bozukluklar - uykusuzluk - stres - uyum - kriz
Uyum bozukluğu, kişi, köklü bir değişim ya da kayıp gibi bir stres kaynağıyla başa çıkamadığı ya da onu değerlendiremediği zaman ortaya çıkan kısa süreli bir durumdur. Bu rahatsızlıkta hüzün, umutsuzluk, iş ya da sosyal aktivitelere karşı ilgi kaybı gibi depresyona özgü belirtiler ortaya çıktığı için, kimi zaman “ durumsal depresyon” adını da almaktadır. Major depresyonun aksine, uyum bozukluğu, dış kaynaklı bir stres tarafından tetiklenir ve kişi duruma adapte olduktan sonra ortadan kalkar.
Rahatsızlığı tetikleyen stres faktörleri kişiden kişiye değişebilmekle birlikte, genellikle aşağıda sayıldığı gibidir:
Bir ilişkinin ya da evliliğin sona ermesi
İş kaybı ya da iş değişikliği
Sevilen birinin ölümü
Kişinin kendisinde ya da sevdiği birinde ciddi bir hastalık ortaya çıkması
Kişinin bir suçun mağduru olması
Kaza geçirme
Yaşamda büyük bir değişiklik meydana gelmesi (evlenme, çocuk sahibi olma ya da emekliye ayrılma gibi)
Yangın, sel, fırtına gibi bir doğal afet geçirme
Uyum bozukluğu olan kişi, yaşadığı stresli olaya bir tepki olarak, duygusal ve /veya davranışsal belirtiler gösterir. Belirtiler, olaydan yaklaşık üç ay sonra başlar ve en fazla altı ay sürer. Altı aydan uzun sürdüğüne çok nadiren rastlanmaktadır. Uyum bozukluğunda, stresöre verilen tepki, tipik olarak gözlenen ya da beklenenden daha fazla olmaktadır. Belirtiler, kişinin işlevselliğinde problemlere sebep olabilir, kişi uyuyamayabilir ya da çalışamayabilir.
Uyum bozukluğu, post travmatik stres bozukluğundan (PTSB) farklı bir durumdur. PTSB, hayati tehlike içeren bir duruma verilen tepkidir ve daha uzun sürer. Uyum bozukluğu ise kısa sürelidir, altı ayı aştığı durumlar çok nadir görülür.
Uyum Bozukluğunun Belirtileri Nelerdir ?
Uyum bozukluğu çok çeşitli semptomlarla seyredebilir. Bunlar:
Umutsuzluk hissi
Üzüntü
Sık ağlama
Anksiyete (kaygı- gerginlik)
Endişe
Baş veya karın ağrıları
Kalp atışının anormal ya da çok güçlü olması hissi
İnsanlardan ve sosyal aktivitelerden izolasyon, geri çekilme
İşe ya da okula gitmeme
Kavga, kontrolsüz araba kullanma ya da yağma gibi tehlikeli ve yıkıcı davranışlarda bulunma
İştahta değişmeler : İştah kaybı ya da çok fazla yeme
Uyku problemleri
Halsiz ya da yorgun hissetme
Alkol ya da diğer madde ve ilaç kullanımlarında artış
Çocuk ve ergenlerde bu belirtiler daha çok davranışsal boyuttadır. Okuldan kaçma, kavga etme ve dışavurumlar gözlemlenebilir. Yetişkinler ise hüzün ve anksiyete gibi, daha duygusal tepkiler vermektedirler.
Uyum Bozukluğunun Görülme Sıklığı Nedir?
Uyum bozukluğuna çok sık rastlanır ve bu rahatsızlık, cinsiyet, yaş, ırk ya da yaşam biçimlerinde fark gözetmeksizin, her insanı etkileyebilmektedir. Bu rahatsızlık her yaşta ortaya çıkabilmektedir ancak; ergenliğe, orta yaşa ya da yaşlılığa geçiş gibi yaş dönümlerinde görülme oranı artmaktadır.
Uyum Bozukluğum Olup Olmadığını Nasıl Anlarım?
Böyle bir rahatsızlığınız olduğundan şüpheleniyorsanız mutlaka doktorunuzu görmeniz gerekmektedir. Eğer belirtiler o anda mevcutsa doktorunuz, tıbbi geçmişinizi inceleyerek ve fiziksel muayenenizi yaparak işe başlar. Uyum bozukluğunun tespit edilmesi için kullanılan herhangi bir laboratuar testi olmasa da doktor, belirtilerinizin kaynağının fiziksel bir hastalık olup olmadığını belirlemek için, kan testleri ve röntgen filmi gibi bir takım testler de isteyecektir. Doktorunuz ayrıca, post travmatik stres bozukluğu, depresyon ya da anksiyete bozukluğu gibi diğer ruhsal problemlerin olup olmadığını da inceleyecektir.
Doktor, bu rahatsızlığın tanısını, belirtilerinizin yoğunluğu ve şiddetine ve bu belirtilerin günlük hayat fonksiyonlarınız üzerinde oynadığı role dair söylemlerinizden doğru yaptığı çıkarımlara göre koyacaktır. Genellikle, strese karşı verilen tepki normal olarak beklenenden yüksekse ya da günlük işlevselliği etkiliyorsa uyum bozukluğundan şüphelenilir. Eğer bu rahatsızlıktan şüphelenilirse de, doktor kişiyi ruh hastalıklarının tedavisi konusunda uzmanlaşmış profesyoneller olan psikiyatristlere ya da psikologlara yönlendirecektir.
Uyum Bozukluğu Nasıl Tedavi Edilir?
Uyum bozukluğunda en sık kullanılan tedavi yöntemi psikoterapidir. Terapi kişinin, stresörün hayatını nasıl etkilediğini anlamasına yardımcı olur. Yanı sıra kişinin daha güçlü başa çıkma becerileri oluşturmasında etkilidir. Kişinin kendi endişelerini, kendisi gibi stresle başa çıkmaya çalışan insanlarla paylaşabileceği destek grupları da faydalı olabilmektedir. Bazı vakalarda anksiyete semptomlarını kontrol etmek ve uyku problemlerini ortadan kaldırmak için ilaç tedavisine de başvurulmaktadır.
Eğer bu rahatsızlığın belirtilerini bulunduruyorsanız, tıbbi yardım almanız çok önemli bir konudur. Çünkü uyum bozukluğu tedavi edilmezse, major depresyona sebep olabilmektedir. Yanı sıra, stres veya anksiyete ile başa çıkabilmek için alkol ya da maddeye yönelirseniz de madde kötüye kullanımı problemleri yaşayabilirsiniz.
Uyum bozukluğu olan insanların çoğu tamamen iyileşmektedir. Bu rahatsızlık üzerine tedavi gören kişilerin, semptomlar başlamadan önce, yaşam içersinde daha iyi işlev göstermelerini sağlayan becerilere sahip oldukları da bir gerçektir.
Uyum Bozukluğu Önlenilebilir Mi?
Bu rahatsızlığı önlediği bilinen bir yol bulunmamaktadır. Ancak aileden ve sosyal çevreden gelecek güçlü bir destek kişinin karşılaştığı strese yol açan olayı atlatmasında önemli bir rol oynayacaktır. Alınabilecek en iyi önlem ise, tedaviye erken başlanmasıdır. Bu sayede belirtilerin yoğunluğu ve şiddeti azaltılıp, kişinin daha güçlü başa çıkma becerileri kazanması sağlanabilmektedir.
•Mikrobik enfeksiyonlara karşı direnci arttırır,
•Serinletici aromasıyla kronik yorgunluğu giderir,
•stres azaltır, sakinleştirir ve kolesterolü düşürür,
•Sinir sistemini güçlendirir,
•Uykusuzluğu ve sinirsel depresyonu ortadan kaldırır,
•Damar sertliğini ve kas kasılmalarını önler,
•Yüksek tansiyonu düzenler ve dengeler,
•Kan bozukluklarını giderir ve kanı temizler,
•Karaciğer rahatsızlıklarını iyileştirir,
•Cildi güzelleştirir ve parlaklık verir,
•Egzema ve benzeri deri hastalıklarına iyi gelir,
•Yara ve yanıkların hızla iyileşmesini sağlar,
•İdrar yolu iltihaplarını tedavi eder,
•Mide ve bağırsak rahatsızlıklarına iyi gelir,
•Safra kesesi ve böbrek hastalıklarına iyi gelir,
•Sindirim sistemini mükemmel şekilde düzenler,
•Sağlıklı diyet için önemlidir, kilo almayı önler.
•Bebeklikten ergenliğe kadar; kemiklerin ve dişlerin oluşumu ile sağlıklı dokuların ve kasların gelişimini olumlu etkiler.
•Vücudun gelişmesi için gerekli olan vitamin, mineral ve protein desteğini sağlar.
•Bağışıklık sistemini güçlendirdiği için mikrobik enfeksiyonlara karşı direnci arttırır.
•Aşırı çikolata, şeker ve sakız tüketen çocukların sağlık risklerini azaltır.
•Diş çürüklerini önler.
•Şekerin özümlenmesini sağlar ve şekeri enerjiye dönüştürür.
•İştah açar ve beslenmeye güçlü destek oluşturur.
•Asabi hastalıklarda rahatlatıcı görevi görür.
•İshale ve kabızlığa karşı etkindir.
•Kansızlığı önler ve kan bozukluğunu giderir.Tırnakların sağlıklı kalmasını sağlar.
•Görme yeteneğini güçlendirir.
•Kesiklerin ve yaraların hızla iyileşmesini sağlar.
•Zekâ gelişimine önemli katkı ve zihinsel aktiflik sağlar.
•Astım ve Alerjiye karşı direnç oluşturur.
•Çocukların büyümesinde doğal koruma ve güvenli Beslenme sağlayan nefis bir süt içeceğidir.
•Büyümeye güçlü destek sağlar.
•Boy uzamasına ve sağlıklı gelişime yardımcı olur.
•Ergenlik dönemine Pozitif etkinlik katar.
•Hormon dengesinin kuruluşuna yardımcı olur.
•İhtiyaç duyulan enerji için mükemmel destek verir.
•Zihinsel ve fiziksel gelişime benzersiz katkı sağlar.
•Beyin hücrelerini aktifleştirir ve beyinsel dinamizmi arttırır.
•Aşırı şişmanlamaya veya zayıflamaya karşı frenleyici görev üstlenir.
•Sindirim sistemini inşa eder ve tam beslenme sağlar.
•Sindirim esnasında protein sentezine olumlu yardım eder.
•Bağırsak florasını inşa eder.
•Böbrek fonksiyonlarını düzenler.
•Vitamin ve mineraller arasında işbirlikçi yapısıyla simbiotik çimento görevi görür.
•Cilt güzelliğine ve parlaklığına olumlu etkiler yapar.
•Ciltteki yağlanmayı ve kepeklenmeyi önler. Saçları kuvvetlendirir.
•İç ve dış kanamalarda kanamaları durdurmaya yardımcı olur.
•Yanıkların hızlı iyileşmesini sağlar.
•Dokuları tamir eder.
•Vücudun Sıvı dengesini optimum seviyede tutar.
•DNA sentezini ve yenilenmesini olumlu etkiler.
•Hücrelerin Oksijen almasında etkili görev üstlenir.
•Gençlik döneminin etkin, enerjik ve aktif bir dönem olmasında unutulmaz bir partnerdir.
•Gençlik ve dinçlik duygusunun sürekliliğini sağlar.
•Yorgunluk ve strese karşı koruyucu bir kalkandır.
•Cinsel fonksiyonların devamlılığında aktiflik kazandırır.
•Vücudun bütün organlarının uyumlu ve senkronize çalışmasını düzenler.
•Kanı temizler, klosterolü dengeler ve yüksek tansiyonu düşürür.
•Damar sertliğini ve kalp krizi riskini önler.
•Uykusuzluğu giderir. Spor yapanlar için enerji deposudur.
•Ferahlatıcı hoş kukusu ve benzersiz tadıyla rahatlık verir, dinlendirir ve gevşetir.
•Yemeklerde keyfinize keyif katar.
•Hazmı kolaylaştırır.
•Diyet yapanlar için en ideal içecektir.
•Kilo aldırmaz ve beslenme sentezi oluşturur.
•Kemoterapi tedavisi sürerken vücudun güçlü kalmasını ve Beslenmenin devamlılığını sağlar.
•Kas kasılmalarını ve krampları önler.
•Selülitlere karşı etkindir.
•Yağ dokularını çözümleyici fonksiyon içerir.
•Sindirim sistemindeki trafiği düzenler.
•Birçok hastalığın oluşumunu ilk başlangıçtan itibaren hemen önler.
•Başta üreme hormonları östrojen, progesteron, testesteron olmak üzere kortizon, ensülin, trioid, serotonin ve adrenal hormonları üzerine olumlu etkiler yapar.
•Mide asitleri ile salgıların düzenli ve verimli üretilmesine katkıda bulunur.
•Alkol alanlar açısından kaybolan vitaminlerin geri alımında tam bir takviye sağlar.
•Zehirlenmelere karşı kanı temizler.
•Vücuda giren siyanürü etkisizleştirir.
•Saç dökülmesini azaltır.
•Doğum kontrol hapı ve idrar söktürücü ilaç alanlara yardımcı olur.
•Antibiyotik ilaçlar vücuttaki tüm vitaminleri ve bakterileri öldürdüğünden; doğal savunma ve savaş ordularını kurarak doğal antibiyotik görevi üstlenir.
•Sinir sistemini sürekli reorganize ettiğinden çelik gibi güçlü yapı oluşturarak sakinlik ve rahatlık verir.
•Antioksidan özellikleri ile hücre yenilenmesine katkı sağlar.
•Menopoz dönemindeki riskleri azaltır.
•Aşırı yıpranmayı ve yaşlanmayı yavaşlatır.
•Damar sertliğini engeller.
•Uzun ve sağlıklı bir ömür trendine yönelik ****bolizmanın mimarıdır. Kemiklerin ve kasların güçlü kalmasına destek sağlar.
•Osteoporoz ve Alzheimer hastalığına karşı direnç oluşturur.
•prostat ve Bağırsak Kanseri başta olmak üzere birçok kanseri önleyici etkisi olduğu bilinmektedir.
•Adale kasılmaları ile felce karşı etkindir.
•Ellerdeki titremeler ile bellek zayıflığını ve dikkat azalmasını önler.
•Kronik güçsüzlüğe karşı kuvveti arttırır.
•Sinir iltihaplarına bağlı olarak el ve ayaklardaki uyuşma ile karıncalanmaları azaltır.
•Görme zayıflığını ve katarakt oluşumunu engeller.
•Serbest radikallerin, ağır metallerin ve zehirli Gazların vücuttaki olumsuz etkilerini azaltır.
•Kronik depresyona karşı olumlu iyileştirmeler yapar.
•Genç yaşlanmayı sistemize eder.
•Mutlu bir yaşlılık dönemi için vazgeçilmez doğal bir dosttur.
Elma sirke midenin boşalmasını geciktirerek bu yiyeceklerden alınan şekerin emilimini yavaşlatır ve aynı zamanda insülini daha etkili hale getirir. Aslında insülin glikoz postanızı kan dolaşımınızdan alıp hücresel posta kutunuza taşıyan bir postacı gibidir. Her iki etki de (kan dolaşımınıza emilimin daha yavaş gerçekleşmesi ve şekerin kandan hücrelere daha hızlı ulaşımı) diyabet hastalannda kan şekeri seviyesini daha düşük tutar. Bu denge; uzun vadede diyabet riskini bile yok edebilir.
Elma sirkesinin açlık hissini engellemek gibi çabucak görülen faydaları da var. Bu fayda kiloyu engeller ve şekerin kandan hücrelerinize taşımasını daha etkili hale getirir. Fiziksel olarak aktif kalmanızı sağlayarak enerji seviyenizi artırır. Bu yüzden patates ve sebzelere mayonez yerine kırmızı şarap sirkesi dökmeyi deneyin. Ya da yemeğe zeytinyağı ve sirkeli yeşilliklerden oluşan bir salatayla başlayın.
Çikolata severlerin merakla takip ettiği çikolatanın faydaları konulu araştırmalara biryenisi eklendi.
ABD Wayne Üniversitesi'nde bilim insanlarının yaptığı bir araştırmaya göre küçük bir miktar bitter çikolata sağlımızı egzersiz yapmak gibi etkiliyor!
Kakaonun içinde yer aran episatesin isimli maddenin tıpki aerobik yaptığımızda ortaya çıkan ve bize enerji veren mitokondria gibi kaslarımızı çalıştırdığı ortaya çıkmış.
Fareler üzerinde yapılan araştırmada 15 gün boyunca günde iki defa episatesin verilen farelerin tıpki koşu bandında 30 dakika koşan fareler kadar performans gösterebildiği belirlenmiş. Böylece çikolatanın doğal bir performan artırıcı olduğu üniversitearaştırmalarıyla belgelenmiş oldu.
Her cerrahi işlemde olabileceği gibi diş çekiminde de komplikasyonlarla karşılaşmak mümkündür. Önemli olan bu komplikasyonların neler olduğunu ve karşılaşıldığında ne gibi önlemler alınması gerektiğini bilmektir.Diş çekimi ile ilgili komplikasyonlar, diş çekimi sırasında karşılaşılanla ve sonrasında karşılaşılan olmak üzere ikiye ayrılır .
Diş çekimi sırasında karşılaşılabilecek komplikasyonlar ;
1-Dişin Kırılması : Diş çekilirken en sık karşılaşılan komplikasyondur. Her ne olursa diş çekimi öncesi röntgen çekilmesi ve ona göre hekimin çekim tekniğini seçmesi gerekir. Eğri , uzun , yoğun kemik içindeki kökle çekim sırasında zorluk çıkarırlar ve kırılabilirler. Mine bütünlüğü kaybetmiş, daha önce kanal tedavisi gören ve yaşlı bireylere ait dişte kırılmaya daha yatkındır. Böyle bir şeyle karşılaşıldığında hasta rahat ve böyle bir şeyin olabileceği bilincinde olmalıdır. Hekiminiz zaten gerekli işlemleri yapacaktır.
2- Komşu dişte harabiyet : Çekim yapılırken komşu diş harabiyet görülebilir. Genellikle de komşu dişteki dolgular çıkar. Yeni bir restarosyonla sorun giderilebilir.
3-Sinirlerin Zarar Görmesi :Kökler eğri veya derinde olan ve köklerin arasında alt çene sinirinin geçtiği mandibular dişlerde çekim yapılırken sinir zarar görebilir. Bunun sonucunda 5-6 hafta içinde düzelen hissizlik meydana gelebilir.
Diş çekimi sonrasında karşılaşılması olası komplikasyonlar;
1- Kanaması : Bu durum çekimden birkaç saat sonra ya da birkaç gün sonra başlayan kanamalardır. Nedenler arasında hastanın çekim sonrası önerilere uymaması yetersiz cerrahi teknikle oluşan yaralanma, bilinmeyen pıhtılaşma bozuklukları, ilaç kullanımı, hastanın yara yeriyle devamlı oynaması ve hipertansiyon sayılabilir. Hemen hekime başvurulmalıdır.
2- Ekimoz : Çekim sonrası oluşan kanamanın doku boşluklarına birikmesi sonucu 2-3 gün sonra mavimsi renk değişikliği halinde ekimoz olur. Birkaç hafta içinde düzelecektir.
4- Ağrı ve His Kaybı : Çene kemiğine ait ağrılar 24 saatten uzun sürebilir veya 3-5 gün sonra ortaya çıkabilir.Hekime başvurulmalıdır.
5- Trismus : Trismus çenenin kitlenmesi ağzın geçici bir süreliğine açılmamasıdır.Bunun için hastanın egzersiz yapması sıcak tedavi ve fizik tedavilerle geçirilir.
Bu gibi koplikasyonları en aza indirgemek için hastaların çekim sonrasında yapması gerekenleri şöyle sıralayabiliriz;
Buz torbası kullanarak da ağrı ve şişmeyi ilk 6 saat içinde uygulanmak kaydı ile azaltabilirsiniz-20 dk aralıklarla üzerinde yine bir 20 dk bekleterek.
Operasyon sonrasındaki iki saat içerisinde veya hissizlik tamamen geçmeden bir şey çiğnememelisiniz.
Çekim yarasının üzerine konan tampon yarım saat kadar tutulmalıdır.
Bu tampon atıldıktan sonra ,gerekmiyorsa tekrar tampon konulmamalı oluşan pıhtının bozulmamasına özen gösterilmelidir.
Çekim sonrası 2 saat bir şey yenmemeli, bu süre dolduktan sonra da mutlaka ılık şeyler tercih edilmeli ve çok sıcak ya da soğuk yiyeceklerden uzak durulmalıdır.
Hiçbir şekilde çekim yerine dokunulmamalı , yara bölgesi emilip tükürülmemeli ve kamışla bir şey içilmemelidir.
Çekim yeri mutlaka temiz tutulmalıdır. Yara içerisine yemek artığı dolması önlenmelidir. Çekimden 24 saat sonra yumuşak bir diş fırçasıyla bölge yavaşça fırçalanmalıdır.Bu sırada ağız tuzlu suyla çalkalanabilir; su diş çekilen bölgede hafifçe dolaştırılıp yavaşça tükürülmeli. Çekimini takip eden hafta içinde günde 2-3 kez yapılmalıdır.
Ülkemiz gibi damak tadı, sağlıklı ve dengeli beslenmenin önüne geçen toplumlarda en büyük bedeli, çocuklar ödüyor. Karbonhidrattan zengin beslenme ile büyüyen çocuklarımızın dişleri, şimdiden çürüklerle doluyor.
Sağlıklı ve dengeli beslenme, her yaştan insanın sağlığını korumak ve geliştirmesi için son derece önemlidir. Ancak bizim gibi damak tadı, sağlıklı ve dengeli beslenmenin önüne geçen toplumlarda, bu konuda çok hata yapılır. Yetişkinler beslenme tercihlerindeki hatalarının bedelini çeşitli sağlık problemleriyle öderken, onların bilinçli bakımına muhtaç durumdaki bebekler ve küçük çocuklar, hiç de sorumlu olmadıkları bu yanlışların kurbanı olurlar. Doğal olarak hızlı gelişme ve büyüme döneminde oldukları için, öncelikle kemik dokuları bu durumdan zarar görür. Özellikle de dişleri
Dört yaşında ağzındaki tüm dişleri çürümüş bir çocuğu düşünmek bile istemeyiz ama, gerçek hayatta bu durumda olan çok sayıda çocuk var, ne yazık ki! Bu nedenle, sağlıklı ve dengeli beslenmenin diş sağlığı ile ilişkisini ele almak ve muhtemel soruları cevaplamak istedik.
Çocuklar için sağlıklı beslenme nasıl olmalıdır?
Sağlıklı beslenme, çocuğunuzun büyüme ve gelişimi için gerekli tüm gıdaların dengeli bir şekilde alınması demektir. Dengeli beslenme, çocuğunuzun sebze, meyve, süt, et, balık ve yumurta gibi ana besin gruplarını düzenli bir şekilde tüketmesiyle mümkün olur.
Çocuğumun beslenme şekli, diş sağlığını nasıl etkiler?
Öncelikle şunu belirtmemiz gerekiyor: Dengeli beslenme çocuğunuzun genel vücut gelişimini etkilediği gibi onun diş ve dişeti gelişiminde de çok önemli rol oynamaktadır. Örneğin, karbonhidrattan zengin beslenme düzenine sahip bir çocuk, diş çürüklerinin oluşumu açısından risk altındadır.
Çocuğumun beslenmesini diş sağlığı açısından güvenli hale nasıl getirebilirim?
İlk yapılacak şey, dengeli beslenmedir. İkincisi de çocuğunuzun şeker veya nişasta içeren gıdaları hangi sıklıkta tükettiğini tespit etmektir. Nişasta içeren gıdalar ekmek, kraker, pasta ve patates cipsi gibi yiyeceklerdir. Şeker konusuna gelecek olursak, sadece evdeki şeker kutusu ile bunu sınırlandırırsak, kendimizi yanıltmış oluruz. Çünkü günlük olarak tükettiğimiz birçok gıda şeker ihtiva eder. Örneğin, meyveler ve süt ürünleri gibi son derece besleyici gıdalarda bile değişik yoğunlukta şeker bulunur.
O halde nişasta ve şeker içeren gıdaları çocuğuma hiç vermeyecek miyim?
Tabiî ki hayır. Bu gıdaların birçoğu, çocuğumuzun büyümesi ve gelişimi için gerekli besinleri içerir. Yapmanız gereken seçici olmak ve bunların yeneceği zamanı doğru tayin etmektir. Nişasta veya şeker içeren gıdaların ana öğünlerle beraber yenmesi, bir başka deyişle ara öğün olarak tüketilmemesi gerekir. Bu gıdalar arasında, özellikle yapışkan olanları en tehlikeli olanlarıdır. Nişasta ve şeker gibi yapışkan yiyecekler, dişlerin üzerine yapışıp uzun süre orada kalabilirler. Bu da diş çürükleri açısından oldukça tehlikeli bir durumdur. Bu konuda detaylı bilgi almak için diş hekiminize danışmanız daha doğru olacaktır.
Dengeli beslenme çocuğumun fluorid ihtiyacını da karşılayabilecek mi?
Maalesef hayır. Dengeli beslenme her zaman çocuğunuz için gerekli olan fluorid ihtiyacını karşılayamayabilir. Eğer çocuğunuz bir diş hekimi gözetiminde ise, çocuğunuzun diş çürüklerinden korunması için ihtiyacı olan fluoridin hangi yolla alınması gerektiği konusunda sizi yönlendirecektir.
Katı gıdalarla beslenmeyen bebekler için ne önerirsiniz?
Bebeklerde yapılması gereken en önemli şey, bebeğinizin ağzında dişleri varsa, uykudayken veya uyumadan önce biberonla beslenmesini önlemektir. Biberon içerisine konuşan süt, ballı veya reçelli süt, meyve suyu veya mamalar, bebeğinizin dişleri üzerine yapışır ve uyku sırasında zaten azalmış olan tükürük akışından dolayı ağız içinde derhal aside dönüşüp dişlerini çürütür. Eğer bebeğiniz biberonsuz uyumuyorsa, biberon içine sadece su koyarak onun uykuya dalmasını sağlayın.
Çocuğunuzun diş ve dişeti sağlığı için neler yapmalısınız?
•Çocuğunuzun diş sağlığı açısından doğru beslenmesinin kontrolü için mutlaka bir diş hekimine başvurun.
•Alışveriş yaparken şeker ve nişasta içeren gıdalarda daha seçici davranın. Bu gıdaların tüketimini azaltmaya çalışın.
•Çocuğunuzun beslenme zamanlarını düzenleyin ve her öğünde besleyici değeri yüksek gıdalarla beslenmesini sağlayın.
•Dengeli beslenmede çocuklarınızın şeker ve nişasta içeren gıdaları, sadece ana öğünlerde tüketmesine izin verin.
•Bebeğinizin uyku sırasında içinde şeker bulunmasa dahi süt veya meyve suyu içeren biberonla uyumasına izin vermeyin. Uykuya dalması için biberon alışkanlığı varsa sadece su vermeyi tercih edin.
•Eğer çocuğunuz sakız çiğnemeyi seviyorsa, xylitol gibi ağız bakterileri tarafından kullanılamayan türde şeker ya da tatlandırıcı içeren sakızları çiğnemesini sağlayın.
•Üzerinde diş dostu logosu bulunan ürünleri tüketmeyi tercih edin.
Doğuma hazırlık amacıyla artan östrojen ve progesteron salgıları, diş ve dişeti iltihabına uygun zemin hazırlar. Ancak hamilelik öncesinden doğuma kadar süren kontrol ve tedavilerle dişler sağlıklı kalabilir.
Bir bebeğe dokuz ay boyunca ev sahipliği yapacak olan kadın vücudu, hormonlar sayesinde hamilelik süreci tamamlanıncaya kadar çeşitli değişimlere uğrar.
Temel işlevleri, bebeğin ve annenin doğuma hazırlanması olan bu hormonlardan östrojen ve progesteron, hamileliğin 2. ayından itibaren, artmaya başlar. Hamileliğin 8. ayına kadar devam eden bu artış, doğumun gerçekleşmesiyle birlikte, yavaş yavaş normal seviyelere döner.
Hormonların dişler üzerine olumsuz etkileri
Hormonal seviyedeki artış, ağız mukozasını dış etkenlere karşı hassas hale getirir. Bu dış etkenlerden bir tanesi de bakteri plağıdır. Hamilelikte ağız ve diş sağlığını olumsuz yönde etkileyen bir başka faktör de, hamileliğin başlangıcında görülen mide bulantılarıdır. İlk üç ayda görülen mide bulantıları, hamile bireylerin ağız ve diş sağlığını ihmal etmelerine yol açar. Bu ihmal sonucunda, hormonal değişimler nedeniyle hassaslaşan dişetinde, çeşitli iltihaplanmalar oluşur. Hamile kadınların bu döneminde; fırçalandığında kanama, ödeme bağlı olarak diş estetiğinin bozulması gibi sorunlar ortaya çıkar.
Yaklaşık 3 ay sonra mide bulantıları geçtikten sonra, durum tam bir kısırdöngüye dönüşür. Anne adayı, dişetine fırçanın değer değmez kanaması sonucunda, ağız temizliğini tamamen bırakır ve böylece iltihaplanma daha da şiddetlenir.
Bu arada diş ve dişeti üzerine biriken bakteri plağı da giderek artar. Sonuçta, hamilelik döneminde yaşanan dişeti sorunlarına ek olarak, diş çürükleri ve diş apseleri oluşur.
Hormon salgısına bağlı olarak başlayan hamilelik dönemindeki bu zincirleme gelişen diş ve dişeti sorunları, hamilelerin oldukça sıkıntılı günler geçirmesine neden olur.
Diş kaybına karşı neler yapılmalı?
Her doğumun anneye bir diş kaybettireceği inancı, kesinlikle yanlıştır. Diş ve dişeti sorunları en başından çözülerek, hamilelik süreci çok daha keyifli yaşanabilir.
Diş ve dişeti sorunlarının en büyük nedeni, ağız ortamında oluşan bakteri plağıdır. Bu nedenle, bakteri plağının oluşumunu engellemek için, dişler hamileliğin başlangıcından itibaren günde 2 kez fırçalanmalı, diş araları diş ipiyle iyice temizlenmelidir.
En ideali, hamile kalmadan önce, tüm diş ve dişeti sorunlarının giderilmesi, hamilelik döneminde de diş hekimi kontrolü altında olunmasıdır.
Ancak kimi zaman her türlü önlem alınmasına rağmen, yukarıda sayılan hormonlar ve bulantı gibi nedenler sayesinde çeşitli sorunlar ortaya çıkabilir. Anne adayının diş ve dişetinde gelişecek iltihap, bebeği olumsuz yönde etkileyeceği için, tedavinin doğum beklenmeden hemen yapılması zorunludur.
Günümüzde yapılan çalışmalar, ağız ve diş sağlığı iyi olmayan anne adaylarının düşük yapma ve düşük kilolu bebek doğurma riski ile karşı karşıyadır. Enfeksiyon, kontrol altına alınmadığı takdirde, gerçekten de diş kayıpları gerçekleşebilir. Fakat bu diş kaybının hamilelikle hiç ilgisi yoktur. Bu tamamen, ağız ve diş sağlığına gereken önemin verilmemesinden kaynaklanır.
Anne adayının ağız ve diş sağlığına gereken önemi vermesi, sadece kendisinin değil, bebeğinin sağlığı için de zorunludur. Doğumdan sonra bebeğin dış dünyayla ilk teması annesiyle olur. Annedeki diş ve dişeti iltihapları, olduğu gibi bebeklerine geçer. Özellikle infektivite penceresi olarak adlandırılan 0-2.5 yaş dönemi, ağız ve diş sağlığını tehdit eden bakterilerin anneden bebeye geçiş zamanıdır. Bu dönemde annenin ağız ve diş sağlığının en iyi düzeyde olması, bebeğin ilerideki diş sağlığını da büyük ölçüde garantiler.
Bu nedenle hamilelik, gerek annenin gerekse bebeğin ağız ve diş sağlığı için özel ilgi gerektiren hassas bir dönemdir. Bu hassas dönemin rahat ve sorunsuz bir şekilde geçirilebilmesi için anne adayının hamilelik öncesinde ağız ve diş sağlığıyla ilgili tüm sorunlarını çözmesi gerekir. Ardından yapılacak rutin kontrollerle, diş kaybı olmadan sorunsuz bir hamilelik geçirmek hiç de zor değil.
Göz Tansiyonu olarak bilinen GLOKOM, tedavi edilmediğinde görme kaybına neden olan bir hastalıktır. Erken teşhis edildiğinde görme kaybı önlenebilir, bu yüzden erken teşhis çok önemlidir. Erken teşhis de ancak düzenli doktor kontrolleriyle sağlanabilir.
::: Glokom (Göz Tansiyonu) Nedir?
Glokom, göz içi basıncının yükselmesi sonucu görme sinirinin hasara uğramasıyla görme kaybı gelişen bir hastalıktır. Çoğunlukla 40 yaş üzerindekilerle görülmekle birlikte her yaşta görülebilir. Hastaların çoğunda önemli bir belirti görülmez, bu yüzden hasta tarafından fark edilmesi zordur. Çok az belirti görüldüğünden ve yavaş ilerlediğinden, düzenli göz doktoru kontrolü yapılmadığında ancak geç dönemde fark edilebilir.Görme kaybı oluştuktan sonra tedavi mümkün değildir.
::: Glokom Nasıl Teşhis Edilebilir?
Çok az belirti veren bu hastalığın teşhisi göz doktoru muayenesiyle son derece kolaydır. Teşhisin kesinleştirilmesi, uygulanacak tedavinin belirlenmesi ve hastalığın ilerlemesinin takibi açısından görme alanı tetkiki gerekebilir.
::: Tedavisi Var mı?
Erken teşhis edildiğinde tedavisi oldukça başarılıdır.Görme kaybı gelişmişse ancak ilerlemesi durdurulabilir. Tedavide en sık olarak göz damlaları kullanılır. Damlaların düzenli ve tam saatinde kullanılması çok önemlidir. Şunu unutmayın : Sadece günde birkaç defa damlatılan ilaçların aksatılması ciddi görme kayıplarına yol açabilir.
Bazı acil göz tansiyonu krizlerinde göz damlası dışında tablet veya serum uygulanması gerekebilir. Yine bazı glokom tiplerinde lazer tedavisi uygulanabilir. Tüm bunlara rağmen hastalık kontrol altına alınamıyorsa cerrahi tedavi uygulanır.
::: Kimlerde Göz Tansiyonu Riski Fazladır?
* İleri yaştakiler, (özellikle 40 yaşından sonra!)
* Yakın akrabalarında göz tansiyonu olanlar,
* Yüksek tansiyon hastalığı olanlar, (Kol Tansiyonu)
* Şeker hastalığı olanlar,
* Uzun süre steroid kullananlar,
* Miyoplar, (Özellikle yüksek numaralar.)
* Göz ameliyatı geçirmiş olanlar,
* Gözü etkileyen travma geçirenler,
* Ve tabii ki sigara içenler!
! ! ! Nelere Dikkat Etmeli?
* Erken teşhis açısından düzenli doktor muayenesi çok önemlidir.
* Göz tansiyonu tedavisi genellikle ömür boyu süren uzun bir tedavi olmasına rağmen oldukça başarılıdır ve kolay bir tedavidir. Bu yüzden göz damlalarınızı önemseyin ve her gün doktorunuzun önerdiği saatte damlatmayı ihmal etmeyin.
* Tedavi sırasında bir yan etki gelişirse doktorunuzdan habersiz tedavinizi kesmeyin ve doktorunuza danışın. Birçok göz damlasının alternatifi mevcuttur ve genellikle tedaviyi kesmeniz gerekmez.
Beslenme, canımızın çektiği, istediği yiyeceklerle karnımızı doyurmak değildir. Beslenme; insanın büyüme, gelişme, sağlıklı ve üretken olarak uzun süre yaşaması için gerekli olan besin öğelerini yeterli miktarda alıp, vücutta kullanılabilmesidir. Besin öğelerinin herhangi biri alınmadığında, gereğinden az ya da çok alındığında, büyüme ve gelişme engellenir ve sağlığımız bozulur. İşte aldığımız besinlerin etkileşime girdiği organlardan biri de gözlerimizdir. Gözlerimiz en önemli duyu organlarımızdan birisidir. Ancak yaşlılık, kalıtım, çeşitli kazalar gibi nedenlerle istemeden yakalandığımız göz hastalıkları görme kalitemizi yavaş yavaş azaltabilir ki bu da günlük hayatımızı olumsuz yönde etkiler.
Bu hastalıklardan biri de katarakttır. Katarakt; gözün doğal merceğinin çeşitli nedenlerle saydamlığını kaybederek bulanıklaşmasıdır. Halk arasında "göze perde indi" şeklinde ifade edilir. Katarktın risk faktörleri arasında; genetik faktörler, ileri yaş, diyabet, kötü beslenme gibi faktörler yer almaktadır. Beslenmenin göz sağlığı için önemli bir yeri olduğunu kanıtlayan birçok araştırma bulunmaktadır. Yapılan bir çalışmada 10 yıl boyunca takip edilen kadınların, katarakt gelişenlerin diyetleri ile katarakt gelişmeyenlerin diyetleri karşılaştırıldı. Katılımcıları tükettikleri lutein ve zeaksantin miktarlarına göre 5 gruba ayrıldığında; lutein ve zeaksantini en fazla tüketen grup en az tüketen gruba göre daha az katarakt gelişme şansına sahip olduğu bulundu.
Peki lutein ve zeaksantin nedir?
LUTEİN VE ZEAKSANTİN:A vitamini aktivitesi göstermeyen, gözde bulunan, gözü zararlı mavi ışınları filtre ederek katarakta karşı koruyabilen karotenoidlerdir. Gözle ilgili dokularda yoğun bulunurlar. Göz sağlığı için önemli antioksidan karotenoid olan lutein ve zeaksantin, gözü hem güneş ışınlarına karşı, hem de serbest radikal hasarına karşı korur.
Lutein retinadaki ana pigmettir ve maküla olarak bilinen görme hassasiyetini sağlar. Maküler dejenerasyon; sarı nokta denilen ve görmeden sorumlu olan retina tabakasının ortasındaki küçük alanın zarar görmesidir. Lutein doğal bir göz siperidir, retinayı çok fazla ışığa karşı korur. Artan yaşla beraber retinadaki lutein miktarı azalır. Makulayı korumanın yanında, lutein güneş ışığına karşı lensi korur ve katarakt gelişimini azaltır.
Yapılan çalışmalar, lutein ve zeaksantinden zengin besinlerin, insanları maküler dejenerasyon yada katarakta karşı koruma sağladığı yönündedir.
Domates ve greyfurtta bol bulunan likopen, yine karoten ailesinden bir antioksidandır ve maküler dejenerasyon ve katarakta karşı korunma sağlar.
Kaynakları:Yeşil bitkilerde (özellikle ıspanak, kıvırcık, kara lahana, pırasa, bezelye), mısır, çeşitli meyveler, yumurta sarısı.
Gereksinim:Minimum 6-10 mg/ gün
Aşağıdaki tabloda besinlerin lutein ve zeaksantin oranları verilmiştir.
Besin Mg / porsiyon
Kıvırcık lahana (çiğ) 26.5
Kıvırcık lahana (pişmiş) 23.7
Ispanak (pişmiş) 20.4
Kara lahana (pişmiş) 14.6
Turp otu (pişmiş) 12.2
Bezelye (pişmiş) 4.1
Ispanak (çiğ) 3.7
Mısır (pişmiş) 1.5
Brokoli (çiğ) 1.3
Yeşil fasulye (pişmiş) 0.9
Brokoli (pişmiş) 0.8
Yumurta 0.2
Portakal 0.2
Göz Sağlığı ve Beslenme
•A vitamini
•Karotenoidler
•Lutein - Zeaksantin
•C Vitamini
•Çinko
•Riboflavin
•Sarı Nokta Hastalığı
•Yaban mersini , Mısır ,Ispanak
Göz Sağlığı ve beslenme
Beslenme, insanın büyüme, gelişme, sağlıklı ve üretken olarak uzun süre yaşaması için gerekli olan besin öğelerini vücuduna alıp kullanabilmesidir. İnsanların gereksinimi olan bu besin öğeleri: Proteinler, yağlar, karbonhidratlar, mineraller, vitaminler ve sudur.
Kişinin gözünün karanlık ortama adaptasyonu özellikle de A vitaminini yeterli olması ile yakından ilişkilidir. A vitamini yetersizliğinde keratomalasi, kseroz, Bitot Lekesi ve Kseroftalmi oluşabilirken, riboflavin yetersizliği korneada damarlanma, konjonktivit, fotofobi, gözlerde yanma ve kaşınmaya neden olabilmektedir.
Pridoksin ( B6 Vitamini ) yetersizliğinde angular blefarit ve konjonktivit oluşur. Esansiyel olan amino asitler, C vitamini ve niasin, lenslerinin sağlığını ve bütünlüğünü korurlar. Son yıllarda n-3 yağ asitlerinden dekozahegzaenoik (DHA) asidin de retinada önemli miktarlarda bulunduğu tespit edilmiştir.
Yaşlılarda diyete antioksidan vitaminlerin (Vitamin E, C ve Beta Karoten) ilave edilmesi yaşlılığa bağlı katarakt riskini azalttığı bildirilmektedir.
A vitamini
Gözlerimizin karanlıkta normal olarak görmesine ve alacakaranlığa alışmasına yardım eder. Gelişmekte olan ülkelerde A vitamini yetersizliği, çocukluk çağında körlüğün en önemli sebeplerinden biridir.
A vitamini yetersizliğinde gözün üç bölümü etkilenir; retina, konjontiva ve kornea. Retinadaki rod hücreleri A vitamini yetersizliğine karşı hassastır. Dolayısıyla görme etkilenir. Yetersizliğin devamı konjonktiva ve korneada kuruluğa " kserosiz" neden olur. Konjonktival kuruma " Bitot lekesi" ile beraber görülür.Antioksidan vitamin olan A vitamininin yeterli alımı katarakt riskini azaltır.
Organizmamız A vitaminini mutlaka göz sağlığımız amaçlı beslenme kaynaklı almalıdır. Kaynaklarında; hayvansal kaynaklı karaciğer, balık yağı, yumurta başta gelmektedir.
Karotenoidler
Sarıdan kırmızıya renk veren yağda eriyen pigmentlerdir. Genellikle lipid materyalde klorofil ile birlikte bulunur. Kayısı, kantolop kavunu, mango, havuç, kırmızı ve yeşil biber ve tatlı patates ile birlikte koyu yeşil renkli olmalarına rağmen brokoli, marul ve ıspanak gibi sebzelerde karoten içermektedirler.Bu sebzelerin bileşimindeki sarı ve turuncu renkli karoten, yapraklardaki klorofilin koyu yeşil rengi tarafından baskılanır.
Dünyadaki tüm bitkilerin bileşimde 500'den fazla karotenoid olduğu bilinmektedir. Bunlardan besinlerde bulunan 50 tanesi A vitaminine çevrilebilmektedir. Sebze ve meyvelerde bulunan karotenoidlerden sadece birkaç tanesi analiz edilebilmiştir. Bunlar alfa karoten, beta karoten, gama karoten, laykopen, lutein ve zeaksantindir.
Majör bir karoten olan laykopen, domates ve ürünlerinde, pembe greyfurt ve karpuzda esas olarak bulunur. Bunun dışında kuru kayısı, palmiye yağı ve kuşburnu püresinde de bulunmaktadır. Bütün karotenler arasında oksijen ile en yüksek doyma oranına sahiptir ve plazma seviyesi β karotenden daha yüksektir.Laykopenin besin şeklinde tüketimi sadece kataraktın değil aynı zamanda diğer hastalıkların da başlangıcı ve ilerlemesinde koruyucu etki gösterir.
Lutein - Zeaksantin
A vitamini aktivitesi göstermeyen karotenoidlerdir. Vücutta en yoğun bulundukları dokular, gözle ilgili dokulardır. Retina ve makülada 500 kat fazla bulunurlar. Karaciğer dokuları, adrenal, adipoz pankreas ve böbrek diğer bulundukları dokulardır.
Lutein ve Zeaksantin güçlü antioksidan etki göstererek;
Retina ve makulada yüksek frekanslı ışığa bağlı olarak oksidasyon fazladır. Lutein ve zeaksantin retina ve makülada ışığa bağlı oksidasyonu azaltır.
•Yaşa Bağlı Maküler Dejenerasyon (AMD) riskini azaltır.
•Diğer retina dejenerasyonları riskini azaltır.
Diyetle alınan Lutein ve Zeaksantinin x'i sebzelerden gelmektedir. Ispanak (30 gramı 3659 mg lutein ve zeaksantin), semizotu, brokoli, mısır gibi sarı renkli sebzeler, portakal, kavun ve bu bitkisel kaynaklarla beslenen hayvanların ürünlerinde bulunur.( yumurta sarısı )
C Vitamini
C vitamini bir antioksidan olarak B karoten ve E vitamini ile benzer yolları izleyerek vücudumuzu zararlı maddelerden korur. C vitamininin en önemli farkı vücut sıvılarında serbest radikallere karşı savaşmasıdır. Yağ dokusunda aynı etkiyi göstermez fakat suda çözünebildiği için vücudumuzda farklı bölgelere koruyucu etki gösterebilme yeteneğine sahip olmaktadır.
Kaynakları genellikle yeşil sebzeler turunçgiller, çilek, domates, kuşburnu gibi yiyecekler olarak sıralanabilmektedir
Çinko
Çinko bir çok enzimin kofaktörüdür ve retina konsantrasyonunun içinde bulunur. Retinadaki rolü tam olarak açıklanmamıştır, belki de Superoksit dismutaz ve katalazın kofaktörü olan çinkonun antioksidan fonksiyonuyla ilgili olabileceği belirtilmiştir.
Çinko karanlığa adaptasyonda, kemik metobalizmasında, oksijen transportunda ve serbest radikal hasarına karşı korumada görev almaktadır.
Riboflavin
Aynı zamanda B2 vitamini olarak da adlandırılan, suda eriyen B kompleks vitaminlerden biridir. Işığa çok hassastır. Işık temasında vitamin özelliğini kaybeder. Riboflavin gözün ve derinin sağlığı için çok önemli bir vitamindir. Yetmezliğinde gözde yanma ve kaşınma, ışığa hassasiyet, korneada vaskülarizasyon (damarlanma), yaygın seboreik dermatit, keylozis ve glossit oluşur.
Riboflavinin en zengin kaynakları; et, süt, ve yumurta gibi hayvansal protein kaynağı yiyeceklerdir. Yeşil yapraklı sebzeler, kuru baklagiller ve maya da iyi kaynakları arasında yer almaktadır.
Sarı nokta hastalığında beslenme
Yaşa bağlı sarı nokta hastalığı (makula dejeneransı), ileri yaşta görme kaybına en sık yol açan hastalıklardan biri. Gözün retina (sinir) tabakasındaki sarı nokta, net görmemizi sağlayan bölge. Bu bölgedeki problemler, görmenin kaybına yol açıyor.
Sarı nokta hastalığının nedenleri arasında, yaşlanma, beslenme , sigara ve yüksek tansiyon yer alıyor.
Gıdalara ek olarak alınan bazı vitamin ve minerallerin, sarı nokta hastalığınn ilerlemesini yavaşlattığı ispatlandı. Sarı nokta hastalığının ilerlemesini yavaşlatıcı etkiye sahip formulasyon şöyle:
C vitamini 500 mg
E vitamini 400 IU
Beta-karoten 15 mg
Çinko oksit 80 mg
Kuprik oksit 2 mg
Bu bileşim, ileri evrede yaşa bağlı sarı nokta hastalığı geliştirme azaltıyor
Yaban mersini , Mısır ,Ispanak
Yaban mersini,
Bitkisel ilaçlar arasında özellikle göz fonksiyonlarını desteklediği düşünülen Bilberry (Vaccinum myrtillus) meyveleri antosiyaninler ve flavonoitler gibi fenolik bileşikler bakımından zengin. Ayrıca A vitamini aktivitesine sahip karotenoitler taşıyor. Bilhassa Uzakdoğu ve İngiltere'de gece görüşünü kuvvetlendirdiğine inanılıyor. İnanılıyor diyoruz, çünkü bu konudaki çalışmalar net bir sonuç ortaya koyamıyor. Ufak çapta bazı çalışmalar ile ileri sürülen etkinlik bilimsel çalışmalar ile gözlenememiş. Ancak konuya bilimsel açıdan yaklaşıldığında, bu tip bir olumlu etkinin tespit edilebilmesi oldukça zor görülüyor. Yani net bir şekilde etkili veya etkisiz diye sonuç çıkarmak pek mümkün değil. Bazı kaynaklarda İkinci Dünya Savaşı'nda gece bombalamaya çıkan İngiliz pilotlarının, infra-red görüş olanaklarının bulunmadığı o dönemlerde, gece hedefi iyi görebilmek için bilberry kullandıkları bilgisi yer alıyor. Yapılan çalışmalar bitkinin meyvelerinin, zengin antosiyanin ve karotenoit içeriği nedeniyle, kuvvetli antioksidan etkisi bulunduğunu ortaya koyuyor.
Mısır
Zeaksantin adlı bir bitkisel bileşim içerir.Bu madde yaşa bağlı olarak gelişen görme bozukluklarını azaltır.
Ispanak
Antioksidan özelliği taşıyan A vitaminine dönüşen betakaroten içerir. Sağlıklı gözler için gereklidir. Katarakt ve diğer göz tabakalarının bozulmasına karşı lutein maddesi de içerir.Pişirdikten sonra hemen tüketin; beklemesi halinde içindeki yararlı maddeler toksik maddelere dönüşebilir.
Belki de sevgi ve aşk başucunuzda. Açmış kollarını sizi çağırıyor ama farkında değilsiniz sözcüksüz söylenenlerin. Eğer kendinizi sevmekle başlamadıysanız, paylaşmadıysanız sevginizi, çoğaltmadıysanız onu emek, aşk ve sabır ile. O zaman işiniz zor. Çünkü zorlama sevgiler ve aşklar yaşarsınız, yaşadığınızı sanırsınız ama onlar size ait sevgiler ve aşklar olmaz Sevgi büyülü sözcük, sihirli anahtar sanki küsleri barıştıran, uzaklardakileri hatta yabancıları yakınlaştıran bir köprü oluverir. Ağızdan dökülen bir çift söz yeter çoğu zaman. Zaten heybenizde sevgi yoksa işiniz zor yani sevgi biriktirmiyorsanız, sunmuyorsanız, paylaşmıyorsanız kısaca sevgisiz bir dünyada boşu boşuna yaşıyorsanız, iletişim içinde olduklarınızı sevginizden mahrum ediyorsanız, boşa yaşadığınızı söylemek yanlış olmaz. Sevgi şekil değiştirir aşk ile duygularda zirve yapar. O kadar çok sevgi ve aşk çeşidi vardır ki saymakla bitmez
Sanırım aklınıza ilk olarak "14 Şubat sevgililer günü" geldi. Peki, sevgililer gününüz kutlu olsun. Eğer sevgiliniz yoksa ne kadar boş bir dilek bu değil mi? Peki sevgilinizin olması için öncelikle sevmeniz gerektiğinin farkında mısınız? Dahası onun da sizi sevmesi
Sevmek, bazen karşılıksız, bazen doyasıya bazen ümitsizce ya da ayaklarınız yerden kesilircesine, sanki başka bir âleme geçmiş gibi, sevmek; kendini kaybetmek. Ayrıca "anne, baba, aile," sevgilerini de unutmamak lazım. Bilinçaltına yerleşmiş sevgiler var. Örneğin "vatan, bayrak, özgürlük, Mevla" gibi ya da öğretmenimizi, hocamızı, yöneticimizi, yönetici isek çalışanlarımızı, kedimizi, balığımızı, bisikletimizi sevmemiz sadece kişisel beğeni değil ki, sevdiğimizle ister kişi ister bir nesne olsun onunla bağ kurmamız demek.
Kısaca unutmayın sevgi karşılıklıdır ama gerçek sevgide salt karşılık beklenmez. Gerçekten seviyorsanız onun da sizi sevmesini beklersiniz ama o sizi sevmese de onu sevmeye devam edersiniz. Bazen size sevdiğini söylemez, bazen de siz görmezsiniz onun sizi nasıl sevdiğini, ya da sormayı unutursunuz veya söylemeyi onu nasıl sevdiğinizi. Başkalarının sevgilerini, aşklarını kıskanırsınız.
Ne dersiniz bu işte bir yanlış yok mu? Ne yazık ki var. Bunun nedeni ise gerçekte kendinizi dahi sevmemeniz olabilir mi?
"Bunca yıllık karım, ne yani onu sevdiğimi mi söyleyeceğim? İyi de bizim adetlerimize göre kocaya ikide bir onu sevdiğini söylemek olmaz. İleride seversin kızım bak adamın işi var hele bir evlen. İyi de ben ananı severek mi aldım sanki, sen de benim istediğimle evleneceksin. Sevmek de demek? Çocuğunu başkalarının yanında sevme, kucağına bile alma. Aşk meşk işleri filmlerde olur" diye ahkâm kesen büyükler. Zaten ilk erkek söylemeli sevdiğini, kadın önce söylerse yanlış olur gibi yanlış düşüncelerle büyütülürseniz olacağı bu olur. Bu nedenle ne seversiniz adam gibi, ne de söylersiniz yüreklice, ne yaşarsınız sevdiğinizi doyasıya ne de paylaşırsınız sevginizi sevdiğinizle.
Sevgiyi sadece öpmek, sarılmak, elini tutmak falan diye mi öğretiyor yoksa bazı şarkılar? Niye filmlerdeki sevgileri, aşkları istiyoruz ki? Belki de sevgi ve aşk başucunuzda. Açmış kollarını sizi çağırıyor ama farkında değilsiniz sözcüksüz söylenenlerin. Eğer kendinizi sevmekle başlamadıysanız, paylaşmadıysanız sevginizi, çoğaltmadıysanız onu emek, aşk ve sabır ile o zaman işiniz zor. Çünkü zorlama sevgiler ve aşklar yaşarsınız, yaşadığınızı sanırsınız ama onlar size ait sevgiler ve aşklar olmaz.
Göremezsiniz Leyla'yı Mecnun'un gözü ile gerçekten sevmezseniz sevdiğinizi. Şekilcilik peşinde olursunuz, sarı saçlı, uzun boylu, renkli gözlü, ela, kumral gibi tanımlamalara ihtiyaç duyarsınız üstelik aynaya bakmadan, dahası onun da sizi sevme ihtimalini dahi düşünmeden. Böyle olunca da ıskalarsınız nice sevgileri Örneğin bir arkadaşınızı sonra eşinizi gerçekten sevmeyi Ümitsizce sevgiyi aşkı arayanlar kendinizi sevmeden onu gerçekten asla sevemezsiniz, benden söylemesi. Bir şarkı sözünde dediği gibi "Kimi sevdalara uyanır Kimi 25′inde, kimi bilmem kaçında" sevmek için geç değil kısaca. Bunun için hemen şimdi sevdiğinizi arayın ve ona onu sevdiğinizi söyleyin. Eğer yanınızda ise sevdiğiniz, tutun ellerinden ve gözlerine bakarak "Seni seviyorum" deyin. Sizlere sevgi ile geçecek bir ömür diliyorum.