GeceMavisi

GeceMavisi

Üye
20.01.2008
Uzman Çavuş
5.132
Hakkında

  • "Soykırım, Soykırım, Soykırım"

    Hatem CABBARLI

    Aşırı milliyetçi görüşleri ile tanınan, Büyük Ermenistan ideolojisinin en büyük savunucusu olan Zori Balayan "Ocak" adlı kitabında Türkleri inanılmaz olaylarla suçlamış, Türklerin Ermenilere karşı "soykırım" yaptığını, ancak Ermeni halkın bunu hiçbir zaman unutmayacağını ifade etmiş, tüm Ermenileri intikam almaya çağırmıştır.
    Balayan, kitabında ayrıca bir tür Ermeni hastalığından bahsetmektedir: "soykırıma" uğramış Ermenilerin hastalığından.., ezilmiş ve mağdur Ermenilerin psikolojik durumundan... Bu hastalık bulaşıcıdır ve sadece Ermeniler için geçerlidir. Sovyetler Birliği döneminde hastalık gizli evresini tamamlamış, bağımsızlıktan sonra hızlı bir şeklide Ermeniler arasında yayılmıştır. Ermeniler, bu hastalığın tedavisinin sadece 1915 olaylarının intikamı alındıktan, Kars, Iğdır, Erzurum, Sivas, ve Trabzon'un Ermenistan sınırları içinde olduktan ve Ağrı Dağı'nda Ermeni bayrağı dalgalandıktan sonra mümkün olacağını bildirmekte ve tedavinin uygulanması için her şeyi yapmaktadır.
    Bu amaçla Bağımsızlık Bildirgesi'nin 11. maddesinde hastalığın tedavisi için kendilerine göre reçete yazmış, "uluslararası alanda soykırımın tanınması için bütün girişimleri destekleyeceklerini" ifade etmişlerdir. Ermenistan'ın ilk Devlet Başkanı Levon Ter-Petrosyan döneminde (1991-1998) bu reçete fazla uygulanmasa da Robert Koçaryan iktidara geldikten sonra bu işle bizzat ilgilenmeye başlamış, hem iç hem de dış politikada "Ermeni hastalığının" tedavisi için uğraşmıştır.
    Ermenistan'da hükümetin desteğiyle Milli Bilimler Akademisi ve Dünya Ermenileri Organizasyonu "soykırımın" uluslararası alanda tanıtılması için "Kanıtlar Paketi" hazırlama çalışmalarına başlamıştır. Bu amaçla Dünya Ermenileri Organizasyonu, Ermenistan Milli Bilimler Akademisi salonunda 6-7 Mayıs 2004 tarihlerinde "Ermenistan-Türkiye İlişkilerinin Normalleşmesinde Soykırım Faktörü" adlı bir konferans düzenlemiştir. (Bkz: Ermenistan Sözde Soykırım Konusunda 'Kanıtlar Paketi' Hazırlamak Çabasındadır Günlük Yorum, 07.05. 2004)
    Bugün, Ermenistan'da faaliyet gösteren hiçbir siyasi parti, sivil toplum kuruluşu ve akademisyen "soykırımı" inkar edebilecek cesarete sahip değildir. Aksi taktirde Ermenistan sınırları içerisinde faaliyet göstermesi kesinlikle olanaksızdır. Ermenistan Milli Demokratik Birliği lideri Vazgen Manukyan, 19 Mayıs 2004 tarihinde İA REGNUM Haber Ajansına verdiği demeçte Ermenistan-Türkiye ilişkilerini değerlendirmiştir. Manukyan, Türkiye'yi "soykırımla" suçlamış, sınır kapılarının açılmasını talep etmiş, aynı zamanda sözde Ermeni soykırımının uluslararası alanda tanıtılması için Ermenistan'ın propaganda çalışmalarına devam etmenin önemini vurgulamıştır. Ünlü Ermeni tarihçisi Andranik Migranyan da Manukyan ile aynı görüşleri paylaşmaktadır. Migranyan, 8 Mayıs 2004 tarihinde düzenlediği basın toplantısında Ermenistan Devlet Başkanı Koçaryan'ın, "Bizim için soykırımın kabul edilmesi önemlidir. Toprak ve tazminat talebi ise Ermenistan devletinin değil, diasporanın talebidir" şeklinde yaptığı açıklamayı doğru bulmadığını bildirmiş, "iki ülke arasında diplomatik ilişkiler kurulduktan, sınır kapısı açıldıktan ve ekonomik ilişkiler geliştikten sonra bile Ermenistan hükümetinin soykırım propagandası ve Türkiye'den soykırımı tanıma talebinden bir saniye bile olsun vazgeçmemesi gerektiğini" özellikle vurgulamıştır.
    Ermeniler sözde soykırım propagandasını her geçen gün biraz daha genişletmeye çalışırken, maalesef Türkiye'deki bazı siyasi ve ekonomik çevreler, sınır kapılarının açılması gerektiğini savunmakta ve bu durumun iki ülke arasındaki ilişkilerin düzelmesi için bir vesile olacağını vurgulamaktadır. Bu çevreler konuyla ilgili görüşlerini açıklarken, Ermenistan'ın Türkiye karşıtı politikasını göz ardı etmekte, Ermenistan'ın Türkiye'nin toprak bütünlüğünü tanımadığını, "soykırımın" Türkiye tarafından kabul edilmesi isteğini, toprak ve tazminat taleplerini unutmaktadırlar.
#14.09.2008 09:23 0 0 0
  • Ermenistan Sözde Soykırım Konusunda 'Kanıtlar Paketi' Hazırlamak Çabasındadır

    Hatem CABBARLI

    Sözde Ermeni soykırımını meselesini Ermeni halkının milli birlik ve beraberliğinin, dayanışma, işbirliği ve Ermenistan dış politikasının köşe taşı olarak gören hükümet, iddialarının uluslararası kamu oyu tarafından kabul edilmesi için verdiği destekle Ermenistan Milli Bilimler Akademisi ve Dünya Ermenileri Organizasyonu 'Kanıtlar Paketi' hazırlama çalışmalarına başlamıştır.

    Bu amaçla Dünya Ermenileri Organizasyonu, Ermenistan Milli Bilimler Akademisi salonunda 6-7 Mayıs 2004 tarihinde 'Ermenistan-Türkiye İlişkilerinin Normalleşmesinde Soykırım Faktörü' adlı konferans düzenlemiştir. Dünya Ermenileri Organizasyonu Başkanı Ara Abramyan düzenlediği basın toplantısında konferansa Ermenistan, Almanya, Yunanistan, Fransa, İtalya, ABD, Rusya, Avusturya, Kanada ve İsviçre'den "soykırım" konusunda uzman olan kişilerin katılacağını açıklamıştır.

    Konferansın başlıca amacı Ermenilerin iddiasını uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde tanımlamak ve dünya kamu oyuna duyurmaktır. Bu amaçla, konferans sonucunda konunun daha geniş bir şekilde öğrenilmesi için çeşitli ülkelerde bu konuda uzman olan kişilerden oluşan özel bir komisyonun kurulmasına karar verilmiştir. Bu komisyon çalışmaları sonucunda elde edilen belgeler ve hukuki değerlendirmeler Ermenistan'ın sözde soykırımın uluslararası alanda tanıtılması için resmi belge ve kaynak teşkil edecektir. Bu kaynaklara dayanarak yapılan çalışmalar sonucunda uluslararası alanda ciddi baskılarla karşılaşan Türkiye'ye sözde soykırımın kabul ettirilmesi amaçlanmıştır.
    Konu ile ilgili görüşlerini açıklayan tarih Profesörü Andranik Migranyan, bu konferansın düzenlenmesinin Ermenistan'a uluslararası alanda destek sağlayacağına inandığını bildirmiştir. Ermeni 'soykırımının' uluslararası alanda tanınmasının, Türkiye'nin de 'soykırımı' tanıması yönünde ciddi etkisi olacağını ifade eden Migranyan, Türkiye'den toprak ve tazminat taleb edilmesi gerektiğini de savunmuştur. Ancak bu konuda hem Ermeni diasporası hem de Ermenistan devletinin değişik görüşleri olduğunu ve henüz ortak paydaya gelinmediğini dile getiren Migranyan, Devlet Başkanı Robert Koçaryan'ın sözde soykırım konusunda 'Bizim için soykırımın kabul edilmesi önemlidir. Toprak ve tazminat talebi ise Ermenistan devletinin değil, diasporanın talebidir' şeklinde yaptığı açıklamayı doğru bulmadığını bildirmiştir.

    Ermenistan ile diplomatik ilişkilerin kurulması için Türkiye'nin ön koşulları olduğunu ifade eden Migranyan, Ermenistan'ın ise sözde soykırımın Türkiye tarafından kabul edilmesi politikasının doğru olduğunu bildirmiş, iki ülke arasında diplomatik ilişkiler kurulduktan, sınır kapısı açıldıktan ve ekonomik ilişkiler geliştikten sonra bile Ermenistan hükümetinin 'soykırım' propagandası ve Türkiye'den 'soykırımı' tanıma talebinden bir saniye bile olsun vazgeçmemesi gerektiğini özellikle vurgulamıştır.

    Ermenistan hükümeti sözde soykırımın uluslararası alanda ve Türkiye tarafından tanınması için çalışmalarına hız verdiği, toprak ve tazminat taleplerine, 1921 Kars Anlaşmasının feshedilmesi için özellikle Rusya ve Avrupa'da yaptığı propagandaya devam ettiği bir dönemde, Türkiye'de bazı siyasi ve akademik çevrelerin iki ülke arasında sınır kapısının açılması yönünde görüş bildirmeleri Türkiye'nin ulusal güvenliğini tehlikeye sokmaktadır. Migranyan'ın yukarıda ifade edilen görüşleri, Ermenistan'ın iki ülke arasında ilişkilerin normalleşmesi döneminde bile sözde soykırım propagandasına devam edeceğini göstermektedir. Bu durumda Türkiye'nin sınır kapısını açması ve diplomatik ilişkiler kurması Ermenistan devleti ve kamu oyu tarafından zafer olarak tanımlanacak ve mücadelelerinin haklı olduğuna inanacaklardır. Ayrıca bugün iç politikada yaşanan sorunlar nedeni ile ciddi zorluklarla karşılaşan Koçaryan rejimi, Türkiye'ye karşı baskılarının sonuç verdiğini ileri sürerek konumunu güçlendirmeye çalışacaktır. Her hangi bir nedenle olursa olsun (Sınır kapısının kapalı olması veya Ermenistan ekonomisinde yaşanan yolsuzluklar) Ermenistan hükümetinin ekonomik ve sosyal sorunları halledememesi, Türkiye'ye karşı düşman tavır takınan Koçaryan rejiminin zayıflamasına ve hatta iktidardan gitmesine neden olabilir ki, bu tür bir gelişme Türkiye'nin yararına olacaktır.
#14.09.2008 09:20 0 0 0


  • Dr. Yaşar KALAFAT - Hatem CABBARLI

    Dünya tarihinde 30 yıllık, 100 yıllık savaşlar yaşanmış, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları milyonlarca insanın ölümüne ve yaralanmasına neden olmuştur. Karşı cephelerde bulunan halklar veya devletler savaş bittikten sonra tekrar normal ilişkilere dönmek için arayış içinde bulunmuş ve kısa sürede bunu başarmışlardır.

    Savaş yıllarında yaşanan bütün olumsuzluklar, acılar ve kayıplar unutulmaya çalışılmış, ilişkileri ileriye götürmek için yeni projeler geliştirilmiştir. Ancak Ermenilerin Türkiye'ye yönelik görüşleri 20. yüzyılın başlarından itibaren değişmemiş, aksine Türk düşmanlığı görüşleri daha da artmıştır. Bu gelişmede Ermeni milli kimliğinin oluşmasında Türk düşmanlığının esas alınmış olması vardır. Yüzyıllar boyunca Türk devletlerinin tebaası konumunda bulunan Ermeniler, gayet rahat ve sorunsuz bir hayat yaşamıştır. Ancak 19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı Devleti için ciddi sorun çıkaran Ermeniler, özellikle Birinci Dünya Savaşı'nda Kafkasya cephesinde Rus ordusu ile işbirliği içinde bulunarak, Osmanlı Devletinin güvenliğini tehdit etmiştir. Bu durum karşısında Osmanlı Hükümeti 1915'te Doğu bölgelerinde yaşayan ve Ruslarla işbirliği yapan Ermenileri cephe bölgesinden alarak daha iç bölgelere göç ettirmiştir. Yaklaşık 90 yıldır Ermeniler dünya kamuoyunu 1915 tehcirinin kendilerine karşı yapılmış "soykırım" olduğuna inandırmaya çalışmaktadır. Öteki merkezli, mistik-oryantalist zihniyetli bu yaklaşım tarzı kin psikolojisini tetiklemektedir.

    1991 yılında bağımsızlığını ilan eden Ermenistan, "Bağımsızlık Bildirgesi"nin 11. maddesinde de "soykırım" konusunu gündeme taşımıştır. Ermeniler, ulusal Hay Dat Doktrininde öngörülen Tsviç tsov Hayastan (Denizden denize Ermenistan) projesini hayata geçirmek için komşuları olan Azerbaycan, Türkiye, Gürcistan, İran ve kara bağlantısı olmamasına rağmen, Rusya'ya yönelik toprak iddialarında bulunmaktadır. Hay Dat Doktrini çerçevesinde Ermenistan, Azerbaycan topraklarının yüzde 20'sini işgal etmiştir.

    Bağımsızlık sonrası Türkiye'nin Ermenistan ile ekonomik ve diplomatik ilişkiler kurmaya yönelik bütün iyi niyet girişimlerine rağmen, Ermenistan sözde soykırım propagandasına devam etmiş, Türkiye'nin toprak bütünlüğünü tanımamış ve Kars Anlaşmasının iptal edilmesi için propaganda faaliyetlerini sürdürmektedir.

    Ermenistan'ın soykırım propagandasına devam etmesi ve Türkiye'nin toprak bütünlüğünü tanımaması, sınır anlaşması yapmaması üzerine, Türkiye Nisan 1993'te Akyaka Sınır Kapısını kapatmak zorunda kalmıştır. Ermeni diasporası olmak üzere, Ermenistan Hükümeti ABD ve Avrupa'daki çeşitli sivil toplum kuruluşları aracılığı ile Türkiye'den sınır kapısını açmayı talep etmektedir. Bunu talep ederken de, Ermenistan'ın ekonomik sorunlarından daha çok, "Batı Ermenistan" diye telakki ettikleri Türkiye'nin doğu illerinin ekonomik sorunlarını öne çıkarmakta, sınır kapısının açılması halinde özellikle Kars ve diğer illerin ekonomik açıdan ciddi bir gelişme kaydedeceğini dile getirmektedirler. Bu konu zaman zaman Ermenistan ve Türkiye basınında da gündeme taşınmaktadır. Bazı Türk basın yayın organları da bu konuda Ermenistan'ın sözcülüğünü yapmaktadır. Bu süreçte Türkiye'de yaşayan ve sayılarının 50-70 bin civarında olduğu ifade edilen Ermenilerin ciddi emeği olduğu söylenebilir. Sayılarının az olmasına rağmen, Ermeniler ciddi bir örgütlenme yapısına sahiptir. Bu örgütlenme sorumluluğunu da Ermeni Patrikliği üstlenmiştir. Patriklik sadece Ermenilerin dini ihtiyacını karşılamakla kalmayıp, Ermeni ulusal kimliği, gelenek ve göreneklerinin korunmasında ve Anavatan olarak tanımladıkları Ermenistan ile ilişkilerin kurulmasında önemli rol oynamaktadır.

    Ermeniler, Türkiye'deki bazı medya kuruluşlarında sınır kapısının açılmasının gerekliliği konusunda kendi perspektiflerinden haber ve makaleleri rahatlıkla yayınlatabilmektedir. Türkiye'de bazı köşe yazarları da bu konuda Ermenilerin görüşlerini de savunan yazılarla Türk kamuoyunu etkilemeye çalışabilmektedirler. Bu arada medya organları bu konuda Türk-Ermeni İş Geliştirme Konseyi'nin de görüşlerini de yansıtmaktadır.

    Mehmet Altan'ın gazetem Internet gazetesinin 13 Temmuz 2004 sayısında yayımlanan "Kars'ta Gazete Satılır mı?" adlı makalesinde yazar, 325 bin nüfusa sahip Kars ilinde 56 bin Karslının Ermenistan ile sınır kapısının açılması için imza topladığını, ancak bunun Türk basını tarafından fazla gündeme taşınmamasından duyduğu endişe ve rahatsızlığını dile getirmeye çalışmış, sınır kapısının açılması gerektiğini kanıtlamak için bazı ekonomik hesaplar bile yapmıştır.

    Gerçekten de Türkiye'nin bir kısım doğu illeri diğer bölgelere göre ekonomik açıdan daha az gelişmiştir. Ancak Ermenistan ile sınırların açılması bu illerin gelişmesi açısından etkili olmayacaktır. Eğer doğuda Türkiye'nin sınır komşusu Ermenistan değil de daha gelişmiş bir ülke olsaydı, Kars ili kısa sürede ciddi ekonomik kalkınma sağlayabilirdi. Ancak Ermenistan'da asgari aylık ücretin 9 Dolar, emekli maaşının 7,5 Dolar, orta düzey maaşların 38 Dolar, olmasına karşın, bir ailenin aylık tüketim sepetinin yaklaşık 66-70 Dolar olduğu dikkate alınırsa, Ermenistan ekonomisinin Kars ekonomisine katkı yapması imkansız gözükmektedir. Ermenistan ekonomisi iyi düzeyde olsaydı nüfusun yaklaşık yüzde 50'si ülkeyi terk etmez, her yıl sayıları 50-60 bin arasında olduğu tahmin edilen Ermeni, mevsimlik işçi olarak Türkiye'ye çalışmaya gelmezdi. Karsın sınırı paylaştığı Gümrü ve Talin bölgelerinin de Kars'ta olduğu gibi tarımcılık ve hayvancılık ile uğraştığı göz önünde bulundurulursa, sınır kapısının açılması durumunda Kars ekonomisine ciddi zarar vereceği tahmin edilmektedir.

    Akyaka Sınır Kapısının açılması konusunda Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Bink'in Birgün gazetesinin 15 Temmuz 2004 tarihli sayısında "Medzamor kapatılsın...Sınır açılsın" adlı yorumu yayınlanmıştır. Dink, Türkiye ve Ermenistan arasındaki sorunları sadece Metsamor Nükleer Santrali ve sınır kapısına endekslemekle çok daha ciddi sorunlar olan "soykırım" propagandasını, Ermenistan'ın Türkiye'nin toprak bütünlüğünü tanımamasını ve 1921 Kars Anlaşmasının iptal edilmesi için yönünde propaganda çalışmalarını göz ardı ettirmekle, Türk kamuoyunun görüşlerini etkilemeye çalışmaktadır. Metsamor güvensizliği tescil edilmiş Ermenistan'ın zayıf karnıdır. Mevcudiyeti Ermenistan için bir koz değil, zafiyettir, nakizedir.

    Sınır kapısının açılması için Türkiye'de lobi çalışmaları yapan çevreler, gruplara, romantik, turistik bazı imkanlar sağlamakta böylece gündeme getiricisi Ermeniler olması halinde diplomatik, Kafkasya dezavantaja yer açabilecek hususları Türk aydınının! Ve halkının talebi imişcesine Türklere yaptırılmış olmaktadır.

    Türkiye yapacağı açıklamalarla Ermenilerin kabul etmedikleri Türk-Ermeni sınırındaki kapının açılmasını anlatabilmelidir. Ermenistan Türkiye'nin bu bölgesini "Batı Ermenistan" olarak nitelendirirken, açılması üzerinde durulan kapının Türk-Ermeni sınır kapısı değil, Ermenistan'ın iki yakası arasındaki işgal edilerek geçit vermesi engellenen Ermenilere ait kapının açılmasını istemektedirler.

    Dr. Yaşar Kalafat, Kafkasya Araştırmaları Masa Başkanı,
    Hatem Cabbarlı, Araştırmacı
#14.09.2008 09:16 0 0 0
  • Kemal Çiçek

    Bu tebliğimizde Ermeni diasporasının Türk-Amerikan ilişkilerinde etkisini ve Emeni sorununa katkısını birkaç örnek olaydan yola çıkarak değerlendirmeye çalışacağız. Ermeni Sorunun Türkiye için bir dış tehdit haline gelmesi ve uluslar arası ilişkilerimiz olumsuz olarak etkilemesi 19. yüzyılın sonlarından başlamaktadır. Bu sürecin başlamasında kuşkusuz Türkiye'den Amerika'ya göç eden Ermenilerin rolü bugüne Türkiye'de çok üzerinde durulmasam da büyük olmuştur. Çünkü henüz 1880 yıllarda sayıları 2000 civarında olmalarına rağmen diaspora Ermenileri Amerika Birleşik Devletlerinde örgütlenmeye, dernekleşmeye ve Türkiye aleyhine yoğun bir kulise başlamışlardır.(1) Hınçak ve Taşnak gibi gizli örgütlerinde bilindiği gibi Amerika'da şubeleri kurulmuştur.(2) Osmanlı İmparatorluğu içerisindeki ilk isyancı Ermeniler de bunlar arasından çıkmıştır. Dolaysıyla Türkiye'nin dış güvenliğine yönelik faaliyetleri tartıştığımız bu sempozyum da, bu konunun tartışılması uygun olacaktır.

    Bir tebliğin dar sınırları içerisinde Ermeni diasporasının Türkiye'nin dış dünya ile ilişkilerini bozmaya yönelik faaliyetlerini inceleyecek değiliz. Bu nedenle burada özellikle Ermeni diasporasının en etkili olduğu yerlerden olan ABD'de Türkiye aleyhindeki faaliyetleri ve bunların Amerika ile ilişkilerimiz üzerine etkilerini ele almaya çalışacağız. Dönem olarak da kısıtlama yapmak mecburiyeti vardır ve biz 1880-1930 yılları arasındaki gelişmelerle yetineceğiz. Aslında o dönemde Osmanlı ile başlayan ve Türkiye Cumhuriyeti ile devam eden sorunlar, günümüze de ışık tutmaktadır, çünkü diaspora Ermenilerinin Osmanlı hükümetinin önüne koyduğu problemler egemenliğinin kullanımı ile ilişkilidir. Avrupa Birliğine katılmaya çalıştığımız bu dönemde de insan hakları ve evrensel hukuk kurallarının iç hukuku üstün tutulması gerekliği konusundaki baskılar büyük ölçüde geçmişte yaşanan tecrübelerle örtüşmektedir. Bu yüzden Osmanlı hükümetlerinin diaspora Ermenilerinin tutumlarından ve kapitülasyonlar çerçevesinde değerlendirilen eylemleri bugünü anlamak için de iyi izlenmelidir.

    Bilindiği gibi, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, ama özellikle 1900 yıllarda ABD'ye Ermeni göçü artırmış, resmi girişlere göre sadece 1899-1914arasında giriş yapanların sayısı 51,950'ye ulaşmıştır.(3) Bu göçlerle beraber Türk-Amerikan ilişkileri de yoğunlaşmıştır. Türkiye'den göç edenler ve çoğunluğu Ermeni olan bu insanlar, Türkiye'den tamamen kopmamışlardır, geçimlerini sağladıktan sonra geride kalan birikimlerini memleketlerindeki yakınlarına aktarmayı sorumluluk addetmişlerdir.

    Sayıları gittikçe artan ve örgütlenen Ermeniler ile Amerika arasında bir köprü kurulmasına yol açmışlardır. Yaşadıkları yerlerde Türkiye ve Türkiye'deki sorunlara ilgisini kaybetmeyen diaspora Ermenileri, özellikle 1880-1890'lı yıllarda Osmanlı devletine karşı bağımsızlık savaşı veren akrabalarıyla dirsek temasında kalmışlardır. Hatta isyanların başlamasıyla birlikte Türkiye'deki örgütlenmeyi ve direnişi her şekilde desteklemişlerdir. Kısa zaman sonra da diaspora Ermenilerinin önderliğinde ve güdümündeki eylemler üzerinden Osmanlı hükümeti ile Ermeniler ve tabii ki Amerika Birleşik Devletleri karşı karşıya gelmişlerdir.(4) Çünkü göç eden ve ABD'de milliyetçi derneklerde faaliyetlere başlayan Ermeniler sık sık Türkiye'ye gelerek ( ya da gönderilerek ) eylemlere karışmışlar, hatta Osmanlı elebaşlığını yapmışlardır.(5)

    Bu Durum Osmanlı yöneticilerinin dikkatlerinden kaçmamıştır. Soruna çözüm bulmak ve diaspora Ermenilerini eylemlerden alıkoymak için bazı önlemler alınması yoluna gidilmiştir. Öncelikle diaspora Ermenilerinin Türkiye'ye girişi önlemeye çalışılmış, Ermenilerin çıkışı, çıkarsa girişi yasaklanmıştır. İşte bu politika ya da iç güvenlik önlemi Türkiye ile ABD'yi tabiiyet sorunu ile karşı karşıya bırakmıştır.(6) Zira Türkiye'den ABD'ye göç eden Ermeniler, burada kolaylıkla vatandaşlık hakkı alıyor ve Türkiye'ye dönüyorlardı. Türkiye'de ise genellikle Osmanlı tebaasından kaynaklanan haklarını kaybetmemek için bunu gizliyor ta bir suç işleyinceye kadar ortaya çıkarmıyorlardı. Bu öyle ara sıra görülen nadir bir durumda değildi. Tahminlere göre 70,000 civarında Amerikan vatandaşlığına geçen Osmanlı Ermenisi 1900-1914 yılları arasında Türkiye'ye giriş yapmıştı.(7)

    1830 tarihli Osmanlı ABD antlaşmasının 4. maddesine göre-ki bu kapitülasyonlardan Amerika'yı da yararlandıran bir antlaşmadır. Amerikan vatandaşlığına geçen bir Ermeni Türkiye'ye döndüğünde Amerikanın himayesinde (protege) konumunda oluyordu. Yani Osmanlı kanunlarından muaf oluyordu. En azından ABD'nin antlaşmasının ilgili maddesini yorumu bu şekildeydi. Çünkü antlaşma metninin Türkçe orijinali ve İngilizce tercümesi arasında önemli farklar bulunmaktaydı. Bundan dolayı Osmanlı Devleti maddeyi yorumu çok farklıydı. Buna göre, göç eden, Ermeni döndüğünde hala Osmanlı Devletinin maddeyi yorumu çok farklıydı. Buna göre, göç eden Ermeni döndüğünde hala Osmanlı vatandaşı statüsündeydi ve mali, idari, hukuki uygulamalara tabiiydi. Antlaşmanın 4. maddesi ticari davaların işleyişini belirliyordu. Osmanlı Devletinin bu yorumu muhtelif kanun ve mevzuat hükümlerine dayandırılıyordu ama bu hükümlerin hiçbirisi ABD ile bir mutabakat şeklinde ele alınmadığından Amerika tarafından tanınmıyordu.(8)

    Bu hukuki anlaşmazlık doğrusu Ermeniler tarafından çok iyi kullanılıyordu. Amerika da Amerikan vatandaşı, Türkiye'de tebaa gibi yaşıyor, ancak hukukla başları belaya girdiğinde protege statüsünde olduklarını iddia ediyorlardı. Hatta Amerikan vatandaşı olmayan Ermeniler bile protege belgesi alabiliyorlardı. Osmanlı Devleti adeta isyan başlatan, cinayet işleyen, suikasta katılan Ermenileri yargı önüne çıkartamaz olmuştu. Bu duruma son bir son vermek için 1860 yılında Osmanlı Devleti bütün himaye sahiplerinin 3 ay içerisinde ülkeyi terk etmelerini, bunu uymayanların Osmanlı tebaası olarak görüleceğini ilan etti. Bu yeni kanun hükmüne göre başka bir ülkenin vatandaşlığına giren bir Osmanlı tebaası hukukuna tabii olmaktan kurtulmuyordu. Böylece Osmanlı Devleti protege hakkının beslediği bataklığı kurutmayı ümit ediyordu. Halbuki, Osmanlı gayrimüslimleri aleyhlerine olan bu durumdan kurtulmak için başka ülkenin vatandaşlığına geçtiler ve kapitülasyonlardan yararlanarak Osmanlı topraklarında yaşamlarını sürdürdüler. Bu yöntem o kadar yaygınlaştı ki, kısa zaman 'ülkedeki başka ülkelerin vatandaşları' 'gerçek yabancıları' geçti.(9) Buna karşı 1869 yılında Osmanlı Devleti irade-i seniye olmadan başka ülkede vatandaşlığa geçmeyi yasakladı. İzin almadan vatandaşlıktan çıkanların ülkeye girdikleri zaman Osmanlı vatandaşı olarak muamele göreceklerini açıkladı.(10)

    Bu durum Osmanlı Ermenilerinin en çok vatandaşlığa geçtikleri ülke olan ABD-Türkiye arasında hukuk anlayışından kaynaklanan sorunlara yol açtı. Çünkü ABD hukuku jus soli, Osmanlı hukuku ise juis sanguinin prensibine dayalı bir yoruma olanak veriyordu. Üstelik Osmanlı Ermenilerinin büyük bir kısmı ABD'ye vergiden harçtan, suçlardan veya askeri yükümlülüklerden kaçmak için geçiyordu. Aslında göç etmek isteyenlere 1890'li yılların sonlarında kadar her türlü kolaylığı sağlayan Osmanlı Devleti, bu tarihten sonra diasporanın yarattığı sorunlar yüzünden çıkışları izne bağladı. Özellikle daha önce suç işlemiş olanların çıkışına engel olamaya çalıştı. Bir süre sonra Ermeniler kaçak yollardan Amerika'ya göç etmeye başladılar ve irade talep etmediler. Böylece göç etseler bile Osmanlı hukukuna göre Osmanlı tebaasıydılar. Bu durumda bütün yükümlülükleri devam ediyordu. Halbuki Osmanlı Ermenileri aslında bu yükümlülüklerden kaçmak için göç ediyorlardı ve üstelikte iradeye gerek duymadan ABD vatandaşlığına geçebiliyorlardı. Çünkü bu uygulama ABD ile bir mutabakat sonucu başlatılmadığı için Amerikan kanunlarına göre geçersizdi. Dolaysıyla ABD pasaport dağıtmaya devam etti. Kolay vatandaşlık ve güçlü bir ülkeyi aralarına almak Ermenileri adeta celp ediyordu. İşte bu Ermeniler Osmanlı topraklarına döndüklerine iki ülkeyi karşı karşıya getiriyorlardı. Bir kısmı Taşnak, Hınçak veya adi suçlu olan bazı Ermeniler suç işlediklerinde gizledikleri ABD pasaportlarını gösteriyor ve konsolosların himayesini talep ediyorlardı. Osmanlı Devleti göre bunlar Osmanlı Tebaası, Amerika'ya göre Amerikan vatandaşı idiler. Amerika onları korumak, Osmanlı geri döndüklerinde yükümlülüklerini hatırlatmak istiyordu. Üstelik Ermeniler Amerika kanunlarına göre yakınlarını da ABD vatandaşlık haklarından yararlandırmak istiyorlardı.(11)

    Bazı Ermeniler sırf vatandaş olma için özellikle de örgüt mensupları ABD'ye gidiyordu. Misyonerler de Osmanlı Ermenilerinin Amerikan vatandaşlığına geçmelerine destek oluyorlardı. Çünkü, misyonerlerin sadece eğitim vermek yada Ermenileri kendi mezheplerine geçmeye ikna etmek gibi bir misyonla değil, aynı zamanda 'Hıristiyanları Türk yönetiminden kurtaracak kahramanlar' da yetiştiriyordu. Bu niyetlerini gizli ve açık olarak defalarca yazdıkları raporlarda dile getirdikleri biliniyordu. Ancak teslim etmek gerekir ki, Amerikan hükümeti misyonerlerin bu politikasını açıkça desteklemiyor, hatta Ermenilerin artan oranlarda vatandaşlık elde etmesinden duyduğu rahatsızlığını ifade etmekten kaçınmıyordu.(12) Zira, müfettişlerin yaptıkları soruşturmalar ortaya koymaktaydı ki, yakayı ele veren Ermenilerin büyük bir çoğunluğu ABD'ye dönme niyetinde değildi. Gerçekte bunlar Amerikan vatandaşlığını sadece araç olarak kullanıyorlardı. Pek çoğu Türkiye'de harçsız, vergisiz mülk sahibi olabilmek için Amerikan pasaportu alıyordu. Bazıları sırf tüccarlık gayesiyle, ama en tehlikelisi bazıları anarşist olarak işledikleri suçlardan kaçmak için Amerikan vatandaşı oluyordu. Durum çetin bir hal aldı. Öyle ki daha 1893 yılında başkan Başkan Cleveland yaptığı yıllık konuşmasında Osmanlı hükümetinin bu tip Ermeni vatandaşlarından şikayetini haklı bulduğunu söyledi. Çünkü o sıralarda New York'ta yayınlanan bazı Ermeni gazetelerinde açıkça Osmanlı Ermenilerini silahlı mücadeleye çağıran bildiriler yayınlıyordu. İşin ilginç yanı Amerika ile Osmanlı Devletinin 1830 antlaşmasının ilgili maddesinin farklı yorumlarından kaynaklanan duruma çağıran bildiriler yayınlıyordu. İşin ilginç yanı Amerika ile Osmanlı Devletinin suç işleyenleri mahkeme etme hakkını da saygı duyduğunu ilan ediyordu. Bu açıklama Ermenileri tedirgin etti ve yoğun bir propaganda faaliyetine girmelerine sebebiyet verdi. 1892 yılında Osmanlı hükümeti ABD elçisini 18 Ocak 1869 yılında çıkarılan Osmanlı Vatandaşlık Kanunu kabul etmeye çağırdı.(13) Bu kanunun beşinci maddesi daha önce de ifade ettiğimiz gibi, hiçbir Osmanlı vatandaşının, izinsiz başka bir ülkenin vatandaşlığına geçemeyeceğini hükme bağlıyordu. Orta-elçi Hirsch ise vatandaşlığa sahip olanları himaye etmeyi sürdüreceğini bildirdi.(14) 1898 yılında bir kez daha taraflar karşı karlıya geldiler. ABD, Osmanlı otoritelerinden izin almadan vatandaşlığa geçmenin kendileri açısından bir sakıncası olmadığını iddia etti. Hatırlatalım ki, İngiltere, Fransa, İtalya, Avusturya, Almanya, Rusya başta olmak üzere dönemin büyük Avrupa güçleri Osmanlı devletinin 1869 tarihli kanunu tanımışlar ve ona göre hareket etmekteydiler. Yani, Ermenilere Türkiye'de suç işledikleri takdirde himaye edilmeyeceklerini bildirdi. Bu ülkelerden Fransa, Hollanda, Belçika irade-i seniye olamadan vatandaşlık başvurusu yapanların taleplerini reddettiler. Dolaysıyla hukuksal ikilem ABD ile Türkiye arasında sorun olmaya devam etti. 1892 yılında Osmanlı hükümeti yeni bir karar aldı ve isteyenlerin bir daha geri dönmemek kaydıyla ülkeden ayrılabileceğini ve başka ülkelerin vatandaşlığına geçebileceğini bildirdi. Halbuki bu yanlış bir karardı, çünkü daha öncede belirttiğimiz gibi ABD ile pürüz çözülmemişti. Nitekim pek çok Osmanlı Ermenisi bu şartla ülkeden ayrıldı, ama pasaportla gizli ve açık yollardan geri döndü. ABD hükümeti, Osmanlı hükümetinin şartını hiçbir zaman tanımadığı için himaye siyasetini sürdürdü. Örneğin J.J. Arakelyan, 1892 yılında alınan karardan yararlanarak ABD'ye gitmiş ve aldığı vatandaşlıkla Türkiye'ye dönmüştü. Osmanlı kanunlarına göre geri döndüğü için hala Osmanlı tebaası idi. Bu yüzden Amerika bulunduğu sırada ödemediği vergiler kendisine tahakkuk ettirildi. Amerika'nın himaye etmesine ve ısrarla verginin adaletsiz olduğunu yetkililere bildirmesine rağmen vergi tahsil edildi.(15)

    Daha da önemlisi terörist Ermenilerdi. Örneğin Guedjian Ocak 1895 tarihinde Halep'te bir Hınçak mensubu olarak son derece gizli belgelerle ve örgüt dokümanlarıyla ele geçirmişti. Mahkeme kendisine 101 yıl ceza verdi. ABD konsolosuna başvuran Guedjian kendisinin Amerikan vatandaşı olduğunu iddia ederek himaye talep etti. Halep Valisi(16) himayeye izin vermeyince konu merkeze intikal ettirildi ve sonuçta İstanbul'da konsolos huzurunda yargılanması kabul edildi.(17) Bu tür durumların iki ülke ilişkilerini kötü etkilemesi üzerine taraflara 1874 yılında aralarında yapılan görüşmeler sonunda kabul edilen fakat senatonun onaylamadığı madde üzerinde görüşmelere tekrar başladılar. Ancak 1899 yılında yapılan görüşmelerde bizzat II. Abdülhamit 'Ermenilere himaye sağlayacak bir maddeyi asla onaylamayacağını' elçi Straus'a bildirince bir sonuç alınamadı.(18) 1900 yılında Amerika, Ermenilere ABD vatandaşlığı ile Türkiye'de himaye görmekte sorunlar yaşayabileceklerini bildirdi ve bunu pasaportlarına eklediği bir duyuru ile bildirmek zorunda kaldı. 1907 yılında Ermenilere Türkiye'ye döndükleri ve 2 yıldan fazla kaldıkları takdirde vatandaş olarak korunmaya sahip olamayacaklarını duyurdu. Eğer ilgili kişiler eskiden Türk tebaası statüsünde idiyse, bu süreni 5 yıl olduğu bildirildi. Bu uygulama diaspora Ermenilerinin tepkilerine ve protesto eylemlerine yol açtı. Ama ABD-Türkiye ile ilişkilerine önemli bir tehdit olan bir uygulamaya da son vermiş oldu.(19) Bu vatandaşlık ve himaye sorunu 1923 yılında Lozan Barış görüşmeleri sırasında da Türk-Amerikan heyetleri arasında görüşüldü ama bir sonuç alınamadı. Türk tarafının kapitülasyonları kaldırma konusundaki ısrarı Amerika'nın istediği tarzda bir uzlaşmaya olanak vermiyordu. Ama iki ülke arasında Lozan'da yapılan dostluk ve ticaret antlaşmasının imzalanmasına bu madde engel olmadı. Bununla birlikte, Ermeni diasporasının faaliyetleri imzalanan antlaşmanın Kongrede onaylanmasının engellemeyi başardı. Lozanda'da Ermeni dernekleri Türkiye ile Avrupa ve özellikle Amerika arasında bir anlaşmaya varılmaması için propaganda yürüttüler. Lozan'da gözlemci olarak bulunan Amerikan delegasyonu 6 Ağustos 1923 günü Türkiye ile bir dostluk antlaşması imzaladılar. Bu antlaşmanın Türkiye'nin yararına olması Amerikan Ermeni derneklerini aleyhte örgütlenmeye yöneltti.(20) Yapılan antlaşma 3 Mayıs 1924 tarihine kadar Senatoya sunulmadı. Ermeni lobileri antlaşmayı reddeden ve kabulünde yayar görenler olarak ikiye bölündü. Genelde misyoner kuruluşları, yardım dernekleri ve Armenia Amerika Society antlaşmasının onanmasından Yana tavırlarını koydular.(21) Buna karşılık Gerard-Cardashian ikilisinin başını çektiği Committee for the Independence of Armenia reddi için saldırgan bir propaganda yürüttü.(22) Ermenistan kurulmasını tek amaç olarak gören bu grup American Committee Opposed to the Lausanne Treaty adıyla örgütleşti.(23) Antlaşmanın imzasından her hangi bir yarar ummadıklarından muhalefeti çok sertti. Nihayet senatoyu etkilemek için bu iki grubun mücadelesini maalesef red cephesi kazandı. Ama bu mücadele esnasında Türk milletini ve yeni Cumhuriyeti rencide eden sayısız makale, kitap, haber Amerika'da yayınlandı. Amerika'da yaygın olan 'Korkunç Türk' imajı, aleyhteki derneklerin ekmeklerine yağ sürdü.(24) Karşı grubun siyaset ve kamuoyundaki etkisi o kadar büyük oldu ki, 1924 Başkanlık seçimlerine Türkiye ile yapılan antlaşma damgasını vurdu. Antlaşmayı onaylamanın Ermenileri satmak, onlara ihanet ile eşit olduğu propagandası zemin kazandı. Kiliseler, özellikle the Protestant Episcopal Church 110 bishobun imzaladığı bir bildiri ile Türkiye'yi ve Amerika'daki destekçilerini kınadı. Bu çıkışlar senatörleri ikilemede bıraktı. 18 Ocak 1927 yılında, Lozan'dan 4 yıl sonra ancak oylanabilen Lozan Antlaşmasının onayı geçerli çoğunluğu elde edemedi. Oylamada 34 ret 50 kabul çıktı ama bu yeterli yeterli çoğunluk olmadığı için ret demekti. Türk Amerikan ilişkileri Ermeni Diaspora faaliyetleri yüzünden bir yara daha aldı. Ama bizzat Başkan Türkiye'yi gücendirmemek için antlaşmasının onaylanmasını dilediğini bildiri ve sanki kabul edilmiş gibi ilişkilerin sürdürülmesini önerdi. Dışişleri bakanlığının girişimi sayesinde 17 Şubat 1927 tarihinde Türkiye ile düzenli diplomatik ilişki kuruldu. Onaylanmayan Lozan Antlaşması sanki onaylanmış gibi ilişkilerin temeline oturdu. (Öte yandan antlaşmaya taraf olan grup, başta Near East Relief olmak üzere savaş sırasında Türkiye'ye yönelik Ermeni propagandalarıyla ilgili çok enteresan gizli bilgileri açığa vurdular. Mesela NER, para toplayabilmek için Ermenilerin sürgünü ve katliamı konularında yanlış veya önyargılı raporlar ve haberler yayınladığını, dolayısıyla bu yüzden Türklere karşı cephe alınmasının haksız olduğunu duyurdu.)

    Bu arada 28 Mayıs 1928 yılında Türkiye'nin çıkardığı vatandaşlık kanunu ki ülke arasında tabiiyet sorununu içinden çıkılmaz hale getirdi. Yeni kanun vatandaşlıktan çıkmayı izne bağlamakla kalmıyor, Türkiye'de doğanları şartsız vatandaş kabul ediyordu. Bu son uygulamaya karşı yoğun bir tepki ve muhalefet olması üzerine 9 Nisan 1929 yılında kanun değişikliği yapıldı ve Türkiye'de doğanların vatandaşlığı kişilerin isteğine ve meclisin onayına bırakıldı. Ancak Türkiye-Amerika Birleşik Devletleri ilişkilerinde 62 yıl süren sorun çözüme kavuşmadı.(25)

    SUNUÇ

    Bugün de Türkiye aleyhinde faaliyet gösteren Ermeni dernek, enstitü ve kurumları bulundukları ülkelerin Türkiye'ye yönelik politikalarının tespitinde önemli rol oynamaktadırlar. Önemli bir oy potansiyeline sahip oldukları ülkelerde Türkiye'yi hedef alan politikalar izleyerek adayları desteklemektedirler. Bu sayede her yıl gerek Avrupa'da gerekse Amerika'da sözde 'soykırımın' tanınmasına yönelik girişimleri ile Türkiye'nin Ortadoğu ve Avrupa politikalarını etkisiz veya bağımlı hale getirmeye çalışmaktadırlar. Bugün Amerika'da 24'ün üzerinde eyalet kendi parlamentolarında sözde soykırımı tanımış ve buna müfredatında yer vermiştir. Demek ki Ermeni sorununu çözülmesi ve Türkiye için bir dış tehdit olmaktan çıkarılması için diaspora Ermenilerinin faaliyetlerinin de analiz edilmesi gerekir. Ancak bazılarının önerdiği gibi diaspora Ermenileri ile diyalog yoluyla çözüm bulmak iddia edildiği gibi kolay değildir. Bu bildire taraflar arasında diyalogun asgari şartları tahkik edilmeye çalışılacaktır. Öte yandan geçmişe Amerikanın himayesine girenlerin Osmanlı devletine yönelik tehditleri bugün de başka uluslar arası güçlerin himayesinde Türkiye Cumhuriyetine karşı sürmektedir.

    * Prof. Dr. Karadeniz Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Trabzon
    1. Ermenilerin Amerika'daki ilk faaliyetleri ve örgütlenmeleri hakkında bkz. Çağrı Erhan, Türk Amerikan İlişkilerinin Tarihsel Kökenleri, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.306-18.
    2. Bu örgütlerin kuruluşu hakkında bkz. Kamuran Gürün, Armenian File, London, 1983, s.120-26.
    3. Robert Mirak, 'Armenian Emigration to the United States to 1915', Journal of Armenian Studies, I/1 (1975), s.5-39, burada özellikle s.21 vd.
    4. Erhan, a.g.e., s. 313.NARA T-815, Jan. 16, 1894 ve NARA M-99/96, Apr.11, 1894 numaralı fikrofilimler tarafımızdan da incelenmiştir.
    5. Bu dönem literatürünün ve Ermeni eylemlerinin en son değerlendirilmesi için bkz. Jeremy Salt, 'The Narrative Gap in Ottoman Armenian History', Middle Eastern Studies 39/1 (January 2003), s.19-36.
    6. Tabiiyet sorunun ortaya çıkışı ve gelişimi için bkz. Leland J. Gordon, 'The Turkish American Controversy over Nationality', American Journal of İnternational Law, 25/4 (October 1931), s. 658-668. Ayrıca Erhan a.g.e., s. 226-34
    7. Robert Mirak, Tarafından Göçmen ve İstatistik dairesi arşivlerinde yapılan çalışmalara göre bu yıllarda göç eden Ermeni Osmanlı vatandaşların sayısı 44.165'dir. Bu sayıya sınır dışı edilenler dahil değildir.
    8. Antlaşma metinlerinin karşılaştırılması için bkz. Erhan a.g.e., s.205-207.
    9. Erhan, a.g.e., s. 228'de belirtildiğine göre 1857-58 yıllarında sadece İstanbul'da yedi eski Osmanlı vatandaşına ve 49 Osmanlı veya başka ülke vatandaşına protege belgesi verilmiştir.
    10. Gordon, a.g.m. 660-61.
    11. Gordon, a.g.m., 662-64. (Correspondance from Consuls General, Letter from Consul General Heap to Minister Cox, dated aug.24,1886). Erhan, a.g.e., s.211-18'de uygulamadan doğan sorunları somut örneklerle ele almaktadır.
    12. Erhan a.g.e. s. 228.
    13. Papers Relating to Foreign relations of the United States, 1893, s.X ve aynı eser, 1894, s. 728 Krş: Gordon, a.g.m., s.662.
    14. Bu tarihten sonra iki ülke arasında yürütülen görüşmelerin detayları için bkz. Erhan a.g.e.,s. 229-33,
    15. Gordon, a.g.m. s.663
    16. Bu olayda ihtimali sebebiyle vali görevden alınmıştır. Belgesi için bkz. Foreign Relations, 1895, Vol 3, 2. 1259-62.
    17. Gordon, a.g.m., s.663.
    18. Foreign Relations, 1899, s.770.
    19. Gordon, a.g.m. s.666.
    20. Bu konuda detaylı bir değerlendirme için bkz. Kemal Çiçek, 'Amerikan Ermeni Derneklerinin Lozan Görüşmeleri Esnasındaki Faaliyetleri', Lozan Sempozyumu Sunulan Bildiri (Basılacak)
    21. National Archives an Research Foundation of America (NARA) 867.4016/921 8 Şubat 1923.
    22. NARA 867.4016/817
    23. Bildilerinin bir kopyası için bkz. NARA m365 R 7
    24. Bu dönemin ve Ermenilerin izlediği bu politikaların bir değerlendirilmesi için bkz. Robert L. Daniel, 'The Armenian Question and American-Turkish Relations, 1914-1927', Mississippi Valley Historical Review, 46/2 (September, 1959), s.252-275.
    25. Gordon, a.g.m., 668 vd.


    Not: Bu makale Elazığ'da Fırat Üniversitesi'nde 16-17 Ekim 2003 tarihinde yapılan IV. Türkiye'nin Güvenliği Sempozyumu Bildiriler kitabından alınmıştır.
#14.09.2008 09:14 0 0 0
#14.09.2008 09:10 0 0 0
  • ŞEBİNKARAHİSAR OLAYI


    Anadolu'da Ermeni isyanlarının yanı sıra pek çok ayaklanma meydana geldi. Bunlardan biri 5 Haziran 1915 tarihli Şebinkarahisar olayıdır.

    Sivaslı Murat (Hamparsum Boyacıyan) adında bir Ermeni çete reisi, 500 kadar adamıyla Şebinkarahisar'ı basmıştır. Türk ordusu Doğu Cephesi'nin ana ikmal yolu buradan geçtiği için bölgenin stratejik önemi vardır. Ermeniler bu bölgeyi ele geçirdikleri takdirde TSK'nin ikmal ve geri hizmetleri aksayacak, Rus ordusunun ileri harekatı kolaylayacaktır. Çeteciler Şebinkarahisar'ın Müslüman mahallesini yaktılar. Rastladıkları Türkleri, işkenceler yaparak öldürmeye başladılar. Çevreden toplanmış olan asker ve jandarma müfrezelerine de saldırdılar.

    Bu durum karşısında başka bölgelerden kuvvet tasarruf edilerek Şebinkarahisar'a getirilmiş ve Ermeni isyancılar kuşatılmıştır.

    Sivas'taki 10. Kolordu Komutanlığından Başkomutanlığa gönderilen 15 Haziran 1915 tarihli mesajda, olayla ilgili olarak şu ifadeler kullanılmıştır:

    "Şuradan buradan toplanan 500 kadar Ermeni eşkıyasının Şebinkarahisar'da eski kaleye sığınarak isyan ettikleri öğrenilmiştir. Güvenlik kuvvetleriyle çeteciler arasında çarpışmalar olduğu Sivas Valiliğinden bildirilmiştir."

    Sivas Valiliğinin 3. Kolordu Komutanlığına gönderdiği 18-19 Haziran 1915 tarihli mesajda ise şöyle denilmektedir.

    "Şebinkarahisar isyanının bastırıldığı, Ermeniler 800 kadar kadın, erkek ve çoğunun kaleye sığındığı, isyancılardan 200 kadarının silahlı olduğu bildirilmiştir."

    KAYNAK:
    Sakarya, Em. Tümg. İhsan-; Belgelerle Ermeni Sorunu, Gnkur. Basımevi, Ankara 1984, s. 227-228.


    BURSA OLAYI
    Ermeni isyan ve olaylarının artması üzerine Adapazarı ve İzmit'teki aramalar sonunda pek çok silah elde edildiğini duyan ve Çengiler, Soloz, Orhangazi, Gemlik, Bilecik bölgelerinde öteden beri hazırlanmış bulunan Ermeni çeteleri, Türk halkına saldırmaya başlamışlardır. Hükümeti, jandarmayı ve askeri birlikleri kendilerini izlemeye zorlayarak cephedeki kuvvetleri zayıflatmayı amaçlayan Ermeniler, cephede düşmanla savaşan askerlerin morallerini bozmak yolunu tutmuşlardır.

    Ellerinde en modern silah ve hatta sıhhi malzemeler bulunan Ermeni çeteleri, İzmit ve Adapazarı'ndan kaçan çetecilerle de birleşerek, 60-70 kişilik gruplar halinde, öteye beriye saldırmaya başlamışlardır. Ermeni çetelerinin başında Başpapaz Vekil Barkef, onun sekreteri Sokpas, Bursa Ermeni Okulu Müdürü, kilise hademesi ve diğer din görevlilerinin oldukları belirlenmiştir.

    KAYNAK:
    Sakarya, Em. Tümg. İhsan-; Belgelerle Ermeni Sorunu, Gnkur. Basımevi, Ankara 1984, s. 239


    ADANA OLAYLARI
    Adana'da hiç eksik olmayan Ermeni saldırıları, Birinci Dünya Savaşı için yapılan seferberlik çağrısından sonra, daha büyük çapta ve ayrıntılı bir şekilde hazırlanmıştı. Bu bölge, hem de Akdeniz kıyılarına, hem Suriye ve Irak Cephelerine çok yakın olduğundan Ermenilerin buralarda yapabilecekleri işler çok etkili olacaktı. Önce casusluktan başladılar. Bu bakımdan Ermeni komitacıları bölgeyi ilk planda ele aldılar. 1 Şubat 1915 tarihinde iki Ermeni, İskenderun Körfezi'nde bulunan bir düşman gemisine sığınarak kendilerine verilen ajanlık görevini yerine getirdiler.

    2 Şubat tarihinde Dörtyol Ermenilerinden Abraham Salcıyan, Artin ve Bedros adlarındaki üç Ermeni de limandaki düşman gemilerine sığınarak Türk ordusunun kuvveti, askeri düzeni hakkındaki bilgileri düşmana ulaştırdılar.

    24 Şubat 1915 tarihinde Köşger Torosoğlu ve Öğretmen Agop adındaki şahıslar, düşman tarafından Kıbrıs'tan getirilerek İskenderun'a çıkarıldılar. Bunlar, düşman filo komutanından aldıkları yönergeyle birlikte kıyıda yakalandılar. Yine, 24 Şubat 1915 tarihinde düşman gemilerine sığınan Ermeniler arasında bulunan Dağlıoğlu Artin, üzerindeki evrakla yakalandı ve askeri mahkemeye verildi.

    Böylece Ermeni komitacılarının memleketin en can alacak noktalarına nasıl sızdıkları görüldü. Ayrıca Saimbeyli, Dörtyol, Kozan ile diğer kazalarda ve Hasanbeyli Bucağı'nda sayısız silah, bomba, dinamit, harita ve bayraklar bulundu.

    Saimbeyli (Haçin) kasabasında yalçın kayalıkları üzerinde bulunan Ermeni Manastırı'nda din adamları ve Ermeni komitacıları tarafından, bölgedeki mağaralarda depolanmış 200 kilo kadar barut bulundu.

    KAYNAK:
    Sakarya, Em. Tümg. İhsan-; Belgelerle Ermeni Sorunu, Gnkur. Basımevi, Ankara 1984, s. 239-240.


    URFA OLAYLARI
    Meşrutiyetin ilanından sonra Ermeni komiteleri, Urfa'da da gönüllülerden oluşan bir örgüt kurmuşlar, Doğu Anadolu harekat alanından göç ettirilip bu bölgeye yerleştirilen Ermenileri de kandırmışlardır. Bu sırada 1895 yılındaki Urfa isyanında suçlu görülerek Tablusgarba sürülen Meşrutiyetin ilanından sonra affedilerek Türkiye'ye dönen ve kendisini papaz olarak tanıtan bir şahıs, İstanbul Emeni Patrikhanesi tarafından Urfa'ya gönderilmiştir. Bu şahıs Ermenilerin isyanını hazırlamış, onlara Türk düşmanlığı aşılamış, silah ve cephane sağlamanın önemini anlatmıştır.

    Urfa'daki Ermenilerin hazırlığına Ruslar da büyük önem vermişlerdir. Çünkü Urfa bölgesi, Doğu Anadolu'dan İskenderun doğrultusunda uzanan anayolun üzerinde bulunmaktadır. Urfa bölgesinde isyancılara sekiz on yıl yetecek ölçüde yiyecek depo edilmiştir. Van'ın Ruslar tarafından işgali; Ermeni komitacıların kışkırtma ve propagandalarına hız vermiştir. Rusların birkaç ay içerisinde Diyarbakır, Siverek üzerinden Urfa'ya geleceklerini ileri sürerek Ermenileri isyana çağırmışlardır.

    İsyan hazırlıklarında en çok göze batan hususlardan birisi de, Zeytun, Sason, Bitlis, Antep bölgeleri için bir komutan emrinde kullanılmak üzere Maraş'tan Diyarbakır'dan gelen, komitacılara yerli fedailer ve asker firarilerden oluşan bir silahlı kuvvet ile su taşımak, un öğütmek, ekmek pişirmek hasta ve yaralıları bakmak, tüfek temizlemek, emir götürmek, mermi yapmak, konuşmalar yapmak için ekipler kurma başarıları olmuştur.

    İsyana başlamak için uygun bir zaman beklenirken silah toplanması ve 1894 doğumluların askere alınması sırasında Zeytun, Sason, Haçin, Diyarbakır bölgelerinden kaçan Ermeni askerler de komitacılara katılınca, Urfa'ya 7.5 km. uzaklıktaki Germiş Köyünde ve 19 Ağustos 1915 Perşembe günü de Urfa merkezinde ilk isyanlar başlatılmıştır.

    Urfa olayının ertesi günü Tellülebyaz-Urfa-Siverek yolunda çalışan hizmet taburunun Ermeni erleri evvelce kararlaştırdıkları gibi subayları ve Türk işçileri öldürmeye teşebbüs etmişlerse de başarılı olamamışlardır. Daha sonra Tellülebyaz-Urfa kısmında çalışan bölüğün Ermeni erler, kazma, kürek ve muhafız jandarmalardan ele geçirdikleri silahlarla Yedek Subay İbrahim Hilmi'yi şehit etmişler; dört jandarma eriyle köy muhtarını yaralamışlardır.

    28 Ağustos 1915'teki bu olaydan sonra 29 Eylül 1915 tarihine kadar sükunet hakimdir. Ancak 29 Eylül 1915'te 40 el kadar tüfek atılmış, ertesi günü bu olayın sorumlularını araştırma için Ermeni mahallesine giden polis ve jandarmaya ateş edilmiş ve bir jandarma şehit olmuş, iki jandarma yaralanmıştır. Asiler Türk evlerine hücum ederek savunmaya ve saldırıya uygun olanlarını ele geçirmişler, Müslüman ailelerinden büyük-küçük 10 kadını şehit etmişlerdir.

    Urfa'daki isyan, Ermeni komiteleri tarafından çok iyi planlanmış ve yönetilmiştir. Yabancı devletlerin de bu olayda ilgi ve yardımları olduğu saptanmıştır.

    İsyandan sonra Ermeni çetelerinin ele başları, yine bir kolayını bularak başka bölgelere kaçmışlardır. Çatışmanın 16 Ekim 1915'te bittiği aynı tarih ve 7664 sayılı şifreyle 4. Ordu Komutanlığı'nca Başkomutanlığa arz edilmiştir.

    KAYNAK:
    Sakarya, Em. Tümg. İhsan-; Belgelerle Ermeni Sorunu, Gnkur. Basımevi, Ankara 1984, s. 240-243


    FINDIKÇIK OLAYI
    Osmanlı hükümetine karşı zaman zaman başkaldıran Zeytun bölgesindeki Ermenilerin başka bölgelere göç ettirilmeleri sırasında Nur Dağları kuzeyindeki araziye dağılan Ermeni çeteleri, Türk köylerine, askeri birliklere ve jandarma müfrezelerine saldırarak yakmış, yıkmış ve öldürmüşlerdir.

    Bir süre sonra Zeytun, Saimbeyli ve Maraş Ermenilerinden oluşan 600 çeteci, 1915 yılı baharında Maraş ile Bahçe kasabası arasında ve Ayvalık Bucağına 30 km. kadar uzaklıkta bulunan Fındıkçık Köyünde toplanarak ayaklanmışlar; bu köyün yanındaki dört Türk köyünü de yakmışlardır. Maraş bölgesindeki Ermeniler de isyan merkezi olan Fındıkçık'ta toplanmaya başlamış; köy, iyi bir şekilde savunmaya hazırlanmıştır.

    Bu arada isyan bölgesine bir jandarma müfrezesi göndermişse de olumlu bir sonuç alınamamıştır. Bunun üzerine Islahiye'den 132. Piyade Alayıyla Belen'deki bir piyade taburu ve bir dağ top takımı Fındıkçık bölgesine gönderilerek isyan bastırılmıştır. Bu olayda 10'dan fazla Türk köyü yakılmış, yıkılmış ve 2.000 kadar Türk, vahşice öldürülmüştür.

    KAYNAK:
    Sakarya, Em. Tümg. İhsan_; Belgelerle Ermeni Sorunu, Gnkur. Basımevi, Ankara 1984, s. 243-244.


    MUSA DAĞI OLAYI
    Musa Dağı, Nur Dağlarının eteklerindedir. 1.000 metre kadar yükseklikte, büyük kayalar ve sık çalılıklarla kaplı sivri ve tek bir blok görümündedir. Verfel adında bir Yahudi tarafından yazılan "Musa Dağı'nda 40 Gün" adındaki kitap Amerika'daki Ermeniler tarafından kendilerine yapılan sözde zulümleri belirtmek için sinema filmi haline getirilmiştir. I. Dünya Harbi'nde çıkan bu olayı, o zaman Halep Valisi olan General Fahrettin Türkkan şöyle anlatır:

    "Birinci Dünya Harbi sırasında İtilaf devletlerinin İskenderun Bölgesi kıyılarına bir çıkarma yapacağı sözleri etrafa yaylınca Samandağ Bucağına bağlı yedi Ermeni köyü halkı, hükümete olan vergi borçlarını ödememişler, TSK'nin ihtiyacı için gereken yardımı yapmamışlar ve isyan etmişler ve Musa Dağı'na çıkmışlardır.

    Bunun üzerine hükümet emirlerine uymaları için asilere memurlar gönderilmişse de Ermeniler, bunları dinlememiş ve silahla karşı koymuşlardır. Başka bir çıkar yol bulamayan bölge komutanı Albay Galip, jandarma alayıyla Musa Dağından inen yolları kontrol altına aldırmış ve bizzat kendisi Musa Dağı'na çıkarak son bir defa daha isyancılarla konuşmak istemişse de dağ üzerinde hiçbir kimsenin kalmadığını görmüştür. Yapılan incelemede Ermenilerin denize doğru uzanan bir yamaçtan Akdeniz'' indikleri anlaşılmıştır. İzleri takip ederek deniz kıyısına kadar inen Albay Galip burada 20-30 kadar hayvan ölüsüyle karşılaşmıştır.

    Yapılan araştırmada İskenderun kıyılarını gözetleyen bir Fransız harp gemisinin, Musa Dağı'ndan verilen işaret üzerine kıyıya bir sandal göndererek buradaki Ermeni çete başlarını ve diğer isyancıları gemiye taşıdıkları anlaşılmıştır. Bu konu, Fransız hükümetinden resmen sorularak doğruluğu öğrenilebilir. Daha sonra Musa dağında yapılan araştırmalarda hiçbir insan cesedine rastlanmadığı gibi; yaralı veya hasta bir kimse de bulunamamıştır. Bu bakımdan Yahudi asıllı Verfel tarafından yazılan ve bütün dillere çevrilerek dağıtılan ve filme de alınan bu kitabın konusunun tamamen hayali ve uydurma olduğu, Türkler aleyhinde kamuoyunu yanıltmak için bir propaganda niteliği taşıdığı sonucuna varılmıştır."

    İşte Musa Dağı olayı budur, böyle olmuştur. Amacı, Türkleri kötülemek ve suçlamaktır. Fransızlar Birinci Dünya Harbi'nde İskenderun bölgesiyle Halep ve Hatay vilayetlerinin Akdeniz'e en önemli giriş ve çıkış kapısı olarak gördükleri Samandağ bölgesine önem vermişler; hatta bu bölgeye karşı çıkarma harekatı yapma olanaklarını araştırmışlardır. Bu amaçladır ki, Fransızlar, İskenderun Şehrinin 6 defa bombalamışlar; bölgenin Hıristiyan halkını ayaklandırarak Osmanlı hükümetini güç bir durumda bırakmak istemişlerse de harbin sonuna kadar böyle bir girişimi uygulamaya cesaret ve fırsat bulamamışlardır.

    KAYNAK:
    Sakarya, Em. Tümg. İhsan-; Belgelerle Ermeni Sorunu, Gnkur. Basımevi, Ankara 1984, s. 245-246.


    İZMİT VE ADAPAZARI OLAYLARI
    http://www.ermenisorunu.gen.tr/turkce/soru...apazari_01.htmlRus donanması Karadeniz Ereğlisi'ni top ateşine tuttuğu zaman, bölgedeki Ermenilerin Ruslar yararına casusluk yaptıkları saptanmıştır. Özellikle Adapazarı'ndaki Ermeniler, "Ruslar Karadeniz kıyılarına birkaç güne kadar asker çıkaracaklar, buralara gelecekler, o zaman bölgemizde hiçbir Türk kalmayacak" diye açıkça haberler yaymaya ve propaganda yapmaya başlamışlardır. Bunun üzerine hükümetin bölgede yaptırdığı arama sonucunda yalnız birkaç tanesi Adapazarı'nı tahrip edebilecek nitelikte çok sayıda patlayıcı madde, tüfek, tabanca, asker ve jandarma elbisesi, pek çok cephane ve dinamit fitilleri bulunmuştur. Aynı aramalar İzmit'te de yapılmış, burada da aynı şeyler ele geçirilmiştir.

    Gerek Adapazarı ve gerek İzmit'te yakalanan ihtilalcilerin ifadelerine göre; Ruslar, Sakarya Nehri ağzı bölgesini bir çıkarma yaptıkları zaman bu silahlar patlayıcı maddeler Türk askeri ve halkına karşı kullanılacaktır. Böylece genel bir öldürme, yok etme planı uygulayacaklardır. Bir kısım Ermeniler de Türk askeri elbiselerini giyerek Türk ordusunu içinden vuracaklardır. Ermenilerin planları ortaya çıkınca komite ele başları Yalova, Bursa bölgelerine kaçmışlar, buralarda karşılaştıkları Türkleri soymuş ve öldürmüşlerdir.

    Buna karşın Ermeniler her yerde Ermenilerin öldürüldüğü, Ermenilere işkence yapıldığı haber ve dedikodularını geniş ölçüde yaymaya başlamışlardır. En sonunda hükümet köklü önlemler almak zorunda kalmış, Ermeni çetelerinden bir kısmı tutuklanmış, diğer bir kısmı da memleketin çeşitli bölgelerine kaçarak kurtulmuşlardır.

    KAYNAK:
    Sakarya, Em. Tümg. İhsan-; Belgelerle Ermeni Sorunu, Gnkur. Basımevi, Ankara 1984, s. 238


    İSYANLARIN GENEL TABLOSU
    1890'da Erzurum olayı ile başlayıp 1896 Van isyanı ile biten dönem, Batı dünyasında büyük bir soykırım dönemi olarak gösterilir.

    Nalbadian, "bu devrede 50.000-300.000 Ermeni öldürülmüştür" der.

    Davih Marshall Lang, 1894-96 arasında 200.000 Ermeni öldürüldüğünü yazar.

    Pastırmacıyan'a göre 100.000-110.000 ölü vardır.

    Misasskian ise, "En az 300.000 Ermeni ölmüştür" diye yazar.

    Hepsius'un rakamı 88.243'dür. Ancak bu rakamı nereden bulduğu anlaşılmamaktadır. Mesela 1896'da Van'da 20.000 kişi ölmüş gösterir. Halbuki Van şehrinin içindeki çetelerin çoğu İran'dan gelmedir ve Saadettin Paşa'nın verdiği rakamlardan şüphe etmek için de sebep yoktur. Keza Zeytun'da 6.000 kişinin öldüğünü yazar. Aghasi ise 125 kişi zayiat verdiklerini yazmaktadır. İsyan bittikten sonra hastalıkların ölenlerin dahi 3.000 civarında olduğu İngiliz dokümanlarında yer alır ki, bu ölümlerin isyan olayı ile ilgisi yoktur.

    Bliss'in, 1895 rakamı 35.032'dir.

    Komitacı Ermenilerin kurşunları ile ölen Ermenileri de Türkler öldürdü sayılsa bile, 1890'lı senelerde isyanlar ve ayaklanmalar sırasında hayatlarını kaybeden Ermenilerin sayısı 20.000'e bile çıkarmak güçtür.

    Bu arada aynı dönemde ölen Müslümanların hesabını yapmak da gereklidir. Eğer Aghasi'nin "Zeytun'da 20.000 Türk öldürdük" sözünü ciddiye alsak, Müslüman kaybı 25.000'e yaklaşmış ve Ermeni kaybının iki mislini bulmuş olur. Ancak şu muhakkaktır ki, Müslümanların bu iki sene zarfında kaybı 5.000'den az değildir. Bu Müslümanların çok büyük kısmı durup dururken, üstüne ateş açılarak veya bomba atılarak, sırf geride kalanlar hırsa kapılıp da Ermenilere saldırsın diye öldürülmüşlerdir. İşte asıl katliam, asıl cinayet budur.

    KAYNAK:
    Gürün, Kamuran-; Ermeni Dosyası, TTK Basımevi, Ankara 1983, s. 167-68
#14.09.2008 05:07 0 0 0
  • SEVR VE LOZANDA ERMENİLER

    Osmanlı Devleti'nin savaştan yenik çıkmasıyla imzalanan Sevr Antlaşması, Ermenileri bir kez daha umutlandırmıştır. Bu antlaşmada Ermenistan'ın özgür ve bağımsız bir devlet olarak tanınması öngörülmekte, sınırın tespiti ise ABD Cumhurbaşkanı Wilson'ın takdirine bırakılmaktadır. Sevr Antlaşması'nı geçersiz kılan ve Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması'nda ise Ermeniler hakkında hiçbir hüküm yer almamaktadır.

    1920 yılı sonlarında Doğu Anadolu Cephesi'ndeki Türk ileri harekatının başarılı sonuçlara ulaşması üzerine, Milletler Cemiyeti, İngiliz Temsilcisi Lord Robert Cecil, Ermenilerin durumunu düzeltmek ve Ermenilerden geriye kalanları sözde karşılaşacakları tehlikeden kurtarmak amacıyla gereken önlemleri almak ve Türkiye'de zaman ve şahıslara göre değişmeyen bir durumu yaratmak için öneri vermiş; Genel Kurul da toplantıya çağrılmıştır. Bu toplantıda, ilgili hükümetlerle anlaşarak Ermeni sorununu acele bir çözüm bulmak ve Ermenilerle Türkler arasındaki çatışmayı sona erdirmek için bir devletin görevlendirilmesi ve bu konuda bir rapor hazırlanması amacıyla bir komisyon kurulması kararı verilmiştir.

    27 Şubat 1921'de Londra'da bir konferans toplandı. Bu konferansta Ermeni delegelerinden Boghos Nubar ve Aharunyan da dinlenmiştir. Her iki Ermeni delegesi de, Sevr Antlaşması'nın yürürlükte kalması için direnmişler ve bunun için pek çok neden göstermişlerdir. Ermeni delegeleri, Kilikya için özerklik istemişlerdir. Fransız delegesi, Kilikya'daki durumun değiştirmenin güç olacağını, ancak Fransız Hükümetinin buradaki azınlıklara önem vereceğini söylemiştir. Konferansın önemli sonuçlarından biri Türkiye topraklarında "bağımsız bir Ermenistan" kurulması yerine, Ermeniler için Doğu Anadolu'da bir "ocak kurulması" kararının çıkmasıdır.

    Londra Konferansı'nda, Sevr Antlaşması'ndaki hür ve bağımsız bir Ermeni devleti yerine, ortaya ne olduğu belirsiz bir "ocak" sözcüğü çıkmıştır. Bu değişik sözcük, Türklerin yönetimi altındaki Ermenilere özerklik sağlamak amacıyla Amerikalı misyonerler tarafından bir uzlaşma şekli olarak ortaya atılmıştır. Milletler Cemiyeti, 21 Eylül 1921'de bu ocağın Türkiye'den ayrı ve bağımsız olmasına karar vermiştir.

    Ermeni delegeleri, "ocak" kararına karşı çıkmışlar; bağımsız, birleşik ve bütün bir Ermenistan kurulması amacını savunmuşlardır. 1922 yılında Paris'te toplanan İngiltere, Fransa ve İtalya dışişleri bakanları, 1921 yılı Mart ayında Londra'da toplanan konferansta kurulmasına karar verilen Ermeni yurdunu konuşmuşlardır. Milletler Cemiyeti'nin de bu konudaki kararına uyulacaktır. Ancak bu tarihten önce, 16 Mart 1921'de Moskova Antlaşması; sonra da Kafkas Cumhuriyetleriyle Türkler arasında 13 Ekim 19121'de Kars Antlaşması; Fransızlarla da 20 Ekim 1921'de Ankara Antlaşması yapılmıştır. Kilikya'nın Türklere verileceği anlaşılmaktadır.

    Lord Curzon, Nisan 1921'de Lordlar Kamarasında; "Kilikya'da çoğunluk İslamlarda ve Türklerde olduğundan, Kilikya'nın Türkler terk edilebileceğini" söylemiştir. Bu durum Kilikya'daki azınlıklar adına Paris Barış Konferansı'nda protesto edilmiştir.

    26 Mart 1922'de İngiltere, Fransa ve İtalya Dışişleri Bakanları, Paris'te bir toplantı yaptılar. Sevr Antlaşması'nın Ermenilere tanıdığı haklar kalkmış ve bağımsız bir Ermenistan yerine ilk defa Londra Konferansı'nda milli bir Ermeni yurdu teşkili projesi ortaya atılmıştır. İngiltere, bu milli yurdun (ocak) Kilikya'da, Fransızlara göre de Doğu Anadolu'da kurulmasını önermiştir. Bu toplantıdan da özetle şu karar çıkmıştır:

    "Ermenilerin durumumu, bunların karşı karşıya kaldıkları müthiş felaketler ve müttefik devletlere karşı savaşta yaptıkları yardımlar dolayısıyla göz önünde tutulmalıdır. Bu nedenle Ermenilerin korunması ve durumlarına bir çare bulunması için milli bir ocak kurulması amacıyla Milletler Cemiyeti'nin yardım etmesi rica olunur."

    Böylece Paris'te toplanan Müttefik Devletler Dışişleri Bakanları, Sevr Barış Antlaşması ve Londra Konferansı isteklerinden ayrılarak işi en sonunda Milletler Cemiyeti'ne aktarmışlardır.

    Türk ordusunun Garp Cephesi'nde 26 Ağustos 1922 tarihinde başlayan ve 30 Ağustos 1022'deki Başkomutanlık Meydan Muharebesi'yle sonuçlanan zaferinden sonra, 11 Ekim 1922 tarihinde, Mudanya Antlaşması imzalanmış ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti delegeleri, İtilaf Devletleri tarafından 28 Ekim 1922'd6e İsviçre'nin Lozan Şehrinde yapılacak barış konferansına davet edilmiştir.

    Ermeni sorunu Lozan'da "Azınlıklar Sorunu" arasında görüşülmüştür. Azınlıklar için ileri sürülen maddelerin özeti şöyledir:

    1. Türkiye'de azınlıklara dil, din ve benzeri konularda bazı haklar sağlanmalı ve bu haklar Milletler Cemiyeti tarafından denetlenmeli.
    2. Hıristiyanlar askerlik yapmamalı, buna karşılık para olarak bedel vermeli.
    3. Din ve mezhep ayrıcalıklarının aynen kalmalı.
    4. Azınlıklar için genel af çıkarılmalı.
    5. Seyrüsefer serbestliğinin tanınmalı.
    6. Yerlerinden göç etmiş olan Ermenilerin eski yerlerine tekrar dönmelerine izin verilmeli.
    7. Ermenilere Doğu Anadolu'da ve Kilikya'da bir yurt verilmeli.

    Lozan Konferansı'nın 13 Aralık 1922 tarihli toplantısında azınlıkların korunması konusunda İngiliz delegesi Lord Curzon, yaptığı konuşmada şunları söylemiştir:

    "Şimdi Ermenilerden söz edeceğim. Bunlar yalnız birkaç batından beri karşılaştıkları, medeni alemi dehşete düşüren zulümlerden dolayı değil, fakat gelecekleri hakkında kendilerine verilmiş olan güvence nedeniyle göz önüne alınmaya layıktır.

    Şimdi bir Sovyet Cumhuriyeti olan Erivan'da bir Ermeni hükümeti vardır. Bana söylediklerine göre burada 1.250.000 nüfus mevcuttur. Her taraftan gelen göçmenlerle sıkışıklık artmış ve artık kimseyi alamaz bir hale gelmiştir. Diğer taraftan Kars, Ardahan, Van, Bitlis, Erzurum'daki Ermeniler zarar görmüşlerdir.

    Fransızlar Kilikya'yı boşaltırken buradaki Ermeni halk da korkudan Fransız ordusunu izlemiştir. Şimdi bunlar İskenderun, Halep, Beyrut şehirlerinde ve Suriye'nin Türkiye sınırı boyunca dağınık bir haldedir. Sanıyorum ki, evvelce üç milyon olan bu Ermenilerden şimdi Anadolu'da 130.000 kişi kalmıştır. Pek çoğu Kafkasya'ya, Rusya'ya, İran'a ve diğer komşu ülkelere dağılmışlardır. (...) Her halde geleceğin Türkiye'sinde, gerek Anadolu'da ve gerek Rumeli'nde pek fazla bulunacak Ermenilerin güvenlik ve korunmaları için antlaşmaya özel maddeler konulması gerekecektir.

    Şimdi bir Ermeni yurdu kurulması için gerek Ermeniler ve gerek Ermenileri sevenler tarafından yapılan isteklerden söz edeceğim. Ermenilerin kendi topraklarında oturmak istemeleri çok doğaldır. Ermenistan Cumhuriyeti toprakları, buna yetmez. Bu nedenle Türkiye'deki Ermeniler için, ister kuzeydoğu ve ister Kilikya'nın güneydoğusunda bir arazi verilmesi isteniyor. Durum, bu isteklerin yerine getirilmesini evvelkinden daha zor bir hale getirmiştir. Fakat biz Türk delegelerinin bu konudaki görüşlerini öğrenmekle mutlu olacağız."

    Lord Curzon, bundan sonra bu sorunun ayrıntılarıyla incelenmesi ve kesin önerilerin bildirilmesi için bir tali komisyon kurulmasını istemiştir. M. Barer ve Marki Garoni de aynı ilkeler üzerinde düşüncelerini söylemişlerdir.

    Türk delegasyon başkanı İsmet İnönü, diğer konular hakkında ayrıntılı belgelere dayanan açıklamalar yaptıktan sonra, özellikle şu hususları belirtmiştir:

    "Türk milleti ve Türk hükümeti, çıkarılan isyanları daima sabrı tükendikten sonra bastırma önlemlerine başvurmuş ve isyancılara karşılık vermiştir. Ermenilerin Türkiye'de karşılaştıkları bütün kötülüklerin sorumluluğu, kendi hareketlerine aittir. 1909 yılındaki Adana olayları ve yine Dünya Savaşı'nda Anadolu'nun birçok vilayetlerinde çıkarılan isyanlar aynı trajedinin korkunç bir devamıdır. Belirtilen olaylardan da anlaşılacağı gibi Osmanlı Devleti içindeki gayri müslim unsurlar, yüzyıllardan beri rahat ve refaha yaşadıkları memleketin yöneticilerinin iyi duygularını suistimal etmedikçe Türkler bunların haklarını hiçbir zaman inkar etmemişlerdir.

    Türk Hükümeti ve milletinin insanlığa uymayan hiçbir hareketinden bugüne kadar bir şikayet nedeni bulamamış olan Musevi cemaatinin gösterdiği örnek, Rum ve Ermeniler hakkındaki üzücü olayların suçunun bizzat bunlara ait bulunduğunu ispat etmeye yeter. Bu nedenle tarih, azınlıklar sorunun iki esaslı etkenin gözden uzak tutulmamasını öğütlüyor.

    Evvela bazı devletlerin azınlıkları korumak bahanesiyle memleketin içişlerine karışma arzusu konusundaki dış politik etki ve bu suretle arzulanan karışıklığın kışkırtmalar yapmak ve karşılıklar çıkarmak suretiyle meydana gelmesi; ikincisi böylece cesaret verilen azınlıkların bağımsız devlet kurmak için kurtulmaya karşı eğilim ve isteklerinin bilinmesi üzerine meydana gelen iç politik etkenler.

    Ermenilere gelince: Türkiye'yle Ermeni cumhuriyeti arasında yapılan antlaşmalarla güçlendirilmiş olan ilişkiler, Ermeni cumhuriyeti hükümeti tarafından yapılacak herhangi bir kuşatma olanağını ortadan kaldırmıştır. Diğer taraftan Türkiye'de kalmaya karar vermiş olan Ermeniler, iyi vatandaş olarak yaşamanın kesin lüzumunu artık göz önünde bulundurmalıdırlar. Sonuç olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi delegeleri şu düşüncededirler:

    1. Türkiye'deki azınlıkların durumunun düzeltilmesi her şeyden evvel her nevi yabancı karışmasıyla gelecek kışkırtmaların giderilmesine bağlıdır.
    2. Bu amaca ulaşmak için her şeyden evvel Türk ve Rum halkının karşılıklı değiştirilmesi gerekir.
    3. Karşılıklı değiştirme önlemlerinin uygulanmasından hariç tutulacak olan azınlıkların güvenlikleri ve ilerlemeleri için en iyi güvence; gerek kanunlardan ve gerekse Türk vatandaşlığından ayrılmış olan bütün cemaatlar hakkında Türkiye'nin vereceği garanti olacaktır."

    Lozan Barış Antlaşması'nda Ermeni sorunlarına değinilmemiş olduğundan hayal kırıklığına uğrayan Ermeni delegeleri, tutulacak yol hakkındaki gerekli konuşmaları yaptıktan sonra, İtilaf Devletleri'nin Lozan'da Ermeniler için gösterdikleri gayretler uygun bir sonuç vermemişse de bu girişimlerin uygun bir zamanda tekrarlanması için politik ilkelerin sürdürülmesine karar alınmıştır. Ermeni delegeleri, Lozan'dan ayrılırken konferansa katılan devletlere bir bildiri vermişlerdir. Bildiride özetle şöyle denilmektedir:

    "Ermeni delegeleri, Lozan Konferansı komisyonlarının açıklamalarından ve basında yayınlanan barış antlaşması projesinden İtilaf Devletlerinin Ermeni sorunlarını yüzüstü bırakmış olduğunu anlamıştır. Ermeni sorununun çözümlenmemiş olarak kalmasının Ermenilerin durumunu daha kötü bir hale getirmiş olduğunu göz önüne koymak isteriz.

    Versay Antlaşması, Sevr Antlaşması, 1921'de yapılan Londra Konferansı ve 1922'deki Paris Toplantılarında Osmanlı İmparatorluğundan bazı azınlıkları kurtarmak ve Ermenilere bir yurt sağlamak için kararlar alınmıştır. Savaş içinde, müttefikler tarafından savaşçı bir unsur; savaştan sonra da, müttefik olarak tanınan Ermenilere Lozan'da verilen sözlerin, yapılan vaatlerin yerine getirilmesini sağlayacak bir şey kararlaştırılamamıştır. Bu koşullar altında Ermeni delegeleri olarak, Ermeniler namına, devletlerden bir defa daha hak ve adalet yolundaki acılarına bir çare bulunması için bir karar verilmesini rica ederiz. Böyle bir barışın doğuda devamlı olmayacağını belirtiriz."

    Ermeni Cumhuriyeti Heyeti Başkanı A. Aharonyan, 9 Ağustos 1923 tarihinde Milletler Cemiyeti'ne başvurarak Lozan Barış Antlaşması'nda Ermenilerin varlıklarının da kabul edilmediğini söyleyerek, Ermeni sorununun Milletler Cemiyeti'nin gündemine alınmasını rica etmiştir. Yine Ermeniler, 9 Ağustos 1923 günü Müttefik Devletlerin temsilcilerine bir protesto göndererek Lozan Barış Antlaşması'nda Ermenilerin göz önüne alınmadığından ve sanki Ermeniler yokmuş gibi imza edildiğinden yakınmışlar; bu antlaşmanın ne barışa ne de hak ve adalete yaramayacağını savunmuşlar ve bu antlaşmaya karşı olduklarını belirtmişlerdir.

    KAYNAK:
    Uras, Esat; Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, İstanbul 1987, sh. 701-738


    LOZANDAN BU GÜNE İLİŞKİLER



    Ermeni sorununu tamamen ortadan kaldıran Lozan Anlaşması'nda itilaf devletleri tarafından yüzüstü bırakılan ve Türkiye'deki taleplerini gerçekleştirme şanslarını kaybettiklerini anlayan Ermeniler, yeniden Rusya'ya dönmüşlerdir. Türklerle tarihi düşman saydıkları Rusya'nın sıcak denizlere inme politikasını hesaba katan Ermeniler, bu ülkenin her ne şart altında olursa olsun Ermenileri koruyacağını sanmışlardır. Bu düşünce üzerine bir program yapan Ermeniler, şu ilkeler üzerine çalışılmasını kararlaştırmışlardır:

    1. Sovyet Ermeni Cumhuriyeti'nin içerideki rejimden ayrı olarak, ekonomi ve kültürünü pekleştirmek.
    2. Bütün dünyaya dağılmış bulunan Ermenilerin milli duygu, dil, din, kültür ve amaçlarını yaşatmak ve korumak.
    3. Avrupa devletlerinde ve Milletler Cemiyeti'nde Ermeni istek ve iddialarını sürdürmek ve bunun için fırsat kollamak.
    4. Ermeni halkı ve göçmenleri için hayır kurumlarının yardımlarını sağlamak; anasız ve babasız çocukları yetiştirmek, muhtaç ve hasta olanlara gereken yardımı yapmak.

    Bu programı uygulamak ve Avrupa'da yaşayan Ermenilerin katkılarını sağlayabilmek için bir örgüt kurulması düşünülmüş; ancak bazı çevreler, komitelerin yeniden işe karışmalarından çekinmişlerdir. Buna rağmen Taşnak Komitesi, "Birleşik ve Bağımsız Ermenistan" isteklerini sürdürmüştür.

    Cumhuriyetin kurulmasından sonra Sovyet Rusya ile Türkiye Cumhuriyeti arasında 17 Aralık 1925 tarihinde bir saldırmazlık paktı yapılmıştır. Bu pakt 20 yıla yakın yürürlükte kalmış, ancak 2. Dünya Savaşı'nın patlak vermesi üzerine Sovyet Rusya Dışişleri Bakanı Türkiye'nin Moskova Büyükelçisi'ne nota vererek, anlaşmanın geçersiz olduğunu bildirmiştir.

    Eşzamanlı olarak, ABD'deki Ermeni diasporasının bazı güçlü isimleri bu ülkenin başkanı Harry S. Truman'a bir dilekçe vermişlerdir. Taşnak komitecilerinin verdirdiği ve eski hesapların karıştırılmaya çalışıldığı dilekçede; dönemin ABD Başkanı Voodrov Wilson'ın 1920'de sınırlarını çizdiği Ermenistan haritasının yeniden kabul edilmesi için ABD'nin Birleşmiş Milletler'e öneri götürmesi istenmiştir.

    Sovyet Rusya, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Ermenilerle ilgili yeni bir politika izlemeye başlamıştır. Bu politikaya göre; Sovyet Ermenistan Cumhuriyeti'nde toplanmak üzere bütün dünyadaki Ermeniler ayaklandırılacak, Türk düşmanlığı düşüncesi yeniden alevlendirilecek ve böylece Doğu Anadolu Rusların eline geçecekti. Bu amaçla yoğun bir propaganda çalışmasına girişilmiş, Sovyet Rusya rejiminin iyilikleri sayılıp dökülmüş ve Sovyet Ermenistan'ındaki Ermenilerin mutluluğu abartılarak yayılmıştır. Yine aynı amaca uygun olarak, diaspora Ermenilerini aldatmak bulundukları ülkelere ajanlar gönderilmiş, Ermeni dernekleri kurulmuştur. Ermeni davasının bir insanlık ve adalet sorunu olduğu ileri sürülerek, büyük devletlerden bu konuda aracı olmaları istenmiştir.

    Sözü edilen süreçte yürütülen bazı çalışmalar şunlardır:

    — 1945 yılı Aralık ayında ABD'nin başkenti Washington'da, Ermeniler tarafından "Adalet" isimli bir Amerikan komitesi kurulmuştur. Komünist eğilimli şahısların kurduğu bu komite, bir bildiri yayınlayarak Anadolu'nun Doğu bölgelerinin Ermenistan Cumhuriyetine geri verilmesi ve Wilson tarafından çizilen Türk-Ermeni sınırının uygulanmasını istemişlerdir.

    — Eçmiyazin (bugünkü Vagrsabat: Erivan'ın batısında) Katogikosu VI. Kevork Çörekçiyan, SSCB Devlet Başkanı Stalin, ABD Başkanı Truman ve İngiltere Başbakanı Atlee'ye birer muhtıra vermiştir. Bu muhtıralarda, eski iddialar tekrarlanılarak, Doğu Anadolu vilayetlerinin Sovyet Ermenistan'ına katılması istenmiştir.

    — Rusya'nın Suriye ve Lübnan'daki çalışmaları ise şöyledir: Sovyet Rusya, Suriye ve Lübnan'ın zayıf yönetiminden yararlanarak bu ülkelerdeki Ermeni çalışmalarının yoğunlaşmasını sağlamış, Ermenilere yardım perdesi arkasında onları kışkırtmıştır. Sovyet Rusya diplomatları tarafından yönetilen bu çalışmalar için Halep, Şam, Beyrut ve daha bir çok yerde merkezler açılmıştır. Aynı çerçevede, öğretmeleri Rusya Ermenilerinden oluşan birçok okul açılmış, bu okullara ajan olarak subaylar da sokulmuştur. Bütün bu çalışmaların sonucunda 30 bini Lübnan'da olmak üzere 100 bin kişilik bir Ermeni örgütü meydana getirmiştir. Sovyet Büyükelçisi Solod, Moskova eğilimli Ermeni Hrant Devyan başkanlığında bir komünist partisiyle Şam'da "Ermeni Dostlar Derneği'ni kurmuştur. Suriye ve Lübnan'daki bu örgütler, "bağımsız bir Ermenistan kurmak vaadiyle Anadolu'nun doğusunu Sovyetler Birliği'ne bağlamak" amacını gütmüşlerdir.

    — 1946 yılı Ocak yılında Beyrut'a gelen bir Sovyet diplomatı, Lübnan ve Hatay Ermenileri temsilcileriyle ayrı ayrı konuşmuş ve onlara Sovyet Rusya'nın direktiflerini bildirmiştir.

    — Lübnan Ermeni Komitesi, 16 Mayıs 1946'da BM Güvenlik Konseyi'ne bir telgraf çekerek "Bir buçuk milyon Ermeni'nin öldürülmesiyle sonuçlanan olaylar sırasında Türkler tarafından istila edilen topraklarımıza ve zorla alınan mallarımıza karşılık adı geçen topraklarımızın Sovyet Ermenistan'ına katılmasını istiyoruz" demiştir.

    — Paris'te faaliyet gösteren Ermenistan savunma komitesi, 1946 yılı Haziran ayında Fransız Dışişleri Bakanlığı ile birlikte dört büyük devletin dışişleri bakanlarına birer muhtıra vererek, Kars ve Ardahan'ın Sovyet Ermenistan'ına katılmasını istemiştir.

    — Sovyet Rusya, dışarıdaki Ermenileri kandırmaya çalıştığı gibi, içerideki Ermenileri de çeşitli yollardan etki altına almaya çalışmıştır. Bu çerçevede, 20 Şubat 1946'da Moskova'daki Politeknik Okulu'nun salonunda Ermeni heyeti delegelerine Ermeni İlimler Akademisi muhabir üyelerinden Civenof'un bir konferans vermesi sağlanmıştır. Civenof konferansta, Van, Bitlis, Elazığ, Erzurum, Sivas ve Trabzon illerinin Ermenistan'ın sınırları içinde bulunduğunu savunarak Ermenilerin toptan öldürülmelerinden söz etmiş ve Avrupa'daki büyük devletleri bu olaya seyirci kalmakla suçlamıştır. Rusların Ermenilere gösterdiği ilgiyi öven Civenof, Sevr Antlaşması gereğince Ermenilere verilen Doğu Anadolu illerinin daha sonra Türklerin saldırısına uğradığını ve Taşnaksutyun komitecileri tarafından imzalanan Gümrü Antlaşması'yla Türklerin eline geçtiğini söylemiştir.

    — Milli Ermeni Konseyi, 17 Haziran 1946'da "Ermeni Haklarını Savunma Derneği" isimli bir Amerikan derneğine New York'ta 800 kişilik bir ziyafet vermiş; burada Türkler tarafından zorla ele geçirildiği iddia edilen Doğu Anadolu illerinin Sovyet Ermenistan'ıyla birleştirilmesi amacıyla dünyaya dağılmış bulunan 1.5 milyon Ermeni'nin BM kuruluna başvurması kararı verilmiştir.

    — 29 Temmuz 1946'da Erivan'da bir basın toplantısı düzenleyen İngiliz-Sovyet derneği delegelerinden Bochon, Sovyet gazetecilerine şöyle demiştir: "Ermeni tarihini bilen her İngiliz, Ermenilerin çektiği ıstırabı bilir ve onlara sempati duyar. Bu yakınlığı, memleketimize dönünce İngiliz kamuoyunun genel görüşü haline getirmeye çalışacağız."

    — Amerika'daki Ermenilerin Konseyi, 1946 yılı Eylül ayında, "Ermeniler ne istiyor?" başlıklı bir broşür yayınlamıştır. Broşürde, Ermenilerin nüfuslarının çoğaldığı ve Türkler tarafından ele geçirilen toprakların boş olduğu iddia edilerek şöyle denmiştir: "Ermeniler topraklarının kendilerine geri verilmesi için yalnız adaletin yerine getirilmesini istiyorlar."

    — Türk-Ermeni Sorunu Savunma Komitesi, 15 Ağustos 1946'da BM'deki 21 milletin delegelerine bir mesajla başvurarak, Ermeni iddialarını BM gündemine getirmeye çalışmıştır.

    — 24 Nisan 1965'te Fransa'daki Ermeni Kilisesi'nde Mon Senyör Manukyan'ın yönetiminde bir dini tören yapılmıştır. Aynı günün akşamında bir yürüyüş düzenleyen Eski Muharipler Derneği, Fransa'daki Meçhul Asker Anıtı'na bir çelenk koymuştur. Ertesi gün de Notia Dome Kilisesi'nde bir başka ayin düzenlenmiştir.

    — "Ermeni Ölülerini Anma Günü" olarak ilan edilen 24 Nisan 1969'da, İngiltere'de yaşayan genç Ermenilerden oluşan bir grup, Türk elçiliğinin önünden geçerek Türkiye'yi protesto etmişlerdir.

    — Türk düşmanlığı, Amerika üniversitelerinde de kendini göstermiştir. Agop Kevorkyan ismindeki bir Ermeni zengini, New York Üniversitesi'ne 30 milyon TL bağışlamak suretiyle üniversitenin "Doğu Enstitüsü"nü kapattırarak yerine "Ermeni Dili ve Tarihi Enstitüsü"nü kurdurmuştur.

    — Latin Amerika'daki Ermeniler, 24 Nisan 1965'te Brezilya'nın Sau Paulu kentinde Yer Değiştirme Kanunu'nun çıkarılışının 50. Yıldönümü dolayısıyla bir gösteri düzenlemişlerdir. Aynı gün, Brezilyalı Ermeniler tarafından kaleme alınan "1915 Ermenilerin Macerası" isimli piyes sahnelenmiştir.

    — Türkiye Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın ABD'yi ziyaret ettiği 2 Nisan 1967'de The New-Times Gazetesi'ne Ermeni iddialarını savunan bir ilan yayınlanmıştır. Amerika Milli Ermeni Komitesi tarafından verilen ilanda; Ermeni sorununun BM gündemine alınması istenmiştir.

    — Cumhurbaşkanı Sunay'ın Paris gezisi sırasında da bu kez Fransa'daki Ermeniler gazete yoluyla propaganda yapmışlardır. Hrant Samuel imzasıyla yayınlanan makalede şöyle denilmiştir: "Paris Ermenileri, General Sunay'ı misafir ederek vatanına karşı hürmet ve saygılarını açıklamışlar; Türk Cumhurbaşkanı'na karşı tezahüratta bulunmuşlardır. Yalnız şurasını belirtmek isteriz ki, bu, Ermenilerin Türkiye'den bir istekleri yok demek değildir. Durmadan haklı davamıza, sükunet içinde ve siyasi yollardan yürüyerek mücadele edecek ve bir çözüm yolu bulmaya çalışacağız."

    — Avrupa gezisine çıkan Patrik I. Horen, Kıbrıs'ta Makarios ile görüşmüştür. Bu görüşmenin hemen ardından Kıbrıs basınında kışkırtıcı yayınlar başlamıştır. Bu sırada merkezi Lübnan'da bulunan Ermeni Ramgavar Partisi, kuruluşunun 45. Yıldönümü dolayısıyla yayınladığı bir bildiride; ulaşmak istedikleri amacın "Ermenilere ait olup, Türkler tarafından ele geçirilen toprakları saptamak; Ermenilerin bağımsızlık ve hürriyet çabalarını yine hür ve demokratik bir anlayış içinde gerçekleştirmek" olduğunu açıklamıştır.

    — Ermeni komitecileri, kendi varlıklarını ve çıkarlarını koruyabilmek için, bulundukları ülkelerde yürüyüş, konferans ve protestolar yaparken, İstanbul Ermeni Patriği Başpiskopos Şinork Kalusyan, bu tür olaylara karşılık olmak üzere 6 Şubat 1967 ve 4 Nisan 1967'de dünya kamuoyuna birer açıklama yapmıştır. Kalusyan açıklamasında, Lozan'dan sonra "Ermeni Sorunu" diye bir şeyin kalmadığını ve gelişmeleri üzüntüyle karşıladığını belirtmiştir.

    — Lübnanlı Müslüman ve Hıristiyan Araplar, 1969 yılında sözde Ermeni katliamının 54. Yıldönümünü birlikte anmışlardır. Lübnan hükümeti, yas tutmaları için 24 Nisan'da Ermeni memurlarına izin vermiştir. 24 Nisan 1969'da Türkiye ve İsrail aleyhinde gösteriler yapılmıştır.

    — Ermenilere yapıldığı iddia edilen katliamın 60. Yıldönümü dolayısıyla Fransa, Amerika, Almanya ve Yunanistan'da büyük gösteriler yapılmıştır. Bu gösteriler öncesinde söz konusu ülkelerin hükümetleri Türklerin korunmasına yönelik tedbirler almak zorunda kalmışlardır(1).

    — 1965'ten sonra, çeşitli ülkelerdeki Ermenilerin Türkiye aleyhine başlattıkları karalama kampanyasıyla dünya ve Türkiye kamuoyunda varlığını hissettiren sözde Ermeni Sorunu, 1970'li yıllardan itibaren yurtdışındaki Türk temsilciliklerine yönelik terör eylemlerine dönüşmüştür.

    Gurgen (Karekin) Yanikan adlı bir yaşlı Ermeni'nin 27 Ocak 1973'de Türkiye'nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ile Konsolos Bahadır Demir'i katletmesiyle başlayan "Bireysel Ermeni Terörü", 1975'den itibaren "Örgütlü Ermeni Terörü"ne dönüşmüştür. Türkiye'nin dış temsilciliklerine yönelik Ermeni saldırıları, 1980'den sonra yoğunluk kazanmıştır. Ermeni teröristler, 21 ülkenin 38 kentinde, 39'u silahlı, 70'i bombalı, biri de işgal şeklinde olmak üzere toplam 110 terör olayı gerçekleştirmişlerdir.

    Bu saldırılarda 42 Türk diplomatı ile birlikte 4 yabancı hayatını kaybetmiş, 15 Türk ve 66 yabancı uyruklu şahıs da yaralanmıştır. 1984'ten sonra Ermeni terörü sahneden çekilmiş; yerini, bir süredir işbirliği içerisinde oldukları bölücü terör örgütü PKK'ya bırakmıştır.

    — 1. Dünya Ermeni Örgütleri Kongresi, Paris'te 3 - 6 Eylül. 1979 tarihinde toplanmıştır. Terör örgütü ASALA'nın önemli bir güçle katıldığı ve etkin rol oynadığı Kongre, Fransa'daki Ermeni ihtilâlci güçler üzerinde etkili olmuştur. Bu kongrenin amacı; "dünyadaki Ermenilerin bir fikir ve bir bayrak altında toplanması, siyasi ortamın değerlendirilerek toprak taleplerine yönelinmesi" şeklinde özetlenebilir.

    — 21-28 Nisan 1980 tarihini Kızıl hafta olarak ilan eden PKK ile Ermeniler, 24 Nisan tarihini sözde Ermenilerin katledilme günü olarak birlikte andılar. 8 Nisan 1980'de Lübnan'ın Sidon kentinde ortak bir basın toplantısı düzenleyen PKK ve ASALA, bu çakışlarının tepkiyle karşılanması üzerine ilişkilerini illegal alanda gizli olarak yürütme kararı aldılar. Bu toplantının ardından 09 Kasım 1980'de Türkiye'nin Strazburg Başkonsolosluğuna, 19 Kasım 1980'de ise THY'nin Roma bürosuna yönelik saldırılar PKK ve ASALA terör örgütleri tarafından ortaklaşa üstlenildi.

    — 1983 Lozan Kongresi, önemli gelişmeler sonucunda toplanmıştır. Terör büyük boyutlara vardırılmış, dünya kamuoyu giderek Ermenileri ve teröristleri kınama durumuna gelmiştir. Özellikle toplu katliam şekline varan eylemler, Ermenilere en yakın ve destekçi devletleri bile tedirgin etmeye başlamıştır. Kongre, "Ermeni siyasi görüşlerini birleştirmek ve tek doğrultuda hareket etmelerini sağlamak" amacıyla böyle bir ortamda toplanmıştır. ASALA'nın katılmadığı, şiddet yanlılarınınsa azınlıkta kaldığı kongre sonunda; Taşnak ve ASALA'da bölünmeler görülmüştür.

    — 7-13 Temmuz 1985'de Sevr'de toplanan ve adına "III. Dünya Ermeni Örgütleri Kongresi" denilen kongrede ise temel amaç, hazırlanan "Ermeni Anayasası"nın kabulü olmuştur. Kongrede, Ermenileri dünya çapında temsil edecek bir "Birliğin" oluşturulmasına çalışılmıştır. ASALA'nın katılmadığı ve yoğun eleştirilere uğradığı kongrede, Taşnakların temsil niteliği uzun tartışmalara sebep olmuştur.

    — 04 Haziran 1993'te Batı Beyrut'taki PKK merkezinde, Hınçak Partisi, ASALA ve PKK'nın katıldığı bir toplantı gerçekleştirilmiştir.

    — 6-9 Ocak 1993 tarihlerinde Beyrut'taki iki ayrı kilisede düzenlenen toplantılarda Türkiye'yi yakından ilgilendiren önemli kararlar alınmıştır. Lübnan Ermeni Ortodoks Başpiskoposu ve Ermeni parti yetkililerinin yanı sıra 150 civarında gencin katıldığı toplantılarda şu kararlar alınmıştır:

    * Şimdilik Türkiye'ye karşı sakin tutum gösterilmelidir.
    * Ermeni toplumu gittikçe büyümüştür ve ekonomik yönden güçlenmektedir.
    * Geliştirilen propaganda faaliyetleri sayesinde, bütün dünyada (sözde) soykırım daha iyi bilinmeye başlanmıştır.
    * Ermenistan devleti kurulmuştur; atalarının intikamını alacaklardır ve her geçen gün toprakları genişlemektedir.
    * Başta ABD olmak üzere, diğer batılı ülkelerin de Karabağ'da sürdürülen savaşta Ermenileri haklı bulmuşlardır; bu fırsat iyi değerlendirilmeli ve Karabağ'da savaşan Ermeni gençlerine yenileri katılmalıdır.
    * Türkiye'de (PKK terör örgütü ile yapılan mücadele kastedilerek) iç savaş devam edecektir; ekonomi sıfır noktasına gelecektir; vatandaş baş kaldıracaktır.
    * Türkiye bölünecektir.
    * Türkiye'de Kürt devletinin kurulacaktır.
    * Ermeniler, Kürtlerle olan ilişkilerini iyi bir şekilde yürütmeli ve Kürtlerin mücadelelerini desteklemelidirler.
    * Bugün Türklerin elinde olan topraklar, yarın Ermenilerin eline geçecektir.
    * Bu arada, Lübnan ve diğer ülkelerdeki Ermeni Parti ve kuruluşlarına Ekim-Kasım-Aralık 1992 ayları içinde toplanan paranın büyük bölümü ile Yunanistan'dan veya Yunanistan aracılığı ile temin edilen silahların ve paranın kalan bölümü ile alınan gıda maddelerinin, Karabağ'da savaşan Ermenilere ulaştırmak üzere Ocak 1993 ayı başlarında hava yolu ile Ermenistan'a gönderildiği bilinmektedir.

    — 1984'ten sonra Türkiye'ye yönelik terör hareketlerini PKK'ya bırakan Ermeni komiteleri, sözde iddialarını Ermeni diasporası aracılığıyla sürdürmeye devam etmişlerdir. ABD'nin bazı eyaletleri ve Ermenileri destekleyen başta Fransa gibi Avrupalı ülke parlamentolarından "sözde Ermeni Soykırımı"nı kabul eden yasaların çıkmasını sağlamışlardır. Bu süreç halen devam etmektedir.

    KAYNAK:
    (1) Sakarya, Em. Tümg. İhsan, Belgelerle Ermeni Sorunu, Gnkur. Basımevi, Ankara 1984, 2. Baskı, sh. 439-474
#14.09.2008 05:01 0 0 0
  • TÜRK ERMENİ İLİŞKİLERİ

    Ermeniler; Pers, Makedon, Selefkit, Roma, Part, Sasani, Bizans, Arap ve Türklerin hakimiyeti altında yaşamışlardır. Ermenileri Bizans'ın zulüm idaresinden kurtaran ve onlara insanca yaşama hakkını bahşeden, Selçuklu Türkleri olmuştur. Fatih döneminde ise, Ermenilere din ve vicdan hürriyeti en üst düzeyde verilmiş, Ermeni cemaati için dini ve sosyal faaliyetlerini yönetmek üzere Ermeni Patrikliği kurulmuştur.

    Tarih boyunca Romalılar, Persler ve Bizanslılar tarafından Anadolu'nun bir yerinden diğerine sürülen, savaşlara itilen ve çoğu kez üçüncü sınıf vatandaş muamelesi gören Ermeniler, Türklerin Anadolu'ya girişlerinden sonra; Türklüğün adil, insani, hoşgörülü, birleştirici töre ve inancından yararlanmışlardır. Bu ilişkilerin gelişme ve doruğa ulaşma çağı olan 19. Yüzyıl sonlarına kadar süren devir, "Ermenilerin altın çağı" olmuştur.

    Osmanlı Devleti'nin çalışan, liyakatli, dürüst ve üretken her teb'asına sağladığı imkanlardan Gayr-i Müslimler içinde en çok faydalananlar; Ermeniler olmuştur. Askerlikten, kısmen de vergiden muaf tutulurken, ticarette, zanaatta, çiftçilikte ve idari işlerde yükselme fırsatını elde etmişler ve devlete bağlı, milletle kaynaşmış ve anlaşmış olduklarından dolayı "millet-i sadıka" olarak kabul edilmişlerdir.

    İstanbul Ermeni Patrikliği'nin kuruluşu tarihte eşine zor rastlanır bir olaydır: Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethinden sekiz yıl sonra, 1461'de Batı Anadolu'daki Ermeni episkoposluğunu, çıkardığı bir fermanla İstanbul Patrikliği'ne dönüştürmesi, Fatih'in ve Osmanlı Sultanlarının gelecek vizyonu ve diğer dinlere gösterdiği hoşgörünün çok açık bir örneğidir. Tarihte bir dine mensup bir hükümdarın, başka bir dinin üyeleri için ruhani riyaset makamı tesis etmesi, ne Fatih'ten önce, ne de sonra görülmüştür.

    "Yeni bir bin yıla girerken dünyada yaşanan gerginlikleri, özellikle yakın çevremizdeki savaş ortamını göz önünde bulunduracak olursak, 538 yıl önce gerçekleşen bu olayın değerini, dinler ve kültürler arası hoşgörünün önemini, sanıyorum daha iyi kavrayabiliriz." diyen günümüzün Ermeni Patriği II. Mesrob'un sözleri de bu olayın önemini doğrulmaktadır.

    Nitekim, Türkçe konuşan, ayinlerini bile Türkçe yapan bu topluluktan devlet kademelerinde önemli görevlere yükselenler, Bayındırlık, Bahriye, Hariciye, Maliye, Hazine, Posta-Telgraf, Darphane Bakanlıkları, Müsteşarlıkları yapanlar ve hatta Osmanlı Devleti'nin meseleleri üzerinde Türkçe ve yabancı dillerde eserler yazanlar bile olmuştur.

    Ancak Osmanlı Devleti'nin zayıflamaya başladığı dönemlerde, bazı devletlerin vaatlerine kanan Ermeniler, on binlerce Türk ve Ermeni'nin ölümüyle sonuçlanan isyan ve katliamlara başlamışlardır ve bin yıl refah içinde yaşadıkları ülkeyi parçalamaya çalışmışlardır.

    SELÇUKLU DÖNEMİ TÜRK-ERMENİ İLİŞKİLERİ



    VII. yüzyıl sonlarından itibaren Anadolu, Bizans hakimiyetinden çıkarak, önce Emevilerin, onlardan sonra ise X. yüzyılın sonlarına kadar Abbasilerin elinde kalmıştır. X. yüzyılın sonlarında Anadolu'nun tamamına Bizans yeniden hakim olmuştur.

    Bizans İmparatoru Vasil II, hayatının son yıllarında Kafkaslar'da faaliyet göstermiştir. Ermeni Bağratuni hanedanından Gagik I'in (990-1020) ölümünden sonra bu bölgede karışıklıklar çıkmıştır. Bu durum Bizans İmparatoru'na başarılı bir müdahale fırsatı vermiştir. Gürcistan'ın bir kısmı gibi Van bölgesi de Bizans İmparatorluğu'na dahil olunmuş, Ermeni Ani hanedanlığı ise hayatı boyunca Gagik'in oğlu ve halefi olan İonnas Smbat'a kalmış, onun ölümünden sonra ise aynı şekilde Bizans İmparatorluğu'na katılmıştır.

    Bizans İmparatorluğu, Ermenilerin yaşadıkları yerleri kendine katmakla kalmamış, aynı zamanda Ermeni tarihçi Urfalı Mateos'un da belirttiği gibi "Ermeni milletinin kumandanlarını kendi ev ve eyaletlerinden çıkarıp götürmüşler"dir.

    1047-1048 yılında Selçuklu Veliahdı Hasan, Van Gölü bölgesine akınlara başlamıştır. Azerbaycan Genel Valiliği'ne atanan İbrahim Yınal, Tuğrul Bey'den aldığı buyruk üzerine, Kutalmış ile birlikte harekete geçerek Eylül 1048'de Pasin Ovası'nda Liparit, Aaron ve Katakalon kumandasındaki Bizans Ordusu'nu bozguna uğratmıştır.

    Ölen Bizans İmparatoru Konstantin Dukas'ın (Mayıs 1067) yerine geçen karısı ile evlenerek iktidarı ele geçiren Romanos VI. Diogenes, Selçuklulara karşı savaşı derhal ele almış, fakat ordusunun aşırı güçsüzleşmesi nedeniyle büyük bir güçlükle de olsa çoğunluğu yabancı asıllı ücretlilerden (Peçenek, Oğuz, Norman, Frank, Ermeni, Slav, Bulgar, Alman, Hazar, Gürcü) oluşan bir ordu toplamıştır.

    Bizans İmparatoru Malazgirt'e doğru yola çıkmadan önce, harpten dönünce Ermeni mezhebini ortadan kaldıracağına yemin etmiştir. Bizans imparatorunun ordusu, 26 Ağustos 1071 tarihinde Sultan Alparslan'ın ordusuna saldırmış, fakat bozguna uğramıştır. Bizans İmparatorunu esir alan Alparslan, barış imzaladığı Diogenes'i tahta dönmesi için büyük bir törenle İstanbul'a uğurlamıştır.

    Uzun yıllar Bizans hakimiyeti altında yaşayan Ermenilere Bizanslıların nasıl davrandıkları konusunu, o dönemleri yaşayanlardan dinlemiş ve yazmış olan Urfalı Mateos şu şekilde aktarmıştır:
    "... Onlar (Romalılar) Katogikosu (Haçik'i), mezhebi için türlü işkencelere maruz bırakmışlardır. Duyduğumuza göre onlar, onu ateşle tazip etmişler, fakat o, alevlerin içinden sağ ve salim çıkıyordu."
    "İki yıl sonra (993-994) büyük Roma dükü, büyük bir ordu ile beraber Ermenilere karşı yürüdü, Hıristiyanların üzerine atılıp onları kılıçtan geçirdi ve esaret altına aldı. O, zehirli bir yılan gibi her yere ölüm götürdü ve böylelikle, dinsiz milletlerin yerini tutmuş oldu."

    Türkler, Bizanslılarla birlikte kendilerine karşı savaşan Ermenilere nasıl davranmışlardır? Bizanslıların yaptıkları gibi onları hakir mi görmüşler, zulüm mü yapmışlar, yoksa kilise ve manastırlarını mı yakmışlardır? Ermeniler başta olmak üzere, Selçuklu yönetiminde yaşayan bütün gayrimüslim azınlığa gösterilen hoşgörüyü Urfalı Mateos şu şekilde kaydetmiştir:

    "539 (27 Şubat 1090-26 Şubat 1091) tarihinde Ermeni Katogikosu Barseg, cihangir sultan Melikşah'ın yanına gitti. Katogikos bazı yerlerde Hıristiyanların tazyik edildiğini, Allah'ın kiliseleri ile ruhanilerden vergi istenildiğini ve manastırlarda piskoposların vergi için tazyik edildiğini görüp, İranlıların ve bütün Hıristiyanların âlicenap ve tatlı sultanının huzuruna gidip, bütün bunları ona arz etmeye karar verdi. Sultan, senyor Barseg'i huzura kabul edip, ona büyük iltifat gösterdi ve onun arzularını yerine getirdi. Sultan, bütün kilise ve manastırları ve ruhanileri vergiden muaf tuttu ve Ermeni katogikosuna fermanlar verip onu iltifatla uğurladı."

    Bu ifadelerden de açıkça anlaşıldığı gibi Selçuklu Türkleri, Ermenilere ve diğer gayrimüslim halka Bizanslıların göstermediği hoşgörüyü göstermiş ve onların dinlerini ve sosyal yaşantılarını korumalarını sağlamıştır. Bu anlayış, Anadolu Selçukluları döneminde de devam etmiştir. Gösterilen tüm bu hoşgörülere rağmen, bazen Ermenilerin Bizanslıların ve Haçlı Seferleri sırasında Haçlıların yanlarında yer aldıkları da bilinmektedir.

    KAYNAK:
    Yıldırım, Dr. Hüsamettin; Ermeni İddiaları ve Gerçekler, Ankara 2000.


    OSMANLI ERMENİ İLŞKİLERİ

    Osmanlı devletinin ilk kuruluş yıllarında Ermeniler, genellikle Çukurova, Doğu Anadolu ile Kafkasya bölgelerinde küçük prenslikler ve beylikler halinde ve dağınık durumdaydılar. İran, Bizans, Gürcü, Selçuklu devletleri ve diğer küçük devlet ve beyliklerle karışmışlardı ve bunların yönetimi altındaydılar.

    Ermenilerin Osmanlılarla ilk ilişkileri, çok azınlıkta bulundukları Anadolu'nun batı bölgesinde başlamıştır. Osman Gazi 1324 yılında Bursa'yı devlete merkez yaptıktan sonra, Kütahya'daki Ermenilerin çoğunluğu ve Ermeni ruhani reisliği Bursa'ya nakledilmiştir.

    Fatih Sultan Mehmet 1453'de İstanbul'u aldıktan sonra Ermenilerin Bursa'daki ruhani başkanı Hovakim'i İstanbul'a getirmiş ve 1461'de yayınladığı bir fermanla Ermeni Patrikliği'ni kurdurmuştur. Yavuz Sultan Selim'in 1514-1516'da Güney Kafkasya ve Doğu Anadolu'yu fethetmesiyle buradaki Ermeniler de aynı cemaat bünyesine alınarak İstanbul Patrikliği'ne bağlanmışlardır.

    Tarihlerinde hiçbir devletten ve hükümdardan görmedikleri ilgiyi Osmanlı devletinden gören Ermeniler, Türk milletine samimi olarak bağlanmışlardır. Bu yüzden kısa bir süre içinde çeşitli yerlerden İstanbul'a göçen Ermeniler büyük bir cemaat oluşturmuş ve dünyanın en refah içindeki cemaatlerinden birisi haline gelmişlerdir.

    Fatih Sultan Mehmet'ten Sultan II. Mahmud'a kadar 350 yıllık süre içinde Hıristiyanların ve dolayısıyla Ermenilerin dini ve toplumsal işlerine kesinlikle karışılmamıştır. "Amira" denilen bankerlerden, tüccarlardan ve devlet memurlarından oluşan Ermenilerin yardımıyla; birçok okul, matbaa, kütüphane açılmış, birçok Ermeni genci öğrenim yapmak ve sanat öğrenmek üzere Avrupa'ya gönderilmiştir. Aynı dönemde bu haklardan Rusya yönetimindeki Ermeniler yararlanamamışlardır.

    Ermeni Patriği Nerses 1876 yılında Vatandaşlık Meclisi Şurası'na sunduğu mektubunda, "Şayet günümüze kadar Ermeni milleti, millet olarak korunduysa ve inancını, kilisesini, dilini, tarihi ve kültürel değerlerini koruyorsa, tüm bunlar Türk hükümetinin Ermeni milletine gösterdiği koruma, yardım ve hayırseverlik sayesindedir. Kader, Ermenileri Türklere bağlamıştır. Bundan dolayı Ermeniler, devletin savaş ve ağır sınav günlerinde buna kayıtsızca davranamaz. Aksine her zaman oldukları gibi ona yardım etmek zorundadırlar. Vatanını seven Ermeni, devlete yardım ederek, Ermeni milletinin hizmet ve yardımının en iyisini görecektir." demektedir. Görüldüğü gibi Patrik Nerses, Ermenilerin Osmanlı yönetiminde sahip oldukları haklar sayesinde benliklerini muhafaza ettiklerini belirtmektedir.

    Osmanlı devleti, Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile yapmayı vaadettiği ıslahatları ilân etmiş, ancak gayrimüslimler verilen yeni haklardan memnun kalmamışlardır. Tanzimat ile gayrimüslimlere askerlik mükellefiyeti getirilmiş, devlet memuriyetleriyle idari ve askeri okullara girmelerine izin verilmiştir. Buna dayanarak Ermeniler, 1863'de yürürlüğe giren 99 maddeden oluşan Ermeni Milleti Nizamnamesi'ni bir fermanla Babıâli'ye onaylatmışlardır.

    Osmanlı yönetimindeki diğer gayrimüslim azınlıklar gibi Ermeniler de her zaman birinci sınıf vatandaş muamelesi görmüşler; askere gitmedikleri gibi, özellikle ticari hayatta kilit noktaları ellerine geçirmek suretiyle, toplum içinde ön plana çıkmışlar, zengin olmuşlardır.

    Devlete bağlılıkları, Türk adetlerini benimsemeleri, hatta iyi Türkçe konuşmaları, Ermenilerin devlete ait resmi veya özel işlere atanmalarına sebep olmuştur. Bu bakımdan 16. yüzyılda Ermeni asıllı Mehmet Paşa gibi vezirlik rütbesine kadar yükselen devlet adamları, 18. yüzyılda Divrikli Düzyan soyundan saray kuyumcuları ve sonradan Darphane bakanları, Sasyan ailesinden saray doktorları, 19. yüzyılda Bezciyan ailesinden Darphane bakanları, Dadyan ailesinden Baruthane bakanları devletin en yüksek kademelerinde görevler yapmışlardır. 19. yüzyılda ve Abdülhamit devrinde ve sonrasında ise Ermeni dış işleri görevlileri ve bakanlar bulunmaktadır. Ayrıca birçok Ermeni de Osmanlı devlet adamlarına danışmanlık yapmıştır.

    Ermeniler iddia edildiği gibi soykırıma uğrayan bir topluluk değil, devletin her kademesinde, her meslekte önemli yerler edinmiş bir grup olmuştur.

    Osmanlı-Ermeni ilişkileri açısından en çarpıcı açıklamalar, bizzat Türkiye'deki Ermeni cemaatinin önderlerinden gelmiştir. Ermeni Patriği II. Mesrob, 22 Mayıs 1999 günü Hilton Oteli'ndeki resepsiyonda yaptığı konuşmada şu ifadeleri kullanmıştır:

    "3. Binyılın eşiğindeyiz. İnsanlık tarihinde yeni bir dönemin başlangıcını kutlamaya hazırlanıyoruz. Bunun hepimiz için büyük fırsat olduğunu düşünüyorum. Geleceğimizi kıtaların, kültürlerin ve halkların birlikteliği düşüyle tayin etme fırsatı...

    İnsan hayatına, kişisel hak ve özgürlüklere saygı, adil ve her türlü şiddetten uzak bir dünya hepimizin ortak özlemi.

    Önümüzdeki bu dönüm noktası yalnızca eşsiz bir fırsat değil, aynı zamanda çetin bir sınav sunuyor bizlere. Geride bırakmaya hazırlandığımız 2. Binyıl trajik olaylarla doluydu.

    Yine de geride bıraktıklarımız arasında hep saygıyla yad edeceğimiz, önümüzdeki binyıllarda da sevinçle kutlayacağımız nice olaylar yok değil.

    Tıpkı bugün kutladığımız gibi...

    İstanbul Ermeni Patrikliği'nin kuruluşu tarihte eşine rastlayamayacağımız bir olaydır.

    Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethinden sekiz yıl sonra, 1461'de Batı Anadolu'daki Ermeni episkoposluğunu çıkardığı bir fermanla İstanbul Patrikliği'ne dönüştürmesi Fatih'in ve Osmanlı Sultanlarının gelecek vizyonu ve diğer dinlere gösterdiği hoşgörünün çok açık bir örneğidir.

    Tarihte bir dine mensup bir hükümdarın başka bir dinin üyeleri için ruhani riyaset makamı tesis etmesi, ne Fatih'ten önce, ne de sonra görüldü.

    Yeni bir binyıla girerken dünyada yaşanan gerginlikleri, özellikle yakın çevremizdeki savaş ortamını göz önünde bulunduracak olursak, 538 yıl önce gerçekleşen bu olayın değerini, dinler ve kültürler arası hoşgörünün önemini, sanıyorum daha iyi kavrayabiliriz.

    İmparatorluk sınırları içindeki Ermeni toplumunun hayatını onun örf ve adetlerine göre düzenleyen Fatih Sultan Mehmet'i, onun doğrultusunda ülkeye hizmet eden devlet adamlarını ve 1461'deki ilk İstanbul Ermeni Patriği Bursalı Hovagim'den başlayarak bu makama sadakatle hizmet eden 83 patriğimizi sevgiyle ve minnetle anıyoruz.

    Biz Türkiye Ermenileri, ülkemizde yaşayan en kalabalık Hıristiyan cemaati olarak 75. yılını coşkuyla kutladığımız Türkiye Cumhuriyeti'nin aydınlık geleceğine tüm kalbimizle inanıyor ve yarınlara ümitle bakıyoruz."







    KAYNAK:
    (1) Çarıkçıyan,Komidos; Türk Devleti Hizmetinde Ermeniler (1453-1953), İstanbul 1953.
    (2) British Documents on Ottoman Armenians (4cilt), 1983, 1989, 1990,Türk Tarih Kurumu
    (3) Göyünç, Nejat; Osmanlı İdaresinde Ermeniler, 1983-4)
    (4) Tarih Boyunca Türklerin Ermeni Toplumu ile İlişkileri Sempozyumu, Atatürk Üniversitesi, 1985
    (5) Türk Tarihinde Ermeniler (Tebliğler ve Panel Konuşmaları). 9 Eylül Üniversitesi,1985-6)
    (6) Şimşir, Bilal; Osmanlı Ermenileri, 1986-7)
    (7) Ataöv, Türkkaya; Osmanlı Arşivleri ve Ermeni Sorunu, 1989



    BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI DÖNEMİ

    Osmanlıların 1 Kasım 1914'te İngiltere, Fransa ve Rusya'ya karşı savaşa girmesi, Ermeni komitelerince büyük bir fırsat olarak görülmüştür. Gönüllü alaylar kurarak Rus saflarına katılan Ermeniler, Rus işgal kuvvetleriyle birlikte Doğu Anadolu topraklarına girmişlerdir. Ayrıca, Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde yeni isyanlar çıkartılmış, Osmanlı kuvvetleri arkadan vurulmuş, sivil Türk halkı büyük bir katliama uğratılmıştır. Bu katliam yalnızca Türkleri hedef almamış Trabzon civarındaki Rumlar ve Hakkari çevresindeki Museviler de Ermeniler tarafından katledilmişlerdir.

    Osmanlı Devleti savaşa girmeden kısa bir süre önce Haziran 1914'te Erzurum'da Taşnaksutyun komitesi toplanmış ve şu kararları almıştır:

    "İttihat ve Terakki Hükümeti'nin, Hıristiyan unsurlara ve özellikle Ermenilere karşı eskiden beri takip ettiği iktisadi, sosyal ve idari birbirine zıt politika, baskıyı ve ıslahatı uygulama konusunda gösterdiği aldatıcı hareketleri göz önünde tutan Taşnaksutyun Kongresi, İttihat ve Terakki'ye karşı muhalefet durumunda kalmaya, onun siyasi programını eleştirmeye, kendisine ve teşkilatına karşı şiddetle mücadeleye girişmeye karar vermiştir."

    Osmanlı seferberlik ilan eder etmez, Marsilya'da yaşayan Türk Ermenileri 5 Ağustos 1914'de bir beyanname yayınlamışlardır. Çeşitli gazetelerde yayınlanan söz konusu beyannameden birkaç cümle şöyledir:

    "Rus Ermeniler, Moskova orduları saflarında, kardeşlerimizin cesetleri üzerine yapılan tahkirin intikamını almak için, vazifelerini yapacaklardır. Bize Türk tahakkümündeki Ermenilere gelince, hiçbir Ermeni'nin silahı, ikinci vatanımız olan Fransa'ya ve onun müttefik ve dostlarına çevrilmemelidir.

    (...)

    Ermeniler, kime karşı olduğunu söylemeden Türkiye sizi silah altına çağırıyor; demiryollarının rayları 300.000 kardeşimizin cesetlerinden geçen II. Wilhelm'in ordularını ezmeye yardımcı olmak için Fransa ve onun müttefiklerinin ordularına gönüllü yazılın..."

    Savaş başlayınca Ermenilerin Ruslarla işbirliğine giriştiklerini hemen her kaynakta bulabiliyoruz.

    Bu konuda Philips Price şu ifadeleri kullanmaktadır:

    "... Savaş patlak verince bu bölgelerdeki Ermeniler (Doğu vilayetleri kastediliyor) Kafkasya'daki Rus makamları ile gizlice temasa geçtiler ve geliştirilen bir yer altı teşkilatı ile bu Türk vilayetlerinden Rus ordusuna gönüllü sevk edilmeye başlandı..."

    Rafael de Nogales şunları yazmaktadır:

    "Savaş fiilen başlayınca, Meclis'teki Erzurum Mebusu Garo Pasdermichan (Pastırmaciyan) üçüncü ordudaki hemen bütün Ermeni Subay ve askerlerle öte tarafa Rusya'ya geçti. Kısa bir süre sonra onlarla geri dönerek, köyleri yakmaya, ellerine geçen bütün masum Müslümanları insafsız şekilde kılıçtan geçirmeye başladı. Bu kanlı mezalimin zaruri karşılığı, Osmanlı makamlarının, her halde henüz kaçmayı başaramadıkları için, halen orduda bulunan Ermenileri askerlerle jandarmaları silahtan soyutlayarak, onları yol inşaatında ve malzeme nakliyatında kullanılmak üzere iş taburlarına nakletmesi oldu."

    Clair Price ise şöyle yazmaktadır:

    "1908 Anayasası gereğince Enver Hükümetinin askerlik çağına gelmiş Türkler gibi Ermenileri de silah altına çağırmak hakkı vardı, ama, silahlı bir karşı koyma, özellikle Zeytun'da derhal başladı. Doğu hudutları boyunca Ermeniler Rus ordusuna kaçmaya başladılar. Enver Hükümeti geri kalanların sadakatinden şüphe ederek onları iş taburlarına sevk etti."

    Osmanlı Hükümeti 3 Ağustos'ta seferberlik ilan etmişti. Zeytun'lu Ermeniler Osmanlı bayrağı altında bulunmayı istemeyerek kendi subaylarının yönetiminde bir Zeytun Fedai Alayı kurarak bölgelerini korumak istemişler, tabiatıyla kabul edilmeyen bu talepleri üzerine 30 Ağustos tarihinde fiilen isyan etmişlerdir. Takip sonunda 60 kadar asi silahları ile yakalanmış ve bir süre sakinlik oluşmuşsa da Aralık ayında, Zeytunlular yeniden mülkiye memurlarına ve jandarmalara saldırmaya başlamışlardır.

    1915 Mayıs ayına gelindiğinde, Ruslar Doğu Anadolu'da ilerler, İngiliz ve Fransızlar Çanakkale'yi zorlar ve Güney'de kanal harekatı yapılırken, ülkenin iç durumu budur. Zeytun, Van ve Muş'ta isyan çıkmıştır. Van isyanı, şehrin Rusları tarafından işgaline yol açmıştır. Zeytun ve Muş isyanı devam etmektedir. Ülkenin her tarafı asker kaçakları ile dolu, her taraf çetelerin saldırılarına maruz, eli silah tutan Türklerin askere gitmeleri neticesinde meydan Ermenilere kalmıştır. Devlet bir taraftan savaşırken, bir taraftan da isyanlarla uğraşmaktadır. Osmanlı böyle bir durumda tehcir kararı almak zorunda kalmıştır(1).

    Türkiye'deki Ermenilerle ilgili olarak savaş içinde alınan bir karar daha vardır ki, Patrikhane'yi ilgilendirir. 10 Ağustos 1916 tarihli Takvim-i Vekayi'de neşredilen yeni bir nizamname ile, Türkiye'deki Ermeni Kiliselerinin Eçmiyazin (Vagrsabat: Erivan'ın batısında) ile ilgisi tamamen kesilmiş, Sis ve Akdamar Katogikoslukları birleştirilip, Katogikosluğun merkezi Kudüs'e nakledilmiş ve İstanbul Patrikliği de bu Katogikosluğa bağlanmıştır. İstanbul Patriğinin ise ancak mezhepler nezareti ile temas edebileceği hükme bağlanmıştır. Nizamname ayrıca Patrik seçimi ve Patrikhane Meclislerine de yeni bir şekil vermiştir(2).

    KAYNAK:
    (1) Gürün, Kamuran, Ermeni Dosyası, TTK Basımevi, Ankara 1983, sh. 193-209
    (2) Gürün, a.g.e., sh. 229
#14.09.2008 04:54 0 0 0
  • SOYKIRIM NEDİR?

    Yer değiştirme uygulaması Ermeni çevreleri ve hasım devletlerce "Ermeni katliamı ve soykırımı" olarak adlandırılmış ve Osmanlılara karşı büyük bir propaganda kampanyası başlatılmıştır.

    Oysa soykırım; "ırk, milliyet, etnik ve din farklılıkları nedeniyle insan gruplarının yok edilmesi"dir. Bu suç, direkt olarak bir hükümet tarafından veya onun rıza göstermesi ile işlenebilir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, dünyada soykırım suçunu önlemek ve cezalandırmak için 1948'de "Soykırım Sözleşmesi"ni kabul etmiş ve Türkiye de bu sözleşmeye 1950 yılında taraf olmuştur.

    Soykırım dendiği zaman Nazilerin, Yahudilere ve diğer etnik gruplara karşı giriştikleri kitlesel kıyım akla gelir. 1939-1945 yılları arasında 5-6 milyon Yahudi, 3 milyondan fazla Sovyet savaş tutsağı, birer milyondan fazla Polonya ve Yugoslavya sivil halkı, 200.000 civarında Çingene ve 70.000 özürlü insanın canına kıyılmıştır. İşte soykırım budur.

    Bunlara ilave olarak, Birleşmiş Milletler'in önleyici yönde sözleşmesi olmasına rağmen, modern çağda da sayısız soykırım olayı görülmüştür.

    Örneğin, bizzat olayın kahramanı 2 emekli Fransız generalin Le Monde'da yayınlanan itiraflarına göre; Fransızlar 1954-1962 yılları arasında Cezayir'de en az 1 milyon Cezayirliyi katletmiş, 1965-1966 yıllarında Endonezya ordusu bir milyon komünisti ve ailelerini öldürmüş, 1975-1979 yılları arasında Kamboçya'da Kızıl Kmerler 1.7 milyon Kamboçyalı'yı katletmiş, 1994'de Ruanda'da 500.000 Tutsi, Hutular tarafından öldürülmüş ve nihayet 1991'den sonra Bosna-Hersek ile Kosova'da binlerce Müslüman Sırp vahşetine maruz kalmıştır.

    Soykırım suçu, gerçek anlamda bu olaylarda işlenmiştir. Ermeni iddialarının ve yalanlarının aksine, 1915 yılında Doğu Anadolu bölgesindeki Ermenilerin daha güvenli topraklara göç ettirilmesi uygulaması, Ermenilerin ve cephelerin güvenliğini sağlamaya yönelik bir harekettir ve soykırımla hiç bir ilgisi yoktur. Ermenilerin Doğu Anadolu'da savaş ve göç sırasında kayıplar verdikleri doğrudur. Ancak bu kayıplar, Doğu Anadolu'da yaşanan savaş ve isyanlar nedeniyle asayişin sağlıklı olarak sağlanamaması, araç, yakıt, gıda, ilaç yetersizliği, ağır iklim koşulları ile tifüs gibi salgın hastalıklar nedeniyle meydana gelmiştir. Hiçbir şekilde kasıtlı ve planlı bir katliam söz konusu değildir.

    Aslında Ermeniler, geçmişte hakimiyeti altında yaşadıkları devletlere ihanetlerinden dolayı bir çok kez buna benzer göç hareketlerine tabi tutulmuşlardır. Sasaniler 379'larda 70.000 Ermeni'yi İran'a, Bizanslılar 1025'lerde Doğu Anadolu'daki 40.000 Ermeni'yi Sivas ve Kayseri'ye, Memluklar 1250'lerde 10.000 kadar Ermeni'yi Mısır'a, 1743'de İranlılar 24.000 Ermeni'yi İran içlerine ve 1777'de Kırım'ı işgal eden Ruslar bölgedeki binlerce Ermeni'yi steplere sürmüştür.

    Tarih boyunca sayısız göç ve sürgün olayına maruz kalan Ermeniler, bunların hiç birini gündeme getirmeden, sadece 1915'te Osmanlı devleti tarafından son derece haklı gerekçelerle yer değiştirmeye tabi tutulmalarını sözde soykırım adı ile sorun haline getirmeye çalışmaktadırlar. Bu tavır, maksatlı ve Türkiye'nin bütünlüğünü bozmaya yönelik politikaların bir ürünüdür. Bazı ülkelerin, Afrika ve Balkanlarda yaşanmakta olan gerçek anlamdaki soykırım hareketlerine seyirci kalarak, sözde Ermeni soykırımı iddialarına ve yalanlarına destek vermeleri de bunun en açık göstergesidir.


    ERMENİ TERÖRÜ

    Türkiye açısından Ermeni sorununun önemli bir boyutu da, Ermenilerin Türklere karşı silahlı terör metodolojisini kullanmaya başlamalarıdır. Türk devlet adamlarına yönelik bu saldırgan strateji, ilk defa 1905'de II. Abdülhamit'e yapılan bombalı saldırı ile başlamıştır. Anadolu dışında kurulan Hınçak, Tasnak, Ramgavar, Hınçak İhtilal Komitesi, Silahlılar Cemiyeti, Ermenistan'a Doğru Cemiyeti, Genç Ermenistan Cemiyeti, İttihat ve Halas Cemiyeti ve Karahaç Cemiyeti gibi halkı silahlı ayaklanmaya sevk eden örgütlenmeler meydana getirilmiştir. Bütün bunların sonucunda binlerce Türk ve Ermeni'nin hayatına mal olan isyan hareketleri ülkenin dört bir yanına yayılmıştır.



    Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından 1965 yılına kadar sakin bir dönem geçirildikten sonra, Ermeni lobisinin desteğiyle terör hareketleri birdenbire tekrar ortaya çıkarılmış, Türk diplomatları öldürülmeye başlanmıştır. 1972 yılı sonuna kadar çeşitli ülkelerde 20'ye yakın anıt dikilmiş, basın ve yayın yolu ile karalama faaliyetleri programlı olarak uygulamaya konmuştur.

    Bu yeni dönemde terörü özendiren, geliştiren, hazırlayan, daha geniş alanlara yayılmasını, ve hedeflerinin çeşitlenmesini sağlayan; terör tim ve grupları oluşturan, yeni örgütlenme çabalarına destek, temas ve ilişkiler ortamı hazırlayanlar, Taşnak ve Hınçak terör örgütleridir. Bunların yanında isminden en çok söz ettiren ve Ermeni terörü ile eş anlamda kullanılan "Ermenistan'ın Kurtuluşu İçin Ermeni Gizli Ordusu" örgüt adının kısaltılmış şekli olan ASALA'dır.

    Geleneksel terör örgütleri içlerinden çıkardıkları terör tim ve gruplarıyla, ASALA ise terörün en acımasız ve insanlık dışı uygulamalarıyla yeni dönemin terör yaratıcıları olmuşlardır. ASALA da manevi ve psikolojik desteği, temas ve ilişkiler ortamını Hınçaklardan almıştır.

    Ermeni terörü, yurt dışındaki Türk görevlilerine, temsilciliklerine ve kuruluşlarına yönelik silahlı saldırılar şeklinde kısa zamanda hızlı bir tırmanış göstererek yoğunluk kazanmıştır. Bu dönemde, Avrupa ve doğu ülkeleri ile Suriye ve Lübnan'da üsler edinen Ermeniler, Kıbrıs Rumları ve Yunanistan ile işbirliği içine girerek eylemlerini gerçekleştirmişlerdir.

    Ermeni terör örgütleri, dış dünyanın tepkileri üzerine 1980'li yıllarda taktik değiştirerek, PKK terör örgütü ile işbirliğine girmişlerdir. 1984 yılında bölücü terör örgütü PKK sahneye itilmiş ve Asala-Ermeni terörü geri plana çekilmiştir. Ermeniler ile PKK arasındaki bağlantıyı ortaya koyan bazı somut örnekler şunlardır:

    · Bölücü terör örgütü PKK, 21-28 Nisan 1980 tarihini "Kızıl Hafta" olarak ilan etmiş ve 24 Nisan tarihini sözde Ermenilerin katledilme günü olarak anarak, toplantılar yapmaya başlamıştır.

    · 8 Nisan 1980 tarihinde Lübnan'ın Sidon kentinde PKK ve ASALA terör örgütleri ortak basın toplantısı düzenlemişler ve toplantı sonucu bir deklarasyon yayınlamışlardır. Ancak bu olayın tepki çekmesi üzerine ilişkilerin illegal alanda gizli olarak sürdürülmesi kararlaştırılmıştır. Bu uzlaşmadan sonra, 9 Kasım 1980 tarihinde Strazburg Türk Başkonsolosluğu'na, 19 Kasım 1980 tarihinde ise Roma Türk Hava Yolları bürosuna yönelik olarak düzenlenen saldırılar, PKK ve ASALA terör örgütleri tarafından ortaklaşa üstlenilmiştir.

    · Bölücü terörist Abdullah Öcalan, Ermeni Yazarlar Birliği tarafından "Büyük Ermenistan hayali fikrine olan katkılarından dolayı" onur üyeliğine seçilmiştir.

    · Ermeni Halk Hareketi'nin bünyesinde, bir çok Avrupa ülkesinde olduğu gibi bir Kürdistan Komitesi oluşturulmuştur.

    · 4 Haziran 1993 tarihinde; Ermeni Hınçak Partisi, ASALA ve PKK terör örgütü mensuplarının katılımıyla Batı Beyrut'ta bulunan PKK terör örgütü merkezinde bir toplantı yapılmıştır.

    Ermeni-PKK ilişkisiyle ilgili bir başka çarpıcı örnek ise, 6- 9 Ocak 1993 tarihlerinde Beyrut'taki iki ayrı kilisede düzenlenen ve Lübnan Ermeni Ortodoks Başpiskoposu, Ermeni Parti yetkilileri ile 150 gencin katıldığı toplantılarda kullanılan şu ifadelerdir:

    · Şimdilik Türkiye'ye karşı sakin tutum gösterilmelidir.

    · Ermeni toplumu gittikçe büyümekte ve ekonomik yönden güçlenmektedir.

    · Geliştirilen propaganda faaliyetleri sayesinde, bütün dünyada (sözde) soykırım daha iyi bilinmeye başlanmıştır.

    · Ermenistan devleti kurulmuştur, her geçen gün toprakları genişlemektedir ve atalarının intikamını mutlaka alacaklardır.

    · Başta ABD olmak üzere, diğer batılı ülkeler de Karabağ'da sürdürülen savaşta Ermenileri haklı bulmaktadırlar. Bu fırsatı değerlendirmek gerekir... Karabağ'da savaşan Ermeni gençlerine yenileri katılacaktır.

    · Türkiye'de -PKK terör örgütü ile yapılan mücadele kastedilerek- iç savaş devam edecek, Türk ekonomisi sıfır noktasına gelecek ve vatandaşlar baş kaldıracaklardır.

    · Türkiye bölünecek ve bir Kürt devleti kurulacaktır.

    · Ermeniler Kürtlerle olan ilişkilerini iyi bir şekilde yürütmeli ve Kürtlerin mücadelelerini desteklemelidirler.

    · Bugün Türklerin elinde olan topraklar, yarın Ermenilerin olacaktır.

    Özetle; Ermeni terör örgütlerinin müşterek amacı; her fırsattan yararlanarak Türkiye'yi istikrarsızlığa sürüklemek ve sözde işgal altındaki Ermeni topraklarını kurtararak "Bağımsız Büyük Ermenistan"ı kurmaktır. Bugün devlet olma özelliğini de elde eden Ermenilerin, söz konusu isteklerinin değişik başlıklar altında devam ettiği görülmektedir.


    BUGÜNKÜ DURUM

    Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin dağılmasından sonra, 23 Eylül 1991'de bağımsızlığını ilan eden Ermenistan Cumhuriyeti, Türkiye'ye yönelik "sözde soykırım" iddialarını bir devlet politikası haline getirmiştir. Ermeniler, zulme ve haksızlığa uğramış bir toplum imajı yaratarak, başta ABD ve Fransa olmak üzere belli başlı devletleri ve uluslar arası kuruluşları, Ermeni davası lehine çekmeye çalışmaktadırlar.

    Soykırım iddialarının kabulü ve tesciline bağlı olarak, Türkiye'den yüklü bir tazminat almak ve son aşamada ise Türkiye sınırları içerisinde bulunduğunu iddia ettikleri sözde Ermeni topraklarının, "Batı Ermenistan"ın iadesini sağlayarak Büyük Ermenistan'ı kurmak yönünde bir siyaset izlemektedirler.

    Nitekim Ermenistan Parlamentosu'nca 23 Ağustos 1990'da kabul edilen bildiride; "Ermenistan Cumhuriyeti, Osmanlı Türkiyesi ve Batı Ermenistan'da gerçekleştirilen 1915 soykırımının uluslar arası kabul görmesi çabasını destekler" maddesine yer verilmiştir.

    Sözde soykırımın tanınmasını hedefleyen girişimler, birçok ülkede yoğunlaşmış, bu ülkelerde ardı ardına soykırım anıtları dikilmiş, hatta bazı ülkelerin okullarında "sözde soykırım" ders olarak okutulmaya başlanmıştır.

    Türk-Ermeni ilişkileri Ter-Petrosyan yönetiminde nispeten ılımlı bir havada geçmiştir. Ancak Nisan 1998'de Taşnaksutyun örgütünün gizli lideri Koçaryan'ın cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte aşırı milliyetçi hareketler serbest bırakılmış ve Ermenistan, Türkiye ile ilişkilerinde sertlik yanlısı bir politika izlemeye başlamıştır. Koçaryan, yapmış olduğu resmi bir açıklamada; "soykırımı hiçbir zaman unutmayacaklarını, dünyaya bu trajediyi hatırlatmak durumunda olduklarını, soykırımın cezasız kaldığını, uluslar arası tanıma ve kınamanın layık olduğu şekilde gerçekleşmediğini" ifade etmiş, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 53. oturumunda da bilinen iddialarını tekrarlayarak, Ermenistan'ın Türkiye ve Azerbaycan tarafından abluka altına alındığı savunmuştur.

    Koçaryan gibilere en güzel cevabı şüphesiz, Türkiye'de yaşayan Ermeni cemaati vermektedir. 7 Ekim 2000 tarihinde yayınlanan Ceviz Kabuğu adlı TV programında konuşan Kandilli Ermeni Kilisesi Başkanı Dikran Kevorkan soykırım iddiaları ve yer değiştirme uygulaması hakkında unları söylemektedir:

    "Soykırım ve tehcir (bir yerden alıp başka bir yere götürmek) farklı anlamlara gelir. Emperyalistlerin oyunları, Ermeni idarecilerin apolitik düş öncüleri (medya, kiliseler, din adamları) bütün bu olaylara sebep olmuştur. Patrik ruhani bir liderdir, siyasi konularda patrikten görüş alma gibi bir yanlış yapılıyor. Emperyalist güçler ASALA ve PKK'nın arkasında olmasaydı onlar ne yapabilirlerdi? Yer değiştirme meselesinde Almanya'nın İstanbul'a baskısı vardı. Burada Almanya'nın, yerleşik düzeni sarsmak ve Bağdat demiryolu mevzusunda ekonomik menfaatlerini sağlama almak amacı vardı(1)."

    Kevorkan'ın "asimilasyon" iddiaları hakkındaki görüşleri ise şöyledir:

    "Bugün dünya üzerindeki Ermenilerin en rahatlıkla, en güçlü şekilde kendi kimliklerini muhafaza ettikleri ülke Türkiye'dir. Yurtdışındaki, Diasporadaki Ermeni, ismini değiştirerek mücadeleye giriyor. Çünkü oralarda, bir kültür ağırlığıyla, o insanların kültürünü eritmek var. Bugün Türkiye'nin aleyhine konuşulan Diasporadaki Ermeniler çok iyi biliyorlar ki, Amerika'nın belli kiliselerinde kurban ayinleri Pazar günleri İngilizce yapılıyor, Ermeniler ana lisanlarını kaybediyorlar.

    Bunu söylediğin zaman kötü kişi oluyorsun. Biz onun için Türkiye'deki Ermeni vatandaşlar olarak üzüntümüzü dile getiriyoruz. Ne için? Atatürk'ün emanet ettiği Kuvay-i Milliye ruhuna bir haksızlık yapılmaktadır. Bütün bunlar dışarıdakilerin oyunudur. PKK, ASALA, bu kararname, bütün bunlar dışarıdakilerin oyunu. Biz Türkiye'deki vatandaşlar olarak bir haksızlık yapıldığını düşünüyoruz. Ermeniler eğer akıllıysa maşa olarak kullanılmasınlar(2)."

    Türkiye Ermeni Patriği II. Mesrob ise, 22 Mayıs 1999'da İstanbul Hilton Oteli'nde düzenlenen bir resepsiyonda yaptığı konuşmada, sözde Ermeni iddialarının pek çoğunu çürüten şu mesajları vermiştir:

    "İstanbul Ermeni Patrikliği'nin kuruluşu tarihte eşine rastlayamayacağımız bir olaydır. Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethinden sekiz yıl sonra, 1461'de Batı Anadolu'daki Ermeni Piskoposluğunu çıkardığı bir fermanla İstanbul Patrikliği'ne dönüştürmesi Fatih'in ve Osmanlı Sultanlarının gelecek vizyonu ve diğer dinlere gösterdiği hoşgörünün çok açık bir örneğidir.

    Tarihte bir dine mensup bir hükümdarın başka bir dinin üyeleri için ruhani riyaset makamı tesis etmesi, ne Fatih'ten önce, ne de sonra görüldü. Yeni bir binyıla girerken dünyada yaşanan gerginlikleri, özellikle yakın çevremizdeki savaş ortamını göz önünde bulunduracak olursak, 538 yıl önce gerçekleşen bu olayın değerini, dinler ve kültürler arası hoşgörünün önemini, sanıyorum daha iyi kavrayabiliriz.

    İmparatorluk sınırları içindeki Ermeni toplumunun hayatını onun örf ve adetlerine göre düzenleyen Fatih Sultan Mehmet'i, onun doğrultusunda ülkeye hizmet eden devlet adamlarını ve 1461'deki ilk İstanbul Ermeni Patriği Bursalı Hovagim'den başlayarak bu makama sadakatle hizmet eden 83 patriğimizi sevgiyle ve minnetle anıyoruz.

    Biz Türkiye Ermenileri, ülkemizde yaşayan en kalabalık Hıristiyan cemaati olarak 75. yılını coşkuyla kutladığımız Türkiye Cumhuriyeti'nin aydınlık geleceğine tüm kalbimizle inanıyor ve yarınlara ümitle bakıyoruz(3)."

    Taşnaksutyun örgütünün gizli lideri Koçaryan, Ermeni Devleti'nin başkanı olduktan sonra "4 T Planı"nın uygulanmasına hız verilmiştir. Nihai hedef, Türkiye Cumhuriyeti'nin toprak bütünlüğüne yöneliktir ve onu parçalamayı öngörmektedir. Bu strateji, geçmişteki üç-beş Ermeni örgütünün hedefi olmaktan çıkmış, bugünkü Ermenistan'ın da ülküsü halini almıştır. Eğer bugünkü Ermenistan'ın en önemli üç belgesine bakarsak bu durumu açıkça görürüz.

    Bunlar "Bağımsızlık Bildirgesi", "Bağımsızlık Kararı" ve 1995 yılında kabul edilen "Ermeni Anayasası"dır. Ermenistan Sovyet sosyalist Cumhuriyeti Yüksek Sovyeti'nin 23 Ağustos 1990 tarihli "Bağımsızlık Bildirisi"nin 12. Maddesinde "Ermenistan Cumhuriyeti, 1915 Osmanlı Türkiyesi ve Batı Ermenistan'da gerçekleştirilen soykırımın uluslar arası alanda kabulünün sağlanması yönündeki çabaları destekleyecektir" denilmektedir.

    Ermenistan Parlamentosu, 23 Eylül 1991 tarihinde aldığı bağımsızlık kararında aynı konuyla ilgili olarak "Ermenistan Bağımsızlık Bildirisi'ne sadık kalacağını" beyan ve taahhüt etmiş, 1995 yılında kabul edilen Ermeni Anayasası'nda ise "Ermenistan'ın bağımsızlık bildirisindeki ulusal hedeflere bağlı kalacağı" bir anayasa hükmü haline getirilmiştir.

    Dolayısıyla olmayan bir soykırımın kabul ettirilmesi ve Batı Ermenistan olarak nitelendirilen Türkiye'nin doğusundan toprak talebi, gizli bir emel olmaktan çıkmış, belki de bir başka ülke anayasasında rastlanılmayacak şekilde, resmen dünyaya açıklanmıştır. Anayasadan ayrı olarak haritalarla bu durumun propagandasını yapmaktadırlar.

    Ermenistan'ın bu yayılmacı politikası karşısında, NATO ve AGİT'in anlaşma metinlerine bakmak gerekecektir. Her iki kuruluş ve bu kuruluşların temel mantığını oluşturan belgeler, üye devletlerin toprak bütünlüğünü teminat altına almaktadır.

    Bilindiği gibi NATO bir askeri pakttır. Ancak, AGİT'e temel teşkil eden Paris Şartı'na bakacak olursak;

    "... Birleşmiş Milletler Yasası ile yüklendiğimiz mükellefiyetler ve Helsinki Nihai Senedi'nin getirdiği taahhütlere uygun olarak, herhangi bir ülkenin toprak bütünlüğüne ya da siyasi bağımsızlığına karşı kuvvet kullanmaktan veya kuvvet kullanma tehdidinde bulunmaktan ya da bu belgelerin ilke ve amaçlarıyla bağdaşmayan bir tarzda eylemde bulunmaktan sakınacağımız taahhüdünü tekrarlarız. Birleşmiş Milletler Yasası ile yüklenilen mükellefiyetlere uymamanın, uluslar arası hukukun ihlali olduğunu hatırlatırız..."

    hükmünü görürüz.

    Bu madde de olduğu gibi, her iki organizasyonun mantığı açık iken, diğer tarafta "Türkiye'den toprak talep eden" ya da Türkiye toprağını "Batı Ermenistan" olarak yorumlayıp Anayasası'na koyan bir ülkeye yönelik NATO ve AGİT üyelerinin tavrı tartışılmalıdır. Uluslar arası işbirliği tarafların karşılıklı hak ve menfaatlerine saygıya dayalıdır. Bir tarafta her iki uluslar arası kuruluşun üyesi olan Türkiye, diğer tarafta Türkiye'nin toprakları üzerinde hak iddia eden ve yayılmacı politika güden Ermenistan...

    DİPNOTLAR

    1) Kanal 6 Televizyon, Ceviz Kabuğu Programı, 7 Ekim 2000)

    2) Kanal 6 Televizyon, aynı program.

    3) 23 Mayıs 1999, Gazeteler



    SONUÇ

    Tarihte olduğu gibi günümüzde de Ermeni toplumu üzerinden siyasi ve ekonomik çıkar sağlamaya çalışan ülkeler bulunmaktadır. Bazı ülkelerde Türkleri ve Türkiye'yi sözde soykırımla suçlayan anıtlar dikilmekte, bazı ülkelerde sözde soykırımı tanımaya yönelik kararlar parlamento gündemlerine getirilmekte, hatta kimi ülke parlamentolarında kabul edilmektedir. Gerçekte tarihçilere bırakılması gereken bu konular, siyasetçilerin elinde çıkar aracı haline dönüştürülmektedir.

    Ermeni sorununun ortaya çıkışından bugüne kadar, katliamı ve katletmeyi meslek edinen Ermeni terörünün amacı; tarihi gerçekleri tamamen görmezlikten gelerek, sözde Ermeni soykırımı iddialarını ve Ermenilerin taleplerini dünya kamuoyuna duyurmaktır. Ulaşmak istediği son ise, "Büyük Ermenistan" rüyasıdır.

    Ermeniler ve destekçileri, Büyük Ermenistan rüyasını gerçekleştirmek amacıyla, Ermenilerin göç ettirilmesini soykırım şeklinde istismar eden "Dört T Planı"nı uygulamaya koymuşlardır. Bu plan, Ermeni iddialarının dünyaya "tanıtılması"nı, Türkiye tarafından "tanınması"nı, Türkiye'den "tazminat" alınmasını ve nihayet "Batı Ermenistan" olarak adlandırılan "toprak" parçasının Türkiye'den koparılmasını amaçlamaktadır.

    Ermeni sorunu, Osmanlı devletini parçalayarak çıkarlarına ulaşmayı amaçlayan ülkelerce ortaya çıkarılmış, bugün ise isimleri değişmekle birlikte aynı çıkar çevrelerinin Türkiye üzerindeki emellerini gerçekleştirmek için sıcak tuttukları temelsiz, yapay ve maksatlı bir sorundur.

    Bu temelsiz iddia ve iftiralarla çıkar elde edenler, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kendi örf-adetlerini ve dinlerini özgürce yaşayan Ermeni asıllı Türk vatandaşları değil; açlıkla karşı karşıya bulunan Ermenistan topraklarından fiziken ve ruhen çok uzakta bulunan diaspora Ermenileri ve oy avcılığı yaparak halkını boş ve tehlikeli emeller uğruna peşinden sürükleyen fırsatçı politikacılardır. Bu fırsatçıların, tarihi gerçekleri hiçe sayarak tamamen politik ve ekonomik çıkarlar amacıyla Türkiye'ye yaptıkları haksızlıklara son verilmelidir.

    Tarihi gerçekleri ve haklı davamızı dünya kamuoyuna anlatmak, her Türk vatandaşının, özellikle de devlet idarecilerimiz, bilim adamlarımız ve basın-yayın organlarımızın vazgeçilmez görevidir.
#14.09.2008 04:49 0 0 0
  • ERMENİ SORUNUN ORTAYA ÇIKIŞI

    Osmanlı devleti zayıflamaya başlayıp, misyoner okulları kurulup, hemen her konuda Avrupa'nın müdahalesine maruz kalınca, Türk-Ermeni ilişkilerinde de bir bozulma devri başlamıştır. Bazı devletler, Osmanlı devletini bölerek bölgesel çıkarlarına ulaşabilmek için, Ermenileri Türk toplumundan koparmayı hedeflemişlerdir

    Özellikle Avrupa'nın bazı büyük devletleri "ıslahat" adı altında bir yandan Osmanlı devletinin iç işlerine karışırken, bir yandan da Ermenileri Osmanlı yönetimine karşı teşkilatlandırmışlardır. Böylece ülke içinde ve dışında teşkilatlanan ve silahlanan Ermeni komiteleri ile Ermeni kiliselerinin kışkırtıcı faaliyetleri sonucunda, Ermeni toplumu yavaş yavaş Türklerden uzaklaşmaya başlamıştır.

    Türklerin iyi tutumuna karşın, yabancı devletlerle işbirliğine girmek suretiyle Türklerle mücadeleye başlayan Ermeniler, Batının desteğini alabilmek için kendilerini "ezilen bir toplum" olarak göstermeye ve "Anadolu üzerindeki egemenlik haklarını Türklerin gasp ettiği" iddiasını dile getirmeye başlamışlardır.

    Islahat Fermanı ile müslümanlar ve gayr-i müslimler hukuk önünde eşit statüye getirilince ayrıcalıklarını kaybeden Ermeniler, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda Rusya'dan, "işgal ettiği Doğu Anadolu topraklarından çekilmemesini, bölgeye özerklik verilmesini veya Ermeniler lehine ıslahat yapılmasını" istemişlerdir.Ermenilerin bu talebi, Rusya tarafından kısmen kabullenilmiş, Osmanlı-Rus Savaşı'nın ardından imzalanan Yeşilköy, eski adıyla Ayastefanos Anlaşması ve daha sonraki Berlin Anlaşması'yla Ermeni sorunu uluslar arası bir boyuta taşınmıştır. Böylece, Türkiye'yi bölmek isteyen yabancı güçler, Türk-Ermeni ilişkilerine müdahale etmeye başlamışlardır.

    İngiltere ve Rusya tarafından tarih sahnesine sunulan Ermeni Sorunu, aslında emperyalizmin Osmanlı devletini yıkma ve paylaşma politikasının bir uzantısıdır. Sözde Ermeni soykırımı iddiaları ve yalanları da işte bu politikanın propaganda ürünüdür!..


    ERMENİ İSYAN VE KATLİAMLARI

    Berlin Antlaşması'nın imzalanmasını izleyen dönemde Ermeni sorunu iki yönde gelişmiştir. Bunlardan ilki, Batılı devletlerin Osmanlı devleti üzerindeki baskı ve müdahaleleri; ikincisi ise, Anadolu, Suriye ve Rumeli'de yaşayan Ermenilerin Anadolu'nun çeşitli yerlerinde, özellikle Doğu Anadolu ve Kilikya'da yeraltında örgütlenmeleri ve silahlanmalarıdır.

    İlk kışkırtmalar Rusya'dan gelmeye başlamış, Rusların bu tutumu İngiliz ve Fransızları Ermenilerle daha çok ilgilenmeye sevk etmiştir. Doğu Anadolu'daki İngiliz Konsolosluklarının sayısı hızla artmış, ayrıca bölgeye çok sayıda Protestan misyonerler gönderilmiştir.

    Bu kışkırtmalar sonucunda Doğu Anadolu'da 1880'den itibaren çeşitli Ermeni komiteleri kurulmaya başlamıştır. Ancak, yerel düzeyde kalan bu komiteler, Osmanlı yönetiminden şikâyeti olmayan, barış ve refah içinde yaşayan Ermeni halkının ilgisini çekmediğinden başarılı olamamıştır.

    Osmanlı Ermenilerini, içeride kurulan komiteler yoluyla devlete karşı harekete geçirmek mümkün olmayınca, bu kez Rus Ermenilerine Osmanlı toprakları dışında komiteler kurdurulması yoluna gidilmiştir. Böylece 1887'de Cenevre'de sosyalist eğilimli, ılımlı militan Hınçak; 1890'da ise Tiflis'te aşırı, terör, isyan, mücadele ve bağımsızlık yanlısı Taşnak Komiteleri ortaya çıkmıştır. Bu komitelere, "Anadolu topraklarının ve Osmanlı Ermenilerinin kurtarılması" hedef olarak gösterilmiştir.

    İstanbul'da örgütlenen ve Avrupa devletlerinin dikkatlerini Ermeni meselesine çekerek Osmanlı Ermenilerini kışkırtmayı hedefleyen Hınçakların başlattığı ayaklanma girişimlerini, aralarında siyasi mücadele başlayan Taşnaklarınki izlemiştir. Bu ayaklanma girişimlerinin ortak özellikleri; Osmanlı ülkesine dışarıdan gelen komitelerce planlanmış ve yönlendirilmiş olmaları ile örgütlenme faaliyetlerinde Anadolu'ya yayılan misyonerlerin büyük katkısının bulunmasıdır.

    İlk isyan 1890'daki Erzurum'da gerçekleşti. Bunu, yine aynı yıl meydana gelen Kumkapı gösterisi, 1892-93'te Kayseri, Yozgat, Çorum ve Merzifon olayları, 1894'te Sasun isyanı, Babıali gösterisi ve Zeytun isyanı, 1896'da Van isyanı ve Osmanlı Bankası'nın işgali, 1903'te ikinci Sasun isyanı, 1905'te Sultan Abdülhamid'e suikast girişimi ve nihayet 1909'da gerçekleşen Adana isyanı izlemiştir.

    1906-1922 yılları arasında Anadolu'da ve Kafkaslar'da, 517.955 bin Türk, Ermeniler tarafından katledilmiştir. Sayısı tespit edilemeyenlerle birlikte bu rakam 2 milyonu bulmaktadır(1).

    Ermeniler, Türk halkına en büyük zararı, Birinci Dünya Savaşı sırasında giriştikleri katliamlarla vermişlerdir. Bu dönemde Ermeniler; Ruslar hesabına casusluk yapmış, seferberlik gereği yapılan askere alma çağrısına uymaksızın askerden kaçmış, askere gelip silah altına alınanlar ise silahları ile birlikte Rus ordusu saflarına geçerek, "vatana ihanet" suçunu topluca işlemişlerdir.

    Daha seferberliğin başlangıcında, Türk birliklerine karşı saldırıya geçen Ermeni çeteleri, büyük katliamlara girişmiş, Türk köylerine baskınlar düzenlemek suretiyle sivil halka büyük zararlar vermişlerdir. Örneğin Van'ın Zeve Köyü'nün bütün halkı, kadın, çocuk ve yaşlı demeden, Ermeniler tarafından öldürülmüştür.

    İsyanların Osmanlı kuvvetlerince bastırılması, dünya kamuoyuna propaganda maksatlı olarak "Müslümanlar Hıristiyanları katlediyor" mesajıyla yansıtılmış ve Ermeni sorunu giderek daha geniş çapta bir uluslar arası sorun niteliğine büründürülmüştür. Nitekim, döneme ait İngiliz ve Rus diplomatik temsilciliklerinin raporları, "Ermeni ihtilalcilerin hedefinin karışıklıklar çıkararak Osmanlıların karşılık vermesini ve böylece yabancı ülkelerin duruma müdahalesini sağlamak" olduğunu kaydetmektedir.

    Öte yandan büyük devletlerin diplomatik ve konsolosluk temsilcilikleri Anadolu'nun her köşesine dağılmış Hıristiyan misyonerler ile birlikte, Ermeni propagandasının Batı kamuoyuna iletilmesinde ve benimsetilmesinde büyük rol oynamışlardır.

    DİPNOTLAR

    1) Arşiv Belgelerine Göre Kafkaslar'da ve Anadolu'da Ermeni Mezalimi, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri, Yayın No: 23, 24, 34, 35.





    24 NİSAN 1915

    Osmanlı hükümeti, Ermenilerin çıkardığı isyan ve yaptığı katliamlar karşısında, Ermeni Patriği, Ermeni milletvekilleri ve Ermeni halkının ileri gelenlerine "Ermenilerin Müslümanları arkadan vurmaya ve katletmeye devam etmeleri halinde gerekli önlemleri alacağını" bildirmiştir. Ancak, olayların durmak yerine giderek yoğunlaşması, savunmasız kalan Türk kadın ve çocuklarına yönelik saldırıların artması ve ordunun bir çok cephede savaş halinde bulunması nedeniyle cephe gerisinin emniyete alınması ihtiyacı doğmuştur.

    Bu nedenle, 24 Nisan 1915 tarihinde Ermeni Komiteleri kapatılarak, yöneticilerinden 2345 kişi devlet aleyhine faaliyette bulunmak suçundan tutuklanmıştır. Tutuklular Ankara ve Çankırı hapishanelerine yollanmıştır. Dışarıdaki Ermenilerin her yıl "Ermeni soykırımının yıldönümü" diye andıkları 24 Nisan, işte bu 2345 komitecinin tutuklandığı tarihtir ve yer değiştirme uygulamasıyla hiç bir şekilde ilgili değildir.

    Osmanlı hükümetinin bu kararı üzerine harekete geçen Eçmiyazin Katogikosu Kevork, ABD Cumhurbaşkanı'na şu telgrafı göndermiştir:

    "Sayın Başkan, Türk Ermenistanı'ndan aldığımız son haberlere göre, orada katliam başlamış ve organize bir terör, Ermeni halkının mevcudiyetini tehlikeye sokmuştur. Bu nazik anda Ekselanslarının ve büyük Amerikan Milletinin asil hislerine hitap ediyor, insaniyet ve Hıristiyanlık inancı adına, büyük Cumhuriyetinizin diplomatik temsilcilikleri vasıtasıyla derhal müdahale ederek, Türk fanatizminin şiddetine terkedilmiş Türkiye'deki halkımın korunmasını rica ediyorum.

    Kevork,

    Başpiskopos ve bütün Ermenilerin Katogikosu(1)."

    Başpiskopos Kevork'un telgrafını, Rusya'nın Washington Büyükelçisi'nin ABD'deki temasları izledi. Bütün olup biten, yasadışı Ermeni komitelerinin kapatılması ve elebaşlarının tutuklanmasıdır. Fakat Ermeniler olayı bir "katliam" gibi göstermeye, ABD ile Rusya'yı kendi saflarına çekmeye çalışmışlardır.

    DİPNOTLAR

    1) Gürün, Kamuran, Ermeni Dosyası, TTK Basımevi, Ankara 1983, s. 210




    YER DEĞİŞTİRME KANUNU VE UYGULAMASI

    YER DEĞİŞTİRMENİN NEDENLERİ
    Ermeni isyanları ve katliamları karşısında Osmanlı Hükümeti, öncelikle bölgesel tedbirlere başvurmuş ve olayları yerinde bastırmayı ve savunma durumunda kalmayı tercih etmiştir. Ermenilerin silahlarıyla firarlarına, dini liderlerinin isyanlardaki büyük rollerine rağmen, Hükümet bu isyanları münferit bazı teşebbüsler şeklinde kabul etmeyi uygun bulmuştur. Aynı zamanda başta Ermeni Patriği ve Ermeni milletvekilleri olmak üzere, komitelere ve Ermeni cemaatinin önde gelenlerine yeni karışıklıklar çıkması durumunda "ülke savunmasını sağlamak amacıyla sert önlemler almak zorunda kalınacağı" anlatılmıştır.

    Osmanlı hükümetinin bu gayretleri belgeleriyle sabittir. Fakat daha savaş başlamadan önce her türlü isyan hazırlığına girişmiş olan Ermeniler, savaş başlar başlamaz toplu bir isyana yönelmemişlerdir. Ermenilerin eylemleri, Osmanlı orduları cephede savaşırken, "Ermeni bağımsızlığı için, müttefik davasına hizmet gayesiyle" hazırlanan plâna uygun yürütülmüştür. Ancak, Ermeni çetelerinin cephe gerisindeki faaliyetlerinin, devletler hukukuna göre hıyanet sayıldığı gerçeği göz ardı edilmiştir.

    Ermeni isyanları özellikle Doğu Anadolu'dan başlayarak diğer bölgelere yayılmıştır. Erzurum ve çevresinde Rus işgalinin genişlemesiyle Ermeniler, "müslüman halkın kanını kendilerine mubah" görmüşler ve bir Alman generalinin ifadesiyle, "Bu bölgedeki Müslüman halkı silip süpürmeye başlamışlar"dır.

    Ermeni çetelerinin bu tür zulüm ve eylemleri sürerken, güvenlik kuvvetleri tarafından Ermenilerin yaşadıkları bölgelerde yapılan aramalarda pek çok silâh ve cephane ele geçirilmiştir. Artık devletin varlığını ağır bir şekilde tehdit bu durum, biraz daha hoşgörü gösterildiğinde, telafisi mümkün olmayan sonuçlara sürükleneceğini göstermekteydi.

    Osmanlı devletinin savaşa girmesinden ve özellikle Kafkas Cephesindeki bozgundan sonra, Ermenilerin Müslüman halka karşı baskıları, askerden firarları, asker ve jandarmaya saldırıları, silahlı ve mühimmatla yakalanmaları, Fransızca, Rusça ve Ermenice şifreli yazışmaların ele geçirilmesi gibi gelişmeler, ülke çapında bir karışıklık çıkaracaklarını gösteren en önemli kanıtlar olmuştur.

    Osmanlı hükümeti, isyan ve katliamlara karşı güvenlik tedbirleri almakla beraber, "Yer Değiştirme Kanunu"ndan önce de, bu tedbirlerin yeterli olmadığı durumlarda Ermenileri başka yerlere yerleştirme yoluna gitmiştir. Ancak bu uygulamanın genelleştirilmesi fikrini doğuran olay, Van Ermenilerinin isyanı olmuştur. Çevredeki Ermenilerin, Osmanlı devletinin savaşa girdiği tarihlerde Van'da toplandıkları ve silahlanarak Rusların iyice yaklaşmasını bekledikleri resmi belgelere yansımıştır.

    Ermenilerin başlattıkları isyanlar, -katliamlar ve tahriplerin dışında- Rusların bir ay içinde Van, Malazgirt ve Bitlis'i işgali ile sonuçlanmıştır. Van örneği, Türk ordusunun daima arkadan vurulacağını ve ihanete uğrayacağını göstermiştir. Bu durumda hükümet, ülkenin çeşitli bölgelerinde yaşayan bazı Ermenilerin, "yer değiştirmelerine" karar vermek zorunda kalmıştır.

    İtilaf Devletleri ve Rusya ile birlik olan Ermenilerin başlattıkları isyan ve katliamlar savaşın kaderini etkileyecek noktaya ulaşınca, Başkomutan Vekili Enver Paşa duruma bir çare bulmak amacıyla, 2 Mayıs 1915'te İçişleri Bakanı Talat Paşa'ya bir yazı göndererek, "Van bölgesindeki isyanlarını sürdürmek için daima toplu ve hazır bir halde bulunan Ermenilerin, isyan çıkaramayacak şekilde dağıtılmaları gerektiğini" bildirmiştir.

    Bunun üzerine Talat Paşa, 23 Mayıs 1915'te, 4. Ordu Komutanlığına bir şifre göndererek, "Erzurum, Van ve Bitlis vilâyetlerinden çıkarılan Ermenilerin, Musul vilâyetinin Güney kısmı, Zor sancağı ve Merkez hariç olmak üzere Urfa sancağına; Adana, Halep, Maraş civarından çıkarılan Ermenilerinse Suriye vilâyetinin Doğu kısmı ile Halep vilâyetinin Doğu ve Güneydoğusu'na sevk ve iskân edilmelerini" istemiştir. Sevk işlemlerini takip etmek üzere Adana, Halep ve Maraş bölgesine mülkiye müfettişleri tayin edilmiştir.

    Yer değiştirmeyi zorunlu kılan; Birinci Dünya Savaşı'nda ele geçirdikleri yerlerin kendilerine verileceği ve bağımsız bir Ermenistan kurulacağı gibi hayallere kanan Ermenilerin, vatandaşı bulundukları Osmanlı devletini arkadan vurmaları ve isyanlarıdır. Kafkas ve İran cephelerinin güvenlik hattını oluşturan bölgelerdeki Ermenilerin yerlerinin değiştirilmesi, onları imha etmek değil, devlet güvenliğini sağlamak, onları korumak amacını gütmüştür ve dünyanın en başarılı yer değiştirme uygulamasıdır.

    Yer değiştirme uygulaması nedense bu gözle görülmek istenmemekte, Ermenistan ve Ermeni diasporası Osmanlı aleyhine olumsuz, yalan ve iftiralarla dolu propagandalar yapmaktadır. Halbuki, tarihi gerçek şudur: yer değiştirme kararı ile Osmanlı Devleti, Ermenileri yok olmaktan kurtarmış ve eşine az rastlanır bir şekilde korumuştur. Bugün Ermeni milleti varlığını devam ettiriyorsa, bu Osmanlıların iyi niyeti ve başarısı sayesindedir.

    Yer Değiştirme (Tehcir) Kanunu

    Osmanlı hükümeti, yer değiştirme uygulamasını o günün şartlarında bir kanuna dayandırmıştır. Keyfi bir uygulama değildir. Dört maddelik kanun, "savaş halinde devlet yönetimine karşı gelenler için askeri birliklerce alınacak tedbirleri" içermektedir. Kanunun çıkış süreci şöyledir:

    İçişleri Bakanlığı isyancı Ermenilere karşı tutuklama gibi bazı önlemleri alırken, 24 Mayıs 1915'te ortak bir bildiri yayınlayan Rusya, Fransa ve İngiltere hükümetleri, bir aydan beri, "Ermenistan" diye adlandırdıkları Doğu ve Güney-Doğu Anadolu'da Ermenilerin öldürüldüklerini ileri sürmüşler ve olaylardan Osmanlı hükümetini sorumlu tutacaklarını açıklamışlardır.

    Konunun bu şekilde uluslar arası bir boyut kazanması üzerine Talat Paşa, yer değiştirme uygulaması hakkında hazırladığı bir yazıyı 26 Mayıs 1915 günü Başvekalet'e (Başbakanlığa) göndermiştir. Yazıda, Ermenilerin isyan ve katliamlarına dikkat çekildikten sonra, savaş bölgelerindeki Ermenilerin başka bölgelere nakline karar verildiği anlatılmıştır. Bu durum, Başbakanlık'ça derhal Meclis gündemine getirilmiştir.

    Başbakanlık, devletin güvenliği için başlatılan yer değiştirme uygulamasının yerinde olduğunu belirtilerek, bunun bir usul ve kurala bağlanmasının zorunluluğunu dile getirmiştir. Meclis, aynı tarihte uygulamayı kabul eden bir karar almıştır. Böylece 27 Mayıs 1915'te Meclis'ten çıkan "Yer Değiştirme Kanunu", 1 Haziran 1915 günü dönemin Resmi Gazetesi Takvim-i Vekâyi'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

    Kanunun;

    1. maddesinde "Devlet güçlerine ve kurulu düzene karşı muhalefet, silahla tecavüz ve mukavemet görülürse şiddetle karşı konulması ve imha edilmesi",

    2. maddesinde "Silahlı güçlere yönelik casusluk ve ihanetleri tespit edilen köy ve kasabaların başka bölgelere yerleştirilmesi",

    3. maddesinde kanunun yürürlüğe giriş tarihi ve

    4. maddesinde de kanunun uygulamasından sorumlu olanlar belirtilmektedir.

    Görüldüğü üzere kanun; tamamen devleti ve kamu düzenini korumaya yönelik, şiddete karşı bir yetki kanunudur. En önemli özelliği ise; "kanun metninde herhangi bir etnik grup, zümrenin zikredilmemiş veya ima edilmemiş" olmasıdır. Kanun kapsamına giren Müslüman, Rum ve Ermeni asıllı Osmanlı vatandaşları yerlerinden başka yerlere sevk edilerek göçe tabi tutulmuştur.

    Başbakanlık tarafından 30 Mayıs 1915'te İçişleri, Harbiye ve Maliye Nezâretlerine (Bakanlıklarına) gönderilen bir yazıda, göçün nasıl uygulanacağı ayrıntılı şekilde anlatılmış ve şöyle denilmiştir(1):

    "Göç ettirilenler, kendilerine tahsis edilen bölgelere can ve mal emniyetleri sağlanarak rahat bir şekilde nakledileceklerdir;

    Yeni evlerine yerleşene kadar iaşeleri Göçmen Ödeneği'nden karşılanacaktır;

    Eski malî durumlarına uygun olarak kendilerine emlâk ve arazî verilecektir;

    Muhtaç olanlar için hükümet tarafından konut inşa edilecek; çiftçi ve ziraat erbabına tohumluk, alet ve edevat temin edilecektir;

    Geride bıraktıkları taşınır malları, kendilerine ulaştırılacak; taşınmaz malları tespit edilecek ve kıymetleri belirlendikten sonra, paraları kendilerine ödenecektir;

    Göçmenlerin ihtisasları dışında kalan zeytinlik, dutluk, bağ ve portakallıklarla, dükkân, han, fabrika ve depo gibi gelir getiren yerleri açık arttırma ile satılacak veya kiraya verilecek ve bedelleri sahiplerine ödenmek üzere mal sandıklarınca emanete kaydedilecektir;

    Bütün bu konular özel komisyonlarca yürütülecek ve bu hususta ayrıntılı bir tâlimatnâme hazırlanacaktır."

    Talat Paşa'nın Ermenilerin soykırımını isteyen telgrafı var mıdır?

    Ermeniler hakkında alınan tedbirlerin onları imha maksadını taşımadığı, Talat Paşa tarafından her fırsatta dile getirilmiştir. Nitekim 29 Ağustos 1915 tarihinde ilgili vilâyetlerin vali ve mutasarrıflarına gönderilen bir şifre telgrafta kullanılan üslup, bunun en açık delilidir. Şifrede şöyle denilmektedir:

    "Ermenilerin bulundukları yerlerden çıkarılarak tayin edilen bölgelere sevklerinden hükümetçe takip edilen gaye, bu unsurun hükümet aleyhine faaliyetlerde bulunmalarını ve bir Ermenistan Hükümeti teşkili hakkındaki millî emellerini takip edemeyecek bir hale getirilmelerini temin etmektir. Bu kimselerin imhası söz konusu olmadığı gibi, sevkiyat esnasında kafilelerin emniyeti sağlanmalı ve muhacirîn tahsisatından sarfiyat yapılarak iaşelerine ait her türlü tedbir alınmalıdır. Ermeni kafilelerine saldırıda bulunanlara veya bu gibi saldırılara önayak olan jandarma ve memurlar hakkında şiddetli kanunî tedbir alınmalı ve bu gibiler derhal azledilerek Divan-ı Harplere teslim edilmelidir(2)."

    Talat Paşa'nın verdiği emir böyle olmasına rağmen, sözde Ermeni soykırımı iddiacıları, gerçeği çarpıtmışlar; Talat Paşa'nın Ermenilerin katledilmesine yönelik emir verdiğini ileri sürmüşlerdir. Dayanakları ise Aram Andonian adlı bir Ermeni'nin, 1920 yılında Londra'da yayınladığı "Naim Bey'in Anıları/Ermenilerin Tehcir ve Katliamına İlişkin Resmi Türk Belgeleri" isimli kitabıdır. Kitapta yer alan ve Talat Paşa'ya atfedilen telgraflar; bir soykırım suçlusu yaratmak amacıyla üretilmiş sahte belgelerdir. Bu belgelerin sahteliği, Şinasi Orel ve Süreyya Yuca tarafından yapılan inceleme sonucunda kanıtlanmıştır(3).



    Yer Değiştirme Sırasındaki Uygulamalar

    Kanuna göre hazırlanan uygulama emri ile yer değiştirmenin nasıl yapılacağı tüm ayrıntıları ile belli kurallara bağlanmıştır. Bu emirde; menkul ve gayri menkullerin nasıl teslim alınacağı, araziler ve üzerindeki mahsulün durumu, bunların kayda alınması, göç edenlere sıcak ve etli yemek verilmesi gibi konulara dahi yer verilmiştir. Uygulama emrinde, menkul ve gayrimenkulun yok edilmesi ya da insanların öldürülmesi yönünde herhangi bir işaret olmadığı gibi; tam tersine uygulamada hata yapanların idam cezasına kadar uzanan ağır cezalarla cezalandırılacağı belirtilmektedir.

    Yukarıda verilen uygulama emrinden anlaşıldığı gibi, yerleri değiştirilenler taşınabilir mal ve eşyalarını beraberlerinde götürecekler veya bunlar sonra kendilerine ulaştırılacak, taşınmaz malları ise açık attırma ile satılacak ve bedelleri kendilerine ödenecektir.

    Bu esaslar içinde göç ettirilen Ermeni kafileleri, yerleştirilecekleri yerlere gönderilmek üzere, yol kavşakları üzerinde bulunan Konya, Diyarbakır, Cizre, Birecik ve Halep gibi belirli merkezlerde toplanmışlardır.

    Kafilelerin sevk edildikleri güzergâhlar, göçmenlerin zorluklarla karşılaşmamaları ve güvenlikleri için mümkün olduğu kadar kendilerine yakın yollardan seçilmiştir. Güzergâhların seçiminde tren yolları ve "şahtur" denilen nehir kayıklarının bulunduğu yerler tercih edilmiştir.

    Bir yandan Birinci Dünya Savaşı'nın sürmesine rağmen, yer değiştirmenin düzenli bir şekilde yürümesi ve kafilelerin herhangi bir zarara uğramaması için azami dikkat gösterilmiştir. Nitekim, Amerika'nın Mersin Konsolosu Edward Natan, 30 Ağustos 1915'te Büyükelçi Morgenthau'ya gönderdiği raporda, "Tarsus'tan Adana'ya kadar bütün hat güzergâhının Ermenilerle dolu olduğunu; kalabalık yüzünden birtakım sıkıntıların olmasına rağmen Hükümetin bu işi son derece intizamlı bir şekilde idare ettiğini; şiddete ve düzensizliğe yer vermediğini; göçmenlere yeteri kadar bilet sağladığını; muhtaç olanlara yardımda bulunduğunu" belirtmiştir(4).

    Eğer Osmanlı hükümeti bir grup insanı yok etme maksadıyla bu uygulamaya girişmiş olsa idi, göç edenlere yolda sağlanacak imkanları, kafilelerin eşkıya baskınlarına karşı korunmasını, hastalara yardım yapılmasını, çocukların korunmasını, geride bıraktıkları menkul ve gayrimenkullerin kayıt altında tutulmasını, etli yemek verilmesine ilişkin kararları uygulamaya geçirmezdi. İşte bu nedenlerle, yer değiştirme, Ermenileri yok etmek değil, devlet güvenliğini sağlamak, onları korumak amacını gütmüştür.



    Yer Değiştirme Sırasında Yapılan Harcamalar

    Yer Değiştirme Kanunu ile yerleri değiştirilen Müslüman, Rum ve Ermeniler ile Anadolu'ya yönelen göç hareketlerine ilişkin ihtiyaçları karşılamak amacıyla, Göçmen Genel Müdürlüğü kurulmuş, bu kurum tarafından göçmenlerin, yerleştirme, geçim ve diğer sorunları çözülmeye çalışılmıştır.

    Uygulamaya ait belgelerde hangi il ve ilçelerde hastane kurulduğu, Ermeni çocuklarından yetim kalanlar için hangi binanın ayrıldığına kadar detaylı bilgiler verilmektedir. Yer değiştirmeye tabi göçmenlerin, sevk, yerleştirme ve geçimlerinin sağlanması için 1915 yılında 25 milyon, 1916 yılı sonuna kadar ise 230 milyon kuruş harcandığı belgelerden anlaşılmaktadır(5).

    Göç esnasında oluşturulan kafilelere, vasıta veya binek hayvanı sağlanmış, kadın, yaşlı ve çocuklarla, hastalara özel ilgi gösterilmiştir. Dönemin İçişleri Bakanlığınca yayınlanan yönetmeliğin 2. maddesinde, "nakledilen Ermenilerin taşınabilecek bütün mallarını ve hayvanlarını birlikte götürebilecekleri", 3. maddesinde ise, "yerleştirilecekleri yerlere sevk edilen Ermenilerin yolculuk sırasında canlarının korunması, yiyeceklerinin temini ve istirahatlarının, geçtikleri yerlerde bulunan yönetim makamlarına ait olduğu; bu konuda meydana gelecek gevşeklik ve ilgisizlikten sırasıyla bütün memurların sorumlu olduğu" ayrıntılı bir şekilde açıklanmıştır.

    Deniz yoluyla göç edenlerin o dönemde salgın bulunan sıtma hastalığına karşı korunabilmeleri için kinin dağıtılmış, hastalar için sivil hastaneler yanında askeri hastanelerden de yararlanma imkanı getirilmiştir. Göçmenlerden ailelerini yitirmiş olan kimsesiz çocuklar yetimhanelere veya göç edilen yerlerdeki ailelere yerleştirilmiş ve bunların geçimleri sağlanarak meslek sahibi olmaları için eğitim imkanı sağlanmıştır.

    Osmanlı hükümeti, yer değiştirme uygulaması için ciddi harcamalar yaparken, bir yandan da göçe tabi tutulan Ermenilerin devlete ve şahıslara olan borçlarını ya ertelemiş ya da tamamen silmiştir. Bu arada Amerika'dan Ermeni göçmenlere verilmek üzere gönderilen bir miktar para da Amerikan misyonerleri ve konsolosları tarafından Hükümetin bilgisi dahilinde Ermenilere dağıtılmıştır.

    Yer Değiştirmeden Önce Ermeni Nüfusu

    Ermeni komitacılar ve bugünkü destekçileri tarafından günümüzde en çok istismar edilen ve çarpıtılan konu Ermeni nüfusunun göç öncesi ve sonrasındaki durumudur. Savaş döneminde tutulan kayıtlar, resmi rakamlar, kilise kayıtları, yabancı misyonların raporlarında yer alan nüfus bilgileri ve diğer belgelere rağmen sürekli olarak o günkü gerçek nüfusun birkaç katı bir rakam gösterilerek, rakamlar akıl almaz miktarlarda abartılmakta ve sözde soykırım iddialarına dayanak aranmaktadır. Verilen rakamlardan bazıları, dünya genelinde bugün yaşayan toplam Ermeni nüfusunu bile birkaç kat aşmaktadır.

    Birinci Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenilerin nüfusu bazı yabancı kaynaklarda şöyle belirtilmiştir:

    Ermeni Patrikhanesi'ne göre 2.5 milyon

    Lozan Konferansı Ermeni Heyeti'ne göre 2.2 milyon

    Fransız Sarı Kitabı'na göre 1.5 milyon

    Britannica'ya göre 1.5 milyon

    İngiliz yıllığına göre 1 milyon

    Osmanlı devleti resmi belgelerine göre Ermeni nüfusu ise şöyledir:

    1893 Nüfus sayımına göre 1.001.465

    1906 Nüfus sayımına göre 1.120.748

    1914 Nüfus istatistiğine göre 1.221.850 (6)

    Gerek Osmanlı, gerekse Ermeniler ve yabancılara ait istatistikler değerlendirildiğinde, I. Dünya Savaşı döneminde Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenilerin nüfusunun en fazla 1.250.000 civarında olduğu belirlenmektedir.

    Osmanlı'daki Ermeni nüfusu hakkındaki en güvenilir rakamların resmi belgelerde olduğu kesindir. Osmanlı devletinde İstatistik Genel Müdürlüğü, 1892 yılında kurulmuştur. Genel Müdürlük görevini 1892 yılında Nuri Bey, 1892-1897 yılları arasında Fethi Franco adlı bir Musevi, 1897-1903 yılları arasında Mıgırdıç Şınabyan isimli bir Ermeni, 1903-1908 yılları arasında Robert isimli bir Amerikalı, 1908-1914 yılları arasında Mehmet Behiç Bey yapmıştır. Görüldüğü gibi Ermeni meselesini siyasi alana taşıyan önemli olayların cereyan ettiği dönemde, Osmanlı nüfus bilgileri yabancıların kontrolü altındadır. Buradan hareketle, bugüne kadar aksi bir belge ve kanıt olmadığına göre Osmanlı nüfus bilgilerine itibar edilmesi gerekmektedir.



    Ermenilerin Yerleştirildikleri Bölgeler

    Yer değiştirme uygulaması çerçevesinde; Erzurum, Van ve Bitlis vilâyetlerinden çıkarılan Ermeniler, Musul'un güney kısmı ile Zor ve Urfa sancağına; Adana, Halep, Maraş civarından çıkarılan Ermeniler ise Suriye'nin doğu kısmı ile Halep'in doğu ve güneydoğusuna yerleştirilmişlerdir.

    Yeni yerleşim bölgelerinin Bağdat demiryoluna en az 25 km. uzaklıkta kurulmasına, Ermeni nüfusunun yöredeki Müslüman nüfusun yüzde 10'unu geçmemesine ve köylerin 50 haneden fazla olmamasına dikkat edilmiştir.

    Yer Değiştirmeye Tabi Tutulan Ermeni Nüfusu

    Yer değiştirme uygulaması sırasında çeşitli yollardan göç ettirilen Ermenilerin ayrıldıkları ve vardıkları yerlerdeki sayıları devamlı şekilde kontrol edilmiştir. 9 Haziran 1915'ten 8 Şubat 1916 tarihine kadar Anadolu'nun çeşitli bölgelerinden yeni yerleşim bölgelerine taşınan ve yerlerinde bırakılan Ermeni nüfusun ne kadar olduğu, Osmanlı Arşivi'nin ilgili tasniflerindeki belgelerden şu şekilde derlenmiştir: Buna göre; 438.758 kişi yer değiştirme uygulaması çerçevesinde sevk edilmiş, bunlardan 382.148'i ise yeni yerleşim bölgelerine sağ salim ulaşmıştır(7).

    Görüldüğü gibi, göç ettirilenlerle yeni yerleşim bölgelerine varanlar arasında 56.610 kişilik bir fark bulunmaktadır. Bu fark, belgelerden elde edilen bilgiye göre, şu şekilde ortaya çıkmıştır:

    500 kişi Erzurum-Erzincan arasında; 2.000 kişi Urfa Halep arasındaki Meskene'de; 2.000 kişi Mardin civarında eşkıya ve Arap aşiretlerinin saldırısı sonucu katledilmiş, ayrıca bir o kadar, yani yaklaşık 5.000 ve belki de biraz daha fazla kişi de Dersim bölgesinden geçen kafilelere yapılan saldırılar sonucu öldürülmüştür. Bu kayıp miktarı, Ermenilere karşı, hiçbir şekilde katliam yapılmadığını göstermektedir. Katliamın olmadığı yerde ise soykırımdan hiç söz edilemez(8).

    Bu bilgiler ışığında toplam 9-10 bin kişinin yer değiştirme uygulaması sırasında katledildiği tespit edilmektedir. Ayrıca yollarda açlıktan da ölümler olduğu belgelerden anlaşılmaktadır. Bunun dışında tifo, dizanteri gibi hastalıklar ve iklim koşulları sebebiyle de yaklaşık 25-30 bin kişinin öldüğü tahmin edilmektedir ki, bu şekilde 40 bine yakın kişi yollarda kaybedilmiştir.

    Kalan 10-16 bin kişinin ise bir kısmı, yola çıkarılmış olmakla birlikte, henüz iskan mahalline varmadan tehcirin durdurulması sebebiyle, bulundukları vilayetlerde alıkonulmuştur. Mesela 26 Nisan 1916'da Konya iline, ilde henüz yollarda olan Ermenilerin sevk edilmeyerek il dahilinde iskan edilmeleri için yazı gönderilmiştir. Öte yandan yer değiştirme kapsamında bulunan Ermenilerden bir bölümünün Rusya'ya, Batı ülkelerine ve Amerika'ya kaçırıldıkları da tahmin edilmektedir(9).

    Yer değiştirme uygulamasının yapıldığı dönemde, Osmanlı ordusunda silah altında bulunan Ermenilerden 50.000'inin Rus ordusuna katıldığı, yine Türklerle savaşmak üzere 50.000 Ermeni'nin de Amerikan ordusunda üç-dört yıldır eğitim gördüğü gibi kayıtlar yer almaktadır. Gerçekten de, Amerika'da yaşayan bir Ermeni'nin Elazığ'da dava vekili olan Murad Muradyan'a yazdığı mektupta bu türden bilgiler bulunmaktadır(10).

    Mektupta, bir kısım Ermeni'nin Rusya'ya ve Amerika'ya kaçırıldıkları ve Amerika'da eğitilen 50.000 askerin Kafkasya'ya hareket etmekte olduğu açıkça ifade edilmektedir. Bütün bu belgelerden de anlaşılacağı gibi, Osmanlı vatandaşı pek çok Ermeni, harpten önce ve harp içinde Amerika ve Rusya başta olmak üzere çeşitli ülkelere dağılmışlardır. Mesela ticaret maksadıyla Amerika'da bulunan Artin Hotomyan adlı bir Ermeni'nin 19 Ocak 1915'te Emniyet Genel Müdürlüğü'ne gönderdiği bir mektupta çeşitli yollarla binlerce Ermeni'nin Amerika'ya kaçırıldığı ve bunların aç ve perişan bir halde yaşadıkları ifade edilmektedir(11).

    Bu bilgiler, Anadolu ve Rumeli'nin çeşitli bölgelerinden yer değiştirmeye tabi tutulan Ermenilerin sayıları ile, yeni iskan merkezlerine ulaşanların sayılarının birbirini tuttuğunu göstermekte ve dolayısıyla sevk ve iskan sırasında herhangi bir katliam olayının olmadığını ortaya koymaktadır.

    1918 yılında, Ermeni Delegasyonu Başkanı olan Boghos Nubar Paşa'nın Fransa Dışişleri Bakanlığı Yüksek Yetkili Bakanı Monsieur Gout'a gönderdiği raporda: Kafkasya'da 250.000, İran'da 40.000, Suriye-Filistin'de 80.000, Musul-Bağdad'da 20.000 olmak üzere 390.000 kişinin Türkiye'den sürgün edildiğini, aslında sürgünlerin toplam sayısının 600-700 bin kişiye ulaştığını ve bunlardan ayrı olarak çöllerde şuraya buraya dağılmış sürgünleri kapsamadığını bildiriyor(12).

    Boghos Nubar Paşa'nın verdiği rakamlardan 290 bin kişinin yer değiştirme uygulaması dışında Osmanlı topraklarını terk edenler olduğu anlaşılıyor. Dolayısıyla göç ettirilenlerin toplam sayısı olarak verilen 600-700 bin kişiden 290 bin kişi çıkarılacak olursa, yer değiştirmeye tabi tutulan nüfusun 400 bin civarında olduğunu gösteriyor ki, bu da Ermeni delegasyonu başkanının, yer değiştirmenin gerçekleştirilmesi sonrasına, yani 1918 yılına ait verdiği sayılarla, Osmanlı belgelerinde verilen rakamlar arasında büyük ölçüde uygunluk görünmekte ve Ermenilerin iddia edildiğinin aksine sağ salim iskan yerlerine vardıklarını ve dolayısıyla soykırım iddialarının ne kadar dayanaksız olduğu ortaya çıkmaktadır.

    Bu konuyla ilgili yabancı ve özellikle de Ermeni kaynaklarında şu bilgiler yer almaktadır:

    Noradungian Gabrial'in Lozan Konferansı Tali Komisyonu'na sunduğu rapora göre; Kafkasya'ya 345 bin, Suriye'ye 140 bin, Yunanistan ve Ege Adalarına 120 bin, Bulgaristan'a 40 bin, İran'a 50 bin olmak üzere toplam 695 bin Ermeni 1. Dünya Savaşı döneminde ülke dışına gitmiştir.

    Ermeni ileri gelenlerinden Hatisov, (daha sonra Ermenistan Cumhurbaşkanı olmuştur), Trabzon Konferansı'na (14 Mart-14 Nisan 1918) katılan Hüseyin Rauf Bey'e gönderdiği mesajda, Kafkasya'da Osmanlı memleketinden kaçan 400 bin Ermeni'nin bulunduğunu bildirmiştir(13).

    Ermeni Prof. Dr. Richard Hovannisian, Ermeni nüfus incelemelerini ortaya koyduğu eserinde; Suriye dışındaki Arap ülkelerinden; Lübnan'a 50 bin, Ürdün'e 10 bin, Mısır'a 40 bin, Irak'a 25 bin, Fransa ve Amerika'ya 35 bin Ermeni'nin göç ettiğini belirtmektedir(14).

    Ermeniler ve yabancıların verdiği bu rakamlardan hareketle; göç ettirme dışında çok sayıda Ermeni'nin Türkiye'den kendi iradesiyle ayrıldığını göstermektedir. Ayrılanlara genel baktığımızda; Kafkasya'ya 345 bin, Suriye'ye 140 bin, Yunanistan ve Ege Adalarına 120 bin, Bulgaristan'a 40 bin. İran'a 50 bin, Lübnan'a 50 bin, Ürdün'e 10 bin, Mısır'a 40 bin, lrak'a 25 bin, Fransa, ABD, Avusturya vd. 35 bin olmak üzere, toplam 855.000 Ermeni'nin gittiği anlaşılmaktadır.

    O halde Ermenilerin iddia ettiği gibi bir Ermeni soykırımı veya 2-3 milyon Ermeni'nin yok edilmesi mümkün değildir.

    Bunun da ötesinde eğer Osmanlı devleti Ermeni tebaasından kurtulmak isteseydi; bunu asimilasyon yoluyla veya savaşı gerekçe göstererek halledebilirdi. Oysa Ermeniler, imparatorluk içerisinde Türklerden bile rahat bir yaşam sürmüşlerdir. Belirtildiği gibi, Birinci Dünya Savaşı'nda ele geçirdikleri yerlerin kendilerine verileceği ve bağımsız bir Ermenistan kurulacağı gibi hayallere kanan Ermeniler, vatandaşı bulundukları Osmanlı devletini arkadan vurmaya başlayınca, yer değiştirme uygulaması zorunlu hale gelmiştir. Ermenilerin yerlerinin değiştirilmesi, onları imha etmek değil, devlet güvenliğini sağlamak, onları korumak amacını gütmüştür ve dünyanın en başarılı yer değiştirme uygulamasıdır.

    Ermeni Kafilelerine Yapılan Saldırılar ve Devletin Önlemleri

    Ermenilerin yeni yerleşim bölgelerine nakilleri sırasında bazı kafilelere, özellikle Halep-Zor arasında bölge haklı tarafından saldırılar düzenlenmiştir. 8 Ocak 1916 tarihli bir telgraftan anlaşıldığına göre; Halep'e bir saat mesafeden Meskene'ye kadar olan yollarda Arap eşkıyasının gasp için yaptığı saldırılar sonucu pek çok Ermeni'nin öldürüldüğü; Diyarbakır'dan Zor'a ve Suruç'tan Menbiç yoluyla Halep'e nakledilen Ermenilerden 2.000 kadarının yine Arap aşiretlerinin saldırılarına maruz kalarak soyuldukları anlaşılmıştır. Diyarbakır bölgesinde çeteler ve eşkıya tarafından 2.000'e yakın kişinin öldürüldüğü; Erzurum-Erzincan arasında 500 kişilik başka bir kafilenin de bazı aşiretlerin saldırısı sonucu öldürüldüğü anlaşılmaktadır.

    Osmanlı hükümeti, bir yandan cephelerde düşmanla savaşırken bir yandan da kafilelerin emniyetlerini sağlamak için olağanüstü gayret sarf etmiştir. Ermeni kafilelerinin sevki sırasında ihmali veya yolsuzluğu görülen görevlileri tespit etmek üzere inceleme heyetleri kurulmuş ve göç bölgelerine gönderilmiştir. Bu heyetler, suçu sabit görülenleri Divan-ı Harp'e sevk etmiştir. İhmali bulunan görevliler işten el çektirilirken, bir kısmı da ağır cezalara çarptırılmıştır.



    Yerleri Değiştirilmeyen Ermeniler

    Yer değiştirme kararı bütün Ermenilere uygulanmamıştır. 2 ve 15 Ağustos 1915 tarihlerinde ilgili valiliklere gönderilen telgraflarda, Katolik ve Protestan mezhebinde bulunan Ermenilerin yanı sıra, Osmanlı ordusunda subay ve sıhhiye sınıflarında hizmet gören Ermeniler ile Osmanlı Bankası şubelerinde, reji idaresinde ve bazı konsolosluklarda çalışan Ermenilerin devlete sadık kaldıkları sürece göçe tabi tutulmayacakları bildirilmiştir. Göçe tabi tutulan sadece devlete baş kaldıran Gregoryan mezhebine mensup Ermenilerdir.

    Öte yandan, hasta, özürlü, sakat ve yaşlılar ile yetim çocuklar ve dul kadınlar da göçe tabi tutulmamış, yetimhaneler ve köylerde koruma altına alınarak ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmıştır. Korunmaya muhtaç Ermeni aileler hakkında yayınlanan 30 Nisan 1916 tarihli genel bir emirde ise; erkekleri sevk edilen veya askerde bulunan kimsesiz ve velisiz ailelerin Ermeni dışında yabancı bulunmayan köy ve kasabalara yerleştirilmesi, geçimlerinin göçmen ödeneğinden sağlanması bildirilmiştir(15).

    Göç Ettirilen Ermenilerin Geri Getirilmesi

    Ermenilerin yeni yerleşim bölgelerine gönderilmeleri 8 Şubat 1916'da durdurulmuştur. Birinci Dünya Savaşı'nın bitmesinin ardından yer değiştirmeye tabi tutulan Ermenilerden isteyenlerin eski yerlerine dönebilmeleri için bir kararname çıkarılmıştır. İçişleri Bakanı Mustafa Paşa'nın 4 Ocak 1919'da Başbakanlığa gönderdiği yazıda, dönmek isteyen Ermenilerin eski yerlerine nakledilmeleri konusunda ilgili yerlere tâlimat verildiği ve gereken tedbirlerin alındığı ayrıntılı bir şekilde belirtilmiştir(16).

    Yer Değiştirme Uygulamasının Yurtdışındaki Yansımaları

    Yer değiştirmenin yapıldığı bölgelerde bulunan yabancı gözlemciler, Birinci Dünya Savaşı'nın içinde birçok cephede savaşmasına rağmen Osmanlı Hükümeti'nin bu işi büyük bir titizlikle ve iyi bir şekilde yürüttüğünü yazdıkları halde, Batı basını olayları saptırarak vermeyi tercih etmiştir. Nitekim Amerika'nın Mersin'deki konsolosu Edward Natan, sevkiyatın son derece düzen içinde yapıldığını raporunda belirttiği halde, İstanbul'daki büyükelçi Morgantau, olayları gerçeklere tamamen ters şekilde ülkesine bildirmiş ve Amerikan basını da bunları Türkler aleyhine kullanmıştır.

    İran'da bulunan İngiliz konsoloslarının raporları çerçevesinde 1.000.000 Ermeni'nin öldürüldüğü gibi iddialar İngiliz parlamentosunda tartışılmış ve Türk Hükümeti'nin protesto edilmesi kararı alınmıştır. Ayrıca, İngiltere'de Ermeni olayları hakkında yayınlanan "Mavi Kitap"ta Osmanlı ülkesinde bulunduğu savunulan 1.800.000 Ermeni'den üçte birinin katledildiği iddia edilmiştir.



    Yabancıların İncelemeleri

    Bu konuda ilk inceleme, Birinci Dünya Savaşı'nın bitiminden hemen sonra İstanbul'un işgali sırasında İngilizler tarafından yapılmıştır. Savaş suçu işledikleri gerekçesiyle tutuklanan 143 Türk'ü mahkum ettirebilmek için, savaştan galip gelmelerinin üstünlüğünü de kullanarak yaptıkları incelemelerde soykırımın varlığına yönelik bir bilgi ve belgeye ulaşamamışlardır.

    Sonraki yıllarda soykırıma yönelik uydurmalar durmamış, sahte bilgi ve belgelerle kamuoyu oluşturulmaya çalışılmış, bazı ülkelerin siyasileri de bu oyuna alet edilmiştir. 1985'te ABD Temsilciler Meclisi'nin sözde Ermeni soykırımına yönelik bir karar alma çalışması üzerine, 69 bilim adamının 19 Mayıs 1985'te Temsilciler Meclisi'ne sundukları rapor, son derece önemlidir. Raporda özetle şöyle denilmiştir(17):

    "14. yüzyıldan 1922'ye kadar, günümüzde Türkiye olarak, daha doğrusu 'Türkiye Cumhuriyeti' olarak adlandırılan bölge, çok dinli, çok uluslu bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğunun bir parçasıydı. Nasıl Habsburg İmparatorluğunu günümüz Avusturya Cumhuriyeti ile eş saymak yanlışsa, Osmanlı İmparatorluğunu, Türkiye Cumhuriyeti ile bir tutmak da yanlıştır.

    Türk, Osmanlı araştırmaları ve Ortadoğu üzerine uzmanlaşmış, aşağıda imzaları bulunan Amerikalı akademisyenler, ABD Temsilciler Meclisi'nin 192 sayılı kararında kullanılan dilin birçok açıdan yanıltıcı ve yanlış olduğu görüşündedirler. Çekincelerimiz 'Türkiye' ve 'soykırım' sözcüklerinin kullanılması konusunda odaklanmakta olup aşağıdaki şekilde özetlenebilir:

    Günümüz Türkiye Cumhuriyetinin 1923 yılında kurulmasıyla sonuçlanan Türk Devrimiyle 1922'de tarih sahnesinden silinmiş olan Osmanlı İmparatorluğu, şu anda Güneydoğu Avrupa, Kuzey Afrika ve Ortadoğu'da bulunan ve sadece bir tanesinin Türkiye Cumhuriyeti olduğu 25'ten fazla devletin topraklarını ve halklarını bünyesinde barındıran bir devletti. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı zamanında gerçekleşen hiçbir olaydan sorumlu tutulamaz.

    'Soykırım' suçlamasına gelince; bu açıklamayı imzalayanların hiçbiri Ermenilerin çektikleri acıların boyutlarını küçümseme amacını taşımamaktadır. Aynı şekilde söz konusu bölgedeki Müslüman halkın da acılarının farklı şekilde değerlendirilemeyeceği görüşündeyiz. (...) Ancak saldırgan ve masum olanı ayırt edebilmek ve olayların nedenlerini belirleyebilmek için tarihçilerin ulaşmaları gereken daha birçok belge ve bulgular vardır.

    Temsilciler Meclisinin 192 sayılı kararındaki gibi ithamları kaçınılmaz olarak Türk halkı hakkında adaletsiz yargılara varılmasına ve belki de tarihçilerin bu trajik olayları anlamakta kaydetmeye başladıkları gelişmeye zarar verilmesine yol açacaktır.

    Kongre bu kararı kabul ederse, tarihsel sorunun hangi yanının doğru olduğuna yasa yolu ile karar vermeye çalışmış olacaktır. Tarihsel olarak şüpheli varsayımlara dayalı böylesine bir karar, dürüst tarihsel araştırmaya zarar verecek ve Amerikan yasama sürecinin güvenirliliğini sarsacaktır."

    DİPNOTLAR

    1) Halaçoğlu, Prof. Dr. Yusuf, Ermeni Tehciri ve Gerçekler (1914-1918), TTK Yayını, Ankara 2001, s. S. 70 (ŞFR., nr. 54/315 (Ek-III)

    2) Halaçoğlu, Prof. Dr. Yusuf, a.g.e., s. S. 70 (DH. EUM. 2. Şube, 68/80)

    3) Orel, Şinasi; Yuca Süreyya; Ermenilerce Talat Paşa'ya Atfedilen Telgrafların Gerçek Yüzü, TTK Yayını, Ankara 1983.

    4) Halaçoğlu, Prof. Dr. Yusuf, a.g.e., s. S. 70

    5) Dr. Hüsamettin Yıldırım, Ermeni İddiaları ve Gerçekler, Ankara, 2000, s. 35

    6) Karpat, Kemal H. Ottoman Population 1830-1914 Demographic and Social Charsetistic, The University Of Winsconcin Press, 1985, London

    7) Halaçoğlu, Prof. Dr. Yusuf, a.g.e., s. 76

    8) Halaçoğlu, Prof. Dr. Yusuf, a.g.e., s. 77

    9) Halaçoğlu, Prof. Dr. Yusuf, a.g.e., s. 77

    10) DH. EUM. 2. Şube, nr.2F/14.

    11) Bkz. DH. EUM. 2. Şube, nr.2F/94.

    12) Archives des Affaires Etrangéres de France, Série Levant, 1918-1928, Sous Série Arménie, Vol. 2, folio 47'den naklen bkz. Bilal ªimºir, Les Departén de Melte et les Allégations Armeniennes, Ankara 1998, p. 49.

    13) Akdes, Nimet Kurat; Türkiye ve Rusya, Ankara, 1990, s. 471

    14) Hovannisian, Richard, The Ebb and Flow of the Armenian Minortiy in the Arab Middle East, Middle East Journal, Vol. 28 no. 1 Winter 1974, s. 20

    15) Halaçoğlu, Prof. Dr. Yusuf, a.g.e., s. 62

    16) Halaçoğlu, Prof. Dr. Yusuf, a.g.e., s. 82

    17) FEIGL, Erich-, A Myth of Terror: Armenian Extremism: Its Causes and Its Historical Context, Edition Zeitgeschichte-Freilassing, Austria.
#14.09.2008 04:46 0 0 0

  • GENEL BAKIŞ


    GİRİŞ

    Asya ve Avrupa kıtaları arasında köprü konumunda olan Türkiye, Karadeniz'i Akdeniz'e bağlayan boğazları, Ortaasya, Kafkasya ve Ortadoğu'daki doğal enerji kaynaklarının kesiştiği noktadaki jeopolitik konumuyla bütün dünyanın dikkatini çekmektedir.

    Geçmişte Osmanlı devleti, bugün de Türkiye, bu jeopolitik ve jeostratejik konumundan dolayı çeşitli entrikaların çevrildiği bir alan olmuştur. Osmanlı devletini parçalayarak tarih sahnesinden silmek isteyen sömürgeci devletler, bu entrikalarında yüzlerce yıldır Türklerle dostça yaşayan Ermenileri kullanmışlardır.

    Tarihte olduğu gibi günümüzde de, Ermeni toplumu üzerinden siyasi ve ekonomik çıkar sağlamaya çalışan ülkeler bulunmaktadır. Bazı ülkelerde Türkleri ve Türkiye'yi sözde soykırımla suçlayan anıtlar dikilmekte, bazı ülkelerde de soykırım iddiasını tanımaya yönelik kararlar parlamento gündemlerine getirilmekte, hatta kimi ülke parlamentolarında kabul edilmektedir. Gerçekte tarihçilere bırakılması gereken bu konular, siyasetçilerin elinde çıkar aracı haline dönüştürülmektedir.

    Tarih boyunca Romalılar, Persler ve Bizanslılar tarafından Anadolu'nun bir yerinden diğerine sürülen, savaşlara itilen ve çoğu kez üçüncü sınıf vatandaş muamelesi gören Ermeniler, Türklerin Anadolu'ya girişlerinden sonra Türklüğün adil, insani, hoşgörülü, birleştirici anlayış ve inancından yararlanmışlardır. Bu ilişkilerin gelişme ve doruğa ulaşma çağı olan 19. Yüzyıl sonlarına kadar süren devir, "Ermenilerin altın çağı" olmuştur. Osmanlı devletinin çalışan, liyakatli, dürüst ve becerili her vatandaşına sağladığı imkanlardan gayr-i müslimler içinde en çok faydalananlar Ermeniler olmuştur. Askerlikten, kısmen de vergiden muaf tutulurken, ticarette, zanaatta, çiftçilikte ve idari işlerde yükselme fırsatını elde etmişler ve devlete bağlı, milletle kaynaşmış ve anlaşmış olduklarından dolayı "millet-i sadıka" olarak kabul edilmişlerdir. Bu çerçevede Türkçe konuşan, ayinlerini bile Türkçe yapan bu topluluktan devlet kademelerinde önemli görevlere yükselenler, hatta Bayındırlık, Bahriye, Hariciye, Maliye, Hazine, Posta-Telgraf, Darphane Bakanlıkları, Müsteşarlıkları yapanlar olmuştur. Hatta Osmanlı devletinin meseleleri üzerinde Türkçe ve yabancı dillerde eserler de yazmışlardır.

    Ancak Osmanlı devletinin zayıflamaya başladığı dönemlerde, hemen her konuda Avrupa'nın müdahalesi baş gösterince, Türk-Ermeni ilişkilerinde de bir bozulma başlamıştır. Batılıların özellikle misyoner din adamı kisvesinde, Osmanlı devleti içine soktuğu provokatörlerin faaliyetleriyle Ermeniler; dini, kültürel, ticari, sosyal ve siyasi açılardan Türk toplumundan uzaklaştırılmaya çalışılmıştır. Böylece, çoğu defa Türklerin zararlı çıktığı trajik olaylar başlamış, Doğu Anadolu'da başlatılan ve İstanbul'a kadar yayılan isyan hareketlerinde binlerce Türk ve Ermeni hayatlarını kaybetmiştir.

    Birinci Dünya Savaşı sırasında ise; Osmanlı askeri olarak düşmanlara karşı savaşan veya geri hizmetlerde çalışan Ermenilere karşılık, Ermenilerin önemli bir kısmı düşman kuvvetlerinin yanında Türklere karşı savaşmıştır. Cephe gerisinde de komitacı Ermeniler kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapmaksızın katliamlara girişmişler, yüz binlerce Müslüman'ın hayatına kastederek Doğu Anadolu'yu bir harabe haline çevirmişlerdir.

    Devletin bunları yatıştırmak ve durdurmak için aldığı tedbirler istismar edilmiş ve dış devletlerin tahrik ve vaatleriyle Ermeniler, bin yıl refah içinde yaşadıkları ülkeyi parçalamaya çalışmışlardır.

    Anadolu dışında kurulan Hınçak, Taşnak, Ramgavar, Hınçak İhtilal Komitesi, Silahlılar Cemiyeti, Ermenistan'a Doğru Cemiyeti, Genç Ermenistan Cemiyeti, İttihat ve Halas Cemiyeti ve Karahaç Cemiyeti gibi örgütler, halkı silahlı ayaklanmaya sevk etmişlerdir.

    Osmanlı devleti, Birinci Dünya Savaşı içinde, Ermeni isyanının yoğun olduğu Doğu Anadolu'da, bir yandan cephede Rus ordularıyla ve Rusların yanında yer almış olan Ermeni kuvvetleriyle savaşmak zorunda kalmıştı. Diğer yandan da cephe gerisinde Türkleri katleden, Türk köy ve kasabalarını yakıp yıkan, ordunun ikmal tesislerine ve konvoylarına saldıran Ermeni çeteleri ile mücadele etmek zorunda kalmıştır.

    Ayrıca hem cephede hem de cephe gerisinde savaşmak durumunda bırakılmasına rağmen, 9-10 ay, cephe gerisindeki önemli tehlikeyi "mahalli tedbirlerle" çözüme ulaştırmaya çalışmıştır. Bu arada, 24 Nisan 1915'te, cephe gerisinde faaliyette bulunan Ermeni komitecilerine yönelik bir operasyon yapmış ve vatana ihanet eden 2345 komiteciyi tutuklamıştır.

    Komitecilerin dışında özellikle Rus sınırına yakın bölgelerdeki Ermeni halkın da devlete isyan halinde olduğunu görünce, son çareye başvurmuş ve bölgedeki Ermenilerden sadece isyan hareketine karışanları savaş bölgesinden alıp, ülkenin emniyetli bölgelerine "sevk ve iskâna", o dönemdeki ifadesiyle "tehcir"e tabi tutmuştur. Bu uygulama ile aynı zamanda her şeyden önce cephe gerisinde iç savaş ortamında bulunan Ermeni halkın can güvenliği sağlanmıştır. Çünkü Ermenilerin bölgedeki Türklere yaptıkları katliam ve mezalimin karşılığını müslüman halk da vermeye başlamıştı.

    Ermenistan ile bir takım siyasi ve ekonomik çıkarlar için Ermenileri kullanan bazı devletler, yer değiştirme uygulamasını ve 24 Nisan'daki tutuklamaları bir "soykırım" gibi göstermek ve dünya kamuoyunu bu konuda ikna etmek için yoğun bir propaganda faaliyetine girişmişlerdir(1).

    Oysa Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Osmanlı devletini işgal eden devletlerden İngilizler, aralarında Osmanlı siyasi ve askeri liderleriyle önde gelen aydınların da bulunduğu 143 kişiyi "Ermeni olaylarında savaş suçu işledikleri" gerekçesiyle tutuklayarak Malta adasına sürmüş ve hapsetmiştir. Suçlamalarla ilgili olarak Osmanlı, ABD ve İngiliz arşivlerinde geniş çaplı araştırmalar yapılmıştır. Buna rağmen, Malta'daki tutuklular hakkında iftiraları kanıtlayacak deliller mahkemeye sunulamamıştır. Sonuç olarak Malta'daki tutuklular, kendilerine hiçbir suçlama dahi yöneltilmeden ve duruşma yapılmadan 1922'de serbest bırakılmışlardır.

    Ancak Türkleri sözde soykırımla suçlama gayretleri durmamış; Malta'daki yargılama sürecinde İngiliz basınında Osmanlı Hükümeti'ni sözde soykırım ile suçlayan ve bu konuyu ispata yeltenen bazı uydurma belgeler yayınlanmıştır. Söz konusu belgelerin General Allenby komutasındaki İngiliz İşgal Kuvvetleri tarafından Suriye'deki Osmanlı Devlet Dairelerinde ortaya çıkarıldığı iddia edilmiştir. Ancak, İngiliz Dışişleri Bakanlığı tarafından sonradan yapılan soruşturmalar, İngiliz basınına verilen bu belgelerin İngiliz ordusu tarafından ele geçirilen belgeler olmayıp, Paris'teki Milliyetçi Ermeni Delegasyonu tarafından müttefik delegasyonlara gönderilen yazılar olduğu anlaşılmıştır(2).

    Bütün bu gerçeklere rağmen, sözde soykırım iddialarını gündemde tutmak için olağanüstü gayret sarf eden Ermeni komiteleri, terör eylemlerine yönelmişlerdir. 1965'ten sonra, çeşitli ülkelerdeki Ermenilerin, Türkiye aleyhine başlattıkları karalama kampanyasıyla dünya ve Türkiye kamuoyunda varlığını hissettiren sözde Ermeni Sorunu, 1970'li yıllardan itibaren yurtdışındaki Türk temsilciliklerine yönelik terör eylemlerine dönüşmüştür.

    Gurgen (Karekin) Yanikan adlı bir yaşlı Ermeni'nin 27 Ocak 1973'de ABD'nin Santa Barbara kentinde, Türkiye'nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ile Konsolos Bahadır Demir'i katletmesiyle başlayan "Bireysel Ermeni Terörü", 1975'den itibaren tıpkı 1915 öncesinde olduğu gibi "Örgütlü Ermeni Terörü"ne dönüşmüştür. Yurtdışındaki Türk görevliler, diplomatlar, elçilikler ve kuruluşlarına yönelik Ermeni saldırıları, kısa sürede hızlı bir tırmanma göstererek yoğunluk kazanmıştır.

    Ermeni teröründe, Türkiye'deki iç huzursuzluğun zirveye çıktığı 1979 yılından itibaren büyük bir artış gözlenmeye başlanmıştır. Ermeni teröristler, 21 ülkenin 38 kentinde, 39'u silahlı, 70'i bombalı, biri de işgal şeklinde olmak üzere toplam 110 terör olayı gerçekleştirmişlerdir. Bu saldırılarda 42 diplomatımız ile 4 yabancı hayatını kaybederken, 15 Türk ve 66 yabancı uyruklu kişi de yaralanmıştır(3).

    Ermeni terör örgütleri, dış dünyanın tepkileri üzerine 1980'li yıllarda taktik değiştirerek, PKK terör örgütü ile işbirliğine girmişlerdir. 1984 yılında PKK sahneye çıkarılmış ve Asala-Ermeni terörü geri plâna çekilmiştir. Belgeler, Bekaa ve Zeli kamplarında ASALA ile PKK militanlarının birlikte eğitim gördüklerini ortaya koymuştur.

    Türk güvenlik güçlerinin PKK terörü ile mücadelede başarı sağlamasının ardından Ermeni komiteleri, sözde iddialarını Ermenistan devletinin açık desteği ve Ermeni Diasporası aracılığıyla sürdürmeye devam etmektedirler. Çeşitli ülke parlamentolarından "sözde Ermeni Soykırımı"nı kabul eden yasaların ve önerilerin çıkmasını sağlamaya çalışarak, asılsız iddialarını dünya kamuoyuna kabul ettirmeye çalışmaktadırlar.

    Amaçları, sözde iddialarını tüm dünyaya "tanıtmak", Türkiye'yi bu temelsiz iddiaları "tanımak" zorunda bırakmak, sözde soykırımdan dolayı Türkiye'den "tazminat" ve "toprak" almak ve "Büyük Ermenistan" rüyasını gerçekleştirmektir.

    DİPNOTLAR

    1) Osmanlıdan Günümüze Ermeni Sorunu, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2000.

    2) Yıldırım, Dr. Hüsamettin, Ermeni İddiaları ve Gerçekler, Ankara 2000, s. 38 (PRO.FO. 13 Temmuz 1921, 371 / 6504 / E.8519)

    3) Şimşir, Bilal, Şehit Diplomatlarımız, Bilgi Yayınevi, Ankara 2000, 2 Cilt




    DÖRT T PLANI NEDİR



    İşin ucunu insanların canına kastetmeye kadar götüren Ermeni terörünün amacı, sözde Ermeni soykırımı iddialarını ve Ermenilerin taleplerini dünya kamuoyuna duyurmaktır. Nihai hedef ise, "Büyük Ermenistan" rüyasıdır. Büyük Ermenistan'a giden yolda atılması gereken en önemli adım, sözde iddialar konusunda kamuoyu oluşturmak ve Türkiye'ye yönelik emelleri gerçekleştirmektir.

    Bunun için uygulamaya konan ve "Dört T" şeklinde adlandırılabilecek olan plan şu dört kavrama dayanmaktadır: Tanıtım, Tanınma, Tazminat ve Toprak... Yani, sözde Ermeni sorunu tüm dünyada terör yoluyla "tanıtılacak", sözde iddialar dünya kamuoyunca kabul edilip Türkiyece "tanınacak", sözde soykırımdan dolayı Türkiye'den "tazminat" alınacak ve "Büyük Ermenistan" rüyasını gerçekleştirmek için gerekli olan "toprak" Türkiye'den koparılacaktır!...

    "Dört T" plânına dayanak oluşturan Ermeni iddiaları ise şunlardır

    . Türkler, Ermenistan'ı işgal ederek Ermenilerin topraklarını ellerinden almışlardır.

    2. Türkler, 1877-78 savaşından itibaren Ermenileri sistemli olarak katliama tabi tutmuşlardır.

    3. Türkler, 1915 yılından itibaren Ermenileri plânlı şekilde soykırıma tabi tutmuşlardır.

    4. Talat Paşa'nın, Ermenilerin soykırıma tabi tutulması konusunda gizli emirleri vardır.

    5. Soykırımda hayatlarını kaybeden Ermenilerin sayısı 1,5 milyondur.

    Bugün, maksatlı olarak gündemde tutulmaya çalışılan sözde Ermeni sorununun ne derece mesnetsiz olduğunu ve ne tür çıkar kaygıları ile ortaya atıldığını daha iyi anlayabilmek için iddiaların ve Türk-Ermeni ilişkilerinin tarihsel gelişimini incelemek gerekmektedir.



    ERMENİ TARİHİNE KISA BİR BAKIŞ



    Ermeniler, tarih boyunca başka devletlerin yönetimi altında kalmışlar ve bağlı oldukları devletlerin hizmetinde bulunmuşlardır.

    Ansiklopedik kaynaklarda, Erivan, Gökçegöl, Nahcıvan, Rumiye gölü kuzeyi ve Mako bölgesine, yukarı memleket anlamına gelen Armenia, bu yörelerde yaşayan halka ise Ermeni denildiği yer almaktadır.

    Ermeni tarihçilerin bir kısmı, M.Ö. 6. yüzyılda kuzey Suriye ve Kilikya bölgesinde yaşayan Hititlerden olduklarını; bir diğer kısmı ise Nuh'un oğullarından Hayk'a dayandıklarını söylemektedirler. Bunun yanında, Ermenistan denilen coğrafyada yerleşen ve bugün Ermeni diye adlandırılan toplumun, bölgenin kesin olarak neresinde yaşadıkları, sayıları ve aynı yörede ikamet eden diğer halklara kıyasla nüfus oranları bilinmemektedir. Ermeni tarihçileri bile kökenleri konusunda fikir birliği içinde değildir.

    Tarihsel olarak bakıldığında, Ermenilerin sırasıyla, Pers, Makedon, Selefkit, Roma, Part, Sasani, Bizans, Arap ve Türklerin hakimiyeti altında yaşadıkları görülür. Ermeni derebeyliklerinin bir çoğu, bölgeye hakim olan ve Ermenileri kendi saflarına çekerek kullanmak isteyen devletler tarafından kurdurulmuştur.

    Ermenileri Bizans'ın zulüm idaresinden kurtaran ve onlara insanca yaşama hakkını bahşeden, Selçuklu Türkleri olmuştur. Fatih döneminde ise, Ermenilere din ve vicdan hürriyeti en üst düzeyde verilmiş, Ermeni cemaati için dini ve sosyal faaliyetlerini yönetmek üzere Ermeni Patrikliği kurulmuştur. Osmanlı idaresinde Ermeniler dini görevlerini tam bir hürriyet içinde yerine getirirlerken, kendi din adamlarını da yine kendilerinin tayin etmelerine izin verilmiştir.

    Aynı şekilde Anadolu'nun Türk idaresine girmesinden sonra burada yaşayan Ermeniler, kendi dillerini de tam bir serbestlikle konuşmaya devam ettiler. Osmanlı yönetimi, diğer cemaatlere uyguladığı politikayı onlara da uygulayarak Ermenice'yi ve Ermeni adlarının kullanılmasını serbest bıraktı. Türk matbaasının kurulmasından 160 yıl kadar önce Venedik'te matbaacılık eğitimi görmüş olan Sivaslı Apkar adındaki bir papaza 1567'de İstanbul'da bir Ermeni matbaası açması için izin verildi. İstanbul'dan başka İzmir (1759), Van (1859), Muş (1869), Sivas (1871) gibi taşra şehirlerinde de yeni Ermeni matbaaları faaliyete geçmiştir. 1908'de bütün ülkede Ermeni matbaası sayısı 38'e ulaşmıştır. Nitekim 1910 yılında İstanbul'da Ermenice 5 gazete ve 7 dergi çıkarılmaktaydı.

    Osmanlı idaresinde Ermeniler, Türk insanının hoşgörüsünden de yararlanarak, adeta altın çağlarını yaşamışlardır. Askerlikten ve kısmen de vergiden muaf tutulan Ermeniler, ticaret, zanaat ve tarım ile idari mekanizmalarda önemli görevlere yükselme fırsatını elde etmişlerdir. Devletin çeşitli kademelerinde görev yapan Ermeniler, Osmanlı devletince kendilerine tanınan bu hoşgörüye karşılık verdikleri hizmetten dolayı "millet-i sadıka" olarak adlandırılmışlardır. 19. yüzyılın son çeyreğine kadar Osmanlıların bir Ermeni sorunu olmadığı gibi, Ermeni halkının da Türk yöneticileriyle halledemedikleri bir mesele mevcut değildir.


    YAZILARIN TAMAMINI OKUMAYA SIKILANLAR BU VİDEOYA GÖZ ATABİLİR..


#14.09.2008 04:38 0 0 0
  • 1018-1922

    1018

    Selçuklu Türkleri, Çağrı Beğ kumandasında Anadolu'ya akınlar tertip etmeye başladı.

    1021

    Van'da Ardzruni soyundan Ermeni prensi Senekerim, Türk fetihlerinden rahatsızlık duyarak ülkesini Bizans'a devretti.

    1064

    Sultan Alparslan, Ani şehrini, Bizanslıların biri Gürcü diğeri Ermeni asılli iki valisinden aldı.

    1461

    Fatih Sultan Mehmed, Bursa'daki Ermeni Piskoposu Hovakim'i (Ovakim) İstanbul'a getirterek kendisine Patrik ünvanını verdi ve Ermenilere birçok haklar tanıdı.

    1664

    Abro Çelebi adında bir Ermeni, Köprülü Fazıl Paşa'nın bezirganbaşısı oldu.

    1790

    İlk resmi Ermeni Okulu, Amira Miricanyan ve Şnork Mığırdıç tarafindan Kumkapı Fıçıcı sokakta kuruldu.

    1824

    Patrik Karabet, Ermenice gramer okutan Kumkapı Okulu'nu patrikhanenin himayesine aldı.

    1824

    (l0 Temmuz) Patrik Karabet, Anadolu'daki Ermeni cemiyetlerine gönderdiği talimatla, Ermeni okullarının sayısını çoğaltılmasını emretti.

    1823

    Artin Bezciyan adlı Ermeni, Kumkapı'da Bezciyan Okulu'nu kurdu.

    1838

    (13 Eylül) Üsküdar'da Cemeran Okulu inşa edildi.

    1848

    (14 Nisan) Ermeni edebiyatının önemli simalarından Haçadur Apovyan, Çarlık yönetimince Sibirya'ya sürüldü. Apovyan'dan bir daha haber alınamadı.

    1853

    (22 Ekim) Ermeni Maarif Komisyonu kuruldu.

    1876

    Meclise ilk defa Ermeni milletvekilleri katıldı.

    1877

    Osmanlı-Rus Savaşları (93 harbi)

    1877

    (7 Aralık) Ermeni Milli Meclisi, Ermeni halkının askere yazılarak savaşa katılma kararını aldı.

    1878

    (13 Nisan) İstanbul Ermeni Patriği Nerses, İngiltere Dışişleri Bakanı Salisbury'ye gönderdiği muhtırada, Türklerle beraber yaşayamayacaklarını bildirdi.

    1878

    (13 Temmuz) Berlin Anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya, Osmanlı Ermenileriyle ilgili 61. madde eklendi.

    1878

    (3 Ağustos) İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Salisbury, İstanbul Büyükelçisi Layard'a gönderdiği talimatta, Osmanlı Hükümeti'nin Doğu'da reformlara başlaması gerektiğini bildirdi

    1889

    (21 Mayıs) İttihat ve Terakki Cemiyeti kuruldu.

    1890

    (20 Haziran) Erzurum İsyanı

    1890

    (Temmuz) Kumkapı Nümayişi

    1892-1893

    Merzifon, Kayseri, Yozgat isyanları

    1890

    Birinci Sason İsyanı

    1895

    (30 Eylül) Babıâli olayı

    1895

    Kasım ayında, Ermenilerin Maraş'ta isyan teşebbüsü

    1896

    30 Ekim İstanbul'da Ermeni eylemi (ilk patırtı)

    1896

    (1 Haziran) Van isyanı

    1896

    (26 Ağustos) Banka Olayı

    1902

    Ermeni dilcilerden H.Acaryan, "Ermeni Diline Türk Dilinin Tesiri ve Ermenilerin Türkçeden Aldıkları Sözler" adında bir eser yazdı.

    1904

    İkinci Sason isyanı

    1905

    (21 Temmuz) Yıldız Camii'nde, Osmanlı Padişahı 2. Abdülhamid'e suikast teşebbüsü.

    1908

    Ermenilerin Jamanak adlı gazetesi yayın hayatına başladı.

    1908

    (17 Aralık) İttihat ve Terakki Cemiyeti, 2. Meşrutiyet'in ilanından sonra İttihat ve Terakki Fırkası adını aldı.

    1908

    İkinci meclis açıldı ve Ermeni komitecilerden bazıları millet meclisine girdi

    1909

    (13 Nisan) 31 Mart Vak'ası

    1909

    (14 Nisan) Adana'da Ermeni isyanı

    1915

    (3 Mayıs) Van'da Ermeni katliamı

    1915

    (24 Nisan) Osmanlı devleti aleyhinde faaliyette bulunan Ermeni komiteleri kapatıldı. Bu komitelerin idarecilerinden 235 anarşist tutuklandı.

    1915

    (14 Mayıs) Tehcir Kanunu çıkarıldı ve isyancı Ermeniler çeşitli yerlerde iskan edildi.

    1918

    (1 Şubat) Ermeni komitacı Arşak, Bayburt'ta katliam yaptı.

    1918

    (10 Şubat) Sultan II. Abdülhamit vefat etti.

    1918

    (14 Nisan) Doğubayezit, Rus işgali ve Ermeni mezaliminden kurtuldu.

    1918

    (15 Nisan) Karaköse (Ağrı), Rus işgalinden ve Ermeni mezaliminden kurtuldu.

    1918

    (25 Nisan) Ermeni komitacılar, Kars'ın doğusundaki Subatan köyünde 750 müslümanı şehit etti.

    1918

    (1 Mayıs) Ermeni komitacılar, Kars'ta, aralarında çocukların da bulunduğu 60 müslümanı katletti.

    1919

    (20 Kasım) Osmanlı bürokrasisinde üst düzeyde görev yapan Boğos Nubaryan ve Şerif Paşa, Ermerini-Kürt bağımsızlık belgesini imzaladılar.

    1920

    (12 Ocak) 450 kişilik Ermeni süvari birliği, Antep'in Arapdar köyünde müslümanlara işkence yaptı.

    1920

    (1 Nisan) Antep'te, Fransız ve Ermenilere karşı müdafaa cemiyeti kuruldu.

    1921

    (15 Mart) Talat Paşa, Berlin'de Ermeniler tarafından öldürüldü.

    1921

    (6 Aralık) Sait Halim Paşa'yı Ermeniler Roma'da katletti

    1922

    (22 Temmuz) Cemal Paşa, Tiflis'te Ermeniler tarafından öldürüldü.


    1922-1998

    1923

    Ermeni asıllı Münib Boya, Van Milletvekili olarak meclise girdi.

    1934

    Franz Werfel'in, "Musa Dağ da Kırk Gün" adlı romanı, ABD'de İngilizce yayımlandı.

    1935

    (15 Aralık) Pangaltı Ermeni Kilisesi'nde toplanan bir grup Ermeni, Franz Werfel'in, "Musa Dağ'da Kırk Gün" , adlı eserini, "Türk milleti hakkında iftiralarla dolu olduğu" gerekçesiyle yaktı.

    1936

    Franz Werfel'in, "Musa Dağ'da Kırk Gün" adlı eserinin Fransa da yayımlanması, Türk basınının tepkisini çekti.

    1937

    Cevat Rıfat Atilhan, "Musa Dağı" adında kitap yazarak, Franz Werfel'in eserinin gerçekleri yansıtmadığını bildirdi.

    1937

    Werfel'in, "Musa Dağ'da Kırk Gün" adlı eserinin filme alınmasının engellenmesi, ABD Dışişleri Bakanlığı nezdinde gündeme geldi.

    1943

    Ermeni asıllı Berç Türker Keresteci, Afyonkarahisar milletvekili oldu.

    1957

    Mığırdıç Şellefyan, 27 Ekim seçimlerinde, Demokrat Parti listesinden İstanbul milletvekili seçildi.

    1960

    (19 Eylül) Ermeni Milletvekili Zakar Tarver öldü.

    1964

    (24 Aralık) Kıbrıs Dışişleri Bakanı Kipriyanus Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde "Ermeni Meselesini" ortaya atarak Türkiye aleyhine karar çıkarmaya çalıştı.

    1965

    (24 Nisan) Brezilya'nın Sao Paulo kentinde, Ermeniler tarafından Türkiye aleyhine gösteri düzenlendi.

    1969

    (24 Nisan) Londra'da, Türk Elçiliği önünde Ermeniler tarafından gösteri yürüyüşü tertip edildi.

    1969

    (2 Mayıs) Kadıköy'de, Baharettin Dedeşan adlı bir ülkücü, Hayko Gulis adlı bir Ermeni tarafından öldürüldü.

    1973

    (27 Ocak) Türkiye'nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ve yardımcısı Bahadır Demir, yetmiş yaşlarında ki Mığırdıç Yanıkyan adlı Ermneni tarafından öldürüldü.

    1975

    (20 Ocak) Asala örgütü kuruldu.

    1975

    (22 Ekim) Viyana'da, Büyükelçi Danış Tunalıgil öldürüldü.

    1975

    (24 Ekim) Paris'te, Büyükelçi İsmail Erez ile polis Talip Yener katledildi.

    1976

    (16 Şubat) Beyrut Büyükelçiliği Birinci Kâtibi Oktay Cerit öldürüldü.

    1977

    (9 Haziran) Vatikan Büyükelçisi Taha Carım katledildi.

    1978

    (2 Haziran) Madrit'te, Büyükelçi Zeki Kunaralp'ın eşi Necla Kunaralp öldürüldü. Bu saldırıda, emekli Büyükelçi Beşir Balcıoğlu da vefat etti.

    1979

    Fransa'nın Marsilya şehrinde, "Ermeni Kin Anıtı" dikildi. Fransız bakan Joset Comitte, anıtın açılış törenine katıldı.

    1979

    (15 Nisan) Yunan Hükümeti, Atina'nın Nea Simirna meydanında "'Ermeni İntikam Anıtı"nın dikilmesine izin verdi.

    1979

    (12 Ekim) Lahey'de, Amsterdam Büyükelçisi Özdemir Benler'in oğlu Ahmet Benler öldürüldü.

    1979

    (22 Aralık) Paris'te Turizm Müşaviri Yılmaz Çopan öldürüldü.

    1980

    (6 Şubat) Büyükelçi Doğan Türkmen Bern'de saldırı sonucu yaralandı.

    1980

    (8 Nisan) Asala, Sayda toplantısında, Kürtlerle Ermeniler arasında benzerlik olduğunu iddia ederek Kürtleri kan kardeşi olarak ilân etti.

    1980

    (17 Nisan) Vatikan'da, Vecdi Türel silahlı saldırıya uğradı.

    1980

    (19 Nisan) Asala, Marsilya Türk Konsolosluğu'na roketatarlı saldırı düzenledi.

    1980

    (31 Temmuz) Atina İdari Ateşemiz Galip Özmen ve kızı Neslihan Özmen acımasızca katledildi.

    1980

    (5 Ağustos) Lyon'da, Ermeniler tarafından konsolosluğun basılması sonucu Kadir Atılgan, Ramazan Sefer, Kavas Bozdağ ve Hüseyin Toprak adlı vatandaşlar yaralandı.

    1980

    (26 Eylül) Paris'te, Basın Ataşemiz Selçuk Bakkalbaşı, silahlı saldırıya uğradı.

    1980

    (10 Kasım) Asala örgütü, Strasburg Türk konsolosluğuna bir saldırı düzenledi.

    1980

    (17 Aralık) Sidney Başkonsolosu Şarık Arıkyan ile koruma polisi Engin Sever öldürüldü.

    1981

    (4 Mart) Paris'te Çalışma Müşaviri Reşat Moralı ile din görevlisi Tecelli Arı şehit edildi

    1981

    (3 Nisan) Kopenhang'da, Çalışma Müşaviri Cavit Demir silahlı saldırıya uğrayarak ağır şekilde yaralandı.

    1981

    (9 Haziran) Cenevre'de, sözleşmeli sekreter olarak görev yapan Mehmet S. Yergüz öldürüldü. Olayı ASALA üstlendi.

    1981

    (24 Eylül) Paris Başkonsolosluğu'nu basan Ermeniler, güvenlik görevlisi Cemal Özen'i acımasızca katlettiler.

    1981

    (25 Ekim) Roma'da ikinci katip Gökberk Ergenekon, silahlı saldırıya uğrayarak yaralandı.

    1981

    (27 Kasım) Avrupa'da bulunan "Ermeni Öğrenciler Birliği" ile "'Kürt Öğrenci Derneği", Londra'da ortak bildiri yayınladılar

    1982

    (28 Ocak) Los Angeles'te, Başkonsolos Kemal Arıkan, Harry Sasunyan ve Kirkor Saliba tarafından öldürüldü.

    1982

    (8 Nisan) Ottowa Büyükelçiliği Ticari Müşaviri Kemalettin Güngör silahlı saldırı sonucu yaralandı.

    1982

    (5 Mayıs) ABD'nin Boston Bölgesi Fahri Konsolosu Okan Gündüz öldürüldü.

    1982

    (7 Haziran) Lizbon Büyükelçiliği İdari Ataşesi Erkut Akbay öldürüldü. Bu arada, Ottowa Büyükelçiliği Askeri Ataşesi Atilla Altıkat, Bulgaristan Burgaz Başkonsolosluğu İdari Ataşesi Bora Süelkan ve Lizbon Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Yurtsev Mıhçıoğlu'nun eşi Cahide Mıhçıoğlu da silahlı saldırıya uğradırlar. Türkiye'nin Kanada Büyükelçiliği görevinde bulunan Coşkun Kırca da, silahlı saldırya uğramış, ancak kaçarak kurtulmuştu.

    1982

    (10 Ağustos) Artin Penik adlı Ermeni, Esenboğa katliamından duyduğu üzüntüyü dile getirerek, kendini yakmak suretiyle Ermeni terörünü lânetledi.

    1983

    (29 Ocak) Levon Ekmekçiyan, 1982 yılı Esenboğa baskını nedeniyle Ankara'da idam edildi.

    1983

    Harut Levonyan ve Rafi Elbekyan adlı iki Ermeni militan tarafından Türkiye'nin Yugoslavya Büyükelçisi'ne düzenlenen suikast sırasında, yoldan geçen bir Belgradlı öldü.

    1983

    (15 Temmuz) Asala mensubu teröristler, Paris Orly havalimanına bombalı saldırı düzenledi. Olayda, 3'ü Türk olmak üzere 7 kişi öldü, 60 kişi de yaralandı.

    1983

    (27 Temmuz) Türkiye'nin Lizbon Büyükelçiliği'ni basan beş Ermeni ölü olarak ele geçirildi.

    1986

    (19 Mart) Ermeni Halk Dansları Topluluğu MARAL'ı kuran Benon Kuzubaş öldü.

    1987

    (10 Aralık) Demokrat Parti'nin İstanbul Milletvekili Ermeni asıllı Mığırdıç Şellefyan öldü.

    1988

    Sovyet makamları, anti-Sovyet Ermenilerin lideri Paruyr Hayrikyan'ı, uçakla Etyopya'nın merkezi Adis Ababa'ya bıraktı.

    1989

    Ermenistan'da deprem meydana geldi.

    1990

    Erivan'da, "Arev" adında Yahudi-Ermeni Kültür Derneği kuruldu.

    1990

    (11 Eylül) Ermeni Patriği Karakin Kazancıyan, İstanbul Valisi Cahit Bayar'a nezaket ziyaretinde bulundu.

    1991

    (21 Ocak) Ermeniler, Hacılar kentine bombalı saldın düzenledi. Saldırıda 3 Sovyet askeri ile 2 Azeri öldü. Ermeniler ayrıca, Azerbaycan'ın Sesi gazetesi muhabiri Savâtin Askerova'yı katletti.

    1991

    (5 Şubat) Elmira Kafarova, Azerbaycan Yüksek Sovyet Başkanlığına seçildi.

    1991

    (22 Şubat) Bakü'de, Transkafkasya Müslümanları Dinişleri Başkanlığı'na bağlı faaliyetlerini sürdüren medrese, İslam Enstitüsü'ne dönüştürüldü.

    1991

    (3 Nisan) Azerbaycan'ın Kazak bölgesine, sılahlı bir Ermeni grubu saldırdı. Olay üzerine Sovyet ordu birlikleri ile Ermeniler arasında çıkan çatışmada, 15 Ermeni hayatını kaybetti.

    1991

    (13 Nisan) Karabağ'da, Ermeniler ile Azeriler arasında çatışmalar çıktı. Azeri köyleri Ermeniler tarafından top ateşine tutuldu.

    1991

    (23 Nisan) Suşa kasabasına bağlı Azeri köyleri, Ermeni köylerinden açılan top ve makineli tüfek ateşine maruz kaldı. Olayda 3 Azeri öldü, 3 ev yıkıldı, 3 ev de oturulamaz hale geldi.

    1991

    (26 Nisan) Karabağ bölgesinde, 4 Azeri güvenlik görevlisi öldürüldü. Olayı "Karabağ Savaşçıları" adlı örgüt üstlendi.

    1991

    (7 Mayıs) Diyanet İşleri Başkanlığı'nın daveti üzerine Türkiye'ye gelen Azerbaycan ve Kafkasya Müslümanlarının dini lideri Şeyhülislam Allahşükür Paşazade, Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek'i ziyaret etti

    1991

    (23 Eylül) Ermenistan bağımsızlığını ilan etti.

    1991

    (26 Aralık) Sovyetler Birliği dağıldı. 23 Eylül'de bağımsızlığını ilan eden Ermenistan fiilen ve hukuken bağımsız oldu.

    1993

    (Aralık) Dönemin Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin, Ermenistan Dışişleri Bakanı Arman Girakusyan'la Antalya'da biraraya geldi.

    1994

    (Nisan) MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş ile Türkiye'nin Bonn Büyükelçisi Onur Öymen, Ermenistanlı yetkililerle Frankfurt'ta görüştüler.

    1996

    (Ocak) Müzisyen Onno Tunç, bir uçak kazasında hayatını kaybetti.

    1996

    Levon Ter Petrosyan, ikinci defa Ermenistan devlet başkanı seçildi.

    1997

    1960 yılında kurulan Aramyan Oda Orkestrası'nm yöneticilerinden kemanist İstepan Oskiyan, Nisan ayında öldü.

    1997

    (4 Aralık) Türkiye Ermenileri Patriği Karekin II, Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos'a gönderdiği mektupta, Rum Patrikhanesi'ne yapılan saldınyı kınadı.

    1997

    (20 Mart) Robert Koçaryan, Ermenistan başbakan oldu.

    1997

    Ermeni cemaati, Karagözyan Vakfı yönetim kurulunda görev yapan Mardiros Balıkçıyan'ı Ağustos ayında kaybetti. Balik¢yan, kültürel faaliyetlerle meşgul oluyordu.

    1997

    (26 Temmuz) Jamanak ve Arşav gazetesi yazarlarından Lili Koç vefat etti.

    1997

    (31 Ağustos) Etmenistan sinemasının yönetmen ve senaryo yazan Frunze Dovlatyan öldü.

    1997

    (11 Ekim) Ermeni alfabesinin yıldönümü hatırasına, Kültür Haftası tertip edildi. Hafta İstanbul Ermeni Patrikhanesi'nin öğretmen ve sanatçılarının işbirliğiyle düzenlendi.

    1997

    (12 Ekim) Kumkapı Meryem Ana Kilisesi, geleneksel Madağ Günü'nü bu yıl da düzenledi.

    1997

    İstanbul'da yayımlanan Ermenice gazete ve dergilerde araştırma yazıları çıkan Hırant Papazyan, Kasım ayında öldü.

    1997

    (1 Aralık) Ermeni Sanayicileri ve İşadamları Derneği Başkanı Aram Vardanyan, Türk-Ermeni İş Komitesi toplantısına katılmak üzere Türkiye'ye geldi. Vardanyan, görüşmede, Ermenistan ve Türkiye arasındaki sınır kapısının açılması meselesini görüştü.

    1997

    (6 Aralık) Eseyan Okulu'nun kuruluşunun 50. yıldönümü kutlamaları yapıldı.

    1997

    (19 Aralık) Jamanak Gazetesi'nin 90. kuruluş yıldönümünü kutlamak için, Ermeniler Kazaz Amira'da bir dizi etkinlik düzenledi.

    1997

    (20 Aralık) Ermeniler, Surp Agop Hastanesi'nin 160. yıldönümünü yılbaşı şöleniyle birlikte kutladılar.

    1997

    Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, 1997 Sedat Simavi Ödülü'nü gazetecilik dalında Garbis Özatay'a verdi.

    1997

    (Aralık) Türkiye Ermenileri Patriki Karekin II, Doğuş Yortusu vesilesiyle kiliselere gönderdiği mesajda, Süryani, Kipti, Habeşistan, Rum, Rus, Bulgar, Romen, Gürcü patrikleri ile Papa II. Jean Paul'un Doğuş Yortusu'nu kutladı.

    1997

    Franz Werfel'in, "Musa Dağ'da Kırk Gün" adlı eseri, Belge Yayınları tarafından Türkçe'ye çevrilerek yayımlandı.

    1998

    Ocak ayındaki törende, Yeşilköy Metropoliti Miran Hırisostomos Kalayci'nın denize attığı haçı, Ermeni genci Murat Köşker çıkardı.

    1998

    Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Jamanak gazetesinin 90. kuruluş yıldönümü vesilesiyle, gazetenin editörü Ara Koçunyan'ı Cumhurbaşkanlığı köşkünde kabul etti.

    1998

    (Şubat) Ermenistan Devlet Başkanı Levon Ter Petrosyan istifa etti. Böylece Robert Koçaryan'a liderlik yolu açıldı. Petrosyan, Karabağ'da barış istediği için Şahin'lerin tepkisini çekmişti.

    1998

    (Şubat) Petrosyan'ın istifasını değerlendiren Azerbaycan Halk Cephesi Başkanı Elçibey, Koçaryan'ın geçmişte Rusları arkasına alarak Karabağ'da Azerbaycan'a karşı ayaklandığını bildirdi.

    1998

    Türkiye Ermenileri Patriki Karekin II (Bedros Kazancıyan) öldü. Kazancıyan,10 Mart'ta toprağa gömüldü.

    1998

    (30 Mart) Koçaryan, Ermenistan devlet başkanlığına seçildi.

    1998

    (29 Mayıs) Fransa parlamentosu, sözde Ermeni soykırımı yasa tasarısını tanıdı.

    1998

    (3 Haziran) Tebriz'de Azeriler, Fransız parlamentosu tarafindan kabul edilen sözde Ermeni soykırımı yasa tasarısını protesto ettiler.

    1998

    (19 Haziran) Patrik Kazancıyan'ın ölümüyle kendisini patrik vekili ilân eden Mesrop Mutafyân'ın dilekçesi, İstanbul Valiliği tarafından iade edildi. Mutafyan'ın bu sıfatı kullanamıyacağı ifade edildi.

    1998

    Ozan-yazar Kevork Emin Muratyan, 79 yaşında Erivan'da öldü.

    1998

    (Temmuz) Bölücü örgüt PKK'nın başı Abdullah Öcalan, Ermenistan yönetiminden, örgüte özel köy tahsis edilmesini istedi.

    1998

    (Temmuz) Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev, İngiltere'yi ziyaret ederek Başbakan Tony Blair ile görüştü.

    1998

    (4 Temmuz) Azerbaycan Devlet Başkanı Aliyev, Ermenistan Devlet Başkanı Koçaryan'ı, Eylül'de Bakü'de yapılacak bölge liderleri toplantısına davet etti.

    1998

    (3 Ağustos) Patrik Kazancıyan'ın ölümünden sonra kendini Patrik Vekili ilân eden Mesrob Mutafyan, gelen tepkiler üzerine istifa etti. Mutafyan'ın yerine Şahan Sıvacıyan geçti.

    1998

    (14 Ekim) Mesrob Mutafyan, Türkiye Ermenileri 84. Patriği seçildi. Kumkapı Meryem Ana Kilisesi'nde yapılan seçimlerde, Sıvacıyan ilk turda 15 oy alınca adaylıktan çekildi. İkinci turda 74 oy alan Mutafyan, yaptığı teşekkür konuşmasında, patrik seçilmesiyle yeni bir dönemin başladığını belirtti.

    1998

    (23 Kasım) Ötanazi uygulamaları ile tanınan dünyaca ünlü doktor Jack Kevorkyan, ABD'nin en çok izlenen CBS televizyonundaki "60 Dakika" adlı programda, ötanazi'yi nasıl uyguladığını gösterdi. Ermeni asıllı Kevorkyan, programda, hastası Thomas Youk'u nasıl öldürdüğünü anlattı.
#14.09.2008 04:33 0 0 0
  • Fotografların tümü Tarihi belgeler olarak arşivlenmiştir.



    Kars'ta, birbirlerine bağlanmış ve Ermeniler tarafından canice katledilmiş Türk askerleri.



    noimage



    25 Nisan 1918'de, Subatan'da Ermeniler tarafından öldürülen Türk çocuklar, kadınlar ve karınları deşilerek bebekleri çıkarılan anneler.


    noimage



    Silvan civarında, Beşnik ermeni köyüne Van ve Tolorya'dan gelip, Doryan Dano ve kardeşlerinin başında bulunduğu Ermeni çeteleri tarafından 11 Haziran 1915 tarihinde Şeytankaya mevkiinde şehit edilen milis subayı Hamid Efendi komutasında bulunan erzak kafilesi, jandarması ve subayları.


    noimage



    Erzincan'da Ermeniler tarafından ırzına geçilerek öldürülen Pakize adlı bir Türk kadını.


    noimage



    ubatan Köyü'nde, Ermeniler tarafından öldürülen kadın ve çocuklar.


    noimage



    26 Şubat Katliamı


    noimage



    noimage
#14.09.2008 04:29 0 0 0
  • Rus Belgelerinde Ermeni Vahşeti




    noimage




    "Caminin avlusu takriben bir buçuk metre yüksekliğinde cesetle örtülü idi. Bunlar arasında her yaşta kadın, erkek, çocuk ve ihtiyar bulunuyordu. Kadınların vücutlarında ırza geçme alametleri gözüküyordu. Kadın ve genç kızların tenasül aletlerine fişekler sokulmuştu..."

    Erzincan'dan Erzurum'a çekilmekte olan Ermeni çetelerinin yolları üstündeki bütün Müslüman köylerini ve sakinlerini nasıl yok ettiği, bu defa da Rus komutan Yarbay Twerdokhleboff'un ağzından doğrulandı. Yarbay Twerdokhleboff, notlarında dehşet verici Ermeni vahşetini şöyle anlattı: Rus ordusunun Erzurum'a ricati sırasında topçu cephanesini taşıtmak üzere Kürtlerden ve hiçbirinde silah bulunmayan bu civar sivil halktan arabacılar seçilmişti. Erzurum yakınlarında Ermeniler Rus subaylarının istirahat etmek üzere çekilmiş olmalarından istifade ederek arabacıları öldürmeye başladılar.

    Biçarelerin feryatları üzerine koşuşan Rus subayları müdahale etmemeleri için silahla tehdit edilmişlerdir. Katliam en vahşi bir şekilde cereyan etmiştir. Topçu Teğmeni Medivani, Erzurum'da Rus topçu subayları kulübünde aşağıdaki sahneye şahit olduğunu şöyle anlatmıştır: Bir Ermeni, Kürt arabacılarından birine vurmuş, elinde tuttuğu değneği, ölüm halinde arka üstü düşen arabacının ağzına sokmak istemişse de, diğeri can havliyle dişlerini sıkmış olduğundan bu korkunç teşebbüsünde muvaffak olamamıştır. Bunun üzerine öfkesinden ölüm halinde bulunan biçareyi vücuduna indirdiği tekmelerle öldürmüştür. Medivani, Odişelice İlice köyünden (şimdiki Ilıca ilçesi) kaçamamış olan bütün Türklerin katledildiklerini ve başları kör satırlarla koparılmış olan sayısız çocuk cesedi gördüğünü bana söyledi.

    Cesetlere tükürdüler

    28 Şubat'ta yani katliamdan üç hafta sonra İlice'den dönen Yarbay Griasnoff, bana şunları anlatmıştır: Köye giden yollarda uzuvları hurdahaş olmuş cesetlere rastlamıştır; yoldan geçen her Ermeni bir de küfür savurarak bunlara tükürmüş. Caminin 10 - 15 saşen (10 metre = 4.69 saşen) büyüklüğündeki avlusu takriben bir buçuk metre yüksekliğinde cesetle örtülü idi. Bunlar arasında her yaşta kadın, erkek çocuk ve ihtiyar bulunuyordu. Kadınların vücutlarında ırza geçme alametleri gözüküyordu. Kadın ve genç kızların tenasül aletlerine fişekler sokulmuştu. Yarbay Griasnoff, Ermeni kıtalarında telefoncu olarak çalışan birkaç genç Ermeni kızını caminin avlusuna çağırarak, vatandaşlarının yaptığı vahşeti göstermiş ve kapalı bir tekdir mahiyetinde olmak üzere bununla iftihar edebileceklerini söylemiştir.

    Türk kızının kalbini çıkardılar

    Fakat bu manzara karşısında dehşet içinde kalacakları yerde sevinçten güldüklerini görünce, Griasnoff'u nefretle karışık bir hayret kaplamıştır. Bizzat bir subayın bile saçlarını dimdik yapan böyle bir manzara karşısında tahsil ve terbiye görmüş genç kızların sevinçten çılgın bir hale gelmelerinin bunların ırsi vahşetlerine inkar edilemez bir delil olduğunu ilave etmiştir. Kızlar gülüşlerinin asabiyetten ileri geldiğini iddia etmişlerse de karşılarındakini ruhen kana ne kadar susamış oldukları hususunda aldatamamışlardır.

    Hamamda tecavüz ve katliam

    Alaca mıntıka kumandanının müteahhidi olan bir Ermeni, 27 Şubat'ta bu köyde yapılan gayri insani muameleler hakkında şunları anlatmıştır: Ermeniler bir Türk kadınının kalbini çıkardıktan sonra bir duvara baş aşağı çakmışlardır. Büyük Erzurum katliamı 7 Şubat'ta başlamıştı. Ermeni topçuları sokaklarda 270 kişiyi yakalamış, bütün elbiselerini soyduktan sonra hepsini bir hamama götürmüş ve burada en haris hislerini tatmin etmişlerdir.

    Ilıca katliamı lanetlendi

    Erzurum'un Ilıca ilçesine bağlı Alaca köyünde Ermeniler tarafından katledilen Türkler, düzenlenen törenle anıldı. Alaca Köyü Şehitliği'ndeki törende Ermeni katliamına lanet yağdı. Ermeni Katliamı Mağdurları Derneği Başkanı Doç. Süleyman Çiğdemli, Roma ve Bizans'ın acımasız yönetimi altında inançlarını bile yaşayamayan Ermenileri bağrına basan Türk milletinin, hoşgörü ve merhametinin karşılığını ihanet olarak aldığını kaydetti. Öğrencilerin şiirler okuduğu tören, şehitlikteki mezarların ziyaret edilmesi ve Soykırım Müzesi'nin gezilmesiyle sona erdi. Öte yandan, Ilıca'nın düşman işgalinden kurtuluşunun 90. yıldönümü de düzenlenen törenlerle kutlandı.

    Kurtuluş'u canlandırdılar

    Ermeni mezaliminde ölenlerin anılmasının ardından, Ilıca'nın düşman işgalinden kurtuluş gururu, düzenlenen törenle yaşandı. Türk askerinin ilçeye girmesi, gözü dönmüş Ermeni katillerin elinden anaları, bebeleri kurtarışı temsili olarak canlandırıldı.

    Sarkisyan'dan küstah açıklama:
    İtiraf ettireceğiz

    Ermenistan'ın yeni Devlet Başkanı seçilen katilliği tescilli Serj Sarkisyan, Türkiye'yi soykırımla suçlayarak, alçakça ifadeler kullandı.

    Sarkisyan, "Türkiye'nin soykırımı itiraf etmesini sağlayacağız" dedi. Serj Sarkisyan, 1915 olaylarının Ermeni toplumunda yol açtığı travmayı unutmalarının olanaksız olduğunu söyledi. 19 Şubat'ta yapılan tartışmalı başkanlık seçimlerini kazanan, 9 Nisan'da görevine resmen başlamaya hazırlanan Sarkisyan, Moskova'da yayımlanan Rossiskaya gazetesine yaptığı açıklamalarında, diplomatik ilişki kurulamamasından da Türkiye'yi sorumlu tuttu. Sarkisyan, "Diplomatik ilişkiler için garip istekleri olan taraf Türkiye. Ne yazık ki Türkiye henüz buna hazır değil. Bu nedenle top onlarda" diye konuştu.


    KAYNAK
#14.09.2008 04:24 0 0 0
#14.09.2008 04:14 0 0 0
  • noimage

    Ergenekon Destanımız


    Ergenekon destanı, Göktürkler'in türeyişini anlatan bir Türk destanıdır. Genel olarak, düşman tarafından hile ile yenilgiye uğratılan Türklerin, Ergenekon Ovası'nda yeniden türeyip tekrar eski yurtlarına dönerek düşmanlarıyla çarpışmalarını anlatır.

    Ergenekon Destanı'nın, Türk toplum yaşamında yüzyıllarca etkisi olduğu gibi, bugün bile Anadolu'nun dağlık köylerinde, birtakım gelenek ve göreneklerde etkisi görülmektedir.

    Ergenekon Destanı, Bozkurt Destanı'nın ana çizgileri üzerine kurulmuş olup, bu destanın serbestçe genişletilmiş biçimidir diyebiliriz. Daha doğrusu Bozkurt Destanı ile kaynağını belirleyen Türk soyu, Ergenekon Destanı ile de gelişip güçlenmesini, yayılış ve büyüyüş dönemlerini anlatmıştır. Çin tarihlerinin de yazmış olduğu Bozkurt Destanı'nın bittiği yerde, Ergenekon Destanı başlar. Bozkurt Efsanesi'nin devamı, Ergenekon Destanı'dır. Ergenekon Destanı, Cengiz Han çağında moğollaştırılmıştır. Ancak bu efsanenin kökleri ve ana motifleri, açıkça Kök Türkler ile ilgilidir. Kök Türk Devleti, MS 6.yy.dan itibaren bir cihan imparatorluğu olmuş ve 200 yıl yaşamıştır. Böyle büyük ve güçlü bir devletin, ilkel Moğollar'dan bir efsane alıp kökenlerini ona dayandırması mümkün değildir. Ayrıca, Ergenekon Destanı'nın ana motiflerinden biri, Demirci'dir. Destanda demirci, dağda demir madeni bulur ve Türkler bu demir madenini eriterek Bozkurt'un önderliğinde Ergenekon'dan çıkarlar. Unutmamak gerekir ki, Göktürkler'in ataları da demirci idiler. Onlar en iyi çelikleri işler, başka devletlere silah olarak satarlardı. Göktürkler'in ataları, demir cevherleriyle dolu dağların eteklerinde türemişler, demirleri eriterek yeryüzüne çıkmışlardı. Sonradan kendilerinin de demirci olmaları bundan ileri gelmektedir. Göktürkler'in temel toprakları olan Altay ve Sayan dağları, zengin demir madenlerinin bulunduğu bir yerdi. Burada çıkan demirin yüksek cevherli olması ve Türkler tarafından mükemmel bir biçimde işlenmesi, çağın Türk savaş endüstrisinin en önemli özelliği idi. Göktürkler çağında Türkler'in işlettikleri demir ocakları ve dökümevleri bulunmuştur. Göktürkler demirden ürettikleri kılıç, kargı, bıçak gibi savaş araçlarının yanında yine demirden saban, kürek, orak gibi tarım araçlarını yapmakta da usta idiler. Oysa, Göktürklerden tam beş yüzyıl sonra, yine Türklerle birlikte olmak üzere bir devlet kuran Moğollar, demirciliği bilmezlerdi. Cengiz Han zamanında Moğollar'a elçi olarak gönderilen Çin'deki Sung sülalesinin generali Men Hung, yazmış olduğu "Meng-Ta Pei-lu" adlı ünlü seyahatnamesinde, Moğollar'ın Cengiz Han'dan önce maden işlemeyi bilmediklerini, ok uçlarını bile kemikten yaptıklarını, Moğollar'a demir silahların Uygur Türkleri'nden geldiğini anlatmaktadır. Zaten Moğollar, demirciliği Uygur Türkleri'nden öğrenmişlerdir. Aslında demircilik, o çağın Moğol düşüncesine göre büyücülere özgü korkunç bir sanattı. Ayrıca Bozkurt, Türkler'in kutsal hayvanıdır. Moğollar'ın kutsal hayvanı köpektir.

    Ergenekon Destanı'nda Türkler, Ergenekon ovasından çıkmak istediklerinde yol bulamazlar. Çare olarak da dağların demir madeni içeren bölümlerini eritip bir geçenek açmayı düşünürler. Demir madenini eritmek için dağların çevresine odun-kömür dizilir ve yetmiş deriden yetmiş körük yapılıp yetmiş yere konulur. Yedi ve yetmiş sayıları, dokuz ve katları ile birlikte, Türkler'in mitolojik sayılarındandır. Moğollar'ın mitolojik sayıları ise altı ve altmıştır. Destanda altmış yerine yetmiş sayısına yer verilmesi, bu efsanenin Moğolca bir metinden öğrenilmemiş olduğunu, Türkler'e ait olduğunu gösterir.

    Mağaralar, Türk mitolojisinde ve Türk halk düşüncesinde önemli bir yer tutarlar. Bu, yalnızca Göktürk efsanelerinde, Bozkurt ve Ergenekon destanlarında değil, Anadolu'daki masallarda da böyledir. Göktürk efsanelerinin, Bozkurt ve Ergenekon destanlarındaki motiflerin ufak değişikliklere uğramış örneklerini, Anadolu efsanelerinde de bulabiliriz. Hatta islami hikayelerde bile:

    Bir Anadolu efsanesinde peygamberin torunu (?) Muhammed Hanefi, önüne çıkan bir geyiği kovalar. Geyik bir mağaradan içeri girer. Muhammed Hanefi de geyiğin arkasından mağaraya girer. Mağaradan geçerek büyük bir ovaya varır ve burada Mine Hatun'la karşılaşır. Dikkat edilirse, bu Anadolu efsanesindeki mağara, Bozkurt'un hayatta kalan tek Türk gencini götürdüğü mağaranın ve mağaradan çıkılan ova da yine Bozkurt Destanı'ndaki kurdun, yaşayan tek Türk gencini mağaradan geçerek götürdüğü ovanın aynısıdır. Ayrıca yine bu ova, Ergenekon Destanı'ndaki Kayı ile Tokuz Oguz'un yurt tuttukları ovanın aynısıdır.

    Altay Türkleri'nin efsanelerinde de Bozkurt ve Ergenekon destanlarının izlerini görmek mümkündür. Bir Altay efsanesinde, bir bahadır avlanırken karşısına çıkan geyiği kovalamağa başlar. En sonunda bir Bakır-Dağ'ın önüne gelirler. Baştan başa bakırdan yapılmış olan dağ birden açılır ve geyik açılan delikten içeri girer. Genç bahadır da geyiği izler. Az sonra geyik kaybolur. Efsanenin devamında bahadır türlü canavarla, iyi yürekli yaşlı kişilerle, çok güzel kızlarla karşılaşır. Bu Altay efsanesinde de aynı mağara ve mağaradan geçilerek ulaşılan ova motifleri vardır ve bu Altay efsanesi, Muhammed Hanefi'nin efsanesine belirgin bir biçimde benzemektedir. Altay masal ve efsanelerinde bu tür öykülerin daha mitolojik biçimde olanları da vardır.

    Asya Büyük Hun Devleti'nde, bizzat Hun hakanının başkanlık ettiği törenler vardır. Bu törenlerden en önemlisinde, devletin ileri gelenleri toplanarak Ata Mağarası'na giderler ve orada, hakanın başkanlığında dini törenler yapılır, atalara saygı gösterilir. Aynı törenler, Göktürk Devleti'nde de yapılagelmiştir. Bu adı geçen Ata Mağarası, Bozkurt'un Türk gencini düşmandan kaçırıp sakladığı ve Ergenekon'a ulaştırdığı mağaradır. Ancak bugün, bu mağaranın yeri bilinmiyor. Tabgaçlar da kayaları mağara biçiminde oyarlar ve burada yere, göğe, ata ruhlarına kurban sunarlardı. Bu kurban töreninden sonra da, çevreye kayın ağaçları dikilir, o bölgede kutsal bir orman oluşturulurdu. Asıl önemli olan nokta ise, bütün milletçe bunlara inanılması ve devletin de bu efsaneye saygı göstermesidir. Ayrıca, Aybek üd-Devâdârî'nin anlattığı, Türkler'in kökenine ilişkin "Ay-Ata'm Efsanesi"nde de mağara ve mağarada türeme motifi vardır. Bu efsanede de, Türkler'in ilk atası olan Ay Ata, bir mağarada meydana gelir. Ay Ata Efsanesi'ndeki mağara, ilk ataya bir ana rahmi görevi görmüştür.

    Ergenekon Destan'ı, Türkler'in yüzyıllarca çift sürerek, av avlayarak, maden işleyerek yaşayıp çoğaldıkları, etrafı aşılmaz dağlarla çevrili kutsal toprakların öyküsüdür. Ergenekon Destanı'nın önemli bir çizgisi, Türkler'in demircilik geleneğidir. Maden işlemek, demirden ve en iyi çelikten silahlar yapmak, Eski Türkler'in doğal sanatı ve övüncü idi. Ergenekon Destanı'nda Türkler, demirden bir dağı eritmiş ve bunu yapan kahramanlarını da ölümsüzleştirmişlerdir.

    Ergenekon Destanı ilk kez, Cengiz Han'ın kurmuş olduğu Türk-Moğol Devleti'nin tarihçisi Reşideddin tarafından saptanmıştır. Reşideddin, "Câmi üt-Tevârih" adlı eserinde Ergenekon Destanı ile ilgili geniş bilgiler vermektedir. Fakat Reşideddin, -yukarıda da değinildiği gibi- bir Türk destanı olan Ergenekon Destanı'nı moğollaştırmıştır (Ergenekon Destanı'nın nasıl moğollaştırıldığı hakkında Prof.Dr.Bahaeddin Ögel'in, Türk Mitolojisi [1.cilt, 59-71. sayfalar] adlı yapıtında geniş bilgiler vardır).

    Ergenekon Destanı, Hıve hanı Ebulgazi Bahadır Han'ın 17.yy.da yazmış bulunduğu "Şecere-Türk" (Türkler'in Soy Kütüğü) adlı esere de kaydedilmiştir.

    Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Kurtuluş Savaşında'ki Anadolu'yu, Ergenekon'a benzeterek aynı adı taşıyan bir kitap yazmıştır.

    Ergenekon Destanı'nda Bozkurt, öteki Türk destanlarında da olduğu gibi, ön planda ve baş roldedir. Bu kez Türkler'e yol göstericilik, kılavuzluk yapmaktadır.


    Efsanenin Sadeleşmiş Özet Hali:

    noimage




    Türk illerinde Türk oku ötmeyen, Türk kolu yetmeyen, Türk'e boyun eğmeyen bir yer yoktu. Bu durum yabancı kavimleri kıskandırıyordu. Yabancı kavimler birleştiler, Türkler'in üzerine yürüdüler. Bunun üzerine Türkler çadırlarını, sürülerini bir araya topladılar; çevresine hendek kazıp beklediler. Düşman gelince vuruşma da başladı. On gün savaştılar. Sonuçta Türkler üstün geldi.

    Bu yenilgileri üzerine düşman kavimlerin hanları, beğleri av yerinde toplanıp konuştular. Dediler ki: "Türkler'e hile yapmazsak halimiz yaman olur !"

    Tan ağaranda, baskına uğramış gibi, ağırlıklarını bırakıp kaçtılar. Türkler, "Bunların gücü tükendi, kaçıyorlar" deyip artlarına düştüler. Düşman, Türkler'i görünce birden döndü. Vuruşma başladı. Türkler yenildi. Düşman, Türkler'i öldüre öldüre çadırlarına geldi. Çadırlarını, mallarını öyle bir yağmaladılar ki tek kara kıl çadır bile kalmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdiler, küçükleri tutsak ettiler.

    O çağda Türkler'in başında İl Kagan vardı. İl Kagan'ın da birçok oğlu vardı. Ancak, bu savaşta biri dışında tüm çocukları öldü. Kayı (Kayan) adlı bu oğlunu o yıl evlendirmişti. İl Kagan'ın bir de Tokuz Oguz (Dokuz Oğuz) adlı bir yeğeni vardı; o da sağ kalmıştı. Kayı ile Tokuz Oguz tutsak olmuşlardı. On gün sonra ikisi de karılarını aldılar, atlarına atlayarak kaçtılar. Türk yurduna döndüler. Burada düşmandan kaçıp gelen develer, atlar, öküzler, koyunlar buldular. Oturup düşündüler: "Dörtbir yan düşman dolu. Dağların içinde kişi yolu düşmez bir yer izleyip yurt tutalım, oturalım." Sürülerini alıp dağa doğru göç ettiler.

    Geldikleri yoldan başka yolu olmayan bir yere vardılar. Bu tek yol da öylesine sarp bir yoldu ki deve olsun, at olsun güçlükle yürürdü; ayağını yanlış yere bassa, yuvarlanıp paramparça olurdu.

    Türkler'in vardıkları ülkede akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler, yemişler, avlar vardı. Böyle bir yeri görünce, ulu Tanrı'ya şükrettiler. Kışın hayvanlarının etini yediler, yazın sütünü içtiler. Derisini giydiler. Bu ülkeye "ERGENEKON" dediler.

    Zaman geçti, çağlar aktı; Kayı ile Tokuz Oguz'un birçok çocukları oldu. Kayı'nın çok çocuğu oldu, Tokuz Oguz'un daha az oldu. Kayı'dan olma çocuklara Kayat dediler. Tokuz'dan olma çocukların bir bölümüne Tokuzlar dediler, bir bölümüne de Türülken. Yıllar yılı bu iki yiğidin çocukları Ergenekon'da kaldılar; çoğaldılar, çoğaldılar, çoğaldılar. Aradan dört yüz yıl geçti.

    Dört yüz yıl sonra kendileri ve süreleri o denli çoğaldı ki Ergenekon'a sığamaz oldular. Çare bulmak için kurultay topladılar. Dediler ki: "Atalarımızdan işittik; Ergenekon dışında geniş ülkeler, güzel yurtlar varmış. Bizim yurdumuz da eskiden o yerlerde imiş. Dağların arasını araştırıp yol bulalım. Göçüp Ergenekon'dan çıkalım. Ergenekon dışında kim bize dost olursa biz de onunla dost olalım, kim bize düşman olursa biz de onunla düşman olalım."

    Türkler, kurultayın bu kararı üzerine, Ergenekon'dan çıkmak için yol aradılar; bulamadılar. O zaman bir demirci dedi ki: "Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kat demire benzer. Demirini eritsek, belki dağ bize geçit verir." Gidip demir madenini gördüler. Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın altını, üstünü, yanını, yönünü odun-kömürle doldurdular. Yetmiş deriden yetmiş büyük körük yapıp, yetmiş yere koydular. Odun kömürü ateşleyip körüklediler. Tanrı'nın yardımıyla demir dağ kızdı, eridi, akıverdi. Bir yüklü deve çıkacak denli yol oldu.

    Sonra gök yeleli bir Bozkurt çıktı ortaya; nereden geldiği bilinmeyen. Bozkurt geldi, Türk'ün önünde dikildi, durdu. Herkes anladı ki yolu o gösterecek. Bozkurt yürüdü; ardından da Türk milleti. Ve Türkler, Bozkurt'un önderliğinde, o kutsal yılın, kutsal ayının, kutsal gününde Ergenekon'dan çıktılar.

    Türkler o günü, o saati iyi bellediler. Bu kutsal gün, Türkler'in bayramı oldu. Her yıl o gün büyük törenler yapılır. Bir parça demir ateşte kızdırılır. Bu demiri önce Türk kaganı kıskaçla tutup örse koyar, çekiçle döver. Sonra öteki Türk beğleri de aynı işi yaparak bayramı kutlarlar.

    Ergenekon'dan çıktıklarında Türkler'in kaganı, Kayı Han soyundan gelen Börteçine (Bozkurt) idi. Börteçine bütün illere elçiler göderdi; Türkler'in Ergenekon'dan çıktıklarını bildirdi. Ta ki, eskisi gibi, bütün iller Türkler'in buyruğu altına gire. Bunu kimi iyi karşıladı, Börteçine'yi kagan bildi; kimi iyi karşılamadı, karşı çıktı. Karşı çıkanlarla savaşıldı ve Türkler hepsini yendiler. Türk Devleti'ni dört bir yana egemen kıldılar.


    noimage Ergenekon Destanı


    Kaçınız bilirsiniz, biz nerelerden geldik
    Atamız Kayan gibi, dağlardan akan seldik
    Bugün anlatacağım, geldiğimiz yerleri
    O dağları, taşları, ovayı, nehirleri
    İyi dinleyin beni, ki yaşayın o anı
    Öyle anlatayım ki, unutmayın o anı
    İyi bilin, öğrenin, anlatın unutmadan
    Tek sözü eksiltmeden, bir kelime katmadan



    İl Han Kağan baştaydı, kuvvetliydi Gök Türkler

    Savaşa doymuyordu, heyecanlı yürekler

    Okunun ötmediği, kılıcın yetmediği

    Millet kalmış mıydı ki, tek mağlup etmediği

    Bir de Sevinç Han vardı, Moğolların başında

    Yaşını da bilirim, İl Han Kağan yaşında

    Diş geçirememişti, yiğit Türk çerisine

    İlerlemişti Türkler, Moğol içerisine

    Sevinç Han dayanamaz, mektup yollar dört yana

    Der ki: "Türkler düşmandır, hem bana hem de sana."

    Toplanıp çevre beyler, varırlar bir karara

    Birleşmeli hep birden, açmalı Türk'te yara

    Haber alır İl Han'ım, geldi savaşın çağı

    Beş bin ordu birleşse, sönmez Türk'ün ocağı

    Gök Türkler yener yine, şaşırır karşı beyler

    Hele bir görün bakın, Sevinç Han şimdi neyler

    Bırakıp hayvanları, kaçar Moğol ordusu

    Bu ne anlama gelir, sorulmamış sorgusu

    Türkler başlar şölene, hem yeyip hem içmeye

    Ama Moğol uyumaz, gelir kanım içmeye

    Ani bir baskın olur, bir bir düşer Türk eri

    Her yan cesetle dolar, ayrık gövdeyle seri

    İki alp er çarpışır, adları Kayan, Tukuz

    Unutma biz bir yaydan, atılan dokuz okuz

    Kayan, kağan oğluydu, dağdan akan sel gibi

    Tukuz, kağan yeğeni, gökten esen yel gibi

    Gözlerinin önünde, yok oldu budunları

    Atlayıp da atlara, kaçtılar kadınları

    Kaçtılar dediysem ben, sanmayın ki korkudan

    Beyleri emretmişti, ar denilen duygudan

    Almıla idi biri, Bengül de ötekisi

    Gittiler Kutlu Dağ'a, at üstünde ikisi

    Kayan ve Tukuz, bitik; yığıldılar toprağa

    Türk'ün bu helal kanı, feda olsun bayrağa

    Sevinç Han geri döndü, Türkler öldü sanarak

    Bir kahkaha patlattı, manzaraya kanarak

    Derken bir kıpırdanma, Tukuz kalktı ayağa

    Taşıdı Kayan'ı da, kuytuda bir oyuğa

    Almıla ile Bengül, döndüler sonraki gün

    Ama kaçmalıydılar, öz vatanından sürgün

    Yiğitleri yaralı, halleri yok ölmeye

    Ne ölmeye hal kaldı, ne de bir tek gülmeye

    Kutle Dağ'a vardılar, kaldılar bir kaç gece

    İyileşti yiğitler, gezdiler gündüz gece

    Aradılar o kadar, sonunda da buldular

    Bu korkulu yaşamdan, sonunda kurtuldular

    Lakin bu yerin yolu, geçit vermez pek kolay

    O anda oluverdi, o ne muhteşem olay

    Bir bozkurt peyda oldu, düştü dördün önüne

    Yol gösterdi onlara, bu cennetin içine

    Öyle bir yer ki ora, Kök Tanrı'dan hediye

    Kapattılar geçidi, yağı bulmasın diye

    Dediler buraya ad, koyalım "Ergenekon"
    ("Ergene": "dağ kameri"; ve "diklik" demektir "kon"...)

    Asena'nın kurtları, girdiler güzel yurda

    Hepsi duacıydılar, o yol gösteren kurda

    Kağan soyunda gelen, Kayan önderleriydi

    O demirden kurt başlı bayrak gönderleriydi

    Ergenekon onlara, yurt oldu tam dört yüz yıl

    Hatırla o günleri, sarhoşluğundan ayıl

    Dört yüz yıl çoğaldılar, yaşlıları ölürken

    Boy boy oldu Tukuzlar, Kayat ve de Türülken

    Tukuzlar ve Türülken, atalarıdır Tukuz

    Sonra da bu iki kol, oldular Dokuz Oğuz

    Kayat; soyu Kayan'ın, kağanlar hep bu boydan

    Çıkmadılar töreden, hepsi de aynı soydan

    Şölen yaptılar her yıl, anarak kutlu günü

    Unutmadılar bir an, ne yağıyı ne dünü

    Dört yüzüncü şölende, kağandı Börte Çine

    Türk'ün öç duyguları, bir başka coştu yine

    O savaşta olanlar, Gök Türk'üme ar gelir

    Sığmaz oldu tümenler, Ergenekon dar gelir

    Ama burdan çıkmanın, bir çaresi yok muydu

    Demirden dağı gören, o tarihte yok muydu

    Bütün halk arar oldu, kurtuluşun yolunu

    Gözler hep tarar oldu, hem sağını solunu

    Bir çocuk çoban vardı, yiğit Tirek adında

    O ne kaval çalardı, bu on yedi yaşında

    Bu Tirek çalmaz sanki, kavalıyla inlerdi

    Çalmaya başlayınca, bütün oba dinlerdi

    Kavalıyla dosttu o, üflerdi sevdasını

    Kattı Ergenekon'dan, bir çıkış arzusunu

    Gök gözlü bir kök böri, varıp geldi önüne

    Sonra yavaaaş yürüdü, bir çıplak dağ yönüne

    Tirek eve dönünce, anlattı demirciye

    Dedi: "Ey bilge kişi, bu kurt gelir de niye?"

    Demirci hazırlandı, sabah Tirek'le gitti

    Düştü kurdun peşine, dağ önünde yol bitti

    Anladı ki demirci, bu dağ saf demirdendir

    Ve bu gök tüylü böri, ulu Kök Tengri'dendir

    Dönüp anlattı Han'a, bütün bu olanları

    Demir dağı eritip, yol açmak planları

    Yığdılar odun, kömür ve devasa körükler

    Bu son umutlarıydı, çıkmalıydı Gök Türkler

    Dualar eşliğinde, yakıldı koca ateş

    Sonunda eridi dağ, sevindi bacıkardeş

    Bir öncü yolladılar dışarıya bakmaya

    Sabırsızdı Gök Türkler, öz yurduna akmaya

    Öncü giden dönünce, mutlu haber verince

    Tuğlar kalktı havaya, bu ereğe erince

    Çıkıp Ergenekon'dan, dost ile dost oldular

    Varıp atayurduna, yiğitçe öç aldılar

    Yüzlerce yıl solmadan, hep tomurcuk verdiler

    Dirlik düzen içinde, yaşayıp yeşerdiler

    Ateşte demir dövüp, her yıl hiç unutmadan

    Yaşattılar o günü, hem de hiç aksatmadan...


    * * *

    Ozan Çu-çu anlattı, size kutlu destanı

    Siz de anlatasınız, gence dostu düşmanı

    Sözümüz uzun oldu, lakin gönülden oldu

    Giden bir kaç dakika, yine ömürden oldu...
#14.09.2008 03:53 0 0 0
  • SUDAK (Sander lucioperca)


    noimage

    noimage

    noimage

    noimage

    SUDAK


    Percidae ailesinin en tatlı sulardaki en büyük balığıdır. Bu aile, ki levrek ailesi de denebilir, yaklaşık 8000 balığı kapsar. Yurdumuzda Sudak, tatlısu levreği veya uzun levrek olarak bilinirken yabancı kaynaklarda sudak, luciaperca, zander, pike-perch, walleye, sander, sandra gibi isimlerle de geçer. Sudak Doğu Avrupa kökenlidir; daha sonra diğer bölgelere getirilip salınmıştır. Türkiye' ye de 1955 yılında Avusturya'dan getirilmiştir. Salınma işleminden sonra bazı ülkelerde negatif ekolojik etkileri olmuştur. Türkiye'de de bu tarihte salındığı Eğirdir gölünde yaşayan iki Cyprinidae türünün yok olmasından sorumlu tutulmaktadır. Bunlardan biri de malesef dünyada sadece bu göle özgü olan Eğirdir Balığı veya Yağ Balığı olarak bilinen Phoxinellus Egridiri (Karaman 1972) balığıdır. Gerçekte de bu balığın ticari değeri olmadığından sudak bu işten sorumludur. (Neyse ki burada sudak var da tüm suçu ona atabiliyoruz, ama bu gölde eskiden yaşayan şimdi olmayan balık türü sekizdir, kerevite de veba girmiş tükenmiş ne hikmetse; ya sudak olmayan ama balıksız kalan diğer iç sularımız, denizlerimiz onlara ne demeli?) Başta Marmara, Trakya, Karadeniz, Göller bölgesi olmak üzere yurdumuzdaki çeşitli iç sularda bulunur. Bu günlerde miktarının azaldığı bilenmekle beraber en çok Eğirdir gölünde vardır, Terkos gölü, Çubuk barajları, Hirfanlı barajı, Kesikköprü barajı, Kızılırmak nehrinde de yaşadığı bildirilmektedir.

    Pelajik balıklardandır. Vücudu uzun, kafası küçük ve dardır. Ağzı, turna kadar olmasa da, büyük sayılır alt ve üst çenesinde bulunan ikişer köpek dişi ile önce avını ısırarak yaralar ve sonra yaralı balığa saldırarak yer; bu alışkanlığı canlı yemli oltalara vuruşunda rahatlıkla görülür, suni yemlerde de yaralı balık taklidinin başarılı olması gereği daha rahat anlaşılır. Bazen, özellikle Avrupalı amatörler tarafından, Sudak' ın Turna ile Levrek melezi olduğu sanılır; ve Turna-Levrek anlamına gelen Pike-Perch diye anılır. Ancak sudak kendi başına farklı bir türdür. Çene yapısı gereği alt çene avına saldırı esnasında açıldığında üst çene ileri doğru uzayarak ağız açıklığını büyütmektedir. Rengi yaşadığı ortama göre değişebilir genelde sırtı kahverengimsi sarı, alt yanları ve karnı beyazdır. Bazılarının sırtında 7 -8 adet koyu renkli şerit görülür. Pulları küçüktür. Kuyruk yüzgeci gayet iyi gelişmiştir, sırt yüzgeci iki parçalı olup ön kısmı diğer levrek türlerinde olduğu gibi dikenlidir, bu 8-14 adet ışınsal diken ele batıp can yakabilir. Gözleri kedi gözü gibi ve iridir ışık vurunca parlar, karanlıkta ve bulanık sularda görüşleri çok iyidir. Görüş avantajını kullanarak daha çok geceleri avlanır. Görüş alanı da oldukça geniştir; turnanın aksine kör bölgesi oldukça dar kalır. Yeme vuruşunda avın kör bölgede kalıp kaybedilmesi riski az olduğundan; turnanın acele saldırısı karşın sudak oldukça sakin ve yavaş hareket eder. Tam etoburdur. Başta küçük balıklar olmak üzere tatlı su karideslerini de yerler. Turnadan farklı olarak avını çevirip kafa tarafından yutma alışkanlığı yoktur neresinden yakalarsa o şekilde yutar. Dipten ölü balıklarla beslenme alışkanlığı da vardır, bu da dip oltasına yakalanmasını kolaylaştırır.

    Baharda turnadan hemen sonra suların 11 dereceye ısınmasını takiben Nisan Mayıs aylarında yumurta döker. Yumurta dökümünde erkek sudak sığlıkta yuvayı dibi kazarak hazırlar, dişi balık yaşına göre 180.000 ile 1.000.000 arasında yumurta döker. Erkek döllediği yumurtaların başından ayrılmayarak inanılmaz bir bağlılık ve saldırganlıkla yuvayı korur. Bu arada kendinden çok daha büyük balıklara hatta insana bile saldırır. Bazen suların sığlaşıp balığın sırtının su dışında kalması hatta bu şekilde derisinin kuruması söz konusu olsa dahi yuvayı terk etmediği söylenir. Suların sıcaklığına göre 5-10 gün içinde yumurtalar açılarak yavrular kendilerini bekleyen doğal hayatın tehlikelerine doğru yüzerler. Bu durumda yuvayı kahramanca koruyan babalarına bile yem olabilirler. Yumurta dökümünü takip eden dönem her balıkta olduğu gibi en iyi avlanma dönemidir. Bu dönemde aç olan sudak oltaya kolayca vurur ve bolca av verir. İki üç yaşına yaşına gelen sudaklar üreme olgunluğuna erişirler. Ortalama 16 yıl ömürleri vardır, 130 santim boy ve 15 kilo ağırlıkta olabilirler.


    BULUNDUĞU ALANLAR


    Büyük, derin, dibi sert hatta taşlık kırmalık ve kayalık, suyu bulanık gölleri veya hafif akışlı nehirleri severler. Bulanık suda görüş yeteneği fazla olan sudakın bu avantajını kullanarak avını daha kolay yakalamasını sağlar. Genelde çok iri sudaklar hariç, sürüler halinde gezerler. Bu da sudak avında balık vurmaya başladımı devamı olacak anlamına gelir. Sabah erken saatler ve gece veya bulutlu havalar sudak avı için ideal zamanlardır. Yine de gün boyu oltaya vurur. Normalde 6 -12 metre derinliklerde yakalanır.

    Sudak ilkbaharda yemlenmek ve yumurta dökmek için kıyılara sokulur. Yazları havaların ısınması ile derine çekilir, zaman zaman avlanmak amacı ile kıyılara gelir. Su sıcaklığının 30 dereceyi bulması ile serin dip sularına çekilir. Sıcak yaz günlerinde sudak derinlerde oltaya vurur, ılık yaz gecelerinde sığlıklarda avını arar. Sonbaharda havaların soğuması ile soğuk gecelerde derinlerde gezinir, gündüzleri hava ısınınca av amacı ile sığlıklara yaklaşır. Yani sonbaharda sudak avı için en uygun zaman sabahın erken saatleridir. Kışın sudak yaşadığı sudaki en derin yere çekilir ama bu avlanmaktan vaz geçtiği anlamına gelmez; kışın hatta buz üstünden sudak avı yapılabilir. Tabii kışın canlı yem tercih edilmelidir. Buz üstünden avcılıkta yapay balıklara ve tvistere (sasi) vurduğu da olur.

    Yukarıda nehirlerde akımtı altında sudakın av aradığı yerlere iki örnek gösterilmektedir. Soldakinde akıntıya dik bir burunun, ki bu tür yerlerde akıntı nedeni ile oluşun türbülanslarda başka yırtıcı etobur balıklarda gezinir, etrafında iki demirleme noktası görülmektedir. A noktasında tekneden pek çok yöne atış mümkün iken B noktasında sadece tek yöne atış yapılabilir. Sağdaki resimde de yine akıntıya dik dip tepeleri ve buralarda avlanan sudak için olası bulunma noktaları. Tabii sudakın derinlerde gezme alışkanlığı ve burada anlatıldığı gibi dip tepeleri etrafında yemlenmesi balığın bulunması açısından avantajken; bu avantajı kullanabilmemiz için bu yerleri tespit etmemize yarayacak balık bulucuya ihtiyacımız vardır.

    AVLAYALIM


    Sudakın avcılığı çok zevklidir, amatörler arasında tercih edilir. Oldukça ürkek olduğundan avda fazla gürültü yapmamak ve görüntü vermemeye çalışmak gerekir. Yemli oltalara vuruşu oldukça ihtiyatlıdır, acele edilirse yemi bırakıp kurtulabilir. Avcılığı her etobur tatlı su balığında olduğu gibi iki kısımda olabilir. Yapay ve doğal yemlerle avcılık.
#14.09.2008 02:31 0 0 0
  • Bu grup içinde yer alan balıklar ekolojik ortama ve ekonomik balık stoklarımıza ciddî zararlar vermektedir. Bu balıkların görüldüğü sular derhal Bakanlığın en yakın il veya ilçe müdürlüklerine bildirilmelidir.

    Bu grup balıklar için boy ve sayı limiti yoktur. Kapalı sezon bulunmamaktadır.

    Bu balıkların canlı yem olarak kullanılması, bir yerden başka bir yere bu amaçlı nakli kesinlikle yasaktır.

    Güneş Levreği
    Latince adı: Lepomis gibbosus

    Yabancı kökenlidir. Ekonomik değeri olmayıp yerli türlerimize zarar veren etçil bir balıktır. Ekonomik balık stoklarımıza ciddi zararlar vermektedir.

    noimage

    Talipya Azmanı
    Latince adı: Tilapia sp.

    Yabancı kökenlidir. Ekonomik değeri olmayıp yerli türlerimize zarar veren etçil bir balıktır. Ekonomik balık stoklarımıza ciddi zararlar vermektedir.

    noimage

    Gambusia
    Latince adı: Ghambussia sp.

    Ülkemizde sivri sineklerle biyolojik mücadelede kullanılan ve başlangıçta zararsız olduğu düşünülen bu balık türü bırakıldığı habitatlarda bazı balık türlerinin yumurtalarını yiyerek, neslinin tükenmesine neden olmuştur. Yerleştiği habitattan temizlenmesi çok zordur. UICN'nin (Doğayı Koruma Uluslararası Birliği) en teklikeli türler listesindedir.

    noimage

    Havuz Balıkları
    Latince adı: Carassius sp.

    Aslen bir havuz balığıdır. Sazan balığı yumurtalarını dölleme kabiliyeti vardır. Bu etkisi ile sazan ırkını yok edici özellik taşımaktadır.

    noimage
#14.09.2008 02:23 0 0 0
  • YAYIN BALIĞI

    noimage


    noimage


    noimage


    noimage

    YAYIN BALIĞI
    Tatlı su balıklarının en büyüğüdür. Aslına bakılırsa Mersin balığı ömrünün büyük bir kısmını denizlerde geçirdiği ve sadece yumurtlama mevsimlerinde tatlı sulara girdiği için büyüklük bakımından yerini yayın balığına bırakmıştır. Bu itibarla tatlı sularda yaşayan balıkların en büyüğü yayın balığıdır. Yaklaşık ağırlıkları, yaşadığı bölge sularına göre 250-300 kiloya kadar ulaştığı bilinmektedir. Yöresel olarak yayın balığı Karabalık, At balığı, Çılpık ve Gelebicin gibi isimler almıştır. Küçüklerine ise Kelebek denilmektedir. Yassı geniş kafaya fakat buna oranla küçük gözlere sahiptir. Üst çenesinde iki uzun ve alt çenesinde dört kısa bıyığa sahiptir. Gözlerinin küçük olması ve genellikle gece yemlenen bir balık olduğundan bu bıyıklarını avının yerini tespit etmek için kullanır. Yani bir nevi bulunduğu sulardaki titreşimleri algılamak için kullanır.

    YAŞAM BÖLGELERİ

    Yayın balığı genelde dip balığı olduğundan derin göllerde ve nehirlerde bulunur. Ancak küçük göl ve akarsularda da bulunmaktadır. Derin sularda yaşadığı için yaşadığı bölge itibariyle, nehirlerin dirsek tabir ettiğimiz suyun dönemeç yaptığı, akıntının yavaşladığı dibi çamurlu bölgelerde, suya sarkan ağaç diplerinde bulunmaktadır. Yayın genellikle gece yemlenen bir balıktır. Bu yüzden gündüz derin sulara çekilir. Gece ise yemini aramak ve avlanmak için sığ sulara girerler. Yemini nehir içine giren ağaç diplerinde, sazlık tabir ettiğimiz kamış önlerinde ararlar.

    KULLANILACAK YEMLER VE AVLANMA ŞEKİLLERİ

    Yayın balığının iki türlü avı yapılmaktadır. Doğal yem kullanılarak yapılan av ve sunî yem kullanılarak yapılan av. Yayın balığı genelde gece yemlenen ve gece avını arayan bir balık olduğundan geceleri bulunduğu suların sığ bölgelerinde, nehirlerde ise ağaç diplerinde, sazlık önlerinde avını arar . Av zamanı gece geç saatler ve sabahın ilk saatleridir. Etçil bir balık olduğundan tercih ettiği yemler solucan, sülük, kerevit, kurbağa, canlık balık, kara ciğer, dalak, işkembe, su fareleri ve hatta su kuşlarıyla beslenmektedir. Kısacası yayın balığı obur bir balıktır.

    1. Doğal Yem Avcılığı

    Bu yöntemle yapılan avcılıkta kullanılan yem solucan, sülük, kurbağa, canlı balık, su fareleridir. Kullanılacak olta türleri de dip oltası ve şamandıralı oltalardır. Yalnız kurbağa ve su fareleri su üstü avlarda kullanılırlar.

    a) Dip Oltası

    Bu olta türünde balığın büyüklüğünü göz önünde tutulmalı, kalın misina veya dakron tabir ettiğimiz örme ip misinalar kullanılmalıdır. Misina kalınlığı genelde 0.70 mm den 1.5 mm kalınlığında olmalıdır. Fakat 0.70 mm ve 1.5 mm lik misinalar çoğunlukla bırakma oltalarda kullanılır. Eğer kamış olta kullanıyor iseniz makinenize saracağınız misina kalınlığı 0.45 - 0.50 mm olmalıdır. Kullanılan kamışlar ise sağlam atarı 100-200 Gr. olmalı, boyları ise tutulacak bölgeye göre değişiklik gösterse de 3 Metre ile 4 metre arasında olmalıdır. El oltası çok basit olup ana misinadan sonra bir fırdöndü kullanılmalı, fırdöndü balığın büyüklüğüne göre sağlam olmalıdır. Beden ile dip kurşunu arası köstek boyu ve köstek sayısına göre ayarlanmalıdır. Genelde köstek sayısı bölge suyunun durumuna göre 2 veya 3 adet olabilir. Köstekler yine balığın tutulacağı suyun durumuna göre köstek boyu 15-30 cm. arasında tutulmalıdır. Çünkü genelde nehir ve akarsu dipleri ağaç kökleri ve sazlık olduğundan köstek uzunluğu kısa tutulmalı ve hatta dip oltası uzun bir ağaç dalı kullanılarak derinliğe göre olta askıda kalacak şekilde olmalıdır. Dip oltası genelde dibi temiz göl ve akarsularda uygulanır. Yem olarak solucan, sülük, canlı veya ölü küçük balık, karaciğer, dalak ve işkembe kullanılmalıdır. Eğer yem olarak kurbağa veya su faresi kullanılıyor ise yem suya değecek şekilde bırakılmalıdır.

    noimage Şamandıralı Olta

    Bu olta tipinde balığın bulunduğu bölgeye ve derinliğe göre yemin belli bir derinlikte tutulmasını sağlamak amacıyla şamandıra kullanılır. Kullanılacak olan şamandıra genelde yumurta şeklinde olmalıdır. Fakat şamandıralı sistemde suyun derinliğine göre derinlik ayarlaması yapılabileceğinden şamandıra gezer tip olmalıdır. Ana misina dan sonra şamandıra takılıp şamandıranın kaldırabileceği ölçüde gezer kurşun köstek ile kurşun arasında fırdöndü kullanılmalıdır.
    İğne olarak Mustad 2300 serisi uzun pala 5 - 9 numaralı iğneler kullanılmalıdır. Her iki olta türünde de kullanılacak olan iğne balığın büyüklüğü göz önünde tutularak sağlam iğne tercih edilmelidir. Yem olarak solucan kullanılıyor ise iğne büyüklüğüne göre yaklaşık 4 - 5 - 6 adet solucan takılmalıdır.

    2. Yapay Yem Avcılığı

    Yapay yemler, doğal yemlere benzer şekillerde imal edilen, balığa, kurbağaya ve fareye benzer silikon yemlerdir. Ayrıca kullanılacak yapay yem balığın büyüklüğüne göre seçilmeli ve belli büyüklükte rapala kullanılmalıdır. Yayın derin sularda yaşadığı için kullanılacak yapay yem ve rapala, genellikle sinking (dalıcı) yemler tercih edilmelidir. Floating (yüzen) yemler ise kurbağa ve su faresi şeklinde olanlardır. Floating (yüzen) yemler genelde gece yemlenmeye çıkan balıklar için kullanılır. Çünkü yayın balığı gece yemini sığ sularda aramaktadır. Gece kullanılan yapay yemler kullanılmadan önce, balığın ilgisini çekmesi amacıyla yapay yeme koku verici sprey sıkılmalıdır. Böylece yapay yemin balığın ilgisini çekmesi sağlanır. Yayın hantal ve yavaş bir balık olduğu için mümkün olduğu kadarıyla yapay yem yavaş çekilmelidir. Bu türdeki avlanmalarda genelde kamış olta kullanılmalıdır. Kamış olta el oltalarına oranla kullanılması çok daha kolay ve rahattır.

    Yayın balığının yapay yem ile avcılığının diğer bir metoduda kaşık ile atçek usulü avcılığıdır. Bu şekilde avcılıkta kullanılan kaşık oltalar 50-80 gr. ağırlığındaki kaşıklardır. Fakat kaşık olta iğnesine silikon kurt takılmalı, kaşık bir nevi mürekkep balığını andıracak şekilde olmalıdır. Bu şekilde çok daha iyi sonuç alınabilir.

    Şunu açıklamakta fayda varki en sık kullanılan ve tercih edilen avlanma yöntemi canlı yem ile avcılıktır.
#14.09.2008 02:08 0 0 0