Y ANLIZ KALDIM BOYNU BÜKÜK DALMISIM
A TESI SÖNMÜS KÜL OLMUS SIGARAMIN
Z IYANI YOK BIRTANE DAHA YAKARIM
G ECELER ZATEN UZUN VE YANLIZIM
Ü MIDIM KIRILDI BOS VE COK KARARSIZIM
L OS ISIGIMIN ALTINDA SENI YAZMISIM
Ü STÜNE BIRDE GECENLERI ANMISIM
M ESAJ GELIR DIYE HEYECANDAN UYUMAMISIM.
Sabah uyandiginda midesinde bir yanma hissetti yanmanin nedeni aksam yedikleri degil uyanir uyanmaz bugün yapacaklarinin aklina gelmesiydi. Bugün 2 yildir götürmeye çalistigi bir birlikteligi bitirecekti aslinda bunda geç bile kalmisti. Bitmeli dedi içinden her gün; bu tatsiz uyanis bitmeli... Içinde bir muhakeme baslamisti, kendi kendine söyleniyordu:
Ona da haksizlik etmek istemiyorum belki hatali olan benim.... Bulunmaz Hint kumasi degilim ya, görünüs olarak himmm yakisikli çocuk denilecek biri hiç degilim.... Ama yaptim çok çalistim bitmesin diye kendimle mantigimla çok kavga ettim olmadi.... Genç adam bunlari düsünürken surati sekilden sekille giriyordu. Süratle giyinerek disari çikti, bugüne kadar hiç bekletmemisti onu simdide bekletmemeliydi. Istanbul soguk ve yagmurlu bir Nisan ayi yasiyordu.Genç adam gökyüzüne bakarak iç geçirdi bulutlar bizim yasayacaklarimizi biliyor onlar bile agliyor halimize.
Birkaç saatlik yolculuktan sonra Kadiköy iskelesine geldi her zamanki gibi yine ilk kendisi gelmisti bulusma yerine. Birkaç dakikalik beklemeden sonra karsidan kiz arkadasinin geldigini gördü, simdi midesindeki agri daha da artmisti. Karsilama faslindan sonra Besiktas'a gitme karari aldilar, yolculuk sirasinda hiç konusmadilar; genç adam günesin yoklugunda grilesen denize bakiyordu. Genç kiz arkadasinin bu durgunluguna anlam verememisti, öyle ya nereden bilecekti bu gün ayrilik çanlarini çaldigini.
Üsüdüm dedi genç kiz, bu yolculuk boyunca edilen tek lafti. Besiktas'a geldiklerinde bir cafe de oturdular, genç kiz anlamisti kendisine bir sey söylenmek istendiginin... Bana bir sey mi söylemek istiyorsun dedi, genç adamin gözlerine bakarak. Genç adam gözlerini kaçirarak evet seklinde basini salladi.
Genç kiz daha da heyecanlanmisti. Biraz da sinirlenerek söyle öyleyse ne diye bekliyorsun.
Genç adam içini çektikten sonra sence biz nereye kadar gidecegiz, daha dogrusu biz iyi bir ikiliyiz
Bunlari sorma geregini neden duydun. dedi genç kiz.
Genç adam söze basladi: bak canim bundan birkaç ay önce aksam saat 11:00 civariydi sanirim, hatirladin mi?
Genç kiz evet hatirladim dedi, ama genç adam genç kizin sözünü bitirmesini beklemeden o aksam seni düsünüyordum diger aksamlarda oldugu gibi senin için bir siir yazmistim onu o an sana okumak istemistim, sana telefon açtigimda siirimi bile dinlemeden simdi sirasi mi canim ya senin de isin gücün yok mu demistin bana. Biliyor musun o an bir kaç yumruk yedikten sonra kroki durumuna düsen bir boksör gibi olmustum sessiz kalip özür dileyerek telefonu kapatmistim. Daha sonra bu siiri benden hiç istememistin. Ve bunun gibi bir çok defa tartismamiz oldu. Geçenlerde hasta olup yataklara düstügümde arkadaslarimla birlikte sen de gelmis, Meral'in bana sen sanslisin Nalan sana bakar sözüne karsilik sinirli bir edayla aaaa banane isim yok da sana bakacagim, annen baksin demistin bunu da hatirladin mi?
Genç kiz tekrar evet dedikten sonra saskin saskin evet ama bunlari neden hatirlatiyorsun bilmiyorum. Biliyorsun benim kisiligim böyle, duygusalligi sevmiyorum . Ve hasta bakici gibi göründügümü de kimse söyleyemez.
Genç adam güldü Evet canim bak burda haklisin, sen zaten olmak istesen bile bu kalbi tasidigin müddetçe hasta bakici hemsire falan olamazsin.
Genç adam devam etti bana simdiye kadar kaç kere sabahin erken saatlerinde güzel sözcüklerden olusan bir mesaj çektin, hiç hatta günün hiçbir saatinde çekmedin. Duygusalligi sevmeyebilirsin ama sen seni seven insanlari mutlu etmeyi de sevmiyorsun, halbuki ben senin tam tersine kendimden çok insanlari mutlu etmeyi seviyorum. Seni tanidigimdan beri her sabah aksam, gece yani seni andigim her saat tatli sözcük mesajim vardi senin için biliyor musun? seninle ben ak ile kara gibiyiz
Genç kiz anlamisti, yani ne istiyorsun benden sair olmami mi?
Genç adam tekrar gülümsedi içinden dün gece verdigin ayrilik kararinin ne kadar dogru oldugunu düsünüyordu.
Hayir dedi sair olmani istemiyorum zaten olamazsin da; yalniz biz ayrilmaliyiz, ayrilirsak ikimiz içinde en hayirlisi bu olacak.
Genç kiz sasirmisti, Neden ama ben seni seviyorum, senin de beni sevdigini saniyordum.
Genç adam iç çekerek hayir canim sen esas beni sevdigini saniyorsun, eger beni sevseydin simdi burda baska seyler konusuyor olurduk.
Genç kizin gözleri yasarmisti, Genç adam cebinden çikardigi mendili uzatti, genç kiz göz yaslarini silerek kesik bir sesle Sen bilirsin, umarim beni baska biri için birakmiyorsundur.
Genç adam Nasil böyle bir seyi düsünürsün, senden baska olmadi ve uzun sürede olacagini sanmiyorum. Genç adam ve genç kiz iki sevgili olarak oturduklari masada artik iki yabanci gibi duruyorlardi. Istanbul yagmurlarla yikanirken yagmura iki sevgilinin umutlari da karisiyordu.
Birkaç dakika sesiz oturduktan sonra genç kiz kalkalim istersen dedi.
Genç adam ben biraz daha burda kalmak istiyorum, istersen sen kalkabilirsin. Genç kiz tamam o zaman sana mutluluklar dilerim diyerek elini uzatti. Genç kizin sesi ve eli titriyordu genç adam arkadas olarak beraberiz ama sen istersen tabi dedi. Genç kiz evet anlaminda basini salladi ayrilirken son kez sarildilar birbirlerine.
Genç kiz uzaklasirken genç adam masada dondu kaldi vakit ögleni bulurken yagan yagmur yerini günese birakmisti, ama genç adam titriyordu onu titreten açan günese ragmen esen rüzgar miydi, yoksa kalbindeki ayrilik acisi miydi. Saatlerce dolasti devamli kendini sorguluyordu hatayi bastan yaptim diyordu, ama yasadigi güzel günlerde olmustu.allahim dedi allahim güç ver bana.
Dostlarini düsündü onlarin dediklerini düsündü. Arkadaslari sizler birbirine zit insanlarsiniz yol yakinken dönün bu yoldan dememis miydiler. Tabi ya dogru olani yapmisti. Saatler geçtiginde artik günes yerini yildizlara birakmisti, eve döndügünde yürümekten bitap duruma düsmüstü. Kendisini karsilayan annesine hiçbir sey söylemeden kendi odasina gitti. Gece bir türlü bitmek bilmiyordu anilarin agirligi altinda eziliyordu genç adam, ama sabah erken kalkip ajansa gidecekti, bunun için uyumasi gerekiyordu.
Birkaç saat sonra genç adam uykuya dalmayi basarmisti ve sabah 7'de saatin zirlamasiyla uyandi genç adam. Evden çikacagi zaman cep telefonuna bakti, mesaj ve 10 tane cevapsiz arama vardi. Genç adam yorgun oldugu için duymamisti telefonunun sesini. Cevapsiz arama ve mesaj canimcim'dan gelmisti canimcim onun Nalana taktigi isimdi, heyacanla mesaji açti mesajda sunlar yaziyordu.......
Sadece onlari sevmeyi sevdim Hepsini onlarsiz yasadim da Bir seni sensiz yasayamiyorum Bu aski tek kalpte tasiyamiyorum Sana yemin güzel gözlüm bir tek seni sevdim Ve seni severek ölecegim, ELVEDA BIRTANEM.......
evet, genç adam sasirmisti, mesajin gelis saatine bakti sabahin besini gösteriyordu güldü kahkahalar atarak güldü onu tanidigi ve arkadas oldugu günden beri ilk defa bir siir aliyordu ve ilk defa bu saatte araniyordu....
Heyecanla hizli arama yapti, çalan telefonu yabanci bir ses açti.
Genç adam Nalan ile görüsebilirmiyim dedi. Fakat karsidaki agliyordu, hiçkira hiçkira agliyordu; Ben onun annesiyim yavrum, canim kizim bu sabah intihar etti. Gece odasinda birilerini arayip durdu, sabah odasinin isigini sönmemis görünce merak ederek odasina girdim, ama yavrum kendini asmisti.
Genç adam beyninden vurulmusa döndü. Bir gün önceki mide agrisinin iki katini çekiyordu simdi. Oldugu yere yigilip kaldi.............
Birkaç ay sonra...
Iki doktor konusur. Doktorlardan biri digerine karsidaki hastanin durumunu soruyor ....
- haaa o mu, üç ay önce getirdiler elindeki cep telefonunu hiç birakmiyor, kendisi yüzünden bir genç kiz intihar etmis, o günden sonra o cep telefonu her zaman elinde devamli bir seyler yazip birine yolluyor. Geçenlerde merak ettim o uyurken gönderdigi numarayi aradim hayret ki numara 3 ay önce iptal edilmis, ve gelen mesajlarda bir siir:
Sadece onlari sevmeyi sevdim Hepsini onlarsiz yasadim da Bir seni sensiz yasayamiyorum Bu aski tek kalpte tasiyamiyorum Sana yemin güzel gözlüm Sana yemin güzel gözlüm bir tek seni sevdim Ve seni severek ölecegim, ELVEDA BIRTANEM.................(sevgilerimle)
gidiyodu yine beni yalnızlıkla basbasa bırakıp bilmedigim diyarlara.ama zaten alısmıstı artık beni bırakıp gitmeye.cünkü biliyodu beni herzaman bıraktıgı yerde bulacagını.nereye gittigini bilmiyodum ne zaman döecegini de.ama sormuyodum da.kapıyı carpıp giderken sadece anlamsızca bakıyodum ona.o ise arkasına bile bakmadan acelesi varmıscasına cıkıp gidiyodu.tekrar döndugunde ise hesap sormuyodum ona zaten o da hiçbirsey söylemiyordu.birsey olmamıscasına devam ediyorduk kaldıgımız yerden.ama artık takatim kalmamıstı bu gitmelere her seferinde daha da yıpranıyordum.çünkü içimde kopan fırtınaları sadece serin bir sonbahar esintisi şeklinde yasatıyodum ona.o ise bundan bile haklı cıkmayı basarıyordu.böyle davranması ise ona karsı olan nefretimi daha fazla artırıyordu.aslında ondan nefret bile edemiyodum.o benim için bi tutku olmustu artık.bir yanım nefret ediyor bir yanim ise deli gibi aşık.devamlı bu ikilem içinde kalıyordum.bir yanım bırakıp gitmek, bir yanım ise, o giderken dur,gitme diye boyununa yapıs diyordu.ama hiçbirisini yapamıyordum.yapabildigim tek sey o giderken arkasından bakmaktı.bu sekilde her geçen gün ruhumu bir kez daha öldürüyordum.ama o bunun farkında bile degildi.artık sıkılmıstım bu oyundan ve buna bir son vermek istedim.bir kutu uyku ilacı ve ona yazdıgım bir mektubun faydası olur belki diye düsündüm.gözlerimi actıgımda kendimi hastanede bir yatakta onu da basımda aglarken buldum.Bu sefer erken dönmüştü.
Sen gittiğinde, ...sonbahar tüm hüznü ile çöker omuzlarımın üstüne, yapraklar sararır birdenbire, dökülür hüzünlü omuzlarımdan kırık kalbimin derinliklerine.
Yabancı dilde söylenen bir tangonun anlaşılır hisleri eşe geçirir ruhumu, sessizce... Omuzlarımın umutsuz direnişinde, seninle birlikte sensiz, sonsuzluğa düşerim. Pencereler kapatır göz kapaklarımın önünü. Gözlerim duymaz olur. Sesin zaten görülmez... Oysa sen yankılanırsın uzaklardan kopup gelen yüzünün izinde...
Beni bana taşıyan bin türlü aşk tarifinde...
Bir koku hediye kalır sen gittiğinde...
Sensizlik kokusu kaplar evleri, sokakları, bu yalnız, bu terkedilmiş, bu ürkek şehrin şu yalnızlık havasını. Yanımdan geçen her kadının kokusu sensizliği taşır bana. Sensizlik ağırdır, sensizlik uzundur, sensizlik zordur. Sokaklar boş, sözler boş, şehir boş, her şey boşalır... Bir sessizlik çöker artık ihtiyar adımlarıma. Gençlik ağır gelir doğru gelen, trenler, uçaklar, arabalar... Bir de; ah bir çalsa.. dediğim telefonlar. Sesinin o sarı hasreti. Uzaktan kopup gelmesini beklediğim o bir çift sözün hasreti. Seni seviyorum; dediğin o sessizliklerin hasreti...
Ağzından çıkan her kelimenin pastel rengini özlerim, omuzlarının utangaç duruşunu, soğuk havalarda hoyratça ellerini tutşumu.
...seni özlerim, sensiz sessizliğimde.
Sen gittiğinde, durur zaman.
Güneş, ay, bulutlar öylece durur. Dalgalar durur, rüzgârlar durur, insanlar durur. Ben durmam.
...ben seni özleyemeye devam ederim. Durmadan, bıkmadan, usanmadan döneceğin günü beklerim. Bulutlara takılırım, güneşle şakalaşır, dolunayda gölgeni ararım. Dalgalar bir türlü yazıp sana atamadığım şişelerin hesabını sorar, rüzgârlar kolumdan tutup beni sana taşımaya kalkar, çok geçmeden insanlar ne doluğunu anlamaya başlar. Sen, acımasız zamanı da beraberinde götürürsün. Tüm saatler, dakikalar, saniyeler saygıyla geleceğin günü bekler.
Bende beklerim.
...sensiz zamanı bensiz geçiririm.
Sen gittiğinde uçan bir halı ile düşlerine konuk olurum.
Kendi rüyalarımdan seninkilere bir masal pensi olarak patika bir yol bulurum. Uykularımda sana koştuğum için sensizken hep seninle uyurum. Göz kapaklarım sana açılan mağaranın iki serserisi, iki bekçisi, 40 Haramilerin son ikisidir... Geceleri içine düştüğüm karanlıklar sana
açılan aydınlıkların habercisidir. Sensiz, tarih yazılı masallardan ibarettir. Sensizliğin en büyük dostu, geceleri bir masal prensesini uçan bir halı prensine taşıyan saliselerdir.
Sen gittiğinde kırmızı bir mühür vurulur hayatı(mı)n üzerine.
Sen gelene kadar;tadilat nedeni ile kapalı(yız)dır; kalpler. Ruh dünyalarında yıllık sayımlar yapılır. Yediğim her şey seninle çarpılır, duyduğum her heyecan sana bölünür. Seni düşünmediğim her an benden çıkartılır, beni düşündüğüm her an seninle toplanır. Ve sonuç hep;sen; çıkar. Bir tek senin sağlaması beni ben yapar. Yolumu eşkiyalar keser sen gittiğinde.
Hayat daha zor geçer. Beyaz yalanlar, maskeli süvariler, boş bedenler sen gelen kadar kapımın önünde nöbet bekler. Dostluklar ağır bir yüktür. Sana anlatılacak anlamlı anlamsız çok şey vardır. Sözcüklerin içi çok daha çabuk boşalır. Ve kafama düşünülmemesi gereken, bir çöp torbası dolu fuzuli düşünce takılır. Suskunluklar daha bir anlam kazanır. Sen görmezsin, sen bilmezsin, eminin hissetmezsin...
Sensizken beni taşımak her zamankinden daha zorlaşır.
Sen gittiğinde,
Gündüzleri sokak lambaları sanki hiç sönmüyor ve geceler zifiri karanlıkta geçiyor. Nefes alınmıyor, yalnızca veriliyor. Arabalar duruyor, yollar hareket ediyor. Güneş dünyanın etrafında dönüyor, dünya ayın çekim alanına giriyor. Kumlar denizleri kaplıyor, yunuslar toplu intiharlarla kendilerini kumsallara vuruyor. Karada yenilen vurgunlara derin düşüncelerde sıhhat bulunuyor. Sonbaharı yaz takip ediyor, yaz sonrası ilkbahar geliyor. Her kar yağdığında güneş açıyor ve güneşli havalarda beni en çok sensizlik donduruyor.
Bir yara açılır içimde, senin her gidişinde.
Çaresiz bir hayat mahkumu...
Umutsuz bir yalan taciri belirir o derin yaranın içinde. Ruh avcısı olurum, beden simsarı...
Sensizlik alıp sensizlik satarım. Başkalarında hep seni ararım. Kaçayım derken yine sana yakalanırım. Kan kaybı değil, sensizlik çektiğim. En çaresiz anlarımda yani sen kaybından ruhumu teslim etmek üzereyken senden gelen bir kart beni yine bana, telefondaki sesin beni yine sana taşır. Bir hayal mahkumunu siyah beyaz flu bir fotoğraf karesi tekrar hayatla tanıştırır.
Sen gittiğinde, ben de giderim.
Gittiğin uzaklıkların tam tersinde sana ulaşmaya çalışır, kendime yenilirim. Utanmak gelmez aklıma her gördüğüm cansız ruha seni sorarım. Tanımazlar seni. Oysa beni görenler senin de varlığını anlar. Kimlik kartı olarak seni taşırım. Umulmadık çevirmelerde kolluk kuvvetlerine seni takdim eder, iş başvurularına imzayı hep sen diye atarım. Doktorlar sıhhatimi öğrenmek için seni dinlerle. Senin adına öksürmemi, ağzımı açtırdıklarında derinliklerimde seni görmek isterler. Tüm tahlil sonuçları sen çıkar.
Danışmalara seni rehin bırakırım. Çıkışta seni ceketimin iç cebine koyarım. Kalbimin üzerinde sen durursun. Biliyor musun benim varlığımı bana, en iyi sen kanıtlıyorsun.
Onu ilk gordugum gunu asla unutamam, bir ruya gibiydi. Piril piril parlayan gozleri, sicacik gulumsemesi ile kendisini taniyan insanlari (ozellikle erkekleri) muthis etkiliyordu.Fiziksel guzelligi de buyuleyici olmasina ragmen ben onu her zaman gozle gorulmeyen erdemleri nedeni ile hatirlayacagim.
Insanlarin dertlerini dert edinir ve onlari hic sikayet etmeden dinlerdi. Mizah anlayisi sayesinde gununuzu senlendirir ve guc anlarinizda her zaman dogru sozcukleri bulup kendinizi iyi hissetmenizi saglardi. Hem kizlar, hem de erkekler ona bir yandan hayranlik, bir yandan da saygi duyarlardi. O ise inanilmayacak kadar mutevazi idi.
Soylemeye gerek yok, pesinde bir cok erkek vardi. Ben de bunlara dahildim. Bir gun onunla sinifa kadar yurudum. Hatta bir keresinde, sadece o ve ben yemek yedik. Mutluluktan ucuyordum. Surekli, "Ah, ne olur onun gibi bir kiz arkadasim olsa" diye dusunuyordum. O zaman baska hicbir kiza bakmazdim. Ama bu kadar muthis bir kiz elbette ki benden cok daha ustun biri ile beraber olabilirdi, kendime hic sans tanimiyordum.Mezun olurken ona elveda dedim.
Bir yil sonra, onun en iyi arkadasi ile karsilastim. Bogazimda bir yumru ile onun nasil oldugunu sordum."Nihayet seni unutmayi basardi" dedi. "Sen neden soz ediyorsun" diye sordum."Sen ona cok zalim davrandin. Hep onunla sinifa yuruyor ve onunla ilgilenmis gorunuyordun. Birlikte yemek yediginiz gunu hatirliyor musun? Ertesi hafta belki ararsin diye telefonun basindan ayrilmamisti. Senin onu arayacagindan ve bir randevu isteyeceginden o kadar emindi ki!"
Reddedilmekten deli gibi korktugum icin hicbir zaman ona duygularimdan soz etmemistim. Ya onu arasa idim ve o da bana hayir dese idi? Olabilecek en kotu sey ne idi? Bana hayir demesi ve onunla olamamam. Peki simdi ne oldu? Zaten onunla birlikte olamadim! En kotusu de ne biliyor musunuz?Buyuk bir olasilikla bana hayir demeyecekti...
"SEVEREK ASLA BIR SEY KAYBETMEZSINIZ. AMA HIC BIR SEY YAPMADAN DURURSANIZ, HER ZAMAN KAYBEDERSINIZ."
Buz gibi bir günde hızlı hızlı yürürken, birden ayağımın ucunda bir cüzdan gördüm..
Hemen aldım. Sahibini gösteren bir kimlik vardır diye acele acele açtım..
Üç dolar çıktı.. Bir de buruşmuş, sararmış, eskimiş mektup..
Belliği yıllardır, o cüzdanın içinde duruyordu. Zarf öylesine harap olmuştu ki.Sadece tepedeki "İade" adresi okunabiliyordu. Mektuba bir göz attım. Bir ipucu bulma ümidi ile.. Birden tarihi gördüm.. 1924.. Mektup nerdeyse 60 yıl önce yazılmış. El yazısı belli, bir kadına ait.. Sol köşeye bir çiçek resmi çizilmiş.
"Sevgili Michael" diye bağlıyor mektup.. ve "Annesi yasakladığı için onu bir daha göremeyeceğini" anlatarak devam ediyor..
"Ama sakin unutma, seni daima seveceğim" diye bitiyor..
İmza.. Hannah!..
İçimden bir ses "Bul" dedi bana.. "Mektubun sahibini bul.."
Milyonla Michael var. Hangi birini bulacaksın ki.. Ama tepedeki "İade" adresi ipucu olabilir. Telefon İstihbaratı aradım. Anlattım..
"Bu adrese bağlı bir telefon varsa, bana verebilir misiniz" diye.. Sustu..
Gidip müdürüne sordu..
"Var ama, size vermem yasak.. Ama sizin adınıza bu numarayı arar, sorarım. İsterlerse size bağlarım.. Lütfen bekleyin.."
Bekledim.. İki üç dakika sonra kızın sesi geldi..
"Bağlıyorum efendim.."
Karşıdaki hanıma "Hannah diye birini tanıyor musunuz ? " diye sordum.
"Bu evi, 30 yıl evvel, Hannah diye kızları olan bir aileden aldık" dedi.
"Peki yeni adreslerini biliyor musunuz?.."
"Hannah annesini bir huzurevine yatıracaktı. Oradan takip ederseniz,belki adres bulursunuz.."
Ve huzurevinin adını verdiler.. Hemen aradım.. Yaşlı anne yıllar önce ölmüş.. Ama kızına ait eski bir telefon numarası var. Belki oradan bilirlermiş..
"Bunların hepsi aptalca aslında" dedim kendi kendime.. İçinde sadece 3 dolar ve 60 yıl önce yazılmış bir mektup bulunan cüzdanın sahibini aramak için bunca zahmete ne gerek var ki.. Aradım numarayı..
Bir kadın "Şimdi Hannah'nın kendisi bir huzurevinde" dedi ve numarayı verdi. Hemen orayı çevirdim..
Bingo..
Ses "Evet, Hannah burda yaşıyor" dedi..
Gecenin saat onu, ama hemen yola çıktım, Hannah'yı görmek için..
Devasa bir binanın üçüncü katında şirin bir oda.. Gümüş saçlı, sıcak tebessümlü bir yaşlı kadın.. Gözlerinin içi ışıl ışıl ama..
Anlattım olanları.. Cüzdanı ve mektubu gösterip.. Derin bir iç çekti mektuba bakarken ve
"Genç adam" dedi, "Bu mektup, Michael ile son kontağımdı.. Onu öyle seviyorum ki.. Sean Connery gibi yakışıklıydı.. Hani su meşhur aktör.. Ama ben 16 yaşındaydım.. Çok küçüğüm diye annem kesinlikle izin vermedi.."
Derin bir nefes daha..
"Michael Goldstein harika bir insandı. Eğer bulabilirseniz ona söyleyin lütfen.. Onu hep düşündüm.. Hep.."
Bir ufak sessizlik.. Bir derin nefes daha..
"Ve onu hep sevdim.."
İki damla yaş damladı elindeki mektuba, ıslanan gözlerden..
"..Ve hiç evlenmedim.. Michael gibi birisini bulamadım ki.."
Hannah'ya teşekkür edip odadan çıktım. Binadan çıkarken danışmada beni karşılayan kız
"Hannah Hanım yardımcı olabildi mi size?" dedi..
"Hiç değilse bunun sahibinin soyadını öğrendim" dedim..
Cüzdanı elimde sallayarak.. O sırada yanımda dikilip duran hademe bağırdı..
"Hey baksana.. Bu Bay Michael'in cüzdanı.. Üzerindeki bu kırmızı şeritten onu nerde görsem tanırım.. Cüzdanını hep kaybederdi zaten.. Üç kere ben buldum, koridorlarda.."
Michael sekizinci katta yaşıyordu.. Ok gibi fırladım tekrar asansöre.. Michael yatmamıştı.. Okuma odasında kitap okuyordu.. Hemşire beni ve elimdeki cüzdanı gösterdi.. Michael elini arka cebine attı, hızla.. Sonra sevinçle
"Evet bu benim cüzdanım" dedi..
"Öğleden sonraki yürüyüş sırasında kaybetmiş olmalıyım.. Size teşekkür borçluyum.."
"Hiçbirsey borçlu değilsiniz" dedim..
"Ama özür dilerim.. İpucu bulmak için açtım ve içindeki mektubu okudum.."
"Mektubu mu okudun?.."
"Sadece okumakla kalmadım.. Hannah'yı da buldum.."
"Buldun mu?.. Nerde?.. İyi mi?.. Hala eskisi gibi güzel mi.. Söyle, lütfen söyle.."
"Çok iyi.. Hem de harika" dedim, yavaşça..
"Bana onun telefon numarasını ver. Yarın onu hemen arayacağım.."
Elime sımsıkı sarıldı..
"O benim tek aşkımdı.. Onu öyle sevdim ki, asla evlenmedim.. Çünkü bu mektup geldiğinde hayatım, anlamsal olarak bitmişti."
"Bay Goldstein" dedim.. "Gelin benimle.."
Asansörle üçüncü kata indik.. Odanın kapısı açıktı. Hannah sırtı kapıya dönük televizyon izliyordu..
Hemşire ona yaklaştı, omzuna dokundu..
"Hannah" dedi.. "Bu bayı tanıyor musun?.."
Gözlüklerini ayarladı bir an baktı, tek kelime etmeden..
"Michael" dedi, Michael, kapıda, kısık sesle..
"Hannah.. Ben Michael.. Beni tanıdın mı?.."
"Michael" diye yutkundu Hannah.. "İnanmıyorum.. Bu sensin.. Benim Michael'ım.."
Michael Hannah'ya doğru yürüdü yavaşça.. Sarıldılar. Hemşire hıçkırıklar içinde koridora attı kendini..
"İşte tanrının sevgisi de bu" dedim..
"Olacaksa.. Olur.."
Üç hafta sonra beni huzurevinden aradılar. Pazar günü bir nikah vardı..
Gelebilir miydim?..
Harika bir nikah töreni idi. Hannah ve Michael beni nikah şahidi yaptılar üstelik.
Hannah açık bej elbisesi içinde çok güzeldi.. Michael de lacivert takımı içinde hala çok yakışıklı..
Huzurevi onlara, bir minik daire tahsis etti..
Eğer 76 yaşında bir gelinle 79 yaşındaki bir damadı, 16 yaşında bir kız, 19 yaşında bir delikanlı havasında görmek isterseniz, orayı ziyaret etmeniz gerek..
Nerdeyse 60 yıl süren bir aşk hikayesi için, ne güzel bir son değil mi?...
Kavanoz dipli dünyada ilkönce en aziz varlığımı yitirdim. İlham kaynağımı, sevgi çağlayanımı, bana can veren hayat pınarımı en erken kaybettim. Henüz dört yaşımda iken annem vefa etti.
Bu öyle büyük bir kayıp, öyle bir derin acı ki; o giderken benim de pek çok yanımı, yanına aldı götürdü: kollarım, bacaklarımı, ellerimi, yüzümü, parmaklarımı ve yüreğimi... Evet yüreğimi.... Bunların hepsini alıp götürdü sanki. Çünkü ben daha serpilmemiş körpe bir yavru idim onun gittiğinde. Onun sevgi dolu kacağına koşup atlamak istiyordum.
En güzel düşüm kollarında uyumaktı. Uyandığımda bana sevgiyle bakan gözlerini görecektim. Gülen, hep gülen... Karşılıksız bir sevgi ile bakan gözlerini... Sımsıcak gülüşlerine, altın sarısı saçlarına açacaktım gözlerimi...
Kollarımdan yakalayıp tay tutacaktı beni. Havaya zıplatacak, boynuma, kulaklarıma yüzünü sürecekti. Koltuk altlarımdan gıdıklayacaktı doya doya... Ben katıla katıla gülerken o, bu alemin en mesut kadını, en bahtiyar annesi olacaktı. Dünyaları verseniz, yine de değişmeyeceği bir mutluluk tadacaktı o anda.
Gamsız tasasız benim güldüğümü... Gülerek gözlerini içine baktığımı görünce; bütün dertlerini unutacaktı. Takatsız kollarına derman gelecekti. Ciğerlerini paralayan amansız öksürüğün geçtiğini düşünecekti bir anda.
Hasta yatağından kalkıp sıcak bir çorba pişirecekti ikimize; tarhana. Dünyanın en leziz çorbası. Kendi elleriyle biraz daha büyütebilseydi beni; belki ekmeğime yağ sürüp sokağa salacaktı. Gaga pişirecekti. Sonra üfleyerek soyacaktı yumurtayı.
Allahım! Nasip olsaydı da tatsaydım; o çorba, o ekmek, o yumurta ne tatlı olurdu. Hiçbir şeyle değişmezdim onları. Belki de yemezdim o yağlı ekmeği, hiç soydurmazdım o yumurtayı, ölünceye kadar saklardım o çorbayı. Çocuklarıma, torunlarıma bırakırdım o kıymetli varlığın yadigarını.
Ama olmadı işte. Biz annemle hiçbir zaman onun pişirdiği bir tas çorbayı oturup yemedik. Kendimi bildiğim vakit, o hasta yatağında inliyordu. Dermansız kollarını bileklerinden bağlayıp, başucundaki dolabın kapağına asmışlardı. Kalp çarpıntısını hafifletir, kan dolaşımına faydası olur diye öyle yapmışlardı.
Annem benim, canım annem! Sana ne kadar muhtaç, ne kadar susamış olduğumu gün geçtikçe, yaş kemale erdikçe daha iyi anlıyorum. Kılcal damarlarımda, bütün benliğimde hissediyorum yokluğunu.
Atıfet teyzem bir tas çorba getirdiği vakit, yüklüğün orada asılı duran kaşıklığa tırmanır iki kaşık kapıp gelirdim sessizce. Hiç konuşmadan sokulurdum yanına. "Benim ortakçı geldi." derdin solgun dudaklarınla.
Şükürler olsun Rabbime... Buna da şükür diyorum şimdi. Sen pişirmiş olmasan da, seninle aynı tastan çorba kaşıkladık ya. Onunla avunuyorum artık... Hem zaten teyzeler anne yarısı değil mi? Bu durumda yarı yarıya senin çorbanı yemiş sayıyorum kendimi.
Benim buradaki tahassürüm; boş hayaller, uçuk temenniler değil. Evet, dört yaşıma gelinceye kadar annem sağdı. Ama o, yakasını bir türlü kurtaramadığı ölümcül bir hastalıkla boğuşan dertli bir anne idi. Zaten babamla evlendiklerinde Bekir Çavuş'un hastaca kızı olarak biliniyormuş. Naif bedeni daha körpecikken hastalıkla boğuşmakta imiş. İlk iki çocuktan sonra doktor : "Bebeğiniz olmamalı artık." demiş. "Bebek sizin bünyenizi daha fazla yıpratır."
Ama işte imkansızlıklar... Bilgisizlik günlerinde önce abim sonra ben dünyaya gelmişiz. Böylece kader ağını örmeye devam etmiş... Az denilebilecek aralıklarla doğmuşuz çünkü. Bu da onun kendini toparlamasına engel olmuş. Zaten boğuşmakta olduğu hastalığa tamamen yenik düşmüş.
Bir de o mahut derede... Gürlek'in başında, kar altında kazan kaynatıp çamaşır yıkarken kızgınlığa su içmen yok mu anneciğim? Buz gibi kar suyunu tasa koyup, terli terli içmişsin hani. İşte o su, kızgın ciğerine cosss etmiş. Senin ve benim ciğerimi... Kardeşlerimin ciğerlerini kavurup atmış, tahta gibi olmuş ciğerlerin, doktorun dediğine göre. Artık o hastalık seni almış götürmüş. Ve götürürken çok ızdırap çektirmiş.
Benim bebekliğim de tam o acılı, ağrılı günlere rastlıyor sanırım. O sebeple beni dolu dolu sevemediğini düşünüyorum. Ve benim de anne sevgisini yaşayamadığımı... Daha doğrusu beni sevecek zıplatacak takatin kalmadığını sanıyorum... Duyduğum kadarıyla o günlerde normal bir anne ile bebeği gibi ayrılmaz bir bütün olamamışız seninle. Çünkü senin çoğu günlerin-ayların hastahane köşelerinde, yollarda geçiyormuş.
Şöyle bir zihnimi yokladığımda senin varlığın-canlılığınla ilgili iki; evet sadece iki hatıra var hafızamda: Onlar da hayal meyal... Hani bizim oralarda net hatırlanmayan rüyalar için ne denirdi? "İmir-simir" bir şeyler... İşte öyle...
Bunlardan birincisi Atıfet teyzemin çorba getirdiğini görünce kaşıklığa tırmanıp, sessizce yanına sokulmamdı. Hiç konuşmadan yerdik o çorbayı.. ikincisi de kollarının bileklerinden bağlanıp da dolabın kapısına asılmasıydı. İnlemelerindi anneciğim. Solgun yüzüne ümitsizce bakışım. Bana bakarken ışıldamayan gözlerin. Başımı okşamaya uzanacak takati olmayan bağlı ellerin... Ve içimi yakan öksürmelerin.
Bereketli bir sahur vaktinde anneciğim; dört yavruyu ardında çil çil serperek uçup gitmişsin öteler ötesine. O yavruların en küçüğüyüm ben. Ve o günkü olanların en az farkında olanı.
Babamın söylediğine göre; "Hanım sahura kalkalım haydi" deyince "Ben bugün kalkamayacğım Ahmet" demişsin.... "Bari Saniye'yi çağıralım. O bir şeyler hazırlasın."
Bunu söyledikten kısa bir süre sonra ölümün belirtileri başlamış. Babamla halam çeneni çekebilmişler sadece... Gecenin bir vaktinde uyandığımda (Herhalde hıçkırık seslerinden olacak) evimizin içi insan dolu idi. Ne olduğundan haberim yok; Sabahattin dayım, Halil dayım, Atıfet teyzem, teyzemin kızları ve halamlar... Herkes bizim eve doluşmuş, hıçkıra hıçkıra ağlamakta. Baktım ablamlarla abim de yüklüğün üzerine çıkmışlar, ağlaşıyorlar. Annemin yorganı tamamen üzerine örtülmüş... Korkmuştum. Hiçkimseye bir şey soramadım. Hıçkıran insanların niye bize geldiklerine ve niçin ağladıklarına bir anlam veremeden bir müddet öylece bakıp kaldım. Dayım başımı okşadı usulca. Teyzem kucağına alıp bağrına bastı, öptü, kokladı. "Haydi sen yat kuzum" dedi. "Daha sabah olmasına çok var."
Uyumuşum ondan sonra. Evet anneciğim, senin öldüğün gecenin sabahında ben mışıl mışıl uyumuşum.
Kuşluk vakti beni uyandıran, benimle ilgilenen "Gıcıgızı" Selime teyzemdi. "Gel gıcı, seni bir yere götüreyim" diyerek bir peşkirle beni sırtına aldı. Peşkirin ucundaki sicimlerle sımsıkı sarındı. Nedense hep ağlıyordu bunları yaparken. Evimizde birçok kadınlar vardı. Nerede ise bizim köyün bütün kadınları. Ve hatta Karaburun'dan Akkaya'dan gelenler. Ortalıkta bir sürü dolaşan insanlar ve evin bir köşesine oturup ağlaşanlar vardı. "Nereye gidiyoruz?" dedim teyzeme. "Bize gidiyoruz gıcı" usulca. Sonra çıktık kapıdan. Bekir dedemin arpalığının üst yanından ve bizim samanlığın arka tarafından geçerek Karacaların evine doğru gidiyoruz. Teyzem başını sol tarafa çevirip bakıyor sık sık. Baktıkça hıçkırıklara boğuluyor. Ben de baktım o tarafa. Bizim samanlığın ardındaki kuytu yerde, evdekilerden daha çok bir öbek kadın var. Büyükçe bir kazanın altına ateş yakılmış. Su kaynatılıyor besbelli. Kalabalığın tam ortasına savakları alınarak bizim öküz arabası çekilmiş. Etrafına çöreklenen kadınlar yüzünden arabanın üzeri görülmüyor. Çok şaşırdığım bu manzaralara hiçbir anlam verememiştim. Teyzeme de soramadım nedense... Zaten onun da tutulduğu hıçkırık nöbetinden konuşacak hali yoktu.
Bundan sonra olanları uzaktan da olsa ben göremedim anneciğim. Aziz naaşını kefenleyen kadınlar tabuta koyup, başucuna bir tülbent bağlamışlar. Sonra cemaate verilen tabutun ardına saf saf insanlar dizilip; hatun kişi niyetine, uyun hazır olan imama "Allahuekber!" diye cenaze namazı kılmışlar... Ve bir avuç cemaat seni omuzlayıp götürmüşler sonsuzluk evine... Bir daha hiç gelmeyeceğin ebedi yurduna... Kırkoyak'tan aşırıp gitmişler. Gedik yaylalarındaki mezarlığa, meşe ağaçlarının serin gölgesine, kara topraklara...
Artık hiç acı çekmeyeceksin orada. Bana bir tas çorba pişiremediğine yanmayacaksın. Başımı okşamaya elin varmıyor diye dert edinmeyeceksin. "Gücüm-takatim kesildi.
" demeyeceksin... Ağlamayacaksın... Çünkü artık sen bir ölüsün. Ölüler ağlamaz. Ölmüş anneler üzülmez... Geride kalan çocukları ağlar onların. Eli-yüzü yıkanmaya, başı okşanmaya, karnı doyurulmaya muhtaç; talihsiz çocukları... Hem de üç beş gün, bir ay, bir yıl değil. Bu, hiç bitmeyen bir ağlamadır anneciğim... Yıllar var ki senin yasını tutuyorum: Kırk yaşlarında "esnan dışı" kaldığım ve akranlarımın torun-torba sahibi oldukları şu günlerde bu yazıyı kaleme alırken; katmerlenen hasretinle üretiyorum satırlarımı. Anne sevgisine, anne şefaatine duyduğum derin bir istençle akan gözyaşlarım kalemime mürekkep oluyor.
Meryem teyze hep anlatır dururdu: O acılı günlerde bana "Aneni seviyor musun?" diye sormuş. Ben de; "Ölmüş anneyi ne yapayım ki" demişim çocukca.
İşte o bilinçsiz günlerim su gibi akıp geçti anneciğim. Henüz acı nedir bilmiyordum o zamanlar. Sonra aylar, yıllar birbirini kovaladıkça ilk zamanlar mahiyetini bilemediğim talihsiz acıyı yudum yudum tattım. Öksüzlük şurubunu bütün ömrümce içtim, içmekteyim. Öksüz çocuk olmanın ağırlığını iliklerime varıncaya kadar yaşadım, sevgisiz şefkatsiz büyümenin zorluğunu omuzlarımda hep taşıdım. Ve bugüne kadar iyi-kötü her ortamda; bayramda, düğünde seni aradım. Kızımı "Annem benim!" seviyorum. Ablamların yüzüne her defasında senden bir şeyler görebileceğim umuduyla bakıyorum.
Küçüklüğümüzde bize, yani Firdevs'in yetimlerine köyümüzdeki kadınlar şöyle derdi : "Babaların evladına karşı bir gözü kör olurmuş. Annesi ölürse, öbür gözünü de yumuverirmiş." Bu rivayet aynı zamanda gönlümüzü kırmadan bize iletilmeye çalışılan bir gözlem miydi diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
Sensiz hayat ne acı, ne zor anne! Bugüne kadar hem okudum hem yazdım. Pek çok memleketler gezdim. Bu öksüz halimle bizim köyden annesi-babası başında olan akranlarıma nasip olmayan nimetler bana kısmet oldu. Dünyanın maddi-manevi güzelliklerini gördüm. Sensiz hiçbir şeyin tadı yok be anne!
Ama ne yazık ki acı gerçek ortada. Bugüne kadar hiç alışamadığım annesizliği kabullenmem gerekiyor artık... Şurası muhakkak; artık sen fatihalarda, yasinlerde, hatimlerdesin. Rüyalarımın erişilmez meleğisin. Sevgili torunlarının kara gözlerinde görünmez babaannesin. Gözlerimizi kısıp baktığımız gerçek bir ufuksun sen. Ve dualarımızın baştacı yaralı gönüllerimizin ilacı...
Annem benim! Şimdi, ilkokuldan başka on dört yıl süren tahsil hayatım boyunca sıksık duyduğum bir sözün kavuruyor içimi... Ölümün soğuk nefesini yanında hissettiğin vakitlerde ziyaretine kimler gelmişse onlara hep tenbih etmişsin; halamlara, teyzemlere, onların büyük kızlarına ve komşu kadınlara ayrı ayrı söylemişsin. "Bak, eğer bir gün ben ölürsem... Ben ölürsem bu çocuklarım anasız kalacak. Büyüklerim bir parça kendilerini kurtarabilirler belki. İşte şu küçüğümü, Caferimi düşünüyorum en çok. O daha körpedir... Eğer onu sokakta görürseniz, üstü başı yırtık olursa dikiverin... Eli yüzü kirli ise, bir tas su ile yuyuverin. Karnım aç derse bir delim ekmek veriverin ne olur!"
Ne çok insana bunları söylemişsin be anne... Yıllar var ki köye izne geldiğimde mutlaka başka bir kadın senin bu vasiyetini bana iletir ve karşımda ağlardı. Bu vasiyetini farklı insanlardan dinledikçe gözümden yaş aksa da akmasa da yüreğim burkulurdu benim de. İçime atardım, biriktirirdim hasretimi...
Muhakkak sensizlikten payımıza düşen acıyı hepimiz ayrı ayrı tattık. Ancak "Firdevs'in kuzuları"nın en küçüğü olduğum için acıların en büyüğünü ben çektim sanırım.
Bu da bir yönüyle iyi oldu diyorum şimdi; yanıp kavrulmuştum adeta. Bu sebeple olsa gerek, başkalarının feryad ü figan ettiği bazı sıkıntılara ben gülüp geçiyordum çoğu kere. "Bunlar da bir şey mi?" diyordum sızlananlara.
Korkmamayı, yılmamayı, tırsmamayı öğrenmiştim. Çünkü benim için kolay bir şey yoktu hayatta. Bir kanadım kırık olarak başlamıştım mücadeleye. Zaten kanadın biri kırılınca öbüründen gereği gibi yararlanamıyorsun ki.
Hayattaki her ızdırabın, insanı kıvrandıran yönlerini en iyi ancak o acıyı çeken bilir. Ve yeryüzündeki her acının (dışarıdakilerin farkına varamadığı) ancak katlananın bildiği dayanılması güç yönleri vardır. Kanımca akla gelebilecek ızdırapların en çetini; bir çocuğun küçük yaşta ebeveyninden birini veya her ikisini kaybetmesidir. Ben burada belki bazılarına çok abartılı gelebilecek bir söz söylemek istiyorum : "Küçük yaşta annesiz kalan bir çocuğun acısı, elemi, hasreti babasını yitirenden en az üç kat daha fazla olur... En az!" diyorum.
Çünkü yuvayı kuran civcivleri kanatları altında koruyan dişi kuştur. Ve bir gün olur o da alınırsa göklere... Allah katına. Yavru kuşlar birer ikişer uçup gitmez mi gurbet ellere? Hacıpaşalara besleme, Domaniç'te Kazım ağalara sığırtmaç ve Hacı Hafızlara geri dönüşü olmayan sığıntı talebe olmazlar mı?
İşte bizler tam da öyle olduk anneciğim. Pek de uzun sürmeyen bir geçiş döneminden sonra yukarıdaki son bir cümlede özetlediğim noktalarda bulunarak başladık, senin himayenden yoksun olduğumuz yıllara... Şu kadar var ki, hamdolsun dördümüzde pek güzel yerlere geldik anneciğim. Binlerce kez hamd ü senalar ediyoruz Rabbimiz'e. Ve senin "garik-i rahmet" olacağını umuyoruz, O'nun engin merhametine. Bağışlanmanı diliyoruz, can u gönülden kopup gelen dualarımızla... Arşa varan yakarışlarımızla. Çektiğin ızdırapların, günahlarına keffaret sayılmış olmasına...
Kuşlar gibi kanat çırptın, uçuverdin fani dünyamızdan; bu uçuşun Cennet'te son bulmasını. Adını daşıdığın saadet yurdunda Firdevs cennetlerinde olmanı niyaz ediyoruz Allah'tan.
Burada yazmak cüretinde bulunduğum satırlarımın; kendimi bildim bileli temiz ruhuna okuduğum ve Rabbim ömür verdikçe okuyacağım hatimleri, yasinlerin manevi birer şahidi olmasını diliyorum. Bu satırları okuyacakların hayır dualarına vesile teşkil edeceğini umuyorum. Diyebilirim ki bunlar içimdeki hasret denizinden süzülen bir damladan ibaret... Gönül deryasından kopup gelen çağlayanların, zihin süzgecinden geçebilen kırpıntıları... Kalemin yazabildiği, kağıdın üzerinde taşıyabildiği... Bizden sonraki nesillere, yüreği sevgi ile çarpan kullara... Yetimlere, öksüzlere düşülen bir not... Farklı zamanlarda benzer duyguları birbirimizden habersizce paylaştığımız geleceğin "pişkin çocukları"na bir mesaj. Sevgi ve selam... Umudu hiç yitirmemenin denenmiş örnekleri.
Şükürler olsun, annemin aziz hatırasına arzettiğim kırık dökük cümlelerde ifadesini bulan acı gerçekler; beni hayata biledi. Güçlüklerin rüzgarı yaladıkça benim alnım yağız oldu... Hayatın zorluklarına kararlılıkla bakmayı öğrendim, diye düşünüyorum. Ancak bu sırada pek çok insanda olduğu gibi benim de sahip olmayı istediğim bir özelliği yitirdim; gerçek anlamda gülme yetisini... Sevgi ile bakmayı... Gözlere de yansıyan mutlu gülüşü...
Gülmek nedir bilmez ki benim gözlerim. Can u gönülden nasıl güleceğimi öğrenemedim ben. Bu yaşa geldim hiçbir zaman, hiç kimse bana; "gülünce gözlerinin içi gülüyor" demedi diyemedi. Bundan sonra diyeceklerini de sanmıyorum. Çünkü ben; yıkılası dünyada en aziz varlığımı ilkönce yitirdim. İlham kaynağımı, sevgi çağlayanımı, tenime can katan hayat pınarımı en erken kaybettim. Henüz dört yaşımda iken annem vefat etti.... Hep yanımda olmasını istediğim canım annem... Yüzünün dinginliğinde, sevgi dolu bakışlarında kendimi bulacağım, hayattaki en kıymetli varlığım yok oldu. Beni sevmesini beklediğimi elleri uçup gitti. Bakmaya kıyamadığım gözlerine kara topraklar doldu. Dokunmak, koklamak istediğim saçları çürüdü.
Gedik Yaylası'ndaki bir metrelik toprak evini, yağmurlar karlar ıslatıyor şimdi. Ulu ağaçların dallarını yalayıp geçen deli rüzgarın uğultusu var yurdunda. Koyunlar, davarlar otluyor civarında. Çobanlar türkü söylüyor karşı yamaçlarda; mevtaları umursamadan, yakınları duyar mı demeden...
Akşamların "tüllenen mağribi", gecenin karanlığı çöküyor oralar.... Sokak lambası nedir bilinmeyen bir diyarda; bazen gelip geçen bir aracın farları ve bazı gecelerde saatlerce ayın şavkı vuruyor ölü evlerine. Toprak yığınlarını hüzme hüzme geçip ölülerin olmayan yüzlerini aydınlatıyor sanki. Ve bazı gecelerde yıldızlar... Evet yıldızlar iniyor yeryüzüne. Nurlu kandil gecelerinde, nurdan meleklerin kanadında, adını taşıdığı cennetlere nail olası annemin saçlarına konuyor binlerce hilal, milyonlarca yıldız... Tabutuna sarılan boyalı yazma kutlu bir sancak gibi dalgalanıyor mezar taşında.
Bırakıp gittiğin dört körpe yürek üredi, onlarca gönül oldu; dua çağlayanlarını sana akıtmakta. Saçlarına yıldızlar kondurmakta solgun dudakların sakın kıpraşmasın; o yıldızlar dualarımızdır anne.
COK ETKILI INSAN TERETTÜDE KALIYOR. HIC HABER ALAMDANI MI DEPREM DEN BU YANA, UMARIM O DEYILDIR AMA O OLMUS OLSA INSAN NE DIYECEGINI BILE BILMEZ 5 SENE SONRA!!!