halukgta

halukgta

Üye
06.09.2011
Çavuş
1.220
Hakkında

  • Allah Kur'an ın tümüne iman etmiş görünüp de, hurafe inançlarını yaşamaya devam etmek için, ayetlerin bir kısmının üstünü örten, görmezden gelenlere Kur'an kâfir der. Yani Kur'an ın tüm ayetlerine, koşulsuz ve şartsız iman etmemizi ve hayata geçirmemizi emreder.


    Peygamberimiz e iman eden bir kısım Ehli kitap, kendi hurafe inançlarına da iman etmeye devam etmek istemişlerdi. Bunu Allah asla kabul etmedi ve Kur'an dan başka hangi söze inanacaklar, yada yine bir başka ayetinde, Allah dan ve onun ayetlerinden sonra, hangi söze inanacaklar diye uyarıp, bizlerin sorumlu olduğu yalnız Kur'an olduğu gerçeğini, çok açık bildirilmiştir.


    Bu konuya çok önem veren Rabbimiz, imanımızın Kur'an ile sınırlandığını, asla sınırları aşmamamız gerektiği konusunda da bizleri uyarır. Kim ALLAH'IN SINIRLARINI AŞARSA İŞTE ONLAR ZALİMLERDİR diyerek, Allah Kur'an ile kendi sınırlarını çizmiş ve bizlerin bu sınırlar içinde İslam ı yaşamamızı emretmiştir.


    Peki, bizler bu sınırlarda mı İslam ı yaşıyoruz? Bu soruyu lütfen kendimize soralım ve cevabını da titizlikle arayalım. Allah ın bizlerden istediği şu iki konu üzerinde birlikte düşünelim.


    1. Kur'an ın tamamına iman etmek ve hiçbir ayeti görmezden gelmeden, üstünü örtmeden iman etmek ve öyle yaşamak.


    2. Kur'an ın sınırlarını tanımak ve o sınırları asla aşmamak.


    Gerçektende bu iki konu, çok ama çok önemli. Acaba bugün bizler Allah ın bu emirlerini hayata geçiriyor muyuz, ne dersiniz? İlk yazdığımız konu üzerinde düşünelim. Bizlere sorulduğunda hepimiz Kur'an ın tamamına iman ediyoruz deriz. Deriz ama daha sonra bu sözlerimizi doğrular niteliğinde mi yaşarız inancımızı?


    Elbette söylemekle olmaz, yaşamakla olur. Bugün ne yazık ki Kur'an ayetlerinin onlarcasının, günümüzde hükmü kalktığını yani NESİH edildiğine inanır genel çoğunluğumuz. Şu ayet gelince, bu ayetin hükmü kalkmıştır, ya da şu hadis bu ayetin hükmünü kaldırmıştır inancı, ne yazık ki toplumda kabul gören bir inançtır. Düşünebiliyor musunuz hadislerin, Kur'an ayetlerini nesih ettiğini, yani hükmünü kaldırdığına bile inanan bir inanç yarattık ellerimizle.


    Peki, Kur'an bu düşünceye onay veriyor mu? Tabii ki hayır. Kur'an, daha önceki kitaplar arasında bazı hükümlerin değiştiğini ve bizlere daha hayırlısını gönderdiğinden bahseder. Ama Kur'an içinde hükmü kalkmış tek bir ayet olduğunu asla söylemez. Öyle olsaydı, peygamberimiz hükmü kalkmış bir ayeti neden yazdırsın da bizlere ulaştırsın. Neden Kur'an ın bir kısmına inanıyor da, bir kısmına inanmıyorsunuz diyerek, o günkü toplumu ve bizleri Kur'an ın tümüne inanmamız için ikaz etsin.


    Bu durumda bazı din kardeşlerimiz, birçok ayetin hükmü nesih edilmiştir diye inandığında, o ayetleri de hayatlarına geçirmediğinde, sizce gerçek iman etmiş olur mu? Yorum ve karar sizin.


    Allah bir ayetinde neleri haram kıldığını anlatırken, bakın bu konuyla ilgili nasıl bir sınır çiziyor.


    Maide 87: Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı iyi ve temiz şeyleri (siz kendinize) haram kılmayın ve SINIRI AŞMAYIN. Allah sınırı aşanları sevmez.


    Peki, bizler bu konuda neler söylüyoruz. Haram ve helallerin hepsi Kur'an da yoktur, bunları da peygamberimiz haram kılmıştır, deme yanlışını yapıyoruz. Hâlbuki ayet ne kadar açık. Allah haramları Kur'an da açıkladığını ve bunun dışına çıkarak kendinize haramlar edinmeyin, böylece Allah ın KOYDUĞU SINIRLARI AŞMAYIN diyerek bizleri uyarıyor. Ayetin sonunda da, Allah sınırı aşanları sevmez diye bizlere belirtiyor.


    Biz Kur'an ın koyduğu haramların dışında, öyle haramlar edindik ki, say sayabilirsen. Böyle yapıp, Allah ın sınırlarını aşınca, elbette Rabbimizin sevgisinden, şefkatinden uzak kalıyoruz. Dualarımızda, yaptıklarımız ölçüsünde karşılık buluyor. Allah geçmiş kavimleri neden cezalandırdığının örneğini de veriyor ve bakın ne diyor.


    Maide 78: İsrâiloğulları'ndan kâfir olanlar, Dâvûd ve Meryem oğlu İsa diliyle lânetlenmişlerdir. BUNUN SEBEBİ, SÖZ DİNLEMEMELERİ VE SINIRI AŞMALARIDIR.


    Allah lanetlediği toplumların, ne maksatla cezalandırıldığını bakın ne kadar açık bir şekilde belirtiyor bizlere. BUNUN SEBEBİ, GÖNDERDİĞİMİZ KİTAPLARIN DIŞINA ÇIKIP SÖZ DİNLEMEMELERİ, SINIRI AŞMALARIDIR DİYOR. Lütfen dikkat ediniz, kâfir diye bahsedilenler, Allah a inanmayanlar değil, ALLAH IN KOYDUĞU SINIRI AŞANLAR.


    Allah Tevbe suresi 112. ayetinde müjdelenecek ve mükâfatlandırılacak olanların kimler olduğunu sayarken, en sonunda yine çok önemle dikkatimizi çekerek, ALLAH IN SINIRLARINI KORUYANLARIN, mükâfatlandırılacağını söyler. Konumuzun daha iyi anlaşılması için bir ayet örneği daha vermek istiyorum. Kur'an ın sınırlarını aşanların, Allah a karşı yalan söylediklerini belirtiyor Rabbimiz.


    Nahl 116: Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak, "Bu helâldir, şu da haramdır" demeyin! ÇÜNKÜ ALLAH'A KARŞI YALAN UYDURMUŞ OLURSUNUZ. Şüphesiz Allah'a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler.


    İlginç ve dikkatimizi çekmesi gereken, Allah Kur'an da hüküm vermediği halde, dillerimizin ve nefislerimizin uydurduğu, doğruluğundan emin olamadığımız rivayet ve sanı bilgilere, Allah yalana dayanarak söyledikleri ibaresini kullanıyor. Bunu yapanların ise ALLAH A KARŞI YALAN UYDURMUŞ OLACAKLARINI SÖYLÜYOR. İşte bunu yapanların, asla kurtuluşa eremeyeceklerini de belirterek, sakın bu hataya düşmeyin diye de bizleri uyarıyor.


    Tüm bu bilgiler ve uyarılar ışığında, İslam âleminin bugünkü halini düşününce, ne demek isteğim daha iyi anlaşılacaktır. Rabbimiz, bizlerin gönül gözünü ne olursun aç ki, yaptığımız bu yanlışlarımızın farkında olalım. Yoksa işimiz çok zor.


    Şimdide bu konu üzerinde, birkaç örnek daha vermek istiyorum. Acaba bizler bugün, Allah ın Kur'an da koyduğu sınırlara uyuyor ve sınırların dışına çıkmıyor muyuz? Ne dersiniz? Eğer sınırları aşıyorsak, İslam dairesi dışına çıkmış oluruz, önce bunu unutmayalım. Bununda Allah, Kâfirlik olduğunu söylüyor.


    Bizler ne yazık ki, sınır tanımayan ve imanımızda kendi sınırlarımızı çizen bir inanç yarattığımızın, ne yazık ki hala farkında bile değiliz. Çünkü Kur'an rehber olmaktan çıkmış, beşeri rehberler edinmişiz kendimize. Bu konuda neler söylüyor ve inanıyoruz gelin hatırlayalım.


    (KUR'AN DA HER BİLGİ YOKTUR, ÖZET BİLGİLERİ İÇERİR. İSLAM I EKSİKSİZ VE DOĞRU YAŞAMAK İSTİYORSAK, FIKIH KİTAPLARINDAN İSTİFADE ETMELİYİZ.)


    İşte bu düşünce ne yazık ki, bizlerin Kur'an sınırlarını aşarak, Allah ın emin olmadığınız bilgilerin ardına düşmeyin uyarılarına gözlerimizi kapatarak, dinde beşeri bir sınır çiziyoruz. Bu yetmiyormuş gibi, Allah ın sınırlarını aştığımız içinde, Müslüman toplumlar olarak, dinde bölünüyor, parçalanıyor ve birbirimize düşman oluyoruz.


    Hâlbuki Allah ne demişti? Dinde sakın bölünmeyin. Peki, bu emir ne oldu? Görmezden gelindi, üstü örtüldü, sırf hurafe itikatlarımızı yaşamak adına. Bu yetmiyormuş gibi, bölünmekte bereket vardır diyecek kadar gözler perdeli, gönüller ne yazık ki mühürlü. Rabbimiz yardımcımız olsun.


    Allah çok açık hüküm vermiş, sınırları çizmiş ve demiş ki ayetinde. SİZLERİ KUR'AN DAN SORUMLU TUTUYORUM. Ama bizler ne diyoruz? Yalnız Kur'an ile olmaz. İşte bu inanç bizleri, DİNDE SINIR TANIMAZ BİR HALE GETİRDİĞİ gibi, birçok ayetinde hükmünü yaşamamızı engelliyor.


    BİZLERE KUR'AN DIŞINDAN NAKLEDİLEN BİR BİLGİ, EĞER KUR'AN IN ONAYINI ALMIYOR VE KUR'AN IN SINIRLARININ DIŞINA ÇIKIYORSA, LÜTFEN AHİ RET HAYATIMIZI RİSKE ATARAK İNANMAYALIM, ARDI SIRA GİTMEYELİM.


    Elbette her bilgiden, örnekten istifade edelim. Araştıralım, daha iyi bilenden soralım ki daha iyi öğrenelim, anlayalım. Her insan, bir başkasına muhtaç yaratılmıştır. Ama önce anladığımız dilden Kur'an ı okuyalım, ALLAH IN SINIRLARININ NE OLDUĞUNU BİLELİM. Bir başka deyişle, imtihanımıza önce Kur'an dan bizzat kendimiz çalışalım. Bunu yapmadığımız sürece, bizleri mutlaka, ALLAH İLE ALDATANLAR ÇIKACAKTIR.


    Dilerim Yüce Rabbimizden, İslam ın sınırlarını Kur'an dan bizzat öğrenen ve O sınırları asla aşmayan, Kur'an ın tüm ayetlerini hayatına geçiren ve ona ters düşen hiçbir bilginin ardına düşmeyen, İslam ı hurafe ve batıldan uzak yaşayan, Rabbin halis kullarından oluruz.


    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#11.06.2014 12:12 0 0 0
  • Allah tüm peygamberlere gönderdiği dinin adının, İSLAM olduğunu söyler. Yani Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanların ortak dinin adı İSLAM dini olduğunu Kur'an dan anlıyoruz. Kur'an, Allah indinde tek din İslam dır der. Çünkü bu kelimenin anlamı teslimiyet ve Allah a itaat anlamındadır. Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman ismi ise, peygamberlere indirilen şeriatın ismidir.


    Her şeriat ne yazık ki, Allah ın dinini hurafe ve sanı bilgilerle doldurmuş, daha sonrada bu hurafelerin sayesinde, birbirimize düşman olmuşuz. Daha sonrada, farklı peygamberlere indirilen şeriatların ana hükümlerinin üstünü örtüp, dinde ellerimizle kurduğumuz RUHBAN SINIFININ etkisiyle de, düşmanlıklarımız daha da büyümüş, körüklenmiş, sırf şahsi çıkarlarımız yüzünden.


    Müslümanlıkta ruhban sınıfı yok deriz, ama bu lafta böyledir. Bizler diğer Ehli kitabı aratmayacak bir ruhban sınıfını, edindiğimiz veliler, şeyhler ve efendiler yoluyla kurduk, ama bunu itiraf edemiyoruz.


    Hâlbuki tüm şeriatlar, yani Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık, özde aynı konuyu işleyip, toplumu uyarmış ve doğruya, güzele davet etmiştir bizleri. Allah ın bizlerden istediği şu üç şey tüm inançların ortak noktasıdır ki, bunu gerçekleştiren Allah katında mükâfatlandırılacaktır der Kur'an.


    1. Allahın birliğine iman etmek. 2. Ahi ret gününe inanmak ve iman etmek. 3. İyi ameller işleyip, hayra ve barışa yönelik işler yapmak.


    Allah bizleri yaratmasının nedeni olarak, imtihan olduğumuzu söyler ama bakın asıl amacı nasıl açıklar.


    Mülk 2: O, HANGİNİZİN DAHA GÜZEL İŞ YAPACAĞINIZI DENEMEK İÇİN ölümü ve hayatı yarattı. O, üstündür, bağışlayandır.


    Bizler ne yazık ki bu gerçeklerden uzak, öyle bir inanç yarattık ki kendimize tüm Ehli kitap olarak, Allah ın bizleri yönlendirmek istediği amaçtan uzak, birbirimizi suçlarcasına düşman olduk. Çünkü Allah ın koyduğu kuralları görmezden gelip, dinde kendi kurallarımızı yarattık. Hâlbuki Allah tüm Ehli kitaba hitaben, bakın ne kadar güzel açıklama yapıyor Kur'an da.


    Bakara 62: Kesinlikle, iman edenlerden (Müslümanlardan), Yahudi olanlardan, Hıristiyanlardan ve Sâbiîlerden kim ALLAH'A VE ÂHİRET GÜNÜNE İNANIP İYİ AMELDE BULUNURSA, RABBLERİ KATINDA ONLARIN ÖDÜLÜ VARDIR. Onlara bir korku yoktur ve onlar kederlenmeyeceklerdir.


    Maide 69: İman edenlerle Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sâbiîlerden Allah'a ve âhiret gününe inanıp iyi amel işleyenler üzerine asla korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir.


    Hac 17: İman edenler, Yahudiler, Sâbiîler, Hıristiyanlar, Mecusîler ve ŞİRKE SAPANLAR ARASINDA ALLAH, KIYAMET GÜNÜ AYRIM YAPACAKTIR. Allah, her şey üzerine Şahit'tir, tanıktır.


    Ayete dikkat ederseniz hesap günü Allah yapılanlara bakacağını, gönderdiğim rehberlere kimler uyup, benim birliğime inanıp, ahiret gününde hesap vereceğini bilerek imtihanını yaşayıp, iyi amel işleyen, hayırda ve barışta yarışan, benden mükâfatını alacaktır diyor Rabbimiz. Dikkatimizi çeken konu ise, hükümlerimin dışına çıkan, yani şirke sapanların ayrılacağını ve cezalandırılacağını söylemesidir.


    Peki, günümüzde böylemi söyleniyor? Elbette hayır, herkes kendisini temize çıkartıp, karşısındaki inançları, şeriatları suçlayarak, kendilerinin Allah ın sevgili kulları olduğunu söylüyorlar ve cennete bizler gireceğiz deniyor. Ne yazık ki bütün Ehli kitap, bunu karşısındaki topluma söylüyor. GEÇMİŞTE DE BUGÜNDE, AYNI YANLIŞ DEVAM ETMEKTEDİR.


    Maide 18: YAHUDİLER VE HRİSTİYANLAR, "BİZ ALLAH'IN OĞULLARI VE SEVGİLİLERİYİZ" DEDİLER. DE Kİ: "ÖYLE İSE GÜNAHLARINIZDAN DOLAYI SİZE NİÇİN AZAP EDİYOR? Doğrusu siz de O'nun yarattığı insanlardansınız. O, dilediğini bağışlar ve dilediğine azap eder. Göklerde, yerde ve ikisinin arasında ne varsa, mülkiyeti Allah'a aittir. Sonunda dönüş de ancak O'nadır."


    Ayette Yahudi ve Hıristiyanların, kendi yaptıkları yanlışları görmezden gelerek, Allah ın bizlerden istediklerinden çok uzak, yaratılan bir inancın sonucu olarak, kendilerini temize çıkarmaya çalışmaları anlatılıyor. Tabi Yaradan ın bu sözlere verdiği cevap, dikkatle düşünülmelidir.


    Yine Allah bir başka ayetinde, Ehli kitabın kendi kuruntularına, verdiği cevap düşündürücüdür.


    Bakara 111 Dediler ki: 'Yahudi veya Hıristiyan olmayan hiç kimse kesin olarak cennete giremez.' BU, ONLARIN KENDİ KURUNTULARIDIR. De ki: 'Eğer doğru sözlüyseniz, kesin kanıtınızı getirin.


    Bu ayetin sözlerine, lütfen kulak verelim ki, aynı hataya düşmeyelim. Allah bu ayetin devamında, konuya açıklık getiriyor ve bakın neler diyor.


    Bakara 112: BİLAKİS, KİM İYİLİK YAPARAK BÜTÜN BENLİĞİNİ ALLAH'A TESLİM EDERSE, ONUN ÖDÜLÜ RABBİNİN KATINDADIR. Öyleleri için ne bir korku vardır ne de üzüntü çekerler.


    Bakara 113: Yahudiler "Hıristiyanların hiçbir tutar tarafı yoktur" dediler. Hıristiyanlar da "Yahudilerin hiçbir tutar tarafı yoktur" dediler. Hâlbuki hepsi kitabı okuyorlar. Bilmeyenler de tıpkı onların söylediklerini söylediler. Allah, ihtilafa düştükleri hususlarda, kıyamet günü onlar hakkında hükmünü verecektir.


    Yaradan çok güzel açıklama yapıyor ve diyor ki, sizler kendi nefsinizde birbirinizi boşuna suçluyorsunuz. Bu sözlerinizin doğruluğunu, kıyamet günü göreceksiniz. Bakara 111. ayetin sonunda Allah, eğer doğru söylüyorsanız, kesin kanıtını getirin diyor. Sizlere sormak isterim, bugün tüm Ehli kitap birbirimizi aynı şekilde suçlamıyor muyuz? Bu söylediklerimizin gerçek kanıtı nerede? ELBETTE KENDİ YARATTIĞIMIZ, BEŞERİ VE HURAFE, SANI İNANÇLARIMIZDA VAR.


    Allah bu sözleri söyleyen bizlere, Kur'an da çok dikkat çekici uyarıları da var. Onlara da bakalım ki, dersimizi alalım.


    Bakara 135: "Yahudi yahut Hıristiyan olun ki doğruya kılavuzlanasınız." dediler. De ki: "Hayır, öyle değil. ŞİRK VE YOZLAŞMADAN UZAK BİR BİÇİMDE, İBRAHİM MİLLETİNDEN OLALIM. O, şirke bulaşanlardan değildi.


    Ankebut 46: İçlerinde zulmedenleri hariç olmak üzere, Kitap EHLİYLE EN GÜZEL OLAN BİR TARZIN DIŞINDA MÜCADELE ETMEYİN. Ve deyin ki: 'BİZE VE SİZE İNDİRİLENE İMAN ETTİK; BİZİM İLAHIMIZ DA, SİZİN İLAHINIZ DA BİRDİR VE BİZ O'NA TESLİM OLMUŞUZ.


    Lütfen bakar mısınız, Rabbimiz ne diyor? Yahudi ve Hıristiyanlar Müslümanlara, Yahudi ve Hıristiyan olunki, doğruya kılavuzlanasınız diyenlere, Allah çok güzel cevap veriyor ve diyor ki; Hayır öyle değil, şirk ve yozlaşmadan uzak bir biçimde İbrahim milletinden olalım.


    ALLAH BU AYETİNDE ASLINDA YOK BİRBİRİNİZDEN FARKINIZ, HEPİNİZ İBRAHİM İN DİNİNDENSİNİZ, ONUN İÇİN BIRAKIN BİRBİRİNİZE KARŞI TAVIR ALMAYI, DÜŞMAN OLMAYI, İSTEĞİM GİBİ KULLAR OLUN DİYOR.


    Diğer ayette de aynı konuya, çok daha açıklık getiriyor ve tüm Ehli kitaptan bahsederek, içlerinden zulmedenler hariç olmak üzere, Kitap Ehliyle en güzel bir şekilde geçinin, birbirinize düşman olmayın diyor. Ayetin devamında birbirimize söylememizi istediği o güzel gerçeği, lütfen görelim, duyalım ve birbirimize söyleyelim ve diyelim ki;


    ('Bize ve size indirilene iman ettik; bizim ilahımız da, sizin ilahınız da birdir ve biz O'na teslim olmuşuz.)


    Peki, bizler böylemi yapıyoruz? Tam tersine geçmiş Ehli kitabın yaptığını biz Müslümanlarda yapıyoruz ve diyoruz ki, MÜSLÜMAN OLMAYAN CENNETE GİREMEZ. Bunu söylediğimiz andan itibaren, diğer Ehli kitapla aramıza yüksek bir duvar örmüş oluyoruz. Tıpkı onların bizlerle arasına ördükleri duvar gibi. Daha önce, Yahudi ve Hıristiyanların birbirlerine yaptıkları gibi. Böyle yaparsak Müslümanlığı, diğer toplumlara nasıl anlatırız? Peygamberimiz Ehli kitaba, böylemi davranmıştır. Allah ne diyordu elçisine Ali İmran 159. ayetinde;


    (Allah'tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi.)


    Eğer bizler, peygamberimizin sünnetine sarıldığımızı söylüyorsak, onun insanlara nasıl davrandığını, peygamberimizin adalet ve sevgi anlayışını önce örnek almalı ve öğrenmeliyiz. Peygamberimizin yaptığı gibi Ehli kitaba DİKKATLE, ama sevgiyle yaklaşarak, Allah ın gerçeklerini anlatmalıyız. Aldanmadan ve aldatmadan, Allah ın ayetlerini tebliğ etmeliyiz. Bizleri uzaktan, ama yanlış tanıyanlara, tanıtmaya çalışanlara, gerçek Müslümanlığı anlatmanın yolunu mutlaka bulmalıyız. Bugün ne yazık ki bunu yapamadığımız için, Müslümanlık yanlış anlaşılıyor. GERÇEK İSLAM LA, EHLİ KİTABI MUTLAKA BULUŞTURMALIYIZ.


    Müslüman olup da, Allah ın istediği koşulları hayatına geçiremeyen, dini kendi çıkarlarına kullanan, ibadeti gösteriş için yapan, toplumu Allah ile aldatarak, Kur'an ın sınırlarını tanımadan, İslam ı yaşayan bir insan, nasıl olur da cennete gideceğini zanneder?


    Cennete girmenin, Allah ın sevgili kulu olmanın şartları, çok açıktır Kur'an da. Bu şartları yerine getiren, Allah ın sevgisini, şefkatini kazanır. Kendisini temize çıkartıp, karşısındakini suçlayanlar, yaptıkları hatayı, mahşer günü elbette fark edeceklerdir.



    Maide 18. ayette Yahudi ve Hıristiyanların, biz Allah ın oğulları ve sevgilileriz diyenlere, Allah ın verdiği cevaptan, bugün bizler ders almasını bilmeliyiz. Ne diyordu bu sözleri söyleyenlere Yaradan?


    (DE Kİ: "ÖYLE İSE GÜNAHLARINIZDAN DOLAYI SİZE NİÇİN AZAP EDİYOR.)


    Allah ın bu cevabını, lütfen bugün biz Müslümanlar kendimize sormalıyız. Acaba dünyada Müslüman toplumlar, neden birlik ve bütünlükten uzak, bir birine düşman yaşıyor da, dünya üzerinde savaş, acı ve keder bu toplumda neden kol geziyor? Bu sorunun cevabını mutlaka bulmalıyız. Yoksa kendimizi aldatmaya devam ederiz.


    Dilerim Yüce Rabbimizden, hiç kimseyi suçlamadan, arı, duru hurafe, batıl karışmamış İslam ı, Kur'an ın sınırlarını aşmadan, Allah ın istediği gibi, hoş görüyle, Ehli kitap ile ortak noktalarımızda birleşerek yaşayan, Rabbin halis kullarından oluruz.


    Ankebut 46. ayetin, en son cümlesini tekrar hatırlayalım. Allah biz Müslümanların, bakın Ehli kitaba nasıl hitap etmesini istiyor.


    (BİZE VE SİZE İNDİRİLENE İMAN ETTİK; BİZİM İLAHIMIZ DA, SİZİN İLAHINIZ DA BİRDİR VE BİZ O'NA TESLİM OLMUŞUZ.)


    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#01.06.2014 11:32 0 0 0
  • Kur'an da öyle ayetler vardır ki, üzerinde düşünmediğimiz de okur geçeriz. Ama üzerinde inceden inceye düşünmeye başladığımızda, inanın daha önce idrak edemediğimiz, anlayamadığımız birçok sorumuzun da cevabını alırız.


    Günümüzde İslam toplumları içinde, çok tartışılan bir konuda, peygamberimizin hadis yazımına ve nakline izin verip vermediği konusudur. Peygamberimizin önce hadis yazımına ve nakline izin verdiği, ama daha sonra yasakladığı rivayet edilir. İslam âleminin bir kısmı ise, önce yasaklamış ama daha sonra peygamberimiz tekrar izin vermiştir fikrini savunur.


    Daha sonra izin vermiştir diyenler, ilk yasaklamasının nedeni olarak, Kur'an ile karışmasını engellemek adına olduğu savunmasını yaparlar. Peki, daha sonra peygamberimizin hadis yazımına ve nakline tekrar izin vermesi, Kur'an ile karışma, ya da Kur'an ı bir kenara koyma tehlikesini oluşturmaz mı? Yani söyledikleri gibi, ilk önce görülen tehlike, daha sonra hadis yazımı ve naklinin serbest bırakılmasıyla, tekrar gündeme gelip daha kötüsü, yazılan rivayet hadisler el üstünde tutulup, KUR AN DEVRE DIŞI KALMAZ MI?


    Bu konu üzerinde birçok yazılar yazdım, örnekler verdim. Onun için çok fazla detaya girmek istemiyorum. Yalnız hatırlatmak istediğim konu, peygamberimizin ölümünden sonra, dört halife devrinin tamamında, hadis nakli ve yazımı yasağının, titizlikle devam ettiğini görüyoruz. Bu demektir ki peygamberimiz, daha sonra hadis nakli ve yazımına asla izin vermemiştir. Birkaç örnek verelim.


    Hz. Ebu Bekir, peygamberin vefatından sonra Müslümanları toplayarak şöyle demişti: "Sizler, Peygamberden hadis rivayet ediyorsunuz ve bu hadislerde ihtilafa düşüyorsunuz. Sizden sonrakiler ise daha fazla ihtilaf edecektir. Peygamberden hiçbir şey tahdis etmeyin. Size bir soru soran olursa, "Bilgimizle sizin aranızda Allah'ın kitabı var" deyin ve onun helal kıldığını helal, haram kıldığını haram kılın"
    [Zehebi, "Teskiretu'l Huffaz, I, 2-3]


    Hz. Ömer şöyle der. "Ancak sizden önceki kavimleri hatırladım, onlar da kitaplar yazmışlardı ve Allah'ın Kitabı'nı bırakarak onlara sarılmışlardı. Allah'ın Kitabi'nı asla başka bir şeyle değiştirmem" başka bir rivayette "Ben yemin ederim ki, Allah'ın Kitab'nı hiçbir şeyle gölgelemem. "
    [El Hatip, Takyıdull İlm Sayfa 50; İbn Sad, Tabakat, 3/206]


    Hz. Osman çok hadis nakletmelerinden ötürü Ebu Hureyre'yi Devş dağlarına göndermekle, Kab'ı Kırede dağlarına göndermekle tehdit etmiştir.
    [Tahzırul Havas 10b. ]


    Hz. Ali'den rivayet edildiğine göre o yanında yazılı sahifeler bulunan kimseleri, bunlara müracaat etmekten sakındırmış ve "Sizden önceki insanlar, Rabb'lerinin Kitabını terk ederek âlimlerinin sözlerine uydukları için helak olmuşlardır" demiştir.
    [İbn Abdilberr, 108]


    Hz. Ali minberden şu hutbeyi veriyordu: "Yanında hadis sayfaları bulunanlar gidip onları yok etsinler. Zira halkı helak eden olay, âlimlerin naklettikleri hadislere uyarak Kuran'ı terk etmeleridir."

    İbn Abdülberr, Camiul Beyanil İlm


    Bu konu gerçekten, İslam toplumunu bölen, parçalayan hatta İslam ı Kur'an dan uzaklaştıran, çok önemli bir konudur. Sizlere bir ayet hatırlatmak istiyorum. Bu ayet üzerinde düşünürken, ayeti Cebrail den tebliğ alan peygamberimizin, ümmetine nasıl bir duyguyla tebliğ etmiş olabileceğini, düşünmenizi rica ediyorum.


    Furkan 30: Peygamber, "EY RABBİM! KAVMİM ŞU KUR'AN'I TERK EDİLMİŞ BİR ŞEY HÂLİNE GETİRDİ" dedi.


    Yukarıdaki ayet, hesap günü geldiğinde, peygamberimizin şahitliğinde mahşer günü söyleyeceği, şimdiden bizlere tebliğ edilen bir ayet. Lütfen bu ayetin Cebrail tarafından peygamberimize tebliğ ediliş anını hayal ediniz. Sizce peygamberimiz bu ayeti tebliğ aldığında, neler düşünmüş olabilir?


    Peygamberimiz Allah dan bir görev alıyor ve bu görevi gereği gibi yerine getirmek için, canla başla var gücüyle çalışıyor. Ama sana tabi olan ÜMMETİN/toplumun daha sonra senin tebliğ ettiğin kitabı, terk edilmiş bir hale getireceklerinin haberini de alıyorsun ve bunu da topluma tebliğ ediyorsun. Ne dersiniz, çok dikkat çekici ve düşündürücü değil mi?


    GELECEKTE ÜMMETİNİN, KUR'AN I TERK EDİLMİŞ BİR HALDE İSLAM I YAŞAYACAKLARI BİLGİSİNİ ALAN, KUR'AN IN İLMİYLE DONATILMIŞ, ALLAH IN RESULÜ, SİZCE KUR'AN IN DIŞINDAN, TEK KELİME BİLE YAZDIRMIŞ OLABİLİR Mİ? ELBETTE MÜMKÜN DEĞİL.


    Kur'an dışından asla peygamberimizin herhangi bir şey yazdırmayacağı, yazdırmasının da mümkün olmadığı, zaten ayetle de sabittir.


    Hakka 44-45-46: Eğer o, bize karşı bazı sözleri uydurup söylemiş olsaydı. Muhakkak onun sağ elini (bütün güç ve kudretini) çekip alıverirdik. Sonra onun can damarını elbette keserdik.


    Ayet çok açık ne diyor? Eğer elçimiz, kendi sözlerini, Allah a isnat edip, bunlarda Allah katındandır, dinimizi yaşamak için gereken hükümlerdir demiş olsaydı, açıkça onun canını alırdık diyor. Sizce böyle bir uyarıdan sonra, Kur'an ın hüküm verdiği konuların dışında, bunlarda Allah katındandır diye, peygamberimiz söylemiş ya da yazdırmış olabilme şansı var mı? Hala var diyenlere, sözüm meclisten dışarı.


    Bizler için Kur'an da örnek gösterilen Allah ın resulü, Ahkaf suresi 9. ayetinde, deki onlara diye başlayan Allah ın emriyle, bana vahyedilenden başkasına uymam diyorsa, Kehf suresi 26. ayetinde, Allah kendi hükmüne kimseyi ortak etmez diye hükmettiyse, Casiye suresi 6. ayetinde Allah tan ve onun ayetlerinden sonra hangi söze inanacaklar diyen Rahmanın ayetlerini tebliğ alıp, ümmetine tebliğ eden Allah elçisi, Kur'an ın dışından dine ilaveler yapmış olabileceğini, nasıl düşünürüz?


    Allah elçisine hitaben bakın ne diyor.


    Yunus 109: (Ey Muhammed!) Sana vahyolunana uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.


    Yüce Yaradan ın ayetlerini, hurafe inançlarımızı yaşamaya devam etmek adına, görmezden gelenlere, hurafe inançlarını doğrulamak adına, kelimelere farklı anlamlar yükleyenlere,
    Furkan 30. ayetin öncesinde, hesap günü yaptıklarına pişman olanların feryatlarını hatırlatırım.


    Furkan 28: "Yazıklar olsun bana, KEŞKE FALANI DOST EDİNMESEYDİM!"

    29. "Andolsun, KUR'AN BANA GELDİKTEN SONRA BENİ ONDAN O SAPTIRDI. Zaten şeytan insanı yardımcısız bırakıverir."


    Değerli din kardeşlerim. Unutmayalım lütfen, bu feryadı yapan peygamberimize iman ettiğini zanneden bir Müslüman. Bu üzüntüyü, mahşer günü bizlerde yaşamak istemiyorsak, lütfen geleneğin ve mezheplerin dine ilavelerini Kur'an da göremediğimizde, bakın demek ki Kur'an da her şey olmuyormuş, Kur'an özet bilgidir her şey yazmaz demeyelim ve bu sözlere itibar etmeyelim. Bunu söylemeye devam edersek, bir gün yukarıdaki feryadı bizlerde yapmak zorunda kalırız, bunu da unutmayalım.


    Birileri bizlere, namazın nasıl kılınacağı, orucun nasıl tutulacağı, zekâtımızı nasıl vereceğimiz Kur'an da açıklanmamıştır diyorsa, lütfen Kur'an a atılan bu iftiraya inanmayalım. Şunu sakın unutmayalım, Allah açıklamadığı, detay vermediği hiçbir şeyden bizleri sorumlu tutmaz. Bir hüküm verdiyse Allah, onu mutlaka gerektiği kadar anlatmış, izah etmiş ve açıklamıştır.


    Bizler öyle büyük hatalar yapıyor ve İslam ı yaşıyoruz ki, gerçekten peygamberimizin mahşer günü söyleyeceği, benim ÜMMETİM Kur'an ı devre dışı bıraktı sözleri, ne yazık ki gerçek oldu. Çünkü bizler Kur'an ın özet bilgiler verdiğini ve herkesin onu anlayamayacağını kabul ederek, devre dışı bıraktık. Onun yerine edindiğimiz velilerin, şeyhlerin, efendilerin kitapları ile amel eder olduk. Allah bizleri affetsin.


    Sizlere bir ayet daha hatırlatmak istiyorum. Peygamberimiz bu ayeti ÜMMETİNE tebliğ ettikten sonra, bunlarda Kur'an dışından, Kur'an da olmayan bilgilerdir, bunlardan da sorumlusunuz diye, Kur'an ın bahsetmediği bilgileri yazdırmış ve nakline izin vermiş olabilir mi?


    Zühruf 44: Doğrusu o Kur'an, senin için de, kavmin için de bir öğüttür VE SİZ ONDAN SORGUYA ÇEKİLECEKSİNİZ


    Kur'an a müracaat eden, onun nuruyla nurlanan, tüm gerçekleri hemen anlayacaktır. Allah sizleri Kur'an dan hesaba çekeceğim dediyse ve peygamberimiz bu ayeti topluma tebliğ ettiyse, peygamberimiz Kur'an dışından tek bir kelime bile yazdırmıştır dememiz, büyük hata, büyük günah olur.


    Zühruf suresi 36. ayetinde Allah ın uyardığı gibi, kim Rahmanın zikrini görmezden gelirse, ona bir şeytan musallat ederiz diyor. Bizler hurafe itikatlarımıza kanıt olsun diye, peygamberimize öyle yetki ve sorumluluklar yüklüyoruz ki, bu yanlışımız bizleri dinden saptırıyor, farkında bile değiliz. Son olarak Allah elçisine verdiği yetki ve sorumluluklardan sizlere, birkaç ayet hatırlatmak istiyorum.


    Ankebut 18: "Eğer siz yalanlarsanız bilin ki, sizden önce geçen birtakım ümmetler de yalanlamışlardı. PEYGAMBERE DÜŞEN APAÇIK TEBLİĞDEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR."


    Kehf 56: Biz peygamberleri, SADECE MÜJDELEYİCİ VE UYARICILAR OLARAK GÖNDERİRİZ. Kâfir olanlar ise hakkı yerinden kaydırıp ortadan kaldırmak için bâtıl uğruna mücâdele verirler. Âyetlerimizi ve kendilerine yapılan tehditleri de alay konusu edinirler.


    Gaşiye 21: Artık sen öğüt ver! SEN ANCAK BİR ÖĞÜT VERİCİSİN.


    Ankebut 50: Dediler ki: "Ona Rabbinden mucizeler indirilseydi ya!" De ki: "Mucizeler ancak Allah katındadır VE BEN ANCAK APAÇIK BİR UYARICIYIM."


    Neml 92: "Ve Kur'an'ı okumam (emredildi). Artık kim doğru yola gelirse, yalnız kendisi için gelmiş olur; kim de saparsa ona de ki: BEN SADECE UYARICILARDANIM.


    Ne dersiniz, Allah ın elçisine verdiği yetki ve sorumluluklarını okudunuz. Bu ayetleri tebliğ alan peygamberimiz, Kur'an dışından da dine ilave tek bir söz söylemiş ya da yazdırmış olabilir mi? Yorum ve karar sizlerin. Hepimiz bu dünyada imtihandan geçiyoruz. Allah Kur'an ın ipine sarılın diyorsa, bizlere düşen beşerin ipine değil, sorumlu olduğumuz Kur'an ın ipine sarılmak olmalıdır.


    Dilerim hesabın görüleceği o çetin gün, yaptıklarından pişman olup ta, KEŞKE FALANI DOST EDİNMESEYDİM, diye feryat etmeyen, yalnız Kur'an ın ipine sarılan, Rabbin halis kullarından oluruz.


    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#20.05.2014 13:41 0 0 0
  • Yazdığım yazıma cevaben bir kardeşimiz, Kur'an ı nasıl anlamamız gerektiği konusunda, bakın neler söylüyor. Verilen cevapların, İslam toplumunda, inancımızı ne derece yanlış yaşadığımız boyutlarını da, açıkça gösteriyor.



    ( Tek kaynak Kuran-ı Kerim tabii ki, ama bunu sen tek başına anlayıp yaşayabilir misin? Kitabı anlamak için tefsirde lazım fıkıhta şimdi tefsir ve fıkıh ya da ilmihal kitabı Kuran'dan üstün diyebilir miyiz? Risale okuyanlarda Kuran-ı Kerimi daha iyi anlamak için okuyorlar buna emin olun.)


    Bu sözleri duyduğumda, Yahudi ve Hıristiyanların inançlarını yaşarken, ruhban sınıfını nasıl yarattıkları geldi aklıma. Aynı sözleri bugün hahamlar ve papazlarda söylüyor ve diyorlar ki, sizler dini tek başına anlayamazsınız, yaşayamazsınız.


    Şimdide bu sözler üzerinde birlikte düşünelim. Bir kitap yazmak isteyen bir yazarın, ilk dikkat etmesi gereken konu nedir? Yazdığı kitabın, hitap ettiği toplumun seviyesinde, anlaşılır bir şekilde olması çok önemlidir. Yani hitap ettiği toplum, kitabı okumaya başladığında, alınması gereken her bilgi, aktarılmak istenen her konu, okuyucu tarafından anlaşılabilmelidir. Bu düşünce ışığında sizlere sorsam ve desem ki, Rabbimiz gönderdiği ve sorumlu tuttuğu rehberini, bu koşul ve şartlarda bizlere göndermemiş olabilir mi?


    Bir başka deyişle, kitabı anlayabilmek için, yine başka bir kitaba ya da kişiye ihtiyaç olmamalıdır. EĞER OLURSA, ANLATILMAK İSTENEN KONUYA, VERİLMEK İSTENEN BİLGİLERE ANLATANIN, AÇIKLAYANIN DÜŞÜNCE VE FİKİRLERİNİN KARIŞMASI ENGELLENEMEZ.


    Bu kural, her yazarın en çok üzerinde durduğu ve kitabın başarısını da etkileyen, önemli bir unsurdur. Çünkü anlaşılması zor bir kitabı, kimse alıp okumaz. Yazarın kişiliğine değer vermek, o kitaba değer katmaz. Kitabın gerçek değeri, toplumun kitabı okuduğunda, o kitaptan bilgi alma ve öğrenebilme ölçüsüyle doğru orantılıdır.


    KUR'AN I BAŞKALARININ ANLATTIĞI KİTAPLARDAN ANLAMAYA ÇALIŞIRSAK, O KİTABI YAZAN IN KUR'AN DAN NE ANLADIĞINI ANLAMIŞ OLURUZ. Bugün ne yazık ki bizler bu hatayı yapıyoruz, onun içinde Kur'an ı farklı anlıyoruz, dinde bölünüyoruz, parçalanıyoruz. Hatta birbirimize düşman oluyoruz.


    Şöyle soralım kendimize. Allah rehber olsun diye gönderdiği kitabı, bizlerin anlayacağı şekilde göndermiyor, ama çok özel bazı kişiler Kur'an ı bizlerin anlayacağı şekilde yazıyor ve bizlere anlatıyor. Öylemi dostlar? Bunu nasıl düşünebiliriz? Aklımızı mı yitirdik yoksa. Yaradan bizlerin anlayacağı şekilde neden yazmasında, bizleri başkalarına muhtaç etsin. Hatırlamıyor musunuz Allah ayetinde, sakın velilerin ardına düşmeyin, Kur'an ın ipine sarılın, güvenilecek yardım istenecek veliniz yalnız benim demiyor muydu?


    Kitabı anlamak için tefsirde lazım, fıkıhta lazım diyor arkadaşımız. Yani tek başına anlaşılması mümkün olmayan bir kitaptan bahsediyor. Lütfen hatırlatırım bu kitap Allah katından geliyor, ama bizler bu kitabın anlaşılması için birilerine muhtaç olduğumuzu söylüyoruz. Böyle bir saygısızlığı beşerin kitaplarına bile yapmıyoruz. Hatta Kur'an ı açıkladığını söyledikleri bazı kitaplar için, bu kitap KUR'AN AYETLERİN AYETİDİR, deme yanılgısına bile düşüyoruz. Bu bir şirktir hatırlatırım. Kur'an a böylemi saygı gösterilir? Kur'an ı anlamak için, mutlaka beşeri bilgilere, kitaplara nasıl muhtaç olduğumuzu söyleriz?


    Peki, Kur'an ı tefsir edenler, ne kadar doğru bilgi veriyor acaba bizlere diye düşünüyor muyuz? YA ONLAR YANLIŞ ANLADIYSA? Mezheplere ve tefsir kitaplarına bakın, aynı konularda bile birbirinden farklı açıklamaların olduğunu görürüz. Acaba hangisi doğru? Bu yolla mı Kur'an ı öğreneceğiz, anlayacağız? ALLAH BU YÖNTEMLE Mİ KUR'AN I ÖĞRENMEMİZİ İSTİYOR BİZLERDEN? Elbette hayır.


    Bu konu, çok ama çok önemli. Eğer bu konuda doğru karar veremediysek, öyle bir yanlışın arkasından gideriz ki, yolumuzun sonunda pişmanlığımızı düzeltmeye asla vakit bulamayız.


    Allah gönderdiği ayetleri ikiye ayırıyor ve bu konuda açıklama yapıyor. Sizlerin sorumlu olduğunuz muhkem ayetler, açık, anlaşılır ve her şeyden nice örneklerle açıklayarak gönderdik, izah ettik ki anlayasınız diyor. Bu ayetlerin hükümleri ile kendimize yön vermemizi istiyor. Ayrıca bu ayetlerin, dinin anası, temeli olduğu açıklamasını da yapıyor. Adı üstünde MUHKEM ayet. ŞÜPHE DUYULMAYACAK KADAR SAĞLAM, AÇIK İZAH EDİLMİŞ.


    Bir kısım ayetlerin ise, müteşabih olduğunu, bu ayetlerin anlamlarını da, bir ben bilirim, birde ilim tahsil etmişler anlar diyerek, gelecekte ilimle müteşabih ayetlerin ne anlatmak istedikleri ortaya çıkacağını ve böylece Kur'an ın gücünün ve bu kitabın Allah katından geldiğinin kanıtları olduğu, daha açık anlaşılacaktır diyor. Hatta bu gerçekleri gören iman edenlerin, böylece imanlarının artacağı bilgisini de veriyor. Şunu unutmayalım, bu ayetler dini hükümleri, emirlerini içermiyor. Eğer öyle olsaydı, onlarda açık ve anlaşılır olurdu. Anlamadığımız bir hükümden, nasıl sorumlu oluruz?


    Allah dinin anası muhkem ayetlerin açık, anlaşılır ve birçok örneklerle izah edildiğini söylediği halde, bizlerin ayetleri okuduğumuzda anlayamayacağımızı söylememiz ne büyük yanlış. Ne kadar büyük saygısızlık, farkında değil miyiz hala?


    Allah bizlere bir rehber, kılavuz, yol gösterici gönderiyor, ama bizler tek başımıza bu rehberi okuduğumuzda anlayamayıp, bir beşerin yazdığı kitaba muhtaç oluyoruz, öylemi dostlar? Bakın aynı şeyleri tekrar ediyorum ki, hatamızı anlayabilelim.


    Acaba bunu söyleyenlere, neden şu soruyu sormuyoruz. Madem okuduğumuzda dinin anası olan muhkem ayetleri anlayamıyoruz, neden peygamberimiz bizlerin anlayacağı şekilde yazmamış Kur'an ı. Ya da değiştirme yetkisini kendisinde bulmadığını düşünerek, sağlığında niçin ayetleri anlaşılacak şekilde, Kur'an ın yanında yazdırıp, ümmetine kolaylık sağlamamış diye neden sormuyoruz? Daha önemlisi yaradan neden bizlerin anlayacağı şekilde göndermemiş? Lütfen bu soruları kendimize mutlaka sorarlım ki, aldananlardan olmayalım.


    Hâşâ peygamberimiz bunu düşünemedi de, bahsettiği kişi ya da kişiler mi düşündü, onların kitapları olmasa Kur'an ı anlayamazdık deme yanlışlığını yapıyoruz.


    İslam dininde ruhban sınıfı var mıdır? Elbette yok diyeceksiniz. Ama yok demekle bir şey yok olmaz. Hayatımızda ruhban kişiler edinip, dini onların doğrultusunda yaşarsak, Kur'an ı onların anladığı gibi anlarsak, ruhban sınıfını bizler yaratmış oluruz. NE YAZIK Kİ BU SINIFI BİZLER YARATTIK. HEM DE ÇOK DERİN BİR RUHBAN SINIFI YARATTIK. Çünkü edindiğimiz veliler, şeyhler yoluyla İslam ı anlayacağımızı söylüyorsak, Allah ın emirlerine, ayetlerine muhalif imanımızı yaşıyoruz demektir.


    Yazıma cevap veren arkadaşımız, şöyle bir mantık yürütmüş ve demiş ki;


    ( Şimdi tefsir ve fıkıh ya da ilmihal kitabı Kuran'dan üstün diyebilir miyiz? Risale okuyanlarda Kuran-ı Kerimi daha iyi anlamak için okuyorlar buna emin olun.)


    Bir şeye takındığımız tavır, ondan faydalanma nispetimizle, ona verdiğimiz değeri gösteririz. Bir şeye çok güzel, çok seviyoruz, o başımızın tacı demekle, ona verdiğimiz değeri göstermiş olmayız.


    Bir başka deyişle, çok sevdiğimiz bir şeyi, değer verdiğimizi yanımızdan eksik etmeyiz, gerektiğinde ondan istifade etmek için. Biz ne yapıyoruz, Kur'an ı anlaşılmaz ilan edip, yüksek bir yere asarak, edindiğimiz velilerin kitaplarını yanımızdan ayırmayıp, başucu kitabı yapıyoruz. BU DURUMDA PRATİKTE, HANGİ KİTAPLARDAN FAYDALANMIŞ OLUYORUZ, işte bu gerçeği lütfen artık fark edelim.


    Yine bir arkadaşımız Kur'an ı anlama konusunda bakın ne cevap vermiş bir başka yazıma.


    (Düşünün yaşadığımız hayatta her işin bir uzmanı var. İşi öğrenmek için uzmanına başvurulur. Her şeyi öğrenmek için uzmanına başvuruyoruz da, Peki dini öğrenmek için neden işin uzmanına başvurmayalım.)


    Hani İslam dininde ruhban sınıfı yoktu. Allah ın bu konudaki apaçık ayetine, iman etmiyor muyuz yoksa? İşi elbette uzmanına sormalıyız, danışmalıyız. Dininde uzmanı Allah tır, onun gönderdiği Kur'an dır. Peygamberimizde yalnız ve yalnız Kur'an a uymuştur, çünkü Allah ayetinde elçisine, sana indirdiğimle kullarıma hükmet diye emretmiştir. Bu emri alan peygamberimiz, sizce Kur'an ın dışına çıkar mı?


    Peygamberimizin danışacağı, bilgiler alacağı yalnız Kur'an olduğuna göre, bizlerinde danışacağımız rehberin, yalnız Kur'an olduğu çok açık anlaşılmaktadır. Kur'an ın dışından farklı konulardan da sorumlu olsaydık, Allah ayetinde, sizleri Kur'an dan sorumlu tutuyorum diye hüküm verir miydi?


    Yaptığımız yanlışları daha iyi anlayabilmemiz için bir örnek daha vermek istiyorum. Yine başka bir yazıma cevap veren bir kardeşimiz, bakın Kur'an ı anlama konusunda ne diyor.


    (Kuranı kerim, insanların anlamını tam olarak kavrayabileceği kadar açık değildir. Gördüklerimi okuduklarımı kendimize göre yorumlarsak, işte o zaman tehlike büyük olur ki bu konu ile tamamen ters düşer. KURANI ANLAMAK İÇİN, EK KAYNAKLARA KESİNLİKLE İHTİYAÇ VARDIR.)


    Düşünebiliyor musunuz, Allah bizlere rehber olsun diye eşi benzeri olmayan bir kitap gönderiyor ve sizleri bu kitaptan sorumlu tutuyorum diyor, ama bizler bu kitap için, anlamı tam olarak açık değildir diyoruz ve HÂŞÂ Allah ın bizlere gereği gibi açıklayamadığını, beşerin AÇIKLAYABİLDİĞİ İDDİASINDA BULUNUYORUZ. Bu ne büyük saygısızlık.



    Kur'an ın MUHKEM ayetleri yoruma açık değildir. Adı üstünde MUHKEM. ŞÜPHE DURULMAYACAK BİR ŞEKİLDE AÇIKLANMIŞ DEMEKTİR. Kur'an ı anlayabilmek için, ek kaynaklara kesinlikle ihtiyaç vardır demek, Allah ın kitabının yetersiz olduğunu söylemektir ki, bunu söylemek ve düşünmek ŞİRKTİR, Yaradan ın NURUNA saygısızlıktır. HÂŞÂ Rabbimiz biz kullarına izah edemedi de, yaratılmış bir beşer mi bunu başardı? Allah bizleri affetsin.



    BİR KİTABIN ANLATMAK İSTEDİKLERİNİ, DOĞRU ANLAMAK İSTİYORSAK, ONU BİZZAT KENDİSİNDEN DİNLEMELİYİZ, ÖĞRENMELİYİZ. Kur'an kendisini anlatan mucize bir kitaptır, lütfen bunu unutmayalım. Araya birilerini koyarak öğrenmeye çalışıyorsak, öğretilmek isteneni, anlatan kişinin düşünceleri ile öğrenmiş oluruz ki, bu yöntem bizleri her zaman yanıltabilir, yanıltmıştır da.


    Lütfen bu gerçeği göz ardı etmeyelim. Hâlbuki Rabbimiz ne demişti, Kur'an ın ipine sarılın. Biz sizlere Kur'an ı, nice örneklerle açıkladık. Ama biz Kur'an ı anlaşılması zor ilan ettiğimiz için, önce beşerin ipine sarılıyoruz. Hâlbuki Allah Kur'an da birçok kez yemin ederek, Kur'an ı kolaylaştırdığını söylemişti. Ama Yaradan ı duyan bile yok.


    Bu durumda söz ile söylemeye cesaret edemesek de, yaşantımızda yanımızdan eksik etmediğimiz beşerin kitaplarına, ÇOK DAHA FAZLA DEĞER VERMİŞ OLUYORUZ. Lütfen bunu yapmayalım, yoksa çok pişman oluruz.



    Kur'an ın muhkem ayetlerini, daha iyi anlamak için, eğer başka kaynaklara mutlaka ihtiyacımızın olduğunu söylüyorsak, KUR'AN IN BİZLERE GEREKEN BİLGİYİ AÇIKÇA, ANLAYACAĞIMIZ ŞEKİLDE VEREMEDİĞİNİ SÖYLEMİŞ OLUYORUZ. Böyle bir yanılgıya, düşmek ister misiniz? Rabbim böyle hatalardan bizleri korusun.


    Tek kaynak Kur'an olduğunu söylüyoruz, ama O kaynağı herkes tarafından, anlaşılmayan bir kitap ilan ediyoruz. BUMU BİZİM KUR'AN A VERDİĞİMİZ DEĞER? Bir kitap tan faydalandığımız ölçüde, onun değerini biliyoruz demektir. Eğer faydalanmıyor da yüksek bir yere asıp, ona böyle saygı gösterdiğimizi söylüyorsak, O SAYGI DEĞİL TERK ETMEKDİR.


    Değerli din kardeşlerim. Lütfen yaptığımız yanlışı, Furkan ı rehber alarak, onun ipine sarılarak farkında olalım. Şunu asla unutmayalım. BİR REHBER KİTAP, ALLAH TARAFINDAN GÖNDERİLMİŞ İSE, O ANLAŞILMASI ZOR OLAMAZ, ANLAŞILMASI İÇİN DE, HERHANGİ BİR BEŞERE ASLA MUHTAÇ OLAMAZ.



    Lütfen bu adaletsiz anlayışı, Rabbimize isnat edip, Rabbimizin adaletini sorgular hale gelmeyelim. Bunun sonu cehennemde kalıcı olmaktır. Bu dünyada da acı, adaletsizlik ve bozgunculuk bizlerin peşini asla bırakmaz, lütfen bunu da unutmayalım.


    Kur'an ı doğru anlamak istiyorsak, ilk önce araya aracı koymadan, bizzat bizler Allah ın bizlerden neler istediğini önce öğrenmeye çalışmalıyız. ELBETTE HER İNSAN AYNI KAPASİTEDE DEĞİLDİR, AYNI ÖLÇÜDE ANLAYAMAZ, AMA İLK MÜRACAAT ETTİĞİMİZ KAYNAK KUR'AN OLURSA, temel bilgileri de Kur'an dan öğrenirsek, daha sonra sorup, araştıracağımız konularda, asla yanılmayız, birilerinin tuzağına düşmeyiz. Onun içindir ki Allah, Kur'an ın ipine sarılın diye bizleri özellikle uyarıyor.



    Dilerim Allah dan, Kur'an ın kıymetini bilen, onu anlamak için bizzat çaba gösteren ve Kur'an ın bazı ayetlerini görmezden gelmeden, üstünü örtmeden İslam ı araştıran, öğrenen, hurafe ve sanı bilgilerin ardına düşmeyen, Rabbin halis kullarından oluruz.


    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#07.05.2014 10:31 0 0 0
  • Değerli din kardeşlerim, aşağıdaki ayet üzerinde sizleri düşünmeye davet etmek istiyorum. Önce ayeti yazalım.


    Ali İmran 100: Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba uyarsanız, imanınızdan sonra sizi döndürüp kâfir yaparlar.


    Önce şunu unutmayalım ki, Kur an ın tüm ayetleri, o günün yoldan sapmış toplumların yaptığı yanlışları düzeltmek için indirilmiştir. Yukarıdaki ayeti de önce bu doğrultuda düşünelim. Elbette tüm ayetleri bugün bizler, o gün yapılan yanlışlardan ders alıp, günümüze uyarlamalı ve dersler çıkarmalıyız. Çünkü Kur an her devre, her zamana hitap edecek üslupta indirilmiştir.


    Dikkat ederseniz ayette, daha önce kendilerine kitap indirilmiş, Ehli kitabı kast ederek söylüyor ve diyor ki;


    (Kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba uyarsanız, imanınızdan sonra sizi döndürüp kâfir yaparlar.)


    Çok dikkat çekici değil mi? Bu ehli kitabın hepsi Allah a ve gönderdiği kitaplara inanıyor. Peki, bu insanların yaptığı ortak yanlış nedir ki, Allah bunlara uyarsanız KÂFİR olursunuz diyor?


    Bu sözler peygamberimize uyan, ona itaat eden Müslümanlara hitaben söylenen sözler. Aslında bu sözlerden kasıt Allah neleri kast ediyor, onu eğer doğru anlarsak, bugün bizler aynı hataya, yanlışa düşmeyiz.


    Allah Yahudi ve Hıristiyanların bu yaptığı büyük yanlışlardan ötürü, onların içinden bir peygamber göndermemiş ve özellikle ÜMMİ bir peygamber göndermiştir. Onun içindir ki özellikle Yahudiler kendi içlerinden bir peygamber göndermediği için, peygamberimizi kabul etmek istememişlerdir. Kur an da geçen ÜMMİ sözcüğünün anlamı da, işlerine gelmeyenler tarafından tahrif edilmiş ve değiştirilmiştir, onu da hatırlatmak isterim.


    Yahudi ve Hıristiyanlar, Allah ın gönderdiği kitaptan o kadar uzaklaşmış ve inançlarını hurafe, sanı ve rivayetlerle yaşıyorlarmış ki, din Allah ın dini olmaktan çıkmış, beşeri odaklı bir din olmuştu. Bakın aşağıdaki ayette ne diyor Allah.


    Ali İmran 103: Topluca Allah'ın ipine sımsıkı sarılınız, ayrılığa düşmeyiniz, Allah'ın size olan nimetini hatırlayınız; hani birbirinize düşmandınız da, O kalplerinizi kaynaştırdı ve O'nun lütfu ile kardeş oldunuz.


    Dikkat ederseniz ayette, topluca Allah ın ipine yani gönderdiği rehberine sarılın, ayrılığa düşerek bölünmeyin diyor. Demek ki daha önceki ehli kitap, Allah ın bu uyarısını dinlememiş ki, Yaradan onlara sakın uymayın, onlar gibi olmayın, yoksa kâfir olursunuz diyor. Demek ki kâfir olmak, yalnız Allah ı ve elçisini inkâr etmek değilmiş. Peki neymiş? İndirdiği kitabın dışına çıkmak, Allah ın koyduğu sınırları görmezden gelmekte, Rabbimize göre KÂFİR olmak olduğu çok açık anlaşılıyor. Peygamberimize uymak istemeyen Yahudi ve Hıristiyanlar, atalarımızın itikatlarından vazmı geçeceğiz diyerek, kendi nefislerinde oluşturdukları ATALARININ inancından, vazgeçmek istememişlerdir.


    Ne dersiniz Allah ın bu ikazına bizler bugün uyduk, Rabbin sözlerini dinledik ve Allah ın kitabı Kur an a sarılıp, ayrılığa düşmedik diyebilir miyiz? Ne yazık ki bizler, bizden önceki ehli kitabın yaptığı yanlışları göremedik, çünkü Kur an ile aramıza beşeri duvarlar ördük, onun içinde bu gerçeklerin farkına varamadık. Bölündük, parçalandık, Kur an ı da yüksek bir yere asarak, sen Kur an ı anlayamazsın diyenlere inanarak, beşerin kitapları ile amel eder olduk. Kur an dan uzaklaşarak, onun sınırlarının dışına çıkarak, sizce nasıl bir günah işledik? Doğrusu dilim varmıyor söylemeye.


    Geçmiş ehli kitap, Allah şefaat tümden bana aittir diyen Allah ı dinlemedikleri için, Allah ile aralarına şefaatçiler edindiler. Hatta onların heykellerini yaparak putlaştırdılar. Bugün bizlerde bir benzerini yapıyoruz. Kur an da Allah, şefaat tümden bana aittir, hiçbir şefaatin fayda vermediği o günden sakının dediği ve uyardığı halde, bizler bu uyarıyı görmezden geldik ve içimizden Allah dostu diye ilan ettiklerimizden, şefaat dilenir olduk.


    Belki bugün bizler onların heykellerini yapmıyoruz, ama ruhumuzda putlaştırdığımız kişilerin adeta esiri olduk, onları Allah ile aracı yaparak, bağışlanacağımızı zannediyoruz. Elbette büyük yanılgı içindeyiz.


    Allah nisa 87. ayetinde, söz bakımından Allah'tan daha doğru kim vardır der. Araf 185. ayetinde de, O halde Kur'an'dan sonra hangi söze inanacaklar diyerek, Kur an ın dışına çıkmamızın yolunu da kapatır. Yine Müddesir 11. ayetinde Allah elçisine seslenerek, Beni, yarattığım kişiyle baş başa bırak diyerek, çok önemli konuya açıklık getirir. Buradan da anlaşılıyor ki, Allah ile kulu arasına hiç kimse giremez. Yine Rad suresi 40. ayetinde Allah elçisine seslenerek, O halde tebliğ etmek sana, hesap sormak bize düşer der. Ama bizler tüm bu ayetleri görmezden gelir üstünü örteriz, tıpkı geçmişte ehli kitabın yaptığı yanlışlar gibi.


    Allah aynı ayetin devamında bakın yine bizleri nasıl uyarıyor.


    Ali İmran 105: Hakikatin bütün kanıtları kendilerine geldikten sonra, ihtilafa düşüp parçalananlar gibi olmayınız. İşte bunlar için feci bir azap vardır.


    Sizce hakikatin bütün kanıtları, bizlere neyle gelmişti? Elbette Kur an la. Çünkü Allah SİZLERİ KUR8217;AN DAN SORUMLU TUTUYORUM DİYORDU. Peki, bizler Allah ın bu uyarısını dinliyor muyuz? Kesinlikle dinlemiyoruz, çünkü bizden önceki ehli kitabın yanlışlarını bizlerde yapıyoruz. Hatta daha büyük yanlışları yapıyor, bölünüp parçalandıktan sonrada, bir birimizi öldürecek kadar düşman oluyoruz.


    Müslüman bir birinin din kardeşidir diyen Allah a inatla, Müslüman ülkeler birbirine düşman oldular. İçimize bir nifak tohumu ekiyorlar, daha sonrada karşımıza geçip bizleri izliyorlar. Bu ortamı yaratan, biz Müslüman geçinenlere yazılar olsun.


    Bugün bizler öyle batıl inançları dinden zannediyoruz ki, elimizde apaçık duran Kur an a bile danışma gereği duymadan inanıyoruz. Çünkü neyin HAK, neyin BATIL olduğu karmaşası, ne yazık ki hâkim olmuş İslam toplumuna. Allah akıl fikir versin bizlere, elimizdeki FURKAN ın kıymetini, ne yazık ki bilemiyoruz. Onun için işimiz çok zor.


    Bizden önceki ehli kitabın günahkâr olmasının, Allah ın tabiriyle KÂFİR olmasının tek nedeni, Allah ın yanında, şefaatçiler edinerek, onlardan da yardım ister olmalarıydı. Bakın Rabbimiz bu konuda nasıl uyarıyor.


    Yunus 106: Allah'tan başka; sana ne fayda, ne de zarar veremeyecek olan şeylere yalvarma! Eğer böyle yaparsan, o takdirde sen muhakkak zalimlerden olursun.


    Ne dersiniz geçmişte ehli kitabın yaptığı yanlışları, bugün İslam toplumları olarak, daha fazlasını yapmıyor muyuz? Allah ehli kitabın yaptığı yanlışları yaparsanız, KÂFİR olursunuz diye uyardığı halde, bizler onların yaptığı yanlışların, daha da ilerisine geçtiğimizin, ne yazık ki farkında bile değiliz.


    Bu yanlışları yapan, İslam toplumlarının Allah katındaki durumu sizce nasıldır? Bunu düşünmek bile istemiyorum. Yaradan ın bu yaptığımız yanlışların karşılığında verdiği ceza, sanırım İslam toplumlarının içler acısı halinden anlaşılıyor.


    Dilerim Allah dan, Kur an ın ipine sıkı sıkı sarılan, hurafe ve batıldan uzak, onu anlamak adına çaba harcayan, Kur an ın sınırlarını bilen ve asla dışına çıkmayan, Rabbin halis kullarından oluruz.


    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#22.04.2014 11:05 0 0 0
  • Değerli din kardeşlerim. Bugün sizlere öyle bir ayet hatırlatmak istiyorum ki, biraz düşündüğümüzde, günümüzde yapılan yanlışları adeta Rabbimiz yüzümüze vuruyor ve bizleri ikaz ediyor. Önce ayeti yazalım, daha sonrada üzerinde birlikte düşünelim.


    Enam 116: Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan, seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan uyduruyorlar.

    Ayetteki uyarıyı görüyor musunuz? Bu sözleri duyunca aklıma bir kardeşimizin benim yazıma verdiği cevap geldi. Kendini akıllımı zannediyorsun, bu söylediklerini İslam toplumunun genel çoğunluğu kabul etmiyor. ÇOĞUNLUĞA MI UYALIM, SİZİN GİBİ AZINLIĞA MI demişti.

    Gerçektende bu sözler çok söyleniyor, toplum arasında. Bir başka deyişle inancımız Kur'an a göre değil, genel çoğunluğun kabul gördüğü, kabul ettikleri, inandıkları din adına kıstas alınıyor. Bu ne büyük yanılgı. Eğer Kur'an ı bir kez anlayarak, düşünerek okumuş olsaydık, bu sözleri söyleyenlerin aldatmacalarına asla inanmazdık.

    Din çoğunluğa göre değil, yalnız ve yalnız Kur'an ın apaçık hükümlerine göre yaşanır, lütfen bu gerçeği unutmayalım. Eğer unutursak, yukarıdaki ayetin sonunda Allah ın söylediği gibi, dinimizi, imanımızı ZANNA yani şüphelere göre, emin olmadığımız bilgiler, rivayetlere göre yaşarız. BUNU YAPANLARIN ALLAH, SADECE YALAN SÖYLEDİKLERİNİ, KENDİLERİNİ KANDIRDIKLARINI SÖYLÜYOR. Bu duruma düşmek istemiyorsak, lütfen emin olmadığımız bilgilere göre değil, Kur'an a göre yaşayalım.

    Bu ayetten bir ayet öncesine bakalım şimdide, konuyu daha iyi anlayabilmek için.

    Enam 115: RABBİNİN SÖZÜ, DOĞRULUK VE ADÂLET BAKIMINDAN TAMAMLANMIŞTIR. O'nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O işitendir, bilendir.


    Bakın ne diyor Yaradan. Allah ın sözü, doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır diyor. Yani sizlere gerekli her konu Kur'an ın içinde tastamam vardır diyor. Ama bizler ne diyoruz bunca açık ayetleri gördüğümüz halde, Kur'an da her bilgi yoktur, özet bilgiler vardır. İslam tam ve eksiksiz öğrenmek istiyorsak, fıkıh kitaplarına bakmalıyız.


    Düşünebiliyor musunuz Allah bizleri Kur'an ile sınırlıyor, ama birileri Kur'an ın dışına çıkmamız için zorluyor. Sizce hangisini yapmamız en doğrusudur? Ayetin sonunda, Allah ın sözlerini değiştirecek kimse yoktur diyor. Ama bizler Kur'an ı anlayarak okumadığımız için, farkında olmadan Allah ın hüküm vermediği şeylere inanıyor, daha da kötüsü hüküm verdiği konuların tam tersini, bunlarda dinin emri diyenlere inanmakta bir sakınca görmüyoruz.


    Konuyu daha da iyi anlayabilmek için, yine bir ayet geriye daha gidelim.


    Enam 114: ALLAH'TAN BAŞKA BİR HAKEM Mİ ARAYACAĞIM? Halbuki size kitabı açık olarak indiren O'dur. Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, Kur'ân'ın gerçekten Rabbin tarafından indirilmiş olduğunu bilirler. Sakın şüpheye düşenlerden olma!


    Yaradan Allah dan başka, bir hakem mi arıyorsunuz diyor. Yani Allah ın Kur'an da verdiği hükümlerin dışına çıkmayın, onun hüküm vermediği bir şeyi de sakın din adına inanmayın diye açıkça söylüyor. Ama bizler Allah ın kitabını rehber almaktan çok uzak inancımızı yaşadığımız için, genel çoğunluğumuz Kur'an ı hakem tutmak yerine, beşeri odakları rehber edinmekten hiç şüphe duymuyoruz. İşte çoğunluğa hiç düşünmeden, araştırmadan uymak, bu kadar tehlikeli.


    Ayetin devamında da bahsettiğimiz konuya açıklama getiriyor ve diyor ki, hâlbuki kitapta açıkça her konudan bilgiler veren Allah tır. Gerçek iman edenler bunu bilir ve asla Kur'an ın sınırlarını zorlamaz, onu rehber edinir. Ama çoğunluğa düşünmeden uyanlar, söylenen zan ve rivayetleri, Kur'an a danışmadan inananlardan sakın olmayın diyerek, çok net bir mesaj veriyor Yaradan.


    Allah Kur'an ı rehber almayıp, beşeri bilgileri, düşünceleri, inançları, atalarının itikatlarını rehber alanların, gerçekleri asla görmeyeceğini söyler. Bu toplumların, şeytanın oyuncağı olacağını anlatır bizlere. Kur'an Yunus suresi 100. ayetinde, aklını kullanmayanlara, düşünmeden nefsinin dürtüleri ile yaşayanlara, azabı, pisliği vereceğini söyler.


    Toplum olarak gönül gözümüzün açık, Allah ile aldatanların yalanlarını fark etmek istiyorsak, hurafeye, sanıya, rivayetlere değil, Kur'an ın ipine sarılmalıyız. Bunu yapamayan toplumları, birileri her zaman çıkarak Allah ile inancı ile mutlaka aldatacaktır. İŞİN KÖTÜSÜ BÖYLE TOPLUMLARIN, ALDATILDIĞININ, KANDIRILDIĞININ FARKINDA OLAMAMASIDIR. Sanırım buda Rabbimizin verdiği bir ceza olsa gerek. Neye layıksak onu yaşayacağız.


    Bizler günümüzde öyle bir din yarattık ki nefsimizde, Allah ın kitabından çok uzak. Allah Kur'an ın ipine sarılın dedikçe, bizler sanki Yaradan la inatlaşırcasına, edindiğimiz velilerin, şeyhlerin kitaplarına sarıldık. Böyle yapınca da sonuç ortada. GÖZLER PERDELİ, KULAKLAR VE GÖNÜL MÜHÜRLENMİŞ.


    Dilerim Allah dan, Kur'an ın sınırlarını bilen, hurafe ve zanna değil, Kur'an ın ipine sıkı sıkı sarılan, çoğunluğa değil, hakkın ardından giden, gözlerinde perde, gönüllerinde mühür olmayan, Allah ın halis kullarından oluruz.


    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#31.03.2014 10:49 0 0 0
  • İnternette gezinirken, bir yazı dikkatimi çekti. Yazının konusu, namazı terkin dini cezası konusu ile ilgiliydi. Merak ettim ve okudum. Doğrusu okuduklarıma hiç şaşırmadım, çünkü bizler İslam ı Kur'an dan o kadar uzak yaşıyoruz ki, bu konuda da Kur'an ın onay vereceği bir bilgiyle karşılaşmayı, zaten beklemiyordum. Konuyla ilgili yazıdan alıntılar yapalım önce, daha sonra üzerinde Kur'an ışığında birlikte düşünelim.


    Namazı terkin dini cezası:

    Namazı inkâr eden kâfir olur. Çünkü kat'i delille sabittir. Umursamayarak yani tembelliğinden dolayı kasten namazı terk eden fasık olur. (İbni Abidin, Reddü'l Muhtar, c. 2, s.7).

    Farz olduğunu inkâr etmemekle birlikte beraber tembellikle namazı kılmaya uygulanacak dünyevi cezanın ne olacağı mezhepler arasında itilaflıdır.

    Hanefîlere Göre; namazı kılmayan fasıktır. Namaz kılıncaya veya ölünceye kadar hapsedilir ve dövülür.

    Mâlikîlere Göre; vaktin sonuna kadar beklenir, bu müddet zarfında kılarsa serbest bırakılır, kılmazsa ceza olarak (kâfir sayarak) öldürülür.

    Şâfiîlere Göre; vaktin sonuna kadar beklenir, sonra tövbeye davet edilir. Tövbe edip namazını kılarsa, serbest bırakılır. Aksi halde ceza olarak öldürülür. Öğleyi ve ikindiyi terkten dolayı güneş batıncaya kadar, akşam ve yatsıyı terkten fecir, sabahı terkten dolayı da güneş doğuncaya kadar ceza tatbik edilmez. Ancak kendisinden namazı vaktinde eda etmesini istemek şarttır.

    Hanbelîler Göre; namazı tembellik göstererek terk eden kimseyi devlet başkanı veya naibi namazı kılmaya davet eder. Eğer sonra ki namazın vakti daralıncaya kadar kılmazsa katli vaciptir. Fakat üç gün kendisi tövbeye davet edilmedikçe ceza infaz edilmez. Mezheplerin her birinin görüşlerini dayandırdıkları akli nakli deliller vardır. Ancak sözü uzatmamak için bu kadarıyla yetindik. (Necati Yeni el, Hüseyin Kaya pınar, Sünen-i Ebû Davud Terceme ve Şerhi c. 2, s. 112)

    Değerli din kardeşlerim. Yazılanları okudunuz, siz böyle bir hükmün, Kur'an da Allah tarafından bahsedildiğini hiç okudunuz mu? Çok ilginçtir Allah asla böyle bir hüküm vermediği için, mezheplerde kendi arasında anlaşamadıkları, ihtilafa düştükleri anlaşılıyor, ama yinede kendi nefisleri doğrultusunda karar vermeden de yapamıyorlar.


    Mezheplerin namazını kılmayanlara takdir ettikleri cezalar ise, çok düşündürücüdür. Namaz kılmayanlar kılana kadar hapsedilir ve dövülür denebiliyor. Daha da düşündürücü olanı, namaz kılmayanların bu konuda ısrar etmeleri durumunda, öldürüleceği hükmünün verilmesidir.


    Allah boşuna Kur'an ın ipine sarılın demiyor. Hüküm Allah ın dır, ondan başka din ve iman adına hüküm verecek kimsenin olmadığını, Allah hükmüne hiç kimseyi ortak etmediğini açıkça söylüyor bizlere. Ama Kur'an İslam toplumunun genelinde, din ve iman adına rehber olmaktan çıkartılmış, beşerin rivayet ve sanı bilgileri ile iman edince sonuç ortada.


    Bu konuyu gelin şimdi de, Kur'an öğretisi doğrultusunda düşünelim. Allah Kur'an da inancımızı yaşarken, çok kesin kurallar koymuştur. Toplumun huzuru ve adaletli bir düzenin kurulması için, halkın uyması gereken kanunlarını, çok açık bir şekilde belirtmiştir ve uymayanlarında nasıl cezalandırılacağı konusunda örneklerini de vermiştir. Tekrar hatırlatmak istiyorum bu hükümler, toplumun düzenini kurmak adına verilmiş hükümlerdir.


    Kur'an ın genel çoğunluğunu kapsayan konular ise, bizlerin bizzat kişisel olarak sorumlu olduğumuz ibadetler ve bizlere yaşantımızda rehberlik eden bilgilerdir. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek hacca gitmek, adaletli olmak, yardım sever olmak. Bu ve buna benzer birçok konular ise, bir Müslüman ın kendi imtihanı ile ilgilidir. Hiç kimse bunlara müdahale edemez, zorlayamaz.


    Allah zaten Kur'an da bizleri imtihan ettiğini söylemiyor muydu? Nasıl olurda bir insanın imtihanına müdahale ederiz de sen namaz kılmıyorsun, oruç tutmuyorsun diye ceza veririz. Birde namaz kılmayan öldürülür diyenler bile çıkıyorsa, bizler hala namazın özünde yatan gerçeği anlayamamışız demektir.


    İbadetler Allah ile kul arasındadır, hiç kimse müdahale edemez. Yalnız namaz değil, diğer konularda da aynıdır. Allah SALÂT yani dilimize çevirdiğimiz ismiyle, namaz konusunu anlatırken, namazın Allah ile irtibat kapısı olduğunu söyler. Çünkü Rabbimizden namazla istekte bulunacağımızı, ondan yardım isteyeceğimizi, ona dualarımızla namazla, niyazda bulanacağımızı anlatır bizlere.


    Namaz kılmıyor mu bir din kardeşimiz. Onun sorunudur bu, onun kaybıdır. Allah tan yardım istemek niyetinde, zikrinde yoksa bize ne. Zora düştüğümüzde Allah a açılacak ellerin cevap bulmasını istiyorsak eğer, gerektiği zaman onun huzuruna durup, ona şükretmeli onu tespih etmeliyiz ki, dualarımız karşılık bulsun. Yardım istemeyene, zorla yardım edilmez.


    Kur'an a bu konu hakkında baktığımızda, bırakın namazını kılmayanı eziyet edip, öldürmeyi, kılınmayan namazların daha sonra kılınmasından dahi bahsetmez. Ama oruç konusunda tutamadığımız orucu daha sonra tutmamızı öğütler. Peki neden?


    ÇÜNKÜ NAMAZ, YAŞADIĞIMIZ O ANIN SİGORTASIDIR, YAŞANTIMIZIN KONTROL DÜMENİDİR. Geçmişte yaşadıklarımız, yaptıklarımız kayda alınmıştır. Değiştirmekte mümkün değildir. Bizlere düşen şuandan sonra ki hayatımızda yapacaklarımızı en güzel, en doğru bir şekilde yapmak olmalıdır. Doğruyu yaşayabilmek içinde, Kur'an ın gösterdiği yolu hayatımıza geçirmeliyiz. Namaz la bizler Yaradan a bir söz veriyoruz ve diyoruz ki, yalnız senden yardım dileriz, yalnız sana kulluk ederiz. Bizi doğru yola ilet.


    Oruç konusunda Allah, tutamadıklarımızı tutmamızı istemesinin nedeni, bir yıl içinde hiç durmadan çalışan organlarımızın ve ruhumuzun adeta bu zaman zarfında bakıma, dinlenmeye, adeta terapiye alınmaya ihtiyacı olduğu içindir.


    Eğer bizler bu yakarışlarımızda-dualarımızda samimi ve içten isek, bu sözlerimizde duruyorsak, Allah da bizlerin gönül gözlerini açarak, toplumda doğru bir insan olmamızın yolunu açacaktır. Ama öyle namaz kılanlar var ki, tüm bu gerçeklerden uzak, gösteriş ve menfaatleri adına namaz kılarak, toplumda bozgunculuk yaparlar. İşte Allah bu türlü namaz kılanlara da, MAUN suresinde ne diyordu hatırlayalım.


    —YAZIKLAR OLSUN O NAMAZ KILANLARA Kİ, onlar namazlarını ciddiye almazlar.


    Sizce böyle namaz kılanlara bile Allah, bizlerin bir ceza vermesinden bahsetmeyip, gerekeni kendisi yapacağını söylüyorsa, hiç namaz kılmayanlar hakkında verdikleri beşeri hükümler, ne kadar Kur'an dan onay alır?


    Salâtın bir anlamı da duadır. Allah a dua etmeyen, onun huzurunda rükû edip secde ederek onu yüceltmeyen, gereken saygıyı Rahmana göstermeyen, elbette ihtiyacı olduğunda da Yüce Mevla mızı yanında bulamayacaktır.


    Rabbin huzuruna durmak istemiyorsa bir insan, kendi sorunudur zorla saygı olmaz. Dinde zorlama yoktur diyen Yaradan ı, lütfen anlamaya çalışalım. Bir anne baba, evlatlarından nasıl saygı, hürmet bekliyor da, saygısız, hayırsız evlada karşı tavır sergiliyorsa, bizleri Yaradan Allah a karşıda gereken saygıyı, hürmeti göstermeliyiz ki karşılık bulalım.


    Tüm bu düşünceler ışığında size bir soru sorsam ve desem ki, İslam dininde asıl olan, öncelik, amaç İBADET midir, iyi AHLAK mıdır? Ne dersiniz? Belki ilk baktığınızda, bu sorduğum tuzak bir soru gibi gelebilir. Bunu özellikle sordum ki, konu daha iyi anlaşılabilsin. Kur'an ın bizlere rehber olarak indirilmesinin amacı, bizleri iyi ahlaklı bir insan olarak yetiştirebilmek adınadır.


    Demek ki asıl amaç iyi ahlaklı olmakmış. Peki, ibadetlerin amacı nedir dersek, elbette onlarında amacı, bizleri iyi ahlaklı olmaya yönlendiren ARAÇLARDIR. Eğer yapılan ibadetler bir insanı iyi ahlaklı yapmıyorsa, yapılan ibadetlerin, Allah ın istediği kıstasta yapılmadığı içindir. Namazı kılmak elbette çok önemlidir, ama namazı gösteriş ve çıkarlarımıza alet etmemek şartıyla. Böyle yapanlar namazın gerçekleri ile asla yüzleşemez ve ondan gereken faydayı sağlayamazlar. İBADETLER NİYETLERE, AMELLERE GÖRE DEĞER KAZANIR VE BİZLERE FAYDA SAĞLAR.


    Namaz kılmayarak, Yaradan ı her an nefsinde hissetmeyen bir insan, bakın neler kaybediyor.


    Ankebut 45: Sana kitaptan vahyedileni oku, namazı dosdoğru kıl! ÇÜNKÜ NAMAZ, YÜZ KIZARTICI ŞEYLERDEN VE KÖTÜLÜKLERDEN ALIKOYAR. Allah'ı anmak en büyük ibadettir. Allah ne yaptığınızı bilir.



    Buradan da anlaşılıyor ki, namaz kılmayarak Allah ı zikretmeyen, anmayan, onu yüceltmeyen, onun huzur ve mutluluğundan uzak kalan, namazın getirisinden onun faydalarından da yararlanamayacaktır.


    Bunu istemeyene, zorla yaptıramazsınız. İbadetleri yapmayana, Allah ın hükmetmediği bir cezayı vermek, Allah ın bizleri yaratma amacına ters düşer. Çünkü Allah özgür iradesiyle yarattığı insana, din ve iman konusunda, hiç kimsenin müdahale etmesine izin vermez. Hatta elçisine, TEBLİĞ ETMEK SANA, HESAP SORMAK BİZE DÜŞER diyerek, konuya da açıklık getirir. Allah kullarını bakın neden yarattığını söylüyor.


    Mülk 2: O ki, HANGİNİZİN DAHA GÜZEL DAVRANACAĞINI SINAMAK İÇİN ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır


    Bakın ayet ne kadar açık söylüyor. Kimin daha güzel amel sahibi olacağını, kimlerin güzel şeyler yapıp yapmayacağını görmek için, sizleri imtihan ediyorum diyor bu dünyada. Yine bir başka ayetinde kendisine kulluk edilmesi yani kendisine karşı ibadet edilmesi konusunda ne söylüyor.


    Mümin 60: Rabbiniz şöyle dedi: "BANA DUA EDİN, DUANIZA CEVAP VEREYİM. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler aşağılanmış bir hâlde cehenneme gireceklerdir."


    Aslında yukarıdaki ayet konumuza çok güzel açıklık getiriyor ve diyor ki, bana dua edin. Biliyorsunuz bir başka ayetinde de, benden salâtla/namazla yardım isteyin diyordu. Böyle yapanların yardımlarına koşar, dualarına cevap veririm açıklamasını yapıyor. Ayetin devamında da, bana kulluk etme konusunda özençsiz, isteksiz olanlar kaybedeceklerdir diyor.


    Şimdi sizlere hatırlatacağım ayet ise, aslında namazın asıl ne maksatla kılınması gerektiğini ve önemini çok güzel anlatıyor.


    Taha 14: Muhakkak ki ben, yalnızca ben Allah'ım. Benden başka ilah yoktur. Bana kulluk et; BENİ ANMAK İÇİN NAMAZ KIL.


    Bu ayetten de açıkça anlaşılıyor ki NAMAZ, Allah ı anmak, onu zikretmek, ondan yardım istemekten başka bir şey değil. Bu durumda Allah ı anmak, ondan yardım almak istemeyene, nasıl olurda müdahale ederde, Allah ın hüküm vermediği bir cezayı bizler vermeye çalışırız. ÇÜNKÜ MUHATAP BİZLER DEĞİLİZ. İbadet/kulluk yalnız Allah a yapılır ve muhatabı da yalnız Allah tır.


    Zorla kılınan bir namazdan, hiçbir fayda sağlanamaz. Ne söylediğimizi bilmeden, ayetleri bilinçsizce tekrar ederek, kıldığımız namazdan da gereken faydayı sağlayamayız. Bizler önce namazın özünü doğru anlamalıyız ki, gereken faydayı sağlayabilelim.


    Onun için namaz kılmayanı, namaz kılmak için zorlamak, namazın ne olduğunu hiç anlamamak demektir. Ne yazık ki bu acı gerçek, İslam toplumları tarafından anlaşılamadığı için, MAUN suresinde Allah ın şiddetle eleştirdiği namaz kılanlar, genel çoğunluğumuzu oluşturuyor.


    Allah yarattığı kullarının kendisine karşı, çok önemli bir görevi olduğunu hatırlatıyor bizlere ve bakın ne diyor.


    Hicr 99: Ve sana ölüm gelinceye kadar, RABBİNE İBADET ET.


    Bunca güzellikleri bizlere bahşeden, önümüze seren Rabbimiz in bizlerden istediği, kendisine gereken saygıyı, hürmeti yine onun istediği yöntemle yerine getirmemizdir. Kural Allah tarafından konmuştur. İsteyen uyar karşılığını görür, isteyen uymaz sonucuna katlanır. Ama asla hiç kimse, bir diğerinin din ve iman adına imtihanına karışamaz.


    Bu durumda kimin haddine, bilmem kim namaz kılmıyor, oruç tutmuyor diye kendi nefsimizce cezalar vermek. Kimin haddine, Allah ın imtihan ettiği kulunun imtihanına karışmak, müdahale etmek. Elbette kimsenin haddine değil, ama bizler Kur'an ı rehber almadığımız sürece, böyle konularla kendimizi avutup, Allah ın yetkisine karıştığımızın farkında bile olamıyoruz.


    Bizler toplum olarak önce Kur'an ın ipine sarılmalıyız, emin olmadığımız bilgilere değil. Daha sonrada topluma namazın ne olduğunu doğru anlatmalıyız ki dualarımız karşılık bulsun. Bunu yapmadığımız sürece, MAUN suresinde bahsedilen, bazı Müslümanların kıldığı namazın durumuna düşeriz. Allah bizleri böyle olmaktan korusun.


    Dilerim Yüce Rabbimden, Allah ın huzuruna huşu ile duran, ona kıyam, rükû, secde eden, onu gereği gibi zikreden, ondan yardım isteyen, batılın ve hurafenin değil, Kur'an ın ipine sıkı sıkıya sarılan, doğrunun ve güzelliğin arayışında olan, Allah ın halis kullarından oluruz.


    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#21.03.2014 09:19 0 0 0
  • Bizler yaşantımıza, Kur'an ın eğitiminden, rehberliğinden uzak, beşeri inançlarla yön verdiğimiz için, elbette karşımıza çıkan zorluklarla da, mücadele etmesini ne yazık ki beceremiyoruz. Kur'an biz insanların kullanma kılavuzudur. Eğer bizler bu kılavuzdan uzak yaşayarak anlayamıyorsak, olaylar karşısında da, doğru tepkiler vermemiz, çözümler bulmamız mümkün olmayacaktır.

    Bir aracı kullanırken, onun kullanma kılavuzunda yazdığı şekliyle kullanmadığımız takdir de, araç zamanından önce bozulacağı gibi, bizleri ekonomik olarak ta zora sokacak, çok sorunlar yaratacaktır. İşte hayatımız yani bedenimizde aynen böyledir. Onu nasıl kullanacağımız, içimizdeki ruhu nasıl terbiye edeceğimiz çok önemlidir. Terbiye edilmemiş bir ruh, nefis ne yapacağını bilmeden uçan kuşa benzer. Bir o yana, bir bu yana anlamsız uçar durur.

    Bizler yaşantımızda karşılaştığımız zorlukları, doğru analiz edip üzerinde hiç düşünmeden, kötümser anlık düşünüp, ruhumuza/nefsimize oradan da bedenimize büyük zararlar vermekteyiz. Hâlbuki Allah bizleri zorluklarla imtihan ettiğinin örneklerini rehberinde açıklayarak vermiştir. Her zorluğun sonunda bir güzellik vereceğini de müjdeler bizlere.

    Karşımıza çıkan zorlukların, adeta bizleri olgunlaştırdığını, doğruya yöneltmenin, doğruları anlayabilmenin, bir yöntemi olduğunu anlatır. Daha açıkçası Kur'an bizler için doğruyu bulmanın ana kaynağı, psikolojik terapinin merkezidir. Allah Kur'an dan bahsederken, ona FURKAN ismini vermiştir. Furkan eğriyi doğrudan ayıran demektir. Ondan yararlanmasını doğru öğrenemediğimiz için, olaylar karşısında adeta yaşam şevkimizi kaybedip, hem ruhumuza/nefsimize hem de bedenimize büyük zararlar vermekteyiz.

    Anlatmaya çalıştığım konunun, daha güzel anlaşılması için, kıssadan hisse olur düşüncesiyle, bir olayı nakletmek istiyorum. Lütfen üzerinde dikkatle düşünelim.

    (Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli her şeyden şikâyet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Hayatındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyledi. Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı, ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı. "Tadı nasıl?" diye soran yaşlı adama öfkeyle "acı" diye cevap verdi.

    Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu: "Tadı nasıl?"

    "Ferahlatıcı" diye cevap verdi genç çırak. "Tuzun tadını aldın mı?" diye sordu yaşlı adam. " Hayır" diye cevapladı çırağı. Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi:

    "YAŞAMDAKİ ISTIRAPLAR TUZ GİBİDİR, NE AZDIR, NE DE ÇOK. ISTIRABIN MİKTARI HEP AYNIDIR. ANCAK BU ISTIRABIN ACILIĞI, NEYİN İÇİNE KONULDUĞUNA BAĞLIDIR.

    Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey, ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. ONUN İÇİN SEN DE ARTIK BARDAK OLMAYI BIRAK, GÖL OLMAYA ÇALIŞ." )


    Gerçekten bizlerin yaptığı en büyük yanlış, karşılaştığımız zorlukları, kendi kafamızda bir noktaya toplayıp, büyütmekle yapıyoruz. Hâlbuki Allah, ben sizlere çekemeyeceğiniz hiç bir şey yüklemem demiyor muydu? Elimizde olmayan zorluklarla karşılaştığımızda, bu zorlukları kendi içimizde büyütmek yerine, bunların bir imtihan olduğunu, bu zorluklarla mücadele ederek, nefsimizi güçlendirmenin yolunu aramalıyız.


    Güçlü bir nefis sahibi olan insanın, bedenide güçlü olacaktır. Karşılaşacağımız zorluklara odaklanmak onu içimizde büyütmek yerine, onu yaşamımızın bir parçası olarak görüp, onunla mücadele ederek, onunla yaşamasını öğrenip, sorunlarımızı içimizde küçültmesini öğrenmeliyiz.


    Karşılaşacağımız zorlukları, ilk bakışta farklı büyüklükte görebiliriz, ama şunu asla unutmayalım, imtihanda sorulan her sorunun zorluğuna göre, değeri de farklıdır. Bizlere zor gibi görülen sorunların üstesinden gelme çabamızın sonunda, unutmayalım ki en az onun değerinde bir güzellikle, mutlulukla karşılaşacağımızı bilmeliyiz.


    Verdiğim örnek, aslında çok şeyler anlatıyor bizlere. Dertlerimizi kişiselleştirmeyelim, bu dert yalnız bizlere özel değildir, bunu unutmayalım. Allah elçilerini dahi büyük acılarla, zor imtihanlardan geçiriyorsa, aynı imtihanla bizler karşılaştığımızda isyan etmek yerine, Kur'an nuruyla güçlendirdiğimiz nefsimizle, dimdik ayakta kalmasını öğrenelim.

    Acılarımızı tek noktada toplayıp, yalnız onu düşünür onunla yatıp kalkarsak, ızdırabımız çekilmez olacaktır. Bunu yaparsak kaybeden bizler oluruz. Yapmamız gereken, karşılaştığımız zorluklar karşısında, bilincimizi yitirmeden, imtihan olduğumuzun sorumluluğuyla, ONU NEFSİMİZDE KÜÇÜLTEREK ADETA UNUTURCASINA, ONUNLA MÜCADELE ETMESİNİ ÖĞRENMELİYİZ.

    Dilerim cümlemiz nefsini Kur'an ile eğiten, içinde mücadele ateşi hiç sönmeyen, Rabbin halis kullarından oluruz.

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#14.03.2014 10:29 0 0 0
#14.03.2014 10:28 0 0 0
  • Bu yazımda Kur' an da geçen, MİRAS konusunu konuşmak ve sizleri bu konuda düşünmeye davet etmek istiyorum. Bildiğiniz gibi bu konu, çok farklı şekillerde anlatılır. Konuyu Kur'an dan detaylı bilmeyen toplumumuz, erkeğin kadından bir pay daha fazla alması gerektiği, Kur'an ın asıl emri olarak gösterilir.

    Gerçektende mirasın dağıtımında Kur'an birinci öncelikle, erkek kadından bir pay fazla almalımıdır diyor, yoksa bu bahsedilen dağıtım şeklinin çok özel bir durumda, vasiyet bırakılmadığında, KADININ ÇOK DAHA AZ BİR PAY ALMASINI MI ÖZELLİKLE ENGELLİYOR. Gelin bu konuyu, Kur'an bütünlüğünde birlikte düşünelim. Genelde bizler Kur'an dan, kendi nefsimize göre kelimeleri, cümleleri cımbızlayarak ayetleri anlamaya çalışırız. Kur'an ı bir bütün olarak hiç düşünmeyiz. Bizler Kur'an a uymak yerine, Kur'an ı kendimize uydurmaya çalışırız. Nefsimiz her zaman bu konuda ağır basar.

    Allah Bakara suresinde, kendisine ölüm yaklaşmış olan birisinin mal varlıklarını, ne şekilde miras olarak dağıtmasını öneriyor ona bakalım önce.

    Bakara 180: Birinize ölüm geldiği zaman, eğer mal bırakıyorsa, ana babaya, yakınlara, uygun bir tarzda VASİYET ETMESİ, Allah'a karşı gelmekten sakınanlara bir borç olarak SİZE FARZ KILINDI.

    Demek ki mallarımızı, yakınlarımıza ölmeden önce VASİYET ederek bırakmamız, Allah ın öncelikli emri. Bizler için bu görev FARZ, yani öncelikle yapmamız gerenken bir emir. Ne yazık ki bu gerçek, göz ardı edilmektedir. Hatta vasiyet şahitler karşısında yapılması gerektiğini de söyleyerek, şahitleri de bağlayıcı ayetlerle sağlama alıyor.

    Maide 106: Ey iman edenler! Birinize ölüm gelip çatınca, vasiyet esnasında içinizden iki adalet sahibi kişi aranızda şahitlik etsin

    Bakara 181: Kim işittikten sonra VASİYETİ değiştirirse, hiç kuşkusuz bunun günahı onu değiştirenler üzerinedir. Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir.

    Demek ki vasiyet, miras için ilk ve en önemli şartı. Buradan da anlaşılıyor ki, mirasın dağıtımında kadına bir pay, erkeğe iki pay, miras dağıtımında özellikle istenen bir dağıtım şekli değil. Hatta nisa suresi 7. ayetinde de bu konuya dikkat çekiyor ve bakın ne diyor.

    Nisa 7: Ana-baba ve akrabanın geriye bıraktığından ERKEKLERE BİR PAY VARDIR. Ana-baba ve akrabanın geriye bıraktığından -ONUN AZINDAN DA ÇOĞUNDAN DA- farz kılınmış bir nasip olarak KADINLARA DA BİR PAY VARDIR.

    Buradan da açıkça anlıyoruz ki, mirasın dağıtımında ilk öncelik vasiyette bulunmak. Hatta ayetin sonunda, erkek ya da kadın mirasçıdan bahsederken, ayırt etmeden azından, çoğundan bir hissenin olduğu söyleniyor. Çünkü mirasın dağıtımındaki asıl yöntem, vasiyetle mirasın dağıtımıdır.


    Yine bu konu ile ilgili Maide suresi 106. ayette Allah ne diyordu, bakın nasıl bizleri uyarıyor tekrar hatırlayalım.

    ( Ey iman edenler! Birinize ölüm gelip çatınca, vasiyet esnasında içinizden iki adalet sahibi kişi aranızda şahitlik etsin. )

    Bu ayetten de anlaşılıyor ki, mirasın dağıtımında ilk yapılması gereken, VASİYET etmekmiş. Yine Nisa suresi 12. ayetinde de vasiyet etmekten bahsedilir. Ahzab suresi 6. ayette de yakınlarımıza uygun bir vasiyet yapılması önerilmektedir.

    Şimdide işin farklı bir boyutunu düşünelim. Diyelim ki vasiyet bırakmadık. Sorarım sizlere, hangimiz ne zaman ölüme yaklaştığımızı düşünürde, vasiyet bırakırız? Elbette büyük çoğunluğumuz, ölümü kendimize yakıştıramadığımız için, vasiyeti de düşünmeyiz bile. Çünkü sanki garanti almış gibi, ileriye dönüp büyük hesaplar, planlar yaparız.

    İşte Rabbimizde bunu bildiği için, bu konuyla ilgili ilk emrini vasiyet edin diye indirmiş ama daha sonra, vasiyet etmeden ölenlerinde büyük bir gerçek olduğunu bildiğinden, YİNE KADINI GÖZETEREK, kadının hiçbir pay almamasını engellemek adına, bu durumda erkeğin yarısını alabilmesi garanti altına alınmıştır. Ayeti hatırlayalım.


    Nisa 11: Allah çocuklarınız hakkında, erkeğe iki dişinin hissesi kadar tavsiye eder.


    Bazı Kur'an meallerinde, bu ayetle ilgili açıklama yapılır ve denir ki, daha önce mirasın dağıtılması vasiyetle olacağı hükmedilmiş olup, bu ayetle gereken açıklama yapılarak, mirasın erkeğe iki pay, kadına bir pay olarak dağıtılması detayı ile açıklanmıştır denmektedir. Bu sözleri söyleyenler, ne yazık ki konu ile ilgili diğer ayetlerin üstünü örtmekte, hükmünün kalktığını söylemektedirler. Böylece Allah ın bizlere konuyla ilgili önerileri, tavsiyeleri hiç anlaşılmamış ve gerçeklerin üstü örtülmüştür. Hâlbuki Allah ayetinde, vasiyeti farz kıldığını açıkça bizlere bildirmişti.

    Bu farz emir, kaldırılmış olsaydı, buda açıkça Kur'an da bildirilirdi. Zaten bu yanlış her konuda yapılarak, Kur'an ın yüzlerce ayeti nesih edilmiş, yani hükmü kalktığı söylenerek, Kur'an ı anlaşılmaktan uzaklaştırmışlardır.

    Allah geleceği bilir ve ayetlerini ona göre gönderir. Toplumun genelini ilgilendiren Kur' an da hükmü kaldırılmış, asla hiçbir ayet yoktur. Örneğin peygamberimizle ilgili bir konuda Allah, elçimi ziyaret ederken, önce bir hayır yapınız diye emretmiş, fakat topluma bu güzel örnek zor geldiğinden, Yaradan bu size zor geldi değil mi diyerek, bu emri kaldırdığını açıklamıştır ayetinde. Dikkat ederseniz kaldırdığını açıkça söyler. Bunu yapmasının nedeni de, peygamberimizi olur olmaz, zamansız şekilde ziyaret ediyorlar ve uzun oturmalarla peygamberimizi rahatsız ediyorlardı. Peygamberimizde buna ses çıkaramıyordu. Rabbimiz de bunu düzene sokmak adına önlem almıştı. Aslında bu örnek hakkında söylenecek çok şeyler var.

    Hükmü nesih edilen ayetler, Kur'an içinde değil, daha önce gönderilen kitaplar arasında olduğunun örnekleri de, Kur'an da izah edilmiştir. Hatta bir ayetinde, siz Kur'an ın bazı ayetleri kabul edip, bir kısmına inanmıyor musunuz diyerek, Kur'an ın tamamının geçerli ve hiçbir ayetinin hükmünün kalkmadığını, açıkça anlatır bizlere.

    Allah ın Nisa suresi 11. ayetinde yaptığı öneri, tavsiyedir. Asıl emredilen vasiyettir. Vasiyet edilmemiş bir ailede, kadının hakkını, en az erkeğin yarısını alacak kadar garantiye almıştır Allah bu ayetle.

    Lütfen cahiliye devrini düşünün. Kadının adı bile yok, miras ise hiç verilmiyor. Kız çocuğu doğdu diye, toprağa diri diri gömen bir toplum var karşımızda. Gerçi çok fazla uzağa gittim galiba, eğer bugünkü kanunlarımız olmasaydı, kadınlarımız mirastan sizce hak alabilirler miydi? Demek ki Kur'an, medeni kanunların özünü teşkil ediyormuş. Bugün bazı yörelerimizde, Müslüman oldukları, Kur'an ayetlerini açıkça gördükleri halde, kadına hala miras vermezler, lütfen bu gerçeği unutmayalım.

    Allah ın ayetlerinin bir kısmını göz ardı edince, böyle yanlış nefsi anlamlar çıkartıyoruz Kur'an dan. Sanırım bu düşünce, erkek egemenliğinin nefislere bir baskısı olsa gerek.

    Allah Nisa 11. ayette, kadınların erkeğin en az yarısı kadar payını almasını garanti altına alıyor. O devir de vasiyet etmemiş bir ailenin, kız çocuklarını lütfen düşününüz. Hiçbir hak iddia edemez, tek bir pay bile alamazdı. Allah da bu haksızlığın yapılmasını Nisa suresi 11. ayetle önlemiştir.

    Kadınlar böyle bir durumda erkeğin yarısı kadar alıyor ama bu işin birde farklı bir yönü var. Kadınlar evlenirken alacağı MEHİRLE, bu açığı kapatıyor. Belki mirastan en az erkeğin yarısı kadarını alıyor, ama evlenirken erkekten istediği MEHİR ile de, erkeğin alacağı payı bile belki de geçiyor.

    İşte Kur'an aklı olana, onu rehber edinene böyle güzel yol gösteriyor. Onu nefislerine kanıt olsun diye okuyan, onun ayetlerinin bir kısmına inanıp, bir kısmının hükmü kalkmıştır diyerek, ayetler arasında bağı koparana, elbette ne rehber olacak, nede Allah ın nuruyla aydınlanacaktır.

    Bizler ne yazık ki Kur'an ı, bir bütün olarak düşünerek okumuyoruz. Düşünmeyi bırakın anlamını bile bilmeden okumamızı önerenlerin öğütleri ve tavsiyeleri ile İslam ı yaşadığımız içinde, Kur'an ı yanlış anlıyoruz, onun aydınlık yolundan istifade edemiyoruz.

    Bizlere düşen Kur'an ı emin olamadığımız, rivayet ve sanı bilgilerle anlamak yerine, yine Kur'an ın bizzat kendisinden anlamanın yolunu seçmeliyiz. Çünkü Kur'an kimseye muhtaç değil, her beşer Kur'an a muhtaçtır. Kur'an kendisini açıklayan, anlatan, eşsiz bir nurdur. Allah boşuna, hadi bir benzerini getirsinler bakalım demiyor.

    Eğer Kur'an ı yanlış kaynaklardan anlamaya çalışırsak, bizleri Allah ile aldatmalarına da mani olamayız. Allah ile aldatılan, asla gerçeklerin farkına varamaz. Allah ın güneşi ile aydınlanmayan, beşerin karanlığında, BATILI HAK ZANNEDER, gerçekleri göremez. Böylece şeytanın oyuncağı olur ve batılı savunmaya devam eder.

    Hakkı ve batılı ayıramayan toplumlar, kendisini yönetecek, EHİL insanları da doğru seçemez. Bakın bu konuda Rabbimiz nasıl uyarıyor bizleri.

    Nisa 58: Allah, size, EMANETLERİ MUTLAKA EHLİNE VERMENİZİ VE İNSANLAR ARASINDA HÜKMETTİĞİNİZ ZAMAN, ADALETLE HÜKMETMENİZİ EMREDİYOR. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

    Ne yazık ki Kur'an ı gereği gibi rehber alamayan toplumlar, kendi yöneticilerini EHİL insanlardan seçemeyeceği gibi, o seçtikleri yöneticilerde, yönettiği toplumları ADALETLE ASLA YÖNETEMEZ. Böyle toplumlarda ADALETSİZLİK, RÜŞVET kol gezer. Ama Allah ile aldatılanlar, yapılan bu zulmü asla fark edemezler. Buda Allah ın bizlere bir cezasıdır.

    Rabbimiz bizleri böyle bir zulümden, adaletsizlikten uzak tutsun inşallah. Toplum olarak Kur'an gerçeklerini fark edebilen, onun açtığı aydınlık yoldan yürüyen, Allah ın halis kullarından olmamız dileklerimle.

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#07.03.2014 16:17 0 0 0
  • Kur'an bizler için bir rehberdir, gönül gözüdür. Eğer onun rehberliğine hurafe ve sanı karıştırarak anlamaya çalışırsak, doğru anlamamız mümkün olmayacaktır. Allah ayetlerin üzerinde düşünmemizi ve Kur'an ı bir bütün olarak anlamamızı emreder. Bir başka deyişle, bir kısmına inanıp bir kısmının hükmü kalkmıştır dersek, ayetleri anlamamızda mutlaka kopukluklar olacaktır. Çünkü Allah Kur'an ın tümüne iman etmemizi ister.


    Kur'an bizlere yol gösterirken, kıssadan hisselere çok önem verir, çünkü bu yol ve yöntemle verilmek istenen ders çok daha iyi anlatılır. Bu kıssaları bir masal gibi dinlerde, ne anlatmak istediğini düşünmezsek, bizlere hiçbir faydası olmaz.


    Bu yazımda Kehf suresi 65 ve 82. ayetlerde anlatılan, kıssadan acaba bizler nasıl bir hisse çıkartmalıyız, gelin birlikte düşünelim. Önce ayetleri yazalım.


    Kehf Suresi:

    65. Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, kendisine tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.

    66. Musa ona, "Sana öğretilen bilgilerden bana, doğruya iletici bir bilgi öğretmen için sana tabi olayım mı?" dedi.

    67. Adam, şöyle dedi: "Doğrusu sen benimle beraberliğe asla sabredemezsin."

    68. "İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredebilirsin?"

    69. Musa, "İnşallah beni sabırlı bulacaksın. Hiçbir işte de sana karşı gelmeyeceğim" dedi.

    70. O da şöyle dedi: "O hâlde, eğer bana tabi olacaksan, ben sana söylemedikçe hiçbir şey hakkında bana soru sormayacaksın."

    71. Derken yola koyuldular. Nihayet, bir gemiye bindiklerinde (adam) gemiyi deldi. Musa, "Sen onu içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu, şaşılacak bir iş yaptın." dedi.

    72. Adam, "Sen benimle beraberliğe asla sabredemezsin, demedim mi?" dedi.

    73. Musa, "Unuttuğum için bana çıkışma ve bu işimde bana güçlük çıkarma!" dedi.

    74. Yine yola koyuldular. Nihayet bir erkek çocukla karşılaştıklarında, adam (hemen) onu öldürdü. Musa, "Bir cana karşılık olmaksızın suçsuz birini mi öldürdün? Andolsun çok kötü bir iş yaptın!" dedi.

    75. Adam, "Sana, benimle beraberliğe asla sabredemezsin demedim mi?" dedi.

    76. Musa, "Eğer bundan sonra sana bir şey hakkında soru sorarsam, artık benimle arkadaşlık etme. Doğrusu, tarafımdan (dilenecek son) özre ulaştın (bu son özür dileyişim)" dedi.

    77. Yine yola koyuldular. Nihayet bir şehir halkına varıp onlardan yiyecek istediler. Halk onları konuk etmek istemedi. Derken orada yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gördüler. Adam hemen o duvarı doğrulttu. Musa, "İsteseydin bu iş için bir ücret alırdın" dedi.

    78. Adam, "İşte bu birbirimizden ayrılmamız demektir" dedi. "Şimdi sana sabredemediğin şeylerin içyüzünü anlatacağım.

    79. "O gemi, denizde çalışan birtakım yoksul kimselere ait idi. Onu yaralamak istedim, çünkü onların ilerisinde, her gemiyi zorla ele geçiren bir kral vardı."

    80. "Çocuğa gelince, anası babası mümin insanlardı. Onları azgınlığa ve küfre sürüklemesinden korktuk."

    81. "Böylece, Rablerinin onlara, bu çocuğun yerine daha hayırlı ve daha merhametli bir çocuk vermesini diledik."

    82. "Duvar ise şehirdeki iki yetim çocuğa ait idi. Altında onlara ait bir define vardı. Babaları da iyi bir insandı. Rabbin, onların olgunluk çağına ulaşmalarını ve Rabbinden bir rahmet olarak definelerini çıkarmalarını istedi. BUNLARI BEN KENDİ GÖRÜŞÜME GÖRE YAPMADIM. İşte senin, sabredemediğin şeylerin içyüzü budur."



    Dikkat ederseniz ayetin başında, Hz. Musa ile karşılaştırılan bir kişiden bahsediliyor. Ayette bu kişinin kim olduğu, ismi belirtilmiyor. Anlatılanları okudunuz, peki bu kişi kim olabilir. Hatırlarsanız bizler, Allah açıkça söylemediği tanıtmadığı halde, bu kişiye HIZIR ismini takmışızdır.


    Peki, Hızır toplum içinde ne anlamlara gelir? Birçok rivayet var bu konuda. Ölümsüzlüğe kavuşmuş peygamberdir diyenden tutun, bir işi yaparken yardımcı olan gizli bir güç diyenlerde vardır. Yine bir inanışa göre yeşil, yeşillik bereketli anlamlarına geldiğine de inanılır. Dikkat ederseniz bunların hepsi rivayettir, kesin bir kanıta dayanmaz. Biz yazdığım ayetleri anlamaya çalışırken, bunları hiç dikkate almadan, Allah ın bu kıssasından bizlere neler anlatmaya çalışıyor, onları anlamaya çalışalım. Çünkü Allah bu kişinin kim olduğunu bilmemizi isteseydi, onu da açıkça söylerdi.


    Hz. Musa ile karşı karşıya getirilen kişi kim olabilir? Kullarımızdan bir kul dediğine göre, Allah a itaat ve ibadet eden bir yaratılmış olduğunu önce söyleyelim. Ayrıca Allah bu kuluna kendi katından, rahmet ve ilim verdiğini söylüyor. Ama verdiği bu ilmin özelliklerine baktığınızda, geleceği bilen ve gelecekte olacaklara göre insanların yaşamını düzene sokan bir bilgi ya da Allah tarafından verilen emirleri, olaylar olmadan uygulayan konumda olduğunu görüyoruz. Bunun örneği de ayetin en sonunda bahsediliyor ve bakın ne diyor.


    (Rabbin, onların olgunluk çağına ulaşmalarını ve Rabbinden bir rahmet olarak definelerini çıkarmalarını istedi. Bunları ben kendi görüşüme göre yapmadım.)


    Buradan da anlıyoruz ki Hz. Musa ile Allah tarafından karşılaştırılan ve Allah ın elçisine hayat ve yaşam dersi veren, Allah katından bir kul diye bahsedilen, insan kılığında bir melekten başka bir şey olamaz. Çünkü dikkat ederseniz Allah ın emirlerini yerine getirmekle görevli olduğunu görüyoruz.


    Eğer bu kişiye peygamber dersek, bana göre hata yaparız. Çünkü Kur'an ın peygamberler konusunda örnek verdiği ayetlerin hiç birisinde, Allah ın görev verdiği peygamberlere, böyle bir yetki verdiğinin örneğini görmüyoruz. Hz. Musa ve Hz. İsa nın gösterdiği olağan üstü olaylara baktığımızda, çok farklı konumda olduğunu görüyoruz. Peygamberimizin de Kur'an da, geleceği ve gaybı bilemeyeceğinin örnekleri açıkça veriliyor.


    Verilen örneklere baktığımızda, iç yüzünü nedenini kavrayamadığımız olayların, nerelere varacağının, ne maksatla oluştuklarının çok dikkat çekici örneklerini görüyoruz. Bu ayetlerde önemle anlatılmak istenen, HİÇ BİR ŞEYİN NEDENSİZ OLMADIĞI, BAŞIMIZA GELEN VE BİZLERİN İSTEĞİ DIŞINDA OLAN OLAYLARIN, BİR NEDENE DAYANDIĞININ, dikkat çekici örneklerle anlatılmasıdır.


    Dikkat ederseniz bu olaylar, ayette bahsedilen kişinin isteğiyle değil, Allah ın isteğiyle olduğunu görüyoruz. Hz. Musa bile olayların ilk oluşu ile bir bağlantı kuramadıysa, hiç birimizin olaylar hakkında mantıklı bir bağlantı kurması beklenemez. Çünkü sebep, sonuç ilişkisini bilmiyoruz. Bu ayetlerde geçen olayları okuduğumda, Kur'an da çok dikkat çekici bir ayet geldi aklıma. Bakın Rabbimiz ne diyor Bakara 216. ayetinde.


    (Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için HAYIRLIDIR ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir ŞERDİR. Allah bilir de siz bilmezsiniz.)


    Ne kadar güzel bir uyarı. Bu uyarıyı hayatımızın her anında dikkate almalıyız. Allah işte ayetlerini böyle güzel örneklerle özümseyerek anlamamızı sağlıyor. Kehf suresinde verilen örnekleri ilk okuduğunuzda, size ne kadar anlamsız gibi geldi değil mi? Bizler hayatımızdaki olayları da aynen böyle görüyor ve bu bakış açımızla değerlendiriyoruz.


    Yaradan verdiği bu örneklerle bizleri uyarıyor ve başımıza gelen olaylar karşısında, SÜKÛNETİMİZİ KORUMAMIZI VE ASLA KAYGIYA DÜŞMEDEN, MORALİMİZİ BOZMADAN HAYATIMIZA DEVAM ETMEMİZİN GÜZEL VE ANLAMLI ÖRNEKLERİNİ VERİYOR BİZLERE. Allah Kur'an da her zorluğun sonunda, bir kolaylık vereceğini söyler. Böylece zorluklara göğüs gererek, bu dünyada ki imtihanımızda bizlere güç ve moral verir. Onun içindir ki Kur'an a gerçek anlamda iman eden, sabırlıdır zorluklara karşı daha çok dayanıklıdır.


    Yaşantımızda elimizde olmadan meydana gelen, birçok konularda öyle sözler söyler ve toplumda öyle fitneler çıkartırız ki, aynı konuda yıllar sonra söylediklerimize pişman oluyoruz. Din adına da bilgimiz olmadığı halde, tartışmalara giriyoruz ve inanılmaz sözler söylüyoruz. Bakın Allah bu konuda da bizleri nasıl uyarıyor.


    Ali İmran 66: İşte siz böyle kimselersiniz! Diyelim ki biraz bilginiz olan şey hakkında tartıştınız. YA HİÇ BİLGİNİZ OLMAYAN ŞEY HAKKINDA NİÇİN TARTIŞIYORSUNUZ? Allah bilir, siz bilmezsiniz


    Allah Kehf suresinde verdiği örneklerle, adeta Kur'an ın bir özetini yapıyor bizlere. Ben geleceği bilir ve ona göre gerekli olanları yaparım hükmünün güzel örnekleriyle, hem Hz. Musa hem de bizler, güzel bir eğitimden geçiyoruz bu örnek ayetlerle. Ali İmran 66. ayette de Allah, çok dikkat çekici bir uyarıda bulunarak, sizlere rehber olsun diye gönderdiğim, ayrıca sorumlu tuttuğum kitapta bilgi vermediğim, açıklama yapmadığım hiçbir konuda tartışmayın, fikirler öne sürmeyin diye özellikle bizleri uyarıyor.

    Peki, bizler bu uyarıyı dinliyor muyuz? Elbette hayır. Dinlemediğimiz gibi, Kur'an özet bilgidir, her konuda açıklama yoktur diyerek, dinimizi tam ve eksiksiz yaşamak istiyorsak, fıkıh kitaplarına bakmalıyız diyoruz. Yani Kur'an ı yeterli görmeyip, emin olamadığımız, beşeri kitaplara yöneliyoruz. Buna inandırıldığımız için de, Kur'an ın tek kelime bile bahsetmediği konularda tartışıyor, hatta bu sözlere inanmakta bir sakınca görmüyoruz.


    Bu kıssadan ben, sabrın önemini de daha iyi anladım. Sabır nefsi bir duygudur, eğer onu Kur'an la, akılla bilgilendirmezsek, eğitmezsek yani rahatlatmazsak, çok fazla bizlere zaman tanıyacağını zannetmiyorum. Onun içindir ki Allah, düşünmeye aklımızı kullanmaya ve yalnız Kur'an ın ipine sarılmaya bizleri davet eder. Allah bu örneklerle, bana güvenin ve yaptıklarınızın karşılığını mutlaka alacaksınız mesajını çok açık vermiştir.


    Aslında çok önemli bir başka ders daha veriyor, bu kıssa bizlere. Allah bizlerin sorumlu olduğu Kur'an da, bizler için açık bir hüküm verdiyse, onun nedenlerini anlamakta zorlanıyorsak eğer, sebep sonuç ilişkisini kuramadığımız gerçeğini düşünerek, inancımıza Yaradan a güvenerek yön vermemiz gerektiği, ayetlerde özellikle vurgulanmaktadır.


    Ben Kehf suresinde geçen, bu kıssadan bu dersleri çıkardım. Eksiğim, hatam varsa Rabbim affetsin.


    Dilerim Kur'an ı, yine Kur'an ın verdiği örneklerden anlamak adına çaba harcayan, inancına hurafe, batıl karıştırmadan yaşayan, Allah ın halis kullarından oluruz.


    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#28.02.2014 15:07 0 0 0
  • Yapmak istediğimiz bir şeyi, eğer doğru yapmak istiyorsak, önce o işe en doğru yerden başlamalıyız ki, iyi bir sonuç alabilelim. Peki, bizler İslam ı yaşarken, doğru yerden başlıyor muyuz? İşte çok önemli bir soru. Bu sorunun genel anlamda cevabını bizler kendi nefsimize, doğruya en yakın bir şekilde verdiğimiz ölçüde, imtihanımız dan başarılı olarak çıkabilir ve İnancımıza da doğru yerden başlamış oluruz.

    Sevap kazanmak, bir değer oluşturduğumuzda, alınacak mükâfattır Allah katından. Allah tan mükâfat alabilmemiz için, bizlere gönderdiği rehberinde geçen hükümlere uyduğumuz da, yerine getirdiğimizde bizlere sevap yazacağını ve mükâfatlandırarak cennetine alacağını söyler. Bir bilgiyi sözlü olarak tekrar etmek değil, onu uygulamak la sevap kazanacağımızı artık anlamalıyız. Anlamını bilmeden okuduğumuz Kur'an ın, hiç kimseye bir faydasının olamayacağını fark edemiyorsak, bu işe baştan yanlış başlamışız demektir.

    Allah Kur'an sizlerin gönül gözünüzü açacak, kalplerinizdeki kabukları kıracaktır diyor, ama bir şartla, okuduğunuz bilgiler üzerinde düşünüp, akıl edip, söylenenleri yerine getirmek şartıyla. Düşünebilmek için önce anlamak gerekir. Bugüne kadar bizlere, anlamını bilmesen de oku, Allah sevap yazar dediler. Bu düşünce bizleri Rabbimize değil, BU SÖZLERİ SÖYLEYENLERE YAKLAŞTIRACAKTIR. Bunun da sonu nereye varır, onu da Allah bilir.

    Anlamını bilmeden okuduğumuz Kur'an, bizlerin ne gönül gözünü açacak, nede gönüllerimizin taşlaşmış kabuklarını kıracaktır. ALLAH BİLMEDEN, ANLAMADAN, ALLAH IN REHBERİNDEN UZAK OKUDUĞUMUZ KİTABIN ÖRNEĞİNİ, MERKEBİN TAŞIDIĞI KİTAPLARA BENZETİR. Allah ın, aklını kullanmayanlar için söyledikleri, bizler için çok açık bir uyarıdır.

    Yunus 100: Allah'ın izni olmadıkça hiçbir benlik iman edemez. Allah, pisliği, aklını kullanmayanlar üzerine bırakır.

    Bizler İslam ı yaşamaya, o kadar yanlış bir yerden başlamışız ki, anlamadan Kur'an ın tamamını hatim etmeyi bir meziyet görüp, daha sonrada yine anlamadan okuduğumuz bu hatim in sevabını da, ölmüşlerimize bağışlarız. Düşünebiliyor musunuz, kendimize bile anlamadan okuduğumuz için fayda sağlamadığı halde, yine amel defteri kapanmış, ölen birisine bağışlamayı ona fayda sağlayacağını, akıl ve mantığımıza sığdırabiliyoruz. Ölmüş yakınlarımıza yapabileceğimiz en güzel şey onlara DUA etmektir, lütfen bunu unutmayalım.

    Kur'an ı Allah ölülere değil, dirilere okunması ve onlara rehber olması için indirdim der bizlere. Ölmüş bir insana Kur'an ı okuyup, onlara sevabını göndermemiz bu durumda doğru bir davranış mıdır? Ölmüş bir insana nasıl rehber olacağını düşünürüz? Yaşadığı dönemde Allah ın emrini yerine getirip, Kur'an ı rehber almamışsa, İMTİHANIN SÜRESİ BİTMİŞ, KALEM, SİLGİ ARTIK TOPLANMIŞ, İMTİHAN KÂĞITLARI ELLERİNDEN ALINMIŞ, ölmüş bir insana okunan Kur'an bir işe yarar mı sizce?

    Bizler kendimize rehber olarak, gereği gibi Kur'an ı almayıp, onun ışığından faydalanmayı düşünmek yerine, yaptığımız yanlışın artık farkına varalım ve emaneti teslim etmeden, bizzat bizler kendimiz Allah ın nurundan faydalanmanın yolunu bulalım. Bakın Allah elçisine bile bu konuda ne söylüyor Rabbimiz.

    Neml 80: SEN, ÖLÜLERE İŞİTTİREMEZSİN. Eğer dönüp giderlerse, sağırlara da çağrıyı duyuramazsın.

    Rum 52: ARTIK SEN ÖLÜLERE İŞİTTİREMEZSİN. Dönüp gittikleri takdirde sağırlara da çağrıyı duyuramazsın.

    Fatır 22: Dirilerle ölüler de bir olmaz. Şüphesiz Allah, dilediğine işittirir. SEN KABİRLERDEKİLERE İŞİTTİREMEZSİN.

    Allah elçisine, bu kitabı ölülere işittiremezsin dediği halde, bizler hala Allah elçisinin bile yapamadığını yapmaya çalışıyor, ölmüşlerimize Kur'an okuyup, onlara gönderdiğimizi söyleyip, işittirmeye çalışıyoruz. Eğer Kur'an ı anlayarak okusaydık, bu gerçekleri görecektik. Bu gerçekleri görmemiz engellendi ve toplumlar kendi çıkarları doğrultusunda, daha kolay yönlendirildi.

    Eğer Kur'an ı anlayarak, düşünerek okusaydık, hiç kimsenin bir başkası adına hiçbir şey yapamayacağını, herkesin bu dünyada yaptıklarının karşılığını alacağını bilirdik. Bizler yaşarken neler yaptıysak, onun karşılığını göreceğiz.

    Aslında yukarıdaki ayetler çok anlamlı ve düşündürücüdür. Allah ölülere işittiremezsin diyor, ama yaşayan bazı kişilere de duyuramayacağını söylüyor. İşte bu yaşayan körler ve sağırlara da Allah elçisinin duyuramayacağını söylüyor ayet. Ölmüş insana inatla duyurmaya çalışanlar, onların adına sevap işleyeceklerini zannedenler, sanırım Rabbimizin ayetlerinden habersiz olsalar gerek. Bakın Allah bizleri nasıl uyarıyor ve ne söylüyor.

    Nahl 111: Gün olur, herkes kendi nefsi için mücadele eder ve herkese, yaptığının karşılığı tam tamına ödenir; onlar asla zulme uğratılmazlar.

    Çok açık her insan, kendi nefsi için mücadele eder diyor. Bu ne demektir? Hepimiz kendi nefsimizin imtihanını veririz. İmtihanımızı hiç kimseye havale ederek, onların yönlendirmeleri ile yaşayamayız.

    Kur'an dan faydalanmak, onun nuruyla nurlanmak istiyorsak, KUR'AN I ÖLMÜŞ KALPLERİMİZİ DİRİLTMEK İÇİN OKUMALIYIZ. Kur'an ın anlamını bilmeden çok okuduk. Şimdide anlamını bilerek, üzerinde düşünerek, anladığımız dilden bolca okuyalım ki, onun gösterdiği yoldan gidebilelim.

    İslam toplumları olarak yüzlerce yıldır, Kur'an ı anlayabilmek adına, beşerin kitaplarını, Kur'an ın önüne alarak, Kur'an ı anlamaya çalıştık. Gelin şimdi Kur'an ı, beşerin kitaplarının önüne alarak, ondan faydalanmaya çalışalım. Şunu unutmayalım, bizleri Allah a ulaştıracak kitap, sorumlu olduğumuz yalnız KUR'AN dır.

    İnşallah Allah ın nuruyla nurlanan, onun aydınlığını gönlünde hissedenlerden oluruz. Bizlere düşen ölmüş yakınlarımıza, sevdiklerimize gönülden bolca dua etmek olmalıdır. Çünkü Allah dua kapısını sevdiği kulları için, ardına kadar açık bırakmıştır. Dilerim mahşer günü sevdiklerimizle birlikte yüzleri gülen, Allah ın sevgili kullarından oluruz.

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#19.02.2014 11:23 0 0 0
  • İnsan düşünen, özgür iradesi olan bir varlıktır. Onun içindir ki Allah, yaptıklarınızdan, sorgu suale çekileceksiniz der Kur'an da. Madem sorgu suale çekileceğimiz kitap Kur'an, gelin onun içinden çok dikkat çekici bir ayet üzerinde, birlikte düşünelim.

    Bakın Yaradan ayetinde ne diyor ve bizlerin dikkatini nasıl çekiyor.

    Ali İmran 78: Onlardan bir grup var ki, KİTAPTA OLMAYAN BİR ŞEYİ SİZ KİTAPTAN SANASINIZ DİYE, DİLLERİYLE KİTABI ÇARPITIRLAR VE ALLAH'TAN OLMADIĞI HALDE, "BU, ALLAH KATINDANDIR!" DERLER, böylece bile bile Allah hakkında yalanlar uydururlar.

    Ayeti okuduğunuzda, sanırım daha önce öğretilenler geldi aklınıza. Ne öğretmişlerdi?

    (Kur'an da din ve iman adına her bilgi yoktur, her şey Kur'an da yazmaz. Kur'an özet bilgileri içerir. İslam ı Allah ın emrettiği gibi tam ve doğru öğrenmek, yaşamak için, fıkıh kitaplarına bakmalıyız.)

    Ne dersiniz, Allah ın ayetinde bizleri uyarısıyla, bugün bizlere öğretilen beşeri öğreti, bir birine uyuyor mu? Uymadığı gibi, verilen bilgiler, birbirinin tamamen tersi. Sizce kime inanacağımız çok açık değil mi?

    Ayetten çıkaracağımız en önemli ders, Allah ın Kur'an da bahsetmediği, hüküm vermediği hiçbir konuda sorumlu olmadığımız ve bahsedilmeyen bir konuyu, hiç kimsenin dine ilave yapamayacağı, sorumluluk sınırlarımıza ilave edemeyeceği gerçeğidir. Ayrıca Kur'an da olmadığı halde, bunlarda Allah katındandır diyenlere inanırsak, Allah a açıkça yalan uydurmuş, iftira atmış oluruz, bunu da lütfen unutmayalım.

    Ayet üzerinde önce birlikte düşünelim. Din adına kendilerini yetkilendiren bazı kişiler, öyle guruplar vardır ki diyor Allah, benim gönderdiğim kitap, yani KUR'AN ın içinde olmadığı, hiç bahsedilmediği halde, bu kişiler sizlere çok farklı şeyleri, kendi çıkarları, nefislerinin etkisi ile Allah katından olmadığı halde, birçok konuda, bunlarda Allah katındandır derler diyor.

    Bunu yaparken de, Allah ın ayetlerinin anlamlarını çarpıtırlar ki, siz benim hüküm vermediğim konuları da, Allah katından sanasınız diye, sizi aldatırlar diyerek, dikkatimizi çekiyor Rabbimiz.

    Ayetin sonunda ise böyle insanlar, ALLAH A YALAN UYDURURLAR DİYOR. Tabi bu insanların mahşer günü halinin ne durumda olacağını, bir önceki ayetinde görebilirsiniz.

    Okuduğumuz ayette Rabbimiz, üzerinde dikkatle durmamız gereken bir ışık yakıyor bize ve şunu anlatmaya çalışıyor.

    Sizlere rehber olsun diye gönderdiğim Kur'an da, sorumlu olduğunuz, gerekli olan her şeyi açıkladım. Birileri çıkıp ta, bakın Kur'an da, şu ya da bu konuda sizin anlayabileceğiniz şekliyle, açıkça bir hüküm yok diyerek, bazı ayetlerin anlamlarını saptırarak, sizleri aldatmaya çalışırlarsa, sakın onlara inanmayın diyor.

    Allah ben sizlere, Zühruf suresi 44. ayetinde, sizleri Kur'an dan sorumlu tutuyorum diye hüküm verdiysem, SÖZÜM HAKTIR, GERÇEKTİR BUNU UNUTMAYINIZ. Bu hükmü verdikten sonra, Kur'an da olmayan bir hükümden de, sizlerin sorumlu olacağınızı söyleyerek, bana iftira atanlardan yana sakın olmayınız. Bunu yapanları ebedi bir azap bekliyor diyerek, HAKKIN YOLUNUN YALNIZ KUR'AN DAN GEÇTİĞİNİ, APAÇIK ANLATIYOR BİZLERE AYET.


    Allah Ali İmran 78. ayetinden bir ayet öncesinde, kitapta olmadığı halde, bunlarda Allah katındandır diyerek, Allah a karşı taahhütlerini, menfaatleri karşılığı değiştirenler, yerine getirmeyenlerin ebedi azap içinde olacaklarını ve mahşer günü Allah bu insanların yüzlerine bile bakmayacağını, şimdiden bizlere bildiriyor.

    Peki, Allah a karşı sözlerinde durmayarak, taahhütlerini yerine getirmeyenler kimler, isterseniz onu da düşünelim. Aslında Ali İmran 78. ayette onu açıklıyor ve diyor ki, bu insanlar kitapta hükmünü vermediğim halde, bunlarda Allah katındandır diyerek, başka ayetlerin anlamlarını saptıranlardır. Dikkat ediniz lütfen bunlar, ben Müslüman ım diyen insanlar.

    İşte dostlar bu türlü sözleri söylemek, böyle bir inancın ardı sıra gitmek, bu kadar büyük bir günah. Ama Kur'an ile aramıza girenler, öyle bir duvar örmüş ki aramıza, bu kadar açık Allah ın gerçeklerini, yaptığımız yanlışları fark edemiyoruz.

    Allah yardımcımız olsun. Toplum olarak gözler perdeli, kulaklar ve gönüller mühürlenmiş, yaşayıp gidiyoruz. Ömür bir ırmak misali, akıp gidiyor, bitti-bitecek. Lütfen yaptığımız yanlışları görebilmek için, elimize Allah ın nuru KUR'AN ı alalım ve anlayarak, düşünerek okuyalım, onun rehberliğiyle imanımızı yaşayalım. Onun ışığıyla aydınlanalım, beşerin rivayet ve sanı sözleriyle değil.

    Sizce en garantili yol, bu değil mi? Siz Kur'an ı anlayamazsınız diyenlere lütfen inanmayalım, itibar etmeyelim. Çünkü Yüce Rabbimiz kullarının anlayamayacağı bir rehber gönderip, daha sonrada tüm kullarını ondan asla sorumlu tutmaz. Bunu da unutmayalım.

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#14.02.2014 09:35 0 0 0
  • Peygamberimizin veda hutbesini okudunuz mu bilmiyorum, ama okumanızı tavsiye ederim. Çünkü peygamberimizin sözlerinde, çok dikkat çekici uyarılar ve açıklamalar var. Tabi düşerek, aklını kullanarak iman edenlere.

    Peygamberimizin veda hutbesini, yüz binden fazla kişinin dinlediği rivayet edilir. İlginçtir bunca kalabalığın dinlediği veda hutbesi, günümüze birçok değişik şekilde ulaşmıştır. Elbette bunun bile bizlere vereceği, çok önemli dersler vardır. Bunca kalabalık bir halka söylenen sözler, günümüze çok farklı şekillerde naklediliyorsa, iki ya da üç kişinin şahit olduğu iddia edilen sözlerin, günümüze nakil yoluyla nasıl farklı geleceği konusu üzerinde, çok dikkatle düşünmeliyiz. Bizlere düşen rivayet edilen her sözü, her bilgiyi Kur'an süzgecinden geçirmek olmalıdır.

    Bu yazımda peygamberimizin veda hutbesinden bazı alıntılar yaparak, bizlerin peygamberimizin gerçek ümmeti olup olamadığımızı, tavsiyelerinin ardı sıra gidip gitmediğimizi, sorgulamaya açmak istiyorum.

    Sözlerinin ilk bölümlerinde, peygamberimiz ümmetine bakın ne tavsiyede buluyor.

    (Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar, bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki, burada bulunan kimse bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur. )

    Ne dersiniz, peygamberimizin bu vasiyetini dinleyen bir toplum olduğumuzu, sizce açık yüreklilikle söyleyebilir miyiz? Tam tersine, Allah ın dinde sakın bölünmeyin diye hüküm verdiği halde, bizler bölünmekte bereket vardır dedik, daha sonrada birbirimize düşman olduk. Birbirimizi öldürmekten çekinmiyoruz bile.

    Aynı kitaba, aynı peygambere iman ettiğimiz halde, bizleri bölen, birbirimize düşman olmamızın nedeni, edindiğimiz velilerin, günümüze nakil yoluyla gelen, doğruluğundan emin bile olamadığımız, beşeri rivayetler büyük etken.

    Peygamberimiz sözlerimi duyanlar, duymayanlara iletsin diyor. Peygamberimiz öldükten sonra, onun en yakınlarını bile siyasi çıkarları için, öldürmekten geri kalmadılar, lütfen bu gerçeği unutmayalım. Eski sapıklıklara dönmeyiniz, sözünden de çıkartacağımız çok dersler var. Çünkü o devrin ehli kitabı, ellerinde apaçık Allah ın kitabı olduğu halde, kitabın dışına çıkmışlar ve atalarının itikatlarını yaşayarak sanı ve rivayetlerin ardı sıra giderek, dinden sapmışlardır. Acaba günümüzde bizlerin, o günkü toplumdan farkı kaldı mı dersiniz? Kur'an anlaşılmazı zor ve her bilginin olmadığı kitap ilan edildi, ELDE VE DİLLERDE DİN ADINA, NE YAZIK Kİ RİVAYETLER DOLAŞIYOR.


    Yine peygamberimiz öyle sözler söylüyor ki topluma, bu sözleri dikkatle düşünmediğimizde, o günkü toplumun yaptığı yanlışları yapmaya devam ederiz.

    (Ey insanlar! Muhakkak ki, şeytan şu toprağınızda kendisine tapınmaktan tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız. )

    Örnek İnsan, Başöğretmenimiz peygamberimiz, bu sözleriyle çok ama çok şeyler anlatıyor ümmetine. ÇOK ÇALIŞTIK EL BİRLİĞİYLE, BU TOPRAKLARDA ŞEYTANI KAPI DIŞARI ETTİK DİYOR. İşte bu kısmı çok önemli. Allah Kur'an da şeytanı kendimizden uzaklaştırmamız için, ne diyordu? Kur'an ın ipine sarılın. Peygamberimize de, kullarıma Kur'an ile öğüt ver diye hükmediyordu.

    Yine sizlere çok önemli bir ayet hatırlatmak istiyorum, bu konu ile ilgili.

    Zühruf 36: Kim Rahman'ın Zikri'ni görmezlikten gelip ondan uzaklaşırsa, biz ona bir şeytanı musallat ederiz de o ona can yoldaşı olur.

    Demek ki şeytandan uzak kalabilmek ve onun çabalarını boşa çıkarmak için, Kur'an a sarılmamız kesin Allah ın hükmüdür. Peygamberimizde ona işaret ediyor ve diyor ki, şeytanı artık bu topraklardan Kur'an ile uzaklaştırdık, bunun devam etmesi için yine yalnız Kur'an ın ipine sarılmalısınız. Sakın emin olmadığınız bilgilerin, ardına düşmeyiniz ki, şeytan yanınızdan ebedi uzak olsun. Ne güzel bir öğüt. Peki, bizler peygamberimizin bu öğüdünü dinliyor muyuz?

    Hiç sanmıyorum, ÇÜNKÜ İMANIMIZIN SINIRLARINI ARTIK, KUR'AN BELİRLEMİYOR NE YAZIK Kİ. Emin olmadığımız rivayetler, Kur'an ın önüne geçti. Hatta bu rivayetler olmasa, Kur'an kapalı kalırdı, anlayamazdık diyerek, emin olmadığımız bilgilerle Kur'an ı anlamaya çalışıyoruz.

    Sizce bizler bunu yaparak, peygamberimizin şeytanı yakınından uzaklaştırdığı gibi, bizlerde uzaklaştırmış olabilir miyiz? Yoksa Kur'an ı anlaşılması zor ilan edip, beşerin kitaplarına sarılarak, içimizde yetiştirdiğimiz şeytanlaşmış insanlar sayesinde, şeytan artık bana ihtiyaç yok diyerek, kendisine yardımcı olan insanlar sayesinde, tatile mi çıktı, ne dersiniz? Peygamberimiz imanınızı korumak için, her işinizde hurafe ve sanı ile değil Kur'an ın açık hükümleri ile yaşayınız ki, şeytan sizden ilelebet uzak dursun diyor.


    Yine peygamberimizin veda hutbesinden, çok önemli bir konuyu alıntı yapmak istiyorum.

    (Müminler! Size bir emanet bırakıyorum ki, ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanet Allah'ın kitabı Kur'an'dır. )
    Bu sözleri okuduğunuzda sanırım bu önerinin, Kur'an ın belki de yüzlerce ayetinin paralelinde olduğunu anladınız. Ama bu bölüm ne yazık ki günümüze kadar gelen veda hutbesinde, üç değişik haliyle gelmiştir. Onları da yazalım ve Kur'an ayetleri ışığında, hangisi doğru olabilir düşünelim.

    (Ey müminler! Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah'ın kitabı Kur-ân-i Kerim ve Peygamberin sünnetidir.)

    (Ben sizin aranızda iki ağır-paha biçilmez emanet bırakıyorum. Bunlara sımsıkı sarıldığınız sürece asla sapıtmazsınız: Allah'ın Kitabı ve benim Ehl-i Beytim.)

    Ne dersiniz, sizce hangisi doğrudur? Allah sizlere indirdiğim Kur'an a sarılın, sizleri Kur'an dan hesaba çekeceğim dedikten sonra, elçisine de dönerek, sana indirdiğim Kur'an la onlara hükmet diye apaçık hükmünü veriyorsa, emin olmadığınız bilgilerin sakın ardına düşmeyin diye de bizlere tembih ediyorsa, sizce hangisinin doğru olup olmadığı, açık değil midir?

    Zühruf 36. ayetinde Allah ne diyordu, tekrar hatırlatmakta yarar var.

    (Kim Rahman'ın Zikri'ni görmezlikten gelip ondan uzaklaşırsa, BİZ ONA BİR ŞEYTANI MUSALLAT ederiz de o ona can yoldaşı olur.)

    Bugün bizler, inandığımız rivayetleri yaşayabilmek için, o kadar çok Kur'an ın ayetini görmezden geliyoruz ki, bu durumda peygamberimizin söylediği gibi, acaba yaşadığımız topraklarda, ŞEYTAN BİZLERİ SAPTIRMAK ADINA ÜMİDİNİ KESMİŞ OLABİLİR Mİ? Yorum sizlerin.


    Yine peygamberimizin veda hutbesinde, bizlere vasiyet ettiği bazı sözlerini hatırlatmak istiyorum.

    (Müminler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslüman'ın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslüman'a kardeşinin kanı da, malı da helal olmaz. )

    Doğrusu bizlerin peygamberimizin vasiyetine, ne kadar riayet ettiğimizi, konuşmaktan utanıyorum. Ne dersiniz, siz utanmıyor musunuz? Yanı başımızda Müslüman komşu devletler, yine Müslüman devletlerin kışkırtmaları ile savaşıyor, birbirlerini öldürüyor, kanını döküyor hem de kadın, çoluk çocuk demeden. İşin kötüsü Müslüman kanı dökülmesinde, ülkemizin de payı olması vicdanımı sızlatıyor. Bizler mahşer günü, ne Allah ın nede peygamberimizin yüzüne bakamayacağımız çok açıktır.

    Peygamberimizin veda hutbesinde ümmetini uyardığı, çok önemli dört konu üzerinde, sizlerin düşünmenizi rica ediyorum. Bakın ne diyor Allah ın elçisi.

    Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız:
    — Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız.
    — Allah'ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı, haksız yere öldürmeyeceksiniz.
    — Zina etmeyeceksiniz.
    — Hırsızlık yapmayacaksınız.

    Çok dikkat çekici ve bir o kadarda önemli dört uyarı. Peygamberimiz Allah a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız diyor. Peki, bu sözden ne anlamalıyız? Allah Kur'an da bu konuya da açıklık getiriyor ve diyor ki, YALNIZ BANA KULLUK EDECEK, YALNIZ BENDEN YARDIM İSTEYECEKSİNİZ. Eğer bunu yapıyorsanız, Allah a ortak koşmuyorsunuz demektir.

    Peki, bizler yalnız Allah a kulluk edip, yalnız Allah tan mı yardım istiyoruz? İsterseniz bir düşünün lütfen. İslam ı tarikat ve cemaat eksenli yaşayan din kardeşlerimiz, bilmem kim efendi Allah dostudur, bizlere şefaat edecek diyor ve buna inanıyorsa, lütfen bu yanlışı tekrar gözden geçirelim. Çünkü Rabbimiz açıkça hükmünü vermiş ve şefaat tümden bana aittir, hiçbir şefaatin fayda etmediği o günden sakının diye de hükmünü vermiştir. Demek ki peygamberimizin bu vasiyetine de uymuyoruz. Bunun asıl nedeni, Kur'an dan başka sarılacak, beşeri kitaplara inanmamızdır.

    İkinci olarak önemle yapmamızı istemediği konu, Allah ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı, haksız yere öldürmek konusu. Ne deresiniz bu konu üzerinde, düşünmeye gerek var mı? Her gün peygamberimizin ruhunu sızlattığımız, sizce açık değil mi? Müslüman ın Müslüman ı nasıl hunharca öldürdüğü haberlerini, içimiz sızlayarak izliyoruz. İşin kötüsü buna toplum olarak, bizler seyirci kalıyoruz.

    Zina etmeyiniz konusu ise, İslam toplumunda maşallah içler acısı. Müslüman bir ülkede, 8 yaşındaki bir çocukla, 40 yaşında evlenen ama evlendiği gece aşırı kanamadan ölen yavrumuzun haberini okudum. Yazıklar olsun bizlere ki, Müslüman toplumu olarak bu haberi seyrettik. Çok fazsa gündemimize bile girmedi. Çünkü ülkemizde de, bunun benzerlerinin örnekleri çok yaşanıyor.

    Allah zina yapmayın diyor ama bizler nefsimizi Kur'an ile eğitmediğimiz için, parayla kiraladığımız, anlaşma yaptığımız üç ya da beş günlüğüne, kendi uydurduğumuz bir nikâhın, dinde yeri var kandırmacası ile MUTA nikâhı adıyla dine sokmaktan çekinmiyoruz. Biz zina yapmıyor mu oluyoruz bu durumda? Allah ı kandıramayız, ancak bizler kendimizi kandırıyoruz.

    Dini topluma anlattığını zanneden öyle zavallılar var ki günümüzde, zina videoları görüntüleri internette dolaşıyor. Bu insanlar ise hala, toplumun gözünün içine baka baka, dinden Allah tan bahsediyor. Bizlerde aval aval seyrediyoruz. Gözler perdeli, gönüller mühürlü olunca, demek ki böyle oluyormuş.

    Dördüncü olarak, hırsızlık yapmayınız diye uyaran peygamberimizi, acaba bugün bizler ne kadar dinliyor olabiliriz? Devleti talan edenleri gördükçe, kendi çıkarları için, haksızlıkları kendilerine hak görenleri izledikçe, haktan bahsedip, her türlü haksızlıklar yapanlar, acaba peygamberimizin vasiyetine uyduğunu, onun sünnetini yaşattığını söyleyebilir mi? Onun ümmeti olmaya layık olduğumuzu, bunları yaparak mı iddia edeceğiz.

    Peygamberimiz konuşmasının sonunda şöyle diyor.

    (İnsanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz? ")

    Oradaki topluluk cevap veriyor ve bakın ne diyorlar.

    (Allah'ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatte bulundunuz, diye şahadet ederiz! )

    Oradaki toplum peygamberimize, çok güzel cevap vermiş. Ama ya bizler bu cevabın gereğini yapıyor muyuz? Hiç sanmıyorum. Peygamberimiz buradaki konuşmalarımı, burada olmayanlara nakledin demiş. Nefisler kendi çıkarları doğrultusunda, birbirinden çok farklı şekillerde ulaştırmış kendisinden sonraki toplumlara peygamberimizin sözlerini. Bunun vebalini düşünen var mı? Peygamberimiz söylemediği halde, bu peygamber sözüdür demenin, nelere mal olacağını biliyor muyuz?

    O gün peygamberimizi dinleyen büyük kalabalık, bize vasiyet ettiniz diyenler, acaba peygamberimiz vefat ettikten sonra, o gün veda hutbesinde ki vasiyetini hatırlayıp, hayatlarına geçirmişler midir sizce? ONLARINDA NELER YAPTIKLARINI ÇOK İYİ BİLİYORUZ. Müslüman olduğunu söyledikleri halde, peygamberimizin en yakınlarına bile yapmaktan çekinmediklerini, hatırlamak bile istemiyorum.

    Hadi onları bırakalım, kendimize bakalım. Bizler peygamberimizin tebliğ ettiği Kur'an üzerinde mi tek yumruk olup, vasiyetlerini hayatımıza geçirdik, yoksa Kur'an bizlere yetmez, her hüküm Kur'an da açıklanmamıştır diyerek, emin olmadığımız bilgilerle mi yaşar olduk İslam ı?

    Yorum ve karar sizlerin. Elimizde Allah ın rehberi, Yaradan ın korumasında apaçık duruyor. İsteyen ona sarılır, onun nuruyla nurlanır, isteyen onda her bilgi yok der, edindikleri velilerin kitaplarına sarılır. Kimin en doğru yolda olduğunu yalnız Rabbimiz bilir. Bizlere düşen akıl ve Kur'an merkezinde, imtihanımızı yaşamak olmalıdır.

    Yunus 100: Allah'ın izni olmadıkça, hiçbir kimse iman edemez. Allah, azabı akıllarını (güzelce) kullanmayanlara verir.

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#03.02.2014 11:08 0 0 0
  • İslam inancında, kadınlarda başın örtülmesi Kur'an emri midir? Gelin bu soruya, farklı bir yoldan Kur'an a bakarak cevap arayalım.

    Önce Kur'an ın bizlere verdiği hükümleri, nasıl izah ettiği konusuna-yöntemine bakalım Kur'an dan. Bu konuda sizlere bazı ayet örneklerini vereceğim ki, sizlerin başörtüsünün Allah emri olup olmadığını düşünürken, referans olsun. Bakın Allah ayetlerini nasıl göndermiş bizlere.

    İsra 89: Muhakkak ki biz, bu Kur'an'da insanlara her türlü misali çeşitli şekillerde anlattık. Yine de insanların çoğu inkârcılıktan başkasını kabullenmediler.

    Hud 1: Elif, lâm, râ. Bu, hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah tarafından ayetleri önce sağlam kılınmış, sonra da detaylandırılıp açıklanmış bir kitaptır.

    Hicr 1: Elif, Lam, Ra. Bunlar Kitap'ın ve apaçık olan Kuran'ın ayetleridir.

    Nur 34: Andolsun ki biz size açık açık bildiren ayetler, sizden önce yaşayıp gitmiş olanlardan örnekler ve takvaya ulaşmış kimseler için öğütler indirdik.

    Araf 52: Çünkü Biz, gerçekten de onlara, inanacak bir toplum için bir doğru yol, içinde bilgiye dayalı ayrıntılı açıklamalarda bulunduğumuz bir kitap ulaştırmıştık".

    Nahl 89: O gün her ümmetin içinden kendilerine birer şahit göndereceğiz. Seni de hepsinin üzerine şahit olarak getireceğiz. Ayrıca bu kitabı da sana, her şey için bir açıklama, bir hidayet ve rahmet kaynağı ve Müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.

    Kehf 54: Andolsun, biz bu Kur'an'da insanlar için her türlü misali değişik şekillerde açıkladık. Fakat insan tartışmaya her şeyden daha çok düşkündür.

    Yukarıdaki ayetler üzerinde dikkatle düşündüğümüzde, Allah ayetlerini detaylı, apaçık, ihtilafa düştükleri konularda yol gösteren, her şey için bir açıklama, her türlü misalden değişik örneklerle, apaçık delillerle gönderdiğini söylüyor. En son yazdığım ayette ise, aslında hiç unutmamamız gereken bir bilgi veriyor ve bakın ne diyor Kehf suresi 54. ayetinde.

    (Andolsun, biz bu Kur'an'da insanlar için, HER TÜRLÜ MİSALİ DEĞİŞİK ŞEKİLLERDE AÇIKLADIK.)

    Lütfen yazımızın sonuna kadar bu ayeti hiç unutmayalım, çünkü konu üzerinde düşünmemizde, karar vermemizde yardımcı olacak. Şimdi gelelim konumuza. Müslüman kadınların başlarını örtmeleri farz mıdır? Yani Allah emri midir? Eğer bir kısım din kardeşlerimizin söylediği gibi, başın örtülmesi farz ise, Allah bu emri yukarıda yazdığım ayetler doğrultusunda, Kur'an da apaçık bildirmesi gerekir. Çünkü biz ayetlerimizi hiç şüphe duymadan, açık, anlaşılır ve daha önemlisi her türlü misaller, örnekler vererek açıkladık diyordu. Zaten muhkem ayetlerinde anlamı, şüphe duyulmayacak kadar açık ve anlaşılır sağlam, güçlü sözler demek değil miydi?

    Başörtü konusunu, bu bilgiler doğrultusunda anlamaya çalışırsak, Allah ın ne emrettiğini de doğru anlamış oluruz.

    Kadınların başlarını örtmesi farzdır, Allah emridir diye Kur'an dan örnek verilen ayetin o bölümünü, alıntı yaparak önce yazalım ve daha sonra üzerinde düşünelim.

    "Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler." Nur: 31

    Bu ayette geçen kelimenin, başörtüsü mü yoksa yalnız örtü anlamında mı olduğu konusunda, tartışmak istemiyorum. Başörtüsüne delil gösterildiği şekliyle, ayeti yazıp ve bu haliyle anlamaya çalışalım. Çünkü Allah ın kitabında, bir kelimeye farklı bir anlam dahi verseniz, anlatılmak isteneni asla değiştiremezsiniz. Değiştirmeye kalkanlar, ancak kendilerini avuturlar. Çünkü ne diyordu Yaradan, biz her konuda nice misali, değişik şekillerde Kur'an da açıkladık. Buradan da anlıyoruz ki Kur'an, bizzat kendisini anlatan, açıklayan, eşi benzeri olmayan bir rehberdir, nurdur.

    Ayette verilen emrin, cümlenin yüklemin den, göğüs yani yaka açıklığının, dekoltesinin kapatılması gerektiğini anlıyoruz. Peki, neyle örtün diyor? Başınıza örttüğünüz örtülerin bir kısmıyla, göğüs açıklığınızı örtün diye anladığımızı düşünelim.

    Allah hükümlerimi, açıkça veririm dediği halde, bizler ayette hükmü verilen, yapılması istenen, yaka açıklığının, göğüs dekoltesinin kapatılması dışında, ASLINDA AYETTE, BAŞINDA DOLAYLI BİR ŞEKİLDE ÖRTÜLMESİNİ EMREDİYOR ALLAH, DİYEBİLİR MİYİZ bu ayete bakarak? Çünkü başın örtülmesine delil, bu ayetten bu şekilde çıkartılıyor. Böyle düşünmek Muhkem ayetin anlamına da ters düşüyor. Çünkü muhkem ayetler sağlamlaştırılmış, hiçbir kuşku duyulmadan apaçık anlamındadır.

    Şimdi sizlere soruyorum, bahsedildiği kadar önemli olan bir emri Allah, açık bir hükümle vermeyip, dolaylı bir şekilde vermiş olabilir mi?

    Diyelim ki bu ayette dolaylı bir emirle Allah, kadınların başlarının da örtülmesini emrediyor diye kabul edelim. Bu durumda ne yapmamız gerekir? Yazımın başında unutmamamız gereken bir ayet var demiştim, hatırladınız mı? Madem bu ayette açık değil, dolaylı bir hüküm verdi Rabbimiz, Kur'an ın başka ayetlerinde, bu hükmü açıklaması, açıkça izah etmesi hükmünü vermesi gerekir. Bu bilgiyi bizlere veren, Kur'an ın bizzat kendisidir hatırlayınız.

    Kur'an a baktığımızda, asla hiçbir ayetinde bu konudan bahsetmez, bu konuya açıklık getirdiği bir ayeti göremezsiniz. Yani kadının başını örtmesine dair, MUHKEM bir ayet yoktur Kur'an da. Başörtüsüne delil getirilmeye çalışılan konuların hepsi, kelimelere farklı anlamlar yükleyerek, aslında bu ayette başında örtülmesi, dolaylı anlatılıyor şeklinde delil gösterilir.

    Ne yazık ki ayetlerde geçen kelimelere, Allah ın hiç bahsetmediği, açıklamadığı, izah etmediği anlamları vererek, kendimize Kur'an dan delil arıyoruz. Bu yöntem sizce Allah ın bizlere önerdiği, Kur'an ı anlamamız adına, takip etmemiz gereken yönteme uygun mu?

    Bu konuyu düşünmeye devam edelim. Diyelim ki, Allah göğüs açıklığının örtülmesinde verdiği örnekte, başörtüsü sözcüğünü kullanmışsa, bu emri mutlaka dolaylı da olsa, başörtüsüyle yerine getirmeliyiz. Başka bir yöntemle göğüs dekoltesi örtülürse, ayetin hükmünü yerine getirmek eksik kalır diye düşünelim. Konumuzun daha açık anlaşılabilmesi için, Kur'an dan bir örnek vermek istiyorum.

    Rabbimiz elçisine, hac konusunda bir ayet indiriyor ve bakın hacca gideceklerin hangi yollarla gidebileceği örneğini veriyor.

    Hac 27: İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya olarak, gerek uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler.

    Allah elçisine, o günün toplumunun imkânları ve halkın yaşamında çok önemli yer tutan ulaşım şekliyle ayetini indiriyor ve diyor ki, ister yaya ister deve sırtlarında hacca gidin. Şimdi sizlere soruyorum. Hacca gitmek yaya ve deveyle farzdır, motorlu araç veya uçakla gidemeyiz diyen var mı aramızda? Eğer yok diyorsanız, bahse konu Nur suresi 31. ayeti de aynı şekilde, aynı mantıkla anlamalıyız.


    Buradan da anlaşılıyor ki, Allah ın ayetlerde verdiği hükümlerini yerine getirmek için, kullandığımız ARAÇ, zamana ve mekâna göre değişebilir, ama HÜKÜM asla değişmez. Nur 31. ayetinde açık emir göğsün örtülmesidir. Bunu ister o günkü toplumun geleneklerinde olan başörtüsüyle yaparsın, ister farklı bir örtüyle yaparsınız.

    Konunun daha iyi anlaşılması için, daha önce bir yazımda verdiğim örneği tekrarlamak istiyorum. Diyelim ki Yaradan bir ayetinde, ey iman eden kadınlar, beliniz ve göbeğiniz açıkta kalmasın, onun için giydiğiniz gömleklerinizi aşağıya doğru salınki beliniz açıkta kalmasın, diye bir ayet indirmiş olduğunu farz edelim.

    Bu durumda Allah, belin ve göbeğin kapatılmasıyla birlikte, gömleğin de giyilmesinin farz olduğunu emrediyor diyebilir miyiz? Elbette mümkün değil. Hüküm belin ve göbeğin kapanmasıdır. Verilen örnekte GÖMLEK bir araçtır. Araç zamana, mekana, geleneğe göre değişir, ama hüküm asla değişmez. Allah onun için düşünerek iman edin diyor.

    O günde, bugünde Kur'an ın indirildiği toplumda, kadınında erkeğinde başları zaten örtülüydü. Ama neden örtülüydü? Allah emrettiği için mi, yoksa yaşadığı ortamın, iklimin gerekliliğinden mi? Elbette yaşadıkları coğrafyanın gereği, erkekte kadında başlarını örtmek, kendilerini çöl rüzgârından, sıcağından, kumlardan korumak durumundaydılar.

    Şimdide geleneklerden yola çıkarak, bu konuyu anlamaya çalışalım. Araplarda kadının başının örtülmesi özgür kadın anlamındaydı. Bir başka deyişle, özgürlüğün simgesiydi. Yani cariyeler Müslüman bile olsalar, başlarını örtmeleri yasaktı. Dışarıda gezerken, cariyemi hür kadın mı olduğu belli olsun diye.

    Cariyelerin Müslüman bile olsa, başlarının örtmesinin yasak olması, Kur'an ın indirilmesinin tamamlanması sonunda da değişmemişti. Bu durumda sizce, Nur suresi 31. ayeti peygamberimiz, Müslüman olan topluma tebliğ ederken, nasıl tebliğ etmiş olabilir?

    Ey cariyeler, Müslüman bile olsanız, sizin başınızı örtmeniz yasaktır. Yalnız Hür kadınlar başlarını örtecek, bu Allah ın emridir diye topluma tebliğ etmiş olabileceğine inanıyor musunuz?

    Hayır inanmıyoruz, çünkü Kur'an ın genel hükümleri tüm iman edenler için geçerlidir diyorsanız, Nur suresi 31. ayette, Allah bu ayette kadınların başlarını da örtmesi gerektiği emrini dolaylı verdiğini, lütfen söylemeyelim.

    İslam dininde helal ve haramlar, Kur'an a iman eden herkes için aynıdır. Dikkat ediniz helal ve haramlar diyorum. Köleler konusunda özel ayetler vardır Kur'an da, ama bu ayetler helal ve haram konularını kapsamayıp, onların yaşantılarında kolaylıklar sağlayacak konulardır.

    Çok ilginçtir, günümüzde yapıldığı gibi, peygamberimiz devrinde ve dört halife devrinde, başörtüsü konusunda hiçbir tartışma olduğuna rastlamıyoruz. Hele hele saçın bir telini gösteren kadın günaha girer sözleri, peygamberimiz dönemi kadınların saçlarının örtme şekli ile hiç örtüşmez. Çünkü Arap kadınları saçlarını örüp, arkasından aşağıya salarmış. Cariyeler arasından, bizlerde Müslüman'ız başımızı örtmek istiyoruz diyen hiç çıkmamış.

    Bir başka düşünülmesi gereken ise, ülkemizde bundan yaklaşık 35 sene öncesine kadar, bugün türban diye örtülen başörtüsü şeklinin olmadığını görüyoruz. Bu sizleri düşündürmüyor mu?

    Başın örtülmesi bir gelenektir. Bizlerinde güzel bir geleneği. Bunda hiç şüphe yok. Geleneklerimizi elbette yaşatalım, ama dinin ana unsuru yapmadan. Bir Müslüman a düşen, din kardeşini Kur'an ile uyarmak olmalıdır. Gerisi herkesin kendisine kalmıştır. Çünkü herkes hesabını kendisi verecektir. İnancında özgürdür, kısıtlanamaz.

    Bu konuda önemli olan, Allah ın açıkça hüküm vermediği bir konuda, buda Allah ın hükmüdür, haramdır demenin yanlışlığıdır. Allah ben sizlere neyi haram kıldığımı açıkladım der Kur'an da. Bunun dışında haramlar edinmeyin diye de ikaz eder.

    Allah ben verdiğim hükümleri, koyduğum haram sınırlarını, açık örneklerle, değişik ifadelerle verdim diyorsa, lütfen Rahmanın bu uyarısını dikkate alalım, Kur'an ı bu mantıkla anlamaya çalışalım.

    Allah HARAM konusunda çok dikkat çekici bazı uyarılarda bulunuyor bizlere ve bakın ne diyor.

    Nahl 116: Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak, "Bu helâldir, şu da haramdır" demeyin! Çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz Allah'a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler

    Demek ki helal ve haram konusunda, ben Kur'an da her türlü açıklamayı yaptım, izah ettim diyor. Bunun dışında haramlar edinir ve Allah a nispet ederseniz, ALLAH A İFTİRA ATMIŞ OLURSUNUZ.

    Kur'an emrettiği haramları açıkça bildirmiştir ve tek tek açıkça saymıştır. Peki, kadının başını örtmesi konusunda açık bir hüküm vermiş midir? Elbette vermemiştir.

    Allah neden diğer konularda, haram olanları çok açıkça Kur'an da bildirilmiş örnekleri verilmiş de, kadının başının örtülmesi konusunda, Rabbimizin tek bir açık hükmü yok. Neden bu soruyu kendimize sormuyoruz? Ne yazık ki Kur'an devre dışı kalmış, rivayet ve sanı Kur'an ın önüne geçerek, onlarla iman eder olmuşuz. Hani Yaradan sizleri, Kur'an dan sorumlu tutuyorum diyordu? Yoksa bu ayete iman etmiyor muyuz? Allah bizleri affetsin.

    Sizce bu kadar önemsenen konuda, Allah Nur suresi 31. ayetinde hükmünü açıkça değil de, dolaylı bir şekilde vermiş olabilir mi? Bu hüküm verme şekli, yazımızın başında hatırlattığımız Kur'an öğretisine, ayetlerine uyuyor mu? Yorum ve karar sizlerin.

    Allah ın açıkça haram demediği bir konuda, bazı beşeri kaynaklardan yola çıkarak, ya da atalarımızın itikatlarına delil olsun diye, kelimelerin ardından anlamlar çıkararak, bazı şeylere HARAM diyenleri, bakın Allah nasıl uyarıyor.

    Enam 150: Şunu da söyle: "Allah şunu haram etmiştir diye tanıklık edip duran şahitlerinizi getirin." EĞER TANIKLIK EDERLERSE SAKIN ONLARLA BİRLİKTE TANIKLIK ETME! Ayetlerimizi yalanlayanlarla ahrete inanmayanların keyifleri ardınca gitme! Onlar, kendi Rablerine başkalarını denk tutuyorlar.

    Yüce Rabbimiz, sizlere apaçık ayetler indirdim, düşünün ve nefsinizin ihtirasları ile haramlar edinmeyin diyorsa, sanırım bu konuda çok daha dikkatli olmamız gerekir. Lütfen şu soruyu dikkatle düşünerek, mutlaka Kur'an ın onayladığı bir cevap bulmalıyız.

    Nur suresi 31. ayetinde Allah, kadının göğüs açıklığının kapatılması emrini açık ve anlaşılır olarak vermişse, yine kadının başının örtülme emrini, Kur'an ın başka hiçbir yerinde bahsetmeyip, yine bu ayette açık değil de, dolaylı olarak kadın başını da örtmelidir, hükmünü vermiş olabilir mi? Bu sizce mümkün mü?

    Bazı kardeşlerimizin söylediği gibi, kadının başı zaten o devirde kapalıydı, ayrıca kadının başının örtülme emrini Allah ın vermesi gerekmezdi, diyebilir miyiz? Kadın saçının bir tek telini bile gösterdiğinde, cehennemliktir diyenler, acaba büyük bir vebal altında olmuyorlar mı? Bu hükmü Yüce Rabbimiz vermemişse, bizler nasıl olur da veririz.

    Biliyorum başını örten birçok din kardeşimden, bu yazımdan dolayı tepki alacağım. Benim söylediklerimi, yazdıklarımı lütfen dikkatle Kur'an ın özünde düşünün ve değerlendiriniz. Amacım başını örten kardeşlerimin, başörtülerini açmaları asla değildir. Buna Rabbimiz şahittir.

    Amacım geleneklerimizin dinleştirilerek, Allah ın açık bir emri olmadığı halde, bunlarda Allah katındandır demenin, büyük HARAM, büyük GÜNAH olduğunun anlaşılması adınadır.

    Dilerim Yüce Rabbimden, yalnız Kur'an ın haram dediğine haram diyen, kendi nefsimizde haramlar edinmeyip, Allah ın sınırlarını bilen, geleneklerini dinleştirme den gereği gibi yaşayan, TAKVA sahibi Rabbin halis kullarından oluruz.

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#21.01.2014 22:13 0 0 0
  • Cuma hutbesinde vaiz, cemaate seslenerek, nerede gençlik, neden aramızda yok diye sitemde bulundu. Devamında da nerede yanlış yapıyoruz da, bu gençlik bu toplumun arasında yok diye de ekledi. Gerçektende nerede yanlış yapıyoruz da, dinamik, akıllı, özgür düşünebilen gençliği camilerde göremiyoruz?

    Evet, nerede yanlış yapıldı da, camilerden din konuşulan topluluklardan gençlik uzaklaştı. Aslında bu soruyu kendilerine sormaları gerekenler, topluma dini anlatan, gerek din görevlileri, gerekse kendilerini bu konuda yetkili görenler olmalı.

    Bu sözleri neden söylediğime gelince. Din konusunda herhangi bir konuda konuşmaya, yazmaya kalkanları, bugüne kadar hep susturdular ve dediler ki, DİNİ DE ANLATMAYI BİZE BIRAKIN, BU BİZİM İŞİMİZDİR. İşte böylece bu sözleri söyleyenler, İslam dininde de ruhban sınıfını yarattılar, ama sorsanız İslam da ruhban sınıfı yoktur derler.

    Bizler bu çelişkiler içinde, İslam ı hep birilerinden öğrendik. Hem de öyle güvendik ki onlara, elimizdeki Kur'an a bakma gereği bile duymadık. Biraz düşünen Kur'an a hele bir bakalım, Allah ne diyor diyenler içinde önlem elbette alındı. HERKES KUR'AN I ANLAYAMAZ, SENİN İLMİN NE Kİ KUR'AN I ANLAYASIN, sözleri ile toplum korkutuldu, ürkütüldü.

    Değerli din kardeşlerim, eğer bugün camilerde, mescitlerde gençlik yoksa bunun suçlusu dini korku dini hale getiren ve Kur'an ı anlamayı-anlatmayı kendilerine has bir görev zanneden, Müslüman ruhban sınıfında aramalıyız.

    İnsanoğlu çocukluk, gençlik ve yetişkinlik evrelerinde, çok farklı duygular içindedir. Çocuk yönlendirilmeye muhtaçtır. Çünkü çevresiyle, olup bitenlerle tam diyalog kuramadığı, araştırmaya, öğrenmeye meraklı olduğu dönemdir.

    Bir çocuğu doğru bir eğitimden geçirirde, kişilik sahibi olarak büyütürseniz, onu asla yanlışa yönlendiremezsiniz. Çocuk sorgulamasını mutlaka öğrenmelidir. Eğer din eğitimini, doğru kaynaklardan alırsa, büyüdüğünde aldığı dini bilgiler aklıyla, mantığıyla çelişmiyorsa, böyle bir çocuk gençliğinde olgunlaşmış, yetişkin döneminde de yanlış yolda olması mümkün olamaz. Onun için çocukluk dönemi çok önemlidir.

    Genç ve dinamik insan, düşünür ve sorgular. İnsan olmanın, en önemli özelliği sorgulamasıdır. Eğer ona öğretilenleri, sen sorgulayamazsın, düşünerek aklınla sen Kur'an ı anlayamazsın derseniz, gençliği yanınızda görmenizde mümkün olmayacaktır. Hâlbuki Allah birçok ayetinde düşünerek, sorgulayarak iman etmemizi ister. ÇÜNKÜ DÜŞÜNEN, SORGULAYAN İNSAN ASLA ALDATILAMAZ. Ayrıca düşünerek hareket eden bir insan, yaptıklarından da emin olur. Yüzlerce yıldır İslam ı, rivayet ve sanı bilgilerle yaşadık. İşin kötüsü bunları da, Allah katından zannettik. Öyle bir din yarattık ki kendimize, bölünmüş, parçalanmış ve birbirine düşman olmuş bir İslam toplumu oluşturduk.

    Kimse Allah ın ayetlerinden bahsetmiyor bile artık. Varsa yoksa toplumun arasında dolaşan, rivayet ve sanı sözler. İşin daha da kötüsü rivayet hadislerin Kur'an gibi VAHİY olduğuna inanılmasıdır. Bir başka deyişle, Kur'a ile eş değer ilan edilmiş sorgulamadan, Kur'an ın onayını almadan yaşanır olmuş. Birçoğumuz düşünmeden iman etmekle, Allah a ve peygamberimize iftira attığımızın farkında bile değiliz.

    Genç nesli, İslam ın içine çekmek istiyorsak, önce İslam ı batıl ve sanıdan temizlememiz gerekir ve dinimizi Kur'an merkezli yaşamalıyız. Çünkü peygamberimizde böyle yaşamıştı. Kur'an akıl ve mantığın onaylamadığı hiçbir şeyi onaylamaz. Aklın ve mantığın söylediği bir şeye de, Kur'an karşı çıkmaz. Lütfen bunu unutmayalım.

    Eğer gençliği camilerde, mescitlerde görmek istiyorsak, yapılan yanlışın önce farkına varmalıyız. Onu giyme günah, bunu yeme günah, onu söyleme günah demek yerine, ALLAH IN SINIRLARINI KUR'AN DAN ONLARA ÖĞRETMELİYİZ. Allah ın koyduğu sınırları bizler kendi nefislerimizde genişletip, dini kendi vicdanlarımızda farklılaştırıyorsak, bu din Allah ın dini olmaktan çıkmış, beşerin dini olmuş demektir.

    Allah KAMER suresinde birçok kez, yemin ederek öğüt ve ibret almamız için KUR'AN ı kolaylaştırdığını söyler. Acaba aynı surede birçok kez, bu sözleri neden tekrar eder sizce? İşte bu tekrarın asıl amacını anlamış olsaydık, bugün İslam toplumu kadını, erkeği, genciyle hep birlikte kenetlenmiş bir şekilde olurduk.

    Allah yemin ederek birçok kez, sizlere rehber olsun diye, Kur'an ın muhkem ayetlerini kolaylaştırdım dediği halde, bizler herkes Kur'an ı anlayamaz, onu ancak veli insan anlar diyor da, Allah ın söylediğinin tersine inanıyorsak, bizler gerçek iman eden bir Müslüman olduğumuzu, hala söyleyebilir miyiz? Yorum sizlerin.

    Allah herkesin anlayacağı çok kolay bir din gönderiyor, ama bizler elimizden geldiğince bu dini zorlaştırmanın yollarını arıyoruz. Böyle yaparsak bu toplum bir arada tutulur mu, tek yumruk olur mu?

    İslam toplumlarının genel çoğunluğu, ne yazık ki geri kalmış ülkeler. Eğitimi düşük seviyelerde olan bir toplumu, istediğiniz gibi yönlendirebilirsiniz. Orta yaş ve yaşlı toplum, İslam ı Kur'an dan öğrenme çabası içinde hiç olmuyor. Çünkü birileri tarafından kurulan tuzağa düştüğümüzden, din adına sorgulayamaz, araştıramaz toplum olduk. Böyle olunca da neyin Allah emri, nelerin olmadığı konusunda, ilk elden yani Kur'an dan bilgi sahibi değiliz. Bu çok riskli bir durum, ama toplum bu yanlışın ne yazık ki farkında değil.

    Günümüz gençliğinin bir kısmı, gerçeklerin arayışı içinde olduğunu görmek, bana mutluluk veriyor. Çocukluk evresinde, dini inancı baskı altına alınan gençlere de Kur'an ın gerçeklerini anlatmak çok zor. Elbette bir kısım gençlikte var ki, yoldan sapmış, nefretle büyümüş, büyütülmüş. Onları da dışlamadan, ötekileştirmeden yaklaşmalıyız. Günümüzde bu yapılmadığı için, dine düşman bir nesil oluşmasına zemin hazırladık. Bunun suçunu o gençlikte aramak yerine, bizler kendimizde aramalıyız. Ne verdik ki, ne isteyelim.


    Tüm bu acı gerçeklerin elbette mimarları, bugün İslam ı topluma anlattıklarını zannedenlerin eserleridir. Allah hakka batıl karıştırmayın, Kur'an ın ipine sarılın, Kur'an ın sınırlarını aşmayın dedikçe, bizler yüzlerce yıldır bunun tersini yaptık ve imanımızı yanlış bilgiler ışığında yaşadık. Elbette böyle bir inancın içinde, düşünen, aklıyla sorgulayan genç nesli bulmamız çok zor.

    Peygamberimizin genç, dinamik en verimli olgun zamanlarını düşünün lütfen. Sizce peygamberimiz, Allah ın elçisi olmadan önce, cahiliye dönemindeki Ehli kitabın inançlarına tabi miydi? Ne dersiniz? Bu soruyu lütfen kendimize soralım ve düşünelim. Elbette tabi değildi. Çünkü aklını kullanan, düşünen ve doğruların arayışında olan hiç kimse, yanlışın, batağın, hurafenin, aklın onaylamadığı hiçbir şeyin içinde olmaz.

    Bizlerde genci, yaşlısı hep birlikte tek yumruk olmak istiyorsak her konuda, önce batıldan, sanıdan inancımızı temizlemeliyiz. Dinde sakın bölünmeyin diyen Rabbimize kulak verip, ayrıştığımız konuları bir kenara bırakıp, KUR'AN IN ÇEVRESİNDE BİRLEŞMELİYİZ. Çünkü Yaradan, sizleri Kur'an dan sorumlu tutuyorum demiyor muydu?

    Dilerim ülkemiz olarak, bu gerçeklerin farkına varırda, toplum olarak huzuru, mutluluğu buluruz. Yoksa işimiz çok zor.

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#13.01.2014 11:07 0 0 0
  • Allah Yasin suresinde, hikmet dolu Kur'an ın Allah tarafından, elçisi yoluyla bizlere tebliğ edildiğinden bahseder. Ayrıca 6. ayetinde de çok dikkat çekici bir söz söyler. Önce ayeti yazalım, daha sonra üzerinde birlikte düşünelim.

    Yasin 6: Babaları/ataları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için (seni gönderdik).

    Önce babaları ya da ataları uyarılmamış cümlesini, Kur'an bütünlüğünde doğru anlamaya çalışalım. Bu ayetin indirildiği zamanı düşünelim önce. Allah o günkü toplumu uyarmak için, Kur'an ı gönderdiğini söylüyor. Peki, o günkü toplum ya da onların babaları, ataları Allah tarafından uyarılmamış mıydı?

    Elbette bunu düşünmemiz mümkün değil. Çünkü o günkü toplumun genel çoğunluğu ya Yahudi ya da Hıristiyan'dı. Yani ellerinde hem Tevrat, hem de İncil vardı. Bu durumda o günkü toplumun atalarının Allah tarafından uyarılmadığını söylememiz mümkün değil. Peki, ayette anlatılmak istenen ne?

    Bu düşüncemizi yine Kur'an bütünlüğünde anlamaya çalışalım. Bakın Allah ne söylüyor.

    Saffat 69. Çünkü onlar, babalarını sapıtmış kişiler halinde bulmalarına rağmen,
    70. Kendileri de hâlâ onların eserleri ardınca koşturuyorlar.
    71. Yemin olsun, daha önce ilk nesillerin çoğu da sapmıştı.
    72. Yemin olsun, onların içlerinde uyarıcılar görevlendirmiştik.

    Sanırım bahse konu Yasin suresi 6. ayet çok daha açık anlaşıldı. Yaradan Kur'an ı yine kendi içinde o kadar güzel açıklıyor ki, anlayan hemen anlıyor, anlamak istemeyen kendi nefsinde kelimeleri evirip çevirip, Allah ın hiç bahsetmediği anlamları veriyor, tabi o zamanda yanlış anlıyor.

    Demek ki peygamberimizin, Kur'an ı tebliğ ettiği toplumun ataları, uyarılmış Allah tarafından. Ama uyarı dikkate alınmamış. Uyarıya gereği gibi inanmamış, yaşamına geçirmemiş bir neslin torunları var, Kur'an a ilk muhatap olan.

    Allah O günkü toplumun atalarını uyardığı halde, onlar bu uyarıdan sapmış ve onların torunları da gerçeklerin arayışında olmayıp, atalarının yanlış inançlarını takip etmişler.


    Ataları/babaları uyarılmamış sözünden, demek ki anlamamız gereken, ataları uyarıldıkları halde uyarıları dikkate almamış, böylece uyarılmamışlar arasında yer almışlar şeklinde anlamamız gerekir ayeti.

    Kur'an dan bu düşüncemize, örnekler vermeye devam edelim.


    Fatır 24: Şu bir gerçek ki, biz seni hak ile bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. HİÇBİR ÜMMET YOKTUR Kİ, İÇİNDEN BİR UYARICI GELİP GEÇMEMİŞ OLSUN.

    Nahl 36: Andolsun BİZ, HER ÜMMETE, "ALLAH'A KULLUK EDİN, TÂĞÛTTAN KAÇININ" DİYE PEYGAMBER GÖNDERDİK. Allah, onlardan kimini doğru yola iletti; onlardan kimine de (kendi iradeleri sebebiyle) sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde dolaşın da peygamberleri yalanlayanların sonunun ne olduğunu görün


    İsra 15: Kim doğru yolu bulmuşsa, ancak kendisi için bulmuştur; kim de sapıtmışsa kendi aleyhine sapıtmıştır. Hiçbir günahkâr, başka bir günahkârın günah yükünü yüklenmez. BİZ, BİR PEYGAMBER GÖNDERMEDİKÇE AZAP EDİCİ DEĞİLİZ.


    Değerli din kardeşlerim, bu ayetleri okuduğumuzda, Yasin suresi 6. ayet ne kadar güzel Anlaşılıyor değil mi? İşte bizlerin her konuda yapmamız ve takip etmemiz gereken yöntem böyle olmalıdır. Ayetleri doğru anlamak istiyorsak, mutlaka yine yardımı Kur'an dan almalıyız. Çünkü Allah, biz her şeyden nice örnekleri, değişik ifadelerle verdik ki anlayasınız diyordu.

    Bugün yapılanlar gibi, ayette geçen bir kelimeye, sırf atalarımızdan gelen hurafe itikatlara delil olsun diye, Kur'an ın hiç bahsetmediği, açıklık getirmediği çok farklı anlamlar vererek, Kur'an ı anlama yolunu lütfen seçmeyelim. Kendimizi aldatırız.

    Kur'an ı rivayetlerden, emin olmadığımız bilgilerden öğrenmek anlamak yerine, Kur'an dan öğrenmeye çalışmalıyız. Bu yolu izlemezsek, atalarımızın yaptığı yanlışa düşeriz. Çünkü geçmiş kavimlerde, atalarının üzerinde buldukları yanlış inançları takip ettikleri için saptılar, yoldan çıktılar.

    Televizyonda dini bir sohbette, aynen şu ifadeler kullanıldı.

    (Kur'an ı doğru anlayabilmek, öğrenebilmek için, ehlisünnet âlimlerin kitaplarına bakmamız gerekir.)

    Değerli din kardeşlerim, Yüce Rabbimiz Kur'an da bizlerin sorumlu olduğumuz muhkem ayetleri, açıklayıp anlatamıyor mu sizce? Allah katından bizlere rehber olsun diye gönderilen bu NUR, IŞIK, FURKAN acaba beşeri bir açıklamaya muhtaç olabilir mi? Dini öyle böldük ve parçaladık ki, sizin mezhebinizin âlimleri kâfirdir, katli vaciptir diyecek kadar, birbirimize düşman olduk. Allah ıslah etsin cümlemizi.

    Allah sizlere apaçık bir NUR indirdik, güvenilecek yardım istenecek veliniz yalnız benim, sakın velilerin ardına düşmeyin diye uyarıyor da, sizleri Kur'an dan sorumlu tutuyorum, hesaba çekeceğim diye hüküm veriyorsa, sizce Allah katından bizlere rehber olsun diye indirilen kitabın MUHKEM AYETLERİNİN, beşeri bir açıklamaya mutlaka ihtiyacı var dememiz, yüce Rabbimize saygısızlık değil midir?

    Allah sakın dinde bölünmeyin diye özellikle uyarıyorsa, lütfen Allah a kulak verelim. Çünkü peygamberimizde yalnız Kur'an a uymuş ve yalnız Kur'an ile topluma hükmetmiştir.

    Kur'an ı anlamaya çalışırken, önce kendimiz bizzat elde Kur'an anlayarak, düşünerek okumalı ve çaba harcamalıyız, daha sonra araştırmalıyız, sormalıyız. Çünkü hepimiz birbirimize muhtaç yaratılmışızdır. Rabbimiz bizleri Kur'an dan imtihan ettiğini söylüyor. Kur'an ı doğru anlamak isteyen, önce Kur'an dan yardım alır. Çünkü Allah ayetlerini açıkladığını, nice örneklerle izah ettiğini, daha açıkçası yemin ederek Kur'an ı kolaylaştırdığını söylüyor. Şunu lütfen unutmayalım, Allah açıklamadığı, örnek vermediği, izah etmediği hiçbir konudan hesap sormaz, sorumlu tutmaz.

    Dilerim Yüce Rabbimden, Kur'an ı anlamak ve yaşamak için, yanlış kaynaklardan değil, bizzat Kur'an ın kendisinden öğrenme çabasını gösteren ve Kur'an ın sınırlarını aşmayan, Aklını kullanarak iman eden, Rabbin halis kullarından oluruz.

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#02.01.2014 16:14 0 0 0
  • Bizler dinimizi öğrenmek ve onun öğretisinde yaşamak için, bizzat elde Kur'an çaba harcıyor muyuz? Eğer hiçbir çaba harcamıyor da, birilerinin sözleriyle yaşıyorsak imanımızı, doğru bir yol üzerinde olduğumuza, asla emin olamamayız. Bu çok büyük bir risk, değil mi sizce?

    Allah sizleri doğru yola ulaştıracak, FURKAN ı gönderdim diyorsa, onu anlayarak ve düşünerek mutlaka okumalı ve yalnız Kur'an ın hükümleri doğrultusunda mutlaka yaşamalıyız. Çünkü peygamberimiz ümmetine, yalnız Kur'an ile hükmetmiştir.

    Nur 54: "Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin" de. Eğer yüz çevirirseniz bilin ki ona yüklenen sorumluluğu ancak ona ait; size yüklenen görevin sorumluluğu da yalnızca size aittir. Eğer ona itaat ederseniz doğru yola erersiniz. PEYGAMBERE DÜŞEN ANCAK APAÇIK BİR TEBLİĞDİR.

    Bizler bu konuda büyük yanlışlar yapıyoruz. Her yazımda bu konuya dikkat çekmeye çalışıyorum. Bu yazımda fazla yorum yapmadan, yazarımız, şairimiz merhum Mehmet Akif in bir şiiriyle sizleri baş başa bırakıp düşünmeye davet etmek istiyorum. Anlayana sivrisinek saz, anlamayana ne söylesem az.

    —Çünkü biz bilmiyoruz dini. Evet, bilseydik,
    —Çare yok, gösteremezdik bu kadar sersemlik.
    —Böyle gördük dedemizden!" diye izmihlali
    —Boylayan bir sürü milletlerin olsun hali,
    —İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de!
    —Yoksa bir maksat aranmaz mı bu ayetlerde?
    —Lafzı muhkem yalnız, anlaşılan, Kuran'ın:
    —Çünkü kaydında değil hiçbirimiz mananın
    —Ya açar Nazm-ı Celil'in, bakarız yaprağına;
    —Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
    —İnmemiştir hele Kur'an, bunu hakkıyla bilin,
    —Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için.
    Mehmet Akif (Safahat, s. 153 )


    Ne dersiniz, Mehmet Akif ne güzel anlatmış değil mi, içinde yaşadığımız acıklı halimizi. Allah ın bizlere rehber olsun diye indirdiği kitabı, bizler eğer anlamadan okumaya devam ederde aklı, düşünmeyi devre dışı bırakırsak, mutlaka birileri bizleri Allah ile aldatacak ve kendi şahsi emellerine alet edecektir. Bu kaçınılmaz bir sondur.

    Onun içindir ki Rabbimiz, bizlerin Kur'an ın ipine sarılarak, ayetler üzerinde düşünmemizi ve Kur'an ın sınırlarını asla aşmadan inancımızı yaşamamızı emreder. Çünkü Allah çok açık bir hüküm vermiş ve sizleri yalnız Kur'an dan hesaba çekeceğim diye bizlere bildirmiştir.

    Mehmet Akif in söylediği gibi, ne yazık ki bizler dinimizi bilmiyoruz. Eğer bilmiş olsaydık, bu kadar sersemlik yapmazdık diyor. Atalarımızdan intikal eden inançları hiç sorgulamadık, Kur'an a danışmadık, onun içindir ki bugün bu haldeyiz.

    Her gün Kur'an ı okuyoruz ama ibret alamıyoruz, çünkü anlamadan okumanın faydasını göremiyoruz diyerek, bu konuya dikkat çekiyor. Çünkü okuduklarımızı anlamadığımız için, ayetlerin hikmetini de, maksadını da düşünemiyoruz.

    Yaptığımız en büyük yanlışta, hayatımıza yön vermek için kendimize okumamız gereken Kur'an ı, bizler ölülerimize okuyoruz. Hâlbuki Allah elçisine, sen Kur'an ı ölmüşlere duyuramazsın, dediği ayetleri gören ve duyan mı var.

    Kur'an ın iniş amacı, ölülerin ardından okumak için değil, dirilere doğru yolu göstermek için indirilmiştir diyerek, yapılan yanlışlarımızı çok güzel şiirinde dile getirmiştir Mehmet Akif. Mekânı cennet olsun inşallah.

    İbret alıp, kısadan hisse çıkartana ne mutlu.

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#27.12.2013 09:12 0 0 0
  • Kur'an öyle rehber ve yol gösterici bir kitap ki, onu anlayarak, bilerek ve düşünerek okuduğumuzda, gönül gözümüzü açacağını ve o Kur'an ın NURU ile gönlümüzü aydınlatacağını anlatır bizlere.

    Yazıma başlamadan önce, sizleri peygamberimizin yaşadığı dönemi düşünmeye davet ediyorum. Acaba peygamberimiz, Allah tan elçilik görevini almadan önce ne konumdaydı. Yani peygamberimiz yoldan sapmış, sanı ve rivayetlerle yaşanan Yahudi ya da Hıristiyanlık inancına tabi miydi?

    Bu sorunun cevabını vermeden önce, Yahudilerin ve Hıristiyanların o devirde itikat ve inançlarının durumu nasıldı? Yine Kur'an dan öğrendiğimize göre, Allah ın kitapları devre dışı bırakılmış, rivayetler, atalarından gelen hurafeler ve sanı dine hükmeder olmuş bir durumda olduğunu anlıyoruz. Allah tan yardım isteneceğine, edindikleri şefaatçilerden/velilerden medet umar olmuşlar.

    Peygamberimizde yaşanan dinin yanlışlığının farkında olarak, her zaman büyük bir arayış içinde olmuş ve Allah a sürekli yalvararak, doğruyu arama çabasında olduğunu, Kur'an dan bakın nasıl anlıyoruz.


    Bakara 144: Biz senin, yüzünün habire göğe doğru çevrildiğini elbette görüyoruz. Hoşlanacağın bir kıbleye seni elbette döndüreceğiz. Artık yüzünü Mescid-i haram yönüne çevir. Nerede olsanız yüzünüzü Mescid-i haram yönüne döndürün. Kendilerine kitap verilenler, onun, Rablerinden bir gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapıp ettiklerinden habersiz değildir.


    Yukarıdaki ayeti Kur'an bütünlüğünde, dikkatlice incelediğimizde, peygamberimizin o günkü yoldan çıkmış itikada, inanca, dini fırkalara tabi olmayarak, habire yüzünü gökyüzüne çevirip Allah a dua ettiğini, Allah ın bu duayı gördüğünü söylüyor. Peygamberimizin duası, Allah ın doğru yolunu bulmak adına olduğunu anlıyoruz.


    Ayetin devamında, seni hoşlanacağın bir kıbleye elbette döndüreceğiz diyor. İşte tam burada hatırlatmak istediğim bir konu olacak. Burada belirtilen kıble ne anlama geliyor? Bugün ne yazık ki bu ayette geçen şu sözlerden yola çıkılarak, bakın nasıl bir anlam veriliyor.

    (Artık yüzünü Mescid-i haram yönüne çevir.)

    Bu cümleden yola çıkarak, namazlarınızı kılarken Mescid-i Harama dönün anlamı çıkartılıyor. Hâlbuki Allah bu konudan tek kelime dahi bahsetmiyor, yani namazlarınızı kılarken bu yöne dönün demiyor. Eğer öyle söylemiş olsaydı, bunu açıkça söylerdi. Çünkü Allah biz her şeyden nice örnekleri, değişik ifadelerle verdik ki anlayasınız diyor.

    Yaradan daha önce Ehli kitaba namazlarını kılarken, Mescidi Aksaya dönerek kılın demiş olsaydı ki böyle bir bilgi Kur'an da asla geçmez, bunun açıklaması da mutlaka yapılırdı. Çünkü namaz yalnız peygamberimize değil, tüm Ehli kitaba farz kılınmıştır. Ne yazık ki bu ve buna benzer yanlış anlaşılmalar, ayetleri Kur'an a göre değil, rivayetlere göre anlamaya çalıştığımız için olmaktadır.

    Peki, yüzünü Mescid-i haram yönüne çevir demekle neyi kast ediyor. Önce bu ayette kıble kelimesinden ne anlamalıyız ona bakalım.


    Kıble: Sıkıntılı bir durumda yardım umarak başvurulan, takip edilecek doğru yön.


    Bakın ayette kıble kelimesi nasıl yerini buldu. Takip edilecek doğru yön. Zaten ayetin devamında da;


    (Kendilerine kitap verilenler, onun, Rablerinden bir gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapıp ettiklerinden habersiz değildir.)


    Buradan da anlaşılıyor ki, takip edilecek yok Allah ın gönderdiği rehber Kur'an ın yolu. Peygamberimizin devrinde din ve iman o kadar yanlış yollara saptırılmış ki, Allah ın doğru yolundan, yani KIBLESİNDEN sapmıştı. Bakın aşağıdaki ayette bu konu ne kadar güzel açıklanıyor.


    Bakara 145: Yemin olsun, Ehlikitap'a sen her türlü mucizeyi getirsen de onlar senin kıblene uymazlar; sen de onların kıblesine uymayacaksın. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Eğer sen, ilimden nasibin sana geldikten sonra onların boş ve iğreti arzularına uyarsan, işte o zaman kesinlikle zalimlerden olursun


    Allah peygamberimize, sen ehlikitaba istediğin mucizeyi getir sende, senin kıblene yani senin doğru yoluna uymazlar, çünkü Allah ın yolundan KIBLESİNDEN sapmışlardır diye açıklama yapıyor. Elbette sende onların kıblesine yani takip ettikleri inanca, imana uymayacaksın diyerek uyarıyor. Bir başka örnek daha verip, onlar kendi aralarında da bölünmüşler ve farklı yollar izledikleri için, birbirlerinin kıblelerini yani yöneldikleri yolu kabul etmezler, diyerek dikkatimizi çekiyor.

    Yukarıdaki ayette geçen KIBLE kelimesini dikkatle inceleyelim. Eğer Allah bu kelimeyle namazlarınızı kılarken bu yöne dönün anlamında söyleseydi, bunu açıkça söylerdi. Fakat dikkat ediniz, namaz yani salât kelimesi asla geçmiyor.

    Şimdide size, peygamberimizin elçilik görevi tebliğ edildiğindeki bir özelliğinden daha bahsetmek istiyorum. Önce ayeti yazalım.

    Araf 158: De ki: 'Ey insanlar, ben Allah'ın hepinize gönderdiği bir elçisi (peygamberi)yim. Göklerin ve yerin mülkü yalnız O'nundur. O'ndan başka ilah yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyleyse Allah'a ve ümmi peygamber olan elçisine iman edin. O da Allah'a ve O'nun sözlerine inanmaktadır. Ona iman edin ki hidayete ermiş olursunuz.

    Ayette geçen ÜMMİ peygamber sözü ile Allah ne anlatmak istiyor bizlere? Burası çok önemli. Hatırlarsanız ümmi kelimesini günümüzde, okuma yazma bilmeyen olarak açıklanır. Acaba Allah bu ayetiyle elçisinden bahsederek, okuma yazma bilmeyen bir elçiye uyun demiş olabilir mi? Ya da Allah okuma yazma bilmeyen bir elçi görevlendirir mi? Gelin ÜMMİ kelimesinin ne anlama geldiğini, yine Kur'an dan anlamaya çalışalım ki, peygamberimizin o dönemdeki konumu, çok daha iyi anlaşılabilsin.


    Ali İmran 20: Eğer seninle tartışmaya girerlerse de ki: "Bana uyanlarla birlikte ben kendimi Allah'a teslim ettim." Ehl-i kitaba ve ümmilere de: "Siz de Allah'a teslim oldunuz mu?" de. Eğer teslim oldularsa doğru yolu buldular demektir. Yok, eğer yüz çevirdilerse sana düşen, yalnızca duyurmaktır. Allah kullarını çok iyi görmektedir.


    Yukarıdaki ayette, Allah elçisinin Ehli kitaba ve ümmilere seslenerek, Allah a teslim oldunuz mu demesini istiyor. Dikkat ettiyseniz Ehli kitap ve ümmiler. Yani iki farklı toplum var. Eğer ümmilere okuma yazma bilmeyenler dersek yanlış olur. Çünkü Ehli kitap içinde, zaten okuma yazma bilmeyen çok insan vardı o devirde. Okuma yazma bilmemek, Ehli kitap tan olmadığı anlamına asla gelmez. Demek ki ümmi sözcüğünün anlamı çok farklı. Devam edelim, ümmi kelimesiyle Rabbimiz ne anlatmak istiyor.

    Ali İmran 75: Ehlikitap'tan öylesi vardır ki, ona yüklerle emanet teslim etsen onu sana iade eder. Onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet etsen, tepesine çökmedikçe onu sana geri vermez. Bunun sebebi şudur: Onlar: "Ümmîlerin, bizim aleyhimize yol bulmaları mümkün değildir." demişlerdir. Onlar, bilip durdukları halde, Allah hakkında yalan söylerler.


    Yukarıdaki ayette aslında ümmilerin, Ehli kitap olmayan toplumlar olduğu anlaşılıyor. Çünkü Ehli kitap tan olanlar, ümmilere karşı çok sert davranıp, onların haklarını gasp ettiklerinde, buna kendilerinin haklarının olduğunu düşünmelerinden kaynaklanıyor. Çünkü ümmiler Ehli kitabın inançlarını kabul etmiyorlardı. Tabi yoldan sapmış Allah ın kitabından uzaklaşmış bir Ehli kitaptan bahsediyoruz, bunu da unutmayalım. Ümmilere haksızca davranan ve kendilerinin buna hakları olduğunu düşünenlere, Rahmanın cevabı aslında çok düşündürücüdür.


    Aslında aşağıdaki ayet, tüm söylediklerimizin bir özeti konumunda. Bakın Allah elçisinin ÜMMİ oluşu konusunda ki açıklamayı nasıl yapıyor.

    Şura 52: İşte biz böylece sana da emrimizden Kur'ân'ı vahyettik. YOKSA SEN KİTAP NEDİR? İMAN NEDİR BİLMİYORDUN. Fakat biz onu bir nur kıldık. Onunla kullarımızdan dilediğimizi doğru yola iletiyoruz. Şüphesiz ki sen de insanları doğru bir yola götürüyorsun.


    Bu ayetten de anlaşılıyor ki, peygamberimiz o gün yaşanan ehli kitabın hiç birisine tabi olmamış. Peki, neden tabi olmamış? Çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi, Allah ın emrettiği din yolundan sapmış da ondan. Tüm bu bilgiler ışığında düşündüğümüzde, yoldan sapmış bir inanca tabi olmaktansa, doğrunun arayışında olmak, Allah katında en doğru olan olduğunu çok daha iyi anlıyoruz. Allah ın değişmeyen ve korunan rehberi, bugün elimizde sapasağlam duruyorsa, bizlerin yapacağı da çok açıktır.


    Bakara suresi 78. ayette, ümmi konusuna açıklama yapıyor ve bakın ne diyor.

    (Onlardan bir kısmı ümmidir. Kitabı bilmezler; (bildikleri) bir sürü asılsız şeylerden başkası değildir ve yalnızca zannederler.)


    Demek ki ÜMMİLER kitabı bilmeyenler, yani o günün ehli kitabın inançlarına tabi olmayanlar. Aşağıdaki ayet ise peygamberimizin o dönemdeki konumunu daha da net açıklıyor.

    Cum'a suresi 2: O, ümmîler içinde, kendilerinden olan ve onlara ayetlerini okuyan, onları arındırıp-temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderendir. Oysa onlar, bundan önce gerçekten açıkça bir sapıklık içinde idiler.


    Allah ayetlerini o kadar güzel açıklıyor ki, yeter ki onu anlamaya çalışmak için çaba harcayalım. Ayetleri birilerinin nefsine, inancına feda etmeyelim. Ayette Allah, görev verdiğim elçiyi ÜMMİLERİN içinden seçtim diyor. Ayete dikkat ediniz, kendilerinden olan ve onlara ayetleri okuyan, onları arındırmaya çalışan, kitabı öğreten peygamberimizden bahsediyor.


    Buradan da anlıyoruz ki, ümmiler okuma yazma bilmeyen değil, tam tersine Ehli kitaba tabi olmayanlar olduğu anlaşılıyor. Peygamberimizin de bunların içinden, hakkın/doğrunun arayışında, güvenilir ve saygın bir insan olduğunu Kur'an dan öğreniyoruz.

    Zaten o devrin Ehli kitap toplumunun, peygamberimize en büyük karşı çıkışı, inanmak istemeyişindeki itirazları, kendi içlerinden bir peygamber çıkmayışınadır. Ehli kitap, Allah elçi göndermiş olsaydı, bizim aramızdan gönderirdi diyerek itiraz ediyorlardı.


    Günümüzde ÜMMİ nin anlamını, okuma yazma bilmeyen anlamına delil gösterdikleri ayeti önce hatırlayalım, daha sonrada üzerinde birlikte düşünelim.

    Ankebut 48: Sen bundan önce herhangi bir kitap okumuyordun; onu sağ elinle de yazmıyorsun. Eğer öyle olsaydı, batıla saplananlar mutlaka kuşku duyacaklardı.

    Aynı ayeti başka bir mealden de yazalım ki, ayet daha iyi anlaşılsın.

    Ankebut 48: Çünkü [ey Muhammed,] sen bu [vahyin gelmesi]nden önce herhangi bir ilahî kelâmı okumuş ya da onu kendi ellerinle yazmış değildin; öyle olsaydı, [sana vahyetmiş olduğumuz] hakikati çürütmeye çalışanlar, insanları [onun hakkında] kuşkuya sevk edebilirlerdi.


    Şura suresi 52. ayetini hatırlayalım ne diyordu elçisine Yaradan?


    (Yoksa sen kitap nedir? İman nedir bilmiyordun.)


    Demek ki Allah, sen bundan önce din adına herhangi bir kitap okumuyordun ve yazmıyordun demekle, o günün ehli kitabına ait kitapları okumuyordun ve bu konuda hiç bir şeyde yazmamıştın yani hiçbir bilgin yoktu, dediği çok açık anlaşılıyor. Eğer Allah Ankebut 48. ayetinde, sen okuma yazma bilmiyordun demek isteseydi, bunu çok açıkça söylerdi. Kur'an ın hiçbir ayetinde, peygamberimizin okuma yazma bilmediğine dair tek bir açıklama yoktur. Ümmi kelimesinin anlamı da yukarıda verdiğim ayet örnekleri ile çok açık anlaşılmaktadır. Allah ilk ayetinde, Allah ın adıyla oku diyor da, elçisi okuma yazma bilmiyorsa, bu bilgi mutlaka Kur'an da açıkça verilir, izah edilirdi.

    Ayetin sonunda Allah ın söylediği cümle, aslında dikkatle düşünüldüğünde her şeyi açıklıyor.

    (Eğer öyle olsaydı, batıla saplananlar mutlaka kuşku duyacaklardı.)


    Peki, kuşku duyulacak ne olabilir? Eğer ümmi kelimesine, okuma yazma bilmeyen anlamını verirsek, asıl o zaman kuşku duyulurdu. Çünkü okuma yazma bilmeyen bir insana uyulmanın, büyük hata olacağı toplumda tedirginlik yaratırdı. Asıl kuşku duyulmamasına neden, peygamberimizin bir ehli kitap olmadığı için, bu kitabı kendisinin yazmasının mümkün olamayacağı, o devrin inançlarından uzak olması nedeniyle, insanların Allah ın elçisine indirdiği kitaptan, şüphe edemeyecekleri anlatılıyor. Ama bizler ÜMMİ kelimesine, ne yazık ki Allah ın tek kelime bile söylemediği bir anlamı vererek, peygamberimizi okuma yazma bilmeyen bir insan ilan etmekten çekinmiyoruz bile.


    Hâlbuki peygamberimiz çok tanınan, çevresinde saygın, güvenilir büyük bir ticaret adamıydı. Böyle bir insanın, okuma yazma bilmemesi mümkün mü sizce? O devirde, peygamberimizin kendi içlerinden görevlendirilmemesini kabullenemeyenler, ne yazık ki bugünde aynı hatayı yaparak, peygamberimize hakkı olmayan bir yakıştırmayı yapmaktadırlar. Allah ın elçisine yaptığımız bu saygısızlıktan dolayı, Rabbimiz bizleri affetsin.


    Tüm bunlardan çıkaracağımız ders, bugün içinde yaşadığımız durumun acı gerçeklerinin, o devrin Allah ın kitabından uzaklaşmış toplumlarla, aynı konumda olduğu gerçeğidir. Çünkü bugünde, o günde Allah ın indirdiği kitap devre dışı bırakılmış, atalarından gelen rivayetler, itikatlar ve sanı ile din, iman yaşanır olmuş.

    Yaradan göndermiş olduğu kitaptan uzaklaşmış, rivayet ve sanıya iman edenler arasından bir elçi seçmeyip, ümmilerden yani Ehli kitaptan olmayanlar ama gerçekleri arayan, doğrunun arayışı içinde olan kulları içinden elçi seçmesi, çok düşündürücü ve dikkat çekicidir. Bunun üzerinde dikkatle düşünmeliyiz. Bu konuda alacağımız çok derslerin olduğunu düşünüyorum.


    Bizler Kur'an dan gerçekleri aramak yerine, rivayet ve hurafe inançlarımıza delil aramak adına, art niyetlerle Kur'an a bakmaya devam edersek, elbette Allah ın nurundan, güneşinden de, gereği gibi istifade etmemiz mümkün olmayacaktır.

    Tekrar hatırlatmak isterim, Yüce Allah görev verdiği elçisini, yoldan çıkmış Ehli kitaptan seçmemiştir. Bununla bizlere Allah ın anlatmaya çalıştığı, çok önemli bir mesaj vardır. Lütfen bu mesajı çok iyi anlamaya çalışalım ve kendimizi temize çıkarmadan, hiç kimseyi din ve iman adına ötekileştirmeden, elde Kur'an onun ipine sarılarak imanımızı yaşayalım.

    Allah cümlemizin yardımcısı olsun. Dilerim Rabbimden, Hurafe ve sanıya değil, Kur'an ın sınırlarını zorlamayan, FURKAN ın ipine sarılan, Allah ın halis kullarından oluruz.


    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
#20.12.2013 14:19 0 0 0