birlikte kullanılarak hücre yenileme özelliği artırıldı.

    Soya mucizevi bitki mi? Bitkiler üzerinde yapılan pek çok araştırmada soya ekstresinin etkinliğinin ispatlandığı ifade ediliyor. Soya, günü-müzde fito hormon yapı taşlarım en yoğun içeren bitki olarak kabul ediliyor ve östrojen benzeri bir etki gösterdiğine inanılıyor. Özellikle soyadan zengin beslenen Soya ekstresinin östrojene doğal bir alternatif olduğu ve hormonal yetersizlik durumlarıda kadınlara yararlı olacağı öne sürülüyor.

    Bu iddialara rağmen tüm araştırmacılar aynı fikirde değil. îsviçre'deki Penfarm firması araştırmacıları fito hormonlar konusunu artık rafa kaldırdıklarını ifade ediyorlar. Penfarm firması, başlangıçta fito hormonları büyük bir gelişme olarak karşıladıklarnı belirtiyor. Örneğin uzmanlar, soyayı tüm kimyasal formüllerden daha potansiyel bulduklarım, ancak daha sonra cilt üzerinde fazla etkili olmadığım tespit ederek bu görüşten uzaklaştıklarını söylüyorlar. Son söz olarak hormon kozmetiğinin geleceğe ait olduğunu söyleyebiliriz. Ta ki tıp mensuplarıyla güzellik araştırmacıları arasında gerçek bir anlaşma sağlanıncaya kadar... "Gerçek hormon içeren ürünler kullanılmıyor "Bize başvuran hastaların cilt tipi ve yaşım göz önünde bulundurarak. fito hormon içeren ürünler tavsiye ediyoruz. Zaten ülkemizde gerçek hormon sentezlenmiş ürünler mevcut değil. Pek çok ülkede de, kontrolsüz kullanıldığı takdirde kana geçerek yan etkilere yol açabileceği düşüncesiyle bu tür ürünlere ruhsat verilmedi."


    alıntı
#31.08.2004 22:36 1 0 0
  • Fazla yıpranmadan sağlıklı ve uzun bir ömür yaşayabilmenin yolları...
    MISIR Kraliçesi Kleopatra, güzelleşmek için çeşitli iksirlerden medet umardı. Saç dökülmesine karşı ateşte kurutulmuş fındık faresi, dövülmüş at dişi ve ayı yağından elde edilen özel bir karışımı başına sürerdi. Roma İmparatoru Neron'un ikinci eşi Popaea ise gençliğini ve güzelliğini korumak için her gün eşek sütüyle banyo yapardı. Gerçi Popaea'nın bu iksiri tutmadı. Neron bir süre sonra genç kadını 50 eşekle baba evine yolladı ama o günden bu yana insanoğlunun sağlıklı ve güzel kalma merakı hiç azalmadı, aksine katlanarak çoğaldı. 20'inci yüzyıl sağlık yüzyılı oldu. Tehlikeli mikroplara, öldürücü hastalıklara karşı ilaçlar ve aşılar bulundu. 21'inci yüzyılın arifesinde insanlar sağlıklı ve fit kalabilmek için kırışıklardan ve fazla kilolardan kurtulabilmek için güzellik salonlarına, estetik cerrahlarına, kozmetik üreticilerine, fitnes salonlarına milyarlarca dolar akıtmaya başladı. Sağlıklı yaşam furyası milyarlarca dolarlık pazar oluşturdu. Sadece Almanya'da her yıl insanlar spor salonlarında ter atıp, form tutmak için 4 milyar mark harcıyor, yani yaklaşık 1 katrilyon lira. Almanların sağlık harcamaları için harcadıkları para ise 550 milyar mark (135 katrilyon lira). Piyasaya her gıdanın diyetinin çıktığı yetmediği gibi, bu defa üreticiler hastalıklara karşı koruyan vitamin ve kalsiyum takviyeli gıdalarla müşterilerinin karşısında. Şimdi ise hedef, hem yılda yüzbinlerce can alan hastalıklarla mücadele etmek, hem de insanoğluna fazla yıpranmadan, sağlıklı ve uzun bir ömür sunmanın yollarını bulmak. Alman Der Spiegel Dergisi son sayısında sağlıklı, güzel ve uzun yaşama uğruna yapılan son araştırmalara ve gelişmelere yer verdi. Yaşlılık hastalığının tedavisi ABD'nin California eyaletinin Palm Springs kentinde bir doktor, parası olan herkese hormon-kokteyli ile gençlik vaad ediyor. Edmund Chein'in iddiasına göre bu hormon takviyesi hem gençleştiriyor hem de cinsel performansı artırıyor. Palmiye ağaçları ve yemyeşil çimlerle çevrili Palm Springs Life Extension Institutete amaç, paralı yaşlıların ömrünü uzatmak. 50 yaşındaki doktor Edmund Chein, hormon takviyesiyle yaşlılara ebedi gençlik vaadinde bulunuyor. Yaşlılık bir hastalıktır diyen Chein, Gelecekte insanların 130 yaşına kadar yaşayacaklarına inanıyorum diyor. Chein'in yaşlılarda denediği metoda Total Hormone Replacement Therapy deniyor. Merkezde hastalara aralarında HGH büyüme hormonu da bulunan dokuz hormondan elde edilen kokteyl takviye ediliyor. Böylece yaşlanma sürecinin yavaşlatılması amaçlanıyor. Chein şimdiye kadar genç kalabilmeleri için 2700 kişiye hormon takviyesinde bulunmuş. Bunlardan en genci ise 29 yaşındaymış. Bu terapiyi uygulamak için de ayda 1000 doları gözden çıkarmak gerekiyor. Hormon terapisi sırasında günde iki kez kalçadan iğne yapılıyor. Hasta ayrıca günde 5 kez arasında Melotonin'in de bulunduğu hormon hapları alıyor. Erkeklik hormonu testosteron ise jel halinde vücuda sürülüyor. Ayrıca vücuda vitamin ve mineral takviyesi yapılıyor. Hormon takviyesiyle cilt gerginleşmeye, saçlar gürleşmeye başlıyor, göğüs kasları dirileşiyor. Hastalarıma tıpkı otomobile bakan teknisyen gibi bakıyorum diyen Chein, burada hastalara gerekli takviyelerin yapıldığını söylüyor. Ancak Chein'in hormon kokteyli eleştiri de almıyor değil. Çünkü hormon takviyesi hastalıklara zemin hazırlayabilir. Büyüme hormonu takviyesi kanser riskini artırabildiği gibi östrojen takviyesi kadınlarda meme kanseri riskini ve testosteron fazlası da erkeklerde prostat kanseri riskini çoğaltabiliyor. Viagra alışkanlıkları değiştiriyor GEÇEN yıl ilaç devi Pfizer tarafından piyasaya sürülen iktidarsızlık hapı Viagra'ya ilgi hálá sürüyor. Sadece Almanya'da 400 bin hastaya toplam 3.8 milyon adet Viagra satıldı. Milyonlarca erkek mavi renkli hap sayesinde yatak odasındaki eski gücüne kavuştu. Seks alışkanlıklarını takip eden Amerikan Kinsey-Enstitüsü'nün Başkanı John Bancroft, cinsel iktidarsızlığa karşı geliştirilen Viagra ilacının yatak odasındaki alışkanlıkları değiştirdiği gibi yeni sorunlara da neden olabileceğini söylüyor. İnsanların genelde aşk ve sevgiyle birbirlerine bağlandıklarını, ilk başta seksten büyük zevk aldıklarını zamanla da ilişki sayısının azaldığına işaret eden Bancroft, Erkeklerdeki ereksiyon sorununda eşlerinin de payı vardır. Belki bu erkeğin kadına davranışı ya da kadının beklentileriyle ilgilidir. Viagra ile ilişkiyi yeniden düzenlemeye kalkınca kriz yaşanabilir. Yıllarca sulhtan sonra adam birdenbire erekte olmuş halde kadınla yatmaya kalkınca kadının tepkisi; Aman Tanrım yine mi! olabilir. Nasıl beslenelim? İNSAN ömrü boyunca 3 öküz ve yüzlerce tavuk da dahil olmak üzere kendi ağırlığının 1400 misli gıda tüketiyor. Yıllarca sağlıklı beslenme konusunda çeşitli öneriler gündeme getirildi. Bugün yapılan araştırmalar ise bu tavsiyelerin fazla güvenilir olmadığını gösteriyor. Lifli gıdalar: Meyve, sebze, kepekli ekmek ve tahıl müslisi gibi lifli gıdaların sindirim sistemi kanserlerini engellendiği söylendi. Yeni bir araştırma bunun tam tersini ortaya koyuyor. Tereyağ mı margarin mi? Yeni bir araştırmaya göre mutfaklarda tereyağın yerini alan margarin kalp krizi riskini artırıyor. Margarin ayrıca kanser hastalıkları ve depresyon riskini de körüklüyor. Yağsız beslenme: Yağsız beslenme tavsiyeleri ABD'de şişmanlar ordusu yarattı. Çünkü insanlar açlık hissini bastırmak için kek ve pasta gibi karbonhidrat ağırlıklı besinlere yöneldiler. Ayçiçek yağı: Ayçiçek yağındaki doymamış yağ asitleri, DNA'da kansere neden olabilecek değişikliklere yol açabiliyor. Tuzlu mu tuzsuz mu?: Yemeklerdeki tuz oranını azaltmak kalp ve dolaşım sistemi hastalıklarından ölme riskini azaltmıyor, aksine çoğaltılıyor. C Vitaminine dikkat: Yıllarda damar sertliği, enfeksiyon ve kansere karşı C Vitamini tavsiye edildi. Ancak aşırı dozda C Vitamini almak (günde 100 mg fazla) kanser riskini artırıyor. C Vitamini'nin önde gelen propagandacılarından Nobel ödüllü Amerikalı bilimadamı Linus Pauling, prostat kanserinden öldü. Spor yaparken fazla hızlı hareket etmeyin KALP krizi, beyin kanaması, sırt ağrısı, şeker ya da kemik erimesi. Çoğunun kökeninde hemen hemen aynı sorunlar yatıyor. Yanlış beslenme ve stres. En önemlisi de hareketsizlik! Ancak Köln Spor Akademisi'nin sağlık uzmanlarından Doç Dieter Lagerstorm, insanların form tutmak için egzersiz yaparken çok hızlı hareket ettiklerine dikkat çekerek şu tavsiyelerde bulunuyor: Yavaş bir tempo tutturun: Hareket edildiğinde damar sertleşmesi, beyin kanaması ve kalp krizine karşı koruyucu vazife gören iyi kolesterol HDL seviyesi artıyor, kötü kolesterol ise düşüyor. Ancak vücuttaki bu mekanizmanın işlemesi için hareketin belli bir seviyede devam etmesi gerekiyor. Hareket biraz hızlandığında ise egzersizin olumlu etkisi kalkıyor. Yürüyüş ve jogging: Yapılan egzersizin yavaş, uzun soluklu ve düzenli olması gerekiyor. Uzun yürüyüşler, doğa yürüyüşleri, günde en az bir saat bisiklete binmek, yüzmek ya da golf oynamak Doç Lagerstorm'un tavsiyeleri arasında. Bağışıklığı güçlendiriyor: Düzenli spor, eklemleri güçlendiriyor, bağışıklık sistemini harekete geçiriyor ve kemik erimesine karşı koruyor. Arada sırada tempoyu artırmanın da bir faydası var. İleriki yaşlarda şeker hastalığına yakalanma riskini azaltıyor. İhtiyacınızı belirleyin: Her insanın form tutmak için ihtiyaç duyduğu spor tarzı ayrıdır. Bunun için kendi ihtiyacınızı kendiniz belirleyin. Ancak bilinçsiz spor, aletli cimnastik, istenmeyen sakatlıklara neden olabilir. Bu nedenle gerçek uzmanlar denetiminde spor yapmaya özen gösterin.
#31.08.2004 22:35 1 0 0
  • İlişkiler Feromon adı verilen moleküller tarafından tayin ediliyor. Aşkı bile kontrol eden bu zerrecikler, burnu uyararak beyne sinyal gönderilmesini sağlıyor. Karşı cinsi uyarmak, feromonlarla mümkün. Telepati meğer feromondan ibaretmiş...
    Feromon zerrecikleri burun içinde bulunan VNO merkezini uyararak uyarının cinsine göre beynin gerekli bölgelerine sinyal gönderilmesini sağlıyor Bilim- kurgu filmlerini anımsatan denemeler ABD'nin dünyaca ünlü Harvard, Massachussets ve Chicago Üniversitesi araştırma laboratuvarlarında yapıldı. Feromon ilişkileri Feromon moleküllerinin nasıl çalıştığı konusunda kesin bir bilgi edinilmemesine rağmen bazı böceklerin, arı ve güvelerin kilometrelerce uzaktan karşı cinsi tespit ederek sinyal göndermeleri ve buluşmaları Feromon'lara bağlanıyor. Bir diğer araştırmaya göre eskilerin telepati dediği olay modern tıpta Feromonlarla açıklanıyor.
    Birlikte oturan kadınların adet günlerinin aynı zamana rastlaması, tek başına yaşayan erkeklerin sakal ve saçlarının geç çıkması, birlikte yaşayan insanların birbirlerine benzer davranışlar göstermeleri feromonlar sayesinde oluyor. Harvard ve Massachussets üniversitelerinde fareler üzerinde yapılan deneylerde TRP2 adı verilen moleküllerin Feromonların kimyasal sinyallerini sinirsel sinyale dönüştürme gücüne sahip olduğu saptandı. Bir süre önce ABD'de satışa çıkan Pher-Amore isimli aşk şampuanı da henüz kanıtlanmamış olsa bile aynı esası uyguluyor. Beyinde cinsel uyarı sağlayan şampuandaki feromonlar şampuanı kullanan kişinin karşı cinse ilgi duymasını sağlıyor. Chicago Üniversitesinde yapılan bir başka deneyde ise adet gününde kadınların koltuk altlarından alınan ter ve koku örneği iki ay süreyle günde bir kez adet günü aynı güne denk gelmeyen kadınlara koklatıldı. Deneyin neden yapıldığı konusunda bilgi sahibi olmayan kadınlar iki ay sonra ter ve beden kokusunu bilmeden kokladıkları kadınla aynı adet gününü paylaştılar. Araştırmalar henüz başlangıç safhasında. Bilim adamları ve önde gelen tıp otoriteleri birkaç yıl içinde Feromonların gizemini çözeceklerini söylüyor. Başarılı olurlarsa döllenme, kısırlaştırma, doğacak çocukların cinsiyetini tayin etmek ameliyat gibi yöntemler yerini feromonlara bırakacak. Modern dünyanın süratine kendini kaptıran hızlı düşünürler karşı cinsi uyarmanın da feromonlarla mümkün olacağını söylüyor. Kimbilir belki aşkın temeli de Feromonların gizeminde yatıyor... Lösemiye virüs yol açıyor Göğüs kanserinden sonra çocuklarda görülen löseminin de virüs yoluyla bulaştığı saptandı. Oxford Üniversitesi'nde kanser üzerine çalışmaları ile tanınan Profesör Leo Kinlen'in araştırmasına göre, kan kanseri ya da diğer adıyla lösemi, enfeksiyon sonucu meydana geliyor. Kinlen enfeksiyona bir virüsün yol açtığını saptadı. Ancak bu virüsün özellikleri ve hangi şartlarda ortaya çıktığı konusundaki detaylar kesin olarak açıklığa kavuşmadı. Lösemi, şimdiye kadar bilindiği kadarıyla radyasyon ya da kimyasal çevre kirliliği sonucunda kan hücrelerinin kontrolsüzce bölünüp çoğalması sonucu oluşuyordu. Ancak Prof. Kinlen'in İngiltere'de yayınlanan British Journal of Cancer dergisinde yer alacak araştırmasında, radyasyona ya da kötü çevre koşullarına maruz kalan her çocukta lösemiye rastlanmadığı belirtiliyor.
    Kanser uzmanları, epidemolog ve radyobiyologlar 20 yıldır Cumbria'daki Sellafield Nükleer Atık İşleme merkezi çevresinde kanser araştırması yapıyorlardı. Araştırma sonucunda, kanser ile radyasyon ya da kimyasal kirlilik arasında doğrudan bir bağlantı kurulamadı. Hassas yapılı bazı çocuklar vücutlarına virüs girince, enfeksiyon geliştirip sonunda da kan kanserine yakalanıyordu. Kinley'in araştırması, kanser alanında adını kitaplara yazdırmış olan Sir Richard Doll tarafından da tam destek buldu. Sir Richard, akciğer kanserinin sigara ile doğrudan bağlantılı olduğunu ortaya koymuştu. Sir Richard, "Lösemiye yol açan enfeksiyon bir virüsten kaynaklanıyor. Bu virüsle ilgili çalışmalar devam ediyor. Sonuçlar çok kısa bir zamanda belli olacak" şeklinde konuştu. Enfeksiyona neden olan virüsün özellikleri saptanırsa lösemi aşısı için kollar sıvanacak. Bakteri süper, ilacı da süper North Western Üniversitesi bilim adamları, yeni bir tür antibiyotik olan Linezolit'in, süper bakterilere karşı etkili olduğunu açıkladı. İlaçlara karşı direnen bakterilerin yol açtığı enfeksiyonlara karşı etkili yeni ilacın, 4 bin farklı enfeksiyona karşı kullanılacağı belirtiliyor. Klinik deneyleri süren yeni antibiyotiğin, ABD'nin Gıda ve İlaç Dairesi'nden (FDA) izin alındıktan sonra, Pharmacia & Upjohn tarafından piyasaya sürülmesi bekleniyor.
    Kalbinin sesini dinle günde iki muz ye! Günde 2 muz yemek kalp hastalıkları riskini azaltıyor. Kan basıncı üzerinde sihirli bir etkisi olan bu tropikal meyvenin, bir hafta içinde tansiyonu yüzde 10 oranında düşürdüğü saptandı. Tansiyon düşük olunca kalp krizi ve felç olasılığı da azalıyor. İngiliz bilimadamlarının yaptığı araştırmaya göre muzun mucizevi etkisi içerdiği yüksek orandaki potasyumdan ileri geliyor. Bilimadamları potasyumun vücuda zararlı tuzun dışarı atılmasını sağladığını vurguladılar.
    Lif ve vitamin bakımından zengin olan muzda yağ ve tuz oranı düşük olduğu için çok yararlı bir meyve olarak kabul ediliyor. Ortalama 100 gram ağırlığındaki soyulmuş bir muzda 0.3 gram yağ ve 23.2 gram karbonhidrat bulunurken 400 miligram potasyum var. Bu miktar tavsiye edilen günlük potasyumdan yüzde 10 daha fazla. Kemik erimesine hormon tedavisi Kadınların en büyük düşmanlarından biri olan kemik erimesi ya da tıp dilindeki adıyla osteoporoz hastalığında yeni bir umut ışığı doğdu. Amerika'da yapılan deneylerde hormon enjekte edilen farelerde hasarlı kemiklerin yeniden yapılandığı tespit edildi. Arkansas Üniversitesi'nde yapılan çalışmada deney farelerine her gün "paratiroid" hormonu enjekte edildi. Hormon, "osteoblast" denilen kemik hücrelerinin ölmesini engellediği için farelerin kemiklerinde büyüme ve güçlenme gözlendi. Araştırmayı yapan doktorlardan Robert Jilka, "Paratiroid hormonunun kemik yapısını yoğunlaştırdığını biliyorduk. Bu deneyle hormonun nasıl çalıştığını gördük. Farelerin kemik hücreleri hormon sayesinde daha uzun yaşadığı için güçlendi. Hormon insanlar üzerinde denenirse özellikle kadınlar için osteoporoz hastalığı tarihe karışacak. Kemik erimesi menopoz sonrasında kadınların yüzde 80'ini etkiliyor. 

     Derleyen  Mustafa Sezgin
#31.08.2004 22:34 1 0 0
  • GIDA VE GIDA TEMİZLİĞİ (HİJYENİ)
    <a name="genel"> [/url]Günümüz teknolojisi, kendini sürekli geliştiren, yenileyen, iyiyi daha iyiyi yakalama arzusunda olan yükselmelerle daima gündemde kalma başarısına ulaşmaktadır.Öyleki size yenilik olarak sunulan bir teknolojinin aynı zaman dilimi içerisinde diğer teknolojik gelişmelerle karşılaştırıldığında yenilik özelliğinin kalktığını görebilmekteyiz. Bunun en canlı yaşandığı sektör Bilgisayar sektörü olup, bu sektör diğer tüm sektörlerin zeminini oluşturmaktadır. Bizim konumuz Gıda sektörüdür. Doğrudan insan sağlığını ilgilendirmesi nedeni ile Dünya gıda sektöründeki gelişmelerle ülkemiz gıda sektöründeki gelişmeler karşılaştırıldığında , gerek mevcut imkanlar ve gerekse üretici ve  tüketici bilinci  açısından ele alındığında üzücü ama gerçek olan, önemli eksikliklerin olduğudur. 
    Yaşam düzeyinin artması ile teknoloji olarak verilen hizmetin doğal olarak daha da iyi olması beklenmektedir.Yaşama, büyüme, ve gelişme faaliyetlerimizi yerine getirebilmemiz için yeterli ve dengeli gıda tüketimine dikkat etmemiz gerekmektedir. Amaç, sağlıklı gıda tüketiminin sağlanması ve teşvik edilmesidir. Sağlıklı gıda dendiğinde ise; basit bir anlatım ile besin değerini kaybetmemiş, fiziksel, kimyasal mikrobiyolojik açıdan temiz olan, bozulmamış gıda maddesi olark tanımlanabilmektedir. Tüketime sunulan gıdanın ne denli sağlıklı olduğu ise, pek çok aşamada yapılan kontroller ile belirlenmektedir. En iyi kontrol denetleyicileri ise; üreticinin bizzat kendisi, yasal kontrol kuruluşları ve tüketicilerdir. Gıdanın sağlığı dendiğinde farklı kriterler dikkate alınmıştır.Örneğin: ABDde 1992 yılında Gıda Pazarlama Enstitüsü ( Food Marketing Instıtute) yaptığı ankette; tüketici Gıdalardaki pestisit kalıntılarını, üreticiler ise, gıdalardaki mikroorganizmaları birinci derecede gıda tehlikesi olarak görmektedirler. 
    Bütün gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, gıda konularında öngörülen temel ilke; 
    Tüketicinin sağlıklı ve nitelikli gıdalarla beslenerek gerek hastalık etmenlerinden ve gerekse yeterli ve dengeli beslenme yönünden sağlığının korunması ve gıda alımında aldatılmasının önlenmesidir. 
    Ülkemizde %60-70lere varan genç bir nüfus kitlesi vardır. Bunun anlamı şudur; Yetersiz ve dengesiz beslenme durumlarında vücudun büyüme, gelişme ve normal çalışmalarında aksamaları olacaktır. Sağlığın temeli olarak kabul ettiğimiz beslenmenin yetersiz ve dengesiz olması halinde bir çok hastalıkların ortaya çıkacağı bilinmektedir. Vucüdun büyümesi, dokuların yenilenmesi ve çalışması için gerekli olan besin öğelerinin her birinin yeterli miktarlarda alınması  ve vücutta uygun şekilde kullanılması  halinde ( yeterli ve dengeli beslenme ) insanın çalışma , planlama ve üretme yeteneğini artıracağı muhakkaktır. 
    Dünya nüfusunun hızla artması, gelişen teknolojiye bağlı çevre kirliliği ekonomik güçsüzlük ve eğitim yetersizliği beslenme sorunlarını derinleştirmekte ve güvenli gıda teminini zorlaştırmaktadır. 
    Gıda sanayii, gıda maddelerini üretim bölgelerinden toplayan, taşıyan,işleyen ve dağıtan sanayii dalıdır. Belli koşulların temin edildiği gıda zincirine soğuk zincir olarak tanımlanabilir. 
     
    Nüfus artışı ve hızlı kentleşme, Gıda bilim ve teknolojisinde ki gelişmeler,  Beslenme ve gıda hijyenine verilen önem, Yeme alışkanlıklarındakideğişmeler, Dış pazara açılma, Dağıtım ve pazarlama sistemlerindeki yenilikler v.b gıda  sanayinin gelişmesinde çok önemli roller oynamaktadır. 
    Ancak, gıda üretimi bir sanayi dalı olarak ele alındığında diğer sanayi dallarında olduğu gibi başarı, standartlara ve tüketicinin beklentilerine uygun gıda maddesini her zaman aynı kalitede, istenilen miktarda ve en ekonomik şekilde üretilmesine bağlıdır. 
    Gıda hammaddesinin işletmeye girmesinden başlayarak ürün elde edilmesi aşamasına kadar ki üretim zincirinde ürüne çeşitli kaynaklardan m.o kontaminasyonu söz konusudur.Mikroorganizma (m.o) uygun ortamlarda hızla üreyerek üründe istenmeyen değişikliklere yol açabilmektedir. Ancak, endüstriyel mikrobiyolojide fermente ürünler için  mikroorganizma şarttır. Örneğin; Yoğurt, Peynir, Sirke, Turşu vb fermente ürünlerinin üretimlerinde m.o gelişmeleri istenen bir olgudur. Elbetteki bu üretimlerde belli koşullar altında yapılmaktadır. Örneğin; 1 gr yoğurtta 107-8 (10 milyon) bakteri) vardır. 
    Diğer taraftan gıda maddesinde çok sayıda m.o bulunması pastörizasyon ve sterilizasyon gibi ısıl işlemler ile başarılı olunmasını da  da güçleştirilmektedir. Mikroorganizmalarla kontamine olmuş gıdaların tüketimi; İnsanlarda enfeksiyon (gıdaya bulaşma) ve intoksikasyona(Gıda zehirlenmelerine) neden olarak önemli sağlık sorunlarına da sebebiyet verebilmektedir. 
    Gıda kaynaklı sağlık sorunlar; 
     
    Doğrudan gıda maddelerinden kaynaklanabileceği gibi ,  Olumsuz çevre şartları,  Üretici ve tüketicilerin gıda hijyeni konusunda olumsuz bilgi, tutum ve   davranışları  Gelişen teknolojiye rağmen halen ilkel metodlarla gıda üretiminin devam etmesi,  Toplumda gıda kaynaklı hastalık taşıyıcılarının varlığı,  Hayvanlardaki zoonotik hastalıklar  ve benzeri bir çok faktörler gıda kaynaklı hastalıkların ortaya çıkmasına neden olabilmektedir. 
    Mikroorganizmaların gıdalara toprak, hava, su, gıda işcileri, insan ve hayvanların bağırsak sistemleri, böcekler, kemirgenler, kuşlar ve bazı evcil hayvanlar, gıda işletmelerinde kullanılan hammadde, çeşitli alet ekipman ve kaplar, artık ve atıklar ile hammadde, ara ürün veya son ürünün, temas ettiği her türlü yüzeyden bulaşabilir. Bu kontaminasyon kaynaklarını; insan, hayvan ve çevre olmak üzere üç başlık altında toplamak mümkündür.  
    Bulaşma kaynakları genel olarak; İnsan¸ hayvan ve çevre olarak sıralanabilir. Bu kaynaklar arasında özellikle gıda işçileri, (hasta veya portör olan) burun, ağız, deri, dışkı elleriyle pek çok enfeksiyon ve intoksikasyon etkeni mikroorganizmayı gıdaya direk o!arak taşıyabilirler. Gıda işletmelerindeki idari ve teknik personelinin hijyen ve sanitasyon konusunda bilinçli olması, sonucun başarısı açısından önemlidir. 
    Özellikle ishal ve kusma gibi belirtiler gösteren hastalıklar ile boğaz ve derisinde çeşitli enfeksiyonlara sahip kişiler, idareci tarafından derhal rapor edilmeli ve bu kişiler hiç bir ünitede  çalıştırılmamalıdır. 
    Enfeksiyon ve intoksikasyona sebep olan mikrooorganizma örnekleri verilecek olursa; 
     
    Toprak ve su kaynaklı gıdalara bulaşan bakteriler arasında; Bacillus, Clostridium, Enterobakter v.b  İnsan ve hayvanların bağırsak sistemlerinde sık olarak bulunan mikroorganizmalar; Escherichia, Salmonella, Shigella, Staphylococcus v.b  Burada m.olara değinilmedeki gaye; tehlikenin kimliği ve düzeyinin bilinerek alınacak önlemlere ışık tutması açısından önemlidir. 
    E.coli; İnsan ve diğer memelilerinin bağırsak sisteminde yaşamaktadır. Bağırsaklardan, doğrudan doğruya su ve toprağa ve buralardan da  gıdalara üretimden tüketime kadar geçen süreç içinde çeşitli şekilde bulaşırİar. Burada dikkat edilmesi gereken verilmek istenen mesaj şudur. Tuvaletten çıkan bir işcinin elini yıkamadan üretime geri dönmesi halinde gıdaya direk geçebilen bir mikrop olmasıdır. Gıda maddesi içinde kesinlikle bulunmamalıdır. Besin zehirlenmesine neden olmaktadır. 10 gr numune içinde bir adet bulunması halinde; 15 dk da 2 adet; 60 dk da 16 adet ; 120 dk (2 saat) da 256 adet; 180 dk (3saat) da 4098 adet E coli miktarında çoğalma görülmektedir. Besin zehirlenmesine neden olmaktadır. 7-12 saat inkübasyon( gelişme) süresidir.Belirtileri ise; diyare karın ağrısı, kusma gibi şikayetlerle kendini göstermekte olup 24 saat devam etmektedir. Bazı vakalarda ise yüksek ateş (39-40 derece) ve iyileşme süresinin 3-4 gün olduğu bilinmektedir. Süt, peynir v.b ürünlerde daha fazla görülmektedir. 
    Salmonella; İnsan ve hayvanların bağırsak sistemlerinde yer almasına rağmen, gıdalara da dışkı ile bulaşmış diğer kaynaklardan   bulaşabilir. Gıda maddelerinde (25 gr) ¸bulunulmasına kesinlikle izin verilmez. Belirtileri; baş dönmesi, mide ağrısı, kusma, ani ishal ve ateş ile kendini gösterip zehirlenme şiddeti; tüketilen gıdanın miktarına, gıda ile alınan salmonella sayısına ve kişinin direncine bağlı olarak seyretmektedir. Etki süresi 2 -7 gündür. Genelde zehirlenme ;Et, tavuk, süt ve mamulleri ile,kuru mamüllerde görülmekte ise de salmonella zehirlenmelerinin % 72 si et, tavuk ve yumurta vasıtasıyla olmaktadır. Ölümcül sonuçlarında görüldüğü bilinmektedir. 
      Salmonella     E.coli  inkübasyon   (gelişme)   6-48 saat  7-12 saat  İyileşme Süresi Genellikle (12-24 saat)   2 gün  24 saat Bazı vakalarda  3 gün  Semptomları (belirtileri) İshal, kusma, ateş, karın ağrısı, kusma,  baş dönmesi, mide ağrısı  Karın ağrısı , kusma  Genel anlamda gıda maddesi   Et, balık, tavuk, süt, Peynir, süt  ve süt mamulleri, kuru mamul  Peynir, süt Hiç bulunmayacak 25 gram gıda mad.    10 gram gıda mad.  Gıda zehirlenmesine neden olan bakterilerden en önemlileri; Staphylacoccus, Salmonella, Streptococcus, Clostridium v.b dır. Stafilokoklar, insan ve hayvanların burun boşluklarında bulunur. Zehirlenme 1- 6 saat arasında ortaya çıkmakta olup, baş dönmesi, baş dönmesi, kusma ve ishal ile kendini gösterip, 12-24 saat sürmektedir.Zehirlenmenin görüldüğü gıdalar: Soğuk et, Tavuk, Kuru mamuller. 
    M.o kaynaklı hastalıkların artma nedenlerini şöyle sıralayabiliriz. 
     
    Hazır gıda üretimi ve tüketimindeki artışlar,  Toplu gıda tüketimlerinin artması ( zehirlenmelerin başgöstermesi)  Kentlerdeki nüfus yoğunluğunun artması ve buna bağlı olarak plansız şehirleşme ve alt yapı yetersizlikleri,  Beslenme alışkanlıklarındaki değişmeler,  Turistik ve ticari amaçlı gezilerin gelişen ulaşım kolaylığına bağlı olarak hızla artması,  Genel olarak insanların bağışıklık sisteminin zayıflaması,  Sağlık kontrollerinin daha düzenli tutulmasıdır.  Bütün bu istenmeyen olumsuz gelişmeler düşünüldüğünde gıda hijyeninin önemi bir kez daha  kendini göstermektedir. 
    Hijyen; İnsan sağlığının korunması ve uzun süre yüksek düzeyde tutulması amacına yönelik olup, 
    Sanitasyon; İnsan sağlığını tehdit eden m.oların bulundukları ortamdan olabildiğince uzaklaştırılmasıdır. Sanitasyon sağlanmasında personel açısından karşılaşılan sorunda  taşıyıcılık sorunudur. Taşıyıcı insanlar, patojen ( hastalık  yapıcı) m.oyı vücutlarında kendileri etkilenmeden taşırlar ve bunları temas ettikleri her yere yayarlar. Bu durum taşıyıcı tarafından bilemeyeceği için tehlike daha da büyümektedir. 
    İnsanın kontaminasyonda aracı olan en önemli organı  elleridir. Ellerle hammade, ürün ve çeşitli yüzeylere dokunulduğu gibi saç, ağız, burun, mendil, tuvalet kapısı ve para gibi diğer bir çok kontaminasyon kaynaklarına da temas edilmektedir. Ayrıca eller , ağız ve burun salgıları  ve dışkı ile de direk temas edebilmektedir. Diğer taraftan ellerdeki yara, sivilce ve çıbanlarda direkt kontaminasyon kaynaklarıdır. 
    <a name="10">[/url]GÜVENLİ GIDA HAZIRLANMASINDA  DÜNYA SAĞLIK TEŞKİLATININ  10 ALTIN KURALl   1) GIDA İŞLEMİ İÇİN GÜVENLİ GIDA SEÇİN 
    Sebze, meyve gibi gıdalar tabii hallerinde en iyi iken, diğerleri ancak, işlendiğinde güvenli olurlar. Örneğin; Daima işlenmemiş süt yerine, pastörize edilmiş süt satın alın. Ve eğer seçim durumunda iseniz, taze veya şok dondurma işlemine tabii tutularak dondurulmuş tavuğu seçin. Alış veriş yaparken aklınızda tutmanız gereken, gıdaların işleme tabii tutulması ile güvenliğini arttırmanın yanı sıra raf ömrünü uzatmak amacıyla geliştirilmiştir. 
    2) GIDALARINIZI TAM OLARAK PİŞİRİN 
    Bir çok gıdalar, en önemlileri olarak tavuk etleri, sığır etleri ve pastörize edilmemiş sütler, patojen kaynaklı hastalıklarla kontamine olmaktadır. Mükemmel yapılan bir pişirme ile patojenler öldürülür. Ancak, gıdanın bütün kısımlarının en az 70oC dereceye ulaşması gerektiği unutulmamalıdır. Tavuğun pişirildiğinde bile kemik yanında halen pişmemiş kısım kalabilmektedir. Tamamen pişinceye kadar tekrar fırına konulur. Donmuş sığır eti, balık ve tavuk eti pişirilmeden önce tamamen çözünmelidir. 
    3) PİŞMİŞ GIDALARI VAKİT GEÇİRMEKSİZİN HEMEN YİYİN 
    Pişmiş gıdalar oda sıcaklığına geldiği zaman, mikroorganizmalar çoğalmaya başlar. Daha uzun süre beklemede risk daha da büyümektedir. Güvenli tüketim için pişmiş besinlerin ısılarını kaybetmeye başlamadan hemen yenmelidir. 
    4) PİŞİRİLMİŞ GIDALARI DİKKATLİCE DEPOLAYIN 
    Gıdaları güvenli bir şekilde hazırlamayı veya kalıntıları değerlendirecekseniz;" Depolamada, 60oC üzerinde sıcak ve de 10o C altında soğuk ortamlarda depolayın." Şayet, bu gıdaları 4 veya 5 saatten fazla depolamayı planlıyorsanız, bu kural hayati önem taşımaktadır. Bebekler için depo edilmemiş gıdalar tercih edilir. 
    5) PİŞİRİLMİŞ GIDALAR BÜTÜNÜ İLE TEKRAR ISITMA İŞLEMİNE TABİİ TUTULUR 
    Depolama sırasında oluşabilecek mikroorganizmalara karşı en iyi koruma şeklidir. (Uygun depolama mikrobiyel büyümeyi yavaşlatır. Ancak organizmaları öldürmez.) Bir kez daha yeniden ısıtma gıdaların bütün kısımlarının en az 700 C ulaşması gerektiği anlamına gelmektedir. 
    6) PİŞİRİLMİŞ GIDALAR VE ÇİĞ GIDALAR ARASINDAKİ TEMASI ÖNLEYİN
    Güvenle pişirilmiş gıdalar, çiğ gıdalarla çok az bile olsa temas ettiğinde kontamine olabilir. Bu çapraz kontaminasyon ; çiğ tavuk etinin pişmiş gıdalar ile temas ettiği zamanki¸ durum gibi direkt olabilir. Aynı zamanda çokta çabuk olabilir. Örneğin; Çiğ tavuk hazırlarken kullanılan bıçak ve kesme tahtası aynen yıkanmaksızın pişmiş tavuğun parçalanmasında kullanılmaz: Böyle yapmakla, mikrop üremesi ve pişirme öncesi mevcut olan hastalıklar için tüm potansiyel riskleri tekrardan oluşturabilir. 
    7) ELLER TEKRAR TEKRAR YIKANMALI 
    Gıdaların hazırlanışı işlemine başlanmadan önce ve her bir ara verme (kesinti) sonrası özellikle eğer bebek bezi değiştirmek durumundaysanız veya tuvalete girmişseniz, eller ( tam, mükemmel ) çok iyi bir şekilde yıkanmalıdır. Balık, et, veya tavuk gibi çiğ gıdaların hazırlanmasından sonra diğer gıdaların işlemine başlamadan önce eller tekrar yıkanmalıdır. Ve eğer elleriniz üzerinde her hangi bir enfeksiyon varsa gıdayı hazırlamadan önce  (bu enfeksiyonları) ellerinizi bandajlayarak veya sararak, durumdan emin olun. Köpekler, kuşlar ve özellikle kaplumbağalar gibi evcil hayvanların ellerinizden gıdaya geçebilecek tehlikeli ( zararlı) patojenleri barındırabileceğini de hatırlayın. 
    8) TÜM MUTFAK YÜZEYLERİNİ DİKKATLİ BİR ŞEKİLDE TEMİZ TUTUN 
    Gıdalar çok kolaylıkla kontamine olduğundan, gıda hazırlanması için kullanılan her yüzey çok temiz tutulmalıdır.Her bir gıda kırıntısı, kalıntısı veya noktasını mikropların potansiyel bir kaynağı olarak düşünün. Bulaşıklarla ve kapkacaklarla temas eden kıyafetler her gün değiştirilmeli ve tekrar kullanım öncesi kaynatılmalıdır. Yerlerin temizlenmesi için ayrı kıyafetlerde sık yıkanmayı gerektirir. 
    9) GIDALARI, BÖCEKLER, KEMİRGEN VE DİĞER  HAYVANLARDAN KORUYUN
    Hayvanlar, gıda kaynaklı hastalıklara neden olan potajenle mikroorganizmaları taşırlar. Gıdaları, sıkıca kapatılmış kaplar içerisinde depolayarak saklamak sizin için en iyi korumadır. 
    10) SAF SU KULLANIN 
    Saf ve temiz su gıda hazırlanması için önemli olduğu gibi içme amacı için de çok önemlidir. Eğer su stokları hakkında herhangi bir şüpheniz varsa, gıdaya ilave etmeden önce veya içmek için buz yapmadan önce, suları kaynatın. Özellikle bebek mamalarının hazırlanmasında kullanılan sular konusunda çok dikkatli olun.
    TEMİZLİK VE DEZENFEKSİYON   Kaliteli ve sağlıklı bir üretimde çevre ve çalışanların temiz ve sağlıklı olması gerektiği gibi, işletmede gerçekleştirilecek etkin ve dönemsel bir temizlik ve dezenfeksiyonda büyük bir önem taşımaktadır. M.o kontaminasyonu ve yayılması ile bunların olumsuz etkilerinin önlenmesinde temizlik ve dezenfeksiyonun büyük bir rolu bulunmaktadır. 
     Temizlik, gıda ile temas eden alet- ekipman ve çeşitli yüzeydeki  kir ve gıda artıklarının uzaklaştırılması ve bunların m.o için çoğalma ortamı şeklinde dönüşmesinin önlenmesidir. Temizlik işlemi ile gözle görülen kir ve artıkların yanı sıra gözle görülmeyen m.o ların önemli bir kısmınında uzaklaştırılması söz konusudur. 
    Dezenfeksiyon ise, temizlik aşamasından sonra ortamdaki ürüne kontaminasyon kaynağı, olabilecek m.oların tümünün öldürülmesi yada zararlıetkeni yapmayacak en düşük düzeye indirilmesidir. Temizlik alanında bulundukları yerlerden alınan ve serbest hale geçirilen m.oların bir kısmı, suyla birlikte daha geniş bir yüzeye yayılma olanağı bulabilmekte  ve bu yeni  ortamda  üreyerek bir sonraki üretimde olumsuz etkiler oluşturabilmektedir. Bu nedenle işletmede yapılacak temizliği mutlaka uygun bir dezenfeksiyon işlemi izlemelidir. 

    GIDA GÜVENLİĞİ İLE İLGİLİ DİKKAT EDİLMESİ   GEREKEN KURALLAR Gıda hijyeni; Herhangi bir gıdanın temizliği ve tümüyle hastalık yapan etmenlerden arınmış olması demektir. Bir başka ifade ile yenilen gıdalar tüketen kişileri hasta etmemelidir. Gıdalar bazı durumlarda sağlık için zararlı olabilir.Gıdalar çevrede bulunan mikroplarla kirlenebilir ve bunu tüketilmesi ile de  insanların hastalanmasına sebebiyet verebilmektedir. 

    Açıkta satılanı değil, ambalajlı gıda maddelerini tercih ediniz ve etiketlerini okuyunuz. Gıdaların ambalajları üzerinde; üretici firma adı, adresi ve tanıtıcı işareti, maddenin adı, imal ve son kullanma tarihi, mamullün çeşiti, asgari net miktarı gıdanın kullanımı ile  ilgili uyarıcı bilgiler yazılı olmasına,  ambalaj yüzeyinin düzgün olmasınave  Tüketicinin  aldanmasına neden olabilecek şifa ve besleyici özelliği olduğunu ifade edecek yazı ve işaretlerin bulunmamasına dikkat edilmeli, Sebze ve meyve gibi gıdaların bol ve temiz su ile yıkanmalı, Gıdaların temiz olarak, tüketilmesinde gıdaların temizliği kadar kişilenin kendisinin de temiz olmalı, Gıda maddelerinin ve bunların konulduğu kap ve malzeme ile gıda maddelerinin satıldığı yerlerin temiz olmalı, Çiğ olarak tüketilen gıdalar yeterince temizlenmez ise sağlık için her zaman tehlike oluşturabileceğinin unutulmamalı, Sağlam, zedelenmemiş bozuk olmayan gıdaların seçilmesi ve satın alınması, hastalık yapabilecek şüpheli gıdalar, özellikle küflenmiş, rengi, görüntüsü ve kokusu değişmiş gıdalar kesinlikle satın alınmamalı ve yenilmemeli , Sebze ve meyveler toz ve topraklarından temizlemek için bir süre su dolu bir kapta bekletildikten sonra, bol su ile bir kaç kez yıkanmalı, Herhangi bir haşere ve mikrop bulunmasından kuşkulanılırsa, taze sebzeler ve meyveler 20 dakika tuzlu veya klorlu suda bekletilmeli,.  Gıdaların temizliğinde deterjan gibi temizlik maddeleri kesinlikle kullanılmamalıdır. Gıdalar,mikroplar tarafından çıkarılan hastalık yapan etmenlerle karışmasından başka dışardan diğer  zehirli maddelerle kirlenmesi önlenmeli ve  özellikle temizlik maddeleri, DDT gibi haşere öldürücü ilaçlardan sakınmalıdır. Bu gibi maddelerin gıdalardan uzak yerlerde örneğin depo olarak kullanılan oda veya kilerlerde etiketlenmiş olarak saklanmaları  gerekmektedir. Yemeklerden önce ve sonra, tuvaletten çıktıktan sonra eller sabun ile yıkanmalı ve bol su ile durulanmalıdır.
#31.08.2004 22:26 1 0 0
  • Evlenmeden önce neler yapmamız gerekir?


    Niçin evleniriz ;Temelde hepimiz başka insanlarla iletişim kurmayı arzu ederiz. Olgunlaştıkça da bu his bizi yakından ve derinden sevecek bir kişiyi özleyip, aramaya iter. Almakta vermekte sevginin olmazsa olmaz bölümleridir. Biri olmadan öteki pek uzun ömürlü olmaz. Evlenmenin temel nedenlerinden bir tanesi beraberlik,birine sahip olmak ve birine ait olmak duygusu, bundan doğan yakınlık, can yoldaşlığı, istenmek, anlaşılmak, çocuk sahibi olmak, kendi düzenini kurmaktır. Bunlar vazgeçilmez duygusal öğelerdir. Yine bunlar cinselliği yalnızca fiziksel yönden değil, ruhsal yönden de tamamlar.
    Özellikle kadınlar yıllar yılı evlenmeyi ve cinsel ilişkide bulunmayı dört gözle beklerler. Daha çocukluklarından beri her türlü yaşam sorununun evlenince çözümleneceğine inanırlar, ama beraberlik güzel duyguların yanı sıra birçok sorumluluğu ve sıkıntıyı da beraberinde getirir. Evlilik kişilerin bundan sonraki yaşamlarında beraberce kullanacakları sınırlı bir kredidir. Bunu ilk günden tüketebilir ve ya mantık, saygı ve sevgi doğrultusunda bir ömür boyu mutlu olarak kullanabilirsiniz. Cinsellikte bu beraberliğin vazgeçilmez bir parçası ve tamamlayıcısıdır.
    Beraberlikte ilk cinsel ilişkinin kusursuz geçmesi gerektiğine inanmışızdır. Oysa bu inancın tam tersine ilk gece gerginlik ve korku içinde geçer. Yeni beraber olan çiftlerin ilk gecelerini birtakım olumsuz duygular içinde olduklarını ve korkularını gizlemek istemeleri de gerginlik ve baskıları daha da arttırır.
    Yetersiz cinsel eğitim, daha önceden bilinmeyen ama evlilik süresinde ortaya çıkan çeşitli sağlık sorunları zaten var olan ekonomik sorunlara, toplumsal baskılara ve olumsuzluklara eklenirse cinselliği yok etmeye başlar. Bu yüzden evlilik öncesi bazı hazırlıkları yapmak kişilerin bu olabilecek negatifliklerden uzaklaştırır.
    Bunlar nelerdir ;
    En önemlisi her iki tarafın evlilik öncesi muayeneye gitmeleridir Erkeğin ve kadının cinsel bir anormalliği yani sağlıklı bir cinsel yaşantıyı engelliyecek problemleri var mı, varsa ve mümkünse bunun düzeltilmesi. Herhangi bir bulaşıcı hastalık var mı ( sarılık, cinsel yolla geçen bir hastalık, aids ve bu gibi ) varsa gerekli önlemleri alınıp, tedavi edilmesi . İleride sorun olabilecek herhangi bir sağlık problemi var mı. ( Gizli şeker, kalp hastalığı, hormonal bozukluk gibi ) Bebek sahibi olmayı engelliyecek bir sebep var mı ? Erkeklerde evlenmeden önce sperm sayımı yaptırılması, kadında yumurtalıkların ve hormonal düzenin kontrol edilmesi. Gebelik esnasında sorun yaratabilecek kan uyuşmazlığı, kadında toksoplasma( çiğ etten geçip kırsal alanlarda yaygın bir enfeksiyondur ) gibi gebeliğin ileri ki aylarında bebeğin ölümüne sebep verebilecek bir enfeksiyonun var olup olmadığının araştırılması gerekir. Kan uyuşmazlığı kan grubu ile değil kanınızda ki Rh faktörü ile ilgilidir.
    [u]Yalnızca kadının Rh negatif, erkeğin ise Rh pozitif olduğu durumlarda oluşabilir.[/u]
    Kadın Rh pozitif, erkek Rh negatif uyuşmazlık yok
    Kadın Rh negatif, erkek Rh negatif uyuşmazlık yok
    Kadın Rh pozitif , erkek Rh pozitif uyuşmazlık yok
    Kan uyuşmazlığının varlığının bilinmesi gebelik öncesinde veya gebeliğin başlangıcında gerekli tedbirlerin alınarak ortaya çıkabilecek rahatsız edici durumları engeller.
    6. Çiftlerin ailelerinde ve ya kendilerinde kalıtsal ( doğumla geçen ) bir hastalık ve ya anormallik var mı varsa bunların derecelerinin araştırılması , değerlendirilmesi eğer riziko payı varsa oluşacak gebeliklerin titizlikle takip edilmesi gerekir.
    Özellikle akraba evliliklerinde genetik danışmanın alınması ( bunu hekiminizin tavsiye ettiği bir yerde ve ya hastanelerin genetik bölümlerinde yaptırabilirsiniz )
    Akraba evliliklerinde sakat çocuk olmasının nedeni basit olarak şöyle izah edilebilir ;
    Her insanın yapısında var olan ama bulunduğu şekli ile kişide ciddi rahatsızlıklar yaratmayan birtakım anormallikler vardır ( teknik olarak herkesin genetik şifresinde ki bazı yerlerde zararsız bozukluklar vardır ) aynı sülaleden gelen kişilerde bu bozuklukların aynı yerlerde olma olasılığı fazladır. Doğacak bebeğin yapısını oluşturacak formülün yarısını anneden yarısını da babadan alacağı için aynı kökenden gelen kişilerin her ikisinin de vereceği formülde aynı yerde bozukluk olma olasılığı yüksektir. Ve böyle bir bozukluk olursa verilen şifrede aynı yerde bozukluk olacağı için ciddi sakatlıklar görülecektir.
    Teknik olarak her iki taraftan gelecek genetik şifre bozukluklarının aynı yerde ise çocukta o basamaktaki gen tamamen bozuk olacaktır.
    Evlilik öncesi cinsel eğitim ve danışma almak oluşabilecek korku ve yanlışlıkları ve bunların getirebileceği cinsel isteksizlikleri ve problemleri ortadan kaldıracaktır. Unutmayınız ki yaşanan her şey iz bırakır.
    Evli çiftlere bir önerimizde birbirlerini iyice tanıyana kadar çocuk sahibi olmamaları. Bunun içinde bir hekime danışarak en uygun doğum kontrol yöntemini cinsel hayatlarına başlamadan önce uygulamalarıdır. Gebe kalma korkusu altında kadın rahat bir cinsellik yaşayamaz.
    Sonuç olarak yukarıda saydığımız olumsuzlukların var olması birbirini seven iki insanın bir araya gelmesi için engel teşkil etmeyebilir. Bunların önceden bilinmesi eğer mümkünse gerekli tedavilerin yapılması ve tedbirlerin alınması faydalıdır.
    Bilinmeden evlilik sırasında ortaya çıkması ve ya getirebileceği tamiri mümkün olmayan
    sonuçlar büyük hayal kırıklıkları, olumsuzluklara hatta ilişkinin bitmesine neden olur.
    Bu gibi rahatsız edici olaylarla karşılaşmamak için önerilerimize uymanızı ve hekim kontrolünde sağlıklı bir cinselliğe adım atmanızı öneririz.
#30.08.2004 16:57 1 0 0
#07.08.2004 20:13 1 0 0
  • İskoçyalı'nın tavuğu İngiliz'in bahçesine yumurtlamış.
         Biri "Tavuk benim, yumurta da benimdir" diyor.
         Diğeri "Benim bahçem, yumurta da benimdir."
         En sonunda İskoç "Bu böyle sürer gider. En iyisi birbirimize birer tekme atalım.
         Yerde en kısa süre kalan yumurtayı alsın" diyor. İngiliz de kabul ediyor.
         İskoç'un önce tekme atmasına karar veriyorlar. İskoç en ağır postallarını giyip geliyor.
         İyice bir abanıp İngiliz'in bacaklarının arasına bir tekme atıyor.
         İngiliz yarım saat sonra ancak kalkabiliyor. İngiliz tam tekmeyi atmak için hazırlanıyorken,
         İskoç yumurtayı uzatıyor: "Al senin olsun, bir yumurta için değmez."
#06.08.2004 18:24 1 0 0
  • Liebst Du die Schönheit, so liebe nicht mich
    denn tausend andere, sind schöner als ich.

    Liebst du das Geld, so liebe nicht mich
    denn tausend andere, sind reicher als ich.

    Liebst du die liebe, so liebe nur mich
    denn keiner von den tausend anderen, LIEBT Dich so wie ICH
#29.07.2004 21:27 1 0 0