halukgta

halukgta

Üye
06.09.2011
Çavuş
1.220
Hakkında

  • Değerli din kardeşlerim. Günümüz İslam ı öyle yanlış bir yönde ilerliyor ki, adeta Kur’an a savaş açmış, onun hükümlerine sanki inat, bir iman üzerinde yaşıyoruz ama bunun ne yazık ki farkında değiliz.

    Dini anlattığını söyleyen, toplumda söz sahibi öyle kişiler var ki, söylediklerini kulakları duymuyor sanki. Düşünebiliyor musunuz, kutsi yani doğruluğundan şüphe olmayan, adı verdikleri bazı hadislerin, ayetleri nesih edebileceğine inanılmaktadır. KUTSİ HADİSİN, KUR’AN A GEÇMEMİŞ, TIPKI AYET GİBİ, ALLAH EMRİ OLDUĞU SÖYLENEREK, yine Allah emri olan ayetleri nesih etmesi, yani hükmünü kaldırdığına nasıl inanırız. Bu kadar mı Kur’an ı terk ettik?

    İşte Allah ın ayetlerini, birer birer silmenin, ortadan kaldırmanın dini yozlaştırmak isteyenlerin inancımıza soktukları, KUTSİ hadis silahı bu kadar tehlikeli bir inançtır. Tabi gel de bunu anlat, anlata bilirsen. Beyinler batılla yıkanınca, gözlere ve kulaklara da perde çekilmişse, birde üstüne üstlük kalpler mühürlenmişse, asla Kur’an gerçeklerini anlatamazsınız. Anlatmaya kalktığımızda da, sen peygamberimizi devre dışı bırakıyorsun, sünnet inkârcısınız damgasını vuruyorlar. Aslında farkında değiller, bunlara inandıklarında, KUR’AN İNKÂRCISI OLUYORLAR.

    Dine nifak sokanlar, İslam a soktukları hurafe ve iftiraları topluma inandırmak içinde, ayetlerin anlamlarını eğip bükerek, yalan yanlış anlamlar vererek, Allah ın söylediklerini saptırmışlardır. Bakın bu iftiraya, Kur’an dan hangi ayeti delil göstermişler.

    Necm 3–4: O, nefis arzusu ile konuşmaz. (Size okuduğu) Kur'an ancak kendisine bildirilen bir vahiydir. (Diyanet meali)

    Allah ayetinde, elçim kendi nefsinden konuşmuyor diyor. Sizlere ilettiği, anlattığı, benim ona indirdiğim Kur’an dır diye ayette apaçık söylüyor. Ama dine nifak sokanlar, toplumun beynini bulandıranlar, kendi saltanatlarının devam etmesini isteyenler, ayetin anlamını saptırıyor ve ne diyorlar biliyor musunuz?

    “Bakın ayette Allah, elçisi kendi kafasına göre konuşmuyormuş, buradan da anlıyoruz ki onun sözleri yani hadisleri de Allah ın vahyidir. Onun içinde Kur’an a geçmeyen kutsi hadisler, ayetleri nesih edebilir, yani Kur’an ayetinin hükmünü kaldırabilir.” Evet, aynen bunu söylüyorlar ve buna inanıyorlar.

    Tüm bunlara inandığınızda, Kur’an ın tamamına iman etmemiş olduğumuzun, bu tolum ne yazık ki farkında değil. Allah Kur’an ayetlerinin bazılarını görmezden gelenlere, üstünü örtenlere, ya da anlamlarını değiştirenlere KÂFİR diyor hatırlatırım. Hatırlayınız Allah bizleri uyarıyor ve neler diyordu ayetlerinde.

    —Yalnız Kur’an ın ipine sarılın.

    —Emin olmadığınız bilgilerin ardına düşmeyiniz, hesabını sorarım. Sizleri yalnız Kur’an dan sorumlu tutuyorum.

    —Peygamberimizin görev ve sorumluluklarını anlatırken de; Sen ancak bir öğüt vericisin. Senin görevin sadece tebliğ etmektir, hesap görmek bize aittir.

    —Yine Allah deki onlara diyerek, kendi yetki ve sorumluluklarını nasıl anlatmasını istiyordu elçisinin: Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım. Ben sadece uyarıcılardanım.

    Sizlere sormak isterim. Peygamberimiz bu ayetleri ümmetine tebliğ ettikten sonra, sizce bana Kur’an dışından da ayet değerinde bilgiler geldi diyerek, topluma tebliğ eder mi? Şöyle düşünün lütfen, Kur’an da olmayan kutsi hadis adını verdikleri bilgiler, acaba neden peygamberimiz devrinde yazıya geçirilmedi de ölümünden en az 200 yıl sonra rivayetler yoluyla toplanarak kayda alındı? Peygamberimiz neden bu ayetleri de Kur’an a geçirmedi diye neden sormuyoruz, bunları anlatanlara. Hâşâ peygamberimiz bunu unuttu da, birilerinin mi aklına geldi kayıt altına aldı?

    Kur’an ı anlayarak ve üzerinde düşünerek okuyan bir Müslüman, asla böyle bir iftiraya inanmaz. Allah Zuhruf 44. ayetinde, sizleri Kur’an dan hesaba çekeceğim diye hükmünü verdiyse, sizce Kur’an a geçmemiş bir bilgiden sorumlu tutar mı? Nasıl olurda Kur’an dışından bizlere ulaşan bir bilginin, hiç şüphe duymadan, Allah ın ayetinin hükmünü sildiğine inanırız? Hatırlayınız Allah bir ayetinde ne diyordu? YOKSA SİZ KUR’AN IN BİR KISMINA İNANIP, BİR KISMINA İNANMIYOR MUSUNUZ? Siz bu sözlerden ne anladınız? Karar sizlerin.

    Bu düşüncenin yanlışlığına örnek verecek, yüzlerce ayet var Kur’an da. Ama gönüller mühürlüyse, onlara yapacak bir şey yok demektir. Allah Elçime uyun der ve devam eder, çünkü o sizlere yalnız Kur’an ı tebliğ etti. Asla onun dışına çıkmadı. Eğer bizim söylediklerimize bir kelime ilave etseydi, onun şah damarını keserdik diyerek, bizlerin sorumlu olduğu, ipine sarılacağımız yalnız Kur’an olduğunu apaçık ayetlerinde bizlere bildirdi. Hiç unutmuyorum, beni bir siteden atmalarına neden olarak, şunu yazmışlardı.

    (Dini konularda Peygamberimizi hiçe saymak, Kur'an hükümlerini çarpıtarak sunmak!)

    Allah şahittir ki, ben asla peygamberimize saygısızlık yapacak, tek kelime söylemedim, zaten bunu söyleyen Müslüman değildir. Benim yaptıklarım peygamberimizin adını kullanarak, dine nifak sokanların, iftiralarını ortaya çıkarmaya çaba harcamaktır, Allah ın yardımıyla.

    Hiç kimse peygamberimizi hiçe sayamaz, devre dışı bırakamaz, buna zaten gücü yetmez. AMA YİNE HİÇ KİMSE PEYGAMBERİMİZE, ALLAH IN VERMEDİĞİ YETKİ VE SORUMLULUĞU DA, KENDİ NEFSİNDE YÜKLEYEMEZ. Kur’an ayetlerini çarpıtmak kâfir olmaktır. Rabbimiz böyle bir yanlıştan korusun cümlemizi. Yazımın başında verdiğim örnek, ayetleri çarpıtarak, batıl ve hurafe inançlara delil göstermektir ki, bunun günahını düşünmek bile istemiyorum.

    Ne yazık ki ayetleri, Kur’an dan yardım alarak anlamak yerine, rivayetler ışığında ayetleri anlamaya çalışıyoruz, onun içinde yanlış anlıyoruz. Böyle yaptığımız için bölünüyoruz, parçalanıyoruz, yetmiyor birbirimize düşman oluyoruz. Sizce Yaradan bizlerin, Kur’an ı rivayet ve sanı bilgiler ışığında, anlamamızı ister mi? Hani emin olmadığınız bilginin, ardına düşmeyin diyordu, unuttuk mu yoksa?

    Kur’an kendisini anlatan, açıklayan nurlu eşi benzeri olmayan bir rehberdir. Lütfen ona karşı duyarlı ve saygılı olalım. Bunu yapmayan, gereken titizliği göstermeyenler, şunu asla unutmasınlar. Hesabın görüleceği o çetin gün, ardı sıra gittiği kişilerin, kendilerini Kur’an dan nasıl saptırdıklarını, fark edenlerin safında olacaklardır.

    Saygılarımla
    Haluk GÜMÜŞTABAK
    http://hakyolkuran.com/
#04.02.2015 21:16 0 0 0
  • Günümüzde din adına çok başvurulan bir makamdan bahsedilir. Fetva verme makamı. Gelin bu konuyu sizlerle birlikte, Kur’an dan yardım alarak düşünelim. Önce fetva sözcüğü, ne anlama geliyor ona bakalım. Fetva her hangi bir dini konuda, detaylı açıklama yapmak, konuyla ilgili izahatta bulunmaktır.

    Bu bilgiden sonra hemen kendimize soralım. Peki, Allah Kur’an da hüküm verdiği konularda, açık, anlaşılır bir izahatta bulunmamıştır da, onların açıklanmasını kullarına ya da peygamberimize mi bırakmıştır. Eğer bizler bu sorunun doğru cevabını kendi nefsimize araştırıp veremiyorsak, asla din ve iman adına, Allah ın istediği bir yol üzerinde olamayız. Önce yaradan elçisine verdiği görev, yetki ve sorumluluklarından örnekler verelim.

    Allah Rad suresi 40. ayetinde. Senin görevin sadece tebliğ etmektir. Hesap görmek ise bize aittir der. Kehf 56. ayetinde, Biz peygamberleri, sadece müjdeleyici ve uyarıcılar olarak göndeririz diye bizleri bilgilendirir. Enam 50. ayetinde de, ben sadece, bana gönderilen vahye uyuyorum diyerek, asla farklı bir bilgiyi ümmetine iletmediğini anlatır. Peygamberimiz açık ve anlaşılır olmayan bir vahye uyamayacağına göre, demek ki Kur’an da her konu, apaçık izah edildiği anlaşılıyor. Yine Nur 54. ayetinde, Peygamber’e düşen, sadece açık-seçik duyurmaktır diyerek, Allah elçisinin görev ve sorumluluğunu iyice netleştiriyor.

    Gelelim Kur’an ın açık, izah edilmiş, detaylandırılmış olup olmadığı konusuna. Bakın Yaradan bu sorunun cevabını Kur’an da, birçok örneklerle veriyor ve neler söylüyor. Kamer suresi 22. ayetinde, yemin ederek KUR’AN I ÖĞÜT İÇİN KOLAYLAŞTIRDIĞINI SÖYLÜYOR. Nisa suresi 28. ayetinde de kolaylaştırmasının nedenini açıklıyor ve ALLAH SİZE HAFİFLİK GETİRMEK İSTİYOR, ÇÜNKÜ İNSAN ÇOK ZAYIF YARATILMIŞTIR diyerek, aslında çok önemli bir uyarıda bulunuyor.

    Yine Allah birçok ayetinde, Kur’an ı bizlere her şey için bir açıklama ve bizlere hidayet ve rahmet olsun diye gönderdiğini söyler. Enam 38. ayetinde de, BİZ KUR’AN DA HİÇBİR EKSİK BIRAKMADIK diyerek, bizleri uyarır. Yine Enam 57. ayetinde de peygamberimizin, şüphesiz ben Rabbimden gelen apaçık delile dayanıyorum diyerek, çok önemli bir açıklama yaparak, hüküm ancak Allah'ındır. O hakkı anlatır ve O, doğru hüküm verenlerin en hayırlısıdır diyerek, Allah ın verdiği hükmü en güzel bir şekilde anlattığını, izah ettiğini bizlere bildirir. Lütfen aşağıdaki ayetler üzerinde, düşünür müsünüz?

    Araf 174: Belki inkârdan dönerler diye, AYETLERİ BÖYLE AYRINTILI BİR ŞEKİLDE AÇIKLIYORUZ. (Diyanet vakfı meali)

    Hicr 1: Elif. Lam. Ra. Bunlar Kitab'ın ve APAÇIK BİR KUR'AN'IN AYETLERİDİR.( Diyanet vakfı meali)

    Ne kadar açık ve net, Allah bildiriyor ve diyor ki bizlere, sizlerin sorumlu olduğunuz ayetleri ayrıntılı bir şekilde açıkladık. Yani biz fetvamızı verirken, sizlerin anlayacağı şekilde detaylı verdik. Allah Nisa 87. ayetinde, KİMDİR SÖZÜ ALLAH’IN KİNDEN DAHA DOĞRU OLAN DER VE BİZLERİN, FARKLI SÖZLERE YÖNELMEMİZİN KAPISINI KAPATIR.

    Enbiya suresi 45. ayetinde, deki onlara diye bizlere elçisinin bir söz söylemesini ister ve der ki; BEN SİZİ ANCAK VAHİYLE UYARIYORUM. SİZCE AÇIKÇA VERİLMEMİŞ HÜKÜMLERLE UYARI OLUR MU? Buradan da anlıyoruz ki, Rabbimiz her konuda fetvasını bizlere açıkça vermiştir. Onun içindir ki bizlerin, KUR’AN DAN BAŞKA FETVA MAKAMI ARAMAMIZ, BİZLERİN KUR’AN IN SINIRLARINI AŞMAMIZA NEDEN OLUR.

    Kur’an bazı ayetlerinde bizleri bu konuda uyarır ve ALLAH IN SINIRLARININ KUR’AN OLDUĞUNU ANLATIR. Örneğin Bakara 229. ayetinde, Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa işte onlar zalimlerdir der. Tevbe 112. ayetinde de müjdelenecek Allah ın kullarından bahsederken, ONLAR ALLAH'IN SINIRLARINI KORUYANLARDIR DİYEREK, Allah ın sınırlarının Kur’an ile belirlendiğini, asla Kur’an ın sınırlarını aşamayacağımızı anlatır bizlere. Allah bu konuyu daha iyi anlayabilmemiz içinde bakın nasıl açık ve net hükmünü verir.

    Zuhruf 44: Doğrusu Kur'an, sana ve kavmine bir öğüttür. İLERİDE ONDAN SORUMLU TUTULACAKSINIZ. (Diyanet vakfı meali)

    Demek ki sorumlu olduğumuz, inancımız KUR’AN İLE SINIRLANDIRILMIŞ ki, bizleri Yaradan Kur’an dan sorumlu tutacağını söylüyor. Sizce, bizlere gereken açıklamayı yapmadan, bizlerin ihtiyacı olan fetva detaylı bir şekilde Kur’an da verilmeden, nasıl sorumlu tutar bizleri Allah.

    İslam toplumunda FETVA verme konusu, öyle yanlış anlaşılmış ve toplum din adına öyle yanlış yönlere çekilmiş ki, adeta Kur’an ın yanına, onun açıklayıcısı dedikleri kitaplar ortaya çıkartılmıştır. Birde Kur’an ı herkes anlayamaz, Kur’an da her bilgi açıklanmamıştır diye toplum inandırıldığı için, ilk müracaat yeri Kur’an olması gerekirken, fıkıh kitapları olmuş. Tabi her mezhep, kendi fıkıh kitaplarını yazmış. Böyle olunca da Kur’an ne yazık ki yüksek bir yere asılarak, farkında olmadan terk edilmiş.

    Şimdide günümüzde, fetva konusunda yaptığımız yanlışlardan örnekler verelim. Diyanete kadınlar hayızlı yani ay halinde ibadet yapabilir mi diye sorduğumuzda verdiği cevap, PEYGAMBERİMİZİN EŞLERİNDEN GELEN RİVAYETLERİN KADINLARIN BU HALDEYKEN İBADET EDEMEYECEKLERİ, ORUÇ TUTAMAYACAKLARI YÖNÜNDEDİR dedikten sonra, kadın bu haldeyken namaz kılması HARAMDIR diyebiliyor. Peki, Kur’an bu konuda ne diyor? Onay veriyor mu? Bu konuda Allah ın tek bir hükmünü göremezsiniz.

    Kur’an kadın bu haldeyken, yalnız cinsel birleşme yapmaması gerektiği anlatır. Asla Rabbimiz böyle bir hüküm vermemiştir. İşte fetva makamı edinirsek kendimize, böyle yanlış hükümleri din zannederiz. Allah ın tek kelime bile bahsetmediği bir konuyu, emin olamayacağımız rivayetler ışığında yaşayabilir miyiz? Bu fetvayı veren de sorumlu olduğu gibi, buna uyanlarda sorumludur. İlginçtir kadının bu haldeyken KİRLİ SAYILIP, ibadet yapamayacağı, bugün Yahudilerin elinde bulunan Tevrat ta geçer. Sizce düşündürücü değil mi?

    Yine Kur’an Maide 5. ayetinde, Ehli kitabın yaptığı yemekler biri birine helal kılınmıştır diye apaçık hükmünü verir. Ama bizler bu açık ayetleri gördüğümüz halde, yeterli görmeyip, mutlaka birilerine sorma ihtiyacını duyarız. Öyle olunca da Allah ın hükmüne ( fetvasına) beşeri fetvalar ararız. Buluruz da ama daha sonrada işin içinden çıkamaz bir halde buluruz kendimizi. Bize anlatılanlarla kafamız karışır ve şüphe içinde oluruz. İşte onun için Allah, Kur’an ın sınırlarını aşmayın diye bizleri uyarır. Peygamberimizin bu konuyla ilgili uyarılarını hatırlatmak isterim.

    Allah bazı farizalar vazetmiştir, onları aşmayın. Bazı hadler koymuştur, onlara yaklaşmayın. Bazı şeyleri haram kılmıştır, onları yapmayın. BAZI ŞEYLERİ DE UNUTMAKSIZIN SİZE RAHMET OLMASI İÇİN HATIRLATMAMIŞTIR, ONLARI DA ARAŞTIRMAYIN.
    Mahmud Ebu Reyye, Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması, sayfa 403

    Allah’ın kitabında helal kıldığı helal, haram kıldığı haramdır. HAKKINDA SUSTUĞU İSE SERBESTTİR. Allah’ın serbest bıraktıklarını kabul edin ve bilin ki Allah hiçbir şeyi unutucu değildir.
    Ebu Davud K. Etime 39/Tırmizi K. Libas 6 İbni Mace K. Etime 60/ El-Müracaat sayfa 20

    Örnek vermeye devam edelim. Diyanete sorsanız ve deseniz ki, Cuma namazı kadınlara farz değil midir? Hemen yine rivayetlerden edinilen bilgilere göre, Cuma namazının erkeklere farz kılındığını söylerler. Ama Allah ın daveti Ey iman edenler, Cuma salâtına/namazına çağrıldığınızda, çağrıya uyun der. Her ne hikmetse bu kadar açık ayet varken, birilerinin fetvaları ile bu kadar önemli sosyal bir ibadetten, kadınlarımız bugün uzak kalmıştır. Siz Ey iman edenler seslenişi, yalnız erkeklere olabilir mi? Onun içindir ki İslam âlemi, A sosyal bir toplum olmuştur. İşte fetvayı Kur’an dan almayıp, birilerinden almaya kalkarsak, birde emin olamayacağımız bilgiler bizlerin dinde sınırı olursa, sonu böyle olur.

    Allah Kur’an da, şefaat tümden bana aittir dediği halde, birilerinden fetva alarak şefaat yetkisinin başkalarına da verildiğine inanmak, bizleri Kur’an ın sınırlarının dışına itecektir. Yine Allah eti yenen ve yenmeyen, helal haramları sayarken, Kur’an da saydıklarımın dışında her temiz şey, sizler için helaldir demesine rağmen, bizler edindiğimiz veliler, şeyhler ve efendilerin FETVALARIYLA, öyle bir haramlar listesi kabul ederiz ki, Kur’an hiç birisinden bahsetmez. Ne yazık ki bizlere öğretilen Kur’an ın asla bahsetmediği haramlar listesi, yine bugün Yahudilerin ellerindeki Tevrat ta yazar. İslam dini buna benzer fetvalarla yaşanırsa, yaşadığımız acı sondan kurtuluşumuz mümkün olamaz. İSLAM, ALLAH IN KUR’AN DA AÇIKÇA İZAH ETTİĞİ, FETVALARLA YAŞANIR. LÜTFEN BUNU UNUTMAYALIM.

    Allah hükümlerini, o kadar basit ve kolay vermiştir ki, bizler bununla yetinmeyip, edindiğimiz fetva makamlarının sayesinde, sınırları genişletmiş ve zorlaştırmış bir din yaratmışız kendimize. Örneğin Kur’an da abdest alma konusu, çok açık ve basit bir şekilde anlatılır ve derki; Yıkayın yüzünüzü, kollarınızdan dirseklere kadar, mesh edin başınızı, ayaklarınızdan topuklara kadar. Bakın ne kadar açık ve de basit. Bizlere bu bilgi yetmemiş ve bizler nefislerimizde bu hükümlere ilaveler yaparak fetvalar aramışız.

    Yine boy abdestini anlatan Kur’an, cünüp olduğunuzda, TERTEMİZ YIKANIN DER. Ama bu açıklamayı basit gördüğümüz için, bakın neremizden yıkamaya başlayacağız, ne dualar okuyacağız açıklanmamış diyerek, bu konuda bile fetvalar ararız kendimize. Tabi arayan bulur misali, neler neler anlatılır bu konularda. Daha doğrusu edindiğimiz FETVA makamları sayesinde, din ne yazık ki Allah ın dininin sınırlarından taşarak, beşeri bir din yaratmışız ellerimizle.

    Fetva konusu İslam toplumunda, neredeyse Kur’an gibi kabul edilmesi gereken bir hüküm görüntüsü almıştır adeta. Örneğin 6–7 yaşındaki bir kız çocuğunun dahi, evlenebileceği fetvasını verenler çıkmıştır. Bu durumda bu söylenenlere inanacak mıyız? Ya da inanmayacaksak ölçümüz ne olacak? İşte bu sorunun cevabı da yine bahsettiğim konuya gidiyor. Bizlere din adına söylenen her bilgiyi, mutlaka Kur’an a danışmalı ve onun onayını almalıyız. FETVA MAKAMI KONUSU, İSLAM ÂLEMİNDE, KUR’AN IN SINIRLARINI AŞMASINA VE ADETA SINIR TANIMAZ BİR DİN YARATILMASINA NEDEN OLMUŞTUR.

    Elbette din konusunda bizler, daha bilgili kişilere sormalı, danışmalı ve araştırmalıyız. Ama sorduğumuz sorunun ön araştırmasını, önce bizler Kur’an dan yapmalıyız. Bunu yapmadığımız takdir de, yanılma şansımız yüksek olur. Bizleri bilgilendiren kişilerin mutlaka bizlere KUR’AN IN SINIRLARINDA BİLGİ VERMESİ GEREKİR. Sınırları aşarak, Allah ın hiç bahsetmediği, hüküm vermediği konuları bizlere din diye anlatıyorsa, bunlardan uzak durmalıyız. Şunu lütfen unutmayalım din ve iman konusunda FETVAYI veren Allah tır. Bizlerin sorup araştıracağımız konular ise, Allah ın Kur’an da verdiği fetvayı, daha iyi anlayan kişilerden ancak bilgi almak olmalıdır.

    Yaradan bizleri İsra suresi 36. ayetinde uyarıyor ve sakın emin olmadığın bilginin ardına düşmeyin diyordu. Sizce emin olacağımız bilgi hangisidir? Elbette sorumlu olduğumuz Kur’an dır. Yaradan Casiye 6. ayetinde bizleri uyarıyor ve Allah'tan ve O'nun ayetlerinden sonra hangi söze inanacaklar diyerek, bizlerin güvenebileceğimiz bilgilerin, fetvaların yalnız Kur’an olduğu bilgisini veriyor.

    Ne yazık i fetva makamı konusu, İslam toplumlarının dinde mezheplere bölünmesini sağladığı gibi, onları bile kendi içlerinde bölünmesine, dini gittikçe zorlaşmasına neden olmuştur. Elbette bu konu ilk başlarda, iyi niyetlerle topluma bilgi vermek amacıyla başladıysa da, ne yazık ki günümüzde, dinin sınırlarını aşmasına ve Allah ın hiç bahsetmediği konuları, sanki dinin içindeymiş gibi gösterilmesine neden olmuştur.

    Din Allah ın dinidir. Onun hükümleri konusundaki FETVAYI da verecek, yine Allah dır. Allah ın yemin ederek kolaylaştırdığı dini, ellerimizle beşeri ilave ve Allah ın vermediği fetvalarla zorlaştırmayalım. Bunun hesabını veremeyiz.

    Tekrar hatırlatmak istiyorum. Hepimiz birbirimize muhtaç yaratılmışız dır. Onun için birbirimizden yardım almalıyız ama önce imtihanımıza mutlaka Kur’an dan bizzat bizler çalışmalıyız ki, bizleri Allah ile aldatanlar çıkmasın.

    Saygılarımla
    Haluk GÜMÜŞTABAK
    http://hakyolkuran.com/
#28.01.2015 20:59 0 0 0
  • Bizler Kur’an ı öyle bir terk ettik ki, hurafe ve batıl iliklerimize kadar işlemiş, ama bunun farkında bile değiliz. Yaşadığımız dinin adı İslam, yani Allah a boyun eğmek, teslim olmak ama bizler ne yazık ki Allah a değil, beşerin uydurduğu rivayet ve sanı bilgilere inanıyor ve onların batıl sözlerine boyun eğerek, inancımızı yaşıyoruz.

    Bu tespitlerimin bir tezahürünü gördük basında. Yaşını başını almış, toplumda belirli bir topluluğa din adına konuşmalar yapan bu kişi, geçen gün öyle şeyler söyledi ki İslam ve din adına, aklı başında olan, Kur’an dan nasiplenmiş hiç kimse, bunu kabul etmez.

    Bu kişi, Kur’an a iman eden bir Müslüman ın, şunlara inanması gerektiğini söylüyor ve diyor ki; “İSLAM DİNİNDE EVLENME KONUSUNDA BİR YAŞ HADDİ YOKTUR, BULUĞ ÇAĞINDAN ÖNCEDE, BİR ÇOCUK EVLENEBİLİR”. Açıklamasında ise çocuğun reşit olması gerekmediğini söyleyebilmesi, bu zihniyetin ne derece Kur’an dan uzak bir inanç yaşadığını göstermektedir. BU SÖZLER VE BU DÜŞÜNCE KUR’AN A İFTİRADIR.

    Bizler ne yazık ki ayetlerin anlamını, kendi nefislerimizde öyle eğip büküyoruz ki, ALLAH IN SÖYLEDİĞİNİ DEĞİL, NEFSİMİZİN İSTEDİĞİNİ ANLIYORUZ. BÖYLE OLUNCA DA KUR’AN A UYMAK YERİNE, KUR’AN I KENDİMİZE UYDURUYORUZ. Bakın çocuk yaşta evlenebilmenin kanıtını, Kur’an dan nereden aldığını söylüyor. Ayet evli olup ta, boşanmış kadınların bekleme sürelerine açıklık getiriyor ve bakın nasıl bir açıklama yapılıyor.

    Talak 4: Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlarla, HENÜZ ÂDET GÖRMEYENLER hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Hamile olanların bekleme süresi ise, doğum yapmalarıyla sona erer. Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir. (Diyanet İşl.Meali)

    Bir insanın fikri neyse, zikri de odur derler. Kafaya sübyancılığı koymuş ve buda onun nefsine hoş görünüyorsa, Allah herkesin fikrine, niyetine göre Kur’an dan istifade etmesini sağlıyor. Bakın bu ayette geçen HENÜZ ÂDET GÖRMEYENLER sözünden bu zihniyet ne anlamış biliyor musunuz? Henüz adet görmemiş kim olabilir diyor ve cevabını veriyor. Daha buluğ çağına girmemiş çocuk. Demek ki ayette bahsedilen konu boşanacak bir kadının başka birisi ile evlenebilmesi için, bekleme süresinden bahsediyorsa, demek ki daha buluğa ermemiş ve regli olmayan küçük çocuk evlenmiş ki, onun boşanma durumunda bekleme süresinden bahsediyor, diye bu ayet delil gösteriliyor.

    Değerli kardeşlerim, siz bu ayetten, bu sözlerden bunumu anladınız. Öyle kadınlar vardır ki, kadınlık hormonlarında sorunlar olduğundan, regli olmaya bilir. Kadının bu durumu da evlenmesine mani değildir. Ayet evlenme olgunluğuna gelmiş ve evlenmiş ama boşanmış kadınların, daha sonra tekrar evlenmeleri durumunda bekleme süresinden bahsediyor. Peki, neden üç ay beklesin diyor. Çünkü evliliği zamanında, hormonları faaliyete geçmiş ve hamile kalmış olabilir de ondan.

    Allah ayetini ne güzel açık, seçik anlatıyor. Ama Kur’an ı nefsine uydurmak isteyenler, bakın ayetten neler neler anlıyorlar da, birde 6 yaşındaki kızın evlenebileceğini çıkartıyorlar ayetten. Allah ıslah etsin. Hurafe, batıl inançlarına Kur’an dan delil arayanlar, ayetlerin asla bahsetmediği şeyleri, işte böyle saptırıyorlar. İNSANIN NEFSİ İŞTE BÖYLE ZALİMDİR. Şimdide sizlere yine, Kur’an dan bir ayet daha hatırlatmak istiyorum. Bizler Allah ın ayetlerini işte böyle nefsimizin baskısı ile görmezden gelip, üstünü örtüyoruz.

    Nisa 6: Yetimleri, NİKÂH ÇAĞINA GELMELERİNE KADAR GÖZETLEYİP DENEYİN. O ZAMAN ONLARDA İÇİNİZE SİNECEK BİR OLGUNLUK VE ERGİNLİK GÖRÜRSENİZ, mallarını onlara geri verin. Büyüyecekler diye bu malları tez elden saçıp savurarak yemeyin………. ( Yaşar Nuri Öztürk Meali)

    Allah bakın ayete, bizlere emanet yetimlerden bahsediyor ve ne diyor lütfen dikkat. Size emanet yetimler, NİKÂH ÇAĞINA GELİNCE diye özellikle, bir nikâh çağının olduğundan bahsediyor. Devamında ise bu nikâh çağının ölçüsünü de söylüyor ve diyor ki;

    (O ZAMAN ONLARDA İÇİNİZE SİNECEK, BİR OLGUNLUK VE ERGİNLİK GÖRÜRSENİZ.)

    Demek ki nikâh çağının ölçüsü, olgunluk ve erginlik olduğu anlaşılıyor. Allah dikkat ediniz bu ayetinde bizlere teslim edilen yetimler, kimsesiz çocuklardan bahsediyor. Yetime böyle davranma inceliğini gösteren, elbette kendi çocuklarına da aynı titizliği gösterecektir. Nefis öyle şeytanla iş birliğinde ki, görmemiz gereken ayetlere gözümüzü kapattırıyor. Hiç ilgisi olmayan, Allah ın söylemediği sözleri de, sanki söylenmiş gibi bizlere söyletiyor. Rabbimiz bu sapkınlıktan bizleri korusun.

    İslam toplumunda bu konuyu, bu şekilde anlamamıza büyük etken, ne yazık ki peygamberimize atılan bir iftirayı, hiç düşünmeden kabul etmemizden kaynaklanmaktadır. Peygamberimizin Hz. Aişe ile 6 yaşında evlendiği rivayet edilir. Ne yazık ki İslam toplumunun büyük çoğunluğu da buna inanır. Bu fitneyi içimize sokan din düşmanları, bugün bizlere kıs kıs gülüyorlar.

    Lütfen bu konuyu doğru araştırınız. Hz. Aişe peygamberimize peygamberlik gelmeden 6 yıl önce doğmuş. Hz. Ebu Bekir de İslam gelmeden önce, bir putperest aileye kızını sözlemiş. Daha sonra İslam dini peygamberimize tebliğ edildikten, çok sonra peygamberimiz Hz. Aişe ye talip olmuş. Düşünün lütfen Hz. Ebu Bekir, daha önce başaksına söz verdiğini söylemiş, ama bu söz verdikleri putperest bir aile olduklarından, Hz. Ebu Bekir in Müslüman olmasından dolayı, Hz. Aişe yi kabul etmeyerek istememişlerdir. Hz. Aişe ile ablası Esma ile arasındaki 10 yaş fark oluşu ve ölümü arasındaki bilgileri tarihçiler araştırmış ve açıkça Hz. Aişe nin evlendiğinde 17 ya da 18 yaşlarında olduğu ortaya çıkmıştır.

    Sizlere sormak isterim. Allah elçisine tebliğ ettiği ayette, evlenecek bir insanın içimize sinecek, önce olgunluk ve ergenliğe ulaşması gerektiği tebliğini almış ise, sizce 6–7 yaşlarında kendisi evlenmiş olabilir mi? Bunu nasıl söyleriz ve nasıl düşünürüz. Evlenen bir kızın olgun ve ergin olması sözünden, evini çekip çevirecek, doğuracağı çocuğunu büyütüp, yetiştirecek bir durumda olmasını anlarız.

    Tüm bu gerçekler apaçık önümüzde duruyorken, bizler nasıl olurda peygamberimiz 6 yaşında Hz. Aişe ile evlenmiştir deriz ve İslam dini bu yaşta evlenmeye izin veriyor deme cesaretini gösteririz, benim aklım almıyor. Aslında aklımızın almadığı, çok şeyi bizler din diye yaşıyoruz. Tüm bunların sorumlusu bizleriz. Çünkü Allah ın arı, duru dinini, batıl ve hurafelerle öyle karıştırdık ki, şimdide HAK hangisi BATIL hangisi şaşkın şaşkın, aranıp duruyoruz. Çünkü artık hakkın yerini batıl almış, bunu da Allah ın dini diye yaşıyoruz.

    Değerli din kardeşlerim, kendimize gelmenin zamanı geldi geçiyor. Mahşer günü O çetin gün, pişman olacakların safında olmak istemiyorsak, uyarıyı tekrar hatırlayalım.

    Furkan: 28.29: Yazıklar olsun bana, keşke falanı dost edinmeseydim! Andolsun, KUR’AN BANA GELDİKTEN SONRA, BENİ ONDAN O SAPTIRDI. Zaten şeytan insanı yardımcısız bırakıverir. (Diyanet İşleri Meali.)

    Bu acı itirafları yapmak istemiyorsak, batılı, sanıyı, hurafeyi değil, Kur’an ı rehber edinmeli ve yalnız Kur’an ın ipine sarılmalıyız.

    Saygılarımla
    Haluk GÜMÜŞTABAK
    http://hakyolkuran.com/
#17.01.2015 11:23 0 0 0
  • Değerli din kardeşlerim. Bugün İslam toplumları olarak, çok farklı anladığımız, çok farklı anlamlar verdiğimiz Nur suresi 31. ayet üzerinde, birlikte sizleri düşünmeye davet etmek istiyorum.


    Ayeti anlamaya çalışırken, lütfen hiçbir etki altında kalmadan, bizlere öğretilen bilgileri bir kenara bırakarak, ayeti bizler Kur an bütünlüğünde bizzat Kur an dan anlamaya çalışalım. Çünkü Allah Kur an ayetlerini Kur an da açıkladığını ve nice örnekler verdiğini söylüyor. Diyanet İşleri başkanlığının, yeni mealinden ayeti önce yazalım.


    Nur 31: Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (YÜZ VE EL GİBİ) GÖRÜNEN KISIMLAR MÜSTESNA, zînet (yer)lerini göstermesinler. BAŞÖRTÜLERİNİ TA YAKALARININ ÜZERİNE KADAR SALSINLAR. Zinetlerini, kocalarından yahut babalarından yahut kocalarının babalarından yahut oğullarından yahut üvey oğullarından yahut erkek kardeşlerinden yahut erkek kardeşlerinin oğullarından yahut kız kardeşlerinin oğullarından yahut Müslüman kadınlardan yahut sahip oldukları kölelerden yahut erkekliği kalmamış hizmetçilerden yahut da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler. Gizledikleri zinetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler, hep birlikte tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz!




    Ayette geçen, GÖRÜNEN KISIMLAR MÜSTESNA cümlesine, Diyanet kendi anladığını yazmış ve parantez içine, Allah ın hiç bahsetmediği, ayette örneğini bile vermediği bir anlamı vererek, bu müstesnanın YÜZ VE ELLER OLDUĞUNU SÖYLEMİŞ. Allah müstesna olan el ve yüzden bahsetmiş olsaydı, bunları da söylemez miydi? İşte ayetleri kendi itikat ve inançlarımıza delil böyle yaratıyoruz. Bu açıklamayı lütfen hiç dikkate almadan, ayeti anlamaya devam edelim.


    Allah görünen kısımlar müstesna dedikten sonra, ZİYNET yerlerini göstermesinler diyor. Cümleden anladığımıza göre, Allah görünen ya da görünmesinde sakınca olmayan kısımlar müstesna diyor. Peki, ayette dikkat çekilen konu neydi? Göğsün örtülme emriydi. O ZAMAN ALLAH, GÖRÜNEN KISIMLAR MÜSTESNA SÖZÜNDEN NEYİ KAST ETTİĞİNİ DE, BU DOĞRULTUDA ANLAMALIYIZ. Ayette hiç bahsedilmeyen bir konuyla bağlantı kurarsak, yanlış anlamış oluruz, kendimizi aldatırız. Diyanet ayeti tercüme ederken, parantez içine eller ve yüz olarak vermiş. Halbuki ki ayetin bahsettiği konu çok farklı.


    Dikkat ederseniz cümlede, görünen kısımlar müstesna diyor, ama bu kısmın ne olduğu konusunu, tekrarlama gereği duymuyor ayet. Demek ki cümlenin öncesi ve devamında bu sözler geçiyor ve neresi olduğu anlaşılıyor ki, tekrar söz edilmemiş. Müstesna olanların ne olduğunu anlamaya çalışırken, bunu dikkate almalıyız.


    Sizce göğsü örttükten sonra, kendiliğinden görünen kısım ne olabilir? ELBETTE GÖRÜLEN GÖĞSÜN İRİLİĞİ, BÜYÜKLÜĞÜDÜR. Sizce bunun dışında ne olabilir?

    Allah görünen kısımlar hariç, ziynetlerini göstermesinler cümlesinde, ziynet sözüyle göğsün açıklığının, dekoltesinin kapatılmasından bahsediyordu. GÖRÜNEN KISIMLAR MÜSTESNA DERKEN, KADININ ÖRTTÜĞÜ AMA İRİLİĞİNDEN/BÜYÜKLÜĞÜNDEN DOLAYI GÖRÜLEN, FARK EDİLEN KISMININ GÖRÜLMESİNDE BİR SAKINCASININ OLMADIĞINI AÇIKLIYOR BİZLERE. Çünkü konu göğsün örtülmesi olduğuna göre, müstesna sözünü de bahsedilen konuyla alakalı anlamalıyız ki, doğru anlamış olalım. Dikkat ediniz yukarıda da söylediğim gibi, müstesna olan kısım ayrıca, açıklanmaya, detay verilmeye gerek görülmemiş. Ayeti anlamaya devam edelim.


    (BAŞÖRTÜLERİNİ TA YAKALARININ ÜZERİNE KADAR SALSINLAR.)


    Yakalarının üzerine neden salsınlar dediği çok açık. Göğüs dekoltesini, göğsün açıklığının kapatılması emrediliyor. Demek ki ZİYNET sözüyle Allah, kadının ilk göze çapan, cinsel bölgesi göğüslerinden bahsediyor. Ayetin devamını da bu bağlamda anlamaya devam etmeliyiz, doğru anlamak istiyorsak.


    Peki, ayette Allah bu sözleriyle bizlere nasıl bir hüküm veriyor. Şöyle diyebilir miyiz? Allah başında mutlaka başörtüsü olsun ve onunla da göğüs açıklığını da ört emri veriliyor. Bunu söyleyebilir misiniz? Yoksa zaten Kuran ın indirildiği toplumda, kadının başı örtülüydü, o örttüğünüz başörtülerinizle, açıkta bıraktığınız, dikkat çeken göğüs dekoltenizi de örtününüz, kapatınız mı diyor?


    Söylediklerimin daha iyi anlaşılması için, bir örnek vermek istiyorum. Diyelim ki Kuran ın indirildiği toplumda, kadının çok kısa etek giydiğini ve öyle dolaştıklarını farz edelim. Tıpkı başlarını örtüp göğüslerini daha dikkatsiz örten kadınlar gibi. Allah yapılan bu yanlışa dikkat çekmek için, şöyle bir ayet indirdiğini farz edelim.


    ( Ey Mümin kadınlar, eteklerinizi aşağıya doğru salınki dikkat çekmesin, mümin kadına da yakışan budur.)


    Bu durumda siz bu uyarıdan, nasıl bir sonuç çıkartırdınız? Kadınlarda etek giymek farzdır ve bu eteğin boyu da uzun olacaktır diye mi anlardınız? Yoksa yapılan yanlışa Allah dikkat çekerek, etek giyecekseniz kısa etek giymeyin diyor, diye mi anlardınız? İşte yaptığımız yanlışa örnek. Bizler ayetlerin ne anlattığını, neye hükmettiğini değil, AYETLERİ TÖRE VE İTİKATLARIMIZA NASIL DELİL YAPARIZ, ONUNLA BAĞLANTI KURARIZ ONA BAKIYORUZ. ÖNEMLİ OLAN HÜKÜMDÜR, HÜKMÜ YERİNE GETİRMEK İÇİN KULLANILAN ARAÇ YA DA GEREK, ZAMANA MEKÂNA GÖRE DEĞİŞEBİLİR.


    Hatırlayınız Allah elçisine Hac suresi 27. ayetinde ne diyordu?


    Hac 27: İnsanlar arasında haccı ilan et ki, GEREK YAYA OLARAK, GEREK UZAK YOLLARDAN GELEN YORGUN DEVELER ÜZERİNDE sana gelsinler.


    Bakın Allah o devrin koşullarında ayeti indirmiş ve Hacca yaya ya da deveyle gidilebileceği örneğini veriyor. Şimdi bizler bu ayetten, Hacca yalnız yaya, ya da deveyle gidilmelidir diyebilir miyiz? Elbette hayır. O zaman Nur suresinde geçen, HIMAR kelimesine başörtüsü anlamını dahi versek, ayette başın örtülme emrini de dolaylı Allah veriyor diyemeyiz.


    Nur suresi 31. ayeti anlamaya devam edelim. Ayetin devamında çok ilginç ve dikkatle düşünmemiz gereken bir liste verilerek, ziynetlerini bu kişilerden başkasına göstermesinler açıklamasını yapıyor. Sayılanlara baktığımızda, çok yakın akrabalar ve aile içinde yaşayan, erkekliği kalmamış köle ve hizmetçilerden, birde henüz kadınların MAHREM YERLERİNE vakıf olmayan, erkek çocuklardan bahsederek, bunlardan başkasına göstermesinler diyordu.


    Peki, bu sözleri nasıl anlamalıyız? Eğer bu saydıklarımıza, kadının göğüslerini serbestçe gösterebilir diye anlarsak, elbette büyük hata yaparız. Ahzab Suresi 59. ayeti tekrar hatırlayınız lütfen. Ne diyordu Rabbimiz? Mümin kadınlara söyle, dışarıya çıkarken, üzerlerine dış giysilerini alsınlar ki tanınsınlar, bilinsinler incitilmesinler diyordu. Demek ki bahsettiğimiz konuyu bu ayet doğrultusunda anlamalıyız.


    Nur 31. ayette sayılan kişiler, evde her zaman olabilecek insanlar. Kadın töresi, geleneği gereği evinde nasıl yaşıyorsa, hangi rahatlıkta dolaşıyorsa, evin içinde o rahatlıkla giyinip, o sayılan kişilerle birlikte EK ÖNLEM ALMADAN dolaşabileceği anlaşılıyor. Yoksa herhangi bir yerini açması söz konusu değil. Ev içinde her zaman bulunabilecek yakın akrabalara lütfen dikkat ediniz. BU SAYILAN AKRABALARLA ZATEN KUR AN DA, EVLENME YASAĞI VARDIR.


    O günkü devri hatırlayınız. Tek bir oda ve kadın hem evin işi, hem de ÇOCUKLARINI EMZİRMEK, DOYURMAKLA MEŞGUL BİR DURUMDA. GEREKLİ ÖNLEMLERİ ALARAK, EVİNDE YAKINLARI, AKRABALARI YANINDA, DAHA RAHAT HAREKET EDEBİLMESİNE RUHSAT TANINIYOR AYET. Bu ayete öyle anlam veriliyor ki bir kısım düşünce, kadın saçını bu kişilere ancak gösterebileceği, başkalarına gösteremeyeceği söylenmektedir. İyi ama bu anlam verilecek tek kelime bile yok ayette.


    Şimdide ZİYNET sözcüğünü farklı anlamlarda düşünelim. Allah ziynet sözünden, kadının taktığı takılardan bahsettiğini var sayalım, çünkü böyle düşünenler de var. Böyle düşünürsek, bu kelimenin bir cümle önce tekrarlandığı ve Allah başörtüleri ile göğüs açıklıklarını örtsün diye uyardığı, sözleriyle ters düşer. Göğüste takı var onun için kapatılmalıdır tezi, ayetin bütünlüğüne uymaz.


    Biz yinede ziynet kelimesini, takılan süs eşyası olarak anlamaya devam edelim ve bu konu üzerinde düşünelim. Amaç en doğruya düşünerek ulaşmak değil mi? Allah süs eşyası/ziynet takan bir kadının, taktığı takıları, ayette saydığı en yakınlarının dışında, kimseye göstermesini haram kılmış, yasaklamış diye anladığımızı düşünelim. Dikkat ediniz bu konudan bahsederken, bir cümle var hatırlatmak istiyorum.


    (ERKEKLİĞİ KALMAMIŞ HİZMETÇİLERDEN YAHUT DA HENÜZ KADINLARIN MAHREM YERLERİNE VAKIF OLMAYAN ERKEK ÇOCUKLARDAN BAŞKALARINA GÖSTERMESİNLER.)


    Dikkat ederseniz, kadınların mahrem yerlerinden bahsettiği gibi, erkekliği kalmamış hizmetçilerden bahsediyor. Bu sözlerden anlıyoruz ki, ZİYNET kelimesi ile Allah takılan süs eşyasından bahsetmiyor. Hatta bundan bahsetmesi hiç mümkün değil, çünkü Allah ne diyordu süslü giysi ve süs eşyası ile ilgili? Araf. 31. ayette, Ey âdemoğulları! TÜM MESCİTLERDE SÜSLÜ, GÜZEL GİYSİLERİNİZİ KUŞANIN. Araf 32. ayette ise bu konuda, çok daha güzel bir açıklama yapıyor ve bakın ne diyor.


    (De ki: "Allah'ın kulları için çıkardığı SÜSÜ, GÜZEL, TEMİZ VE TATLI RIZIKLARI KİM HARAM ETMİŞ?" De ki: "Dünya hayatında onlar, İNANANLAR İÇİN DE VAR. KIYAMET GÜNÜNDE İSE YALNIZ İNANANLAR İÇİNDİR ONLAR." Bilgiden nasipli bir topluluk için biz, ayetleri böyle ayrıntılı kılıyoruz. )


    Buradan da anlıyoruz ki süslenmek ve süslü güzel giyinmek yasak değil. Bu örneği verdiğimizde, kadın yalnız kocasına süslenir, süslenerek dışarı çıkamaz, takılarını gösteremez demek, Kuran a göre yanlış olur. Çünkü Allah böyle bir yasaklayıcı hüküm vermemiştir. Tam tersine mescitlere giderken süslü, güzel giyinmemizi emretmiştir, hiçbir ayrım yapmadan.


    Bizler kendimiz karar veriyor ve kadın kocasından başka kimseye güzel, süslü görünemez diyoruz. Ayetlerde Allah açıkça söylemediği, kadına asla böyle bir yasak getirmediği halde, bizler nefislerimiz doğrultusunda imanımıza yön veriyoruz.


    Acaba hüküm vermediği halde, neden yalnız kadın süslenip, süs eşyası takıp gezemez deniyor da, erkekler kendilerine böyle bir yasak getirmiyor? Buda düşündürücü değil mi? Kadın süslenip gezemezse, erkekte bunu yapamaz. Ama erkekten bahseden bile yok. Demek ki ayette geçen ziynet sözünden, takılan takılar anlamamız Kur an a göre doğru olamaz. Gelelim ayetin son kısmına. Ayette geçen cümleyi tekrar hatırlayalım.


    (GİZLEDİKLERİ ZİYNETLER BİLİNSİN DİYE, AYAKLARINI YERE VURMASINLAR.)


    Bu cümleyi her iki şekliyle de düşünelim. Eğer ziynet kelimesinden takılan takı, altın, bilezik süs eşyası olarak algılamış olsaydık, bu takıların görünmesi için kadın hızlı, sert yürümesi, ayette geçen sözlerden yola çıkarak, ayakların sertçe hareket etmesi ile süs eşyaları belli olmaz. Çünkü süsler/takılar görünür vaziyettedir zaten. Ayağına takılan hal halı örnek vererek, ayeti anlamaya kalkarsak, ayeti bütünlüğünden uzaklaştırmış oluruz.


    Şimdi lütfen bu konu üzerinde daha dikkatle düşünelim. Evin kadını için, ziynetlerini saklama konusunda, daha rahat edecekleri kişiler sayılmıştı hatırlarsanız. Ayeti tercüme ederken, ziynetlerini gösterebilecekleri kişiler diye sayılmıştı. Lütfen ayetin sonundaki bu cümle üzerinden düşünelim şimdide. Evin ahalisine, YAKINLARINA GİZLEDİKLERİ ZİYNETLER BİLİNSİN DİYE, AYAKLARINI YERE VURMASINLAR DİYOR. Demek ki ziynet yani kadının göğüs bölümü açık değil. Yine gizleniyor ve örtüldüğü halde, KENDİLİĞİNDEN GÖRÜLEN İRİLİĞİ, hızlı hareket ederek, cazibeli davranışlarla, dikkatin bu kısma çekilmemesi gerektiği uyarısı yapılıyor özellikle ayette.


    Kadın evin içinde hızlı hareket ederek, kırıtarak yürüdüğünde en çok dikkat çeken kısmı, özellikle Arap kadınlarının büyük, iri göğüsleridir. Bu cümleden de anlıyoruz ki, kadın evin içinde belki akrabaları ve ev halkı için daha rahat giyinebilecek ama ev halkının dikkatini, kendi cinsel objelerine dikkat çekecek hiçbir şey yapmamaya da özen gösterecek.


    Ben Kuran bütünlüğünde, hurafenin etkisinde kalmadan bu ayetten bunları anladım. Hatalarım varsa, Rabbim affetsin ve gerçekleri görmem içinde, gönül gözlerimi açmayı nasip etsin bana ve cümlemize inşallah.


    Saygılarımla
    Haluk GÜMÜŞTABAK
    http://halukgta.blogcu.com/
#05.01.2015 14:41 0 0 0
  • Her zaman tartışılan bir konu, ilkokullarda zorunlu din dersinin olup olmaması konusudur. Gerçekten de bu konu çok önemlidir. Bir örnek vermek istiyorum. Lise seviyesindeki bir konuyu, ilkokulda okutabilir misiniz? Elbette okutamayız diyeceksiniz. Peki, neden okutamayız?

    Çünkü ilkokuldaki bir öğrencinin, muhakeme kabiliyeti daha tam gelişmemiştir. Gereken değerlendirmeyi, gerektiği ölçüde yapamaz. Bunu yapabilmesi için, önce alt yapısı olmalıdır. Öğretmeye çalışsanız da, o yaşta öğrenemez. Örneğin Kur’an, evlilik yaşından bahsederken, evlenecek kişinin gerekli olan OLGUNLUĞA ERİŞMİŞ OLMASININ, gerekliliğinden bahseder.

    Bizler dinin gerektiği emirlerin, yerine getirme yaşından bahsederken, Akıl ve baliğ olmak gerektiğini söyleriz, tıpkı Kur’an ın evlenme yaşından bahsettiği gibi. Akil olmak aklı başında olmaktır. Baliğ olmak ise çocukluktan çıkıp, ergen olması, buluğa ermesi yani mukayese yapabilecek olgunlukta olması anlamına gelir. Bu tarifin tam bir yaşının olduğunu söyleyemeyiz. Kızlarda ve erkeklerde bile farklıdır. Her çocuğa göre bile değiştiğini söyleyebiliriz.

    Kur’an ı anladığı dilden okuyan bir Müslüman, Allah ın ayetleri üzerinde derin derin düşünmemizi emrettiğini bilir. BUNUN NEDENİ DE İNANCIN, İMANIN SAĞLAM TEMELLER ÜZERİNDE OLABİLMESİ İÇİN, AYETLERİN ÖZÜNE İNEBİLMENİN, DÜŞÜNEREK, İDRAK EDEREK, SORGULAYARAK İNANMANIN ÖNEMİNİ ANLATIR YARADAN BİZLERE.

    Eğer toplum İslam ı anlayarak, düşünerek okumaya çalışmıyorsa, o toplumu inancıyla yönetmek daha kolay olur. İslam ı kullanan terör örgütlerinin de izledikleri yollardan biriside, küçük çocukları din dersi adı altında verdiği yanlış bilgi ve telkinlerdir. Düşünme melekesi gelişmemiş, baliğ olmamış çocuğu nasıl isterseniz öyle yönlendirirsiniz. İsterseniz bir melek, isterseniz bir şeytan yetiştirmek elinizdedir.

    Onun içindir ki küçük yaştaki çocuklara, din bilgisi adı altında yanlış bilgiler vermeye kalkarsanız, daha sonra tamir edilemeyecek, geri dönüşü olmayan bir nesil yaratabilirsiniz. ÖĞRETİLEN BİLGİ DOĞRU BİLE OLSA, SORGULAMA YETENEĞİ GELİŞMEMİŞ, AKIL, BALİĞ OLMAMMIŞ BİR ÇOCUK, KENDİ İÇ DÜNYASINDA YANLIŞ DEĞERLENDİRMELER YAPARAK, DİNDEN BİLE SOĞUMASINA NEDEN OLABİLİRSİNİZ.

    Bundan dolayıdır ki, toplum bu konuda çok fazla duyarlıdır. Şöyle düşünebilirsiniz, neden yanlış bilgiler verilsin, bizler Allah ı peygamberi anlatıyoruz, bunun neresi yanlış. Bu sözlerle başlayan ama bugün İslam âlemi içinde, sayısını bile bilmediğimiz bir bölünmüşlük yaşıyoruz dinde. Hiçbirisinin bir diğerine ne güveni var, nede saygısı. Hepsi kendi inancını doğru kabul ediyor ve aynı kitaba ve aynı peygambere inandığımız halde, birbirimizi öldürmekte bir sakınca görmüyoruz.

    İŞTE TOPLUMU KORKUTAN, BU DİNDE BÖLÜNMÜŞLÜĞÜN VERDİĞİ GÜVENSİZLİKTİR. Bir çocuğun eğer muhakeme, sorgulama kabiliyeti gelişmediyse, baliğ olmadıysa, yeterli altyapı bilgide yoksa ona din dersini, dini bilgileri bir başkasının vermesini hiçbir anne baba kabul etmez. Tedirgin olur ve derki, ya yanlış bilgilerle çocuğumun inancını etki altına alırlarsa. Bu düşünce hepimizde vardır. Çokta normaldir böyle düşünmek. YOKSA HER ANNE BABA, DİNİ BİLGİLERİ HER YAŞTA, AMA DOZAJINDA YAVAŞ YAVAŞ EVLADINA VERİR.

    Laik bir toplumda yaşadığımızı söylüyorsak, devletin topluma dikte ettirdiği bir inancı, zorunlu tutarak öğretmeye kalkması düşünülemez. Din ailelerin, hatta kişilerin Allah a karşı kendi sorumluluklarıdır. Buna hiç kimse müdahale edemez ve zorla öğretmeye kalkamaz.

    Elbette din çocuklarımıza öğretilmelidir, ama detaylı din eğitimi, muhakeme yeteneklerinin geliştiği, baliğ olduğu bir çağda yapılmalıdır. Eğer bir çocuk anlatılanları sorgulayamıyorsa, karşılaştırma yapacak yetenekleri daha gelişmemişse, öğretilenlerin doğru ya da yanlış olabileceğinin farkında olamaz. Bunu yaparsak Allah ın Kur’an da emrettiği, iman şeklinden de sapmış oluruz. BÖYLE YAPARAK BİLİNÇSİZ, SORGULAMADAN İTAAT EDEN BİR TOPLUM YARATMIŞ OLURUZ. Çocuklarımıza İslam ı korkutarak, ürküterek, tehdit ederek değil, güzel bir üslupla anlatmalıyız ki, evlatlarımız İslam dairesi içinde kalabilsin. Bunun tersini yaparsak, dinden bahseden her kişiden uzaklaşacaklardır.

    Çocuklarımıza din ve ahlak eğitimi, ailelerin hayatına geçirdiği yaşantısıyla başlar. Eğer toplum olarak biz büyükler, doğru bir örnek oluşturmuyorsak yaşantımızda, onlara ne anlatırsak anlatalım ikna olmayacaklardır. Din eğitimi çocuklara, önce yaşatılarak öğretilir. Eğer bir toplumda hırsızlık, zina, büyüklere saygısızlık almış başını gidiyorsa, o toplumun gençlerine, çocuklarına da dinden söz edemezsiniz. DAHA AÇIKÇASI ÇOCUKLARIMIZA DİNİ ÖĞRETMEDEN ÖNCE, BİZLER İYİ BİR MODEL OLMALIYIZ. Din sözle, konuşarak değil yaşayarak öğretilir. Çocuklarımıza örnek olamıyorsak, bizler dini yanlış öğrenmişiz demektir. Çocuklarımıza da doğru öğretmemiz mümkün olmayacaktır.

    Dilerim toplum olarak, bu gerçeklerin farkında oluruz. Din ve iman bir başkasına zorla öğretilmez, önce bunun bilincinde olmalıyız. DİNİN ÖĞRETİLMESİ KONUSU, DEVLETİN ASLİ GÖREVİ DEĞİLDİR. Din eğitiminin ilk basamağı ailedir. Daha sonrada bireyin bizzat kendisidir. Bunun dışında hiç kimse, zorla araya girerek bu görevi üstlenemez. Din ve iman kişinin, Allah a karşı imtihanıdır. Hiç kimse bu imtihana müdahale edemez.

    Hepimiz yaptıklarımızdan sorumlu tutulacağız. Dinde zorlama yoktur diyen Allah ın hükmünü lütfen hatırlayalım. Yaradan hiç kimsenin zorlanarak bir inanç yaşamasını istemez. Din gönüllülük esasına dayanır ve yalnız ALLAH İLE KULU ARASINDADIR.

    Saygılarımla
    Haluk GÜMÜŞTABAK
#09.12.2014 15:11 0 0 0
  • Bir söz vardır “Yalan söyleyenler, doğru söyleyenlere inanmazlar.” Gerçekten de hayatımızda çok karşılaştığımız bir durumdur, yalan söyleyenlerin kolay ikna edilemeyeceği konusu. Çünkü bazı kişiler yalan yanlış sözler söylediğinin, farkında bile değillerdir. Böyle kişiler nefislerinin baskısı altındadırlar.


    Gelin bu sözlerin ardında yatan mantığı, birlikte düşünelim. İnsanlar neden yalan söyler, ya da söylemek durumda kalır. Hayatımızda bu durumla hepimiz karşılaşmışızdır, az ya da çok. Genelde hepsinin ardında yatan ana etken, nefsimizin etkisidir. Belki de hepimiz hayatımızın bazı dönemlerinde, yalan söylemiş ya da söyleme gereğini duymuşuzdur. Bazen yalan söylediğimizde buna kılıf bularak, bunlar beyaz yalanlar, ya da bu yalanlar insanların iyiliğine yalanlardır diyerek, yaptığımız yanlışları aklamaya çalışmışızdır. Bu tür yalanların bile, bir zaman sonra çok farklı koşullarda, bizlere zarar verecek konuma dönüştüğüne şahit oluruz. NEFSİMİZİ İKNA ETMEK KOLAYDIR. AMA AKLIMIZI İKNA ETMEK ÇOK ZORDUR. Onun için her işimizi düşünerek yapmalıyız.


    İnsanın nefsi ile hareket etmesi, onun baskısı altında yaşaması çok sakıncalıdır. Hatta öyle istenmeyen olaylar duyarız ki, nefsime yenik düştüm derler. Aslında yenik düştüğü insanın doyumsuz duygularıdır. İşte şeytanda bizleri her zaman nefsimizle aldatmaya çalışır. ÇÜNKÜ BİLİR Kİ İNSANIN EN ZAYIF NOKTASI NEFSİDİR.


    Allah yarattığı kulunun özelliklerinden bahsederken, zayıf yaratıldığından, aceleci tabiatta olduğundan, çok daha ilginci tartışmaya meyilli olduğundan bahseder. Tüm bunları veren Yaradan, bizlere öyle bir güç vermiştir ki, bu özelliğimizle hata yapmaktan kurtulabilelim. Oda AKIL, DÜŞÜNME ve özgür irademizle karar verebilme yeteneğimizdir. Eğer bu özelliğimizi kullanamıyorsak, öyle hatalar yaparız ki, beyazı siyan görmek işten bile değildir. Onun için Allah bizleri, mutlaka düşünerek iman etmemizi ister.


    Yalan söylemenin, nefsimizin karşı konamaz dürtüsü olduğunu önce bilmeliyiz. Ne kadar az yalan söylüyorsak, o kadar nefsimize hâkim olduğumuzu gösterir. Nefis öyle bir duygudur ki, bizlere yalanı bile savunmamızı sağlar. Onun içindir ki söylediğimiz yalanı, doğru diye savunma gereği bile duyarız, bundan da hiç üzüntü duymayız. Tabi bunu yaparken aklımız devre dışı bırakılmıştır. Eğer aklımız nefsimize baskın çıkıyorsa, zaten yalan söyleme gereği de duymayız, olayı bir şekilde anlatmanın yolunu buluruz. YARADAN DA BİZLERİ NEFSİMİZLE HER AN İMTİHAN ETMEKTEDİR. Onun içindir ki Kur’an da, birçok ayetinde bizleri, düşünerek iman etmeye yönlendirir.


    Sürekli yalan söyleyenler, nefislerinin esiri olanlardır. Bunlar yalanın, yanlışın ardı sıra gittiğini fark edemezler. Çünkü akılla, düşünerek sorgulama refleksleri gelişmemiştir bu tür insanların. Böyle olunca da yaptıkları yanlışı ikaz edenleri, bir türlü kabul etmezler. Allah da Kur’an da aklını kullanamayanlara, bakın nasıl bir son beklediğinin uyarısını yapar.


    Yunus 100: Allah'ın izni olmadıkça hiç kimse inanamaz. O, AKLINI KULLANMAYANLARA KÖTÜ BİR AZAP VERİR.


    Bu ve buna benzer birçok ayet vardır ki, Allah bizleri sorgulayarak, düşünerek iman etmemizi ister. Çünkü sorgulamadan, düşünmeden yaşayan insanların, yanlış bilgilerin ardına düşerek, farkında olmadan yalancıların safında olacağını anlatır bizlere. Ayette söylediği gibi düşünmeyen insanlar yanlışın, yalanın ardı sıra gideceği için, Allah tarafından cezalandırılacağı belirtiliyor.


    Bizler bu hatayı ne yazık ki, inancımızı yaşarken de yapıyoruz. Yaradan Kur’an ın ipine sarılın, sizleri KUR’AN DAN HESABA ÇEKECEĞİM dediği halde hiç düşünmeden, sorgulamadan Kur’an ın sınırlarını aşarak, doğruluğundan emin olamadığımız, bizlere söylenen rivayet ve sanı bilgilerin ardına düşüyoruz. Böyle olunca da söylenen yalan ve yanlışları ayırt edemiyoruz. Öyle bilgilere inanıyoruz ki, Kur’an bu bilginin tam tersini söylüyor. Kur’an ayetleri örnek verilip, doğruya davet ettiğinizde, sen sünnet inkârcısı mısın, peygamberimizi devre dışı mı bırakmak istiyorsun, türünden karşı savunmaya geçtiklerini görüyoruz. Bu sözleri söyleyenler, Kur’an gerçeklerini bir kenara ittiğini, hatta neredeyse Kur’an ın ayetlerini inkâr eder duruma düştüklerinin, farkında bile olamadıklarını üzüntüyle görüyoruz. Unutulan gerçek, peygamberimizin asla Kur’an ın dışına çıkmadığı ve Kur’an ın onay vermediği hiçbir sözü söylemediği gerçeğidir.


    Çok daha kötüsü, düşünme ve sorgulama melekemizi geliştirmediğimiz, devre dışı bıraktığımız içinde, yaptığımız yanlışları Kur’an ile uyaranların doğrularını göremiyor, fark edemiyoruz. BİR NEVİ NEFSİMİZ AĞIR BASIYOR VE BU GÜNE KADAR DİN VE İMAN ADINA YAPTIKLARIMIZIN, BOŞA GİDECEĞİ KORKUSUYLA SÖYLENENLERİ KABULLENEMİYORUZ.


    Hâlbuki zararın neresinden dönersek kardır mantığından yola çıkmış olsak, kaybettiklerimizi telafi etmenin çabası içinde oluruz. Ne yazık ki günümüz İslam toplumları, bu gerçeğin çok uzağında İslam ı yaşıyor. DÜŞÜNME VE SORGULAMANIN, DİNDE YERİNİN OLMADIĞI TOPLUMA ANLATILMIŞ BUGÜNE KADAR. Kur’an ı sen anlayamazsın mantığından kurtulmadığımız sürece, farkında olmadan yalan ve yanlışın savunucusu olduğumuzu asla fark edemeyeceğimizin, lütfen artık farkın da olalım.


    Gerçeklerin, doğrunun savunucusu olmak istiyorsak, elde Kur’an önce onu anlayarak, düşünerek okumalıyız. Daha sonra harcayacağımız çaba ölçüsünce, gönül gözlerimizin nasıl parladığının farkına varacağız. Bunu yaptığımızda, daha önce ardına düştüğümüz yalan-yanlış söylenen sözlerin farkına varıp, artık asla takipçisi de olmayacağız.


    Nefislerimizin esaretinden kurtulmak istiyorsak, gerçeklerle yüzleşmesini bilmeliyiz. Bunu her konuda yapabiliriz. Yaşadığımız gündelik olaylardan tutun, imanımızı yaşamaya kadar, izleyeceğimiz yol ve yöntemi akıl ve mantık süzgecinden mutlaka geçirmeliyiz. Özellikle inanç ve iman şaka götürmez. Onu yaşarken kesin kanıtlar ışığında yaşamalıyız ki, hesabın görüleceği O çetin gün, pişman olanlar safında olmayalım. Allah sizleri Kur’an dan sorgu suale çekeceğim diyorsa, EN KESİN KANITIN KUR’AN OLDUĞUNU LÜTFEN UNUTMAYALIM.


    Dilerim bu gerçekleri gören ve farkında olan düşünerek, sorgulayarak inancını yaşayan, Allah ın azıklık mutlu kulları arasında oluruz.


    Saygılarımla
    Haluk GÜMÜŞTABAK
#11.11.2014 16:09 0 0 0
  • Allah Kur’an ı, sizlere rehber olsun diye indirdim der bizlere. Ona sarıldığımızda, bizleri doğru yola ulaştıracağını da müjdeler. Fakat ne yazık ki bizler, Kur’an ile bağımızı gereği gibi kuramadığımız için, büyük yanlışlar yaparız.


    Bugün sizleri, üzerinde düşünmeye davet etmek istediğim ayet, Bakara suresi 174. ayet olacaktır. Bakın Allah bu ayetinde bizleri nasıl uyarıyor.


    Bakara 174: Allah'ın İndirdiği vahiyden, BAZI KISIMLARI GİZLEYENLER VE BUNU AZ BİR KAZANÇ KARŞILIĞI DEĞİŞTİRENLERE GELİNCE: onlar karınlarını ateşle doldururlar. Ve Kıyamet Günü Allah onlarla ne konuşacak, ne de onları arındıracaktır; ŞİDDETLİ AZAP ONLARI BEKLEMEKTEDİR.


    Demek ki içimizde öyle birileri var ki, Allah ın ayetleri üzerinde oynamalar yapıyor, hatta anlamlarını değiştirip, gerçek anlamını bizlerden gizliyorlar. İşin kötüsü de bu insanlar, bu yaptıklarından kendileri menfaat sağlıyorlar. Peki, bu insanlar kimler olabilir hiç düşündük mü? Allah ın bazı ayetlerini nasıl gizleyebilirler. Nasıl bazı ayetlerin anlamlarını değiştirebilirler? İşte üzerinde çok dikkatle düşünmemiz gereken konu. Düşünmeden, Kur’an ı anlamaya çalışmadan iman edersek, bu zihniyetteki insanların oyuncağı olmaktan asla kurtulamayız. Onun için Allah, bizleri düşünerek iman etmemizi ister.


    Allah birçok ayetinde bizlere, Kur’an ın MUHKEM ayetlerinin anlaşılır, açık ve her konuda nice örneklerle izah edildiğini söyler. Gelelim bizlere öğretilenlere. Peki, bizlere Kur’an hakkında neler söylenir.


    - Kur’an ı herkes anlayamaz. Ayetler açık değildir, ayetler birçok anlama gelebilir, gerçek anlamını yalnız veli insanlar anlar.
    - Kur’an da her konu yoktur, özet bilgiler vardır.
    - Kur’an da bazı ayetlerin hükmü nesih edilmiştir, yani hükmü kaldırılmıştır.


    Bu söylenenlere inandığımız takdir de, Allah ın ayetlerini gizlemeye, üstünü örtmeye çalışanlara uymuş olacağımızı, önce unutmayalım. Allah ayetlerim açık, anlaşılır ve nice örneklerle anlayasınız diye izah edilmiştir diyor, ama bizler bunca açıklamalara gözlerimizi kapayıp, bu söylenenlere inanıyoruz.


    Bazı ayetlerin gizlenmesi de, Kur’an ayetleri içinde nesih yapıldığını, yani bazı ayetlerin hükmünün kalktığını söylemekle yapılmıştır. Bakın ayetler böylece gizleniyor üstü örtülüyor. Eğer hükmü kaldırılmış ayetler olsaydı, Allah ın elçisi neden Kur’an a geçirsin ve bizlere iletsin? Hükmü kalkan bir ayetin, Kur’an da ne işi var diye neden sormuyoruz? Allah bu yanlışların ardına düşenlere vereceği cezayı, ayetin sonunda bizlere bildiriyor ve şiddetli bir azabın onları beklediğini söylüyor. İbret alana, düşünerek elde Kur’an iman edene ne mutlu.


    Yapılan bu yanlışların sebebini de söylüyor ve bakın ne diyor Allah.


    Bakara 176: Bu azabın sebebi, ALLAH'IN KİTABI HAK OLARAK İNDİRMİŞ OLMASIDIR. Kitap hakkında anlaşmazlığa düşenler, elbette derin bir ayrılığa düşmüşlerdir.


    Ayette kitabın en doğru, en güzel şekilde Allah katından hak olarak indirdiğini söylüyor. Kur’an da her şey açıklanmamış, özet bilgiler vardır dersek, HAKTAN yani en doğru bilgiden uzaklaşmış olacağımızı unutmayalım. Allah katından gelen bir NUR, nasıl olur da gerekli açıklamayı bizlere yapamaz? Kur’an ın apaçık ayetleri üzerinde tartışmaya girerek, kelimelerle oynayıp anlamlarını değiştirdiğimizde, haktan uzaklaştığımızın artık farkına varmalıyız. Kur’an da her bilgi yoktur diyenler, BİZLERİ HAKTAN UZAKLAŞTIRANLAR DIR, lütfen bu gerçeği artık görelim.


    Değerli din kardeşlerim. Hepimiz beşeriz hatalar yapabiliriz, ama asla yapmamamız gereken bir hata varsa, ALLAH IN VERMEDİĞİ BİR HÜKMÜ, ALLAH A İSNAT EDEREK SÖYLÜYOR VE BUNA İMAN EDİYORSAK, YANİ ALLAH A YALAN İSNAT EDİYORSAK, bunun hesabını düşünmek bile istemiyorum. Bu yanlışı yapanların sonunu merak edenlere, bakın Rabbimiz ne diyor.


    Zümer 60: Allah'a yalan isnat edenleri, KIYAMET GÜNÜ YÜZLERİ SİMSİYAH HALDE GÖRÜRSÜN. Kibirliler için cehennemde bir barınak mı yok.


    Değerli dostlar, hepimiz imtihandan geçiyoruz, imtihan olacağımız kitapta KUR’AN. O halde Kur’an ı anladığımız dilden bolca okuyalım ve üzerinde dikkatle düşünelim. Yani imtihanımıza bizzat kendimiz hazırlanalım, imtihanımızı başkalarına havale ederek Allah ın hoşnutluğunu kazanacağımızı lütfen düşünmeyelim, pişman oluruz. Sen Kur’an dan anlayamazsın diyenlere de şunu söyleyelim. ALLAH İMTİHAN ETTİĞİ KULLARINA ANLAŞILMASI ZOR BİR REHBER KİTAP GÖNDERİP, DAHA SONRADA O KİTAPTAN SORUMLU TUTMAZ. Çünkü Rabbimiz Kur’an ın MUHKEM ayetlerini anlayalım diye açık, anlaşılır ve nice örneklerle anlatıldığını, izah edildiğini söylüyor. Bakın Allah ayetinde Kur’an için ne diyor.


    Enbiya 10; And olsun, size öyle bir kitap indirdik ki, BÜTÜN ŞAN VE ŞEREFİNİZ ONDADIR. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?


    Allah eşi benzeri olmayan bir ışık, yol gösterici bir NUR gönderiyor kullarına, ama birileri ortaya çıkıp, O ışığın aydınlığını kesmeye çalışıyor. Lütfen buna izin vermeyelim. Buna izin veren kaybedenlerden olur unutmayalım. Allah size öyle bir kitap gönderdim ki diyor, bütün yolunuzu bu kitapla bulacaksınız. Sizce böyle bir kitabı anlamak ve yolumuzu bulmak için veliye, şeyhe, efendiye ihtiyacımız nasıl olurda vardır deriz. Yaradan sakın velilerin ardına düşmeyin, dediği halde bunu nasıl söyleriz.


    Elbette hepimiz aynı kapasitede değiliz. Birbirimize her konuda mutlaka ihtiyacımız vardır. Birbirimizden yararlanmalıyız, sormalıyız, öğrenmeliyiz. Aynı konuyu bile, aynı oranda anlayamayabiliriz. Ama bizlere düşen, önce kapasitemiz ölçüsünce Kur’an ı anlamaya çalışmak olmalıdır. Gerisini Rabbimiz getirecek ve bizlerin ayetinde de söylediği gibi, gönül gözlerimizi açarak, gerçekleri görebilmemiz için yardımcı olacaktır. İMTİHANINDA ÖZÜNDE, SAMİMİ GAYRET YATMIYOR MU ZATEN.


    KÖRÜ KÖRÜNE İMAN EDERSEK, İNANCIMIZDAN ASLA EMİN OLAMAYIZ. Ama dersimizi Kur’an dan çalışır da, yardımı başkalarından alırsak, bizi asla hiç kimse Allah ile aldatamaz.


    Geri dönüşü olmayan yola girdiğimizde, peygamberimizin şahitliğinde sorulacak sorulara, peygamberimizin vereceği cevaplardan üzülmek, pişmanlık duymak istemeyen, Kur’an ın ipine sarılır, sanı ve emin olmadığımız rivayetlere değil. O gün pişman olmanın, hiçbir faydası olmayacaktır.


    Saygılarımla
    Haluk GÜMÜŞTABAK
#31.10.2014 10:28 0 0 0
  • Bizler dinimizi öyle yanlış kaynaklardan öğreniyoruz ki, doğruları Kur’an da gördüğümüzde şüpheyle bakıyoruz. Bugünkü yazımın konusu, yine bir kardeşimizin bana verdiği cevap üzerine olacak. Bu yanlışı hepimiz yapıyoruz, lütfen vereceğim örnek üzerinde düşünürken akıl ve Kur’an ı referans alınız. Bu soru çok fazla karşımıza çıktığı için, tekrar gündeme getirme gereği duydum. Din kardeşimiz bakın ne demiş.

    ( Kur’an da namazın nasıl kılınacağı, kaç rekât olduğu, orucun nasıl tutulacağı, abdestin nasıl alınacağı, hac görevimizi nasıl yapacağımızın gerekli açıklaması yoktur. Bunu peygamberimizin hadislerinden öğreniyoruz. Eğer hadisler olmasaydı, Kur’an kapalı kalırdı anlayamazdık.)

    Önce her zaman yazdığım ayeti, tekrar hatırlatmak istiyorum. Rabbimiz Zuhruf suresi 44. ayetinde, SİZLERİ KUR’ANDAN HESABA ÇEKECEĞİM, KUR’AN DAN SORUMLUSUNUZ, diye bizleri uyarmıştı. Eğer bu ayete iman ediyorsak, yukarıda söylenenleri asla söyleyemeyiz, önce onu belirtmeliyim. Çünkü Allah bu ibadetleri emrediyorsa ve bizleri Kur’an dan sorumlu tutuyorsa, mutlaka bu ibadetlerin gereken izahını da, Kur’an da yapmıştır. Hadisler olmasaydı Kur’an kapalı kalırdı, anlaşılmazdı demek, Allah a ve kitabına en büyük saygısızlıktır, onu hatırlatmak isterim.

    Allah bizleri Kur’an da, nereye yönlendiriyordu hatırlayalım.

    Nisa 174: Ey insanlar! Rabbinizden size güçlü bir delil geldi ve SİZE AYDINLATICI BİR NUR İNDİRDİK. 175. Allah'a iman edenlere ve O'NA SIMSIKI SARILANLARA GELİNCE; Allah onları kendinden bir rahmet ve lütuf içine daldıracak ve onları dosdoğru bir yol ile kendine yöneltecektir.

    Allah ayetinde bakın ne diyor. Size Allah dan güçlü bir delil geldi. İyide bizler bu güçlü delil için, ibadetlerimizi nasıl yapacağımızın, gereken detayı yok diyoruz. Hâlbuki devamında, size aydınlatıcı bir NUR indirdik diye de, özellikle söylüyor. Ayetin devamında yine, çok net bir hüküm veriyor ve diyor ki; KUR’AN A SIMSIKI SARILANI ALLAH, DOSDOĞRU YOLA İLETECEKTİR.

    Peki, bizler ne diyoruz tüm bu ayetlere iman ettiğimizi söylediğimiz halde; Kur’an da ibadetlerimizi nasıl yapacağımızın gereken detayı yoktur. Bunları nasıl söyleriz dostlar, bunları söylemekle bu ve buna benzer ayetlere ters düştüğümüzü fark edemiyor muyuz? Emin olmadığın bilginin ardına düşmeyin diyen Yaradan, acaba bizleri, ibadetlerimizi yaşamamız için, rivayet ve sanı bilgilere muhtaç eder mi? Bakın Allah elçisine ne diyor.

    Ahzap 2: RABBİNDEN SANA VAH YEDİLENE UY! Allah, yapmakta olduklarınızdan en iyi biçimde haberdardır.

    Allah elçisine, sana indirdiğimiz kitaba uy diyor ama bizler elçisinin bile uyması gereken Kur’an da ibadetlerimizin detayının olmadığını, bunları peygamberimizin detaylandırdığını söyleyebiliyoruz. Yine Maide suresinde bakın peygamberimize hitaben ne diyor Rabbimiz.

    Maide 67: Ey Peygamber! RABBİNDEN SANA İNDİRİLENİ TEBLİĞ ET. Eğer bunu yapmazsan, O’nun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah, seni insanlardan korur. Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmeyecektir.

    Lütfen bu ayet üzerinde dikkatle düşünelim. Allah elçisine sana indirdiğim Kur’an ı tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun diyor. Siz bu uyarıdan ne anladınız? Bu sözleri söyleyen Rabbimiz, Kur’an da birçok kez geçen namaz konusunda, gereken detayı vermemiş olabilir mi?

    Bizler ibadetlerimiz konusunda, geleneklerimizin ve mezheplerin öğretisini, Kur’an da göremediğimizde, adeta Kur’an ı yeterli görmeyip, neredeyse peygamberimizi dinin eksik tamamlayıcısı konumuna düşürmemiz, Rabbimize çok büyük saygısızlık değil midir?

    Allah bakın elçileri ne maksatla gönderdiğini söylüyor.

    Enam 48: Biz peygamberleri, SADECE MÜJDELEYİCİ VE UYARICILAR OLARAK GÖNDERİRİZ. Kimler inanır ve uslanırsa, onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.

    Allah birçok ayetinde gönderdiği elçilerini, asla dinde Allah ın ortağı olmadığını ve yalnız tebliğ edici, öğüt verici olduğunu söyler. Kehf 56. ayetinde, Biz peygamberleri, SADECE MÜJDELEYİCİ VE UYARICILAR OLARAK GÖNDERİRİZ der. Gaşiye 21. ayetinde, Artık sen öğüt ver! SEN ANCAK BİR ÖĞÜT VERİCİSİN diye açıklama yapar. Rad 40. ayetinde de, yine de SANA DÜŞEN SADECE TEBLİĞ ETMEK, bize düşen de hesaba çekmektir diye bizleri uyarır.

    Yaradan Kehf 26. ayetinde, ALLAH KENDİ HÜKMÜNE HİÇ KİMSEYİ ORTAK ETMEZ diye hüküm verdikten sonra, sizce Kur’an da emrettiği ibadetleri özet olarak geçip, detayları konusunda hükmü peygamberimize bırakmış olabilir mi? Bunu söylemek ve düşünmek, Kur’an ın neredeyse tüm ayetlerine ters düşer. Şunu da düşünün lütfen. Kur’an ın ipine sarılın, emin olmadığınız bilginin ardına düşmeyin diyen Yaradan, emrettiği ibadetlerin detayını bizlerin rivayet ve sanı bilgiler yoluyla öğrenmemizi ister mi? Bunu aklımızdan bile geçirmek, Kur’an a saygısızlık olur diye düşünüyorum.

    Allah elçisine, deki onlara diye bakın ne söylemesini istiyor.

    Ahkaf 9: Ey Muhammed! De ki: "Ben Peygamberlerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. BEN ANCAK BANA VAH YEDİLENE TABİ OLUYORUM. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.

    Bakın peygamberimiz ayeti tebliğ ederken, ben ancak bana vah yedilene tabi oluyorum diyor, ama bizler hiç düşünmeden peygamberimizi, Allah ın vahiylerine ilaveler yapan, adeta detaylandıran, neredeyse HÂŞÂ dinde Allah ın ortağı konumuna getiriyoruz. Hâlbuki bir ayette Allah, biz söylemediğimiz halde, bize nispet ederek, din ve iman adına bir söz söylemiş olsaydı, onun şah damarını keserdik demiyor muydu?

    Allah kamer suresinde birçok kez, bu kitabı yemin ederek kolaylaştırdığını söyler. Bizler bu ayetleri görmezden gelip, bu kadar da kolay olmaz diyenlere uyar ve dine ilaveler yapanların, en doğru inanç olduğuna inanırız. Elbette Kur’an a ters düşmeyen ilaveler yapanlara sözüm yok. Ama bu ilaveler olmadığında, dinimizi yaşayamayız dememiz büyük yanlıştır, günahtır.

    Allah Ali İmran suresinde, bakın nasıl uyarıyor bizleri.

    Ali İmran 105: Kendilerine APAÇIK DELİLLER GELDİKTEN SONRA, PARÇALANIP AYRILIĞA DÜŞENLER GİBİ OLMAYIN. İşte bunlar için büyük bir azap vardır.

    Yaradan ın uyarısını lütfen doğru anlayalım. Allah Kur’an da bizleri apaçık delillerle bilgilendirdikten sonra, bazı toplumların yanlış itikatları sonucu, ayrılığa düştüğünü ve parçalandığından bahsediyor. Dinde sakın bölünmeyin diyen Yaradan ı dinlemeyen bizler, sizlere indirdiğimiz Kur’an yetmiyor mu ikazlarını aldığımız halde, Allah ın kitabını yeterli görmüyoruz. Bu yetmiyormuş gibi dinde bölündük, birbirimize düşman olduk ve her bölünen kendi rivayet ve sanı bilgileri ile övünür oldu.

    Yaradan Bakara 42. ayetinde, hakkı batıl ile karıştırmayın, hakkı gizlemeyin dediği halde, bizler Rabbimizden gelen hidayetin ne yazık ki yolunda olamadık. Bakın bu konuda da nasıl uyarıyor Yaradan bizleri.

    Bakara 5. İşte onlar, RABLERİNDEN GELEN BİR HİDAYET ÜZEREDİRLER ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır.

    Allah kurtuluşa erecek olanların, Allah katından gelen hidayet yani, doğru bilgiler üzerinde olanlar olacağını söylüyor. Size sormak isterim, tüm bu bilgiler ışığında, bugün bizlere öğretildiği gibi, ibadetlerimizin detayı Kur’an da yazmayıp, bizlerin bu bilgileri dilden dile dolaşarak, günümüze gelen rivayet yoluyla inançlarımızı yaşamamızı Allah ister mi?

    Allah ın emrettiği ibadetlerin, Kur’an da Allah ın istediği ölçüde kolaylaştırılmış olarak var olduğunu, Kur’an bizzat söylüyor. Biz her şeyden nice örnekleri, değişik ifadelerle verdik ki anlayasınız diyen, Rabbimize kulak verelim. Bu uyarıları göz ardı ederek, Allah ın kolaylaştırdığı dini, ELLERİMİZLE ZORLAŞTIRMAYALIM.

    Mezheplere baktığınızda ise ibadetlerdeki ilaveler, genel çoğunlukla farklılık arz eder. Sizce hangi mezhebin Kur’an da olmayan dine ilaveleri, peygamberimizin bizzat uygulamasıdır? Bu soruya kesin ve net bir cevap verebilecek var mı aramızda? Eğer yok diyorsak, Allah ın bizleri sorumlu tutacağını söylediği Kur’an a sarılalım ve onu anlayarak, düşünerek okuyalım ki, Allah ın apaydınlık nurunu, HİDAYET yolunu bizler kendimiz bulalım. İMTİHAN OLMANIN DA ÖZÜNDE, BU YATMIYOR MU ZATEN.

    Şunu da unutmayalım, peygamberimizin kendi döneminde, ibadetlerimizi yaşamamız adına kayda geçirilmiş, Kur’an dışından tek bir bilgi yoktur. Sizce Allah ın emrettiği ibadetleri yaşamamız için, bizlere Kur’an yetmiyor olsaydı, peygamberimiz bu durumda ne yapardı? Yorum ve karar sizlerin.

    Hadislerin toplanmaya başlandığı dönemin, dört halife devrinin bittiği ve İslam ın mezheplere ayrıldığı dönemde toplanmaya başlandığı gerçeğini, göz ardı etmeden bu konu üzerinde lütfen çok daha dikkatli, akıl ve Kur’an merkezli düşünmenizi rica ediyorum.

    Dilerim Yüce Rabbimizden cümlemiz, Kur’an gerçeklerini, rivayet ve sanı bilgiler ışığında değil, yine Allah ın NURU ışığında anlamaya çalışan, Allah ın halis kulları arasında oluruz.

    Saygılarımla

    Haluk GÜMÜŞTABAK
#20.10.2014 16:04 0 0 0
  • Bugün yazımda, peygamberimizin söylediği iddia edilen, bir hadisi üzerinde sizleri düşünmeye davet etmek istiyorum. Peygamberimiz aşağıdaki sözleri, sizce söylemiş olabilir mi?


    6063 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kabir azabının çoğu SİDİK sebebiyledir."


    İdrar sıçramasından kaçının. ÇÜNKÜ KABİR AZÂBININ ÇOĞU, İDRAR SIÇRAMASINDAN OLMAKTADIR.


    Gelin bu sözler üzerinde, birlikte düşünelim. Bu bilgiler eğer gerçekten doğru ise, Kur an mutlaka bu bilgiyi bizlere vermiş olması gerekmez mi? Çünkü Rabbimiz ne diyordu hatırlayalım.


    Zuhruf 44: Doğrusu o Kur'an, senin için de, kavmin için de bir öğüttür ve SİZ ONDAN SORGUYA ÇEKİLECEKSİNİZ.


    Dikkat ederseniz ayette Allah, sizleri Kur’an dan sorumlu tutuyorum, Kur’an dan hesaba çekeceğim diyor. Allah böyle bir hüküm verdikten sonra, sizce Kur’an da hiç bahsedilmeyen, örneği bile verilmemiş bir hükümden sorumlu tutup, azap verir mi?


    Allah Kur’an da birçok kez tekrar ederek, yemin olsun ki Kur’an ı, sizler için kolaylaştırdım der. Bu hükmü veren Rabbimiz, bizlerin farkında olmadan, elbisemize damlamış ya da sıçramış olan idrardan sorumlu tutup, bizlere sizce azap eder mi? Çünkü hiç kimse kasıtlı olarak, idrarını üzerine sıçratmaz. Kasıtlı olmadan yapılan hiç bir şeyden, Rabbimiz bizleri sorumlu tutmayacağını da söylüyorsa, sizce peygamberimiz böyle bir söz söylemiş olabilir mi?


    İşte bizler İslam ı, kendi nefsimizde böyle zorlaştırıyor ve adeta korku dini yaratıyoruz. Bunlar doğru olamaz, elimizdeki Kur’an bu bilgileri onaylamıyor diyenleri de, dinden çıkmakla suçlayabiliyoruz.


    Lütfen şöyle düşünün, erkek ya da kadın idrarını yaptıktan sonra, kiloduma benim hiç idrar damlamıyor, ben çok dikkatliyim diyen var mı aramızda? Bunu söylemek hiç mümkün değil. HELE YAŞI İLERLEMİŞ, ERKEK YA DA KADININ, BUNDAN NEREDEYSE KAÇIŞI HİÇ YOK DİYEBİLİRİZ. Bu durumda nasıl olurda bu söylenenlere inanırız ve toplumu tedirgin ederiz. Bu güzelim dinimizi, Allah ın vermediği bir hükümle, nasıl olurda toplum içinde korku salarız. Bunun vebalini hiç mi düşünmüyoruz?


    Peygamberimiz bakın neler söylemişti hatırlayalım.


    BENDEN KUR'AN DIŞINDA BİR ŞEY YAZMAYIN. Kim, benden Kur'an dışında bir şey yazmışsa, onu imha etsin."
    Muslim-Zuhd/72(3004) /4137 Ebu Davud-İlm/3(3647) /4136 Musned-c.3/12,21,39 Darimi-Mukaddime/42


    4106 - El-Muttalib İbnu Abdillah İbni Hantab radıyallahu anh anlatıyor: "Zeyd İbnu Sabit Hz. Muaviye radıyallahu anhüma'nın yanına girmişti. Hz. Mu'aviye ona bir hadisten sual etti. Zeyd de hadisi ona söyledi. Hz. Muaviye (orada hazır bulunan bir adama) hadisi yazmasını emretti. ZEYD MÜDAHALEDE BULUNARAK RESÛLULLAH ALEYHİSSALÂTU VESSELÂM, HADİSLERİNDEN HİÇ BİR ŞEY YAZMAMAMIZI EMRETMİŞTİ" dedi. Bunun üzerine Hz. Muaviye yazılanı derhal imha etti."
    Ebu Davud, İlm 3, (3647).


    5176 - Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: "Benim hakkımda yalan söylemeyin. ZİRA BENİM ÜZERİME YALAN UYDURAN CEHENNEME GİRER."
    Buhâri, İlm 38; Müslim, Mukaddime 1, (1); Tirmizi, İlm 8, (2662).


    Bu sözlerin, peygamberimize ait olduğuna inanan bir Müslüman, Kur’an da asla bahsedilmeyen, tek kelimesi bile geçmeyen, İDRARIN KABİR AZABINA NEDEN OLDUĞUNU, PEYGAMBERİMİZİN ASLA SÖYLEMEYECEĞİNİ ÇOK İYİ BİLİR ve bunu söyleyenlere inanmaz. Buna inanmak, peygamberimize iftira atmaktır, lütfen unutmayalım. Kabir azabı konusu da ayrıca, yine Kur’an çizgisinde araştırılmalı ve üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bir konudur, onu da belirtmek isterim.


    Peygamberimizin yaşadığı devri ve O toplumun yaşadığı şartlarını hatırlayınız lütfen. Evlerde ne su var, nede tuvalet. Büyük tuvalet yapma ihtiyacı duyulduğunda, genelde su bulamadıkları zaman taşlarla taharetlendiklerini, bizlere ulaşan bilgilerden öğreniyoruz. Sormak isterim, büyük abdestini yapan bir insan, taşlarla günümüze göre, ne kadar temiz taharetlenebilir? BU KONUDA SUSKUN KALAN VE HİÇ BİR ŞEY SÖYLEMEYEN BİZLERİN, İDRAR KONUSUNDA BU DERECE FARKLI FİKİRLERE İNANMASINI, SİZLERİN DİKKATİNİZE SUNUYORUM.


    Kur’an akıl ve mantık dinidir ve bizlere örneklerle öğüt verir. BİZLERİN TEMİZ, TERTİPLİ İNSANLAR OLMAMIZI İSTER. Bunu yaparken sert bir üslup kullanmaz. Yemin ederek, sizler için kolaylaştırdım dediği kitabı, dini asla zorlaştırarak yaşanmasını istemez.


    Kur’an öğretisinden uzak kalıp, batıl ve sanı ile dini yaşayan İslam toplumları, kendilerince gördükleri yanlışları, dini kendi nefislerinde yönlendirmek, şekillendirmek istemiş, böylece ne yazık ki peygamberimizin asla söylemesi mümkün olmayacak sözleri, ona mal ederek söylemişlerdir. TÜM BUNLARI, BELKİ TOPLUMUN İYİLİĞİ İÇİN YAPMAYA ÇALIŞSALAR DA, TOPLUMUN İÇİNDE BU SÖZLERİN, ZAMANLA ÇOK DAHA FARKLI ANLAMLARA BÜRÜNMESİNİ DE ENGELLEYEMEMİŞLERDİR.


    İdrar elbette insan üzerinde, hiç istenmeyen bir pisliktir. Böyle bir durumda hemen silmeli, temizlemeliyiz. Bunu zaten her aklı başında insan yapar. Bundan ve BUNA BENZER TÜM PİSLİKLERDEN SAKINMALIYIZ. Çünkü bir Müslüman Allah ın huzuruna durduğu zaman, her haliyle tertemiz olmalıdır.


    Tüm bunları söylerken, bir konuya dikkat çekip ve o konu üzerinde korku salarak değil, genel anlamda her türlü pislikten uzak kalarak, temiz bir insan olmanın koşullarını kendimize oluşturmalıyız. Çünkü Kur’an bizlerin, böyle olmamızı ister.


    Bir şeyin günah olduğunu ve onu yapanların cezalandırılacağına yalnız Allah hükmeder. Bunun dışında kural ve hüküm koyan yoktur, lütfen bunu unutmayalım. Yazımızın başında bir ayet hatırlatmıştık, SİZLERİ KUR’AN DAN HESABA ÇEKECEĞİM diye. Bu hükmü Allah verdiyse, Kur’an da olmayan hiçbir konudan hesap sormayacağını, aklımızdan çıkarmamalıyız.


    Allah birçok ayetinde, peygamberimizin topluma yalnız Kur’an ile hükmetme görevini aldığını açıkça söyler. Bizlerin Kur’an ın ipine sarılmamız gerektiği konusu üzerinde de dikkatimizi çeker ve emin olmadığımız bilginin de ardından gitmemizi yasaklar. Yine peygamberimizde, kendi adına bazı sözlerin söylenmesi konusunda, bizlerin çok dikkatli olmamız adına bizleri uyarır. Ve ben söylemediğim halde, bu peygamberin sözüdür diyenlerin, cehenneme gideceklerini de bizlere bildirir. Onun içindir ki bizlere düşen, her söylenene inanmadan, elimizde FURKAN, söylenenleri mutlaka Kur’an süzgecinden geçirmeliyiz.


    Bu titizliği gösteren, peygamberimizin yolunu izlemiş olur. Titiz davranmayan, her söylenene inanan ise, bir bilinmeyenin peşinden giderek, ebedi hayatını tehlikeye atanların ve pişmanlıklarını dile getirenlerin safında yer alır.


    Dilerim yüce Rabbimizden, gönül gözleri Kur’an ile parlayan, gönülleri Kur’an nuruyla nurlanan, Rabbin halis azınlık kulları arasında oluruz.


    Saygılarımla
    Haluk GÜMÜŞTABAK
#09.10.2014 11:46 0 0 0
  • Bugün sizlere, belki hiç aklınıza gelmeyen bir konuyu, düşünmenize vesile olmak istiyorum. Camide namaz kılanlar bilir, öğlen ve ikindi namazlarında yani gündüz namazların farzını kılarken imam, sesli olarak ayetleri okumaz, ama gece namazları yani sabah, akşam ve yatsı namazların ilk iki rekâtında, yüksek sesli okuyarak namazı kıldırır. Peki, bu fark nedendir diye hiç düşündünüz mü?


    Bizler Kur’an ayetlerini ve İslam ı rivayet ve sanı bilgiler eşliğinde anlamaya, yaşamaya çalıştığımız sürece, Kur’an ı doğru anlamamız asla mümkün olamayacağını lütfen unutmayalım. Bakın hangi rivayet bilgilere dayanıyormuş bu farklılık.


    (Efendimiz Hazretleri, namazın farz kılındığı Miraç gecesinden sonra, Mekke’de kıldığı namazlarında gece gündüz demeyip hepsinde de sesli okuyordu. Gizli okuma yoktu başlangıçta. Ancak gelip Efendimiz ’in sesli okuyuşunu dinleyen müşrikler, işittikleri ayetlere kendi şiirlerini de karıştırarak şurada burada şiirli ayet okuyarak zihinleri bulandırmaya çalışıyorlardı. Bundan ise Efendimiz Hazretleri rahatsızlık duyuyordu. O SIRALARDA İSRA SURESİ AYET 110 NAZİL OLDU. BU AYET GÜNDÜZLERİ GİZLİ OKUMAYI, GECELERİ İSE SESLİLİĞİ SÜRDÜRMEYİ İŞARET EDİYORDU...)


    Yazıda bahsedilen İsra suresi 110. ayete bakalım, acaba bu ayette namaz kılarken gündüz sesli okumayın, gece sesli okuyun bilgisi mi veriyor?


    İsra 110: De ki: “İster Allah deyiniz, ister Rahmân deyiniz! Hangisini deseniz olur. Çünkü en güzel isimler, O'na aittir. NAMAZINDA YÜKSEK SESLE OKUMA; ONDA SESİNİ FAZLA DA KISMA; İKİSİNİN ARASI BİR YOL TUT!”


    Ayeti okudunuz, bahsedilen konuyla hiçbir ilgisi yok. Namazlarımızı kılarken ister yalnız kıl, ister camide, mescitte toplu kıl, namazını kılarken nasıl kılacağımıza çok net bir açıklama getiriyor, hiçbir ayrım yapmadan. Bahsedilen konuyla da hiçbir ilgisi yok. Bu ayetin önünde ya da arkasındaki ayetlere de baksanız, böyle bir anlam çıkartamazsınız. Zaten Kur’an ayetleri dolaylı anlatmaz, işaret etmez, açıkça örneklerle verir ki anlayabilelim. Daha doğrusu böyle yaptığını Kur’an bizzat söylüyor. İşte bizler ayetleri böyle emin olamayacağımız rivayet bilgilerle anlamaya çalıştığımız için, AYETLERİN HÜKMÜNÜ DE YERİNE GETİREMİYORUZ, AYETİN ANLAMINI DA DEĞİŞTİRİYORUZ.


    Allah müşriklerin yapacağı fitneyi, ya da kötülükleri ayetleri gizleyerek, saklayarak asla önlem almaz, önce bunun bilincinde olmalıyız. ÇEKİNİLECEK KORKULACAK YALNIZ ALLAH TIR AYETİNE DE, ZATEN BU DÜŞÜNCE TERS DÜŞER. İsra suresi 110. ayet, nerede namaz kılarsak kılalım, yüksek sesle namaz kılmamızı yasaklamıştır. Ama bizler ne yazık ki, bunun tersini yapıyoruz.


    Namaz(Salât) Allah ile kulunun bir olduğu, ona dertlerini açtığı, onu zikrettiği, yücelttiği, ondan istekte bulunduğu bir andır. Eğer o anı bizler bizzat yaşamayıp, toplu olarak kıldığımız namazda, imama bırakırda, bizler yalnız dinlersek, bu namazın özünden uzaklaşma olur. Yine konuyla ilgili yazının devamında, bakın nasıl bir bilgi vardı.


    (Ancak tek başına gece namaz kılan kimse serbesttir. İsterse sessiz kılar. İsterse kendini nefsinin imamı kabul eder, PEŞİNDE MELEKLERİN CEMAAT OLABİLECEĞİNİ DE DÜŞÜNEREK İMAM GİBİ SESLİ KILABİLİR. Yani tek başına akşamı, yatsıyı, sabahı evinde kılan kimse isterse imam gibi rahatlıkla sesli okuyarak kılabilir.)


    Hâlbuki Rabbimiz ayetinde, ne yapmamızı istiyordu namazımızı kılarken?


    (NAMAZINDA YÜKSEK SESLE OKUMA; ONDA SESİNİ FAZLA DA KISMA; İKİSİNİN ARASI BİR YOL TUT!”)


    Rivayet ve sanı bilgiler ışığında inancımızı yaşarsak, işte böyle Kur’an ile taban tabana zıt bir iman üzerinde oluruz. Bu bilgiler ışığında lütfen düşünelim. Madem peygamberimiz gündüz müşriklerin duymasını istemediği için, gündüz namazlarını sessiz kıldırıyordu, Cuma namazı, bayram namazı neden sesli kıldırdığını söylüyoruz? Burada tam tersi bir mantık yok mu? Bakın bu konuda da nasıl bir savunma yapılıyor.


    (Cuma ve bayram namazları da zaten Hicretten sonra farz ve vacip kılındığından, müşriklerin de bir zararı olmayacağından kıraatler cehrî(yüksek sesli) oldu. )


    Bahsedilen namazların, hicretten sonra farz ve vacip olduğu söylenerek, imamın sesli namaz kıldırdığı savunması yapılıyor. Bu bilgiler ışığında, düşünme melekesini yitirmemiş bir Müslüman şu soruyu sormaz mı? Artık hiçbir sorun kalmadığına ve müşriklerin bizlere ibadetlerimizde alaya alamayacakları bir ortam olduğuna göre, artık gündüz namazlarımızı camilerde imamın sesli kıldırması gerekmez mi?


    Doğrusu anlatılanlar ne yazık ki kendi içinde çelişkili. AMA BUNU SORGULAMA GÜCÜMÜZ, ELİMİZDEN ALINDIĞI İÇİN, NE DÜŞÜNÜYORUZ, NEDE SORGULAYABİLİYORUZ. İşte bizler İslam ı bu bilgiler ışığında yaşayıp gidiyoruz. Sonucunu da toplum olarak görüyoruz.


    Bu konuyu anlatan yazının son kısmında, çok dikkat çekici bir bölüm vardı ki, bugün bizlerin İslam ı sorgulamadan yaşamamızın asıl nedenine ışık tutuyor.


    ( Bilindiği gibi İslam’daki görevlerin bir kısmı, akılla izah edilebilen “makulu’l-mana”dır. AZ BİR KISMI DA TESLİMİYETİ GEREKTİREN VE AKILLA İZAH EDİLEMEYEN BOYUTTADIR. Bunun da hikmetleri vardır. Bir hikmeti şudur ki, İslam dininin iki temel esası vardır. Birincisi, iman esaslarıdır. İman ilimdir ve akla hitap eder. İkincisi, İslam esaslarıdır. İslam teslim olmayı gerektirir. Bu sebeple bazen aklın kavrayamadığı bazı unsurları da olacak ki teslimiyet hasıl olsun. YOKSA HER ŞEYİ AKLINA YATTIĞI İÇİN KABUL EDERSE KİŞİ O ZAMAN TESLİMİYET TESTİNDEN GEÇMEMİŞ OLUR. )


    Ne yazık ki bugün yaşanan İslam dinine, aklın ve mantığın alamayacağı şeyleri dahi sokabilmenin anahtarı bu sözlerde yatıyor. İMAN ETMEK GÖRÜNMEYENE İNANMAKTIR. AMA O İMANI ÖNCE SAĞLAMLAŞTIRMAK, GÜÇLÜ VE KALICI KILMAK İSTEYEN, ELDE KUR’AN DÜŞÜNEREK, ARAŞTIRARAK ANLAMALI Kİ, İMANI KALICI VE SÜREKLİ OLABİLSİN. İslam ın esasları asla aklın ermeyeceği konular değildir. Allah bizlerin, hiç düşünmeden iman etmemizi asla istemez. Kur’an ı anlamaya çalışanların gönül gözünü açacağını söyleyen Rabbimiz, böylece fark edemeyeceğimiz konularında, farkına varmamızı sağlıyor.


    Peki, Kur’an bu sözleri onaylar mı? Bir başka deyişle Allah bizlerin düşünmeden iman etmemizi mi istiyor Kur’an da? Gelin ona da bakalım.


    Bakara 269: Allah, dileyene hikmeti verir; kime hikmet verilmişse, ona büyük servet verilmiştir. AMA AKIL SAHİPLERİ DIŞINDA KİMSE BUNU DÜŞÜNÜP ANLAYAMAZ.


    Ali İmran 191: Aklıselim sahipleri ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar, GÖKLERİN VE YERİN YARATILIŞI HAKKINDA DERİN DERİN DÜŞÜNÜRLER VE ŞÖYLE DERLER: “Ey Rabbimiz! Sen bunu, boşuna yaratmadın; seni noksan sıfatlardan uzak tutarız. Bizi cehennem azabından koru!”


    İbrahim 52: İşte bu, kendisiyle uyarılsınlar, Allah'ın ancak bir tek tanrı olduğunu bilsinler ve AKIL SAHİPLERİ İYİCE DÜŞÜNÜP ÖĞÜT ALSINLAR DİYE, insanlara bir bildiridir.


    Nisa 82: Hâlâ KUR'ÂN ÜZERİNDE GEREĞİ GİBİ DÜŞÜNMEYECEKLER Mİ? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından gönderilmiş olsaydı onda birçok çelişki bulurlardı


    Araf 201: Takvâ sahipleri var ya, onlara şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda, DÜŞÜNÜP HEMEN GÖRÜRLER.


    Enfal 22: Şüphesiz Allah katında canlıların en kötüsü, DÜŞÜNMEYEN SAĞIRLAR VE DİLSİZLERDİR.


    Rad 19: Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kişi, kör olan biri ile aynı mıdır? SADECE AKIL SAHİPLERİ DÜŞÜNÜRLER.


    Nahl 44: Apaçık mucizelerle ve kitaplarla gönderildiler. Kendilerine indirileni insanlara açıklaman için ve DÜŞÜNSÜNLER DİYE, SANA DA BU KUR'ÂN'I İNDİRDİK.


    Muhammed 24: Bunlar, KUR'ÂN'I DÜŞÜNMÜYORLAR Mı? Yoksa kalpleri kilitli midir?


    Kamer 40: Andolsun ki Kur'ân'ı, DÜŞÜNENLER İÇİN KOLAYLAŞTIRDIK. DÜŞÜNEN VAR MI?


    Yunus 100: Allah’ın izni olmadıkça, hiçbir kimse iman edemez. Allah, azabı AKILLARINI (GÜZELCE) KULLANMAYANLARA VERİR.


    Siz bunca ayetten, Allah ın bizleri bazı konularda, düşünmeden iman etmelisiniz diye söylediğini mi anladınız? Elbette hayır, tam tersine mutlaka düşünmemizi özellikle emretmiştir. Peki neden? Çünkü düşünen, aklını kullanan ve Kur’an ı rehber alarak onun sınırlarını aşmayan bir insanı, hiç kimse kandıramaz aldatamazda ondan. Düşünerek iman eden bir insanın, tüm gerçekleri gördüğü, hiçbir şüphesi olmadığı için, nefsi de başka yanlışlara yönelmez. Ama düşünmeden iman eden, aklı yatmayan konulara inanan bir insanın nefsi, pamuk ipliği gibidir, nereye çekerseniz o taraf gider. Onun için Allah özellikle düşünmeye önem verir ve bizlerin düşünerek iman etmemizi ister.


    BİR BAŞKA DEYİŞLE DÜŞÜNME VE AKIL, İMANIN SİGORTASIDIR.


    Bu konuda Kur’an ın verdiği örneğe bakalım. Toplu kılınan namaz konusunda da örnek veriyor, hem de savaş zamanında peygamberimizin imamlığında. Bakın nasıl tarif ediyor.


    Nisa 102: Sen onların aralarında bulunup da onlara namaz kıldırdığında, içlerinden bir kısmı seninle beraber namaza dursun. Silahlarını da yanlarına alsınlar. Bunlar secdeye vardıklarında diğer bir kısmı arkanızda beklesin. Sonra o namaz kılmamış olan diğer kısım gelsin seninle beraber kılsınlar ve ihtiyatlı bulunsunlar, silahlarını yanlarına alsınlar………


    Ayete dikkat ettiyseniz, peygamberimizin imamlığında kısaltılmış namaz kılınıyor. Lütfen açıklamaya dikkat ediniz, peygamberimizle birlikte namaza duruyorlar ama sesli okumaktan bahsetmiyor. Ancak buradaki imamın görevi, hep birlikte kıyam etmek, rükû ve secde etmenin dışında bir görevi yok. ÇÜNKÜ NAMAZ, ALLAH İLE KULUNUN ARASINDAKİ BAĞDIR, BUNA HİÇ KİMSE MÜDAHİL OLAMAZ, ARAYA GİREMEZ.


    Toplumu istedikleri gibi, kendi menfaatleri yönünde kandırabilmek isteyenler, toplum ile Kur’an ın arasına girmiş ve hemen hemen her konuda, dine hurafe ve batıl düşüncelerini sokmuşlardır. Peygamberimizin asla söylemesi mümkün olmayacak sözleri, sanki peygamberimiz söylemiş gibi topluma anlatanlar ve bu yolla peygamberimize iftira atanlar, toplumu istedikleri yönde kullanma gücünü elde etmişlerdir.


    Elbette bunu yapanların mahşer günü yüzleri simsiyah olacak, Allah a ve elçisine attıkları iftiraların hesabını vereceklerdir. Bizlere düşen elde Kur’an, onu yine Kur’an ın açıklamalarından, verdiği örneklerden yola çıkarak, anlamaya çalışmak olmalıdır. Bunu başara bilenlere ne mutlu.


    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#23.09.2014 11:31 0 0 0
  • Bizler yaşadığımız inancımızı, hiç sorguluyor muyuz? Lütfen bu soruyu kendimize mutlaka soralım ve cevabını da arama çabası içinde olalım. Bunu yapmadığımız takdirde, Allah ın huzuruna çıktığımız gün, pişman olma riskimiz çok daha büyük olacaktır.

    Yazıma böyle bir girişi, niçin yaptığıma gelince. Bizler öyle bir din yaşıyoruz ki, ne akıl süzgecinden geçiyor, nede Kur’an ın süzgecinden. Bizlere öğretilenleri hiç düşünmeden kabul ettiğimiz gibi, hadi şu bilginin doğruluğunu birde Kur’an a soralım, acaba doğrumu diye aklımızdan hiç geçmiyor.

    Elbette bunu düşünmememizin sebebi var. Çünkü bizlere dini anlatanlar, itiraz eden olmasın diye, işlerini garantiye alıp, Kur’an da her detay yoktur, Kur’an özet bilgiler verir demişler ve bizlerde bunu hiç düşünmeden kabul etmişiz. İşte bu düşünceye inanmakla bizler, Kur’an dan uzaklaşmışız ama bunun farkında bile değiliz.

    Bu düşünce ve inançtan yola çıkarak, bizlere şunu öğretmişler; KUR’AN DA NAMAZIN NASIL KILINACAĞI, ORUCUN NASIL TUTULACAĞI, HACCIN NASIL YAPILACAĞININ DETAYLARI VERİLMEMİŞTİR. Bunun kurallarını, detaylarını peygamberimizden öğreniyoruz diye, bugün topluma öyle aşılanmıştır ki, neredeyse Kur’an bir kenara konarak, emin olamadığımız bilgiler el üstünde tutulur olmuş. SİZCE ALLAH IN HER ŞEYDEN NİCE ÖRNEKLERİ, DETAYLI AÇIKLADIK DEDİĞİ KİTAPTA, RABBİN ÇOK ÖNEMSEDİĞİ NAMAZIN, BİZLER İÇİN GEREKLİ DETAYLARI KUR’AN DA YOK, DİYE İNANMAMIZ NORMAL Mİ?

    Bugün bizler Kur’an İslam ı nı değil, atalarımızdan nakledilen rivayet ve sanılardan oluşan bir İslam ı yaşıyoruz. Bakın böyle yapanlara Kur’an dan bir uyarı.

    Bakara 170: Onlara, “Allah'ın indirdiğine uyunuz” dendiğinde, “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” derler. YA ATALARI AKILLARINI KULLANAMAMIŞ, DOĞRUYU DA BULAMAMIŞ İDİYSELER DE Mİ?

    Gelin bu konuyu birlikte düşünelim. Çünkü bu konu öyle dile getiriliyor ve ön plana çıkartılıyor ki, rivayet ve sanı bilgiler, Kur’an ın önüne geçmiş durumda. Şöyle düşünelim ve diyelim ki, Allah namaz kılın, oruç tutun diye emir vermiş ama detayını açıklamamıştır. Bu durumda özet bilgiler veren Kur’an ın hiçbir önemi kalmaz, detay veren beşeri bilgiler, bu bilgileri yazan kitapları ön plana çıkar. Sizce bu mantıklı mı? Hani Kur’an ın eşi bezeri yoktu. Hani bir benzerini getirsinler bakalım diye Rabbimiz meydan okuyordu bizlere?

    Eşi benzeri olmayan, Allah katından inen bir kitap var elimizde, ama bu kitap sorumlu olduğumuz ibadetlerin detaylarını yazmıyor ve bizler bu kadar önemli bir konuda, beşeri fıkıh kitaplarına muhtaç oluyoruz. Öylemi dostlar. NE SÖYLEDİĞİMİZİN, NELERE İNANDIĞIMIZIN FARKINDA MISINIZ? Hiç sanmıyorum.

    Kur’an ın ipine sarılın, sizleri Kur’an dan sorumlu tutuyorum diye Rabbimizin verdiği hükümlerin sizce bir önemi yok mu? Hani sizin bütün şan ve şerefiniz, Kur’an da dır diyordu Yaradan. RABBİMİZ BİZLERİN YAPACAĞI İBADETLERİN DETAYINI KUR’AN DA VERMEYİP, RİVAYET VE SANI BİLGİLER YOLUYLA İNANCIMIZI YAŞAMAMIZI SİZCE İSTER Mİ?

    İşin daha vahimi, mezheplere, fırkalara, tarikat ve cemaatlere ayrılan din, öyle bölünmüş ve dini öyle şekillendirmiş ki, hepsi kendi ellerindekilerle övünüp, karşısındaki aynı dine mensup din kardeşlerini, düşman görür olmuş. Sizce hangi mezhebin fıkhı, en doğru ve peygamberimizin ibadetlerimizi şekillendirmiş, detaylandırmış halidir? Bunun garantisini verecek var mı aramızda? Dini böyle mi yaşamak, bizleri Allah a yaklaştırır?

    Bizlerin yaptığı en büyük yanlış, bugün inancımızı yaşarken ibadetlerimizde, geleneğin ilavelerini Kur’an da bulamadığımızda, BAKIN HER BİLGİ, DETAY GERÇEKTEN KUR’ANDA YOKMUŞ DEME YANILGISIDIR. ELBETTE İLAVELERİN HİÇBİR SAKINCASI YOKTUR. AMA ONLAR OLMADAN İBADETLERİMİZİ YAPAMAYIZ DEMEKLE, KUR’AN I EKSİK, YETERSİZ GÖRMEK ARASINDA, HİÇBİR FARK YOKTUR. Lütfen bunu unutmayalım.

    Allah yemin ederek, sizlere kolaylaştırılmış bir din gönderdim der. Ama bizler dine kendi nefsimizde yaptığımız ilavelerle, dini zorlaştırmış, hatta işin içinden çıkılamaz hale getirmişiz. Eğer Kur’an da her bilgi, her detay olmasaydı peygamberimiz bunu sağlığında tıpkı Kur’an gibi yazılı hale getirir diki, bizlere ulaşan peygamberimizin bizzat yazdırdığı, böyle bir bilgi, kitap asla yoktur.

    Peygamberimiz sağlığında kendi sözlerini, yani hadislerinin nakline önce izin vermiş, daha sonra değiştirilerek nakledildiğini görünce yasaklamıştır. Bu yasak, dört halife devrinde de devam etmiştir. Hadis yazımı ve nakli, dört halifenin sona ermesi ve dinin mezheplere bölünmesi ile YILLAR SONRA TOPLANMAYA VE TOPLUM İÇİNDE NAKLEDİLMEYE BAŞLANMIŞ VE DİN BEŞERİ, NEFSİ ŞEKİLLENDİRİLMEYE BAŞLANMIŞTIR.

    Değerli din kardeşlerim, lütfen şunu unutmayalım. Allah bizlerin sorumlu olduğu bir hüküm verdiyse, onu mutlaka Kur’an da gerektiği ölçüde açıklamış ve bizlere izah etmiştir. Böyle yaptığını da zaten, Kur’an söylüyor, lütfen rivayet ve sanı bilgilere değil, Rabbimize inanalım. GELENEĞİN VE MEZHEPLERİN DİNE GİYDİRDİKLERİ ELBİSEYİ, KUR’AN DA ASLA BULAMAYIZ. ÇÜNKÜ ALLAH IN YEMİN EDEREK KOLAYLAŞTIRDIĞI DİNİ, BİZLER ELİMİZDEN GELDİĞİNCE İLAVELERLE ZORLAŞTIRDIK.

    Lütfen Kur’an dan, peygamberimizin yetki ve sorumluluğunu okuyalım ve araştıralım. Daha sonrada bizlere anlatılanlarla karşılaştıralım. Bakın peygamberimizin yetki, görev ve sorumlulukları ile ilgili, birkaç ayet hatırlatmak istiyorum.

    Ankebut 18: Eğer yalanlarsanız, biliniz ki sizden önce de nice toplumlar peygamberlerini yalanlamışlardı. PEYGAMBERİN ÜZERİNDE, APAÇIK TEBLİĞDEN BAŞKA BİR GÖREV YOKTUR.

    Kehf 56: BİZ PEYGAMBERLERİ, SADECE MÜJDELEYİCİ VE UYARICILAR OLARAK GÖNDERİRİZ. Kâfir olanlar ise hakkı yerinden kaydırıp ortadan kaldırmak için bâtıl uğruna mücâdele verirler. Âyetlerimizi ve kendilerine yapılan tehditleri de alay konusu edinirler.

    Rad 40: Onlara vaad ettiğimiz azabın bir kısmını sana göstersek yahut seni, onu görmeden vefat ettirsek, YİNE DE SANA DÜŞEN SADECE TEBLİĞ ETMEK, bize düşen de hesaba çekmektir.

    Neml 92: "Ve Kur'ân'ı okumam emredildi." Artık kim doğru yola gelirse, yalnız kendisi için gelmiş olur; KİM DE SAPARSA ONA DE Kİ: "BEN SADECE UYARICILARDANIM."

    Ne dersiniz, Allah ın elçisine verdiği görev ve yetki çok açık değil mi? Hala bu ayetleri tebliğ alan bizler, peygamberimizin Kur’an gibi, dine hüküm koyma, dini detaylandırma yetkisi var diyebilir miyiz? Hala Kur’an da olmayan hükümleri de peygamberimiz, dine hüküm koymuştur diyenlere, aşağıdaki ayeti hatırlatmak istiyorum.

    Zuhruf 44: Doğrusu o Kur'an, senin için de, kavmin için de bir öğüttür VE SİZ ONDAN SORGUYA ÇEKİLECEKSİNİZ.

    Düşünebiliyor musunuz Allah, sizleri Kur’an dan hesaba çekeceğim diye apaçık hüküm veriyor, ama bizler Kur’an ın detaysız ve gereken açıklamaların yapılmadığına inanıyor ve beşeri kitapların hükümlerine, din diye inanmakta kusur görmüyoruz.

    Allah uymamız gereken emirleri veriyor, ama gereken detayları vermiyor, daha sonrada bizleri bu hükümlerden sorumlu tutuyor, öylemi din kardeşlerim? Ne dersiniz, tüm bunlara inanırsak, yukarıdaki ayete hala iman ettiğimizi nasıl söyleriz. Gerekli açıklamayı yapmayan Rabbimiz, açıklamadığı bir detaydan, nasıl olurda bizleri sorumlu tutar. Bunu da mı düşünemiyoruz?

    Değerli din kardeşlerim yüzlerce yıldır, İslam dinini kendi nefislerinde şekillendirip, zorlaştıran, kendi menfaatleri adına yüzlerce ayeti görmezden gelerek, İslam ı yaşatmak için çabalar harcayan, din bezirgânlarına artık inanmayalım. İnanın mahşer günü öyle pişman oluruz ki, aşağıdaki sözleri söyleyerek pişmanlığımızı dile getiririz. Rabbimiz bu örneği bile düşünen kullarına veriyor.

    Ahzab 67. Yine şöyle diyecekler: “Ey Rabbimiz! BİZ ÖNDERLERİMİZE VE BÜYÜKLERİMİZE İTAAT ETTİK DE BİZİ YOLDAN SAPTIRDILAR.”


    Böyle bir pişmanlığın içinde olmak istemeyen, emin olamadığımız rivayet ve sanı bilgilere değil, Allah ın sorumlu tuttuğu Kur’an ın ipine sarılalım. Yaradan bakın apaçık ne diyor ve bizleri nereye yönlendiriyor.

    Enbiya 10; And olsun, size öyle bir kitap indirdik ki, BÜTÜN ŞAN VE ŞEREFİNİZ ONDADIR. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?


    Sizce bu sözleri söyleyen Rabbimiz, bizlerin sorumlu olduğu ibadetlerin detayını, eğriden doğruyu ayıran FURKAN da açıklamamış olabilir mi? Karar sizlerin. İslam toplumu olarak öyle büyük bir yanılgı içindeyiz ki, doğrusu artık gözler görmüyor, kulaklar duymaz olmuş. Çok üzgünüm ama aşağıda yazacağım ayetin hükmü, bizler için geçerli olmuş görünüyor.

    Enbiya 45: De ki: "Ben sizi ancak VAHİYLE UYARIYORUM." AMA SAĞIRLAR, UYARILDIKLARINDA ÇAĞRIYI İŞİTMEZLER Kİ!

    Dilerim Yüce Rabbimizden gözlerimizdeki bu perdeyi, kulaklarımızdaki mührü kaldırsın ki, Kur’an gerçeklerini görebilelim. Allah ın vahyini artık göremez, duyamaz, hissedemez olduk. Daha açıkçası bizler hem kör hem sağır olduğumuzun farkında bile değiliz. Allah yardımcımız olsun.

    Son olarak sizlere Kütüb-ü Sitte den, bir hadis nakletmek istiyorum. Bakın peygamberimiz ne demiş. İşte Kur’an ın onayını alan, harika bir hadis.

    4107 - Ebu Sa'idi'l-Hudri radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm şöyle emrettiler: "BENDEN KUR'AN DIŞINDA BİR ŞEY YAZMAYIN. KİM, KUR'AN'DAN BAŞKA BİR ŞEY YAZMIŞ İSE, ONU İMHA ETSİN."Müslim, zühd 72, (3004).

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#13.09.2014 13:47 0 0 0
  • Yazılarımı okuyan, yurt dışında yaşayan bir kardeşimiz, bir soru sormuş ve sorusunda, yurt dışındaki yabancı marketlerden, et almaya korktuklarını, helal-haram kesim sözleriyle tedirgin olduklarını söylemiş ve bu konuda dini açıdan aydınlatılmak istediğini belirtmiş.


    Gerçekten de İslam toplumu içinde, öyle gruplaşmalar ve çıkar şebekeleri oluştu ki, toplumu kendi menfaatleri, çıkarları yönünde istedikleri gibi yönetebiliyorlar. Yalnız bu konuda değil, her konuda İslam toplumu içinde, çıkar çeteleri oluştu ve hızla gelişme kat ettiğini söyleyebilirim. Çünkü önlerinde engel yok. Ne yazık ki İslam toplumlarının, Kur’an ile arasındaki bağ gereği gibi kurulamadığı için, ne söylenirse inanır halde, yaşayıp gidiyoruz. Gelelim konumuza. Kur’an HARAM konusunda ne diyor, önce ona bakalım.

    Nahl 116; Yalan düzerek Allah'a iftira etmek için, DİLLERİNİZİN UYDURMA NİTELENDİRMELERİYLE "ŞU HELALDİR, ŞU DA HARAMDIR!" DEMEYİN. Yalan düzerek Allah'a iftira edenler kurtulamazlar.

    Demek ki Allah ın haram demediği, hiçbir şeye haram diyemeyiz. Dersek Allah a iftira atmış oluruz, önce bunu unutmayalım. Peki, Allah neleri haram kılmış, şimdide ona bakalım.

    Enam 145: De ki: Bana vahyolunanda, LEŞ VEYA AKITILMIŞ KAN YAHUT DOMUZ ETİ -Kİ PİSLİĞİN KENDİSİDİR- YA DA GÜNAH İŞLENEREK ALLAH'TAN BAŞKASI ADINA KESİLMİŞ BİR HAYVANDAN başka, yiyecek kimseye haram kılınmış bir şey bulamıyorum…..

    Şimdide bu ayeti anlamaya çalışalım. Ayette açıkça leş, yani kendi halinde önceden ölmüş hayvanın etini yemeyin diyor. Hayvanlardan akan kanıda içmeyin, haramdır açıklaması yapılıyor. Yine çok açık, domuz etini de yememizin yasaklandığı bilgisi veriliyor. En son kısmında bahsedilen harama, lütfen dikkatinizi çekmek istiyorum. Allah dan başkası adına kesilmiş hayvanı da, yemeyin haramdır diyor.

    En son zikredilen haramdan kasıt ne olabilir. Bu sözleriyle Allah, BESMELE ÇEKİLMEDEN KESİLEN HAYVANI YEMEYİN DEMİYOR, önce bunu açıklığa kavuşturalım. Allah dan başkası adına kesilen hayvanı yemeyin diyor. Peki, ne anlama geliyor bu sözler?

    Bazı toplumlarda, inanç ve itikatlar da, Allah ın yanında ilahlar ya da şefaatçiler/putlar edinip, onlara adanan, onların adını anarak onlara nispetle kesilen, hayvanların etini yemeyin diyor Allah. Çünkü neden, Allah dan başka kimseye kulluk edilmez, Allah dan başka hiç kimseden yardım istenmez, Allah dan başka hiç kimse adına da, hayvan kurban adanmaz ve kesilmez. Bu sayılanların dışında, her temiz şey helaldir diyor Allah.

    Şimdide şu sorunun cevabını arayalım. Ehli kitabın kestiği hayvanlar, pişirdiği yemekleri yiyebilir miyiz? Önce her zaman yaptığımız gibi bu sorumuza, Kur’an dan cevap arayalım, daha sonrada günümüze ulaşan, rivayet hadislere bakalım.

    Maide 5: Bugün size iyi ve temiz şeyler helal kılındı. KENDİLERİNE KİTAP VERİLENLERİN YİYECEKLERİ SİZE HELAL OLDUĞU GİBİ, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir……..

    Bu ayetten anlaşıldığı gibi, ehli kitabın kestiği hayvanda, pişirdiği yemekte birbirine helal olduğunu, açıkça Kur’an belirtiyor. Bunun tersini söyleyen, Kur’an a muhalif inanç yaşıyor demektir. Şunu da belirtmeliyim ki, elbette bir şartla Ehli kitabın kestiği, ya da pişirdiği yemek yenir. Allah ın yukarıda saydığı, haramlardan olmamak şartıyla.

    Mantıken düşündüğümüzde, elbette Ehli kitabın kestiği hayvanda, pişirdiği yemekte birbirine helal olmalı ki, bir birleriyle diyalogda bulunsunlar, toplumlar arasında kopukluk olmasın. Bu yolla İslam ı onlara anlatabilsinler. Bunun tersi düşünülemez. İşte onun için diyoruz ki, İslam akıl, mantık ve hoşgörü dinidir.

    Gelelim toplumu tedirgin eden, HELAL KESİM konusuna. Bu konuda, birçok konuda olduğu gibi, toplumu kendi çıkarlarına kullanmak isteyenlerin bir aldatmacasıdır. Peki, ne söylüyorlar da, toplum tedirgin oluyor.

    (HAYVAN KESİLİRKEN BESMELE ÇEKİLMEZSE, O HAYVAN YENMEZ HARAM OLUR.)

    Şimdide bu konu üzerinde düşünelim. Besmele yani Allah ın adıyla bir işe başlamak, bizler için çok önemlidir. Bunda hiçbir şüphe yok. Ama bu konu çok farklı. Besmeleyle işe başlayan, yani Allah ın adıyla işine koyulan, işinde kolaylık bulacaktır. Hatta Kur’an ı okumaya başladığımızda da besmeleyle başlarız, çünkü bu Kur’an ın öğretisidir. Peki, Kur’an hayvanları keserken, besmele çekerek kesin diye, bizleri bağlayıcı bir hüküm vermiş midir?

    Allah eğer, besmeleyle kesmediğiniz hayvan mındar olur, haram olur yiyemezsiniz diyorsa Kur’an da, ona hiç birimiz itiraz edemeyiz. Peki öyle mi diyor, hiç Kur’an dan araştırdınız mı? Bu sorumuzun cevabını, yukarıda yazdığım Maide suresin 5. ayetin, bir öncesindeki ayet cevap veriyor ve bakın ne diyor.

    Maide 4: Kendileri için nelerin helal kılındığını sana soruyorlar; de ki: Bütün iyi ve temiz şeyler size helal kılınmıştır. Allah'ın size öğrettiğinden öğretip avcı hale getirdiğiniz hayvanların sizin için YAKALADIKLARINDAN DA YEYİN VE ÜZERİNE ALLAH'IN ADINI ANIN (besmele çekin). Allah'tan korkun. Allah'ın hesabı pek çabuktur.

    Ayetin son kısmını, lütfen dikkatli anlamaya çalışalım. Av olarak yakaladığınız hayvanları yeyin diyor ve devamında, üzerine Allah ın adını anın diye de açıklama yapıyor. Lütfen dikkat edelim, keserken Allah ın adını anın da öyle kesin demiyor, yerken Allah ın adını anın diyor.

    Bu sözlerden hem besmele çekmeyi, hem de Allah a şükretmeyi, onu tespih etmeyi anlayabiliriz. Zaten bizler yemeğe, besmeleyle başlamıyor muyuz? Elbette bu değildir ki, hayvanları keserken besmeleye gerek yok. ELBETTE ALLAH I ZİKREDEREK KESMELİYİZ, AMA RABBİMİZ BÖYLE BİR HÜKÜM, BÖYLE BİR BAĞLAYICI KURAL ÖZELLİKLE KOYMAMIŞTIR. Eğer böyle bir hüküm koymuş olsaydı, başkasının kestiği hiçbir hayvanı, gönül rahatlığıyla yiyemezdik.

    Ayetlere ve kelimelere, kendi nefislerimizde farklı anlamlar yüklersek, Kur’an da çelişki yaratırız. HATTA DİNİ ELLERİMİZLE ZORLAŞTIRIRIZ. Bu düşüncemizi hemen kontrol edelim, düşünelim acaba doğrumu anladık ayetleri.

    Allah ehli kitabın yemekleri, kestiği hayvanlar sizler için helaldir diyor. Hemen bu sözler üzerine düşünelim. Onlar bizler gibi, besmele çekerek hayvanları kesmiyor. EĞER BÖYLE BİR HÜKÜM ALLAH KOYSAYDI, BİRBİRİNİZİN YEMEKLERİ SİZE HELALDİR DEMEZDİ? Demek ki ayetleri doğru anlamışız. Şükürler olsun.

    Gelelim bu konuda ki bizlere ulaşan, rivayet hadislere.

    1937 - Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtü vesselâm)'a soruldu: "Halk bize et getiriyor, kesilirken besmele çekilip çekilmediğini bilmiyoruz, ne yapalım?"
    "Siz besmele çekin, yiyin!" cevabını verdi."
    Buhâri, Sayd 21, Büyü 5, Tevhid 13; Muvatta, Zebâih 1, (2, 488); Ebü Dâvud, Edâhi 19, (2829); Nesâi, Dahâya 39, (7, 237).

    1939 - Zühri (rahimehullah) diyor ki: "Arap Hıristiyanlarının kestiklerini yemekte bir beis yoktur. Ancak, Allah'tan başka birisinin adını andığını işitirsen o zaman kestiğini yeme. İşitmemiş isen, (bu durumda vehimlenme), çünkü Allah, onların küfrünü bildiği halde kestiklerini helâl kılmıştır."
    Hz. Ali'den de bu mânâda rivayet yapılmıştır.

    Bizler her konuda danışacağımız rehber, Kur’an olmalıdır. Eğer emin olmadığımız bilgiler hiç düşünmeden, araştırmadan rehberimiz olmuşsa, bizleri aldatanlar daha çok çıkacaktır. Böyle yaşamaya devam edersek, bizleri Allah ile aldatmalarına engel olamayız.

    Onun içindir ki gelin el birliğiyle Kur’an ı şaha kaldıralım ve yalnız Kur’an ın ipine sarılalım. Elbette her bilgiden faydalanalım, ama mutlaka Kur’an ın onayını alalım. Bunu yapabilenlere ne mutlu.

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#01.09.2014 11:42 0 0 0
  • Bizler İslam ı Kur’an rehberliğinde yaşamayıp, ayetleri yine Kur’an bütünlüğünde düşünmediğimiz sürece, Allah ın rehberinde ne anlattığını da doğru anlamamız, mümkün olmayacaktır.


    Yaptığımız yanlışlara, sizlere bu yazımda bir örnek verip, bu konuya Kur’an dan cevap aramaya çalışalım Allah ın izniyle. Çünkü Allah ne diyordu Kur’an ayetleri için?


    İsra 89: Yemin olsun, biz bu Kur'an'da, insanlar için her benzetmeden nice örnekler sıraladık. Ama insanların çoğu inkâr ve nankörlükten başka bir şeyde diretmediler.


    Kehf 54; Yemin olsun, biz, bu Kuran'da, insanlar için her türlü örneği değişik ifadelerle gözler önüne koyduk. İnsan ise varlığın, tartışmaya en çok tutkun olanıdır.


    Enbiya 10: Andolsun ki, size öyle bir kitap indirdik ki, bütün şanınız ondadır; hala akıllanmayacak mısınız?


    Ayetlerden anlaşılacağı gibi, Allah Kur’an da verdiği hükümleri, uymamız gereken detayları, açıklamasını da değişik örneklerle anlatmış, izah etmiş. Allah yemin ederek size öyle bir kitap indirdik ki, BÜTÜN ŞANINIZ ONDADIR dediği halde, bizler hala Kur’an dışından imanımızı yaşamaya, deliller aramaya devam ettiğimizin, farkında bile değiliz. Çünkü Kur’an ile aramıza, fitne-fesat sokucular girmiş bir kere. Çıkart çıkartabilirsen.


    Önce sizlere Bakara suresi 222. ayeti hatırlatıp, üzerinde düşünmeye davet etmek istiyorum.


    Bakara 222: Sana 'kadınların aybaşı halini' sorarlar. De ki: 'O, bir rahatsızlık (eza)dır. Aybaşı halinde kadınlardan ayrılın ve temizlenmelerine kadar onlara (cinsel anlamda) yaklaşmayın. Temizlendiklerinde, Allah'ın size emrettiği yerden onlara gidin. Şüphesiz Allah, tevbe edenleri sever, temizlenenleri de sever.



    Yukarıdaki ayeti okudunuz. Sanırım anlaşılmayacak hiçbir şey yok. Ne anladınız bu ayetten diye sorsam, sanırım vereceğiniz cevap, Allah kadının ay halinin, ona bir rahatsızlık hali olduğunu söylediğini ve bu durumda eşinizle cinsel birleşme yapmayın dediğini, bu halin bitimi ve kanama sona erdikten sonra tertemiz yıkanıp, daha sonra yapılması gerektiğini anlarız.


    Şimdi size sorsam desem ki, Allah bu ayette, kadın ay halindeyken, namaz kılamaz, oruç tutamaz da diyor desem, ne dersiniz bana? Eğer bazı hurafelerin, sanı bilgilerin etkisinde değilseniz, nereden çıkardınız bunu, böyle bir hükümden asla bahsedilmiyor ayette dersiniz.


    Günümüzde bu ayette geçen TEMİZLENDİKLERİNDE kelimesinden yola çıkarak, kadınların ay halindeyken ibadet etmeleri, oruç tutmalarının HARAM olacağına dair, tek delil bu ayet gösterilmektedir. Sizler bu ayeti okuduğunuzda, böyle bir hüküm algıladınız mı? Ayetin tamamı kadın ay halindeyken, cinsel birleşmenin yapılmamasını, kadının ay hali bittikten, tertemiz yıkandıktan sonra yapılmasını istemesinden başka anlamlar verdiğimizde, sizce bizler doğru yapmış olur muyuz? Ne yazık ki bizler, batıl inançlarımızı Kur'an dan aklamak için, hep bu yolu izliyoruz ve kendimizi kandırıyoruz.


    Bu ayetten ay halindeki kadın için şöyle bir ruhsat çıkartabilirsiniz. Madem kadın bu halindeyken, bazı dönemlerinde rahatsızlık veren hali olabilir, o halde isteği halinde oruç tutmaz daha sonra tutabilir. Evet, bunu söyleyebilirsiniz ama bu halde kadın ibadet yapamaz ve kesinlikle oruç tutamaz diye hüküm veremeyiz. Çünkü Allah böyle bir hüküm vermemiştir. Ne yazık ki bizler, batıl inançlarımızı Kur'an dan aklamak için, hep bu yolu izliyoruz ve kendimizi kandırıyoruz.


    Bu ayette geçen temizlendikten sonra, kelimesine ayette geçen anlamdan çok farklı manalar yükleyip, bakın temizlendikten sonra dediğine göre, burada boy abdesti alınması gerektiği emrediliyor demek ne kadar ayetin özüne, mantığına uyuyor? Temizlendikten sonra yapılması gereken, ayette açıkça belirtilmiştir. Bunun dışında anlam verirsek, nefsimizi kandırmış oluruz. Kur’an ı anlamaya çalışırken, eğer yanlış, hurafe inançlarımıza delil aramak adına, zorlama ve ayetin özüne uymayan hükümler çıkarmaya çalışırsak, Allah ta bizleri nurundan, rehberinden istifade etmemizi engelleyecek ve gönül gözümüzü perdeleyecektir.


    Şimdide Kur’an dan delil bulamayıp, bir kelimenin ardından, Rabbin vermediği bir hükmü çıkaranların içleri rahat etmemiş ki, bakın hangi rivayetleri, Allah emri gibi gösterip HARAM dır diyerek, kadınlarımız bu hallerinde kirli kabul edilip, ibadetlerinden kesilmiştir. Çok zaman önce Diyanetin sitesinden aldığım bilgileri sizlerle paylaşmak istiyorum. Aşağıdaki rivayetleri delil gösterip, bu büyük yanlış ne yazık ki yapılmaktadır.


    (Kadınlar için ilâve şart ise, onların hayız veya nifas durumunda olmamalarıdır. PEYGAMBERİMİZİN HANIMLARINDAN GELEN BÜTÜN RİVAYETLER, onların aybaşı hallerinde namaz kılmadıkları ve oruç tutmadıkları yönündedir.


    Daha önce namaz bahsinde ve bu bölümün başında da belirtildiği gibi HAYIZ VEYA NİFAS HALİNDE BULUNAN KADININ ORUÇ TUTMASI HARAM OLDUĞU GİBİ, TUTACAĞI ORUÇ DA GEÇERLİ OLMAZ. Kadınlar bu durumları sebebiyle tutamadıkları oruçları, daha sonra istedikleri bir zamanda kaza edebilirler.


    Cünüplük, hayız ve nifastan farklıdır. Çünkü cünüplüğün gerçekleşmesi ihtiyarî olduğu gibi, gusletmek suretiyle cünüplükten temizlenmek de mümkündür. Bu bakımdan cünüplük oruca başlamaya engel görülmemiştir. Bununla birlikte mümkün olan en kısa zamanda cünüplükten temizlenmek gerekir.)


    Yukarıda naklettiğim bilgileri okudunuz. Bugün yapılan bu yanlış, peygamberimizin hanımlarından gelen, RİVAYETLER üzerine uygulanmaktadır. Tabi hiç kimse bu sözlerin, peygamberimizin eşlerinin gerçek sözleridir iddiasında bulunamaz. Hepsi bir rivayettir, emin olamayacağımız bilgilerdir. İSLAM HÜKÜMLERİ RİVAYETLERE GÖRE DEĞİL, KUR’AN IN AÇIK DELİLLERİNE, HÜKÜMLERİNE GÖRE YAŞANIR. Akla ziyan bilgilerle İslam ı bizlere yaşatanlar, elbette Rabbimiz e hesap vereceklerdir. Allah Kur’an da haram ve helal koyma yetkisi yalnız bana aittir der ve bir ayetinde bakın nasıl açıklama yaparak bizleri uyarır.


    Yunus 59: De ki: "Ne oldu size de Allah'ın size rızık olarak indirdiği şeylerden bir haram yaptınız bir de helal?" De ki: "Allah mı size izin verdi, yoksa Allah'a iftira mı ediyorsunuz?"


    Demek ki kadının ay halinde ibadet etmesi HARAM olsaydı, bunu açıkça Kur’an da bizlere bildirirdi. Tersini söylemek, yani Allah hüküm vermediği halde, bunlarda Allah katındandır demek, ALLAH A İFTİRA ATMAK olduğu, sizce ayetten anlaşılmıyor mu? Allah a iftira atanlar, hesap günü yüzlerinin kapkara olacağını ve Rabbimizin onların yüzlerine bile bakmadan, cehenneme göndereceğini bir ayetinde söylüyor bizlere.


    Diyanet sitesinde yaptığı açıklamanın, içindeki şu düşünceler çok dikkatle analiz edilmelidir ve üzerinde düşünülmelidir.


    (Hayız veya nifas halinde bulunan kadının oruç tutması HARAM olduğu gibi, tutacağı oruç da geçerli olmaz.)


    Düşünebiliyor musunuz, HARAM kelimesini kullanıyor ve orucun kabul edilmeyeceği hükmünü dahi veriyor. Peki, neye dayanarak? Peygamberimizin eşlerinden gelen RİVAYET, SANI bilgilere dayanarak. Bu sözlerin peygamber eşlerine ait olduğuna, Kur’an ayeti gibi garanti veren var mı? Allah bizlere Kur’an ın ipine sarılın, sizleri Kur’an dan sorumlu tutuyorum diyordu hatırlayınız. Hani Allah emin olmadığınız sözlerin ardından gitmeyin, sorumlu tutarım diyordu? Biz İslam ın temel hükümlerini, böylemi yaşamamızı emrediyor Rabbimiz? İşte yaptığımız çok ama çok büyük yanlış. Anlayana, anlamak isteyene Kur’an çok şeyler anlatıyor. Gözler perdeli, gönüller taş kesilmişse, ne söylesen fayda etmeyecektir.


    Peki, dostlar bu inanç ve itikat, Kur’an da yoksa içimize nereden girmiştir diye hiç düşündünüz mü? Çok fazla düşünmeyin derim. Yahudi fitnesi burada görevini başarıyla yapmıştır. Bakın nereden inancımıza girmiş.


    Tevrat tan alıntı

    Bölüm 12:


    Lev.12: 2 "İsrail halkına de ki, 'Bir kadın hamile kalıp erkek çocuk doğurursa, âdet gördüğü günlerde olduğu gibi, yedi gün kirli sayılacaktır.


    Lev. 19. 'Âdet gördüğü için kan kaybeden kadın yedi gün kirli sayılacak. Ona dokunan da akşama kadar kirli sayılacak.

    Kur’an ın hiçbir yerinde, kadın ay halindeyken ibadet edemez, Kur’an okuyamaz, bu durumda kadın, cünüp gibi kirlidir diye bir hüküm Allah vermemiştir. Çünkü kadının bu hali kendisinden kaynaklanan bir durum değil, onun cinsel doğurganlık özelliğinin, Allah vergisi bir parçasıdır. Yukarıda günümüzdeki tahrif edilmiş, Tevrat tan verdiğim örneği gördünüz. Sanırım söylenecek fazla bir söz olmasa gerek.


    Peygamberimizin üzerinden, ona iftiralar atarak, onun sözleridir, hadisleridir diyerek, içimize soktukları yanlış inançları, lütfen artık temizleyelim. Yoksa Huzuru mahşerde, peygamberimizin şahitliğinde, onun yüzüne bile bakamaz hale geleceğimizi de unutmayalım. Unutmamamız gerekenin en önemlisi ise, peygamberimiz biz ümmetini yalnız ve yalnız Kur’an ile uyarma görevi aldığıdır. Bu ayetlerin gerçeklerini görmezden gelip üstünü örtmeyelim, hesabın görüleceği gün, pişman oluruz.



    Sizlere yazımın başında üç ayet hatırlatmıştım, onların üzerinde dikkatle düşünelim. Bizler Kur’an dan gereği gibi nasiplenmek istiyorsak, önce onu anlayarak bir öğrenci gibi dersimize çalışıp, dikkatle okuyup, daha sonrada Allah ın ayetlerini anlatma, izah etme yol ve yöntemlerini çok iyi anlamalıyız. Çünkü Allah bizleri ilgilendiren her konuda detay verdiğini söylüyor. Bizler ise, Kur’an dışından öğrendiklerimizi, Kur’an da bulamadığımızda takındığımız tavır düşündürücüdür.


    Birileri çok ilginçtir, herkes Kur’an ı anlayamaz, veli insanlar anlar yalanıyla, bizleri Kur’an gerçeklerinden uzaklaştırarak, kendi hükümranlıklarını sürdürmek istiyorlar. Lütfen bu yalanlara kanmayalım. Bunu söyleyenlere de, şunu söyleyelim. Allah bizleri Kur’an dan hesaba çekeceğini söylediği halde, her aklı başında kulunun anlayabileceği şekliyle Kur’an ı indirmedi de, yaratılmış bir kul mu Kur’an ı anlatmayı, açıklamayı başardı? Bunları söylemek ve düşünmek Allaha saygısızlıktır, iftiradır. lütfen bunu unutmayalım. Eşi benzeri olmayan Kur'an a, bu tavrı takınanlar kaybedeceklerini bilmelidirler.


    Bakın Allah Kur’an için ne diyor bizlere ve ne anlatmak istiyor.


    Enam 104: Rabbinizden size gerçekleri gösteren deliller ( Gönül gözleri) geldi. Artık kim gözünü açar hakkı idrak ederse kendi yararına, kim de (hakkın karşısında) körlük ederse kendi zararınadır. Ben başınızda bekçi değilim.


    Allah demek ki bizlere, Kur’an ile gönül gözleri göndermiş. Bizler Kur’an a anlayarak, bilerek, düşünüp idrak ederek okuduğumuzda, ondan faydalanacağımızı söylüyor. Bu Kur'an ın mucizesidir bunu unutmayalım. Kimlerde ben ayetleri anlayamam, bilemem diyerek, bu görevi başkalarına havale edip, körlük ederse kendi zararına diyor Rabbimiz. Yaradan daha nasıl açık söylesin?


    Anlayana Kur’an bir güneş, gönül gözü, anlayana Kur’an bir şifa, anlayana Kur’an bir Nur. Anlamamakta ısrar edip, körlük edenlere de söyleyecek sözümüz yok. Rabbimiz cümlemizi, gönül gözlerinin Kur’an ile nurlanan, aydınlanan kulları arasına, bizleri de alması dileklerimle.


    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#27.08.2014 10:50 0 0 0
  • Bugünkü yazımın konusu, Allah Kur’an ayetlerini, bizlerin hangi yöntemle anlamamızı ve hayatımıza geçirmemizi istiyor olacaktır.


    Eğer rehberimiz Kur’an olduğunu söylüyor ve iman ediyorsak, Kur’an ı anlayabilmek için, Allah ın istediği yöntemi kullanmadığımız sürece Kur’an ı doğru anlayamayız.


    Bu sorumuzu Kur’an a sormadan önce, şöyle bir soru soralım kendimize ve diyelim ki; Allah bizlere indirdiği ayetlerine, hiç düşünmeden inanmamızı ve kabul etmemizi mi istiyor, yoksa önerdiği başka bir yol var mı?


    Sorduğum soruma eğer düşünmeden cevap verirsek, elbette Allah indirdiği ayetlerinin tamamına hiç kuşku duymadan iman etmemizi emretmiştir diyebiliriz?


    Bu cevap kısmen doğru. Çünkü hiç kuşku duymadan, tüm ayetlerine iman etmemizi ister Rabbimiz. Tümüne iman etmediğimiz sürece de tam iman etmemiş sayar. Allah ayetleri doğru anlayabilmemiz için, önce ayetler üzerinde, ne yapmamızı özellikle ister? İşte bu kısmı çok ama çok önemli.


    Ayetler üzerinde düşünmemizi, aklımızı kullanmamızı, yani körü körüne iman etmemizi değil, sorgulayan, düşünen daha sonra iman eden kullar olmamızı ister.


    Şimdide bu yolu ve yöntemi neden önerir bizlere Allah, gelin onu birlikte düşünelim. Okulda öğretmenlerimiz fizik, kimya gibi dersleri önce sözlü olarak anlatır, daha sonrada deneylerini yaparak, bizzat ilmi olarak pratikte söylenenlerin doğruluğunu görürüz. Böyle olunca da o konuyu hiç unutmayız, çok daha iyi anlarız.


    Bazı okullarda öğretmenler, bu türlü laboratuarların olmayışından yakınarak, aslında konuyu daha iyi anlayabilmeniz için, bunun deneyini laboratuarlarda yapmamız gerekir, diye yakınırlar hatırlarsanız öğretmenler.


    Buradan şunu anlarız. Bir konunun akılda daha rahat kalması, unutulmaması için, üzerinde bilimsel çalışmalar yapmamız, araştırmamız ve düşünmemiz, bizlerin konuyu çok daha rahat anlamamızı ve hiç unutmamamızı sağlayacaktır.


    Benzeri yolu Rabbimiz bizlere önermiş ve birçok ayetinde, bizlerin ayetler üzerinde düşünmemizi, aklımızı kullanmamızı isteyerek, sorgusuzca değil düşünerek, sorgulayarak yani araştırarak iman etmemizin daha sağlıklı, daha güçlü ve kalıcı bir iman sahibi olunacağının yolunu göstermiştir.


    Sizlere bazı örnekler vermek istiyorum. Allah birçok ayetin sonunda bakın bizleri düşünmeye, aklımızı devreye sokmaya yönlendiriyor.


    (Ayetleri size açık-seçik bildiriyoruz ki, aklınızı işlete bilesiniz. Allah, ayetleri size işte böyle açıklar ki, derin derin düşüne bilesiniz. Hâlâ aklınızı çalıştırmayacak mısınız? Biz benzetmeleri insanlar için yapıyoruz ki, inceden inceye düşüne bilsinler. Düşünüp taşınacak da öğüt kendisine yarayacak. Dileyen onu düşünüp öğüt alır.)


    Yaradan bu yöntemle ne amaçlıyor olabilir? Bizlere düşünmeden, ayetleri tebliğ alan iman etsin diyebilirdi? Neden düşünmemizi istiyor? Çünkü düşünen, aklını kullanan yaptıklarından emin olur da ondan. Allah ın tebliğinden emin olan, asla aldatılmaz, kandırılamaz. Düşünen batıl yolcusu olmaz.


    Toplumda çok söylenen bir söz vardır. Eğitim şart deriz. Eğitim akılla olur, düşünen insan, eğitimli insandır, en az yanılan insanda düşünen insandır. İşte onun içindir ki Allah da, elçisi kanalıyla bizlere gönderdiği ayetler üzerinde, çok itinayla ama ayetleri bir bütün olarak düşünmemizi ve öyle iman etmemizi söyler. Hatta Allah bazı ayetlerinde, EY AKIL SAHİPLERİ diye hitap eder ve ANCAK AKIL SAHİPLERİ DÜŞÜNÜP İBRET ALIR diye de, düşünmenin aklını kullanmanın önemine işaret eder. Sizce düşündürücü değil mi?


    Peki bizler günümüzde, bu yolu ve yöntemi kullanıyor muyuz? Ne yazık ki hayır. Günümüzde bizlere düşünmeden, körü körüne itaat etmenin, Allah emri olduğu öğretilmiştir.


    Sizler Kur’an dan anlayamazsınız, veli insanlar anlar mantığı İslam a yerleştirildiği içindir ki, artık Kur’an ı okuyan Müslümanlar, anlayarak okumadıkları için, hem düşünme, aklını kullanma fırsatını kaçırmış, hem de Kur’an ı ilk elden, bizzat kendisinden öğrenme şansını kaçırmıştır. Böyle olunca da, Allah ın Kur’an ı anlamak için önerdiği yoldan da habersiz yaşayıp gidiyoruz.


    Elbette geçmişte belli bir dönem, Allah ın emrettiği şekilde, düşünerek, araştırarak iman edilmiş böylece, İslam toplumlarından ilim adamları, âlimler çok daha fazla çıkmıştı. Fakat zamanla dine nifak sokanlar, Kur’an ın özünden uzaklaştırılan İslam toplumunun Kur’an ı terk ederek, emin olmadıkları bilgilerin ardına düşmesi nedeniyle, artık âlimleri, ilim adamlarını da içimizden çıkartamaz olmuşuz.


    Allah Kur’an ı bakın kimler için doğruluk rehberidir diyor.


    Mü min 54: O, akıl sahipleri için bir öğüt ve doğruluk rehberidir.


    Elbette düşünmeden itaat eden toplumlar, bazı kişilerin ya da bazı amaçlarını gerçekleştirmek isteyen toplumların işine de yaramış. Böylece güdülenmiş toplumlar yaratarak, istenildiği gibi kullanılmış ve kullanılmaktadır.


    Lütfen dikkat eder misiniz yukarıdaki ayete. Kur’an akıl sahipleri için bir öğüt ve doğruluk rehberidir diyor. Bizlerse hala inatla, herkesin Kur’an ın muhkem ayetlerini anlayamayacağını söyleyerek, aslında ne derece aklımızı kullandığımızı da itiraf ediyoruz.


    Sizce aklını kullanmadan, başkalarının aklıyla, fikriyle iman eden toplumlar, Allah ın istediği gerçek imanı yaşayıp, huzuru ve mutluluğu bulabilir mi? Bu yolu izleyerek Rahmanın yüzleri gülen kullarından olabilir miyiz sizce?


    Yorum ve karar sizlerin. Her şey çok açık, elimizin altında Allah ın bizzat koruması altında Rabbin güneşi duruyor. İsteyen ona elini uzatır ve onun ipine sarılarak, onu anlamak için düşünür çaba gösterir. İsteyen sen ondan anlayamazsın diyenlerin sözüne uyar, imanını onların doğrultusunda yaşar.


    Tüm gerçekleri, huzuru mahşerde göreceğiz. Şimdiden boşa konuşmanın hiçbir anlamı yok. Rabbimiz bizleri Kur’an dan hesaba çekeceğini söylüyor da, Andolsun biz, Kuran'ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur diyorsa, sizce kime güvenmemiz gerektiği çok açık değil midir?


    Günümüzde öyle fikirler vardır ki, Kur’an ın hükümlerinin tam tersi, velisi olmayan cennete gidemez, Kur’an ı anlayamaz ve İslam ı doğru yaşayamaz fikrine inanır. Hâlbuki Allah iman adına takip edeceğiniz, güveneceğiniz Rabbinizden size indirilendir der ve bizleri uyarır.


    Araf 3; Rabbinizden size indirilene uyun; O'nun berisinden bir takım velilerin ardına düşmeyin! Siz ne kadar da az öğüt alıyorsunuz.


    Allah birçok ayetinde bu ve buna benzer uyarıları yapması, ne yazık ki bugün İslam toplumunda göz ardı edilir. Çünkü düşünerek, elde Kur’an onun rehberliğinde iman edilmiyor da ondan. Böyle olunca da sanı, rivayetler Kur’an ın önüne geçerek İslam yaşanmaktadır.


    Ne yazı ki Kur’an, mahşer günü peygamberimizin ümmetine üzülerek söyleyeceği gibi, (KUR’AN ÜMMETİM TARAFINDAN TERK EDİLDİ). Onun yerini, emin olmadığımız rivayetler aldı.


    Kur’an ı bile rivayetlerle anlamanın yolunu seçtiysek eğer, sanırım İslam toplumu daha çok acı ve kederden kurtulamayacak demektir.

    Dilerim Yüce Rabbimizden, İslam toplumu bu hatasını görebilmesine, yardımcı olsun. Yoksa işimiz çok ama çok zor. Allah aklını kullanmayarak iman edenlere, bakın ne yapacağını söylüyor.


    Yunus 100: Allah’ın izni olmadıkça, hiçbir kimse iman edemez. Allah, azabı akıllarını (güzelce) kullanmayanlara verir.


    Ne der siniz, bugünkü İslam toplumlarının, neden bu halde olduğu sizce bu ayetle anlaşılmıyor mu? Ne yapıyorsak bizler ellerimizle yaparız. Allah ne yaparsanız onu veririm der. Yani, neye layıksak onu bulacağız.


    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#18.08.2014 11:44 0 0 0
  • Bizler İslam toplumları olarak, acaba Kur’an ın önerdiği yoldan gidiyor ve sosyal hayatımızı doğru yönde etkileyecek, yöneticilerimizi seçebiliyor muyuz? Bu soruyu lütfen kendimize soralım. Çünkü yakın zamanda, nasip olursa, ülkemizin yönetiminde söz sahibi olacak, Cumhurbaşkanımızı seçeceğiz.


    Allah Kur’an da bizleri dikkatle uyararak, birçok kez ORTA YOLU İZLEYEN, BİR TOPLUM OLMAMIZI İSTER. Peki, bu orta yol nedir? Kur’an ın dışına sapmadan, hurafeden batıldan uzak, aklı ve Kur’an ı harmanlamış bir birey olmamızı ister, bu sözleriyle Kur’an bizlerden.


    Peki, bizler Allah ın bu uyarısını dikkate alıyor muyuz, işte burası çok önemli. Eğer dikkate alıyor olsaydık, dinde sakın bölünmeyin diye uyaran Rabbimizi dinler, Kur’an ın sınırlarını aşmayın uyarısını dikkate alır, orta yolu izleyen bir toplum olurduk. Ne yazık ki Kur’an ın bu gerçeğini göremedik. Daha doğrusu, görmemizi istemeyenlerin oyununa geldik.


    Böyle olunca da, ne huzuru bulabildik, nede adaletli bir yaşamın ortamını hazırladık. Kur’an devleti yönetecek kişileri, bizzat halkın seçmesini ister ve bakın kıstas ne olmalı der.


    Nisa 58: Allah size, mutlaka EMANETLERİ EHİL OLANLARA VERMENİZİ ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah, her şeyi işitendir; her şeyi görendir


    Bu ayette bahsedilen emanet yönetme yetkisidir ki, Rabbimiz bizleri yönetecek kimselerin, dikkat ediniz EHİL KİŞİLERE VERİLMESİNİ İSTİYOR. Devamında da seçilen bu kişilerin tarafsız ve adil olmalarının önemine dikkat çekiyor. Lütfen bizlerde seçeceğimiz kişilerin bu özelliğine dikkat edelim ve kavgadan, nefretten, bölünmüşlükten uzak yöneticilerimizi seçelim.


    Allah bizlerin adaletli ve hakkı savunan insanlar olmamızı ister ve bakın bu konuda bizleri nasıl uyarır.


    Maide 8: Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olunuz. BİR TOPLULUĞA DUYDUĞUNUZ KİN, SİZİ ÂDİL DAVRANMAMAYA İTMESİN. ADALETLİ OLUNUZ; bu takvânın ta kendisidir. Allah'a isyandan sakınınız. Allah yapmakta olduklarınızdan haberdardır.


    Bu ayeti okuduğunuzda, neler geldi aklınıza? Birbirimize yaptığımız düşmanlıklar, bölünmüş ve kamplara ayrılmış guruplar, haktan adaletten uzak birbirimizin aleyhine söylediğimiz sözler, sanırım günümüzün konusu olsa gerek. Yapılan bu adaletsizliklerin, üzücü olayların gölgesinde, ülkemiz önemli bir seçime gidiyor. Kararı Türk halkı verecek. Çünkü Yaradan, NEYE LAYIKSANIZ ONU VERİRİM DER. Yani bizler, neye layıksak onu bulacağız, bundan kaçış yok.


    Allah yöneticilerimizi seçerken, dikkat ederseniz çok önemli bir kıstasa dikkat çekiyor. İŞİN EHLİ OLMAK. Sizlere sorsam ve desem ki, bugün bizler Allah ın bu önemli şartını dikkate alarak mı yöneticilerimizi seçiyoruz, yoksa Allah ın hiç söz etmediği, ama önemle uyardığı bir konuyu, kendi nefsimizde saptırıp, kendi kriterlerimizi mi yaratıyoruz?


    Dikkat ederseniz toplum algısında, çok konuşulan bir kıstas var. DİNDAR OLMAK. Dindar yönetici seçmeliyiz tabiri acaba doğrumu. Dindarlık yani TAKVA, Allah dan sakınıp, onun en doğru yolu üzerinde olmak, hepimizin amacıdır. Bunda hiç şüphe yok. Peki, bunu tespit eden birisi var mı? Ya da şu insan çok dindar, deme yetkisine sahip miyiz?


    Sizce kim, diğerimizden daha dindar olduğunu ölçüp, bu daha dindar diyebilir? Eğer Kur’an ı rehber almış, onun orta yolunu izlemiş olsaydık, hiç birimiz bir diğerimize bu kişi çok dindar yakıştırması yapmaya korkardık. ÇÜNKÜ BUNU SÖYLEMEK, BU DEĞERİ VERMEK, YALNIZ ALLAH IN TEKELİNDEDİR DE ONDAN. Gelin bu sözlerin kanıtını Kur’an dan alalım. Bakın bu sözleri söyleyen kişilere Allah ne diyor.


    İsra 84: De ki: “Herkes kendi yapısına uygun işler görür. RABBİNİZ, EN DOĞRU YOLDA OLANI DAHA İYİ BİLİR.”


    Allah açıkça hangimizin, en doğru yolda odlunu yalnız ben bilirim diyor, ama bizler inatla yalnız Allah ın bilebileceği bir konuya bile müdahale ederek, bu ya da şu kişi ÇOK DİNDAR, takva sahibi ve Allah ın doğru yolunda bir insan diye, hüküm verebiliyoruz. Onun içinde hep yanılıyoruz.


    Şöyle bir düşünün lütfen. Çok dindar yaftasını yakıştırdığımız birçok insanın, seçtiğimiz kişilerin, nasıl yanlışlarına şahit olduk. İşte böyle insanlar yalnız kendilerine değil, ön plana çıkardığı güzelim İslam a da, büyük zararlar vermiyor mu sizce?


    Bizler kendimizi daha dindar gösterip, karşımızdaki kişileri hep küçümsemişizdir. Ama Allah Necm suresinin sonunda bakın bu konuda bizleri nasıl uyarır.


    (Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. ÇÜNKÜ O, ALLAH’A KARŞI GELMEKTEN SAKINANLARI EN İYİ BİLENDİR. )


    Yine Allah Hucurat 11. ayette dikkatimizi aynı konuya çekerek;


    (Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler.)


    Değerli din kardeşlerim. Ülkemizin yönetiminde çok önemli bir yeri olan, Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacak. Bu seçimde her kime oy verecek isek, bu bizlerin özgür iradesi ile olmalıdır.


    Bu seçimde, bizleri yöneteceklerde arayacağımız kıstas, hakkı ve adaleti gözeten, toplumu ayrıştırmayıp birleştiren, yumuşak tabiatlı, hoşgörülü, tarafsız olan, toplumun inançlarını, itikatlarını kullanmayan, her inanca eşit yaklaşabilecek, her şeyden önemlisi EHİL bir Cumhurbaşkanı, bir lider seçmeliyiz. Bunu başarabildiğimiz ölçüde, bu toplumda huzurda, adalette gereken yerini alacaktır.


    Dilerim Yüce Rabbimizden, bu seçim ülkemize adalet, eşitlik ve huzurun geldiği bir seçim olur.


    Rabbimiz, bizlerin gönül gözünü aç ki, gerçekleri görebilelim ve ehil, adaletli bir yönetici seçebilelim. Senin yardımına muhtacız, ne olur yardım et bizlere.


    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#26.07.2014 11:10 0 0 0
  • Geçen akşam bir televizyon sohbetinde, Sayın İhsan Eliaçık, Hz. İsa konusunu anlatırken, Hz. İsa nın aslında babasız doğmadığı, Meryem anamızın evlendiği, ama bu evliliği Yahudi hahamlarının kabul etmediği için, babasız yakıştırması yapıldığını anlattı.


    Doğrusu bu sözlere ben çok şaşırdım. Bu konuya tekrar bakma ve bir yazı yazma gereği duydum. Çünkü hepimiz beşeriz yanılabiliriz. Konuyu Kur'an ayetlerinden, birlikte araştıralım.


    Ali İmran 47: Meryem, "Ey Rabbim!" dedi, "BANA HİÇBİR ERKEK ELİ DEĞMEDİĞİ HALDE NASIL ÇOCUK SAHİBİ OLABİLİRİM?" Melek cevap verdi: "İşte öyle, Allah dilediğini yaratır, BİR ŞEYİN OLMASINI İSTEDİĞİNDE SADECE 'OL' DER VE O ŞEY HEMEN OLUŞMAYA BAŞLAR."


    Bu ayet aslında Meryem anamızın, asla evlenmediğini açıkça söylüyor. Sayın İhsan Eliaçık ın isim vererek, Meryem anamızın şu kişiyle aslında evlendiğini ama hahamların, dini otoritenin bu evliliği kabul etmediği bilgisini merak ediyorum, hangi kaynaklardan öğrendi? Rivayet kaynaklara göre, inancımızı şekillendirmemiz doğrumu? Böyle yaparsak, Kur'an ı batıl, sanı ve rivayet kaynaklardan anlamaya çalışanlardan ne farkımız olur. Bu soruları mutlaka kendimize sormalıyız.


    Şimdide Kur'an da bolca geçen ve Hz. İsa dan bahsederken, özellikle nispet edilen bir sözü hatırlayalım.


    MERYEM OĞLU MESİH

    MERYEM OĞLU İSA.


    Dikkat ederseniz Allah, anneye atıfta bulunarak Hz. İsa dan bahsediyor. Eğer Meryem anamız evlenmiş ve Hz. İsa doğmuş olsaydı, baba nispet edilerek anılırdı. Çünkü soy erkeğe nispet edilerek anılır. Hahamların evliliği kabul etmemesi önemli değil, ÖNEMLİ OLAN ALLAH IN KABUL ETMESİDİR Kİ, BÖYLE BİR BİLGİDE KUR'AN DA YOK.


    Örneğin Kur'an tüm insanlardan bahsederken, Âdemin oğulları, yani âdem soyu diye bahseder. Peygamberimizin erkek evlatlarının ölmesindeki hikmeti de, lütfen göz ardı etmeyelim.


    Yine Hz. İsa nın bu durumu, bakın aşağıdaki ayette çok açık nasıl anlatılıyor.


    Ali İmran 59: Allah'ın katında İsa'nın durumu KENDİSİNİ TOPRAKTAN YARATIP, SONRA OL DEMESİYLE OLMUŞ OLAN, ÂDEM'İN DURUMU GİBİDİR.


    Bakın ayet çok açık bir şekilde, Hz. İsa nın durumunu, Âdem peygamberimizin durumuna benzetiyor. Bildiğimiz gibi Hz. Âdem inde babası yoktur ve Allah ın ol demesiyle topraktan, balçıktan yaratılmıştır. İsa peygamberimizin durumu da, Âdem peygamberimizin bu durumuna benzetiliyor.


    Bu ayetten şunu da çıkartabiliriz. Âdem peygamberimiz nasıl bir ölümlüyse, Hz. İsa da bir ölümlüdür, asla bir daha geri gelmeyecektir.


    Bu konuya farklı bir açıdan da bakalım. Eğer Meryem anamız evlenmiş olsaydı, Yahudi Hahamları bu evliliği kabul etmese bile, doğumda eşi yanında olurdu. Hatırlayınız ayetleri, Meryem anamız doğum yaparken uzak bir yere, yalnız başına çekilmiş ve yanında hiç kimse yoktu. Çünkü evli olmadığı için doğum yapmaya, bunun babası kim diyecekler diye utanıyordu.


    Konuyu başka ayetlerle de, pekiştirmeye çalışalım.


    Meryem 19: Rûh/melek, "Ben, ancak Rabbinin sana gönderdiği bir elçiyim, sana temiz bir oğlan bağışlamak için geldim" dedi.


    20. Meryem, "BANA BİR İNSAN DOKUNMAMIŞKEN, ben kötü bir kadın da değilim, nasıl oğlum olabilir?" dedi.


    Enbiya 91: Irzını iffetle korumuş olanı (Meryem'i de an.) BİZ ONA RUHUMUZDAN ÜFLEDİK; onu ve oğlunu cümle âlem için bir ibret kıldık.


    Bu ayetlerden de anlaşılıyor ki, Meryem anamız asla evlenmemiştir. Bizler Kur'an ı mutlaka Kur'an ayetlerinden yardım alarak anlamaya çalışmalıyız. Eğer emin olmadığımız bilgiler ışığında ayetleri anlamaya kalkarsak, mutlaka yanılırız.


    Meryem anamız Allah tarafından, özenle büyütülen çok özel bir kadındı. Onun geleneklerine uygun olmayan, toplumun kabul etmeyeceği bir evlilik yapmasını düşünmek ve söylemek, Meryem anamıza büyük saygısızlık olur. Meryem anamız Hz. İsa yı dünyaya getirip, halkın içine götürdüğünde bakın toplum ne diyor.


    Meryem 27: Nihayet onu kucağında taşıyarak kavmine getirdi. DEDİLER Kİ: "EY MERYEM! HAKİKATEN SEN İĞRENÇ BİR ŞEY YAPTIN!"


    Meryem Anamız, doğan çocuğunu Kavmin arasına götürdüğünde, bu çocuk nasıl oldu, senin annen iffetli bir kadındı dediler. Eğer Meryem anamız evli olsaydı, hahamların onaylamadığı bir evlilik olsa bile, halk bunu bilirdi. Evlenme töreni, toplumun gözü önünde olur gizlice olmaz ve topluma evlenen çiftler açıkça tebliğ edilir. Böyle bir durumun olmadığını da görüyoruz.


    Bizlere anlatılan her şeyi, lütfen Kur'an dan dikkatle araştıralım. Kur'an hiç kimsenin tek elinde değildir. Allah sizleri Kur'an dan imtihan ediyorum, Kur'an dan sorumlusunuz diyorsa, onun onayını almayan hiçbir bilgiyi kabul etmeyelim. Bunu yapmak içinde, Kur'an ı anlayarak, düşünerek bizzat bolca okuyalım.


    Saygılarımla

    Haluk GÜMÜŞTABAK
#20.07.2014 13:39 0 0 0
  • Bizler her zaman Kur'an ı anlayarak okuyup, üzerinde düşünmeliyiz diyor ve buna çok önem veriyoruz. Fakat elimizdeki Kur'an tercümeleri bazen, ne yazık ki bizleri şüphede bırakıp, tedirgin edebiliyor. Çünkü bir kelimeye öyle anlamlar veriliyor ki, acaba hangisi doğru, hangisi yanlış konusunda arada kalıyoruz.


    Bu konuya bir örnek vermek istiyorum. Bakara suresi 184. ayetinde geçen bir kelimeye, farklı anlamlar vererek, bakın ayette verilen mana nasılda değişiyor. Önce Diyanetin mealini yazalım, daha sonrada farklı anlamlar veren cümleleri karşılaştıralım.


    Bakara 184: Oruç, sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta, ya da yolculukta olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. ORUCA GÜCÜ YETMEYENLER İSE, BİR YOKSUL DOYUMU FİDYE VERİR. Bununla birlikte, gönülden kim bir iyilik yaparsa (mesela fidyeyi fazla verirse) o kendisi için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.


    Yukarıdaki ayette oruca gücü yetmeyenler, bir yoksulu doyumu fidye versin diye çevrilmiş. Aynı cümleyi, bir başka mealden aldığımızda, anlamının tamamen değiştiğini görüyoruz.


    (ORUCA GÜCÜ YETENLERE BİR MUHTACI DOYURARAK FİDYE VERMEK, BİR YÜKÜMLÜLÜKTÜR.)


    Ne kadar ilginç, çünkü anlamı diğer tercümenin tamamen tersi. Siz olsanız tedirgin olmaz mısınız? Elbette olursunuz. Konuyu anlamamıza yardımcı olması için, daha farklı üç tercümeden de, aynı cümleyi yazmak istiyorum.


    (Ona dayanıp kalacaklar üzerine de fidye.)


    (Oruca (güç) dayananların fidye vermesi, bir yoksulu doyurması lazımdır.)


    (Oruca zor dayanabilenlerin üzerinde bir yoksulu doyuracak kadar fidye.)


    Kur'an ı tercüme edenlerin, farklılıklarını gördük. Peki, bu durumda bizlere düşen hiçbir şey yok mu? Elbette var, çünkü elimizde öyle bir kitap, öyle bir rehber var ki, istedikleri kadar hatalı çeviri yapsınlar, yeter ki ondan istifade etmesini bilelim. Allah diğer ayetlerinde söylediği gibi düşünene, aklını kullanana Kur'an da verdiği her konudan değişik örneklerle, Kur'an bütünlüğünde doğru cevabı bulmamıza yardım ediyor, şükürler olsun.


    Gelin bizde birlikte öyle yapalım. Kur'an bütünlüğünde düşünelim ve Rabbin verdiği örneklerden yararlanıp, doğru cevabı arayalım.


    Biran şöyle düşünelim. Bu ayette Allah, Gücü yetenlere yani orucu tutmaya gücü yetenlere fidye(fitre) vermesi gerektiğini söylediğini varsayalım. Eğer böyle düşünürsek, hemen aklımıza bir soru gelecek. Bu durumda gücü yetmeyen hiç oruç tutacak durumu olmayan, sürekli sorunu olan kişiler ne yapacak bu durumda? Çünkü bu büyük bir soru? Şöyle diyebilir miyiz? Allah bu konuda bir hüküm vermemiştir, onun için tutamayan zaten tutamaz, herhangi bir fidyesi de yoktur. Geçici hasta olan yolcu olan sonra orucunu tutar, Allah bu açıklamanın dışında başka bir açıklama yapmamıştır demek, bizi doğru sonuca ulaştırır mı? Ya da oruç tutabilen ama fidye vermeye gücü yetmeyen varsa, durumu ne olacak?


    Hastalığından ya da yaşlılığından dolayı, hiç oruç tutamayacak kişiler, sorusunun cevabını nasıl alacaklar? AYET İ BU ŞEKİLDE ANLARSAK, BU SORUYA CEVAP ORTADAN KALKIYOR. Siz olsanız ve bu soruya cevap alamasanız, tedirgin olmaz mısınız? Düşünün lütfen, ORUÇ TUTABİLECEK GÜÇTE OLANLARA FİDYE OLARAK FAKİRİ DOYURMA GÖREVİ DE VERİLECEK, AMA HİÇ TUTAMAYACAK DURUMDA OLANLARA, HİÇBİR FİDYE YOK, öylemi dostlar? Kur'an böyle bir soruyu, asla cevapsız bırakmaz.


    Şimdide ayette geçen fidye kelimesinden yola çıkalım. Fidye nedir? Günümüzde de kullanılan bir sözcüktür. BİR ŞEYİN KARŞILIĞINDA VERİLEN, TAKAS, KURTULMALIK ANLAMIN DA GEÇER. Sözlükte geçen bir başka anlamı da, Kur'an ın herhangi bir farzından birini yerine getirmeye gücü olmayan bir kimsenin, Cenâb-ı Hak'tan özür dilemek kastı ile verdiği para veya sadakadır diye geçer.


    Bu durumda hem oruç tutup, hem fidye vermek kelimenin anlamına ters düşüyor. Demek ki yapılamayan bir görev var ki ortada, o görevden kurtulmalık olarak, bir diyet ödeniyor olmalı. Yoksa fidye kelimesi kullanılmazdı. Bu durumda oruç tutamayan, gücü nispetinde bir fakiri doyuracak, hayırda bulunacak anlamı çıkıyor ayetten.


    Şimdide Allah, fidye sözcüğünü özelikle nerelerde Kur'an da kullanmış ona bakalım, konuyu doğru anlamak için. Bakara 85. ayetinde, esirleri fidye verip kurtarılmasından bahseder. Bakara 196. ayetinde, hac konusunda yapamadığımız bir emrin karşılığı olarak, Kâbe ye bir şey bağışlayıp, fidye olarak verilmesini emreder. Yine Zümer suresi 47. ayette iman etmeyenlerden bahsederek Allah, yeryüzünün tamamı kendilerinin olsa, azabın kötülüğünden kurtulmak için fidye olarak verirlerdi diye açıklama yapar bizlere. Kur'an a baktığımızda fidye kelimesi çok geçer, fakat anlamın tamamı, BİR ŞEYE KARŞILIK ANLAMINDA KULLANILMIŞTIR.


    Şimdi gelelim Bakara 184. ayette geçen kelimeye. Eğer burada anlatılmak istenen, oruca gücü yetenler yani tutabilecek olanlar ise, devamında bir farz emri yerine getirenin, ayrıca fidye vermesi Kur'an bütünlüğüne uymuyor. Yok, eğer gücü yetmeyenler, yani orucu tutamayacak durumda olanlar anlamını verirsek, işte o zaman devamındaki fidye sözcüğü yerini bulacaktır. Çünkü yerine getirilmeyen bir farz görev var, mutlaka bunun da bir fidyesi, karşılığı olması normaldir.


    Peki, bu kelimeye neden bu derece farklı anlamlar verilmiş ve yanlış anlaşılmış? Yukarıda da sizlere örnek verdiğim, bir çeviri üzerinde biraz düşünelim.


    (Ona dayanıp kalacaklar üzerine de fidye.)


    Türkçede de olduğu gibi, her dilde bazı kelimeler vardır, bir birinin zıttı anlamlarını taşır, fakat cümle içinde kullanıldığında, gerçek anlamı hemen anlaşılır. Örnek vermek istiyorum.


    Kimseye dayanmadan dimdik ayakta kaldım.


    Ona dayanmasam yıkılıp yere yığılacaktım.


    Dayanmak kelimesi iki zıt anlamlarda, bakın anlamı nasıl değişiyor. İşte kelime olarak tercüme edildiğinde, ONA DAYANIP KALMAK, benim verdiğim örnekte olduğu gibi, zıt anlamındadır. ORUCA GÜÇ YETİREMEMEK, ZORLANMAK, YASLANMAK ANLAMINDA KULLANILMIŞTIR Kİ ALLAH, BU DURUMDA OLANLAR FİDYE VERSİN KOLAYLIĞINI GETİRMİŞTİR.


    Şöyle bir soru aklınıza gelebilir. Orucu tutamayacak durumda olup da, fidye verecek, fakiri doyuracak gücü olmayanlar ne yapmalı? Ayetin devamına baktığımızda, bu sorumuzun da cevabını buluyoruz.


    Yazımın başında, Diyanetin yeni mealinden verdiğim örnekte ne diyordu?


    (Bununla birlikte, gönülden KİM BİR İYİLİK YAPARSA (mesela fidyeyi fazla verirse) o kendisi için daha hayırlıdır.)


    Parantez içine yazılan, mesela fidyeyi fazla verirse ibaresi, bana göre ayetin manasını daraltıyor, almamız gereken bilginin üstünü örtüyor. Dikkat ederseniz ayette böyle bir açıklama yok. Ayeti tercüme edenin, kendi anladığı yazılmış. Aynı ayetin bu bölümüne, Diyanetin eski mealine bakalım.


    (Oruca dayanamayanlar, bir düşkünü doyuracak kadar fidye verir. Kim gönülden iyilik yaparsa o iyilik kendisinedir.)


    Buradan da anlıyoruz ki, maddi gücü olmayanlar elinden gelen iyiliği, yardımı ihtiyacı olana yapmakla da, bu fidyeydi ödemiş olabiliyor.


    Ne yazık ki bu ayet, bu derece farklı anlaşıldığı için, oruç tutanların ayrıca Fidye (fitre) vermesi gerektiği, topluma öğretilmiştir. Hâlbuki Fidye(fitre) oruç tutamayanların üzerine farzdır.


    Elbette hayır yapmanın, hiçbir sakıncası yoktur. Kur'an da yardımlaşma, gücü olmayana yardım özendirilmiştir. Ama bizlerin yapması gereken, Allah ın ayetlerini doğru anlamak olmalıdır. Kur'an zekât vermeyi, yoksula karşı şefkatli olmayı bizlere emreder. Hatta onlara karşı yapacağımız yardımı, infak etmeyi kendisine borç vermek anlamında kullanarak, bizleri teşvik eder.


    Ben Kur'an bütünlüğünde, Rabbin verdiği örneklerden yola çıkarak, bu düşüncelere ulaştım. Bu yazdıklarım benim Rabbin rehberinden anladıklarımdır, yalnız beni bağlar. Bizlere düşen, yine Allah ın söylediği gibi, ayetler üzerinde düşünüp, aklımızı kullanmak olmalıdır. Her beşer kendi imtihanından sorumludur. İmtihan olduğumuz kitabında, Kur'an olduğunu lütfen unutmayalım.


    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#16.07.2014 09:44 0 0 0
  • On bir ayın sultanı, Kur'an ın indirilmeye başlandığı, O mübarek aya ulaştık, şükürler olsun. Dilerim bu ayda, Kur'an ı bolca anlayarak okuyup, ayetler üzerinde düşünerek, dinimize sokulan hurafe ve batıldan kurtuluruz. Bunu yapabilene ne mutlu.


    Oruç un bizden önceki Ehli kitaba da, farz olduğunu ve bakın orucu neden farz kıldığını söylüyor Yaradan.


    Bakara 183: Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.


    Bir ayet sonrasında ise yine orucun önemini anlatırken, bakın nasıl bir bilgi veriyor. İki farklı meallerden yazalım ki, konuyu daha açık anlayabilelim.


    (Zira oruç tutmak kendinize iyilik yapmaktır -keşke bunu bilseydiniz.)


    (Eğer bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.)


    Demek ki oruç tutmak, bizlerin sağlık bulması, korunması adına çok önemli. Oruç tutabilecek durumda olanların, bu fırsatı kaçırmaması gerektiğini anlıyoruz ayetlerden. Kur'an hayatın şifrelerini verir ve yol gösterir. Bizlere düşen, bu gerçeklerin farkında olmak adına, çaba göstermek olmalıdır.


    Şimdide oruç konusunda, Kur'an ın verdiği bilgilere bakalım. Acaba ne zaman oruca başlayacağız ve neler yapacağız. Bakara 187. ayette bu konuda bakın nasıl açıklama yapıyor.


    Diyanet Meali: Şafağın aydınlığı gecenin karanlığından ayırt edilinceye (tan yeri ağarıncaya) kadar yiyin, için. Sonra da akşama kadar orucu tam tutun.


    Bayraktar Bayraklı Meali: Sabahın beyaz ipliği siyah ipliğinden ayırt edilinceye kadar yiyiniz, içiniz, sonra akşama kadar orucu tamamlayınız.


    Özellikle iki farklı mealden yazdım ki, bugün bizlere dayatılan yanlışı, Allah ın ayetiyle apaçık görebilelim. Sizler ayeti okuduğunuzda, oruca başlama vaktinin ne zaman olduğunu anladınız?


    Gecenin zifiri karanlığında mı, yoksa gecenin karanlığının son bulduğu, TANYERİNİN AĞARMAYA BAŞLADIĞI, siyah iplikle beyaz ipliğin artık fark edilmeye başlandığı, yani havanın aydınlanmaya yüz tuttuğu zaman damı artık yemeyi, içmeyi bırakın, oruca başlayın diyor Allah?


    Allah ın apaçık ayetleri önümüzde durduğu halde, bizleri gecenin zifiri karanlığında, Allah ın oruca başlayın tarifine en az bir, bir bucuk saat önce oruca başlatanlara, hiç mi ses çıkarmayacağız? Ses çıkarmak için önce, Allah ın Kur'an da neler söylediğini ilk elden anlayarak okumalı ve üzerinde düşünmeliyiz. Yoksa körü körüne itaat etmiş oluruz ki, bu din adına büyük tehlikedir, Allah ın asla önermediği bir yoldur.


    Eğer inancımız adına düşünmeyi bırakıp, din ve imanımızı yaşamanın kurallarını, başkalarına havale ettiysek, sonucuna da katlanmasını bilmeliyiz. Allah sizleri Kur'an dan sorumlu tutuyorum diye hüküm verdiyse, Kural koyan yalnız Allah olduğunu lütfen unutmayalım. Unutan hesap günü, keşke filancanın sözüne kanmasaydım diyerek yakınacağının örneğini, yine Kur'an çok açık veriyor, bunu unutmayalım.


    Hepimiz bu dünyada imtihandan geçiyoruz. Hiç birimiz imtihanımızı, yani imanımızın kurallarını başkalarının belirlemesine müsaade edemeyiz. Bunu Kur'an kesinlikle yasaklar. Peygamberimizin de yalnız Kur'an a uyduğunu, Kur'an ın sınırlarında İslam ı yaşadığını ve anlattığını, yine Kur'an dan öğreniyoruz.


    Bizleri sabah namazı ezanı okunduğunda oruca başlatanlar, acaba sabah namazı ezanını vaktinde okutuyorlar mı? Sabah namazını Kur'an anlatırken, gecenin gündüze yakın, FECİR vaktinde olduğu bilgisini verir. Peki, bu fecir vakti nasıl bir zamandır? Sözlüğe baktığımızda bakın ne diyor.


    (Tan yerinin ağarması. Şafak. Sabah vakti, güneş doğmadan evvel şarkta hâsıl olan kızıllık.)


    Sabah namazını camide kılanlar bilir. Ezan okunur ama hemen sabah namazının farzı, camide kılınmaz, önce sünneti kılınır, Kur'an okunur FECR vakti yani günün aydınlanmasına yakın vakit geldiğinde, sabah namazının farzı kılınır.


    Oruca başlama vaktini, camilerde okunan sabah ezanına bağlayan Diyanet, acaba sabah namazının farzını, camilerde hemen neden kıldırmıyorlar. Çünkü vakti gelmedi de ondan. Peki, oruca başlama vakti gelmediği halde, neden toplumu erken oruca başlatıyorlar? Bunun vebalini taşıdıklarını anladıklarında, iş işten geçmiş olacak.


    Oruca başlama vaktini açıkça tarif eden Rabbimiz, tıpkı fecir vaktinde olduğu gibi, beyaz iplikle siyah ipliğin fark edilme zamanı, yani günün aydınlanmasına yüz tutan bir zamanda oruca başlamamız gerektiği tarif edildiği halde, neden bu vakte en az bir saat kala toplumu oruca başlatıyorlar diye, lütfen artık kendimize soralım.


    Ramazan Kur'an ile buluşmamızın ayıdır. Bu gerçekten yola çıkarak, bizlerde Kur'an ile buluşmalı ve Allah ın uyarılarını, tavsiyelerini anlayarak, bilerek, düşünerek okumalıyız. Okuyalım ki, bizleri Allah ile aldatanların tuzağına düşmeyelim.


    Allah yemin ederek birçok kez, sizler için bu kitabı kolaylaştırdım der bizlere. Bizler Kur'an ile bir türlü buluşamadığımız içinde, Kur'an ile aramıza girenlerin yanlışlarına uyarız. Böyle olunca da, Allah ın sakın sizleri Allah ile aldatmasından uyarından habersiz, din adına bizleri aldatanların oyuna geliriz.


    Şunu lütfen unutmayalım, suçlu yalnız toplumu aldatan değil, aklını Kur'an ile birleştirmeyen ve aldanmanın zemini hazırlayanlarda, bir o kadar suçludur.


    Böyle olunca da sonuç ortada. Allah ın kolaylaştırdığı dini, ellerimizle zorlaştırıp, işin işinden çıkamaz durumlara düşeriz. Hesabın görüleceği o çetin gün, pişman olmak, üzülmek istemiyorsak, emin olmadığımız bilgilerle İslam ı yaşamak yerine, elde Kur'an onu anlayarak, onun rehberliğinde İslam ı yaşamalıyız.


    Sen Kur'an ı anlayamazsın diyenlerin, lütfen artık oyununa gelmeyelim. Dinin anası muhkem ayetlerinin açık, anlaşılır ve nice örneklerle açıkladık ki anlayasınız diyen Yaradan a kulak verelim, emin olmadığımız bilgilerin ardına düşmeyelim.


    Bunu yapmadığımız içinde, dinde bölünmüş ve aynı peygambere, aynı kitaba inandığımız halde, sırf rivayet ve sanı inançlarımızın farklı olması nedeniyle, din kardeşinin kafasını bile kesmekten kaçınmayan, bir inanç yaşıyoruz. Allah dinde sakın bölünmeyin dediği halde, bu ayetlerin üstünü örtüyor, görmezden geliyoruz. Tabi sonucunda, cezamızı da çekiyoruz.


    Dilerim Rabbimden, bu mübarek Ramazan ayının kıymetini bilerek bu ayı yaşayan, FURKAN ı rehber edinen ve asla emin olmadığımız bilgilerle inancımızı yaşamayan, Allah ın halis kullarından oluruz.


    Yine dilerim Ramazan ayı, tüm dünyaya barış, bereket ve huzur getirsin inşallah.


    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#04.07.2014 10:21 0 0 0
  • Bir kardeşimiz yazılarımdan, peygamberimizi devre dışı bıraktığım izlenimini almış. Müslüman ım diyen bir insan, bunu aklından bile geçiremez. Arkadaşımız bana verdiği cevabında, Kur'an ın peygamberimize itaati, örnek almamız gerektiğini söylüyor ve benim yazdığım yazılarda, bunu göremediği izlenimini aldığını da belirtmiş.


    Bende bugünkü yazımı, bu konuya ayırdım. Ayrıca bu kardeşimiz, beni Kur'an a uymaya çağırmış, buna çok memnun olduğumu söylemeliyim. Yalnız tek bir şartla, KUR'AN I RİVAYETLERE GÖRE ANLAMAMAK ŞARTIYLA. Günümüzde bu şekilde Kur'an anlaşılmaya çalışıldığı için, dinde bölündük, parçalandık. Daha da kötüsü, Kur'an a uyduğumuzu zannederken, Kur'an ı kendimize uydurduk, bunun farkında bile değiliz.


    Bizler eğer Kur'an, rivayet hadisler olmasaydı kapalı kalırdı, anlaşılmazdı diye inanırsak, bu peygambere uymak değil, RİVAYET VE SANIYA TABİ OLMAK OLUR, ÖNCE BUNU UNUTMAYALIM. Kur'an a uymak, onu bir bütün olarak anlamaya çalışmakla olur. Parçacı olarak kelimelere anlamlar vererek anlamak, Kur'an ı anlamak değil, Kur'an ı nefsimize uydurmaktır.


    Arkadaşımızın söylediği gibi, Allah Kur'an da elçime uyun emrini vermiştir. Peki, peygamberimiz e nasıl bir görev, sorumluluk verilmiştir? İşte bunu görmezden gelip de, bizlere öğretilenleri doğru çıkarmak adına, Kur'an da asla bahsedilmeyen, birçok hükümleri de peygamberimiz koymuştur dine dediğimiz andan itibaren, Kur'an dan sapmış, Kur'an a değil RİVAYETLERE uymuş oluruz. Amacım, bunun fark edilmesi adınadır.


    AKLA DEĞİL, KUR'AN A TESLİM OLALIM demiş kardeşimiz, bana verdiği cevapta. Bu tabir doğru olamaz. Çünkü akıl ve Kur'an paralel, yan yana yürür, asla ayrılmaz. Allah Kur'an da onlarca ayetinde, bizleri düşünmeye ve aklımızı kullanmaya yönlendirir.


    Bana cevap veren kardeşimiz, benim peygamberimizi, devre dışı bıraktığımın izlenimini aldığını söylemiş. BUNU DÜŞÜNMEKTEN ALLAH A SIĞINIRIM. Elbette bana böyle bir iftira atanı da, Rabbime havale ederim. Hiç kimse peygamberimizi devre dışı bırakarak, İslam ı yaşayamaz. AMA HİÇ KİMSE, ALLAH IN ELÇİSİNE VERMEDİĞİ BİR YETKİYİ DE, VERMİŞ GÖSTEREREK, İSLAM I YAŞAYAMAZ.


    Allah peygamberleri, uyarıcı, tebliğ edici, yol gösterici, öğüt verici olarak gönderdiğini birçok ayetinde bizlere anlatır. Bu örnekleri birçok yazımda vermiştim. Bu yazımda, iki örnek vermek istiyorum.


    Kehf 56: BİZ RESULLERİ, SADECE MÜJDELEYİCİLER VE UYARICILAR OLARAK GÖNDERİRİZ. Kâfir olanlar ise, hakkı batıla dayanarak ortadan kaldırmak için batıl yolla mücadele verirler. Onlar ayetlerimizi ve uyarıldıkları şeyleri alaya almışlardır.


    Ankebut 18: "Eğer siz yalanlarsanız bilin ki, sizden önce geçen birtakım ümmetler de yalanlamışlardı. PEYGAMBERE DÜŞEN APAÇIK TEBLİĞDEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR."


    Yukarıdaki ayetleri ve buna benzer birçok ayetleri gördüğümüz halde, hala peygamberimizin yetki ve sorumluluklarına ilaveler yapıyor ve buna inandırılıyorsak, yanlış yoldayız demektir.


    Allah ne diyordu Kehf 26. ayetinde, BEN HÜKMÜME HİÇ KİMSEYİ ORTAK ETMEM. Bir başka ayetinde de tebliğ etmek sana, hesap sormak bize düşer diyordu. Yine Yaradan geçmiş toplumların yaptığı hatayı, bizler yapmayalım diye, SANA TEBLİĞ ETTİĞİM KUR'AN LA ONLARA HÜKMET DİYEREK, ELÇİSİNİN KUR'AN DAN BAŞKA HİÇBİR KAYNAK KULLANMADIĞINI APAÇIK ANLATIYOR AYETİNDE. Lütfen şunu unutmayalım, Allah dinin tek hüküm koyucusudur asla da, DİNDE HÜKÜM ORTAĞI YOKTUR.


    Peygamberimize iman etmekte nazlanan Ehli kitap, edindikleri rivayet inançları da Kur'an ın yanında yaşamak istediklerinde, bakın nasıl ayet indiriyor Allah.


    Araf 185: Göklerin ve yerin hükümranlığı konusunda, Allah'ın yarattığı her şeyi ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğini düşünmediler mi? O HALDE KUR'ÂN'DAN SONRA HANGİ SÖZE İNANACAKLAR?


    Casiye 6: İşte bunlar, Allah'ın ayetleridir. Bunları sana gerçek olarak okuyoruz. ALLAH'TAN VE O'NUN ÂYETLERİNDEN SONRA HANGİ SÖZE İNANACAKLAR?


    Demek ki peygamberimizde yalnız Kur'an ı tebliğ etmiş ve yalnız Kur'an ile hükmetmiştir. Emir çok açık. Hatta bu konu ile ilgili, bir başka ayetinde de, bakın görev tanımını nasıl yapıyor elçisinin ve elçisini şiddetle nasıl uyarıyor.


    Hakka 44-45-46: Eğer (Peygamber) BİZE İSNAT EDEREK BAZI SÖZLER UYDURMUŞ OLSAYDI, MUTLAKA ONU KUDRETİMİZLE YAKALARDIK. Sonra da onun ŞAH DAMARINI MUTLAKA KESERDİK.


    Çok dikkat çekici değil mi? Allah çok açık bir hüküm veriyor ve diyor ki, elçimize indirdiğimiz Kur'an ın dışından, bize isnat ederek bunlarda dinin emridir, Allah ın emridir diye bazı sözler söylemiş olsaydı ONUN CANINI ALIRDIK DİYOR. Peki, bizler bunca ayetleri gördüğümüz halde, hala neler söylüyor ve bunlarda peygamberimizin dine koyduğu hükümlerdir, her şey Kur'an da yoktur deme cesaretini gösteriyoruz. Çok üzücü.


    Hâlbuki Kur'an da her şey o kadar açık ki, yeter ki Kur'an ı rivayet ve sanı bilgiler ışığında, anlamaya çalışmayalım, bazı ayetleri görmezden gelmeyelim. Allah açıkça aşağıdaki hükmünü verdiyse, sizce Allah bizleri, Kur'an ın dışından bilgilerden de sorumlu tutar mı?


    Zühruf 44: Doğrusu Kur'an, sana ve kavmine bir öğüttür. İLERİDE ONDAN SORUMLU TUTULACAKSINIZ.


    Allah bakın ne kadar açık bir hüküm vermiş. Sizleri Kur'an dan sorumlu tutuyorum diyor. Bu durumda bu ve buna benzer yüzlerce ayeti görmezden gelip, üstünü örtüp, nasıl olurda bunları da peygamberimiz dine ilave etmiştir, bunlardan da sorumluyuz deriz ve bunlara inanırız?


    Bunu söyleyen, bu ayetlerin hiç birisine iman etmiyor demektir. Böylece gerçek iman edenlerden de olmamış olacağının, lütfen bilincinde olalım. Allah bazı ayetleri görmezden gelenlere, üstünü örtenlere Kafir dediğini, lütfen unutmayalım.


    Kelimelere kendi nefsimizden, hurafe inançlarımıza kanıt olsun diye lütfen anlamlar vermeyelim, manasını-anlamını Kur'an dan arayalım. Bizlere öğretilenler, Kur'an ın tek bir ayetine bile ters düşüyorsa asla kabul etmeyelim, yoksa hesabını veremeyiz.


    Kur'an peygamberimizi örnek almamızı ister bizlerden. Dikkat ediniz ÖRNEK diyorum. Örnek insan dediğimizde, yaşamı, davranışları ve olaylar karşısında takındığı tavırdır ki, Allah da elçisinin bu yönlerini örnek almamızı emreder. Adı üstünde elçi. Elçiler gönderilene ilave yapamaz, ekleyemez. Tek bir kelimesini bile değiştirmeden, tebliğ eder. Bu hükümde Kur'an da zaten apaçık verilmiştir.


    Ayrıca peygamberimiz devletinde başkanıdır ki, verdiği kararlara kesinlikle uyulmasını söyler Allah. Dikkat ediniz bu söylemler, peygamberimizin bizzat yaşadığı dönemlerle ilgilidir. Verdiği kararlara kesinlikle uyulması gerektiğini söylemesinin nedeni de, ona yardıncı olunmasını sağlamak, toplumu daha kolay yönetebilmesi adınadır.


    Kur'an da geçen bazı örnekleri hatırlayınız. Allah ın elçisi en küçük bir hata yaptığında uyarılmakta ve Allah tarafından ikaz edilmektedir. Peygamberimiz dini tebliğ ve yaşamak adına, asla Kur'an ın dışına çıkmamış, yalnız sana indirdiğimle onlara hükmet diyerek, açıkça hükmünü vermiştir. Bizlerde peygamberimize uymak istiyorsak, yalnız Kur'ana uyarak, emin olmdığımız bilgilerin ardına düşmemeliyiz.


    Sizlere hatırlatacağım, şu ayet üzerinde düşünelim şimdide.


    Ali İmran 101: Allah'ın ayetleri size okunuyor, Resulü de aranızda; peki nasıl küfre sapıyorsunuz? KİM ALLAH'A YAPIŞIRSA DOSDOĞRU YOLA İLETİLMİŞTİR o.


    Ayete dikkat ederseniz, Kur'an sizlere okunuyor ve Resulümde aranızda diyor. Böyle olduğu halde küfre sapıyorsunuz diyor. Çok dikkat çekici ve düşündürücü bir ayet. Yani her şey elinizin altında olduğu halde, siz Kur'an ın dışına çıkıyorsunuz diye uyararak, kim Allah a yapışırsa, yani kim KUR'AN A yapışırsa, dosdoğru yola iletilmiştir diyor. Sizce apaçık bu ayet, bizleri Kur'an dışına yönlendiryor mu?


    Şimdide bu ayeti günümüz şartlarında anlamaya çalışalım. Allah ın ayetleri Kur'an bizlere okunuyor, hiç değişmeden Allah korumasında. Ama onun resulü örnek peygamberimiz aramızda değil. Elbette bizler, o dönemde yaşayanlar gibi şanslı değiliz, ama elimizde Allah ın koruması altındaki KUR'AN var. İşte ayetin sonunda, aslında apaçık bizlerin yapması gereken söyleniyor ve diyor ki, KİM ALLAHA YANİ KUR'AN A YAPIŞIRSA, DOSDOĞRU YOLDA GİDİYOR DEMEKTİR.


    Bizlerin sarılacağı, inanacağı, rehber alacağı kitabın ne olduğu, Kur'an da onlarca ayetinde apaçık söylenmiştir. Bir örnek verelim.


    Araf 3: (Ey insanlar), RABBİNİZDEN SİZE İNDİRİLENE UYUN VE O'NDAN BAŞKA VELİLERE UYMAYIN. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!


    Bakın Allah ayetinde çok açık bir sınır çiziyor, hükmünü veriyor bizlere ve diyor ki, RABBİNİZDEN SİZE İNDİRİLENE, YANİ KUR'ANA UYUN VE ONDAN BAŞKA VELİLERE UYMAYIN.


    Peki, bizler bunca açık ayetleri gördüğümüz halde, neler diyoruz? Ne yani peygamberimiz postacımıydı. Peygamberimizin de dine hüküm koyma yetkisi vardır. Bizlerde bunlara uymak zorundayız. Yalnız Kur'an ile iman olmaz diyoruz. Peki, bu sözler, yukarıdaki ayetlere uyuyor mu? Daha önce örnek verdiğim ayetlerinde tümüne uymuyor. Hatta yüzlerce ayet vardır ki, bizlerin yalnız KUR'AN IN İPİNE SARILMAMIZI EMREDER.


    Allah elçim e uyun der, çünkü elçisine verdiği emir, KULLARIMA YALNIZ KUR'AN İLE HÜKMET EMRİDİR de ondan. Bu emri ve onca tembihi-uyarıyı alan Allah ın elçisi, sizce Kur'an ın dışından, dine hüküm koymuş, ilaveler yapmış olabilir mi? Karar sizlerin, herkes kendi imtihanını yaşıyor.


    Allah resulüme uyun derken, yaşadığı dönemde, toplumun içinde onlara yaptığı liderliği konumunda, ona uyulmasını emrediyor. Ayrıca peygamberimizin verdiği kararlarda, bizzat Allah ın kontrolünde olduğunu görüyoruz. Onun içinde kesinlikle elçisine uyulmasını emreder, böylece elçisinin işini-görevini kolaylaştırır.


    Şimdide tam tersini düşünelim ve diyelim ki, hayır peygamberimiz dine Kur'an dışından da hükümler koymuştur, ilaveler yapmıştır. Bizler bunlara da uymak zorundayız diye düşünelim bir an.


    Bu durumda hemen kendimize soralım. Madem peygamberimiz dine ilaveler yaptı, neden Kur'an gibi onları da yazıya geçirmedi? Peygamberimiz tam tersine Kur'an dışından, din adına peygamberimize atfedilen sözlerin, yazımını bile yasakladı. Gerçi bunu söylediğimizde, önce yasakladı daha sonra serbest bıraktı denir. Asla peygamberimizin serbest bırakmadığını, dört halife devrinde de, hadis nakli yasağıyla nasıl mücadele edildiğini, yasağın devam ettiğini lütfen araştırınız.


    Bu düşünceye inanmamız bizleri, dinde bölmüş ve birbirimize düşman etmiştir. Bölünmeyi tetikleyen, rivayet ve sanı bilgilere inanmaktır. Çok yakınımızda olan, Müslümanın Müslümanı nasıl katlettiğini, hala göremiyormuyuz? Her mezhep, birbirinin tam tersi, elindeki rivayete göre iman edince, sonuç ortada. Allah bizleri, emin olmadığın bilginin ardına düşmeyin, sizleri Kur'an dan sorumlu tutuyorum dedikten sonra, BÖYLE BİR İMAN ŞEKLİNE BİZLERİ YÖNLENDİRİR VE BU BİLGİLERDEN SORUMLU TUTAR MI? Karar ve yorum sizin.


    Tüm bu gerçekler ışığında düşündüğümüzde, peygamberimiz Kur'an dışından asla hiçbir söz söylememiş ve bizlere yazılı olarak ulaştırmamıştır. Sizlere Kütüb ü Sitte den bir hadis nakletmek istiyorum.


    4106 - el-Muttalib İbnu Abdillah İbni Hantab radıyallahu anh anlatıyor: "Zeyd İbnu Sabit Hz. Muaviye radıyallahu anhüma'nın yanına girmişti. Hz. Mu'aviye ona bir hadisten sual etti. Zeyd de hadisi ona söyledi. Hz. Muaviye (orada hazır bulunan bir adama) hadisi yazmasını emretti. ZEYD MÜDAHALEDE BULUNARAK RESÛLULLAH ALEYHİSSALÂTU VESSELÂM, HADİSLERİNDEN HİÇ BİR ŞEY YAZMAMAMIZI EMRETMİŞTİ" DEDİ. Bunun üzerine Hz. Muaviye yazılanı derhal imha etti."
    Ebu Davud, İlm 3, (3647).


    İşte Kur'an ın onayından geçen güzel bir hadis. Aklı olan her bilgiden faydalanır. Aklı olan, asla emin olmadığı bilginin ardından gitmez. Çünkü Rabbimiz sizleri Kur'an dan sorumlu tutuyorum diyorsa, bu hükme uymayan hiçbir bilgi asla doğru olamaz.


    Peygamberimize atfedilen sözleri, lütfen Kur'an süzgecinden geçirerek kabul edelim, faydalanalım. Unutmayınız Kur'an ın onayından geçmeyen bir sözü, peygamberimize ait olduğunu düşünen, nakleden Allah ın elçisine iftira atmış demektir ki, bunu cezası cehennemde kalıcı olmaktır Allah korusun.


    Bizler peygamberimizin yolundan gitmek istiyorsak, Kur'an ın ipine sarılmalıyız. Çünkü Allah dinin sınırları olduğunu, asla sınırları geçemeyeceğimizi bildirir bizlere.


    Peygamberimiz, Allah ın RESULÜ, bizler için örnektir, dinin LİDERİDİR. ASLA DİNDE, ALLAH IN ORTAĞI DEĞİLDİR. Elçilerin görev ve sorumlulukları Kur'an da çok açık belirtilmiştir. Bizden önceki ehli kitabın yanlışına düşerek, peygamberlerine yükledikleri kutsiyeti ve Allah ın vermediği yetkileri bizlerde yüklersek, onların dinden saptığı gibi saparız.


    Yetkiyi veren Allah tır. Ona bizlerin ilaveler yapması asla düşünülemez. Peygamberimizi devre dışı bırakmaya hiç kimsenin gücü yetemeyeceği gibi, zaten böyle bir şey ben Müslüman ım diyen hiç kimsenin, gönlünden asla geçmez.


    Yalnız şunu lütfen unutmayalım. Allah elçisine verdiği görev yetki ve sorumluluk çok açık Kur'an da belirtilmiştir. Bunca açık ayetlerden sonra, Allah ın vermediği bir yetkiyi bizler peygamberimize ilave etmeye çalışıyorsak, bu İslam sınırlarının dışına çıkmaktır. Lütfen bu yanlışın, artık farkına varalım.


    Dilerim Rabbimizden, Kur'an ın sınırlarını aşmayan, hakka batıl karıştırmayan, Kur'an ı yine Kur'an ın verdiği örneklerle anlama çabasında olan, Rabbin halis kullarından oluruz. Kur'an a harfiyen uyan, hiçbir ayetin üstünü örtmeden, görmezden gelmeden yaşayan, O örnek peygamberimizin yolunda demektir, bunu da unutmayalım.


    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#26.06.2014 18:33 0 0 0