halukgta

halukgta

Üye
06.09.2011
Çavuş
1.220
Hakkında

  • Dünya üzerinde ki İslam toplumlarının geneline baktığımızda, bir yerlerde bir şeylerin yanlış gittiğini, hemen fark edersiniz. Peki, bu yanlışlıklar nereden kaynaklanıyor diye, hiç düşündük mü, öz eleştiride bulunarak, gerçekleri arama çabası içinde olduk mu hiç?

    Hâlbuki Allah sizlere rehber olsun diye gönderdim dediği KUR'AN, bizlerin elinde değil mi? Hem de asla tek kelimesi bile değişmeden, Rabbin koruması altında bizlere kadar ulaştığı halde, İslam toplumlarının çektikleri bunca acıların, huzursuzlukların nedenleri ne olabilir?

    Birbirimize düşmüş, adeta düşman kesilmenin ötesinde, birde İslam düşmanları ile birlik olup, din kardeşlerimize savaş açanlarla birlikte olmamızı, hangi Müslüman kardeşimiz açıklayabilecek? Biz Müslümanların elinde Kur'an gibi bir ışık, rehber olduğu halde, bizler bu acıları yaşıyorsak, birbirimize düşürülmüş isek, acaba bizler Rabbin rehberinden faydalanırken, yanlışlık mı yapıyoruz da, bugün büyük acıları çekiyoruz?

    Bu sorunun cevabını bulmak için, gelin şu soruyu önce kendimize soralım. Kur'an madem bizlerin yaşam rehberi, Kur'an ı nasıl anlamalı ve nasıl yaşamalıyız?

    Bu soruyu Darül-hikme'nin kurucusu ilahiyatçı yazar Dr Ebubekir Sifil'e, ana rehberimiz Kur'an'ı nasıl anlayıp hayatımıza geçirebileceğimizi sormuşlar ve bakın nasıl bir cevap vermiş. Sanırım bu cevabı, tarafsız, akılcı bir şekilde iyi analiz edebilirsek, sorunun kaynağını bulabiliriz.

    (Modern zamanlarda Kur'an-ı Kerim'in "apaçık" bir kitap olduğu söyleminin hayli yaygın bir şekilde dillendirildiği malum. Hem de bu öyle bir "apaçıklık"tır ki, bilgi ve algı seviyesi ne olursa olsun, her insanın onun rehberliğinden "gereği gibi" müstefid olacağı adeta tartışma dışıdır! Oysa vakıa bütün açıklığıyla bu genellemenin yanlış olduğunu haykırmaktadır. Evet, Kur'an "kapalı" ve "anlaşılmaz" bir kitap değildir. Ancak bilgi ve algı seviyesi ne olursa olsun herkesin "gereği gibi" anlayabileceği bir kitap da değildir. Zira eğer öyle olsaydı, Kur'an'ın, ayrıca Efendimiz (s.a.v) tarafından beyan ve ta'lim edilmesine (öğretilmesine) gerek kalmazdı. Biliyoruz ki Kur'an'ın insanlara hem "beyan" hem de "ta'lim" edilmesi yine bizzat Kur'an tarafından Efendimiz (s.a.v)'e yüklenmiş bir görevdir. Hatta peygamberliğin temel iki görevinden birisidir. )


    Yukarıda söylenen sözlere elbette kısmen katılırım. Yani Kur'an ı bütünüyle, her ayetini herkesin aynı derecede anlayabileceğini söylemek, ne akla ne mantığı nede zaten Kur'an a uymaz. Bu tür sözler kafa karıştıran ve Müslümanlar arasında şüphe yaratan sözlerdir.


    Bir okulu düşünün, bir sınıftaki öğrenciler okuduğu aynı kitabı, aynı kapasitede mi anlar? Elbette hayır, farklı anlar. Az anlayan öğrenciler anlayabilmek içinde çaba gösterirler, daha iyi anlamak için. Hiç biriside biz bu kitabı anlayamıyoruz demez, daha doğrusu diyemez. Tabi okulda başarılı olmak istiyorsa. Başarılı olmak istemeyen, okulu okumaktan vazgeçen, ben bu kitabı anlayamıyorum der, çaba göstermez. Tabi sonucuna da katlanır.


    Elbette Allah katından gelen bir kitabı, okulda okunan bir beşeri kitapla mukayese etmemiz de mümkün değildir. Bir kitap Allah katından geliyorsa, onun ne eşi vardır nede benzeri. Allah sizlere anlayacağınız bir rehber gönderdim diyorsa, onu herkes anlayamaz demek yerine, hepimizin anlamak için çaba harcaması en doğrusu olacaktır. Bu konuyu Kur'an a danışalım ve üzerinde birlikte düşünelim.


    Kur'an kendisinden bahsederken, ayetlerini muhkem ve müteşabih ayetler olarak sınıflandırır. Açık, anlaşılır olan ayetlerin muhkem ayetler olduğunu söyler bizlere. İşte bizlerin din ve iman adına bizzat sorumlu olduğumuz ayetlerin, muhkem ayetler olduğunu anlatmak içinde, dinin anası, temeli olduğu açıklamasını da yapar.


    Müteşabih ayetleri açıklarken de, bu ayetlerin anlamlarını herkesin bilemeyeceğini, anlamlarını bir Allah ın, birde zamanı geldiğinde ilim tahsil etmişlerin zamanla bileceği, anlayacağı konusunda, açıklama yapar Kur'an bizlere. Bu ayetlerin dine hüküm koyan, dini yaşarken gereken ayetler olmadığı da, ayetlerden anlaşılmaktadır.


    Mütaşabih ayetlerden bahsederken, zamanla anlamları belirginleştiği ve ilim ehli tarafından bulunduğunda, gerçek iman edenlerin imanlarının artacağı örneği de verilir. Buradan da anlaşılıyor ki, müteşabih ayetler, Allah ın bizleri imtihan ettiği, sorumlu tuttuğu, ayetlerin dışında kaldığı çıkıyor ortaya. Çünkü herkesin anlayamayacağı bir ayetten, nasıl olurda Rabbim bizleri sorumlu tutar?


    Yukarıda yapılan açıklamaya, yani Kur'an dan nasıl istifade etmemiz gerektiğini söyleyen düşünceden, bir alıntı yapalım ve üzerinde birlikte düşünelim.


    (Evet, Kur'an "kapalı" ve "anlaşılmaz" bir kitap değildir. Ancak bilgi ve algı seviyesi ne olursa olsun herkesin "gereği gibi" anlayabileceği bir kitap da değildir.)


    Bizler yeri geldiğinde imtihan olduğumuzu söyleriz. Allah da aklı başında olan, her kulunu Kur'an dan imtihan edeceğini de apaçık söyler bizlere. Yukarıda alıntı yaptığım düşünceye göre, bizlerin imtihan olacağımız ve sorumlu olduğumuz ayetlerin, bir kısmımızın anlayamayacağından bahsediliyor. Elbette her insan aynı ölçüde anlayamayabilir ilk okuduğunda, bu çok normaldir ama dersini çalışarak, araştırarak en doğruya ulaşacağımız çok açıktır. Önce Kur'an a sarılıp, onun hükümlerini anlamaya çalıştığımızda, eksikliklerimizi anlamadıklarımızı, daha rahat araştırabiliriz. Kur'an ın hiçbir hükmüne direk müracaat etmeyen, onu anlamaya çalışmayan, konu hakkında hiçbir bilgiye sahip olamayacağı içinde, birileri tarafından aldatılması çok kolay olacaktır. Ne yazık ki yapılmak istenende bu yöndedir.




    Bakın Allah Nisa suresi 82. ayetinde ne diyor bizlere.


    Nisa 82: Hala Kur'an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık bulurlardı.


    Allah ayetler üzerinde gereği gibi düşünmekten bahsederken, acaba sizce ayrım yaparak, Kur'an ı anlayabilen bir azınlıktan mı bahsediyor da onlara, hala gereği gibi düşünmeyecekler mi diyor? Yoksa bu sesleniş aklı başında tüm kullarına mı? Hani bizde ruhban sınıfı yoktu? Hani Rabbim veliler edinerek, düşünmeden aklını kullanmadan velilerin ardı sıra gitmeyin diyordu? Yoksa bizler günümüzde, ruhban sınıfının en alasını yarattıkta, farkında mı değiliz? Ne dersiniz?.



    Kur'an ın muhkem ayetlerinin, aklı başında herkesin anlayamaya bileceğini söylemekle, Allah ın kullarını eşit şartlarda imtihan yapmadığını söylemekle aynı olduğunun, önce bilincinde olmalıyız. Sizce bu düşüncenin ardı sıra gidersek, söylenen bu sözlere inanırsak, Kur'an dan gereği gibi istifade edebilir miyiz?



    Allah Muhammed suresi 24. ayetinde, Peki bunlar, Kur'an'ın anlamını inceden inceye düşünmüyorlar mı dediğinde, acaba Allah kimlere hitap ediyor dersiniz? Azınlık bir gruba mı, yoksa tüm iman edenlere mi?


    Allah Casiye suresi 20. ayetinde, Bu Kur'an, insanların kalp gözlerini açacak ışıklardan oluşur. Gereğince inanan bir toplum için de bir kılavuz ve bir rahmettir o diyorsa, sizce anlamını bilmeden okuduğumuz, Rabbin ne söylediğinden habersiz bizlerin, dinin anası olan MUHKEM ayetleri, bu şartlarda anlaması ve yaşaması mümkün olabilir mi?


    Allah nur suresi 34. ayetinde, Andolsun, biz size açıklayıcı ayetler, sizden önce gelip geçenlerden bir misal ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için bir öğüt indirdik diyor.


    Allah buna benzer o kadar çok örnekler veriyor ki, anlamak istemeyen, atalarından gelen itikatları savunmaya çalışanlar, elbette Kur'an gerçeklerini göremeyeceklerdir. Çünkü Kur'an dan istifade etmesini bilemeyenlerin, gönül gözleri ile doğruları görmeleri de mümkün olmayacaktır.



    Ayette yine Allah yemin ederek sizlere, sizden öncekilerin misallerini, örneklerini verdik, açıkladık ki öğüt alasınız, sakınasınız diyor. Ama bizler hala Rabbin verdiği örnekleri, yapmamızı hükmettiği ve apaçık indirdiğini söylediği ayetleri, herkesin anlayamayacağını söylemekten çekinmiyoruz. Nasıl olurda Allah öğüt indirdik sizler için dediği halde, Rabbin öğüdünü herkes anlayamaz diyebiliriz, bunu düşünebiliyor muyuz?



    Allah Zühruf 44. ayetinde, Doğrusu o Kur'an senin için de, kavmin için de bir öğüttür ve siz ondan sorguya çekileceksiniz diyorsa bizlere, nasıl olurda Yüce Rabbim herkesin anlayamayacağı bir kitaptan bizleri sorumlu tutar ve imtihan eder? Hem bizler için kolay bir kitap indirdiğini yemin ederek söyleyecek, hem de bizlerin sorumlu olduğu dinin anası olan muhkem ayetleri, hepimizin anlayamayacağı bir şekilde bizlere gönderecek, sorumlu tutacak öylemi dostlar? Yaradan a yaptığımız saygısızlığın, zerre kadar hala farkında olmadığımız, sizce çok açık değil mi?




    Şimdide aşağıdaki düşünceler üzerinde, Kur'an dan cevap arayalım, bakalım Rabbim elçisine nasıl bir görev vermiş. Dine nifak sokanlar, bizlerin peygamberimize karşı sevgisini öyle kullanıyorlar ki bizlere karşı, içimize soktukları fitnelerin temizlenmesinden korkuyorlar ve bizlerin bu sevgimizi kötüye kullanıyorlar. Bizlere düşen, Allah ın rehberinde verdiği hükümler doğrultusunda yürümek olmalıdır.



    (Zira eğer öyle olsaydı, Kur'an'ın, ayrıca Efendimiz (s.a.v) tarafından beyan ve ta'lim edilmesine (öğretilmesine) gerek kalmazdı. Biliyoruz ki Kur'an'ın insanlara hem "beyan" hem de "ta'lim" edilmesi yine bizzat Kur'an tarafından Efendimiz (s.a.v)'e yüklenmiş bir görevdir. Hatta peygamberliğin temel iki görevinden birisidir.)


    Allah boşuna bizleri Kur'an a sarılmaya, ayetlerin sonunda da bizleri düşünmeye, aklımızı kullanmaya yönlendirmiyor. Rabbim elçisine verdiği görev ve sorumluluğu tek tek birçok ayetinde açıklıyor ve bakın neler söylüyor.


    Ahkaf suresi 9. ayetinde, Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.

    Ankebut 18. ayetinde, Peygambere düşen apaçık tebliğden başka bir şey değildir."

    Ankebut 50. ayetinde, ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.

    Neml suresi 92. ayetinde, Ben sadece uyarıcılardanım.

    Araf 188. ayetinde, Ben iman edecek bir kavme müjde veren ve uyaran bir peygamberden başka biri değilim.



    Sizce yukarıdaki ayetlerde geçen hükümler, açıklamalar peygamberimizin apaçık yetki ve sorumluluğunu açıklamıyor mu? Allah anlaşılmazı zor bir rehber gönderip, daha sonra elçisine, bunu açıkla der mi? Demiş olsaydı peygamberimiz Kur'an ı bizlerin anlayacağı şekilde yazmaz mıydı? Ya da Kur'an ın yanında, buda Kur'an ın açıklaması demez miydi? Öyle olsaydı böyle bir kitapta Allah tarafından korunur ve günümüze kadar gelirdi. Ama böyle bir kitap yok. Allah yalnız Kur'an ı koruduğunu ve Kur'an a sarılmamızı istemiyor mu bizlerden, birçok ayetinde?



    Allah ın sakın bölünmeyin emrini duymazdan gelip bölünen ve her konuda çok farklı itikatlar yaratanlar günümüze kadar gelmiş, bu yetmezmiş gibi birbirine düşman kesilerek, din kardeşlerini öldürmekten bile çekinmeyenler, yarattıkları farklı itikatların, ne derece Kur'an dan uzak olduğunun farkına bile varamaz hale düşmüşlerdir.



    Şu soruyu kendimize sormalıyız ve mantıklı bir cevap aramalıyız. Allah neden sorumlu, yükümlü olduğumuz konularda, herkesin anlayamayacağı şekilde göndersin Kur'an ın muhkem ayetlerini? Bu sizce mantıklı mı? Hani yemin ederek kolay bir kitap indirdim diyordu Allah bizlere, bu yemini hatırlayan yok mu? Sizce birçok kez kolaylaştırılmış bir kitap indirdiğini söyleyen Allah, bu sözlerinin tersini yapar mı? Lütfen bu soruları kendimize soralım. Aklını kullanan doğru cevabı bulacaktır.



    İslam ı kendi menfaatleri doğrultusunda yönlendirmek isteyenler, peygamberimizin ismini kullanarak, onun üzerinden sözler sarf edip, bizleri aldatma yolunu, yöntemin çok iyi kullanmaktadırlar. Lütfen içimize soktukları Yahudi fitnelerini, gelin içimizden hep birlikte söküp atalım. Bunu yapmadığımız takdirde, onların oyunlarına gelmeye devam etmiş olacağımızı da unutmayalım.



    Size bir örnek daha vermek istiyorum. Bakın Allah ayetinde, elçisine verdiği yetki ve sorumluluğu, apaçık nasıl belirtiyor.



    Nur 54: De ki: Allah'a itaat edin; Peygambere de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, Peygamberin sorumluluğu kendine yüklenen, sizin sorumluğunuz da size yüklenendir. Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygambere düşen, sadece açık açık duyurmaktır.



    Peygamberimize Rabbin yüklediği görev, sadece açık açık duyurmaktır diyen Rabbin hükümlerini, emirlerini lütfen artık görmezden gelmeyelim. Allah ın verdiği yetkiye ilaveler yaparak, sonsuz yaşamımızı tehlikeye atmayalım. Yahudilerde, Hıristiyanlarda peygamberlerine aynı hatayı yaptılar ve Rabbin vermediği yetkilerle donatarak, Allah ın yolundan saptılar.



    Peygamberimiz Kur'an ı tanıtan, tebliğ eden, atalarından gelen yanlış inançları konusunda toplumu uyarmak adına çaba harcayan, yoldan çıkmış toplumu Rahmanın yeni tebliğleri ile bilgilendiren, ikna eden, hayatıyla yaşamıyla örnek bir peygamberdi. Allah ın verdiği bu yetkiyi küçümseyerek, tüm bu ayetleri gördükten sonra hala, ne yani peygamberimiz postacımıydı dersek, hataların, saygısızlığın en büyüğünü yapmış oluruz. Peygamberimiz zorlu bir dönemde elçilik görevini alarak, nice zorlu savaşlar verip, Allah ın tebliğini, uyarısını en güzel bir şekilde yerine getirmiş, toplumu uyarmıştır.




    Hatırlayınız peygamberimiz sağlığında, hadis yazımını önce serbest bırakmış, fakat daha sonra hadislerin naklinde ki tehlikeleri, ilaveleri gördüğünden yasaklamıştır. Bu yasak Peygamberimizin ölümünden sonra, dört halife devrinde de itinayla devam etmiştir. Dört halife devrinin sona ermesi ve İslam ın mezheplere bölünmesiyle, ne yazık ki tekrar bu yola başvurulup, peygamberimizin hadisleri toplanmaya çalışılmıştır.



    Peygamberimizin sağlığında gördüğü tehlike, tekrar ortaya çıkmış, mezhepler tarafından peygamberimizin hadislerini toplama yarışına girmişlerdir. Elbette bu aceleyle yapılan yanlışlar, yıllar sonra nakilde ki hatalar, ilaveler, değişiklikler, aynı konularda bile birbirinin tam tersi hadisler toplanarak, Kur'an ile karşılaştırma yapma gereği bile duymadan, bugün İslam ın hüküm koyucuları arasına girmiştir. Dine fitne sokmak isteyen Yahudi zihniyeti, bu yolu rahatça kullanmış ve kendi hurafe inançlarını, peygamberimizin adını kullanarak dinimize sokmuşlardır. İçimize girip bir Müslüman gibi yaşadıklarını ve böylece İslam dinine, kendi inançlarını nasıl soktukları örneklerini de, yakın zamanda gördük.



    Kendimize şu soruyu sormamız gerekmez mi? Madem Kur'an ın, dinin anası olan muhkem ayetlerinin bir kısmını, bizler okuduğumuzda anlayamayız, bu durumda mezheplerin, birbirinin tam tersi anlatılan konularda günümüze ulaşan hadislerinin, acaba hangisini doğru kabul edip, evet bu peygamberimizin gerçek hadisidir diyerek iman edeceğiz ve Kur'an ı bunlarla anlamaya çalışacağız? Buna karar verecek, bizlere garanti verecek bir makam var mı aramızda? Çünkü öyle hükümlerden bahsediliyor ki, Kur'an da tek kelime dahi geçmez, Allah bu konuda asla hüküm vermemiştir. Hani Allah emin olmadığınız bilgilerin ardı sıra gitmeyin, sorumlu tutarım diyordu? Ne oldu bu ayetin hükmü, yoksa bu ve benzeri yüzlerce ayeti, nefsimizin etkisiyle görmezden mi geliyoruz?




    Elbette peygamberimizin hadislerinden faydalanmalıyız, ama peygamberimizin bizlere önerdiği yolu izleyerek yapmalıyız bunu. Peygamberimiz hadislerinde, ben Kur'an ın haram dediğinden başka haram kılmadım, onun hükmü dışında hüküm vermedim, sizlere yalnız Kur'an ile hükmetme görevi aldım diyorsa, lütfen aklımızı başımıza toplayalım ve peygamberimizin önerdiği yolu izleyelim. Benim sözlerim diye nakledilenleri, Kur'an ile karşılaştırınız diyen peygamberimizin bizlere önerdiği yolu lütfen unutmayalım. Onun önerdiği yolu İzleyelim ki, İslam a fitne sokmaya çalışanlar, artık başarılı olamasınlar.




    Allah daha nasıl açık söylesin bilmiyorum. Sanırım görmek istemeyene, gönül gözlerini açmak niyetinde olmayana, söyleyecek sözümüz olmasa gerek. Allah birçok ayetinde sizlere yol gösteren, öğüt bulunan bir rehber indirdim diyor da, bizler hala aşağıdaki sözleri söylüyorsak, sanırım bizlerin Kur'an dan ne kadar uzak yaşadığımızın örneğidir.


    (Kur'an herkesin gereği gibi anlayacağı bir kitap değildir.)



    Allah gönderdiği rehber kitabın, muhkem ayetleri için, dikkat ediniz lütfen MUHKEM ayetleri diyorum, anlaşılır ve açık olduğunu söylüyor. Eğer bizler dinin anası olan, sorumlu olduğumuz hükümlere, zor ve herkes anlayamaz dediğimizde, nasıl bir adaleti Allah a layık görüyoruz farkında mıyız?


    Allah bizlere gönderdiği, hepimizin sorumlu olduğu, imtihanımızı vereceğimiz Kur'an ı herkesin anlayamayacağı bir şekilde göndermiş, daha sonrada tüm kullarını eşit sorumlu tutuyor dediğimizde, bu adaleti Allah a nasıl reva görüyoruz, farkında mıyız? Hâlbuki Allah birçok ayetinde tam tersini söylemiş ve sizlere yemin olsun ki çok kolay bir kitap indirdim demiştir.



    İşte biz Kur'an dan böyle faydalanıyoruz. Bu yolu izlediğimiz içindir ki bizlerin, ne gönül gözü açılıyor, nede kalbimiz Kur'an ın nuruyla nurlanıyor. Bunlar yapıldığında, olacakları sanırım fazla düşünmeye gerek yok. Çevremize bakalım, ne demek istediğimi anlayacaksınız.



    Allah yardımcımız olsun. Böyle devam edersek, Kur'an dan doğru istifade etmesini öğrenemeyeceğimiz açıktır. Allah ın sakın velilerin ardına düşmeyin ikazlarına kulaklarımızı kapatmaya devam edersek, birilerinin sen Kur'an dan anlayamazsın tuzaklarına düşerek, sanırım Rabbin hışmından da kurtulamayacağız. Tıpkı geçmişte olduğu gibi. Atalarının yanlış itikatlarının peşi sıra gidenlerin çektikleri azaba, böyle gidersek bizlerde çarptırılacağımızı lütfen unutmayalım.



    Bizleri yönetmek isteyenler, toplumları kendi çıkarları doğrultusunda, Allah ile aldatma peşinde olanlar, elbette Allah ile aramıza girmeye çalışacaklardır. Allah elçisine dahi, tebliğ etmek sana, hesap sormak bize düşer diyorsa, Allah ın bu sözleri üzerinde dikkatle düşünmeli ve uyanık olmalıyız ki, hem bu Dünyamızı hem de AHİRETİMİZİ ateşe atmayalım.


    Geçmişten ders almayanlar, Allah ın verdiği örneklere gözlerini kapatan toplumlar, geçmişin acılarını tekrar yaşamaya mahkûmdurlar.


    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#24.03.2012 09:55 0 0 0
  • Bugün sizlerle paylaşmak, sizleri düşünmeye davet etmek istediğim konu, acaba Allah bizleri yarattıktan sonra, yaşantımızda tamamen özgür mü bırakıyor? Yoksa yaşantımızın bazı evrelerinde, yine bizleri doğruya yönlendirmek, aklımızı başımıza getirmek için, müdahalelerde mi bulunuyor? Gelin bu soruyu birlikte düşünerek, Kur'an dan bir cevap aramaya çalışalım.


    Önce yaradılış gayemizin ne olduğunu Kur'an dan doğru anlamalıyız ki, Allah ın bizlere yaşantımızda müdahalesi var mı, ya da hangi şartlarda var, onu doğru anlayabilelim.


    Kur'an a baktığımızda ve Allah ın verdiği birçok örneklerden yola çıktığımızda, bizleri özgür irademiz ve nefsimizle baş başa bıraktığını görüyoruz. Fakat Allah özgür bıraktığı kullarını yinede tamamen terk etmeyip, belirli zamanlarda onlara doğru yolu göstermek adına, birçok rehber kitapları, elçileri vasıtası ile ulaştırdığını Kur'an dan anlıyoruz. Kur'an da birçok ayetin sonunda akla, düşünmeye bizleri yönlendirerek, bu konuda ne derece özgür olduğumuzu, onun içinde yaptıklarımızdan sorumlu tutulacağımızı, birçok ayetlerinde bizlerin dikkatini çekiyor.


    Örneğin Yunus suresi 100. ayetinde Allah, Akıllarını güzelce kullanmayanları pislik içinde bırakacağı uyarısını yapıyor bizlere.


    Yine Nisa suresi 31. ayette, Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz diyerek, bizlerin hareketlerimizde özgür bırakıldığımızı, fakat takip edildiğimizi, izlendiğimizi yine birçok ayetinde açıklamasını yapıyor.


    Araf suresi 3. ayetinde bizlerin özgür iradesi ile baş başa olduğumuzu şöyle hatırlatıyor. Rabbinizden size indirilene uyun; O'nun berisinden bir takım velilerin ardına düşmeyin! Siz ne kadar da az öğüt alıyorsunuz.


    Dikkat ederseniz Allah, yarattığı kullarını sürekli uyarıyor. Çünkü kullarına rehber olsun diye indirdiği kitaplara, bir kısım kulları uymuyor ve kendilerince Veliler edinerek, onların peşi sıra gidiyorlar ki, Rahmanda uyarma gereği duyuyor. Dikkat ederseniz ayetin sonunda, siz ne kadar az öğüt alıyorsunuz, yani sözlerimi çok az dinliyorsunuz diyerek, bizlere kızgınlığını belirtiyor. Bu sözlerden de anlıyoruz ki, Allah kullarını, yaşamında vereceği kararlarda, özgür bırakmıştır. Allah bizleri imtihan edeceğini söylüyorsa, imtihanında birinci şartı özgür olmak değil midir zaten? Özgür olmadan yapılan bir imtihan, imtihan olabilir mi?



    Yine Allah Zühruf suresi 44. ayetinde; Doğrusu Kur'an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan sorumlu tutulacaksınız diyorsa, bizlerin özgür iradesi ile sorumlu tutulacağımız bir kitaptan, imtihan olacağımız çok açıktır.


    Buna benzer yüzlerce ayet vardır ki, bizlerin özgür iradesi ile yaşadığımızın kanıtlarıdır. Allah bir ayetinde apaçık bir hüküm vermiş ise, buna bağlantılı ayetleri de aynı fikir doğrultusunda düşünmeliyiz ki, ayetleri doğru anlayabilelim. Çünkü Allah, Kur'an da verdiği bir hükmün tersini, başka bir ayetinde asla vermez. Bunu söylemek, ayetlere bu şekilde anlamlar vermek, Kur'an da çelişki yaratır ki, bunu yapmakta büyük hata olur.



    Önce araştırdığımız konuyu doğru anlayabilmek için, kendi yaşantımızdan bir örnek verelim. Hepimiz okullarda bir eğitimden geçtik. Kimimiz dersimize çok çalıştık başarılı olduk, zamanımızı iyi değerlendirdik. Kimimizde haylazlık yaptık iyi çalışmadık, istediğimiz başarıyı sağlayamadık. Bakın hepsi özgür irademizle yapılıyor. Okullarda öğretmenlerimiz, bizleri eğitmek için çok çalıştılar ve bizleri çalıştığımız, çaba gösterdiğimiz ölçülerde değerlendirip, imtihanlar yaparak, bir meslek sahibi olmamızı sağladılar. Dikkat ederseniz hepimiz bu çabamızda özgürdük, ama hepimiz farklı makamlara geldik, çalıştığımız çaba gösterdiğimiz ölçüde. Kimimiz güzel lüks evlerden otururken, kimimiz oturacak ev bulmakta bile zorluk çeker durumda olduk.


    Şimdide verdiğim son örneğin, tam tersini vermek istiyorum. Allah çok güzel evler, mal, mülk, para verdiyse, acaba bunları yalnız hak ettiğimiz için mi vermiş olabilir? Yoksa tüm bunlar imtihanımızın bir parçası mı? Fakir ailede doğan bir çocuk, hangi nedenlerin sonucunda fakir bir ailede doğdu biliyor muyuz? Ya da tam tersine zengin bir ailede doğan bir çocuğun durumu hakkında, sebep sonuç ilişkisini kurabilecek var mı aramızda? Gerçekten bunları bilmemiz, hiç mümkün değil. Allah bolca verip imtihan edeceği gibi, az verip de imtihan edebilir. Bizlere düşen, bilinmeyenler üzerinde değil, bilinenler üzerinde konuşmak olmalıdır. O kadar zengin görürüz, toplumda sevilmez onun bunun hakkını yer. Öyle fakirler görürüz, insanlık örneğidir bizler için. İşte sizlere çok düşündürücü örnekler. Peki, tüm bunların değerlendirmesini yapabiliyor muyuz?



    Bakın o kadar farklı, değişik örnekler var ki, hepside birbirinin tam tersi. Hiç birimizde bu gerçeklerin bağlantısını kuramıyoruz. Çünkü elimizde bu konuyu açıklayacak gerekli verilerin hepsi yok. Madem elimizde tüm kanıtlar yok, bizde elimizde olan veriler doğrultusunda düşünmenin ötesine geçmemeliyiz. Kendimizce kesin yorumlar yaparak hükümler verirsek, düşüncelerimizin doğruluğu konusunda emin olamayız. Buda bizi yanlışa götürecektir.



    Tüm bunlardan yola çıkarak düşündüğümüzde, öyle bir noktaya geliyoruz ki, karşımıza büyük bir soru işareti çıkıyor. Konuyu araştırmaya devam edemiyor ve bu sorunun net cevabını bulamıyoruz. Bu durumda yapmamız gereken, Allah ın bizlere açıklamadığı, detay vermediği şeyleri söylemek konuşmak yerine, apaçık belirttiği, hüküm verdiği, yapmamızı emrettiği şeyler üzerinde durmak ve onların peşi sıra gitmek, bizleri en doğruya ulaştıracaktır. Bilmediğimiz, emin olmadığımız bir konuyu, istediğimiz kadar konuşalım, tartışalım doğru bir sonuca ulaşmamız, asla mümkün olmayacaktır.



    Allah bazı konularda detay vermeyip açıklamadıysa, bizlerin bu konularda doğru muhakeme yapamayacağımızı bildiği içindir. Bizler bazı olayların sebep, sonuç ilişkisini kuramadığımız için, olaylar hakkında doğru karar veremeyip değerlendiremeyiz. Allah geleceği gördüğünden, yine bizleri doğruya iletmek için, yaşantımıza yaptığı müdahalelerin, değerlendirmesini de bizler doğru yapamayız. Hatırlayınız Allah bir ayetinde, başınıza gelen bir musibet üzücü bir olay, belki sizin için bir hayırdır der. Yine başınıza gelen bir hayır belki de bilemezsiniz, sizin için şerdir diyerek, bizlere çok önemli bir açıklama yapmıştır. Düşünene, aklını kullanana büyük bir örnektir.



    Bizler evlatlarımızı yetiştirirken, onların yaşamlarında doğruyu bulmaları adına, küçük müdahaleler yapmaya, onlara yol göstermeye çalışırız. Ama hepside bir yere kadardır. Çünkü biz anne babalar olarak, ancak onlara tavsiyeler de bulunuruz. Onlar belirli yaştan sonra özgür iradeleri ile hayatlarını kendi akıl ve nefisleri doğrultusunda yön verirler. Yaradan da bizlere aynısını yapıyor. Tavsiyeler de bulunuyor, uyarıyor. Daha sonrada yaptıklarımızın, yaşantımızın değerlendirmesini yaparak, gerçek adaleti sağlıyor.


    Konuyu dağıtmak istemiyorum, ama tüm bu ve benzerleri konular, KADER konusu ile iç içe geçmiş konulardır. Peygamberimiz bile bu konularda sorulan sorulara, cevap vermekten kaçınmış, bir yere kadar konuşmuş ise, bizlere düşenin bilinen, açıklanan konular üzerinde yoğunlaşması, en doğrusu olacağını düşünüyorum.



    Allah bizleri özgür bırakmış, fakat bu özgürlüğün bir bedeli de olduğunu, verdiğimiz çabanın değerlendirildiğini ve buna göre karşılık göreceğimizi Kur'an da anlatmıştır. Bu Dünyada imtihandan geçirildiğimizi de, bakın bir ayetinde nasıl hatırlatıyor bizlere.


    Ankebut 2: İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece "İman ettik" demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?



    Sizce de mantıklı değil mi? Bizler zaten yaşantımızda, yani ömrümüzün evrelerinde de, hayatımızı kazanacağımız işimiz, mesleğimiz ile ilgili, sürekli bir imtihan içinde değil miyiz? Okulda öğretmene ben dersimi çalıştım dediğimizde mi not veriyor sınıfımızı geçiyordu, yoksa dersimizi çalıştığımızı anlamak için imtihan mı yapıyordu? Allah madem bizleri özgür bıraktı, elbette yaptıklarımızdan da hesap sorması, imtihan etmesi gerekmez mi? Bunu yapmadığı takdir de adaletsizlik, başıbozukluk, sorumsuzluk olacağı çok açıktır.



    Özgürlük göreceli bir kelimedir ve bir sınırı vardır. Örneğin siz müzik dinlemesini seviyorsunuzdur. Evinizde çok yüksek sesle müzik dinleyemezsiniz. Çünkü komşunuzu rahatsız ettiğiniz andan itibaren, sizin müzik dinleme özgürlüğünüzün sınırına gelmişsiniz demektir.



    İçinizden çok kızdığınız, sevmediğiniz bir insana yumruk atmak geldi. Bunu yapabilir misiniz? Yaptığınız an, tutuklanır ve hapsedilirsiniz. Böylece bir süre, özgürlüğünüz tamamen elinizden alınır. Demek ki yaşadığımız hayatımızda bile özgürlüğün bir sınırı varsa, Allah ın da bizleri özgür bırakmasının bir sınırı, elbette olmalıdır.


    Buradan yola çıkarak şunu düşünebilir miyiz? Bizlerin kendi ellerimizin yaptıkları sonucu, başımıza gelenlerle, yine Allah ın bizleri yaptığı imtihan arasında büyük bir bağ olmalı, diyebilir miyiz? Bunu elbette tam olarak bilemiyoruz. Allah madem, yaptıklarımız bizlerin kendi elleriyle kazandıklarımız olduğunu söylüyor, imtihanımızda bu doğrultuda olabilir mi? İşte bu konuda söyleyebileceklerimizin sınırı, bu sözlerimden sonra başlıyor. Kesin bir şey söylememiz, daha ileri gitmemiz mümkün değil. Çünkü bu konuda hiçbir bilgi yok. Bu sorunun cevabını, yalnız Allah bilir. Allah açıklamadığım, detay vermediğim konularda konuşmanızı HARAM kılıyorum diyorsa, bizler ancak anlatılan, hüküm verilen konular üzerinde konuşmalıyız, üzerinde düşünmeliyiz, daha ileri giderek yanlış yapmamalıyız.



    Kur'an da aynı konulara, farklı örneklerle açıklık getiren, bazı ayetler vardır. Yani Kur'an ayetlerini, kendi içinde açıklar örneklerini verir. Aşağıdaki ayetleri birlikte düşünelim.


    (Örneğin; sizin başınıza gelen bela ve musibetler kendi ellerimizin yaptığı yüzündendir ayeti ile sizden öncekilerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız. Biz sizleri mallardan, canlardan ve eksiltme ile deneriz ayetini nasıl anlamamız gerekiyor.)



    Allah ayetinde çok açık bir hüküm vermiş ve sizin başınıza gelen bela ve musibetler, kendi ellerinizin yaptıkları yüzündendir demiştir. Daha sonraki ayet karşılaştırmasın da da, aslında aynı şeyi hatırlatıyor ve sizden öncekilere de aynı hükümleri uyguladım, onlarda bu Dünyada yaptıklarının karşılığını aldılar diyerek, bizlerin özgürce yaptıklarımızın karşılığını bu Dünyada da görmeden, cennete gitmeyeceğimizi apaçık belirtiyor ayet bizlere.


    Allah Ankebut 3. ayetinde de, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir der. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır diyerek, birçok ayetinde, aynı konuyu daha açıkça anlatmıştır.



    Yoksa sizden öncekilere de uyguladığım adaleti, sizlere de göstermeden cennetime gireceğinizi mi sandınız diyerek, bu Dünyada yaptıklarımızın bir karşılığını mutlaka göreceğimizi, çok net anlatıyor. Biz sizleri malla, mülkle, canla sevdiklerinizle imtihan ederiz, deneriz diye açıklık getiriliyor. Aslında tüm bu ayetler birbirlerini tamamlayan, açıklayan ayetlerdir. Hepside aynı noktada birleşiyor ve birbiriyle bağlantılı. Yaptıklarımız ve imtihanımız. Detayını Allah bilir.



    Anlamaya çalıştığımız konuyu kısaca özetlersek, evet bizler yaşantımızda özgürüz. Özgürüz ama yaptığımız her şeyden, attığımız her adımdan da sorumluyuz. Hatırlayınız Allah bizleri, melekleri aracılığıyla her an kontrol altında tuttuğunu anlatır Kur'an da. Peki neden? Neden kayıt altına alınır yapılanlar? Neden alacağımızı borcumuzu yazarız, kaydederiz? Bir gün hesabını vereceğimiz, ya da alacağımız içindir elbette. Bizlerin yaptıklarının kayıt altına alınmasının nedeni de, yeri ve zamanı geldiğinde, hesabının sorulması adına olduğu çok açıktır.


    Sınırsız, kontrolsüz güç, güç değildir mantığından yola çıkarsak, sınırsız, kontrolsüz özgürlükte asla olamaz.



    Allah sizleri Kur'an dan sorumlu tutuyorum diyorsa, gelin Kur'an ın ipine sarılalım, onu anlamaya çalışalım. Kur'an dışından, hükümler, veliler, şefaatçiler aramayalım. Allah şefaat tümden bana aittir dediği halde, şefaatçiler edinerek, sakın velilerin ardı sıra gitmeyin dediği halde Veliler edinip, emin olmadığınız bilgilerin ardına düşmeyin dediği halde, Kur'an ın hiç bahsetmediği bilgilerin ardı sıra giderek, güzelim imtihanımızı, Allah ın vaat ettiği sonsuz yaşamımızı tehlikeye atmayalım.


    Özgürsek, özgürlüğünde bir sınırının, bedelinin, zorlu bir imtihanın olduğunu asla unutmadan, sınırı aşmadan, verilen emaneti doğru kullanmalıyız ki, sonunda mükâfata ulaşabilelim.


    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#17.03.2012 11:50 0 0 0
  • Bu yazımda sizleri, üzerinde düşünmeye davet etmek istediğim konu, Allah ın gücü yetenlere farz kıldığı, HAC konusunda olacaktır. Bildiğiniz gibi, Hacca gitmek isteyen Müslümanlar, günümüzde birçok zorluklarla karşılaşıp gidemediği gibi, sıralara girip kura lar çekilmekte, çıkmayanlarda haklı olarak, farz bir emri yerine getiremediklerinden çok üzülmektedir.

    Peki, bu kura ların, sıraya girmelerin nedenleri nelerdir? Bizlere öğretilen, Hacı olabilmek için Kurban bayramının bir gün öncesi, yani AREFE günü( zilhiccenin 9. günü) Arafat da olmamız gerektiği, geleneksel İslam anlayışı ile bizlere öğretilmişti. Örneğin hac vakti ne zamandır sorusunu sorduğunuzda, şöyle bir cevap alırsınız.

    (Hac vakti, AREFE ve bayram günleri olmak üzere, beş gündür.)

    Bir yılın içinde çok kısıtlı bir zaman, hatta Zilhiccenin 9. günü kabul edilen, AREFE günü haccın kabulü için, Arafat ta bulunulması gerektiğini söylediğimizde, elbette büyük izdihamlar olacaktır. Arefe günü konusuna öyle özellikler yüklemişiz ki, bakın nelere inanıyoruz, hac konu ile ilgili.

    (Arafat vakfesi, haccın en önemli rüknüdür. Çünkü süresi içinde orada bulunamayanlar, o sene hacca yetişememiş sayılırlar. Arafat vakfesinin zamanı, Zilhiccenin 9. günü, yani Arefe günü öğleyin Güneş'in tepe noktasına gelip Batı'ya meyletmeye başladığı andan (Zeval vaktinden) bayramın birinci günü fecr-i sadık dediğimiz tan yerinin ağarmaya başladığı ana kadarki süredir.)

    Bu durumda, çok kısıtlı bir zamana, hatta bir yıl içinde bir güne endekslediğimiz bir hac vakti, elbette büyük izdihamlar, zorluklar yaşatacaktır. Peki, bu kısıtlı zaman, Hac vakti için Allah ın emri olabilir mi? Allah bu kadar kısa bir zaman aralığında, bizlere farz bir ibadet olan, Hac vaktini ayırmış olabilir mi?

    Bundan çok değil, yüz yıl öncesini düşünün, daha sonrada at, deve ve araba sırtında Hacca giden din kardeşlerimizi hayal edin, daha sonra ne anlatmak istediğimi anlayacaksınız. Bakın Allah elçisine Haccı ilan et dedikten sonra, nasıl gidileceği örneklerini veriyor.

    Hac 27: İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen argın develer üzerinde sana gelsinler.

    Bunca zahmetli yolu, Dünyanın dört bir yanından nasıl olurda, bizlere bahsedilen O bir günde AREFE gününde, orada olamadığımızda haccımız geçerli olmaz diyebiliriz? Allah böyle bir hüküm Kur'an da vermiş midir de, bizler bunu söylüyoruz?

    Bir an geleneksel İslam ın bizlere öğrettiği, Hac konusundaki tüm bilgileri unutalım ve Allah ın ayetleri için önerdiği, aklımızı kullanarak düşünelim. Bakın Allah Kur'an için ne diyor?
    Kamer 22:Yemin olsun ki, biz, Kuran'ı öğüt ve ibret için kolaylaştırdık. Fakat düşünen mi var?

    Bu ayetten de anlıyoruz ki, Allah bu dini bizler için kolaylaştırdığını söylüyor. Asla zorluklarla karşılaşmayacağımızı, yemin ederek bizlere bildiriyor. Buna benzer ayetler Kur'an da birçok kez tekrar edilmiştir. Peki, Allah ın yemin ederek kolaylaştırdığını söylediği Kur'an da, Hac görevine ayrılan süre bu kadar kısa olabilir mi sizce? Allah Nahl suresi 89. ayetinde, bakın Kur'an ı ne için indirdiğini söylüyor bizlere.

    (Sana bu kitabı; her şey için bir açıklama, doğru yolu gösteren bir rehber, bir rahmet ve Müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.)

    Buradan da anlıyoruz ki Allah, Kur'an ı bizlere indiriş nedeni olarak, her şey için bir açıklama, doğru yolu gösteren bir rehber, rahmet ve bizlere bir müjde olsun diye indirdiğini söylüyor. Şimdi kendimize soralım. Allah madem her konuda açıklama yaptığını söylüyor, hac emrini yerine getirirken, bahsedildiği gibi çok kısa bir zaman içinde mi haç görevini yapmamızı istiyor? Ya da bizlere öğretildiği gibi, Kurban Bayramı ve bir gün öncesi olan AREFE gününden hiç Kur'an da bahsediyor mu?

    Tüm bu sorulara cevap bulmak için, şimdide Hac konusunu, Allah ın rehberi ışığında düşünmeye başlayalım. Bakalım bizlere müjde olarak gönderilen, her şey için açıklandığı Kur'an, bizlere Hac konusunda neler söylüyor. Allah Tevbe suresi 36. ayetinde bizlere bir ışık tutuyor Kur'an da ve bakın ne diyor.

    (Gökleri ve yeri yarattığı gündeki yazısına göre, Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır.)

    Allah ayetinde bahsettiği, bu dört haram ay ile neyi kast ediyor olabilir, gelin şimdide yine Kur'an dan bunu araştıralım. Bakalım bu dört ayı Allah bizlere, ne maksatla ayırmış ki, bu aylar konusunda bizlerin dikkatini çekiyor.

    Bakara 217: Sana haram ay ve onda savaşma hakkında soru yöneltiyorlar. De ki: "Onda savaş, büyük bir günahtır. Allah yolundan engellemek, O'nu inkar etmek, Mescid-i Haram'a gidişi engellemek ve halkını oradan çıkarmak ise, Allah katında daha büyük bir günahtır.

    Maide 2: Ey iman edenler! Allah'ın ibadet, iyilik ve güzellik alâmeti kıldığı şeylere, çarpışmanın yasak olduğu haram aya, kurbanlık hediyelere, gerdanlıklara, Rablerinden bir lütuf ve rıza niyaz ederek Mescid-i Haram'a gelmiş olanlara saygısızlık etmeyin! İhramdan çıktığınız vakit avlanın. Bir topluluğun, sizi Mescid-i Haram'dan uzak tutmak için sergilediği kötülük, sizi saldırganlık ve düşmanlığa sakın itmesin

    Dikkat ederseniz bu iki ayette, Allah bir yıl içinde bahsettiği dört HARAM ayın, ne amaçla emredildiğini çok net anlıyoruz. Ayetlerden alıntılar yapalım.

    —Onda savaş, büyük bir günahtır.
    —Mescid-i Haram'a gidişi engellemek ve halkını oradan çıkarmak büyük günahtır.
    —Mescid-i Haram'a gelmiş olanlara saygısızlık etmeyin!
    —İhramdan çıktığınız vakit avlanın.
    —Bir topluluğun, sizi Mescid-i Haram'dan uzak tutmak için sergilediği kötülük, sizi saldırganlık ve düşmanlığa sakın itmesin.

    Çok açıkça belirtildiği gibi, Allah haram ayların özelliğinden bahsederken, bu aylarda savaşmayı, avlanmayı yasaklıyor. Peki neden? Onu da açıklıyor. Allah ın emri Hac görevini kulları daha rahat yapabilmesi için. HARAM aylarda Mescid-i Haram a gelenlerin engellenmemesi, rahatça Hac görevini yapabilmeleri için olduğunu belirtiyor. Dikkat ederseniz haram ayların açıklamasını yaparken, ihramdan çıktığınızda yani Hac görevinizi bitirdiğinizde, avlanabilineceği bilgisini de veriyor bizlere. Bundan daha açık bir kanıt olabilir mi?

    Peki, haram aylar ismiyle, hangi aylar olduğu Kur'an da geçer mi? Allah her konuda açıklama yaptık diyorsa, Kur'an ı bilerek, düşünerek, tarafsız okuyan bununda cevabını bulacaktır. Kur'an a baktığımızda, bir yılın dört ayını Haram ay olduğunu ilan eden Allah, bu dört ayın hangi aylar olacağı konusunu, İbrahim peygamberimizden bu yana, toplumların bizzat kendisine bırakıldığını görüyoruz. Fakat zamanla ilan edilmiş, toplumlar tarafından mutabakata varılmış bu ayların, bazı toplumlar tarafından kendi nefisleri, menfaatleri yönünde, sayısını sabit tutup, yerlerini değiştirme çabalarını görüyoruz ki, bakın Allah ayetiyle bunu yapmaya kalkanları nasıl uyarıyor.

    Tevbe 37: Haram ayları ertelemek, küfürde bir artırmadır ki, onunla inkâr edenler saptırılır. Onu bir yıl helal sayarlar, bir yıl haramlaştırırlar ki, Allah'ın yasakladığının sayısını denkleştirip, Allah'ın haram kıldığını helalleştirsinler. Amellerinin kötülüğü kendilerine süslü gösterilmiştir. Allah, küfre batan bir topluluğu iyiye ve güzele kılavuzlamaz

    Bu ayetten de anlaşılıyor ki Allah, İbrahim peygamberimizden bu yana, haram ayları ilan ederken, yalnız sayısı konusunda hüküm vermiş, hangi aylar olacağı konusunu toplumların birlikte ilan etmelerini sağlamıştır. Fakat Hac konusunda anlaştıkları bu dört HARAM ayın, bazı toplumların, kendi nefislerinin etkisiyle, anlaşmayı bozarak haram ayların, sayısını değiştirmeden, kendilerince yerlerini değiştirme çabalarını görüyoruz. Allah ta bunu yapmanın ne derece büyük bir yanlış olduğunu anlatıyor bizlere.

    Şimdi yazacağım ayet Hac konusunda, yukarıda Allah ın açıklamasını yaptığı, Haram ayları işaret ederek bakın bizlere Haccın ne zamanlar yapılabileceği konusunda, nasıl net bir açıklama yapıyor.

    Bakara 197: Hac, bilinen aylardadır. Kim o aylarda haccı kendisine gerekli kılarsa hacda kadına yaklaşmak, kötülüğe sapmak, kavga ve çekişmeye girmek yoktur. İyilik olarak yaptığınızı Allah bilir. Azık edinin. Hiç kuşkusuz azığın en güzeli takvadır. Ey akıl ve gönül sahipleri, benden sakının.

    Allah bizlere o kadar güzel açıklıyor ki her konuyu. Bizler Kur'an ı yeterli görmeyip, her şeyin açıklanmadığını söyleyerek, ne yazık ki kendimize azap ettiğimizin farkında bile değiliz. Allah Hac emrini çok geniş bir zamana yaydığı halde bizler, inandığımız rivayetleri, Kur'an ayetlerinin üzerinde tutup, birde peygamberimizin üzerinden topluma yayarak, nefsimize yaptıklarımızın, sanırım farkına hesap günü varacağız. Çok acı ve üzücü. Çünkü peygamberimiz hesabın görüleceği o gün, benim ümmetim Kur'an ı devre dışı bıraktılar dediğinde, acaba halimiz nice olacak dostlar?

    İnancımızı o derece batıla odaklandırmışız ki, Allah ın Bakara 197. ayetinde, Hac bilinen aylardadır açıklamasını gördüğümüzde, beşerin öğretisine uymadığını fark ettiğimiz an, tedirgin olmuşuz. Ama aklın devre dışı bırakıldığı bir inançta, nefsimiz hemen devreye girmiş ve bu ayetten birkaç ayet sonra, Hac konusunda açıklama yapılan ayette geçen, bir cümleden bakın nasıl da medet umar hala gelmişiz ve kendi nefsimize kendimizce, Allah ın hiç bahsetmediği anlamları verip, nasıl da deliller bulmuşuz. Gerçi bizler bu yanlış yolu, o kadar çok kullanıyoruz ki, Allah bizleri affetsin.

    Bakara 203: Allah'ı sayılı günlerde anın. Kim hemen iki gün içinde işini bitirirse ona günah yoktur. Kim de bunu geciktirir-ertelerse, sakınıp korunduğu takdirde ona da günah yoktur. Allah'tan sakının ve bilin ki, siz O'nun huzurunda haşredileceksiniz.

    Yukarıdaki ayet de Allah, emrettiği hac görevini ne kadar zaman içinde tamamlayabileceğimiz sorusuna da açıklık getiriyor. Dikkat ediniz herhangi bir günden bahsediyor mu? Allah ı hac esnasında sayılı günlerde anın dedikten sonra, bu sayılı günlerden neyi kast ettiğine açıklık getiriyor ve hacca gittiğimizde en az zamanı belirliyor, daha fazla kalmak isteyenler içinde, bir sakınca olmadığı açıklamasını yapıyor bizlere.

    Ama bizlerin nefsi, Akıl ve Kur'an birlikte düşünmediğinden, ayetleri nasıl saptırdığımıza, güzel bir örnektir. Bakın beşerin öğretisine delil aramak adına, neler söylenmiş bu ayetle ilgili.

    ( Uygulamayı göz önüne alan tefsirciler, fıkıh âlimleri "belli, sayılı günleri" tekbir getirilerek Allah'ın anıldığı teşrik günleri (Arefe ve Kurban bayramı günleri), çabucak bitirilen veya uzatılan şeyin de, iki veya üç gün yapılan şeytan taşlama olduğunda ittifak etmişlerdir.

    Şu halde Kur'an'a göre hac, belli aylarda yapılan bir ibadettir ama bunun hangi parçasının -bu ayların, yani Ramazan'ı takip eden üç ayın hangi günlerinde, hatta vakitlerinde yapılacağı ayrıca âyetler ve hadislerde açıklanmıştır. Bütün bu açıklamaları bir tarafa iterek yalnızca "Hac belli aylardadır..." mealindeki âyetin lafzına takılarak haccın bu üç ayın istenen kısmında yapılabileceğini söylemek, din konusunda cahilce cesaret gösterisinden ibarettir.)


    Ne dersiniz, Bakara 203. ayetin yukarıda söylenenlerle, bir ilgisini görüyor musunuz? Çok daha ilginç olan açıklama ise, Hac belli aylardadır mealindeki ayetin lafzına takılarak, bu üç ayın istenen kısmında yapılabileceğini söyleyenlere takındığı tavır ilginçtir. Bunu düşünenlere, cahilce cesaret gösterisi yakıştırması yapılıyor.

    İşte çok dikkatle düşünmemiz gereken anlayış, bakın neler söylüyor. Bizler Hac vaktini, Allah ın asla Kur'an da tek kelime dahi bahsetmediği, açıklık getirmediği, örneğini dahi vermediği, AREFE GÜNÜ ile bağlantı kurarak, bu gün Arafat da, Kâbe de olmadığımızda, Haccımızın kabul edilmeyeceğini söylüyor ve bunun tersini söyleyip, Allah ın ayetlerini örnek gösterenlere de, CAHİLCE cesaret diyebiliyoruz. Acaba hangimiz cahilce cesaret gösterisinde bulunuyoruz dersiniz? Bununda cevabını Huzuru mahşerde, peygamberimizin şahitliğinde alacağız. Çünkü Kur'an, peygamberimizin mahşerde söyleyeceği gibi ne yazık ki, peygamberimizin ümmetinin büyük çoğunluğu tarafından, devre dışı bırakılmış bir durumda.

    Allah bir hüküm verip, farz bir görev yüklediyse bizlere, onu mutlaka en kolay yapabileceğimiz bir şeklide, Kur'an da açıkladığını belirtiyor. Sakın emin olmadığınız sözlerin, bilgilerin ardına düşmeyin diyerek de, sizleri Kur'an dan hesaba çekeceğim diyor ve uyarıyor.

    Bildiğiniz gibi Kurban bayramı Kur'an da geçmez. Sizce Kur'an da hiç bahsedilmeyen, tek bir örneği dahi olmayan AREFE günü, yani yılda bir güne Rabbim Hac görevini indirgeyerek, bu gün burada olmazsan Haccın kabul olmaz diyerek, kullarının hac görevini yerine getirirken, sıkıntılar yaşanmasını ister mi? Daha da ilginci, biz Kur'an da her şeyden nice örnekler verdik ki, anlayasınız diyen Allah, böyle bir gün olsaydı, Kur'an da hiç bahsetmez mi bizlere?

    İşte her Müslüman bu soruyu önce kendisine sorup, dikkatle düşünüp, daha sonra Kur'an dan tarafsızca bizzat kendisi araştırmalıdır. Çünkü herkes kendi imtihanını yaşıyor. Huzura çıktığımızda, bana öyle söylediler, öğrettiler diyerek, işin içinden sıyrılacağımızı, kendimizi temize çıkaracağımızı sanmayalım.

    Diyanet İslam ansiklopedisinden, Sayın Hüseyin Algül ün bu konu ile ilgili yazısından, bir alıntı yapmak ve yorumunu sizlere bırakmak istiyorum.


    (Tefsir ve tarih kitaplarında, haram aylarla ilgili hükümlerin hac ibadetiyle birlikte Hz. İbrahim zamanında teşri' kılındığı, insanların bu aylarda sağlanan güven ortamı içinde hac ibadetini rahatça yaptıkları, Mekke ve çevresinde oturanların da bu vesileyle geçimlerini sağladıkları belirtilmektedir.
    HÜSEYİN ALGÜL / Diyanet İslam Ansiklopedisi)


    Bugün ne yazık ki birçok din âlimi, hac konusunda günümüzde yapılan bu yanlışların farkında oldukları halde, toplumu uyarmaktan, bazı kesimin baskılarından korkup, toplumu bilgilendirmekten çekinmektedirler. Çekinilecek, korkulacak yalnız Allah olduğu bilincinde olanlar, gerçekleri gizlemenin, hesabını bir gün, Allah a vereceklerini bilmelidirler.

    Rabbim cümlemizin yardımcısı olsun. Aklı ve Kur'an ı bir kenara koymuş, hurafe ve rivayetlerle İslam ı yaşar olmuşuz. Elbette bunun acısını da, İslam âlemi olarak hep birlikte çekiyoruz. Allah yardımcımız olsun.

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#11.03.2012 14:27 0 0 0
  • Bugün geleneksel İslam inancında, çok önemli bir yeri olduğu anlatılan, AREFE günü konusunu konuşmak ve sizleri bu konu üzerinde düşünmeye davet etmek istiyorum.


    Kur'an a baktığımızda, bizlere öneminden bahsedilen, Arefe gününden hiç bahsedilmez, tek kelime dahi geçmez Kur'an da. Fakat bizlere ulaşan rivayetlerde ise, bu güne atıfta bulunarak, çok şeyler anlatılır. Bizlere bu konu ile ilgili anlatılan, dikkat çekici ve düşündürücü bir örnek vermek istiyorum.


    (Arefe gününe hürmet ediniz! Çünkü Arefe, Allahü teâlânın kıymet verdiği bir gündür. (Hadîs-i şerîf-Riyâd-un-Nâsihîn)


    Bu rivayet hadis üzerinde dikkatle düşünelim. Allah sizlere rehber olsun diye gönderdim dediği Kur'an da, her şeyden nice örnekleri verdim dediği halde, Allah ın kıymet verdiğini söyledikleri AREFE günü hakkında, Rahmanın Kur'an da hiç söz etmemesi normal midir sizce?


    Arefe günü Allah ın, çok özel ve kıymet verdiği bir gün olsaydı, bizlere bu konuda KUR'AN da gerekli, detaylı açıklama yapmaz mıydı sizce? Eğer günümüzde bizlere öğretilen, Kur'an da her şey yazmaz, O özet bilgidir, fikrine inanmış isek, bu düşüncenin, inancın bizleri nerelere götüreceğini, kimlerin oyuncağı yapacağını lütfen iyi düşünelim.


    Allah ne diyordu Kur'an ayetleri için? Biz Kur'an da her şeyden nice örnekleri, sizlere sıraladık ki anlayasınız, ders alasınız demiyor muydu? Allah ayetlerini, detaylı açıkladığı örneklerini veriyordu. Hiçbir şey eksik bırakmadık, sizleri Kur'an dan sorumlu tutuyorum, emin olmadığınız bilginin ardı sıra gitmeyin, diyen Rabbin ikazlarını nasıl unuturuz? Bizlere öğretilen ama Kur'an ın hiç bahsetmediği bu bilgilerden ne kadar eminsiniz? Bu soruyu kendimize hiç sorduk mu? Bence iş işten geçmeden, bu soruyu kendimize soralım.



    Arefe günü konusu üzerinde daha iyi düşebilmemiz için, önce günümüzde bu gün hakkında, bakalım bizlere neler anlatılıyor.




    (Arefe, Zilhicce ayının dokuzuncu günüdür. Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam bu ayın ilk on günü hakkında büyük müjde ve teşviklerde bulunmuşlardır. Bu teşviklerde Kurban Bayramı arefesinin ayrı bir yeri vardır. Çünkü insanlara gönderilen İlahi hükümlerin artık tamamlandığını bildiren "Bugün dininizi tamamladım" (1) mealindeki âyet-i kerime bugünde nazil olmuştur.)



    Önce yukarıdaki bilgiler üzerinde düşünelim. Kurban Bayramı bildiğiniz gibi Kur'an ın emri ile değil, peygamberimizin ümmetine bir hediyesidir. Tıpkı Ramazan bayramı gibi. Allah Kurban kesin der, ama hacca gittiğimizde kesmemizi emreder. Elbette Allah için, istediğimiz zamanda Kurban kesebiliriz. Oruç tutun der, ama bayram yapın demez. Bu durumda Allah emri olmayan, Kurban bayramının bir gün öncesine verilen isim olan Arefe günü, sizce Allah katında çok önemi olan bir gün olabilir mi? Eğer olsaydı bizlere Rabbim bildirmez miydi Kur'an da? Elbette bildirirdi.



    Bizlere gönderilen İlahi hükümlerin artık tamamlandığını bildiren ( Bugün dininiz tamamlandı) ayeti bugünde nazil olduğunu rivayet etmeleri, acaba bu günü kutsallaştırır mı? Bizler çok özel günleri, kendi nefsimizce edinip, birde o günlere çok özel kutsallıklar yükleyerek neler söylüyoruz. İsterseniz bu gün üzerine yüklediğimiz, kutsal değerlerden bazı örnekler verelim.



    Arefe ne güzel gündür. O gün rahmet kapıları açılır.


    Arefe gününe hürmet edin! Arefe, Allah'ın kıymet verdiği bir gündür. (Hürmet etmek, günah işlememekle olur.)


    (Duanın faziletlisi, Arefe günü yapılanıdır.)


    Arefe gecesi ibadet eden, Cehennemden azat olunur.

    (Arefe günü oruç tutana, Âdem aleyhisselamdan, Sur'a üfürülünceye kadar yaşamış bütün insanların sayısının iki katı kadar sevap yazılır.)

    (Arefe günü tutulan oruç, bin gün [nafile] oruca bedeldir.)

    (Arefe gününden üstün bir gün yoktur. O gün Allahü teâlâ, yeryüzündekilerle iftihar ederek göktekilere, "Ey gök ehli, kullarıma bakın, rahmetime kavuşmak ve azabımdan kaçmak için uzak yerlerden geldiler" buyurur. Arefe günü Cehennemden o kadar çok kul azat edilir ki, başka günlerde bu kadar azat olmaz.)


    (Arefe günü tutulan oruç, geçmiş ve gelecek yılın günahlarına kefaret olur.) [Müslim] [Yani Arefe günü tutulan oruç, geçmiş ve gelecek bir senede yapılan tevbelerin kabul olmasına yarar.]

    (Arefe günü [Besmeleyle] bin İhlâs okuyanın günahları affolup duası kabul olur.) [Ebu-ş-şeyh]


    Ne dersiniz, bu kadar önemli bir gün, gerçekten Rabbin katında olsaydı, bizlere her şeyden nice örnekler verdik ki anlayasınız dediği Kur'an da, açıklamaz mıydı Allah bizlere?


    Hatırlayınız bizler buna benzer bir günü, geceyi daha Allah özellikle belirtmediği halde, yine kendi nefsimizce, yukarıda saydığımız hükümlerin benzerlerini de yükleyip, o geceyi tespit etmemiş miydik?



    Hatırladınız değil mi? Kur'an ın ilk indirilmeye başlandığı gün, yani Kadir gecesi. Hâlbuki Allah bu geceyi özellikle hangi gece olduğunu söylememiş, ama bir Ramazan ayında indirilmeye başlandığı bilgisini vermişti. Ama bizler nefsimizin verdiği hırsla, illaki o günün hangi gün olduğunu öğrenme çabasına girmişiz. Bu gecenin hangi gece olduğunu, peygamberimizden bile öğrenemediğimizde, yani peygamberimiz, biliyordum ama Allah bana unutturdu dediği halde, yinede inatla peşini bırakmayıp, Ramazanda bir geceyi, Kadir gecesi ilan etmişiz. Hâlbuki Allah Ramazanın her gecesini, aynı hassasiyetle, huşuyla geçirmemizi istemesine rağmen, bu nefsimize zor geldiğinden olsa gerek, bizler bu güzelliği, mağfireti, bir geceye indirme gafletinde bulunmuşuz.



    Dikkat ederseniz, Kur'an ın ilk indirilmeye başlandığı ve Allah ın öneminden bahsettiği o geceyi öğrenme çabamız hiç bitmemiş. Bizler işin kolayına kaçıp, illa o geceyi öğrenip, diğer günlerde yaptığımız günahları affettirmenin yollarını aramışız sürekli.


    Nefsimizin bu zayıf yanı, Kur'an ayetlerinin indirilişinin sonunda da, aynı yolu ve yöntemi ne yazık ki kullanmış. Allah artık bu din kemale ermiştir, yani dininizi tamamladım dediği ayet indirildiği gün de, eğer bu gün söyledikleri gün ise, çünkü Allah bugünün hangi gün olduğunu, Kur'an da asla bahsetmemiştir ve bizlere bildirmemiştir. Allah bu bilgiyi vermediğine göre, bizlerin bu yola meyletmemiz ne kadar doğru olur? Allah ne Kur'an ın indirilmeye başlandığı gün, nede Kur'an ın tamamlandığı günden asla bahsetmemiş ve bizlere bildirmemiştir.




    Arefe günü oruç tutan, BİN gün oruç tutmuş gibi olacağını, o gün yapılan duaların daha faziletli olduğunu ve buna benzer birçok hüküm bazından verilen görüşlerin doğruluğunu nasıl anlayacağız? Allah sorumlu olduğumuz Kur'an da tek kelime dahi bahsetmediyse, nasıl olurda bizler bunlara inanıp ta, inancımızı bu bilgilere göre yön verirde yaşarız?



    İşte bizler İslam ı ne yazık ki böyle yaşıyoruz. Bu hataya benzer o kadar çok yanlışlar yapıyoruz ki. Kur'an dan delili, kanıtı olmadan, rivayetlere dayanan bir inanç yaratmışız kendimize. Allah ın bu konudaki ikazlarına kulaklarımızı tıkamış yaşayıp gidiyoruz. Sizce yürüdüğümüz bu yol, Allah a ulaşır mı?


    Allah özellikle Kur'an da, hiçbir gece ya da gün belirterek, o güne özelikle bir kutsallık vermemiştir. Kur'an ın indirilişi konusundan da bahsederken, Ramazan ayı içinde bir gece olarak bahsetmesi, aslında bizlerin Ramazanın her gecesi, Kadir gecesini aramamız içindir.


    İslam toplumlarının kullandığı takvim, Hicri takvimdir ve aylar sabit değildir. Böylece Ramazan ayıda her mevsime gelecek şekilde dolaşır. Allah Ramazan ayında Kur'an ın indirildiğini söylediği halde, hangi mevsime denk gelen Ramazan ayında olduğunu dahi özelikle belirtmemiştir, bugünde bu bilinmez.


    Böylece bizlerin ömrümüzün 32 yılı içinde, tüm Ramazan aylarının her gecesinde aynı huşu yu, gayreti göstermemizi sağlamıştır Allah. Bizler bu inceliği, mantığı düşünmek, anlamak işimize zor geldiğinden, kendimizce işin kolayına kaçıp, önemli geceler edinmenin yollarını aramışız her zaman. Bunu yaparken de, peygamberimizin ismini kullanmışız. Bu nefsimize daha kolay gelmiş, çünkü öyle büyük günahlar işlemişiz ki Allah ın affetmeyeceği, bu günahlardan da kurtulmanın yollarını aramış durmuşuz.



    Hatırlayınız Rabbim ne diyor ve uyarıyordu bizleri? Emin olmadığınız bilginin ardı sıra gitmeyin, sizleri sorumlu tutarım diyordu. Sizce en emin yol Kur'an değil midir? Kur'an ın hiç bahsetmediği rivayetlere inanmak, sizce emin bir yol mudur? Kur'an ın vermediği hükümlerden bahsedenlere Allah, şahitlerini getirsinler diye ikaz ediyordu bir ayetinde.


    Hemen şu soruyu soralım kendimize. Kur'an ın tek kelime bile bahsetmediği, açıklık getirmediği, AREFE günü ve bu güne yüklediğimiz onca kutsallığı, kimler haber verdi bizlere? Doğruluğu hakkında emin misiniz? Allah hesap günü, bu rivayetlere inananlara, şahitlerinizi getirin bakalım derse, ne cevap vereceklerini iyice düşündük mü?



    Peygamberimiz şahidimizdir diyenlere, şunu hatırlatmak isterim. Allah elçisine, kullarını Kur'an ile uyarma görevi vermiştir. Hatta bir ayetinde, eğer bizim söylemediğimiz sözleri, bunlarda Allah katındandır deyip sizlere anlatsaydı,onun şah damarını keserdik diyerek, çok net hükmünü de vermiştir. Bu durumda peygamberimizi şahit gösterenler, çok dikkatle düşünmelidir, çünkü O örnek insan birçok hadisinde, bizleri Kur'an a yönlendirmiştir. Kendi sözlerinin saptırılacağını, değiştirileceğini bildiğinden, benim adıma söylenecek sözleri, Kur'an ile karşılaştırın ki yanılmayasınız uyarısının yapmıştır bizlere. Böylece büyük yanlışlara açılan kapıyı da, peygamberimiz kapatmıştır.


    Hesabın görüleceği gün, peygamberimizin de şahitliğinde, eğer Allah bu bilgileri nereden aldınız da inandınız diye sorduğunda, tüm bu bilgilere inananlar, acaba peygamberimizden aldık dediklerinde, peygamberimizin vereceği cevabı hiç düşünüyorlar mı? Sanırım hatırlatacağım ayet üzerinde iyi düşünmeyenler, yanlış yapmaya devam edeceklerdir. Bakın hesap günü peygamberimiz ne söyleyecekmiş. Bunu dahi Allah bizlere, şimdiden hatırlatıyorsa, bu ayeti anlamaya çalışmayanlar, beşerin sözlerine bu inanılmaz ayeti feda edenlerin, mahşer günü sizce halleri nice olur dostlar? Yorum ve karar sizlerin.

    Furkan 30; Ey Rabbim! Benim toplumum bu Kuran' ı devre dışı tuttular.


    Bu konuda söylenecek anlatılacak ve AREFE gününe atfedilerek yaptığımız o kadar büyük yanlışlar var ki, doğrusu anlatmakla bitmez. Bizlere düşen din ve iman adına anlatılanları, Kur'an süzgecinden geçirmek olmalıdır. Sizlere Rabbin bir ayetini hatırlatmak istiyorum. Düşünene, aklını kullanana büyük dersler var.



    Araf 33: De ki: Rabbim ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi, Allah'a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi HARAM kılmıştır.


    Allah yukarıdaki ayette konumuz ile ilgili, çok dikkat çekici iki cümle ile bizleri uyarıyor.


    Hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi,
    Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi HARAM kılmıştır.

    İşte bizlerin yaptığı büyük yanlış. Allah, hakkında Kur'an da hiçbir delil indirmediğimiz şeyleri konuşmanızı, inanmanızı HARAM kılıyorum diyor, fakat bizler nelere iman ediyoruz. Daha açıkçası her gün, haramı tıka basa yediğimizin, farkında bile değiliz.


    Bugün İslam âleminin büyük bir bölümü, çok büyük yanlışların ardı sıra giderek, Rabbin halis dininden sapmaktadır. Kurtuluşumuzu, Kur'an ın ipine sarılmakta aramalıyız. Ona sarılan ve onun onayını almadan hiçbir bilginin ardı sıra gitmeyen, kurtuluşa erecektir. Bunu söyleyen Allah ve elçisidir.



    Şunu asla unutmayalım. Allah bizleri Kur'an dan sorumlu tutacağını söyleyip, Kur'an ın ipine sarılmamızı emrediyorsa, Allah sözünü tutandır. Allah a ulaşmak isteyen, onun halis kulu olma çabasıyla çırpınan, onun rehberliği ve ışığından asla ayrılmayandır. Çünkü peygamberimizde yalnız ve yalnız Kur'an ı hayatına geçirmiş ve onun ışığında yaşamıştır. Peygamberimizin sünnetini takip etmek isteyen, Kur'an ın emrinden asla ayrılmamalıdır.


    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#03.03.2012 10:08 0 0 0
  • Bir kardeşimiz sorduğu bir soruda, Nisa suresi 78 ve 79. ayetlerin, birbirinin tam zıttını söylüyor dedikten sonra, ayette önce iyilik de kötülük de Allah'tandır diye geçiyor, sonra kötülük nefsinden, iyilik Allah'tan diyor ve bu ayetlerin kafasını karıştırdığından bahsediyor.
    Arkadaşımız bir örnek vermiş. Yolda saldırıya uğrayan bir adamın hiç günahı yokken, kendi ettiğini bulmuş olması anlamsız geliyor.

    Gelin önce ayetleri yazalım ve daha sonra birlikte Kur'an bütünlüğünde, ayetler üzerinde düşünelim. Allah bu iki ayette bizlere, acaba neler anlatmak istiyor ve dikkatimizi çekiyor.


    Nisa 78: Her nerede olursanız (olun), ölüm sizi bulur; yüksekçe yerlerde tahkim edilmiş şatolarda olsanız bile. Onlara bir iyilik dokunsa: 'Bu, Allah'tandır' derler; onlara bir kötülük dokunsa: 'Bu sendendir' derler. De ki: 'Tümü Allah'tandır.' Fakat ne oluyor ki bu topluluğa, hiç bir sözü anlamaya çalışmıyorlar?

    79. Sana iyilikten her ne gelirse Allah'tandır, kötülükten de sana ne gelirse o da kendindendir. Biz seni insanlara bir elçi olarak gönderdik; şahit olarak Allah yeter.


    İki ayette de dikkat ederseniz, verilen bir örnek var. Burada insanların başlarına gelen güzel şeyler, Allah ile bağlantı kuruluyor ve Allah a nispet ediliyor. Kötü bir şey başlarına geldiğinde ise, bu kötülüğün kendisine düşman, sevmedikleri kişilerin üzerine atılarak, bu senin yüzünden başımıza gelmiştir deniyor. Dikkat ediniz burada, iki kişinin herhangi bir kavgası yok. Kavganın sonucunda meydana gelen, bir kötülük söz konusu değil. Kişilerin kendi başlarına gelen musibetlere, nefislerini tatmin için kanıt, delil arama çabasını görüyoruz.

    Örneğin Müslümanlığı kabul etmek istemeyenler, peygamberimize karşı olanlar, başlarına gelen her üzücü olayı peygamberimizin üzerine atıp, tüm bunlar senin yüzünden başımıza geldi demişlerdir. Hâlbuki başlarına gelen tüm musibetler, nefislerinin onları yanıltması ile yaptıklarının karşılığında, Allah tan onlara gelmişti. İşte bunu kabul etmek istemeyenlere, bu ayetler uyarıdır.

    Elbette bugün bizler bu ayetlerden çok şeyler öğrenmeliyiz ve ders almalıyız. Çünkü aynı hataları bizlerde günümüzde, farkında olmadan o kadar çok yapıyoruz ki. Başımıza gelem onca musibetleri, Allahtan bilmeyip, kendimizce kanıtlar, deliller üretmemiz düşündürücüdür. İslam âleminin günümüzdeki acıklı halini düşündüğünüzde, sanırım ne demek istediğimi anlayacaksınız.

    Dikkat ederseniz ayetin sonunda Allah, fakat ne oluyor ki bu topluluğa, hiç bir sözü anlamaya çalışmıyorlar diyerek, ayetler üzerinde, Kur'an bütünlüğünde düşünmedikleri uyarısını yapıyor. Tıpkı bugün, günümüzde olduğu gibi.


    Devamındaki ayette ise Allah, bu konuya açıklık getiriyor ve başınıza gelen her şey benim kontrolümde gelişiyor, fakat benden gelen iyilik sizlere ödüldür. Musibetler, cezalar gelmiş ise, sizlerin kendi nefsinizden, yaptıklarınızın sonucu yanlışların karşılığıdır, diyerek izah ediyor.


    Çünkü Allah bu ayetlerde bizlerin dikkatini çekerek, yaptıklarınızı takip ediyorum ve gereken mükâfatı da, cezayı da ben veriyorum, yani tek hâkim, hükmeden, karar veren benim, anlayışını izah etmeye çalışıyor bizlere.


    Hatırlayınız Allah Kur'an da, biz sizleri iyiliklerle, zorluklarla, acılarla imtihan ederiz diyordu. Acaba Allah ın yaptığı imtihan hangi ölçülerde ve bizlerin yaptığı hangi olayların neticesinde oluşuyor? İşte tüm bunlar bilemediğimiz, detay verilmeyen, kendi nefsimizde de, çok fazla değerlendirme imkânımız olmayan konulardır.

    Arkadaşımızın verdiği örnekte;

    (yolda saldırıya uğrayan bir adamın hiç günahı yokken, kendi ettiğini bulmuş olması anlamsız geliyor.)

    Verilen örnek, bizlerin yaşamında ki imtihanlarımızdır. Bu konuyla bahsedilen ayetlerin ilgisi yoktur. Ayette anlatılmak istenen iyiliğin, güzelliğin Allah a nispet edilip cezayı, başımıza gelen musibetleri, başka kişilerin üzerine atılmaya çalışılması yanlışlığının izahıdır.


    Bazı olaylar vardır, sebep sonuç ilişkisini bizler kuramadığımızdan, doğru yargıda bulunamayız. Öyle üzücü olaylarla karşılaşmışızdır ki, daha sonra o olayın olduğuna sevindiğimiz bile olur. Bizlerin değer yargısı sınırlıdır. Geleceği bilemediğimiz, göremediğimiz için, çok yanlış değerlendirmeler yapabiliriz.


    Allah bir ayetinde; Bazı şeyler vardır sizlere hayır gibi görünür, ama sizler için şerdir der. Yine sizlere şer gibi görünen olaylar, bakarsınız sizler için hayır getirir, bunu bilemezsiniz diye bizleri uyarır. İşte tüm bunların ışığında, bir bütün olarak bunları değerlendirmeliyiz.


    Allah tan bizlere hayır ya da şer gelmiş ise, bizlerin yaptıkları sonucunda bizlere ulaşan hükümlerdir. Örnek verelim yaşamımızdan. Kanun koyucu yani Anayasa, toplumda yaşayan her ferdin eşit haklara sahip olduğunu söyler ve yapılan her suçun kararını ben veririm der. Yani işlenen her suçun hükmünü, mahkemede yargılayıp hâkimler verir. Ama neye göre verir, işte burası önemli. Yaptıklarımıza göre elbette.


    İşte bizleri Yaratan Rabbimizde, aynen böyle söylüyor. Aranızda yaptığınız her şeyin hükmünü ben veririm diyor. Yalnız güzeli, iyiliği benden bilip, şerri, musibetleri başkasından bilmeyin diyerek, GERÇEK HÂKİMİN BİZZAT KENDİSİ OLDUĞUNU ANLATIYOR AYETLERİNDE BİZLERE.


    Sonuç olarak Allah, güzel şeyler yapana mükâfat veririm, ödüllendiririm, kendi nefsine hâkim olamayan, gönderdiğim rehberden uzak yaşayıp suç işleyip kötülükler yapanda, kendi yaptıklarının cezasını görür diyerek, herkesin kendi yaptıklarından, hem bu Dünyada hem de mahşerde, karşılığını göreceğini, hesap vereceğini anlatır bizlere.

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#27.02.2012 10:52 0 0 0
  • Sayın Başbakanımız her zaman ki gibi yine, çok tartışılacak sözler söyledi. Fakat basın ne konuştu, tartıştı nede tenkit etti. Bende bekledim ki, bu sözler basında toplum önünde tartışılsın ve halkımız bu mantık ve fikir üzerinde düşünerek, bizleri yönetenler hakkında bilgi sahibi olsunlar.

    Peki, ne söylemişti Sayın Başbakanımız? Hatırlayalım.


    (Sınırları aşan her girişim yetki gaspıdır. Seçilmişleri atanmışlara kul etmeyiz).


    Bu sözleri önce kime söylediğini hatırlayalım. Başbakanımıza makam olarak bağlı bir kurumda, savcıya göre yapılan, bazı kanun dışı izlenimi veren işler olmalı ki, özel görevli bir savcı, onların ifadelerini almak istemişti.


    Sayın Başbakanımızda, bunu savcının yapamayacağını, yani ifadelerini benim iznim olmadan alamazsın diyerek, itiraz etmiş ve bu sözleri söylemişti.


    Demokraside çok önemli üç kural vardır. Bunlardan eğer bir tanesi uygulanmıyor ya da engelleniyorsa, o ülkede demokrasiden asla söz edilemez.
    Gelin şimdi bu olmazsa olmazlara bakalım ve Sayın Başbakanımızın sözlerinin, acaba Demokrasiye ne denli uyup uymadığını anlamaya çalışalım.


    Kuvvetler ayrılığı, Demokrasinin temel prensibidir.

    Yasama, yürütme ve yargı.


    Bu üç güç erk bir makamın elinde olursa, bunun adına demokrasi diyemeyiz. Tüm otoriter ve monarşi yönetimlerde, bu üç güç bir makamın elindedir.


    Şimdide bu üç güç nelerdir onları hatırlayalım. Yasama yani kanun yapıcı meclis, halkın seçtiği milletvekillerinden oluşur. Her milletvekili özgürce düşüncelerini söyler, konuşur ve oyunu da özgürce TBMM kullanarak, kanunların çıkmasını sağlar.

    Bir başka deyişle yargı, yasamanın koyduğu kuralı, kanunu uygulayandır. Çok önemli bir farkla. Yasama ve yargı birbirine bağlı değil, bağımsız olmalıdır. Bu durumda İcra yani yürütme makamının da görevi, yasamanın koyduğu kanun ve kurallara göre, devleti yönetmektir. Bahsettiğimiz bu üç güç, bir birinden farklı ve bağımsız olması gerekir ki, gerçek demokrasinin olmazsa olmaz kuralı işleyebilsin. Buradan da anlıyoruz ki, yürütme ve yargı yasamanın koyduğu kanunlara göre hareket eder.


    Şimdi gelelim bu üç gücün bağımsızlığına. Gerçekten ülkemizde bağımsız mı?


    Yasama yani kanun koyucu özelliğine sahip meclis üyeleri, gerçekten bağımsız mı? Bu soruma içinizden güldüğünüzü tahmin ediyorum. Çünkü bu ülkenin meclisindeki partilerin temsilcileri, eğer parti olarak şu konuda, gurup kararı aldık, hiçbir milletvekili bunun aksine oy kullanamaz diyorsa, bu ülkenin meclisinin, yani yasama organının bağımsız olduğunu hiç kimse söyleyemez.


    Gelelim yargıya. Yargı kanunlarla belirlenmiş, yasamanın koyduğu kurallara göre hareket eden bir güçtür. Bu makamda görev yapan kişiler eğer kendi içinde bağımsız değilse, dışarıdan müdahaleler varsa, elbette bağımlı olan yargı ile demokrasiden söz edilemez.


    Şimdide yargının konumuna bakalım ülkemizde. Yargıyı her zaman ele geçirmek isteyen yürütme makamı, günümüzde sanırım çok daha başarılı olmuş olmalı ki, Seçilmişleri atanmışlara kul etmeyiz diyebiliyor. Çünkü icra yani hükümet, yargının dizginlerini öyle eline geçirmiş ki, yargıyı yöneten üst makamı, terfilerini, atamalarını yaparak, onları da bizzat kendi makamına yani adalet bakanlığına bağlamıştır. Bu durumda Demokrasinin üç sacayağı tabir edilen güç, tek bir ayağın üzerinde toplanmıştır. Elbette tek ayakta, sizce bu demokrasi ne kadar ayakta kalabilir?


    Şimdi de gelelim Sayın Başbakanımızın söylediği sözlere. Ne demişti tekrar hatırlayalım.

    (Sınırları aşan her girişim yetki gaspıdır. Seçilmişleri atanmışlara kul etmeyiz).

    Özel yetkilerle donatılmış bir savcı, eğer sınırlarını aşarak Başbakanımıza bağlı bir makamda görevli kişilerin ifadesini almak isteyerek, sınırları aşmış ise, acaba alelacele çıkartılan bir kanun neyin nesi olabilir? Demek ki kanunsuz değil? Sınırları aşma da yok. Yılların savcısı, hiç böyle bir hata yapar mı? Yapmadığı da açıkça görülüyor. Lütfen bunu dikkatle düşünmenizi rica ediyorum.


    Seçilmişleri atanmışlara kul etmeyiz sözünü, sizler nasıl anladınız? Konu itibariyle, MİT in Başkanı halkın seçimi ile gelmedi, tam tersine atanmış bir görevli. Demek ki burada bahsedilen, bizzat hükümetin ta kendisi. Bu durumda seçilenler, neden yargının kulu durumuna düşsün ki? Hükümet kanunsuz bir şey yaptırmayacağına göre, MİT in yaptıklarının gizlice sorgulanmasının ne zararı olabilir? Genelkurmayın gizli odası gayet sessizce sorgulandı, hiç kimsede ses çıkarmadı. Gizli bilgiler savcı tarafından görüldü. Aynı şeyler MİT için yapılsaydı ne sakıncası olabilirdi? Devletimizin savcısına güvenmiyor muyuz? Asker güvendi ve gösterdi, çünkü saklayacağı hiç bir şey yoktu. Yoksa günümüz kanunlarına uymayan bir iş mi yapıldı MİT teşkilatında? İşte tüm bunları bilmek sanırım hakkımız. Genelkurmayda Sayın Başbakanımıza bağlı değil miydi?


    Başbakanımız, acaba devletin bir memuru olan, adaletin temsilcisi savcıya hesap veremeyeceğini, seçilmişlerin bir adalet görevlisinden, daha üstün olduğunu mu anlatmaya çalışıyor? İşte demokrasi anlayışı. İşte demokrasi anlayışının dışa yansımaları.


    Hani dokunulmayacak kimse kalmayacaktı? Adaletten korkmayın sözleri, yoksa karşısındaki insanlar için söylenmiş sözler miydi? Başka partilerden seçilen bazı SEÇİLMİŞLER, Sayın Başbakanımızın tabiriyle, ATANMIŞLARA KUL EDİLDİĞİ İÇİN Mİ Hapisteler yoksa? Bu sözler üzücü ve düşündürücüdür. Birilerine atanmışlar diyerek, seçilmişlerin adaletten üstün görüntü vermesi, bizleri yönetenlerin, nasıl bir adalet anlayışına sahip olduğunu göstermektedir.


    Ülkemiz yakın geçmişte, diğer partilerin yönetiminde de, yarım aksak işleyen demokrasi anlayışı, günümüzde ne yazık ki bu gün, can çekişen bir hal almıştır.

    Beşerin seçimi fanidir bir gün sonu gelir. Asıl olan Rabbin katında seçilmişlerden olmaktır. Yok aslında birbirimizden üstünlüğümüz, asıl üstünlük Rahman katındadır.

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#25.02.2012 10:20 0 0 0
  • Değerli din kardeşlerim. Bizler eğer yaşadığımız din adına, yaptığımız büyük yanlışların bugün farkında olsaydık, sanırım vicdanımızın acısıyla, ne yapacağını bilemez bir durumun içinde bulurduk kendimizi. Sizlere bir örnek vermek istiyorum. Bakın Allah bizlere, rehber olsun diye gönderdim dediği Kur'an da ne söylüyor.


    Araf 170: Kitab'a sımsıkı sarılıp namazı dosdoğru kılanlar var ya, işte biz böyle iyiliğe çalışanların ecrini zayi etmeyiz.


    Allah kitaba sımsıkı sarılanlar derken, acaba hangi kitaptan bahsediyor? İçinizden bazıları bu satırları okurken, böyle sorumu olur, elbette Kur'an dan bahsediyor diyenler çıkacaktır. Elbette Kur'an dan bahsediyor. Allah Kur'an a sarılmamızı özellikle isterken, peki bizler Kur'an a mı sarılıyoruz? Ne yazık ki sarıldığımızı zannediyoruz. Birileri öyle sanmamızı istiyor. Bizlerde onların hazırladıkları tuzaklara ne yazık ki düşüyoruz.


    Allah Kur'an ayetlerinde birçok kez akla, düşünmeye yönlendirir bizleri ve derki, düşünmeyenleri pislik içinde bırakırım. Sanırım bizler bu üzücü durumun içinde olduğumuzun, farkında bile değiliz. Çünkü bizlerin düşünme hakkımızı, gücümüzü elimizden almışlarda ondan. Siz Kur'an dan anlayamazsınız diyenlerin, bizlerden sakladıkları çok şeyler olduğunu unutmayalım.


    Allah sarılmamız gereken rehberin, Kur'an olduğunu yüzlerce kez söyledikten sonra, sizleri Kur'an dan sorumlu tutuyorum diye de çok açık belirtmiştir. Peki, bizler bugün İslam ı yaşarken, Kur'an a yaptığımız saygısızlığın farkında mıyız?


    Allah bizlere gönderdiği Kur'an ın, muhkem ayetlerini bizlerin anlaması adına, yemin ederek kolaylaştırdığını söylüyor. Bizlerin sorumlu olduğu, her konudan örnekleri, değişik ifadelerle verdiğini de belirtiyor. Hüküm yalnız Allah ın diyerek de, yanlış yollara, hurafelere, bilgilere inanç kapısını da bu şekilde kapatıyor. Peki, bizler beşerin yazdığı kitaplara dahi yapmadığımız bu saygısızlığı yaparak, Allah ın kitabı Kur'an a neler söylüyoruz? Bu ve buna benzer birçok ayet var Kur'an da. Birçok kez aynı konuyu yazmış ve din kardeşlerime hatırlatmışımdır. Çok önem arz eden bu yaptığımız yanlışı, yüzlerce kez gündemde tutsak azdır. Çünkü hala yaptığımız yanlışın, zerre kadar farkında bile değiliz. İsterseniz Kur'an a yaptığımız saygısızlığı, tekrar hatırlayalım üzerinde düşünelim.


    — İslam ı doğru ve tam anlamak istiyorsak, Kur'an tek başına yeterli değildir.

    — Dinimizi öğrenmemiz için, fıkıh kitaplarına müracaat etmeliyiz.

    — Kur'an özet bilgiler içerir, her şey Kur'an da yazmaz.

    — Kur'an ı herkes anlayamaz.

    — Kur'an ı veli insanlar doğru anlar, bizlerde onlardan öğrenmeliyiz.



    İşte Kur'an ın devre dışı bırakılarak, toplumun bir meçhule doğru gidişinin acıklı sözleridir bunlar. Siz eğer Kur'an ın muhkem ayetlerini, okuduğunuzda anlayamayacağınıza inandırılmışsanız, onu elinize alıp anlayarak okumaya çalışır mısınız? Anlamını bilmesen de oku, Allah sana sevap yazar zihniyeti, Kur'an ın ilk emri OKU ayetine uyan bir düşünce olabilir mi? Anlamını bilmeden okumak, Allah ın yüzlerce ayetinde bizlere önerdiği düşün, aklını kullan emirleri ile hiç bağdaşıyor mu? Bu Dünyada, beşeri bir yazarın kitabına bile yakıştıramayacağımız sözleri, ne yazık ki bizler Allah ın kitabına yakıştırabiliyoruz. Tabi cezamızı da çekiyoruz, ama farkında bile değiliz. Rabbim bizleri affetsin.


    Araf 170. ayetin sonunda, kitaba sarılanları, yani Kur'an a sarılanların Allah, çabalarını boşa çıkarmayacağından bahsediyor. Peki, Kur'an a bu dendi yakışıksız sözleri söyleyenlerin ve bunlara inananların çabaları, sizce karşılık bulur mu Allah katında? İşte bu konuda, yorum yapmak bile istemiyorum. Bizlere düşen beşerin ipine değil, Allah ın ipine sarılmak olmalıdır.


    Mahşer günü Rabbin huzurunda, peygamberimizin şahitliğinde, bu Dünyada yaptıklarından pişman olmak istemeyen, aklını başına toplayarak, Rahmanın imtihan olduğumuzu söylediği FURKAN a sıkı sıkı sarılarak, ona gereken saygıyı göstermelidir. Allah ın sözlerine inanan, kurtuluşa erecektir. Beşerin Kur'an a uymayan rivayetlerine aldanan ise, hüsrana uğrayacaktır.


    Şunu asla unutmayalım. Allah kullarını imtihan edeceği kitabı, zor anlaşılır olarak gönderip, kullarını zora sokarak, daha sonrada bu kitaptan hesap sormaz. Allah Kur'an da birçok kez yemin ederek, bu kitabı sizler için kolaylaştırdım diyorsa, bunun tersini söylemek, Allah ın adaletine saygısızlıktır, lütfen bunu da unutmayalım.


    Dilerim Rabbimden aklını kullanan, Kur'an ı rehber alan, gönlünü Kur'an ışığıyla aydınlatan kullarından oluruz. Onun nuruyla aydınlanan, gönül gözlerine ne mutlu.

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#18.02.2012 19:04 0 0 0
  • Ülkemizde yapılan adaletsizlikler öyle bir ayyuka çıktı ki, yapılanların anormalliğini fark eden bile yok. Adalet anlayışını, kendilerine göre uygulamaya koymaktan çekinmeyenler, acaba Allah korkusunu da mı hatırlarına getirmiyorlar. Dindar görüntüsüyle toplumun karşısına çıkarak, dine zarar verenler, elbet bir gün Allah a hesabını vereceklerdir.


    Çok yakın geçmişte, işlerine geldiği konularda, adalete güvenin, korkmayın adaletten diyenler, dokunulamayacak kimse yoktur, herkes adalet karşısında hesap vermelidir sözleri, hala kulaklarımızda çınlıyor. Acaba bu sözler, bu adalet anlayışı, bu sözleri söyleyenleri bağlamıyor mu? Yoksa yalnız karşısındaki toplumlara, reva gördükleri bir adalet anlayışımıydı?


    Ülkemiz ciddi bir imtihandan geçiyor. Hiç kimse kanunsuzluklarla adaleti sağlamaya çalışmasın. Geçmişte yapılanları ne derece kınıyorsak, bugün yapılanlarında hep birlikte karşısında dimdik durmalıyız. Daha dün silahlı kuvvetlerin gizli kozmik bürolarına, bahaneler yaratılıp savcının, hâkimin girmesine izin verenler ve seslerini çıkarmayıp sessiz kalanlar, acaba bugün kendi emirlerinde olan makamların sorgulanmalarına, neden karşı çıkıyorlar?


    Gizlenen bir şeyler mi var yoksa? Kendi emirleri altındaki insanların yargılanmaması, sorgulanmaması adına kanunlar çıkarmaya çalışanlar, adaletten, dinden, imandan söz etmesi düşündürücüdür. Daha da düşündürücü olanı, büyük bir kesim toplumun, olayları film seyreder gibi, sessizce seyretmesi ise üzücüdür.


    Genelkurmayın gizli belgelerinin deşifre olması ne denli yanlış ise, bugünde ülkemizin gizli istihbaratının alenen her şeyinin ortaya dökülmesi de elbette yanlıştır. Genelkurmayın kozmik evraklarının soruşturmasında, silahlı kuvvetlere, tek bir suç dahi isnat edilmediyse, hatta dedikodusu dahi çıkmadıysa, Sayın Başbakanımıza bağlı olan, MİT teşkilatının yaptıkları adına ortaya dökülen söylentiler, dedikodular çok ama çok düşündürücüdür. Doğrusu bu söylentilerden bahsetmek bile istemiyorum. Bir vatandaş olarak bu söylentilerin doğruluğunun, ya da yanlışlığının araştırılıp, toplum olarak adalete hesap vermesini bekliyoruz.




    Hâkimlere, Savcılara yani adalete güvenmemizi isteyenler, kendileri aynı durumla karşı karşıya kaldıklarında, birden söylediklerini unutuverdiler. Savcı görevini kötüye kullandı çıkışını yapan siyaset, sonuç verdi ve savcı hemen görevden alındı. Savcının görevini kötüye kullandığını söyleyerek kendisini hâkim, savcı yerine koyanları, Allah a havale ediyorum.


    Adalet i birilerine hatırlatıp kendilerini temize çıkaranlar, Arapça men Dakka dukka, yani EDEN BULUR diyenler, sanırım önce bu sözün anlamını, kendisi çok iyi düşünmelidir. Başkasına reva gördüğümüz adalet, bir gün mutlaka geriye dönecektir, bunu da unutmayalım.



    Ya aynı yanlışı, görevi kötüye kullanma hatasını, Sayın Başbakanımızın savcılığını üslendiği davada da, Savcı ve hâkimler görevini kötüye kullandıysa ne olacak? Yoksa kötüye kullanmadığının garantisini, bugünkü siyasi otorite mi verdi? İtiraz edilip, reddi hâkim isteyenlerin hiç mi bu ülkede, hakkı hukuku yoktu da, hemen reddedildi istekleri. Elbette hâkimlerde, savcılarda insandır, hata yapar bunda hiç şüphe yok. Hatta MİT konusunda da belki de hatalı bir durum söz konusu da olabilir. Ama bu ihtimali yalnız kendimiz için değil, herkes için düşünmeli ve dikkate almalıyız.



    İşte adaleti bana, sana göre diye ayıranlar, açtıkları adaletsizlik çukuruna, bir gün mutlaka düşeceklerdir. Bu örnekler Allah ın birer ibretidir, anlayana anlamak isteyene elbette.


    Toplumun karşısına çıkıp, gözleri var görmezler, kulakları var duymazlar diyerek kendimizi temize çıkarmakla, demek ki ne her şey görülebiliyor, nede duyulabiliyormuş. Görebilmek, duyabilmek, hissedebilmek istiyorsak, nefsimize, rivayetlere, kanıtsız bilgilere değil, Allah ın bizlere rehber olsun diye gönderdiği nuruyla önce nurlanmalıyız. Hakkı batıl ile kirletirsek, hakkın gözüyle asla göremeyeceğimizi, duyamayacağımızı ve hissedemeyeceğimizi bilmeliyiz.



    Önemli olan söylemek değil, ne söylediğinin farkında olmak, onu uygulamak hayata geçirmektir. Beşerin adaleti elbette uzun süre şaşabilir, ama Allah ın adaletinden asla kimse kaçamaz. Kendisi için istemediğini, başkası içinde istemeyeceksin inancı, İslam ın temel felsefesidir. Bunu uygulamayanlar, uygulamaktan kaçanlar, İslam dairesi içinde yerini, asla alamayacaklardır.



    Ben Müslüman ım diyen, adalet anlayışını kendine göre esnetip, nefsine uydurmaz. Ben Müslüman ım diyen, düşmanına dahi adaletli davranır. Bakın Allah adalet konusunda nasıl uyarıyor bizleri.



    Maide 8: Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah'a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.




    İşte Allah ın önerdiği adalet anlayışı, işte bizleri yönetenlerin adaleti. Sizce bugün bizleri yönetenlerin adaleti, ayette bahsedilen, Allah tan sakınanların adaletine uyuyor mu? Yorum sizlerin.


    Rabbim yardımcımız olsun. Ülkemizin düşmanlarını sevindirdiğimiz bir dönemden geçiyoruz. Birbirimize olan düşmanlığımız, kin ve nefretimiz, bizleri Allah ın doğru yolundan saptırıyor. Bir ülkenin gizli kalması gereken değerleri, eğer ortalıkta pis kokularla sergileniyorsa, önce aklımızı başımıza alıp, iyice düşünmemiz gerektiğini hatırlamalıyız. Daha sonrada bizleri yönetenlerin amaçlarını da dikkatle sorgulamalıyız ve düşünmeliyiz. Eğer bunu yapamıyorsak, düşünme melekemizi kullanamıyorsak toplum olarak, Allah bizleri ayetinde de belirttiği gibi, daha çok pislik içinde bırakacak ve namerde muhtaç edecektir.


    Unutmayalım, hepimiz bu Dünyada misafiriz. Bir gün emaneti teslim edip, Allah ın huzuruna gideceğiz. Uzak gibi görülen, sorgu suale çekileceğimiz o gün, bizlere o kadar çok yakın ki, ah bir farkında olabilsek.


    Yaşam hırsı gözlerimizi bürümüş. Adaletten uzak bir toplum olmanın, acısını çekiyoruz. Yaptığımız yanlışlar, edindiğimiz yanlış rehberler, gözlerimize perde oluşturdu, gerçekleri göremez olduk ve bugün bizleri bu hale getirdi.


    Nefretimizin ve kinimizin esiri olmuş bir toplum haline gelen bizler, eğer yaptığımız yanlışlığın farkına varmadan, aynı hatalara devam edersek, bir gün Rabbin hışmından kurtulamayacağımızı, Allah ın Kur'an da, geçmiş kavimlere verdiği cezaları hatırlayarak, kendimize gelelim.

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#16.02.2012 18:47 0 0 0
  • Bazı ateist sitelerde okuduklarım, aşağıdaki yazımı yazmama neden oldu. Bu sitede yazılan yazıların genel anlamda konusu, Allah ın varlığını inkâr eden ve Allah ın gönderdiği kitapları da yalanlayan, konuları içeriyordu.


    Elbette hiç kimseye, sen neden buna inanıyorsun diyemeyiz. Yani hiç kimsenin imtihanına, direk zorla müdahale etme yetkisini Allah, hiç kimseye vermemiştir. Ama bu düşüncede olanları da, yaşamın gerçeklerine davet etmek, gönül gözlerini açmak adına çaba harcamak, onların bir nebze olsun düşünmelerini sağlamak, elbette biz iman edenlerin görevidir. Çünkü daha sonra iman edip, belki de bizlerden daha çok Allah katında, takvaca üstün olup olmayacağını, bizler bilemeyiz, Allah bilir.


    Tabi zorlamadan, kırmadan, saygısızca davranmadan, kendimizi temize çıkarmadan, Kur'an a davet etmeliyiz. Bizler peygamberimizin ümmeti olduğumuzu söylüyorsak, peygamberimizin İslam a davetindeki nazik ve saygılı üslubunu asla unutmamalı, bizler gibi düşünmeyenleri hor görüp, saygısız tavır içine girmemeliyiz. Çünkü herkes, kendi yaptıklarından sorumludur.



    Dünyada aklını kullanabilen, özgür yaratılmış tek varlık insan olduğuna göre, söyledikleri ve inandıklarından da özgürdür. Elbette şunu unutmamak şartıyla, söylenen ve yapılan her şeyin bir hesabı, sorumluluğu olduğu gerçeği.


    Sitedeki yazılarda da dikkatimi çeken bir konu, insanoğlunun yaratıldığı ilk çağlarından beri, dine ya da bir inanca yöneldiğinden bahsediliyor. Bu çok doğru bir tespittir. Peki neden? İşte bu sorunun doğru cevabını bulabilirsek, dine ya da Yaradan a neden ihtiyaç duyulabileceğini de anlamış oluruz.


    Eğer işin kolayına kaçarda, ben görmediğim bir şeye inanmam der geçersek, gerçeklerden kaçmış ve doğruyu bulma korkusuyla hareket etmiş oluruz. Buda bizi yanlışa götürecektir.


    Sizlere bu yazımda, Allah ın varlığını kanıtlamaya çalışmayacağım. Çünkü özgürce düşünen, doğruları arama çabasında olan, iyi bir gözlemci nefsini, vicdanını, ruhunu eğitimden geçiren, onun varlığını zaten apaçık görecektir. Tabiatın eşsiz güzelliklerini yaratan Allah, elbette isteyene, niyetinde samimi, ciddi olana kendisini tanıtacaktır.



    Peki, yalnız düşünmek yeter mi? Bazen öyle olaylarla karşılaşırız ki, aklımızın daha önce onay verdikleri ile bu karşılaştığımız olayı çözmek bizleri yanıltabilir. Peki, bu durumda karar vermemizde yardımcı etkenler neler olabilir?


    Hatırlayınız hâkimlere yargılama yaparken, yürürlükte olan kanunlara göre karar verme yetkisi verilir. Birde çok dikkat çekici bir yetki verilmiştir. VİCDANİ KANAATİ. İşte görünmeyen, elle tutulmayan, hatta hiçbir kanunla sınırlandırılmamış, çok önemli insani bir unsur.



    Demek ki nefsimiz, vicdanımızda bizler için çok önemliymiş, ama gözle görülmez hissedilir, duygusaldır. Aklın birlikte hareket ettiği, çok önemli unsurlarıdır bunlar. Akıl gücünü bilimden alır, Kur'an da birçok ayetin sonunda, akla düşünmeye yönlendirir Allah bizleri. Yani ilim tahsil etmemizi Allah özellikle önerir. Ya nefis, vicdanımız, gücünü, eğitimini nereden alır?



    İşte bu soruya vereceğimiz cevap çok önemlidir. Bunları eğitecek beşeri bir ilim, tek başına bulamayız. Bu duygu ve düşünceleri eğitmeden serbest bırakırsanız, doğru bir kaynaktan eğitmezseniz, bu insanların da büyük yanlışlar yapması kaçınılmaz olur. İşte din ve Allah inancı burada çok önemli bir etkendir. Hastalara doktorlar psikolojik telkinde bulunur. İşte bu görünmeyen, elle tutulmayan tedavi şeklinin ana kaynağı da din ve Allah sevgisidir. Tabi inanana, kabul edene ancak yardımcı olur.


    Bir robotu düşünün, ona gereken program yüklenebilir, bunun sınırlarını hayal bile edemeyiz. Bu program aklın yerini de tutabilir. Bu durumda insan ile aynı seviyede tutabilir miyiz? Asla, çünkü onun ruhu, nefsi, vicdanı yoktur da ondan. İşte gözle görünmeyen ama bir eğitimden geçirilmesi gereken, çok önemli insani unsurlardır bunlar.



    İnsanoğlu var oluşundan beri, bir inanma içgüdüsüne sahipse eğer, bu içgüdü yaradılışımızda, benliğimizin bir köşesinde var demektir. Onu inkâr etmekle ancak, kendimizi kandırmış, bu duyguyu ortaya çıkarmak yerine, bastırmış oluruz. Bir başka deyişle, Allah inancı ruhumuza daha doğuşta yerleştirilmiştir. Onu ortaya çıkarmak, insanın kendisine kalmış bir becerisidir, imtihanımızın en önemli dönüm noktasıdır.



    Bizleri yaratan öyle bir yapıda yaratmış ki bizleri, aynı insanı isterseniz bir canavara, katile dönüştürebileceğiniz gibi, istediğimizde tam tersine topluma yararlı, çevresine faydalı bir insana da dönüştürebilirsiniz.


    Hatırlayınız öyle insanlar duyarız, ilim tahsil etmiş, çok önemli makamlara gelmiş, fakat bir bakarsınız bu kişilerden bazıları, kendisine hâkim olamadıkları ya da nefsinin esiri olmalarından dolayı bir cana kıymakla, normal şartlarda işlenmeyecek suçları işlediklerini görürüz. Demek ki akıl ve beşeri eğitim tek başına bazen yeterli olmuyormuş.


    Peki, bu farklılık nereden kaynaklanıyor? Aynı kişiye aynı aklı verdiğimiz halde, birbirinden çok farklı iki yapıya dönüşmesinin nedeni ne olabilir? İşte bu farklılığı yaratan, nefsimizdir, duygularımızdır, vicdanımızdır.


    Eğer nefis, vicdan ve akıl birlikte mantık yürütüp, yaptıklarından ve yapacaklarından sorumlu olduğu bilincini almış ise, o insanın asla kötü bir şeyler yapması mümkün olamaz. Çünkü akıl, vicdan ve nefis birlikte çalışarak, gerektiğinde bizlere fren görevi yapar.



    Hesap verme düşüncesi, insana sorumluluk bilinci yükler. İşte din ve Allah ın varlığı da, bu görevi üstlenmektedir. Daha açıkçası din ve Allah bilinci, yaşama düzen getirir ve toplumun huzurlu yaşamasına en büyük etkendir. Allah ı unutmuş toplumlar da, hesap verme düşüncesi de olmadığından, düzen bozulur, huzur ve mutluluk asla sağlanamaz.



    Bir fabrikayı düşünün. Size deseler ki, çalıştığınız bu fabrikanın sahibi artık yok, kafanıza göre takılın. Hemen ne düşünürüz? Çok iyi, bizi hiç kimse işten atamaz artık deriz. Daha kim bilir, neler neler gelir aklınıza. İşte bu düşünce ile hareket eden fabrikanın işçileri, o fabrikanın sağlıklı çalışmasını, kaliteli malzemeler üretmesini, asla sağlayamaz. Çünkü fabrikada, ne disiplin kalır nede düzen.



    Peki, bu durumda bizler, acaba bu evrende hesap vermeden, hiçbir sorumluluğumuz, görevimiz olmadan yaşadığımızı düşünebilir miyiz? Bizler sahipsiz olabilir miyiz? Eğer evet düşünebiliriz, sahibimizde yoktur diyorsanız, sahibi olmayan fabrikanın durumuna düşmüş oluruz.


    Dünyanın yaradılışına, tabiata, zamanın akışına baktığınızda, her şey bir düzen ve plan dâhilinde devam etmekte olduğunu görürüz. İnsanlar bu düzene, kurallara dâhil değil midir sizce? Onun bu yaşam, düzen içinde hiçbir kuralı, sorumlulukları yok mudur?


    Arı yaratıldığından beri, bal üretmeye devam ediyor. Bir günde kalkıp, yeter artık bu insanlar için çalıştığım dememiş. Hayvanlar sütünü kesmemiş, deniz balıksız kalmamış, güneş bir günde ben dinleneyim diyerek, doğmazlık yapmamış. Ağaçlar çiçek açmış, meyvesini binlerce yıldır devamlı vermiş durmuş, biz insanlar için.


    Dikkat ederseniz, hiçbirisinin özgür iradesi yok, Yaradan ın emriyle söyleneni devamlı yapmışlar ve yapmaya devam ediyorlar. Acaba eksiksiz işleyen, tüm bu düzen tesadüf eseri olabilir mi? Bu muazzam düzenin, sahipsiz olabileceğini düşünmemiz ne kadar mantılı olabilir?



    Peki, biz insanlara ne oluyor da, bizlere itirazsız durmadan hizmet eden bu kâinata ve yaratıcısına, bizlerin bir sorumluluğu yok, bizler istediğimizi yaparız diyebiliyoruz?


    Yaşadığımız hayatta, karşılıksız hiç bir şeyin olmadığı bilincinde olan bizler, acaba bizlerin bir yaratıcısının olmadığını ve ona bizlere sunduğu güzelliklerin karşılığı olarak, hiçbir borcumuzun olamayacağını söylememiz, düşünmemiz aklımıza, vicdanımıza sığıyor mu? Anne ve babanın dahi, evladından bir beklentisi varsa, nasıl olurda onca güzelliği, nimeti bizlere sunan malın, mülkün sahibine, bir sorumluluğumuz olamaz? Onu nasıl görmezden geliriz? Bunu hiç düşünüyor muyuz?



    Biz insanların dışında, bu Dünyada canlı cansız her varlığın bir görevi, sorumluluğu olacakta, biz özgür yaratılmışların mı hiçbir sorumluluğu, görevi olmayacak? Bu sizce mantıklımı?


    Bize sunulan bir hizmet varsa bu âlemde, bununda bir karşılığı olması gerekir. Tüm canlılar bizler için sorgusuzca üretiyorsa, bu hizmeti bizlere sunan makamında, bir beklentisi elbette olacaktır.



    Elbette bir sorumluluğumuz olmalı. Bu sorumluluğu ancak, nefis terbiyesi ile öğrenebiliriz. Bazı şeyleri ilk baktığımız da göremeyebiliriz, göz yanıltıcıdır. Bakmakla görmek arasında ki farkı anlamak isteyen, gözleri ile görmeye çalıştığı arasındaki engeli, önce kaldırmasını öğrenmelidir.


    Ben Allah ı göremiyorum, onun için görmediğime inanmam diyen, görmediği halde kabul ettiği bilimsel gerçekleri hatırlamalıdır.


    Yaradan ı inkâr edenler, görmediği halde, her an aldığı nefes, (hava) ile yaşayanlar, belki yaşamını idame ettirebilirler. Ruhunu, nefsini, vicdanını eğitemeyen, gönül gözleri ile gerçekleri asla göremezler. Allah ı inkâr ederek ancak ruhlarını, nefislerini öldürmüş olurlar. Nefsi, ruhu ölen bir insan, yaşayan bir ölüden farklı değildir.


    Allah bu Dünyada insan dışında, yarattığı hiçbir varlığa özgür irade ve geliştirebileceği bir akıl vermemiştir. Onun içindir ki insan dışında hiçbir varlık, hesapta vermeyecektir.


    Biz insanlar sonsuz bir özgürlüğe sahipsek, bununda bir hesabı olacağını unutmamalıyız. Allah sizleri bir imtihan için gönderdim diyor da, tüm nimetleri bizlere sınırsız sunuyorsa, gelin o imtihanın ne olduğunu önce öğrenmeye çalışalım.



    Sorumsuzluk, hesapsızlık bizleri doğruya değil, yanlışa götürür. Onun içindir ki gelin ne hurafelere, nede yalan yanlışlara, kulaktan dolma şeylere değil, Allah ın sizlere rehber olsun diye gönderdim dediği KUR'AN ın çevresinde toplanalım. Onu iyi niyetle okuyalım, üzerinde düşünelim, çünkü Allah ta düşünmemizi ve öyle itaat etmemizi istiyor bizlerden.



    Bizlere gönderilen rehberde, Rabbin ilk emri OKU emriyse, gelin Kur'an ı anlayarak bilerek, hiçbir etki altında kalmadan okuyalım. Bakın o zaman nasıl güneşin daha parlak doğduğunu, ayın parlaklığıyla gecelerin nasıl daha aydınlık, huzurlu olduğunu göreceksiniz.


    Allah ı gözlerimizle görmeye çalışmayalım. Onu hissedelim, duyalım. O her an damarlarımızda, kalbimizde ve ruhumuzdadır. Çünkü insan, Allah tan bir parçadır.


    Dilerim Rabbimden tüm insanlığın, gözleri ile görmeye çalıştıkları arasındaki perdenin kalkması adına, çaba göstermesidir. Bunu yapabilmek içinde, vicdanımızı ve nefsimizi Allah ın rehberi ile nurlandırmalıyız. Bu nuru alana, Rahman ı gönülden hissedebilene ne mutlu.


    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#11.02.2012 10:21 0 0 0
  • İslam toplumuna Yahudiler ve Hıristiyanlar, kendi inançlarını öyle bir sokmuşlar ki, hiçbir şeyin farkında bile değiliz. Bunun en büyük nedeni ise elbette, inancımızı yaşarken, Kur'an ı ve aklı devre dışı bırakmamız, rivayet ağırlıklı bir inanç yaşamamız, büyük etken olmuştur.


    Bizler Allah ın ayetlerini anlayarak okumadığımız için, Kur'an ın nuru ile buluşamıyor, onun aydınlığından istifade edememenin acısını da, elbette çekiyoruz. Çünkü Kur'an ile aramıza engeller koymuşuz.


    Sizlere inancımıza sokulan, hurafe bir geleneğimizi hatırlatmak istiyorum önce. Bir kadın yeni doğum yaptığında, yani loğusa döneminde 40 gün yalnız bırakılmayacağına inanılır.


    Loğusa kadına kötü ruhların, karabasan adı verilen yaratıkların zarar vereceği anlatılır. Buna toplumlarda farklı isimlerde verilir. Yine batıl inançlar arasında, akşamları özellikle yeni doğan çocuk bezleri dışarıya asılmaz, ya da tam tersine, gündüz dışarı asılmaz şeklinde inançlar vardır. Her bölgede değişik itikatlar olup, bir kısmında ise, loğusa kadının ve çocuğun yanına Kur'an, bıçak, türü şeylerde konmasıdır.


    Peki, nedir bunun aslı hiç düşündünüz ya da araştırdınız mı? Önce olaya bilimsel açıdan bakalım kısaca. Gerçektende loğusa kadın ve yeni doğmuş bir çocuğu, belirli bir zaman yalnız bırakmamak, tıbbi açıdan gereklidir. Kadının doğum sonrası oluşacak psikolojik durumları, ya da tıbbi açıdan, ani çıkacak rahatsızlıklara karşı bir sigortadır, loğusa kadının yalnız bırakılmaması.


    Şimdide yazımızın başında bahsettiğim, geleneklerimize girmiş olan, asıl konuya bir göz atalım. Kötü ruhlardan korumak, loğusa kadına zarar verecek bir görünmezden bahsedilmesi, loğusa kadının yanına konan kesici aletler, akşam olduğunda bebeğin bezlerinin dışarıya asılmaması, ya da tam tersine gündüz asılmaması itikatları, nereden geliyor ve ne anlam taşıyor?


    Ne yazık ki bu batıl inanç, Yahudi ve Hıristiyanların, tıpkı bizlerde olduğu gibi, Allah ın hiçbir ehli kitabında yazmadığı halde, inanılan hurafe itikatlardan girmiştir bizlere de.


    Bu konuda birbirinden çok farklı hurafe inançlar anlatılır. Bu inanışlara birçok kaynakta gösterilir. Fakat asıl nedeni, aşağıda inanılan hurafe bir dini inanıştan kaynaklanmaktadır. Lütfen dikkatle okuyalım.



    (Lilith Musevilik ve Hıristiyanlık inançlarında Âdem'in ilk eşidir. Tevrat'ın ilk bölümü olan Yaradılış bölümünün 1. Babı'nda Âdem ile beraber bir dişi yaratıldığından, 2. Bölümde ise Âdem'in kaburga kemiğinden bir dişi yaratıldığı yazılıdır.


    Tevrat'ta açıkça yer almamasına rağmen; birçok Musevi dini kaynağı 2. Bölümde sözü geçen dişinin Âdem'in 2. karısı olduğu, birinci
    bölümdekinin ise ilk karısı olan Lilith olduğuna inanırlar.


    İnanışa göre Lilith, Âdem ile aynı zamanda ve aynı anda yaratıldıklarından Âdemin kendisine eşit olduğu görüşündedir.

    (Tarihin ilk Feministi) bu sebeple de Âdem'e tabi olmayı şiddetle reddeder Tanrı'ya asi olur ve cennetten uzaklaştırılır. Bundan sonra
    Tanrı Âdem'in kaburga kemiğinden Havva'yı yaratır, Havva sonuçta erkeğinin bir parçasından yaratıldığından ona tabi olur.


    Âdem ile Havva ilk günahı işleyip cennetten kovulduktan sonra,
    çocukları olur Lilith bunu kıskanır ve bundan sonra âdem
    oğullarından doğacak her bebeği öldürmeye yemin eder.


    İnanışa göre kötü bir ifrit haline gelen Lilith gece hava
    karanlıktan sonra yeni doğum yapmış evlere girerek lohusa kadınların bebeklerini boğmaktadır. Bu sebeple günümüzde bazı Museviler arasında bir adet olarak, Lohusa kadın akşamları evde yalnız bırakılmaz ve akşamları çamaşır ipinde çocuk bezi bırakılmaz, çünkü bunları gören Lilith'in o evde çocuk olduğunu anlamasından endişe edilir.)



    İşte Yahudi nin, Hıristiyan'ın batıl inancı, böyle içimize girmişte, bizler farkında bile değiliz. Bunlar ne ki, daha o kadar batıl inanç var ki inancımıza giren, çıkar çıkarabilirsen. O kadar kanıksanmış, kabullenilmiş ki batıl ve hurafe inançlar, Rabbim affetsin ama Allah ın ayetleri ne yazık ki göz ardı edilmiş, görmezden gelinmiş.


    Allah ın rehberinden sapan bizler, beşerin yarattığı hurafe bir inancın peşi sıra, hiç düşünmeden koşup duruyoruz, hiç sorgulamadan. Allah ın, sizlere rehber olsun diye gönderdim dediği rehbere, FURKAN a danışmadan yaşayıp gidiyoruz.


    Çünkü rivayetler Kur'an ın önüne geçmiş. Dinimizi Kur'an a göre değil, rivayetlere göre yaşar olmuşuz. Rivayetleri Kur'an a göre anlamak yerine, Kur'an ı rivayetlere göre anlamanın yolunu seçmişiz. Elbette bu yolu izlediğimiz içinde, bizden önceki cahiliye dönemin düştükleri hatalarına, düşmekten de kurtulamıyoruz.


    Peygamberimizin ümmeti olduğunu iddia eden büyük bir çoğunluk, Kur'an ı ne yazık ki devre dışı bıraktı. Sanırım mahşer günü, peygamberimizin söyleyeceği o üzücü sözler gerçek oldu. Rabbim yardımcımız olsun. İşimiz çok ama çok zor.

    Furkan 30: Ey Rabbim! Benim toplumum bu Kuran' ı devre dışı tuttular.


    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#19.01.2012 10:50 0 0 0
  • Bugün sizlerle konuşmak ve üzerinde birlikte düşünmeye davet etmek istediğim konu, Rabbimin elçisine nasıl bir görev verdiği, bu görevin tanımı, yetki ve sorumluluklar konusunda olacaktır. Önce Rabbim elçisine Kur'an ı daha rahat tebliğ edebilmesi, sözlerinin dinlenmesi için, bakın elçisine kesinlikle itaat edilmesini nasıl emrediyor.


    Aliimran 32: Şunu da söyle: "Allah'a ve resule itaat edin."Eğer yüz çevirirlerse, Allah küfre sapanları sevmez.


    Aliimran 132: Allah'a ve resule itaat edin ki, merhamet görebilesiniz.


    Nisa 80: Resule itaat eden Allah'a itaat etmiş olur. Yan çizen çizsin, biz seni onlar üzerine bekçi göndermedik.


    Yukarıdaki ayetlere benzer onlarca ayet vardır ki, Rabbim elçisine kesin itaati emreder. Eğer benim doğru bir kulum olmak ve cennetime gitmek istiyorsanız, onun sözlerine uyun diyerek, kullarını elçisine itaat etmesi konusunda uyarır. Bakın bu sözüyle Rabbim neyi kast eder?


    Nisa 170: Ey insanlar! Resul size Rabbinizden gerçeği getirdi, şu halde kendi iyiliğinize olarak ona iman edin. Eğer inkâr ederseniz, göklerde ve yerde ne varsa şüphesiz hepsi Allah'ındır. Allah geniş ilim ve hikmet sahibidir.


    Bakın ayet ne güzel açıklıyor ve Ey iman edenler diyor, resulünüz size benim gönderdiğim gerçekleri, yani Kur'anı getirdi. Demek ki peygamberimizin bizlere vereceği, Allahın gönderdiği gerçek yol gösterici Kur'an dan başka bir şey olmadığı, çok açık anlaşılıyor.


    Tüm bu emirlerden sonra, şimdide Kur'ana tekrar bakalım, acaba Rabbim nasıl bir görev vermiş elçisine? Daha açıkçası elçisinin görev tanımını nasıl yapıyor. Bunu öğrendikten sonra işimiz daha kolay olacak. Çünkü görevi veren Rabbim, elbette yetki ve sorumluluklarını da O tespit edecektir. Eğer Rabbin vermediği bir yetkiyi bizler vermeye kalkarsak, çok büyük bir günah işlemiş, RABBİME YALAN BİR SÖZ İSNAT ETMİŞ OLURUZ. Bunu yapanların, hesap günü yüzlerine bile bakmayacağım, onların yüzleri kapkara olacaktır diyor Allah. Bakın Yaratan elçisinin, görev tanımını nasıl yapıyor.



    Ahkaf 9: De ki: 'Ben elçilerden bir türedi değilim, bana ve size ne yapılacağını da bilemiyorum. Ben, yalnızca bana vah yedilmekte olana uyuyorum ve ben, apaçık bir uyarıcıdan başkası değilim.



    Ankebut 18: Eğer siz yalanlarsanız, bilin ki, sizden önce bir takım milletler de yalanlamışlardı. Peygamberin görevi ise açık bir tebliğden ibarettir.


    Ahzap 45-46: Ey Peygamber! Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Allah'ın izniyle, bir davetçi ve nûr saçan bir kandil olarak (gönderdik).


    Neml 92: 'Ve Kur'an'ı okumakla da (emrolundum). Artık kim hidayete gelirse, kendi nefsi için hidayete gelmiştir; kim sapacak olursa, de ki: 'Ben yalnızca uyarıcılardanım.



    Nur 54: De ki: Allah'a itaat edin; Peygamber'e de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, Peygamber'in sorumluluğu kendisine yüklenen (tebliğ görevini yapmak), sizin sorumluluğunuz da size yüklenen (görevleri yerine getirmeniz)dir. Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygamber'e düşen, sadece açık-seçik duyurmaktır.



    Araf 188: De ki: 'Allah'ın dilemesi dışında kendim için yarardan ve zarardan (hiç bir şeye) malik değilim. Eğer gaybı bilebilseydim muhakkak hayırdan yaptıklarımı arttırırdım ve bana bir kötülük dokunmazdı. Ben, iman eden bir topluluk için, bir uyarıcı ve bir müjde vericiden başkası değilim.



    Enam 48: Biz, peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim iman eder ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur. Onlar üzüntü de çekmeyecekler.



    Gaşiye 21: Artık sen, öğüt verip-hatırlat. Sen, yalnızca bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın.



    Kehf 56: Biz resulleri, sadece müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kâfir olanlar ise, hakkı batıla dayanarak ortadan kaldırmak için batıl yolla mücadele verirler. Onlar ayetlerimizi ve uyarıldıkları şeyleri alaya almışlardır.



    Allah çok açık ve net, görev verdiği elçisinin görev tanımını yapmış. Lütfen dikkatle tekrar okuyunuz, bu görevin içinde, Kur'an ın vermediği hükümleri de elçisi verir, Kur'an dışından helal haram koyma yetkisi de vardır, benim hüküm verdiğim gibi, hüküm koyma yetkisini de veriyorum, türünden tek bir görevi var mı, böyle bir yetkiyi Rabbim vermiş mi elçisine? Elbette hayır. Çünkü Allah hükmü yalnız ben veririm. Hükmüme hiç kimseyi ortak etmem, demiyor muydu?


    Buraya kadar iki konuyu gördük, birincisi Allah kesinlikle elçisine uyulmasını, ikincisi ise Allah ın elçisine verdiği görev ve yetkisinin sınırları neler olduğu konusunda, açıklamalar vardı.




    Şimdide acaba Rabbim bu görevi elçisine verirken, bizzat kendisine nasıl bir tembihte bulunmuş ve görev esnasında nasıl hareket etmesini istemiş, onu anlamaya çalışalım. Çünkü Rabbim elçisine bir görev verdiyse, sınırlarını da belirlemiş olmalı, kendisine bizzat bazı tembihler, ikazlar yapmış olmalı, şimdide onları araştıralım.



    Maide 67: Ey resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan onun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur. Allah, küfre batmış topluluğa kılavuzluk etmez.


    Zühruf 43: Sen, sana vah yedilene sımsıkı sarıl! Hiç kuşkusuz, sen, dosdoğru bir yol üzerindesin.


    Hakka 44; Eğer bazı lafları bizim sözlerimiz diye ortaya sürseydi, 45- Yemin olsun, ondan sağ elini koparırdık. 46 -Sonra ondan can damarını mutlaka keserdik.




    Yukarıdaki ayetlere dikkat ederseniz, peygamberimize hitaben yapıyor ve bakın neler söylüyor.


    (Ey resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan onun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun.)


    Demek ki asıl görevi Rabbin indirdiği Kur'anı tebliğ etmek, insanlığa bunları anlatmak olduğu çok açık. Daha sonrada çok açık bir tembihte bulunuyor.

    (Sen, sana vah yedilene sımsıkı sarıl.)


    Demek ki sarılacağı, dayanacağı tebliğ edeceği kitap yalnız ve yalnız Kur'an. Şimdide elçisini bakın Rabbim, görevi konusunda nasıl açıkça tehdit ediyor ve ne söylüyor?


    ( Bazı lafları Allah sözdür diye ortaya sürseydi, onun canını alırdık.)


    Sanırım her şey çok açık. Bu kadar açık bir tembih alan elçi, Rabbin emretmediği, vermediği bir konuda hükümler verir mi? Zaten verilen hükümlerde Kur'an da apaçık var.




    Kur'an a baktığımızda bazı ayetlerde, Allahın elçisini bazı konularda uyardığının örneklerini görürüz. Peki, niçin bu örnekleri verir ve bu olayları anlatır Rabbim bizlere Kur'an da? İsteseydi Kur'an a geçirmeden, bizlere bildirmeden bizzat kendisine yapabilirdi bu ikazları. Elbette hiçbirisi boşuna değildir, bizlere çok önemli mesajları vardır bu ayetlerin. Tüm bu ayetlerle Rabbim şunu anlatıyor bizlere.


    Ben elçimi yalnız bırakmadım, benim kontrolümdedir. O benim yönetimimde asla yanlış yapmaz, onun için onun sözlerine kesinlikle uyunuz, onun söyledikleri benim sizlere gönderdiğim Kur'an dır diyor. Çünkü o sizleri yalnız ve yalnız benim gönderdiğim Kur'an ile uyaracaktır, diye bizlere kesin garanti veriyor.


    Hatırlayınız Allah bir ayetinde, sizleri Kur'an dan hesaba çekeceğim demiyor muydu? Bu sözü veren Rabbim, Kur'an da olmayan bir hükümden, sorumlu tutar mı bizleri? Bakın bahsettiğimiz ayetlerden, birkaç örnek verelim.


    İsra 73: Onlar neredeyse, sana vah yettiğimizden başkasını bize karşı düzüp uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi; o zaman seni dost edineceklerdi.


    74. Eğer biz seni sağlamlaştırmasaydık, andolsun, onlara az bir şey (de olsa) eğilim gösterecektin.


    Buradan da anlıyoruz ki Rabbim işi garantiye almış, elçisinin yalnız Kur'an ile hükmetmesi için kontrol altında tutuyor. Rabbin kontrolündeki elçisi içinde, kullarına bakın ne diyor?


    Ahzap 21: Yemin olsun, Allah resulünde sizin için, Allah'ı ve âhiret gününü arzu edenlerle Allah'ı çok ananlara güzel bir örnek vardır.


    Peki, Yaratan örnek olarak sunduğu elçisinin, nesini örnek almamızı istiyor olabilir? Elbette yaşamı, davranışları, Kur'anı hayatına geçirmesindeki örneklik, adalet anlayışı hepsi peygamberimizde toplanmış ki, sizler için en güzel örnek benim resulümdür diyor.


    Buraya kadar Rabbin açıkça verdiği görev, yetki ve elçisine yaptığı göreviyle ilgili tembihleri, ikazları gördük. Dikkat ederseniz bu görevleri arasında Rabbin hüküm verdiği gibi, anayasa konumunda hüküm getirme yetkisi yok. Rabbin verdiği anayasa hükümlerinden yola çıkarak, hüküm verme, yani karar verme yetkisi var. Zaten bakın hüküm verme konusunda çok net hükmünü veriyor ve neler söylüyor bizlere?


    Kehf 26:. O hiçbir kimseyi hükmünde ortak kabul etmez.


    Enam 57: De ki: Şüphesiz ben Rabbimden gelen apaçık bir delile dayanıyorum. Siz ise onu yalanladınız. Çabucak gelmesini istediğiniz (azap) benim yanımda değildir. Hüküm ancak Allah'ındır. O hakkı anlatır ve O, doğru hüküm verenlerin en hayırlısıdır.


    Tur 48: Artık, Rabbinin hükmüne sabret; çünkü gerçekten sen, gözlerimizin önündesin. Ve her kalkışında Rabbini hamd ile tesbih et.

    Yunus 109: Sana vahyolunana uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O, hüküm verenlerin en iyisidir


    Bu ayetlerden de açıkça anlaşılıyor ki, hüküm verme konusu yalnız Rabbim e aitmiş. Hiç kimseyi hükmüne ortak etmeyeceğini, hükmü verecek yalnız kendisinin olduğu ve herhangi bir konuda Allah hüküm verinceye kadar sabırla bekle, yalnız sana vah yettiğimize uy diyor Allah.



    Şimdi de şöyle düşünelim. Peki, peygamberimizin görevi yalnız tebliğ etmek miydi? Elbette hayır, eğer öyle olsaydı onca savaşlar yapılmazdı. Demek ki bu iş bu kadar kolay değil. Toplumu Allah dan gelen yeni bir kitaba alıştırmak, onlara yeni gelen ayetlerin nedenlerini, sebeplerini anlatmak ve en zoru onları ikna etmek, sanırım o kadar kolay olmasa gerek. Çünkü Kur'an da öyle ayetler var ki, daha önce indirilen kitaplarda hükmü kaldırılıp, yerine yenileri gelmiş, bu durumda ehli kitabı ikna etmek çok zor olsa gerek.


    Alışkanlıklardan vazgeçmek kolay değildir. İşte peygamberimiz o devrin uslanmaz, isyankâr, fuhşun, sapıklığın kol gezdiği bir ortamda, Rabbin kitabını dinini tebliğ etmek, anlatmak yaymak büyük bir beceri ister.


    Allah Kur'an da, toplumları yöneten ister elçisi olsun, ister toplumu yöneten liderler olsun, bakın topluma nasıl hükmedilmesini istiyor.


    Maide 44. Kim Allah'ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.


    Maide 45: Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerdir.


    Buradan da çok net anlaşılıyor ki, peygamberimiz yada onun ölümünden sonra ki toplumların yöneticileri, Rabbimin Anayasası olan KUR'AN dan hüküm veriyordu ve Allah ta Kur'an ın dışına çıkılmaması gerektiği konusunda, çok açık bizleri uyarıyor.



    Buradan da anlaşılıyor ki peygamberimiz hükümler veriyor, ama Rabbimin anayasa konumundaki KUR'AN dan yola çıkarak veriyor.
    Yukarıda sizlere birçok örnekler verdim. Hüküm koyucu, yalnız Rabbimin olduğu çok açık anlaşılıyor. Biran tüm ayetleri unutalım ve aşağıdaki ayeti yalnız hatırlayalım.


    Zühruf 44: Doğrusu Kur'an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan sorumlu tutulacaksınız.


    Değerli kardeşlerim, Rabbim Zühruf suresi 44. ayetinde, sizleri hesap günü Kur'an dan sorumlu tutacağım, HATTA BİR AYETİNDEDE HESAP GÜNÜ, KİTAP ORTAYA KONDUĞU ZAMAN dediği halde, bizlere Kur'an da apaçık verilmeyen hükümlerden de sorumlu tutar mı? Böyle bir düşünceyi, adaletsizliği Rabbim e isnat etmekle, nasıl bir adaleti Rahmana uygun gördüğümüzün farkın damıyız? Hiç sanmıyorum, farkında olsaydık Allah a yaptığımız saygısızlıktan dolayı, oturup günlerce Rabbim e bağışlaması için yalvarırdık.

    YORUM VE KARAR SİZLERİN.


    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#13.01.2012 19:24 0 0 0
  • Bu yazımızda sizleri, üzerinde düşünmeye davet etmek istediğim ayet, İsra suresi 36. ayet olacaktır. Allah bu ayette dikkatimizi çekerek, bakın ne söylüyor bizlere?


    İsra 36: Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumlu tutulacaktır.


    Allah ayetinde kullarını ikaz ediyor ve emin olmadığın bilginin sakın arkasından gitme, seni bütünüyle sorumlu tutarım diye ikazda bulunuyor. Eğer bizler bu ikazın ne anlama geldiğini görmezden gelirsek, istediğimiz kadar ibadet edelim, sonuç alamayacağımız açıktır. İbadet doğru yapılırsa değer kazanır, eğer Rahmanın istediği doğrultuda yapılmıyorsa, ne yaparsak yapalım hiçbir sonuç alamayız, Allah korusun. Madem bu kadar önemli bir ikaz da bulunuyor Allah, gelin bu sözüyle, ikazıyla ne demek istiyor onu birlikte anlamaya çalışalım, çünkü her beşer kendi imanından sorumlu tutulacaktır.



    Önce günümüzde bizlere neler öğrettiler onları hatırlayalım, daha sonrada bu bilgileri yukarıdaki ayetle karşılaştırıp, anlamaya çalışalım. Bizlere Kur'an ın özet bilgi içerdiğini söyleyip, iman adına her şeyin Kur'an da olmadığını, eğer İslam ı doğru ve eksiksiz yaşamak, anlamak istiyorsak, fıkıh kitaplarına ihtiyacımızın olduğu söylendi bu güne kadar.


    Fıkıh kitaplarına baktığımızda, her mezhep kendi fıkıh düzenini oluşturduğunu görüyoruz. Bu durumda acaba hangisine güvenmeliyiz? Bakın hemen koskoca bir soru işareti çıktı karşımıza. Çünkü bir mezhepte anlatılan, diğer mezhepte çok daha farklı olabiliyor? Bakın İsra 36. ayette ki, Rabbin ikazını hemen düşünelim, bilgin olmayan emin olmadığın sözlerin ardına sakın düşme diyordu Allah. Peki Rabbim elçisine ne diyordu ve kullarımı nasıl uyarmasını istiyordu, hemen ona bakalım Kur'an dan.


    Maide 67. Ey resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan onun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun


    Ahzap 2: Rabbinden sana vah yedilene uy! Allah, yapmakta olduklarınızdan en iyi biçimde haberdardır.


    Nisa 105. Kuşku yok ki, biz bu Kitap'ı sana, insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği ile hükmedesin diye hak olarak indirdik. Sakın hainlere yardakçı olma.


    Bu ve buna benzer onlarca ayetleri okuduğumuzda, sanırım içimiz daha rahatladı, çünkü peygamberimizde zaten o günkü toplumu yalnız Kur'an ile uyarma görevi almış, bu açıkça anlaşılıyor. Yani Kur'an da her şey yoktur, o özet bilgidir diyenlere inanmamız Kur'an ayetlerine göre, asla doğru olamaz. Allah yoksa sana vah yedilene uy, topluma sana indirdiğimle hükmet, sana indirdiğimi tebliğ et der mi? Her şeyin olmadığı özet bilgiler, nasıl olurda topluma rehber ve güneş olur?



    Yazımızın konusu neydi? Emin olmadığımız bilgilerin ardına gitmeyin, diye Rabbim ikaz ediyordu? Bu durumda düşünelim hiç şüphe etmeden, emin olacağımız bilgi o zaman nerede yazıyor olabilir, bunu bilmeliyiz ki hata yapmayalım. Allah bu kitabı koruduğunu söylüyordu bir ayetinde ve bakın bizleri hangi kitaptan sorumlu tutuyordu, onu da hatırlayalım.



    Zühruf 44: Doğrusu Kur'an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan sorumlu tutulacaksınız.



    Sizce işimiz çok daha kolaylaşmadı mı? Bu ayeti neredeyse her yazımda hatırlatıyorum ki, hareket noktamızı doğru ayarlayabilelim. Allah Kur'an ı ben koruyorum ve sizi bu kitaptan sorumlu tutuyorum diye apaçık söylemiş. Sizce bu söylediği sözün dışında bir şey yapar mı Rahman? Demek ki bu sözleri çok dikkatle düşünmeliyiz. Şimdide her şeyiyle bizlere örnek peygamberimiz, bakalım bu konularda bizlere neler söylemiş, Rabbin uyarısıyla onlara bakalım.



    Enam 50: Onlara şunu söyle: "Ben size Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Gaybı da bilmem ben! Size ben bir meleğim de demiyorum. Yalnız bana vah yedilene uyarım ben!" Sor onlara: "Körle gören bir olur mu? Hâlâ düşünmüyor musunuz?"


    Yukarıdaki ayette Allah elçisine, onlara şunu söyle diyerek ne söylemesini istiyor bizlere, lütfen çok dikkatle şu cümlenin üzerinde düşünelim.


    (Yalnız bana vah yedilene uyarım ben.)

    Peki, bizler bu ayetleri görmezden gelip neler neler söylüyoruz, isterseniz bir hatırlayalım. Allahın gönderdiği helal haramlara ilaveler yapmasından tutun, daha birçok konunun peygamberimiz tarafından hükümler verme yetkisine haiz olduğunu söylemiyor muyuz? Hani bizler Kur'an ın tüm hükümlerine iman etmeden gerçek Müslüman olamazdık ne oldu?


    Bu ve buna benzer yüzlerce ayeti bugün görmezden gelen, ayetlerin üstünü örtüp, Allah ın söylemediği, açıklık getirmediği, hüküm vermediği onlarca hükümleri Rahmana isnat edenlerin durumu, hesap günü nice olur dersiniz? Allah sizleri Kur'an dan sorumlu tutuyorum diye hüküm verdikten sonra, sizce Kur'an dışından da bizlere, Allah katındandır diye öğretilen bilgilerden, hükümlerden hesap sorar mı?

    Bakın Allah bizlere ne söylüyor, bizler ise tüm bunlardan habersiz nasıl büyük yanlışlar yapıyoruz.



    Zümer 60: Allah'a yalan isnat edenleri, kıyamet günü yüzleri simsiyah halde görürsün. Kibirliler için cehennemde bir barınak mı yok.



    Rabbim söylemediği halde, emin olmayan bilginin ardına düşmeyin ikazını görmezden gelip, hurafe inançların ardına düşenlerin, Allah a iftira atanların kıyamet günü YÜZLERİ SİMSİYAH olacaktır diyor. Allahım sen bu durumdan koru ne olur bizleri. Bu ayeti de hemen hemen her yazımda, kardeşlerime hatırlatmaya çalışıyorum, çünkü gerçekten okadar büyük yanlışlar yapıyoruz ki, izahı çok zor. Demek ki din adına, emin olmadığımız bir bilgi ve hükmün ardından gitmenin tehlikesinden bahsediyor Rabbim.


    Bizler Kur'an da her şey yoktur, o özet bilgidir, onu herkes anlayamaz, veli insanlar anlar diyenlere karşı çıkıp, Rabbin ayetlerini hatırlattığımızda, günümüzde İslam âleminin çoğunluğu bunlara inanıyor, siz mi bir akıllı çıktınızda, bunları söylüyorsunuz diyorlar, fakat Rabbim onlara da cevabını veriyor ve bakın ne söylüyor?


    Enam 116: Yeryüzündeki insanların çoğunluğuna uyarsan, seni Allah yolundan saptırırlar. Sadece sanıya uyarlar onlar ve sadece saçmalarlar.


    Allah İsra 36. ayette emin olmadığınız bilginin ardına düşmeyin derken, sanı yani emin olmayan rivayet bilgi ile amel etmeyin, mutlaka Kur'an dan onayını alınız diyor bizlere. Bizler aklını kullanan Müslümanlar olarak, her bilgiden faydalanmalıyız elbette. Her doğru bilginin bizlere fayda sağlayacağı aşikârdır. Fakat bizlere düşen en önemli görev, acaba aldığımız bilgiye Kur'an onay veriyor mu, işte bu kontrolü yapmak bizlerin en önemli görevidir. Daha doğrusu, imtihanımızın önemli bölümünü oluşturmaktadır.



    Günümüz İslam yaşamımıza bir örnek vermek istiyorum. Okulda öğretmen yazılı imtihan yapıyor, bizler kitaptan dersimizi gereği gibi çalışmadığımızdan, imtihanda sağımızdan solumuzdan kopyalar çekmeye çalışıyoruz. Acaba çektiğimiz kopyalar sorulan sorunun doğru cevabımı? Bundan hiç birimiz emin olamayız. Gelin hiçbir kopyaya meyletmeden, bizler dersimizi önce Kur'an dan çalışalım. Emin olmadığımız bilgilerle kendimizi oyalamak yerine, alalım Rabbin rehberini, anlayarak bolca okuyalım ve üzerinde düşünelim. Onu sen anlayamazsın diyenlere de, Allah bizlerin anlayamayacağı bir kitap, bir rehber gönderip de, daha sonra bizleri asla sorumlu tutmaz diyelim, yani bizleri Kur'an dan uzaklaştırmak isteyenlerin kapanına düşmeyelim.


    Bizler ilk önce Kur'an a danıştığımızda, bunlar Allah katındandır dediklerinde, anlatılanlara yabancı olmayacağımız için, böylece bizleri aldatmaya çalışanların farkına varabiliriz. Allah öyle bir kitap gönderdiğini söylüyor ki bizlere, bakın ne diyor?


    Kamer 22: Yemin olsun ki, biz, Kuran'ı öğüt ve ibret için kolaylaştırdık. Fakat düşünen mi var?


    Bu sözleri birkaç kez tekrarlayan Rabbim, acaba anlaşılması zor bir din ve kitap gönderip, daha sonrada bizleri sorumlu tutar mı? Bu adalet anlayışını, nasıl olurda Rabbim e isnat ederiz hiç düşünüyor muyuz? Allah peygamberimiz devrinde, elçisinin tebliğ ettiği Kur'an ı yeterli görmeyip, kendi atalarının rivayetlerine de iman etmeye devam edenlere, bakın nasıl bir ayet indiriyor.



    Ankebut 51: Karşılarında okunup duran bir kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? Bunda, inanan bir toplum için elbette ki bir rahmet ve bir öğüt vardır.


    Demek ki, o devirde de eski inançlarından vazgeçmek istemeyenler, onu din ve iman adına yeterli görmeyenler( Tıpkı günümüzde ki gibi.) Kur'an ın yanında, Kur'an da hiç bahsedilmeyen, hükmü olmayan, atalarının inançlarını da devam ettirmek istiyorlar ki, Allah onlara bakın ne söylüyor, tekrar hatırlayalım.


    ( Karşılarında okunup duran bir kitabı, sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu?)


    Demek ki yetiyor ki Kur'an, Rahman böyle söylüyor. Ya bugün günümüzde de aynı şeyler söylenmiyor mu? Bakın yine yazımızın ana konusu ayet çok daha iyi ortaya çıktı. Emin olmadığımız hiçbir bilginin ardı sıra gitmemeliyiz. Gideceğimiz bilgiye Kur'an mutlaka onay vermelidir. Tabi işi garantiye almak istiyorsak. Doğru olan, emin olduğumuz, yani HAK olan bilginin hangisi olduğunu bakın Rabbim nasıl açıklıyor.


    Rad 19: Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kişi, kör olan biriyle aynı mıdır? Sadece aklı ve gönlü işleyenler düşünüp ibret alır.


    Araf 3; Rabbinizden size indirilene uyun; O'nun berisinden bir takım velilerin ardına düşmeyin! Siz ne kadar da az öğüt alıyorsunuz.


    İbrahim 52: İşte bu, onunla uyarılsınlar, Allah'ın tek ilah olduğunu bilsinler, aklı ve gönlü işleyenler de ibret alsınlar diye, insanlara yöneltilmiş bir tebliğdir.


    Muhammet 2: İman edip yararlı işler yapanların, Rableri tarafından hak olarak Muhammed'e indirilene inananların günahlarını Allah örtmüş ve hallerini düzeltmiştir.3. Bunun sebebi, inkâr edenlerin batıla uymaları, inananların da Rablerinden gelen hakka uymuş olmalarıdır. İşte böylece Allah, insanlara kendilerinden misallerini anlatır.



    Yukarıdaki ayetlere baktığımızda hakkın, doğru bilginin Allahtan indirilen Kur'an bilgileri olduğunu görüyoruz. Çünkü Allah bizleri uyarıyor ve ne diyor? Rabbinizden size indirilene uyun. Muhammet suresi 2. ve 3. ayet aslında çok önemli bir konuya son noktayı koyuyor ve bakın ne diyor?


    (Rableri tarafından hak olarak Muhammed'e indirilene inananların günahlarını Allah örtmüş ve hallerini düzeltmiştir.)


    Şu sözlere bakar mısınız, şükürler olsun Rabbime. Muhammed e indirilene, yani KUR'ANA inananların günahlarını Allah affetmiştir diyor. Ya devamındaki cümleyi okurken acaba dikkatle düşündük mü? Bakın Kur'an iki zümreden bahsediyor. Birincisi Allahın indirdiğine uyanlar, ikincisi batıla uyanlar. İkinci toplum Allah ı inkâr edenler değil, bunu iyi düşünelim. Bakın Muhammet 1. ayette bu tip insanların kim olduğu anlatılıyor ve ne diyor Rabbim? (Küfre saplanıp Allah'ın yolundan alıkoyanların yapıp ettiklerini O, boşa çıkarmıştır.)

    Allah Kur'an dan bahsederken, ilim diye söz ediyor. Eğer ilim Rabbimden gelmişse orada her soruya cevap vardır, yeter ki onu anlamaya çalışalım. Bakın Rabbim ne diyor?



    Aliimran 19: Doğrusu Allah katında din, İslam'dır. O kitap verilenlerin ayrılığa düşmesi ise sırf kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki ihtirastandır. Her kim de Allah'ın ayetlerini inkâr ederse, şüphe yok ki Allah, hesabı çabuk görendir.



    Allah bizlere ilim gönderdiğini söylüyor. Bizler beşer olarak bugün ayrılığa düşmüş isek, kendi ihtiraslarımızdan, çekişmelerimizden olduğunu apaçık söylüyor Rabbim bizlere. Hatırlayınız mezheplerin doğuşu insanların yeniden halife seçemeyip, kendi ihtiraslarından İslam ı bölmekten bile çekinmediler mi? Hakkın yolundan gitmek isteyen, Rabbin İLMİNE SARILIR. Allah sizlere indirdiğim rehbere, ilme, gönül gözüne, güneşe sakın batıl karıştırmayın diye bizleri bakın nasıl uyarıyor.


    Bakara 42: Bilerek hakkı batıl ile karıştırmayın, hakkı gizlemeyin.


    Beşerin batıl rivayetlerini öne çıkarıp, Kur'an da her şey yoktur diyerek, Kur'an ın vermediği hükümlere iman edip, Rabbin ilminin bir kısmının artık hükmü yoktur, nesih edilmiştir, bazı ayetler geçmiş toplumları ilgilendiriyor diyerek, hakka batıl karıştıranın hesap günü yüzleri kapkara olacağının, Rabbim ayetinde söylediğini tekrar hatırlatırım.



    Allah ın kolaylaştırdığı güzelim dini, bizler zorlaştırıp, peygamberimizin emanetine hıyanet etmeyelim. Peygamberimizin yolunu izlediğini söyleyen, Kur'an ın ipine sarılır. Onun ümmeti olduğunu söyleyen, hurafelerden uzak durur, Rabbin hüküm vermediği hiçbir konunun, hiçbir sözün ardı sıra gitmez. Çünkü Allah hükmü yalnız ben veririm diyor ve bizleri uyarıyor.



    Allah sizleri Kur'an dan hesaba çekeceğim diyorsa, o vaadinde durandır. Kur'anın ilk emri OKU diye başlıyorsa, böyle bir kitap asla anlaşılması zor olamaz, bunu lütfen çok iyi düşünelim. Peygamberimiz bizler için Kur'an da gösterilen örnek bir insandır. Onun hayatı, felsefesi yaşam biçimi Kur'an ın hayata geçirilmiş şeklidir. Onu ne bıraktığı sakalında, nede giydiği yöresel kıyafette aramak yerine, onun Kur'an ı yaşamına nasıl geçirdiğini, adalet anlayışını, toplumdaki davranış biçimini örnek alıp, onun ardı sıra gitmeliyiz. Şekilci değil, akılcı olursak, onu gerçekten doğru anlamış oluruz.



    Ben sizlere Rabbin sözlerini hatırlattım ve düşünmeniz için vesile olmaya çalıştım. Rabbim bizlere verdiği ibret ayetleri, beşerin etkisinde olmadan anlamaya çalışırsak, en az hatayla anlamanın kapısını aralamış oluruz kendimize.


    Hiç kimse peygamberimizi devre dışı bırakamaz, onu yok da sayamaz. Ama Rabbin vermediği hiçbir yetkiyi, sorumluluğu da elçisine yükleyemez. Bugün varsak yarın yokuz. Birbirimizi kırmak yerine karşılıklı dinleyelim. Aklımızın, mantığımızın ışığında Kur'an ı anlamaya çalışalım. Daha sonrada tüm bilgileri beşeri bilgilerle değil, KUR'AN İLE KARŞILAŞTIRALIM. Eğer bir beşer, Kur'an ın onay vermediği bir bilgi veriyorsa bizlere, o mutlaka dine nifak sokmaya çalışan, hurafenin peşinden koşuyor demektir. Allah İsra suresi 36. ayette Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme diyorsa bizlere, KUR'ANIN ONAY VERMEDİĞİ bilgilerin ardına düşmeyelim, yoksa hesap günü yüzlerimizin kapkara olmasından kurtulamayız, bunu da unutmayalım.

    Rabbim cümlemizi hakkın peşi sıra gidip, batıldan uzak kalan kullarından eylesin.

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#12.01.2012 17:07 0 0 0
  • Bizler Kur'an ı anlamaya çalışırken, eğer nefsimizin esiri olarak, beşeri itikatlarımıza delil aramak adına bakıyorsak, ondan doğru bilgiyi almamızda asla mümkün olmayacaktır. Çünkü Allah bizlere, niyetlerimize göre cevap verecektir.


    Kur'an da Nisa suresi 3. ayette geçen, bazı kelimeler öne sürülerek, Allah bir erkeğin dört eşe kadar evlenmesine izin veriyor denmektedir. Gerçekten Allah, birden fazla eşle evlenmemizi öneriyor mu, yoksa zaten Kur'an ın indirildiği dönemde yaygın olan çok eşliliği, Allah indirdiği ayetleriyle, düzene mi sokmaya çalışıyor?


    Gelin bu konuyu Kur'an bütünlüğünde, ayetler üzerinde düşünerek anlamaya çalışalım. Nisa suresi 3. ayeti daha iyi anlayabilmemiz için, bir önceki ayeti de yazalım ki, ayetler özellikle kimlerden ve ne maksatla bahsedildiği daha iyi anlaşılsın.



    Nisa 2. Yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla (helâli haramla) değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katıp yemeyin. Çünkü bu, büyük bir günahtır.


    Nisa 3. Eğer, (velisi olduğunuz) yetim kızlar (ile evlenip onlar) hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız, (onları değil), size helâl olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın. Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız, o takdirde bir tane alın veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur.



    Nisa 2 ve 3. ayete baktığınızda, ilk önce bahsedilen konu yetimler ve bu yetimlerin ailelerinden kalan malları ile ilgili açıklamalar yapılıyor. Dikkat ederseniz, belki savaşlardan belki de başka nedenlerden dolayı, anne ve babalarını kaybetmiş ve onları koruma altına alan kişilerin durumlarından bahsediliyor, ayetlerin ilk bölümü.


    Sakın yetimlerin mallarını, kendi mallarınıza katmayın diyor Allah. Onların malları için onlarla evlenmeye kalkarda, adaletsiz bir durum yaratırsanız, bu yanlış bir yol olur diyor bizlere. Adaleti koruyamama şüphesi varsa eğer, yetimlerle değil, size helâl olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın. Bu sözleri söyledikten sonrada bakın ne diyor Rabbim.



    Eğer adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız, o takdirde bir tane alın.


    Şimdi bu durumda siz nasıl bir mantık yürütürsünüz ve bu ayetten ne anlarsınız? Allah birden fazla evliliği yasaklamıyor bu açık. Eğer birden bire yasaklamış olsa, toplumun neredeyse tamamının böyle bir evlilik yaptığı ortamda, sizce bu yasak nasıl karşılanırdı toplum tarafından? İşte Kur'an ın güzelliği ve toplumu ikna ile eğitim şekli.


    Ayette özellikle yetimlerin mallarının korunmasından bahsediyor ve üzerinde dikkatle duruyor. Toplumun geleneklerinden olan, birden fazla evlilik konusunu düzene sokmak için, birden fazla evliliği yasaklamadan, fakat topluma en doğru evliliğin önerisini yaparak, en adaletli evlilik yoluna doğru yönlendiriyor. Evlilikte adaleti ön planda tutmamızı söylüyor. Allah ın Önerisi de çok açık, adaletin olduğu tek eşli evlilik.


    Allah Nisa suresi 129. ayetinde bizleri birden fazla evlilik için, bakın nasıl uyarıyordu ayeti hatırlayalım.



    (Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, kadınlar arasında adaleti yerine getiremezsiniz.)



    Allah bunu söylerken, acaba bizlere ne anlatmak istiyor, işte burası önemli. Bizler eğer nefsimizin etkisiyle, Kur'an dan delil arıyorsak, buluruz ve deriz ki, bakın Allah çok eşliliği yasaklamamış. Doğrudur yasaklamamıştır, ama Allah bu konuda bizlere en güzel yolu göstermiş ve önerisini de yapmıştır.



    Allah ın önerisi adaletin sağlanabildiği, tek eşliliktir. Sizce bizler adaletin asla sağlanamayacağı, bir evlilik yaparak mı mutluluğu huzuru buluruz, yoksa adaletin sağlanabileceği tek eşliliği seçerek mi huzurlu ve mutlu bir yuva kurarız? Elbette Allah seçimi bizlere bırakmıştır, ama doğru yolu göstererek.




    Örneğin nisa suresi 3. ayetin sonunda, tek eşle evlenin dedikten sonra, o devrin bir gerçeği olan, bir öneride daha bulunuyor Allah, şimdide ona bakalım.



    (veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur. )



    Dikkat ederseniz Allah ayette, adaletin sağlanması için tek eşliliği önerdikten sonra, sahip olduğumuz cariyelerden bahsediyor. Peki, şimdi cariye diye bir şey var mı? Madem Allah birden fazla evliği yasaklamamış ve Kur'an da var, ben de diyorum ki cariyede geçiyor, bende cariye almak istiyorum. Diyebilir miyiz? Daha da dikkat çekici olanı, ayetin sonunda Allah ın önerdiği güzelliğe bakar mısınız ne diyor Rahman bizlere. Tabi gören gözler, duyan kulaklar için.


    (Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur. )


    Bakar mısınız lütfen Allah ın önerisine. Neymiş daha uygun olanı? Tek eşle evlenmek sizler için daha uygundur dediği halde bizler, hala nefsimizin etkisiyle nelerin peşinde gidiyoruz ve neler söylüyoruz.



    Allah çok eşliliği yasaklamamıştır, çünkü çok eşlilik gerektiğinde lüzumu olduğunda, kullanılması gereken bir ruhsattır, izindir. Dünya ülkelerinde savaşlar ve hastalıklar sonucunda, kadın erkek dengesinin bozulması durumlarında, kadının korunması adına, zaten ülkeleri yönetenler tarafından, birden fazla evlilik bazen özendirilmiş ve uygulanmıştır.



    Allah Kur'an ın indirildiği devirde yanlış olan, toplumun alışık olduğu birçok konuyu birden yasaklamamış, indirdiği ayetlerle, öneriler ve tavsiyelerle, zamana yayarak kalkmasını sağlamıştır. Örneğin kölelik, cariyelik gibi. Bugün diyebilir miyiz Kur'an da kölelik, cariyelik geçiyor, Allah yasaklamamış, hatta onlarla ilgili birçok hüküm de var Kur'an da. Kölelik, cariyelik geri gelmelidir, diyen var mı aramızda?



    Çok eşliliğin Kur'an da yeri var, onun için serbesttir diyenlere sormak istediğim bir soru var. Kölelik ve cariyelikte Kur'an da geçiyor ve yasaklanmıyor. Hatta kanunlarla düzene sokuluyor. Acaba çok eşliliği savunanlar, geri gelmesini isteyenler, kölelik ve cariyeliğinde serbest bırakılmasını isteyebiliyorlar mı?



    Eğer bunu söyleyemiyorlarsa, şunu dikkatle tekrar düşünmelidirler. Allah Kur'an ın indiği devrin gerçekleri olan, çok eşlilik, kölelik ve cariyelik konusunu, zamana yayarak indirdiği ayetleriyle, en güzel yaşamın tavsiyelerini yaparak, bizleri Kur'an ile imtihanımızla baş başa bırakmıştır.


    Allah ın rehberine, onun tavsiyelerine uyan toplumlar mutluluğu bulmuşlardır. Kur'an ı yeterli görmeyen, orada her şeyin olmadığını söyleyerek, beşerin rehberliğiyle, hakkı batılla karıştıranların ne halde olduğunun örneklerini, ne yazık ki üzülerek izlemekteyiz.



    Kur'an bizlere en güzel yol ve yöntemleri, önümüze sunmuştur ve imtihanda olduğumuzu hatırlatarak, doğru yaşamanın şifrelerini vermiştir. Bizlere düşen o basit şifreleri, nefsimizin ve beşeri ihtiraslarımızın etkisi altında kalmadan, Allah ın rehberinden bulup çıkarmak olmalıdır.



    Elbette buda imtihanımızın en önemli bölümü olsa gerek. Tekrar hatırlatmak istiyorum, Rabbin önerisini. Allah tek eşlilik konusunda şu cümleyi bizlere söylediyse, sizce bu konuda ki son nokta ne olmalıdır? Karar ve seçim sizlerin.

    (Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur. )


    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#08.01.2012 19:58 0 0 0

  • Bir sitede zekât ile ilgili bir yazı okumuştum. Doğrusu bu yazıyı Kur'an ile karşılaştırdığımda, bizlerin hadis adı altında her konuya hemen inanmayıp, söylenenlere dikkatle yaklaşıp, Kur'an ile karşılaştırmamız ve onun süzgecinden geçirmemiz gerektiğini, çok daha iyi anladım. Zekât konusu ile ilgili, aşağıdaki yazımı yazarken, istedim ki birlikte bu konuyu, Kur'an ayetleri ile onun ışığı altında düşünelim. Allah Kur'an da bakın ne diyor, bizlere gönderdiği rehber için.

    Kamer 17: Andolsun biz, Kur'an'ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur?

    Kamer 22: Yemin olsun ki, biz, Kuran'ı öğüt ve ibret için kolaylaştırdık. Fakat düşünen mi var?

    Kur'an da ki bu iki ayeti okuduğumuzda, Rabbim in bizlere gönderdiği, İslam dinini bizler için kolaylaştırdığını, açık bir şekilde belirtiyor.

    Bu yazımı yazmaya neden olan, bir sitede zekât konusunda yazılmış yazıda dikkatimi çeken sözleri, önce sizlerle paylaşmak istiyorum.

    ( Zekâtı verilen malın üreyeceği, bereketleneceği ve temizleneceği Kuran-ı Kerim'de beyan olunmuştur.)

    Gerçekten ne güzel sözler. Doğrudur zekâtı verilen malın, ya da paranın üreyeceği, bereketleneceği esas önemlisi hayrının görüleceğidir. Gelelim yazılan yazının diğer bölümlerinde, anlatmak istediği bilgilerden alıntı yapalım. Yine yazıda bakın neler yazıyordu.


    ( Fıkıh lisanında ise; "Bir malın, dini usullere göre tayin edilen miktarını, Müslüman zenginin seneden seneye, zekât alabilecek sekiz sınıftan birine temlik etmesi; yani hiçbir menfaat ve istifade alâkası olmamak üzere vermesi demektir.")


    Diye belirtmişler. Yine yazıda zekâtın miktarı konusunda bir bilgi verilmiş.

    ( Tüccarlar, satmak için bulundurdukları malı senede bir defa sayıp, değerini hesap ederler. Borçlarını düşer, alacaklarını ilave ederler ve kalan miktarın kırkta birini zekât olarak verirler. (% 2.5), Öşür arazisinde yetişen mahsul senenin çoğunda yağmur ve nehir suyu ile sulanıyorsa onda birini (%10), eğer kova, dolap ve hayvan gibi vasıtalarla sulanıyorsa yirmide birini (%5) öşür (zekât) olarak vermek icap eder. )

    Yazının devamında da yine, bakın neler söyleniyor.

    (Zekât, malla alakalı bir ibadettir. Senede bir defa, Kuran-ı Kerim'de bildirilen yerlere verilir. (Tevbe;60)

    Değerli kardeşlerim bu yazdıklarım, bir sitede zekât ile ilgili yazının özetidir. Aslında yıllardır bizlere zekât konusunda anlatılanların da, bir özeti demek doğru olacaktır.


    Gelelim Rabbim in Kitabı KUR'A NA, o ne diyor acaba. Yazımın başında Allah ın, İslam ı ve Kur'an ı öğüt alabilmemiz için kolaylaştırdığını söylediği ayetlerini hatırlattım sizlere. Okuduğumuz yazıda Fıkıh lisanında zekâtın, zenginin seneden seneye verilecek bir farz görev olduğu yazılıyor. Bu bilgi asla ve asla Kur'an da yoktur, yani zekât yılda bir kez verilen bir farz görev değil, her zaman gerektiği her vakitte yoksula verilen bir farz görevdir, ibadettir. Bunu asla kimse bu şekilde sınırlayamaz, çünkü Allah ın sınırlamadığını, biz kulları hiç sınırlayamayız.



    Yılda bir fakiri hatırlamak, Kur'an öğretisine ve de Rabbim in Kur'an da bizlere anlattığı hiçbir ayetine uymadığı gibi, Allah ın adaletine de asla sığmaz. Peygamberimizde Kur'an dışından, Kur'an adaletine uymayan bir hüküm vermeyeceğine göre, bu düşünce ve bilgiler, peygamberimize de atılan bir iftiradır.


    Yazılanlara bakılırsa, yılda bir alacak ve borçları hesap ettikten sonra deniyorsa, bu ancak devlete verilen vergiden başka bir şey olamaz. Zekât ise kazancından yani bizzat kar ettiğinden fakirlere, olmayanlara vereceğin para ya da maldır. Burada kar zarar hesabı kesinlikle yapılmaz. Çünkü bir verip bin almak bu dünya hesabına da uymaz zaten.


    Kur'an çok önem verdiği ve birçok kez zikrettiği, zekât konusunda gereken açıklamaları yapmıştır. Şimdi onlara bakalım.


    Tevbe 60; Sadakalar (zekâtlar), Allah'tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslâm'a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.



    Ayet sadakanın yani zekâtın, kimlere verileceği konusunda çok net açıklama yapıyor ve farz bir emir olduğunu söylüyor.


    Gelelim zekâtın ne kadar verileceği konusuna. Bakın Allah kazancımızın zekât olarak nasıl dağıtılacağını yazdığı ve açıkladığı halde, sırf beşeri inançlarımıza ters düşmesin diye, Kur'an ayetlerini görmezden gelebiliyoruz. Rabbim affetsin. Bakın Allah yoluna zekâtlarımızı, yani hayırlarımızı nasıl dağıtacağımız konusunda ikinci bir detay verdikten sonra, vereceğimiz miktar konusunda, nasıl bir açıklama yapıyor bizlere.



    Bakara 215: Sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: "Hayır olarak ne harcarsanız o, ana-baba, akraba, yetimler, fakirler ve yolda kalmışlar içindir. Hayır, olarak ne yaparsanız, gerçekten Allah onu hakkıyla bilir."


    Yukarıdaki ayette de, hayırlarımızı kimlere vereceğimiz konusunda, daha da detaya giriyor ve bakın şimdide gelirimizden nasıl vereceğimiz konusunda, çok net bir açıklama yapıyor.



    Bakara 219; Yine sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: "İhtiyaçtan arta kalanı." Allah, size ayetleri böyle açıklıyor ki düşünesiniz.)


    Yukarıdaki aynı ayeti, başka Kur'an meallerden de vermek istiyorum ki, konu daha iyi anlaşılsın.


    ([Allah yolunda] neyi harcayacaklarını sana sorarlar. De ki: "O'nun için ayırabileceğiniz her şeyi." Böylece Allah mesajlarını size açıklıyor ki tefekkür edebilesiniz)

    (Neyi infak edecekler? De ki sıkmayanını, böyle beyan ediyor Allah size âyetlerini ki düşünesiniz.)


    (De ki: "Helal kazancınızın size ve bakmakla yükümlü olduklarınıza yeterli olanından artanını verin." Allah, ayetleri size işte böyle açıklar ki, derin derin düşünebilesiniz.)



    Gördünüz mü dostlar, ne diyor Rabbim, kazancınızın size ve bakmakla yükümlü olduklarınıza yeterli olanından artanını verin. Hani yılda bir gelir gider hesabı nerede? Kim çıkardı yılda bir fakire zekât vereceğimizi? Birileri güzelim İslam dini ne hala getirmiş çok yazık. İşte Rabbim in adaleti, ne güzel açıklamış. Ama hala bu ayeti gördükleri halde, eeee ne kadar vereceğiz peki, bak belli değil, deme gafletini göstermektedirler. Demek ki Rahman ne kadar vereceğimizi kendimize bırakmış, ama bol bol vermemiz içinde Kur'an da birçok tavsiyelerde bulunmuştur. Gönülden ve kendi isteğimizle malımızdan, paramızdan fakirlere ayırmak, sanırım imtihanımızın en zor kısmı olsa gerek.



    Gelelim bizlere öğretilen zekâtın adaletine. Okuduğum yazıda tüccar kazandığı net paranın %2,5 (1/40) ını zekât olarak verecek, köylü ekip biçtiği mahsulün eğer yağmur sulamışsa %10 unu (1/10) eğer kendi sulamışsa %5 ini (1/20) zekât olarak verecek diyordu. Basit hesapla zengin tüccar, köylüden dört kat eksik, yani köylü kardeşim tüccardan dört kat fazla zekât verecek öylemi? Doğrudur bu Allahın adaleti değil, beşerin adaleti çok normal.


    Şimdi devlet bile bu adaleti uygulamıyor, hiç şaşırmamak gerek. İşin en kötüsü de, her kez bir yılın sonunda yaptığı bilânçoya göre yılda bir zekâtını vereceği konusu. Doğrusu 364 gün fakiri düşünme 1 gün hatırla. Bu şekilde Rabbim in huzuruna gidersek, ne olur dersiniz dostlar. Bu bilgiler Kur'an adaletine sığmadığı gibi, mantığa da sığmaz. Bu bilgiler Kur'an dışı bilgilerdir, peygamberimizin de onay vermesi mümkün değildir. Yine birkaç ayeti hatırlatmakta yarar var.


    İsra Suresi 36. Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumlu tutulacaktır.


    Ankebut Suresi 51. Karşılarında okunup duran bir kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? Bunda, inanan bir toplum için elbette ki bir rahmet ve bir öğüt vardır.


    Zühruf 44: Doğrusu Kur'an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan sorumlu tutulacaksınız.


    Yaradan, hakkında bilgin olmayan şeylerin ardına düşme, diye bizlere öğüt veriyor. Devamında da, doğrusu bize kızgınlığını belli edercesine, Karşınızda okunan kitap sizlere yetmiyor mu diyor. En son yazdığım ayette de son noktayı koyuyor aslında Rabbim. Bu Kitaptan sorumlusunuz.


    Peki, dostlar bizler hangi kitaplara çalışıyoruz, evet söyleyin lütfen hangi kitaplara? Biliyorum söyleyemiyorsunuz, ama aklınızdan geçenleri biliyorum. Herkes kendisinden sorumludur, kimin nereye ve nasıl iman ettiği, kendisini ilgilendirir, çünkü hesabını kendisi verecektir.


    Rahmanın adaleti ne diyor, beşerin adaleti ne diyor. Rabbim ibadet konusunda bizlere Kur'an da, ne yaparsan onun karşılığını kat kat veririm diyor ve başak örneğini veriyor. Yani bana 1 verirsen, sana yüzlerce misli iade ederim diyor. Anlayacağınız zekâtı ve vereceğimiz yardımı Rabbim insanların öz iradesine bırakıyor. İnfak etmeyi, yani zekât vermeyi hayır yapmayı, Rabbim kendisine bir borç vermek olarak gösteriyor bizlere Kur'an da. Bakın sizce bundan güzel bir örnek olabilir mi?



    Bakara 245: Kimdir Allah'a güzel bir borç verecek o kimse ki, Allah da o borcu kendisine kat kat ödesin. (Rızkı) Allah daraltır ve genişletir. Ancak O'na döndürüleceksiniz.




    Demek ki kefenin cebi varmış. Yaşarken malımızı Allah rızası için hayırlarda kullanırsak, huzura gittiğimizde bu yolla geri alacağımızı Rabbim bu şekilde müjdeliyor. Tabi anlayana, anlamak isteyene.


    Bazı gerçekleri doğru görebilmemiz için, Allahın ipine sarılmalıyız. Rehberimiz Kur'an ise, gözler aydınlıktır doğruyu görür. Eğer rehber beşer ve onun adaleti ise, şaşması da çok normaldir. Şaşmak istemiyorsak Rahman a, üzülmek istemiyorsak rehbere sarılalım.


    Kur'an ı anlayarak okuyan, üzerinde dikkatle düşünen, tebliği bizzat alır ve aldatılmadan Rabbin yolunda ilerler. Anlamadan okuyan, Allah ile arasına aracılar veliler koyan, gittiği yolun Allah a ulaşacağından asla emin olamaz. Gelin Rabbin ayetinde öğüt verdiği gibi, emin olmadığınız bilgilerin ardından gitmeyin diyen Rahmana kulak verelim.

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#06.01.2012 19:43 0 0 0
  • Bizler İslam ı birilerinin güdümünde yaşayıp, öğretilenleri Rabbimin rehberinden kontrol etme gereği duymadığımızda, ortaya çıkan imanın, Rabbimin önerdiği bir iman şekli olduğunu asla bilemeyiz.


    Allahın huzuruna vardığımızda eğer, üzücü bir durumla karşılaşmak istemiyorsak imanımızı, inancımızı mutlaka Allahın, sizler için rehber olsun diye gönderdim dediği KUR'AN İLE KARŞILAŞTIRMALIYIZ.


    Allah bizlere rehber olsun diye gönderdim dediği kitabını, asla anlaşılması zor yapmaz. Allah yine gönderdiği kitap için, yemin ederek sizler için kolaylaştırdım diyorsa birçok kez, bu kitap anlaşılması zor asla olamaz.


    Bizler İslam ı, Kur'an ın güdümünde yaşamadığımız takdirde, beşerin güdümüne gireriz ki, bu bizleri Rabbimden uzaklaştırır. Allah velilerin ardına düşmeyin diyorsa, bu bizleri Allah ın yani Kur'an ın güdümünde olmamızı istediğindendir. Bizler bu Dünyada imtihandayız. İmtihanımızın da, yalnız ve yalnız KUR'ANDAN OLACAĞINI RABBİM SÖYLÜYOR. Ne diyordu hatırlayalım.


    Zühruf 44: Doğrusu Kur'an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan sorumlu tutulacaksınız.


    Allah açıkça imtihan olacağımız kitabın Kur'an olduğunu söylediği ve bu kitapta her şeyden nice örnekler verdim dediği halde bizler, hayırrrr yalnız Kur'an dan sorumlu değiliz, Kur'an da her şey yoktur, özet bilgiler vardır diyenlere inanırsak, sizce gittiğimiz bu yol, Rabbim e ulaşır mı?


    Bu sözleri söyleyenlere şunu hatırlatmak isterim. Allah sizleri bu kitaptan sorumlu tutuyorum dediği halde (HÂŞÂ)sözünden cayacağını, daha sonrada Kur'an dışından da hükümlerden bizleri sorumlu tutacağını mı söylüyorsunuz? Bunu söyleyenin Rabbimle inatlaştığını, adaletini küçümsediğini, hatırlatmak isterim. Bunu yapmanın, buna inanmanın da cezasını, hayal bile etmek istemiyorum.


    Allah Maide suresi 45. ayetinde, Allahın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendisidir diyorsa, Allah ın indirdiği Kur'an a özet bilgidir, orada her şey yoktur diyen, ZALİMLERİN TA KENDİSİDİR. Şunu da sakın unutmayalım. Hesabın görüleceği gün, peygamberimizin Furkan suresi 30. ayetinde söylediği gibi, Ey Rabbim benim toplumum bu Kur'an ı devre dışı bıraktılar diyecekse, bu sözden ibret almayan, burada anlatılmak isteneni anlamak istemeyenler, Rabbin huzurunda hiçbir yardımcı bulamayacaklardır.


    Bu yazımı yazmakta ki maksadım, Haşr suresi 7. ayette geçen bir cümleyi alıp, ona bahsedilen konuda geçmeyen anlamları verip, beşerin yalan ve yanlışlarına delil göstermenin, bizleri nerelere sürükleyeceğini göstermek içindir.


    Bizler Kur'an ayetlerinde geçen bir kelime ya da cümleyi alıp, ona eğer kendi inanç ve hurafe itikatlarımıza delil yaparsak, bizleri nasıl dinden saptıracağını bu örnekte görebiliriz. Ne yazık ki bu yöntem o kadar çok kullanılıyor ki günümüz İslam inancında, bunu yaptığımızda bu inancın nerelere varacağını sizler tahmin edin.

    Haşr suresi 7. ayettin içinde şöyle bir cümle geçer.

    (Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının.)

    Yukarıdaki cümleyi bahsedilen ayetten ayırıp düşündüğünüzde, inanılmaz yerlerde kullanıp, dinde açıkça kargaşa yaratabiliriz. İşte ne yazık ki İslam düşmanları içimize öyle yanlış inançları, yine Kur'an danmış gibi gösterip, bizleri can elinden vurmuşlardır, ama bunun farkında bile değiliz. Bizlere Kur'an ı tercüme ederken, öyle cümlelerle naklediyorlar ki, kafalarda soru işaretleri kalıyor.


    Peki, Allah yukarıdaki sözüyle nelerden bahsediyor da, peygamber size ne verdiyse alın, vermediğinden sakının itiraz etmeyin diyor? Bu cümleyle Kur'an dışından bir şey vermesini asla anlayamayız, çünkü sana indirdiğim ile topluma hükmet diyordu elçisine Allah hatırlayalım. Sana indirdiğime ilaveler yaparsan, senin canını alırım diye de uyarıyordu. Peki, bu cümleyle bu sözlerle Allah ne anlatmak istiyor bizlere, gelin bu ayetin öncesine ve sonrasına da bakarak, ne anlatmak istiyor Rahman, onu Allah ın izniyle anlamaya çalışalım. Önce bahsettiğimiz ayetin, bir öncesine bakalım.



    Haşr 6: Allah'ın, onlardan (mallarından) Peygamberine verdiği ganimetler için siz at ve deve koşturmuş değilsiniz. Fakat Allah, peygamberlerini dilediği kimselere karşı üstün kılar. Allah her şeye kadirdir.


    Bahsettiğimiz Haşr 7. ayetin bir öncesinde, savaşlarda kazanılan ganimetlerden bahsediyor ve bir konuda toplumun dikkatini çekiyor. Bu ganimetleri savaşlarda aldığınızda, hepiniz Allah adına at ve deve koşturup savaşmadınız diyor. Bakalım devamındaki ve bahsettiğimiz ayette ne diyor.


    Haşr 7: Allah'ın, (fethedilen) ülkeler halkından Peygamberine verdiği ganimetler, Allah, Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaz. Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir.


    Yukarıdaki ayeti bir başka mealden de verelim ki daha iyi anlaşılsın.


    Haşr 7: Bu beldelerin halkından [ganimet olarak] ne alındıysa Allah, hepsini Elçisi'ne devretti, [ganimetin tümü,] Allah'a ve Elçisi'ne, [ölen müminlerin] yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir; (böyle yapıldı) ki o, içinizden [zaten] zengin olanlar arasında dolaşıp duran [bir servet] haline gelmesin. Bu nedenle, Elçi size [ondan] ne kadar verirse [gönülden] kabul edin ve size vermediği şey[i istemek]ten kaçının ve Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun: çünkü Allah misillemesinde çetindir.




    Allah elçisinin, İslam a karşı savaş ilan edenlerle savaşması neticesinde elde ettikleri ganimetleri, nasıl dağıtacağını topluma anlatıyor. O anı önce hayal edelim isteseniz. Müslüman olduğunu söyleyen birçok insan var, ama bir kısmı malını, karısını, çocuklarını bırakıp savaşa gitmeyi göze almayanlar da var içlerinde. Bu durumda bu insanların nefsi de bu ganimetlerden pay isteyecek, ya da bekleyecektir. Bakın bu insanlara Haşr 6. ayette gerekeni zaten Allah söylemişti. Peki devamındaki ayette neler söylüyor? Bakın toplanan ganimetlerin nasıl dağıtılacağını anlatıyor Allah. Rabbim her şeyden nice örnekleri değişik ifadelerle verdim ki anlayasınız diyorsa, buna da açıklık getirmiş demektir. Bakın kimler içindir diyor.

    (Allah, Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir.)

    Bu açıklamayı yapıyor ki herkes ganimetten pay istemesin. Allah ve peygambere ait kısım, zaten devletin yönetimi için harcanacak bölümdür. Devamında yaptığı açıklamada ise bunun nedenini söyleyip, bu malların yalnız zenginler arasında dolaşması değil, fakirlere de fayda sağlaması içindir diyor. İşte tam burada o toplumun halini, içlerinden çıkacak itirazları düşünün ve hayal edin. Acaba nasıl itirazlar olmuştur ya da olacağını Rabbim bildiği için bakın topluca uyarıp ne diyor?


    (Bu nedenle, Elçi size [ondan] ne kadar verirse [gönülden] kabul edin ve size vermediği şey[i istemek]ten kaçının.)


    Şükürler olsun Rabbim e aklı olanın, ayetleri düşünerek anlamaya çalışanlara ne kadar güzel anlatıyor her şeyi. Allah bu sözleriyle, ganimeti dağıtırken, benim elçime itiraz etmeyin diyor. O en doğru bir şekilde sizlere dağıtacaktır. Peygamberiniz size neyi verdiyse onu alın, size bu konuda yasakladıklarına, vermediklerine de itiraz etmeyin ondan sakının. Vermediyse sizin hakkınız olmadığı içindir, başkalarının hakkına müdahale etmekten sakının diyor. Şimdide bu ayetin devamına bakalım ki konuyu daha iyi anlayalım.


    Haşr 8: (Allah'ın verdiği bu ganimet malları,) yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılmış olan, Allah'tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah'ın dinine ve Peygamberine yardım eden fakir muhacirlerindir. İşte doğru olanlar bunlardır.



    İşte Yüce Rabbim çok daha net bir açıklama yapıyor ganimetlerle ilgili. Peygamberimizin ganimet dağıtımında kimsenin itiraz etmemesi için, elçisinin ganimetten kime ne verdiyse onu almasını, kimlerin hakkı yokta istemeye kalkıyorsa, ondan sakınmasını açıkça söylemiştir. Bu malların elçisi tarafından, yurtlarından uzaklaştırılmış, Allahtan yardım dileyen yoksullara, peygamberine canla başla yardım eden fakir muhacirlere dağıtılmasını istiyor. Sonunda da Rabbim ganimetlerin dağıtımında, en doğru bu yolun olduğunu söylüyor.


    Lütfen yukarıdaki üç ayeti birleştirip düşünün. Üçü de savaşlarda alınan ganimetlerin nasıl dağıtılmasına dair açıklamalar yapıyor. Peki, bu ayetlerin içinde geçen şu cümleyi nasıl olurda konunun dışında anlamlar yükleriz?


    ( Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının.)


    (Bu nedenle, Elçi size [ondan] ne kadar verirse [gönülden] kabul edin ve size vermediği şey[i istemek]ten kaçının.)


    Allah açıkça ganimetin dağıtımında, peygamberiniz sizlere ne verdiyse onu alın, vermediyse itiraz edip, almak için uğraşmayın bu hareketten sakının diyecek, fakat bizler bu cümleyi alıp, Rabbin asla bahsetmediği başka yerlerde, başka anlamlarda kullanacağız. Bunun bizleri dinden ne derece saptırdığının farkın damıyız dostlar? Eğer farkında değilsek, lütfen Rabbin ayetleri üzerinde dikkatle ve hiçbir etki altında kalmadan, hesabın görüleceği gün gelmeden, çok iyi düşünelim ve inancımıza yön verelim.

    Hepimiz hesabımızı kendimiz tek başımıza vereceğiz. Huzuru mahşerde yanımızda, bu Dünyada edindiğimiz, hatta yardımı olacağına çok güvendiğimiz, inandığımız hiç kimse olmayacak. Çünkü onlarda kendi hesabının telâşesin de olacaklar. Gelin el birliğiyle Kur'an a müracaat edelim. Onu anlamaya çalışalım. Onun onaylamadığı hiçbir sözün ardı sıra gitmeyelim.


    Peygamberimizin yolunu izlemek istiyorsak, bizlerde Kur'an ın yolunu izleyerek, peygamberimizin gerçek ümmeti olduğunu gösterelim. Hesabın görüleceği gün, yüzlerimizin ak olmasını isteyen, emin olduğumuz bilginin ardında gitmelidir. Rabbim bizleri, hesaba çekeceği kitabı apaçık söylemiş ise, bunun dışındaki kitaplara bizleri yönlendirmek isteyenlere, lütfen artık kanmayalım. Kur'anı anladığımız dilden bolca okuyalım, ayetler üzerinde düşünelim, aklımızı kullanalım. Çevremizden yardımlar alıp, Kur'an ı çok daha iyi anlamanın yollarını bulalım, araştıralım. Bunu yapmamızı Rabbim söylüyorsa, en doğru yol bu yol demektir.



    Birileri bizlere, sen Kur'an dan anlayamazsın, anladığın dilden okusan da işe yaramaz, sen hüküm çıkaramazsın, Kur'an da her şey yoktur, Kur'anı anlamak için büyük ilim tahsil etmen gerekir diyorsa, bilmeliyiz ki bu insanlar, bizleri Kur'an dan uzaklaştırmak isteyen, İslam ı kendi çıkarları doğrultusunda kullanan, Allahın emrettiği dışında çok farklı bir inanç yaratan insanlardır. Çünkü Allah sizlere gönül gözlerinizi açacak, sizlere doğruyu gösterecek, kolaylaştırılmış, her şeyden nice örnekler verilen, anlaşılacak bir rehber gönderdim diyor. Beşerin bile bir konuda yazdığı rehber kitap anlaşılıyor da fayda sağlıyorsa, nasıl olurda Yüce Rabbimin imtihan edeceği rehber kitap, güneş, gönül gözü anlaşılması zor olur? Hepimiz vaktimiz dolmadan, bu soruyu düşünelim ve imanımıza bu doğrultuda yön verelim.


    Rabbim cümlemizi Kur'an ın rehberliğinden, onun ışığından, nurundan ayırmasın. Aklını kullanarak iman eden, kulları arasına alsın inşallah cümlemizi.

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#29.12.2011 15:52 0 0 0
  • Allah Kur'an ı sizlere bir rehber, bir güneş olsun diye indirdim diye öğüt verir bizlere. Bizler ise Kur'an ı yeterli görmeyip, içinde her şeyin olmadığını, onun özet bilgiler içerdiğini, söyleyenlere inanırız. Kur'an da olmayan rivayet yoluyla edindiğimiz onca bilgilerin, hükümlerinde Allah katından olduğunu söyleriz, çünkü bize böyle öğretilmiştir.


    Rehber Kur'an a hiç müracaat etmediğimiz içindir ki, habersiz yaşar gideriz rivayet ve sanılarla. Tıpkı Kur'an ın indirildiği dönemde olduğu gibi. O devirlerde elbette, hem Allah a iman ediyorlar, hem de atalarından intikal etmiş, hurafe bazı inançları yaşanıyordu. Fakat Allah ın indirdiği din öyle bir hal almıştı ki, dinin aslı hurafenin içinde kaybolmuştu adeta.


    Uydurdukları hurafelere ve sanıya iman etmeleri, nefislerine daha yakın gelmiş olmalı ki, kendilerince bir din yarattıklarını söylemek yanlış olmayacaktır. İşte Rahman da bunun için ve en son bir şans daha vererek kullarına, elçisi olarak seçtiği örnek insan Hz. Muhammed aracılığıyla, KUR'ANI bizlere göndermiştir.


    Rabbim onlarca ayetinde bizleri, Kur'an a davet ederek, onun ipine sarılmamız gerektiğini söyleyip, sizleri KUR'AN dan HESABA ÇEKECEĞİM demiş, bizlerin işini de aslında çok kolaylaştırmıştır.


    Bakın sizlere bugün, Necm suresi 19 ve 23. ayetleri hatırlatarak, o günkü toplumun yanlış inançlarına karşılık, kendilerine seçtikleri şefaatçiler, yani putların ancak bir hurafe, bir sanı ve nefislerinin uydurmaları olduğunu, Rabbim nasıl ikaz ederek söylüyor. Tabi bizler bu ayetten nasıl bir ders çıkarmalıyız burası önemli.



    Necm 19: Gördünüz mü Uzza'yı, Lât'ı. 20. Ve ötekini, üçüncüsü olan Menât'ı. 21. Erkek size, dişi Allah'a mı? 22. İşte bu, insafsız bir bölüştürme. 23. Bunlar, sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka şeyler değildir. Onlar hakkında Allah bir kanıt indirmemiştir. Onlar, sadece sanıya, bir de nefislerin hoşlandığı şeylere uyuyorlar. Yemin olsun, onlara hidayet Rablerinden gelmiştir.



    Yukarıdaki ayette, o devrin inançları gereği şefaat umdukları putlardan bahsederken, bakın Rabbim nasıl uyarıyor?


    (Bunlar, sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka şeyler değildir. Onlar hakkında Allah bir kanıt indirmemiştir. Onlar, sadece sanıya, bir de nefislerin hoşlandığı şeylere uyuyorlar.)


    Demek ki Allah, kanıt indirmediği hiçbir konunun iman adına benimsenmesini istemiyor, tam tersine bunu yapanlara kızıyor. Kanıtı da indirdiğim kitaplarda arayacaksınız diye de, bizleri birçok kez uyarmamış mıydı?


    Rehberinde kanıt indirmediği konular hakkında, Rabbim ne diyor lütfen dikkat edelim.

    Onlar sadece sanıya, birde nefislerinin hoşlandığı şeylere uyuyorlar diyor.

    Hatırlayınız lütfen, Allah ın Kur'an da hiç bahsetmediği, hüküm vermediği onca konular, sırf nefislerimizi tatmin adına, menfaatlerimizin baskın çıkmasıyla, bunlar Allah katındandır diye bizlere sunmuyorlar mı? Allah katından olsaydı, Rabbin rehberinde apaçık yazmaz mıydı diye niçin düşünen yok?


    Ayetin sonunda Rabbin söylediği, çok önemli bir cümle var, onun üzerinde sanırım çok düşünmeliyiz.

    (Yemin olsun, onlara hidayet Rablerinden gelmiştir.)

    Demek ki hidayeti yalnız KUR'AN DA aramalıyız. Peygamberimiz Rabbimden gelen hidayetin uygulayıcısı olduğuna göre, Kur'ana uymayan onun vermediği bir hüküm konusundaki sözleri, bu peygamber sözüdür diye nakledenlere karşı, çok dikkatli olmalı ve onların tuzaklarına kanıp, adeta putlardan şefaat bekleyenlerin durumuna düşmemeliyiz.


    Bildiğiniz gibi ayette bahsedilen Lat, Uzza gibi putlara Tanrı diye tapılmıyor, tam tersine onlar geçmiş zamanlarda yaşamış, sevilen, değer verilen insanların putlarıydı. Bunlardan şefaat isteniyor ve Allah a aracılık yapması, günahlarının affedilmesi için yalvarılıyordu. Acaba günümüzde bunun daha değişik şekli, edindiğimiz velilerden, daha başka yöntemlerle yapılmıyor mu dersiniz? Biraz düşünün aklınıza o kadar çok örnek gelecek ki. Dün heykellerini yapıp onlardan şefaat bekleyenler, bugün heykellerini yapmadan, aynı yanlışın peşi sıra gitmiyorlar mı? Bununda yorumunu sizlere bırakıyorum.


    Dilerim Rabbimden bizleri, Kur'an ın ipine sarılan, onu rehber edinen, onun sınırlarını zorlamayan, Kur'an ın güneşi ile aydınlanan kulları arasına, bizleri de alması dileklerimle.

    SAYGILARIMLA ..Haluk GÜMÜŞTABAK
#28.12.2011 12:18 0 0 0
  • Yazdığım Bir yazıma bir kardeşimizin verdiği tenkit, uyarıcı cevaplar, beni dikkatle bu konuda düşünmeye yönlendirdi. Tenkitleri ve uyarıları her zaman ciddiye almalıyız. Çünkü hepimiz beşeriz, her zaman hata yapabiliriz. Gelin birlikte bir din kardeşimizin, bana yaptığı uyarılar üzerinde düşünelim. Gerçekten bu uyarılar, rehberimiz Kur'an ın önerdiği doğrultuda mı, yoksa? İşte o yok sanın, cevabını birlikte arayalım, tabi yine elimizde Allah ın rehberi olmak şartıyla.


    Bakın kardeşimiz bana nasıl bir uyarıda bulunmuş.


    (Şimdi böyle bir Sahih Hadisi şerifi inkâr etmek Ayeti Kerim'eyi inkar etmek gibidir. Çünkü Ayet'i Kerime'yide Allah c.c. bildirmiştir, Efendimiz s.a.v.'in mübarek ağzından çıkan Hadis'i Şerifler'ide Allah c.c. bildirmiştir.


    Sizin ben Kur'an da yazılana inanırım, "Hadis'te yazanlar doğru olmayabilir" şeklindeki düşünceniz, "Allah'a inanırım Peygamberine inanmam demeniz kadar saçmadır.

    Ehli sünnet vel cemaat itikadına göre de Mütavatir Hadislerin (kesinlikle Efendimiz sav. Tarafından söylendiği) inkârı durumunda Ayet'i inkar etmesi gibi olacağını bu durumda da mürted yani kafir olacağını hatırlatırım. )

    Yukarıdaki sözlerin üzerinde düşünelim şimdide. Peygamberimize atfedilen hadisi şeriflerin, tamamının doğru olduğunu hiç şüphelenmeden kabul etmemiz, doğru bir inanç yöntemi olabilir mi, İslam dininde? Bu konuda dikkatli olmanın, gerektiğinde bu yolla yanlış bilgilerin bizlere ulaşabileceğini söylemek, bizleri dinden mi çıkartır, yoksa dinden çıkmamızı mı engeller?

    Diyanet yakın geçmişte, yüzlerce hadisin hurafe olduğunu ve dine nifak sokmak için, din düşmanları tarafından içimize sokulduğunu söyleyip, inanmamızın yanlış olacağını söylemişti hatırlarsanız. Peki, peygamberimiz bizleri bu konuda nasıl uyarmıştır, şimdide yine onun bazı hadislerini hatırlayalım ve her zaman din kardeşlerimize, bıkmadan usanmadan hatırlatalım.


    Benden sonra, benim adıma söylenecek çok söz duyacaksınız, Bu sözleri KURAN İLE KARŞILAŞTIRINIZ ki, benim sözüm olup olmadığı hakkında delalete düşmeyesiniz. Her kim ki, ben söylemediğim halde bu sözü peygamber söyledi dese BUYURSUN KENDİNİ CEHENNEMDEKİ YERİNE HAZIRLASIN

    Allah bazı farizalar vazetmiştir, onları aşmayın. Bazı hadler koymuştur, onlara yaklaşmayın. Bazı şeyleri haram kılmıştır, onları yapmayın. Bazı şeyleri de unutmaksızın size rahmet olması için hatırlatmamıştır, onları da araştırmayın.
    Mahmud Ebu Reyye, Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması, sayfa 403

    Ey insanlar ateş tutuşturuldu ve karanlık gecenin parçaları gibi fitneler yakınlaştı. Allah'a yemin ederim ki aleyhimde tutunacak bir şeyiniz yoktur; Kuran'ın helal kıldıkları dışında bir şeyi helal kılmadım. Kuran'ın haram kıldıkları dışındakileri de haram kılmadım.
    İbni Hişam Siret 4 sayfa 332


    Yukarıdaki hadislere baktığımızda, peygamberimizin bizleri bu konuda uyardığını görüyoruz. Demek ki peygamberimizin adını kullanarak, Müslümanların aldatılacağını özellikle söylüyor Allah ın elçisi. Ayrıca kendi sözü olup olmadığını anlamamız içinde, bizlere çok güzel ve garantili bir yol öneriyor. KUR'AN İLE KARŞILAŞTIRINIZ. Bundan daha güzel yol ve yöntem sizce olabilir mi? Demek ki peygamberimiz Kur'an dışından hiçbir bilgiyi topluma anlatmamış, tebliğ etmemiş bu çok net anlaşılıyor bu sözünden.


    Şimdide şöyle düşünelim. Acaba Allah bizlere söylendiği gibi, elçisine Kur'an dışından da hükümler iletmiş midir? Eğer böyle bir şey olsaydı, peygamberimiz benim sözüm olup olmadığını, Kur'an ile karşılaştırınız der miydi? Allah Kur'an da, sizleri bu kitaptan sorumlu tutuyorum diyorsa, Kur'an dışından da bir bilgi elçisine göndermesi ve bizlerin sorumlu olması mümkün olamaz. Bu düşünce Kur'an ın yüzlerce ayetine ters düşer.


    Arkadaşımızın ayrım yapmadan tüm hadislerle, Kur'an ayetlerini karşılaştırarak, ikisini de aynı kefeye koyması büyük hata olduğu gibi, bizlerin doğru yolda, Allah ın yolundan sapmamıza neden olur. Çünkü Kur'an ın koruyucusu bizzat Allah benim diyor. Peki, yüzlerce yıl öncesinden, rivayet yoluyla gelen hadislerin hiç değişmeden, korunarak bizlere ulaştığına inanmamız doğru olur mu? Elbette karar sizlerin.


    Kur'an ayetleri ile bizler hiçbir bilgiyi eş tutamayız. Peygamberimiz de yalnız Kur'an a uymuş ve onu hayatına geçirmiştir. Bizlerde peygamberimizin yolunu izlediğimizi söylüyorsak, aynı yolun yolcusu olmalıyız.


    Bu konuda ne yazık ki en güvenmemiz gereken kişiler bile, toplumu büyük yanlışlara yöneltmektedir. Şahit olduğum bir anımı sizlere nakletmek istiyorum, bu örneği birçok çek verdim. Bir Cuma hutbesinde müftü aynen şöyle söylüyordu.


    ( Hadislerde Kur'an ayetleri gibidir. Eğer bir tanesine inanmazsanız, Kur'an a inanmamış gibi sayılırsınız, yani gerçek iman etmemiş olursunuz.)


    İşte dini anlatan çok önemli şahsın, topluma söyledikleri. İlginçtir bağlı olduğu Diyanet İşleri başkanlığı, yüzlerce hadis hurafe diyerek, inanılmasının yanlış olacağını söylemişti yakın geçmişte. Tabi Diyanet öyle bir kurum ki, başkanları değiştikçe, söylemleri de değişiyor, sanki HÂŞÂ din değişmiş gibi. Dün söylediğinden bugün vazgeçebiliyor. Kur'an ın emrinde olmayıp, siyasetin, tarikat ve cemaatlerin emrinde olmak bu olsa gerek.


    Allah ın ayetleri ile yüzlerce yıl öncesinden rivayetler yoluyla gelen bilgileri, Kur'an süzgecinden geçirmeden, aynı tutmak bizleri şirk batağına sürükler. Bakın Allah bu konuda bizleri nasıl uyarıyor ve dikkatimizi çekiyor.


    İsra 36: Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumlu tutulacaktır



    Bakara 42: Bilerek hakkı batıl ile karıştırmayın, hakkı gizlemeyin.


    Yukarıdaki Rabbin iki ayeti üzerinde düşünelim. Allah, hakkında emin olmadığın şeylerin peşine düşme sakın diye uyarıyor. Daha sonrada, emin olmadığınız bir bilginin ardı sıra giderseniz, bunun hesabını sorarım diyor. Diğer ayette de, hakkı batılla ile karıştırmayın diye uyarıda bulunuyor.


    Hadislerin tamamı, rivayetler kanalıyla bizlere ulaşmıştır. Hatırlayınız hepsi bir rivayete göre diye başlar. Rivayet emin olmadığımız, ama içinde doğru bilgininde olabileceği sözlerdir. İşte bizlere düşen, bu konuda dikkatli olmak ve hangi sözün peygamberimize ait olup olmadığını çok iyi anlamak için, Kur'an ile karşılaştırma yapmak olmalıdır.


    Bu durumda emin olduğumuz bilgi hangisidir, önce onu düşünelim. Elbette Allah ın koruması altındaki KUR'AN. Onun dışından gelen bilgilere, tıpkı Kur'an gibi emin olabilir miyiz? Asla olamayız, bunun uyarısını da zaten Allah yapıyor. Bizler için hak olan Allahın emri ve hükümleri nerede yazıyordu? KUR'AN da. Zaten peygamberimizde yalnız Kur'an a inanmış ve onun ile bizleri uyarmamış mıydı? Bakın Allah Enam suresi 19. ayette, peygamberimizin bizleri neyle uyardığını söylüyor.


    (Bu Kuran bana vahyolundu ki, onunla sizi ve ulaştığı herkesi uyarayım.)

    Yine Allah ayetinde;

    Araf 3: (Ey insanlar), Rabbinizden size indirilene uyun ve O'ndan başka velilere uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!


    Nahl 89: O gün her ümmetin içinden kendilerine birer şahit göndereceğiz. Seni de hepsinin üzerine şahit olarak getireceğiz. Ayrıca bu Kitabı da sana, her şey için bir açıklama, bir hidayet ve rahmet kaynağı ve Müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.



    Bakın Allah, çok açık ve net ne söylüyor bizlere. Rabbinizden size indirilene uyun. Ondan başka velilerin sözlerine kanmayın. Bu durumda Rabbimizden indirilen Kur'an dan başka hüküm veren, bizleri bağlayıcı olan, bir kitabın olduğuna inanmak, doğru olur mu? Allah Kur'an ı bizlere, her şey için açıklama ve bizler için bir hidayet, rahmet ve MÜJDE olsun diye indirdiğini söylediği halde, bizlerin hala başka hidayetler aramamız, Allaha saygısızlık olmaz mı? Peygamberimizin ben size Kur'an ile hükmetme görevi aldım, bunun dışında sizlere ilettiğim hiç bir şey yoktur dediği halde, bizler hala bunları anlamazlıktan geliyorsak, yapacak hiç bir şey yok demektir.



    Hatırlayınız Allah elçisine verdiği yetki ve sorumluluğu bizlere anlatırken, bakın elçisinin ona vah yettiğimiz Kur'an dışından bazı sözleri, bunlarda Allah katındandır diyerek bazı hükümleri, bizlere iletebileceğini acaba söylüyor mu?


    Hakka 44; Eğer bazı lafları bizim sözlerimiz diye ortaya sürseydi, 45 Yemin olsun, ondan sağ elini koparırdık. 46 Sonra ondan can damarını mutlaka keserdik.



    Sanırım bizler bugün günümüzde, Rabbin bu ayetinden hiç ders almıyoruz. Daha açıkçası görmezden, anlamazlıktan geliyoruz. Çok ilginçtir, bizlere Kur'an ın hüküm vermediği, bunlarda peygamberimizin hükümleridir diyenler, sanırım aşağıdaki ayeti de görmezden geliyorlar.


    Zühruf 44: Doğrusu Kur'an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan sorumlu tutulacaksınız.


    Aklını kullanamayanı, pislik içinde bırakırım diyen Rabbim e şükürler olsun. Ayetlerini o kadar açık ve net indirdiği halde, hala Allah ın sözlerine kulak asmayıp, beşerin sözlerine kulak kesilenler, şunu sakın unutmasınlar. Allah bizleri Kur'an dan sorumlu tutuyorum diyorsa, onun dışından bilgilerden, hükümlerden sorumlu tutmayacaktır. Çünkü Rabbim sözünde durandır.


    Allah elçisinin yetki ve sorumluluğunu, çok açık ve net bakın ayetlerinde nasılda açıklamış. Hala bu ayetleri görmezden gelenlere, ayetleri hatırlattığımızda, ne yani peygamberimiz postacımıydı diyerek ona saygısızlık yapanlara, sözüm meclisten dışarı. Yetkiyi Allah verir, bizlere düşen ona iman etmek olmalıdır. Beşerin sözlerini doğrulamak için, Kur'an da bir kelimenin ardına saklanıp, Rabbin hiç bahsetmediği hükümleri, o kelimeye yüklemekle, Rabbin doğrularından sapacaklarını hatırlatırım.


    Bakın Rabbim, elçisine verdiği görev ve sorumluluğu nasıl apaçık anlatıyor.


    Ankebut 18: Eğer siz yalanlarsanız, bilin ki, sizden önce bir takım milletler de yalanlamışlardı. Peygamberin görevi ise açık bir tebliğden ibarettir.


    Ankebut 50: "Ona Rabbinden (başkaca) mucizeler indirilmeli değil miydi?" derler. De ki: Mucizeler ancak Allah'ın katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım.





    Neml 92: "Ve Kur'an'ı okumam (emredildi). Artık kim doğru yola gelirse, yalnız kendisi için gelmiş olur; kim de saparsa ona de ki: Ben sadece uyarıcılardanım.



    Kehf 56: Biz elçileri, müjde vericiler ve uyarıcılar olmak dışında (başka bir amaçla) göndermeyiz. İnkâr edenler ise, hakkı batıl ile geçersiz kılmak için mücadele ediyorlar. Onlar benim ayetlerimi ve uyarıldıklarını (azabı) alay konusu edindiler.


    Enam 48: Biz elçileri müjde vericiler ve uyarıp-korkutucular olmaktan başka (bir nedenle) göndermiyoruz. Şu halde kim iman ederse ve (davranışlarını) düzeltirse, artık onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.


    Ne dersiniz Allah yukarıdaki ayetlerde, elçisine verdiği görevin tanımını çok açık ve net yapmıyor mu? Sanırım açıklamaya gerek dahi yok. Bakın Ahzap suresi 2. ayette elçisine ne diyor.


    Ahzap 2: Rabbinden sana vah yedilene uy! Allah, yapmakta olduklarınızdan en iyi biçimde haberdardır.


    Peygamberimizin uyduğu yalnız Kur'an ise, nasıl olurda bizlerin Kur'an dışından da hükümlere iman etmemizi isteyenlere inanırız, bunu lütfen dikkatle düşünelim. Kur'an a uyan, Allah ın resulüne uymuş ve onun gerçek ümmeti olmuş demektir.


    Elimizde imtihan olduğumuz Kur'an apaçık duruyorsa, ona uymayan onun onayından geçmeyen, hiçbir bilgi ve peygamberimizden rivayet edilen hiçbir hadis, doğru olamaz. Çünkü peygamberimiz bizleri uyarmış ve benim sözlerim olduğunu anlamanız için, Kur'an ile karşılaştırınız demiştir.


    Peygamberimiz bizler için bir örnekti. O örnek insan, Kur'an ın onay vermediği tek bir kelimeyi dahi söylemeyeceğini düşünemeyen, onun gerçek ümmeti de olamayacağını bilmelidir.


    Peygamberimizin ümmeti olduğunu söyleyen, her Müslüman bunu dikkatle, itinayla uygulamalıdır. Bizlere düşen tıpkı peygamberimizin yaptığı gibi, Kur'an ın ipine sarılmak olmalıdır. Kur'an ayetleri üzerinde düşünmeyen, onu anlayarak okumayan, aklını kullanmayıp çaba göstermeyen, Allah ın halis kulları da olamayacağını, Kur'an apaçık belirtiyor.



    En garantili yol ve yöntemin, Allah Kur'an ın ipine sarılmak tır diye açıklıyorsa, elçisine de kullarıma yalnız Kur'an ile hükmet diyorsa, sizce bizler bu hükmün dışına çıkarak, Kur'an ın sınırlarını zorlayarak, emin olamadığımız bilgilerinde ardı sıra giderek, imanımızı tehlikeye atmış olmuyor muyuz? Yorum ve karar sizlerin. Çünkü her beşer, kendi imtihanından sorumludur.


    Rabbim cümlemizi Allah ın ipine sarılan, hakla batılı ayırmak için çaba harcayan kulları arasına, bizleri de alması dileklerimle.


    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#21.12.2011 17:27 0 0 0

  • Kur'an ı tercüme edenler gerçekten büyük vebal altında oldukları gibi, kendi inançlarına alet edenlerin de sonunu, tahmin bile edemiyorum.


    Zuhruf suresi 61. ayette geçen (O) işaret zamirinden, o kadar çok anlamlar çıkartılıp, Allah ın bahsetmediği hükümleri vererek, ne yazık ki büyük hatalara toplum sürüklenmektedir. Allah ben ayetlerimi açık anlaşılır gönderdim diyorsa, eğer Hz. İsa tekrar gelecek olsaydı, bunu da bizlere açıkça söylerdi. Gelelim bahse konu ayete. Sizlere daha farklı meallerden bu sefer yazmak istiyorum aynı ayeti. Sanırım içinde bulunduğumuz büyük hatayı daha iyi anlayacaksınız.




    Muhammed ESED :

    Zuhruf 61: Bakın, bu [ilahî kelâm] Son Saati[n geleceğini] bildiren bir araçtır; o halde (Son Saat) hakkında hiçbir şüpheye kapılmayın ve Bana uyun: dosdoğru yol [yalnız] budur


    Diyanet İşleri Başkanlığı yeni.:

    Zuhruf 61: Şüphesiz o Kıyametin (kopacağının) bir bilgisidir. Artık onun hakkında asla şüphe etmeyin, bana uyun, bu doğru bir yoldur.



    Elmalı meali orijinal.

    Zuhruf 61: Ve hakkıkat o, saat için bir ılimdir, onun için sakın o saatin geleceğinde şekk etmeyin de bana tabi' olun, işte bu yegâne doğru yoldur



    Dikkat ederseniz Elmalı nın Türkçeye çevrilmiş mealinde parantez içinde İsa yazıyordu. Fakat orijinalin de asla böyle bir şey olmadığı gibi, bu anlama gelecek bir bilgide yok. O işareti, Kur'an ı işaret ediyor ve bu mesaj bu ilahi kitapta son saatin bir gün geleceğini bildiriyor bizlere diyerek, bu saatin geleceği ile ilgili şüpheye düşmememize açıklık getiriyor Rabbim.


    Diyanetin yeni meali de bu anlamı vermiş. Kıyametin kopacağının bilgisidir diyor. Yani Allah ın kitabında bu bilgi vardır, onun için sakın kuşkuya düşmeyin diyor. Sizce bu bilgi Kur'an dan başka ne olabilir?


    Rabbim cümlemize yardımcı olsun, işimiz çok zor. Zorlu bir imtihandan geçiyoruz. Karşımızda öyle insanlar var ki, Allah ın kitabını kendilerine uydurmak için çaba gösteriyorlar. Hâlbuki bizlere düşen, Kur'an ı kendimize uydurmak değil, Kur'an a bizlerin uymasıdır.

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#21.12.2011 17:26 0 0 0
  • Bugün Kur'an dan birlikte araştıracağımız konu, günümüzde çok konuşulan kıyamet alametleri konusu olacaktır. Kur'an bu konuda bizlere hangi bilgileri verir? Ayrıca bu konuda bizlere rivayetler yoluyla ulaşan diğer bilgiler nelerdir, onları da Kur'an ile karşılaştırıp, doğruluğunu araştıralım.

    Bu yazıyı yazmama sebep olan Zühruf suresi 61. ayeti önce hatırlatmak istiyorum. Bizler Allahın açıkça söylemediği sözlere ilaveler yaptığımızda, kendi düşünce ve fikirlerimizi ilave ettiğimizde, bakın güzelim İslam dini ne hale geliyor, önce Diyanet İşleri Başkanlığının mealini alalım, daha sonrada diğer meallerden örnekler verelim ki, konu daha iyi anlaşılsın.

    Diyanet İşleri başkanlığı: Zühruf 61: Biliniz ki o kıyamete ait bir bilgidir. Sakın ondan şüphe etmeyiniz ve bana tabi olunuz. Bu dosdoğru yoldur.

    Ali Bulaç: Zühruf 61: Şüphesiz o, kıyamet-saati için bir ilimdir. Öyleyse ondan (kıyametten) yana hiç bir kuşkuya kapılmayın ve bana uyun. Dosdoğru yol budur.

    Yaşar Nuri Öztürk: Zühruf 61: Hiç kuşkusuz o, kıyamet saati için bir bilgidir. O halde sakın o saat hakkında şüpheye düşmeyin; bana uyun. Dosdoğru yol budur.

    Elmalı Hamdi: Zühruf 61: Gerçekten o (İsa) saat için bir ilimdir (kıyametin yaklaştığım gösteren bir bilgidir). Onun için sakın kıyametin geleceğinden şüpheye düşmeyin de bana uyun, işte tek doğru yol ancak budur.

    Yukarıdaki aynı ayetin değişik meallerdeki verilişini sizlerle paylaştım. Elmalı Hamdi Yazır ın verdiği mealde, dikkat ederseniz o zamirinden Hz. İsa dan bahsediyor diyerek, parantez içine düşüncesini de belirtmiş. (Elmalının orijinal mealinde parantez içinde ki İsa kısmı kesinlikle yoktur daha sonraki Türkçeleştirme yapanların maharetidir bilginize) Bu şekilde birkaç meal var onu da belirtmeliyim.

    İşte Kur'an ın Türkçe mealini yazarken, parantez içine kendi düşüncelerimizi de yazmamız, bizleri nasıl yanlışlara götürebiliyor, onu da burada bir kez daha görme şansımız olacak. Allah yanıltmasın inşallah. Bu ayette anlatılmak istenen, kıyametin hak olduğu Kur'an da bilgilerin verildiğini anlatarak, müşriklere ve inananlara bir kez daha şüpheye düşmeden, buna inanmaları hatırlatılmaktadır.

    Hıristiyanlar kendi inançlarına göre, kıyamet kopmadan Hz. İsa nın geleceğini ve tüm insanlığı kurtaracağına inanırlar. İşte bu inanç ne yazık ki yukarıdaki ayeti açıklarken, Allah ın Kur'an da asla söz etmediği, hiç bahsetmediği, açıklamadığı halde bu şekilde yazılıp anlatılarak, bizlerin yani İslam'ın da içine girmiştir.

    Günümüzdeki birçok tarikatlar ve cemaatler Hz. İsanın geleceğine inanırlar. Ayette geçen (O) zamirinden Hz. İsa yı kastediyor, düşüncesine kapılmalarının nedeni, bu ayetten birkaç ayet öncesinde Hz. İsa dan bahsederek ondan örnekler vermesi olarak açıklanıyor, gerçekten yanılgıya sebep bu olsa gerek. Bahsettiğimiz ayetten iki ayet sonra gelen 63. ayete bakalım şimdide.

    Zühruf 63: İsa, açık delillerle geldiği zaman demişti ki: Ben size hikmet getirdim ve ayrılığa düştüğünüz şeylerden bir kısmını size açıklamak için geldim. Öyleyse Allah'tan korkun ve bana itaat edin.

    Hz. İsa topluma hitap ederken, sizlere açık delillerle, yani ayetlerle geldim diyor. Sizlere hikmet i ilmi, getirdim diyor. Bu bilgiler sizin ayrılığa düştüğünüz konularda açıklama yapacak ve sizleri bilgilendirecektir, açıklamasını yapıyor. Bundan dolayı da kendisine itaat edilmesini istiyor. Lütfen çok iyi düşünelim, bu ayet ve öncesindeki ayetleri okuduğunuzda sizler, kıyamet kopmadan Hz. İsa nın geleceğini Allah söylüyor diyebilir misiniz? Bunumu anladınız Rabbin sözlerinden? Elbette hayır, bunu anlamak için kâhin olmak gerekir. Buda zaten İslam ın kabul etmediği bir konudur, ayrıca Kur'an ın ayetleri indirme şekline de, tamamen ters düşer. Allah ne diyordu hatırlayalım ayetler için? Biz her şeyden nice örnekleri değişik ifadelerle verdik ki anlayasınız. Biz ayetlerimiz açık, anlaşılır bir şekilde indirdik.

    Bu konuyu Diyanet İşleri başkanlığına sorduğumda, çok şükür Hz. İsa nın tekrar geleceğini kabul etmediği gibi, Kur'an ın bu bilgiye onay vermediği konusunda bir cevap aldım. Diyanet İşleri Başkanlığı Hz. İsanın kıyamet alameti olarak geleceğini kesinlikle kabul etmiyor. Çok doğru çünkü bunu kabul etmek, Kur'an ın birçok ayetlerine ters düşer. Tabi Diyanetin sağı solu belli olmaz, birisi çıkıp tam tersini söyleyebilir. Başkanlar değişince, bu ülkede dininin bile değiştiği örneklerini çok gördük. İşte bizler İslam ı böyle öğreniyor ve yaşıyoruz, Rabbim yardımcımız olsun. Gerçektende buna inanmakla, bakın nelere inanmamış ya da gözden kaçırmış oluyoruz, şimdide Kur'an dan birlikte araştıralım.

    Ahzap 40: Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir; O, Allah'ın resulü ve nebilerin sonuncusudur. Allah her şeyi gereğince biliyor.

    Eğer kıyamet kopmadan Hz. İsa gelecektir sözlerine inanırsak, bunu kabul edersek, bu ayete iman etmiyoruz demektir. Önce bunu aklımızdan hiç çıkarmayalım. Çünkü Açıkça peygamberimizden sonra hiçbir peygamber, hangi konuda olursa olsun gelmeyecek diyerek, bizlere Allah ın ayetini tebliğ etmedi mi?

    Şimdide kıyamet bizlere nasıl gelecek, bu konuda Kur'an dan bilgilere bakalım, acaba bizlere nasıl bir açıklama yapıyor? Şimdi yazacağım ayet üzerinde, biraz düşündüğümüzde aslında her şey anlaşılıyor sanırım.

    (Araf 187: Ne zaman gelip çatacak diye kıyamet saatini soruyorlar sana. De ki: "Ona ilişkin bilgi Rabbim katındadır. Onu, vakti geldiğinde belirginleştirecek olan yalnız O'dur. Göklere de yere de ağır gelmiştir o. O size ansızın gelecektir, başka değil." Sen onu iyice biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: "O'na ilişkin bilgi Allah katındadır, fakat insanların çokları bilmiyorlar.)

    Şimdi bu ayet üzerinde biraz düşünelim. Peygamberimize kıyamet hakkında sorular sorulunca, Rabbim açıklama yapıyor ve onun vaktini yalnız ben bilirim diyor. Vakti geldiğinde onu gerçekleştirecek Allah tır dedikten sonra, aslında çok önemli bir açıklama yapıyor, bu açıklamaları daha sonra yazacağım ayetlerde de üstüne basa basa söylüyor Rabbim.

    ( O size ansızın gelecektir.)

    Evet, en önemli ve üzerinde durmamız gereken konu sanırım bu olsa gerek. Kıyametin ansızın, habersiz geleceği. Ayetin devamında da çok ilginç ve düşünmemiz gereken sözler var. Allah, sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar diyor ve peygamberimizin de bu konuda asla bir bilgisi olmadığını belirtiyor Rahman bizlere.

    Tam burada şunları düşünmemiz gerektiği kanısındayım, Kur'an da hiç bahsedilmeyen, açıklanmayan birçok kıyamet alametlerinin doğruluğu, sizce ne kadar geçerlidir? Bu sözler Kur'an da hiç bahsedilmeyen, peygamberimizin kıyamet alametleri ile ilgili sözleridir diyenler, ne kadar haklı olabilir dersiniz? Yorum sizlerin. Eğer Hz. İsa kıyametten önce gelecek olsaydı, kıyametin ansızın kopacağı, ayetleriyle uyuşuyor olur muydu? Böyle bir bilgi olsaydı, Rabbim her şeyden nice örnekleri değişik ifadelerle verdim dediği halde, bizlere bunu da açıklamaz mıydı?

    Kur'an kıyamet konusunda, bakalım daha neler söylüyor bizlere.

    (Lokman 34: O kıyamet saatine ilişkin bilgi Allah katındadır. Yağmuru O yağdırır. O, rahimlerde olanı da bilir. Hiçbir benlik yarın ne kazanacağını bilmez. Ve hiçbir kimse hangi yerde öleceğini bilmez. Allah Alîm'dir, Habîr'dir.)



    Dikkat ederseniz ayette (O) zamirini kullanıyor ve burada da anlatılmak istenen kıyamet zamanının vaktini hatırlatılmasıdır. Yukarıda yazdığımız Zühruf 61. ayette de Şüphesiz o, kıyamet-saati için bir ilimdir. Sözlerinden Kur'an ın bizlere açıkladığı, o anın geleceğini hem iman edenlere, hem de müşriklere açıklamaktadır. Allah Zühruf 61. ayette eğer söylenildiği gibi Hz. İsa'dan bahsetmiş olsaydı ve bunun kıyamet alametleri olduğunu bizlere anlatıyor olsaydı, açıkça söylerdi. Bakın Allah ben ayetlerimi nasıl açıklarım diyor lütfen dikkat edelim ve hatırlayalım. Allah ın Kur'an da açıklamadığı, kıyametten önce Hz. İsa nın geleceğine inandığımızda, şimdi yazacağım ayetlere iman etmemiş oluruz, bunu da unutmayalım.



    Kehf Sur54. ayet; Yemin olsun, biz, bu Kuran'da, insanlar için her türlü örneği değişik ifadelerle gözler önüne koyduk. İnsan ise varlığın, tartışmaya en çok tutkun olanıdır.


    İsra suresi 89. ayet; Yemin olsun, biz bu Kuran'da, insanlar için her benzetmeden nice örnekler sıraladık. Ama insanların çoğu inkâr ve nankörlükten başka bir şeyde diretmediler.


    Nisa Suresi 174. ayet; Ey insanlar! Size Rabbinizden apaçık, çok parlak ve güçlü bir kanıt gelmiştir. Biz size, her şeyi açık seçik gösteren bir ışık gönderdik. 175. ayet; Allah'a inanıp O'na sarılanları O, kendisinden bir rahmetin ve lütfun içine sokacak ve onları kendisine ulaşan dosdoğru bir yola kılavuzlayacaktır.


    Şimdi lütfen düşünelim, Allah her türlü örneği değişik ifadelerle gözler önüne koyduğunu söylüyor. Her benzetmeden nice örnekleri sıraladık açıklamasını yapıyor, ama bizler Rabbin hiç bahsetmediği, sözünü bile kullanmadığı halde (O) işaret zamirinden, ayetten Allah Hz. İsa dan bahsediyor aslında diyerek, işin içinden çıkabiliyoruz. Birde kendimizce hüküm verip, Hz. İsa kıyametten önce gelip, bizleri uyaracak, diyebiliyoruz.

    Hani her benzetmeden değişik örnekler vardı, neden Allah kıyamet alametlerin den bahsederken Hz. İsa gelecek demediği halde, bizler aslında Allah bundan bahsediyor diyerek, kendi düşüncelerimizi, inançlarımızı Kur'ana ilave yapıyoruz? Hiç korku duymadan, söylenmeyen, açıklanmayan bir sözün ardına nasıl düşüp, ona iman edebiliyoruz, doğrusu anlamakta güçlük çekiyorum.

    Bunu söyleyen ve savunan Hıristiyanlardır, hala uyumaya devam mı edeceğiz? En son peygamberimiz dururken, neden ondan önceki peygamber gelsin diye demi düşünemiyoruz? Aklımız, beynimiz bu kadar mı uyuştu bizlerin?

    Hani Allah ne diyordu bizlere;

    ( Size Rabbinizden apaçık, çok parlak ve güçlü bir kanıt gelmiştir. Biz size, her şeyi açık seçik gösteren bir ışık gönderdik.)

    Bakın bu ayete eğer iman ediyorsak, Zühruf 61. ayette geçen (O) işaret zamirine asla, Allah ın söz etmediği bir anlam yükleyerek, burada aslında Hz. İsa dan bahsediyor diyemeyiz. Kur'ana danışmaya devam edelim, acaba kıyametin kopuşu hakkında daha neler söylüyor Rahman.

    Hac 55: İnkâr edenler ise kıyamet ansızın başlarına patlayıncaya kadar yahut kısır bir günün azabı kendilerine gelip çatıncaya kadar, o Kuran'dan yana kuşku içinde olmaya devam edecekler.

    Zühruf 66: Hiç farkında olmadıkları bir sırada o saatin birdenbire kendilerine gelmesinden başka neyi bekliyorlar.

    Bu ayetler ve onlarca ayet, kıyametin ansızın geleceğini açıklıyor bizlere. Şimdide bu ayetlerle Hz. İsa nın geleceğini söyleyen ve inananlara şu soruyu soralım. Rahman hiç farkında olmadığımız bir anda geleceğini söylediği kıyametin, nasıl olurda Hz. İsa'yı tekrar gönderip, insanlara büyük bir zaman verip hepsinin iman etmesini sağlar?

    Hani ansızın başlarına patlayacaktı, hani hiç farkında bile olmayacaktık? Tekrar şu soruyu soralım buna inananlara; Acaba Hz. İsa geldiğinde onu nasıl tanıyacağız? Madem gelecek Allah onu nasıl tanıyacağımızın işaretini de vermeli değil mi bizlere Kur'an da?

    Nasıl emin olacağız onun olduğuna? Hatırlayın Papaya kurşun sıkan Ağca ne dedi? Ben İsa Mesih im demedi mi? Hatta birçok Hıristiyan bile inandı buna. Sormak isterim Hz. İsa nın geleceğine inananlar, acaba buna inandı mı? Yaksa akıllarından acaba diye bir sorumu geçti?

    Öyle hesaplar yapılıyor ki, peygamberimizin sözleri diye aktarılanların içinde, Onun gelişinin 1500. yıllarında, Hz. İsa ve deccalın geleceğini söyleyenler, bu tarihin bu yüzyılda gerçekleşeceğine inananlar var aramızda. Peygamberimizden bu yana yaklaşık 1400 yıl geçti, o zaman bu önümüzdeki yüzyılda hem deccal gelecek, hem de Hz. İsa gelecek ve kıyamet kopacak diyorlar ve inanıyorlar.

    Araf 187. ayette ne diyordu hatırlayalım Rabbim.

    (." Sen onu iyice biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: "O'na ilişkin bilgi Allah katındadır, fakat insanların çokları bilmiyorlar.)

    Şimdide bu sözler üzerinde tekrar düşünelim. Allah bu bilginin kimsede olmadığını söylemesine rağmen, günümüzde uydurulan ve Kur'an ın hiç bahsetmediği, kıyamet alametlerini hatırlayalım. Öyle şeyler uyduruluyor ki, peygamberimizin Hz. İsa nın geleceğini söylediğini söylemekte, hiçbir kusur görmüyorlar. Hâlbuki Peygamberimiz kendisinin en son peygamber olduğunu bizlere bildirmemiş miydi Kur'an da? Kur'anın hiç bahsetmediği deccal konusuna gelelim şimdide. Bundan Kur'an asla bahsetmez, ama peygamberimizin hadisidir diye, bizlere çok detaylı anlatırlar bu konuyu. Bakın deccal konusunu Diyanet İşleri başkanlığına sordum ve nasıl bir cevap aldım aynen aktarıyorum.

    (DECCÂL: Kıyamete yakın bir dönemde çıkıp İslâm dinini ve ümmetini ifsad edip kötülüklere sürükleyecek olan ve aynı zamanda kıyametin alametlerinden sayılan biri.
    Deccâl'in çıkması haktır. Deccâl, belli bir şahıs olup, Cenâb-ı Allah onunla, kullarını imtihan edecektir. Deccâl olsun, diğer kıyamet alâmetleri olsun bizim için gaybdır. Bunlar hakkında bilgi edinmemiz ancak nakil (Kur'ân ve hadis)le mümkün olur. Akılla verilebilecek bilgilerin isabet etmeme ihtimali büyüktür. Öteden beri kıyâmet alâmetleriyle ilgili olarak çok te'vîller yapılagelmiştir. Herhangi bir dayanağı olmayan bu te'villerin geçerliliği de yoktur. Ayrıca bunlar, akılla ulaşılamayacak bilgiler olduğundan, yapılacak te'viller, halkı yanlış bilgilendirme vebâline sevk edecektir. Aynı yanılgı ve vebâl bunun için de söz konusudur.

    Hz. Peygamber de ümmetini Deccâl'e karşı uyarmıştır. Zira Deccâl, bazı harikalar gösterecek ve tanrı olduğunu iddia edecektir. İmansızlarla, bazı zayıf imanlılar, ona kanacaktır. İmanı kuvvetli olanlar ise kanmayacaklardır.
    Dünya, imtihan yeridir. İnsanlar bu dünyada imtihana tabi tutulmaktadırlar. Deccâl da bir imtihan vesilesidir. Allah'ın kendisine verdiği güçle birtakım hârikalar gösterecektir. Deccâl'in göstereceği harikalara "istidrâc" denir. İstidrâc, "inançsız ve şerîr kimselerin arzularına uygun olarak gösterdikleri hârikalara" denir.)


    Yukarıdaki yazı Diyanetin bana verdiği cevap, dikkat ederseniz bu konuyla ilgili Kur'an dan tek bir bilgi yok. Bu konuda fazla bir şey yazmak istemiyorum, ama doğrusu Dini bizlere anlatmakta görevli bir makamın şu sözleri beni çok üzdü.

    ( Deccâl'in çıkması haktır.)

    Bir insanın dinde HAK olduğunu söylemesi için, Kur'an ın yani Rahman ın emretmiş olması gerekir. Ama düşünebiliyor musunuz, Allah bahsetmediği halde, buna HAK tır iman etmemiz gerekir denebiliyor. Diyanet bu, sağı solu belli olmuyor demekten başka, elimden bir şey gelmiyor.

    Peygamberimizin deccala karşı bizi uyardığını söyleyen Diyanete, şunu sormak isterim. Acaba Yüceler Yücesi Rabbim, bizi deccala karşı uyarmadı da, bu görevi peygamberimize mi bıraktı dersiniz? Hani Kur an bizim için rehberdi, hani her şeyden nice örnekler vardı orada. Bakın sözler Kur'an ın süzgecinden nasılda geçmiyor. İşte İslam ın günümüzdeki durumuna acı bir örnek. Buna benzer o kadar dine ilaveler var ki. Deccalın belirli bir şahıs olduğunu söylüyorlar ve bizleri Rabbin imtihan edeceğini belirtiyor. Allah bunu her zaman yaptığını ve yapacağını zaten Kur'an da söylemiyor mu?

    Yine yazıda bu bilgilerin gaibi bilgiler olduğunu söylüyor ve bu bilgileri ancak Kur'an ve hadislerden öğrenileceği açıklamasını yapıyor. Şimdi sormak isterim bunu yazanlara, Kur'an bilgisi tamam bu konuda hiçbir sorun yok, ama Kur'an ın onay vermediği, hadis bilgileri kesin doğru diyebilir miyiz? Eğer cevap, evet hadis bilgilerine kesinlikle güvenebiliriz ise, neden birkaç yılda bir yüzlerce hadisin hurafe olduğunu ilan edip İslam dininden çıkarıyor Diyanet İşleri Başkanlığı? Şuanda iman ettiğimiz hadisleri daha sonra hurafe diye çıkarmayacaklarına kimler garanti verebilir, var mı garanti verecek beşer aramızda? İşte Allah ın kitabını rehber almadığımızda, sonuç nerelere gidiyor.

    Şimdide sizlere bazı ayet örnekleri vermek istiyorum. Bakın peygamberimize kıyametin ne zaman kopacağını soranlara, Rahman ın cevabı nasıl olmuş.

    (Ahzap 63: İnsanlar sana kıyametin saatinden soruyorlar. De ki: "Ona ilişkin bilgi Allah katındadır." Ne bilirsin, belki de o saat yakındır.)

    (Şura 17: Gerçeğe ilişkin Kitap'ı ve adalet ölçüsünü indiren o Allah'tır. Nereden bileceksin, belki de kıyamet saati çok yakındır.)

    Bu iki ayeti düşünelim şimdi de. Yazımızın başında verdiğimiz ve Hz. İsa nın kıyamet kopmadan geleceğini işaret ettiğini söylediklerinin, doğru olmadığı bu iki ayetten bile anlaşılmıyor mu sizce? Dikkat ediniz lütfen Allah, peygamberimiz yaşıyorken dahi kıyametin belki de kopabileceğini söylüyor. Eğer Kıyamet kopmadan Hz. İsa gelecek ise peygamberimizin durumu ne olacaktır, buda asla mümkün olamaz. Bunu kabul etmek Kur an ın ayetlerine tamamen ters düşer. Bakın kıyamet konusunda peygamberimizin ne demesini istiyor Rabbim.


    (Tur 31: De ki: "Bekleyin! Doğrusu sizinle beraber ben de bekleyenlerdenim.)

    Demek ki bu konuda peygamberimizin de hiçbir bilgisi yok, hatta belki de kıyamet kopabilir, diye o dahi bekliyor. Şimdide Diyanetin deccal konusunda bizlere hadisler yoluyla gelen bilgilere bakalım. Allah belki de kıyametin yakında kopacağını söyleyen ayetlerini okudunuz, bu durumda peygamberimiz yaşarken de kıyamet kopabileceği anlatılıyor. Bu durumda peygamberimiz acaba deccalın geleceğini söyler miydi? Elçisi yaşarken böyle birinin çıkıp insanları kandırmaya çalışmasını söyler mi sizce? Zaten o devirde iman etmeyen, binlerce insan ile mücadele ediyor, hatta savaşıyordu Peygamberimiz. Bunlardan iyi deccal mı olur. Bakın tüm bu sözlerde Kur'an süzgecinden geçmiyor.

    Şimdide Kur'anın kıyamet alametleri olarak bahsettiği bazı konulara bakalım.

    ( Duhan 10: Artık sen göğün açıkça izlenen bir duman getireceği günü gözle.)

    (Hac 1: Ey insanlar! Rabbinizden korkun! Çünkü kıyamet saatinin zelzelesi gerçekten çok büyük bir şeydir.)

    (Abese 33: . Kulakları sağır eden o ses geldiğinde,)

    (Tur 9: O gün gök bir çalkanışla çalkanır. 10: Ve dağlar bir yürüyüşle yürür.11: Vay hallerine o gün, yalanlayanların.)

    (Kamer 1: Saat yaklaştı, Ay yarıldı.)
    (Enbiya 96: Ye'cûc ve Me'cûc'ün önü açıldığı zaman onlar, her tepeden akın ederler. 97: Hak olan vaat yaklaşmıştır. İnkâr edenlerin gözleri birden donup kalmıştır. "Vay başımıza! Biz bundan gafil bulunuyorduk. Hayır, biz zalimlerdik!" derler.)

    Yukarıdaki ayetler dikkat ederseniz, kıyametin kopmasına çok yakın anların belirtileri anlatılıyor. Gökyüzünde dumanın belirmesi, tozu dumana atacak bir olayın belirtisidir. O an büyük depremlerin olacağı, kulakları sağır eden sesin oluşacağı, göğün ve yerin çalkalanması, dağların bile hareketlendiği, ayın yarıldığı bir an tasvir edilmektedir.

    Enbiya suresinde geçen yecüc, mecüc konusu ise Kur'an da bir başka ayetinde, düzen bozucu bir kavimden bahsedilerek örnek verilir. Buradan kıyamet zamanın da böyle bir toplumun dünyaya bozgunculuk yaratacağı anlatılıyor. Dikkat ederseniz bu konuda detaylı bir açıklama verilmiyor.

    Kur'an ın verdiği kıyamet alametlerine baktığınızda, verilen işaretlerin çok kısa bir zaman da belireceği ve ansızın geleceği ayetlerde açıklanmıştır. En son verdiğim ayet örneği ise üstü kapalı bir uyarı niteliğinde bana göre. Dünya üzerinde düzeni bozacak, toplumlara zarar verecek ve saldıracak, insanlığı çığırından çıkaracak inançsız bir toplumun hükümranlığından bahsediyor. Böyle bir toplumun daha önce yaşadığı ve onlardan nasıl kurtulmaya çalışıldığı anlatılır Kur'an da. Bu toplumun kim olduğu konusunda birçok düşünce var, doğrusunu Allah bilir. Bizlere düşen uyanık olmak ve bizleri yönetenleri ehil insanlardan seçmektir.
    Rahmanın vaat ettiği o an mutlaka gelecektir. Bizler o vakit yaşamıyor olabiliriz. Şunu unutmayalım ki, o an geldiğinde mahşerin hazırlıkları da başlamış demektir, yani bizlerinde hesaba çekileceği andır o an.

    Dilerim hesabı verebilenler arasında oluruz. Yine dilerim Hesabın sorulacağı Kur'an a sarılan, onun nuruyla nurlanıp, hakka batıl karıştırmayan, kullarından oluruz.

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#19.12.2011 18:08 0 0 0