Kitap Hakkında: Kuyruklu Yıldız Altında Bir Evlenme'de 1910 Halley kuyruklu yıldızının dünyaya yaklaşmasıyla, bu olayın İstanbul'da yarattığı heyecan anlatılır. Yazar bu olayı eğlendirici bir anlatımla verirken, bilimin ve düşüncenin savunmasını da yapmaktadır.
Kitap Hakkında: Batılı anlamda Türk romanının başlangıcı sayılan ve Tanpınar'ın "Türkiye'de nesli adına konuşan ilk eser" diye tanımladığı Mai ve Siyah, döneminin basın, edebiyat ve şiir hayatına ilişkin gözlemleriyle de ayrı bir öneme sahiptir.
Kitap Hakkında: Evinden ve yurdundan acımasızca koparılan küçük Çerkes kızı Dilber bir esir gemisine bindirilerek İstanbul'a getirilir ve bir konağa satılır. Bu konak artık, küçük Dilber'in yeni zindanıdır.. Samipaşazade, 1888'de yayınlanan Sergüzeşt romanında, o yıllarda rağbet gören "esaret" konusunu işlemiş ve esaretin insanlık dışı olduğunu gözler önüne çalışmıştır. Roman, alınıp satılan, oradan oraya sürüklenip horlanan bir genç kızla onu ezen, hakir gören zengin tabaka arasındaki çelişkiler üzerine kurgulanır.
Aşıklık ne müşkil haldir.
"Hayır hayır. olamaz! Gerçekten daha gerçekti gördüğü.
Güneş gibi apaşikar. ay gibi pırıl pırıldı...
Eşiğine fırlattı bedenini. Ey yazgımın gülü! Ey alnımın ak yazısı' diye bağırdı.
'Söyle bana hangi bağın gülüsün sen?'
Peri dile gelerek. seslerin en güzeliyle.
'Ey yüreğimin sancısı! 'dedi. 'Kesiş dağının gülü. İriskin bağının sümbülüyüm ben. Sen de söyle bana. hangi rüzigar attı seni buralara?'
Şehzade. anka kuşunun kanatlarına binmişti sanki;
'Ey nergis bakışlım! Ey hilal nakışlım! Gönlümün rüzigarı getirdi beni buralara...'
Elif ile Lam gibi birbirlerine öyle sarıldılar ki. ne gözler görmüş. ne kulaklar işitmiş böyle bir kavuşmayı..."
Kitap Hakkında: Tarihin en önemli seyyahlarından Evliya Çelebi, elli bir yıllık seyahat hayatı boyunca gezdiği yerleri ve gördüklerini samimi ve nükteli bir üslupla kayda geçirmiştir. Seyahatnâme, Evliya'nın gezdiği memleketlerdeki yaşantıyı, o coğrafyada yaşayan dilleri, dinleri, kültürleri ayrıntılı bir biçimde okuyucuya aktarır.
Evliya Çelebi, maceracı bir ruha sahiptir. Osmanlı ordusunun gerçekleştirdiği, birçok sefere katılmış, sık sık saray erkânında bulunmuş, hem Osmanlı tebaasında, hem de yönetim katında yaşananlara şahit olma imkânını yakalamıştır.
Bu nedenle Evliya Çelebi Seyahatnâmesi bizim için çok önemli bir tarih, kültür, coğrafya, folklor ve gelenek görenek kaynağıdır.
Kitap Hakkında: Anadolu halk şiiri insanımızın gönül aynasıdır. Anadolu İnsanının bin yıllık gönül dünyası bu aynada bütün unsurlarıyla görülür. İşte elinizdeki "Halk Şiirinden Seçmeler" adlı bu kitapta halk şiirinin en seçkin örnekleriyle bu dünyaya ayna tutuyoruz.
Kitap Hakkında: Nasreddin Hoca'nın 14. asrın sonu ile 15. asrın başında Timurla çağdaş olarak yaşadığı şeklinde yanlış bir rivayet vardır. Bu yanlışlıkta Evliya Çelebi'nin Seyahatname'de Hoca ile ilgili anlattıkları etkili olmuştur. Bugün için elimizdeki belgelerden kesin olarak anlaşılıyor ki Hoca, Anadolu Selçukluları zamanında 13. asırda yaşamıştır.
Kişilerin şahsiyeti ve düşünce dünyası üzerinde, yetiştikleri sosyal çevrenin siyasi, ekonomik, kültürel ve dini durumu büyük ölçede etkilidir. İşte bu açıdan Nasreddin Hoca'yı daha iyi değerlendirebilmek için yaşadığı dönemin şartlarını genel hatlarıyla incelemek yerinde olacaktır.
Kitap Hakkında: Büyük bir hacme sahip olması ve her seviyeye uygun konular içermesi sebebiyle Mesnevi'den birçok dilde yüzlerce seçme yapılmıştır. Bu seçmeler sayesinde her yaştaki ve her bilgi seviyesindeki kişilerin Mesnevi'den yararlanma imkanı doğmuştur.
Eldeki seçme hazırlanırken lise ve üniversite çağlarındaki gençler göz önüne alınmış, ancak Mesnevi'nin genel ve üstün özelliklerinin de bu seçmeye yansıması arzu edilmiştir. Bu nedenle okuyucu bazen güçlüklerle karşılaşabilir. Ancak eserin ve konuların önemi hatırda tutulduğunda bu engel dikkatle ve kolaylıkla aşılacaktır
Arka Kapak Yazısı: Kutadgu Bilig; adalet, yönetim, eğitim, akıl, bilgi, görgü, ahlak, mutluluk konularında öğütler veren,1077 yılında Yusuf Has Hacib tarafından yazılmış Türk Edebiyatı'nın ilk siyasetnamesidir. Ele aldığı değerler ve bu değerlere yaklaşımı, eserin günümüze kadar sağlıklı bir biçimde ulaşmasını sağlamıştır.
Arka kapak yazısı: Bilindiği gibi Atatürk, büyük bir dahi, büyük bir hatiptir. O günkü konuşulan dilde yayımlanan Nutuk, her ne kadar uzun cümleler içerse de, Atatürk'ün güzel ve akıcı üslubu Nutuk'u okuyanlara ayrı bir duygu ve ayrı bir coşku veriyor...
Nutuk, bugüne kadar birçok yazar tarafından çeşitli biçimlerde bastırılarak okuyuculara sunulmuştur. Ne var ki, bunların bazıları kitabın kapsamı küçültülerek verildiği için, her ne kadar dikkatli özetlenmiş olsa da, konular arasında bazı istenmeyen kopukluklar oluşmuştur. Bazı yazarlar da, Nutuk'un Atatürk'ün söylediği dilde basılmasının, onun orijinalliğini koruyacağı düşüncesiyle, eski dilde düzenlemeyi yeğlemişlerdir. Nutuk'un orijinal biçimiyle basılmasına hiç karşı değilim. Ancak, bugünkü Türk gençlerinin, bu güzel yapıtı okurken, o günkü dille okudukları takdirde, içeriğini anlama güçlüğü çekecekleri, apaçık ortaya çıkan bir gerçektir. Eğer Atatürk yaşasaydı, o da, büyük yapıtı Nutuk'un bugünkü dile uyarlanıp, gençlerin okumasına sunulmasını isteyeceğine, hiç kuşku duymuyorum.
Nutuk'u basıma hazırlarken, Türk Dil Kurumu'nun hazırladığı iki ciltlik basımı temel aldım. Elbette çeşitli baskılardan da yararlandım. Ancak, Nutuk'u bugünkü dile uyarlarken, halkın kullandığı yeni sözcükleri seçmenin yanısıra, hiç kullanılmayan bazı sözcüklerin yerine, her gün kullanılan eş sözcükleri seçtim. Ayrıca, okuyucuların konuları daha kolay bulabilmeleri için Nutuk'un içeriğini on sekiz bölüme ayırdım."
Mehmet Akif, bir şair-yazar ve mücadele adamı olmanın ötesinde aynı zamanda bir mütefekkirdi. Bu özelliği dolayısıyla siyasi ve fikri mücadelelerin en yoğun olduğu bir dönemde yaşayan Akif'in fikri şahsiyeti de en azından edebi şahsiyeti kadar önemlidir. Akif'i bu yönüyle değerlendirebilmek için yaşadığı dönemde revaçta olan fikir akımlarına başka bir söyleyişle devrin fikri atmosferine bakmak gerekir.
Tanzimat'tan beri yazan, düşünen, yönetimde bulunan insanların cevabını aradıkları bir tek soru vardı. "İçinde bulunduğumuz durumdan nasıl kurtulabiliriz?" Çünkü sıkıntılı bir yüz yıl yaşanmaktadır ve ortada siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik bir bunalım vardır. Daha da kötüsü altı asırlık bir cihan devleti parçalanmak, yıkılmak ve bir millet istiklalini kaybetmek üzeredir.
Tanzimat, bu hayati soruya ne yazık ki müspet bir cevap olamamıştır. Hatta Tanzimat, Batı karşısındaki yenilginin resmi bir fermanıdır. Derken Meşrutiyete gelinmiştir ve hasta devlet için teklif edilen yeni tedavi reçeteleri ortaya çıkmıştır. Birbirinden farklı bu reçeteleri teklif edenlerin düşünceleri esas olarak üç ana grupta toplanmaktadır.
Birinci grupta yer alanlar Türkçülerdir. Tanzimat'tan sonraki gelişmeler nasıl Batıcılığı ortaya çıkarmış ve güçlendirmişse, aynı şekilde Türkçülük de bu süreçte güçlenmişti. 1789 Fransız ihtilali, 3. Napolyon'un Osmanlı'yı parçalamak için ortaya attığı "milliyetler prensibi" Balkanları çoktan kavmiyet davalarıyla bir barut fıçısına çevirmişti. Osmanlı'ya bağlı değişik ırklar, bir bir bu birlikten ayrılıyorlardı. Çok kanlı bir şekilde gerçekleşen bu ayrılıkçı hareketler sebebiyle her millet, kendi kavmi değerlerini ön plana çıkarmaya, kendini artık "millet" olarak tanımlamaya başlamıştı.
Bu hadiselerin etkileri çok geçmeden İstanbul'da da kendini göstermeye başladı. Bu siyasi gelişmelere Avrupa'da başlayan Türkoloji çalışmaları da eklenince Osmanlı toplumunun Türk unsuruna mensup aydınlar Türk dili, Türk tarihi, kısacası Türklük üzerinde düşünmeye başladılar. Hele az önce söylediğimiz, imparatorluğa bağlı diğer kavimlerin ayrı birer devlet halinde ortaya çıkmaya başlamaları II. Meşrutiyet devrinde Türkçülüğün tam anlamıyla bir ideolojiye dönüşmesine yol açtı. Bu gruba mensup olanların temel tezleri ise "Türk ırkının ve varlığının şuuruna varmak" la içinde bulunduğumuz durumdan kurtulacağımız şeklindeydi.
Bu görüşlerden ikincisi Batıcılıktır. Bu fikri savunanlar, "Her şeyimizle tam bir batılı gibi olmak" gerektiğini ileri sürmekteydiler. Zira Batı karşısındaki sürekli mağlubiyetler, her alandan batıdan geride oluşumuz, batıcılarda "İslam, terakkiye manidir." şeklinde bir anlayışı ortaya çıkarmıştı. Madem ki gerçek böyledir. Öyleyse "Batı medeniyetine girebilmek, onlar gibi olabilmek için batılı gibi düşünmek ve yaşamak gerekir."di. Onlar da böyle bir tezi öne sürüyorlardı.
Bu fikri Ernest Renan gibi batılılar da desteklemekteydi. Diğer yandan Batı'ya öğrenim için giden gençler, ezilmişlik psikolojisiyle özgüvenlerini kaybettikleri için orada olup bitenleri sathi değerlendirmekteydiler. Dolayısıyla ülkeye geldiklerinde "batıcılık" dillerinden hiç düşmeyen bir terane olmuştu.
Ayrıca mürebbilik, öğretmenlik gibi sebeplerle İstanbul'a gelen batılıların düşünüş ve yaşayış şekilleri Osmanlı toplumunun kimi kesimlerinde özellikle de aydınlar, gazeteciler ve gençler arasında kabul görüyor, böylece yeni bir hayat tarzı olarak batıcılık güç ve itibar kazanıyordu.
Üçüncü görüş, islamcılıktı. Fakat ona geçmeden bu üç görüş kadar tesirli olmasa da kısaca Osmanlıcılıktan da bahsedilmesi gerekir. Osmanlıcılık fikri, aslında Meşrutiyette ortaya çıkmış değildi. Bu fikir daha Tanzimat'tan itibaren telaffuz edilmeye başlanmıştı. Islahat fermanlarında da kendini hissettiren bu görüş "İmparatorluğun bünyesinde bulunan çeşitli kavimleri, bir millet olarak düşünmek." Şeklinde özetlenebilir. Böyle bir fikrin gündeme gelmesindeki en önemli sebep ise devletin birliğini batılı saldırılar karşısında korunması arzusuydu. Zira Osmanlı, değişik ırklardan hatta değişik dinlere mensup milletlerden meydana gelmekteydi.
Batı, bu durumu bildiği için, Osmanlı ülkesi içinde ırkçı kışkırtmalara hız verdi. Zaten Fransız ihtilalinden sonra bu akım giderek güç kazanmaya başlamıştı. Artık çok geç kalınmıştı. Çünkü Osmanlı ülkesinde ayrılıkçı hareketler görülmeye başlanmıştı. Dolayısıyla Osmanlıcılık, çok değişik kavimleri ifade edebilecek bir üst kimlik olma özelliğini kaybetmişti. Böylece bu fikir yani Osmanlı milleti fikri tutmamış oldu.
Bütün bu sebeplerden dolayı Meşrutiyet yıllarında "Osmanlıcılık" söyleminin yerini "İslamcılık" almış oldu.
İslamcılar, devletin ve milletin ancak İslam'a sarılarak içinde bulunulan kötü durumdan kurtulacağımızı savunmaktaydılar. Zaten bu fikir, Osmanlı dışındaki diğer İslam topluluklarında da çoktan telaffuz edilmeye başlanmıştı.
İslamcılığı ortaya çıkaran şartlar, diğer İslam ülkelerinde de hemen hemen aynıydı. Osmanlıdaki duruma daha yakından baktığımızda ise bu fikrin daha tanzimat devrinin fikir ortamında doğduğu görülür. O zaman pek çok aydın geri kalmışlığımızın sebebi olarak İslam'ı hakkıyla yaşamamayı gösteriyorlardı.
Öte yandan yine Tanzimat'ın fikir ortamında çarpık batılaşma dolayısıyla İslama dışardan ve içeriden saldırılar da söz korusu olmaya başlamıştı. İşte bütün bu sebepler aydınları İslam üzerinde yeniden düşünmeye sevk etti. Dolayısıyla II. Meşrutiyet sonrasında Batıcılık ve Türkçülük gibi İslamcılık da güç kazanan bir fikir oldu.
İslamcılık, ciddi manada Abdülaziz'in son zamanlarında tartışılmaya başlandı ve II. Abdülhamit zamanında resmi bir politikaya dönüştü. Gerçi, devletin İslamcılığı ile sivil İslamcı diyebileceğimiz aydınların İslamcılık tezleri aynı olmadı. Mesela Mehmet Akif- II.Abdülhamit anlaşmazlığını da bir bakıma böyle anlamak gerekir.
Mehmet Akif, müslüman bir toplumun müslüman bir ailesi içinde islami değerlere yürekten bağlı birisi olarak yetişmişti. Bunun tabii sonucu olarak da gelişmeleri doğru tahlil edecek bir bilgi ve anlayış birikimine sahipti. Bundan dolayıdır ki, yerini İslamcılar arasında aldı ve bu akımın en güçlü temsilcisi oldu. Eşref Edip'le çıkardıkları Sırat-ı Müstakim dergisi bu akımın yayın organı durumundaydı. Dergide ayrıca Ahmet Naim, Manastırlı İsmail Hakkı, Musa Kazım, Tahir'ül Mevlevi gibi başka İslamcı isimler de bulunmaktaydı.
Akif ve arkadaşları bütün dikkatlerini bizi geri bıraktıran ve batıyı üstün hale getiren sebepler üzerine yönelttiler. Tezleri özetle felaketlerimizin kaynağı Kur'an'dan ve İslam'dan uzaklaşmak, kurtuluşumuzun çaresi ise İslam'a ve Kur'an'a yeniden dönmek şeklindeydi.
Başta Akif olmak üzere diğer İslamcı yazarlar, bu üslup içinde önce toplumsal problemlerin tespitine yöneldiler. Batıcılara cevap olarak İslam'ın ilerlemeye mani olmadığı fikrini temellendirdiler. Türkçülüğün, Arapçılığın, Arnavutçuluğun v.s. İslam'ın son devleti Osmanlı için bir tehdide dönüşmemesi için de fırkacılığa ve kavmiyetçiliğe karşı çıktılar.
Özellikle Akif, bu gayelerin gerçekleşmesi için vaazlar verdi, makaleler yazdı. Şiirlerinde bu konuları işledi. İslamcılığın diğer İslam devletlerindeki gidişatını göstermek için de çağdaş İslam düşünürlerinden tercümeler yaptı.
Fakat, şartlar değişmekteydi. Özellikle ayrılıkçı hareketler ve Balkan harbi bozgunu İslamcılığın yerine Türkçülüğü kuvvetlendirmeye başladı.
Akif, her şeye rağmen mücadelesini sürdürmekteydi. Son gelişmeler ümitlerini sarstıysa da Anadolu'da başlayan hareket ona yeniden güç ve ümit verdi. Bu defa da mücadele sahasını Anadolu'ya kaydırdı. Ne var ki, buradaki gelişmeler de Akif'in düşlediği gibi olmadı. İslamcılık fikri, Milli mücadelede etkili bir söylem olmasına rağmen kurulan yeni devletin muhtevası içinde yer almadı.
Mehmet Akif'in bu anlamdaki toplumsal düzen ideali gerçekleşmedi ama İslâmcılık fikri asla gündemden düşmedi ve önemini yitirmedi. Bugün bu topraklarda hâlâ fikri anlamda İslami bir duyarlılık yaşıyorsa ve böyle bir birikim mevcutsa bunu büyük ölçüde Mehmet Akif'e borçluyuz. Mehmet Akif'i okuyup anlama çalışmalarında onun bu ideali üzerinde yeterince durulmalı ve yeni yaklaşımlarla bu mesele toplumun gündemine taşınmalıdır. Zira, farklılıkları ortadan kaldırıp herkesi birlik şuuru içerisinde millet yapacak düşünce budur.
1- Menajerlik ile edebiyat ajanlığı birbirinden farklıdır. Menajerlik kurumsallaşması gereken bir meslek, kendi içinde yasaları olan amacı olan ticari bir meslektir. Edebiyat ajanlığı ise kurmaca ve afaki bir adlandırma ama bu edebiyat ajanı yok demek değil. Eğer yazınsal sanatla hayat arasındaki bağları doğru bir şekilde kurmayı beceremezsek nasıl ki yazarla yazıcı; kitapla eser; doktorla üfürükçü birbirine karışıyorsa, edebiyat ajanı ile menajer de birbirine karışabilir günümüzde.
2- Ben hiç bir yazarın kendi ruh dünyasını, algılarını yaratıcılığını dayatılan önerilere göre yönlendirebileceğine inanmıyorum. Bunun da teşhis edilmesinin güç olduğunu düşünüyorum. Bence bu bir dedikodu. Yazar yazmak istemediği, ağrısı olmayan bir konuyla zaten meşgul olmaz. Diyelim ki çok popüler konulara ilişkin birşeyler yazılıyor bu da o yazarı sahtekâr yapmaz. Önemli olan yazının yazınsal değeridir. Yazarın kendisinin bir yazınsal bir dünya yaratma hakkı vardır ve bu hakkına kimseyi yaklaştırmaz, bağımsız dünya yaratma hakkına kesinlikle müdahale ettirmez.
3- Edebiyatla iktidarı - iktidar derken sermaye ve lobileri kastediyorum - yan yana düşündüğümüzde yazar için son derece vahşi, yazarı tüketen, yıpratan ve kendi ortamı içinde yalpalamasına neden olan bir ortam doğar. Önce bir yazarın bana kalırsa yazacağı kitabından başka bir dayanağının olmayacağını bilmesi yeterlidir. Özgüvenini koşullar ne olursa olsun korumalıdır. Eğer bir lobiye gereksinim duyarsak o lobiyi meşrulaştırırız. Yazar örgütleri ise gerektiği gibi çoğulcu, demokrat olsalardı şu islamcı, bu eski solcu, bu küçük burjuva diye yazarlar arasında anlaşılmaz ayrımcılıklar yapmasalardı içerik sadece edebiyat olurdu. Yazar örgütleri zaten yazarın arkasında dursalardı kimin kimi kayırdığını konuşmaya gerek kalmayacaktı. Ajanlık bence bir sonuç. Bunun bir muhatabı da yazar örgütleridir. Bence bağımsızlığın korumak isteyen yazarlar da böylece kıyıya itiliyor ve örgütlenemiyorlar.
Elsa Triolet bir yazısında, "Sanat eseri değil mi, vur abalıya!" diyordu. Gerçekten de öyle. Hemen her zaman, her yerde topun ağzına ilk tutulan sanat eseri ve sanatçı olur. Politikacısı, eleştirmeni, okuyucusu sahipsiz sandıktan bu alanda başıboş at koştururlar. Bilir bilmez yargılar verirler; şaşılası bir sorumsuzlukla göklere çıkarırlar kimi sanatçıyı, kimini yerin dibine batırırlar, ödüllerle satın almaya çalışırlar onu; hapislerle, sürgünlerle, açlıkla susturmaya.
Öte yandan ne sanatçı, ne de sanat eseri yoktan varolmadığına göre, onu hazırlayan, içinde yaşatan, destekleyen ya da iten çevrenin sanatçı ve eseri üzerinde, iyi ya da kötü, etkili olması kaçınılmaz, üstelik doğaldır da.
Ehrenburg, iyi yetişmiş bir okuyucunun sanatçıyı yeni ve özgün eserler vermeye zorlayacağını yazıyordu. Ya iyi yetişmemiş, okuduğunu değerlendirme yeteneğinden yoksun okuyucu? Ne katkıda bulunabilir sanatçının yaratma çabasına? Onu nasıl kendisini aşmaya itebilir? Bırakın kendisini aşmaya itmeyi, kösteklemez mi, canından bezdirmez mi? Sağır bir duygusuzluk içinde savsaklamaya, yerinde saymaya nerdeyse zorlamaz mı onu?
Görülüyor ki, dolaylı ya da dolaysız etkisiyle okur kütlesi önemli bir ağırlık olarak vardır bir ülkenin sanat ve edebiyatında. Gerçekten, varlığı ve yetişmişliği sanat-edebiyat hareketine çok şey katan; ilkelliği, yetişmemişliği yani bir dereceye kadar yokluğu ise andan çok şeyler götüren bir etken.
Sanatçının okuyucuyu düşünerek, onu kerteriz alarak eser vereceği demek değildir bu. Söz konusu, bir karşılıklı etkilenme, bir duygu ve beyin alışverişidir. (Okuyucuya boş veren, gününün insanı için yazmadığını söyleyen yazar çıkmamış mıdır? Çıkmıştır, ama insan eylemlerinin ilk bakışta görünmez bağlarla birbirine bağlı olduğu toplumsal yaşamada sağlıklı bir durum değildir bu.)
Bu durumda, bugüne kadar alışılanın tersine biraz da okuyucu üzerinde durmak, onun iyi niteliklerinden çok eksiklerini göz önüne sermek gerekli görünüyor bana. İyi niteliklerinden çok, dedim. Nitelikli okuyucu o kadar az ki ülkemizde! Sözümüz onlara değil zaten.
Bu yazıda bu niteliksiz okuyucuyu belirgin tipler hâlinde vermeye, bu tiplerin ortak özelliklerini ortaya çıkarmaya çalışacağım. Bu satırlarda kendilerini bulanlar kızmasınlar yine. Kızmaları bir tek şeyi gösterir olsa olsa; iyi okuyucu olmamakta direndiklerini. Çünkü yaptığım, iyi niyetli bir özeleştiridir. Kendimizi yargılamadır.
Okuyucu çoğunlukla cahildir bizde sanat konusunda. Yetişmemiştir. Sanatın toplumsal yaşamdaki yeri ve gerekliliği üzerinde belirgin bir fikri yoktur. Sanat faaliyetlerini izlemesi, nerdeyse içgüdü diyebileceğimiz belli bir alışkanlıktan öte gitmez. Bunun için de şiirle romanı, romanla öyküyü, öyküyle gazete haberlerini birbirine karıştırır. Şiiri öykü gibi okumaya kalkar, o tadı bekler ondan. "Ne anlatıyor bu şiir?" sorusunu sorar çoğunlukla, insan toplumunun tarihsel gelişimi içinde çeşitli sanat türlerinin hangi zorunlu toplumsal nedenlerden, hangi toplumsal ilişkinin sonucu olarak doğduğunu bilmez, insanın estetik etkinliğinin tarih içinde geçirdiği değişikliklerden, genel bir sanat kuramı bilgisinden habersizdir. Bu yüzden de sanatçı yaratış bir rastlantıdır, "olsa da olur, olmasa da" türünden bir etkinliktir onun için. Toplumumuzda sanatçılığın para getirmez bir uğraş oluşu, onun sanat eserini ve sanatçıyı hafife alışını daha da kolaylaştırır. Bu ise sanatçıya yerli yersiz karışmalara, ona akıl vermeğe götürür onu.
Dayanıksızdır. Sanat eserini özümleme, sevme çabasında gücü çabucak tükeniverir. Örneğin bir okuyuşta kendisine hoş gelmeyen bir şiiri bırakıverir bir kenara. "Ben bundan bir şey anlamadım" der. Oysa aynı şiiri bir daha, iki üç kez daha okuma dayanıklılığını gösterse zamanla onun kendisine bir şey verdiğini (anlattığını değil) gizlerini yavaş yavaş önüne serdiğini görecektir. Giderek bir şiir okuma alışkanlığı edinecek, şiirden tat almasını öğrenecek, iyi şiiri kötüsünden ayırt etmeye başlayacak ve şiirin öteki sanatlardan ayrı, kendi başına bir sanat olduğunu görüp ayakları suya erecektir. Oysa usanır, yapamaz bunu.
Dolaysız etkisini göremediği her şeyde olduğu gibi öğrenmek yerine bırakıvermek, vazgeçmek daha kolay gelir ona. Roman için de, öykü için de aynı şey. İlkel okuyucu, romanın kaba iskeleti üzerinde dolaşır hep. Romanın dıştan görülen kalın çizgisini izler: "Kız oğlanı sever. Oğlan yoksuldur. Derken kıza zengin bir adam da âşık olur... vb." Kolay gelir ona bu. Şiirde çoğu kez duyuramadığı bu olay izleme düşkünlüğünü romanda iyice doyurur. Olayın gerisine bakmayı akıl edemez, ya da baksa da göremez. Çünkü her roman ayrı bir dünyadır onun için. Birbiriyle ilgisiz, birbirinden kopuk olaylar dünyası. Sanat eserindeki dünyanın gerçek yaşamdaki dünyayla tıpatıp bir benzerliği olmayışı okuyucunun bu zayıflığını daha da artırır: Yalnızca gördüğüne, eliyle dokunduğuna inanma alışkanlığı, sanat dünyasıyla gerçek dünya arasındaki görünmez bağları aramasını önler. Romandaki en yırtıcı, en rahatsız edici gerçeği okuduktan sonra hiç sarsılmadan yaşamdaki en uyuşuk en edilgen gerçeğe rahatlıkla dönebilmesi bundandır. Okuduğu şey romandır alt tarafı, Kendini, sanat eserinde bir an yaşadığı yanılsamaya bırakmamayı "gerçekçilik" sanır. Roman, giderek tüm sanat, uydurmalardan, inanılmaz olaylardan oluşmaktadır, onun gözünde, "hayatım bir romandır benim" derken "başımdan ne inanılmaz şeyler geçti bilseniz" demektedir aslında.
Ben-merkezcidir okuyucu. Bu yüzden bütün ben-merkezci insanlar gibi kendine çok güvenir. Yargılarına sımsıkı bağlıdır. Kolay kolay değiştiremez onları. Bu yargılarının temeli de kendi basit ve tok dünyasıdır. Dünyaya bir başkasının gözüyle bakmasını bilemediği için bütün değerlendirmeleri dönüp dolaşıp o tek ve boyutları sınırlı dünyaya dayanır. Sanatçının sunduğu, önerdiği dünyaya dolaysız etkilenmelere alışmış bir gözle bakar. Bu yüzden kendisini hemen ele veren, apaçık, bildirisi hiç zahmetsiz görülebilen sanat eserlerine düşkündür. Sanal eserinden, kütleleri kendi politik doğrultusunda eğilmesini isteyen bir politikacıyla; sanat eserini bir dinlenme, vakit geçirme, dünyayı unutma aracı olarak gören ya da doyurulmayı bekleyen bir küçüklük duygusuyla kendisinden aşağı sınıf ve tabakalar insanlarının acıklı yaşamını dile getirerek ağlatmasını isteyen niteliksiz okuyucu arasında pek büyük ayrım yoktur. Her ikisi de sanat eserinin gerçeğin bir yeniden yaratılışı olarak değil, kendilerini doğrulayan bir hazır "şey" olarak dışardan bakar çünkü. Gerçekleri bu şekilde her gün yeniden kavranılması, yeniden eleştirilmesi ve kurulması gereken birer olgu gibi görmemek, bunların bir kez varılmış düşünsel plândaki kategorilere uymasını beklemek gerçeklerden kaçmak olmaz mı?
Yaşamın, toplumsal etkinliklerin durmadan değişen yüzünü bir sanatçı yaratış düzeyinde yeniden ortaya koyan; bir ağaca, bir denize, bir caddeye, hepsinden önemlisi insana, insanlara reçeteli gözlüklerle bakmayan sanat eserleri bu tip okuyucuya bir şey vermez, ya da kızdırır onu.
Anlamadığı, sevemediği sanat türlerine, sanat eserlerine karşı tepkisini destekleyecek kalıp düşüncelere, peşin yargılara koşar bu anda. Rahatının bozulmasını, yargılarının sarsılmasını istemeyen sanat izleyicisi için sıcak bir döşektir bu kalıp düşünceler. Bunlardan, "sanat eğlendirici olmalıdır" ya da "sanat öğretici olmalıdır" gibi masum olanlarının yanısıra "Bale bir aristokrat sanatıdır", "Non-fıguratif resim bir burjuva yozlaşmasıdır; egemen sınıf aldatmacasıdır" gibi iddialı olanları da vardır.
Bu ve benzeri ucuz sloganlar sanat eserine karşı saygısızlığa, giderek onu bir emek ürünü saymamaya götürür okuru, seyirciyi. Doğru dürüst on şiirini okumadığı bir şairi yerin dibine batırır. En ilkel sinema bilgisinden yoksun olduğunu aklına bile getirmeden film eleştirmesine girişir, yönetmene akıl verir, içinde olayların kendi istediği gibi geçmediği bir roman sıfırdır onun gözünde. Alışılmışın dışına çıkan bir anlatım tekniği, bir öyküyü bir romanı, bir filmi suçlamasına yeter de artar bile. Tek ölçü kendisidir, o güne kadar e! yordamıyla edindiği kaba tecrübedir, alışkanlıktır çünkü.
Birgün, hem de bir aydın topluluğu içinde, şu soruyu sormuştu biri bana: "Picasso'yu, Kafka'yı çevirdiniz, anladık ama şu Saint-John Perse'i niye çevirdiniz?" Kendisi tanımadığı ya da sevmediği için Saint-John Perse üzerine Garaudy'nin oturup düşünmesi, bir kitap yazması önemsiz; benim tutup o kitabı Türkçe'ye çevirmiş olmamsa gereksizdi, boş bir çabaydı. Saint-John Perse'i, ya da şiir yazmayı yaşamakla bir tutan bir başka şairi tanıyıp da ne olacaktı sanki! Kendi bildikleri yeterdi kendine.
Sanatçı eserini yaratır; geçer gider; okuyucunun onu ne derece izlediği pek o kadar da önemli değildir, demeyeceğim ben. Sonuç olarak yeni bir şey ortaya koymaktadır sanatçı; parmağını o ana kadar görülmemiş bir şeye uzatmaktadır. Onun görülmesini, hem de gösterdiği gibi görülmesini ister. Körler ülkesinde resim, sağırlar ülkesinde müzik diye bir sanat olmazdı kuşkusuz. Okuyucusuz da edebiyat olmaz. Sanat eseriyle okuyucu ve izleyici arasındaki kopmuşluk olsa olsa büyük bir kısırlığa götürür sanat tutamını. Okuyucu ile sanat eseri arasında kurulacak olan köprü, bu çaba sonunda yaratılacak olan bilinçli okuyucu kütlesi daha yüksek düzeydeki sanat eserlerine olanaklar hazırlayacaktır. Bu yüzden, bilinçli, ne okuduğunu bilen bir okuyucu kütlesinin yetiştirilmesi her şeyden önce sanat-edebiyat ortamının geleceği için kaçınılmaz bir gerekliliktir. Sanatçı yaratışı beslemeyen ucuz yargıları, üstünkörü değerlendirme alışkanlıklarını, kolaya kaçmaları umursamazlıkları, dışı parlak ama içi boş sloganları yıkmak, bunlarla savaşmak sanat eleştirisinin önünde durmakta olan büyük görevdir bugün.
Öğretmeye bağlı, gerçekçi anlatım türlerinden biri olan günlükler, bir kişinin önemli ve kayda değer bulduğu olayları, gözlem, izlenim duygu düşünce ve hayallerini günü gününe tarih belirterek anlattığı yazdığı yazı türüdür. Latincedeki "dies (gün) sözcüğünden "diarium" (günlük) sözünden gelir.
Edebiyat ve sanat dünyasından tanınmış kişilerin kaleminden günü gününe yazılan günlükler, tüm gerçekliğiyle yaşamı yansıtan birer ayna olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Günlükler, yazarlarının iç dünyasını kurgusuz bir biçimde sergileyerek günlüğün sahibine ilişkin ayrıntılı bilgilere birinci elden ulaşmamızı sağladıkları gibi, yazıldıkları dönemin önemli olaylarına ilişkin tarihsel belgeler olarak da önem kazanırlar.
Örneğin 1409 - 1431 yılları arasında Fransız bir papanın tuttuğu "Parisli Bir Burjuvanın Günlüğü" VI. ve VII. Charles dönemini araştıran tarihçiler için önemli bir kaynaktır. İngiliz Günlük yazarı John Evelyn'in "Diary" (günlük) adlı günlüğü 17. yüzyıl İngiltere'sinin toplumsal ve kültürel yapısına ışık tutar.
ÖZELLİKLERİ
1- Yaşanan olayların, izlenimlerin günü gününe yazılması ile oluşurlar.
2 - Birinci kişi ağzından yazılmış kısa ve özlü yazılardır.
3 - İnandırıcı, içten ve samimidirler.
4 - Konuşma diline yakın bir dil kullanılır.
5 - Yazarın kişiliğini, görüşlerini ve ruhsal yapısını yansıtırlar.
6 - Gerçekler, yaşanılanlar değiştirilmeden, çarpıtılmadan yazılır.
7- Tarih, biyografi, anı, birer belge değeri taşırlar.
GÜNLÜK ÇEŞİTLERİ
1 - İçe Dönük Günlükler (özel ruhbilimsel günlük) : Yazarın bir bakıma kendi kendi ile konuşmasıdır. içinde bulunduğu doğal ve toplumsl çevreden yazgısından yakınır. Bu metinlerde yazarın yaşadığı duygusal coşkunluğu bulabileceğimiz gibi, çeşitli kavramlar hakkındaki düşüncelerin yazarın bilincindeki açılımlarını da bulabiliriz. Stendhal'ın günlüğü, Rus yazar Alexander Sergeyeviç Puşkin'in "Gizli Günce" bu metinlere örnek gösterilebilecek niteliktedir. Fransız yazarı Andre Gide ve bizde Nudullah Ataç bu türün başta gelen ustalarındandır.
2 - Dışa Dönük Günlükler : Bu tip günlüklerde yazarlar, alaycı bir tavırla dönemin olaylarını, siyaset, sanat ve edebiyat adamlarını ya da gündelik sıkıntılarını öykü tekniği kullanılarak anlatmaktadırlar. Bu tür günlüklerde yazar kendi zaman dilimi içindeki tutum ve davranışlardan, düşünsel akımlardan haber verir. Bu nedenle de bu günlükler birer belge değeri taşır. Ünlü ressam Paul Gaugin'in o dönemde Fransız kolonisi olan Markiz adalarında yazdığı günlük, dışa dönük günlüklere örnek olabilir.
Yaşadığı hayat kesitlerini, çeşitli konulardaki izlenimlerini öykü tekniği ve zengin betimlemeler aracılığıyla günlüğüne yansıtan ünlü öykücümüz Tomris Uyar'ın günlükleri de dışa dönük niteliğe sahiptir.
Bu türler dışında bir de sanat esarlerinin oluşumu ve gelişini ile ilgili günlüklerde vardır. Yazar eserinin gelişme evrelerini günü gününe anlatırken çektiği sıkıntıları, kaygılar çalışma yöntemini de bize göstermiş olur. A. Gide'nin "Kalpazanlar" Thomas Man'ın "Doktor Faustas" bu tür günlüklerin başarılı örnekleridir.
TARİHSEL GELİŞİMİ
Günlük isimli yazın türünün tarihsel gelişimini ve geçirdiği evreleri incelemek istediğimizde bu yazın türü için iki ayrı dönem olduğunu fark ederiz. Bu dönemlerden ilki günlüklerin edebi bir nitelik kazanmasından önceki dönemdir. Tarihte ilk defa Romalılar günlük kullanmıştır. Edebi içerikten yoksun, bir takım kamu kuruluşlarında yapılan işlemlerin unutulmaması amacıyla tutulan ve "commentarii" adıyla anılan bu ilk günlükler, duygusallıktan uzak notların kabaca birleşiminden oluşmaktadır. Tarihte, bu çeşit günlüklerin savaşlar ve askeri hareketleri not etmek amacıyla kullanıldığı da görülmüştür. Edebiyat değeri taşımayan bu günlükler şüphesiz tarihçiler için önemli kanıtlardır.
Osmanlı Teşrifatçılarından Ahmet Ağa Kara Mustafa Paşa'nın İkinci Viyana kuşatmasını günü gününe kaydettiği "Vakay-ı Beç "adlı eseri (Aslı Viyana Milli kütüphanesinde olup "Viyana Önlerinde Kara Mustafa Paşa " ve "Viyana Kuşatması Günlüğü " olarak Türkçeye çevrilmiş), Yavuz Sultan Selim'in Çaldıran ve Mısır seferini anlatan "Haydar Çelebi Ruznamesi " bu dönem ve olaylara ışık tutmuştur.
Günlükler, edebi değer kazanmaya ancak Rönesans sonlarına doğru başlamıştır. 1768-1840 yılları arasında İngiltere Kraliçesinin nedimesi ve roman yazarı olan Fanny Burney, saray dedikodularına ve pek çok olaya kendi duygusal izlenimlerini ekleyerek yazdığı günlükle İngiliz edebiyatında önemli bir yere sahip olmuştur
19. yüzyılın ortalarına doğru, romantizm akımının en yoğun dönemini yaşamasıyla birlikte günlükler, edebi değeri ve içeriği bakımından çoğalmaya, yaygınlaşmaya ve yazarlarının iç dünyasını yoğun duygularla yansıtmaya başlamıştır.
Türk edebiyat tarihi düşünüldüğünde, Divan edebiyatı döneminde tutulan "Ruzname" isimli savaş notları ile Evliya Çelibi'nin "Seyahatname"si tam bir günlük niteliği taşımasa da içerdikleri bazı bölümlerle bu yazın türüne yakınsamakta ve tarihimizdeki ilk günlük örneklerini oluşturmaktadır. Asıl olarak günlüklerin, batı edebiyatındaki biçim ve içeriğiyle Türk edebiyatında yer alması Tanzimat dönemine denk gelmiştir. Direktör Ali Bey'in "Seyahat Jurnali" (1897) adlı gezi kitabı batıdaki anlamıyla Türk edebiyatında görülen ilk günlüktür. Bunu şair Nigâr Hanım ın "Hayatımın Hikayesi" adlı eseri izler.
Günlükler, 1950 yılında Nurullah Ataç'ın bir gazetede günlük yazıları yazmasından ve yoğun ilgi çekmesinden sonra önem kazanmaya başlamıştır. Nurullah Ataç bu yazılarına başlık olarak "Günlük" yerine "Günce" deyişini kullanarak bu deyişi yazın hayatımıza kazandırmıştır. Nurullah Ataç'ın günceleri içe ve dışa dönük içeriğin uyumlu bir sentezi olarak edebiyat dünyasına bu türdeki en bilinen eser olarak geçmiştir.
Türk edebiyatındaki en seçkin günlüklerin başında Oğuz Atay'ın günlüğü ile Cemal Süreya'nın "Günler" adlı eseri gelmektedir Bunlar dışında edebiyatımızda kitap olarak basılan en önemli günlükler ve yazarları şunlardır.
Günce, Uçuş Günlüğü, Gazi Günlüğü Avusturya Günlüğü : Nurullah Ataç
Günlük, Kuşları Örtünmek, Nezleli Karga, Bay sessizlik, Aynalar Günlüğü : Salah Birsel
Yeryüzü Korkusu, Geçmişin Kuşları, Anılarda Görmek : Oktay Akbal
Açıklama: 1. Anlaşılmayan bir düşüncenin, sözün, yargının anlamının belirlenmesi. 2. Makale, konuşma gibi bilgi veren anlatım türlerinde bilgi ya da görüşü; örnek verme, tanımlama, çözümleme yoluyla neden - sonuç ilişkisini göstererek kanıtlama. 3. Metin çözümlemesi
Açımlama: 1. Bir şiiri ya da düzyazıyla yazılmış metne, gerek biçim gerekse içerik yönünden anlaşılır duruma getirme. 2. Bir konuyu, atasözünü ya da özdeyişi açarak yazma.
Açımlayıcı: İyi anlaşılması için, bir konu ya da sorunu ayrıntılarıyla ortaya koyan, açımlama işini yapan.
Açma: Bilim, uygulayım ve sanat konusunda bir konuşmayı ya da yazıyı, meslekten olmayan kişilerin anlayabilmesi için ya başka sözcük ve tümcelerle ya da genişleterek bildirme.
Akım: Sanat yapıtlarında ortaya çıkarak bir süre sanatçıları etkisinde bırakan görüş, yöntem ve yönelim.
Anlam: Bir sözcük, söz, konuşma ya da yazının, zihnimizde canlandırdığı, uyandırdığı tasarım, duygu, düşünce.
Anlambilim: Anlamla ilgili dil sorunları üzerinde duan, sözcüklerin anlam bakımından özelliklerini ve evrimsel değişimlerini araştırıp inceleyen bilim dalı.
Anlatı: Roman, öykü, masal, oyun... türlerinde olduğu gibi gerçek ya da düşlemsel olaylar dizisinin, durumların yazınsal düzeyde anlatılması, öyküleme.
Ardıl: Büyük ustaların taklitçisi, özgün yaratıcılık göstermeyen edebiyatçı.
Artalan: Bir metnin algılanmasında, metinde oluşan yeni anlam öncesindeki tarihsel, toplumsal, yazınsal verilerin tümü.
B
Bakış Açısı: Bir yapıtta olaylara bakış.
Belge: Bir olguyu anlatan, bir olayı açıklayan ya da bir savın doğrululuğunu kanıtlayan yazı, yapıt, yazıt.
Belgin: Tam ve belirli bir nitelikte anlatılmış olan (duygu,düşünce).
Belginlik: Anlatımda düşünce ve duygunun, en uygun sözcüklerle anlatılmış olması.
Benzer Yapıt: Bir dilde yaratılmış olan yazın yapıtını, konu yönünden andıran ya da eş olan yapıt.
Bestseller: Çok satar.
Betim: Anlatım konusu ile ilgili bir nesneyi, kişiyi ya da olayı özellikleri belirtilerek tanımlama.
Betimce: Bir yazın yapıtında bir kimseyi görünüş ve davranış özellikleri yönlerinden tanıtan yazı.
Betimleme: Bir ortamı, olayı, varlığı, imgeyi ve kavramı özel niteliklerini canlandıracak biçimde yazı ya da sözle anlatma.
Betimsel: Varlıkları dış özellikleri ve görünüşleri ile anlatma yolu.
Biçimci Eleştiri: bkz. yapısalcı eleştiri
Bireşim: 1. Bilim ve sanat çalışmalarında ayrıntılar bir araya getirilerek bir bütüne ulaşılması. 2. değişik düşünce ve duyum öğelerinin birleşerek bütünlük gösteren bir yapıt oluşturması durumu.
Birincil Yazın: Yazınsal yapıtın, metnin kendisi.
Buluş: yazın yapıtında konunun yazarınca düşünülüp bulunması ve sunuş yolunun kuruluşunun planının saptanması.
Ç
Çıkma: sayfa kenarına metinle ilgili olarak yazılan açıklayıcı kısa yazı.
Çözümleme: 1. Roman, öykü ya da öyküdeki kişilerin ruhsal yapılarını açıklama, ruhsal çözümleme. 2. Bir metni biçim ve içerik yönünden inceleyerek açıklama, yorumlama.
Çürütüm: Bir yazarın belli tutum ve görüşlerine karşı yapılan ağır eleştiriler karşısında kendini savunmak, ileri sürülen görü ve düşünceleri çürütmek amacıyla kaleme aldığı yazı ya da kitap.
D
Değişke: Bir yapıtın ya da metnin biçim ve içerik yönünden birtakım küçük ayrılıklar taşıyan değişik baskı ya da yazmalarından her biri.
Dil: Bir topluluğun bireyleri arasında, sözlü ya da yazılı iletişimi sağlayan sesler ve imler dizgesi.
Dilbilgisi: Bir dilde sözcüklerin yapılış ve tümce olarak diziliş kurallarını inceleyip saptayan bilgi dalı.
Doğruluk: Bir metnin, yazım ve düzgün anlatım kurallarına uygunluğu, kullanılan sözcüklerin yerli yerinde olması.
Doldurma: Düşün yazılarında, raporlarda gerekli olmayan söz, bilgi ya da açıklamalara yer verilmesi.
Düzelti: Başka birinin yazdığı yazıyı; gazete, dergi, ansiklopedi vbde yayımlanması amacıyla düzeltme, tamamlama.
Düzenleme: Anadüşünceye bağlı ya da onunla ilgili yardımcı düşünceleri ve ayrıntıları belirli bir amaç ve plana göre sıralama.
Düzyazı: 1. Bir düşünceyi, duyguyu ya da konuyu, ölçü, uyak gibi kurallara bağlı olmadan dilbilgisi ve sözdizimine uygun tümcelerle yazma. 2. Düzyazı ile yazılmış metin.
E
Edebiyat Eleştirisi: Bir edebiyat yapıtının eleştirici gözle incelenip, değerlendirilmesi.
Eklenti: Bir yapıta eklenmiş olan ek bölüm.
Eleştirel: 1. Eleştiriye dayalı. 2. Bir yapıta eleştirici bir bakış açısı ile yaklaşma.
Eleştirel Gerçekçilik: toplumsal gerçekleri eleştirel açıdan ele alan bireyi toplumla ilişkileri yönünden yansıtmayı amaçlayan bir gerçekçilik görüşü.
Eleştiri: 1. yazın, sanat ya da düşünce ağırlıklı yapıtları inceleyip, çeşitli yönlerden, değerli, değersiz yanlarını ortaya koyma. 2. Bu amaçla hazırlanan yazı.
Eleştirici: Yazın ya da sanat yapıtlarını inceleyip değerlendirerek değerli, değersiz yanlarını ortaya koyan kimse, eleştirmen.
Eleştirmeli Basım: Eski çağlardan kalma ya da elyazması yapıtların değişik nüshalarını karşılaştırıp aradaki ayrılıkları ortaya koyarak sağlanan metni bulma.
Estetik: Doğada ve sanatta güzel öğretisini konu edinen felsefe alanı.
Etik Eleştiri: Bir edebiyat metnini insan dünyasına katkıları ve insanın değerleri alanında ne söylediğini öne çıkarak eleştiren eleştiri biçimi.
Eytişim: Bir konu üzerinde karşıt görüşleri değerlendirerek doğruyu bulma yöntemi.
H
Hermeneutik: bkz. Yorumlama
İ
İçerik: Bir yazın ya da sanat yapıtının kapsadığı olay, düşünce, duygu; aşılamak istediği kanı, savı; kanıtlamaya çalıştığı gerçek, öz.
İkincil Yazın: Yazınsal yapıt üzerinde yazılmış olanlar.
İleti: Bir yapıtta okuyucuya bildirilmek, anlatılmak istenen düşünce.
İmge: Sanatçılarını düş güçleri ile yarattıkları, duygu ve düşüncelerle ilgili kavramları da içeren, aynı zamanda simgesel nitelik gösteren zihinsel görüntü.
İmgelem: 1. Önceden görülmüş varlıkların, yaşanmış olayların zihinde canlandırılması. 2. Yeni varlıklar, olaylar yaratılması, konular bulunması.
İmgesel: 1. İmge ve imgeleme ile ilgili. 2. Bir sözcüğün genel kullanımının dışında kalan ancak imge gücü ile kavranabilen anlamı.
İnce Anlam: Bir söz ya da yazıda çoğunlukla gerçek anlamın altında gizli olan, düşündürücü, dokundurucu anlam.
İnceleme: 1. Bilim, sanat, kültür, yazın gibi alanlarla ilgili herhangi bir konuyu bilimsel bir yöntemle ele alarak değerini, özelliklerini ortaya koymak için yapılan çalışma. 2. bu çalışmayı içeren yazı ya da yapıt.
İnceleme Yazısı: Herhangi bir konu üzerinde inceleme sonucu yazılan yazı.
İrdeleme: Herhangi bir konunun, kaynaklar ve belgeler üzerinde yapılan araştırmalar, gözlemlerle, her yönden kapsamlı bir biçimde incelenmesi.
İzlek: Bir yazın ya da sanat yapıtında ele alınan konu işlenirken dayanılan ve konuyu oluşturan temel yönelim, düşünce, anakonu.
İzlenim: Bir durum ya da olayın duyurular yoluyla insan üzerinde yarattığı etki (düşünce, duygu, kanı vb.).
İzlenimsel Eleştiri: bkz. öznel eleştiri.
K
Karşılaştırmalı Yazın: Birbirinden ayrı toplumların yazınlarının ürünleri olan, ayrı dillerde yazılmış yapıtları; konu, düşünce ya da biçim bakımdan inceleyerek ortak, benzer ya da benzemeyen yanlarını saptamak, yazın akım ve hareketlerini değişik yönlerden karşılaştıran, nedenleri üzerinde yorum getiren yazın.
Kaynakça: 1. Aynı konuda ya da çeşitli konularda kitap ve makale listesi. 2. Aynı konuda ya da çeşitli konularda yapılan yayınlarla ilgili bilgi veren çalışma.
Kaynak Metin: Çeviribilimde başka dile çevrilecek özgün metin.
Kompozisyon: (Yorumlama alanındaki anlamı ile) Düşünce alanının kurgusu, metni oluşturan belli düşünce ve anlatma istemlerinin bütünü.
Kuralcı Eleştiri: Sanat yapıtını; güzellik, erginlik üzerine saptanmış, ülküsel ve değiştirilemez olarak benimsenen kurallara göre değerlendirme yolu.
M-N
Marxçı Eleştiri: Sanatı toplumsal olgu sayan eleştiri. Bu eleştiride sanat yapıtı "Her sanatsal yaratı, yaratıldığı dönemi yansıtan bir aynadır." düşüncesinden yola çıkılarak değerlendirilir. Sanat yapıtının aynasına yansıyansa toplumun içinde bulunduğu ekonomik koşullar, altyapı ilişkileri ve sınıflar arasında çatışmalardır.
Meditasyon: (Yorumlama alanındaki anlamı ile) yazarı konu hakkında yazmaya yönlendiren etmenler.
Metin: Bir olayın, düşünce ya da duygunun herhangi bir yazın türünde yazıya dökülmüş biçimi.
Metin Çözümlemesi: Bir metnin anlam, anlatım, konu, yazınsal değer, özgünlük gibi yönlerden inceleme, açıklama.
Metin Karşılaştırması: Eski yazın yapıtları nüshalarının en doğrusunu ortaya koyabilmek amacıyla elde bulunan metinlerle karşılaştırarak inceleme.
Motif: bir yazın yapıtında sık sık vurgulanan temel düşünce, imge ya da yinelenen anlatım.
Nesnel Eleştiri: Bir eleştirmenin eleştirdiği yazın ya da sanat yapıtını kendi beğenisine göre değil yapıtın taşıdığı yazınsal ya da sanatsal değere göre değerlendirmesi.
O-Ö
Okura Dönük Eleştiri: Kuralcılığa, bilimselliğe ve nesneciliğe karşı tepki olarak doğmuş, okurdan yola çıkarak bir yapıtı ne olduğu, ne yaptığı sorularına göre değerlendiren eleştiri akımı.
Öğe: 1. Roman, öykü, oyun, anı, gezi türlerinde kullanılan öyküleme, betimleme, söyleşim, çözümleme vb. bildirim yollarından her biri. 2. Bir yazın yapıtında işlenen konunun düşünce, duygu, eleştiri vb. yanlarından her biri.
Özgün: 1. Biçim ya da konuya ilişkin birtakım özellikleri ile benzerlerinden ayrılan (yapıt). 2. Kendi alanında, türünde ya da konusunda ilk kez yazılmış olan (bilim, sanat ya da yazın yapıtı).
Özgünlük: Sanat ve yazın yapıtlarında konu, ana düşünce, biçim ve anlatım bakımdan kendi türünden öncekilere benzemeyiş; yenilik, başkalık.
Öznelcilik: 1. tek gerçek olarak yalnız düşünen varlığı kabul eden, insan yaşamında öznel öğelere öncelik tanıyan, nesnel verileri geçersiz sayan bir felsefe öğretisi. 2. yazın yapıtlarında bireysek beğenilere önem veren; iyi ve güzeli, kişisel haz ve mutluluk gibi duygusal durumlarla açıklayan bir sanat görüşü.
Öznel Eleştiri: Bir eleştirmenin eleştirdiği sanat yapıtını, kişisel beğenisine göre değerlendirmesi, izlenimci eleştiri.
P
Perspektif: bkz. bakış açısı
S
Sahteyazım: 1. Bir yapıtın yazıldığı yazar adı ile değil başka bir isimle yayımlanması. 2. Bir yazarın yapıtlarına o yazmadığı halde onun biçemini ve özelliklerini yansıtarak sahte bir örnek eklemek.
Sav: 1. Genel anlamda, ileri sürülerek savunulan düşünce.2. Roman, öykü, oyun gibi yazın, felsefe, bilim ve güzelduyusal yapıtlarda toplum yaşayışıyla sıkı ilişkisi bulunan yazı türlerinde yazarın ileri sürdüğü ve savunduğu görüş.
Seçki: Şair ya da yazarların yapıtlarından seçmelerin bir araya toplandığı kitap.
Söz: Bir kişinin kendi düşünce ve duygusunu anlattığı, dilin genelliği içinde kişisel nitelik taşıyan, sözlü ya da yazılı dil ürünü.
Sözbilim: Konuşma ve yazmada açık, etkili, tutarlı ve güzel bir anlatım sağlamanın yöntem ve kurallarını araştıran, inceleyen bilim dalı.
T
Takma Ad: kişilerin kimliğini saklamak amacıyla aldıkları ad.
Tanıklama: Sözün, savın inanılırlığını güçlendirmek için olayı yaşamış kimseleri ya da anılarını tanık gösterme; yazıya onların görüşlerini ekleme.
Tekkonu İncelemesi: 1. Bilim, sanat, siyasa, yaşamöyküleri, tarih gibi alanlarda, yalnız bir konu üzerinde yapılan araştırma. 2. Bu araştırma sonunda ortaya çıkan yazı, yapıt.
Terim: Bir bilim ya da sanat dalı ile ilgili kavramları karşılayan özel anlamlı sözcük.
Tutarlık: Anlatımda olayların, düşünce ve duyguların anadüşünceye ters düşmemesi, uyumlu olması.
Ü
Üst Metin: G. Genette'in terminolojisinde kendinden önce varolan başka metinden yola çıkıp değiştirerek ya da öykünme yoluyla oluşturulan metin.
Y
Yapı: Birbiriyle ilişkili parçaların bir bütün oluşturması ile ortaya çıkan biçim.
Yapı Analizi: Bir yazınsal yapıtın yapısının incelenip çözümlenmesi.
Yapıt: Bir yazarın yaratı ya da inceleme çalışması sonunda yazıp ortaya koyduğu yazın ya da bilim ürünü.
Yerleştirme Çözümlemesi: yapısalcı ve söylem kuramcı anlamda: bir metinde figürlerin ve eyleyenlerin birbirine karşı nasıl bir konumda yerleştirildiklerinin anlambilimsel göstergelerden anlaşılarak çözümlenmesi. Bu eleştiri anlamda varolduğuna inandığı ilişkiler demetini çözmeye çalışır.
Yeni Eleştiricilik: Bir yapıtın yazarını, yazıldığı dönemi, nelerden etkilendiğini karşılaştırmalarla değerlendirmeyi amaçlayan bir eleştiri anlayışı.
Yorum: Bir yazının ya da sözün herkes tarafından anlaşılamayacak yanlarını, bir takım ipuçlarını yakalayarak açıklama; bu açıklamayı kapsayan yazı ya da yapıt. 2.Yorumlama sonucu ortaya çıkan anlam.
Yorumcu: Yazın ve sanat alanlarında ortaya konulan yapıtların amaç, içerik vb. yönlerden özelliklerini ayrıntılı biçimde inceleyen ve aydınlığa kavuşturmaya çalışan kimse.
Yorumlama: Bir yazının, yapıtın, yasanın, kararın anlamanı, amacını, uygulanma yerlerini belirtme, açıklama.
Yöntem: 1. Bir sorunu çözmek, yeni gerçekleri bulmak, bilinen gerçekleri yorumlamak ve açıklamak için izlenen mantıklı düşünme yolu. 2. Bir sanatın uygulanması için belirlenen yol, tutum.
Hazırlayan: Utku Özmakas
* Kül Eleştiri dergisinin 50. sayısından alınmıştır.
Doç. Dr. Anıl Çeçen: "... Atatürkçülük, emperyalizm gerçeği karşısında az gelişmiş ülkelerin kurtuluş ve gelişme sürecinin ortaya çıkardığı bileşik yapılı bir eylemdir."
( Anıl Çeçen, Atatürk ve İdeoloji, Türk Dili, TDK Yayını, Sayı 359, Kasım 1981, S. 299 )
Ataol Behramoğlu: "... Atatürkçülük donmuş bir kalıplar dizgesi değil, araştıran, kendini pratikte sınayan bir uygulamanın adıdır."
Attilâ İlhan: "... Atatürkçülük, "mazlum milletler"in "Hristiyan, beyaz ve Batılı" emperyalistlere ilk başkaldırış hareketidir."
"... Mustafa Kemal sosyalist değildi ama, solcu bir devrimciydi."
( Attilâ İlhan, Üç Atatürkçülük!, Milliyet, 22.06.1982 / Attilâ İlhan, Faşizmin Ayak Sesleri, S. 254 )
Aziz Nesin: "... Bana göre Atatürkçülük şudur: Atatürk'ün yaşadığı dönemde, içinde bulunan koşullara en akılcı yoldan çözümler getiren uygulamalar toplamıdır."
( Şahap Balcıoğlu'nun Aziz Nesin İle Söyleşisi, Yazko Somut, Yıl: 3, Sayı: 50/24, 15.07.1983, S. 2 )
Azra Erhat: "... Atatürk'ün belli bir öğretisi yoktur. O, düşünceyi eylemden ayırmayan, düşünceyi eylemle gerçekleştirmek, eylemi de düşüncenin kaynağından getirmek sürecini uygulamış, böylece varlığın akış ilkesine günü ve geleceği için uymuş bir devrimdir."( Azra Erhat, Atam Seni Niçin Seviyorum? Cumhuriyet 81, Cumhuriyet Gazetesi Yayını, S. 165 )
Prof. Dr. Bedia Akarsu: "... Atatürk Devrimi bir sınıf devrimi değil, gerçek anlamıyla bir halk devrimidir. Ulusun bütün kesimleriyle, askeri ve memuru ile, köylüsü ve kentlisi ile, işçisi ve esnafı ile kadını erkeği ile emperyalizme karşı ayaklanması: bağımsızlığı için egemen güçlere karşı tüm halkın Atatürk'ün önderliğinde baş kaldırmasıdır."
( Bedia Akarsu, Atatürk'ün Özgün Görüşleri, Cumhuriyet, 10.11.1982 )
Em. Gen. Celâl Erikan: "... Atatürkçülük, Kemalizm, ancak çalışmakla hak sahibi olabilecek bireyleri ve toplulukları birbirine sömürtmeyen; siyasal kuvvetlerine kendileri sahip ve herbiri akraba olmuş ulusların içte ve dışta barış içinde yaşadıkları cumhuriyetçi, laik, yenilikçi, demokratik ve sosyal bir düzendir."
( Celâl Erikan, Atatürkçülük ( Kemalizm ), S. 134 )
Ceyhun Atuf Kansu: "... Kemalizm, Türk toplumunu uygarlık değişimiyle, düzen değişimiyle çağdaş, ileri, bağımsız, bir toplum yapmak isteyen devrim öğretisinin adıdır. " ( C. Atuf Kansu, Kemalist Bir Öğreti Var mıdır?, Yeni Ufuklar, Sayı 232, Ocak 1973, S. 23 - 25 )
Doğan Avcıoğlu: "... Kemalizm, bir ulusal kurtuluş devrimidir. Bir ulusal kurtuluş devriminin amacı, yalnızca siyasal bağımsızlığı gerçekleştirmek değildir. Tam bağımsızlığa ulaşabilmek için, sömürge düzeninin ülkedeki bütün dayanaklarının tasfiyesi ve sağlam bir sanayi temelinin kurulması zorunludur."
"... Kemalist hareket, kurulu düzene karşı devrimci, yani solcu bir hareket olduğu halde, solculuk en büyük küfür haline gelmiştir."
( Doğan Avcıoğlu, Devrim ve "Demokrasi" Üzerine, S. 365 / Doğan Avcıoğlu, Türkiye'nin Düzeni, I. Kitap, S. 563)
Emin Özdemir: "... Atatürkçülük bir öğreti değildir. ( ... ) gerçeği ararştırma tavrıdır." ( Emin Özdemir, Atatürkçülük Sınavı, Varlık, Sayı 806, Kasım 1974, S. 9 )
Prof. Dr. Emre Kongar: "... Kemalist ideoloji, "tam bağımsızlık" ve "batılılık" ilkeleri çerçevesinde "karşı - emperyalizm" ve "altı ok" ile belirlenir. Ne yazık ki, Türkiye'deki "resmi ideoloji" , Kemalizmi önce yalnızca "altı ok" a indirgemiş, daha sonra da bu altı ilkeyi genel anlamından tümüyle saptıracak yorumlara konu yapmıştır."
( Emre Kongar, Atatürk ve Devrim Kuramları, S. 429 - 430 )
Ord. Prof. Dr. Enver Ziya Karal: "... Türk Devrim Tarihi, dünyanın büyü devrimleri arasına geçmiştir. Orijinaldir. 20 nci yüzyılın en büyük hareketidir. Bu devrimden Atatürkçülük doktrini veya isterseniz şimdiki gibi söyleyelim. Atatürk ilkeleri çıkmıştır. Yani, ilkin ilkeler ortaya konmuş, sonra devrim yapılmış değildir. İlkin devrim yapılmış, ondan ilkeler çıkarılmıştır. Bu, Türk devriminin bir özelliğidir. Başka devrimlerde bunun tersini görürüz. İlkin ilkeler, sonra devrim.
( ... ) Atatürk ilkelerine batıda "Kemalizm" adı verilmektedir. Kemalizm terimi batı çıkışlı bir terimdir. Niye Kemalizm denmiştir? Bakmışlardır, sosyalizme benzemiyor, Faşizme benzemiyor. Hitlerizme benzemiyor. Demokrasi denilen ve çok eskiden beri gelen bir meslek - i siyasete de benzemiyor, buna ayrı bir isim vermek zorunluluğu duyulmuştur ve Kemalizm denilmiştir. "
( Enver Ziya Karal, Atatürk ve Devrim ( Konferanslar ve Makaleler ), TTK Basımevi, S. 148 )
Falih Rıfkı Atay: "... Atatürkçülük demek, akıl ve vicdan hürriyetleri yolu ile Türk Milleti'ni batı medeniyet toplumları arasına katmak demektir."
( F. Rıfkı Atay, Atatürkçülük Nedir? S.45 )
Prof. Dr. Hamza Eroğlu: "... Atatürkçülük ölmeyen bir hedef, yükselen bir şereftir." ( Hamza Eroğlu, Gerçek Yönüyle Atatürkçülük, S. 39 - 40, 212, 176 )
Hasan Âli Yücel: "... Kemalizm denilen doktrin, sıralanmış birtakım kuru, içi boş laflar değildir. Anayasanın benliğine girmiş bu prensiplerde Türk Milleti'nin hâli ve istikbali gizlidir." ( Yaşar Nabi, Atatürkçülük Nedir? S. 34 )
Hasan Pulur: "... Atatürk ve Atatürkçülük ışıl ışıldır, kapkara değil..."
( Hasan Pulur, Atatürk Yas Karası Değildir, Milliyet, 10.11.1975 )
Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu: "... Atatürk bizlere miras olarak bir de "Atatürkçülük İlkesi"ni bıraktı. Atatürkçülük, ülkemiz bakımından, kalıplaşmış ve donmuş reformlar toplamından ibaret olmayıp, "Çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne yükselmek", hiç değilse o düzeye ulaşmak ya da yakınlaşmak için her zaman canlı duran ve canlı kalacak olan bir devrimcilik ruhu, bir devrimcilik felsefesidir."
( Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Atatürk Sevgisi ve Atatürk Korkusu, Türk Dili, TDK Yayını, Sayı 254, Kasım 1972, S. 153 )
Prof. Dr. Hüseyin Naili Kubalı: "... Atatürk'ün düşünce sistemi bir doktrin değildir, bir ideoloji hiç değildir.
( ... ) Atatürk'ün düşünce sistemi ise açık ve kavrayıcı niteliği ile bir dünya görüşüdür." ( H. Nail Kubalı, 12 Eylül Atatürkçü Rönesansa Geçiş Dönemidir, Milliyet, 08.06.1981 )
Prof. Dr. İbrahim Karaca: "... Kemalizm, akılcı, deneyimci ve bilimci bir ideolojidir." ( İbrahim Karaca, Atayol Dergisi, Sayı 4. İzmir 1982, S. 4 )
İlhan Selçuk: "... Atatürkçülük demek, bilime inanmak demektir. Bilime inanmak, sosyal olaylarda da bilime inanmaktır.
( ... ) Ümmetçiliğe karşı milliyetçilik, şeriata karşı laiklik, uyduculuğa karşı istiklalcilik, padişahlığa karşı cumhuriyetçilik, imtiyazlı yönetime karşı halkçılık, tutuculuğa karşı devrimcilik, her şey köleliğe karşı hürriyetçilik, emperyalizme karşı antiemperyalizm, sömürüye karşı toplumculuk, bağımlaşmaya karşı bağımsızlık mesleğini benimsemek Atatürkçülüktür." ( İlhan Selçuk, Bir Anı'dan Bir Anıt'a, S. 51 )
İskender Özturanlı: "... Atatürkçülük demek özgürlükle otorite arasında bir uyum, bir armoni kurmak demektir." ( İskender Özturanlı, Acı Deneylerle, Cumhuriyet, 23.10.1980 )
Prof. Dr. İsmet Giritli: "... En kısa tanımı ile Atatürkçülük veya Kemalizm; modern Türk Devleti'nin kuruluşunda temel olan fikir ve ilkelerin bütünüdür. Kemalizm; gerçekçi, rasyonalist ( akılcı ) ve radikal bir sistemdir.
( ... ) Atatürk rejimine otoriter rejim denilebilirse de "keyfi ve diktatörlük rejimi olmuştur" denilemez." ( İsmet Giritli, Tek Birleştirici Akım; Kemalizm, Yeni İstanbul, 29.01.1969 )
Mehmet Deligönül: "... Atatürkçülük, dar sınırlar içinde dondurulmuş, katı, devinim yeteneğinden yoksun bir doktrin olarak düşünülemez. Geleceğe dönük, usun buyruğunda devingen, çağdaş gelişmelere açık bir dünya görüşü, bir yaşam dizgesidir. Özgürlüğün özdeşi olan bağımsızlıkla mayalanmıştır."
( Mehmet Deligönül, Atatürk Devrimler ve Ulusal Eğitim, Türk Dili, TDK Yayını, Sayı 353, Mayıs 1981, S. 733 )
Melih Cevdet Anday: "... Atatürk devrimi dediğimiz, iki bin beş yüz yıllık bir süre içinde oluşan batı uygarlığının Türk toplumuna mal edilmesi çabasıdır. Atatürkçüler ve Atatürkçü olmayanlar işte bu olay karşısındaki durumlarına göre tanımlanabilirler. ( Yaşar Nabi, Atatürkçülük Nedir?, S. 156 )
Prof. Dr. Muammer Aksoy: "... Atatürk'ün daha 1920'lerden beri amaç edindiği ve adım adım kurmaya ve gerçekleştirmeye çalıştığı rejim, bugünkü anlamda çağdaş bir demokratik toplumculuk, sosyal demokrasi, ya da bütün dünyanın kullandığı geniş anlamda ( Marksist olmayan ), ılımlı ve ulusal nitelikte demokratik bir sosyalizmdi. "Demokratik sol bir düzen" di." ( Muammer Aksoy, Sosyalist Enternasyonal ve CHP, S. 207 )
Prof. Dr. Mümtaz Soysal: "... Atatürk, "En hakiki mürşit, ilimdir" diyen adamdır.
Kemalizmin özü de buna indirgenebilir: Olguları akılcı bir tutumla inceleyip öğrenmek ve bu öğrenişten olumlu sonuçlar çıkarmak. Bu yöntemde, bilim dışı unsurların, putların, totemlerin, velveleye ve yaygaraya boğulmuş sahtekârlıkların yeri yoktur." ( Mümtaz Soysal, Bez Resimler, Milliyet, 10.11.1979 )
Nadir Nadi: "... Atatürkçülük, medeniyetçiliğin, müspet bilimciliğin, şuurlu milliyetçiliğin ve ileri bireyciliğin ta kendisidir." ( Nadir Nadi, Atatürk İlkeleri Işığında Uyarılar, S. 156 )
Necati Zincirkıran: "Kemalizm: Bir diriliş hareketidir. Kısaca bu hareketi bir "ihtilal" olarak da tarif edebiliriz." ( Necati Zincirkıran, İzm'ler Nedir?, S. 78 )
Em. Org. Necdet Öztorun: "... Atatürkçülük Türk Milleti'nin istikbale gidiş hareketinde, ümitlerini besleyen, elle tutacağı eserleri ihtiva eden canlı bir cereyandır."
( Necdet Öztorun, Atatürkçülükte Devletin Dinamik İdeali, Atatürkçülük, Gnkur. basımevi, S. 368 )
Prof. Dr. Niyazi Berkes: "... Gerçek şudur ki Kemalizm bir ideoloji değil, tarihsel bir olay ve o olay hakkında bir görüştür. İki yüz yıldanberi başlayan modernleşme akımının doğru yolunu bulması ve ona yönelmesidir.
( ... ) Kemalizm devrimi, Mustafa Kemal'in arkasındaki bir avuç ilericilerle, gene bu savaş içinde bulunan muazzam bir gericiler kütlesi arasında didişile didişile santim santim koparılmış bir devrimdi." ( Niyazi Berkes, İkiyüz Yıldır Neden Bocalıyoruz?, S. 94, 84 - 85 )
Oktay Akbal: "... Atatürkçülük durmaksızın, Atatürk, Atatürk, demek değildir. Ben Atatürkçüyüm, diye söylevler çekmek de değildir. Herşeyi yerli yerine koymalı, gerçek anlamını vermeli... Ne demişti Atatürk "Beni sevmek benim yüzüme bakmak değildir" düşüncelerini uygulamak, benimsemek, bilim yolunda ilerlemek, uygarlığın gerektirdiği işleri başarmaktır Atatürkçülük." ( Oktay Akbal, Atatürk Bir Gün Gelecek, S. 81 )
Peyami Safa: "... Kemalizm iki büyük milli zaruretten doğdu: Biri Türk yurdunu ve Türk birliğini içeride bozgundan ve dışarıda salgından kurtaran millî savaş; öteki de bu yurdu ve bu birliği kurtardıktan sonra Türk toprağını ve kafasını betonla inşa. Burada bina ve kafa aynı istihaleyi ( başkalaşmayı ) geçiyor. Kemalizm ahşap binaların ve ahşap kafaların yıkılması ve betonlaşmasıdır." ( Atatürk Devri Fikir Hayatı, Kültür Bakanlığı Yayınları, S. 289 )
Recep Peker: "... Türk inkılâbı, yalnız siyasal veya ekonomik bir rejim değiştiren bir hareket değildir. O, ulusal, sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel yaşayışın bütün derinliklerinde aynı zamanda tesirler yapmış olan inkılâptır." ( Recep Peker, İnkılâp Dersleri, S. 19 )
Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak: "... Atatürk bir doktrin adamı değildir. Atatürkçülük doktriner bir tez de değildir. Atatürkçülük bir elektik sistemdir. Ekstermlerden kaçmaya uğraşan, sağ duyuyu bulmaya çalışan bir sistem olarak mütalaa edilmelidir. Atatürkçülük donmuş bir sistem de değildir."
"( ... ) Rahatlıkla söylenebilir ki, Kemalizm, bütün insanlık tarihinin en büyük atılımlarından birisidir. Bu hareket, kapitalizmin, liberalizmin, muhafazakârlığın ve sosyalizmlerin ötesinde bir girişimdir."
(Abdi İpekçi'nin Sadi Irmak ile Yaptığı Sohbet, Milliyet, 12.11.1973 / Sadi Irmak, Atatürk Yılının Eşiğinde Türkiye Ne Yapıyor?, Milliyet, 18.036.1980 )
Sami Selçuk: "... Atatürkçülük, aklın ve bilimin yaşama uygulanmasıdır."
( Atatürk'e ve Atatürkçülük'e Yaklaşım, Cumhuriyet, 10.11. 1981 )
Prof. Dr. Suat Sinanoğlu: "... Atatürk öğretisinin genel niteliği insancı - akılcı bir düşüncenin ürünü olmasıdır. Öğretisinin temelinde yatan ilkelerin tek ve tükenmez kaynağı engin bir insan sevgisidir. Bu sevgi kendi milletinden hareketle bütün insanlığı kucaklamaya kadar varır. Davranışları, düşünceleri, kurduğu kurumlar, getirdiği düzen hep bu sevgiden esinlenir."
( Suat Sinanoğlu, Atatürk Öğretisi, VII. Türk Tarih Kongresi ( Ankara, 25 - 29.09.1970 ) 2. Cilt, Kongrede Sunulan Bildiriler, TTK Basımevi, S. 148 )
Prof. Dr. Suna Kili: "... Atatürk devrim modelinin, Atatürkçü ideolojinin en belirgin özelliği ulusal oluşu, toplumun tarihsel, ekinsel, toplumsal ve ekonomik koşullarına, yapısına göre oluşturulmuş bulunmasıdır. Marksist kalkınma modelinde de, Batı tipi gelişme yönteminden de yararlanıldığı doğrudur. Fakat bu model Batı'nın da, Sovyet Rusya örneğinin de kopyası değildir. Ülke ve toplum gerçeklerini dikkate alarak yararcı ( pragmatist ) bir yaklaşımla yeni yöntemler geliştirmiştir. Dogmacı değildir.
( ... ) Atatürkçü düşünce Batı'nın elkoyucu güçlerine karşı verilen Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı'ndan doğmuştur, ama amaçladığı toplum ve devlet yapısı Batı'nın us'a, olgul ( pozitif ) bilime dayalı çoğulcu, özgürlükçü demokrasi anlayışıdır. Bu, çağdaş uygarlık, çağdaş düşünce olarak tanımlanmıştır."
( Prof. Dr. Suna Kili, Atatürk Devrimi ( Bir Çağdaşlaşma Modeli ), S. 39 - 41, 112, 189, 190, 223, 247 )
Ord. Prof. Dr. Şevket Aziz Kansu: "... Kemalizm deyimi ile de ifade olunan Atatürk ilkeleri ve devrimleri Türkiye ve dünya çapında bir fikir - kuvvetin, özgürlük fikir - kuvvetinin tezahürü, politik, sosyal, ekonomik, düşünsel sonuçlarıyla ulusal hayata ve tarihe mal oluşu, uygulanışıdır."
Şevket Süreyya Aydemir: "... Atatürkçülük bir ilim ve heyecan sistemi olmaktan ziyade, bir ruh ve zihniyettir. Bu ruh ve zihniyetin yapısı ise, his ve heyecandan ziyade, çağın akışına dayanır.
( ... ) halk işlerinde, yaşayışta, üretimde, eğitimde, sanatta, fikirde ve duyguda, asrın medenî ve sosyal icaplarına yöneliş! Atatürkçülük budur..."
( Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, 3. Cilt, S. 535 - 537 )
Talat Halman. "... "Yeni" Cumhuriyetimizin kutsal görevi, gerçek bir demokraside eşitlik, adalet, hak ve hürriyet, refah ve umut sağlamaktır. Atatürkçülük budur."
( Talat Halman, "Yeni" Cumhuriyet, Milliyet, 24.10.1983 )
Talip Apaydın. "... Gerçek Atatürkçülük Türk yurduna, Türk Ulusu'na Atatürk gibi bakmaktır. Tüm ulusu Atatürk gibi sevmektir."
Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya: "... Atatürkçülük tarihsel bir oluşun, Türk Milleti'nin için için başlayan gelişmesi boyunca, ideolojik ihtilâller çağında, varmış olduğu bir aşamanın fikir ve eylem programıdır, kısaca ideolojisidir. Bir sentezidir."
( Tarık Zafer Tunaya, Devrim Hareketleri İçinde Atatürk ve Atatürkçülük, S. 6, 99 )
Prof. Dr. Toktamış Ateş: "... "Kemalizm" adını Türkiye Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın Başkumandanı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin Kurucusu Mustafa Kemal'den alan bir ideoloji ve doktrindir.
( ... ) Kemalizm özde "halka rağmen halkçı; yarı totaliter" bir rejim ortaya çıkartır. Daha sonraları Orta Doğu ve Afrika'da kimi zaman "Nasırizm" adıyla ortaya çıkan "ilerici askeri yönetimler" aslında Kemalizmin derin izlerini taşırlar.
( ... ) Kemalizm her şeyden önce Tanrısal kökenli "monarşik iktidara" karşı, halk egemenliği kökenine dayanan ya da en azından bunu savunan "temsili" bir iktidardır. ( Toktamış Ateş, Kemalizmin Özü, S. 7 )
Em. Gen. Turhan Olcaytu: "... Atatürk bir sentez adamıdır. Yaptığı devrimin tümünde eskiyi ve eski görüşü "Tez" ve yeni düşünceleri ve uygulamaları da "Antitez" olarak kabul etmiştir.
Tez ile antitezi karşılaştırıp kendi deha süzgecinden geçirerek neticede "Sentez"e ulaşmıştır. Atatürk'ün, devrimlerinin her birisi için uyguladığı bu sistem ( Tez x Antitez = Sentez )dir. Daima daha güzele daha iyiye ve ulusal gerçeklere en uygun olanına ulaşma adımlarını bu sentezler teşkil etmiştir. Bu metodla Atatürk kendi ilkelerini milletine kabul ettirerek yükselmeyi sağlamıştır. İşte "Kemalizm" dediğimiz prensipler, bu "Sentezler" âbidesidir." ( Turhan Olcaytu, Dinimiz Neyi Emrediyor, Atatürk Ne Yaptı, S. 16, 175, 200 )
Uğur Mumcu: "... Atatürkçülük ne demektir? Atatürkçülük, kısaca ulusal bağımsızlık ve ulusal onur demektir. Atatürkçülük, özetle antiemperyalist bir Kurtuluş Savaşını başlatan ve sürdüren bir eylem ve öğretidir." ( Uğur Mumcu, Unutturulan Atatürk, Cumhuriyet, 06.01.1981 )
Prof. Dr. Utkan Kocatürk: "... Atatürkçü görüşte, Atatürk ilkeleri, Atatürk inkılâplarına temel teşkil eden, onlara ruh veren fikir ve düşüncelerdir. Zira Atatürk inkılâparı, Atatürk ilkelerinin eser haline dönüşmüş şekilleridir."
( Utkan Kocatürk, Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri, S. XIII - XIV )
Vedat Nedim Tör: "... Kemalizm, azgelişmiş bir memleketin, en kısa zamanda, hiç vakit, enerji, sermaye kaybetmeden kalkınması için milletçe el, iş ve gönül birliği yaparak plânlı ve sistemli bir savaş idealizmidir." ( V. Nedim Tör, Kemalizmin Dramı, S. 14 - 18 ) Yaşar Nabi: "... Atatürkçülük nedir? Kısaca, Atatürk'ün sözleri ve devrimleriyle getirdiği yeni düşünce sistemi ve önümüzde açtığı yeni yoldur." ( Yaşar Nabi, Tek Yol Atatürk Yolu, S. 14 )
Asım Aslan, Sömürülen Atatürk ve Atatürkçülük, s. 102-128., 12. Basım.