halukgta

halukgta

Üye
06.09.2011
Çavuş
1.220
Hakkında

  • Değerli din kardeşlerim. Vakit geçiyor, emaneti teslim edeceğimiz o an, belki de çok yakın. Gelin hurafeden, batıldan uzak, elimizde Kur'an onu anlamaya çalışalım ki, kurtuluşa erebilelim. Allah elçisine bakın ne diyor.

    Tur 48: Artık, Rabbinin hükmüne sabret; çünkü gerçekten sen, gözlerimizin önündesin. Ve her kalkışında Rabbini hamd ile tesbih et.

    Ahzap 2: Rabbinden sana vahyedilene uy! Allah, yapmakta olduklarınızdan en iyi biçimde haberdardır.

    Bu iki ayette Allah, sana sorulan konularda hüküm konusunda sabret diyor. Diğerinde ise, Rabbinden sana gönderilene uy. Bu konuda da Kur'an da birçok örnekler vardır. Zıhar konusunu düşünün lütfen. Bir kadının peygamberimize gelip, eşinden dolayı yakınmasına karşı peygamberimiz, o devrin geleneği olan boşanma nedeni ZIHAR konusunda, bir çözüm getiremiyor, ama Allah sizi işittim diyerek, bu konudaki ayetini hemen indiriyor.

    Aşağıdaki ayette, yukarıdaki ayetlerin onayı değil mi sizce.

    Kefh 26: De ki: 'Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybı O'nundur. O, ne güzel görmekte ve ne güzel işitmektedir. O'nun dışında onların bir velisi yoktur. Kendi hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz.

    Dikkat ediniz lütfen, Allah kendi hükmüne kimseyi ortak etmez diyor. Tüm bu ayetlerden sonra, Allah ın vermediği hükümleri de, peygamberimiz vermiştir, onun hüküm verme yetkisi vardır diyebiliyoruz. Bakın bizlerin nereye iman etmemiz gerektiği söyleniyor.

    Bakara 4: Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahi ret gününe de kesinkes inanırlar.

    Bakara 5. İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır.

    Allah iman edenlerin, sana indirilene yani Kur'a na iman ederlerdir diyor. Gerçek kurtuluşa erenlerin ise, Allah tan indirilen üzerinde olanlardır diyor. Buda apaçık Kur'an dan başka ne olabilir? Bu durumda bizlerin sarılması gereken, yalnız Kur'an olduğu apaçık anlaşılmıyor mu?

    Allah bizlerin dostu, yol göstericisi, şefaatçisi bakın kim olduğunu söylüyor.

    Secde 4: Allah'tır ki gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratmış, sonra arş üzerinde egemenlik kurmuştur. O'nun dışındakilerden size ne bir dost vardır ne de bir şefaatçi. Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız?

    Yine Allah bilerek, hakkı batılla karıştırmayın diye bizleri uyarıyordu hatırlayanız. Hatta Kur'an ı kendi koruması altına aldığını da söylüyordu.

    Bakara 42: Bilerek hakkı batıl ile karıştırmayın, hakkı gizlemeyin.

    Batıl emin olmadığımız, Kur'an ın onay vermediği bilgilerdir. Fakat bizlere bugün yüzlerce yıl öncesinden intikal eden, birbiriyle hatta çelişen rivayetlerinde, Allah koruması altında olduğunu söylemiyorlar mı?

    Bakın aşağıdaki ayette Yaradan, bizlerin takip etmesi gereken yolu, sizce çok açık anlatmıyor mu?

    Muhammet 2: İman edip yararlı işler yapanların, Rableri tarafından hak olarak Muhammed'e indirilene inananların günahlarını Allah örtmüş ve hallerini düzeltmiştir.3. Bunun sebebi, inkâr edenlerin batıla uymaları, inananların da Rablerinden gelen hakka uymuş olmalarıdır. İşte böylece Allah, insanlara kendilerinden misallerini anlatır.

    Değerli kardeşlerim, Allah apaçık ne diyor? Rableri tarafından hak olarak Muhammed'e indirilene inananların günahlarını Allah örtmüş ve hallerini düzeltmiştir diyor.

    Peki, bizler bu kadar açık ayetler karşısında neler söylüyoruz? Kur'an tek başına yeterli değildir. Kur'an da her şey yazmaz, herkes Kur'an ı anlayamaz. Aman Allah ım bu ne cüret, bu ne saygısızlık, hala farkında değil miyiz yaptığımız yanlışın?

    Allah elçisine deki onlara diyerek, bakın ne söylüyor. Beşerin sözlerini doğrulamak adına, ne yazık ki bu ve buna benzer ayetleri görmezden gelebiliyoruz.


    Ahkaf 9: De ki: "Ben, resuller içinden bir türedi değilim! Bana ve size ne yapılacağını da bilmiyorum. Bana vahye dilenden başkasına da uymam! Ve ben, açıkça uyaran bir elçiden başkası da değilim.


    Ne dersiniz, bu ayetten dersimizi almadık mı hala? Peygamberimizin ne söylemesini istiyor Rabbimiz? Bana vahyedilenden başkasına uymam diyor. Bunu da söylemesini özellikle, Yaradan istiyor. Daha da dikkat çekici olan, peygamberimizin yetki ve sorumluluğunu açıkça söylüyor. Ve ben, açıkça uyaran bir elçiden başkası da değilim.

    Tüm bu gerçekleri hala görmemekte ısrar edenlere, elbette söyleyecek sözümüz olamaz. Herkes kendi imtihanını yaşıyor. Allah bizlerin imtihan olduğumuz kitabın, Kur'an olduğunu söylüyorsa, bu gerçeği de görmezden gelenler, Kur'an ı anlaşılması zor, özet bilgi ve her şeyin olmadığı bir kitap ilan ediyorlarsa, edindikleri velilerin kitaplarına sarılarak, doğruya ulaşacaklarına inanıyorlarsa, gerçekleri gördüklerinde, iş işten geçmiş olacağını ve mahşer günü bakın nasıl bu üzüntülerini dile getireceklerini hatırlatırım.

    Furkan 28: Eyvah! Keşke falancayı dost edinmeseydin.


    Furkan 29: Bana geldikten sonra Kur'an, vallahi o beni saptırdı." Öyle ya şeytan insanı yapayalnız, yardımsız bırakır.

    Dilerim Rabbimden, o çetin hesap günü geldiğinde, pişmanlık yaşamayan, hurafeye değil Kur'an ın ipine sarılan, Rabbin halis kullarından oluruz.

    Enbiya 10; And olsun, size öyle bir kitap indirdik ki, bütün şan ve şerefiniz ondadır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#25.01.2013 15:10 0 0 0
  • İslam ı yaşarken yaptığımız en büyük yanlış, Allah ın rehberinden zerre kadar haberdar olmayıp, onunla aramıza veliler ve onların kitaplarını koymamızdan kaynaklanmaktadır. Elbette Allah ın rehberi anlaşılmaz ilan edilip, edindiğimiz velilerin kitapları ardı sıra gidersek, aşağıdaki hatayı da yapmamız kaçınılmaz olacaktır.

    Konumuza geçmeden önce, peygamberimizin bir sözünü hatırlatmak isterim.

    (Her kim ki, ben söylemediğim halde, bu sözü peygamber söyledi dese, BUYURSUN KENDİNİ CEHENNEMDEKİ YERİNE HAZIRLASIN.)

    Yazdığım yazılara cevap veren bazı din kardeşlerimizin, bana verdikleri cevaplardan, İslam ı nasılda Kur'an ın sınırlarını aşarak yaşadıklarını, daha açık görüyor ve yapılan yanlışlar karşısında, kendi inancımı sorguladığımda, Rabbim e şükrediyorum. Elbette bende hata yapıyorumdur, ama ben en azından elimde rehber Kur'an, iman ve inanç sınırlarımı Kur'an çizgisinden çıkmaması için, çaba harcıyorum. Rabbim bilmeden yaptığım hatalarımı affetsin ve doğruyu görmemi sağlasın inşallah.

    Bir arkadaşımız yazıma verdiği cevapta, peygamberimize ait olduğunu iddia ederek, bir hadis örneği vermiş ve beni uyarmış. Gelin bu sözlerin peygamberimize ait olup olamayacağını birlikte, Kur'an ışığında anlamaya çalışalım. Peygamberimiz söylemediği halde, bu peygamber sözüdür demenin cezasını, asla unutmamalıyız. Bakın bu arkadaşımız nasıl bir örnek vermiş.

    Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) "Kur'an bize yeter" diyenler hakkında asırlar öncesinden ne buyuruyor:

    "Şunu kat-i olarak biliniz ki; Bana Kur'an ile birlikte, onun bir benzeri (sünnet) de verilmiştir. Karnı tok bir şekilde koltuğuna kurulmuş olan bazı kimselerin 'Bize Kur'an yeter! Onda helâl olarak ne görmüşseniz onu helâl, neyi de haram görmüşseniz onu da haram kabul ediniz.' diyeceği zamanlar yakındır. Bilin ki, Allah Resûlü'nün haram kıldığı da Allah'ın haram kıldığı gibidir." (Ebu Davud, Sünnet: 6, Tirmizî, İlim: 10, İbni Mâce, Mukaddime: 2, Dârimî, I, 117)


    Peygamberimiz bu sözleri söylemiş olabilir mi? Bu sözleri ilk okuduğumda, dine nifak sokanların, kendi uydurmalarına hazırladıkları güzel bir kılıf olduğunu söyleyebilirim. Peygamberimize Kur'an ile birlikte, onun benzeri Allah ın vermediği hükümleri de verme yetkisi verilmiştir, demiş olabilir mi? Önce bu sözler üzerinde düşünelim. Çünkü emin olmadığımız sözlere inanırsak, peygamberimize iftira atmış olacağımızı, lütfen unutmayalım. Hangimiz peygamberimize iftira atmak ister?

    Allah Kur'an dışından da, bizleri bağlayan, sorumlu olduğumuz bilgileri peygamberimize vermiş olsaydı, ya da peygamberimiz kendi yetkisiyle dine hüküm koyabilseydi ve bizlerde bunlardan sorumlu olsaydık, aşağıda ki ayeti bizlere tebliğ eder miydi Rabbimiz?

    Zühruf 44: Doğrusu o Kur'an, senin için de, kavmin için de bir öğüttür ve siz ondan sorguya çekileceksiniz.

    Allah çok açık bir hüküm vermiş ve demiş ki, sizleri Kur'an dan hesaba çekeceğim, yani Kur'an dan sorumlusunuz. Lütfen dikkatle düşünelim. Bunu söyleyen bizlerin Yaratıcısı Allah. Bu sözlerden sonra, Kur'an da hükmü olmayan bir bilgiden, bizleri sorumlu tutar mı? Aslında başka örneklere gerek yok, ama gönüller düşünmeden başka yöne meyledince, ne yazık ki yeterli gelmiyor. Kur'an ın onay vermediği rivayetlere inanırsak, dinde çelişki yaratmış olacağımızın da farkında olmalıyız.


    Araştırmaya devam edelim. Yaradan bizleri nereye yönlendiriyor, sizce bu ayetleri tebliğ alan Allah elçisi, yukarıdaki sözü söyler mi?


    Enam 57: De ki: Şüphesiz ben Rabbimden gelen apaçık bir delile dayanıyorum. Siz ise onu yalanladınız. Çabucak gelmesini istediğiniz (azap) benim yanımda değildir. Hüküm ancak Allah'ındır. O hakkı anlatır ve O, doğru hüküm verenlerin en hayırlısıdır.

    Enbiya 10; And olsun, size öyle bir kitap indirdik ki, bütün şan ve şerefiniz ondadır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?

    Casiye 20: Bu Kur'an, insanların kalp gözlerini açacak ışıklardan oluşur. Gereğince inanan bir toplum için de bir kılavuz ve bir rahmettir o.

    İbrahim Sur.52.: İşte bu, onunla uyarılsınlar, Allah'ın tek ilah olduğunu bilsinler, aklı ve gönlü işleyenler de ibret alsınlar diye, insanlara yöneltilmiş bir tebliğdir.

    Ahzap 2: Rabbinden sana vah yedilene uy! Allah, yapmakta olduklarınızdan en iyi biçimde haberdardır.

    Enam Suresi 50: Onlara şunu söyle: "Ben size Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Gaybı da bilmem ben! Size ben bir meleğim de demiyorum. Yalnız bana vah yedilene uyarım ben!" Sor onlara: "Körle gören bir olur mu? Hâlâ düşünmüyor musunuz?"

    Araf suresi 3; Rabbinizden size indirilene uyun; O'nun berisinden bir takım velilerin ardına düşmeyin! Siz ne kadar da az öğüt alıyorsunuz.

    Maide Suresi 45. ayet; . Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir.


    Bakın Allah ayetlerinde bizleri nasıl uyarıyor ve nereye yönlendiriyor. Yemin ederek, bizlerin bütün şanı, şerefi, kurtuluş reçetesi KUR'AN da olduğunu sizce daha nasıl açık söylesin. Kur'an ın kalp gözlerimizi açacağını, bizlere rehber olacağını söylüyor. Uyarılacağımız, aklı ve gönlü işleyenlerin ibret alacağı kitabın, yalnız Kur'an olduğu açıklamasını yapıyor. Hani en az Kur'an kadar peygamberimizde dine hüküm koymuştu? Allah bahsediyor mu bunlardan? Bahsetmiyor da, bizleri yalnız Kur'an a yönlendiriyorsa, nasıl olurda bunun tersini söyleriz? Ya da kelimeleri cımbızlayıp, onlara anlamlar yükleyerek iman ederiz? Düşünen, aklını kullanan yok mu?

    Allah yalnız, Rabbinizden size vah yedilene uyun diye ikazda bulunuyor. Allah elçisine söyle onlara, ben yalnız Allah dan vahyedilene uyarım diyerek, bizleri tekrar uyarıyor. Allah tan indirilene uymamızı, sakın velilerin sözlerine kanmamamız içinde uyarıda bulunuyor. Allah ın indirdiği ile hükmetmeyenler, zalimlerin ta kendisidir diyerek, bunlarda Allah katındandır diyerek, Kur'an dışından hükümlerle topluma hükmedenlerin, zalim oldukları hükmünü veriyor.

    Tüm bu ayetlerden sizler, bizlerin Kur'an dışından da Allah ın koymadığı hükümleri, peygamberimiz koymuştur diye mi anladınız. Yoksa sakın Kur'an ın dışına çıkmayın, Kur'an ın sınırlarını aşmayın, çünkü Allah ın elçisi de, yalnız Kur'an a uymuştur diye uyarıldığımızı mı anladınız?

    Peygamberimizin döneminde, Kur'an a iman etmek isteyen, ama atalarının hurafe itikatlarından da vazgeçmeyenlere, Rabbin gönderdiği ayetler çok düşündürücüdür.


    Ankebut 51: Karşılarında okunup duran bir kitabı, sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? Bunda, inanan bir toplum için elbette ki bir rahmet ve bir öğüt vardır.

    Araf 185:Onlar göklerdeki ve yerdeki sınırsız hükümranlık ve nizama, Allah'ın yarattığı her şeye, ecellerinin yaklaşmış olabileceğine hiç bakmadılar mı? Peki, bundan sonra artık hangi söze inanacaklar?


    Cahiliye dönemindeki aynı hata, ne yazık ki günümüzde de devam ediyor. Kur'an ın hükümleri yeterli görülmüyor. Allah size Kur'an yetmiyor mu diyerek uyardığı halde, sanki Rahmanla inatlaşırcasına, Kur'an bizlere yetmez denebiliyor.

    Ayrıca Kur'an dışından neredeyse, Kur'an kadar hatta daha fazla hükümleri de, dine peygamberimizin koyduğuna inanılıyor. Düşünebiliyor musunuz, verdiğim örnekte, Kur'an bize yeter diyenler adeta küçümsenerek, günahkâr ilan ediliyor. Hâlbuki peygamberimizin de yalnız Kur'an a iman ettiğini anlatan, o kadar çok ayet var ki. Allah Kehf 26. ayetinde açıkça hükmünü bakın nasıl veriyor.

    (Allah Kendi hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz.)

    Tüm bu ayetleri görmezden gelerek, nasıl bir yolun yolcusu olduğumuzu, eğer anlayamıyorsak hala, söyleyecek sözün bittiği noktaya gelmişiz demektir.


    Gelelim yazımızın başındaki sözlerin devamına. Bakın devamında ne diyordu hatırlayalım.

    (Bize Kur'an yeter! Onda helâl olarak ne görmüşseniz onu helâl, neyi de haram görmüşseniz onu da haram kabul ediniz.' diyeceği zamanlar yakındır. Bilin ki, Allah Resûlü'nün haram kıldığı da Allah'ın haram kıldığı gibidir.")


    Sizce yukarıdaki sözleri peygamberimiz söylemiş olabilir mi? Yukarıda Ankebut 51 ve Araf 185. ayet aslında peygamberimizin söylemeyeceğinin kanıtıdır. Allah elçisine bakın görevi ile ilgili nasıl bir ayet indiriyor.

    Maide 67: Ey resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan onun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur. Allah, küfre batmış topluluğa kılavuzluk etmez.


    Anlayana anlamak isteyene, o kadar çok ibretlik ayet var ki. Siz bu ayetten, Allah ın indirdiğinden başka hükümlerin de, elçisinin vereceğini mi anladınız. Yine bir ayetinde Allah elçisine deki onlara diyerek, bakın ne söylemesini istiyor.


    Ahkaf 9: De ki: "Ben, resuller içinden bir türedi değilim! Bana ve size ne yapılacağını da bilmiyorum. Bana vahye dilenden başkasına da uymam! Ve ben, açıkça uyaran bir elçiden başkası da değilim.

    Ne güzel, apaçık bir ayet. Ama tüm bunları görmeyenler, görmek istemeyenlere elbette sözümüz olamaz. Peygamberimiz ben, bana vahyedilenden başkasına uymam diyor açıkça, hala birileri inatla bunun tersini söyleyerek, peygamberimize iftira attığının farkında bile değil. Bakın haram ve helal koyma yetkisinde, Rabbin hükmü nasılda çok açık hatırlayalım ayetleri. Acaba Allah tan başka, elçisine de helal haram koyma yetkisi veriyor mu?

    Enam 150: Şunu da söyle: "Allah şunu haram etmiştir diye tanıklık edip duran şahitlerinizi getirin." Eğer tanıklık ederlerse sakın onlarla birlikte tanıklık etme! Ayetlerimizi yalanlayanlarla âhirete inanmayanların keyifleri ardınca gitme! Onlar, kendi Rablerine başkalarını denk tutuyorlar

    Enam 140: Şu bir gerçek ki, ilimsizlik yüzünden öz evlatlarını beyinsizce katledenlerle, Allah'ın kendilerine verdiği rızkları, Allah'a iftira ederek haramlaştıranlar gerçekten hüsrana uğramışlardır. İnan olsun, sapıtmışlardır onlar; hiçbir zaman doğruyu ve güzeli bulamazlar.

    Sur. 116.; Yalan düzerek Allah'a iftira etmek için, dillerinizin uydurma nitelendirmeleriyle "Şu helaldir, şu da haramdır!" demeyin. Yalan düzerek Allah'a iftira edenler kurtulamazlar.

    Yunus 59. De ki: "Ne oldu size de Allah'ın size rızık olarak indirdiği şeylerden bir haram yaptınız bir de helal?" De ki: "Allah mı size izin verdi, yoksa Allah'a iftira mı ediyorsunuz?



    Yukarıdaki ayetler, sizce ne anlatıyor helal ve haram koyma konusunda? Haram ve helal koyma yetkisinin, yalnız Allah ın olduğu çok açık belirtiliyor. Allah ın haram demediği bir şeye haram diyenlerin, Allah a iftira attığı bilgisi veriliyor. Allah a iftira atanların, mahşer günü yüzlerinin simsiyah olacağını ve doğru cehenneme gideceklerini de, bir başka ayetinde Allah bildiriyor bizlere.


    Kur'an öyle devre dışı bırakılmış ki, Allah ne söylüyorsa, tersine iman ettiğimizin farkında bile değiliz.


    Hakka 44-45-46: Eğer (Peygamber) bize isnat ederek bazı sözler uydurmuş olsaydı, mutlaka onu kudretimizle yakalardık. Sonra da onun şah damarını mutlaka keserdik.

    Bu kadar açık bir ayet varken, hala peygamberimizin, Kur'an dışından, haram hükmü koyma yetkisi vardır diyerek, ne denli yanlış yolda olduğumuzu göremiyoruz. Allah bizim gönderdiğimiz Kur'an ın dışında, bunlarda Allah katındandır demiş olsaydı elçimiz, onun açıkça canını alırdık dediği halde, nasıl olurda bizler bunun tersine hala inanırız? Bunun izahını ben yapamıyorum.

    Allah elçisine kullarını uyarmak ve yol göstermek için yalnız ve yalnız Kur'an ı gönderdiğini, bakın bir başka ayetinde nasıl tekrar anlatıyor.

    Enam 19: De ki: "Şahitlik bakımından hangi şey daha büyüktür?" De ki: "Allah benimle sizin aranızda şahittir. İşte bu Kur'an bana, onunla sizi ve eriştiği herkesi uyarayım diye vahyolundu. ..


    Allahın elçisinin, bakın bizlere ne söylemesini istiyor.

    (İşte bu Kur'an bana, onunla sizi ve eriştiği herkesi uyarayım diye vahyolundu.)

    Bu ayetten de ders almayana, ne anlatsak boşuna demektir. Gözler perdeli, gönüller mühürlüyse, ne söylesek fayda etmeyecektir.

    Şimdi de peygamberimizin Kur'an süzgecinden geçen, gerçekten onun söylemiş olabileceği o güzel hadislerinden, bu konuyla ilgili örnekler vermek istiyorum. Bu örnekleri birçok kez verdim. Ama işine gelmeyenler bunları da görmezden geliyor.


    Allah Kur'a na göre amel eden kavimleri yükseltir, onun gösterdiği yoldan gitmeyenleri de alçaltır.
    Rivayet Ömer b. Hattab Müslim

    Allah bazı farizalar vazetmiştir, onları aşmayın. Bazı hadler koymuştur, onlara yaklaşmayın. Bazı şeyleri haram kılmıştır, onları yapmayın. Bazı şeyleri de unutmaksızın size rahmet olması için hatırlatmamıştır, onları da araştırmayın.
    Mahmud Ebu Reyye, Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması, sayfa 403

    Ey insanlar ateş tutuşturuldu ve karanlık gecenin parçaları gibi fitneler yakınlaştı. Allah'a yemin ederim ki aleyhimde tutunacak bir şeyiniz yoktur; Kuran'ın helal kıldıkları dışında bir şeyi helal kılmadım. Kuran'ın haram kıldıkları dışındakileri de haram kılmadım.
    İbni Hişam Siret 4 sayfa 332

    Allah'ın kitabında helal kıldığı helal, haram kıldığı haramdır. Hakkında sustuğu ise serbesttir. Allah'ın serbest bıraktıklarını kabul edin ve bilin ki Allah hiçbir şeyi unutucu değildir.
    Ebu Davud K. Etime 39/Tırmizi K. Libas 6 İbni Mace K. Etime 60/ El-Müracaat sayfa 20

    Yazdığım hadislerin, eğer peygamberimizin sözleri olduğuna inanıyorsak, yazıma konu olan hadis diye nakledilen sözlerin, peygamberimize ait olduğunu söyleyenler, Allah ın elçisine iftira attığının, bilincinde olmalıdırlar.

    Hepimiz imtihandayız. İmtihanımızın asıl kaynağının, Kur'an olduğunu Allah söylüyorsa, sizce kime güvenmeliyiz, onun seçimi herkesin kendisine kalmıştır. Dilerim cümlemiz doğru seçimi yapan, Rabbin halis kullarından oluruz.

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#16.01.2013 10:40 0 0 0
  • Bizler İslam ı yaşarken, Allah ın emin olmadığınız bilgilerin ardına düşmeyin, sizleri sorumlu tutarım uyarısını, ne kadar dikkate alıyoruz, işte bu çok önemli bir soru.

    Bugün sizlerle, günümüzde çok önemsediğimiz ve bizlere beş vakit namazın emredildiği anlatılan, MİRAÇ konusunu Kur'an dan birlikte araştıralım. Daha sonra herkesin kendi nefsinde, bu sorunun cevabını vermesini istiyorum. Çünkü herkes kendi imtihanını yaşıyor ve yaptıklarından bizzat kendisi sorumludur.

    Önce MİRAÇ olayının nasıl olduğunu, geleneksel İslam'ın bu konuyu nasıl anlattığını ve inandığını kısaca sizlere aktarmak istiyorum.


    (Miraç, Recep ayının 27. Gecesi Cenab-ı Hakkın daveti üzerine Cebrail Aleyhisselâmın rehberliğinde Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamın Mescid-i Haramdan Mescid-i Aksâ'ya, oradan semaya, yüce âlemlere, İlâhî huzura yükselmesidir.


    Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam Mescid-i Haramdan (Mekke'den), Mescid-i Aksâ'ya (Kudüs'e) ata benzer beyaz bir Cennet bineği olan Burak ile geldi. Kudüs'e gelmeden yol üzerinde Hz. Musa'nın makamına uğradı, orada iki rekât namaz kıldı, daha sonra Mescid-i Aksâ'ya geldi. Orada bütün peygamberler kendisini karşıladı. Miracını kutladılar. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam burada peygamberlere iki rekât namaz kıldırdı, bir hutbe okudu.


    Semanın bütün tabakalarına uğradı. Sırasıyla yedi sema tabakalarında bulunan Hz. Âdem, Hz. Yahya ve Hz. Îsa, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim gibi peygamberlerle görüştü, Onlar kendisine "Hoş geldin" dediler, tebrik ettiler.


    Bundan Sonra Hz. Cebrail ile birlikte imkân ile vü-cub ortası (kâinatın bittiği yer) Sidretü'l-müntehâ'ya geldiler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam orada ikisi gizli, ikisi açıktan akan (Nil, Fırat) dört nehir gördü. Sonra her gün yetmiş meleğin ziyaret ettiği Beytü'l-Ma'mur'u ziyaret etti.

    Hz. Cebrail'in buradan öteye gitmesi mümkün değildi. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bundan sonra Refref adında bir vasıta ile zaman ve mekândan münezzeh (uzak) olan Cenab-ı Hakkın cemaliyle müşerref oldu.


    Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Rabbinin huzurundan döndükten sonra Hz. Musa ile karşılaştı. "Allah ümmetine neyi farz kıldı?" diye sorunca, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam "50 vakit namaz" buyurdu.


    Hz. Musa'nın, "Rabbine dön, azaltması için Rabbinden niyazda bulun, ümmetin buna güç yetiremez" demesi üzerine, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, beş sefer Cenab-ı Hakka niyazda bulundu, her seferinde 10 vakit indi, sonunda beş vakitte karar kıldı.


    Daha sonra Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Hz. Cebrail'in rehberliğinde Cenneti, Cehennemi, âhiret menzillerini ve bütün âlemleri gezdi, gördü, Mekke'ye döndü.)


    MİRAÇ konusunda anlatılanların bir özetidir yazılanlar. Bir kısım rivayet, peygamberimizin her Allah a geri dönüşünde, beşer vakit indirdiği de anlatılır. Şimdi yukarıdaki yazıyı Kur'an ile karşılaştıralım acaba yazılanlar, söylenenler Kur'a na uyuyor mu? Önce miracın anlatıldığı yazının başından bir alıntı yapalım.


    (Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamın Mescid-i Haramdan Mescid-i Aksâ'ya, oradan semaya, yüce âlemlere, İlâhî huzura yükselmesidir.)


    Bu satırlarda geçen, Mescidi Haramdan Mescidi Aksaya peygamberimizin götürülüşü, Kur'an da İsra suresi 1. ayetinde çok açıkça anlatılır. Ama nasıl götürüldüğü konusunda detay vermez.


    Peki, daha sonra oradan semaya yükselmesi, acaba Kur'an da neden hiç ama hiç bahsedilmez, bunu düşündünüz mü? Allah bu kadar önemli bir olayı, bizden saklamak isteyeceğini sanmıyorum. Peki, neden Kur'an da bundan sonra olanlar, yani miraca yükseltilmesi geçmediği halde, hiç kuşku duymadan bizler buna inanabiliyoruz?

    Şimdi bu sorunun cevabını aramaya devam edelim, eğer Kur'an a uyan bir cevap bulursak, baş tacı elbette yaparız, yok Kur'a na uymuyorsa, ben şahsım adına kabul edemem. Çünkü Kur'a na uymayan, onun onayını almayan bir bilgiyi kabul etmenin, ardı sıra gitmenin hesabının zor verileceğini söylüyor Rabbimiz. Önce İsra suresi 1. ayeti yazalım, okuyalım ki daha iyi anlaşılsın.


    İsra sur. 1. ayet: Bütün varlıkların tespihi o kudrettir ki, ayetlerimizden bazılarını kendisine gösterelim/kendisini ayetlerimizden bir parça olarak gösterelim diye kulunu, gecenin birinde Mescit-i Haram'dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa'ya/o en uzak secdegâha yürütmüştür. Hiç kuşkusuz, O'dur Semî' ve Basîr.


    Hatırlayınız, yukarıdaki ayeti örnek vererek, miraç bu ayetin devamında gerçekleşmiştir deniyor. Peki, neden Rabbimiz devamını yazmamış da, Kur'an dışından rivayet bilgilerden öğreniyoruz, namazın beş vakit emredildiği, bu kadar önemli bir olayı, bunu lütfen iyice düşünelim.


    Önce yukarıda yazdığım ve MİRACIN anlatılma şekli ve bilgileri üzerinde duralım birazda. Acaba gerçekten Allah kullarına 50 vakit namazı önce emredip, daha sonra Allah HÂŞÂ kullarının bu yükü kaldıramayacağını hesap edemeyip, peygamberimizin Hz. Musa ile karşılaştığında bu kadar vakit namazı ümmetinin güç yetiremeyeceğini söyleyip, Yaradan la pazarlık suretiyle, peygamberimizin namazı beş vakte düşürdüğüne inanmamız, sizce çok normal bir düşünce mi? Bu sözler, bu düşünce Kur'an ın süzgecinden geçiyor mu? Elbette hayır. Hâlbuki bakın Allah, Kur'an da ne diyordu hatırlayalım.


    Bakara 286: Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar..

    Müminun 62: Biz hiç kimseyi gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Nezdimizde hakkı söyleyen bir kitap vardır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.


    Peki, bu ayetleri gördüğümüz halde, nasıl olur da Allah ın bizlere 50 vakit namaz emredeceğine ve peygamberimizin pazarlık sonucu bunu beş vakte indirdiğine inanabiliriz? Yine yazıda geçen peygamberimizin semadaki yedi katı ziyaret ettiğini ve birçok peygamberle görüştüğünü, cenneti cehennemi gördüğünü, ikisi açıkta ikisi gizli olan nehirleri gördüğünü, Allah ın en yakın görevlisi Cebrailin bile gidemediği yere gittiğini, işin en ilginci ise (Cenab-ı Hakkın cemaliyle müşerref olduğu.) anlatılmaktadır.


    Hâlbuki Kur'an da, Allah ı görmek isteyen Musa peygamber ve buna benzer örneklerde, asla Yaradan ı çıplak gözle görülemeyeceğini, örnek ayetlerle açıklamasına rağmen, bakın neler söyleniyor. Yukarıda bahsedildiği gibi, peygamberimiz Kur'an da hiç bahsedilmeyen, açıklanmayan onca gaibi bilgiyi biliyor mu, şimdi de onlara bakalım.


    Enam Suresi 50. Onlara şunu söyle: "Ben size Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Gaybı da bilmem ben! Size ben bir meleğim de demiyorum. Yalnız bana vah yedilene uyarım ben!" Sor onlara: "Körle gören bir olur mu? Hâlâ düşünmüyor musunuz?"


    Maide sur.109. ayet: Allah, resulleri bir araya getireceği gün şöyle der: "Size ne cevap verildi?" Şöyle derler: "Hiçbir bilgimiz yok. Gaybları en iyi biçimde bilen sensin, sen.


    Yukarıdaki ayetleri, boşuna söylemesini istemiyor Allah bizlere. Bakın onlara şunu söyle diyor ve(Gaybı da bilmem ben) ama yukarıda o kadar gaybi bilgileri bildiğini saydık ki, düşünün Cebrailin bile gidemediği yere, peygamberimizi hiç bahsedilmeyen bir araçla, yani Rabbin huzuruna bile gittiğine inandık. Karar sizlerin, çünkü herkes yaptıklarından ve inandıklarından sorumlu tutulacaktır.


    Şimdide de Miracı, İsra suresi birinci ayetin devamında olmuştur diyerek savunduğu düşünce, kendilerini çok fazla tatmin etmemiş ve kendileri de inandırıcı bulmamış ki, yine Kur'an dan delil arayış içine girmişler ve bakın yukarıda saydığım tüm ayetlere uymaması, onları çok fazla etkilememiş olmalı. Şimdi yazacağım ayette bir kelimenin ardından, Miracı n kanıtını arar olmuşlar. Şimdi ayeti geniş bir şekilde yazalım ki, ayetin ne anlatmak istediğini doğru anlayabilelim.

    (Necm suresi 1. Yemin olsun inip çıktığı zaman yıldıza/fışkırıp çıktığı zaman çimene/süzülüp aktığı zaman Ülker Yıldızı'na/aşağı indiği zaman o parçalar halinde ağır ağır gelene.2. Ki arkadaşınız ne saptı ne de azdı. 3. O; kuruntudan, keyfinden konuşmuyor. 4. İndirilmiş bir vahiyden başkası değildir o. 5. Kuvvetleri çok müthiş olan belletip öğretti onu ona. 6. Akıl, güzellik ve güç sahibidir. Doğrulup dikildi. 7. En yüksek ufuktadır o. 8. Sonra iyice yaklaştı ve sarktı, 9. İki yayın beraberliği gibi, belki ondan da yakındı. 10. Böylece vah yetti kuluna vah yettiğini. 11. Kalp yalanlamadı gördüğünü. 12. Onun gördüğü şey hakkında kuşkuya düşüp onunla çekişiyor musunuz? 13. Yemin olsun ki onu bir başka inişte de görmüştü. 14. Son sınır ağacı, Sidretül Münteha yanında. 15. O ağacın yanındadır sığınılacak bahçe. 16. O vakit kuşatıp sarıyordu Sidre'yi kuşatıp saran, 17. Göz ne kayıp şaştı ne azıp haddi aştı. 18. Yemin olsun ki Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü.)

    Yukarıdaki yazdığım ayetleri lütfen düşünün. Bu bahsedilen olaylar Miraç tamı geçmiş, yoksa Kur'an ayetlerinin indirilişini mi anlatıyor? Ayeti okuduğunuzda zaten hemen anlaşılıyor. Allah Kur'an ayetlerinin indirilişini bizlere anlatıyor. Parçalar halinde ağır ağır gelen bilgilerin, Kur'an ayetleri için söylendiği zaten belli oluyor.

    Peygamberimiz içinde övgü var ve arkadaşınız ne saptı ne azdı diyor Yaradan. Ayrıca kendi kafasından konuşmadığını bu sözlerin yani Kur'an ayetlerinin Yaradan ın sözleri olduğunu belirtiyor. Hatta açıkçada söyleyerek, indirilmiş bir vahiyden başkası değildir diyor. Peygamberimize de iyice bellettirildiğini açıklıyor, Kur'an ın geldiği yerden bahsediyor ve onu getiren Cebrail ile peygamberimiz o kadar yakın oldu ki diyor ve örnek veriyor, iki yayın beraberliği gibi, hatta ondan daha yakın olduğunu söylüyor.

    Peygamberimizin Cebrail i görmesi ile kalbinin de tastiklediğini, imanın daha da arttığı açıklamasını yapıyor. Sonunda ise bakın ne demek istiyor. Peygamberimizin gördükleri ayetler ancak Kitabın bir kısmıdır diyor. Demek ki Yaradan ın makamındaki kitabın bir kısmı ancak Kuran.

    Bakın bu ayetlerde Miraç dan asla bahsedilme yok, yalnız Kur'an ın indirilişinden bahsediyor. Fakat ayette geçen ama günümüzde dahi tam olarak anlaşılmayan müteşabih bir ayet olarak genelde kabul edilen (Son sınır ağacı, Sidretül Münteha yanında) cümlesini, işte bu Miraçta geçen yer denecek kadar zorlama ve delilsiz bir kanıt olarak gösterilmektedir.

    Hâlbuki bu sözün hemen öncesinde göğe çıkışı bırakın, tam tersine, bir başka inişte görmüştü sözüyle bu yerin yeryüzünde olduğu anlaşılıyor.( onu bir başka inişte de görmüştü.) Kur'an a uymak yerine, Kur'anı kendimize uydurmak bu olsa gerek. Zorlamayla Kur'an dan delil aramak, gerçeklerin üstünü örtmektir. Buda bizi Allah a değil, şeytana yaklaştırır.

    Şimdide miracı, yine Kur'an ın diğer ayetleri ile karşılaştırarak, olup olamayacağını düşünelim. Bakın Allah Kur'an ayetleri için ne diyor?

    ( İsra 89; Yemin olsun, biz bu Kur an'da, insanlar için her benzetmeden nice örnekler sıraladık. Ama insanların çoğu inkâr ve nankörlükten başka bir şeyde diretmediler.)

    ( Kehf 54; Yemin olsun, biz, bu Kuran'da, insanlar için her türlü örneği değişik ifadelerle gözler önüne koyduk. İnsan ise varlığın, tartışmaya en çok tutkun olanıdır.)


    Bu ayetlere benzer onlarca ayet yazabilirim, sanırım bunlar yetecektir. Allah bizlerin anlayacağı şekilde yemin ederek, bu kitapta bizler için her benzetmeden nice örnekleri verdiğini, her türlü örneği değişik ifadelerle gözler önüne koyduğunu söylüyor.


    Hatırlayınız bizlere, beş vakit namazın farz olduğunu anlattıkları MİRAÇ ise, Kur'an da hiç geçmiyor. Vermeye çalıştıkları delillerin, konu ile ilgisi yok. Peki, bu durumda Rabbin söylediği gibi, bir kez örneği dahi verilmediyse, açıklanıp izah edilmediyse, ona inanmamız normal midir dersiniz? Yine karar sizlerin, herkes kendisinden sorumludur.

    Miraç konusunda, Kur'an dan delil aramaya devam edelim. Gerçekten Miracın oluşu, Kur'an dan onay alıyor mu, onu aramaya devam edelim.

    Bakın Yaradan neler söylüyor? Acaba bu sözleri söyleyen Allah, açıkça hiç bahsetmediği, detay vermediği bir konudan, hesap sorar mı sizce? Karar yine sizlerin.


    Zühruf 43: Sen, sana vah yedilene sımsıkı sarıl! Hiç kuşkusuz, sen, dosdoğru bir yol üzerindesin.

    Araf 3; Rabbinizden size indirilene uyun; O'nun berisinden bir takım velilerin ardına düşmeyin! Siz ne kadar da az öğüt alıyorsunuz.


    Maide 67. Ey resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan onun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur. Allah, küfre batmış topluluğa kılavuzluk etmez.


    Ankebut Suresi 51. Karşılarında okunup duran bir kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? Bunda, inanan bir toplum için elbette ki bir rahmet ve bir öğüt vardır


    Zühruf Suresi 44 Gerçek şu: Bu Kuran sana ve toplumuna elbette ki bir hatırlatıcı/bir düşündürücü/bir şeref/bir öğüttür. Bu kitaptan sorumlu tutulacaksınız.


    Allah bizlere vahyedilen Kur'an a, sımsıkı sarılmamızı istiyorsa, Rabbimiz özellikle bizlere indirilene, uyun diye tembihte bulunuyorsa, elçisine verdiği görev de, yalnız indirdiğini tebliğ etmesi konusunda hüküm veriyorsa, Kur'an ı yeterli görmeyen o devrin insanlarına bile Rahman kızarak, sizlere KURAN YETMİYORMU diyorsa, en son olarak Yüce Rabbimiz açıkça;


    (Bu kitaptan sizler sorumlu tutulacaksınız.)


    Diyorsa, sanırım söylenecek başka söz olmasa gerek. Allah bu kitaptan hesaba çekeceğini söylüyorsa, Kur'an dışından sorumlu olacağımızı lütfen artık söylemeyelim. Çünkü bunu söylemek AÇIKCA RAHMANLA İNATLAŞMAKTIR, bunu da unutmayalım.


    Sizlere son olarak bir ayet daha hatırlatmak istiyorum. Miracın oluşundan, Allah ın Kur'an da asla bahsetmediği, detay vermediğini peygamberimizin gördüğünü söyledikleri çok önemli detayları hatırlayınız. Bunların Kur'an da bahsedilmediğini de düşünün. Daha sonra aşağıdaki ayeti anlamaya çalışalım. Sanırım birazcık düşünen, çok kolay anlayacaktır her şeyi.


    Araf 33.; De ki: Rabbim ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi, Allah'a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi HARAM kılmıştır .

    Düşünebiliyor musunuz, Allah ın Kur'an da açıklamadığı, hakkında hiçbir delil indirmediği, Allah katında bilmediğimiz şeyleri söylememizi HARAM kıldığını söylediği halde bizler, her gün neredeyse HARAM günahını işliyoruz. Hâlbuki Allah haram kelimesini, yapmamızı istemediği, hatta kesin sınarlar çizdiği adeta büyük günahları işaret edercesine saymıştı Kur'an da bizlere. İşte bizlerin yaptığı büyük yanlışlar bu kadar açık ve net. Yaradan bakın, emin olmadığınız sözlerin ardına düşmeyin diye, bizi nasıl ikaz ediyordu.

    İsra Suresi 36. Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumlu tutulacaktır.


    Tek güvenilir ve Rabbin koruması altında olan kitabın, KUR'AN olduğunu söyler Allah bizlere. Emin olabileceğimiz garantili ve sorumlu olduğumuz tek bilginin Kur'an olduğunu unutmayalım. Kur'a na uyan, onun süzgecinden geçen her sözü ve bilgiyi de, elbette kabul edelim. Emin olmadığımız ve Kur'an ın onaylamadığı hiçbir bilgininde ardından gitmeyelim. Rabbin söylediği gibi, sorumlu olacağımızı unutmayalım.


    Ben bana anlatılanları ve bu bilgiler Allah katındandır dediklerinde, Kur ana müracaat ediyor ve onun süzgecinden geçirmek için elimden geleni yapıyorum. Yani kendi imtihanımda, bizzat kendim çaba harcıyorum. Rabbim utandırmasın.


    Miraç konusunu da aynen öyle yapmaya çalıştım, ama bir türlü Rabbin süzgecinden, Kur'an dan geçmedi, onay almadı. Yazdıklarım benim Kur'an dan anladıklarımdır, yalnız beni bağlar. Sizlere düşen bu söylediklerimi bizzat kendiniz Kur anı anlayıp okuyup, doğruluğunu araştırmak olmalıdır.


    Bizlerin asıl görevi, birilerinin söylediklerinin ardından gitmek değil, Rabbin ne söylediğini bizzat ilk kaynaktan anlamaya çalışmak olmalıdır. Şunu asla unutmayalım ki, Allah anlayamayacağımız bir kitap, rehber gönderip, daha sonrada bizi sorumlu tutmaz. Bunu söylemek Rahmanın adaletini sorgulamaktır. Tabi bu söylediklerim MUHKEM ayetler yani bizleri din ve iman adına bağlayan, Rabbin yapmamızı istediği ayetler içindir. Zaten Allah bu ayetlerin açık ve anlaşılır olduğunu ve bunlardan hesaba çekileceğimizi söyler. Bu ayetlerden bahsederken de, Kitabın anasıdır deyimini kullanır. Müteşabih ayetler ise, ilim adamlarının zamanla anlamlarını açığa çıkaracağı ayetlerdir. Bu ayetler dine hüküm koyan ayetler değildir.


    Konuya ışık tutacağını düşündüğüm, Diyanet İşleri başkanlığı yapmış, Sayın Prof Süleyman Ateşin, Miraç konusunda sitesinden sizlere bazı alıntılar yapmak istiyorum. Bakın Sayın Süleyman ateş, neler söylüyor Miraç konusunda.

    (Mi'râcın ayrıntısı hakkında bundan az veya çok farklı rivâyetler vardır. Hepsini burada anmağa gerek görmüyoruz. Hepsinin omurgasını, Buhârî'nin rivâyetinde anlatılanlar oluşturmaktadır.

    Ancak bu rivayette gerek metin, gerek anlam bakımından sakatlıklar vardır. Meselâ: "Allah, vah yettikleri arasında senin ümmetine elli vakit namaz vah yetti" cümlesi, üçüncü şahıstan, ikinci tekil şahsa geçmektedir. Sözü anlatan Enes'tir. "Allah, vah yettikleri arasında, onun ümmetine elli vakit namaz vah yetti" denmesi gerekir. Keza Musa'nın: "Senin ümmetin, cesetçe, kalbce ve bedence daha zayıftır" sözünde de aynı anlamda olan ecsâd ve ebdân yinelenmiştir.

    Buhârî'nin rivâyetinde olay, Peygamber'in, henüz peygamber olmadan önce gördüğü bir rü'yâdan ibarettir ve âyette anlatılan İsrâ olayı ile bir ilgisi yoktur.

    Allah namazı farz ettikten sonra Hz. Muhammed'in, Mûsâ'nın önerisini Cebrâîl'e danışması ve onun önerisi ile beş kez Allah'a dönüp "Ya Rabbi bunu bizden hafiflet, hafiflet" şeklinde itirazda bulunması, akıl ve mantığın alacağı bir şey değildir. Allah, verdiği emri henüz tebliğ edilmeden değiştirir mi? Değiştireceği şeyi neden emretsin? Verdiği emri şartların değişmesiyle değiştirmesi, yani nesh ve tebdîl etmesi, sosyolojik kurallara uygundur. Fakat emrini, daha tebliğ edilmeden, aradan zaman geçmeden geri alması, ma'kul değildir. Kadîy(Abdu'l-Cebbâr)'a göre bu, henüz yürürlüğe konmayan bir hükmü neshetmektir ki bidâ' demektir. Bidâ', iyi olmadığı sonradan anlaşılan şeyi ortadan kaldırmaktır. Yani Allah, önce insanların, buna dayanamayacağını bilmeyip sonra bunu anlamış ve değiştirmiş, hafifletmiş demektir ki muhal(imkânsız)dır. Kabulü caiz olmayan düşünceleri taşıyan bu rivâyetin reddedilmesi gerekir. )


    Yorum sizlerin. Sayın Süleyman Ateş e, bu bilgilerinizi neden Diyanet İşleri Başkanlığı yaparken topluma anlatmadınız diye sorduğumda, o zaman bazı gerçeklerin farkında olamadığını söylemişti bana. Cevabında ne kadar samimidir, onu Allah bilir.

    Bugün yaşadığımız İslam, ne yazık ki peygamberimizin devrinde yaşanan cahiliye devrini hiç aratmıyor. Çünkü Kur'an devre dışı kalmış, hurafeler din diye yaşanır olmuş. Allah yardımcımız olsun.


    Allah gönül gözleri açık, bakan değil gören, yalnız duyan değil hisseden, aklını kullanmasını bilen, tüm bu özellikleri Kur a nı anlamak için kullanan, kulları arasına bizleri de alması dileklerimle.

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#09.01.2013 17:18 0 0 0
  • Günümüzde tasavvuf denildiğinde, akla ne geliyor diye önce lütfen düşünelim. Eğer edebiyata, şiire meraklıysak, Tasavvuf edebiyatı gelir aklımıza. Dini konulara daha yakın olanların bir kısmı, tarikatları, cemaatleri düşünür. Bir kısmımızın, tasavvuf sözünden, Mevlana, Yunus gelir aklına. Dikkat ederseniz hepsinde ortak bir konu vardır tasavvuf denildiğinde. Yaradan a ulaşmak arzusu, Allah a duyduğumuz büyük sevgi, dostluğa, kardeşliğe davet, kendimizi keşfetme çabası, Allah a ulaşmanın yollarının arayışı, farklı biçimde şekillenir söz ve davranışlarla.


    Peki, tasavvuf u nasıl tarif edebiliriz? Tasavvufu birçok şekilde tarif etmek mümkün elbette. Yaradan a karşı, saf-arı-duru duygularla ulaşmanın, ona sevgimizi anlatmanın yolunu aramak, insan ilişkilerinde mükemmeliyeti yakalamak, Dünya nimetlerinden uzaklaşarak, Allah için yaşamak şeklinde çok farklı boyutlarda özetleyebiliriz. Her dalda boy gösteren bu akımın, bu isimle geçmiş yüzyıllarda anıldığı konusunda, kesin bir bilgi yoktur. Bu akımın Arap toplumunda, Hicri 5. yüzyılda ortaya çıktığı söylenir. Doğrusunu Allah bilir.


    Aslında tasavvuf un tarifine bakarsak, bu düşüncenin evrensel olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu düşünce ve fikir, toplumsal anlamda sanata, mezheplere ve tarikatlara girmesi, toplum olarak benimsenmesi, belli bir dönemi işaret edebilir. Bu fikrin Âdemden bu yana her insanın gönlünde yaşattığı, zaman zaman açığa çıkarıp su yüzüne çıktığı, duygularımızın, hislerimizin uç noktalarda yaşandığını söylemek, yanlış olmasa gerek. Bu yöntem, toplumların kendisini boşlukta hissettiği dönemlerde, çok daha belirgin yaşandığını düşünüyorum.


    Biz gelelim, peygamberimizin ölümünden sonraki döneme. Biraz öncede söylediğim gibi, tasavvuf akımı toplumsal olarak, peygamberimizden çok sonra, toplumun gündemini özellikle meşgul etmiştir. Peki, neden böyle bir düşünce, İslam toplumunda adeta bir gereksinim olarak ortaya çıkmış olabilir. Neden peygamberimiz döneminde değil de, ondan yaklaşık 500 yıl sonra toplumda böyle bir düşünce akımı belirgin bir şekilde oluşmuştur. İşte kendimize sormamız gereken, çok önemli bir soru.


    Toplum bir şeyin eksikliğini çekiyor olmalı ki, o eksikliğin yerini dolduracak bir şeylerin arayışında olsun. Peki, bu eksiklik ne olabilir? Peygamberimizin dönemi ve dört halife dönemleri, bildiğiniz gibi dinin mezheplere bölünmemiş dönemleridir. Kur'an ın emirlerine harfiyen uyularak, hakka batıl karıştırmadan, İslam ın arı- duru yaşandığı, yaşanmaya çaba harcandığı örnek alınması gereken çok güzel ve özel bir dönem diyebiliriz. Gerçi peygamberimizden sonra, bazı toplum ve gurupların siyasi ve menfaat başkaldırışları olmuştur, bunu da unutmamak gerekir.


    Mezhepler dönemi, dört halifenin sona ermesi ile başlayan, İslam ın ne yazık ki bölünme ve cepheleşme dönemidir. Bu bölünmenin ana nedeni şahsi menfaatler, siyasi kısır çekişmeler ve liderlik arzularından başka bir şey değildir.


    Allah ın dinde sakın bölünmeyin emrini, nefislerinin arzularına kabul ettiremeyen toplumlar, ne yazık ki bölünmekte bir kusur görmemişlerdir. Bugünde Allah ın apaçık emrini görmezden gelenler, bölünmekte bereket vardır diyecek kadar, gönüllerin mühürlendiği bir toplum olmuşuz.


    Allah veliler edinmeyin dedikçe de, sanki Rahmana inatla, velisi olmayan cennete gidemez demekte, bir kusur görmemişiz. Allah şefaat tümden bana aittir dediği halde, tarikat ve cemaatlerde edindikleri velilerden şefaat bekler olmuşlar.


    Daha açıkçası İslam toplumu, ne yazı ki Kur'an ı terk ettiği için, başlarına gelen acı ve kederlerin sonucu, büyük bir arayışın içine girmiştir. Adeta günah çıkartırcasına. Sanırım İslam âlemi, Rahmanın dinde bölünmeyin emrini duymazdan geldikleri için, büyük bir inanç boşluğuna düşmüş olmalılar ki, TASAVVUFA SARILMIŞLAR.


    Hanefi mezhebinin kurucusu olduğunu söylediğimiz, İmamı Azam Ebu Hanife, yaşadığı dönemde hiçbir itikadi fırkaya tabi olmamış, hatta kendiside bir mezhep asla kurmamıştır. Ölümünden sonra, öğrencileri tarafından İmamı Azamın sözlerini toplayarak, bu düşünceyi mezhep haline dönüştürmüşlerdir. İmamı Azamın düşünce yapısını anlatan, öğrencilerinin naklettiği şu sözleri, sizlerin yorumunuza sunuyorum.

    (Talebesi Züfer'den nakledilen şu rivayet de onun sabit fikirli olmadığını ortaya koyması ve istişareye verdiği önem bakımından dikkat çekicidir. Züfer şöyle der: "Ebu Hanife'nin derslerine devam ederdik, Ebu Yusuf ve Muhammed ibnu Hasan da bizimle birlikte okurlardı. Biz Ebu Hanife'nin görüşlerini yazardık. Bir gün Ebu Hanife, Ebu Yusuf'a hitaben: "Ey Yakup vay haline! Benden her işittiğini yazma. Ben bugün böyle düşünüyorum. Yarın onu bırakabilirim. Yarınki görüşümü ertesi gün terk edebilirim" dedi." (İbnu Muin, Tarih, II. Cilt, sh. 607; Bağdadi, Tarih, XIII. Cilt, sh. 402)

    İmamı Azamın öğrencilerine verdiği cevap, aslında bugün İslam toplumlarının içinde yaşadığı karmaşanın, cevabını çok güzel veriyor. Tabi anlayana, anlamak isteyene.


    Okul dönemlerinden de hepimiz biliriz. Tasavvuf edebiyatı, şiirleri duygu doludur. Kalbimizin derinliklerine kadar işler adeta. Gerçektende Tasavvuf, eğer Kur'an merkezli işlenirse, toplumu doğruya, güzele yönlendireceği gibi, saf, arı, duru bir inancı sağlamlaştırır.


    Peki, tasavvuf geçmiş yüzyıllarda nasıl kullanılmış? Dinde birbirine düşman bölünmüş toplumların, tasavvuf akımını da doğru kullanmalarını beklemek, hayalcilik olur. Elbette mezhepler ve onun sonunda oluşan tarikatlar, tasavvuf silahını, kendi yanlışlarını maskelemek için kullanmışlardır. Toplumu İslam ın özünden ayırıp, uzaklaştırıp sözcükleri süsleyip, duyguya, göze ve nefise hitap etmişlerdir bu yolla. İslam ı akıl merkezinden uzaklaştırıp, duygusal bir çizgiye getirerek, toplumu daha kolay kontrol altında tutmayı, tasavvufla keşfetmişlerdir adeta.


    Tasavvuf akımını, dini konularda kullananların yaptıklarına bakarsanız, şekilsel ve sözcüklerin itinayla seçilerek dizilişine şahit olursunuz. Burada amaç, vermek istenileni görsel ve duygusal yollarla karşısındaki topluma anlatmaya çalışmaktır. Elbette bunun hiçbir zararı yoktur. Hatta bazen çok da faydası olacağını söyleyebiliriz. Fakat İslam ın anlatılmasında, izah edilmesinde, tanıtılmasında, yaşanmasında başvurulacak ilk yöntem bu değildir. Onun içinde peygamberimizin döneminde, bu tür bir yönteme başvurulduğu konusunda, öne çıkan bir örnek yoktur.


    İslam akıl dinidir. Kur'an ı anlayarak okuyan, inceleyen bir Müslüman, Allah ın aklımıza müracaatı, birinci öncelik olarak ele alır. İmtihanda olduğumuzu hatırlatarak, ayetler üzerinde düşünmemizi, aklımızı kullanmamızı, birçok kez bizlere hatırlatır ve hala düşünmeyecek misiniz, düşünen yok mu türünden uyarılar yapar. Kur'an ın bizlere rehber olduğu konusunu işler.


    İslam dininde, Allah ile kulu arasına hiç kimse giremez. Yani İslam dininde ruhban sınıfı yoktur. Her Müslüman kendi imtihanını, bizzat kendisi vermek zorundadır. Ben bilmem, ben anlamam diyemeyiz. Herkes kendi kapasitesi kadar, mutlaka dini yaşamak, öğrenmek için, çaba harcamalıdır. Kendi imtihanımızı hiç kimseye devredemeyiz, düşünmeden, rehbere danışmadan bir başkasının telkini ile imanımızı yaşayamayız.


    Buradan da anlaşılıyor ki, tarikat ve cemaatler yoluyla, belli bir şahsı yücelterek, ardından gitmenin, ondan yardım beklemenin, İslam dininde yeri olmadığı açıktır.


    Elbette toplu yaşamak, guruplar halinde olmanın hiçbir sakıncası yoktur. Din adına âlim kişilere danışmak, onlardan bilgi almak, eğitimimizin, imtihanımızın bir parçasıdır. Fakat bu yardımı isterken, elden Kur'an ı düşürmeden, onun ışığında yapmalıyız ki, bizleri Allah ile aldatanların oyunlarına gelmeyelim. Çünkü Allah bizleri uyarıyor ve sakın sizleri Allah ile aldatmasınlar diyerek, dikkatimizi birçok kez çekiyor.


    Toplumlar, mezhepler yoluyla bölündükten sonra, gerçekten büyük bir boşluğun içine düşmüşlerdir. Bunun nedeni Kur'an dan uzak İslam ı yaşamaktır. Toplum, sen Kur'an dan anlayamazsın, Kur'an da her şey yoktur, Kur'an ı veli insanlar anlar diyerek korkutulmuş, Allahın güneşinden uzaklaştırılmış, Kur'an ile toplumun arasına girilmiştir.


    Bu arayış, tasavvufla doldurulmaya çalışıldıysa da, bir kısım cemaat ve tarikatların bu akımı kendilerinin şekillendirmeleri ile yanlış itikatlarını, süslü göstermenin bir yolu olmuştur.


    Tarikat ın anlamı manevi yoldur. Cemaatte aynı inanca sahip topluluk olduğuna göre, elbette anlam itibariyle hiç kimsenin itirazı olamaz. Tasavvufta inancımızın duygusal boyutuyla, arındırılarak, her türlü yanlıştan uzak, hayata geçirilmiş şekli olduğuna göre, elbette hiç kimsenin buna da itirazı olamaz. Peki, itirazımız neye dersek, itirazımız bunların yaşama, hayata geçirilme şeklinedir.


    Bugün tarikat ve cemaatlerin toplumları nasıl yönettiklerini, din ve iman adına nasıl yön verdiklerini görüyoruz. Adeta kurulmuş bir makine den farksız bir toplum yaratan tarikatların, cemaatlerin, düşünme hakları ellerinden alınmış bir toplum yaratmasınadır itirazımız. Bu itirazımız kendi adımıza değildir elbette, Allah ın kanunlarının göz ardı edilerek, özgürce imtihanından alıkonan din kardeşlerimizin, öz iradelerine yapılan baskıyadır itirazımız.


    Mevlana nın Tasavvufundan güzele, hoşgörüye davet dizelerinden bir bölüm sunmak istiyorum.

    Sevgide güneş gibi ol,
    Dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol,
    Hataları örtmede gece gibi ol,
    Tevazuda toprak gibi ol,
    Öfkede ölü gibi ol,
    Her ne olursan ol,
    Ya olduğun gibi görün,
    Ya da göründüğün gibi ol.

    Ne dersiniz, bizler Müslüman toplumu olarak, birbirimize bu güzellikte mi davranıyoruz? Kur'an ın bizlere öğretisi olan, hoşgörüyü hayatımıza geçirebildik mi? Aynı kitaba, aynı peygambere iman etiğimiz halde, farklı mezheplerdeki din kardeşlerimizi, öldürmekten bile çekinmeyen inancımızı, hala sorgulamayacak mıyız?


    Sizce bir yerlerde, bir hata yapmıyor muyuz? Ne dersiniz? Elde apaçık sorumlu olduğumuz Kur'an dururken, yöneldiğimiz beşeri çırpınışlarımız, huzur arayışımız, acaba nefsimizi, ruhumuzu ne kadar tatmin ediyor?


    Bakın Yüce Rabbimiz, peygamberimizin döneminde bile, Allah ın tebliğ ettiği Kur'an ı yeterli görmeyip, atalarının rivayetlerine de iman etmek için ısrar edenlere ne diyor.


    Ankebut 51: Karşılarında okunup duran bir kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? Bunda, inanan bir toplum için elbette ki bir rahmet ve bir öğüt vardır.



    Bizlerde bugün aynı yanlışı yapıyor ve İslam ı yaşamak için Kur'an yeterli değildir, çünkü o özet bilgidir, her şey yazmaz diyerek, bölünmüşlüğümüzün acı ve ızdırabıyla, nefsimizin acısını dindirmek adına, Kur'an dışından reçeteler arıyoruz.

    Mutluluğun reçetesini, beşerin ellerinde ararsak, hastalığımıza çare bulamayacağımızı artık fark etmeliyiz. Eğer fark edemiyor da, gönül gözlerimizi Kur'an ile aydınlatamıyorsak, bunun suçunu kendimizde aramalıyız.

    Dilerim Allah dan gönlümüzü, ruhumuzu, nefsimizi FURKAN ile arındırmasını, eğitmesini bilen, Rabbin halis kullarından oluruz.


    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#03.01.2013 18:14 0 0 0
#03.01.2013 18:12 0 0 0
  • Allah Kur'an da, yarattığı kullarının özelliklerinden bahsederken, çok dikkat çekici üç özelliğinden bahseder.

    —Tartışmaya meyillidir.

    —Aceleci tabiatta yaratılmıştır.

    —Zayıf yaratılmıştır.


    Tüm bu özelliklerin üzerinde bir güç olarak da bizlere, akıl ve muhakeme gücü verdiğini ve bunu kullanarak tüm güçlüklerin, zayıflıkların, boş tartışmalardan kurtulmanın, hata ve yanlışların üstesinden geleceğimizi söyler. Aklını Kullanmayanlarında, yanlış yollara sapacaklarının örneğini verir. Allah bizlere çok önemli bir uyarıda da bulunup, bizlere rehber olsun diye Kur'an ı gönderdiğini, sakın velilerin ardına düşmeyin diye tembihlerde bulunarak, Kur'an a sarılmamızı bütün şan ve şerefimizin Kur'an da olduğunu söyler. Kur'an dan imtihan edileceğimizi de bizlere hatırlatır.


    Allah gönderdiği ayetler üzerinde dahi düşünmemizi, aklımızı kullanmamızın öneminden bahsederek, bizlere aslında çok önemli bir işaret verir. Benim gönderdiğim ayetler üzerinde dahi düşünmenizi, aklınızı kullanmanızı istiyorsam, beşerin sözleri, kitapları ve sizlere anlatılan rivayetler üzerinde, çok daha dikkatli olmamız ve düşünmemiz gerektiğini anlatmaya çalışır bizlere. Aklını kullanmadan iman edenlerinde akıbetini, çok açık örneklerle verir.


    Yunus 100: Allah'ın izni olmadıkça hiç bir kimsenin iman etmesi mümkün değildir. Akıllarını güzelce kullanmayanları Allah, pislik içinde bırakır.



    Bizler günümüzde inancımızı yaşarken, çok büyük bir hata yaptığımızın, farkında bile olamıyoruz. Ne yazık ki aklımızı devreye sokmadan inancımızı, imtihanımızı yaşıyoruz da ondan. Hatırlayınız bizlere, sizler Kur'an ı anlayamazsınız, Kur'an da her şey yoktur, onu veli insanlar anlar diye öğretmişlerdir. Bu Kur'an öğretisine tamamen aykırıdır.


    Bizlerin Kur'an dan habersiz oluşumuz, Kur'an ile aramıza soktuğumuz veliler, bu yanlışın ardı sıra gitmemizi sağlamıştır. Tabi Kur'an ve akıl devre dışı kaldığından, Rahmanın sakın velilerin ardı sıra gitmeyin ayetlerinden de habersiz aklın, mantığın, düşüncenin gücünden uzak kalmamız nedeniyle, yaratılışımızın özelliklerinden olan, tartışmaya meyilli oluşumuz, nefsimizdeki zayıflıklar, aceleci olmamız, bizlerin din ve iman adına büyük hatalar yapmamıza neden olmaktadır.



    Eğer Rabbim bizlerin bu Dünya da imtihanda olduğumuzu söylüyorsa, her beşer kendi imtihanı için çaba göstermeli, kendi imtihanını asla başkalarına havale etmeden, kendisi bizzat Kur'an ve akıl ekseninde imtihanını vermelidir.


    Kur'an ile doğru bir bağ kuramayan bizler, aramıza Onunla inanılmaz yüksek bir duvar ördüğümüzden, din adına öğretilenleri, bunlar Allah katındandır denilen bilgileri, Kur'an ile karşılaştırma imkânını da bulamıyoruz. Böylece çok büyük hatalar yapmaktan da kurtulamıyoruz. Hâlbuki Allah çok açık bir şekilde bizlerin sarılacağı kitabın, bütün şanımızın şerefimizin Kur'an olduğunu, bakın nasıl hatırlatıyor bizlere ve aklını kullanmayanlara bakın ne diyor Rabbim?


    Enbiya 10: Andolsun ki, size öyle bir kitap indirdik ki, bütün şanınız ondadır; Hala akıllanmayacak mısınız?


    Bu ayetleri indiren ve tüm şan ve şerefimizin Kur'an olduğunu söyleyen Allah ın sözlerini, hala duymazdan mı geleceğiz?


    Tüm bu yazdıklarımı, neden sizlere hatırlatma gereğini duyduğuma gelince. Bazı din kardeşlerimizin farkında olmadan, günümüzde yaptıkları büyük bir hatayı, Allah ın izniyle sizlere, dilim döndüğünce anlatmak, hatırlatmak istiyorum.


    Ne yazık ki İslam ı yaşarken bizler bazı cemaat, tarikat eksenli oluşumlara kendimizi öyle kaptırıyoruz ki, eğriyi doğrudan ayıran FURKAN dan habersiz oluşumuz, bizim yaptığımız affedilmeyecek, ÇOK AMA ÇOK BÜYÜK yanlışı fark etmemizi önlüyor.



    Sizlere şöyle bir teklifte bulunsam ve desem ki, sizlere Kur'an ı aratmayacak, Kur'an ın geldiği yerden gelen bilgileri içeren bir kitap var elimde desem. Hatta elimdeki kitap, Kur'an ayetlerinin ayetidir ve gelin onu okuyalım, bunları okuduğunuzda imanla kabre girip, cennete gireceksiniz, bu kitaptan başka kitap aramanıza gerek yoktur, desem ne dersiniz? Aslında birçoğunuzun bu sözlerim karşısında, neler düşündüğünüzü duyar gibiyim.



    Acaba bazı din kardeşlerimiz, farkında olmadan bu söylediğim kitapların olduğuna inanıp, böyle bir toplumun içinde imanını, inancını yaşayıp bu kitapların peşi sıra gidiyor olabilir mi?


    Evet, bu söylediklerimi iddia eden ve günümüzde de, belki de farkında olmadan, bu düşüncenin ardı sıra giden din kardeşlerimiz ne yazık ki var. Bana düşen değerli din kardeşlerimi FURKAN ile uyarmak ve Kur'an gerçekleri ile yüzleşmelerini sağlamaktır. Gerisi kendilerine kalmıştır. Kimin doğru yolda gittiğini yalnız Rabbim bilir.


    Benimde geçmiş yıllarımda kısmen girip çıktığım, değerli Nur cemaati mensubu kardeşlerim, acaba bahsettiğim kitaplarla ilgili, aşağıda yazılan bilgileri, düşünceyi biliyorlar mı? Ya da bu düşünceleri Kur'an süzgecinden geçirdiler mi? Yazacaklarım üzerinde lütfen dikkatle düşünmelerini, ondan sonra kararlarını vermelerini rica ediyorum. Çünkü herkes hesabını Rahmana, bizzat kendisi verecektir. Geri dönüşü olmayan yola girdiğimizde, eğer pişman olmak istemiyorsak, bugün çok ama çok dikkatle düşünmenin zamanıdır. Bir Müslüman a düşen, din kardeşini yalnız ve yalnız KUR'AN ile uyarmaktır.


    Bakın Risale-i Nur kitaplarının, nereden geldiği söyleniyor.


    ( Resail-in Nur da aynı şekilde, ne doğunun kültüründen ve ilimlerinden nede batının felsefe ve fen bilimlerinden gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş (alıntılanmış) bir nurdur. Ama semavi olan Kur'an ın, doğu ve batı nın üzerinde olan Arş' da ki yüksek yerden alınmıştır.)


    Yukarıdaki sözlere dikkatle baktığımızda, bahsedilen kitapların Kur'an ın geldiği yerden geldiği söylenebilmektedir. Bu apaçık Kur'an a şirk koşmak değil midir sizce?


    Ne yazık ki Risale-i Nur kitaplarının kendisine, gaibi bir şekilde vah yedildiğini, bildirildiğini, kalbine geldiğini söyleyen Said-i Nursi, bakın bu konuda neler söylüyor.


    ( Ben gönderilen risaleleri mütalaa ettim. Bir kısım hakikatleri mükerrer gördüm. Makam münasebetiyle tekrar edilmiş. Benim arzu ve belki ihtiyarım olmadan niçin böyle olmuş, kuvve-i hafızama (hafıza gücüme) gelen nisyondan (unutmadan) sıkıldım. Birden şiddetle bir ihtar ile ( On dokuzuncu sözün ahirine bak) denildi.


    Birden bir ihtar-ı gaybi (gaybi bir uyarı) ile kati kanaat verecek bir surette kalbime geldi.


    Denildi ki: Ciddi alaka ile senin eskiden beri tekrar ettiğin bir ışık var, bir nur göreceğiz diye müjdelerin tevili ve tefsiri ve tabiri, sizin hakkınızda belki iman cihetiyle, alem-i İslam hakkında dahi en ehemmiyetlisi Risale-i Nur dur.)



    Değerli din kardeşlerim, bu işler asla şaka götürmez. Allahın kitabına şirk koşmak, adeta Kur'an ın karşısına, Allahtan geldiğini söyleyerek kitaplar koymak, insanı dinden çıkartır.


    Son cümlenin üzerinde biraz düşünen, yapılan yanlışı sanırım anlayacaktır. İslam âlemi için en ehemmiyetli kitabın, bakın hangisi olduğunu söylüyor? Peki, Allah Kur'an da onlarca, yüzlerce kez ne diyordu bizlere? Kur'an ın ipine sarılın, bu kitapta sizlere, her şeyden nice örnekler verdik ki anlayasınız. Hadi bir benzerini getirsinler bakalım. Bütün şanınız ondadır. Bu kitap sizler için bir rehber, bir güneş, bir nurdur. Sizleri bu kitaptan sorumlu tutuyorum diyordu. Bu kitapta sorumlu olduğunuz her şey, nice örneklerle kolaylaştırılarak açıklanmıştır.


    Allahın ayetleri, yukarı da ki söylenenleri onaylıyor mu? Elbette kime inanıp inanmayacağımız, herkesin kedisine kalmıştır. Buna kimse karışamaz. Lütfen hatırlayalım, Kur'an da Rabbim bir örnek veriyor ve bakın mahşer günü peygamberimizin, ümmetinin nasılda Kur'an ı terk ettiğini söyleyeceği, şimdiden bizlere iletiliyor.

    Bu ayeti Allah boşuna bizlere iletmiyor, yaptığımız onca yanlışın farkına varmamız için bizleri şimdiden uyarıyor. Bu ayet üzerinde düşünüp ders almayanların halini, huzuru mahşerde düşünmek bile istemiyorum.



    Furkan 30; Ey Rabbim! Benim toplumum bu Kuran' ı devre dışı tuttular.


    Peygamberimiz mahşer günü, benim ümmetim Kur'an ı devre dışı bıraktılar sözünü söyleyeceğini, Rabbim bizlere şimdiden hatırlatıyorsa, gelin bu ayetten büyük dersler çıkartalım. Yoksa son pişmanlık fayda etmeyecektir.


    Said-i Nursi bu kitapların kendi düşünceleri, kendi yazıları olmadığını, kendisine gaybi bir şekilde Allah tarafından bildirildiğini, bakın bir başka hangi sözlerle anlatıyor.


    (Bu gelen Mukaddime, lüzumundan fazla izah edilmekle beraber, bir derece uzun olması, ihtiyarsız (iradem dışında) olmuştur. Demek ki ihtiyaç var ki, öyle yazdırıldı.


    Olan Risale-i Nur un harika yüksekliklerini ve ilmi tahkikatını benim fikrim den zannedip dehşet almuşlar.


    Yazdığım vakit irade ve ihtiyarım ile olmadığını hissettiğimden, kendi fikrimle tanzim veya ıslah etmeyi muvafık görmedim.)



    Çok açık bir şekilde bu kitapların iradesi dışında, Allah tarafından yazdırıldığını söylüyor. En son cümlede söylenen, bu kitapları kendi fikirleri ile yazmadığı için, onları tanzim ve ıslah etme yetkisini kendisinde görmediğini belirtiyor. Bugün bu kitapların anlaşılır Türkçeye çevrilmemesinin asıl nedeni, bakın nasıl açığa çıkıyor.


    Allahın gönderdiği Kur'an ı, anladığımız dile ya da dillere çevrilmesine ses çıkarmayanlar, itiraz etmeyenler, Risale-i Nur kitaplarının günümüz diline çevrilmesine asla izin vermiyorlar. Doğrusu bunun karşılaştırmasını yapmak bile, bana azap ve üzüntü veriyor. Rabbim affetsin.


    Yine bu kitapların özellikle anlaşılması için Türkçe indirildiğini, fakat bazen Arapça ve kısmen de Farsça kendisine indirilmesini bakın nasıl açıklıyor.


    (Şu fıkra (bölüm) Arabî geldiği için, Arabî yazıldı.)

    (Yani bu münacat, kalbe Farisi olarak tahattur ettiğinden Farisi yazılmıştır.)


    Bu düşünce ve fikirler için, benim söyleyecek çok fazla sözüm yok. Allah tarafından Arapça ya da farsça indirildiğini söyleme cesaretini, doğrusu ben izah edemiyorum, bu sözler karşısında adeta ürperiyorum. Hepimiz Allah ın imtihanından geçiyoruz. İsteyen istediğini seçmekte özgürdür. Yine aynı düşünce ve inanç, bakın bu kitaplar için neler söylüyor.



    (Kimin haddidir ki, bu nurlarda yanlışlık bulsun. Onun için bir harfe dokunmayı azim bir günah işliyorum telakki ediyorum.)


    Hatırlarsanız bu sözleri Allah Kur'an için söylüyordu. Hadi bir benzerini getirsinler diye de meydan okuyordu. Gerçekten Kur'an eşi benzeri olmayan, tek harfine dahi dokunamayacağımız bir güneş, bir rehberdi. Ya bahsedilen kitaplar? Doğrusu ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Yapılan karşılaştırmalardan, Yüce Rabbim e sığınırım. Bakın Allah kendisine vahiy geldiğini söyleyenlere karşı, nasıl bir ayetle bizleri uyarıyor? Anlayana anlamak isteyene.



    Enam 93: Yalan düzüp Allah'a iftira eden veya kendine bir şey vah yedilmediği halde "Bana vah yedildi" diyen kişi ile "Allah'ın ayet indirdiği gibi ben de indireceğim" diyen kimseden daha zalim kim vardır! Bir görsen o zalimleri ölüm dalgaları içindeyken. Melekler ellerini uzatmış, "Çıkarın canlarınızı!" diye! Bugün zillet azabıyla cezalandırılacaksınız; çünkü Allah'a karşı gerçek dışı şeyler söylüyorsunuz ve çünkü O'nun ayetlerine karşı büyüklük taslıyordunuz.


    Yukarıdaki ayette, Allah ın uyarısı ile bizlere iletilen beşerin sözleri arasındaki farkı, sanırım izah etmeye bile gerek yok. Göz ve gönüllerinde perde olmayan anlayacaktır.


    Risale-i Nur kitaplarına girmiş, ona inanan kişilerin bazı düşüncelerinden de örnek vermek istiyorum. Bu sözlerin bahsettiğimiz kitaplara girmesine de, Said-i Nursi bizzat hayattayken onay vermiş ve kitaplarda yerlerini dahi kendisi tespit etmiş. Bakın neler söylüyorlar.


    ( Risale-i Nur yirminci asrın Müslümanlarını ve bütün insanları, koyu fikir karanlığından kurtarmak için müellifinin kendi ihtiyarıyla (iradesiyle) değil, büyük yaratıcımızın ihtiyarıyla yazılmış bir şaheseridir.)


    Çok zorlu bir imtihandan geçtiğimizin, lütfen artık bilincinde olalım. Eğer Kur'an ın ışığı kalbimize bir nebze yansımadıysa, Kur'an ile aramıza beşeri soktuysak, elbette gerçekleri görmemizde mümkün olmayacaktır. Ama şunu söylemeden geçemeyeceğim, BU APAÇIK KUR'ANA ŞİRK KOŞMAKTIR. Bunu sakın unutmayalım. Bu suç Allahın asla affetmeyeceği suçlar arasındadır. Lütfen dikkatle düşünelim ki, yaptığımız onca ibadetler, boşa gitmesin Allah korusun.



    Şimdide bu kitaplarda geçen, bu kadar da olmaz dedirtecek sözleri, sizlerin yorumunuza bırakıyorum. Bakın bu kitaplar için, Kur'an ayetlerine atfedilerek neler söyleniyor.


    ( Resail'in-Nur denilen otuz üç adet söz ve otuz üç adet mektup ve otuz bir adet lem'alar, bu zamanda Kitab-ı Mübindeki ayetlerin ayetleridir.)


    Yukarıdaki sözleri doğrusu tekrar etmekten bile Rabbim e sığınırım. Bu kitapların, Kur'an ayetlerinin ayetidir diyerek, adeta Kur'an ile eş tutmanın sonucunu, din kardeşlerime hatırlatmak isterim. Anlayan anlayacaktır, anlamayana ne yaparsanız yapın fayda etmeyecektir.


    Bu kitapları okuyanların cennete nasıl gideceklerini ve başka kitaplar aramalarının hata olacağını bakın nasıl söylüyor.


    ( Risale-i Nur dairesi içine girenler, tehlikede olan imanlarını kurtarıyorlar ve imanla kabre giriyorlar ve cennete gidecekler.


    Zannederim ki hakaik-ı aliye-i imaniyeyi tamamıyla Risale-i etmiş, başka yerlerde aramaya lüzum yok.

    Risale-i Nur talebeleri, Risale-i Nur un dairesi haricinde nur aramamalı ve aramaz. Eğer ararsa Risale-i Nur'un penceresinden ışık veren manevi güneşe bedel, bir lambayı bulur; belki güneşi kaybeder.)



    Tüm bu bilgileri, düşünceleri lütfen herkes bizzat kendisi, Kur'an ile karşılaştırmalıdır. Kur'an ı devre dışı bırakıp, aramıza beşeri ve kitaplarını sokarsak, huzuru mahşerde inanın çok kötü bir sürprizle karşılaşacağımızı da unutmayınız. Allah yukarıda ki sözleri, gönderdiği Kur'an için kullanıyordu hatırlayınız. Kur'an ın ipine sarılın sizi doğruya iletecektir. Sakın veliler edinerek ardına düşmeyin, yardım istenecek güvenecek veliniz yalnız benim demiyor muydu? Sizce aynı övgüye layık Kur'an dan başka kitap, rehber olabilir mi? Karar sizlerin.



    Allah bizleri apaçık rehberiyle öyle uyarıyor ki, onu anlayarak birkaç kez okuyan, yanlış inançların ardı sıra asla gitmeyecektir. Hâlbuki Allah gönderdiği rehberinde, apaçık hak olarak peygamberimize indirilene inananların günahlarını, Rabbimin affedeceğini bakın nasılda söylüyor?


    Muhammet 2: İman edip yararlı işler yapanların, Rableri tarafından hak olarak Muhammed'e indirilene inananların günahlarını Allah örtmüş ve hallerini düzeltmiştir.


    İsra 88: De ki: "Yemin ederim eğer insanlar ve cinler bu Kur'an'ın benzerini getirmek üzere toplansalar, birbirlerine yardımcı bile olsalar onun bir benzerini getiremezler.

    Bakara 2: Bu, kendisinde şüphe olmayan, muttakiler için yol gösterici bir kitaptır.


    Enbiya 10; And olsun, size öyle bir kitap indirdik ki, bütün şan ve şerefiniz ondadır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?




    Bu ayetler üzerinde çok fazla değil, biraz düşündüğümüzde bizlere nasıl bir ders verdiğini ve hangi kitabın bizlere yol gösterici olduğunu, dikkatlice düşünen anlayacaktır?



    Yaradan madem eşi benzeri olmayan Kur'an ı bizlere gönderdi, Kur'an ın ipine sarılın diye öğüt verdi, o zaman yine Allah katından geldiği söylenen Risale-i Nur kitaplarını, bu kitaplar daha açıklayıcı, anlaşılır bu kitaplara bakın, sizce der mi? Bu durumda Kur'an ın konumu ne olur, bunu düşünebiliyor muyuz? Kur'an ın ipine sarılın, sizleri Kur'an dan hesaba çekeceğim ayetleri ile bu sözler bağdaşıyor mu sizce?



    Sizlere Rabbin rehberinden, bazı ayetler hatırlatmak istiyorum son olarak. Acaba Allah bizleri, Kur'an dışından gelen tehlikeler için nasıl uyarıyor? Tüm bunları aramak bulmak ve üzerinde düşünmek bizlere düşer. Eğer bu Dünyada imtihan olduğumuza inanıyorsak, imtihan olacağımız kitabında Allah KUR'AN olduğunu söylüyorsa, sizce bu kitap anlaşılması zor ve her şeyin açıklanmadığı bir kitap olabilir mi?


    Gerisi sizlere kalmış. Allah elçisine bile, tebliğ etmek sana, hesap sormak bana düşer diyorsa, gelin imtihan olacağımız kitabı, anlayarak okuyalım ve ona sarılalım.


    Çok önemli bir konu hakkında da, kardeşlerimin dikkatini çekmek isterim. Said-i Nursi yazdığı kitaplarda, ayetlerin bir kısmını, öyle bir açıklamıştır ki, ayetleri okuduğunuz zaman, yazılanlarla hiç bir bağlantısını göremezsiniz. Çünkü ayetleri Yahudilerin ve büyücülerin kullandığı bir yöntemle anlamaya çalışmış ve açıklamıştır, buda EBCED VE CİFİR yöntemidir. Yahudilerde bu yöntemle Allah ın halis dinini bozmuşlardır.


    Sizce aşağıdaki ayetlerde Rahman bizleri, hangi kitaba yönlendirip, nasıl dikkatimizi çekiyor? Düşünen, aklını kullanan, daha da önemlisi velilere ve kitaplarına değil, Rabbine ve onun kitabı Kur'an a güvenen, onun ipine sarılan, her şeyi çok açık ve net anlayacaktır.



    Kamer 17: Andolsun biz, Kuran'ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur?


    İsra 36: Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.


    Bakara 79: Artık vay hallerine; kitabı kendi elleriyle yazıp, sonra az bir değer karşılığında satmak için 'Bu Allah katındandır' diyenlere. Artık vay, elleriyle yazdıklarından dolayı onlara; vay kazanmakta olduklarına.


    Furkan 1: Furkan'ı âlemlere bir uyarıcı olsun diye, kuluna indiren (Allah) ne yücedir.


    Araf 185: Göklerin ve yerin hükümranlığına, Allah'ın yarattığı her şeye ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine bakmadılar mı? O halde Kur'an'dan sonra hangi söze inanacaklar.



    Araf 3: Rabbinizden size indirilene uyun, O'ndan başka velilere uymayın. Ne az öğüt alıyorsunuz.



    Araf 52: Yemin olsun ki, biz onlara, ilme uygun biçimde, ayrıntılı kıldığımız bir Kitap getirdik. İnanan bir topluluk için bir kılavuz, bir rahmettir o.



    Zümer 3: Dikkat et, halis din yalnız Allah'ındır. O'nu bırakıp kendilerine bir takım dostlar edinenler: Onlara, bizi sadece Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, derler. Doğrusu Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola iletmez.

    Ankebut 51: Kendilerine okunmakta olan Kitabı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu? Şüphesiz bunda iman eden bir kavim için gerçekten bir rahmet ve bir öğüt (zikir) vardır.


    Zümer 60: Allah'a yalan isnat edenleri, kıyamet günü yüzleri simsiyah halde görürsün. Kibirliler için cehennemde bir barınak mı yok.

    Zühruf 44: Doğrusu Kur'an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan sorumlu tutulacaksınız.


    Allah ın ayetlerini tebliğ alan ve yazdığım Rabbin bu ayetlerine iman ettiğimizi söyleyen bizler, acaba yukarıda belirtilen kitapların, Allah katından gönderildiğine inanırsak, halimiz hesap günü nice olur dostlar? Karar ve seçim sizlerin. Hiç kimsenin buna müdahale etme hakkı yoktur. Çünkü her beşer, kendi yaptıklarından sorumludur.


    Allah kulları için, yemin olsun ki bu kitabı sizler için kolaylaştırdım diyorsa, bizleri aldatmak isteyenlerin kapanına lütfen düşmeyelim. Çünkü Allah anlaşılması zor bir rehber gönderip, daha sonra kullarını zorda bırakıp, O kitaptan asla hesap sormaz. Bunu söylemek Rabbin adaletine büyük saygısızlıktır, bunu da unutmayalım.


    Rabbim cümlemizin yardımcısı olsun. Gerçek doğruları bir gün Rabbin huzurunda göreceğiz. Kimin takvaca üstün ve doğru yolda olduğunu, yalnız ben bilirim diyen Rabbim e lütfen kulak verelim. Allah ortaya kitabın konup, hesabın görüleceğini söylüyorsa, gelin ortaya konacak ve hesabını vereceğimiz kitabın çevresinde toplanalım ve onu anlamaya çalışalım.


    Amacımız hiç kimseye ne saygısızlık yapmak, nede hakaret etmektir. Gerçek amaç Kur'an ın hakkını vermek, onu layık olduğu yere taşımak, ona iman edenleri onun çevresine davet etmektir. Gerçek amaç, Allah a ulaşan en doğru yolu bulmak ve din kardeşlerimizle birlikte, bu doğru yolda güç birliği yapmaktır. O da bölünmeden Kur'an ın çevresinde, tek yumruk olmaktan geçer.


    Rabbim cümlemizi, kendi imtihanını bizzat kendisi vermek adına, çaba gösterip mücadele eden, aklını kullanıp imtihanını başkasına havale etmeyen, Kur'an ın ipine sarılan, onun nuruyla nurlanan, yaşayan Rabbin halis kulları arasına girmeyi nasip etsin.

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#30.12.2012 12:45 0 0 0
  • Allah dinde zorlama yoktur der. Hiç kimse karşısındaki bir insanı, kendisi gibi iman etmeye zorlayamaz. Çünkü hepimiz imtihandayız, her Müslüman kendi imtihanını yaşamakla bizzat mükelleftir. Daha açıkçası kendi imtihanını, başka kişilere havale edemez, onların sözleriyle yaşayamaz. Allah sizleri Kur'an dan sorumlu tutuyorum diyorsa, imtihanımızın da kaynağı yalnız Kur'an dır.

    Kur'an terbiyesi alan bir Müslüman, hiçbir zaman kendisini temize çıkartarak, karşısındaki kişinin inancını küçümsemez, onun inancıyla alay etmez. Çünkü Allah kendinizi temize çıkartarak, başkalarına öğüt mü veriyorsunuz diyerek uyarır ve kimin Allah katında doğru yolda olduğunu, yalnız ben bilirim der.

    Kur'an terbiyesi alan bir kişi ya da kişiler, aynı kitaba, aynı peygambere iman eden farklı düşünen din kardeşine, düşünce ve inancında asla baskı yapmaz. Onu inancından dolayı küçümsemez, saygısız tek bir söz dahi söyleyemez. Aynı düşüncede olmasa bile, özgürce konuşmasına müsaade eder. Farklı dinlerden bile olsa, kimse kimseye baskı yapamaz ve inancından dolayı hakaret edemez. Çünkü herkes kendi yaptıklarından hesaba çekilecekte ondan.

    Toplumlar din ve iman adına, eğer birbirlerine tahammül edemiyorsa, özgürce konuşamıyor ve özgürce inancını yaşayamıyorsa, o toplumda doğrular, gerçekler uzun süre açığa çıkamaz. Gerçeklerin bastırıldığı bir toplumda, hayatın huzurlu olması da beklenmemelidir.

    Hak batıldan değil, batıl haktan korkar. Onun içindir ki yasakları koyanlar, haktan yana olanlar değil, batıldan yana olanlardır. Eğer bir toplumda fikir, düşünce ve inanç ekseninde yasaklar ve baskı varsa, orada hakkın yerini batıl almış demektir.

    Tüm bu sözleri neden söylediğime gelince. Ben birçok sitede, Kur'an a davet adına yazılar yazıyorum. Din kardeşlerimi, Kur'an ın çevresinde birleşmeye ve onun ipine sarılmaya, onu anlayarak okuyup, Rabbin emrettiği gibi, ayetler üzerinde düşünmeye davet ediyorum. Günümüzde bizlere, Kur'an dışından öğretilen birçok bilgileri ve Kur'an ın bahsetmediği birçok hükümleri, Kur'an a danışarak, hakkı batıldan ayırmamız gerektiğine dikkat çekiyorum.

    Allah şahittir ki, benim yaptığım bunun ötesinde bir şey değildir. İşte bazı siteler ne yazık ki benim Kur'an a davet ve düşünerek, aklımızı kullanarak iman etme davetime karşı, öyle bir tavır alıyorlar ki, doğrusu bana alınan tavrı anlatmam, izah etmem mümkün değil.

    Bir Müslüman a yakışmayan küfür ve hakaretler den tutun, siz sünnet inkârcısısınız, sizin gibi kişileri sitemizde barındırmayız diyerek, ilginç nedenlerden beni sitelerinden atıyor ve girişimi yasaklıyorlar.

    Sitelerinden atma nedenleri olarak, o kadar ilginç düşüncelerle karşılaşıyorum ki, bir site siz kadınların ve çocukların kafalarını karıştırıyorsunuz, onun için siteden süresiz uzaklaştırıldınız diye yazmıştı. Düşünebiliyor musunuz zihniyeti. Çocuklar ve kadınlar aynı safta. Kadınlarımız üzerinde kurulan baskının, onlara ne gözle baktıklarının güzel bir örneği.

    Benim yazdıklarım eğer, kafalarda bir soru işareti yaratıyorsa, o soru işaretini gidermek için, Kur'an a danışmak yerine, onu kendimizden uzaklaştırıyorsak, korktuğumuz bir şeyler var demektir. Gerçeklerden kaçarak, üstünü örterek imtihanımızı yaşayamayız, lütfen bu gerçeği göz ardı etmeyelim. Kaybeden bizler oluruz.
    Kimisi de sizin gibi sünnet inkârcılarına, sitemizde yer yok diye yazıyordu. Bir sitenin yasaklama nedeni de çok ilginçti. İslam dini hakkında saçma mesajlar verdiğimi söylüyordu. Bir siteden de atılma nedeni olarak, Prensiplerimize aykırı düştüğü için, kaydınız silinmiştir diyordu.

    Çok daha ilginç bir olayla karşılaştım. Bir site yazılarıma yasak getirmek yerine, tüm yazılarımı farklı bir başlık altında toplamış. Ben yazılarımı dini konular bölümünde yayınlıyordum, yazılarımı bu bölümden almışlar ve çok düşündürücü bir başlık altında toplamışlar.

    AYKIRI YAZILAR: (Üyelerin hazırladığı, aykırı İslami düşünceler içeren yazılar.)

    Düşünebiliyor musunuz, ben İslam a aykırı yazı yazıyormuşum. İslam demek, Kur'an demektir. Eğer Kur'an a aykırı yazı yazıyorsam, toplumu Kur'an ın hiç bahsetmediği hükümleri de, bunlarda Allah katındandır diyorsam, gerçekten ben o zaman İslam a aykırı yazı yazıyorum demektir. Rabbim bunun zerresini yapmaktan beni korusun.

    Günümüzde İslam, Kur'an dan öyle uzak yaşanır olmuş ki, İslam da neyin dine aykırı, neyin hak olduğu bilinemez olmuş. Bunu yapanları yadırgamıyorum, çünkü Hak ın yerini batıl alınca, İslam ı yaşayanların büyük çoğunluğu, BATILI HAK GÖRÜR OLMUŞ. Yaptığımız yanlışların ikazını yapanlarda, elbette İslam a AYKIRI düşünce ilan edilecektir. Allah yardımcımız olsun.

    Din ve iman kişisel, şahsi prensiplerle yaşanmaz. Din ve iman, Kur'an ın koyduğu kanunlarla yaşanır. Eğer sizin inancınızda, Kur'an ın onay vermediği bir konu varsa, onu Kur'an merkezinde düzeltmek yerine, bu ikazı yapanları yakınınızdan uzaklaştırıyorsanız, gerçeklerle yüzleşmekten korkuyorsunuz demektir. Kur'an ile yüzleşmekten korkanlar, bir gün mutlaka O acı gerçekle yüzleşeceklerdir.

    Benim yaptığım, Kur'an a davettir. Benim yaptığım emin olmak adına, imanımızı en doğru Kur'an çizgisinde yaşamak adına, aklı devreye sokmaktır. Çünkü Allah onlarca ayetinde akla, düşünmeye bizleri yönlendirmiştir. Hatta aklını kullanmayanları pislik içinde bırakırım demiyor mu bizlere? Kur'an ın indirilmesindeki amaç, anlaşılması ve üzerinde düşünülerek bizlere yol göstermesidir. Onu anlamadan okursak, bizlere nasıl yol gösterebilir?

    Kur'an gerçekleri ile hurafe itikatlarının yanlışlığı ortaya çıkmasından korkanların, toplumu korkuttukları silahta, dikkat çekicidir.
    Senin bu konudaki ilmin, tahsilin nedir? Sen Arapça tahsili gördün mü? Senin ilmi kariyerin var mı? Hadisler konusunda, ne gibi bir ilmi çalışma yaptın? İşte bu tür sorular sorularak, toplumu korkutmuş, ürkütmüş ve Kur'an ile toplumun arasına edindikleri velileri sokmuşlardır.

    Hâlbuki sorsanız, İslam dininde ruhban sınıfı yoktur der. Ama işine gelmediğinde, sen Kur'an dan anlayamazsın, senin ilmi kariyerin nedir ki, bu konuda konuşuyorsun diyerek, kendi yanlışına delil arama çabası içinde olurlar. Daha açıkçası İslam dininde yarattığı ruhban sınıfının, kurbanı olduklarının bile farkında değiller.

    Allah ın yemin ederek, sizler için Kur'an ı kolaylaştırdım ki öğüt alasınız sözlerine, kulak asmayanlar, düşünmeden, aklını kullanmadan iman edenler, elbette Rabbin gerçeklerini göremeyeceklerdir. Yaradan ın sizleri Kur'an dan sorumlu tutuyorum uyarısını, beşerin sözlerine feda ederek, edindikleri velilerin ardı sıra gidenler, bunun gerçek acısını, mahşerde göreceklerdir.

    Düşünebiliyor musunuz bizler eğer düşünmeden, bizlere iletilen her sözü, bilgiyi kontrol etmeden, bu peygamberimizin sözleridir diye doğru kabul edersek, peygamberimize iftira atma riskimizin büyüklüğü, sizce çok yüksek olmaz mı? İşte ben bu hataya düşmemek için, çaba harcıyorum ve bizlere iletilen her rivayeti, Kur'an ile doğrulama yolunu seçiyorum. Sizce peygamberimiz, Kur'an ın onay vermediği, hiç bahsetmediği bir sözü söyler mi?

    Kur'an gerçeklerinden ürkenlerin korkusu, Allah ın, size indirdiğimiz Kur'an yetmiyor mu sözlerinedir. Şefaat tümden bana aittir diyen Rabbimizin gerçekleri, elbette şefaatçi edinenleri korkutacaktır. Velilerin ardına düşmeyin, sizin dostunuz, veliniz yalnız benim ayetlerinden tedirgin olanlar, velisi olmayan cennete giremez diyenlerdir. İnançları ile ters düşen ayetleri gördüklerinde, elbette Kur'an da her şey yoktur, herkes Kur'an ı anlayamaz, veli insanlar anlar diyeceklerdir. Kur'an ın ipine sarılın sizi doğruya iletecektir, diyen Allah ın gerçekleri ile rivayet ve sanının ardı sıra gidenler, elbette bu gerçekler karşısında huzursuz olacak ve bu düşünceye, fikre yaşama hakkı vermeyeceklerdir.

    Peygamberimizin hadislerinin, tümünü inkâr ettiğim iftirasını atanları, Rabbim e havale ediyorum. Ben söylediklerimden sorumluyum, onların anladıklarından değil. Çok şükür ben, Rabbin apaçık ayetlerini gördüğüm halde, beşerin rivayetlerini doğrulamak adına, Rabbin ayetlerini görmezden gelmiyorum. Bunu yapmak, Allah ın ayetlerini inkâr etmektir. Hiçbir doğru bilgi reddedilemez. Yeter ki o bilginin doğru olduğunu ve Kur'an ın onayından geçtiğini görelim.

    Bir sarrafa altın bozdurmak için gittiğimizde, önce aldanmamak, zarara uğramamak için onu kontrol eder. Eğer kontrol etmeden alırsa, zarara uğrayacağını, sahte çıkacağını bilir. Peki, bizler neden Kur'an dışından bizlere iletilen bilgileri Kur'an a danışarak, kontrol etmiyoruz? Sarraf kadar olamıyor muyuz? Ya yanlışsa bizlere iletilen sözler, bilgiler ne olur bizlerin hali mahşer günü?

    Yoksa bu Dünyanın nimeti, nefsimiz için çok daha fazla mı değerli, ahiret hayatımızdan?

    Hani emin olmadığınız bilgilerin, ardına düşmeyin diyordu Rabbimiz? Yaradan ı duyan, dinleyen yok mu? Ama edindikleri velilerin sözleri, ne yazık ki baş tacı olmuş. Allah ın ayetlerini, herhangi bir konuda örnek gösterdiğimde, neden hadis örnekleri çok fazla vermiyorsun diyecek kadar, bazı kişilerin gözleri perdelenmiş, kör olmuş. Bu nasıl kıyas, bu nasıl akıl ve mantık. İnsan bunu söylerken, yaptığı saygısızlığın farkında olur. Peygamberimiz, farklı bir kaynaktan mı yaşadı İslam ı? Topluma, farklı bir kaynaktan mı tebliğ etti bu dini?

    Peygamberimiz bizler için örnek bir insandır. Bunu Allah söylüyor. Nasıl olurda onun hayatı, yaşam örnekleri göz ardı edilir. Elbette bu bilgileri Kur'an süzgecinden geçirerek almalı ve yararlanmalıyız. Bende öyle yapıyorum, Rabbim şahittir. Allah da, peygamberimizde böyle yapmamızı öneriyor din ve imanın şaka götürmeyeceği uyarısını yapıyor. Peki, bizler gereken itinayı, titizliği gösteriyor muyuz?

    Benim yazılarımda üzerinde durduğum en önemli konu, bizlere peygamberimizin hadisleridir dedikleri her sözü, kesin doğru kabul ederek almamızın, bizleri yanlışa götüreceği gibi, din düşmanlarının, dine nifak sokanların oyununa geleceğimizi anlatmaya çalışıyorum. Peygamberimizde bu konuda bizleri, dikkatli olmamız için uyarmıştır.

    Peki, bu uyarıdan, imanımızı Kur'an ile kontrol ederek, daha garantili ve itinayla yaşamamızdan, neden korkuluyor ve telaş ediliyor? Peygamberimizde yalnız Kur'an a iman edip, yalnız Kur'an ı tebliğ etmedi mi bizlere?

    Tarikat ve cemaat eksenli siteler, ne yazık ki yalnız kendilerine layık gördükleri, biz ehlisünnet inancındayız, bunun dışında düşünceyi kabul etmeyiz diyerek, kendi yanlışlarının bile açığa çıkmasından korkuyorlar. Ben Müslüman ım diyen hiç kimse zaten ehlisünnet dışında olamaz ki.

    Ehlisünnet inancı, peygamberimiz ve ashabı nasıl iman ettiyse, İslam ı nasıl Kur'an merkezli yaşadıysa, öyle iman ediyoruz anlamındadır. Peygamberimiz Allah ın sünnetine iman edip, onun dışına nasıl çıkması mümkün değilse, bizlerde ehlisünnet inancına iman ettiğimizi söylüyorsak, Kur'an ın asla dışına çıkmamalıyız.
    Peygamberimiz hayatında, yalnız Kur'an a uyduğunu bizlere anlatırken, yemin ederek, Kur'an ın helal kıldığından başkasını helal kılmadığını, Kur'an ın haram dediğinden başkasına da haram demediğini söylüyorsa bizlere, lütfen imanımızı yaşarken, gerçek ehlisünnet i yaşamak için, Kur'an ı elimizden düşürmeden, onu anlayarak ve üzerinde düşünerek çaba göstermeliyiz.

    Gerçek ehlisünnet yolcusu, takipçisi asla kendisi gibi düşünmeyenden korkmaz. Ona da saygı gösterir, içinde barındırarak onu asla uzaklaştırmadan, gerçekleri görmesini sağlar din kardeşinin. Tabi bunu yapacak kişiler, inancından emin olan insanlardır. Bunu yapamıyorsa, bu hoş görüyü gösteremiyorsa, bu kişilerin inançlarından emin olmadıklarındandır. İnancından emin olan, karşısındaki kişinin sözlerinden etkilenmez, korkmaz. Tekrar söylemek gerekirse, HAK BATILDAN DEĞİL, BATIL HAKTAN KORKAR.

    Peygamberimizin takipçisi olduğunu söyleyip de, kendisi gibi düşünmeyene yaşama hakkı vermeyenlere sormak isterim. Peygamberimiz kendisine iman etmeyenlere dahi, nasıl davranmıştır? Elbette ne kızmıştır, ne hakaret etmiştir, nede yakınından uzaklaştırmıştır. Her zaman güzellikle, hoş görüyle onlarla geçinerek, onlara İslam ı anlatmanın, tebliğ etmenin yol ve yöntemini aramıştır. Onun içindir ki Müslüman olmayanların bile, takdirini kazanmıştır. Yaradan da elçisine bu güzel davranışından dolayı, nasıl bir ayet indirip bu güzel huyunu takdir etmiştir, gelin hatırlayalım.

    Ali imran 159: Allah'ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi.

    İşte peygamberimizin, İslam ı anlatmaya çalışırken çevresine olan tavrı. Acaba bu tavrı bizler kendi aramızda yaşayabiliyor muyuz? Hiç sanmıyorum. Eğer yaşayamıyorsak, din kardeşlerimize bile tavrımızda hoş görülü değil de, kaba, saba ve kötü sözlerle hitap ediyorsak, kusura bakmayın böyle bir toplumun, ehlisünnet bir inanç takipçisi olduğunu söylememiz, ancak sözde olur. Sözde değil, özde ehlisünnet inancında olduğunu söyleyen, hiç kimseye saygıda kusur etmez, çevresine güler yüzle bakarak, örnek bir insan olur.

    Ben hiçbir yazımda, düşünce ve fikirlerimden dolayı, kendimi temize çıkartırcasına, ben haklıyım siz haksızsınız demedim, karşımdaki din kardeşime. Yazdıklarım Kur'an dan benim anladıklarımdır dedim ve karşımdaki düşünceye saygı duydum her zaman. Çünkü Yaradan ayetler üzerinde düşünmemizi, aklımızı kullanmamızı ve imtihanımızı bizzat kendimizin yaşamasını istediği için, ben bu yolu izledim.

    Elbette bende bir beşerim, hata yapabilirim diyerek, her düşünceye saygı duydum, her uyarı üzerinde günlerce düşündüm. Hatta bana yapılan uyarılar üzerinde yazılar yazdım. Elbette bende karşımdaki kişiden, düşünce ve inancıma karşı saygı bekledim. Saygı gösteren den Allah razı olsun. Saygı göstermeyip, hakaretler yağdıranların hükmünü de, Rabbim e havale ediyorum.

    Her yazımda yaptığımı, yazımın sonunda tekrarlamak istiyorum ve din kardeşlerimi Kur'an ı anlamaya, üzerinde düşünmeye davet ediyorum. Çünkü Allah Kur'an ın temeli olan Muhkem ayetlerinin, anlaşılır, açıklanmış ve nice örneklerle ifade edilmiş olduğunu, bizzat Yaradan söylüyor.

    Kur'an ı anlayarak, düşünerek okuyanların, gönül gözlerini açacağını söylüyorsa, birilerinin söylediği gibi, Kur'an anlaşılması zor değildir. Bunu söyleyenlerin, bizlerden gizlemeye çalıştıkları, Kur'an gerçeklerinden korktukları bir şeyler var demektir. Lütfen onların oyunlarına gelmeyiniz. Bakın Yüce Rabbimiz ne diyor ve uyarıyor bizleri.

    Enbiya 10; And olsun, size öyle bir kitap indirdik ki, bütün şan ve şerefiniz ondadır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?

    Rabbim sana şükürler olsun. Sen bize öyle bir rehber gönderdin ki, bizler onun kıymetini hiç bilemedik. Çünkü Kur'an ile aramıza, edindiğimiz velileri soktuk. Onun içindir ki onun ışığından, nurundan da istifade edemiyoruz.

    Şanımızın ve şerefimizin Kur'an da olduğunun farkında olamadığımız içinde, tüm bu güzelliklerin farkında olmadan yaşıyoruz. Senin GÜNEŞİNİ yüksek bir yere astık, ona saygımızı böyle gösteriyoruz. Elimizden düşmeyen, beşerin rivayetlerini, mum ışığını ise ne yazık ki rehber edindik. Senin kitabını, rehberini anlaşılması zor ve her şeyin açıklanmadığı, herkesin anlayamayacağı kitap ilan ettiğimiz içinde, hayatımızı rivayetlerle ve sanıyla yaşıyoruz. Bizleri affet ve aklımızı başımıza getirmek için, bizlere yardım et Rabbim.

    Yaratıcımız bütün şanınız, şerefiniz Kur'an da dediği halde, bizler Allah' ı dinlemedik, Kur'an ı siz anlayamazsınız diyenlerin sözüne kandık, beşerin sözlerinin ardına düştük. Kur'an ın nurundan uzak yaşayan toplumlar, nasıl hayatını sürdürürse, bizlerde öyle yaşıyoruz. Lütfen affet bizleri Rabbimiz. Çünkü sana layık bir kul olamadık.

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#18.12.2012 10:11 0 0 0
  • Bugün sizlerle, Yaradan acaba Kur'an da kadını ve erkeği nasıl anlatmış, ikisi arasında bir ayrım yaparak, erkeği daha mı üstün göstermiş, onu anlamaya çalışacağız. Yazı biraz uzun ama lütfen konuyu anlamak istiyorsak, sabırla okuyalım. Gerçekten söylendiği gibi Kur'an erkeğe önem vermişte, kadını ikinci plana mı itmiş, şahitlik olarak bir erkeğin iki kadına eşit olduğunu mu anlatmaya çalışmış, ya da kadın mirastan her zaman erkekten daha az mı almalı demiş? Erkeğin haklarını, her zaman kadının haklarından daha mı üstün olarak anlatmış, daha doğrusu Kur'an erkeği yüceltip, kadını yermiş mi, onu araştırmaya çalışacağız Kur'an dan.


    Tam bunları söylerken, bazı uydurma hadisler geldi aklıma. Doğrusu bunları hiç yazmak istemiyorum, ama hatırlatmakta bence biraz yarar var sanırım. Bizleri dünyaya getiren analarımıza, kadınlarımıza, Kur'an dan nasibini almayanlar, bakın neler söylemişler, hem de peygamberimize iftira atarak onun üstünden bu sözleri naklederek. Önce kısaca onlara bakalım, daha sonra bizlerin rehberi KUR'A NA danışalım, bakalım aşağıdaki sözleri onaylıyor mu?

    1.Eğer bir kimsenin bir kimseye secde etmesini emretseydim, erkeklerin kadınlar üzerinde olan haklarından dolayı kadınların erkeklere secde etmelerini emrederdim. Tirmizi, Rada, 10/1159; Ebu Davud, Nikah 40/2140 Ahmed b. Hanbel, Müsned VI, 76; İbn Mace, Nikah 4/1852
    2.Kocanın vücudu irin ile kaplı dahi olsa ve karısı onu yalayarak temizlese yine de kocasının hakkını ödemiş olmaz. İbni Hacer El Heytemi 2/121 Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 239
    3.Ey kadınlar! Eğer kocalarınızın size olan haklarını bilseydiniz, ayaklarının tozunu yüzlerinizle silerdiniz. Hafız Zehebi Büyük Günahlar Sayfa 187
    4.Kadınların dinleri ve akılları eksiktir. Sahihi Buhari
    5.Kadınlar arasında iyi kadın, yüz tane karga arasında alaca bir karga gibidir. Sahihi Buhari.
    6.Ey kadınlar topluluğu! Sadaka veriniz ve çok istiğfar ediniz. Çünkü ben Cehennem halkının çoğunun sizler olduğunu gördüm. Müslim, İman, 34/132 İbn Mace, Fiten 19/4003

    7.Bir kadın kocası kendisinden razı olduğu halde ölürse Cennete girer. Riyazus salihin.

    8. Kadınların hayırlısı, erkeklerin yaramazlıklarına, kötü huylarına sabredendir, bu sabır onların cennete girmesine sebeptir. Kadınlara Dini Bilgiler sayfa:88


    Yukarıda verdiğim birkaç örnek bile geleneğin, yani mezheplerin, hadislerin kadın üzerindeki bakış açısını göstermektedir. Böyle bir düşünce ve baskının ürünü sonucunda, acaba kadın gerçek yerini almış mıdır dersiniz İslam toplumunda? Yorum sizlerin.

    Şimdide Rabbin gönderdiği ve de sorumlu tuttuğunu söylediği Kur'ana bakalım, acaba Kur'an kadın ve erkek arasında gerçekten ayrım yapıp, erkekten yana mı tavır almıştır, yoksa tam tersine kadının yanında mı yer almıştır, hep birlikte inceleyelim ve ayetleri etki altında kalmadan düşünelim.

    Yüce Rabbimiz Kur'an da kadınlardan bahsederken, çok ilginç örnekler verir. Örneğin peygamber olmasına rağmen Nuh peygamber ile lut peygamberin eşlerinin kendilerine tam iman etmeyip, onun istemediği şeyleri yaparak, yoldan çıkmalarını örnek verir ve derki, onları benim azabımdan kimse kurtaramaz. Sonunda da peygamber olmasına rağmen, eşleri dahi kendilerini kurtaramayıp, Allah ın nasıl cezalandırdığı anlatılır.


    Bunun tam tersi örneğini de verir Kur'an. Firavunun iman etmediği ve kendisini tanrı ilan etmesine rağmen, eşinin Allah a iman eden ve her şeyi Allah için terk eden bir hanif kul olduğu anlatılır. Burada anlatılmak istenen, herkesin yaptıklarından hesaba çekileceği ve kimsenin kimseye fayda sağlayamayacağı anlatılmak istenir.


    Yine çok özel bir kadın olarak Kur'an Hz. İsa nın annesi Meryem anamızdan bahseder, hatta onun annesini de anlatır. Çok özel bir değerle anlatılan bu kadınların nasıl mükâfatlandırıldığı da çok dikkat çekicidir. Bakın Rabbim Meryem anamızı, yani bir kadını nasıl bir mertebeye oturtuyor.


    (Ali İmran 42: Bir de melekler şöyle demişlerdi: "Ey Meryem, Allah seni seçti. Seni tertemiz kıldı ve seni âlemlerin kadınları üstüne yüceltti.)


    Meryem anamızın, bir erkek olmadan da Rabbin emriyle evlat sahibi olunacağı, aslında erkeklerin üstünlük taslamalarına da ibretlik bir ders taşır. Onun sabrı anlatılır ve övgüyle bahsedilir. Yine Musa peygamberimizin çocukluğunu anlatır Kur an. Lütfen dikkat edin, babasına değil annesine vahye dilerek, çocuğu bir ırmağa bırakılması emredilir. İşte burada çocuğunun kurtarılması için bir annenin nelere katlanacağı anlatılır. Çocuk nehre bırakılacak ve kurtarılacağı söylendiğinde de, bu emir yerine tereddütsüz getirilecektir, ana tarafından. Acaba neden babasına değil de, annesine vahye diliyor dersiniz? Burada annenin evlat sevgisi babadan daha üstün olduğunu anlatıyor aslında Rabbim bana göre. Bu kadar güzel örnekleri veren Allah, acaba kadın ve erkeği ayırt edip, erkeği daha üstün tutar mı sizce. Şimdide onu araştıralım ayetlerde.


    (Hucurat 13: Ey insanlar! Biz sizi, bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve örfler yoluyla tanışıp kaynaşasınız diye sizi milletlere, boylara ayırdık. Hiç kuşkusuz, Allah katında en seçkininiz, sakınılması gereken şeylerden en çok sakınanınızdır. Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır.)


    Önce yukarıdaki ayete bir bakalım. Yaratan bizleri erkek ve dişi olarak yarattığını söylüyor ve hiçbir ayrım yapmadan sonunda ne diyor lütfen dikkat.


    (Hiç kuşkusuz, Allah katında en seçkininiz, sakınılması gereken şeylerden en çok sakınanınızdır.)


    Demek ki Allah katında seçkin, yani özel bir konumda olmak, erkek olmakla değil, sakınılması yani Allahın yasakladığı şeylerden uzak durmakla oluyormuş. Şimdide şu ayete bakalım.


    (Mümin 40: Kötü bir iş yapan, sadece yaptığı kadarıyla cezalandırılır. Erkek ve kadından mümin olarak iyi bir iş yapana gelince, işte böyleleri cennete girerler ve orada hesapsız bir biçimde rızıklandırılırlar.)


    Allah dikkat ederseniz, mükâfatlandıracağını cennete, yine hiç ayrım yapmadan, mümin olarak iyi işler yapan kadın ya da erkek hepsini sokacağını açıkça söylüyor. Şimdi yazacağım bu ayet ise herkesin kendisine, kazandığından ayrı bir pay olduğunu, bakın ne güzel açıklıyor.


    (Nisa sur.32: Allah'ın, bir kısmınıza bir kısmınızdan farklı olarak lütfettiği şeyleri isteyip durmayın. Erkeklere kendi kazandıklarından bir pay var; kadınlara da kendi kazandıklarından bir pay var. Allah'tan, O'nun lütfunu isteyin! Allah, her şeyi iyice bilmektedir.)


    Şu ayete de lütfen dikkatle bakalım.

    (Nisa 124: Erkek veya kadın, inanmış olarak hayra ve barışa yönelik işler yapanlar cennete gireceklerdir. Ve zerre kadar zulme uğratılmayacaklardır.)


    Demek ki önemli olan, hayra ve barışa yönelik işler yapmak, ister erkek ol, isterse kadın.


    (Tevbe sur. 71: Mümin erkeklerle mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdır..)

    (Aliimran 195: Rableri onlara cevap verdi: "Ben sizden, erkek-kadın hiçbir çalışanın ürettiğini boşa çıkarmayacağım. Hep birbirinizdensiniz.)

    Bu ayette ise mümin erkek ve kadın birbirinin dostlarıdır diyor, acaba hangi dost kendi arasında sen üstünsün ben üstünüm çekişmesine girer dersiniz? Erkek ya da kadın, hiçbir çalışanın boşa çıkarılmayacağının müjdesini Yaradan veriyor, acaba ayrım olsaydı böylemi olurdu.



    Şimdide günümüzde çok tartışılan bir konuyu, Kur'an dan açıklığa kavuşturmaya çalışalım. Önce şunu düşünmenizi istiyorum, çünkü Yaradan Kur'an da her şeyden o kadar güzel bahsetmiş ki, hiçbir açık kapı bırakmamış. Düşünmenizi istediğim şey acaba hangimiz, ölümün bizlere geleceğini düşünüp de, biran evvel vasiyet edelimde, öldükten sonra kimlere nasıl ve ne kadar miras bırakılacak belli olsun, diye düşünürüz?

    Ya da bunu ne zaman yapmamız gerekir dersiniz? Kırk yaşında mı, elli yaşında mı, altmış yaşında mı, yoksa daha sonraki yıllarda mı yapmalıyız? Acaba ne zaman öleceğimizi düşünebiliyor muyuz ki bir vasiyette bulunmayı aklımıza getirelim. İşte Yüce Rabbimiz tüm bunları hesap ederek, her iki durum hakkında da açıklama yapmıştır. Kur'an bakın önce nasıl bu konuda bizleri uyarıp bir vasiyette bulunmamızı öncelikle istiyor. Çünkü geride yalnız eş ya da çocuklar değil, başka yakınlarımız ve akrabalarımızda olabilir düşüncesiyle. Şimdi bu ayetlere göz atalım.


    (Bakara sur.180: Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir hayır bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyet etmek Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur. 181: Kim işittikten sonra vasiyeti değiştirirse hiç kuşkusuz bunun günahı onu değiştirenler üzerinedir. Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir. 182. Kim vasiyet edenin haksızlığa sapmış veya günah işlemiş olmasından endişelenip de ilgililerin arasını bulursa, ona günah yoktur. Allah çok affedici, çok merhamet edicidir.)


    ( Maide sur. 106: Ey iman edenler! Herhangi birinize ölüm gelip çattığında, vasiyet zamanı aranızdaki tanıklık şöyle olsun: Kendinizden adalet sahibi iki kişi yahut yolculuk etmekte iken ölüm musibeti başınıza geldiyse sizin dışınızdan iki kişi. Bunları namazdan sonra alıkoyarsınız; kuşkulanırsanız şöyle yemin ederler: "Vallahi, yakınlarımız da olsa yeminimizi hiçbir ücret karşılığı satmayacağız, Allah'ın tanıklığını saklamayacağız. Çünkü böyle yaparsak mutlaka günahkârlardan oluruz.)



    Demek ki Allah önce emrettiği ve Allah tan korkan, yani adaleti sağlamak isteyenler için üzerine bir borç olarak, vasiyet etmemizi istiyor. Ayrıca vasiyet ederken nasıl tanık tutmamız gerektiğini de, ne kadar güzel açıklıyor.


    (Nisa suresi 7: Ana-baba ve akrabanın geriye bıraktığından erkeklere bir pay vardır. Ana-baba ve akrabanın geriye bıraktığından -onun azından da çoğundan da- farz kılınmış bir nasip olarak kadınlara da bir pay vardır.)


    Şimdide bu ayete lütfen dikkat edelim ve o devri düşünelim. Kadınların parayla alınıp satıldığı o dönemde dahi Rabbimiz, kadınları nasıl erkek ve kadın eşit tutuyor ve bakın ne söylüyor. Ana baba ve akrabanın geriye bıraktığından erkeklere bir pay vardır derken, devamında ise çok güzel bir açıklama getiriyor ve bakın ne söylüyor, acaba erkeğin yarısını mı diyor, ya da daha azımı diyor?

    ( onun azından da çoğundan da- farz kılınmış bir nasip olarak kadınlara da bir pay vardır.)

    Demek ki bir pay ona da var, hatta çok ilginçtir azıda olabilir çoğu da, ama ona da bir pay var diyerek, onunda adaletli bir hisse almasını nasılda garanti ediyor.


    Şimdide bu ayetler ışığında, günümüzde yukarıdaki ayetleri hiç görmeden yorum yaptıkları ayete gelelim. Bu ayet hiç vasiyet edemeden ölen insanlara bir tavsiye niteliğinde bir ayettir, burada bile kadının hakkının en az olabilecek, dikkat ediniz tekrar ediyorum, kadının hakkının en az erkeğin yarısı kadarının altına düşmesini engellemek adına yapılmıştır. Yoksa yarısı kadar verin anlamında değil, çünkü yukarıda asıl mirasın, nasıl dağıtılması gerektiği ayetlerini yazmıştık. Asıl yapılması gereken vasiyetti. Hatta azından da çoğundan da verilebileceğini söylüyordu.



    (Nisa suresi 11: Allah size çocuklarınızla ilgili olarak şunu öneriyor: Erkek için, iki dişinin payı kadar. İkiden fazla kadın iseler ölenin bıraktığının üçte ikisi onlarındır. )


    Bu ayetin esas amacı, daha önce söylediğim gibi, vasiyet yapmayan insanlara, kadının mirasını korumak ve erkeklerin kadınların hakkını alma ihtimalini en aza indirmek, kadınların hakkını garantiye almak amacını taşımaktadır. Burada Rabbimiz, aslında yine erkekler farkında olmadan, kadınlara iltimas geçmiştir. Miras dan en az erkeğin yarısını garanti ettikten sonra, kadın evlendiğinde kendisine bir mehiri, yani maddi bir menfaat sağlandıktan, bazı şeyler bağışlandıktan sonra evlenme emrini getirmiştir.


    Düşünün lütfen, kadının erkekten daha az miras alma durumunda bile ki, bu her zaman olmayabilir en kötü durumda böyledir, buradan eksiği tamamlanmış, hatta erkekten daha fazla olabilecek duruma gelmiştir. Bakın Allah yine miras konusunda başka bir örnek verirken, nasıl vasiyetten bahsediyor, eğer vasiyet yoksa açıkça nasıl dağıtılması gerektiğini anlatıyor.


    (Nisa 12: Zevcelerinizin geriye bıraktığının yarısı sizindir, eğer onların çocuğu yoksa. Eğer onların çocuğu varsa, vasiyet ettikleri ve borçları ödendikten sonra geriye bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Eğer sizin çocuğunuz yoksa bıraktığınızın dörtte biri zevcelerinizindir. Eğer sizin çocuğunuz varsa bu durumda, yaptığınız vasiyet ve borcunuz ödendikten sonra geriye kalanın sekizde biri zevcelerinizindir. Eğer miras bırakan erkek veya kadının ana-babası ve çocuğu yok da erkek kardeşi veya kız kardeşi varsa, bu kardeşlerden her birine altıda bir düşer. Kardeşler bundan fazla ise bu takdirde onlar, yapılmış bulunan vasiyet ve borç ödendikten sonra üçte bire ortaktırlar. Kimseye zarar verilmemelidir. Allah'tan bir öneridir bu. Allah Âlim'dir, Halim'dir.)


    Demek ki Allah önce vasiyeti öneriyor ve bunun üzerimize borç olduğunu söylüyor. Daha sonrada vasiyet etmeyenlere ise, öneride bulunarak kadının da mirastan en az erkeğin payının yarısı kadar almasını garanti ediyor, ama dikkat edin yarısını alır fazla almaz diye kesin hüküm vermiyor, çünkü diğer ayetlerinde kadın için, azını ya da çoğunu da alabilir diye belirtiyordu. Eksik alması durumunda bile, yine kadının bu hakkını evlendiğinde, belki de çok fazlasını alarak, erkekten daha iyi duruma gelebiliyor.



    Şimdide yine bazı kesimin, Kur'an da kadının şahitliğinin kabul edilmediği, hatta iki kadın bir erkeğe bedel olarak gösterildiğinin Kur'an da yazdığını söylüyorlar, acaba Rabbimiz böyle mi söylüyor, yoksa ona iftiramı atıyorlar, şimdide ona bakalım.



    (Bakara 282: Ey iman sahipleri! Belirli bir süre için birbirinize borç verdiğinizde onu yazın. Aranızda bir yazıcı adaletle yazsın. Yazıcı, Allah'ın kendisine öğrettiği şekilde yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Borç altına giren kişi de onu kayda geçirtsin ve Rabbinden korksun da borcundan hiçbir şey eksiltmesin. Borç altına giren, aklı ermez yahut zayıf-çaresiz biri ise yahut yazdırmaya gücü yetmiyorsa, velisi adaletle yazdırsın. Erkeklerinizden iki kişiyi de tanık tutun. Eğer iki erkek yoksa rızanızla kabul edeceğiniz tanıklardan bir erkek ve iki kadın gerekir. Bu kadınlardan biri şaşırırsa/unutursa ötekisi ona hatırlatsın diyedir..)


    Yukarıda yazan ayeti okuyup, konumuz olan kısmı alıntı yapalım.

    (Erkeklerinizden iki kişiyi de tanık tutun. Eğer iki erkek yoksa rızanızla kabul edeceğiniz tanıklardan bir erkek ve iki kadın gerekir. Bu kadınlardan biri şaşırırsa/unutursa ötekisi ona hatırlatsın diyedir. Tanıklar, çağırıldıklarında çekimser davranmasınlar.)


    Ayette yapılan açıklamaya baktığımızda, Allah ticarette hâkim kişi olarak erkeklerin önce tanık olmasını özenle istiyor. Peki, daha sonra söylediği söze bakalım, yani iki erkek bulamadığınızda bir erkek, iki kadın tanık olmalıdır mı diyor? Yoksa bir erkek iki kadın belirlendikten sonra tanıklık yapılması gerektiğinde, kadınlardan birisi unutur ya da şaşırsa diğeri devreye girsin mi diyor? İşte Kur'anı ve ayetleri kendine uyduranlar, Allahın ne söylemek istediğini değil, nasıl anlamak istediğine göre anlayanlar, ne yazık ki bu inceliği görmezden gelip, bir erkek iki kadına bedeldir deme cehaletini göstermişlerdir.


    Allah burada kadını koruma altına alarak, onu yalnız bırakmadan, üzülmesini istemediğinden yanına yardımcı bir güç olması kaydıyla, başka bir kadının olmasını da özellikle istemiştir. Dünyanın erkek hükümranlığında olduğunu düşünün lütfen. Tanık olarak bir kadın ve bir erkek olduğunu da hayal edin. Tanıklık gerektiğinde ve de erkeğin, kadının söylediğinin tersine söylemesi durumunda, tek başına kalan kadına mı inanır toplum, yoksa erkek hâkimiyetindeki erkeğe mi? Ama itiraz durumunda, gerektiğinde iki kadın devreye girmesi halinde, hem kadın yalnız kalıp baskı görmeyecek, hem de gerçekler ortaya çıkacaktır.

    Burada anlatılmak istenen, bir erkek karşısında iki kadının şahitliği kabul edilir olması mümkün olmadığı gibi, kadın korunup kollanmaktadır. Birde o devrin kadınını düşünün, parayla alınıp satılan bir meta gibi görülmesi ve gerçek değeri verilmemesi konumunu da göz ardı etmeyiniz.


    Demek ki bir erkek, iki kadın sözünden anlamamız gereken, erkeğin karşısında ters bir durumda, kadının tanıklığının tersine hareket edilmesi halinde, kadının yalnız kalmayıp, korunması yalnız bırakılmaması ve tanıklık gerektiğinde çekimser davranmaması için olduğu anlaşılıyor. Yoksa bir kadın ve bir erkek yeterli oluyor.


    Şimdide sizlere Kur'an ın kadına ve erkeğe nasıl eşit baktığına, hatta kadının tarafında olduğunu, onun sözüne daha çok önem verildiğini örnek ayetle göstermek istiyorum, önce ayetleri yazalım.


    (Nur suresi 6: Kendi eşlerine bir zina isnat edip de kendilerinden başka tanıkları olmayanların her birinin tanıklığı, kendisinin kesinlikle doğru sözlülerden olduğu hususunda Allah'a yeminden ibaret dört kez tanıklık ikrarıdır. 7. Beşincide, eğer yalancılardansa, Allah'ın laneti üzerine olsun diye söz söyler.)



    Ayeti okuduğumuzda aslında her şey anlaşılıyor, bir erkek kendinden başka şahidi olmayıp, karısına zina suçlaması yaparak, diyelim ayrılmak istedi. Bakın bakalım Yüce Rabbimiz kimin sözünü dinliyor ve ondan yana çıkıyor. Bu ayette erkeğin dört kez yemininden sonra beşincide söylediği, eğer yalan söylüyorsam, Allah ın laneti üzerime olsun demesine rağmen, şimdide bakalım kadına nasıl bir cevap hakkı vermiş. Yoksa erkek böyle söyledi diye kabul edip, kadın cezalandırılmalı hükmünü verip, boşayabilirsin mi demiş?


    (Nur sur.8: İtham edilen eşin, itham eden kocanın kesinlikle yalancılardan olduğuna ilişkin, Allah adına dört kez yemin şeklindeki tanıklığı, ondan cezayı düşürür. 9: Bu durumda kadının beşinci sözü, suçlayan erkek doğru söyleyenlerdense, "Allah'ın gazabının kendisi üzerine Olması"nı söylemekten ibarettir.)


    İşte Rabbin adaleti ve bakın nasılda suç isnat edilen kadın olmasına rağmen, bu işi yapmadığına yemin eden kadının yanında yer alıyor Allah. Demek ki bu Kur'an, bu din erkek sultasında değil, tam tersine eşit ve kadının da korunmasına daha sıcak yaklaşıyor. Örnekler vermeye devam edelim, acaba Kur'an kadın ve erkeğe farklımı davranıp, erkeğin yanında mı yer alıyor, yoksa bazen tam tersine yukarıda gördüğümüz gibi birazda kadınımı kolluyor.


    (Nisa sur. 15: Kadınlarınızdan eşcinsellik/sevicilik yapanlara karşı içinizden dört tanık getirin; eğer tanıklık ederlerse o kadınları, ölüm canlarını alıncaya ya da Allah kendileri için bir yol açıncaya kadar evlerde tutun.(dışarı çıkarmayın)



    Ayete baktığınızda kadınların eş cinsellik yapmaları halinde, önce dört şahit getirilmesi koşulunu koyuyor Allah. Daha sonrada bu kanıtlanmışsa bu işten vazgeçene, Allah doğruya yöneltene kadar evlerin dışına çıkarmayın diyor. Şimdide bu işi yapan yani eş cinselliği erkek yaparsa nasıl davranılmasını istiyor onu görelim.


    (Nisa sur. 16: Eşcinselliği içinizden iki erkek yaparsa onlara eziyet edin. Bu ikisi tövbe eder, durumlarını düzeltirlerse onlara eziyetten vazgeçin. Allah Tevvâb'dır, tövbeleri çok kabul eder; Rahîm'dir, merhametine sınır yoktur.)


    Bakar mısınız, Yaradan her iki cins aynı suçu işlemesine rağmen, kadına evde doğru yolu bulana kadar alıkoyma cezası veriyor, erkeğe ise ceza olarak vazgeçene kadar eziyet edilesi emrini veriyor. İşte Rabbin kadını bu halde bile nasıl koruyup kolladığının ve açıkça kadının tarafında olduğunun delilidir. Şimdide açık fuhuş yapan erkek ve kadına bakın nasıl aynı cezayı verilmesini emrediyor hiç ayrım yapmadan.


    (Nur sur.2: Zina eden kadınla zina eden erkek... Yüz vuruş vurun her birinin ciltlerine... Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın dini konusunda bunlara acıma duygusu sizi yakalamasın. Müminlerden bir grup da bunların cezalarına tanık olsun.)


    Şimdide sizlere, Rahmanın kadınlarımıza nasıl önem ve öncelik verdiğini gösteren, bir başka ayeti örnek vermek istiyorum. Peygamberimiz döneminde ailede geçen bir olayın neticesinde kadının şikâyetine derhal cevap veren Rabbim, bakın nasıl ayetini indirmiş hemen. Ama önce ayetin indirilme sebebini kısaca anlatalım.

    Bir kadın peygamberimize şikâyete geliyor ve şunu söylüyor? Ben kocamı çok seviyorum, ama kocam bana artık seni anam gibi görmeye başladım diyor, ama ben bunu kabul edemiyorum ve eşim benden bunu öne sürerek boşanmak istiyor diye şikâyete geliyor. O devirde geleneklerinde olan ve kabul gören bir boşanma sebebi olarak, erkekler genelde bunu gösterirler ve boşanırlarmış. Yani erkeğin artık seni anamın sırtı gibi görüyorum, seninle yatamam anlamında imiş. (Bu kelimenin Arapça anlamı ve Kur an da geçen kelimesi ZIHAR) Peygamberimize bu şikâyetini anlatan kadın, ondan bir karar vermesini istemiş. Ama o güne kadar bu konuda herhangi bir ayet inmediğinden de, peygamberimiz karar verememiş ve geleneklerin uygulanacağını söylemiş. Tabii ki bu durumda üzülen kadının feryadını ve duasını o Yüceler yücesi Rabbimiz duymuş, bakın nasıl bir ayet indirerek, kadının tarafını tutan ve bu bahaneyi artık kaldıran ayetini indirmiş.



    (Mücadile sur.1: Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikâyette bulunan kadının sözünü işitmiştir. Allah, ikinizin karşılıklı konuşmasını işitir. Çünkü Allah en iyi işiten, en iyi görendir.


    Mücadile sur.2: İçinizden, kadınlarına zıhar edenlerin, o kadınlar anneleri değildir. Onların anneleri ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Böyleleri, kabul edilemez bir söz ve boş bir lakırdı sarf ediyorlar. Bununla birlikte Allah, gerçekten çok affedici, çok bağışlayıcıdır)


    Bu ayetleri boşuna örneklerle vermiyor Rabbimiz, hepsinden bir ibret ve dersler alınsın istiyor. Şimdide bir başka örneğe bakalım, acaba Yaradan kadının namus konusunda dikkatini çekiyor da, erkeğin dikkatini çekmiyor mu dersiniz? Çünkü her nedense biz erkekler kendimizden bahsetmeyip, suçu kadınlara atarız. Bakalım Allah nasıl ikaz ediyor.


    (Nur 30: Mümin erkeklere söyle: Bakışlarını yere indirsinler. Cinsel organlarını/ırzlarını korusunlar.Nur 31: Mümin kadınlara da söyle: Bakışlarını yere indirsinler. Cinsel organlarını/ırzlarını korusunlar)


    Demek ki öyle yağma yok, her iki cinste kendisini haramdan sakınacak. Yaradan asla bahsetmemesine rağmen, biz erkekler kadının saçını namahrem kılarak, onun kıyafetini Allah kesinlikle tarif etmediği halde, ellerine bile yazın eldiven giydirerek, Allah emridir diyenler, bir gün elbette Rabbim e hesap verecektir. Ama her ne hikmetse erkeğin kıyafet serbestliği çok daha rahat ve özgür, buda düşünen bir Müslüman için bir ibrettir.


    Yukarıda Allah ın Kur'an da, kadınlarımıza bakış açısını anlatmaya çalıştım. Hata ve eksiklerimden dolayı Rabbim bağışlasın beni. Birilerinin söylediği gibi, kadın ikinci sınıf bir insan değil, tam tersine Rabbin huzurunda anlayana, birinci sınıf insan muamelesi yapıyor ve onun tarafını tutuyor. Bunları anlamak zor değil, yeter ki Kur'anı anlayarak birçok kez okuyalım. O zaman bize anlatılanların nasıl hurafe, dedikodu ve Rabbin sözüyle sanıdan öteye gitmediğini göreceksiniz. Allah yardımcımız olsun. Çünkü günümüzde Kur'an tozlu raflara mahkûm edilerek, siz Kur'anı anlayamazsınız sözleriyle, ona başvurmak yerine, bizi ciltlerce dolusu velilerin rivayet kitaplarına mahkûm ediyorlar. Şu ayeti hiç unutamıyorum, bakın mahşer günü peygamberimiz Rabbim e nasıl seslenecekmiş, bunu bile Allah bizlere hatırlatıyor, ama duyan, ders alan, aklını zerre kadar çalıştıranlar nerede acaba?

    (Furkan 30; Ey Rabbim! Benim toplumum bu Kuran' ı devre dışı tuttular. )

    Evet, şanı yüce asil peygamberimiz çok doğru, Kur'an üzerinde düşünmedik aklımızı hiç kullanmadık. Allah karşınızda okunan Kur'an sizlere yetmiyor mu diye açıkça söylemesine rağmen, onu dinlemedik, Kur'an da her şey yoktur o özet bilgiyi içerir diyenlere inandık. Ne olur bağışla bizleri Rabbim. Ne olur affet bizleri ve gözlerimizdeki perdeyi, gönüllerimizdeki ve kulaklarımızdaki mühürü kaldır ki, Kur'an gerçeklerini artık görebilelim. Yoksa öyle bir bataklığın içine sürükleniyoruz ki, bir daha çıkış asla mümkün olmayacak. Ne olursun affet ve yardım et bizlere. Sen affedicisin bağışlayıcısın ÂMİN.

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#16.12.2012 11:12 0 0 0
  • Bugün Kur'an dan birlikte araştıracağımız konu, günümüzde çok konuşulan kıyamet alametleri konusu olacaktır. Kur'an bu konuda bizlere hangi bilgileri verir? Ayrıca bu konuda bizlere rivayetler yoluyla ulaşan diğer bilgiler nelerdir, onları da Kur'an ile karşılaştırıp, doğruluğunu araştıralım.

    Bu yazıyı yazmama sebep olan Zühruf suresi 61. ayeti önce hatırlatmak istiyorum. Bizler Allahın açıkça söylemediği sözlere ilaveler yaptığımızda, kendi düşünce ve fikirlerimizi ilave ettiğimizde, bakın güzelim İslam dini ne hale geliyor, önce Diyanet İşleri Başkanlığının mealini alalım, daha sonrada diğer meallerden örnekler verelim ki, konu daha iyi anlaşılsın.

    Diyanet İşleri başkanlığı: Zühruf 61: Biliniz ki o kıyamete ait bir bilgidir. Sakın ondan şüphe etmeyiniz ve bana tabi olunuz. Bu dosdoğru yoldur.

    Ali Bulaç: Zühruf 61: Şüphesiz o, kıyamet-saati için bir ilimdir. Öyleyse ondan (kıyametten) yana hiç bir kuşkuya kapılmayın ve bana uyun. Dosdoğru yol budur.

    Yaşar Nuri Öztürk: Zühruf 61: Hiç kuşkusuz o, kıyamet saati için bir bilgidir. O halde sakın o saat hakkında şüpheye düşmeyin; bana uyun. Dosdoğru yol budur.

    Elmalı Hamdi: Zühruf 61: Gerçekten o (İsa) saat için bir ilimdir (kıyametin yaklaştığım gösteren bir bilgidir). Onun için sakın kıyametin geleceğinden şüpheye düşmeyin de bana uyun, işte tek doğru yol ancak budur.

    Yukarıdaki aynı ayetin, değişik meallerdeki verilişini sizlerle paylaştım. Elmalı Hamdi Yazır ın verdiği mealde, dikkat ederseniz o zamirinden Hz. İsa dan bahsediyor diyerek, parantez içine düşüncesini de belirtmiş. (Elmalının orijinal mealinde parantez içinde ki İsa kısmı kesinlikle yoktur daha sonraki Türkçeleştirme yapanların maharetidir bilginize) Bu şekilde birkaç meal var onu da belirtmeliyim.

    İşte Kur'an ın Türkçe mealini yazarken, parantez içine kendi düşüncelerimizi de yazmamız, bizleri nasıl yanlışlara götürebiliyor, onu da burada bir kez daha görme şansımız olacak. Allah yanıltmasın inşallah. Bu ayette anlatılmak istenen, kıyametin hak olduğu, Kur'an da bilgilerin verildiğini anlatarak, müşriklere ve inananlara bir kez daha şüpheye düşmeden, buna inanmaları hatırlatılmaktadır.

    Hıristiyanlar kendi inançlarına göre, kıyamet kopmadan Hz. İsa nın geleceğini ve tüm insanlığı kurtaracağına inanırlar. İşte bu inanç ne yazık ki yukarıdaki ayeti açıklarken, Allah ın Kur'an da asla söz etmediği, hiç bahsetmediği, açıklamadığı halde bu şekilde yazılıp anlatılarak, bizlerin yani İslam'ın da içine girmiştir.

    Günümüzdeki birçok tarikatlar ve cemaatler Hz. İsanın geleceğine inanırlar. Ayette geçen (O) zamirinden Hz. İsa yı kastediyor, düşüncesine kapılmalarının nedeni, bu ayetten birkaç ayet öncesinde Hz. İsa dan bahsederek ondan örnekler vermesi olarak açıklanıyor, gerçekten yanılgıya sebep bu olsa gerek. Bahsettiğimiz ayetten iki ayet sonra gelen 63. ayete bakalım şimdide.

    Zühruf 63: İsa, açık delillerle geldiği zaman demişti ki: Ben size hikmet getirdim ve ayrılığa düştüğünüz şeylerden bir kısmını size açıklamak için geldim. Öyleyse Allah'tan korkun ve bana itaat edin.

    Hz. İsa topluma hitap ederken, sizlere açık delillerle, yani ayetlerle geldim diyor. Sizlere hikmet i ilmi, getirdim diyor. Bu bilgiler sizin ayrılığa düştüğünüz konularda açıklama yapacak ve sizleri bilgilendirecektir, açıklamasını yapıyor. Bundan dolayı da kendisine itaat edilmesini istiyor. Lütfen çok iyi düşünelim, bu ayet ve öncesindeki ayetleri okuduğunuzda sizler, kıyamet kopmadan Hz. İsa nın geleceğini Allah söylüyor diyebilir misiniz? Bunumu anladınız Rabbin sözlerinden? Elbette hayır, bunu anlamak için kâhin olmak gerekir. Buda zaten İslam ın kabul etmediği bir konudur, ayrıca Kur'an ın ayetleri indirme şekline de, tamamen ters düşer. Allah ne diyordu hatırlayalım ayetler için? Biz her şeyden nice örnekleri değişik ifadelerle verdik ki anlayasınız. Biz ayetlerimiz açık, anlaşılır bir şekilde indirdik.

    Daha önceki Diyanet İşleri Başkanlığı dönemlerinde, Hz. İsa nın geleceği konusunun Kur'an da geçmediğini ve Kur'an dan onay almadığını söylemişlerdi. Fakat yeni atanan başkanımız, sanırım bu düşünceye katılmıyor ki, Diyanet sitesinde Hz. İsa nın geleceği konusu, kıyamet alametleri arasında geçiyor. İşte bizlere dini anlatmakla görevli makamların üzücü ve bir o kadarda düşündürücü hali. Bizler İslam ı böyle öğreniyor ve yaşıyoruz, Rabbim yardımcımız olsun. Gerçektende buna inanmakla, bakın nelere inanmamış ya da gözden kaçırmış oluyoruz, şimdide Kur'an dan birlikte araştıralım.

    Ahzap 40: Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir; O, Allah'ın resulü ve nebilerin sonuncusudur. Allah her şeyi gereğince biliyor.

    Eğer kıyamet kopmadan Hz. İsa gelecektir sözlerine inanırsak, bunu kabul edersek, bu ayete iman etmiyoruz demektir. Önce bunu aklımızdan hiç çıkarmayalım. Çünkü Açıkça peygamberimizden sonra hiçbir peygamber, hangi konuda olursa olsun gelmeyecek diyerek, bizlere Allah ın ayetini tebliğ almadık mı?
    Şimdide kıyamet bizlere nasıl gelecek, bu konuda Kur'an dan bilgilere bakalım, acaba bizlere nasıl bir açıklama yapıyor? Şimdi yazacağım ayet üzerinde, biraz düşündüğümüzde aslında her şey anlaşılıyor sanırım.

    (Araf 187: Ne zaman gelip çatacak diye kıyamet saatini soruyorlar sana. De ki: "Ona ilişkin bilgi Rabbim katındadır. Onu, vakti geldiğinde belirginleştirecek olan yalnız O'dur. Göklere de yere de ağır gelmiştir o. O size ansızın gelecektir, başka değil." Sen onu iyice biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: "O'na ilişkin bilgi Allah katındadır, fakat insanların çokları bilmiyorlar.)

    Şimdi bu ayet üzerinde biraz düşünelim. Peygamberimize kıyamet hakkında sorular sorulunca, Rabbim açıklama yapıyor ve onun vaktini yalnız ben bilirim, vakti geldiğinde onu belirginleştirecek benim diyor. Vakti geldiğinde onu gerçekleştirecek Allah tır dedikten sonra, aslında çok önemli bir açıklama yapıyor, bu açıklamaları daha sonra yazacağım ayetlerde de, üstüne basa basa söylüyor Rabbimiz.

    ( O size ansızın gelecektir.)

    Evet, en önemli ve üzerinde durmamız gereken konu sanırım bu olsa gerek. Kıyametin ansızın, habersiz geleceği. Ayetin devamında da çok ilginç ve düşünmemiz gereken sözler var. Allah, sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar diyor ve peygamberimizin de bu konuda asla bir bilgisi olmadığını belirtiyor Rahman bizlere.

    Tam burada şunları düşünmemiz gerektiği kanısındayım, Kur'an da hiç bahsedilmeyen, açıklanmayan birçok kıyamet alametlerinin doğruluğu, sizce ne kadar geçerlidir? Bu sözler Kur'an da hiç bahsedilmeyen, peygamberimizin kıyamet alametleri ile ilgili sözleridir diyenler, ne kadar haklı olabilir dersiniz? Yorum sizlerin. Eğer Hz. İsa kıyametten önce gelecek olsaydı, kıyametin ansızın kopacağı, ayetleriyle uyuşuyor olur muydu? Böyle bir bilgi olsaydı, Rabbim her şeyden nice örnekleri değişik ifadelerle verdim dediği halde, bizlere bunu da açıkça söylemez miydi?

    Kur'an kıyamet konusunda, bakalım daha neler söylüyor bizlere.

    (Lokman 34: O kıyamet saatine ilişkin bilgi Allah katındadır. Yağmuru O yağdırır. O, rahimlerde olanı da bilir. Hiçbir benlik yarın ne kazanacağını bilmez. Ve hiçbir kimse hangi yerde öleceğini bilmez. Allah Alîm'dir, Habîr'dir.)


    Dikkat ederseniz ayette (O) zamirini kullanıyor ve burada da anlatılmak istenen kıyamet zamanının vaktini hatırlatılmasıdır. Yukarıda yazdığımız Zühruf 61. ayette de Şüphesiz o, kıyamet-saati için bir ilimdir. Sözlerinden Kur'an ın bizlere açıkladığı, o anın geleceğini hem iman edenlere, hem de müşriklere açıklamaktadır. Allah Zühruf 61. ayette eğer söylenildiği gibi Hz. İsa'dan bahsetmiş olsaydı ve bunun kıyamet alametleri olduğunu bizlere anlatıyor olsaydı, açıkça söylerdi. Bakın Allah ben ayetlerimi nasıl açıklarım diyor, lütfen dikkat edelim ve hatırlayalım. Allah ın Kur'an da açıklamadığı, kıyametten önce Hz. İsa nın geleceğine inandığımızda, şimdi yazacağım ayetlere iman etmemiş oluruz, bunu da unutmayalım.


    Kehf Sur54. ayet; Yemin olsun, biz, bu Kuran'da, insanlar için her türlü örneği değişik ifadelerle gözler önüne koyduk. İnsan ise varlığın, tartışmaya en çok tutkun olanıdır.


    İsra suresi 89. ayet; Yemin olsun, biz bu Kuran'da, insanlar için her benzetmeden nice örnekler sıraladık. Ama insanların çoğu inkâr ve nankörlükten başka bir şeyde diretmediler.


    Nisa Suresi 174. ayet; Ey insanlar! Size Rabbinizden apaçık, çok parlak ve güçlü bir kanıt gelmiştir. Biz size, her şeyi açık seçik gösteren bir ışık gönderdik. 175. ayet; Allah'a inanıp O'na sarılanları O, kendisinden bir rahmetin ve lütfun içine sokacak ve onları kendisine ulaşan dosdoğru bir yola kılavuzlayacaktır.


    Şimdi lütfen düşünelim, Allah her türlü örneği değişik ifadelerle gözler önüne koyduğunu söylüyor. Her benzetmeden nice örnekleri sıraladık açıklamasını yapıyor, ama bizler Rabbin hiç bahsetmediği, sözünü bile kullanmadığı halde (O) işaret zamirinden, ayetten Allah Hz. İsa dan bahsediyor aslında diyerek, işin içinden çıkabiliyoruz. Birde kendimizce hüküm verip, Hz. İsa kıyametten önce gelip, bizleri uyaracak, diyebiliyoruz.

    Hani her benzetmeden değişik örnekler vardı, neden Allah kıyamet alametlerin den bahsederken Hz. İsa gelecek demediği halde, bizler aslında Allah bundan bahsediyor diyerek, kendi düşüncelerimizi, inançlarımızı Kur'ana ilave yapıyoruz? Hiç korku duymadan, söylenmeyen, açıklanmayan bir sözün ardına nasıl düşüp, ona iman edebiliyoruz, doğrusu anlamakta güçlük çekiyorum.

    Bunu söyleyen ve savunan Hıristiyanlardır, hala uyumaya devam mı edeceğiz? En son peygamberimiz dururken, neden ondan önceki peygamber gelsin diye demi düşünemiyoruz? Aklımız, beynimiz bu kadar mı uyuştu bizlerin?
    Hani Allah ne diyordu bizlere;
    ( Size Rabbinizden apaçık, çok parlak ve güçlü bir kanıt gelmiştir. Biz size, her şeyi açık seçik gösteren bir ışık gönderdik.)
    Bakın bu ayete eğer iman ediyorsak, Zühruf 61. ayette geçen (O) işaret zamirine asla, Allah ın söz etmediği bir anlam yükleyerek, burada aslında Hz. İsa dan bahsediyor diyemeyiz. Kur'ana danışmaya devam edelim, acaba kıyametin kopuşu hakkında daha neler söylüyor Rahman.

    Hac 55: İnkâr edenler ise kıyamet ansızın başlarına patlayıncaya kadar yahut kısır bir günün azabı kendilerine gelip çatıncaya kadar, o Kuran'dan yana kuşku içinde olmaya devam edecekler.

    Zühruf 66: Hiç farkında olmadıkları bir sırada o saatin birdenbire kendilerine gelmesinden başka neyi bekliyorlar.

    Bu ayetler ve onlarca ayet, kıyametin ansızın geleceğini açıklıyor bizlere. Şimdide bu ayetlerle Hz. İsa nın geleceğini söyleyen ve inananlara şu soruyu soralım. Allah hiç farkında olmadığımız bir anda geleceğini söylediği kıyametin, nasıl olurda Hz. İsa'yı tekrar gönderip, insanlara büyük bir zaman verip, hepsinin iman etmesini sağlar? Bu düşünce, diğer ayetlerle uyum sağlamıyor.

    Hani ansızın başımıza patlayacaktı, hani hiç farkında bile olmayacaktık? Tekrar şu soruyu soralım buna inananlara; Acaba Hz. İsa geldiğinde onu nasıl tanıyacağız? Madem gelecek Allah onu nasıl tanıyacağımızın işaretini de vermeli değil mi bizlere Kur'an da?

    Nasıl emin olacağız onun olduğuna? Hatırlayın Papaya kurşun sıkan Ağca ne dedi? Ben İsa Mesih im demedi mi? Hatta birçok Hıristiyan bile inandı buna. Sormak isterim Hz. İsa nın geleceğine inananlar, acaba buna inandı mı? Yaksa akıllarından acaba diye bir sorumu geçti?

    Öyle hesaplar yapılıyor ki, peygamberimizin sözleri diye aktarılanların içinde, Onun gelişinin 1500. yıllarında, Hz. İsa ve deccalın geleceğini söyleyenler, bu tarihin bu yüzyılda gerçekleşeceğine inananlar var aramızda. Peygamberimizden bu yana yaklaşık 1400 yıl geçti, o zaman bu önümüzdeki yüzyılda hem deccal gelecek, hem de Hz. İsa gelecek ve kıyamet kopacak diyorlar ve inanıyorlar.

    Araf 187. ayette ne diyordu hatırlayalım Rabbim.

    (." Sen onu iyice biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: "O'na ilişkin bilgi Allah katındadır, fakat insanların çokları bilmiyorlar.)

    Şimdide bu sözler üzerinde tekrar düşünelim. Allah bu bilginin kimsede olmadığını söylemesine rağmen, günümüzde uydurulan ve Kur'an ın hiç bahsetmediği, kıyamet alametlerini hatırlayalım. Öyle şeyler uyduruluyor ki, peygamberimizin Hz. İsa nın geleceğini söylediğini söylemekte, hiçbir kusur görmüyorlar. Hâlbuki Peygamberimiz kendisinin en son peygamber olduğunu bizlere bildirmemiş miydi Kur'an da? Kur'anın hiç bahsetmediği deccal konusuna gelelim şimdide. Bundan Kur'an asla bahsetmez, ama peygamberimizin hadisidir diye, bizlere çok detaylı anlatırlar bu konuyu. Bakın deccal konusunu, Diyanet İşleri başkanlığına sordum ve nasıl bir cevap aldım aynen aktarıyorum.

    (DECCÂL: Kıyamete yakın bir dönemde çıkıp İslâm dinini ve ümmetini ifsad edip kötülüklere sürükleyecek olan ve aynı zamanda kıyametin alametlerinden sayılan biri.

    Deccâl'in çıkması haktır. Deccâl, belli bir şahıs olup, Cenâb-ı Allah onunla, kullarını imtihan edecektir. Deccâl olsun, diğer kıyamet alâmetleri olsun bizim için gaybdır. Bunlar hakkında bilgi edinmemiz ancak nakil (Kur'ân ve hadis)le mümkün olur. Akılla verilebilecek bilgilerin isabet etmeme ihtimali büyüktür. Öteden beri kıyâmet alâmetleriyle ilgili olarak çok te'vîller yapıla gelmiştir. Herhangi bir dayanağı olmayan bu te'villerin geçerliliği de yoktur. Ayrıca bunlar, akılla ulaşılamayacak bilgiler olduğundan, yapılacak te'viller, halkı yanlış bilgilendirme vebâline sevk edecektir. Aynı yanılgı ve vebâl bunun için de söz konusudur.

    Hz. Peygamber de ümmetini Deccâl'e karşı uyarmıştır. Zira Deccâl, bazı harikalar gösterecek ve tanrı olduğunu iddia edecektir. İmansızlarla, bazı zayıf imanlılar, ona kanacaktır. İmanı kuvvetli olanlar ise kanmayacaklardır.
    Dünya, imtihan yeridir. İnsanlar bu dünyada imtihana tabi tutulmaktadırlar. Deccâl da bir imtihan vesilesidir. Allah'ın kendisine verdiği güçle birtakım hârikalar gösterecektir. Deccâl'in göstereceği harikalara "istidrâc" denir. İstidrâc, "inançsız ve şerîr kimselerin arzularına uygun olarak gösterdikleri hârikalara" denir.)

    Yukarıdaki yazı Diyanetin bana verdiği cevap, dikkat ederseniz bu konuyla ilgili Kur'an dan tek bir bilgi yok. Bu konuda fazla bir şey yazmak istemiyorum, ama doğrusu Dini bizlere anlatmakta görevli bir makamın şu sözleri beni çok üzdü.

    ( Deccâl'in çıkması haktır.)

    Bir insanın dinde HAK olduğunu söylemesi için, Kur'an ın yani Rahman ın emretmiş olması gerekir. Ama düşünebiliyor musunuz, Allah bahsetmediği halde, buna HAK tır iman etmemiz gerekir denebiliyor. Diyanet bu, sağı solu belli olmuyor demekten başka, elimden bir şey gelmiyor.

    Peygamberimizin deccala karşı bizi uyardığını söyleyen Diyanete, şunu sormak isterim. Acaba Yüce Rabbimiz, bizi deccala karşı uyarmadı da, bu görevi peygamberimize mi bıraktı dersiniz? Hani Kur an bizim için rehberdi, hani her şeyden nice örnekler vardı orada. Bakın sözler Kur'an ın süzgecinden nasılda geçmiyor. İşte İslam ın günümüzdeki durumuna acı bir örnek. Buna benzer o kadar dine ilaveler var ki. Deccalın belirli bir şahıs olduğunu söylüyorlar ve bizleri Rabbin imtihan edeceğini belirtiyor. Allah bunu her zaman yaptığını ve yapacağını zaten Kur'an da söylemiyor mu? Bu Dünyada hepimiz, her gün imtihanda değil miyiz?

    Yine yazıda bu bilgilerin gaibi bilgiler olduğunu söylüyor ve bu bilgileri ancak Kur'an ve hadislerden öğrenileceği açıklamasını yapıyor. Şimdi sormak isterim bunu yazanlara, Kur'an bilgisi tamam, bu konuda hiçbir sorun yok, ama Kur'an ın onay vermediği, hiç bahsetmediği hadis bilgileri kesin doğru diyebilir miyiz? Eğer cevap, evet hadis bilgilerinin hiç şüphe etmeden hepsine kesinlikle güvenebiliriz ise, neden birkaç yılda bir yüzlerce hadisin hurafe olduğunu ilan edip, İslam dininden çıkarıyor Diyanet İşleri Başkanlığı? Şuanda iman ettiğimiz hadisleri daha sonra hurafe diye çıkarmayacaklarına kimler garanti verebilir, var mı garanti verecek beşer aramızda? İşte Allah ın kitabını rehber almadığımızda, sonuç nerelere gidiyor. Diyanet İşleri geçmiş yıllarda böyle çalışmaları vardı. Bu dönemde böyle çalışmalar duymuyoruz. Kim bilir belki de hurafe diye iptal edilenlerin bir kısmı, geri gelmiş bile olabilir.

    Şimdide sizlere, bazı ayet örnekleri vermek istiyorum. Bakın peygamberimize kıyametin ne zaman kopacağını soranlara, Allah ın cevabı nasıl olmuş.

    (Ahzap 63: İnsanlar sana kıyametin saatinden soruyorlar. De ki: "Ona ilişkin bilgi Allah katındadır." Ne bilirsin, belki de o saat yakındır.)

    (Şura 17: Gerçeğe ilişkin Kitap'ı ve adalet ölçüsünü indiren o Allah'tır. Nereden bileceksin, belki de kıyamet saati çok yakındır.)

    Bu iki ayeti düşünelim şimdi de. Yazımızın başında verdiğimiz ve Hz. İsa nın kıyamet kopmadan geleceğini işaret ettiğini söylediklerinin, doğru olmadığı bu iki ayetten bile anlaşılmıyor mu sizce?

    Dikkat ediniz lütfen Allah, peygamberimiz yaşıyorken dahi, kıyametin belki de kopabileceğini söylüyor. Eğer Kıyamet kopmadan Hz. İsa gelecek ise peygamberimizin durumu ne olacaktır. Buradan da anlıyoruz ki, Hz. İsa nın kıyametten önce geleceğini düşünmek, büyük hata olur. Bunu kabul etmek Kur an ın ayetlerine tamamen ters düşer. Bakın kıyamet konusunda peygamberimizin ne demesini istiyor Rabbim.

    (Tur 31: De ki: "Bekleyin! Doğrusu sizinle beraber ben de bekleyenlerdenim.)

    Demek ki bu konuda peygamberimizin de hiçbir bilgisi yok, hatta belki de kıyamet kopabilir, diye o dahi bekliyor. Şimdide Diyanetin deccal konusunda bizlere, hadisler yoluyla gelen bilgilere bakalım. Allah belki de kıyametin yakında kopacağını söyleyen ayetlerini okudunuz, bu durumda peygamberimiz yaşarken de kıyamet kopabileceği anlatılıyor. Bu durumda peygamberimiz acaba deccalın geleceğini söyler miydi? Elçisi yaşarken böyle birinin çıkıp insanları kandırmaya çalışmasını söyler mi sizce? Zaten o devirde iman etmeyen, binlerce insan ile mücadele ediyor, hatta savaşıyordu Peygamberimiz. Bunlardan iyi deccal mı olur. Bakın tüm bu sözlerde, Kur'an süzgecinden geçmiyor.

    Şimdide Kur'an ın kıyamet alametleri olarak bahsettiği bazı konulara bakalım.

    ( Duhan 10: Artık sen göğün açıkça izlenen bir duman getireceği günü gözle.)

    (Hac 1: Ey insanlar! Rabbinizden korkun! Çünkü kıyamet saatinin zelzelesi gerçekten çok büyük bir şeydir.)

    (Abese 33: . Kulakları sağır eden o ses geldiğinde,)

    (Tur 9: O gün gök bir çalkanışla çalkanır. 10: Ve dağlar bir yürüyüşle yürür.11: Vay hallerine o gün, yalanlayanların.)

    (Kamer 1: Saat yaklaştı, Ay yarıldı.)

    (Enbiya 96: Ye'cûc ve Me'cûc'ün önü açıldığı zaman onlar, her tepeden akın ederler. 97: Hak olan vaat yaklaşmıştır. İnkâr edenlerin gözleri birden donup kalmıştır. "Vay başımıza! Biz bundan gafil bulunuyorduk. Hayır, biz zalimlerdik!" derler.)

    Yukarıdaki ayetlere dikkat ederseniz, kıyametin kopmasına çok yakın anların belirtileri anlatılıyor. Gökyüzünde dumanın belirmesi, tozu dumana atacak bir olayın belirtisidir. O an büyük depremlerin olacağı, kulakları sağır eden sesin oluşacağı, göğün ve yerin çalkalanması, dağların bile hareketlendiği, ayın yarıldığı bir an tasvir edilmektedir.

    Enbiya suresinde geçen yecüc, mecüc konusu ise Kur'an da bir başka ayetinde, düzen bozucu bir kavimden bahsedilerek örnek verilir. Bu toplum kıyametin kopacağı güne kadar, diğer insanlardan ayrıldığını, aralarına engel konduğu açıklanıyor Kur'an da. Yani bu toplum, kıyametin kopması ile serbest kalacağı belirtiliyor. Dikkat ediniz bu toplum, kıyamet kopmadan çok önce serbest kalmayacak.

    Bizler ne yazık ki inancımızı, Kur'an merkezli yaşamak yerine, rivayet ve sanıya endekslemiş yaşıyoruz. Daha doğrusu Allah ın dinini, kendi hurafelerimize uydurmuş yaşayıp gidiyoruz.

    Dilerim hesabını verebilenler arasında oluruz. Yine dilerim, Kur'an ın ipine sarılan, onu anlamak için yine Kur'an dan yardım alan, Rabbin halis kullarından oluruz.

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#05.12.2012 11:21 0 0 0
  • KUR'AN MI TEMEL BELİRLEYİCİDİR, HADİSLER Mİ?


    Rabbimiz tarih boyunca, çoğu defa birbirine karıştırılan hakla bâtılın arasını açmak üzere, çeşitli dönemlerde insanlar arasından elçiler seçmiş ve onlara insanların tâbi olmaları gereken ölçüleri vahiy etmiştir. Hz. Muhammed, hidayet önderi olarak seçilen son elçi, ona bildirilen Kur'an vahyi de vahiy halkasının son temsilcisi olmuştur.

    Hz. Peygamber ve beraberindeki ilk nesil, tüm benlikleriyle, âlemlerin Rabbi yüce Allah'ın insanlığın kurtuluşu için yeryüzüne saldığı son ip (Hablullah) olan Kur'an'a yönelmiş, tasavvur ve şahsiyetlerini onunla inşa etmişlerdir.

    "Onlara bir ayet getirmediğin zaman: 'Sen onu derleyip-toplasana' derler. De ki: Ben, yalnızca bana Rabbimden vahyolunana uyarım. Bu, Rabbinizden olan basiretlerdir, iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve bir rahmettir." (A'râf 7 / 203) Kur'ani beyanında ve benzeri birçok ayette de ifadesini bulduğu üzere Hz. Peygamber, kendisine vahyolunan Kur'an'a tâbi olmaktan, onun hükümlerini pratize etmekten başka bir şey yapmıyordu.

    Hz. Aişe validemizin, kendisinden Hz. Peygamber'i anlatmasını talep edenlere "Siz hiç Kur'an okumuyor musunuz? O'nun ahlâkı Kur'an'dı" şeklinde cevap vermesi de, bu gerçeğin ifadesinden başka bir şey değildi.


    Hz. Aişe, Allah Resulü'nün (a. s.), Kur'an'ın ete kemiğe bürünmüş hali olarak yaşadığını çok iyi bildiği için, Allah Resulü'ne herhangi bir söz nispet edildiğini işittiğinde, hemen o sözü Kur'an'ın süzgecinden geçirir, Kur'an'ın ölçüleriyle örtüşmeyen rivayetleri kesin olarak reddederdi. Bedruddin ez-Zerkeşi'nin kaleme aldığı ve Hz. Aişe'nin Kur'an'a aykırı bulduğu için reddettiği rivayetlerden örneklere yer verdiği "Hz. Aişe'nin Sahabeye Yönelttiği Eleştiriler" adlı kitabı, bu konuda önemli bir kaynak niteliği taşımaktadır.


    Hz. Aişe'nin, Hz. Peygamber adına Kur'an'a aykırı sözler uydurulmasına geçit vermeyen, Kur'an merkezli bu titiz tutumu, sonraki dönemlerde Müslümanlar arasında hep yaşatılmakla birlikte, özellikle hicri 2 ve 3. yy'larda hadislerin tedvini sürecinde, hadis rivayetlerinin Kur'an'a arzını önceleyen metin tenkidi yöntemi yerine, sened zincirlerinin incelenmesine dayalı sened tenkidi yönteminin öne çıkarılması, bu alanda Kur'an'ın hakemliğini önemli ölçüde devre dışı bırakan bir gelişme olmuştur.


    Bu yöntem değişikliğiyle birlikte, hadis rivayetlerinin Kur'an'la örtüşüp örtüşmediği değil, hadis ravilerinin güvenilir olup olmadıkları üzerinde yoğunlaşılmaya başlanmış, bu da gerek farklı fırkaların iyi niyetlerle hadis uydurma tutumunun, gerekse muharref kültürlere mensup kötü niyetli kimselerin Müslüman görüntüsü altında hadis uydurmaya yönelmesinin önünü açmıştır.


    Bu büyük kırılmaya, bir de Şafii'nin hadisleri de Kur'an gibi vahy ürünü olarak gören ve böylece Kur'an'ın hakemliğini/belirleyiciliğini buharlaştıran yaklaşımının giderek genel kabul halini alması eklenince, hadis kültürü tamamen Kur'an'ın kontrolü dışına çıkartılmış, "yürüyen Kur'an" olan Allah Resulü adına Kur'an dışı bir kültür ve din anlayışı oluşturulmasına zemin kazandırılmıştır.

    Böylece Kur'an temel belirleyici olmaktan çıkarılmış, hadis rivayetleri Kur'an'a arz edilecek ve hadis rivayetleri Kur'an'la değerlendirilecek yerde, yer yer apaçık Kur'an ayetleri hadis rivayetlerine tâbi kılınmaya çalışılmış, böylece İslam'ın yapısı tamamen ters yüz edilmiştir.

    Bu söylediklerimizi somut bir örnekle açmak istiyoruz. Yüce Rabbimiz, Kur'an-ı Kerim'de Hz. İsa'nın akıbeti ile ilgili şu apaçık beyanlarda bulunmuştur:

    "Onlar hileye başvurdular, Allah da onların tuzağını boşa çıkardı. Allah hileleri boşa çıkaranların en hayırlısıdır.

    O zaman Allah şöyle dedi: Ey İsa, şüphesiz ki seni öldüreceğim, seni kendime yükselteceğim ve seni inkârcılardan temizleyeceğim. Hem sana uyanları, kıyamete kadar o küfredenlerin üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz banadır, ayrılığa düştüğünüz hususlarda aranızda hükmedeceğim." (Âl-i İmran 3 / 54 - 55)

    "Ve Allah demişti ki: Ey Meryem oğlu İsa, sen mi insanlara: 'Beni ve annemi, Allah'tan başka iki tanrı edinin' dedin? Hâşâ, dedi, sen yücesin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer demiş olsam, sen bunu bilirsin, sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise senin nefsinde olanı bilmem, çünkü gaybları bilen yalnız sensin, sen.


    Ben onlara sadece, senin bana emrettiklerini söyledim. Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin, dedim. Aralarında olduğum müddetçe onlara şahit idim, fakat sen beni vefat ettirince onları gözetleyen yalnız sen oldun. Sen her şeyi görensin." (Maide 5 / 116-117)

    Kur'an'da Hz. İsa'nın vefat ettiği, bu şekilde apaçık ifadelerle bildirildiği halde, tarihsel süreçte Ehl-i Kitab'ın muharref kültürünün hadis uydurmacılığı yoluyla Müslümanlar arasında yaygınlaştırılmasıyla, Hz. İsa'nın ölmediği ve kıyamet öncesi yeniden yeryüzüne gönderileceği inançları ortaya çıkmış ve yerleşik hale gelmiştir.

    Müslümanların bu konudaki inançlarını Kur'an'ın apaçık beyanları yerine, önemli ölçüde kaynağı muharref kültürlere dayanan rivayetler oluşturur olmuştur.

    Tefsir yazarı Elmalılı M. Hamdi Yazır, "Hak Dini Kur'an Dili" adlı ünlü tefsirinde, Âl-i İmran Sûresi 55. ayeti şu şekilde yorumlamaktadır:

    "Teveffi kelimesi, 'vefa' mastarından alınmış olarak esas lügat ta 'ıstıfa' gibi tamamen kabzedip almaktır. Fakat ruh sahiplerine ve bilhassa insanla ilgili olduğu zaman vefat ettirmek, yani eceline yetiştirip ruhunu almak manasında açık ve meşhurdur. Buna göre bir delil bulunmadıkça, başka bir mana ile tevili caiz değildir.

    Fakat burada mekir manasıyla ilgisi bulunmak üzere Nisa Suresi'nde "Onu öldürmediler ve asmadılar, fakat (öldürdükleri) kendilerine (İsa'ya) benzetildi" (Nisa 4/154) ayeti onların Mesih Meryem Oğlu İsa Peygamberi öldüremediklerini ve asamadıklarını ve fakat şüpheye düşürüldüklerini açıkça beyan etmiş, Hz. Peygamber'den de: "İsa ölmedi, kıyamet gününden önce size dönecektir" hadisi şerifi de varid olmuş bulunduğundan buradaki 'seni öldüreceğim' kelimesinin, az çok zahir dışı bir mana ile tevil olunması gerekmiştir İslam inancında İsa vefat etmemiştir ve fakat kıyametten önce vefat edecektir. Demek ki İsa'nın son hali de budur."

    Görüldüğü üzere ortada apaçık Kur'ani beyanların bulunduğu bir konuda bile, bu Kur'ani beyanlar yerine konuyla ilgili hadis rivayetleri temel belirleyici kılınmış ve Kur'an'ın apaçık beyanları hadis rivayetleri yönünde tevile tâbi tutulmuştur. Oysa doğrusu, Kur'ani beyanların hadis rivayetlerine göre tevili değil, hadis rivayetlerinin Kur'an'a arzı ve Kur'an'la sağlamasının yapılmasıdır. Başta da belirttiğimiz gibi Hz. Aişe'nin yaptığı tam da buydu.


    Müslümanlar olarak, yeniden Kur'an'a yönelmek, Kur'an'ı bilgi, akide ve amelimizin merkezine yerleştirmekten başka çıkar yolumuz yoktur. Hz. Peygamber'i ve onun sünnetini doğru anlamak ve muharref kültürlerin sızmalarına karşı sünneti asli haliyle muhafaza etmek de, Kur'an'a yönelmekten ve Kur'an'ı temel belirleyici/hakem kılmaktan geçmektedir. Tarihsel süreçte yaşanan kırılmaları ve alt üst oluşları başka türlü tamir etmek mümkün değildir.

    [1] Muslim, Salatu'l-Musafirin, 139
    [2] Hz. Aişe'nin Sahabeye Yönelttiği Eleştiriler, Bedruddin ez-Zerkeşi, Kitabiyat Yayınları
    [3] M. Hamdi Yazır, Hak dini Kur'an Dili, C. 2, Sh. 371-372, 375-376, Azim Dağıtım

    Şükrü Hüseyinoğlu
#03.12.2012 16:36 0 0 0
  • Maun suresini dikkatle okuyup, eğer üzerinde düşünürsek, yaptığımız yanlışlarında, daha çok farkında olacağımıza inanıyorum.

    Maun suresinde Yaradan, bizlere öyle şeyler anlatıyor ki, bir bütün değerleri, parça parça edip, içinden işimize gelenleri seçtiğimizde, asla amaca ulaşamayacağımızı, daha da önemlisi yapılan tüm uğraşların, ibadetlerin boşa gideceğini bizlere anlatıyor.

    Gelin önce sureyi okuyalım, daha sonrada üzerinde düşünmeye çalışalım.

    Mâ'ûn Suresi
    Bismillâhirrahmânirrahîm.
    1. Dini yalanlayanı gördün mü?
    2. İşte o, öksüzü iter, kakar.
    3. Yoksulu doyurmaya önayak olmaz.
    4. Vay haline o namaz kılanların ki,
    5. Kıldıkları namazın değerine aldırış etmezler.
    6. Gösteriş yaparlar onlar,
    7. Ve yardımlığı sakınırlar.


    Surenin ilk ayetinde dini yalanlayanı gördün mü sözlerinden, önce ne anlamalıyız onu düşünelim. Bu sözlerden iman etmeyenlerden bahsediliyor diye anlarsak, daha sonra ki ayetlerle ters düşeriz. Çünkü İnanmayan bir insan zaten ne yoksulu doyurur, zekât verir nede namaz kılar.

    Demek ki ilk ayette, öyle bir insanlardan bahsediyor ki Allah, İman ettiğini söylediği halde imanının, inancının kurallarını yerine getirmekte titizlik göstermeyenlerden bahsediyor. Bunlar kendi hurafe itikat ve çıkarları doğrultusunda hareket eden, ayetlerden istediğini alıp, işine gelmeyenleri almayan, anlamlarını değiştirip gerçeği yalanlayan, Allah ın ayetlerinde geçen kelimelerle oynayan, farklı anlamlar vererek bütünden sapan, kişilerden bahsediliyor.

    Müslüman olduğunu söylediği halde, kendi amaçları için her şeyi mubah kılarak, imanın, inancın çok önemli kurallarını görmezden gelenler kimsesiz, öksüz insanlara acımaz, yardım etmezler diyor. Kendisi bolluk içinde olduğu halde, yoksulu doyurmak için çaba da göstermeyeceğini, zekâtı da gereği gibi yerine getirmeyip, gösteriş için kullanırlar diyor.

    Bu insanların kıldıkları namazdan gereken hayır, faydayı göremeyeceğini, çünkü bir bütünden, Kur'an dan saparak, inançlarını yaşadıklarını, onun içinde namazın vereceği nurdan, hikmetten istifade etmelerinin mümkün olmadığını, çünkü namazın gerçek değerini bilmediklerini anlatıyor.

    Namaz kıldığını zanneden, dinin gerektirdiği özden, Kur'an ın verdiği hükümlerden uzaklaşan kişilerin, kıldıkları namazı da, gösteriş için kılacağından bahsediyor.

    İşte Kur'an, işte onun nur saçan ayetleri. Ama bizler Kur'an ı anlamadan okumanın yarışlarını yaparken, birileri bizi öyle Allah ile aldatıyor ki, sanırım bunun farkına mahşer günü varacağız. Tabi iş işten geçmiş olacak.

    Düşünebiliyor musunuz birileri çıkıyor, din ve iman adına söylemlerde bulunuyor, daha sonrada amaca ulaşmak için her şey mubahtır diyerek, Allah ın koyduğu değişmez kuralları istediği zaman esnetip, kaldırıp, daha sonra tekrar getirebiliyor. İşte Maun suresi bizlere bu ve buna benzer olaylara sapanların kılacakları namazların, ne durumda olduğundan bahsediyor, örneklerini veriyor. Tabi anlayana, anlamak isteyene.

    Yaradan bizlere öyle bir inanç, düzen oluşturmaya çalışıyor ki, bu düzende doğruluk, dürüstlük, eşitlik, adalet, özgürlük asla kısıtlanamaz, geçici dahi olsa, kişilere göre esnetilemez, kaldırılamaz.

    Eğer birileri amaca ulaşmak için, yalan söylemek mubahtır diyor da, bizler birilerinin amacına ulaşması için yalan söyleyebiliyorsak, o yalanın nerelere varacağını, hangi günahsız canları yakacağını, haksızlıklara sebep olacağını asla bilemeyiz, hesap dahi edemeyiz. Bununda hesabını Allah a veremeyiz.

    İşte maun suresi bizleri, bir bütünden ayrıldığımızda, ne kadar büyük yanılgılar içinde olacağımızı anlatmaya çalışıyor. Bir bütünü sağlam ve sağlıklı oluşturmak için, tüm parçalarının yerli yerinde olması gerekir. Bir ev yaparken, eksik koyacağımız bir malzemenin, bizlere nelere mal olacağını çok iyi biliriz. Bunun içindir ki Yaradan da bizleri uyarıyor ve bütünden, yani Kur'an ın önerdiği kurallardan asla şaşmadan, onların bir kısmını görmezden gelmeden, bir bütün olarak yaşamamızı emrediyor.

    Sizlere vereceğim örneği, lütfen Maun suresi ekseninde dikkatle düşününüz. Allah Kur'an ayetlerinin, tümüne iman etmediğimiz sürece gerçek iman etmiş olmayacağımızı söyler bizlere. Hatta ayetlerin bir kısmına iman ediyor, bir kısmına inanmıyor musunuz diye de bizlerin dikkatimizi çeker.

    Peki, bizler ne yapıyoruz, Kur'an ın tüm ayetlerine iman edip ve tamamının bugün geçerli olduğunu mu söylüyoruz? Ne yazık ki hayır. İslam toplumunun büyük bir kısmı, Kur'an ayetlerinin bir bölümünün bugün hükmü olmadığını, bazı ayetlerin NESİH edildiğini, yani hükmünün kalktığını söyler ve buna da inanılır. Bunlara da delil olarak, bazı rivayet hadisleri gösterirler. Yani işin acı olanı, rivayetler Kur'an ayetlerini bugün hükümsüz kılar, nesih eder, ama bizler bunun bile farkında değiliz. Çünkü din ve iman konusunu bizler araştırmayıp, Kur'an ı anlayarak hiç okumayıp, ona müracaat bizzat etmeyip, inancımızın kurallarını başkalarına bırakmışız da ondan.

    Demek ki bizlerin genel çoğunluğu, bugün Kur'an ın tümüne iman etmiş olduğumuzu söyleyemez. Eğer bir kısım ayetlerin bugün, hükmünün olmadığına inandırılmış isek, gerçek iman edenlerden olamayacağımızı Rahman apaçık söylüyor. İşte bunun içindir ki Kur'an ın gerçek nurundan da fayda sağlayamıyoruz. Çünkü Allah bütünden sapan, bazı ayetlerin hükümsüz olduğunu söyleyerek dine iftira atan, yalan söyleyerek iman eden bir inancın, itikadın bizlere fayda sağlamayacağını, yapılan ibadetlerin gerçek faydasını göremeyeceğimizi anlatıyor ayetinde. Hatta hakka batıl karıştırmayın diyerek, bizleri Kur'an ın çevresinde toplanmamızı ister.

    Bugün bizler kıldığımız namazlarımızın, tuttuğumuz orucumuzun, verdiğimiz zekâtımızın gerçek karşılığını bulamıyorsak, bir yerlerde bir yanlış yaptığımızı düşünmeliyiz. Yaradan namaz kılan bir topluma hitaben, VAY HALİNE O NAMAZ KILANLARIN diyorsa, Allah ın bu sözlerle neyi kast ettiğini çok iyi düşünmeliyiz.

    Allah Cuma yani toplantı namazı hariç, diğer vakit namazlarımızı camide ya da mescitlerde toplu kılınmasından bahsetmez Kur'an da. Namazın vakti girdiğinde kılınmasını ister Allah. Çünkü namaz, Allah ile kulu arasındaki iletişimdir. Yaradan ile kurduğumuz samimi diyalogun kapısı namazdır. Bunu da istediğimiz her yerde yapabiliriz. Fakat bizler namazı öyle gösteriş haline getirmişiz ki toplum olarak, birde Allah hüküm vermediği halde, camide toplu kılınan namazın başka yerde kılınan namazdan, kat kat sevap olduğunu da topluma anlatarak, namazı iyice toplum arasında gösteriş vesilesi yapmışız.

    Duyarsınız, birbirlerine adeta gösteriş yaparcasına, camide göremiyoruz sizi ne zamandır, nerelerdesin sözleri, adeta toplum arasında bir sınıf yaratmış, övünç ve gurur vesilesi yapılmaktadır. Bizler namazlarımızı toplumsal bir kariyer edinmek için kılar da, bunu şahsi amaçlarımıza alet edersek, kılacağımız o namazlarımızdan fayda göremeyeceğimiz açıktır. Bizler namazın önce anlamını, faydasını, yol ve yöntemini çok iyi kavramalıyız.

    Yaradan bizlerin hayır yaparken, zekâtlarımızı verirken bile, elimizden geldiğince gizli yapmamızı önerir. Ama biz bu yolu hiç benimsemeyiz genel çoğunluk olarak. Çünkü nefislerimizi gereği gibi eğitmedikte ondan. Namaz kılarken, zekât verirken herkesin görmesini, duymasını isteriz adeta. Peki, bunun nedeni ne olabilir sizce? Allah ın emirlerini, önerilerini ilk elden öğrenmeyip, ona müracaat etmeden, rivayetleri dinleştirmemiz bunun en büyük sebebidir.


    İslam inancı bir bütündür, onunda kuralları Allah ın rehberi Kur'an da apaçık belirtilmiştir. Onun kurallarının bir tanesini bile görmezden gelenlerin, ayetleri nefsimize uydurarak yaşamanın sonucunu, Maun suresi çok güzel açıklamıştır. Bizler Kur'an ayetlerini kendimize uydurmak yerine, kendimiz Kur'an ın bütününe uymanın yolunu bulmalıyız. Bulamadığımız sürece de, doğru yolu bulmamız asla mümkün olmayacaktır.

    Kur'an ı rivayetlerden aldığımız bilgilerle anlamak yerine, yine Kur'an ın diğer ayetlerinden yararlanarak anlamanın yolunu seçmeliyiz. Çünkü Kur'an, kendisini anlatan, açıklayan eşi benzeri olmayan bir rehberdir.

    Eğer bizler hala Kur'an da her şey yoktur, özet bilgiler vardır. Kur'an ı herkes anlayamaz veli insanlar anlar. İslam ı doğru anlamak ve yaşamak için fıkıh kitaplarına müracaat etmeliyiz diyor da, toplumu Kur'an dan uzaklaştırıyorsak, sanırım kıldığımız namazlarında faydasını nefsimizde, ruhumuzda, bedenimizde görmemiz mümkün olmayacaktır.

    Bu sureden dersler alarak, bütünden ayrılmayana, Kur'an ı bir bütün alarak yaşayarak, namazlarını gösterişten uzak yerine getirene ne mutlu. Dilerim Rabbimden cümlemiz, bu gerçeklerin farkında olan, Rabbin halis kullarından oluruz.

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#27.11.2012 17:22 0 0 0
  • Kontrolsüz güç, güç değildir. Çünkü sonunda mutlaka zarar verir. Bu fikri düşünceyi, söylemi sırası geldiğinde, herkes söyler ve kullanır. Peki, hayatlarına geçirirler mi? Bizler söylemesini severiz, ama iş yaşantımıza geçirmeye geldiğinde, ne yazık ki sözlerimizi nefislerimize kabul ettiremeyiz. Gücü elimize geçirmeye görelim, acımasızca kullanmaktan da kaçınmayız. Çünkü nefis terbiyesini yapmayı hiç başaramayız da ondan. Terbiye ettiğini zannedenlerde, beşerin öğretisi ile nefislerini terbiye ettikleri için, ne yazık ki kendilerini avutmaktan başka bir işe yaramaz.

    Sizlere sorsam ve desem ki, amaca ulaşabilmek için her şey mubahtır. Bu fikrin doğruluğunu aklımıza, mantığımıza danışmış olsak, asla aklımız, mantığımız onay vermez. Peki, nefsimize danıştığımızda da, aynı cevabı alır mıyız? Hiç sanmıyorum. Sizce bu fikir ve düşünce ile nefsini terbiye edenler, adaletli bir düzenin kurucuları olabilir mi?

    Peki, bu örnekleri neden verdim. Bizleri yönetenler, eğer nefislerine yenik düşerek, ellerindeki gücü kullanırlarsa, acısını toplum olarak hepimiz çekeriz. Nefsimizi özel amaçlarımıza, düşünce ve itikatlarımıza alet edersek, topluma huzur, adalet vermemizde mümkün olamaz.

    İslam düşmanlarının oyunlarına gelmeyen, onlarla işbirliği yapmayan liderler seçmediğimiz sürece, bu ülke onların oyuncağı olmaktan asla kurtulamaz. Bizleri bizden birisi yönetiyor sanırız, ama aldanırız.

    Hatırlarsınız bu yılın içinde, Uluslararası derecelendirme kuruluşundan birisi olan, Standart & Poor's ülkemizin kredi notunu düşürmüştü. Bu kuruluşun kredi notumuzu düşürmesi sonucunda, Sayın Başbakanımızın tavrını hatırlıyor olmalısınız. Ben size hatırlatayım, bakın neler söylemişti.


    (Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Standart&Poors'un Türkiye'nin kredi notunu pozitiften durağana çevirmesiyle ilgili olarak, ''Bu tamamen ideolojik bir yaklaşım. Bunu kimse yutmaz. Bunu sen Tayyip Erdoğan'a yutturamazsın'' dedi.

    ''Standart&Poors bir açıklama yaptı. Ben bunu çok garipsedim. Neden derseniz, pozitifte olan Türkiye durağana indi. Neye göre sen bunu durağana indiriyorsun? Çünkü belli bir süre pozitifte kalan bir ülkeyi artırması gerekirken, bakıyor ki Türkiye'yi artırırsam ideolojik olarak bu bize sıkıntı doğurur. Biz bunu durağanda tutalım.)



    İşte Sayın Başbakanımızın, Uluslararası Kredi derecelendirme kuruluşunun kararına verdiği cevap. Aslında Başbakanımızın söylediği gibi, bu karar tamamen ideolojikte olabilir. Çünkü bu tür kuruluşlar Amerikanın elinde, bizim gibi kalkınmakta olan ülkeleri elinde oynatmak, istediklerini yaptırmak adına, gerektiğinde kullandıkları bir tehdit unsurudur. Gerektiğinde bu yolla tehdit edecekleri gibi, tam tersine kendilerince, mükâfatlandırmak adına da kullanırlar.

    Gelelim çok yakın zamanda, yine aynı konumda olan, uluslararası rating kuruluşlarından birisi olan Fitch, Türkiye nin kredi notunu yükselterek, yatırım yapılabilecek düzeye çıkardı. Bir yıl önce aynı kuruluşun notumuzu düşürdüğünü de hesaba katarsak, bir yıl içinde ülkemizin neler başardığını, nelerin değiştiğini varın siz düşünün. Daha da ilginç olanı, kredi notunun 20 yıl sonra, bu seviyeye çıktığı açıklamasıydı.

    Acaba 20 yıl öncesinden bu yana değişen neydi? Bir yıl önce notumuzu düşüren kuruluş, acaba ne oldu da bir yıl sonra, çok önemli bir konuma getirdi ülkemizi. Köylümüzün refah seviyesine ulaşması mı işçimizin, memurumuzun, geçim zorluğunun, fakirlik sınırında yaşamasının sona ermesi mi? Emeklimiz artık ikinci bir işte çalışmadan, huzur içinde emeklilik mi yaşıyor? Yoksa işsizliğe çözüm mü bulundu? Gençlerimizin artık okullarından mezun olduklarında iş garantisi varda, bizim mi haberimiz olmadı.

    Devletin elinde olan dev kuruluşlar satılıp, özelleştirilip toplumun refahını, huzurunu artıracak, derdine deva olacak yatırımlar mı yapıldı? Ne değişti 20 yıl öncesiyle bugün arasında da, yirmi yıl öncesinden daha iyi olduk? Enflasyonu düşürüyoruz diyerek, her şeye zam yaptıkları halde, enflasyonu düşmüş göstererek mi her şey güllük gülistanlık oldu.

    Sayın Başbakanımız, Standart&Poors'un not düşürmesine, bunu Tayip Erdoğan a yutturamazsınız demişti ve neye göre düşürüyorsun diye de kızmıştı haklı olarak. Bu sözlerden sonra bizlerinde aynı soruyu sorması gerekmez mi? Madem Fitch, notumuzu 20 yıldır olmadığımız konuma getirdi, bu kuruluşa sormamız ve cevap vermemiz gerekmez mi?

    Ne oldu da notumuz bu kadar iyi konuma geldi, biz bu ülkede yaşıyoruz, nelerin değiştiğini çok iyi biliyoruz. Çünkü onu bizler yaşıyoruz. Sizin ideolojik amaçlı not yükseltmenizi, bizlere yutturamazsınız.

    Sayın Başbakanımız, Fitch in bu güzel haberi karşısında, sevinç içinde. Bu not artırımı sayesinde, yurt dışı yatırımcılarının Türkiye'de yatırım yapabileceklerini belirtti. İşte nefislerimizle toplumu yönetmek bu olsa gerek. Avrupa, Amerika, Rusya, Çin bu notun ne amaçla yükseltildiğini çok iyi biliyor. Bizler yatırımcıyı daha çokkkkk bekleriz. Toplum olarak genel çoğunluğumuza yutturdular, ama diğer ülkelere bunu yutturamazlar.

    Sayın Başbakanımıza şöyle bir soru sorsak ve desek ki, Fitch in bu kararı ideolojiktir. Acaba Başbakanımızdan nasıl bir cevap alırdık, bu düşüncemiz karşısında?

    Alacağımız cevabı elbette hepimiz tahmin ediyoruz. Çünkü Sayın Başbakanımızı artık hepimiz çok iyi tanıyoruz.

    Güneş balçıkla sıvanmaz. Gerçekler toplumdan bir müddet saklanabilir. Ama hakkın adaletinden kaçış asla yoktur. Haktan, hukuktan bahsedip, topluma korku salarak kurulan bir düzen, asla ayakta duramaz, çünkü Allah adaletten sapanlara yardımcı olmaz.

    Toplumlar nefislerimizin, ihtiraslarımızın arzuları ile yönetilemez. Yönetmeye kalkanlarda, sonucundan memnun olmayacaklardır. Tarih bu tür örneklerle doludur.


    Eğer bizleri yönetenler, Amerika, Avrupa gibi toplumların desteğiyle yaşamlarını idame ettirmeye çalışıp, onlarla işbirliği içinde olmaya devam ediyorlarsa, bir gün Rabbin uyarısını hatırlayıp, çok pişman olacaklardır. Çünkü Yaradan bizleri uyarıp, bu insanları gönül dostu edinip, onlara güvenmeyin diyor da, hala bizleri yönetenler Rabbin sözlerine kulak asmıyorsa, bunun cezasını hep birlikte göreceğimizi unutmayalım.

    Kontrol edilemeyen, dizginlenemeyen gücün baş döndürücü etkisiyle, Sayın Başbakanımız ne yazık ki bu ülkeyi büyük tehlikelere atıyor.

    Komşularımızla sıfır sorun politikası yürüteceğiz dedi, dostumuz olan komşumuz kalmadı, hepsiyle düşman olduk. Birlik, bütünlük, adalet dedi, toplum bizden - biz den olmayan diye ayrılıp, teröristler tanık sandalyesinde, devletin en önemli yöneticileri sanık konumunda oldu. Daha önce idama karşıyız kesinlikle diyen Başbakanımız, bugünlerde idam tekrar geri getirilmelidir demeye başladı. Laik devlet yönetimine karşı olduğunu söyleyen Sayın başbakanımız, birden bire laik yönetimi överek, Araplara model olarak önerdi. Bedelli askerliği topluma anlatamayız, karşıyım dedi, arkasından bedelli askerlik kanunu çıkardı. İşte bizleri böyle yönetiyorlar, bizler ise kafamızı kuma gömmüş, görmeyen, duymayan, düşünmeyen toplumu yaşıyoruz.

    Ülkemiz kaçakçılar cenneti adeta. Kaçak sigara, tütün satanlar, mağazalar, iş yerleri açtı, kampanyalar bile düzenleniyor. Şu kadar tütün alana, filtresi bedava. Ne soran var ne kontrol eden. Kaçak sigara ve tütün cenneti olmak mı acaba notumuzu yükselti, ne dersiniz(!) Bu kaçak tütün ve sigaranın hangi kanalla ülkemize girdiğini de hepimiz biliyoruz. Peki, neden bu suskunluğumuz, acizliğimiz? Neden bunu yapanlara hesap sormuyoruz?

    Çünkü bunu yapanlar bizleri öyle can elimizden vurmuş ki, kımıldayamıyoruz bile. Bizleri en yumuşak karnımızdan vurarak, Allah ile aldattıklarının, farkında bile değiliz.

    İşte bizler bu hale geldik. Bilmem kim notumuzu yükseltmiş, düşürmüş bizi ilgilendirmiyor. Toplum olarak hepsi birer aldatmaca. Başbakanımızın dediği gibi, bizlere yutturamazsınız.

    Bu gerçekleri toplum olarak göremiyor da, hala aklımızı birilerine emanet etmeye devam ediyorsak, acısını hep birlikte çekeceğiz. Gerçeklerin farkına varamayan toplum olmaya devam edersek, sonucuna da katlanmasını bilmeliyiz.

    Allah yardımcımız olsun ve toplum olarak gerçeklerin farkında olabilelim. Yoksa ülke olarak, çok daha büyük acılara doğru yelken açmış gidiyoruz. Kontrol ve komuta rüzgârın eline bırakılırsa, onun nereden eseceğini ve bizleri nerelere götüreceğini asla bilemeyiz.

    Allah aklını kullanmayanları pislik içinde bırakırım diyorsa, gelin aklımızı kullanalım, bizleri yönetenlerden gerektiğinde hesap soralım. Bizleri yönetenleri ehil insanlardan seçelim. Devleti yönetmeye aday olanların, toplumun inancıyla oynamasına müsaade etmeyelim.

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#14.11.2012 19:32 0 0 0
  • Kur'an ı doğru anlamak istiyorsak, önce onunla bizzat tanışmamız ve anlama çabasında olmamız gerekir. Eğer onu anlayarak okumayıp, Rabbin önerdiği gibi ayetler üzerinde düşünmüyorsak, Kur'an ı da asla doğru anlamamız, inancımızı doğru yaşamamız mümkün olmayacaktır.

    Belki birilerinden, Kur'an hakkında çok şeyler öğrenebiliriz, ama doğruluğundan asla emin olamayız. Emin olabilmek içinde, önce kendimiz mutlaka Kur'an ile buluşmalı ve onu anlamak adına çaba harcamalıyız. Çaba harcamadan, kendimizden bir uğraş vermeden, imtihanımızda başarılı olacağımızı da düşünmemeliyiz.

    Birileri siz Kur'an dan anlayamazsınız diyorsa, bunu söyleyenlerin bizlerden gizlemeye çalıştıkları bir şeyler var demektir, bunu da unutmayalım.

    Eğer birileri siz Kur'an ı anlayamazsınız, onu veli insanlar ancak anlayabilir diyorlarsa, şunu unutmayınız ki, bunu söyleyenlerin Kur'an dan gizlemeye çalıştıkları bir şeyler var demektir. Allah sizleri Kur'an dan sorumlu tutuyorum dedikten sonra, asla kullarının anlayamayacağı bir rehber gönderip, daha sonrada ondan sorumlu tutmaz.

    Bugün sizleri düşünmeye davet etmek istediğim konu, acaba Allah ın Kur'an da bolca bahsettiği, bizlere önerdiği, namaz, oruç, zekât gibi ibadetler, bizlerin Allah a borcumudur? Çünkü günümüzde namaz her Müslüman ın Allah a borcudur denir. Gerçekten Yaradan ın bizlere Kur'an da zikrettiği, ibadetleri Allah a borcumuzu ödemek için mi yapıyoruz? Ya da onun için mi yapmalıyız? Bu önemli konuyu, gelin birlikte Kur'an ışığında düşünelim, anlamaya çalışalım.

    Önce namazı ele alalım. Eğer namaz bizlerin Allah a borcumuz olsaydı, borç alacak ilişkisini Yaradan la kurmamız gerekirdi ki, sanırım bu borcu bizlerin ödemesi çok zor olurdu. Borç alacak ilişkisi, aynı değerde kişiler arasında olur. Yaradan la biz aciz kullarının arasında, sizce böyle bir alış veriş olabilir mi?

    Borç alacak ilişkisi ile Allah a yaklaşırsak, onun yüceliğine, eşi benzeri olmayan makamına, saygısızlık yapmış olmaz mıyız?

    Namazı Kur'an da bolca zikreden Allah, bu yolu bizlere neden öneriyor olabilir. Namazla ulaşılmak istenen amaç, fayda nedir? Önce bunu gerçek anlamda doğru öğrenmeliyiz ki, namazın faydasını görebilelim.

    Dikkat ederseniz, Kur'an namazdan bahsederken, bu yolla Yaradan ile bir bağ kurulacağını ve bu irtibat sayesinde, Allah tan yardım istenebileceği örneğini verir.

    Bakara 45: Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah'a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir.

    Demek ki namazın asıl amacı, Allah ile diyalog kurmak, ondan yardım istemekmiş. Eğer namazın asıl amacını anlayamayıp, Allah a borcumuzu ödüyoruz fikrinden yola çıkarsak, namazın asıl amacını anlamamış oluruz. Allah ın bizlerin namaz kılmasına ihtiyacı yoktur.

    Namaz, Yaradan la kulunun bir olduğu andır. Namaz, Allah ın huzurunda saygıyla boyun eğip, tüm benliğimizle ona teslim olduğumuz andır. Namaz riyadan, her türlü kötülükten, kinden, nefretten uzak kalabilmenin yoludur.

    Namaz, Yaradan a açılan bir kapıdır. O kapının da anahtarı yalnız ve yalnız Kur'an da gizlenmiştir. Onu bulmak isteyen, aklını kullanmalıdır. Aklını kullanmayan, birilerine koşulsuz teslim olan, asla Yaradan a açılan kapıdan geçemez. İşte tüm bu gerçeklerin farkında olan, ancak namazın faydasını görebilecek, o anahtara sahip olacaktır. Başaramayan ise, nefsini aldatmaktan öteye gidemeyecektir.

    Düşünerek Kur'an ı okuyan bir Müslüman, geçmiş namazların kılınmasından, Allah ın bahsetmediğini görecektir. Böyle bir sorumluluktan Kur'an bahsetmez. Allah geçmişe değil, yaşadığımız o ana ve geleceğimize yön verir. Çünkü geçmiş yaşanmıştır, ancak geçmişten dersler, ibretler alarak geleceğimize yön verebiliriz. Eğer namaz, Allah a borcumuz olsaydı, geçmiş kılmadığımız namazlarımızın, da kılınmasını isterdi bizlerden. Ama böyle bir emri Kur'an da yoktur.

    Peki, geçmiş namazlar konusunda ne söyleyebiliriz? Geçmiş kılmadığımız namazlarımızın, bizler için büyük bir kayıp olduğunu söyleyebiliriz. Yaradan ile bağlantı kurmadığımız, onun huzuruna durmaktan uzak, onun nurundan, önerilerinden kopuk yaşadığımız, bizler için kayıp günlerimiz diyebiliriz.

    Geçmişte kılmadığımız namazlarımızı bugün kılarak, yaptığımız yanlışlarımızı düzeltebilir miyiz? Elbette hayır. Yaptığımız her şeyin hesabını vereceğiz. Bugün kılacağımız namazlarımızla belki, geçmişte yaptığımız hataların affı için dua edebiliriz.

    Buradan da anlaşılıyor ki, bizlerin kıldığı namaza Rabbin ihtiyacı yok, tam tersine bizlerin ihtiyacı vardır. Çünkü namazla bizler Allah a yaklaşır, onun nuru ile nurlanır, gönül gözlerimizi onun ışığıyla aydınlatırız. Onu hatırlarız, onu zikrederiz, tespih ederiz ve hayatımıza onun önerileri ile yön veririz. Doğru, güzel yaşamanın tadını, nefsimizde hissederiz. Bakın Allah namaz konusunda ne diyor.

    Bakara 277: İman edip iyi işler yapan, namaz kılan ve zekât verenler var ya, onların mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler.

    Dikkat ederseniz Allah, namaz kılanların, yani Allah ile irtibat kuranların, mükâfatlandırılacağını söylüyor. Peki, neden mükâfat verileceğini söylüyor, bolca namaz kılanların mı mükâfatlandırılacağını söylüyor? Lütfen bu ayete dikkat edelim. İman edip, iyi işler yapmaları halinde. Yoksa ben iman ettim, bol bolda namaz kılıyorum demekle değil. Buradan da anlıyoruz ki, gerçek anlamda kılacağımız namaz, bizleri doğruya, güzele yaklaştıracaktır. Tabi elimizde, Allah ın rehberi olmak şartıyla. Onun çizdiği yoldan yürüyerek, onun kelamını ciddiye alıp, onda her şey yazmaz, her açıklama, detay yoktur demeden Kur'an a yaklaşarak, Allah ın hoşnutluğunu kazanabiliriz.

    Allah birçok ayetinde, üstünde durduğu bir konu vardır. İyilik, güzellik, barış ve hayırda yarışmak. Hatta cennetinin en güzel makamını hayırda ve barışta yarışanlar için ayırdığı örneğini verir. Dikkat ediniz namazı çok kılan, orucu tam tutan demiyor. Önemli olan sonucu alabilmektir. Namaz, oruç bizleri iyiliğe güzele, doğruya, hayra, barışa ulaştırmanın yol ve yöntemleridir.

    Bu yolu, yöntemi doğru kullanmıyorsak, işin özüne inmeden görüntüye, gösterişe önem veriyorsak, istenilen amaca da ulaşmamız mümkün olmayacaktır. Bu durumda mükâfat beklemek elbette doğru olamaz. Tüm bunları, doğru bir toplum yaratmak için Allah ister bizlerden. Namazında asıl amacı budur. Allah ı unutmadan, onun rızasının, hoşnutluğunun verdiği mutlulukla, insanlık adına yararlı işiler yaparak yarışmaktır asıl amaç.

    Eğer Müslüman olduğunu söyleyen bir toplum, barıştan, yardımlaşmadan, iyilikten uzak bir toplum olarak yaşıyorsa, bu toplum NAMAZIN özünde isteneni kavrayamamış, şekilsel boyutta namazı yaşayarak, boşa zamanlarını harcıyorlar demektir. Sanırım İslam toplumunun büyük bir çoğunluğu, bu gerçeği kavrayamamış görünüyor.

    Gelelim oruç tutma konusuna. Oruç tutmamız da Yaradan a bir borcumuz olmayıp, tam tersine bizlerin hayatında, sağlıklı yaşamanın çok önemli bir yoludur. Eğer Allah a borcumuz mantığıyla bakarsak, oruç tutamayanların borcunu ödemediği çıkar ki, bu düşünce ve fikir yanlıştır. Allah bizlerin ne namazına, nede oruç tutmamıza ihtiyacı yoktur. Çünkü onun eşsizliği, yüceliğinin hesabını dahi bizler yapamayız.

    Allah oruçtan bahsederken, bizlerin korunması adına orucun farz kılındığını söyler. Oruç tutmamızın, bizler için çok hayırlı olacağı uyarısını da yapar. Demek ki orucun emredilmesinin asıl nedeni, bizlerin sağlıklı bedene ve ruha sahip olabilmesi amacını taşıyor.

    Yine oruç konusunda açıklama yapan Allah, bulunduğumuz oruç ayında tutamadığımız günleri de, daha sonra fırsatını bulduğumuz, sağlığımıza kavuştuğumuz en kısa zamanda tutmamızı ister. Hiç tutamayanlarında, fakiri doyurmaları yolunu gösterir. Dikkat ediniz geçmiş yıllarda tutulmayan oruçlar konusundan da hiç bahsetmez Kur'an. Çünkü geçmiş artık geçmişte kalmıştır. Geçmiş yıllarımızı, oruçla değerlendirmediysek, sağlıklı olmanın yolunu kaçırmışız demektir diyebiliriz. Elbette buda bizlerin, bedenimiz ve ruhumuz için büyük bir kayıptır. Bunu yapmakla, Yaradan ın bizlere verdiği emanetini, doğru kullanmadığımızı söyleyebiliriz.

    Zekât konusunda Allah, çok dikkat çekici bir örnek verir.

    Bakara 245: Kimdir o adam ki, Allah'a güzel bir borç versin de, Allah da ona kat kat fazlasıyla (verdiğini) ödesin! Allah (rızkı) kısar da, açar da. Hep O'na döndürüleceksiniz.


    Ayetin güzelliğine bakar mısınız lütfen. Allah fakire, maddi imkânı olmayana zekât vermeyi, kendisine borç verme olarak kabul ediyor. Elbette bunu yapan, karşılığını Allah tan görecektir. Allah zekât konusuna Kur'an da çok önem verir ve derki. Zekât sizlerin malınızın, paranızın bereketidir. Zekât verilen bir toplumda, toplumsal barışın sağlanacağı, insanların daha huzurlu ve mutlu yaşaması arzu edilmektedir.

    Dikkat etmemiz gereken bir konuda, Kur'an da en çok zikredilen, Rabbin bizlere önerdiği, namaz kılmayana, oruç tutmayana ve zekâtını vermeyenlere karşı bir yaptırımdan, cezadan söz etmemesidir. Çünkü dinde zorlama olmadığını ve herkesin yaptıklarının karşılığını alacağını, bu Dünyada imtihanda olduğumuzu söyler. Fakat bu ibadetlerin yapılması ile bizlerin Allah ın istediği yoldan gideceğimiz örneklerini verir ve bizleri teşvik eder.

    Açıkça Allah bizleri, bu Dünyada özgür bıraktığını söylerken, yapılan her şeyin bir karşılığı olacağının da dikkatini çeker. Emredilen ibadetlerin yapılmadığında, bu Dünyada beşeri kanunlarla bir ceza verilmesinden bahsetmez. Çünkü emrettiği ibadetlerin, yerine getirilmemesinin muhatabı, Allah ın bizzat kendisidir. Cezayı da mükâfatı da Allah yalnız ben veririm der. Toplumun huzurunu, düzenini sağlamak adına koyduğu kuralların uygulanmasında, elbette beşeri cezalar konmuştur. Örneğin toplumda fuhşun, hırsızlığın çoğalmaması için konmuş olan kurallar gibi.

    Duaların karşılık bulmasını istiyorsak, söz dinleyen, Allah ın önerileri ile yaşayan bir kul olmalıyız.

    Bizler önce namaz kılın emriyle, Allah ın bizlere neler anlatmaya çalıştığını, doğru anlamalıyız. Toplum olarak bu emri acaba doğru anlayabildik mi? İşte kendimize sormamız gereken çok önemli bir soru. İslam Ülkelerinde bolca kılınan namazları, yapılan duaları düşünün lütfen. Görünen manzara adaletten uzak bir toplum, savaş, yokluk, acı ve keder. İşte namazı Allah ın kriterlerine göre kılmazsak, elbette ondan faydada görmemiz de mümkün olmayacaktır. Allah ın istediği gibi yaşanmıyorsa, dualarında karşılık bulması beklenemez.

    Rabbin bir başka ayetinde söylediği gibi, iman ettim demekle gerçek iman etmiş nasıl olunmuyor da, Yalnız Rabbin buyruklarına, batıl karıştırmadan teslim olunması, boyun eğilmesi gerekiyorsa, Allah ın önerdiği şekliyle, namazını gereği gibi kılmayanlarda, NAMAZIN faydasını görmeleri mümkün olmayacaktır.

    Allah her şeyden nice örnekler verdik diyorsa Kur'an da, namazını göstermelik kılanlar içinde elbette bir uyarısı var. Maun suresinde Allah, namazını kılan bir toplumdan söz ederek bakın ne diyor.

    (Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, Onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar gösteriş yapanlardır.)

    Demek ki öyle Müslümanlar var ki, namazlarını borcumuzu ödeyelim, borçtan kurtulalım ya da gösteriş olsun diye kılıyor. Ciddiye almama konusuna gelince. Allah namazlarımızı huşu içinde kılmamızı, kendisinden yardım istememizi söyler. Eğer emredilen namaz, Allah ın istediği kalitede, yöntemle yapılmıyorsa, ona ciddiyetle yapılmıyor deriz. Ne yazık ki bizler, namazlarımızı Rabbin istediği ölçüde, değerde yapamıyoruz.

    Peki, bizler namazımızı nasıl kılıyoruz? Anlamını dahi bilmeden ayetleri okuyarak, namaz kıldığımızı zannediyoruz. Anlamını bilmeden okuduğumuz içinde, Yaradan la huşu içinde onun huzurunda olamıyoruz. Yaradan la doğru yöntemle irtibat kuramadığımız için, boşa geçiriyoruz zamanımızı. Böyle namaz kıldığımız için, aklımıza öyle şeyler geliyor ki, bununda suçunu şeytana atıyoruz ve bakın şeytan vesvese veriyor diyoruz. Kendimizde hiç suç aramıyoruz bile.

    Bizler Allah ın rehberi ile bulaşmadığımız için, birilerinden İslam ı öğrenmenin yolunu seçiyoruz. İşte o birileri de, dini kendi nefislerinde evirip çevirip ilavelerle topluma sunduğu için, ne yazık ki Rabbin gerçeklerinden habersiz yaşıyoruz.

    Namazda gösteriş konusu, günümüzde ne yazık ki en çok kullanılan yöntemdir. Birileri camide beni görsün düşüncesiyle, namazımızı kılıyorsak, elbette o namazdan fayda görmemiz de düşünülemez.

    Allah hüküm vermediği halde, Camide namaz kılmanın sevabının, kat kat daha fazla olduğunu söyleyerek, ne yazık ki camileri siyasete alet etmişler ve topluma istedikleri gibi yön vermenin, kendi çıkarları doğrultuda kullanmanın merkezi yapmışlardır.

    Allah ın bizlere emrettiği tüm ibadetlerin, bizlere faydası olması adına emredildiğini unutmamalıyız. Bu emirlere uyan, uymayan, ya da gevşek davranan, Allah ın önerdiği yolda yürüme çabaları, azmi nispetinde fayda sağlayacaklardır.

    Rabbin önerilerine kulaklarını açıp, gönülden uyanlara ne mutlu. Dilerim Rabbimden, namazını gereği gibi kılıp, orucunu tutan, zekâtını gönülden veren, Rabbin halis kullarından oluruz.


    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#07.11.2012 16:16 0 0 0
  • Değerli kardeşlerim, bugün sizleri üzerinde düşünmeye davet etmek istediğim ayet, İsra suresi 81. ayet olacaktır. Acaba Allah bu ayetinde, hak geldi, batıl yok oldu derken nelerden bahsediyor olabilir? Önce ayeti yazalım, sonra üzerinde birlikte düşünelim.

    İsra 81: De ki: "Hak geldi, batıl yok oldu. Şüphesiz batıl, yok olmaya mahkûmdur."

    Yaradan hak geldi derken kimden ve nelerden bahsediyor olabilir, önce onu netleştirelim. Bunu anlamak içinde bu ayetin hemen devamındaki ayete bakalım.

    İsra 82: Biz Kur'an'dan, mü'minler için şifa ve rahmet olacak şeyler indiriyoruz. Zalimlerin ise Kur'an, ancak zararını artırır.

    Demek ki Yaradan hak geldi derken, Kur'an dan bahsediyormuş. Yani Kur'an ın iman edenler için, şifa ve rahmet olacağı müjdesini veriyor. Çünkü peygamberimiz devrinde toplum, Allah ın daha önce indirdiği kitaplarından sapmış, atalarının hurafe ve yanlış itikatlarının ardı sıra gider olmuş. Peki Allah bizleri, Kur'an dan başka kaynaklara sevk ediyor mu?

    Hatırlayalım, Allah rehberinde bizlere, Kur'an ın ipine sarılın diye öğüt verir. Sizlere indirdiğime uyun, başka velilere uymayın der. Hidayete erenlerin, yalnız Rabbinden gelen Kur'an a iman edenler olacağını anlatır bizlere. Bilerek hakkı batıl ile karıştırmayın diye uyarır. Allah kimlerin günahlarını affedeceğini söylerken, Rableri tarafından HAK olarak, Muhammed e indirilene inananların, günahlarını örteceğini, affedeceğini söyler. Kur'an ın insanların, kalp gözlerini açacak ışıklardan oluştuğunu açıklayarak, bizleri yalnız ve yalnız Kur'an ın ardı sıra gitmemizi öğütler.

    Allah Kur'an ı, alemlere uyarıcı olsun diye indirdiğini ve bizlerin yalnız Kur'an dan hesaba çekileceğimizi söyleyerek, son noktayı koyar ve bizlerin Kur'an dan başka rehber edinmemizin doğrudan, hak yolundan sapmak olacağını apaçık bildirir.

    Ayetin sonundaki cümle çok düşündürücüdür. Lütfen bu sözler üzerinde dikkatle düşünelim.

    (Zalimlerin ise Kur'an, ancak zararını artırır.)

    Bu uyarıyı, çok önemseyerek düşünmeliyiz, kim bu zalimler. Zalimler sözünden iman etmeyen inkârcıları anlamamız yanlış olur. Onlardan bahsediyor olsaydı, ayet kâfirler diye söz ederdi. Zalimlerin kimler olduğunu tam olarak anlayabilmek için, gelin Kur'an ı bir bütün olarak düşünelim, bakalım Allah ın bahsettiği zalimler kimlermiş.

    Aşağıdaki ayet üzerinde, lütfen dikkatle düşünelim.


    İbrahim 27: Allah Teala sağlam sözle iman edenleri, hem dünya hayatında hem de ahirette sapasağlam tutar. Zalimleri ise Allah saptırır. Allah dilediğini yapar.

    Bu ayeti eğer doğru anlayabilirsek, her sorunumuz çözülecektir. Ayette geçen sağlam sözle iman etmek ne demektir. Ya da Allah gerçek iman edenleri, sabit sözle sağlamlaştırması, ne anlama gelir?

    Ayette Allah, bizlerin kurtuluşa erebilmesi için, en sağlam söz olan Kur'an ayetleri ile yalnız iman etmemizi istiyor. Bundan daha açık nasıl söylesin Yaradan. Demek ki en emin yolu takip etmek isteyen, en sağlam, en sabit söz olan Kur'an ın ardı sıra gitmeli, hurafe, rivayet, emin olmadığımız sözlerin peşine, asla düşmememiz gerektiği anlatılıyor.

    Ayette bahsedilen zalimlere gelince. Dikkat ediniz, bunlarda inandıklarını söyleyenler. Allah ı ve elçisini inkâr edenler değil. Peki, neden Allah bunları saptırıyor, cezalandırıyor? Çünkü onlar Allah ın sapasağlam sözleri ile yetinmeyenler. Atalarının hurafe inançlarından vazgeçmeyenler.

    Bugünde yaptığımız yanlışlar, dünden farklı değil. Çünkü onlar bugünde, Rabbin ayetlerini düşünmeden, hakka batıl karıştırmaya devam edenler. Çünkü onlar, Kur'an da her şeyden nice örnekleri anlayasınız diye sıraladık, açıkladık diyen Rahmana inatla, Kur'an da her şey yoktur diyerek, beşerin, velilerin rivayetlerine inananlar. Çünkü onlar, Allah ın sakın velilerin ardına düşmeyin, güvenilecek yardım istenecek, şefaat istenecek veliniz yalnız benim dediği halde, Rabbin sözlerini görmezden gelerek veliler edinenler, onlardan şefaat bekleyenler. Elbette bu yanlışta ısrarla inat edenleri Rabbim, asla doğruya yönlendirmeyecektir.

    Bakara 59. ayette, bakın zalimlerin neler yaptığını söylüyor.

    (Fakat zalimler, kendilerine söylenenleri başka sözlerle değiştirdiler.)

    Şükürler olsun Rabbime, bakın ne kadar güzel örnekler veriyor. Buradan da çok net anlaşılıyor ki, İsra suresi 82. ayette bahsedilen ZALİMLER, iman ettiğini söyledikleri halde, Allah ın ayetlerine, başka sözler karıştırıp, bunlarda Allah katındandır diyerek, ayetlerin anlamlarını değiştirenler olduğu anlaşılıyor. Sanki HAŞA Rabbim yazmayı unutmuşta, birileri akıl etmişçesine, siz bu ayetin nüzul sebebini biliyor musunuz diyerek, Rabbin hiç bahsetmediği anlamlar ayetlere verilmiyor mu?

    Hâlbuki Rahman ne demişti, HAK GELDİ, BATIL YOK OLDU. Buradan da anlaşılıyor ki, Allah ın bahsettiği zalimler, hakka batıl karıştıranlar olduğu apaçık ortaya çıkıyor.

    Zalimler konusunu daha iyi anlayabilmek için bir örnek daha vermek istiyorum. Bakara 229. ayetinde Allah, bir konuda açıklama yapıyor ve sınırlamalar getiriyor. Daha sonrada ayetin sonunda çok dikkat çekici bir uyarıda bulunuyor ve bakın ne diyor.

    (Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa işte onlar zalimlerdir.)

    İşte yaptığımız büyük yanlışlara, çok dikkat çekici bir örnek. Demek ki Allah ın sınırları var. Peki, bu sınırlar nedir ve nerede belirtilmiştir? Elbette sizleri sorumlu tutuyorum dediği Kur'an da, Rabbin apaçık sınırları belirlenmiştir.

    Eğer bizler bu sınırları yeterli görmeyip, kendimizce genişletmeye, sınırı aşmaya kalkarda, Kur'an da her şey yazmaz, özet bilgiler vardır der, dine ilaveler yaparsak, Allah ın koyduğu sınırları aşarsak, demek ki Rabbin katında ZALİMLERDEN olacağımız kaçınılmaz olacaktır.

    Allah hakka batıl karıştırmayın diye ayetinde bizleri uyarıyor da, sakın emin olmadığınız bilgilerin ardına düşmeyin diyorsa, lütfen haddimizi aşarak, Allah ın koymuş olduğu sınırları zorlayıp, kendimizi ZALİMLER arasına sokmayalım.

    Zalimlerden olmak istemeyen, Allah emretmediği halde, bunlarda Allah katındandır asla dememelidir. Çünkü Rabbin bahsetmediği, açıklama getirmediği konuları, bunlarda İslam ın, dinin emridir dersek, Yaradan a iftira atmış oluruz. Bunu yapanlara da bakın Allah ne diyor?


    Ali İmran 94: Artık bundan sonra her kim Allah'a karşı yalan uydurursa, işte bunlar, zalimlerin ta kendisidirler.


    Bizler elimizde, imtihan olduğumuz FURKAN apaçık dururken, nefislerimizin esiri olmaktan kurtulamadığımız için, beşerin öğretisi, baskısı altında öyle kalmışız ki, bize öğretilenleri Kur'an da göremediğimiz de, bakın demek ki her şey Kur'an da yazmıyormuş, deme cehaletini gösteriyoruz. Bu hatamızın en büyük nedeni, Kur'an ile aramıza edindiğimiz velileri sokmaktır. Bunu yaptığımız içinde, Rabbin neleri emrettiğinin elbette farkında olamayız.

    Ayetin sonunda bahsedilen, Kur'an zalimlerin zararını artırır sözünden ne anlamalıyız, burası çok önemli. Zalimler hakka batıl karıştırdıkları ve Allah ın ayetlerinin anlamlarını değiştirip, beşerin hurafelerine delil aradıkları için, zalimlerin zararları, kaybı da, arttıkça artacaktır diyor Allah.

    Allah ile kulun arasına hiç kimse giremez. Yaradan elçisine seslenerek, yarattığım kulum ile beni baş başa bırak diyor. Tebliğ etmek sana, hesap sormak bana düşer diyerek, bu gerçeği Kur'an çok güzel anlatmıştır. Tabi anlayana, anlamak isteyene.

    Kur'an bizlerin niyetine göre sorularımıza cevap verir. Hiçbir art niyet beslemeden, Allah ın ne emrettiğini anlamak amacıyla Kur'an a bakarsanız, tüm gerçekleri Rabbim gösterecektir. Yok, eğer hurafe itikatlarımıza delil aramak adına, Kur'an ın bir kelimesinin ardına anlamlar yükleyerek delil arama çabası içindeysek, zalimlerden olduğumuz içinde, Rabbim böyle insanın zararını artırdıkça arttıracak, gerçekleri asla görmesine izin vermeyecektir.

    Bizler Kur'an ı yeterli görmeyip, onun özet bil içerdiğini, onda her bilginin olmadığını söylemekten de hiç çekinmemişiz. Kur'an ı herkesin anlayamayacağı bir kitap ilan ederek, beşerin kitaplarını tercih etmişiz. Hatta daha da ileri gidip, beşerin bazı kitapları için, Kur'an ayetlerinin ayetidir bu kitaplar, demekte sakınca bile görmemişiz.

    Ne yazık ki bu acı gerçek, bu zalimce davranışımızın olacağı, 1400 yıl önce Rabbin bizlere gönderdiği rehberinde bile yazıyor. Peygamberimizin mahşer günü, benim ümmetim Kur'an ı devre dışı bıraktılar diyeceği, bizlerin hiç umurunda bile olmamış. Bu uyarıyı kendi üstüne alan bile çıkmamış.

    Bizler inatla Kur'an açık değil, herkes anlayamaz, her konuda açıklama yoktur dedikçe, Rabbimizde adeta gözümüze sokarcasına, bu fikre sakın inanmayın, Zalimlerden olursunuz DERCESİNE, BAKIN NE DİYOR.

    Kehf 54: Andolsun, biz bu Kur'an'da insanlar için her türlü misali değişik şekillerde açıkladık. Fakat insan tartışmaya her şeyden daha çok düşkündür.

    Ne diyelim, Rabbin gerçeklerini, gönül gözleriyle gören gözlere, duyan kulaklara, hisseden gönüllere ne mutlu. Duymak, görmek ve hissetmek isteyen Rabbin HAK, EN SAĞLAM sözlerine sarılır. Çünkü peygamberimizde bunu yapmış, Rabbin hükümlerine tek bir kelime dahi ilave yapmamıştı. Çünkü Yaradan, elçisinin bazı sözleri bizlere atfederek, bunlarda Allah katındadır deseydi, ona ne yapardık diyor biliyor musunuz hakka 44. ayetinde?

    (Mutlaka onu kudretimizle yakalardık. Sonra da onun şah damarını mutlaka keserdik.)

    Değerli din kardeşlerim. Lütfen dikkatle düşünelim. Bu ihtarı, bu tembihi almış Allah ın elçisi, Allah ın Kur'an da hükmetmediği, açıklık getirmediği bir konuda, bunlarda Allah katındandır diyerek, dine ilaveler yapar mıydı? Yorum ve karar sizlerin.

    Dilerim Rabbimden, zalimlerden olmayan, Allah ın rehberine sıkı sıkı sarılan, hakka batıl karıştırmayıp, Allah ın sağlam sözlerine iman eden, Rabbin halis kullarından oluruz. Allah aklını kullanmayan kullarımı, pislik içinde bırakırım diyorsa, gelin dostlar aklımızı kullanarak, Rabbin en sağlam sözlerine iman edelim. Yoksa bizleri Allah ile aldatanların şerrinden, zalimliğinden asla kurtulamayız.

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#23.10.2012 10:57 0 0 0
#18.10.2012 13:49 0 0 0
  • Sayın İhsan Eliaçık, Kur'an da başörtüsü emri var mı, konusunda bir yazıyı kaleme almış. Gelin birlikte, kendi yazdığı yazıdan yola çıkarak, bahse konu ayette emredilen, başın örtülme emrimi veriliyor, yine Sayın Eliaçık ın düşüncelerinden yola çıkarak, bu konuyu Kur'an bütünlüğünde anlamaya çalışalım. Tabi Kur'an ın mantığını, ayetleri bizlere nakletme yöntemini, bizlere verdiği örnekleri asla unutmadan.

    Ben, yazının yalnız başın örtünmesi kısmını sizlere alıntı yaparak, onun üzerinde sizleri de düşünmeye davet etmek istiyorum. Başörtüsü konusunda ülkemizde yaşanan, adaletsiz yasaklamalar konusunda Sayın Eliaçık, bakın neler söylüyor.


    (Türkiye'de uygulanan başörtüsü yasağı "hukuka" dayanmadığı için hukukî çözüm de olamıyor. Aslında "siyasî" olmadığı için "siyaset" de çözüm üretemiyor.

    Bu yasağın tek sebebi var; zor. Evet, bu yasak "zora" dayanmaktadır. Başka hiç bir dayanağı yoktur.)


    Zordan kasıt nedir bilemiyorum, ama dini konularda bu tür sorunların çözümleri, aslında anayasamızda açıkça vardır. LAİK devlet yönetimi. Eğer siz var olan anayasayı yaşamınıza geçirmezseniz, uygulamazsanız elbette sorunun çözümü de zor olacaktır.

    Laik devlet yönetimini seçmiş Avrupa, Amerika gibi ülkelerde, neden başörtüsü sorun olmuyor, herkes rahatça başını örtüyor ve istediği yerde çalışıyor da, ülkemizde sorun oluyor diye, hiç düşünüyor muyuz?

    Laik devlet yönetimi her dinin, bizzat birey tarafından kendi inancını, itikatlarını özgürce yaşanması adına önlemler alan, kanunlar koyan bir devlet yönetim şeklidir. Peki, bizler laik devlet yönetimi ile yönetildiğimizi söylediğimiz halde, neden bu kanunlar, kurallar işletilmiyor? İşte kendimize ve bizleri yönetenlere sormamız gereken soru. Eğer sormuyorsak, çözümünü de bulamayız. Çözümü yok demekle, bir soruna çare bulunmaz. Çözümsüz hiçbir sorun yoktur. Çözümsüzlüğü yaratan insanların doymaz, akıllanmaz nefisleridir.

    Şunu da lütfen unutmayalım. 60 yıldır bizleri yönetenler, laik kelimesinin ardına saklanarak, asla bu kanunu ülkemizde çalışır hale getirmemişlerdir. Ondan sonra da toplum, laik düzene elbette düşman olur. Çünkü hiç yaşamadılar ki kıymetini bilsinler.

    Gelelim kadının başının örtmesi, Allah emrimidir konusuna. Sayın Eliaçık ın, başörtüsü konusundaki ilk sözlerine önce bakalım.

    (Öte yandan bir İslâm devletinin (aslında adalet devletinin) insanlara Kuran'da geçiyor diye başörtüsü dayatma hakkının olup olmadığı veya başörtüsünün zamanı geçmiş tarihsel bir hüküm olup olmadığı ayrıca ele alınması gereken konulardır.)


    Yukarıdaki düşüncelerin ilk bölümünde bahsettiği, bir devletin kanunlarının, hiç kimseye zorla başını örtmesi konusunda zorlayamayacağı belirtiliyor. Bu doğrudur. Tabi tam tersini de söylemeliyiz, zorla örtülen başını, hiç kimse açtıramaz. Çünkü dinde zorlama olmadığı gibi, herkes inancından yaptıklarından kendisi sorumludur.

    Ayrıca başörtüsü konusunun, zamanı geçmiş tarihsel bir hüküm olup olmadığı, ayrıca ele alınması gereken bir konudur diyerek, başın örtülmesi emri Kur'an da var dedikten sonra, bugün onun devam etmesi gerekmeyebileceği fikrinin, tartışmaya açılması büyük hata olur. Çünkü bir emir ya vardır, ebedi uyarsın, ya da yoktur, zamanla kendi kendine emir değişmez.

    Değişmesi gerekiyorsa, emri değiştirme makamı, emri veren makamdır, yalnız onun tarafından değiştirilir. Bu değişikliklerde, Allah ın gönderdiği kitaplar arasında, zaten yapılmış ve artık değişmeyeceğinin kanıtı olarak da, başka ne kitap, nede resul gelmeyeceği apaçık bizlere, Kur'an da bildirilmiştir.

    Kur'an ın toplumu ilgilendiren konularda verdiği hükümleri, belli bir zamana, döneme has değil EVRENSELDİR, bunu asla unutmamalıyız. Çünkü Kur'an yalnız, bir dönemin sorunlarını çözmek için değil, tüm zamana, tüm âleme hitap eden bir rehberdir. Değişen zamanla beşeri gelenekler, adetlerdir.

    Gelenek ve adetlerimizi inancımıza, Allah emridir diye sokarsak, elbette daha sonra sorunlar yaşamamız kaçınılmaz olacaktır. Ne yazık ki bizler, bu hatayı yapıyoruz.

    Önce bu düşünceden yola çıkalım. Kur'an da verilen toplumun genelini ilgilendiren hükümlerin, uyulması gereken ayetlerin bir kısmı, o döneme ait olup, bir kısmı gelecek nesilleri mi bağlar? Dikkat ediniz apaçık verilen TOPLUMU İLGİLENDİREN HÜKÜMLER DİYORUM. O dönem ya da geçmiş yaşantılardan verilen, kısadan hisselerden, örneklerden bahsetmiyorum. Bu fikre ve düşünceye inanmamızı söyleyenlere, Rabbin ikazını hatırlatırım.

    (Siz ayetlerin bir kısmına inanıp, bir kısmına inanmıyor musunuz?)

    Allah Kur'an ın, tüm âleme ve gelecek tüm insanlığa hitap ettiğini söyler bizlere. Eğer başın örtülmesi emri Kur'an da var diyorsanız, bunun zamanla kaldırılmasının, doğru olabileceğini de asla ima bile edemezsiniz, tartışmaya da açamazsınız. Çünkü Allah Kur'an da giyim kuşam konusunda, özellikle verdiği hükümlerinde, dikkat ediniz ne şekilsel bir kıyafeti tarif etmiştir, nede bir toplumun geleneklerini, iklimsel bir giysiyi çağrıştıracak hiçbir hüküm vermemiştir. Verdiği hükümler evrensel niteliktedir.

    Kur'an ın verdiği hükümlerin, uygulanması ve yerine getirilmesinde, zaman ve mekâna göre ancak, araçların değişmesi mümkündür. Amaç yani hüküm asla değiştirilemez. Amacın yerine getirilmesi içinde, verilen örnekler elbette o dönemin yaşantısından, geleneklerinden olacaktır. HACCA GİDERKEN DEVELERLE GİDİLMESİNDEN BAHSEDEN YARADAN, O DÖNEMİN İNSANLARINA, UÇAKTAN BAHSETMESİ BEKLENEMEZ.

    Sayın Eliaçık, Kur'an da başın örtülmesi emrinin olduğunu, bakın nasıl anlatıyor bizlere.

    (Önce, var mı yok mu, doğru bir şekilde anlayalım. Öncelikle ne deniyor, serahaten ortaya koyalım.

    Kuran'da bu konuya tekabül edebilecek birkaç kavram var. Konuyu onlar üzerinden ele almaya çalışacağım. Bunlardan dördü; himar, cilbab, tebberrüc ve kavl-i ma'ruf kavramları ile ifade edilen ve doğrudan kadınların baş ve vücut örtülerini, dışarı çıkmalarını ve konuşma tarzlarını düzenleyen ayetlerdir. Bunlarla ilgili açıklamaları elini vicdanına koyarak ve arka plânını kavrayarak okumak, ne dendiğini seraheten (apaçık bir şekilde) ortaya koyacaktır.)

    Sayın Eliaçık a göre, ayeti doğru anlayabilmemiz için, elimizi vicdanımıza önce koymamız gerektiğini söylüyor. Bu yöntemle eğer ayeti anlamaya başlarsak, O vicdansızların, nefislerine güç yetiremeyenlerin, bu ayetlerden neler çıkartacağını düşünmek bile istemiyorum. Acaba Rabbin ayetlerini doğru anlamak için, vicdanımıza mı bırakmamız gerekir.

    Diğer dikkat etmemiz gereken ise, ayetin arka planını kavrayarak okumak olduğunu söylüyordu. Hemen düşünelim bu sözler üzerinde. Ayetlerin arka planları, yani birilerinin söylediği gibi, sen bu ayetin nüzul sebebini biliyor musun, fikri ile mi ayetleri anlamalıyız? Bu şekilde mi ayeti açık bir şekilde anlayacağız?

    Diyelim ki öyle yapmalıyız. Peki, bu bilgiler nerede? Hani Kur'an ı açıklayan, yine Kur'an dı ana fikri ne oldu? Neden Kur'an da bildirilmemiş, açıklanmamış, örnekleri bile yok? HÂŞÂ Rabbim bunları yazmayı mı unuttu, yoksa Kur'an toplanırken eksik mi toplandı? Hani Kur'an açık ve anlaşılır dilde yazılmıştı? Hadi bir benzerini getirin diyerek bizleri uyarıyordu. Bu sözleri söylerken bile yüreğim sızlıyor, bu düşüncede olmaktan Rabbim e sığınırım. İşin ilginci, bu yöntemle ayetlere bakarsak, apaçık bir şekilde ayetleri anlayacağımızı söylüyor.

    Allah ayetleri bizlere gönderme ve açıklama konusunda ne diyordu, hatırlayalım bazı ayetleri.

    Ali İmran 105: Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azab vardır.

    Nahl 89: Her ümmet içinde kendi nefislerinden üzerlerine bir şahid getirdiğimiz gün, seni de onlar üzerinde bir şahid olarak getireceğiz. Biz Kitabı sana, her şeyin açıklayıcısı, Müslümanlara bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik.

    İsra suresi 89. ayet; Yemin olsun, biz bu Kur'an'da, insanlar için her benzetmeden nice örnekler sıraladık. Ama insanların çoğu inkâr ve nankörlükten başka bir şeyde diretmediler.

    Kehf Sur54; Yemin olsun, biz, bu Kuran'da, insanlar için her türlü örneği değişik ifadelerle gözler önüne koyduk. İnsan ise varlığın, tartışmaya en çok tutkun olanıdır


    Yazdığım ayetlerin hepsi, Kur'an ın açık, anlaşılır olduğu, hiç bir şeyi eksik bırakmadıklarını, çeşitli biçimlerde açıklandığını söylüyor. En son yazdığım iki ayete lütfen dikkatlice okuyunuz. Allah yemin ederek, bir şey söylüyor bizlere. Biz bu Kur'an da, her konudan nice örnekler sıraladık dedikten sonra, Kehf suresi 54. ayetinde söylenenler dikkat çekicidir. Allah Kur'an da bizler için, her türlü örneği, değişik ifadelerle gözler önüne koyduk ki anlayasınız diyor. Buna benzer birçok ayet vardır.

    Konumuz Başın örtülme emri, Kur'an da var mıdır konusuydu. Eğer bazı düşünce ve fikirler ortaya koyarak, kelimelerin arkasındaki manalardan bahsederek, dolaylı başörtüsüne delil gösterilirse bahsedilen ayette, demek ki Rabbin bu hükmünü hemen devreye sokmalıyız, hatırlamalıyız. Neydi bu hüküm? Biz her türlü örneği, değişik ifadelerle verdik ki anlayasınız. Lütfen bu ayeti, yazının sonuna kadar unutmayalım, bizim anahtar ayetimiz olsun.


    Sayın Eliaçığın başörtüsü konusundaki yazısına bakmaya devam edelim. Dikkat ederseniz, bu konudaki yazdığı fikir ve düşünceleri, Kur'an a arz ediyoruz. Eğer onay veriyorsa, elbette başımızın tacıdır.


    (Bu kavram doğrudan kadınların "başlarını" örtmeleri ile ilgilidir.

    "Mümin kadınlara da söyle, bakışlarını sakınsınlar, ırzlarını ve namuslarını korusunlar. Görünmesi zarurî olan yerler dışında cinsel cazibelerini sergilemek için açılıp saçılmasınlar. Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar." (Nur; 24/31)

    Bu tür ayetlerin o günkü Medine'de yaşanan "yürürlükteki duruma" cevap olarak geldiği unutulmamalıdır.

    Demek ki o günkü toplumda; 1- Bakışlarını sakınmayan, 2- Irz ve namuslarını korumayan,3- Görünmesi zarurî olan yerler dışındaki yerlerini de cinsel cazibelerini sergilemek için açıp saçan, 4- Başörtülerini yakalarının üzerine salmayan bir takım kadınlar vardır. Ayet "mümin" kadınlara bunlar gibi olmamaları çağrısında bulunuyor.

    İlk üçü anlaşılabilir olduğu için dördüncüsünden başlayalım.

    Ayette "başörtülerini" diye çevirdiğimiz "humuruhinne" kelimesi HAMR kökünden gelir ve tam anlamıyla "başörtüsü" manasına gelir.


    Görüldüğü gibi ayette geçen başörtüsü (hımâr) kelimesinin en önemli özelliği "baş" ile ilgili olmasıdır. Nitekim bu ayetler başı açıklığın yaygın olduğu bir topluma inmiş değildir. O günkü toplumda değil kadınlar erkekler bile, kimisi sıcaktan, kimisi Arap örfünden zaten başlarını bir şekilde örtmektedirler. Yani erkek kadın hemen hiç kimse "başı açık" dolaşmamaktadır. Sarık, kaftan, tül, renkli bez vs. başlarına bir şeyler dolayıp sararak veya alarak dışarı çıkmaktadırlar. On bin nüfuslu Medine'de yaşayan Yahudiler, Evs ve Haçreçliler, Muhacirler vs. dışarıdan bakıldığında üstlerinde "baş"larında bir takım örtüler olan insanlardır. Fakat özellikle kadınlarda bu örtü, örtünmek amacıyla değil, daha da çekici ve egzotik olmak amacıyla, "az aç-az kapa" tarzında olmaktadır. )


    Sayın Eliaçık ın başın örtülme emrini anladığı ayette, ikilemde olduğunu, bu konuda çok samimi ve açık konuşamadığını, tedirgin düşünceler sergilediğini düşünüyorum. Yanlış anladıysam, kendisinden peşinen özür diliyorum. Eğer söylediği gibi Nur suresi 31. ayette geçen, HIMAR kelimesiyle Allah başın örtülme emrini vermiş olsaydı ve Sayın Eliaçık ta bu ayetten Allah ın, kadınların başlarını örtmesi emrini algılamış olsaydı, şu sözleri söylememesi gerekirdi diye düşünüyorum.


    (Bu tür ayetlerin o günkü Medine'de yaşanan "yürürlükteki duruma" cevap olarak geldiği unutulmamalıdır.)


    Allah verdiği bazı hükümleri, o dönem içinde yapılan bir yanlışı düzeltmek için verdiyse, bu zaten ayetlerde çok açık anlaşılmaktadır. Yok, eğer genel bir konuysa ki başın örtülmesi genel bir konudur, bunu o döneme has olduğunu söylemek, büyük hata olur.

    Örneğin bahsettiğimiz ayette, kadınların başının örtülme emrini de verdiğini kabul ediyorsak, bunun o döneme ait olduğunu söyleyemeyiz. Nur suresi 31. ayette hükmedileni, önce çok net anlamalıyız. Eğer bu ayette Allah açık olarak, kadınlar başlarını örtmelidir ve o örtüsüyle de göğüs açıklığını örtmelidir emri var diyorsak, başın daha sonra açılmasını asla tartışamayız.

    Yok, eğer bahse konu ayette Allah, açıkça yalnız göğüs açıklığınızı örtün diye anlıyorsak, o zaman Rabbin vermediği bir hükmü, aslında burada başın örtülmesi emri, örtülü, dolaylı manada veriliyor demek yanlış olacaktır. ÇÜNKÜ ALLAH AYETLERİNİ DOLAYLI DEĞİL, AÇIKÇA VERDİĞİNİ BİRÇOK AYETİNDE SÖYLÜYOR.

    Örnek vermek gerekirse, Peygamberimiz e misafir gelenlerin çok fazla kalarak, peygamberimizi rahatsız etmemesi türünden uyarıcı ayetler, o döneme has ayetler diyebiliriz. Peygamberimizin eşlerine hitaben, indirilen ayetlerde böyledir. Buna benzer örnekler vardır, ama bunlar zaten açıkça anlaşıldığı gibi, bu ayetlerin bile, bizlere kıssadan hisse verecekleri çok şeyler vardır.

    Bazı meallerde, Başörtülerinizi yakalarınızın üzerine salsınlar diye çevrilen kelime, yakalarının üzerine vursunlar, örtsünler diye çevrilmiştir onu hatırlatırım. Çünkü salmak ile örtmek farklı konuları çağrıştırır. Sayın Eliaçık, bu kelimenin HAMR kökünden geldiğini ve tam anlamıyla başörtüsü anlamına geldiğini belirtmiş.

    Bu konuda farklı fikir yürütmeden, ayette geçen kelimenin, başörtüsü anlamında olduğunu kabul edelim. Kur'an da bir kelimeye farklı anlam dahi versek, Rabbin gönderdiği ayetin asıl anlamını, amacını hiç kimse saptıramaz, değiştiremez. Çünkü Kur'an öyle bir kitap ki, birileri araya fitne ve fesatta soksa, aklını Kur'an ile kullanan, Rabbin gerçeklerini FURKAN ın sayesinde, diğer ayetlerden faydalanarak, gönül gözleriyle mutlaka görecektir.

    Sayın Eliaçık ın bu konudaki yazısına, bakmaya devam edelim.

    (Peki, öyleyse ayet ne demektedir?
    Dikkat edilirse "Başörtüsü takın, başınızı örtün" denmiyor da "Başınıza aldığınız o örtüleri boyunlarınıza, omuzlarınızdan aşağıya da salın" deniyor. Bunun sebebi, o dönem kadınlarının başörtülerini arkadan bağlayarak, omuzlarını ve göğüslerine kadar boyunlarını açıkta bırakmalarıydı. Böyle daha çekici olacaklarını düşünüyor olmalılar
    Buradan "Başörtüsü değil, boyun örtüsü emrediliyor" diye bir sonuç çıkarmak, işi yokuşa sürmek ve anlamamak için diretmekten başka bir şey değildir.
    Çünkü Kuran'ın çoğu emri zaten böyledir. Yani ayetler çoğunlukla "yürürlükteki durum" üzerine gelir ve onu düzene sokar.)

    Sayın yazar ayette Allah, başınızı örtün demiyor, çünkü o toplumda zaten kadın erkek başlarını örtüyorlardı, iklimsel ya da gelenekten demişti hatırlarsanız.

    Şimdi bu mantıktan yola çıkarak düşünelim. Madem Allah o devrin toplumunda zaten kadının başı örtülüydü, bunu ayrıca zikretmesi gerekmez diyebiliyoruz, bu durumda erkeklerinde o devirde başları birçok şekilde iklimsel ya da yöresel kapalıydı. Hatta Araplarda hala öyledir. Bu mantıkla gidersek, erkeklerin başlarını örtmesi de farz emir olması dolaylı olarak gerekmez mi? Hayır gerekmez, bu konuda dolaylı bahsedilen bir ayet Kur'an da yok, diyerek bu işin içinden kolayca sıyrılabilir miyiz?

    Nur suresi 31. ayetinde, Allah başın örtülmesini açıkça emretmiyor, ama dolaylı bir şekilde, başında örtülmesi emrediliyor mantığından yola çıkalım. Peki, Allah ayetlerini dolaylı bir şekilde emrettiğini söylüyor muydu? Kesinlikle hayır. Ne diyordu onlarca ayetinde, biz açık, anlaşılır, detaylı bir şekilde, birçok örneklerle ayetlerimizi indirdik, açıkladık demiyor muydu? Demek ki Kur'an dan, dolaylı bir hüküm aramamız mümkün değil. Bunu yaparsak, bizleri yanlışa götürecektir.

    Şimdide aynı konuya, daha farklı bir yönden bakalım. Allah ayetlerini en doğru anlamamız için, yine Kur'an ın diğer ayetlerinden istifade etmemizi söyler. Daha açıkçası Kur'an kendisini anlatan, açıklayan bir kitaptır der. İsra suresi 89. ayetinde, Yemin olsun, biz bu Kur'an'da, insanlar için her benzetmeden nice örnekler sıraladık. Kehf suresi 54. ayetinde de, insanlar için her türlü örneği değişik ifadelerle gözler önüne koyduk diyerek, bizlere apaçık bir hüküm vermişti hatırlayınız.

    Şimdi bu ve buna benzer onlarca ayetinde bizleri uyardığı gibi, hemen kendimize soralım. Madem Allah kadınların saçlarını örtmesi emrini, dolaylı bir şekilde Nur 31. ayetinde vermiş, acaba Kur'an ın başka bir ayetinde bu konuya açıklık getirmiş mi? Dikkat ediniz bahse konu ayette, açıkça söylemesine gerek yok, dolaylı bir hükmü vardır deniyor. Madem açık olmayan, dolaylı anlatılan bir hüküm var, O zaman Rabbimiz bizlere her konuda nice örnekleri değişik ifadeler verdik dediğine göre, acaba Kur'an ın başka bir ayetinde, bu hükmü doğrulayacak, tastikleyecek, açıklayacak apaçık bir ayet var mı?

    Bu soruyu her ne hikmetse, kendimize sormaktan korkuyoruz. Kur an ehli, Rabbin gerçeklerinden asla korkmaz. Korkarsa gerçekleri yaşayamaz. Şunu lütfen unutmayalım, Allah kadınların başlarını örtmesini emretseydi, bunu apaçık söylerdi bunu da unutmayalım. Böyle önemli bir hükmü, sizce Kur'an ın hiçbir yerinde bahsetmeden, Nur suresi 31. ayette dolaylı, açık olmayan bir hükümle verir mi? Lütfen bu soruyu kendimize soralım. Tabi daha sonra, pişman olmak istemiyorsak.

    Sayın Eliaçığın verdiği bazı örnekler düşündürücüdür. Gelin birlikte verdiği örnekler üzerinde düşünelim. Acaba Nur suresi 31. ayetinde verdiği örneğe benziyor mu? Yani açık değil de, dolaylı anlatılan bir hüküm var mı?

    (Örneğin, "Cuma namazı kılın" demez de, "Zaten kılmakta olduğunuz o cuma namazı var ya, işte onun için çağrıldığınızda alışverişi bırakın" der.
    Yine örneğin, "Namaz (salât) diye bir şey icat edin, kurban (nahr) diye bir uygulama başlatın" demez de, "O yapılmakta olan namaz (salat), kesilmekte olan kurban (nahr) var ya, işte onu siz ALLAH için yapın" der.
    Yine örneğin, "Dörde kadar evlenin" demez de, "O onar, on beşer evlenip de geçindirmek için yetimin malına el uzatmaya kalktığınız eşleriniz var ya, işte onları dörde, üçe, ikiye, hatta bire indirerek evlenin, yetimlere haksızlık yapmaktan korkuyorsanız böylesi daha iyidir" der.

    Demek ki bu tür ayetler yürürlükteki duruma müdahale etmek, yanlış taraflarını düzeltmek, ıslahat yapmak amacıyla gelmektedir. Düzelttiği şekliyle de kalıcı emre dönüştürmektedir.
    Başörtüsünün de böyle olduğunu düşünürsek, denmek istenen; "O zaten takmakta olduğunuz başörtüleriniz var ya, işte onları aşağıya doğru da salın, başınıza toplayıp da boynunuzu, omuzunuzu, göğsünüzü, sırtınızı açıkta bırakmayın" demek olur)

    Verilen ayet örneklerine bakalım şimdi de.

    (Cuma namazı kılın" demez de, "Zaten kılmakta olduğunuz o cuma namazı var ya, işte onun için çağrıldığınızda alışverişi bırakın" der.)

    Dikkat ediniz Cuma ayetinde, hüküm verilen Cuma toplantı namazına, yani zikre davet var. Davette ne yapılacağı açıktır. Dolaylı olarak farklı bir hüküm yok. Yani Nur suresi 31. Ayetinde olduğu gibi, istenen hüküm açık, ayrıca dolaylı emredildiği söylenen başın örtülmesi benzeri bir konu yok. Daha öncede emredilen, Cuma namazına davet açıkça belirtilmiş. Namaz konusu ayrıca Kur'an da en çok işlenen bir konudur, onu da hatırlatmalıyım. Bugün İslam toplumunda, bu ayetten farklı, üstü kapalı bir anlam çıkaran var mı? Elbette yok.

    Allah namaz, oruç, zekât, hac sizlere olduğu gibi, sizden öncekilere de farz kılınmıştı diye açıklar Kur'an da. Bakın daha önce farz olanları, nasıl tekrar ederek söylüyor Yaradan diğer ayetlerinde. Eğer daha önce başın örtülmesi zaten farzdı, onun için tekrar söylemesine gerek yok dersek, şu soruyu sormalıyız kendimize. Allah geçmiş toplumlara emrettiği farzları tekrar dile getiriyor ve bizleri bilgilendiriyorsa, neden başın örtülmesi emri, sizden önceki toplumlara da farzdı, sizlere de farz kılındı, şeklinde tek bir bilgi vermiyor?

    İşin ilginci Sayın Eliaçık, başın örtülme emrini anladığını söyledikten sonra, bu ayetin Medine deki durumu düzeltmek için indirildiğini, bu konunun şimdi tartışılabileceğini bile söylemişti. Ama dikkat ediniz yukarıdaki sözleri ile çelişerek, bakın ne söylemiş.

    ( Düzelttiği şekliyle de kalıcı emre dönüştürmektedir.)

    Madem başın örtülmesi emrini ve göğsün kapatılmasını düzene sokuyor ve kalıcı emre dönüştürüyor, daha sonraki yıllarda, başın örtülmesi emrini nasıl tartışırız? Ayeti doğru anlayamazsak, kendimizle çelişmemiz kaçınılmaz olacaktır.

    Bu mantığı, Kur'an ın diğer ayetlerinden doğrulamaya devam edelim. Allah Hac konusunda açıklama yaparken, bir ayetinde bakın ne diyor?

    Hac 27: İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek YAYA olarak, gerek uzak yollardan gelen yorgun DEVELER üzerinde sana gelsinler.

    Ayete baktığımızda Allah, o dönemin şartlarına uygun örnek vererek, Hacca yaya ya da develerle gidebileceğimiz örneğini veriyor. Şimdi sormak isterim, verilen örnekte Hacca deveyle, ya da yaya gitmek farzdır, diyen var mı günümüzde? Elbette yok. Çünkü önemli olan HÜKÜM dür. AYETTE VERİLEN HÜKÜMDE HACCA GİDİLMESİDİR. Bu emrin yerine getirilmesi de, elbette zaman ve mekâna göre değişecektir.

    Peki, bahse konu Nur suresi 31. ayette HÜKÜM neydi? Göğsün örtülmesi. İster başını örttüğün örtüyle göğsünü ört, istersen başka bir şeyle. Amaç, emredilen hüküm değişmez, ama istenen hükmü yerine getirmek için, araçlar günün şartlarına, zamana, mekâna, geleneklere göre değişir. İşte Nur suresi 31. ayet de, aynı şekilde anlaşılmalıdır.

    Verilen diğer örneğe bakalım şimdide.

    ("Namaz (salât) diye bir şey icat edin, kurban (nahr) diye bir uygulama başlatın" demez de, "O yapılmakta olan namaz (salât), kesilmekte olan kurban (nahr) var ya, işte onu siz ALLAH için yapın" der.)

    Acaba Allah bu kadar basit mi hükmünü veriyor, bu konularda Kur'an da? Hiçbir açıklama yapmaz mı namaz ve kurban konusunda? Tüm bunları Nur suresi 31. ayette geçen başın örtülmesine delil yaparsak, sizce doğru olur mu? Kur'an da Allah namaz konusunu o kadar çok işler ki ayetlerinde, okuyan namazın Allah ile kulun arasındaki en güzel sohbet anı olduğunu anlar.


    Bir diğer verdiği örneğe bakalım.

    ("Dörde kadar evlenin" demez de, "O onar, on beşer evlenip de geçindirmek için yetimin malına el uzatmaya kalktığınız eşleriniz var ya, işte onları dörde, üçe, ikiye, hatta bire indirerek evlenin, yetimlere haksızlık yapmaktan korkuyorsanız böylesi daha iyidir" der.)

    Bakın bahse konu ayetin konusu ile ilgili, ne kadar güzel açıklama var. Allah ayetinde, birden fazla eş ile evlenmenin sakıncalarından bahseder. Örneğin çoklu evlilikte, asla isteseniz de adaleti sağlayamayacağımız örneğini verir. Daha da net belirterek, adaleti sağlamak istiyorsanız, tek eşle yetinin diye öğüt verir bizlere. Asla bu ayetlerden, dolaylı bir hüküm çıkartamayız. Ayetler apaçık anlaşılıyor.

    Bu konuya bir örnek daha vermek istiyorum. Allah Kur'an da şöyle bir hüküm verseydi ve deseydi ki, kadının ayaklarını, parmaklarını göstermesi namahremdir. O giydiğiniz mestlerle, aileniz dışındaki kişilere ayaklarınızı göstermeyiniz deseydi. Mest de o devrin toplumunun bir kıyafeti, geleneği olsaydı, bugün bizler kadınlarımızın mest giyerek ayaklarını kapatması gerektiğini, Allah ın farz emridir diyebilir miydik? Yoksa bu ayette Allah, kadınların ayaklarının görünmesini istemiyor, neyle örtersen ört, ister çorap giy, ister patik giy, diye anlaşılıyor mu derdik? Eğer evet, bugünde mest giymelidir diye anlarız dersek, Allah ın hükümlerine, geleneklerimizi de, din diye ilave etmiş olacağımızı unutmayalım.

    Sayın Eliaçık, zaten o günkü toplumun kadın erkek, başları kapalıydı, onun için başın örtülme emrini, Allah açıkça tekrar söylemesi gerekmezdi dediğinde, O devrin gerçekleri olan CARİYELERİ unutmuşa benziyor. Bildiğiniz gibi cariyelerin başlarını örtmesi yasaktı. Bu gerçek, herkes tarafından da bugün bilinir, kabul edilir. Bahse konu ayet indirildiğinde de, bu değişmedi, Müslüman olan cariyeler başlarını örtemediler. Çünkü başın örtülmesi o dönemin özgür kadınlarına has bir gelenekti. Hatta gelenekten öte, kadınların süs eşyasıydı. Bu hakkı cariyelere vermemelerinin bir nedeni de, cariye ve hür kadının sokakta anlaşılabilmesi adınaydı.

    Hemen şu soruyu soralım kendimize. Peygamberimiz Nur suresi 31. ayetten, Müslüman kadınlar başını örtmelidir, bu iffetli bir kadının giysisidir, diye anlamış olsaydı, acaba Müslüman olan cariyelerin, başlarının açık olmasına, hala izin verir miydi?

    Bu sorulara cevap bulamıyorsak, nefsimizin esiri olup, inançlarımıza Rabbin vermediği bir hükmü ilave etmemeliyiz. Şöyle söyleyende çıkabilir, cariyelerin hukuku farklıydı. Doğrudur farklıydı, ama Kur'an onlara da düzen getirmiş, açıklama yapmış, hatta onların yararına hükümler vermiştir. Ama dikkat ediniz, başın örtülmesi konusu hiç geçmez. Eğer başın örtülmesi emri olsaydı ve bu iffetli kadınlar için bir emirdir deseydi, bu durumda Allah cariye, hür olan Müslüman kadın ayrımı yapar mıydı?

    Konuyu daha iyi anlayabilmemiz için, yine başın örtülmesine dolaylı delil göstermeye çalışılan ve yine ayetten dolaylı bir emir çıkartarak, aslında bu ayette de, başın da örtülmesi çıkartılabilir dedikleri, başka bir ayete bakalım.


    Ahzab 59: Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına, dışarı çıkarken üstlerine örtü (Cilbablarını) almalarını söyle; bu, onların namuslu bilinmelerini ve bundan dolayı incitilmemelerini daha iyi sağlar. Allah bağışlar ve merhamet eder.


    Ahzab suresi 59. Ayette Allah, iman eden Müslüman kadınların, evin dışına çıktıkları zaman, nasıl giyinmeleri gerektiğini, bu ayette yine o günkü toplumun kullandığı geleneksel kıyafetten örnek vererek, dikkatlerini çeker ve derki; Toplum içinde dolaşırken, evinizde giydiğiniz daha rahatça hareket edebileceğiniz kıyafetlerle, dışarı çıkmayınız. Toplum huzuruna çıkarken, kullanmış olduğunuz CİLBABLARINIZI giyin öyle çıkın der.

    Peki, nedir bu cilbab? O devrin toplumunun kadınlarının, evin dışına çıkarken giydikleri yöresel kıyafete, örtüye verilen isim. Yani geleneksel, iklimsel o devrin toplumunun bir giysisi. Değişik meallere bakarsanız, bu kelimeyi yazmadan, dış giysilerini, ya da örtülerini giysinler diye tercüme edilir. O devrin toplumunun hiç bilmediği, geleneklerinde olmayan, günümüzde kullanılan palto, ceket, manto ve benzeri kıyafet isimlerinden birisini, ayette Allah ın zikretmesi, örnek vermesi elbette beklenemez.

    Şimdide bu ayeti konumuz ile ilgili düşünelim. Dikkat ederseniz bu ayette geçen cilbab kelimesinden yola çıkarak da, bakın cilbab baştan aşağıya giyilen bir örtüdür, onun için bu ayette de Allah, kadınlar başlarını örtmelidir emrini veriyor, diyerek anlatırlar ve başörtüsüne delil gösteririler.

    Hâlbuki cilbab o devrin geleneksel kıyafetinden başka bir şey değildi. Eğer bu kıyafeti giymekte farz emir olsaydı, KIYAFETİN ŞEKLİ, BİÇİMİ DETAYLI TARİF EDİLİRDİ. Bu konuda bu kıyafetle ilgili, tek bir açıklama, detay yoktur Kur'an da. Açıklama gereği de yoktur, çünkü emir, istenilen hüküm geleneksel kıyafetin giyilmesi değil, iffetli giyinerek, namuslu bir kadın gibi dışarı çıkılmasıdır. Bu kıyafeti kendimizce tarif ederek, itikatlarımıza delil ararsak, ancak nefsimizi tatmin etmiş, kendimizi kandırmış oluruz. Bunu unutmayalım.

    Ayette ne anlatılmak isteniyor, yani hüküm, amaç nedir bunu doğru anlamalıyız. İman eden kadınlara Allah seslenerek, dışarıya çıkmak istediğinizde, evin içinde giyindiğiniz, daha rahat ve nispeten daha açık kıyafetlerinizle, dışarıya çıkmayın. Dış giysinizi mutlaka giyin diyor. Bunun yapılmasındaki nedeni, amacı da açıklıyor ve diyor ki; Bu davranışınızla, sizlerin namuslu insanlar olduğunuz bilinsin ve sizler yanlış davranışlarla incitilmeyesiniz, diye açıklık getiriliyor.

    Bu durumda hemen kendimize soralım. Allah hacca gitmemizin örneğini verirken, nasıl o devrin anlayacağı şekliyle örnek verip, uzakta olsa yaya ya da develeriniz yorgun argın bile düşse, Hacca gidin örneğini veriyorsa, Ahzab 59. Ayette de yine o devrin geleneksel kıyafetinden örnek verip, dışarıya çıkarken daha dikkatli olmalarının ikazını yapıyor ve verdiği örnekte, yine o devrin kıyafetini giyerek amacın, hükmedilenin gerçekleştirilmesi isteniyor.


    Bu konuya, yaşantımızdan da bir örnek verelim. Şöyle düşünelim. Günümüz devrinde bir kadın, İstanbul da evin dışına çıkarken, nasıl bir giysi, kıyafet giydiğinde, o kadın hakkında hiçbir art niyet düşünülmez ve rahatsız edilmez, bu namuslu bir kadındır deriz, önce bunu düşünelim.

    Daha sonra aynı kadın, aynı kıyafetle, ülkemizin daha muhafazakâr, daha farklı bir yerine gittiğinde, yine aynı kıyafeti giydiğinde, daha önce gördüğü olumlu tepkiyi mi görür, yoksa? Elbette aynı olumlu tepkiyle karşılanmaz. O bölgenin geleneksel, anlayış ve yaşantısı ölçüsünce, daha farklı bir kıyafet, namuslu, iffetli bir kadının giysisi olarak ortaya çıkar. Bu durumda, İstanbul da normal karşılanan bir kıyafeti, bahsettiğimiz o taşra bölgesinde giyemezsiniz, çünkü normal karşılanmaz. Şehirde yaşayan bir kadın, orada giydiği kıyafetlerini, anne ve babasının köyüne, ziyarete gittiğinde giyebilir mi? Kesinlikle giyemez.

    Bakın aynı ülkede bile aynı kıyafet, daha farklı tepki görüyor. Önemli olan toplumun anlayışına, geleneklerine, düşünce ve fikir yapısına göre giyinmek olduğu ortaya çıkıyor. Zaten ayetinde bizlere anlatmak isteği amaç, yani verilen hükümde bu konu anlatılmaktadır.

    Bu ayette, dikkatinizi çekmek ve üzerinde düşünmenizi istediğim bir konu daha var. Allah ayetinde, mümin kadınlardan bahsederek, cariye hür kadın ayrımı yapmadan, dışarıda gezerken daha dikkatli giysiler giymelerini istiyor. Bu durumda bu ayet, Müslüman cariyeleri kapsamıyor diyebilir miyiz? Asla bunu söyleyemeyiz.

    Madem bu ayet de örnek verilerek, Müslüman kadınların başlarını örtmesi, bu ayette geçen CİLBAB giysisiyle de örnek gösteriliyor, bu durumda bu kıyafeti giyerek, cariyelerinde başlarını örtmeleri gerekmez miydi? Elbette gerekirdi, ama bu ayetin ve bahsedilen kıyafetin, başın örtülmesiyle bir ilgisi olmadığı ve peygamberimizde bu ayetten böyle bir anlam çıkarmadığı için, bu ayette indirilmesine rağmen, cariyeler yine başlarını örtemiyorlardı. Çünkü bu ayetin hükmü, amacı namuslu bir kadına yakışacak bir kıyafetle, dışarıda dolaşmaları adınadır. Bu ister hür olsun, ister cariye hepsini kapsamaktadır. Müslüman bir cariyenin, namuslu ve iffetli olması istenmiyor mu? Elbette isteniyor.

    Bakın Kur'an ve akıl bir araya geldiğinde, nasılda çözüme yaklaşıyor insanlar. Bu konuyu özetlemek gerekirse, Nur suresi 31. ayetinde geçen bir kelimeye, başörtüsü anlamını dahi vermiş olsak, bu ayetten kadının başını örtme emrini çıkartamıyoruz.

    Bu yazıyı yazmamdaki neden, asla başını örtenlere saygısızlık anlamında algılanmamalıdır. Amacım Allah ın ayetlerini doğru anlamak adına, sizleri düşünmeye davet etmektir. Buna Rabbim şahittir.

    Kadınlarda başın örtülmesi, bizlerinde geleneğidir. Bunun devam etmesinde de, elbette hiçbir sakınca yoktur. Yeter ki bunun Allah emri olduğunu, örtenlerin iffetli kadın, örtmeyenler iffetinden şüphe edilmesi gerekenlerdir denmemelidir. Çünkü Allah emretmediği halde, bunlarda Allah katındandır diyenlere, Rabbin uyarısı dikkatle düşünülmelidir.

    Kur'an din adına, şekilsel bir kıyafet asla emretmemiştir. Çünkü insanların din ve inanç adına ayrışmasına, bölünmesine karşıdır. Dinde bölünmeyin diyen Allah ı, ne yazık ki dinlemediğimiz, anlayamadığımız gibi, şekilsel simgelerle dinde kadınlarımızı bölmenin, ayrıştırmanın da yanlışlığını fark edememişiz.

    Allah takvaca üstün olmaktan bahseder. Ama bizler takvanın gizli oluşu, Yalnız Allah ın bilmesi, bizlerin çok hoşuna gitmediği için olsa gerek, nefsimizin dürtüsüyle, inancımızı şekilsel hale sokarak, topluma sunmanın acımasız hazını duymaya çalışıyoruz. Böylece komşularımız, hatta en yakınlarımızdan, başını örtmeyen kadınlarımıza takındığımız tavır, onlara söylediğimiz sözler düşündürücüdür.

    Eğer başını örtmeyen bir kadına, İFFETSİZ yakıştırmasını yapıyorsak, bu düşünce bizlerin Kur'an dan, Allah ın dininden ne derece uzak olduğumuzu gösteriyor demektir. DİN TOPLUMU, ŞEKİLSEL KIYAFETLERLE, SİMGEYLE ASLA AYRIŞTIRMAZ. Kıyafet geleneklere, yaşam şekline ve iklime göre değişiklikler arz edeceğinden, serbest bırakılmış ve bu konuda asla hiç bir hüküm özellikle Kur'an da verilmemiştir. Sizleri tek bir ümmet yaratmadım, dünya üzerine yaydım derken, Rabbin bu sözleriyle, bizlere ne anlatmak istediğini, akıl Kur'an çizgisinde doğru anlamalıyız.

    EĞER TOPLUM OLARAK, DİN ADINA GİYİM-KUŞAM, KIYAFETLERLE AYRIŞIYORSAK, O DİNDEN ASLA DEĞİLDİR, LÜTFEN BUNU UNUTMAYALIM.

    Peygamberimizin bu konuyla ilgili bir hadisi geldi aklıma.
    (Allah'ın kitabında helal kıldığı helal, haram kıldığı haramdır. Hakkında sustuğu ise serbesttir. Allah'ın serbest bıraktıklarını kabul edin ve bilin ki Allah hiçbir şeyi unutucu değildir.
    Ebu Davud K. Etime 39/Tırmizi K. Libas 6 İbni Mace K. Etime 60/ El-Müracaat sayfa 20 )
    Anlayana, düşünene çok şeyler anlatıyor. Fakat bizler öyle yanlış itikatlarımıza, öyle deliller arıyoruz ki, ancak nefsimizi oyalıyoruz. Allah haram ve helal ne emretmişse, bu açıkça Kur'an da vardır. Allah Kur'an da Kadınında, erkeğinde kıyafeti konusunda, hiçbir şekilsel kıyafet belirtilmemiş, yalnız ana kurallar konmuştur.

    Hz. Ömer in aşağıdaki sözleri, sanırım dikkatle düşünülmelidir.
    Hz. Ömer:
    İnancına göre yaşamazsan, yaşadığını inanç zannetmeye başlarsın.

    Kur'an gerektiği konularda, çok önemli detaya girer ve bizleri bilgilendirir. Örneğin Bakara 233. Ayetinde, bir annenin çocuğunu 24 ay süt emzirmesinin önemine işaret eder. Nisa 23. Ayetinde, aynı anneden süt emmiş, sütkardeşlerin birbiriyle evlenemeyeceğini açıklar. İki kız kardeşi aynı anda alıp, evlenmenin yasak olduğu detayını dahi verir. Boşanmış kadınların, üç adet dönemi geçmeden, tekrar evlenmemeleri gerektiği uyarısını yapar. Sizce bunlar en ince detay değil de nedir?

    Tüm bunları söyleyen, açıklayan Yaradan, kadının saçı namahrem olup, kapatılmasını emretseydi, apaçık yukarıdaki örneklerde olduğu gibi, bizlere söylemez miydi? Bazı kelimelerin arkasından, herkesin anlayamayacağı şekilde, açıkça değil de, dolaylımı anlatırdı bizlere?


    Allah Nahl 116. Ayetinde, bizlerin dikkatini çekerek bakın nasıl uyarıyor.

    (Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak "Bu helaldir, şu da haramdır" demeyin, çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz. Kuşkusuz Allah'a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler.)

    Demek ki açıkça Allah, kadın saçlarını göstermesi haramdır demediği halde, bizler bazı ayetlerinde ki, kelimelerin ardına sığınarak, aslında burada Allah dolaylı olarak, kadın saçını örtmelidir, saçını göstermesi HARAMDIR diyorsak, lütfen bu yanlışın bizleri nerelere götüreceğini de iyi hesap edelim. Çünkü Allah a karşı yalan uydurmak, haramların, günahların en büyüğüdür.


    Başörtüsü konusu bugün, içinden çıkılamayacak bir durumdadır. Bu konu ülkemizde siyasete öyle bir alet edildi ki, bu düşünceyi, fikri öne sürenlerin bile, bazen söyledikleri dikkate alınmaz oldu. Sizlere bir örnek vermek istiyorum. Günümüz de başın örtülme şekline dahi yön veren bir kişinin, sözlerini yorumsuz sizlere nakletmek istiyorum. Bu sözleri söylediği dönemde, ilginç yorumlar yapılmış ve bu sözlerin unutulması adına çok çaba harcanmıştı. Düşünen, aklını kullanan gerçekleri anlayacaktır.

    (Kadınların başlarını örtmesi iman meselesi ölçüsünde önem arz etmez. Allah'a karşı kulluk, umumi manada kulluk ölçüsünde önem arzetmez bunlar. Teferruata ait meseledir. Nitekim Allah'a iman meselesi Mekke'de Efendimize tebliğ edilmiş, namaz meselesi orada bize farz kılınmış, daha sonra da zekât bize farz kılınmış. Ama tesettür meselesine gelince biraz farklı. Zannediyorum Peygamberliğin 16. ve 17. senesinde müslüman kadınların başları açıktır. Temel meseleler varken, teferruatla uğraşılmamalı."
    Fethullah Gülen 1995)


    Dilerim Rabbimden, Kur'an gerçeklerini fark edebilen batılın, hurafenin, sanı ve rivayetin ardı sıra değil, hakkın FURKAN IN peşinden koşan, Rabbin halis kullarından oluruz. Bunu başaramayan toplumlar, Allah ile aldatılmaktan asla kurtulamazlar.

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#12.10.2012 22:31 0 0 0
  • Günümüzde bizler Kur'an dan habersiz, din adına öyle şeylere inanıyoruz ki, bunu akılla, mantıkla, Kur'an ile izah etmek mümkün değil. İçimize fitne sokan, İslam ı yozlaştırmak adına içimize girmiş Yahudi fitnesi, bu konuda çok ustaca çalışmış ve de başarılı olmuştur.

    Sizlere bu konuda bir örnek vermek istiyorum. Lütfen bu örnekten yola çıkarak, bu söylenenleri değerlendiriniz, daha sonrada buna benzer yüzlerce, hatta binlerce yanlışın ardı sıra nasıl gittiğimizin de değerlendirmesini, lütfen kendi nefsinizde yapınız.

    Aşağıdaki rivayet bilgileri, günümüzde çok güvenilen Buhari ve Müslim in hadis nakillerinden alınmıştır. Lütfen aşağıdaki sözleri önce değerlendirelim, daha sonra da, günümüz ilminin esneme konusuna verdiği cevaba bakalım. Acaba birileri İslam inancına ne fitneler sokmuş, farkına vara bilecek miyiz?

    (Uyku, yorgunluk veya can sıkıntısı halinde, elde olmadan, ağzın kendiliğinden açılarak, uzunca bir nefes alıp verme hali


    Bu hal bir bakıma dalgınlık ve gaflet haline benzer Bu ise Müslüman a pek yakışır bir durum değildir


    Bunun için Hz Peygamber (s a s ) bu konuda şöyle buyurmuştur:


    "Allah (c c ) aksırmayı sever fakat esnemeyi sevmez Bir kimse aksırıp "Elhamdülillâh" derse bunu işiten Müslümanların "yerhamükellah " diye karşılık vermesi gerekir Esneme ise şeytandandır Bunun için esneme ihtiyacı duyan kişi, mümkün olduğu kadar buna mani olsun Çünkü biriniz esnediği zaman şeytan ona güler" (Buhâri, Edeb, 165, 166; Müslim, Zühd, 54; Tirmizî Edeb, 1 4; Nesaî, Cenâiz, 52)


    Şeytanın gülmesinden maksat esneyenin içine düştüğü gaflet ve bitkinlik hali ile gülünç durumundan şeytanın hoşlanmasıdır
    Zaten inanan bir kişinin başına gelecek her kötülük, şeytanı memnun eder ve onu güldürür


    Şeytanı güldürmemek için kişinin esneme belirtileri olunca; hareket ederek elini yüzünü yıkayarak abdest alarak yorgunsa dinlenerek, bu gaflet halinden kurtulmaya çalışması gerekir


    Bütün bunlara rağmen esnemeden kurtulunamazsa esneme halinde ağzın el veya başka bir şeyle kapatılması İslâmi edep gereğidir Bir yazıda şöyle bir soru sorulmuş, Peygamberimiz (S A V) esnerken ağzını sol eli ile mi kapatırdı sağ eli ile mi? Cevabı şu; Hiçbiri


    Çünkü Peygamberimizin (S A V) esnediği hiç görülmemiştir
    Namazda esnemek şeytandandır. [Buhari]



    Yukarıda yazılanları ben değerlendirecek değilim. Doğru olup olmadığını, aklı olan zaten anlayacaktır. Sorgusuz sualsiz iman etmeninde, ne denli büyük bir yanılgı olduğunu, bizleri Allahtan nasıl uzaklaştıracağını da fark edecektir.



    Şimdide gelelim bugünün ilmine, bakalım ESNEME konusunda yaptığı araştırmalar, da ne gibi sonuçlara ulaşılmış.


    (Henüz doğmamış bir bebek bile, 11. haftadan itibaren anne karnında esnemeye başlar. Doğduktan sonra, son nefesimizi verene dek ortalama 250.000 kez esneriz. Bu "çene esnetme egzersizi", aslen ciğerlerimizin çalışmasını düzenleyen koruyucu bir reflekstir. Ciğerlerimizde bulunan keseciklerin (karbon dioksit-oksijen dönüşümünün yapıldığı kesecikler) çökmesini önler.)

    (Esneme nedir? Neden yapılır?
    Esneme istemsiz olarak kademeli nefes almaları takiben kademesiz ve derin bir nefes vermedir. Alt çene ileri derecede açılır ve boyun adaleleri kasılır.
    Oluşunun sebebi; kanda birikmiş CO2′nin atılmasını temin etmek için boynun büyük toplardamarlarına baskı yaparak kanın temizlenmek üzere kalbe dönümünü hızlandırmasıdır. )
    (Esnemek görme gücünü artırıyor...


    Çinli bilim adamları yorgunluğun sinyali olan bazı hareketlerin, sadece uyarı anlamı taşımadığını, yapılmaları halinde organlara faydalı olduğunu bildirdi.



    Çin Uluslar arası Radyosu'nun haberine göre, esnemek göz kaslarının gevşemesine yardımcı olduğu gibi, gözdeki kan dolaşımını da hızlandırabiliyor, gözü parlatıyor ve rahatlatıyor.)


    (Kayseri Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Aksu, sadece uykusu gelenin esnemediğini kaydetti. Prof. Dr. Aksu, esnemenin kandaki oksijen oranının düşmesi sonucu ortaya çıktığını belirtti. Aksu, esnemenin yalnızca insanlara özgü olmadığını, kuşlar ve memelilerle, bazı sürüngenlerin de esneyebildiğini söyledi. İnsanlarda esnemenin anne karnında 11'inci haftada başladığını ifade eden Prof. Dr. Aksu, "Vücudun oksijen gereksinimi koşullara bağlı olarak gün içinde değişir. Organizmanın artan oksijen ihtiyacı esneme ile karşılanır." dedi.)

    (Yeni yapılan araştırmada ortaya çıkan bulgular, yorulduğumuz zaman niçin esnediğimizi açıklıyor. Esnemek, beyni serinletiyor ve daha randımanlı çalışmasını sağlıyor.


    Esnemenin birincil amacı beyin sıcaklığını kontrol altına almak olduğunu açıklayan araştırmacılar, ortaya çıkan bulguların uykudan önce ve sonra niçin esnediğimiz, niçin belirli hastalıkların esnemeye yol açtığı, burundan nefes aldığımızda ve alnımız serinleyince esnemenin niçin durduğu gibi esneme hakkındaki çeşitli sırları çözdüğünü belirtiyorlar.


    Binghamton Üniversitesi Biyoloji Bölümü'nde araştırmacı Andrew Gallup, "Beyin bilgisayarlar gibidir. Serinlediği zaman daha iyi çalışır. Esnemek de beyni serinletiyor ve dolayısıyla daha randımanlı çalışmasına yol açıyor. Başka bir deyişle esneme bilgisayarlardaki vantilatörün işlevini görüyor" dedi. )

    Ne dersiniz, yazımın başında sizlere hatırlattığım rivayet bilgiler, sizce doğru olabilir mi? Peygamberimiz hayatında hiç esnememiş olabilir mi? Esnemek, sizce şeytandan mıdır, yoksa Yüce Rabbimin yarattığı kullarının en önemli ihtiyacımıdır? Yorum sizlerin.

    Bizlere düşen Allah ın rehberiyle yatıp, Allahın rehberiyle kalkmak olmalıdır. Eğer bunu yaparsak, dine nifak sokmaya çalışanlar yanımıza bile yaklaşamazlar. Yok eğer, sen Kur'an dan anlayamazsın diyenlere kanıp, onu yüksek bir yere asmış isek, birde üstüne üstlük Rabbin sakın velilerin ardına düşmeyin uyarısını göz ardı edip veliler, şeyhler edinmişsek, işte o zaman akı kara, karayı ak görmemiz kaçınılmaz olacaktır.

    Dilerim Rabbimden Kur'an ı rehber alan, onu anlayarak okuyup, ayetler üzerinde düşünen aklını kullanan, kendi imtihanına bizzat kendisi hazırlanmak adına, Kur'an ı yanı başından ayırmayan, doğruyu aramak adına çaba gösteren, körü körüne hiçbir bilginin ardından gitmeyen, Rabbin halis kullarından oluruz.

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#08.10.2012 18:01 0 0 0
  • Bir toplumda okuma alışkanlığı yoksa, o toplumun eğitim seviyesi de düşük demektir. Böyle toplumları yönetmek, istediğiniz tarafa yönlendirmekte çok kolaydır. Özellikle böyle toplumları, inançları yoluyla yönetmek, en kolay yöntemdir.

    Bunu fark eden Amerika ve gizli ortağı İsrail, kendi arzu ve istekleri doğrultusunda, ülkeleri yönetmek için, artık kolay kolay silah kullanmıyor. Toplumları inançları doğrultusunda, sinsice yönetiyorlar. Çokta başarılı olduklarını söyleyebilirim. Ne yazık ki Amerika nın en kolay, bu yöntemle perde arkasından yönettiği ülkeler Müslüman ülkelerdir. Peki neden? İşte bu neden sorusunu kendimize sormadığımız sürece, Amerika nın bu oyununa daha çok geleceğimiz kaçınılmazdır.

    Amerika özellikle, perde arkasından yönetmek istediği Müslüman toplumlarının, özgür demokrasi ile yönetilmesini hiç istemez. Bu ülkelerde eğer demokrasi varsa, demokrasiden uzaklaşması için elinden gelen yardımı dahi yapar. Çünkü demokrasilerde karar, bir kişinin elinde değildir de ondan. Bir kişiyi yönetmek, korkutmak kolaydır.

    Amerika nın en çok sevdiği Müslüman ülkelerin başında, Suudi Arabistan gelir. Peki, nedeni nedir diye sorsak, nasıl bir cevap alırız? Çünkü diktatörlükle yönetilen, ama en çok söz dinleyen zengin bir ülke olduğu için. Öyle bir diktatörlük vardır ki orada, Kral ın astığı astık, kestik kestik, ne adaletten söz edebilirsiniz, nede insan haklarından. Hele kadının bu ülkede adı bile yoktur. Hani Amerika adaletten, insan haklarından bahsederdi? Mısır a, Libya ya, Suriye ye adalet, insan hakları getirecekti? Cahil bir toplum olursak, işte böyle inancımızla çok kolay aldatanlar, her zaman çıkacaktır. Daha da kötüsü ülkemizi de alet edip, Müslüman ı Müslüman a kırdırmaları, tüm bu acıklı olayları, sinema seyreder gibi seyretmememiz düşündürücüdür.

    Amerika ne yazık ki Irak konusuyla ilgili, meclisimizin aldığı Amerika nın adına olumsuz kararıyla, ülkemizde de demokrasinin, adaletin, insan haklarının askıya alınarak, ülkemizi demokrasiden uzaklaştırma kararı aldığını görüyoruz. Bizleri sinsice içimizden birileri ile inancımızla aldatıyor, kandırıyor ve perde arkasından yönetiyorlar. Her şey o kadar açık ki, gözlerde ve gönülde perde olmayan, tüm aldatmacaların farkına varacaktır. Yaklaşık son 50 yıldır bizler, bu masalla uyutuluyor ve avutuluyoruz, ama farkında bile değiliz.

    Ülkemizi yöneten Hükümet ve Sayın Başbakanımızın Amerika nın oyunlarına alet olduğunu görmek, doğrusu beni çok üzüyor. Sayın Başbakanım, geçmişte size ve ülkeyi yönetenlerin fikirlerine ters düşen, birçok kişilere adaletsizce davranıldığını biliyorum. Size yapılan haksızlıklara, siz bir başka haksızlıkla cevap verirde, intikam hırsıyla yapılan yanlışlara seyirci kalırsanız, bu haksızlıkları onaylıyorsunuz demektir. Buda sizin inandığınızı söylediklerinizi, yaşamınıza geçirmediğini gösterir.

    Dün bu haksızlıkları, adaletsizlikleri sizlere ve sizin gibi düşünenlere yaptıranlar, reva görenler, yapılanlara seyirci kalanlar Amerika'ydı. Şimdi rolleri değiştirdi, çünkü işine öyle geliyor. Bugün de eski yandaşlarının haksızlılara uğramasına çanak tutanlar, seyirci kalanlar da, yine Amerika. Yarın bu rolleri işine geldiği anda, yine değiştirecek, toplumu önce birbirine intikam hırsıyla düşman edecek ve bizleri yine bizlere kırdıracak olan Amerika nın ve onun arkasındaki İsrail in, lütfen artık oyuncağı olmayalım.

    Atatürk ten sonra, bu ülkeyi 50-60 yıldır yönetenler, Amerika nın ve onun sağ kolu İsrail in güdümünde, Türk halkını aldatarak bu ülkeyi yönetmişlerdir. Ne yazık ki sizinde aynı zincirin halkası olduğunuzu görmek, beni ziyadesi ile üzmektedir. Amerika ya güvenerek bir işe başlayanın, sonu her zaman hüsran olmuştur.

    Sayın Başbakanımız kendi düşüncelerini, inanç ve itikatlarını toplum üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanmalarına, kendi çıkarları adına ses çıkarmayan, Avrupa, Amerika ve gizli yandaşı İsrail e güvenerek haktan, adaletten uzak, ülkemizde korku imparatorluğu kurmalarına, bu gün ses çıkarmayanların, yarın onlara neler yaptıracağını, onları nasıl kullanacaklarını unutmamalıdırlar. Bunun büyük vebali vardır.

    Allah bizleri Kur'an da uyarıp, sakın Yahudi ve Hıristiyanları gönül dostu edinip, onlara güvenmeyin diyor da, birileri hala bu uyarıları görmezden geliyorsa, bunların başarılı olması da, asla mümkün olmayacaktır. Elli yıldır bu ülke, karmaşa ve kavgayla yönetiliyor da, bir arpa boyu yol ilerleyemiyorsak, bunun asıl nedeni bunca yıldır bizleri yönetenlerin, Amerika nın ve Yahudi Siyonistlerin perde arkasından, ülkemizi yönetmesidir. Siyonistlere sözde kafa tutarak değil, özde kafa tutarak bu milleti özgürleştirebiliriz. Amerika ile kol kola yürüyorsanız, onun diğer kolunun, Siyonist İsrail olduğunu bilmelisiniz.

    Kur'an ve onun rehberliğinden bahsedenlerin, acaba ne derece bu yolda gittiklerini ve ondan ne derece faydalandıklarını dikkatle düşünmeliyiz. Allah toplumu yöneten yöneticilere, sakın sizin kininiz, düşmanlığınız, sizlerin karşınızdaki kişilere karşı sizi, adaletten saptırmasın diyor. Acaba bugün yaşanan tablo, Rabbin rehberinden nasiplenen insanların, adalet öğretisini hatırlatıyor mu?

    Maide 8: Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah'a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.

    Yüce Rabbin uyarısı ve adaletine bakar mısınız lütfen. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adil davranmaktan alıkoymasın diyor. Devamında ise, bu adaleti sağlayacak kişilerin, bakın kimler olduğunu söylüyor.

    (Adaletli olun; bu Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır.)

    Düşmanına bile adaletli davrananlar, Allah korkusu olanlardır diyor Yaradan. Ne dersiniz bugün adaletsizliğin kol gezdiği ülkemizde, yoksa Allah korkusu sözde mi kaldı? Yoksa edindikleri veliler, yeni adalet anlayışımı yarattılar? Yorum sizlerin.

    Mahkemenin balyoz davasında verdiği kararları, hepimiz biliyoruz. Karar konusunda, hiç bir şey söylemek istemiyorum. Çünkü son nokta konmuş değil. Önemli olan karşıdan baktığımızda görünenlerdir. Peki bazı kişilerin, köşe yazarlarının alınan karara, intikam duygusuyla nefretlerini kustukları sözler, acaba Kur'an dan, onun adaletinden feyiz almış bir kesimin, sözlerine benziyor mu?

    Bu karar bilmem neyin intikamı, rövanşı diyenler, adaleti intikam arenasına döndürenler, elbette bu ülkeye büyük yanlışlar yaptığını, bir gün adaletsizliğin ucu kendilerine döndüğünde anlayacaklardır. Doğrusu söylenen sözleri hatırlamak bile istemiyorum. Kinle, nefretle sağlanan adalet, asla Kur'an ın adaleti olamaz. Bu tür adaletler, şeytani nefislerimizi tatmin edebilir, ama Allah ın önerdiği adaleti asla sağlayamaz. Toplum olarak adalete güvenmek istiyoruz. Birileri eğer adalete müdahale ediyor da, hakka haksızlık karıştırıyorsa, bunun bir gün açığa çıkacağını unutmamalıdır.

    Bizler dilimizden Allah ı, Kur'an ı düşürmüyorsak eğer, Rabbin gerçek kulları olduğumuzu söylüyorsak, önce bunu hayatımıza geçirmeliyiz. Sözler gelip geçer, gerçekle yüzleşemez. Gerçeklerle yüzleşmek, söylenenleri fiiliyata geçirmekle olur. Dindar gençlik yetiştirmek isteyenler, bu sözleri söylemekle, böyle bir nesil yetiştiremez. Hz. Ömer in yaptığı gibi, önce gönül gözünü Kur'an ile nurlandıracaksın ki, Rabbin gerçeklerini, adalet anlayışını yaşayabilesin.


    Bizler, hocanın söylediğini dinle, yaptığını yapma sözleriyle bu toplumu yetiştirdiysek, bu topluma ne Hz. Peygamberimizi, nede onun sahabelerinin örnek yaşamını anlatmamız, öğretmemiz asla mümkün olmayacaktır. Çünkü bizler gerçeklik, doğruluk hamuruyla mayalanmadıysak, nasıl olurda toplumu doğru maya ile mayalayarak dindar bir nesil yetiştiririz.

    Kur'an ı rehber edindiğini söyleyenler, eğer amaca ulaşmak için yalan söylemek bile mubahtır, zihniyetiyle bizleri yönetmeye çalışıyorlarsa, Yüce Rabbin bu zihniyete başarı nasip etmesi, asla mümkün olmayacaktır.


    Toplumu bölerek, ayrıştırarak, köleleştirerek, inancıyla oynayarak, korku salarak hiçbir sonuca varmak mümkün değildir. Bunları yapmak toplumlar arasında, kin ve nefret oluşturur. Geçmiş tarihleri hatırlayalım, baskıyla iktidarda kalan hiçbir rejim ayakta kalmamıştır. Birde o baskıyı yapan liderlere, yakın zamanda toplumun verdiği ceza ise unutulmamalıdır. Allah Nisa suresi 58 ve 135. ayetinde adalet konusunda bizleri bakın nasıl uyarır. Acaba bizler bu uyarıdan, nasipleniyormuyuz?

    Nisa 58: Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi işitici, her şeyi görücüdür


    Nisa 135: Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendini, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

    Rahman Nisa 58. ayetinde, emanetleri ehil olanlara vermemizi emrettiği halde, bizler kıstas olarak nefsi ihtiraslarımızın etkisiyle yöneticiler atarsak, acaba başarılı olabilir miyiz? İltimas ve taraf tutarak, Rabbin yolunda olduğumuzu nasıl söyleriz. Yaradan tüm bu yapılanları görüyor. Ayetin sonunda da adaletten sapanları uyararak, bakın nasıl dikkatimizi çekiyor.

    (Şüphesiz Allah her şeyi işitici, her şeyi görücüdür.)


    Gerçektende Allah her şeyi görüyor. Yapılan adaletsizliklerin hepsi kayıt altında. Adaletten sapan yöneticilerin sonu, sizce Rabbin katında nice olur dersiniz? Allah ın adaletinden kimse kurtulamaz. Ancak belli bir süre kurtulduğunu zanneder, gönlünü eğlendirir.

    Şunu da sakın unutmayalım. Rabbin öyle bir adaleti var ki, zalimi zalimle terbiye eder. Ama bunu fark eden mi var? Bu söylediğimi ancak, gönül gözleriyle görebilen anlayacaktır.

    Nisa 135. ayette Allah, tüm iman edenlere seslenerek, ADALETİ titizlikle ayakta tutun diyor. En yakınlarınız anne ve babanız dahi olsa, adaletten sapmayarak doğru şahitlik yapın diyerek, adalete Allah ın ne derece önem verdiğinden bahsediyor.

    Çok daha ilginci, ayette bahsedilen, hislerinize uyarak, sakın adaletten sapmayın diyerek, bu işin ciddiyetini anlatıyor bizlere. Yine Allah ın tüm yaptıklarımızdan haberdar olduğu uyarısını, bir kez daha yapıyor.

    Peki, bu uyarıyı bugün duyan var mı dersiniz? İşin daha ilginci, bugün bizleri yönetenlerin dini ön plana çıkartıp, onu kullanması düşündürücüdür. Tüm bu yanlışların güzelim dinimize, çok büyük zarar verdiğini düşünüyorum. Bazı kendiliksiz insanlar, nefsini Kur'an dan uzak tutmuş cahiller, işte bakın hacı hoca takımının adaleti bu dediklerinde, İslam a verdikleri zararın onarılması çok zor yaralar açtığını, hatırlatmak isterim.

    Tüm bu yanlışları, din adını kullanarak, topluma adaletsizce hükmedenler, kendi adaletini yaratarak, toplumu Allah ile aldatanlar, şunu sakın unutmasınlar, Rabbin verdiği mühlet elbet bir gün bitecektir. Beşerin adaletinden kaçanlar, Allah ın adaletinden asla kaçamayacağını unutmamalıdırlar. Tabi aklını kullanmayanları da Allah, pislik içinde bırakırım dediğini unutmamalıyız. Neye layık isek, Allah onu verecektir.


    Çok ilginçtir, basında çıkan haberlerde görüyoruz, duyuyoruz yalancı şahitlik yapanlar, suçun o kişiye yüklenmesi için bazı sahte delillerden bahsedenler, şahidin gizlenerek ortaya attığı birçok suçlamaların ortaya atıldığı bilgilerle, adalet arayan insanlar. Adaletin adından bile korkan, adeta susturulmuş bir toplum. İşte bugünkü acı gerçekler. Bunlar Müslüman bir toplumun adaletine asla örnek olamaz.


    Toplum olarak bizlerin yapacağı, elbette önemli şeyler var. Önce bizleri inancımızla sömürenlerin, yanlışlarını ortaya çıkarmalıyız. Bunu yaparken kimseye saygısızca davranmadan, hakka haksızlık katmadan yapmalıyız ki, toplumu uyarabilelim. Bunu yapabilmek içinde, önce Kur'an ı doğru anlayarak, dinimizi en emin kaynaktan öğrenmeliyiz. Daha sonrası çok kolay. Rabbin nuru, güneşi ile gönül gözlerimizi aydınlattığımız andan itibaren, din bezirgânlarının yalanları, aldatmacası ortaya çıkacaktır.

    Çaba bizden, takdir Allah dan, boş durmak yok. Dilerim toplum olarak, bazı gerçeklerin farkına varırız. Bizi bize düşman yapan, toplumu bizden ve bizden olmayanlar diye ayıranlar, bir gün hem topluma, hem de Rabbim e hesap vereceklerdir. Adalet bugünde, yarında hepimize lazım olacaktır.

    Adaletle hükmetmeyenler, bir gün adaletle yüzleştiklerinde, adalete mutlaka hesap vereceklerdir. Bundan kaçış yok.


    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#01.10.2012 09:15 0 0 0
  • Kur'anda hiç bir ayet NESİH olmamıştır. Tüm ayetler Dünya yaşadıkça, tüm aleme rehber olmaya devam edecektir. Lütfen Kur'anı bizzat kendimiz anlayarak okuyalım, üzerinde düşünelim. Ama hiç kimsenin etkisinde kalmadan.

    Eğer imtihan olduğumuzun söylüyorsak bu Dünyada, birilerinin ardına düşerek imtihan olamayacağımızı, bizzat birey olarak dersimizi sorumlu olduğumuz Kur'andan çalışarak, hesap gününe hazırlanmalıyız. Allah bizleri uyararak, keşke filancanın ardına düşmeseydim, beni dinden o saptırdı, yakarışlarını hesap günü bizlerde yapmak istemiyorsak, çok ama çok dikkatli olmalıyız.

    Saygılarımla
#28.09.2012 08:47 0 0 0