JoLiE

JoLiE

Üye
11.07.2007
Astsubay
8.765
Hakkında

  • A.B. GERİ KAZANIM VE GERİ DÖNÜŞÜM HEDEFLERİNİ YENİLİYOR.
    Avrupa Komisyonu "Ambalaj ve Ambalaj Atıkları Direktifi 94/62/EC'nin" revize edilmesi amacı ile hazırlamış olduğu öneri metnini yayınladı. Komisyonun yeni önerisine göre Direktif önümüzdeki yeni beş yıllık dönem (2001-2006) için yeni hedefleri içeriyor. Öneri metni aynı zamanda Direktif metninde yer alan bazı tanımlara da açıklık getirmeyi amaçlıyor.
    Mevcut direktif 30 Haziran 2001 itibarı ile tüm üye ülkelerde ambalaj atıklarının %50 - 65 oranında geri kazanımın ve %25-45 oranında geri dönüşümünü hedefliyordu.
    Yeni öneri metni ise 30 Haziran 2006 için yeni hedefleri ve yeni tanımları içeriyor.
    I- Yeni Geri Kazanım ve Geri Dönüşüm Hedefleri :
    %60 - %75 / Geri Kazanım :
    Mevcut direktifte tüm ambalajları kapsayan ve %50 - 65 olan geri kazanım (Recovery) hedefleri yenilenen direktifte minimum %60 - maksimum %75 olarak öneriliyor.
    Öneri metni "malzeme geri dönüşümünü" çevre etkisi açısından "en faydalı" geri kazanım yöntemi olarak kabul ediyor. Bu neden ile yeni metne göre "Enerji geri kazanımı" oranı "geri dönüşüm oranından" çok yüksek olamayacak.
    % 55 - % 70 Geri dönüşüm
    Mevcut direktifte % 25 - % 45 olan malzeme geri dönüşüm hedefleri Avrupa Komisyonunun yeni öneri metninde %55 - % 70 aralığına yükseltiliyor.
    Malzeme Bazında yeni hedefler :
    Önceki metinde, herhangi bir malzeme için en düşük %15 olan geri dönüşüm hedefi yeni metin ile çok daha yukarılara çıkarılıyor. Malzeme bazında yeni geri dönüşüm hedefleri:
    Cam %60 (yeşil cam tüketimi fazla olan ülkeler hariç)
    Kağıt ve karton %55
    Metal ambalajlar %50
    Plastik ambalajlar %20 (Mekanik ve kimyasal geri dönüşüm yöntemleri dahil olmak üzere)
    II- Önemli Ayrıcalıklar :
    Mevcut direktifte AB üyesi ülkelere 2001 için verilen hedefler (%50 -65 geri kazanım)
    Yunanistan, İrlanda ve Portekiz'in özel durumları nedeni ile bu ülkeler için 2005'in sonuna kadar ertelenmişti. Yeni öneri metnine göre Yunanistan, Portekiz ve İrlanda yenilenen hedefleri (%60-75 geri kazanım, %50 -%75 geri dönüşüm) ise 30 Haziran 2009'a kadar yerine getirmek durumunda. Ancak bu ülkeler için önerilen takvimin 31 Aralık 2011'e kadar uzatılması da gündeme alınmış durumda. Takvimin 31 Aralık 2011'e alınması halinde hedefler %50 - % 85 geri kazanım, %45 - %80 geri dönüşüm olarak belirlenecek. Malzeme bazında hedefler ise cam, kağıt ve karton %45, metal %35, plastikler%15 olarak kararlaştırılacak.
    III- Tanımlar'da Yapılan Değişiklikler :
    Mekanik Geri Dönüşüm (mechanical recycling) : Atık malzemeyi "Kimyasal yapısını bozmadan" ve "enerji kazanımı veya bertaraf" amacını içermeyecek şekilde tekrar kazanmak amacı ile işleme tabi tutmak
    Kimyasal Geri Dönüşüm (chemical recycling) : Atık malzemenin "kimyasal yapısını değiştirmek" sureti ile ve "enerji kazanımı, organik geri dönüşüm veya bertaraf" amacını içermeyecek şekilde atık malzemenin kimyasal bileşkenlerinin orijinal bileşkenlerine geri dönüştürmek.
    "Feedstock recycling" ; Katkılı Geri Dönüşüm : Atık malzemenin, organik geri dönüşüm, enerji geri kazanımı ve bertaraf amaçları dışında, orijinal kimyasal yapısının dışında bir başka kimyasal yapıya dönüştürerek geri kazanma işlemi olarak yeniden tanımlıyor.
    IV- Aday Ülkelerin Konumu:
    Aday ülkeler Avrupa Birliği kanunları çerçevesinde "atık mevzuatının" bütününe uyum sağlamayı taahhüt etmiş bulunuyorlar. Bu neden ile aday ülkeler ile Avrupa Komisyonu arasındaki "pazarlık" uyum yasalarının takvimi üzerinde odaklanmış durumda. Macaristan ve Çekoslovakya "Ambalaj ve Ambalaj Atıkları Direktifinin" ana hedeflerinin 2005 yılının sonuna kadar; Litvanya 2006, Polonya ve Slovenya ise 2007 yılının sonuna kadar uygulanması için anlaşma sağlamış durumdadır.
    A.B. Ambalaj Direktifinin Önemi :
    Ambalaj atıkları direktifinin uygulanması son 5 yılda tüm üye ülkelerde geri dönüşüm oranlarının "önemli miktarda artmasına" , yeni geri kazanım ve geri dönüşüm metotlarının, yeni toplama ve taşıma tekniklerinin geliştirilmesine ve Avrupa çapında uygulanmasına neden oldu.
    SOFRES'in tamamlanmış olduğu ve dört üye ülkeyi (Fransa, Almanya, Belçika ve Hollanda'yı) kapsayan araştırmanın sonuçları tüm Avrupa'ya uyarlandığında bu düzenlemenin Avrupa Birliğine maliyeti:
    Yılda 5-8 Milyar Euro
    Avrupa GSMH %0.1'i
    Toplam Çevre harcamalarının %5'i
    Toplam atık yönetimi harcamalarının %15'i anlamına geliyor
    ŞİŞLİ BELEDİYESİ İLE GERİ KAZANIM PROTOKOLÜ İMZALANDI.
    5 Nisan 2002 tarihinde Şişli Belediyesi ile ÇEVKO Vakfı arasında imzalanan işbirliği protokolü ile Ayazağa bölgesinde belirlenen 250 büyük işyeri ve 90 okulu kapsayan bölgede geri kazanım uygulaması başlatılması amacıyla çalışmalara başlanmıştır. Proje bir yıl içinde iş merkezlerini kapsayacak, ve belirlenen program doğrultusunda site ve düzenli yerleşim birimlerini kapsayacaktır.
    SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA DA SANAYİ VE İŞ DÜNYASININ ROLÜ:
    "SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA, JOHANNESBURG ZİRVESİ" için ulusal raporun hazırlıklarına başlanıldı. Altı ana temadan oluşacak olan ulusal raporun "sürdürülebilir kalkınmada sanayi ve iş dünyası" bölümünün hazırlıkları Çevko Vakfı tarafından yürütülmektedir.


    OKUL EĞİTİM ÇALIŞMALARI DEVAM EDİYOR.
    Pendik Belediyesi ile başlatılan çalışma ile Pendik bölgesinde belirlenen 12 ilköğretim okulunda katı atık ve geri kazanım konusunda Belediye ile işbirliği içinde eğitim çalışmaları devam etmektedir. Bu okullarda eğitimler tamamlandıktan sonra ayrı toplama çalışmaları başlatılacaktır.
    KAYNAK: [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.main-board üyesi olmak için tıklayınız]



    Türkiye' de ve Dünya' da Geri Dönüşüm
    Türkiye'deki kağıt-karton üretim miktarı 2000 yılı için 1.567.239 ton olup, bu miktar 1999 yılındaki imalatımız olan 1.354.000 ton üretimine göre % 16 artmıştır. Özel Sektör ve Kamu kuruluşları üretim kapasite toplamı 2.116.500 ton olup, bu üretim ile kapasitesinin %65'i kullanılmış, ithalatta ise 2000 yılında büyük artış gerçekleşmiştir. 1999 yılına göre ithalatımız % 44.2 oranında artarak, 2000 yılında 1.285.877 tona ulaşmış, kağıt-karton ihracatımız ise 1999 yılına göre %19.6 oranında gerileyerek 65.396 tona düşmüştür..
    Kağıt-karton tüketimi ise; 1999 yılı tüketim miktarı 2.213.973 ton'a göre %23.4 artış gerçekleşerek, 2000 yılında 2.736.953 ton, kişi başı tüketim miktarı ise 1999 yılına göre 7,5 kg. artışla 41.9 kg.a yükselmiştir. Avrupa ortalaması ise 102 kg. civarındadır.
    Atık kağıt yönünden baktığımızda ise, kullanım 1996 yılında 638.000 ton, 1997 yılında 797.000 ton, 1999 yılında 760.000 ton, 1999 yılında 847.000, 2000 yılında ise 1.050.000 ton'a yükseldiğini, bir başka ifade ile de atık kağıt tüketiminin arttığını görmekteyiz.
    Kullanım miktarı gün geçtikçe artan atık kağıdın yurt içersinde toplanan miktarı ise 2000 yılında 987.518 ton olarak gerçekleşmiştir. Buda 2000 yılı için % 36'lık bir geri dönüş oranına tekabül etmektedir.
    Görüldüğü gibi, atık kağıt ülkemiz için çok değerli bir hammadde kaynağı olup, toplama oranının da ihtiyaca paralel olarak ilk aşamada en azından % 45 seviyesine yükselmesi gerekmektedir. Üretilen kağıt-karton'un bir kısmının geri kazanılması mümkün olmadığı göz önüne alınırsa 2/3'lük geri dönüş oranı (%65) en yüksek verim olarak kabul edilmelidir. Genellikle %40-50 oranı oldukça iyi bir değerlendirme sayılmaktadır. Örnek vermek gerekirse, 1999 yılı verilerine göre Avrupa Birliği ülkeleri içersinde Avusturya % 79.6, Hollanda %78.0, İsveç % 62.7 ortalama ile en yüksek geri dönüş oranına sahip ülkelerdir. Ancak, atık kağıt toplama oranının yüksekliği ile birlikte asıl önemli olan toplanan kağıdın kaliteli olmasıdır. Atık kağıt kalitesinin iyileştirilmesi ve kullanım alanlarının arttırılması, ülke ekonomisi bakımından kaçınılmazdır.
    Dünya kağıt-karton üretimi 1999 yılı verilerine göre 315.712.000 ton ve selüloz üretimi ise 179.129.000 ton'dur. Aynı dönem Ülkemiz kağıt-karton üretimi 1.350.799 ton ve selüloz üretimi ise 333.540 ton' dur.
    Dünya sıralamasında;Kağıt-karton üretiminde 28., Selüloz üretiminde 32. Toplam kağıt-karton tüketiminde 28. Selüloz üretiminde 32., Toplam kağıt-karton tüketiminde ise 57. sıradayız.
    Bu rakkamlar, Türkiyenin net kağıt-karton sanayiinin büyümesine açık bir ülke olduğu gibi, kağıt-karton ithal eden bir ülke konumunu ortaya koyuyor.
    Atık Kağıt Toplama Sistemimiz

    DÖNKASAN, çevre temizliğine ve düzenine azami titizliği gösterebilmek için toplama işlemini; Yurdumuzda ilk kez uygulanan " KONTEYNER " sistemini getirerek, atık kağıdın çıkabileceği her yere boş " Konteyner " ve " Kompaktör " ler yerleştirmekte, bu konteyner' leri zahmetsiz ve sessizce taşıyabilmek için kancalı kaldırıcılı liftlerle teçhiz edilmiş, özel kamyonlar ile servis vermektedir.
    DÖNKASAN; kağıt biriktirmek için kapalı mahalli olmayan, fakat yeterli alanı olan firma, market, fabrika gibi müteşebbislere

    Yurdumuzda ilk kez Şirketimizin devreye aldığı 4,5 mt boyunda, 2,5 mt genişliğinde ve 2.2 mt yüksekliğinde saç " Konteyner" ler ile hizmet vermektedir. Yurt dışında çeşitli örneklerini gördüğümüz bu sistem ile konteyner sadece şöförün kendi koltuğundan kullandığı düğmeler yardımı ile 3 dakika içersinde boş mahalle indirilmekte ve dolu olan alınmaktadır. Gerek yükleme ve gerekse indirme, zaman ve işçilik yönünden tasarruf sağlanmaktadır.
    Şirketimiz kendi vasıtaları ve imkanları ile servis verdiği yerlere asgari 1 tonluk mal garantisi ile gitmektedir. Ancak, atık kağıdın tesislerimize teslimi halinde tonaj aranmaksızın kg. dahi olsa alınmaktadır.


    Karışık ve dağınık vaziyette işletmemize gelen kağıtlar elemanlarımız tarafından seçilmek ve yabancı maddelerden arındırılmak üzere konveyörlere verilmekte, bilahere cinslerine göre ayrılmış olan kağıtlar, tozlarından arındırılmak üzere parçalayıcılara gönderilmektedir. Bu işlemlerin tamamlanmasını müteakip balya preslerinde otomatik olarak balyalanan atık kağıtlar cinslerine göre ayrı ayrı istiflere konularak fabrikalara gönderilmektedir. Özellikle %100 selülozdan yapılmış olan I.Hamur ve Kraft cinsi kağıtlar temizleme ünitesinde işleme tabi tutulmakta ve tozundan arıtılarak kağıt fabrikalarında selüloz hattında, selüloz yerine kullanılacak hale getirilmektedir.


    Atık kağıtlar, tesislerimizde basınç gücü 100 ton olan hidrolik preslerle balyalanması neticesinde aşırı miktarda sıkışmakta ve bu nedenle de dış etkenlerden zarar görmediği gibi, içersinde hava bulunmaması nedeni ile yangın ihtimali ortadan kalkmaktadır. Bu sistem ile balyanan kağıtlar işletmelerimizde;
    · Stok sahalarını rahatlatmakta,
    · İşletme içi nakliye masraflarını azaltmakta,
    · Dış etkenlerden (yağmur, kar, rüzgar gibi nedenlerden dağılıp çürümeleri) daha az etkilenmelerini sağlamakta,
    · Yangın ihtimalini azaltmaktadır.
    Balyalama neticesinde çıkan ürünler öncelikle tamamen selülozdan imal edilmiş (Poz A) ürünler ve atık kağıt ile birlikte selülozla karıştırılmış olarak elde edilmiş ürünler (Poz B) olmak üzere 2 ana gruba ayrılmaktadır. Gerek Poz-A, (Kraft ve I.Hamur) gerekse Poz-B ( Kromo, Gazete, Oluklu, Çimento ve diğerleri) türündeki ürünlerimiz, A.B.D. ve Avrupa'da uygulanan normlara göre üretilmektedir.
    DÖNKASAN, 2000 yılında 100.000 ton/yıl tesislerde, 70.000 ton/yılı tesis dışında (Gazete ve matbaalardan direkt olarak alınıp, kağıt fabrikalarına gönderilen kağıtlar) olmak üzere 170.000 ton işlem gerçekleştirmiş olup, bu rakkam yurdumuzda toplanan kağıdın % 20sini teşkil etmektedir.
    Çevre Bilinci
    Atık kağıdın çevre bilincinin geliştirilerek, ÇÖPE ATILMASININ ÖNLENMESİ, öncelikle katı atıkları taşımak ve bertaraf etmek için yapılan masrafları azaltmakta ve bu bertaraf etme işleminin temininden önce çöplüklerde çalışan insanların sağlığı açısından önem taşımaktadır. Ayrıca, çöpleri bertaraf edecek sistemlerinde doğaya zarar verdiği ayrı bir gerçektir.

    Türkiye'de kullanılan kağıdın ortalama olarak ancak %36'sı toplanabilmektedir. Ancak toplama işlemi modern bir sisteme dayanarak yapılmadığından toplanan kağıdın bir kısmı bazı kişilerce çöplerin ayıklanması suretiyle gerçekleştirilmektedir. Bu şekilde toplanan kağıdın iki bakımdan mahzurları vardır. Birincisi çöpe karışan kağıdın evsafı kötüleşmekte, ikincisi bu kağıtların ayıklanması sırasında ortalığa saçılan çöplerin toplum sağlığı açısından tehdit oluşturması ve çevreyi kirletmesidir. Bu nedenlerden ilk olarak sistematik bir toplama sisteminin devreye sokulması gerekmektedir.
    Ayrıca; Atık kağıdın geri dönüş yüzdesini arttırmak için bizce; halkın eğitimine önem verilmeli, İlkokul eğitim programı
    içerisinde kağıt-orman - atık kağıt ilişkisi ders olarak konulmalı ve küçük yaştan itibaren bu terbiyenin verilmesine çalışılmalı, kullanıcıların bilinçlendirilerek kağıtların çöpe karıştırılmadan münferit olarak ayrı bir yerde biriktirmesini ve kağıt gibi geri dönüşebilen diğer atıklarında (cam, metal, tekstil, plastik) yine çöpe atılmadan ayrı olarak toplanma imkanlarının sağlanması gerekmektedir.
    Geri Dönüşümünün Faydaları
    Çevre açısından;
    Yurdumuzda üretilen kağıt ve karton imalinde SEKA'nın bazı fabrikaları hariç olmak üzere, üretim tamamen hazır ithal selüloz , saman ve atık kağıttan yapılmaktadır. İyi organize edilmiş bir toplama sistemi belediyelerin katı atık toplama yüklerini hafifleteceği gibi, çöplüklerde bertaraf edilmesi işleminide önliyecektir. Ayrıca, üretimin atık kağıt kullanılarak yapılması halinde imalat için gerekli olan su ve kimyevi maddelerin daha az kullanılacak olması ÇEVRE KORUNMASI açısından son derece önemlidir.

    Orman kaynakları açısından;
    Türkiye'de orman kaynakları kağıt üretimine paralel olarak gelişmemekte, bu yüzden kağıt sanayii için hammadde sıkıntısı doğmaktadır. 1 ton kağıt üretimi için takriben 3 m³ ağaca ihtiyaç vardır ki, atık kağıdın değerlendirilebilmesi ile odun kullanımı sınırlandırılabilmektedir.
    Enerji Tasarrufu;
    Kağıt üretiminde odun yerine atık kağıt kullanılması durumunda üretim için lüzumlu enerji ihtiyacı daha azdır. Zira atık kağıt, hammadde olarak kullanılan odundan selüloz üretimine nazaran çok daha az enerji harcanarak hammadde haline getirilebilmektedir. Bu yüzden mühim ölçüde enerji tasarrufu sağlanmaktadır.
    Hammadde Kaynağı ve Kimyevi Madde tasarrufu;
    Atık kağıtların kullanımı, kullanıldığı ölçüde bir hammadde kaynağı oluşturmaktadır. Bu nedenle atık kağıt kullanımı halinde, kağıdın bünyesinde bulunan bazı kimyevi maddeler de geri kazanıldığından kimyevi madde tasarrufu gerçekleşmektedir.
    Maddi tasarruf;
    Atık kağıdın ülke içinde toplanıp kullanılması ile yurt dışından selüloz ve atık kağıt ithalinin azalması ile mühim ölçüde tasarruf temin edilecektir. Ayrıca, atık kağıdın toplanması, tasnifi ve nakliyesi dolayısıyla yeni istihdam sahaları ortaya çıkacaktır.
    Kay: [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.main-board üyesi olmak için tıklayınız]


    1990'lı yıllarda Çevre Koruma ve Ambalaj Atıklarını Değerlendirme Vakfı; ÇEVKO'nun kurulmasıyla birlikte gelişim gösteren geri dönüşüm sanayi hammadde yetersizliği kıskacında.

    Türkiye'de geri kazanımı mümkün hammaddelerin ekonomik değeri 40 trilyon lira.Ancak bunun sadece 15 trilyon liralık kısmı ekonomiye kazandırılabiliyor. Çünkü atıkların ancak bir kısmı geri dönüşüm tesislerine ulaştırılabiliyor. Geri dönüşüm amaçlı kurulan Sasa, Ecomelt, Şişecam Grubu ve Yekaş gibi milyonlarca dolar değerindeki yatırımları ayakta tutabilmenin şartı ise bu hammaddelerin çöpe gitmemesini sağlamaktan geçiyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin, kağıtların toplanması için oluşturduğu 167 geri dönüşüm merkezi ve pet geri kazanımında 8 bin 700 tonla Avrupa beşincisi olan Adanalı Sasa Şirketi'nin faaliyetleri, bu alandaki örnek çalışmalar.

    Türkiye'de katı atık miktarı:
    *Bir kişi günde yaklaşık 1 kilo çöp; yaratıyor.
    *Yılda bir kişinin çıkardığı çöp 354 kg.
    Bu rakam İrlanda'da 256 kg., Almanya'da 440 kg.
    *Evsel atıkların % 64.2'si organik, % 11.9'u geri kazanılabilir, % 23'ü kül / cüruf.
    *Değerlendirilebilir atık % 12.
    *Evsel katı atıkların ekonomik değeri yaklaşık 40 trilyon.


    Ne yapmalı?
    Katı atıkların ayrıştırılarak toplanması yerel yönetimlerin sorumluluğunda. Ancak 3000 belediyenin bulunduğu Türkiye'de, ÇEVKO'nun da çabalarıyla yalnız 48 belediyede atık toplama merkezleri bulunuyor. Ayrıca 150 okulda cam, karton, pet ambalaj toplanıyor. 600 bin kişiyi kapsayan bu kampanyaların daha da yaygınlaşması için vatandaşların bağlı olduğu belediyeden böyle bir hizmet talep etmesi gerekiyor. Yine İstanbul'da Bahçelievler ve Beşiktaş ile Bursa'da kurulan çöp ayrıştırma tesislerinin tüm belediyelere yayılması öneriliyor. Eskişehir, İzmir, Çanakkale, Marmaris, Antalya'da da bu yıl geri dönüşüm için adım atıldı. Bu arada tüketicilerin de kullanılmış kağıt, karton, cam, pet, plastik gibi atıkları "mavi renkli" çöp torbalarında ayrı ayrı toplayarak kampanyalara destek vermeleri
    isteniyor. İşbirliğinin üçüncü ayağını oluşturan sanayiciler ise örgütlenmeyi sürdürüyor.

    Kay: [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.main-board üyesi olmak için tıklayınız]


    KATI ATIKLAR
    Katı atıklar ve geri kazanım konusunda bunları biliyor musunuz?
    · Bütün dünyada olduğu gibi, ülkemizde de özellkile büyük yerleşim birimlerinden insanların karşılaştığı en büyük çevre sorunu çöplerdir.
    · Evsel katı atıkların % 68' ini organik atıklar, kalan kısmını ise kâğıt, karton, tekstil, plastik, deri, metal, ağaç, cam ve kül gibi maddeler oluşturmaktadır.
    · Ülkemizde günde yaklaşık 65 bin ton çöp üretilmektedir.
    · Ülkemizde ve dünyadaki katı atıkların yönetiminin üç temel ilkesi vardır. Bunlar az atık üretilmesi, atıkların geri kazanılması ve atıkların çevreye zarar vermeden bertaraf edilmesidir.
    · Çöplerin toplanmasından tutun da, depolanması veya bertaraf edilmesine kadar tüm hizmetlerin bir plan çerçevesinde ele alınması ve öncelikle bu atıkların değerlendirilmesi veya geri kazanılmasına çevre ile uyumlu atık yönetimi denilmektedir.
    · Uygun şekilde depolanmamış çöpler yeraltı ve yüzeysel su kirliliğine, haşerelerin üremesine, çevreye kötü kokuların yayılmasına, görüntü kirliliğine ve çeşitli hayvanlar vasıtasıyla taşıyıcı mikropların yayılmasına neden olmaktadır.
    · Çöpü kaynağında azaltmazsak, bir gün çöp dağları arasında nefes alamaz hale gelebilriz.
    · Gelece kuşakların çöp dağları altında ezilmesini istemiyorsak, bilinçli tüketim yapıp az çöp çıkarmak zorundayız.
    · Ülkemizde ilk çöp faciası 28.04.1993 tarihinde İstanbul' un Ümraniye büyük ilçesinde meydana gelmiştir. Yaklaşık 20 yıldır çöp dökümü yapılan sahada usulüne uygun bir döküm yapılmadığı için kayma olmuştur.
    · Ülkemizde bulunan 3215 belediyeden 11' inde düzenli depolama yapılmaktadır.
    · Ülkemizde faaliyette olan bir kompost tesisi bulunmaktadır.
    · Belediye sınırları ve mücavir alanlar içinde bulunan ve belediyenin katı atık toplama ile kanalizasyon hizmetlerinden yararlanan konut iş yeri ve diğer şekillerde ( boş bulunanlar dahil ) kullanılan binalar Çevre Temizlik Vergisi' ne tabidir.
    · Denizlerimiz, göllerimiz, yollarımız, parklarımız çöplük değildir. Çöplerin yeri çöp kutularıdır. Her yere çöp atıp çevreyi kirletenleri mutlaka uyarın.
    · Çöplerinize attığınız pillerin içindeki kimyasal maddeler toprağa ve suya karışarak sizlere zehir olarak geri dönecektir.
    · İnsan sağlığına zararlı kimyasal maddeler içeren temizlik ürünleri yerine doğal bileşenlerden oluşmuş ve çevreye zararlı olmayan ürünleri tercih edelim.
    · Kullan-at piller yerine yeniden doldurulabilir pilleri kullanalım.
    · Aspest ısıya ve ateşe dayanıklı ve yalıtımlı bir malzemedir. Elektrik sanayinde, dinamoların ısı ve elektrik akımı nedeniyle kontak yapabilecek bölümlerinde, buhar, gaz, su ve diğer sıvıların taşıma borularında vs. kullanılmaktadır.
    · Aspest çeşitli solunum yolları ile ciğerlere gitmesi durumunda insan ve diğer canlılara zararlıdır. Özellikle kanserojen riski taşıdığı tespit edilmiştir.
    Geri Kazanım Konusunda Bunları Biliyor musunuz?
    · Geri dönüşüm ve tekrar kullanımın ötesinde, atıkların özelliklerinden yararlanılarak içindeki bileşenlerin fiziksel, kimyasal veya biyokimyasal yöntemlerle başka ürünlere veya enerjiye çevrilmesine geri kazanım denilmektedir.
    · Geri kazanımla, doğal kaynaklarımız korunur, enerji tasarrufu sağlanır, ekonomiye katkı sağlanır, çöplüğe giden atık miktarı azalır ve geleceğe yatırım yapılır.
    · Türkiye' de atıkların geri kazanımı konusunda uzun yıllardır süre gelen çalışmalar vardır. Cam, kâğıt, karton, plastik ve metol gibi atıklar özellikle çöp dökme sahalarından ve sokak toplayıcıları kanalıyla sokaklardan toplanmakta ve ham madde kaynağı olarak çeşitli sektörlerde kullanılmaktadır.
    · Kullanılmış ambalajların ve diğer değerlendirilebilir atıkların genel çöpten ayrı ve temiz olarak toplanması yöntemi geri kazanım sürecinin ilk aşamasını oluşturmaktadır. Ayrı toplanan geri kazanılabilir atıkların geri dönüşüm işlemine tabi tutulabilmesi için cinslerine göre de ayrılmaları gerekmektedir.
    · Türkiye' de çöp miktarının yaklaşık % 15-20' sini geri kazanılabilir nitelikli atıklar oluşturmaktadır.
    · Ambalaj çöp değil aynı zamanda bir ham maddedir. Yeniden kazanımı mümkün olan ambalajları evlerimizde ayrı toplayalım.
    · Herhangi bir ürünü alırken geri dönüşümlü olmasına dikkat ederlim.
    · Kâğıtlarımızı, defterlerimizi tutumlu kullanıp kullanılmış kağıtları geri kazanalım.
    · Tükettiğimiz kağıtları çöpe atmak yerine toplayıp ekonomiye kazandırabilir ve çevre kirliliğini önleyebiliriz.
    · Bir ton kullanışmış kağıt, geri kazanıldığında 16 adet çam ağacının, bir ton kullanılmış gazete kâğıdı kullanıldığında ise 8 adet çam ağacının kesilmesi önlenmiş olacaktır.
    · İnsanların birbirlerine gönderdiği mektupların % 44' ü okunmamaktadır.
    · Yalnızca 100.000 aile gereksiz yazışmayı durdurursa, her yıl 150.000 ağaç kesilmekten kurtulacaktır.
    · Bir insan, ömrünün 8 ayını, gereksiz yazışma zarflarını açarak geçirmektedir.
    · Bir büro elemanı yılda, 81 kilo yüksek vasıflı kağıdı çöpe atmaktadır.
    · Bir kere kullanıp atacağımız poşetler yerine, sürekli kullanabileceğimiz bez torba, seper ve fileleri tercih edelim.
    · Plastikler doğada parçalanma süresi en uzun olan madde olduğu için yük edilmesi güçtür. Bu nedenle bu maddelerin mümkün olduğunca ayrı biriktirilip geri kazanılmaları sağlanmalıdır.
    · Plastik ambalaj atıkları yıkanıp granül haline dönüştürülerek ikincil ürün üretiminde ham madde olarak kullanılmaktadır. Sera örtüsü, otomotiv sektöründe plastik torba, marley, pis su borusu, elyaf ve dolgu malzemesi, araba yedek parçası yapımında kullanılmaktadır.
    · Yeni üretime kıyasla, matal ve plastikte % 95 enerji tasarrufu sağlarız.
    · Geri dönen her bir ton cam için yaklaşık 100 litre petrol tasarruf edillmiş olacaktır.
    · Bir cam şişe doğada 4000 yıl, plastik 1000 yıl, ciklet 5 yıl, bira kutusu 10-100 yıl, sigara filtresi 2 yıl süre ile yok olmamaktadır.
    · Evsel atıklar arasında cam şişe ve kavanozların geri dönüşümü ülkemizde oldukça eski yıllara uzanmaktadır. Renklerine göre ayrılan cam şişe ve kavanozlar ve diğer cam atıklar krılarak cam tozu haline getirilir. Cam tozu, kum, kireç taşı ve soda külü ile karıştırılır veyüksek sıcaklıkta şekillendirilerek yeni ürünlere dönüştürülür.
    Kay: [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.main-board üyesi olmak için tıklayınız]

    Plastik Bakteriler
    BİR VEYA BİRKAÇ değişik molekülün yüzlerce veya binlercesinin zincir gibi birleşerek oluşturdukları büyük moleküllere polimer; polimerlerin sentetik olanlarına, yani insan eliyle üretilenlerine ise plastik adı verilir.
    Plastik, 1800'lü yıllarda keşfinden sonra, hızla artan kullanım alanlarıyla gündelik hayatın vazgeçilmezleri arasına katıldı. Ama öte yandan, işi bittiğinde hızla yok edilemediği için, çevre kirliliğinin artmasına sebep oldu.
    Plastik atıkları yok etmenin bir yolu plastiklerin toplanarak yakılması ise de, bu hem pahalı bir işlemdir, hem de zehirli gazların açığa çıkmasına sebep olmaktadır. Geri dönüşüm projeleri ise, plastiklerin çok fazla çeşidinin olduğundan ve dönüştürme işlemi hepsinin tek tek ayırt edilerek kullanılmasını gerektirdiğinden, zordur. Ayrıca, plastik geri kazanılsa bile eski sağlamlıklarını yitirdiklerinden, geri dönüşüm ürünlerin kullanım alanları sınırlıdır. En ucuz ve basit olanı ise, plastiklerin diğer çöplerle birlikte belli bir alanda biriktirilmesidir. Ancak, diğer çöpler mikroorganizmalar tarafından parçalanır ve bir şekilde tüketilirken plastikler kimyasal ve fiziksel özellikleri sebebiyle mikroorganizmalar tarafından besin olarak kullanılamazlar. Bu yüzden de, her geçen gün artarak ekolojik dengeyi tahrip etmektedirler.
    Kâinatta ism-i Kuddüs'ün tecellisi olarak öyle muhteşem bir temizlik mekanizması kurulmuştur ki; her sonbahar ağaçlardan düşen tonlarca yaprak, ölü hayvan ve bitki kalıntıları, görünmeyen temizlikçiler, yani mikroorganizmalar tarafından parçalanarak tekrar doğaya kazandırılır. Yani, atık olan bir maddenin doğada çözünebilmesi demek, mikroorganizmalar tarafından gıda olarak kullanılabilmesi demektir. Mikroorganizmaların ürettiği enzimler doğal olan polimerlerdeki karbon zincirlerini kırarlar ve daha sonra da nem, sıcaklık, oksijen miktarı gibi faktörlerin etkisiyle belli bir sürede tüketirler. Doğal polimerlerin (meselâ nişasta, selülöz) bu şekilde parçalanıp kullanılması sadece günler alırken, petrol bazlı sentetik polimerlerin yok edilmesi yıllar, hatta yüzyıllar sürebilmektedir. Bunun nedeni, kimyasal yapıları yüzünden plastiklerin mikroorganizmaların ürettiği enzimler tarafından parçalanamaması ve dolayısıyla gıda olarak tüketilememesidir.
    Plastiklerin her geçen gün artarak tabiatı kirletmesini önlemenin bir yolu, doğada çözülebilen, tüketilebilen plastiklerin üretilebilmesi ile olur. Nitekim, doğada-çözünebilir özellikte başlıca üç tür plastik vardır:
    • Güneş ışığına hassas plastikler: Bazı plastikler güneş ışığına maruz kaldıklarında molekülleri birbirine bağlayan kimyasal bağlar kopmakta ve küçülen parçalar daha sonra mikroplar tarafından kullanılabilmektedir. Ancak çöplerin biriktirildiği yerlerde üstüste yığılan plastiklerin hepsine güneş ışığının ulaşması mümkün olmadığından, bu yol her zaman işe yaramamaktadır.
    • Nişasta gibi çabuk bozulan polimerlerin eklenmesiyle üretilen plastikler: Bu tür polimerlerde molekül dizileri nişasta kullanılarak birbirine bağlanırlar. Plastik çöpe atıldığında mikropların nişastayı kullanması ile polimer parçalanır. Ancak, yine çöp yığınları altında yeterli güneş ışığı ve oksijen olmaması nişastayı tüketen mikroorganizmaların iş görememesine neden olur. Ayrıca bu şekilde üretilen plastikler diğerlerine göre daha dayanıksızdırlar.
    • Üçüncü tip ise, bakteriyal plastikler (biyo-plastikler)'dir.
    CANLI PLASTİKLER
    Petrol kaynaklı plastikleri mikroorganizmalar yiyemiyorsa, o zaman onların gıda olarak kullanabilecekleri—veya kullandıkları!—bir plastik üretilip kullanıldığında çevre kirliliği problemi ortadan kalkacak demektir. Bilim adamları tarafından bu yönde araştırmalar yapılırken, bazı tür bakterilerin fosfor ve azot azlığında PHB (poli-hidroksibütirat) isimli polimerler ürettikleri keşfedilmiştir. PHB binlerce hidroksibütirat molekülünün ardarda zincir gibi eklenmesiyle meydana gelir. Nasıl bizim vücudumuzda besinler yağ şeklinde depolanıyorsa, bu bakteriler de enerji kaynağı olarak PHB'yi depolamaktadırlar. Bakterilerde PHB, 100 ilâ 800 nanometre arasında değişen boyutlarda kürecikler hâlinde bulunur. Nanometrenin, metrenin milyarda birini ifade eden bir ölçü birimi olduğunu da sırası gelmişken belirtelim. Bazı bakteriler ağırlıklarının yüzde 70'i kadar bu plastiklerden üretebilirler. PHB üretiminde sadece doğal olarak bu plastiği kullanabilen bakterilerden yararlanılmamakta; gerektiğinde E. coli gibi bazı bakterilerde de rekombinant DNA teknikleri kullanılarak bu plastiklerin üretilmesi sağlanmaktadır. PHB üretiminden sorumlu olan enzimin genetik kodu E. coli bakterisine yerleştirilmekte ve böylece E. coli de PHB üretir hâle gelmektedir. Hatta, aynı işlem bitkiler üzerinde de yapılarak bitkilerin plastik üretir hâle gelmesi sağlanmıştır (ancak verim şimdilik azdır.)
    ŞEKERDEN PLASTİK ÜRETEN FABRİKALAR!
    PHB'nin çok miktarda üretilebilmesi için ilk önce bakterilerin biyoreaktörlerde bol miktarda glikoz (şeker) ve diğer gerekli maddeler verilerek çoğalmaları sağlanır. Daha sonra ortamdaki azot miktarı azaltıldığında bakteri bunu zor zamanların gelmesi olarak algılar ve glikozu kullanarak gıda stoklarını (PHB kürecikleri) hâlinde hazırlamaya başlar. Yani, bakteriler şekerden plastik üreten birer fabrikaya dönüşürler! Bakteriler yeteri kadar plastik ürettiklerinde ilk önce bakteri hücre zarları bir kimyasal yardımı ile parçalanır. Daha sonra değişik saflaştırma süreçlerinden geçen ve toz hâline getirilen plastik artık istenen şekle sokulmaya hazırdır. İster bir şampuan şişesi, isterse bir kimlik kartı olarak kullanıma sunulur. Şekerden üretilen bu plastik, işi bitip çöpe atıldığında ise, kısa sürede topraktaki diğer bakteriler onu gıda olarak kullanıp su ve karbondioksite dönüştürürler. Petrol bazlı plastiklerin doğada çözünmeleri yıllar alırken, bakterilerden üretilen biyo-plastiklerin tabiata karışmaları sadece günlerle ifade edilmektedir.
    Dünyada Biopol ve Biofan markalarıyla PHB bazlı plastikler üretilmektedir. Meselâ Biofan (Japonya) markası ile üretilen plastikler kimlik kartı, banka kartı türü kartların üretiminde, çöp torbası ve alışveriş poşeti olarak, tarımda toprağı örtmede kullanılan plastik örtüler olarak kullanılmaktadır. Ancak biyo-plastiklerin yaygın olarak kullanılmalarına engel olan bir problem var ki, o da maliyetlerinin petrol bazlı kardeşlerine göre pahalı olmasıdır. Bu doğa dostu plastikleri ucuzlatabilmek için de tabiî ki çalışmalar devam ediyor.
    Petrol bazlı plastiklerin tabiatta yol açtığı ekolojik problemler ve çevre kirlilikleri artık başka çözümlerin araştırılmasını gerektirmektedir. Tamamen doğada çözülebilen bir plastik arayışı sonunda gözümüzü yine tabiata yöneltmiş ve cevap da yine orada bulunmuştur. Böylece, bir kez daha görülmüştür ki, ne kadar ilerlerse ilerlesin, bilim O'nun yarattığı mükemmel nizamın takipçisi ve taklitçisi olmaktan öteye bir milim bile gidemez.

    Kay: [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.main-board üyesi olmak için tıklayınız]



    ENTEGRE ATIK YÖNETİMİ VE GERİ KAZANIM
    ÖZET
    Entegre atık yönetimi terimi son yıllarda oldukça sık kullnılan ancak tanımı yeterince yapılmamış bir yönetim şeklidir. Entegre atık yönetimi, atık yönetimini bir bütün olarak ele alır ve bu bütünün amaç ve hedeflerini belirler. Entegre atık yönetimi bu açıdan atık yönetiminin tüm unsurlarını bir bütün olarak değerlendirir ve atık yönetiminin amacını hem çevresel hemde ekonomik açıdan sürdürebilirliğin sağlanması olarak tanımlar.

    Atık oluşumunu azaltarak atık kaynaklarının dikkatli bir şekilde yönetimini sağlamak etkin bir atık yönetiminin amacı olmalıdır. Hernekadar atık miktarının azaltılması sağlıklı bir atık yönetimi sisteminin önemli aşamalarından birini oluştursada daima ele alınması gereken konu atıklar ve cinsleri olmalıdır. Amaç ise bu atıkların çevre ve ekonomik yüklerin minimize edildiği bir sistem içinde yönetimi olmaıdır.

    ENTEGRE ATIK YÖNETİMİNİN KAPSAMI :

    Sürdürülebilir bir atık yönetimini sağlayabilmek için bu yönetim sisteminin her bir elemanının çevresel ve ekonomik yüklerini irdelemek ve bu mekanizmayı sürekli olarak işletmek gereklidir. En ekonomik ve çevreye yükü en az olan atık yönetimi sistemi tabiiki toplum yaşantısına engel olmadan en az atığın üretildiği sistemdir. Atık mktarını minimize etmek için ise gereksiz kullanım ve sarfın azaltılması ( yani son kullanıcının eğitimi), atıkların enerji ve veya materyal olarak geri kazanımının sağlanması gerekli olduğu aşikardır. En son nokta olan nihai bertarafın ise yine bu amaç ve hedefler içinde yönetilmesi şarttır. Bu çerçeve içerisinde entegre atık yönetimi

    * Tüm katı atıkları kapsar : Spesifik bazı katı atık türlerine ( yanlızca geri kazanılabilir atıklar veya yanlızca organik atıklar) endekslenmiş bir atık yönetimi muhtemelen etkin olamıyacaktır.,

    *Tüm katı atık kaynaklarını kapsar : Evsel, endüstriyel, ticari, tarımsal ve inşaat atıkları bir bütün halinde değerlendirilmelidir. Atığın yanlızca kaynağına yönelik bir yönetim yeterli etkinlikten uzak olacaktır.

    * Toplama ve geri kazanılabilir atıkların ayrı toplanmasının yanında aşağıdaki opsiyonlardan bir veya birkaçını da kapsar :

    * Geri kazanım : Değerlendirilebilir atıkların geri dönüşümü bu atıkların kaynağında ayrı toplanmasını ve cinslerine göre sınıflanmasını gerekli kilar.

    * Organik atıkların biyolojik olarak işlenmesi: Bu yöntem organik atıklardan gübre üretilerek depolama sahalarına giden atık miktarını azaltacaktır.

    *Yakma :Atıkların yakılması nihai atık mitarını en fazla oranda azaltan ve bununla birlikte enerji üretimi gibi önemli bir geri dönüşü sağlayan bir yöntemdir. Diğer alternatifler arasında en pahalı yöntem olarak bilinir.

    * Düzenli Depolama : Atıkların çevreye en az zararı verecek şekilde ve kontrol edilebilir bir yöntem ile uzun süreler depolanmasıdır.


    ENTEGRE ATIK YÖNETİMİNİN AMAÇ VE KRITERLERİ

    Entegre atık yönetiminin, atık yöentimini bir bütün olarak değerlendirdiğini ve bu bütünün elemanlarını birer birer verimlilik ve etkinlik açısından irdelediğini bir kavram olarak kabul ettikten sonra amaç ve krıterlerini tanımlamak gereklidir.

    Entegre atık yönetimi; atık yönetimi sistemi içinde oluşan atıkların bertaraf edilmesinde çevreye ve ekonomiye olan etkilerinin en aza indirilmesini amaçlar. Bu amaca ulaşmanın en kısa yolu ise doğal olarak atık miktarının azaltılmasıdır. Atık yönetimi sistemi atıkların nihai bertarafının çevreye bıraktığı zararı en aza indirgemek için enson teknik ve bilgiler kullanır. Ancak bu çalışmanın çerçevesi ekonomik gerçekler içinde çizilmelidir. O halde bu amacı sağlayacak etkenler yöntemin çevresel ve ekonomik yüklerinin değerlendirilmesinden geçer. Bu nedenle atık yönetiminin verimlilik analizi çevresel ve ekonomik etkinlik olmak üzere iki önemli değişken üzerinden yapılmalıdır.


    Çevresel Etkinlik Krıteri:

    Atık yönetiminin çevresel etkinlik değerlendirmesi üç ana konu üzerinden yapılır - kaynakların kullanımı; çevreye verilen emisyon ve atık bertafarı. Bu üç ana konu üzerindeki ilişki oldukça karmaşık olmakla birlikte Yaşam Döngüsü Stoğu (life cycle ınventory) adı ile bilinen yöntem bu konuda pratik çözümler üretebilmektedir. Her nekadar bu makalenin ana konusu olmamakla birlikte entegre atık yönetimi konusunun önemli bir parçası olması nedeni ile Yaşam Döngüsü Analizinden bir parça söz etmekte yarar görülmektedir. Yaşam döngüsü analizi yöntemi bir konunun çevre ile olan etkileşimini beşikten mezara kadar olan çevre ile olan tüm ilişkilerinin bir nevi bilançosudur.

    Kısaca bir yöntemin çevresel etkinliği irdelenirken o yöntemin parçası olan unsurların beşiten mezara (örneğin doğal kaynakların kullanımından nihai berterafa kadar tüm elemanları irdelenmektedir). Bu olgunun bütün olarak irdelendiği bir tablo aşağıdaki şekilde atık yönetiminin girdi ve çıktıları olarak verilmiştir.







    GİRDİLER SÜREÇLER ÇIKTILAR




    BİYOLOJİK İŞLEMLER GERİ KAZANIM
    Kompostlama
    Atık Biogaz üretimi Hava
    Emisyonu
    TOPLAMA
    AYIRMA
    Enerji YAKMA Gaz
    Emisyonu
    Enerji geri kazanımı
    Diğer Kütlesel yakma DÜZENLİ DEPOLAMA
    Malzemeler Biogaz üretimi İnert
    Depo alanı


    ÜRÜNLER İkincil Kompost Kullanılabilir
    Malzemeler Gübre Enerji


    Şekil 1. Entegre atık yönetimi sisteminin girdi ve çıktıları.

    Doğru ve sağlıklı bir atık yönetimi, atık yönetinin bütün elemanlarının (toplama, taşıma, değerlendirme ve nihai bertaraf) çevre ile olan etkileşimini değerlendiren atık yönetimidir. Bu etkinlik tabii ki ölçülen ve değerlendirilen etkiler olarak incelenmelidir. Örneğin atıkların taşınmasında çversel etkinin minimize edildiği yöntem minimu enerji tketimi ile maksimum oranda atığın taşınabildiği yöntemdir.


    Ekonomik Etkinlik Krıteri:

    En etkin ekonomik değerlendirme gerçek maliyetlerin ortaya konulduğu maliyetlerdir. Ekonomik analizlerde özellikle sistemin dışında gerçekleşen yani indirek maliyetler doğru bir ekonomik etüd yapılmasına engel olabilir. Bu amaçla mukayese edilebilir ve tüm ekonomik girdilerin değerlendirildiği bir metod ERRA (European Recovery & Recycling Association) tarafından geliştirilmiş ve dökümante edilmiştir.

    Doğru ve etkin bir atık yönetimi ekonomik ve çevresel etkilerin en aza indirilmesini hedefleyen atık yönetimidir. Bu sistemi gerçekleştirmek ise doğru bir planin bulunmadığı otoriteler tarafından kabul edilmektedir. Doğru bir atık yönetimi sistemi birden fazla atık yönetimi sistemini birlikte değerlendiren bir sistemdir. Çünkü, atık miktarı ve biçimi bölgelere, sosyal ve kültürel alışkanlıklara göre önemli farklılıklar göstermekte ve bir bölge için doğru olan bir yönetim modeli bir başka bölge için aynı doğrulukta geçerli olamayabilir. Bu nedenle planlama bölgesel koşulları dikkate almalıdır.

    Türkiye'de atık yönetimi konusu özellikle son beş yıl içinde artan nüfus ve göç ile birlikte çoğu kez şehir sınırlarının çok içine kadadr giren çöp dökme alanlarının yaratttığı orunla ile birlikte gündeme gelmiştir. Öncelikle düzensiz depolama sahalarının rehabilitasyonu ve yeni düzenli çöp depolama sahalarının açılması gündeme gelmiş ve daha sonra kompostlama ve geri kazanım konuları tartışılmaya başlanmıştır. Ülkemizin mevcut koşulları dikkate alındığında yakma yönteminden ziyade düzenli depolama sahalarının kurulması ve bu alanlara gidecek atık miktarının azaltılması için önlemler alınması (değerlendirilebilir atıkların ayrı toplanması ve geri kazanım bu aşamada önem kazanmaktadır) Türkiye için öncelikli seçenekler olarak görünmektedir.

    Katı Atıkların Geri Kazanımı; Entegre Atık Yönetimi ilişkisi :

    Ülkemizde nüfus artışına paralel olarak atık miktarı ve ambalajlı ürün kullanımı da artmış, geri kazanımı ekonomik bir değer haline getirmiştir. Bununla birlikte Çevre Bakanlığı tarafından 1991 yılında yayınlanan Katı Atıkların Kontrolü Yönetmeliği ile geri kazanım yasal zorunluluk haline dönüşmüştür.
    D.İ.E. tarafından 1993 yılında yapılan araştırmayla Türkiye'de yıllık evsel ve endüstriyel katı atık miktarları ile bu katı atıkların kompozisyonu belirlenmiştir. Bu araştırmaya göre günlük evsel atık miktarının mevsimlere, ülkenin bölgesel ve sosyo-ekonomik özelliklerine göre farklılıklar gösterdiği ortaya çıkmıştır. Ülkemizde yaz mevsiminde kişi başına günlük evsel atık miktarını 0,2 - 0,9 kg, kışın ise 0,18 - 0,8 kg arasında değişmektedir. Buradan hareketle ülkemizde kişi başına ortalama yıllık evsel atık miktarının 187 kg, toplam evsel atık miktarının ise yaklaşık 11 - 12 milyon ton olduğunu söylemek mümkündür. Belediye atığı olarak adlandırılan ve toplanıp bertaraf edilme sorumluluğu Belediyeler ait olan atıklara küçük işyerleri ve ticarethanelerden çıkan atıklar da dahil olduğundan küçük işletmeler ve ticarethanelerden çıkan yıllık 9 - 10 milyon ton atığı da göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Bu durumda Belediye atıklarının yıllık toplamı 19 -20 milyon ton olmaktadır.
    Evsel atıklar içindeki cam, metal, plastik, kağıt ve karton gibi geri kazanılabilir atıkların payı yaz aylarında % 8,5 - 22,9, kış aylarında ise % 3,7 - 15,6 arasında değişim göstermektedir. Bu rakamlar çerçevesinde ülkemizdeki cam, metal, plastik, kağıt ve karton gibigeri kazanılabilir atık miktarının yıllık 2 - 2,5 milyon ton olduğunu söyleyebiliriz.



    Dönem Kişi Başı Çöp
    Kg/gün Yaş Atık
    % Kül, Cüruf
    % Geri Kazanılabilir
    Atık %
    Yaz 0,6 80,25 3,9 15,84
    Kış 0,47 50,31 41,06 8,64
    Ortalama - 64,2 23 11,9

    Tablo-1 D.İ.E Evsel Atıkların Kompozisyonu

    Türkiye'de atıkların geri kazanımı konusundaki yasal zorunluluk 1991 yılında Çevre Bakanlığı tarafından yayınlanan Katı Atıkların Kontrolü Yönetmeliği ile yürürlüğe girmiştir. Yıllık 2 -2,5 milyon ton geri kazanılabilir atığın yalnızca 300 bin tonu bu yönetmelik kapsamındadır.
    Ülkemizde yılda yaklaşık 800 bin ile 1 milyon ton atık geri kazanılmaktadır. Bu miktarın büyük bir kısmı çöp dökme sahalarından ve sokaklardan ilkel ve sağlıksız koşullarda toplanmaktadır. Ancak bu şekilde toplanan atıkların bir kısmı yaş çöple karıştığı için değerlendirilememektedir. Daha sağlıklı ve verimli bir geri kazanım sistemi oluşturmanın temel koşulu geri kazanılabilir atıkların kaynağında yani konutlarda, işyerlerinde, okullarda, otel ve tatil köylerinde çöpten ayrı toplanmasıdır. Bu şekilde daha temiz ve fazla miktarda atık daha ekonomik bir şekilde toplanabilir. Bu sistemin oluşturulabilmesinin temel koşulu Belediye - Tüketici - Geri Dönüşüm Sanayinin aktif bir şekilde sistemin içinde yer alması ve sorumluluk üstlenmesidir. Doğru bir geri kazanım sisteminde tüketicinin sorumluluğu geri kazanılabilir atıkları kaynağında çöpten ayrı biriktirmektir. Belediye ise tüketicinin ayırdığı bu atıkları çöpten ayrı temiz bir şekilde toplamak ve cinslerine göre ayırmakla sorumludur. Sanayi sorumluluğu ise Belediyenin topladığı ve cinslerine göre ayırdığı bu atıkları alıp geri dönüştürmektir.



    Çevko Vakfı - Belediye işbirliği ile çök sayıda proje uygulanmakta ve bu proje bilgileri düzenli olarak takip edilmektedir. Örneğin Bursa-Osmangazi bölgesinde bu değer 0,465 kg / konut-hafta iken İstanbul-Beşiktaş bölgesinde 1,570 kg / konut - hafta'dır. Halen devam eden belediye geri kazanım uygulamalarında ortalama 0,600 kg / konut-hafta'lık bir verimliliğe ulaşmış olup iki yıl boyunca haftalık toplama rakamlarının bir araya getirilmesi ile elde edilen sonuçtur.
    Toplanan atıkların kompozisyonlarına bakıldığında ağırlıklı olarak cam, kağıt ve karton türü atıkların yer aldığı görülmektedir. Aşağıdaki tabloda geri kazanım uygulamalarını sürdüren bazı belediyelerin topladığı atıkların kompozisyonları verilmiştir.



    Malzeme
    Cinsi Bakırköy
    Bahçelievler Beşiktaş Eskişehir Marmaris
    Kağıt-Karton % 38 % 52 % 38 % 37
    Cam % 32 % 24 % 33 % 25
    Metal % 9 % 6 % 12 % 5
    Plastik % 21 % 18 % 17 % 33
    TOPLAM % 100 % 100 % 100 % 100


    Tablo-2 Değişik Bölgelerde Devam Eden Geri Kazanım Uygulamalarında Toplanan Malzemelerin Kompozisyonu (Çevko Vakfı 1998)

    Yukarıdaki tabloda görülebileceği gibi toplanan malzemelerin kompozisyonunda bölgesel farklılıklar olabilmektedir. Bu farklar o bölgedeki sosyo - ekonomik durum ve tüketim alışkanlıklarının farklılıklarından oluşmaktadır. Halen devam eden belediye geri kazanım projelerinde toplanan atıkların kompozisyonun ortalaması yaklaşık olarak aşağıda verilmiştir.


    MALZEME CİNSİ YÜZDESİ
    Kağıt-Karton % 42
    Cam % 28
    Metal % 7
    Plastik % 23
    TOPLAM % 100

    Tablo-4 15 Belediye Tarafından Devam Eden Geri Kazanım Uygulamalarında Toplanan Atıkların Ortalama Kompozisyonları Çevko Vakfı 1998


    Geri Dönüşüm Sanayii :
    Özellikle son yıllarda ülkemizde geri kazanılabilir atıkların ekonomik değer kazanması ve bu konudaki yasal zorunlulukların yürürlüğe girmesi bu tür malzemeleri toplayan veya geri dönüşümünü yapan işletmeler ve sanayi kuruluşları oluşmaya başlamıştır.
    Halen Türkiye'de yılda yaklaşık 1 milyon ton civarında kağıt-karton, cam, metal ve plastik toplanarak geri dönüştürülmektedir.


    Pazara Sürülen
    (ton/yıl) Geri Kazanılan
    (ton/yıl) Geri Kazanım
    %
    Kağıt-Karton 1.800.000 590.000 33
    Cam 330.000 75.000 23
    Metal* 550.000 180.000 33
    Plastik* 150.000 50.000 30
    TOPLAM 2.830.000 895.000 32
    · Tahmini rakamlardır.
    Bu tablodaki rakamlar ve özellikle son yıllarda bu konuda yapılan yatırımlar ve de bunların kapasiteleri göz önüne alındığında mevcut geri dönüşüm endüstrisinin kapasitesinin Türkiye'de geri kazanılabilir atıkların % 40 - 50'sinin değerlendirilebileceği anlaşılmaktadır. Bu oranlar özellikle Avrupa ülkelerindeki gelişmeler dikkate alındığında oldukça başarılıdır.
    Son yıllarda geri dönüşümle ilgili yapılan yatırımlar aşağıda özetlenmiştir.


    Malzeme Cinsi Yatırım Miktarı Kuruluş Tarihi Kapasite (ton/yıl)
    Hurda PET 3 MİLYON $ 1994 12.000
    Alüminyum 20 MİLYON $ 1996 50.000
    Hurda Cam
    (5 adet tesis) 800 MİLYAR TL 120.000
    Yüksek Yoğunluklu PE 3 MİLYON $ 1995 7.000
    Karton İçecek Kutusu 0,6 MİLYON $ 1995 4.000
    Kağıt-Karton
    (Çok sayıda tesis) 1.500.000
    TOPLAM 1.693.000

    Yukarıdaki tabloda görüldüğü gibi 1994 yılından sonra geri dönüşüm ile ilgili sanayi tesislerinin kurulması hızlanmış ve bu tesislerin kapasiteleri yıllık toplam 1,7 milyon tona ulaşmıştır.

    SONUÇ
    · Entegre Atık Yönetimi atıkkların düzenli toplanması, taşınması, bertarafı ve geri kazanımı konularının çevre ve ekonomik değerler gözeterek optimizasyonu ilkelerini benimsetmektedir.
    · Entegre Atık Yönetimi ilkeleri çerçevesinde bakıldığında, geri kazanım ve geri dönüşüm atık yönetiminin vaz geçilmez unsurlarından biri olmakla birlikte ekonomiklik ve çevre etkilerinin optimizasyonu gereği optimuym bir geri kazanım ve geri dönüşüm oranı oluşacaktır. Bu oran bölge, tüketim ve sosyal alışkanlıklar, coğrafi özellikler, geri dönüşüm sanayi ve kapasiteleri gibi özelliklere bağlı olarak değişkenlikler gösterecektir.


    Kay: [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.main-board üyesi olmak için tıklayınız]





    Yeniden Dönüşüm ve Atık Yönetimi
    Geri Kazanım Uygulamaları
    SU
    Arıtma
    Arıtma teknisyeni tarafından arıtmanın genel kontrol, bakım ve temizliği günlük olarak yapılmaktadır. Arıtmanın senelik kontrolü imalatçı ENFA tarafından yapılmaktadır. Arıtma tesisi tasarlanırken "Su kirliliği kontrol yönetmeliği" tablosundaki değerler dikkate alınarak yapılmıştır. Arıtma tesisi atıksu kaynak miktarı ve kirlilik yükü aşağıdaki değerler baz alınarak yapılmıştır:
    1. Proje Nüfus : 5000 kişi
    2. Proje Debisi : 500 m3 /gün
    3. Su Tüketimi : 100 l/kişi.gün
    4. Kirlilik yükü : 300 kg BOI/gün
    5. Evsel atıksu kaynakları : Duşlar, tuvaletler ve lavabolar
    Arıtma tesisi girişindeki atıksu karekterizasyonu aşağıdaki şekildedir.
    1. 1. Debi 500 M3 /gün
    2. 2. BOI5 : 220 Mg/lt
    3. 3. AKM : 220 Mg/lt
    4. 4. PH : 6-8
    Arıtma Tesisinin Temel Çalışma Prensipleri
    1. Yaklaşım kanalı ve mekanik ızgara
    2. Dengeleme terfi merkezi
    3. Havalandırma havuzu
    4. Çöktürme havuzu
    5. Klor temas havuzu
    6. Çamur yoğunlaştırma havuzu
    7. Filtre pres susuzlaştırma sistemi
    Bahçe Sulama Deposu
    Bahçe sulama deposundan WILO COE 2 MV 2006 hidrofor kullanılmaktdır. Bahçe sulama deposunda arıtma tesisinde arıtılmış su ile yeraltı su kanallarında biriken sular bu depoda toplanmaktadır. Yangın hattına ve bahçe sulama hattına bu depodan su verilmektedir. Su seviyesi günlük ölçülmektedir. Temmuz 2001den itibaren arıtmadaki arıtılmış su bahçe sulama deposuna verilmeye başlanmış buradan da bahçenin sulanmasında kullanılmıştır.
    KAĞIT
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi2nin "Ver kağıt al ağaç" kampanyası kapsamında 10.03 2001 tarihinden itibaren toplam 15.265 kg kullanılmış atık kağıt toplanmıştır. Yaklaşık 10 ton kağıt miktarı kadar ağaç okulumuza alınmıştır. Bu ağaçlar arıtma tesisinin çevresine dikilmiştir. Atık kağıt dönüşüm uygulamalarına halen devam edilmektedir.
    PİL
    Kampüste atık piller için muhtelif yerlerde özel konteynerler bulunmaktadır.
    Kay: [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.main-board üyesi olmak için tıklayınız]




    GENEL BİLGİ

    DESTEK HİZMETLER BİRİMİ
    Bilkent Üniversitesi Destek Hizmetler Birimi, Bilkent Üniversitesi içindeki kağıt, cam vb. gibi tüm geri dönüştürülebilir maddelerin toplanması, muhafaza edilmesi ve geri dönüşüm merkezlerine teslim edilmesi görevlerini üstlenmektedir.
    GERİ DÖNÜŞÜM - KAZANMA NEDİR ?
    "Geri dönüşüm-Yeniden Kazanım" terim olarak, kullanım dışı kalan nesnenin yani çöpün ham madde olarak kullanılıp yeniden imalata katılmasıdır.
    NEDEN GERİ DÖNÜŞÜM ?
    Tükettiğimiz maddeleri yeniden dönüşüm halkası içine katabildiğimiz zaman öncelikle bunların tekrar ham madde olarak kullanılmasını sağlamış oluruz. Böylece insan nüfusunun artışı ile paralel olarak artan tüketimin doğal dengeyi bozması doğadan aldıklarımızı tekrar doğaya vererek azda olsa engellenmis olur. Bununla birlikte yeniden dönüştürülebilen maddelerin tekrar ham madde olarak kullanılması büyük miktarda enerji tasarrufunu mümkün kılar. Bir örnek vermek gerekirse yeniden kazanılabilir alüminyumun kullanılması alüminyumun sıfırdan imal edilmesine oranla %35'e varan enerji tasarrufu sağlamaktadır.
    Çöpteki nesneleri ham madde olarak kullandığımız vakit çevre kirliliğinin her geçen gün artmasını da önleyebiliriz. Hurda kağıdı tekrar kağıt imalatında kullandığımızda hava kirliliğini %74-94, su kirliliğini %35, su kullanımını %45 azaltıyoruz. Örneğin bir ton atık kağıdın kağıt hamuruna katılmasıyla 20 ağacın kesilmesini engelleyebiliyoruz. Öyleyse, çevremize-doğaya, ülke ekonomisine ve de kendimize olan sorumluluğumuzdan dolayı günümüzde hepimizin yeniden dönüşüm projesi içinde yer alması gerekmektedir.

    GERİ DÖNÜŞÜM MADDELERİ


    · Cam
    · Kağıt
    · Alüminyum
    · Plastik
    · Yazıcı Tonerleri
    · Piller
    · Motor Yağı
    · Otomobil Aküleri
    CAM
    Cam tamamiyle yeniden kullanılabilir bir materyaldir. Yeniden kullanılabilir camdan tekrar cam imal edilmesi sıfırdan cam edilmesine göre çok daha az enerji tüketir.
    Genellikle renksiz camdan renksiz, renkli camdan renkli cam ürünleri üretilir. Bu nedenle renkli camları renkli cam dönüşüm kumbaralarına; renksizlere atmalıyız. Ayrıca cam şişe, kavanoz vb. gibi ürünleri yeniden dönüşüm kumbaralarına atarken kapaklarınıda çıkarmalıyız.
    KAĞIT
    Ülkemizde üretilen kağıt ve karton imalinde SEKA'nın bazı fabrikaları hariç olmak üzere, üretim tamamen hazır ithal eslüloz, saman ve atık kağıttan yapılmaktadır. İyi organize edilmiş bir toplama sistemi belediyelerin katı atık toplama yüklerini hafifleteceği gibi, katı atıkların çöplüklerde yığılması da önleyebilecektir. Ayrıca, üretimin atık kağıt kullanarak yapılması halinde imalat için gerekli olan su ve kimyasal maddelerin daha az kullanılacak olması çevre korunması açısından son derece önemlidir.
    Türkiye'de orman kaynakları kağıt üretimine paralel olarak gelişememekte, bu yüzden kağıt sanayii için hammadde sıkıntısı doğmaktadır. 1 ton kağıt üretimi için takriben 3 m³ ağaca ihtiyaç vardır ki, atık kağıdın değerlendirilebilmesi ile odun kullanımı sınırlandırılabilmektedir.
    Kağıt üretiminde odun yerine atık kağıt kullanılması durumunda üretim için gerekli enerji ihtiyacı daha azdır. Atık kağıt, hammadde olarak kullanılan odundan selüloz üretimine nazaran çok daha az enerji harcanarak hammadde haline getirilebilmektedir. Bu yüzden mühim ölçüde enerji tasarrufu sağlanmaktadır.
    Atık kağıdın ülke içinde toplanıp kullanılması ile yurt dışından selüloz ve atık kağıt ithalinin azalması ile önemli ölçüde tasarruf elde edilecektir. Ayrıca, atık kağıdın toplanması, tasnifi ve nakliyesi dolayısıyla yeni iş alanları ortaya çıkacaktır.
    ALÜMİNYUM
    Alüminyum ev atık maddeleri en degerli yeniden kazanılabilir maddelerdir. Alüminyum kutuların geri dönüştürülmesi ile enerjiden tasarruf elde ederiz. Bir madeni kutunun alüminyum olup olmadığını anlamak için mıknatıs kullanabiliriz; eğer mıknatıs kutuya yapışmaz ise bu o kutunun alüminyum olduğunu gösterir. Alüminyum maddeleri yeniden dönüşüm kumbaralarına atmadan önce eğer böceklerin kumbaralara yerleşmesini istemiyorsak, çalkalamalı ve de yerden tasarruf edebilmek için de ezmeliyiz.
    PLASTİK
    Plastik Endüstrisinde plastiğin yeniden dönüşümünde kolaylık sağlanması için bir kodlama sistemi geliştirilmiştir. Kodlar pekçok plastik şişenin altında okunabilir. İki temel plastik çeşidi vardır:
    Plastik Soda Şişeleri: Plastik soda-kola şişelerinin yapımında hammadde olarak poliethilen kullanılır ve bunlar PET şişe olarak adlandırılır. Bu şişelerden %30 oranında geri kananım mümkündür. Mutfaklarımızdaki plastik çöp konteyneri, uyku tulumu yalıtkanları, alet kutuları ve pekçok ürünün PET şişeden elde edilmektedir. Kullanılan şişeleri geri dönüşüm kumbaralarına atmadan kapaklarını ve klipslerini çıkarmalı ve de yerden tasarruf edebilmek için ezip düzleştirebiliriz.
    Plastik Süt Kutuları: Bu kutuların yapımında hammadde olarak yüksek yoğunlukta poliethilen-HDPE kullanılır ve bunlar 2 rakamıyla ve de HDPE harfleriyle kodlanmaktadırlar.
    YAZICI TONERLERİ
    Boş yazıcı tonerleride gerek parçalarının tekrar kullanılabilmesi gerekse özel merkezlerde yeniden doldurulabilmeleri nedeniyle yeniden kazanılabilen maddelerdendir. Üniversitemizde boş tonerler Destek Hizmetler Birimi tarafından toplanmakta ve de TEMA vakfına verilmektedir.
    MOTOR YAĞI
    Eger motor-makina yağı kanalizasyona, toprağa veya derelere kontrolsüz bir şekilde bırakılırsa bu durum içtiğimiz suyun kirlenmesine neden olabilir. Fakat kullanılan ve işlevini yitiren motor yağı tekrar yeni motor yağına, yakıta ve makina yağına dönüştürülebilir. Bunun için yapmamız gereken şey, yalnızca işlevini yitiren motor yağını kapalı ve sağlam bir konteynere koyup kullanılmış yağ alan otomobil tamirhanelerinden herhangi birine teslim etmek.
    OTOMOBİL AKÜLERİ
    Otomobil aküsünü, akü satan herhangi bir firmadan yenisi ile değiştirerek veya yakınınızdaki bir geri dönüşüm merkezine teslim ederek yeniden kullanılabilir hale getirebilirsiniz.
    PİLLER
    Çeşitli cihazlarda kullandığımız pekçok pil çeşidinde yüksek miktarda ağır metal (civa, katminyum vb.) bulunmaktadır. Bunlar kontrolsüz bir şekilde doğaya atılırsa doğaya oldukça önemli zararlar verebilmektedirler. Bu nedenle evvela elektrik enerjisini veya civa, katminyum gibi ağır metal içermeyen pilleri seçmeliyiz. Biten pilleri pil torbasına biriktirip merkezi yerlerdeki pil kutularına atmalıyız. Bilkent Üniversitesi içinde, Destek Hizmetler Birimi pil toplanması görevini de yerine getirmektedir.
    PROGRAMIN AMACI

    Hızla büyüyen dünya nüfusu ile paralel olarak tüketim ve doğadaki tahribatta hızla artmaktadır. Eğer zaten elimizde olan ve çöp olarak nitelendirdiğimiz kullanım dışı kalan maddeleri tekrar kullanılabilir kılarak enerjiden, paradan ve zamandan tasarruf edebiliriz. En önemliside hızla yıpranan dünyamızı korumak için bireysel olarak bir adım atmış oluruz.
    Türkiye, gelişmekte olan bir ülke olarak yeniden kullanım alanında henüz başlangıçtadır. Bilkent Üniversitesi kampüslerinde, yurtlara-lojmanlara, kütüphane ve kimi kafeteryalara kısacası tüm merkezi yerlere konulan geri dönüşüm kumbaraları ile başta atık kağıt olmak üzere pet şişe ve alüminyum kutuların yeniden kullanım projesi içine katılmaları hedef alınmaktadır.
    Bu proje ile yalnızca doğanın korunması değil öğrencilerin sosyal birer birey olduklarını hissetmeleri ve bireysel sorumluluk duygusu sayesinde proje içinde yeralmaları hedef alınmıştır.
#29.01.2008 13:04 0 0 0
  • Konu: Vergi HUKUKU
    VERGİ:Devlet ya da vergilendirme yetkisinin devredilmiş olduğu kamu kuruluşları tarafından, kamu hizmetlerinin finansmanı için, fert ve kuruluşlardan muayen kurallara göre karşılıksız ve cebri olarak alınan bedeldir.
    *VERGİ HUKUKU'NUN DİĞER HUKUK DALLARI İLE İLİŞKİSİ:

    A)Anayasa Hukuku:Anayasa'nın 73.maddesine göre; Herkes kamu giderlerini karşılamak üzere vergi ödemekle yükümlüdür.Vergi,resim,harç ve benzeri mali yükümlülükler kanunla değiştirilir veya kaldırılır.Vergi,resim,harç ve şerefiyelerin istisna,muafiyet,indirim ve oranlarında, kanunda belirtilen alt ve üst sınırlar dahilinde değişiklik yapma yetkisi Bakanlar Kurulu'na verilir.

    *En az geçim indirimi:Kişinin ve ailesinin ancak geçimini sağlayacak gelirinden vergi almamak ve ya daha az almaktır.
    *Ayırma İlkesi:Emek ve sermayenin emek lehine düzenlemelerle ayrımcı bir vergilendirmeye tabi tutulmasıdır.
    *Artan oranlı vergi sistemi:Matrah arttıkça vergi oranının artmasıdır.


    Herhangi bir yasanın Anayasa'ya aykırılığı söz konusu ise,iptal davası açılıp da iptal edilmediği sürece yasa geçerlidir.İptal davası iki farklı şekilde olur;
    1)Doğrudan doğruya iptal davası:Cumhurbaşkanı,İktidar Partisi, Anamuhalefet Partisi ve meclis gruplarının beşte bir çoğunluğunu tutturan üyeler bu davayı açabilir.Davanın açılma süresi yasanın Resmi Gazete'de yayınlanmasından itibaren 60 gündür.
    2)Dolaylı şekilde iptal davası:Herhangi bir şahıs hakkında, Anayasa'ya aykırı olduğu düşünülen bir yasa uygulanmışsa, bu kişi yapılan vergilendirme işleminin iptali için Vergi Mahkemesi'nde açacağı davada Anayasa'ya aykırılık iddiasında bulunur.Vergi Mahkeme'si Hakimi bu iddiayı yerinde bulursa konuyu Anayasa Mahkemesi'ne gönderir.Anayasa Mahkemesi 5 ay içinde konuyu çözmek zorundadır.Bu süre zarfında açılmış olan vergi davası yürütülmez ve Anayasa Mahkemesi'nin kararı beklenir.Anayasa Mahkemesi 5 ay içerisinde cevap vermezse dava yürürlükteki yasaya göre çözümlenir. Herhangi bir konuda iptal davası açılıp da Anayasa Mahkemesi'nce aykırılık iddiası reddedilirse,10 yıl geçmedikçe yeniden Anayasa'ya aykırılık ileri sürülemez.

    B)Özel Hukuk:Verginin konusu Özel Hukuk işlemleridir.Alım-satım,kira v.b konular özel hukukla düzenlenmiştir.Vergi de esas itibariyle bir alacak borç ilişkisidir.Bu nedenle bağımsız bir hukuk dalı olması gerekmemektedir.
    C)İdari Hukuk:İdari Hukukçular Vergi Hukuku'nun bağımsızlığına karşı olup, verginin tarhı,tahakkuku,tahsili ve tebliğinin birer idari işlem olduğunu ve vergi uyuşmazlıklarının da idari yargı organlarınca çözümlenebileceğini savunurlar.

    *BAZI TANIMLAR:

    Muafiyet:Subjektif (Belli şahsi durumlar) vergi mükellefiyetinin, vergi dışında tutulmasıdır.
    İstisna:Objektif (Belli vergi konular) vergi mükellefiyetinin, vergi dışında tutulmasıdır.
    Tarh:Vergi matrahına vergi oranlarının uygulanması suretiyle vergi borcunun idarece tespit edilmesidir.
    Tebliğ:Yazılı bildirim.
    Tahakkuk:Tarh ve tebliğ edilen bir verginin ödenecek aşamaya gelmesidir.
    Tahsil:Verginin kanunlara uygun surette ödenmesidir.

    * VERGİ HUKUNUN KAYNAKLARI:Hukukta kaynak denilince ; olaylara uygulanması gereken hukuk kurallarını ifade eden belgeler anlaşılır. Vergi Hukuku'nun kaynakları ikiye ayrılır;

    1)ASLİ KAYNAKLAR:Vergi matrah ve oranlarında,mükellefinde yada konusunda kısaca verginin temel unsurlarında değişiklik yapan,kurallar koyan kaynaklardır.Bu kaynaklar 6 tanedir;
    a)Anayasa: Diğer kaynaklar kesinlikle Anayasa'ya aykırı olamaz.Bu kaynaklar Anayasa'ya aykırı ise iptali mümkündür.(Uluslararası Vergi Anlaşmaları hariç)
    b)Yasa:Kanunlar;soyut,genel,daimi ve uyulması zorunlu kurallardır. Anayasa gereğince "vergilerin kanuniliği" ilkesi sonucu yasalarımız vergi hukukunun en temel kaynağını oluşturur.Ülkemizde yasama yetkisi T.B.M.M'ndedir.Ve yasama organınca kanun çıkarılmaksızın vergi salınamaz.
    c)Bakanlar Kurulu Kararları:Yürütme organı tarafından çıkartılmaktadır. Genellikle memurların atanması ve idari işlerin yürütülmesi için çıkarılsalar da vergi hukuku sahasında da çıkarıldıklarını görmekteyiz.
    d)İçtihadı Birleştirme Kararları:Vergi ithilaflarının çözümünde Yargıtay ya da Danıştay'ın bir dairesinin vermiş olduğu kararlar ve ya iki ayrı dairenin ayrı ayrı kararları birbirine aykırı ise ,bu kararlar daha yüksek yargı organlarınca incelenerek tek bir karara bağlanır.Bu kararlara İçtihadı Birleştirme Kararları denir.İçtihadı Birleştirme Kararları,verginin aslını etkileyen,mükellef ve vergi dairesince uyulması zorunlu asli, kaynaklardandır.
    e)K.H.K'lar:Bakanlar Kurulu tarafından hazırlanarak,Cumhurbaşkanı 'nın onayıyla Resmi Gazete'de yayınlanmakla yürürlüğe giren kararlardır.
    f)Uluslararası Vergi Anlaşmaları:Bu anlaşmaların genel amacı uluslararası çifte vergilendirmeyi önlemektir.

    2)TALİ KAYNAKLAR:Verginin matrah veya oranlarını,yada diğer temel unsurlarını değiştirmeyen,yeni kurallar koymayan,ancak var olan kuralları açıklayan,uygulamacılara yol gösteren kaynaklardır.Bu kaynaklar da 3 tanedir;

    a)Tüzükler:Kanunların nasıl uygulanacağını gösterirler.Anayasa'mıza göre tüzük çıkarmaya yetkili organ Bakanlar Kurulu'dur.Tüzükler Cumhurbaşkanının imzası ile yürürlüğe girerler.Tüzüklerin kanuna aykırı olup olmadıklarının anlaşılabilmesi için Danıştay'ın incelemesinden geçmeleri gerekir.
    b)Yönetmelikler:Yönetmelikler de tüzükler gibi genel,soyut ve kişisel olmayan kuralları içeren hukuki tasarruflardır.Yönetmelikler ya Bakanlar Kurulu ya da herhangi bir bakanlık tarafından çıkarılan,kanun ve tüzüklerin hükümlerini açıklayıcı kaynaklardır.Bunları tüzüklerden ayıran en önemli nokta, Danıştay'ın incelemesinden geçmemeleridir.
    c)Tebliğ ve İzahlar:Vergi memurlarının aydınlatılması amacıyla Maliye Bakanlığı'nca çıkartılırlar.Tebliğler ne vergi mükelleflerini ,ne de o konuda bir ithilaf çıktığında yargı organlarını bağlar.

    *VERGİ KANUNLARININ ZAMAN BAKIMINDAN UYGULANMASI:Vergi kanunlarının yürürlüğe girmesi ve yürürlükten kaldırılması ile yürürlüğe girmeden önceki olaylara ,hangi hallerde ve nasıl uygulanacağının tespiti vergi kanunlarının zaman bakımından uygulanmasının konusunu oluşturur.Bu konudaki esas prensip;kanunların geriye yürümeyeceği, yani kanunların geleceği ilgilendirdikleridir.Vergi kanunlarını diğer kanunlarda olduğu gibi ya metinlerinde hangi tarihte yürürlüğe gireceği açıklanmak suretiye (Resmi Gazete'de ilanlarından itibaren mi,yoksa belli bir süre sonra mı),
    ya da metinlerinde bu konuda açık bir ifade bulunmadığı takdirde,Resmi Gazete'deki ilanlarından itibaren 45 geçtikten sonra yürürlüğe girerler.
    Vergi kanunları ya yeni bir kanunla önceki kanunun iptal edildiği açık bir şekilde ifade edilmek suretiyle ya da yürürlükte olan bir kanuna aykırı yeni bir kanun çıkarılarak yürürlükten kalkarlar.Kanun metinlerinde yürürlükte kalacakları süre belirtilmiş olan vergi kanunları, o sürenin sona ermesi ile yürürlükten kalkarlar. Vergi kanunları emredici hükümler getirirler.Bu emredici hükümlerden önce yapılmış bir tasarrufun sonradan çıkan bir emirle ya da kanunla hükümsüz sayılması,kişilerin vergi kanunlarına karşı olan güvenini sarsar ve huzursuzlukların ortaya çıkmasına neden olur. Fertler elde ettikleri durumun devamından emin olmadıkları taktirde,iktisadi,sosyal ve siyasal bir takım sorunlar ortaya çıkar.Kişilerin teşebbüs enerjisini kırmamak,aksine onları teşviklemek için,kişilerin geçmişe ait durumlarını yeni çıkan bir vergi kanunu ile değiştirmemek gerekir.Diğer kanunlarda olduğu gibi vergi kanunları da geçmişe yürütülemezler.Bunun iki amacı vardır;
    a)Mükelleflerin gelecekte beklenmedik vergi borçları ile karşılaşmalarını önlemek.
    b)Evvelce devletin almış olduğu vergileri geri vermesinin sakıncalarını yok etmek.
    Vergi kanunlarının geriye yürütülmemesi bir anayasal prensip değildir.Mükelleflerin lehine olan durumlarda ve devletin içinde bulunduğu olağanüstü hallerde,vergi kanunlarının geriye yürütülmesi söz konusu olmaktadır
    *VERGİ KANUNLARININ MEKAN BAKIMINDAN UYGULANMASI :Vergi kanunlarının mekan bakımından uygulanmasında iki ilke mevcuttur;
    a)Şahsilik İlkesi:Her bir kişinin bağlı olduğu ülke tarafından vergilendirilmesi.
    b)Mülkilik İlkesi:Her ülkenin vergi kanunlarını kendi siyasi sınırları içerisnde bulunan herkeze uygulaması.

    *Ülkemizde karma sistem mevcuttur.Genel olarak karma sistem kullanmaktaki amaç uluslararası çifte vergilendirmeyi önlemektir.

    Bu ilkeler yerel hukuk düzenlemeleridir.Bu ilkelerde yapılan iç hukuk ve yerel hukuk düzenlemeleri bazen çifte vergilendirmeyi önlemede yeterli olmaz. O halde uluslararası vergi anlaşmaları yapılır veya yine iç hukuk düzenlemeleri ile yurt dışında ödenen vergilerin mahsubu benimsenebilir.

    *TÜRK GELİR VERGİSİNDE MÜKELLEFİYET ÇEŞİTLERİ:

    a)Tam Mükellefiyet:Tam mükellef olan gerçek kişiler hem yurt içinde hem de yurt dışında elde ettiği gelirler üzerinden Türkiye'de vergilendirilirler.
    GVK Madde 3'e göre tam mükellefler;
    1)Türkiye'de yerleşmiş olanlar
    i)İkametgahı Türkiye'de olanlar
    ii)Bir takvim yılı içerisinde devamlı olarak 6 aydan fazla Türkiye'de oturanlar.
    2)Resmi daire ve teşekküllerin veya merkezi Türkiye'de bulunan müesseselerin işleri dolayısı ile yabancı ülkede oturan Türk vatandaşları.

    *Bu kişiler(2.madde) yurt dışında elde ettikleri kazançları için gelir vergisi benzeri başka bir vergi ödemiş olmaları halinde,o kazançları için Türkiye'de ayrıca vergilendirilmezler.

    *Yabancı ülkelere ödenen verginin mahsubu:Tam mükelleflerin yurt içi ve yurt dışı gelirleri(2.maddedeki tam mükellefler hariç)toplanarak vergilendirildiği için, çifte vergilendirmeyi önlemek amacıyla yurt dışında ödenen vergilerin mahsubu esası benimsenmiştir.

    Mahsup Usulü:Tam mükelleflerin yurt dışı kazançları için yurt dışında ödedikleri gelir vergisi ve benzeri vergiler,Türkiye'de hesaplanan gelir vergisinin yabancı ülkede elde edilen gelire isabet eden kısmından indirilir.Yabancı ülkede elde edilen gelire isabet eden vergi orantılanılarak bulunur.Ve yurt dışında ödenen vergi Türkiye'de hesaplanandan fazla çıkarsa fark indirilmez.Buna "sınırlı mahsup" denir.

    *G.V.K Madde 3'e göre Gelir Vergisi tarifesi:

    2.800.000.000 liraya kadar............................................. .................................%15
    7.000.000.000 liranın 2.800.000.000 lirası için 420.000.000 lira,fazlası........%20
    14.000.000.000 liranın 7.000.000.000 lirası için 1.260.000.000 lira,fazlası...%25
    35.000.000.000 liranın 14.000.000.000 lirası için 3.010.000.000 lira,fazlası.%30
    70.000.000.000 liranın 35.000.000.000 lirası için 9.310.000.000 lira,fazlası.%35
    70.000.000.000 liradan fazlasının 70.000.000.000 lirası için 21.560.000.000 lira,
    fazlası........................................... .................................................. .................%40


    *Bu tarife ücret dışındaki bütün gelir unsurları için 5'er puan arttırılarak uygulanır
    --------------------------------------------------------------------------Örnek:New York'ta ikamet eden Ayşe Hanım'ın,Ziraat Bankası New York Şubesi'nden elde ettiği ücret geliri yıllık 15.000.000.000 T.L'dir.Bu geliri için New York'da 5.000.000.000 T.L. vergi ödemiştir.Ayrıca Ayşe Hanım'ın Türkiye'de bulunan evi dolayısıyla 6.250.000.000 T.L. kira geliri bulunmaktadır. Bu kişinin;

    a)Mükellefiyet tipi nedir?
    b)Türkiye'de beyanname verecek midir?Eğer verecekse hangi geliri için verecektir?
    c)Ödeyeceği vergi miktarı ne kadardır?

    Cevap:
    a)Bu kişinin mükellefiyet tipi yukarıda belirttiğimiz 2.maddeye göre tam mükelleftir.
    b)Türkiye'de sadece kira geliri için beyanname verecektir.
    c)6.250.000.000 T.L.'lik gelirinin ilk 2.800.000.000 T.L.'si için %20'den 560.000.000 T.L.,geri kalan 3.450.000.000 T.L.'si için %25'den 862.500.000 T.L.,toplamda 1.422.500.000 T.L vergi ödeyecektir

    *VERGİ KANUNLARININ YORUMU: Devletin artan fonksiyonlarına parelel olarak,ihtiyaç duyduğu mali kaynaklar da artmıştır.Bu kaynaklar içerisinde en önemlisi vergilerdir.Vergilerin alınabilmesi için yürürlükte bir vergi kanununun bulunması gerekir.İktisadi ve sosyal hayattaki hızlı değişime parelel olarak,vergi kanunlarında da sürekli bir değişim gözlemlenmektedir . Vergi kanunlarının sürekli değişmesi,karışık ve anlaşılması güç hükümler içermesi,gerek vergi mükelleflerinin, gerekse de Maliye memurlarının,vergi kanunlarının uygulanmasında hatalar yapmalarına yol açmaktadır.İşte bu nedenle vergi kanunlarının yorumu çok önemli bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır .Yorumun amacı; kanun koyucunun gerçek iradesinin tam ve doğru bir şekilde tespit edilmesi ve kanun metninin anlamının tam olarak tespit edilmesidir .Çünkü çoğu zaman kanun metinlerinden kanun koyucunun gerçek iradesini açık bir şekilde anlamaya imkan yoktur.Hatta zamanla kanundaki terimlerin anlamlarında birtakım değişikler meydana gelebilir.Bu gibi durumlarda yargıçlar kanun metinlerini yorumlamak suretiyle vergi uygulamasına yol gösterirler.

    *Yasama Organı --------- Yasama Yorumu
    Yargı Organı --------- Yargı Yorumu
    Bilim Adamları --------- Doktrin Yorumu

    *Yasama Yorumu 1964 Anayasa'sı ile kaldırılmıştı
    Bütün kanunlar gibi vergi kanunlarının da Anayasa'ya aykırı olması söz konusu değildir.Vergi Kanunlarının anayasa'ya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesi'ne başvurulabilir.Aynı şekilde vergi kanunları yorumlanırken de Anayasa'ya uygunluk ilkesi göz önünde bulundurulmalıdır.İki adet yorum metodu vardır;

    a)Teknik Yorum:Kanun Metinlerinin dış görünüşlerine göre yorum yapılır.Yani Kanun Metinlerinin lisan ve dil bakımından anlamı ortaya konmaya çalışılır.Kanun Koyucunun kullandığı bazı kelimelerin halk arasında kabul görmüş anlamlarının yanısıra,bilimsel ve teknik anlamlarının da olacağı, yorum yapılırken göz önünde bulundurulmalıdır.Teknik yorum yapılırken kanun gerekçeleri ve raporlarından yol gösterici olarak yararlanılabilir.
    b)Mantıki Yorum:Kanun Metinlerinin kelimelerinden çok hukuk kurallarının anlmına önem verilir.Mükellef lehine yorum yapanların ileri sürdükleri argüman,vergilerin fert ve kurumların özgürlüklerini kısıtladıkları görüşüdür.Devlet lehine yorum yapanlar ise, sosyal hukuk devleti anlayışının gelişmesiyle birlikte,devletin üstlendiği görevlerde artış olduğunu ve artan bu kamu harcamalarını finanse edebilmek için vergi toplamak zorunda olduğunu ileri sürerler.

    *VERGİNİN TARAFLARI:Vergi bir alacak-borç ilişkisinden başka birşey değildir.Bir tarafta devlet diğer tarafta mükellef vardır.Devletin aktif vergi sujesinin olmasının nedeni;vergilendirmeye ilişkin tüm kuralların mükelleflerin görüşü olmadan,tek taraflı olarak,devletin üstün iradesine göre belirlenmesidir.Mükellef ise sadece devlet tarafından konmuş kurallara uyarak vergisini ödemek zorunda olduğundan,pasif vergi sujesidir.Mükellefler vergi kanunlarıyla kendilerine düşen görevleri yerine getirirlerken,vergi daireleri de verginin tarh,tahakkuk ve tebliğ işlemlerini, vergi kanunlarına uygun olarak yapmak zorundadırlar.Ancak bazı durumlarda devlet bu hakkını İl Özel İdareleri ve belediyeler gibi kuruluşlara devredebilir.Bu kuruluşlar devletin kendilerini yetkili kıldığı oranda vergilendirme selayetine sahiptirler.Bu nedenle esas vergi alacaklısı devlettir.

    Kanuni Mükellef:Vergi kanunlarına göre kendilerine vergi borcu düşen gerçek yada tüzel kişilerdir.Mükellefiyet şahsi olduğundan başkalarına devredilemez.Kanuni mükellefin ölümü halinde,vergiye ilişkin ödevler, mirası reddetmemiş kanuni mirasçılara geçer.
    Vergi Sorumlusu(Aracı Ödeyiciler):Gerçekte vergi mükellefi olmadıkları halde,alacaklı vergi dairesine karşı muhattap olan kişilere vergi sorumlusu denir.(Ör:Stopaj kesintisi yapan işveren)
    Aracı Mükellefler:Vergiyi kendi adına ödeyen ve daha sonra ödediği bu vergiyi yansıtma yoluyla başkalarına devretmeye çalışan kişiye denir.Genellikle bu yansıtma olayı fiyat mekanizması yoluyla ve konjonktürel duruma bağlı olarak çoğu kez başarılı olur.Bu tip mükellefler gümrük vergilerinde karşımıza çıkarlar.Gümrük Vergilerinin kanuni mükellefleri ithalatçılardır.İthalatçılar gümrük vergisini ödedikten sonra,ithal ettikleri malın fiyatını arttırmak suretiyle bu vergiyi malı kullananlardan tahsil edebilirlerse,kanunen kendi adlarına ödedikleri vergiyi başkalarına yansıttıklarından aracı mükellef durumundadırlar.
    Vergi Taşıyıcısı:Kanuni mükellefler ödedikleri vergiyi yansıtma yoluyla 3.kişilere devretmeye çalışırlar.İşte bu mücadele sonucunda, vergiyi nihai olarak ödeyen kişiye vergi taşıyıcısı yada vergi yüklenicisi denir.
    *VERGİNİN HUKUKİ SEBEPLERİ VE PRENSİPLERİ:Verginin alınabilmesi için;
    1)Anayasa'da bir düzenleme yapılması ve buna bağlı olarak bir kanun çıkarılması gerekir.
    2)Vergi Yasasında düzenlenmiş bir alacağın tahsili için,bütçe kanunu ile devlete, vergi kanunlarını uygulamasına izin verilmiş olması gerekir.
    3)Vergiyi doğuran olayın meydana gelmesi gerekir.
    4)Tarh,tebliğ,tahakkuk ve tahsil işlemlerinin gerçekleşmesi gerekir.

    Vergi matrah ve nispetinin hesabı,vergiyi doğuran olayın gerçekleştiği tarih itibariyle yapılır.Zaman aşımının başlangıcı,tarihi ve vergiyi doğuran olaya göre saptanmıştır.Artık beyan usulü yaygınlaştığı için,vergi borcu mükellef tarafından hesaplanmakta ve bu da idari işlerin önemini azaltmaktadır.Vergi ödememek için vergiyi doğuran olayın gerçekleşmesinden önce alınan önlemler suç oluşturmazken,vergiyi doğuran olaydan sonra vergi ödememe çabaları suç oluşturur.
    *Vergi Hukukunda Ehliyet:Vergi Hukukunda Ehliyet kişi olmaya bağlıdır.Mümeyyiz olmaya gerek yoktur.(Hukuken kişilik, sağ doğmak kaydıyla ,ana rahmine düşmekle başlar.)
    Küçük ve kısıtlılarla,tüzel kişilerin, vergiye ilişkin ödevleri kanuni temsilcilerince yerine getirilir.Vergi küçük yada kısıtlının malvarlığından alınır. Ancak kanuni temsilcinin ihmali yüzünden,küçük yada kısıtlıdan alınamayan vergi,kanuni temsilciden alınmış ise,kanuni temsilci bu vergiyi küçüğe ya da kısıtlıya rücü eder.Tüzel kişiliklerde de temsilci için aynı olay söz konusudur.
    *Vergide Zaman Aşımı:Vergi hukukunda iki çeşit zaman aşımı mevcuttur;
    1)Tahakkuk Zaman Aşımı:Vergi alacağının doğduğu takvim yılını takip eden takvim yılının başından itibaren 5 yıl içerisinde tarh ve tebliğ edilmeyen vergiler zaman aşımına uğrar.
    2)Tahsil Zaman Aşımı:Vadenin rastladığı takvim yılını takip eden yılbaşından itibaren 5 yıl içerisinde tarh ve tebliğ edilmeyen vergiler zaman aşımına uğrar.(Vade KDV'de bir sonraki ayın 25'i,Gelir Vergisi'nde bir sonraki yılın Mart ayıdır.)
    *Terkin:Yangın,yer sarsıntısı,yer kayması,su basması,kuraklık,muzur hayvan ve haşerat istilası ve bunlara benzer tabi afetler yüzünden;
    1)Varlıklarının en az 3'te 1'ini kaybeden mükelleflerin, bu afetlerin zarar verdiği gelir kaynakları ile ilgili vergi borçları ve cezaları silinir.
    2)Mahsüllerinin en az 3'te 1'ini kaybeden mükelleflerin, afete maruz arazi ile ilgili olan,zararın oluştuğu döneme ilişkin arazi vergisi borcu ve cezası silinir.
    *VERGİ SUÇ VE CEZALARI:Vergi suçları temelde iki grup altında incelenebilir.Bunların bir bölümü para cezası gerektiren vergi suçlarıdır.Bu suçların cezası vergi idaresi tarafından verilir.Bir bölümü ise hapis cezası gerektiren vergi suçlarıdır.Bu suçların cezası ise yargılama sonucunda hakim tarafından verilir.
    *Cazalandırma Prosedürü:
    1)Vergi İnceleme Elemanları mükellefler nezdinde yaptıkları incelemelerde, para cezası gerektiren bir vergi suçunun bulunduğuna karar verirlerse,durumu ilgili vergi dairesi müdürüne bildirirler.Bundan sonra vergi dairesi müdürünün imzasını taşıyan bir ceza ihbarnamesi ile ceza mükellefe tebliğ edilir.Mükellef 30 günlük dava açma süresinde itiraz etmezse ceza kesinleşir.Mükellef isterse 30 gün içerisinde Vergi Mahkemesi'nde dava açarak cezanın iptalini isteyebilir.

    2)Vergi İnceleme Elemanları mükellefler nezdinde yaptıkları incelemelerde, mükelleflerin hapis cezası gerektiren bir suç işlemiş olduğuna dair deliller bulursa,bu durumu suç duyurusunda bulunmak suretiyle Cumhuriyet Savcılığına bildirir.Savcılık gelen rapor ve delillerle mükellefin suçlu olabileceğine inanırsa kamu davası açacaktır.Bu dava Adli Mahkemelerde açılır.Yapılan yargılama sonucunda Adli mahkemelerin kararı üzerine, mükellef ya suçsuz bulunacak,ya da suçlu bulunarak hapis cezasına çarptırılacaktır.

    *Para Cezası Gerektiren Suçlar:

    1)Vergi Ziya-ı Suçu:Kelime anlamı 341.maddede,suçu 344.maddede açıklanmıştır.Vergi mükellef ya da sorumluları tarafından, vergilendirilmeye ilişkin ödevlerin zamanında yerine getirilmemesi ya da eksik yerine getirilmesi yüzünden,verginin vaktinde tahakkuk ettirilememesi ya da eksik tahakkuk ettirilmesidir.Şahsi,medeni ve ailevi hallerle ilgili olarak,gerçeğe aykırı şekilde beyanda bulunmak suretiyle, verginin eksik tahakkuk etmesi ya da haksız yere iadesine yol açılması da vergi ziya-ı sayılır.
    Cezası:Ziyaa uğratılan verginin 1 katına,bu verginin kendi kanunlarında belirtilen normal vade tarihinden,cezaya ilişkin ihbarnamenin düzenlendiği tarihe kadar geçen süre için uygulanacak olan geçikme zammının yarısının eklenmesi ile bulunur.
    Örnek:Mükellef 25 Haziran 2000 vadeli 100 milyonluk KDV'i ziyaa uğratmıştır.Ve kendisine 25 Eylül 2000 tarihinde ceza ihbarnamesi düzenlenmiş, 25 Ekim 2000 tarihinde tebliğ edilmiştir.(Gecikme Zammı:Aylık %6)

    Ceza=100.000.000 + 3 X 6.000.000
    2
    =100.000.000 + 9.000.000
    =109.000.000

    *Vergi ziya-ına yol açan bu fiiller aynı zamanda kaçakçılık suçuna da yol açarsa,vergi ziya-ı suçunun cezası 3 kat olarak kesilir.

    2)Usulsüzlükler:Vergi Kanunlarının şekle ve usule ilişkin hükümlerine uyulmamasıdır.Bu usulsüzlükler kendi içinde 1. ve 2. derece olmak üzere ikiye ayrılır.1.derece usulsüzlükler nitelik itibariyle diğerlerinden daha ağırdır.Ama ikisindede düşük miktarlı para cezaları mevcuttur.
    1.derece usulsüzlüklere örnek:İşe başlamanın bildirilmemesi,defter ve belgelerin kanuni sürenin geçmesinden itibaren 1 aylık süre içerinde de tasdik ettirilmemesi,vergi beyannamelerinin vaktinde verilmemesi.
    2.derece usulsüzlüklere örnek:Kanunda yazılı bildirimlerin vaktinde yapılmaması,defter ve belgelerin herhangi birinin tasdik işleminin süresinin sonundan başlayarak 1 ay içinde yaptırılmış olması,beyanların doğruluğunu bozmayacak şekilde bazı belgelerin bulunmaması yada ibraz edilmemesi.

    3)Özel Usulsüzlükler:Bazı belgelerin verilmemesi,alınmaması,tek düzen hesap planına uyulmaması,matbaaların bildirim ödevini yerine getirmemesi, Maliye Bakanlığı'nın özel işaretli görevlisinin ikazına rağmen aracın durdurulmaması gibi suçlardır.Özel usulsüzlük suçlarının cezası ağır para cezasıdır.(75 - 750 Milyon arası)

    4)Bilgi Vermekten Çekinme:Vergi yasalarında iki tip bildirim ödevi vardır.Bir tanesi sürekli bilgi verme,diğeri ise talep üzerine bilgi vermedir.Vergi inceleme elemanlarının talebi üzerine vergilendirmeye ilişkin bilgi istenildiğinde, bu bilginin verilmesi gerekir.İstenilen bilgi sözlü olarak verimezse, talep yazılı olarak yenilenir.Bilgi yine verimezse ilgili şahıs para cezasına çarptırılır.Sürekli bilgi vermede ise;noterler,sulh mahkemesi hakimleri, muhtarlar,ilgili yerlerdeki Türk Konsoloslukları,bankalar,bankerler ve de tapu memurları her ay öğrendikleri ölüm olaylarını bir sonraki ay ilgili vergi dairesine bildirmek zorundadırlar.Bu görevi yerine getirmeyenlere para cezası verilir.Ancak bazı meslek yasalarında,mesleki bilgilerin sır olarak saklanması zorunlu tutulmuştur.Bu bir istisnadır.Ama bu sırlar vergiyi ilgilendiren fatura bilgilerini içeremez.
    *Hapis Cezası Gerektiren Suçlar:

    1)Kaçakçılık:

    a)Vergi kanunlarına göre; tutulması,saklanması ve ibrazı gereken;
    i)Defter ve kayıtlarda;muhasebe hileleri yapanlar,gerçek olmayan ya da kayda konu olan işlemle ilgisi bulunmayan adlara ya da kişilere hesap açanlar ve vergi matrahının azalmasına yol açacak şekilde defterler kaydı gereken hususları kısmen yada tamamen başka defter,belge ya da hesap ortamlarına kaydedenler,
    ii)Defter ve kayıtları tahrif edenler ya da gizleyenler,içerik itibariyle yanıltıcı belge düzenleyenler ve ya bu belgeleri kullananlar,kaçakçılık suçu işlemiş olurlar.
    Bütün bu kişiler hakkında 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezası verilir.Yasada (VUK m.359) bu hapis cezasının paraya cevrilmesi için;hapis cezasının her bir günü için, sanayi sektöründe çalışan 16 yaşından büyük işçiler için uygulanan asgari ücretin brüt tutarının yarısı esas alınır.

    b)Vergi kanunlarına göre; tutulması,saklanması ve ibrazı gereken;
    i)Defter ve kayıtları yok edenler,defterlerin sayfalarını yok edip yerine yeni sayfa koyanlar ve ya boş bırakanlar,belgelerin asıl suretlerini farklı şekilde düzenleyenler ve ya tüm bu belgeleri kullananlar,
    ii)Belgeleri Maliye Bakanlığı ile anlaşması olmadığı halde basanlar,sahte belge basanlar ve ya tüm bu belgeleri kullananlar,kaçakçılık suçu işlemiş olurlar.
    Bütün bu kişiler hakkında 18 aydan 3 yıla kadar ağır hapis cezası verilir.

    2)Mükelleflerin Özel İşlerini Yapma Suçu:Vergi muamele ve işlemleri ile uğraşan memurlar ve vergi mahkemelerinde çalışan yargı personeli; mükelleflerin, vergi yasalarının uygulanması için gerekli olan,hesap,yazı ya da diğer özel işlerini yapamazlar.Aksi takdirde 16 aydan 3 yıla kadar hapis cezasına çarptırılırlar.Bu işlemler karşılığında ücret almamış olmaları,suçu ortadan kaldırmaz.

    3)Vergi Mahremiyetini İhlal Suçu:VUK'nda düzenlenmiş olan vergi mahremiyeti ile ilgili hükümlere uymayanlara 2 aydan 3 aya kadar hapis cezası verilir.
    *Vergi Mahremiyeti:Aşağıda yazılı kimseler görevleri dolayısıyla mükellefin ya da mükellefle ilgili kimselerin şahıslarına ,muamele ve hesap durumlarına,işlerine,işletmelerine,servetlerine ya da mesleklerine ilişkin olarak öğrendikleri sırları ya da gizli kalması gereken diğer hususları açıklayamazlar ve kendilerine ya da 3.şahıslar lehine kullanamazlar.
    *Vergi Mahremiyetini Ortadan Kaldırmasına Rağmen Suç sayılamayan Fiiller:

    1)Vergi levhasının asılması
    2)Vadesi geldiği halde vergi borç ya da cezalerını ödemeyenlerin ilan edilmesi.
    3)Sahte belge düzenlemiş oldukları,inceleme elemanları tarafından tespit edilen mükelleflerin,ilgili meslek teşekküllerine bildirilmesi.(Avukat -Baro, Tüccar -Ticaret Odası)

    *İşyeri Kapatma Cezası:Fatura ve benzeri belgelerin bir takvim yılı içerisinde en az 3 kere kullanuılmadığının ya da bulundurulmadığının tespiti halinde,ikinci tespitten sonra mükellef yazılı olarak ikaz edilmiş olmak kaydıyla, 3.tespitin üzerine mükellefin işyeri Maliye Bakanlığı'nca 1 haftaya kadar kapatılabilir.Ancak bu ceza da yine uygulanmadan önce, mükellefin yazılı talebi üzerine,paraya çevrilebilir.Burada paraya çevirme usulü şöyledir;Sanayi sektöründe çalışan 16 yaşından büyük işçiler için belirlenen,ve kapatma kararına ilişkin yazının mükellefe tebliğ edildiği tarihte yürürlükte bulunan asgari ücretin 1 yıllık brüt tutarından az olmamak üzere,mükellefin 1 önceki yıl gelir ya da kurumlar vergisinde yer alan dönem kazancının %5'i olarak hesaplanır. Hesaplanan bu tutar mükellefe tebliğ edilir ve 15 gün içerisinde ödemezse işyeri kapatılır.Bu ceza bir takvim yılında sadece bir kez paraya çevrilir.
    *Vergi Cezasını Ortadan Kaldıran Haller:
    1)Ödeme
    2)Pişmanlık:Henüz hakkında bir ihbar ya da inceleme yapılmamış olan bir vergi suçlusunun,suç işlediğini kendiliğinden vergi idaresine bildirmesi üzerine, kendisine, yasadaki diğer şartlara da uyması kaydıyla ceza verilmez.
    3)Cezalarda İndirim:Ceza ihbarnamesinin tebliği üzerine 30 gün içerisinde indirim talebiyle idareye başvuran ve uyuşmazlık yaratmayarak borcunu, aynı 30 gün içerisinde ödeyen mükelleflerin cezaları, yarısı ile 3'te 1'i arasında değişen bir oranla indirilir.
    4)Uzlaşma ve ya Tarhiyat Öncesi Uzlaşma:Mükellefle uzlaşma komisyonu arasında yapılan karşılıklı görüşmelerle uzlaşmaya varılması halinde,hem süre kazandıram,hem mahkemelerin iş yükünü azaltan ve de ceza miktarını indiren bir usuldür.
    5)Ölüm Hali:Vergi suçlusunun ölümü halinde ceza ortadan kalkar.
    6)Hatanın Düzeltilmesi
    7)Zaman Aşımı:Vergi ziya-ında 5,usulsüzlükte 2 yıl içerisinde vergi borçları ve cezaları zaman aşımına uğrar.
    8)Mücbir Sebep
    9)Yanılma
    *VERGİ UYUŞMAZLIKLARI VE ÇÖZÜMLENMESİ:Vergilendirmeyle ilgili hüküm ifade eden hususlarda,vergi idaresi ile vergi mükelleflerinin ya da sorumlularının farklı görüşte olmaları halidir.Görüş ayrılığı olan bu gibi durumlarda ya idare ya da mükellef vergi mahkemelerine başvurmak suretiyle uyuşmazlığı başlatabilir.Bazen de uyuşmazlık konusu olan hususlar hakkında dava açılması yerine,idari çözümlerden herhangi biri tercih edilerek çözüm sağlanabilir.Ülkemiz vergi hukuku açısından idari çözüm yollarıyla,dava açmak arasında mükellef tamamen serbest bırakılmıştır.Biri diğerine nazaran ön koşul oluşturmamaktadır.

    *İdari Çözümler:

    1)Vergi Hatalarının Düzeltilmesi:Vergiye ilişkin hesaplarda ya da vergilendirmede yapılan hatalar yüzünden verginin eksik ya da fazla alınması ve ya istenmiş olmasıdır.Vergi hataları iki çeşittir;
    a)Hesap Hataları:Matrah hataları,miktar hataları ve verginin mükerrer istenmesi.
    b)Vergilendirme Hataları:Mükellefin şahsında hata,mükellefiyette hata,verginin mevzuunda hata,vergilendirme ya da muafiyet döneminde hata.
    Bu yedi çeşit hata için idari çözüm olan Düzeltme'ye başvurulur.
    Vergi mükellefinin ilgili vergi dairesine yaptığı yazılı bir başvuru üzerine işlem başlar;
    i)Dava Açma Süresi Dolmadan(İlk 30 Gün):Böyle bir durumda mükellefin yaptığı bu başvuru dava açma süresini durdurur.İdare mükellefin talebini kabul ederse uyuşmazlık biter,hata düzeltilir.İdare mükellefin talebini reddederse dava açma süresi yeniden işlemeye başlar.Ayrıca idare mükellefin talebine 60 gün içerisinde cevap vermezse , dava açma süresi yeniden başlar. Kalan süre içerisinde isteyen mükellef vergi mahkemesinde dava açabilir.
    ii)Dava Açma Süresi Dolduktan Sonra:İdare talebi kabul ederse uyuşmazlık biter.İdarenin talebi reddedmesi yada 60 gün içerisinde cevap vermeyip zımni red gerçekleşmesi durumunda,mükellef ilgili vergi idaresini Maliye Bakanlığı'na şikayet eder.Maliye Bakanlığı mükellefin bu şikayetini kabul edebilir,red edebilir veya cevap vermeyerek zımni red gerçekleşebilir. Mükellef red ve ya zımni red durumunda vergi mahkemesinde iptal davası açabilir.

    2)Cezalarda İndirim:Vergi suçu işlediği anlaşılan ve kendisine ceza ihbarnamesi tebliğ edilen mükellef ya da ceza muhattabı,ihbarnamenin tebliğinden itibaren 30 gün içerisinde ilgili vergi dairesine başvurarak,dava açmayacağını beyan ederek,1 ay içerisinde vergi ve indirimden arta kalan cezayı ödeyecek olursa, cezanın; vergi ziya-ında ilk kez yarısı,birden çok kez bu suçu işlemişse 3'te 1'i,usulsüzlüklerde de 3'te 1'i indirilir.
    3)Uzlaşma:Yapılan incelemeler sonucu,mükellefe resen ya da ikmalen yeni bir vergi tarh edilirse,yeni tarhiyata ilişkin olarak mükellef 30 gün içerisinde talepte bulunmak kaydıyla, idareyle uzlaşabilir.

    4)Tarhiyat Öncesi Uzlaşma:Vergi incelemesi yapılan mükellefler için henüz inceleme bitmeden önce,yani yeni bir tarhiyat yapılmadan önce,mükellefin talebi üzerine, idareyle mükellefin karşılıklı görüşerek uzlaşması halidir. Tarhiyat öncesi istenip de uzlaşmaya varılamaz ise,artık tarhiyat sonrası uzlaşma istenemez.Ancak cezalarda indirim istenebilir ve ya vergi mahkemesinde dava açılabilir.

    5)Pişmanlık:Henüz hakkında bir ihbar yapılmamış,henüz hesapları incelemeye alınmamış ve ya henüz hesapları takdir komisyonuna sevkedilmemiş mükellefler kendiliğinden bir dilekçeyle ilgili vergi dairesine başvurarak suçunu itiraf eder ve dilekçe tarihinden itibaren 15 gün içerisinde doğru beyanda bulunursa,ve yine aynı sürede vergi aslı ile birlikte pişmanlık zammını da öderse, işlemiş oluğu suçun cezası verilmez.

    *Yargısal Çözümler:

    Türk Vergi Yargı Sistemi



    Tek Hakimli Vergi Kuruldan Oluşan Vergi
    Mahkemeleri Mahkemeleri
    Uyuşmazlık tutarı 1 Milyarı Uyuşmazlık tutarı 1 Milyarı
    aşmayan ithilaflar çözümlenir. aşan ithilaflar çözümlenir.
    Buradan çıkan kararlara itiraz Buradan çıkan kararlara
    edildiği takdirde,bölge idare itiraz edildiği takdirde karar
    mahkemesine başvurulur. temyiz edilerek Danıştay'a
    Başvurma süresi 30 gündür. başvurulur.Başvurma süresi
    30 gündür.Danıştay onama kararı verirse,karar kesinleşir Danıştay bozma kararı verir ise dosyayı geri gönderir.
    Vergi Mahkemesi bu durumda bozma kararına uyma kararı verebilir,karar kesinleşir.Kendi kararında ısrar kararı verebilir.Bu durumda Danıştay Vergi Dava Daireleri Genel Kurulu konuyu inceler.Buradan çıkan karar kesin hüküm niteliğindedir.


    *Kanun Yararına Bozma: Danıştay Vergi Dava Daireleri Genel Kurulu'ndan geçmeksizin, yani temyiz sürecine hiç girmeden, vergi mahkemeleri tarafından verilmiş ve de itiraz ya da temyiz edilemediği için kesinleşmiş olan bir kararda hukuka aykırılık var ise,ilgili bakanlıkların ya da Danıştay Savcısı'nın istemi üzerine,karar kanun yararına temyiz edilir.Ve temyiz sonucu hukuka aykırılık giderilerek,sonraki olaylara yanlış örnek teşkil etmesi önlenmiş olur.Ancak bu şekilde yapılan kanun yararına bozma,taraflar açısından oluşmuş olan kesin hükmü değiştirmez.
#29.01.2008 13:00 0 0 0
  • Devletin Büyüklüğü ve Ekonomik Yapısı

    Tarih boyunca devletsiz hiçbir toplum yüksek refah düzeyine erişememiştir. Toplumlar devlet olmadan ekonomik üretimden daha az verim alabilmişlerdir. Devletin ortaya çıkması, dolayısıyla hukuk kuralları ve mülkiyet haklarının oluşması, batı medeniyetlerinin ekonomik gelişmesine önemli katkıda bulunmuştur. Bu katkıdan diğer topluluklarda nasibini almıştır.
    Eğer devlet kaynak kullanımında ve diğer ekonomik kararlarda monopol durumunu alırsa, o ekonomide yüksek refah düzeyine ulaşmak mümkün değildir. Ekonomik gelişme, devletin tamamen egemen olduğu ve hiç etkin olmadığı hallerde sınırlıdır.
    Sovyetler birliği deneyimi, soğuk savaş sırasında Doğu ve Batı Almanya karşılaştırması ortaya çıkarmıştır ki; devletin faaliyet alanın geniş olması büyümeyi yavaşlatır ve girişimci ruhunu olumsuz etkiler.

    BÜYÜMENİN YAVAŞLAMASI
    A.B.D.'nin ekonomik alanda diğer ülkelere olan üstünlüğü zamanla kaybolmaya başlamıştır. Yıllık reel çıktı geçmiş yıllara göre azalan bir hızla büyümektedir. Bu ekonomik düşüş, işsizlik sorunuyla beraber uzun süre devam etmiştir. Bu dönemde reel çıktı artış hızı hiç %4 düzeyine ulaşmamıştır.
    Çıktı düzeyinde yaşanan düşüş sadece A.B.D.'ye özgü olmamıştır. Büyüme oranları Avrupa' da da daha düşük düzeylerde gerçekleşmiştir. Geçmiş yıllarda gerek Avrupa gerekse A.B.D'de devletin sınırları toplam çıktı düzeyine bağlı olarak büyümüştür. Bugün ise Asya devletlerindeki büyüme oranı öncekilerden daha yüksektir. Bu ülkelerde (Hong Kong, Kore) özel sektör büyümesi devletten daha hızlı olmuştur. Bu, bölgenin etkili ülkeleri Hindistan ve Çin'de de geçerlidir. Kaynakların bölüşümünde devletin rolünün azalması ve dolayısıyla özel sektörün genişlemesiyle büyüme hız kazanmıştır.

    DEVLETİN KÜÇÜLMESİNİN MİLLİ HASILAYA ETKİSİ
    Tablo I' de gördüğümüz gibi, devletin gayrı safi yurtiçi hasıla içindeki payının azalmasıyla (91-97) gayrı safi yurtiçi hasıla düzeyi tam olarak %1 yükselmiştir. Bir başka deyişle devletin payının aşırı olmadan azalması,ortalama yıllık gayrı safi yurtiçi hasılaya 0.15 puan eklemiştir. Eğer devletin sınırı daha geniş olsaydı, son zamanlarda büyümede gerçekleşen yavaşlama daha büyük olabilirdi.
    Eğer devlet harcamaları gayrı safi yurtiçi hasılanın %20'si civarında ise devletin ekonomiye katkısı pozitiftir. Bu aynı zamanda Milton' un haklı olduğu başka bir noktadır. 1997 yılı için devletin ekonomiye pozitif katkısı 1 trilyon $'dır.
    Buradaki bilgilere göre devletin sınırlarının biraz daha düşürülmesi durumun- da gayrı safi yurtiçi hasıla daha da artar. Devletin küçülmesinin pozitif etkisi optimum noktasına yaklaştıkça azalmaya başlar. Bu tablodan elde edilen sonuçlara göre kamu harcamalarını %2.75 azaltmakla gayrı safi yurtiçi hasıla yıllık 30 milyar $ yükselecektir. Bu artışın bugünkü değerinin anlamı, gelecek kuşakların 100'lerce milyar $'a ulaşmasıdır.
    Daha da önemlisi bu etkilerin değerleri çok küçüktür. Devlet harcamalarını düşürerek elde edilen gayrı safi yurtiçi hasıla artışı yıllık 80 milyar $ civarındadır. Ayrıca ek amprik çalışmalar devletin optimal büyüklüğünün %17.45'den küçük olabileceğini önerir.
    Eğer bu analizler doğruysa, sağlam bir bütçe politikası, ülkenin kamu harcamalarında mütevazı büyümeye bir izin verir, fakat bu miktar nominal gayrı safi yurtiçi hasıladan küçükse harcamaların gayri safi yurtiçi hasıla içindeki payı azalır. Ayrıca Armey eğrisine alternatif olabilecek görüşler farklı sonuçlar ortaya çıkarabilir.

    DEVLET-YEREL YÖNETİMLER VE ARMEY EĞRİSİ
    Elde edilen sonuçların sadece federal yönetimlere ait olduğu söylenebilir. Belki yerel yönetimlerin harcamaları aynı yönde olmayabilir. Uzun süreli analiz için yeterli bilgi kaynağı yoktur. Fakat savaş sonrasına ait bilgiler Armey eğrisinin varlığını kanıtlar. 4 numaralı grafikte merkezi ve yerel yönetim harcamalarının gayrı safi yurtiçi hasıla içindeki payının savaş sonrası dönemde arttığını görüyoruz. 1946'da %5.2 iken 1960' da %9.9, 1980'de %13.3, 1993' de %15.7 olmuştur. Yani yarım yüzyılın kısa bir sürede, kamulaştırma üç katına çıkmış, aynı zamanda merkezi ve yerel yönetim harcamaları 1993 yılında 47 yıl öncesine göre %10 artmıştır.
    1993' te merkezi ve yerel harcamalar gayrı safi yurtiçi hasılanın %15.68' i kadardı. Bu harcamalardaki azalma ekonomik büyüme sağlayacaktı.


    YENİ KURUMSAL İKTİSAT TEORİSİ VE DEVLET MÜDAHALESİ

    Devlet varlığını GSMH' den aldığı pay ile hissettirmektedir. Ancak diğer taraftan devlet oyunun kurallarını koyarak yani etkin iktisadi kararları destekleyerek ya da cezalandırarak , bazı durumlarda da oynanan ekonomik oyuna oyuncu olarak katılarak iktisadi faaliyeti olumlu ya da olumsuz olarak etkilemektedir. Dolayısıyla ülkelerin ekonomik performansları üzerinde devletin kural koyucu ve düzenleyici rolleri de etkili olmaktadır.
    a) Kurumsal Yapı ve Ekonomik Çıktının İlişkisi
    Devlet bir ülkenin kurumsal yapısının önemli bir bölümünü oluşturmakta ,
    kanunlar ve düzenlemeler bütününden oluşan resmi kurallar aracılığıyla toplumun ekonomik davranışlarını büyük ölçüde belirlemektedir. Devlet kurumsal yapısıyla toplumun ekonomik gelişmesine olumlu etki edebilmektedir. Bunu üç yolla yapar. Birincisi piyasada yürütülen etkin ekonomik faaliyetleri bozmayan, doğru müşevviklere sahip bir makro ve mikro ekonomik çevrenin sağlanmasıdır. İkincisi uzun dönemli etkin yatırımları destekleyecek olan mülkiyet haklarının korunması , sözleşmelerin yaptırımının sağlanması, hukuk sisteminin adalet ve istikrar üzerine kurulmuş olması gibi kurumsal alt yapının sağlanmasıdır. Üçüncüsü ise ekonomik faaliyet için gerekli fiziki altyapıyla temel eğitim ve sağlık hizmetlerinin sağlanmasıdır. Bu üç unsurun etkin şekilde sağlanamaması çarpıtılmış fiyatlar, yüksek döviz kuru uygulamaları ve taban fiyat tespitleri gibi uygulamalarla refahın yaratılmasının önünde bir engel de oluşturabilmektedir. Bunun yanında devlet yüksek işlem maliyeti, rüşvet ve yolsuzluklar ile piyasanın işleyişini geciktirebilir veya engelleyebilir.
    b)Kurumsal Yapının Ekonomik Çıktı Üzerindeki Etkisini Belirleyen Unsurlar
    Kurumların ekonomik çıktı üzerindeki etkisini, kurumların doğuş nedenlerine ve kurumsal yapının niteliği ya da işleyişine bağlı olarak iki farklı şekilde analiz etmek mümkündür.
    i)Kurumların Doğuş Nedenlerine Bağlı Olarak
    Yeni Kurumsal İktisat Teorisi' ne göre, devletin yapmış olduğu müdahalelerin ekonomik ve politik olmak üzere iki açıklaması vardır. Kurumların ekonomik teori çerçevesinde açıklanmasına göre kurumlar faydaları maliyetlerini aştığı her durumda yaratılmaktadır. Kurumların politik olarak açıklanmasına göre ise kurumlar ve bu kurumlar tarafından yürütülen faaliyetler, yöneten konumunda olanların güçlerini devam ettirmek ve kaynaklarını ele geçirmek için oluşturulmaktadır. Dolayısıyla ekonomik açıklama yaklaşımı kurumların varlık nedenlerini etkinlik temeline dayandırırken , politik açıklama yaklaşımı , kurumların varlığını iktidarı elinde tutma temeline dayandırmaktadır. Devletin çeşitli müdahalelerinden bir kısmı , iktisadi etkinlik ve rasyonalite temelinde oluşturulmuş kurumlarken, bir kısmı da politik nedenlere bağlı olarak oluşturulmuşlardır. Politik yaklaşıma örnek olarak Türkiye'de devletin ilk olarak özelleştirmesi gereken bazı ticaret bankaları ve kamu işletmelerinin bir türlü özelleştirilememesi gösterilebilir.
    Devletin iktisadi hayata müdahale düzeyi ile ilgili optimal sınırın , müdahalelerin faydasının maliyetine eşit olduğu noktada belirlenmesi gerektiğini söylemek mümkündür. Devletin oluşturduğu kurumsal yapı içerisinde, politik gerekçeli müdahalelerin ekonomik gerekçeli müdahalelere oranı arttıkça ekonomik performans da olumsuz etkilenir.
    Kurallar ve düzenlemeler tüketicilerin , işçilerin ve çevrenin korunmasında yardımcı olabilmektedir. Rekabeti ve teknolojik yeniliği desteklerken tekelci gücün kötüye kullanılmasını da engelleyebilmektedir. Fakat oluşturulan kurallar sisteminin gerekli niteliklere sahip olması gerekmektedir.
    ii)Kurumsal Yapının Niteliği ve İşleyişine Bağlı Olarak
    Devletin kural koyucu ve düzenleyici rolünün başarılı ya da başarısız olmasında iki süreç etkili olabilmektedir. Bunlardan birincisi etkin kural ve düzenlemelerin yapılmasıdır. Bu süreçte devletin kuralları ve düzenlemeleri getirirken bu getiriden kural ve düzenlemelerin olabildiğince piyasa mantığı ve iktisadi etkinlik ile çelişmeyen nitelikte olmasına dikkat etmesi gerekmektedir. Devletin getirdiği kural ve düzenlemelerin başarısını belirleyen ikinci süreç ise, belirlenen kural ve düzenlemelerin devlet organları tarafından uygulanma sürecidir. Belirlenen kural ve düzenlemelerin pozitif şekilde uygulanması da önemlidir. Devletin getirmiş olduğu kural ve düzenlemelerin açık olmaması uygulayıcılara yorum yapma ve hareket serbestisi verme oranı yükseldikçe yürütmenin de keyfi ve yolsuzluklara açık bir uygulama belirlemesi kaçınılmaz olacaktır.




    İÇSEL BÜYÜME TEORİSİ VE DEVLET MÜDAHALESİ

    İçsel büyüme teorisi büyümeyi sadece sermaye ve emek faktörlerine dayandıran , Neo-klasik büyüme teorilerinin büyüme farklarını açıklamada yetersizliklerini gidermeye yönelik olarak ortaya çıkmıştır. İçsel büyüme teorisi ülkelerin büyüme hızlarındaki farklılıkların sermaye ve emek faktörlerinden daha çok ; devletin politikaları, beşeri sermaye birikimi, doğurganlık tercihi ve teknolojinin yayılması tarafından belirlendiği fikrine dayanmaktadır.
    Bu alanda oluşturulan modellere göre devlet tarafından sağlanan mülkiyet hakları, güvenlik hizmetleri, yargı hizmetleri, haberleşme ağı gibi altyapı yatırımları özel sermayenin prodüktivitesini arttırmakta ve dolayısıyla üretimi olumlu etkileyen içsel bir üretim faktörü olmaktadır. Ancak burada önemli olan bir başka nokta da , devletin almış olduğu vergilerin yaratmış olduğu etkidir. Dolayısıyla devletin özel sektörün üretim fonksiyonu üzerinde pozitif ve negatif olmak üzere iki etkisi vardır. Devletin ekonomi içerisindeki payının küçük olduğu durumlarda devletin pozitif etki yaratan yönü baskın olmakta ve ekonomik faaliyetleri olumlu etkilemektedir. Fakat devletin ekonomi içerisindeki sınırı genişledikçe vergilerin çarpıtıcı etkileri daha baskın hale gelmekte ve ekonomik faaliyetler bundan zarar görmektedir.
    Sonuç olarak devlet faaliyetleri sermayenin ve işgücünün üretkenliği üzerinde etkili olmakta ve büyüme üzerinde içsel bir üretim faktörü gibi etki etmektedir. Devletin yürütmüş olduğu politikaların etkisi ekonomik çıktı üzerinde kendini göstermekte ve büyümeyi ya da küçülmeyi besleyen bir süreç yaratmaktadır. Bazı politikalar sermayenin ve işgücünün üretkenliğini arttırarak ekonomik çıktıyı yükseltirken , bu genişleme vergilenecek gelirin de artması anlamına geldiği için artan vergi gelirleriyle birlikte bu politikalar da güçlenir. Kötü politikalar ise hem ekonomik çıktıyı azaltır hem de vergilere ilişkin toplumsal tepkiyi arttırarak gerekli devlet faaliyetlerinin finansmanını güçleştirir.
    İçsel Büyüme Teorisi ile ilgilenen iktisatçıların bu konuda yaptıkları çalışmalar sonucu şu çıkarımlara ulaşmışlardır:
    - Başlangıç beşeri sermaye düzeyinin büyüme üzerindeki pozitif etkisi , başlangıç kişi başına GSMH düzeyinin pozitif etkisinden nispi olarak daha önemlidir. Ayrıca başlangıç beşeri sermaye düzeyinin yüksek olduğu ülkelerde diğerlerine oranla daha yüksek bir büyüme hızına ulaşılmıştır.
    - Daha yüksek beşeri sermayeye sahip ülkeler , aynı zamanda daha düşük doğurganlık oranına ve daha yüksek fiziki yatırım oranına sahiptir.
    - Büyüme hızı , devlet tüketiminin GSMH' ye oranıyla ters yönde ilişkilidir.



    Etkin Devlet Arayışları ve Devletin Küçültülerek Etkinleştirilmesi:
    Devlet organizasyonlarının ülke ekonomilerinde yarattığı sonuçlara bakıldığında, bir çok ülkede devletin etkin üretim düzeylerinin sağlanmasında başarısız olduğu, refah ve büyümeyi destekleyemediği, temel fonksiyonlarını dahi yerine getiremediği görülmüştür. Ulaşılan bu sonuç, başarısız devlet diye nitelenen yeni bir devlet tanımının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Devletin yürüttüğü faaliyetlerdeki etkinsizliğin ; kaynak dağıtımında etkinsizlik, üretimde etkinsizlik, makroekonomik etkinsizlik ve özel sektörce yürütülmesi gereken faaliyetlerin kamu sektörü tarafından yürütülmesi halinde ortaya çıkan etkinsizlik olmak üzere dört kaynağı vardır.
    Yeni dünya düzeni olarak tanımlanan ve globalizasyon süreciyle gelişen dünyada, ekonomik sınırlar kalkmakta ve rekabet ülke sınırlarını aşarak dünya ölçeğinde yapılmaktadır. Globalizasyon ve ülkeler arasında yaşanan vergi rekabeti, yatırımların ve üretimin nerede yapılacağını, dolayısıyla hangi ülkedeki refahın yükseleceğini belirleyecektir. İçinde bulunduğumuz yüzyıl içinde refah artışı, etkin devletlere sahip olan ülkelerde beklenecektir.
    Devletlerin toprakları üzerinde yaşayan vatandaşlarına bir çok konuda hizmet verme arzusu ve ekonomik olayları yönlendirme iddiası, hedeflerin çoğalmasına, yürütülen faaliyetlerin yayılmasına neden olmuştur. Bir çok devlet yürüttüğü faaliyetlerle ilgili kontrolü kaybetmiş, denetimde ve performans değerlendirmelerinde yetersizlikler söz konusu olmuştur. Devleti küçültmek, küçük düşürmemek için gereklidir. Bir piyasa ekonomisinde devletin yaygın şekilde kabul gören temel görevlerini; hukuk devleti, istikrarlı ve piyasa sinyallerini çarpıtmayan bir makroekonomik ortamın sağlanması, temel altyapı yatırımlarının ve toplumsal hizmetlerin sağlanması, toplumdaki zayıf ve korunmaya muhtaç bireylerin ve çevrenin korunması şeklinde sıralayabiliriz. Bu belirlemeye bağlı olarak, kamu kesimi tarafından yürütülen faaliyetlerin ekonomik etkinliği ve refahı arttıracak şekilde yeniden yapılandırılması süreci başlatılabilir. Bu süreçte özelleştirme, düzenleme,yasal kurumsal serbestleştirme politikaları önem kazanmaktadır.

    Özelleştirme uygulamaları
    Özelleştirme sürecinde amaç, piyasa kurallarına göre işlemesi mümkün olan alanlarda , devlet mülkiyetindeki ekonomik birimlerin mülkiyetinin özel sektöre devredilerek, rekabet kuralları altında, piyasa kurallarına göre çalışan birimler dönüştürülmesidir. Özelleştirme süreciyle iki temel kazanç elde edilmeye çalışılmaktadır. Birincisi devletin temel fonksiyonlarından yoğunlaşması ve devlet bünyesindeki etkisiz birimlerin ayıklanmasıdır. İkincisi ise, devlet bünyesindeyken siyasal müdahaleler , bu kurumların devlet bünyesinde çalışırken farklı müşevviklere sahip olması, rekabetçi olmayan bir yapı içinde çalışmaları gibi çeşitli nedenlerle etkin şekilde çalıştırılamayan ekonomik birimlerin, özel sektöre devriyle piyasa kuralları içinde etkin şekilde çalıştırılacağı düşüncesidir. Bu iki kazanç kaynak dağılımında etkinlik ve üretimde etkinliktir. Özelleştirme süreci sonunda , ülke ekonomisi açısından etkin sonuçların elde edilmesinin tek şartı , rekabetçi yapıların oluşmasını sağlanmasıdır. Sağlanamazsa sadece bir mülkiyet devri olur.

    Ekonomik düzenlemeler
    Devletin ekonomik hayata müdahalesini gerektiren piyasa başarısızlıklarından biri de , ölçeğe göre artan getirili sektörlerdir. Bu sektörlerde çok firmanın faaliyet göstermesi ekonomik olarak etkin olmadığı için ve yaşanan rekabet sonucunda, nihai olarak tekel konumunda tek bir firma kalacağı için, tavsiye edilen politikalardan birisi tekel konumundaki kamusal üretimdir. Yaşanan teknolojik gelişmeler sonucunda geçmişte doğal tekel konumunda olan telekomünikasyon hizmetleri, radyo ve televizyon yayıncılığı gibi hizmetlerin doğal tekel niteliğinin ortadan kalkması söz konusu olmuştur.

    Geçmişte ekonomik bir zorunluluk olarak görülen ve başka alternatif olmadığı için etkinsiz sonuçlar yaratsa dahi, çok fazla eleştirilmeyen doğal tekel niteliğindeki elektrik, su, telekomünikasyon, demiryolu taşımacılığı, havaalanı işletmeciliği gibi kamu hizmetleri , artık eleştirilmekte ve etkin sonuçların elde edilmesi için özelleştirilmektedir.

    Yasal kurumsal serbestleşme
    Geçmişte devletin tüketiciyi koruma , rekabeti sağlama gibi nedenlerle idari ve mali düzenlemeler yapmış olduğu alanlardaki düzenleme yetkisinden vazgeçmesini içeren yasal kurumsal serbestleştirme; devletin piyasaya giriş , fiyat, miktar ve ,kalite düzenlemelerine gittiği alanlarda, bu uygulamalardan vazgeçmesi o alandaki faaliyeti tamamıyla piyasa sisteminin çalışma kurallarına bırakmasıdır.
    Devletin düzenlemelerden vazgeçerek serbestleşmeye gitmesinin çeşitli nedenleri vardır. Teknolojik gelişmeler , iktisatta yaşanan gelişmeler ve liberalizasyon sürecinin bir sonucu olarak , devletin geçmişte düzenlemelere gittiği bir çok alanda , rekabet koşullarının gerçekleştirilmesi amacıyla yasal kurumsal serbestleşmeye gidilmektedir. Böylece geçmişte rekabete kapalı , teknolojik olarak durağan olan üretim alanlarında, rekabetçi bir ekonomik yapının kurulması ve bunun getirmiş olduğu teknolojik gelişmenin sağlanması, ürün çeşitliliğinde ve hizmet kalitesinde artışla birlikte fiyatlarda ucuzlamanın gerçekleştirilmesi amaçlanmaktadır.

    Devletin Kapasitesinin Etkinleştirilmesi
    Devlet yönetiminin sahip olduğu kapasitenin etkinleştirilmesinde , yönetim anlayışının ve yönetimin taşıdığı niteliklerin çok önemi vardır. OECD tarafından yapılan tanımlamaya göre iyi yönetimin unsurları olarak ; teknik ve idari rekabet , organizasyon kapasitesi, güvenilirlik ,sorumluluk taşıma ve açık bilgi sistemi sayılmıştır. Devlet bünyesindeki kurumların daha etkin şekilde çalıştırılabilmesi için üç temel mekanizma öngörülmektedir.
    • Toplumsal hayatta olduğu kadar , devlet içerisinde de kurallar ve kısıtlamaların güçlendirilmesi
    • Devlet kurumları içinde daha fazla rekabetçi bir yapının oluşturulması
    • Devlet içinde ve dışında seçmenler ve küresel ortakların katılımının sağlanması
    Devletin yasama , yürütme ve yargı erkleri arasındaki yetkilerin tam olarak bölünmesi ve bu erkler arasındaki geçişin kısıtlanması, keyfi devlet davranışlarını engelleyerek ayrı ayrı işlevleri olan güçlerin birbirini denetlemesine ve geri bildirim mekanizmasının işlemesine imkan verecektir. Yasama ve yürütme erklerinin kullanımında hesap verme yükümlülüğünün getirilmesi ve bunun tamamıyla yargısal denetime tabi olması , devlet faaliyetlerinde etkinliği arttıracaktır. Yargının bağımsız olması, idari ve siyasi kararlardan etkilenmemesi ve etkili şekilde işletilmesi gerekmektedir. Devletin keyfi uygulamalarına karşı , uluslararası düzeyde destekler sağlanması da etkili olabilecektir. Bu çerçevede Avrupa Birliği , Kuzey Amerika Serbest Ticaret Antlaşması gibi ticaret birlikleri ve Dünya Ticaret Örgütü gibi ticaret organizasyonları , ticaret üzerindeki keyfi devlet uygulamalarının önüne geçebilmektedir. Devletin tüm kurumlarında rekabetin sağlanması için, devlet personelinin çalışma ve yaptığı işte kaliteyi arama arzusunu canlı tutmak gerekir. Bunun için çalışanları motive edecek bir atama, terfi ve ücret politikasına ihtiyaç vardır. Kayırmaya dayalı atama ve terfi sisteminin olduğu yetersiz ücretlerin uygulandığı bir yapıda hiçbir personelin daha çok ve iyi çalışmak gibi bir arzusu olmayacaktır. Birçok ülkede kamu personeli sayısının düşük kalitedeki işgücünü kapsayacak şekilde adeta bir işsizlik sigortası aracı gibi kullanılarak şişirilmesi sonucunda , kamu personelinin ücretleri aşınmaya uğramıştır. Ayrıca kamu personelinin atanmasında ve terfi ettirilmesinde kayırma esasına dayalı bir sistemim kökleşmesi bürokrasinin kalitesini ve kabiliyetlerini düşürmektedir.
    Devletin yürütmüş olduğu çeşitli hizmetler ve izlediği politikalarla ilgili olarak toplumdaki her kesimin katılımının sağlanması ve uzlaşma içerisinde faaliyetlere yön verilmesi başarıya ulaşmayı daha kolaylaştırmaktadır. Bu katılımın ve uzlaşmanın olmadığı ortamlarda genellikle hükümetler çıkar gruplarının ağına düşmekte ve toplumun aleyhine olan politikalar uygulamaya sokulabilmektedir. Devletin doğru politikalar belirleyebilmesi ve bunları geniş bir toplumsal destekle uygulayabilmesi için , toplumdaki her kesime yakın olması gerekmektedir.

    SONUÇ:
    Her ülkede devletin ekonomik faaliyetler üzerinde yarattığı olumsuzluklardan hoşnutsuzluk ve bunlarla ilgili arayışlar vardır. Bu hoşnutsuzluk arayışı Türkiye, Brezilya, Endonezya gibi gelişmekte olan ülkelerde olduğu kadar İngiltere, Almanya, ABD gibi gelişmiş ülkelerde de söz konusudur. Devletin yeniden yapılandırılması arayışları ve devletin faaliyet alanıyla ilgili optimum bir sınır belirleme çabaları çok eskilere gitmektedir. Devletin optimal büyüklüğünün ve optimal kurumsal yapısının ve olması gerektiğine yönelik bir çok ampirik çalışma yapılmaktadır. Özellikle üzerinde durulması gereken husus devletin GSMH' den kullandığı kaynağın büyüklüğü kadar, devlet organizasyonu çerçevesinde oluşturulan kurumsal yapının da , ekonomik faaliyetler üzerinde etkiler yarattığının görülmesidir. Ekonominin gelişimini belirlemekte olan devlet organizasyonu ve devletin ekonomiye müdahale politikalarının etkinlik düzeyi, ulaşılacak sonuçların da başarılı ya da başarısız olmasına yol açacaktır. Bu nedenle devletin etkinleştirilmesine yönelik arayışlar ve politika önerileri önem kazanmaktadır.
#29.01.2008 12:57 0 0 0
  • BÜYÜME ve DEVLET


    Devletin yaşamış olduğu evrim günümüzde de devam etmektedir. Toplumların yaşadığı ekonomik ve sosyolojik değişim, nasıl devletlerin şehir devletleri şeklinden ulus devletleri şekline dönüşmesine neden olmuşsa, bu gün yaşanan küresel değişim ve dönüşüm süreci de ulus devletlerinin yeni bir şekil almasına neden olacaktır. Bu gün ve gelecek için bir öngörüde bulunacak olursak, ulusal devletlerin yerine bölgesel devletlerin alması ve daha ileri aşamada ise tek bir dünya devletine yönelişin beklenmesi kaçınılmaz görünmektedir. Son yıllarda dünya ölçeğinde büyük şirketler arasında yaşanan birleşmeler, yıllardır birbirine düşman olmuş ülkeler arasında ki yakınlaşmalar, bölgesel entegrasyonların sayısal olarak artması ve genişlemesi, dinler arasında yaşanan diyalog arayışları, bu gelişimin en önemi işaretleridir. Bu gelişim çerçevesinde hangi alanda bir yakınlaşma olursa olsun ulaşılması gereken nokta, rekabet edebilen, doğru ve insanlığın genel olarak iyiliğine olacak fikirlerin ayakta kalacağı, rekabet edemeyen akımların ise yok olacağıdır. Bunun en güzel örnekleri Afrika' da yaşanmaktadır. Gerek ülke kaynaklarının kullanılamaması gerek doğal kaynak, beşeri ve fiziki sermaye yetersizlikleri gerekse de sorumsuz, israfçı ve yozlaşmış devlet yönetimleri nedeniyle açlıkla ve iç savaşlarla mücadele etmek zorunda olan ülkelerdeki insanlar, kendi devletleri yardımcı olamamaktadır. Bu o ülkelerdeki devlet yönetimlerinin rekabet edemediği ve yol olacağı anlamındadır. Dolayısıyla kurulmakta olan dünya düzeni içerisinde her alanda, dünya ölçeğinde rekabet edebilecek ekonomik ve sosyal kurumların oluşturulması zorunludur. Ülkelerin dünyanın ortak geleceğinde söz sahibi olabilmeleri için; özgürlük, insan hakları, çevre bilinci gibi ortak insani değerlere saygılı, sanal bilgi dünyası, iletişim teknolojisi ve genetik mühendisliğine dayalı bilgi çağını yakalamış ekonomik, bilimsel, politik, sanatsal ve sportif faaliyetlerde rekabet edebilecek bir nüfus potansiyeline sahip ülkeler grubu içinde yer alması gerekmektedir. Bu noktada devletin üstleneceği rol büyük önem kazanmaktadır.
    Adam Smith' den bu güne liberal iktisatçılar devletin ekonomideki rolüyle ilgili olarak minimal bir alan tanımlamıştır. Liberal iktisatçılara göre devlet, temel kamu hizmetleri, ulusal savunma, yasama ve yargı işleriyle sınırlandırılmalıdır. Devlet, ekonomik hayata müdahale etmemeli ve sadece bireylerin mülkiyet haklarını ve sözleşmeleri garanti altına almaları, bireylerin ekonomik ve politik özgürlüklerini korumalıdır. 19. yy' da devletin ekonomideki rolü çok sınırlı tutulmuş ve genellikle tahsis karakteri taşıyan fonksiyonlar üstlenilmiştir. 20. yy' da yaşanan politik nedenler krizler gibi ekonomik nedenler ve Marksist ve sosyalist tezlerin yarattığı ideolojik nedenler ile devletin ekonomideki rolü gittikçe genişlemiştir. Devlet harcamalarının GSMH içindeki payı büyüyerek, ortalama 1913' de %12' den 1995' te %45' e yükselmiştir. Bu genişlemenin altında, devletin istikrar, bölüşüm ve büyüme kaygılarına dayalı olarak ekonomide daha büyük bir kaynağa hükmetme kaygısı yatmaktadır.
    Devletin ekonomideki rolünün genişlemesine neden olan etkenler:
     Marksist ve sosyalist düşüncenin bölüşümcü adalet çerçevesinde yaratmış olduğu baskı
     Keynesyen iktisat düşüncesinin tam çalışma ve fiyat istikrarı sağlamaya yönelik baskı
     Devletin ekonomiye müdahalesini haklılaştıracak kamu malları, dışsallıklar ve asimetrik bilgi gibi iktisat literatüründeki gelişmeler
     Kalkınma iktisadı alanındaki, özel sektörün oluşmadığı ekonomilerde devletin rol üstlenebileceği ve büyük sermayenin gerektiği üretim alanlarına özel sektörün yatırım yapamayacağı tezlerine dayanan gelişmeler
     Hangi malların üretilmesi gerektiği, vatandaşların daha çok neyi istediği ve piyasaların nasıl çalıştığı konularındaki devlet yargısının en iyi sonucu vereceği varsayımının yaygınlık kazanması ve bu sektörlerin vergiler ve sübvansiyonlar aracılığıyla devletin yönlendirmesine bırakılması
     Savaşların ve krizlerin yol açmış olduğu her ülkenin kendi kendine yeterliliğinin sağlanması gerektiği ve devletin krizleri engellemesi gerektiği fikirlerinin yaygınlık kazanması
    Devletin genişleyen rolü, kapasitesinden daha fazla bir alanda faaliyet göstermesine ve etkinsizliklerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Devletin çok daha fazla işle uğraşması etkin şekilde yapabileceği işleri dahi yerine getirememesine ve devletin yürütmekte olduğu tüm faaliyetlere ilişkin şüphelerin doğmasına neden olmuştur. Devlet, organlarının yürütmüş olduğu faaliyetlerle ilgili olarak hukuksuzluk, yolsuzluk, etkinsizlik, israf ve kayırmacılık her zaman her toplum için dile getirilen özelliklerdir.



    DEĞİŞEN DÜNYADA DEVLET

    Bütün dünyada dikkatler devlet üzerinde yoğunlaşmış durumdadır. Küresel ekonomideki kapsamlı değişiklikler, hükümetler hakkındaki temel soruları tekrar gündeme getirmektedir. Bunlar;
    - Hükümetlerin rolü ne olmalıdır?
    - Neyi yapabilirler ve yapamazlar?
    - Yapabileceklerini en iyi nasıl yapabilirler sorularıdır.
    Son elli yıl, özellikle kalkınmanın teşvik edilmesi konusunda devlet müdahalesinin yaralarını ve sınırlarını açıkça göstermiştir. Hükümetler, eğitim ve sağlıkta ilerlemelerin kaydedilmesine, toplumsal eşitsizliğin azaltılmasına önemli ölçüde yardımcı olmuşlardır. Ancak devlet müdahaleleri aynı zamanda kötü bir takım sonuçlara da yol açmıştır. Hükümetlerin geçmişte iyi işler yaptığı alanlarda bile küreselleşen bir dünya ekonomisinin gereklerine uyum sağlayamayacaklarından kaygı duyulmaktadır.
    Devletin rolü konusundaki yeni kaygılar ve sorular çok çeşitlidir. Ancak yakın bir tarihte meydana gelen dört gelişme bu kaygıları arttırmıştır.
    1. Eski Sovyetler Birliği ile Orta ve Doğu Avrupa' daki emir ve denetlemeye dayalı ekonomilerin çökmesi
    2. Önde gelen sanayileşmiş ülkelerin bir çoğunda refah devletinin içine girdiği mali kriz.
    3. Doğu Asya' daki "mucize" ekonomilerde devletin önemli rolü.
    4. Dünyanın çeşitli bölgelerinde devletlerin çöküşü ve insani acil durumlardaki artış.
    Bu zıt gelişmelerin arkasındaki belirleyici faktörün devletin etkinliği olduğunu göstermektedir. Etkin devlet, piyasaların gelişmesine ve insanların daha sağlıklı, mutlu bir yaşam sürmelerine imkan veren mal ve hizmetleri, kural ve kurumların sağlanmasında büyük önem taşımaktadır. Etkin bir devlet olmadan gerek ekonomik, gerekse toplumsal sürdürülebilir kalkınma mümkün değildir. Bir çok kişi, elli yıl önce bunların hemen hemen aynısını söylemiştir. Ancak o zaman kalkınmanın devlet tarafından sağlanması gerektiğini kastetmişlerdir. Bu süre içinde kazanılan deneyimin ortaya çıkardığı mesaj oldukça farklıdır. Devlet, büyümeyi doğrudan sağlayan bir varlık olarak değil, bir ortak, katalizör ve kolaylaştırıcı olarak ekonomik ve toplumsal kalkınma için çok önemlidir. Toplumların ilerleyebilmesi için etkin bir devlet yapısına sahip olmaları gerekmektedir. Ancak buradaki "etkin devlet" kavramı 1930' lardaki etkin devlet kavramından farklıdır.
    Etkin devlet için gerekli unsurlar, kalkınmanın farklı aşamalarında bulunan ülkeler arasında çok büyük farklılıklar göstermektedir. Örneğin, Hollanda ve Yeni Zelanda için geçerli olan bir şey , Nepal için olmayabilir. Aynı gelir düzeyindeki ülkelerde bile büyüklük, etnik yapı, kültür ve politik sistemdeki farklılıklar her devleti benzersi kılmaktadır. Bu çeşitlilik kalkınmanın sürdürülmesi, yoksulluğun ortadan kaldırılması ve değişime tepki göstermede bazı devletlerin öteki devletlere göre neden ve nasıl daha başarılı olduğu konusunda fikir vermektedir. Özetle her devlet farklı yapılardadır. Bunun içindir ki nicelik ve de nitelik açısından farklı devlet yapılarına ihtiyaç duyarlar.

    Değişen Dünyada Devletin Rolünün Yeniden Gözden Geçirilmesi
    Dünya değişirken onunla birlikte devletin ekonomik ve toplumsal kalkınmadaki rolü konusundaki görüşlerimiz de değişmektedir. 2. Dünya Savaşı' nın yıkıntıları arasından ortaya çıkan ve gelişen ülkelerin çoğunun bağımsızlıklarını kazanmakta olduğu dönemde kalkınma, daha kolayca üstesinden gelinebilir ve büyük ölçüde teknik bir iş olarak görülmekteydi. İyi danışmanlar ve teknik uzmanlar, iyi politikaları oluşturacaklar, iyi hükümetler de daha sonra bunları toplumun yararı için uygulayacaklardı. Devlet önderliğindeki müdahale, piyasa yetersizliklerini vurgulamış ve bunların düzeltilmesinde devlete merkezi bir rol vermiştir. Teknokratlar tarafından geliştirilen politikaların uygulanmasında esnekliğe birincil öncelik verilmiştir. Denetim mekanizmaları yoluyla getirilen hesap verme sorumluluğu bir yüktür.
    Birkaç ülkede işler gerçekten hemen hemen teknokratların beklediği şekilde gerçekleşmiştir. Ancak bir çok ülkede sonuçlar beklenenden çok farklı olmuştur. Hükümetler, hayalperest programları gerçekleştirmeye çalışırken kamu politikalarına veya liderlerin kararlılığına güvenmeyen özel yatırımcılar çekimser davranmışlardır. Güçlü yöneticiler keyfi davranmıştır. Yolsuzluklar yaygınlaşırken, kalkınma yavaşlamış, yoksulluk devam etmiştir.
    Son yüzyıl içinde özellikle sanayileşmiş ülkelerde hükümetin büyüklüğü ve kapsamı çok fazla genişlemiştir. ( Şekil 1 ) 2. Dünya Savaşı öncesindeki genişleme, diğer unsurların yanı sıra Büyük Ekonomik Durgunluğun ekonomik ve toplumsal sistemlerde yol açtığı ağır tahribata çözüm bulma gereksiniminden kaynaklanmıştır. Savaş sonrasında devlete duyulan güven, daha fazlasını yapması yönündeki talepleri arttırmıştır. Sanayileşmiş ülkeler refah devletini genişletirken, gelişmekte olan ülkelerin bir çoğu, devlet denetimindeki kalkınma stratejilerini benimsemişlerdir. Bunun sonucunda bütün dünyada devletlerin büyüklüğü artmış, kapsamları genişlemiştir. Devlet harcamaları önde gelen sanayileşmiş ülkelerde toplam gelirin yaklaşık yarısını, gelişmekte olan ülkelerde ise dörtte birini oluşturmaktadır. Ancak devletin nüfuzundaki artış, devletin sadece büyüklüğünden ve müdahalelerinin kapsamından, insanların gereksinimini karşılamasındaki etkinliğine kaydırmıştır.






    1940' larda olduğu gibi devletin rolüne duyulan ilgi, devletlerin faaliyet gösterdiği ortamı büyük ölçüde değiştiren küresel ekonomideki çarpıcı olaylardan kaynaklanmıştır. Ekonomilerin küresel bütünleşmesi ve demokrasinin yayılması, keyfi ve kaprisli davranışlar için hareket alanını daraltmıştır. Vergiler, yatırım kuralları ve ekonomik politikalar, küreselleşmiş bir dünya ekonomisinin parametrelerini her zamankinden daha fazla yanıt vermek durumundadır. Teknolojik değişim, hizmetlerin yaygınlaştırılmasına ve piyasaların daha büyük bir rol oynamasına imkan veren yeni fırsatlar yaratmıştır. Bu değişiklikler devlet için yeni ve farklı roller anlamını taşımaktadır. Devletler, artık sadece "temin eden" değil, "kolaylaştıran" ve "düzenleyen" dir. Devletler hükümetlerin geçmişte başarılı oldukları hükümetler de bile baskılara maruz kalmışlardır. Bir çok sanayileşmiş ülke, hantal bir şekilde büyüyen bir refah devletini taşımak ve insanların devletten bekleyeceği hizmetler ve imkanlar arasında güç seçimler yapmak zorunda kalmıştır. Devletin zayıflıklarına tepki duyan yerel ve uluslar arası piyasalar, kitle örgütleri ve diğer kuruluşlar aracılığıyla devletin belirlenmiş amaçlarını gerçekleştirme yeteneğini güçlendirmek için hükümet yönetiminde şeffaflık ve öteki değişiklikler konusunda ısrarcı olmuşlardır.
    Hükümetin daha fazla etkin olması yönündeki yoğun çağrılar, devletin mülkiyet hakları, yol, sağlık ve eğitim gibi temel kamu hizmetlerini bile gerçekleştiremediği bir çok gelişmekte olan ülkede kriz boyutlarına ulaşmıştır. Burada kısır bir döngüye girmiştir. Kişiler ve şirketler vergiyi ödemekten kaçınarak bozulan kamu hizmetlerine tepki göstermekte, bu da hizmetler de daha fazla bozulmaya yol açmaktadır. Eski Sovyetler Birliği ve Orta ve Doğu Avrupa' da devletin vaatlerini uzun vadede yerine getirmemesi, çökmesine yol açmıştır. Ancak merkezi planlamanın çökmesi, kendi sorunlarını da beraberinde getirmiştir. Ortaya çıkan boşlukta, vatandaşlar bazen hukuk ve düzen gibi temel kamu hizmetlerinden mahrum kalmışlardır. En aşırı uçtaki örnekler olan Afganistan, Liberya ve Somali' de olduğu gibi devlet tamamen çökerek bireyleri ve uluslararası kuruluşları dağılan parçaları bir araya getirme göreviyle başbaşa bırakmışlardır.



    İki Bölümlü Bir Strateji

    Günümüzde dünya ülkelerinin karşı karşıya bulunduğu karmaşık sorunları ve baskıları nasıl aşabiliriz? Burada etkin bir devlet için her duruma uygun bir reçete önerilmemektedir. Devletlerin başlangıç noktaları ve yapısal statüleri büyük farklılıklar göstermektedir. Burada daha çok devletlere yönelik talepler ve devletlerin bu talepleri karşılama yetenekleri arasında açılan uçurumun daraltılması sorununa çözüm bulmak için geniş bir çerçeve sunulmaktadır. Toplumların devletin sorumluluklarını yeniden tanımlanmasını kabul etmeleri çözümün bir bölümünü oluşturacaktır. Bu devletin üstündeki yükü vatandaşlar ve toplulukların temel hizmetlerin sağlanmasına katılmasını destekleyerek kaldırılmasını da amaçlayan vatandaş ve topluluklar ile devlet arasındaki ortak faaliyetlerin stratejik seçimi de kapsayacaktır. Kısaca devlet küçülecek, ortak kamu hizmetleri seçilecek ve de diğerlerini devlet sağlamayacaktır.
    Ancak tüm bunlar yani devletin rolünün azaltılması tam bir çözüm değildir. Kamu hizmetlerinin sunumunda, özel sektöre ve vatandaşlara güvenmek, devletin merkezi kurumlarının daha iyi çalışmasını sağlayacaktır. İşte tüm bu sonucu toplumsal refahı arttırmak olan uygulamaların verimli şekilde gerçekleştirilebilmesi için bu konudaki devlet kapasitesinin arttırılması gerekmektedir.
    Her devletin ülkesinin kalkınmasında daha etkin rol oynayabilmesi, güvenilir olması için "iki bölümlü strateji" ifadesi bulunmaktadır.
    1) En önemlisi devletin rolünün kapasitesine uygun hale getirilmesidir. Devlet nerelerde zayıf, nerelerde güçlü olduğunu ve nasıl müdahale ettiğini bilmek gerekir. Eğer az sayıda kaynak, ve az kapasiteyle bir şeyler yapmaya kalkarsa yarardan çok zarar sağlayacaktır. Yani kapasite analizi yapılmalı ve sonrasında rolü belirlenmelidir.
    2) Kapasite, kader değildir. Kamu kurumlarını canlandırarak devletin kapasitesi arttırılabilir. Bu da devletin keyfi uygulamalarına son vermek ve yolsuzlukları bitirmekle mümkündür. Aynı zamanda kurumlar arasında rekabetin arttırılması, verimliliğin de artmasına neden olacaktır. Kurumların performansı artınca ücretler ve teşviklerde artacaktır. Ama en önemlisi devletin insanların gereksinimleriyle daha yakından ilgilenmesi, halka yakınlaşmasıyla olacaktır.

    Daha Etkin Bir Devlete Giden Yol

    Daha yetenekli bir devlet daha etkin olabilir. Ancak etkinlikle yetenek kavramları farklıdır. Yetenek; devlet için hukuk, düzen, kamu sağlığı, alt yapı gibi toplu hizmetleri gerçekleştirmede maksimumu sağlayabilmesidir. Etkinlik ise işte bu yeteneğin uygulanması sonucudur. Eğer devlet kapasitesini toplumun yararına kullanmıyorsa yeteneklidir ancak etkin değildir.

    Rolün Kapasiteye Uygun Hale Getirilmesi

    Önemli olan; neyin yapılacağı ve neyin yapılmayacağıdır. Bir de temel hizmetlerin nasıl yapılacağı konusunda etkin karar verebilmek. Buradaki seçenekler çok çeşitlidir ve her ülke kendi şartlarına göre uyarlamalıdır.
    Devletin temel görevi;
    - Hukuk temelinin oluşturulması
    - İstikrarın sağlanması
    - Temel toplumsal hizmetlere ve alt yapıya yatırım
    - Zayıfların korunması
    - Çevrenin korunması
    Sürdürülebilir, paylaşılmış, yoksulluğu azaltıcı kalkınma için vazgeçilmez olan beş temel işlev, hükümetin temel işlevini oluşturmaktadır. Bu temel işlevlerin uzun süredir kabul edilmesine karşın bunların gerçekleştirilebilmesi için hükümet faaliyetlerinin ve piyasanın uygun bir karışımının ortaya çıkması gerekmektedir. Piyasalar ve devlet birbirlerini tamamlamaktadır. Devlet, piyasalar için uygun kurumsal temellerin düzenlenmesi açısından büyük önem taşır. Ayrıca bu kural ve politikaların içeriği kadar devletlerin güvenilirliği, kuralların ve politikaların tahmin edilebilirliği ve bunların uygulanmasındaki tutarlılık özel yatırımın teşvik edilmesi açısından aynı derecede önemli olabilir. Ancak yapılan araştırmalarda ortaya çıkmıştır ki bir çok ülke piyasaların gelişmesi için temel kurumsal yapıdan yoksundur. Zayıf ve keyfi devlet kurumları genellikle önceden kestirilemeyen ve tutarsız uygulamalarla sorunu daha da karmaşık bir hale sokmaktadır. Bu tür uygulamalar, piyasaların gelişmesine yardımcı olmak bir yana devletin güvenilirliğini zedelemekte ve piyasaların gelişmesine zarar vermektedir.
    Kalkınmanın istikrarlı ve sürdürülebilir olması için devlet, toplumsal, temel unsurları yakından izlemelidir. Kanunsuzluk genelde bir marjinalleşme duygusu ile bağlantılıdır. Gerçekte marjinalleşenler için kanunsuzluk tek uygun yol gibi görülebilir. "Devletler toplumsal temel unsurlara öncelik verdikleri zaman, kamu politikaları büyümenin paylaşılmasına ve yoksulluk ve eşitsizliğin azalmasına katkıda bulunabilir. "
    Kaynaklar ihtiyacı olan grupların eline geçmelidir. Bir çok bölgede, yoksulluk ve eşitsizlik genellikle etnik azınlıkları, kadınları, veya coğrafik bölgeleri olumsuz yönde etkilemektedir. Kamu oyundaki tartışmaların dışında kalan ve ekonomi ve toplumun dışına itilen bu gruplar, dünyanın giderek daha fazla bölgesinde yaşandığı gibi şiddet ve istikrarsızlık için elverişli bir ortam oluşturmaktadır.
    Kamu politikaları ve programları, sadece büyümeyi sağlamakla kalmayıp piyasa öncülüğündeki büyümenin yararlarının, özellikle temel eğitim ve sağlığa yapılan yatırımlar yoluyla paylaşılmasını sağlamalıdır. Ayrıca bireyleri maddi ve kişisel güvensizliğe karşı korumaları gerekir.

    Devletin herşeyi sağlayan varlık olması gerekmez;
    Bir çok ülkede alt yapı, sosyal hizmetler ve öteki mal ve hizmetleri sağlayan tekel konumundaki kamu kuruluşlarının iyi hizmet verme olasılıklarının düşük olduğu giderek daha fazla kabul görmektedir. Aynı zamanda, teknolojik, örgütsel yenilikler, bugüne kadar kamu sektörü ile sınırlanmış faaliyetlerde rekabetçi özel sektör kuruluşları için yeni fırsatlar yaratmıştır. Devletler bu yeni olan fırsatlardan yararlanmak ve kıt olan kamu kapasitesini daha iyi tahsis etmek için alt yapı ve hizmetlerin finansmanını, bu hizmetlerin verilmesinden ayırmaya ve kamu hizmetlerinin rekabete dayalı bölümlerini tekele dayalı kısımlardan ayrı değerlendirmeye başlamışlardır. Reformcular ayrıca toplumun geneli için sağlık ve istihdam sorunlarını çözmeye yönelik sosyal sigorta programlarını toplumda sadece en yoksul kesime yardımı amaçlayan sosyal yardım programlarından ayırmaya yönelmektedirler.


    GÜVENİLİRLİK, YATIRIM VE BÜYÜME

    69 ülkede yerel girişimciler arasında yapılan bir araştırma, bir çok devletin temel görevlerini yetersiz yaptığını göstermektedir. Hukuk ve düzeni sağlamakta, mülkiyeti korumakta ve kuralları ve politikaları önceden tahmin edilebilir bir şekilde uygulamakta başarısız olmaktadır. Yatırımcılar bu tür develeri güvenilir kabul etmemekte,sonuçta büyüme ve yatırımlar zarar görmektedir. Firmalardan birkaç göstergeden her birini 1'den (aşırı sorunlu) 6'ya (sorunsuz) kadar olan bir cetvel üzerinde derecelendirmeleri istenmiştir. Üstteki grafik dünyadaki her bölge için yatırımların ortalaması alınarak özel girişimciler tarafından algılanan ve bizim kurumsal çerçevenin güvenilirliği konusunda genel bir gösterge teşkil etmektedir. Öteki iki grafik ise gelir ve eğitimdeki farklılıklar ve politikadaki çarpıklıklar denetim altına alındığında;ülkelerin güvenilirlik derecelendirmeleri ile büyüme ve yatırım düzeyleri arasında güçlü bir ilişki bulunduğunu göstermektedir. Güvenilirlik dereceleri yatırımcıların algılamalarına dayalıdır. Bu algılamalar aynı zamanda yatırım kararlarını da belirlemektedir.
    Özet olarak etkin bir devletin olabilmesi için şu özelliklere sahip olması gerekir:
    • Etkin düzenleme
    • Sanayi politikası
    • Özelleştirmenin idaresi (Bu konudaki temel unsur , devletin mali kapasitesi ve faaliyetleri arasında iyi bir denge kurulmasıdır. Gelişmiş ülkelerde idari kapasite normal olarak güçlüdür ve görevlerini yerine getirmede esneklik sağlansa bile kurumsallaşmış kontrol mekanizmaları ve dengeler, hükümet kuruluşlarının keyfi davranışlarını kısıtlamaktadır. Az gelişmiş ülkelerde devletler keyfi davranabilmektedir. Bunu önleyebilmek için bir takım yollar vardır. Bu iki şekilde yapılabilir: a) Politikaların içeriğini kesin olarak ortaya koyan ve bunları, geriye dönüşü yüksek maliyetli mekanizmalarla ilişkilendiren, kendi kendini kısıtlayıcı kurallar yoluyla b) Firmalar ve vatandaşlarla özel olarak çalışarak.
    • Devlet kurumlarının yeniden canlandırılması:
    1) Etkin kurallar ve kısıtlamalar
    2) Daha fazla rekabetçi baskı
    3) Vatandaşın sesinin daha fazla duyulması ve katılımın artırılması
    • Kamu hizmetlerinde rekabetin artırılması
    • Kamu malları ve hizmetlerinin sağlanmasında daha fazla rekabet
    • Devlatin halka yakınlaştırılması
    • İnsanlara seslerini duyurma fırsatı verme
    • Katılımın genişletilmesi (Başarılı ülkelerde politika oluşturma süreci sivil toplum örgütlerine, işçi sendikalarına ve özel firmalara aktif rol vermektedir.
    • Yetkilerin dikkatli bir biçimde devredilmesi. Ancak dikkat edilmesi gereken üç büyük sorun bulunmaktadır. a) Artan eşitsizlik: Bölgeler arasındaki uçurum genişleyebilir. b) Makroekonomik istikrarsızlık: Brezilya' da olduğu gibi yerel ve mali disiplinsizliğin merkezden sık sık yardım yapılmasına yol açması halinde, hükümetler makroekonomik politikanın denetimini ellerinden kaçırabilirler. c) Yerel düzeyde zapt edilme tehlikesi: Ciddi bir tehlike de yerel yönetimin özel çıkar gruplarının etkisi altına girmesi ve bunun sonucunda devletin kaynaklarının ve yetkilerinin kötüye kullanılmasıdır.
    Bu tehlikeler bir kez daha devletin, kalkınmanın sürdürülmesinde her zaman nasıl yaşamsal bir rol oynayacağını göstermektedir. Sorun, devlet yönetiminin katmanları arasındaki doğru iş bölümünü bulmaktır.

    • Ulusal Sınırların Ötesinde: Küresel Ortaklıkların Sağlanması.
    Küreselleşme zayıf veya keyfi bir şekilde yönetilen devletler için bir tehdittir. Ancak, aynı zamanda etkin, disiplinli devletler için kalkınmanın ve ekonomik refahın arttırılması, yolunu açmakta ve küresel ortak çabaların gerçekleştirilmesi için etkin bir uluslararası işbirliğine duyulan ihtiyacı arttırmaktadır.
    • Dış rekabetin benimsenmesi
    • Ortak küresel faaliyetlerin teşvik edilmesi: Küresel bütünleşme, küresel ısının artması gibi uluslar arası tehditlere karşı devletlerin işbirliği yapmaları yolundaki talepleri de artırmaktadır. Ülkeler arasındaki ekonomik, kültürel ve öteki farklılıklar bu işbirliğini güçleştirebilir ve hatta bazen imkansız kılabilir. Ancak ulusal sınırları aşan en az beş önemli alanda daha güçlü işbirliği açıkça gereklidir:
    a) Bölgesel krizlerin yönetimi
    b) Küresel ekonomik istikrarların teşvik edilmesi: Sağduyulu ve koşullara zamanında cevap veren ulusal ekonomik politikalar, ülkelerin en iyi koruma yöntemi olacaktır.
    c) Çevrenin korunması
    d) Temel araştırma ve bilgi üretiminin artırılması
    e) Uluslar arası kalkınma yardımının daha etkin hale getirilmesi
    • Devletin reformu önündeki engellerin kaldırılması:Genel olarak kur oranları,mali politika ve ticaret politikasından oluşan makroekonomik politikadaki değişiklikler ötekilere göre daha hızlı gerçekleşmiştir. Bu reformlar siyasi etkiler yaratmakla birlikte kurumların yenilenmesini gerektirmemektedirler. Bunlar , genellikle kararnameler yoluyla bir grup yetenekli teknokrat tarafından hızla gerçekleştirilebilirler. Gerekli olan tek şey değişikliğin yapılması için verilecek siyasi karardır. Ancak mevzuat, sosyal hizmetler, maliye, alt yapı ve bayındırlıkla ilgili öteki devlet reformları, oyunun kurallarına uyma için farklı amaçlarla oluşturulmuş kurumsal yapıların değiştirilmesini gerektirdikleri için bu kadar hızlı bir şekilde gerçekleştirilemezler. Bu tür kurumsal reformlar, devletin kapasitesinin arttırılması için mutlaka gereklidir. İyi politikalar ve bunları uygulayacak kapasiteye sahip devlet kurumları, çok daha hızlı ekonomik kalkınmayı gerçekleştirebilirler.
    • Reformlar ne zaman uygulanabilir? Ülkelerin reformlar konusunda başarısız olması, kamu kurumlarındaki kısıtlamalar ve organizasyona ilişkin anlaşmazlıklarla açıklanabilir. Fakat bunlar değişebilir. Sonuçta eski politikaların ve kurumsal düzenlemelerin terk edilmesi yolundaki teşvikler, bunların muhafaza edilmesi yönündeki teşviklerden daha ağır bastığında değişim meydana gelir. İyi ekonomik politikalara ve daha güçlü kurumsal kapasiteye sahip olan ülkeler daha hızlı büyümektedir. Genellikle kazananların ve kaybedenlerin analizi reformların ne zaman gerçekleştirileceği konusunda bir tahmin vermektedir. Eğer kazananlar kaybedenlerin zararlarını tazmin edemezlerse, reformlar çok fazla çekici olmayacaktır. Potansiyel kazancın zararları tazmin etmek için yeterli olması durumunda bile, kazanımlar çok fazla kişiye yayılırken kaybedenler sayıca az olmalarına karşın güçlü oldukları ve seslerini duyurabildikleri için reformun başarılabilmesi zor olabilir.

    İyi Hükümet Lüks Değildir- Kalkınma İçin Yaşamsal Bir İhtiyaçtır:
    Piyasalarda, sivil toplumlarda ve küresel güçlerde önemli gelişmelerin yaşandığı bir dünyada, devlet daha etkin olması için baskılarla karşılaşmakta ancak bu değişikliklere ayak uydurmak için yeterince hızlı davranmamaktadır. Değişim için tek bir model yoktur ve reformlar, kurumların rollerinin ve vatandaşlarla hükümet arasındaki karşılıklı etkileşimin büyük ölçüde yeniden biçimlendirilmesini gerektirdikleri için genellikle yavaş gerçekleşecektir.
    Etkin olmayan devletlerin vatandaşları, bunun sıkıntılarını uzun süredir büyümede ve sosyal kalkınmada yaşanan gecikme şeklinde yaşamaktadırlar. Bunlardan daha fazla maliyet, şu anda reformları erteleyen devletleri tehdit edebilir. Devletin tamamen çöktüğü durumlar hem uç hem de benzer olmayan durumlardır. Devletin yeniden inşası kolay değildir. Her durum, ülkeler komşuları ve uluslar arası sistem için kendi sorunlarını yaratmaktadır.
    Önde gelen sanayileşmiş ülkelerde bile daha etkin bir devlet arayışı, minimal iyileştirmelerden elde edilecek yararların bile oldukça yüksek olduğunu göstermektedir. reformlar, kendi olumlu döngülerini yaratma eğiliminde oldukları için zaman içinde devletin kapasitesindeki en küçük artışların bile insanların yaşamlarının kalitesinde büyük bir değişikliğe yol açtığı görülmüştür. Devletin etkinliğindeki küçük iyileşmeler, daha yüksek yaşam standartlarına yol açmakta, bu da daha fazla reform ve kalkınma için zemin oluşturmaktadır.
    1997 yılında dünya ekonomileri üzerine yapılacak bir gözlem, devam eden bu yararlı döngülerin sayısız örneklerini verecektir. Devletin kronik verimsizliğinden kaynaklanan yoksulluk ve az gelişmişlik kısır döngüsüne yakalanmış ülkeler de görmek mümkün olabilecektir. Bu döngüler, kolaylıkla devletin kalkınmayı destekleme ve hatta görevlerini yapabilme kapasitesine zarar veren toplumsal şiddet, suç, yolsuzluk ve istikrarsızlığa yol açabilir. Devlet kurumlarının reformu uzun, güç ve siyasi bakımdan hassas bir konudur. Ancak eğer reformların sağlayacağı yararları anlıyorsak meseleleri olduğu gibi bırakmanın maliyetlerini de anlıyoruzdur.

    DEVLETİN OPTİMAL BÜYÜKLÜĞÜNE İLİŞKİN ARAYIŞLAR
    Optimal devlet arayışlarının bir başka boyutu da , devletin GSMH içinden almış olduğu payın optimum düzeyinin tespit edilmesine yöneliktir. Burada yapılmak istenen, devletin ekonomiden aldığı payın ekonominin gelişmesi üzerindeki etkisini, toplam refahı maksimum edecek şekilde belirlemektir. Devletin almış olduğu bu pay, kimi iktisatçılar tarafından vergi gelirleriyle, kimi iktisatçılar tarafından ise toplam kamu harcamalarının büyüklüğüyle ölçülmektedir.
    Ancak devlet harcamalarının daha geniş kapsamlı olması ve birçok devletin bütçesinin denklikten uzak sonuçlarla kapanması nedeniyle toplam kamu harcamalarının alınması daha sağlıklı sonuçlar vermektedir. Bütün bunlarla beraber vergi gelirleriyle kamu harcamaları arasındaki korelasyonun da çok yüksek olduğuna dikkat edilmelidir.
    Devletin sınırlarının ekonomik büyüme hızı üzerinde yarattığı etkileri ölçmeye yönelik birçok çalışma yapılmıştır. Bu çalışmaların bir kısmında devletin büyüklüğü kamu harcamalarıyla , bir kısmında ise vergi gelirleriyle ölçülmüştür. Devletin ekonomi içerisindeki büyüklüğünü vergi gelirlerinin GSMH'ye oranıyla hesaplayan ve bu büyüklüğün yıllık büyüme hızı ile ilişkisini inceleyen bir çalışmada tüm ülkeler için toplam olarak bakıldığında vergi gelirlerinin GSMH'ye oranı ile büyüme hızı arasında negatif bir ilişki tespit edilmiştir.
    Ayrıca sözkonusu çalışmada , düşük vergigelirleri ve yüksek büyüme oranı ilişkisini gösteren ülkelerde , bu ilişkinin gelir dağılımını bozucu, delet hizmetlerini aşındırıcı, sosyal refahı azaltıcı yönde etki yaratmadığı da tespit edilmiştir.
    Devletin sınırlarının ekonomiye etkisini devlet harcamalarının GSMH'ye oranıyla ölçen çalışmalar da vardır. Böyle bir çalışmanın sonuçlarına göre Asya grubu hariç diğer ülkeler grubunda, devletin GSMH'den aldığı payın artış oranıyla ekonomik büyüme arasında önemli ve negatif bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. Bu sonuç başka döneme ilişkin olarak yapılan çalışmalarda da aynı olmuştur. Ayrıca bu ilişki düşük gelirli ülkeler grubu için daha yüksek çıkmıştır. Devlet tüketimiyle kişi başına gelirdeki artış arasında ilişki arayan başka çalışmalarda da , ilişki negatif çıkmıştır. Devletin vergi gelirleri ve bütçe açıklarının ekonomik büyüme üzerinde negatif etki yarattığına ilişkin bulgular da mevcuttur. Fakat , devletin büyüklüğü ile GSMH'nin artış hızı arasında pozitif ilişki bulan çalışmalar da mevcuttur. Birbirleriyle farklı sonuçlara ulaşan bu çalışmaların sonuçları örnek alınan ülkeler, dönemler, kullanılan model ya da istatistiksel yöntem ve yapılan çalışmaların varsayımlarının farklılıkları nedeniyle zıt sonuçlar vermiş olabilir.
    Bu çalışmalardan, devletin büyüklüğü ile ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi negatif bulan iktisatçılar devletin ekonomi içerisindeki büyüklüğü arttıkça , ekonomik faaliyetin zayıfladığını düşünmektedirler. Ulaşılan bu sonuç devletin ekonomi içerisinden aldığı payın optimum , başka bir deyişle alternatif maliyetine eşit bir fayda yaratan optimum bir düzeyinin olduğunu ve bu düzeyin aşılmaması gerektiğini anlatmaktadır.
    Bu çalışmalar optimal devlet büyüklüğünün tespitine yönelik araştırmaların yapılmasına neden olmuştur. Bunlardan bir tanesi de aşağıda gösterilen Richard Armey tarafından geliştirilen ARMEY EĞRİSİ'dir.


    Anarşi düzeninin söz konusu olduğu bir ortamda sermaye başına düşen çıktı düzeyi düşüktür. Bununla beraber , tüm girdi ve çıktı düzeylerinin (kararlarının) devlet tarafından belirlendiği ülkelerde de durum aynıdır. Hem devletin hem de özel mülkiyetin ekonominin kaynaklarının tahsisi hakkında birarada karar verdiği toplumlarda ise elde edilen çıktı düzeyi diğer durumlara göre daha yüksektir. Devletin sınırlarının genişlemesiyle çıktı düzeyinin artışı arasında bir bağ söz konusudur. Armey Eğrisi, devlet harcamalarıyla GSMH arasında bir noktaya kadar pozitif , bir noktadan sonra negatif ilişki olduğu temel mantığını yansıtmaktadır.
    Devletin çok küçük olduğu bir ortamda , devletin büyüklüğündeki bir genişleme artan getirilerin de beraberinde ekonomik çıktının da genişlemesiyle birleşmektedir. Devletin büyüklüğünün optimal düzeyin üzerinde olduğu noktalarda azalan getiriler kanunu çalıştığı için devletteki genişleme ekonomik çıktının azalmasıyla sonuçlanmaktadır. Bu nedenle bu noktalarda çıktının arttırılabilmesi ve büyümenin sağlanabilmesi ancak devletin küçülmesiyle mümkün olabilir. Bu durumlarda devletin büyüklüğündeki ilave artışlar , ekonomik durgunluk ve küçülme demektir. Bunun nedenini devletin olmadığı bir dünyayı hayal ederek açıklamak mümkündür. Böyle bir toplumda kanun hakimiyeti olmayacak ve mülkiyet hakları güvence altında bulunmayacaktır. Bunun sonucunda da güçlü olan bireyler toplumdaki güçsüzlerin elindeki varlıkları hiçbir cezalandırma söz konusu olmadan gaspedeceklerdir. Böyle bir ortamda bireyler tasarruf ve yatırım konusunda isteksizleşmeye başlarlar. Dolayısıyla devletin ilk kuruluş aşamasında ve sonraki genişleme sürecinde devletin gelir ve harcamalarıyla ekonomik büyüme hızı arasında pozitif bir ilişkinin olduğunu söylemek mümkündür. Ancak devletin büyüme süreci devam ettikçe azalan getiriler çalışmaya başlayacak ve devletin ilave harcamalarının gelir üzerindeki etkisi azalmaya başlayacaktır. Ayrıca devlet artan harcamalarını finanse etmek için vergileri arttırması ve yeni vergiler almaya başlaması bireylerin iktisadi davranışlarını çarpıtacaktır. Bu nedenle ilave devlet harcamaları iktisadi büyümeyi desteklemeyecek aksine engelleyeci etkiler yaratacaktır.
    Benzer durum devletin gelir bölüşümüne yönelik vergi ve transfer harcamaları için de geçerlidir. Büyüyen ve genişleyen transfer harcamaları da ve artan oranlı vergiler devlet harcamalarının negatif etkisini artıracak ve bireylerin çalışma ve tasarruf etme gayretlerini olumsuz etkileyecektir.
    Armey'in ortaya koyduğu fikirler, devletin tümüyle kötü, etkinsizlik yaratan bir kavram olduğunu ifade etmemektedir. Çoğu iyi şeyin olduğu gibi devletin de fazlasının zarar olduğunu ortaya koymaktadır. Sınırları çok geniş olmayan devletin ekonomi için herhangi bir olumsuz etkisinin olduğuna inanmamaktadır.
    Yukarıdaki grafikte gösterilen Armey Eğrisi basit bir kuadratik fonksiyon ile ifade edilebilir. Buna göre GSMH'yi (O) ile ve devletin toplam harcamalarının GSMH'ye oranını (G) ile gösterecek olursak , Armey Eğrisi'ni aşağıdaki gibi gösterebiliriz. Bu fonksiyonda devlet harcamalarının doğrusal ifadesinin pozitif işaretli olması devlet harcamalarının çıktı üzerindeki olumlu etkileri için, devlet harcamalarının karesel ifadesinin negatif olması , artan devlet büyüklüğü ile oluşan olumsuz etkiler için oluşturulmuştur.

    O = a + Bg +cG2

    Armey Eğrisi'nin zirve noktası, devlet harcamalarının optimal büyüklüğünü vermektedir. Bu devlet harcamalarının optimal büyüklüğünü saptamak için çok sayıda ülke üzerinde birçok çalışma yapılmıştır. Bu çalışmaların ortaya koymaya çalıştığı temel mesaj , tıpkı devletin optimal görev ve fonksiyonlarının saptanmasında olduğu gibi, devletin ekonomik yapı içerisinden aldığı payı temsil eden vergi ve harcama büyüklüklerinin de optimal bir düzeyi olduğudur.
    Bu düzeyin altındaki ve üzerindeki büyüklükler toplumların iktisadi faaliyetlerini olumsuz etkilemekte, ekonomik büyümeyi yavaşlatmakta ve durgunluğa yol açmaktadır.
    Burada üzerinde durulması gereken önemli bir diğer mesele de, devletin ekonomideki payı kadar ekonomik hayata müdahale düzeyinin de ciddi etkilerinin olduğu gerçeğidir. Devletin vergi gelirlerinin ya da harcamalarının toplam kaynaklar içindeki payı, devletin faaliyetlerini gerçekçi bir şekilde hesaplama konusunda yanılgılar oluşturabilmektedir. Yani devlet harcamaları ve vergi gelirleri devletin ekonomi üzerinde yarattığı etkinin sadece bir kısmını temsil etmekte bazı durumlarda devlet uygulamış olduğu yasalar, idari ve bürokratik düzenlemeler ile ekonomi üzerinde çok daha büyük etkiler yaratabilmektedir. Bu nedenle optimal devlet arayışlarının bir diğer boyutu da , devletin müdahale düzenine ilişkindir.
    Devletin iktisadi hayata müdahalelerinin etkisini , Yeni Kurumsal İktisat Teorisi ve İçsel Büyüme Teorisi çerçevesinde ele almak mümkündür. Bu iki teori ele aldıkları konular itibariyle birbirleriyle ilişkili ve geçişlerin olduğu bir alanı oluşturmaktadır.
#29.01.2008 12:56 0 0 0
  • Kan uyuşmazlığı" genel kanının aksine, karı koca arasında değil, gebelik döneminde anne ile karnındaki bebeği arasında söz konusu olabilen normal dışı bir durumdur. Hangi kan grupları arasında ve nasıl bir uyuşmazlık olduğunu anlatmadan önce kan gruplarını tanımlamak gerekir. Kanımızda oksijen taşımakla görevli kırmızı kan hücrelerinde bulunan proteinler esas alındığında klasik olarak dört ana kan grubu tanımlanır: "A", "B", "AB" ve "O" grubu .. Bir de "Rh" söz konusudur. Birey, "D" proteinine sahipse Rh pozitif (+), değilse Rh negatif (-) olarak ifade edilir. Rh (-) kişilerin vücudunda D proteini hiç yoktur ve bağışıklık sistemi için tamamen yabancı bir maddedir.
    Normal koşullarda hamilelik döneminde anne ve bebeğin kanları birbirine karışmadan plasenta (eş) aracılığıyla oksijen, karbondioksit ve besi öğelerinin karşılıklı alışverişi gerçekleştirilir. Anne Rh (-), bebek Rh (+) ise ilk gebelikte herhangi bir sorun olmaz. Bebek doğarken zedelenen damarlardan bir miktar bebek kanı, Rh (-) annenin kanına karışabilir. Böylece annenin bağışıklık sistemi tamamen yabancısı olduğu bir proteinle, "D" proteini ile tanışır ve ona karşı tepki geliştirir. O maddeyi tanımadığı için yok etmek ister. Beyaz kan hücrelerinin D proteinini yok etmek üzere ürettiği -o maddeye özgü- sıvısal maddeleri (antikorlar) kullanarak hedefine ulaşır. Annenin kanında bir tane bile bebek kan hücresi kalmaz, tümü yok edilir. Bu savaş sona erdiğinde geriye "anti-D antikorları" adı verilen sıvısal maddeler ve bunları gereksinim duyulduğunda her an yeniden üretebilecek akıllı beyaz kan hücreleri kalır. İkinci gebelikte çocuk eğer yine Rh (+) kana sahipse annenin kanında hazır bulunan bu sıvısal maddeler (antikorlar) kolayca plasenta (eş) engelini aşarak anne karnındaki bebeğin kanına karışırlar. Bebek kırmızı kan hücreleri yok edilmeye başlanır. Çocuğun kemik iliği, karaciğer ve dalağı yok edilen kırmızı kan hücrelerinin yenilerini üretir ve eksilen kanı yerine koyar. Bu aşırı kırmızı kan hücresi yıkımı ve yapımı sürecinde "bilirubin" adı verilen ve fazlası zararlı olan bir madde açığa çıkar, bebekten anneye geçer, annenin karaciğeri tarafından yok edilir. Bebeğin karaciğeri henüz bu maddenin tümünü zehirsizleştirebilecek kadar gelişmemiştir. Eğer üretilen kırmızı kan hücresi miktarı yok edilenden az olursa sonuçta bebek ağır bir kansızlığa maruz kalır, hatta ölebilir. Eğer arada bir denge varsa bebek bir ölçüde kansızlıkla doğar veya sağlıklı olarak dünyaya gelir. Sorun asıl o zaman belirginleşir. Çünkü kan hücreleri hala parçalanmakta, yenileri yapılırken gereken maddeler anneden temin edilememekte, çocuk kendi depolarını kullanmaktadır. Üstelik açığa çıkan sarı boyar madde niteliğindeki "bilirubin" bebeğin karaciğeri tarafından yeterince vücuttan uzaklaştırılamamaktadır. Kanda belli bir düzeyi aşan "bilirubin" göz aklarına, cilde ve sonunda asıl zararını gösterdiği beyin ve sinir sistemine yerleşerek yaşamı tehdit etmektedir. Yenidoğan sarılığının ağır şekillerinde, tedavi edilmeyen çocuklarda adalelerin sertleşmesi, zeka geriliği gibi kimi geri dönüşümsüz sinir sistemi bozuklukları meydana gelmektedir.
    Yenidoğan sarılığı olan bebeklerde sarı boyar madde "bilirubin"i vücuttan daha kolay uzaklaştırmak için belli bir dalga boyundaki ultra viyole (kızıl berisi) ışınları kullanılmaktadır. Bebeklerin uygun sıcaklık ortamı sağlayan küvöz ya da yataklarda ultra viyole ışığıyla tedavisine "fototerapi" denir. Yeterli olmadığında bebeğim göbek kordonundan takılan bir sistemle, uygun bir Rh (-) kanla "kan değişimi" işlemi gerçekleştirilerek yaşamsal tehlike atlatılır. Geç kalınan durumlarda araz kalması olasıdır. Körlük, şaşılık, sağırlık, felç gibi ..
    Mademki kan uyuşmazlığı ve sonuçları bu kadar ağır olabiliyor, o halde Rh (-) anneler için koruyucu bazı önlemler alınması gereklidir. Bir anne adayı eğer Rh (-) kana sahipse, ilk doğum, kürtaj ya da düşüğünden hemen sonra, bebeğinden kendisine o anda geçmiş olabilecek Rh (+) bebek kan hücrelerine karşı annenin bağışıklık sisteminde tepki oluşmadan önce girişimde bulunulmalıdır. Bunun için özel olarak hazırlanmış bir serum vardır: "Anti-D İmmun Globulin". Bu madde doğumdan (ya da düşük veya kürtajdan) hemen sonra anneye kaba etten iğne şeklinde yapılmalıdır. "Anti-D İmmun Globulin" kana karışır, bebekten geçmiş olan Rh (+) kan hücrelerini derhal yok eder. Annenin bağışıklık sistemi ne olduğu anlamadan işlem tamalanır. Bir süre sonra "Anti-D İmmun Globulin" doğal ömrünü tamamlar ve kanda yok olur. Oysa anne kendisi "antikor" geliştirmiş olsaydı bu sıvısal madde uzun süre kanda kalacak, gerekirse onu yeniden üretebilme yeteneği olan beyaz kan hücreleri tarafından eksikliği tamamlanacaktı. Pasif olarak verilmiş olan "Anti-D" için eksikliğin tamamlanması diye bir konu söz konusu değildir. Zamanla yok olan "Anti-D İmmun Globulin" bu sayede annenin sonraki hamileliklerinde çocuk için bir sorun oluşturamaz. Yalnız unutulmaması gereken bir konu bu immun globulinin herbir gebeliğin son bulumunda yeniden uygulanmasının gerekliliğidir. Kan uyuşmazlığı genel olarak ilk bebekte sorun oluşturmaz. Sonraki Rh (-) çocuk için zaten bir problem yoktur.
    Rh uygunsuzluğu kadar ağır seyretmese de "kan grupları" arasında da uygunsuzluk söz konusu olabilir. Genellikle annenin "O" bebğin "A", "B" veya "AB" olduğu durumlarda meydana gelir. Farklı mekanizmalarla ama aynı aynı prensiplere dayanan süreçler yaşanır. Fakat daha seyrek olarak yaşamı tehdit eden boyutlara ulaşır.
    Sonuç olarak Rh (-) olan annelerin Rh (+) doğabilecek çocukları için önceden hazırlıklı olunmalıdır. Eğer anne ve baba her ikisi de Rh (-) iseler genetik kurallarına göre Rh (+) bebekleri olamaz. Eğer anne Rh (-), bab Rh (+) ise çocuk Rh (-) de olabilir, Rh (+) de. Bu genel bilgi de göz önünde bulundurulmalı, doğum sonrası bebek kan grubu tayin edilmelidir. Anne Rh (-), bebek de Rh (-) ise uygunsuzluk yoktur, anneye anti-D immun globulin yapmak gerekmez. Annenin Rh (+) olduğu durumlarda çocuğun Rh'ı ne olursa olsun Rh uygunsuzluğu olmaz. Eğer anne ve baba her ikisi de "O" grubu kana sahiplerse çocukları mutlaka "O" grubu olur. Bu durumda anne ve bebek arasında grup uygunsuzluğu olamayacağı açıktır. Anne "O", baba "A" ise çocuk "O" veya "A"; anne "O", baba "B" ise çocuk "O" veya "B"; anne "O" baba "AB" ise çocuk "A" veya "B" olur ama "O" veya "AB" olamaz. Annenin "A" ya da "B" olduğu, çocuğun "B" ya da "A" olduğu durumlarda uyuşmazlık nadirdir, hafif seyreder. Ayrıca bazı alt kan grubu uygunsuzluklarında, hatta hiçbir uygunsuzluğun olmadığı kimi sıra dışı durumlarda kan uyuşmazlığıyla benzer klinik tablolar görülebilir, yenidoğan sarılığı meydana gelebilir.
    Sağlıklı bir bebek dünyaya getirmek için gebelikte sağlıklı ve düzenli izlem ön koşuldur. Anne baba adayları, kadın hastalıkları ve doğum uzmanı ile çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı arasında işbirliği bu sürecin temelini oluşturmaktadır. Uygun bir gebelik yönetimi ve doğuma uzman gözetiminde hazırlık, kan uyuşmazlığı gibi yaşamsal bir sorunun bile kolaylıkla halledilmesini sağlayacaktır.
#29.01.2008 12:51 0 0 0
  • BİYOTEKNOLOJİK ÜRÜNLER, ORGANİK ÜRÜNLER VE ULUSLARARASI TİCARETTEKİ GELİŞMELER
    Modern biyoteknoloji ifadesi, genel olarak, modern bilgi ve tekniklerin uygulanması ile yapılan, genetik mühendisliğine dayalı tekniklerle gerçekleştirilen biyoteknolojiyi tanımlamakta kullanılmaktadır. Günümüzde özellikle tarım ve eczacılık sanayi alanlarında, modern biyoteknoloji yöntemleri kullanılarak çeşitli özelliklere sahip yeni canlı türleri elde etmek mümkün hale gelmiş, bu şekilde üretilen tarım ürünleri ve bunları içeren işlenmiş ürünler ile eczacılık sanayi ürünleri uluslararası ticarete giderek artan oranda konu olmaya başlamıştır. Pahalı ve ileri teknoloji altyapısını gerektiren bu ürünler bünyelerinde birtakım riskleri de barındırmaktadırlar. Çeşitli çevrelerde, bu ürünlerin doğal canlı çeşitliliğine, insan sağlığına ve sosyo-ekonomik yapıya zarar verebileceği öngörüleri bulunmakta, ancak bu zararın boyutları tahmin edilememektedir. Bu nedenle bir çok ülke, bu alandaki ulusal politikalarını tespit ederek, anılan ürünlerin ticaretini, doğaya salımını ve kullanımını disiplin altına almışlardır. Organik ürün ifadesi, üründen çok ilgili ürünün üretim sürecini öne çıkaran bir anlam içermektedir. Uluslararası Gıda Kodeksi tanımına göre, organik tarım; "topraktaki biyolojik hareketi, biyolojik dönüşümü ve biyolojik çeşitliliği de içeren tarımsal eko sistem sağlığını artıran ve zenginleştiren bir üretim ve işletim sistemidir". Organik tarım denildiğinde, sentetik girdilerin kullanımının yasaklandığı, toprağın doğal zenginliğini artıran bir ürün ekim sıralamasına göre üretimin esas alındığı, insan ve çevre sağlığı üzerinde zararlı etkileri olmayan doğal girdilerin kullanımının gerekli tutulduğu bir üretim süreci anlaşılmaktadır. Son zamanlarda, özellikle gelişmiş ülkelerde organik tarım ürünlerine yönelen talep gelişme yolundaki ülkeler için yeni ihracat olanakları ortaya çıkarmıştır. Buna bağlı olarak, belirli ülkelerdeki organik ürün üretimi ve ihracatında büyük bir gelişme kaydedilmiştir (Örneğin: AB'- deki bebek gıda sanayiinin talebini karşılamak üzere üretilen tropik meyveler, Güney Afrika pazarı için üretilen Zimbabwe baharatları, AB pazarı için altı Afrika ülkesinde üretilen pamuk, vs.).Bu açıklamalar ışığında, bu çalışmada genelde tarım ürünlerinin, özelde modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünler ve organik ürünlerin uluslararası ticaretinde kaydedilen gelişmeler; uygulanan çok taraflı ticaret kuralları; Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ)' nde tarım ürünleri ticaretini ilgilendiren yeni müzakere sürecinde bu ürünlerle ilgili olarak ortaya çıkabilecek gelişmeler ve bu ürünlere yönelik tüketici yaklaşımları konusuna yer verilmektedir.
    I. Küreselleşme, Dünya Ticaretindeki Gelişmeler, Biyoteknolojik ve Organik Ürünler:
    Dünya ticaret hacmindeki gelişmeler, uluslararası sermaye hareketlerindeki artış, çok uluslu şirketlerin gün geçtikçe daha fazla büyümesi ve güçlenmesi küreselleşmede etkili olan unsurlardır. Bu unsurlar aynı zamanda tarım ve gıda sektöründeki gelişmelerde ve teknolojik ilerlemelerde de etkili olmuştur. Küreselleşme ve iletişim olanaklarındaki gelişmeler dünya ticaretinde değişikliklere yol açmış, yeni ürünleri ve kavramları ortaya çıkarmıştır. Modern biyoteknolojideki gelişmelere bağlı olarak biyoteknolojik ürünlerin ve ayrıca, refah ve bilinçlenme düzeyindeki artışa bağlı olarak organik ürünlerin ticareti konusu gündeme gelmiştir. Uruguay Round çok taraflı ticaret müzakereleri sonucunda kabul edilen anlaşmaların 1995 yılında hayata geçmesiyle birlikte tarım sektörünün küresel ekonomiye entegrasyonu hızlanmış ve çok taraflı ticaret sisteminde tarım ürünleri ticaretine uygulanacak kurallar hükme bağlanmış; teknik engel ve sağlık önlemi olarak yapılacak uygulamalar belirli bir disiplin altına alınmış; fikri mülkiyet hakları alanında uygulanacak kurallar belirlenmiş; yeni bir kurumsal yapıyla etkin olarak çalışan bir uluslararası kuruluşa -Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ)- hayat verilmiştir. Günümüzde, genel olarak, konvansiyonel ürünler olarak tanımlanan geleneksel ürünler ile modern biyoteknoloji yöntemleri kullanılarak üretilen genetik ürünler ve organik ürünlere uygulanan çok taraflı ticaret kuralları arasında farklılıklar bulunmamaktadır. Çok taraflı ticaret sisteminin bütün bu ürünler için geçerli olan en temel prensipleri; yerli ve yabancı ürünler arasında ayırım yapmamayı öngören milli muamele kuralı, bir ülke ürünlerine yönelik lehteki uygulamanın bütün diğer üye ülkelerin ürünlerine yönelik olması gerektiği konusundaki MFN kuralı ve ayrıca, dış ticaret uygulamalarında açıklığı öngören şeffalık kuralıdır.İlgili DTÖ Anlaşmalarına -Ticarette Teknik Engelller Anlaşması (TBT) Sağlık ve Bitki Sağlığı Önlemleri Anlaşması (SPS)- göre ticarette sağlık önlemi veya teknik önlem olarak yapılmasına izin verilen uygulamalarda, modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünler için özel düzenlemelere yer verilmemiştir. Fakat, ilgili Anlaşmalara göre, bilimsel temellerinin olması ve uluslararası standartlara dayanması koşuluyla, bu ürünlerin dış ticaretinde teknik önlem veya sağlık önlemi alınması mümkün bulunmaktadır.Diğer taraftan, DTÖ Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları (TRIPS) Anlaşması, sanayide uygulanabilir olması ve bir yeniliği de beraberinde getirmesi koşuluyla teknolojik gelişmelerin patente bağlanabileceği hükmünü içermektedir. Bu kapsamda biyoteknolojik üretimdeki gelişmeler de patent konusu olabilmektedir. Modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünlerin ticaretinde uygulanacak kurallar konusu 1999 yılının başlarında DTÖ gündemine gelmiştir. Bu ürünlerin büyük bir ticari potansiyel olarak ortaya çıkması, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi kapsamında hazırlanan ve Cartagena'da yapılan Biyogüvenlik Protokolü taraflar toplantısının başarısızlıkla sonuçlanması ve bunu izleyen dönemde çeşitli DTÖ üyesi ülkelerin biyoteknolojik yöntemlerle üretilen çeşitli ürünlerin ticareti, üretimi ve kullanımında bu ürünleri doğal ürünlerden ayıran kontrol mekanizmalarını oluşturduklarına ilişkin (izin, risk değerlendirme veya etiketleme zorunluluğu) bildirimlerini DTÖ' ne iletmeleri sonucunda konu özellikle tarımla bağlantılı olarak DTÖ gündemine girmiştir. DTÖ'nün Seattle Bakanlar Konferansı hazırlıkları sırasında ABD, Japonya ve Kanada gündeme getirdikleri bir öneri ile, genetik olarak değiştirilmiş mikroorganizmalardan üretilen ürünlerin ticaretindeki uygulamalar ve bunların ilgili DTÖ Anlaşmaları kapsamında incelenmesi amacıyla, bir çalışma grubu kurulmasını istemişlerdir.Dünya ticaretindeki diğer konuların yanısıra, tarım ürünleri ticaretinde de geniş kapsamlı yeni bir serbestleşme hareketini ve daha ileri bir entegrasyonu başlatması beklenen ve Millenium Round olarak tanımlanan ticaret müzakereleri; geçtiğimiz yıl Aralık ayında Seattle'da yapılan DTÖ' nün III. Bakanlar Konferansında, gündemdeki konular üzerinde uzlaşmaya varılamaması nedeniyle başlatılamamıştır. Biyoteknolojik ürünler ve organik ürünlere uygulanacak kurallar konusu sadece DTÖ' de değil, aynı zamanda farklı uluslararası kuruluşlarda da ele alınmaktadır. Temel gıda güvenliğini kontrol amacıyla uygulanacak genel standartları oluşturma görevi, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ile Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından, ortak gıda standart programını uygulamak üzere kurulan "Codex Allimentarious Commission"a verilmiştir. Bu kapsamda anılan Komisyon, biyoteknolojik yöntemlerle üretilen ürünler ve organik ürünler için uygulanacak temel gıda standart programlarını oluşturmaktadır.
    II.Gelişme Yolundaki Ülkeler, Seattle Konferansı ve Biyoteknolojik Ürünlerin Ticareti:
    Dünya ticaretini yönlendiren kuralların belirlendiği tek uluslararası kuruluş olan DTÖ' nün toplam 136 üyesinin %80'nden fazlası; gelişme yolundaki ülkeler, en az gelişmiş ülkeler ve pazar ekonomisine geçiş sürecini yaşayan ülkelerden oluşmaktadır. Günümüzde, çok taraflı ticaret kurallarının gelişmiş ülkelerin tekelinde şekillenmediğini belirtmek mümkündür. Dünya ticaretinde büyük beklentilere yol açan ancak, başarısızlıkla sonuçlanan Seattle Bakanlar Konferansı sırasında, gelişmiş ülkelerin dünya ticaretindeki gelişmeleri tek başlarına yönlendiremeyecekleri ve gelişmekte olan ülkelerin çıkarlarını da dikkate almak zorunda oldukları anlaşılmıştır. Seattle görüşmelerinin yeni çok taraflı ticaret müzakerelerini başlatmaktaki başarısızlığının altında yatan en önemli iki nedenden birincisi, gündemdeki konular üzerinde, özellikle de çevre, sağlık, tarım, kültürel çeşitlilik, tekstil, fikri mülkiyet hakları, sosyal standartlar, rekabet gibi hassas konularda, gelişmiş ve gelişme yolundaki ülke çıkarları ve beklentileri arasında önemli farklılıkların bulunması ve her iki tarafın da taviz vermemesidir. İkinci neden ise, kamuoyu baskısıdır. Küreselleşmeyle birlikte birçok konunun birbiriyle bağlantılı olarak ele alınması gerekliliği ortaya çıkmış ve kamuoyu kendisini ilgilendiren alanlardaki gelişmelere karşı duyarlılığını sivil toplum kuruluşları kanalıyla, yoğun bir biçimde ortaya koymuştur.
    Gelişme yolundaki ülkelerin ve kamuoyunun, modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünlerin ticaretiyle ilgili olarak, üzerinde önemle durdukları ve hassas oldukları konular şunlardır:
    • Modern biyoteknolojinin tarım sektöründeki eski sorunlara yeni çözümler üreterek kırsal kalkınmaya katkı sağlayabileceği belirtilmektedir. Ancak, biyoteknolojik araştırma yöntemleri geleneksel yöntemlere göre daha pahalıdır ve daha zor uygulanabilmektedir. Bu nedenle araştırmalar az sayıdaki ülkede, belirli firmalar tarafından sürdürülmektedir.
    • Geleneksel yöntemlere göre sürdürülebilir gıda üretimi iklim, toprak ve su koşullarına bağlıdır. Modern biyoteknolojik yöntemlerle yapılan üretimde bunlardan bağımsız olarak üretim yapabilme olanağı bulunmaktadır. Ancak bu tür bir üretimin biyolojik çeşitlilik, insan, hayvan ve bitki sağlığı üzerinde kısa, orta ve uzun dönemde oluşturabileceği olumsuzlukların bilinmesi ve önlenmesi gerekmektedir.
    • Modern biyoteknoloji yöntemleriyle yapılacak üretimde, kullanılan teknolojinin ne kadarının dışarıdan ithal edileceği, ne kadarının içeride üretileceği önemlidir. Bu yöntemlere başvurulduğunda sadece ürünün alınması yeterli olmayacak, teknolojinin de alınması gerekecektir.
    • Modern biyoteknoloji alanındaki pek çok yenilik patente bağlanmıştır. Patent uygulaması, teknolojiyi üretmeyen ancak kullanmak durumunda olan ülkeler açısından ağır bir bedel ödenmesi anlamına gelmektedir.
    • Çok uluslu şirketlerin zengin biyolojik çeşitliliğe sahip gelişme yolundaki ülkelerdeki canlı türlerinin genetik materyallerini patente bağlamaları ve ticari ürün olarak kullanmalarının önüne geçilmesi gerekmektedir.
    III. DTÖ Tarım Müzakereleri ve Biyoteknolojik Ürünlerin Ticareti:
    Her nekadar, DTÖ Seattle Bakanlar Konferansı yeni ticaret müzakerelerini başlatmak konusunda başarısızlıkla sonuçlanmış ise de, bu durum DTÖ Tarım Anlaşması kapsamında yapılması gereken tarım müzakerelerinin başlatılmasına engel olamamıştır. DTÖ Tarım Komitesi'nin 23 Mart 2000 tarihinde başlayan toplantısında tarım ürünleri ticaretindeki çok taraflı ticaret müzakerelerinin başlatılmasına karar verilmiştir. Tarımdaki reform sürecinin devamı ile ilgili olarak, DTÖ Tarım Anlaşmasının 20. Maddesi kapsamında yapılması öngörülen ticaret müzakerelerinde:
    o tarımsal desteklemelerde azaltma,
    o tarımdaki korumaların azaltılması,
    o doğrudan ticaretle ilgili olmayan konular (tarımın çok yönlülüğü),
    başlıkları altında; pazara girişin kolaylaştırılması, iç destekler ve ihracat desteklerinin azaltılması, "peace clause" olarak tanımlanan sulh hükmünün gözden geçirilmesi, tarımın çok yönlü etkilerinin tartışılması, gıda güvenliği ve kalitesi konularının ele alınması beklenmektedir.Müzakereler sırasında, gıda güvenliği ve tarım ürünleri ticaretindeki engellerin kaldırılması başlıkları altında, belirli ülkelerin, özellikle de ABD'nin, modern biyoteknoloji yöntemleri kullanılarak üretilen genetik ürünlerin ticaretini kolaylaştırmaya yönelik uluslararası çerçevenin oluşturulması konusunda ısrarlı davranmaları beklenmektedir. Bu doğrultuda, DTÖ'de, yeni tarım müzakereleri döneminde, üzerinde önemli pazarlıkların yapılabileceği alanlardan birinin modern biyoteknoloji ile üretilen tarım ürünlerinin ticaretinde uygulanacak kurallar olduğunu belirtmek yanlış olmayacaktır.
    IV.Tüketici Eğilimleri ve Organik Ürünlerin Ticareti:
    Son zamanlarda, özellikle gelişmiş ülkelerdeki tüketici talebi refah ve bilinçlenme düzeyindeki artışa, iletişim ve ulaşım olanaklarındaki gelişmeye bağlı olarak organik ürünlere yönelmektedir. Tarım ürünü üreticisi ve ihracatçısı bazı gelişmekte olan ülkeler, bu talebi karşılamak üzere, organik tarım ürünlerinin üretimi ve ticareti üzerine yoğunlaşmaktadırlar. Organik tarımın öneminin sürekli arttığını belirtmek mümkündür. Ancak, organik ürün ve pazarlarla ilgili araştırmalar sınırlı, geleceğe ilişkin tahminler ise yetersizdir. Diğer taraftan, Dünya ticaretinde, organik ürünlerin ticareti biyoteknolojik ürünlerin ticareti kadar hızla artmamaktadır. Organik tarım ürünlerine yönelen talep gelişme yolundaki ülkeler için yeni ihracat olanakları yaratmıştır. Ancak, organik tarım ürünlerinin, organik olmayan ürünlere göre daha pahalıya üretilmesi ve satılması; organik tarım işletmeciliğine geçişin belirli bir zamanı gerektirmesi; organik üretimin sertifikayla belgelenmek durumunda olması ve organik ürün ve pazarlarla ilgili araştırmaların sınırlı olması organik ürün ticaretinin yaygınlaşmasının önündeki en önemli nedenlerdir.1997 yılı itibariyle dünyada 10.455 milyon dolar tutarında olduğu belirlenen organik ürün perakende satışlarının % 50'sinden fazlası Avrupa ülkelerinde gerçekleşmiştir. Avrupada en gelişmiş organik gıda ve içecek pazarına sahip olan ülkeler Almanya, Fransa, İtalya ve İngiltere'dir. 1997 yılındaki satışların yaklaşık % 40'ı ABD'de, %10'u ise Japonya'da yapılmıştır.
    V. Biyoteknolojik Ürünlerin Ticareti:
    Dünya ticaretinde biyoteknolojik ürünlerin pazar payı hızla artmaktadır. Bu yöntemle büyük ölçekli üretim yapılabilmesi ve ayrıca, biyoteknolojik ürünlerin üretilmesi için gerekli teknolojik gelişmenin patent haklarının saklı tutulabilmesi nedenleriyle ticari kazancın boyutları da hızla artmaktadır. Modern biyoteknoloji yöntemleriyle elde edilen ürünlerin yaklaşık %74'ü ABD'de, geriye kalanı ise Arjantin (%15); Kanada (%10); Avustralya, Meksika, İspanya, Fransa Güney Afrika ve Çin Halk Cumhuriyeti'nde (%1) üretilmektedir. Bugün için, modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen yaklaşık 80 adet genetik ürünün uluslararası ticarete konu olduğu bilinmektedir. Yapılan araştırmalar, 1998 yılında biyoteknolojik yöntemlerle üretilen bitkilerin tüm satışlarının 1,5 milyar dolar civarında olduğunu, bu ürünlerin 1995-1998 dönemindeki satış gelirlerinin % 20 oranında arttığını göstermektedir. Bu trendin devam etmesi halinde, sözkonusu bitkilerin tüm satışlarının bu yıl 3 milyar dolara, 2005 yılında 8 milyar dolara, 2010 yılında ise 25 milyar dolara ulaşabileceği tahminleri yapılmaktadır. Biyoteknolojik ürünlerin tamamında, orta ve uzun dönemde, 100-150 milyar dolarlık potansiyel bir ticaret hacminden söz edilmektedir.
    VI. Tüketici Tercihleri ve Uluslararası Ticaret:
    Uluslararası ticareti yönlendiren unsurlardan biri tüketici tercihleridir. Tüketiciler bilimsel ve teknolojik gelişmeler karşısında daha bilinçli davranmak durumunda olan kesimdir. Bu kesim konuya sağlık, çevre ve etik kurallar olmak üzere üç farklı açıdan yaklaşmaktadır. Genel olarak tüketiciler, teknolojik gelişmelerin çok yönlü etkilerinin bulunduğunu ve bu etkilerin bazılarının olası riskleri de beraberinde getirdiğini bilirler ve kararlarını bilinçli olarak vermek isterler. Ayrıca, bunları bilimsel ve etik değerlendirmelerin gerektirdiği kritik kararlar olarak görürler. Yapılan araştırmalar, OECD ülkeleri arasında, Kuzey Amerika ülkeleri ile Avrupa ülkeleri arasında, biyoteknolojik ürünlere yaklaşım şeklinde önemli farklılıklar bulunduğunu ortaya koymaktadır. Bir kesim -Amerikalılar- gıda üretimi için modern biyoteknolojinin kullanımına olumlu yaklaşır ve modern biyoteknolojinin gıda üretimi açısından olduğu gibi, çevrenin de yararına olduğunu belirtirken, diğer kesim -Avrupalılar- bu düşüncenin aksine konuya şüpheyle yaklaşmaktadır. Amerika ve Avrupa ülkeleri arasındaki bu yaklaşım farklılığı mevzuat düzenlemelerine de yansımıştır. AB genetik olarak değiştirilmiş mikroorganizmalardan üretilen ürünlerin onaylanması konusunda ABD'den farklı bir süreç izlemekte ve uygulamaları "ihtiyatlılık" ilkesine dayanmaktadır. AB'nin Yeni Gıdalar Yasası, biyoteknolojik yöntemlerle üretilen ürünlerin etiketlenmesini gerektirmektedir. Biyoteknolojik ürünlerin ticaretinde uygulanacak kurallar konusunda, AB ile ABD arasında ciddi görüş farklılıkları bulunmaktadır. AB uluslararası kuruluşlardaki çalışmalarda, biyoteknolojik ürünlere yönelik etiket uygulamasının yaygınlaşması için çalışmaktadır. ABD ise, bu ürünlerin besin değeri, sağlık üzerine etkileri ve alerjik özellikleri bakımından incelendiğini ilgili kuruluşlar tarafından onaylanan genetik ürünlerin geleneksel benzerlerinden farklı bir sağlık riski taşımadığının kanıtlandığını belirtmekte, AB'yi ticarette korumacı uygulamalar yapmakla suçlamaktadır. Her iki taraf konuyu Transatlantik Ekonomik Ortaklığı, Transatlantik İş Diyaloğu ve OECD bünyesinde ve ayrıca, DTÖ tarım müzakereleri kapsamında görüşmektedir.Tüketiciler açısından esas olan kaygı, gıda üretiminde genetik biliminin kullanılmasının olası bilinmeyen riskleridir. Bu durum sağlık ve çevre açısından kabul edilebilir risk düzeyinin tanımlanmasını da güçleştirmektedir. Bu kaygılar tüketicileri, modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünlerin etiketlenmesi veya bu ürünlerin orta ve uzun dönemli etkileri konusunda risk değerlendirmesinin yapılması yönünde talepte bulunmaya yönlendirmektedir.
    VII. Etiketleme Uygulaması ve Uluslararası Ticaret:
    Çoğu kez, modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünler ile geleneksel yöntemlerle üretilen ürünleri birbirinden ayırt edebilmek mümkün değildir. Ancak, etkin pazar çözümlerine ulaşabilmek için, tüketicilerin aldıkları ürünle ilgili her türlü bilgiye ulaşabilmeleri gerekir. Bu doğrultuda etiketleme, uluslararası ticarette sıkça karşılaşılan ve tartışılan bir uygulamadır. Uluslararası ticarette önemli olan etiketleme uygulamasının ne şekilde yapılacağıdır. Uygulama gönüllü mü olmalıdır, yoksa zorunlu mu? Etikette ürünün içeriği mi tanımlamalıdır, yoksa üretim süreci mi? Etiketlerde yer verilecek bilginin kapsamı ne olmalıdır? Uluslararası ticarette yaygın olarak karşılaşılan uygulama, ürünün içeriğinin tanımlandığı etiket uygulamalarıdır. Genel olarak, üretim ve işleme yöntemleri (production and process methods) etiket programlarına konu olmamıştır. Genetik ürünlerin dış ticarete konu olmasıyla birlikte, OECD ve DTÖ'de, ticarette teknik engeller ve çevre ile bağlantılı ticaret önlemleri kapsamında, üretim ve işleme yöntemlerine ilişkin bilginin de etiketlemeye konu olabilmesi tartışılmaya başlanmıştır. Bu konu üzerinde henüz bir uzlaşmaya varılamamıştır. 1999 yılı içerisinde Japonya, Avustralya, Yeni Zelanda, AB, İsviçre, Norveç gibi ülkeler biyoteknolojik ürünlerle ilgili ulusal etiket programlarını devreye sokmuşlardır. Modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ve ayrıca, herhangi bir işlemden geçmeyen ürünlerde doğrudan etiketleme yapılabilmekte ancak, bunların işlenerek kullanılması durumunda etiketleme uygulamasında güçlük bulunmaktadır. Yapılan çeşitli araştırmalarda, bütün dünyada tüketiciye sunulan işlenmiş gıda maddelerinin yarısında modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen genetik ürünlerin bulunduğu tahminleri yapılmaktadır.Ürünün çiftlikten alınıp nihai ürün olarak tüketiciye sunulmasına kadar geçen her aşamada, kullanılan girdilerin tanımlanmasını gerektiren ve üretici ve tüketiciler için gıda zincirindeki bütün ürünleri izleyebilme olanağı veren bir yöntem olan ve organik ürünler için de uygulanabilen "identity preservation" sisteminin getirdiği yüksek maliyet nedeniyle biyoteknolojik yöntemler kullanılarak üretilen ürünlere uygulanmasında güçlük bulunmaktadır. Genel olarak, ürünün paketi ile ilgili olan etiketleme uygulaması, ürünün niteliğini ilgilendiren ve sağlık önlemi olarak uygulanan ürün standartlarına göre ticareti daha az bozucu uygulamalar olarak kabul edilmektedir. Ayrıca biyoteknolojik yöntemlerle üretilen ürünler için tüketicinin satın alma kararını olumsuz yönde etkileyen bu uygulama, organik ürünlerin ticaretinde teşvik edici bir etki yaratmaktadır.
    VIII. Türkiye'de, Biyoteknolojik Ürünlerin İthalatı, Organik Ürünlerin İhracatı:
    Ülkemiz İthalat Rejimi kapsamında kamu ahlakı, kamu düzeni ve kamu güvenliği ile insan, hayvan ve bitki sağlığının korunması veya sınai ve ticari mülkiyetin korunması amacıyla ilgili mevzuat hükümleri çerçevesinde önlem uygulanan ürünler kapsamı dışındaki tüm ürünlerin ithali serbesttir. Ayrıca, bütün tarım ve gıda maddelerinin ithalatında Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'ndan, eczacılık sanayi ürünlerinin ithalatında ise Sağlık Bakanlığı'ndan kontrol belgesi alınması gerekmektedir. Dış ticaretle ilgili veriler arasında, ülkemize modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen tarım ve gıda maddelerinin ithal edildiği yönünde bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak, önümüzdeki dönemde kaydedilecek gelişmelere bağlı olarak, bu konunun gündeme gelmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu nedenle, modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünler için geçerli olacak çok taraflı ticaret kurallarının oluşturulmasından önce, bu alanı düzenleyen ulusal düzenlemelerin yapılmasında yarar bulunmaktadır. Ancak, ulusal düzenlemeler yapılırken, modern biyoteknoloji alanındaki gelişmelerin de düzenli bir şekilde izlenmesi ve bunun sonuçlarının ulusal düzenlemelere yansıtılması gerekmektedir. Bu kapsamda, çağdaş sistemlerde geçerli bir uygulama olan ve tüketicilere almak istedikleri ürünle ilgili her türlü bilgiye ulaşabilmeleri imkanını veren etiketleme uygulamasına geçilmesi etkin pazar çözümlerine ulaşabilmek bakımından yararlı olacaktır.Diğer taraftan, Türkiye'de 1997 yılı sonu itibariyle 18 000 hektar alanda organik tarım üretimi yapılmaktadır. 1998 yılı sonuna kadar bu miktarın % 25 oranında artması beklenmektedir. Türkiye'deki organik tarım üretimi ağırlıklı olarak ihracata yöneliktir ve en önemli ihracat pazarları AB ve ABD'dir. Tarım sektörünün geleceği ile ilgili stratejik değerlendirmeler kapsamında organik tarımın Türkiye'nin dış ticaretinde yeni açılımlar sağlayabilecek önemli bir üretim alanı olarak görülmesi mümkündür. Ancak, bu durumda organik tarım yöntemleriyle yapılacak üretimin gerektirdiği altyapının (bilgi, belgelendirme ve kurumsal yapı, vs.) oluşturulması ve desteklenmesi gerekmektedir. DTÖ'nde yeni başlayan tarım müzakereleri kapsamında bu konulara ilişkin olarak gündeme getirilen önerilerin dikkatle izlenmesi ve bu ürünlerin uluslararası ticaretinde uygulanacak prensipleri de içerebilecek yeni çok taraflı ticaret kurallarının ülkemiz şartları ve önceliklerine göre şekillendirilmesine çalışılmasında yarar görülmektedir.
#29.01.2008 12:50 0 0 0
  • JÜPİTER
    Güneş'e uzaklık açısından beşinci gezegen. Aynı zamanda da kütlesi bakımından en büyük gezegen olan Jüpiter'in kütlesi, bütün gezegenlerin toplam kütlesinin 2,5 katı, Yer'in kütlesininse 318 katıdır. Yoğunluğu (1,3 gr/cm3) nispeten düşük olduğundan, hacmi de Dünya'dan 1.000 kez fazladır. Buna karşılık, Güneş'ten 1.000 kez küçüktür. Jüpiter'in ekseni çevresindeki dönüş hızının yüksek oluşu (her 9 saat 55,5 dakikada bir dolanım) nedeniyle, biçimi büyük ölçüde yassıdır. Ekvator çapının 142.800 km olmasına karşılık, kuzey ve güney kutupları arasındaki uzaklık yalnızca 133.500 km'dir. Jüpiter, Güneş çevresindeki yörüngesini, Yer'in Güneş'e uzaklığının 5,2 katı olan Güneş'e 778,3 milyon km uzaklıkta bulunduğu noktada, 11,9 yılda tamamlar...!!!


    Oluşumu, Yapısı, Bileşimi ve İklimi
    Jüpiter'in, tıpkı Güneş gibi, en eski Güneş bulutsusunun bir bölümünün genelçekim hızının apansızın düşmesi sonucu oluştuğu varsayılmaktadır. Jüpiter'in çekirdeği (günümüzde bu çekirdek, kütlesi Yer'in kütlesinden birçok kat fazla bir kayaç kütlesidir) oluşunca ve yeterli büyüklüğe ulaşınca, yerçekimi nedeniyle bu çekirdeğin çevresinde bulutsu gazlarından bir tabaka oluşmuştur. Güneş gibi Jüpiter de başlangıçta hidrojen ve helyumdan oluşmuştur ve sıcaklığın yeterince fazla olması nedeniyle, atmosferi altında katı düzlem bulunmaz; yalnızca gaz ile sıvı arasında dereceli bir geçiş sözkonusudur. Gezegen yüzeyinden merkeze uzaklığın yaklaşık dörtte birine ulaşıldığında, sıcaklık ve basınç öylesine artar ki, sıvı, bir metal sıvısı halindedir; bu olguyu fizikçiler, moleküllerin dış yörünge elektronlarından arınmasına bağlamaktadırlar.
    Jüpiter'in atmosferinde ayrıca az miktarda su, amonyak, metan, vb. organik bileşikler (karbon gibi) bulunur. Astronomlar, Jüpiter'in atmosferinde birbirlerinden 30 km uzaklıkta üç bulut tabakasının yeraldığını varsaymaktadırlar. En alttaki bulut tabakası buz parçacıkları ve damlacıklarından oluşmuştur; bir üst tabaka, amonyak ve hidrojen sülfür bileşikleri billurlarından, dış tabakaysa amonyak buzlarından oluşmuştur. Gözlemlenen bulutlardan mavi renkli olanlar sıcak, dolayısıyla da en az yüksekliktedir; kahverengi, beyaz ve kırmızı olanlar renk sırasına göre az bir yükseklikten giderek daha yükseğe doğru sıralanır. Bulut tabakalaşmasının bir kimyasal dengesizlikten kaynaklandığı, bulutlara rengini de kükürt, fosfor ve organik bileşiklerin verdiği sanılmaktadır. Söz konusu dengesizliğin yüklü parçacıkların birbiriyle çarpışmasından ileri geldiği düşünülmektedir. 1979'da Jüpiter'in yakınından geçen iki Voyager uzay aracı, gezegenin karanlık yüzünde kutup ışığına benzer bir ışığın varlığını belirlemiştir.
    Jüpiter'deki rüzgarlar, gezegen ekvatoruna paralel hava akımları biçiminde hareket ederler. Kimisi doğu, kimisi batı yönünde esen rüzgarların başlıcalarının hızları, iç dolanımlarına bağlı olarak saniyede yüz metreyi bulabilir. Bölgesel hava akımlarının enlemleri, yeryüzünden teleskoplarla gözlemlenen kalın turuncu-kahverengi ve beyazımsı bulut kuşaklarıyla bağıntılıdır. Bulut renkleri arasındaki farklılıklar, gaz miktarlarının bazı bulut kuşaklarında yüksek, bazı kuşaklarda düşük olmasından kaynaklanır.
    Jüpiter'in iklim koşulları henüz tam anlamıyla anlaşılamamıştır. Atmosferinde bazısı birkaç gün, bazısı çok daha uzun süren burgaç ve kasırgalar oluşur. Uzun süreli beyaz lekeler ve Yer boyutlarında dev kızıl lekeler gibi büyük boyutlu burgaçlar, varlıklarını uzun süre sürdürürler...!!!


    Magnetik Alan
    Gezegenin dolanımı ile içinin metalik hidrojen yapısı, Yer'in erimiş demir çekirdeğininkinden daha yüksek bir magnetik alan oluşturur; Jüpiter'in magnetik alanı Yer'inkinden 4.000 kez güçlüdür; tıpkı bir mıknatıs çubuğu gibi, kabaca iki kutupludur. Jüpiter ekseni çevresinde döndükçe, magnetik alan da sarsıntıya uğrar ve yakaladığı elektrik yüklü parçacıklarla birlikte aşağı kayar...!!!


    Uydular ve Halkalar
    Jüpiter'in kendi yerçekiminin oluşturduğu basınç, bir nükleer patlama başlatacak kadar geniş olmasa da, gezegen oluştuğunda açığa çıkan korkunç bir ısı doğurmuştur. Günümüzde, yani oluşumundan 4,6 milyar yıl sonra bile, Jüpiter hala, Güneş'ten aldığı ışınımların iki katı ışınım yayar. Daha erken bir dönemde, Jüpiter'in çevresinde uydular oluştuğunda, gezegenin yaydığı ısınım, çok daha fazla olduğundan, oluşan uydular, Jüpiter'e oranla daha kayaçlı bir yapıda ve çok daha fazla buzulludur. Bu süreç Galileo Galilei tarafından 1610'da gözlemlenen ve "Galileo ayları" adı verilen dört büyük uyduda daha belirgindir. Uyduların düzenli dairesel ekvator yörüngeleri, gezegeni çevreleyen küçük parçacıklar bulutundan oluştuklarını düşündürmektedir.
    "Galilei ayları"nın yanı sıra, Jüpiter'in on iki uydusu ve birçok halkası vardır. İo'nun yörüngesi içindeki en büyük uydu olan Amalthea'nın düzenli bir biçimi yoktur; uzunluğu yaklaşık 265 km, genişliği 150 km'dir. Yüzeyi karanlık ve kırmızı renktedir; Jüpiter'in magnetosferinin enerji yüklü parçacıklarının sürekli bombardımanı altındadır. Voyager 1, gezegenin yüzeyi ile Amalthea arasında orta noktada ince bir halka görüntülemiştir (1979). Gezegenin sağında, parlak halkadan aşağı doğru uzanan soluk bir halkanın varlığı da saptanmıştır. Bu soluk halka, parlak halkanın tersine, ekvator düzleminden öteye uzanarak, gezegeni çevreleyen bir parçacık bulutu oluşturur.
    Jüpiter'in halkalarının yoğunluğu son derece düşüktür. Halkalarda yer alan parçacıkların büyüklüğü, ışığın dalga boyunun büyüklüğüyle orantılı, yani yalnızca birkaç mikrondur. Bu boyuttaki parçacıklar, kendilerini Jüpiter'in içinde bir sarmal haline getiren elektromagnetik etkiler altındadır. Parlak halka çok farklı boyutlarda parçacıklar içerir; bunların arasında Voyager'ın dış halkanın yakınında belirlediği iki uydu da yeralır. Voyager ayrıca, Amalthea ve İo'nun yörüngeleri arasında bir başka küçük uydunun varlığını saptamıştır.
    Jüpiter'in sekiz dış uydusu, küçük boyutlu, karanlık cisimlerdir ve büyük ölçüde Trojan göktaşlarını andırırlar. Jüpiter'den iki farklı uzaklıkta yer almaları ya da öbür dört dış uydunun hareketiyle ters yönlü (Jüpiter'in yörünge dönüşünün ters yönünde) hareket etmeleri konusunda doyurucu bir açıklama getirilememiştir...!!!

    SATÜRN
    Güneş sisteminin, kütle ve hacim bakımından Jüpiter'den sonra ikinci büyük gezegeni. Güneş'ten uzaklık sıralamasına göre altıncı gezegen olan Satürn'ün görkemli halkasıyla Güneş sisteminin harikası olduğu söylenir. Eskiçağ'da, burçlar kuşağının takımyıldızları arasında en yavaş yer değiştiren gezegen olması nedeniyle, zaman tanrısını simgelemiştir. Gerçekten de, Satürn'ün yıldız yılı, yani Güneş çevresindeki dolanım süresi, Yer yılından 29,5 kez uzundur. 1.427.000.000 km olan Güneş'e ortalama uzaklığı, aşağı yukarı, Jüpiter'in uzaklığının iki katına ulaşır (Güneş'e en büyük uzaklığı 1.511.000.000 km, en az uzaklığıysa 1.346.400.000 km'dir). Ekvatorundaki çapı Jüpiter'e oranla daha belirgin bir elips biçimindedir. Satürn günü, yani yıldız dönme dönemi, gezegenin ekvatorunda 10 saat 14 dakika sürer.
    Satürn'ün hacmi, Yer'in 744 katına ulaşır. Oysa gezegeni oluşturan maddelerin çok hafif olması nedeniyle, ortalama yoğunluğu sudan daha azdır ve kütlesi Yer'in 94 katı kadardır.
    Satürn'le ilgili bilgilerin büyük bölümü, 1980 ve 1981'de, sırasıyla 124.000 km ve 101.000 km yakınından geçen iki Voyager (ABD yapımı) sondasından elde edilmiştir. İç yapısı, büyük ölçüde Jüpiter''inkine benzemektedir. Büyük bölümü, hidrojen-helyum karışımından oluşur. Merkezdeki katılaşmış hidrojen-helyum çekirdeğinin çevresi, sıvı bir tabakayla (su, metan ve amonyak) çevrilidir. Jüpiter'inki gibi, Satürn'ün gömleği de ekvatorda paralel kuşaklar oluşturur ve bu görünüm Satürn'de atmosfer hareketlerinin varlığını gösterir. Ama söz konusu kuşakların rengi, Jüpiter'e oranla daha soluk, leke sayısı da daha azdır. Yapılan ölçümler, bulutsu tabakaların dış yüzeyinde sıcaklığın sıfırın altında 180 C'a düştüğünü göstermektedir. Ama kuşak ve lekelerin kanıtladığı atmosfer hareketlerinin doğması için, derinlerde kalıntı ısının bulunması gerekir.
    Donuk amonyak bulutunun üstünde parıldayan halkalar, tıkız bir yapı göstermezler. Uzaklıkları nedeniyle bir bütün gibi görülen, çok küçük cisimlerden, çok küçük uydulardan oluşmuş yağmurlardır ve bir kum tanesi ile bir dağ arasında değişen boyutlarda donmuş amonyak kütleleri söz konusudur. Bütün bu mikrouydular, eşmerkezli halkalar oluşturur. 1969 yılına kadar üç halka bulunduğu sanılmaktayken, aynı yılın ekim ayında P. Guerin, sözü geçen üç halka içinde bir dördüncüsünü belirlemiş, 1970 yıllarının sonunda da belirlenen halkaların sayısı, 6'ya çıkmıştır. Ama 1980 ve 1981'de Voyager sondalarıyla alınan veriler, bu halkaların her birinin, eşmerkezli bir halkacıklar dizisinden oluştuğunu ortaya koymuş, böylece halkaların toplam sayısı binleri bulmuştur.
    Satürn halkaları sisteminin dış çapı 272.000 km'yi bulur; ama kalınlığının 15-16 km, belki de daha küçük olması, şaşırtıcı bir çelişki doğurur. Gezegen ekseninin, yörünge düzlemine göre belirgin olan eğimi, halkaların bir bu yüzünü, bir öbür yüzünü göstermesine neden olur.
    Uydular
    Satürn'ün 1979'a kadar 9 uydusu bulunduğu sanılırken, 1980'den sonra daha birçok küçük uydusu bulunduğu anlaşılmıştır. Bunlardan altısı teleskopla görülebilir. Uydulardan en büyüğü olan Titan'ın çapı Ay'ınkinden büyüktür ve metandan bir atmosferle kuşatılmıştır. Öbürleri çok daha küçüktür ve bazılarının donmuş dev amonyak kütlelerinden oluştuğu sanılmaktadır. Uyduların en büyükleri, gezegene yakınlık sırasıyla şunlardır: Mimas, Enceladus, Tetis, Dione, Rea, Titan, Hiperion, Japet, Phoebe...!!!



    URANÜS
    Güneş sisteminin Satürn'den sonraki gezegeni. 1690'dan başlanarak gözlemlenen ve o tarihlerde yıldız sanılan Uranüs'ün, 13 Mart 1781'de William Herschel'in gerçekleştirdiği bir dizi gözlem sonucunda gezegen olduğu anlaşılmıştır. Beş uydusu bulunan, metan ve amonyak bulutlarıyla örtülü bu dev gezegen (ekvator çapı 50.800 km, yani Yer'inkinin dört katı), Güneş sisteminde, aşağı yukarı kendi yörünge düzleminde yeralan bir eksen çevresinde dönmesiyle, yörüngesi üstüne "yatmış" görünümlü tek gezegendir. 10 Mart 1977'de yapılan gözlemlerde, çevresinde on halka belirlenmiştir. Çok soğuk (-170 C) bir gezegen olan Uranüs, hidrojen bakımından çok zengindir; ayrıca metan ve amonyak bulutları bulunur. Amonyağın büyük bölümü donmuş haldedir. Bulutsu atmosferin görünen dış tabakası, büyük bir hidrojen kütlesi ile seyreltik metandan oluşur; bu nedenle gezgen yeşil görünür.
    Beş uydusunun (sırasıyla Ariel, Umbriel, Titania, Oberon ve Miranda) en büyüğü olan Titania'nın çapı 1.100 km, en küçüğü olan Miranda'nın çapı yaklaşık 300 km'dir. Uranüs'ün gecesi, bu beş "ay"a karşın, çok az aydınlıktır...!!!


    NEPTÜN
    Güneş'e uzaklık sırasına göre sekizinci gezegen. Çok uzakta bulunan, çıplak gözle görülemeyen, bu yüzden de, tıpkı Uranüs ve Plüton gibi, uzun süre astronomlar tarafından varlığı fark edilmeyen Neptün'ün yeri, 1845'te ve 1846'da İngiliz astronomu John Couch Adams ile Fransız astronomu Urbain Jean Joseph Leverrier tarafından, birbirlerinden bağımsız olarak, Uranüs'ün yörüngesindeki düzensizlikleri açıklayabilmek amacıyla hesaplandı. Adams'ın ulaştığı sonuçlarla, o dönemin İngiltere'sinde pek ilgilenilmemesine karşılık, Leverrier'ninkiler, hemen büyük ilgi uyandırdı: Berlin gözlemevinin yöneticisi Galle, teleskopunu belirtilen yöne doğrulttu ve aranılan gezegeni buldu. Soluk renkli bu küçük diske, "Neptün" adı verildi.
    Yörüngesi, Güneş sisteminin merkezinden 4.500 milyon km uzaklıkta olan Neptün'de bir yıl 165 Yer yılı, bir günse 14 saat sürer. 1969'da yapılan ölçümlere göre, çapı 50.000 km, hacmi Yer'inkinden 65 kat çoktur; ama oluştuğu gereçlerin hafifliği nedeniyle, kütlesi Yerinkinden ancak 17 katıdır.
    Neptün'ün iç yapısı henüz bilinmemekte, ama büyük bölümleri hidrojenden oluşan büyük gezegenlerinkine ve Jüpiter'inkine çok benzediği düşünülmektedir. Yerden bakıldığında mavimsi renkli bir disk gibi görünür; bu renk, atmosferindeki dış tabakaların çok kalın bir hidrojen tabakası içinde seyrelmiş metan bakımından zengin olmasının sonucudur.
    Neptün'ün yüzeyinde en yüksek sıcaklıklar 220 C'a yaklaşır ve astronom A. Dollfus, gezegenin üstünde, hareketsiz gibi görünen düzensiz lekeler gözlemiştir. Buna dayanılarak, her şeyin don olayı nedeniyle hareketsizleştiği ve atmosfer akımları bulunmadığı sanılmaktadır. Gezegenin göğünde, Triton ve Nereid adları verilen, çok soluk renkli 2 ay vardır; daha büyük olan birincisinin boyutları Yer'in uydusu Ay'ınkinden büyüktür...!!!


    PLÜTON
    Güneş'e uzaklık sıralamasında dokuzuncu gezegen. XIX. yy. sonunda bilinen en uzak gezegen Neptün'dü; 1846'da Le Verrier bu gezegeni, Uranüs'ün hareketinde doğurduğu tedirginlikle ilgili hesaplar sonucunda bulmuştu. Yarım yüzyıllık gözlemlerden sonra gökbilimciler, bilinmeyen bir başka gezegenin, Uranüs ve Neptün'ün hareketlerinde tedirginliğe yolaçtığı kanısına vardır. Çünkü Newton mekaniğine ve konum ölçümlerine göre yapılan kuramsal hesaplar, sürekli farklı çıkıyor ve fark, hesap hatası denebilecek değeri geçiyordu.
    ABD'li astronom Percival Lowell, bu yeni gezegenin yörüngesini hesaplayıp, XX. yy. başında Flagstaff'taki (Arizona) özel gözlemevinde gökküreyi taradı; ama araştırmaları başarısızlıkla sonuçlandı. Yörünge hesaplarını yeniden ele alan Pickering, Lowell'in bulduğu sonuçları elde etti; Humason 1918'de gök cismini ortaya çıkarmak için bir dizi fotoğraf çektiyse de, başarıya ulaşamadı.
    18 Şubat 1930'da Clyde W. Tombaugh, sonunda gezegeni bulmayı başardı ve mitolojideki Ölüler Ülkesi'nin tanrısı Hades'in adlarından biri olan, Plüton adını verdi...!!!
    Yörüngesi, Güneş sisteminin merkezinden 4.500 milyon km uzaklıkta olan Neptün'de bir yıl 165 Yer yılı, bir günse 14 saat sürer. 1969'da yapılan ölçümlere göre, çapı 50.000 km, hacmi Yer'inkinden 65 kat çoktur; ama oluştuğu gereçlerin hafifliği nedeniyle, kütlesi Yerinkinden ancak 17 katıdır.
    Neptün'ün iç yapısı henüz bilinmemekte, ama büyük bölümleri hidrojenden oluşan büyük gezegenlerinkine ve Jüpiter'inkine çok benzediği düşünülmektedir. Yerden bakıldığında mavimsi renkli bir disk gibi görünür; bu renk, atmosferindeki dış tabakaların çok kalın bir hidrojen tabakası içinde seyrelmiş metan bakımından zengin olmasının sonucudur.
    Neptün'ün yüzeyinde en yüksek sıcaklıklar 220 C'a yaklaşır ve astronom A. Dollfus, gezegenin üstünde, hareketsiz gibi görünen düzensiz lekeler gözlemiştir. Buna dayanılarak, her şeyin don olayı nedeniyle hareketsizleştiği ve atmosfer akımları bulunmadığı sanılmaktadır. Gezegenin göğünde, Triton ve Nereid adları verilen, çok soluk renkli 2 ay vardır; daha büyük olan birincisinin boyutları Yer'in uydusu Ay'ınkinden büyüktür.
    1989'da ABD uzay sondası Voyager 2, Neptün'e 5.000 km yaklaşmış ve kameraları, atmosfer olaylarıyla ilgili bazı bilgiler ("Büyük Kara Leke" adı verilen çok büyük fırtına sistemi, vb.) göndermiştir...!!!

    Yörüngesi
    Yer'e uzaklığından ötürü gözlenmesi çok güç olan Plüton'la ilgili kesin veriler, yalnızca yörüngesiyle ilgili olanlardır. Gezegen, Güneş çevresindeki dolanımını 248 yıl 4 ayda tamamlar; Güneş'e uzaklığı, günberi noktasında 4,42 milyar km, günöte noktasında 7,40 milyar km'dir; dolanım düzlemi, Yer'in yörünge düzlemine göre 17 'lik bir eğim gösterir...!!!

    Fiziksel Özellikleri
    Birçok özelliği henüz aydınlatılamamış olan Plüton'un çapı, yalnızca 2.284 km dolayındadır; yani Güneş sistemindeki gezegenlerin en küçüğüdür. Oysa hesaplar, Uranüs ve Neptün'ün dolanımlarında tedirginlik doğurması için, kütlesinin Yer'in kütlesine eşit olması gerektiğini göstermektedir. Bu durumdaysa Plüton'un yoğunluğunu 50 olması gerekir: Bu, kabul edilebilecek bir sayı değildir. Dolayısıyla, gökbilimciler iki varsayım üstünde durmaktadır: Her şeyden önce, Plüton'un gerçek çapı, teleskopla ölçülenin iki katıdır; ölçümle elde edilmiş değer, aslında, Güneş ışığının değerlendirilebilir miktarını Yer'e doğru yansıtabilen tek noktası olan merkez bölgesinin çapına uyar. İkinci varsayıma göre, ölçülen çap hatalı değilse, Plüton, Güneş sisteminin son gezegeni değildir; daha uzak bir onuncu gezegen (belki başkaları da) vardır ve Neptün ile Uranüs'e uyguladıkları tedirginlik, Plüton'un kütlesi üstünde yapılan hesaplarda yanılgıya yolaçmaktadır. Sorunu kesinlikle çözmek için, kuşkusuz daha çok sayıda ve sabırla gözlemler yapılması gerekmektedir...!!!



    Uydusu
    Plüton'un uydusu Charon, 22 Haziran 1978'de, ABD'li astrofizikçi James W. Christy tarafından bulunmuştur. Plüton'un merkezinden ortalama 19.000 km uzaklıktaki yörüngesinde, 6,39 günde, yani Plüton'la aynı dolanım süresinde dolanmaktadır. Boyutları da Plüton'unkine yakın olduğundan, astronomlar, bu iki gök cismini bir çiftgezegen gibi düşünmeye başlamışlardır..
#29.01.2008 12:47 0 0 0
  • Güneş Sistemi ve Gezegenler


    GÜNEŞ
    Güneş sisteminin merkezinde yeralan, en yakın yıldız, Dünya'dan ortalama 149.591.000 km uzaklıkta, 1,39 milyon km çapında, ışık saçan dev bir gaz küresi olan Güneş'in en önemli bileşeni hidrojendir; yaklaşık % 5 oranında helyum ve daha ağır elementleri içerir. 1,99x10(33) erg/saniye hızıyla enerji üretir. Bu enerji, en çok, görünür ışın ve kızılaltı ışınım olarak uzaya yayılır ve Yer'de yaşamın sürmesinin başlıca nedenidir.
    Çapları bin kat daha büyük ve kütleleri birkaç yüz kat daha ağır olan bilinen en büyük yıldızlara karşılaştırılınca, Güneş, astronomi sınıflandırmasında cüce yıldız sınıfına girer. Ama kütlesi ve yarıçapı, Gökadamız'daki (samanyolu) bütün yıldızların ortalama kütlesine ve büyüklüğüne yakındır; çünkü birçok yıldız Yer'den daha küçük ve daha hafiftir. Güneş, tayfı, yüzey sıcaklığı ve rengi nedeniyle, astronomlar tarafından kullanılan tayf türleri şemasında "G2 cüce" diye de sınıflandırılır. Yüzey gazlarının yaydığı ışığın tayf şiddeti, 5000 A'ya yakın dalga boylarında en büyüktür; güneş ışığının niteleyici sarı rengi bundan ileri gelmektedir.
    Güneş'le ilgili modern çalışmalar, Galilei'nin güneş lekelerine ilişkin gözlemleriyle ve bu lekelerin hareketlerine dayanarak Güneş'in dönüşünü bulmasıyla 1611'de başladı. Güneş'in büyüklüğüne ve Yer'den uzaklığına ilişkin ilk yaklaşık doğru belirleme, 1684'te yapıldı; bu belirlemede, Fransız Akademisi'nin 1672'de Mars'ın Yer'e yaklaşması sırasında yaptığı nirengi (üçgenleme) gözlemlerinden elde edilen veriler kullanıldı. Joseph von Fraunhofer tarafından 1814'te Güneş'in soğurma çizgili tayfının bulunması ve Gustav Kirchhoff tarafından 1859'da bunun fiziksel yorumunun yapılması, güneş astrofiziği çağını başlattı; bu dönemde, Güneş'i oluşturan maddelerin fiziksel durumunu ve kimyasal bileşimini etkili olarak inceleme olanağı doğdu. 1908'de George Ellery Hale, güneş lekelerinin güçlü magnetik alanlarını belirledi; 1939'da Hans Bethe, güneş enerjisinin oluşumunda nükleer füzyonun oynadığı rolü aydınlattı.
    Yeni gelişmeler, bilim adamlarının Güneş'le ilgili görüşlerini değiştirmeyi sürdürmektedir. Güneş rüzgarının doğrudan doğruya belirlenmesi 1962'de gerçekleştirilmiş, Güneş'in yüksek hızlı tekrarlanan akıntılarının kaynaklarıysa 1969'da taç (korona) deliklerine ilişkin gözlemlerle belirlenmiştir...!!!


    Yeni Gelişmeler
    Güneş'in hala çözülememiş birçok gizi vardır. Sözgelimi, güneş enerjisinin en büyük kaynağı olduğu düşünülen proton-proton tepkimesinin, "nötrino" diye adlandırılan belirli sayıda parçacık da üretiyor olması gerekir; ama günümüze kadar yapılan araştırmalarda, kuramın öngördüğünden çok daha az nötrino belirlenmiştir. İleri sürülen köktenci bir önermeye göre, Güneş, beklendiğinden daha az nötrino üretir; çünkü toplam kütlesinin yaklaşık %0,5'ini oluşturan demir-plazma bir çekirdeği vardır. Bazı fizikçilerse, büyük birleşme kuramlarında öngörülen ve bazen evrendeki "kayıp madde" olduğu ileri sürülen zayıf etkileşimli çok büyük parçacıkların ("Wimp"lerin) Güneş'in derinliklerinde var olabilecekleri ve Güneş'in sıcaklığını, nötrinoların olmayışını açıklayacak kadar düşürebilecekleri biçiminde bir kuram geliştirmişlerdir. Başka bir öneriye göre de, Güneş'in çekirdeğindeki elektron türü nötrinolar, yüzeye doğru ilerlerken, günümüzdeki detektörlerle gözlenemeyen muon türü nötrinolara dönüşmektedir.
    1960 yıllarının başlarında, ışıkkürenin ışınım salınımları (osilasyon) belirlenmiştir; o tarihten bu yana söz konusu salınımlar, Güneş'in taşınım kuşağını oluşturan belirli tabakalar arasında "ses dalgalarının rezonant yakalanması" diye açıklanmaktadır. ABD Ulusal Güneş Gözlemevi'nin öncülüğüyle, Küresel Salınım Ağı Grubu, bu salınımları yakından araştırmaktadır. Bu tür araştırmalar sayesinde bilimadamları, ışıkkürenin altında gözlenen Güneş tabakalarının yoğunluk, sıcaklık ve hız kalıplarını irdeleme olanağını elde etmektedirler: Bilimadamları, yaklaşık 80 yıllık bir çevrimle Güneş'in çapının, ortalama çapın aşağı yukarı %0,01'i kadar dalgalandığını da gözlemişlerdir. Daha uzun dönemli genleşip büzülmelerin de söz konusu olabileceği düşünülmektedir...!!!


    MERKÜR
    üneş'e en yakın gezegen. Merkür, sıcaktan kavrulan uydusuz küçük bir dünya görünümündedir. Gök dürbünüyle ya da teleskopla gözlemlendiğinde, yörüngesinin Yer ile Güneş arasından geçmesi nedeniyle, evrelerinin Ay'a benzer olduğu görülür. Ancak, söz konusu evreler, yüzeyinin incelenmesini güçleştirmektedir; çünkü, Yer'e en yakın olduğu zaman, gezegenin Yer'e dönük yüzeyi gölgede kalır; aydınlık yarıküresini Yer'e döndürdüğünde de, çok uzakta bulunur.
    Merkür'ün ekvator çapı 4.880 km'dir. Kütlesi çok küçük, ağırlığı Yer'in ağırlığının yaklaşık yirmide biri kadardır. Bir karşılaştırma gerekirse, Yer'e değil de Ay'a göre yapmak yerinde olur. Çekiminin zayıf olması nedeniyle, atmosferinin aşağı yukarı tümünü yitirdiği sanılmaktadır. Bununla birlikte Fransız gökbilimcisi Dollfus ve Rus gökbilimcisi Moroz, bir karbondioksit atmosferinin izlerine rastladıklarını ileri sürmüşlerdir. Yüzeyinin hemen üstündeki az miktarda hidrojen, helyum ve oksijenin, Güneş rüzgarı kökenli olduğu düşünülmektedir.
    Merkür, dolanımını yaklaşık 88 Yer gününde tamamlar; dolayısıyla Merkür yılı, Yer yılından dört kat kısadır. Güneş'e uzaklığı yaklaşık 58 milyon km'dir; bu nedenle, Güneş'in yaydığı ışınım ve taneciklerle baştan başa taranır. Merkür'ün yüzeyinde, Ay'daki denizleri oluşturan büyük lav akıntılarına benzer, koyu renkli, hareketsiz lekeler görülür; ancak bunları gözlemlemek ve gezegenin haritasını çizmek oldukça güçtür.
    XIX. yy'da yanlış bir yorumla, Merkür'ün bir yüzünün sürekli Güneş'e dönük olduğu, gölgede kalan yarıküresinde sonsuz bir gece olduğu, bu nedenle de gölgede kalan yarıkürede, sıcaklığın mutlak sıfıra yakın olması gerektiği düşünülmüştür. Oysa, 1962'de ABD'li gökbilimci Howard, Merkür'ün karanlık yarıküresinin, sanıldığından daha sıcak olduğunu belirlemiştir. Bu veri, gezegenin kendi çevresinde, yörüngesel dolanımından daha değişik bir devirle döndüğünü gösterir.
    Merkür'de gün süresi, radar ölçümleriyle yapılan hesaplara göre, çok uzundur ve ekseni çevresinde çok yavaş dönen gezegen, yaklaşık 58 Yer gününde tam bir dönüş yapar. Çok hızlı dolanımı göz önünde alınırsa, Merkür'ün yüzeyindeki bir noktada Güneş'in art arda iki yükselişi arasındaki aralık, 167 Yer günü sürer: Yani, gezegende, her "gündüz", 2 Yer yılı sürer.
    Merkür'ün yüzeyindeki her noktayı, Güneş üç ay süreyle yakar, kavurur; sonraki üç aydaysa, buzlu bir gece egemendir. Bu nedenle Merkür'de yaşam bulunmadığı kesinleşmiştir.
    1974'te ABD uzay aracı Mariner 10'un gönderdiği, Merkür'ün yüzeyiyle ilgili ayrıntılı fotoğraflardan, büyük yanardağ kraterleriyle dolu yüksek yaylaların, yüzeyine Ay'ın yüzeyine benzer bir görünüm verdiği belirlenmiştir. Ayrıca, Ay'dakini andırır ovalar (en büyüğü 1.300 km) bulunduğu belirlenmiştir...!!!


    VENÜS
    Güneş sisteminde Yer ile Merkür arasında yeralan gezegen. Güneş ve Ay'dan sonra en parlak gök cismi olan, gece ilk parlayan, sabah son sönen yıldız olduğundan halk arasında Çobanyıldızı, Çolpan, Çulpan da denen Venüs, 50 km kalınlığında, 400 km/saat hızla esen şiddetli rüzgarların etkisiyle çevresini 4 günde dolaşan kalın bulutumsu bir örtüyle kaplı olduğundan Yer'e en yakın (41 milyon kilometre) gezegen olmasına karşılık, en az tanınan gezegendir. Atmosferin başlıca özellikleri arasında 25 km yükseltiye kadar berrak ve sakin olması, sıcaklığın 500 C'a, basıncın 100 bara yaklaşması ve %95 oranında karbondioksit gazı içermesi sayılabilir. Ekvator çapı 12.104 km, kutup çapı 12.104 km, basıklığı 0, Güneş'e en çok uzaklığı 109.000.000 km, Yer'e en çok uzaklığı 258.000.000 km, Güneş'e en az uzaklığı 107.400.000 km, Yer'e en az uzaklığı da 41.000.000 km'dir.
    Venüs 8 sondasıyla yapılan ölçümler, gezegen yüzeyinde sıcaklığın 460 C - 48 C arasında değiştiğini göstermiştir. Güneş ışınları bulutlardan yavaş yavaş sızarak yüzeye ulaşır; gezegenin göğü sürekli kapalı olduğundan, ısı çok küçük ölçülerde ışıyabilir. Üstelik atmosfer, kayaçlar üstünde büyük bir basınç uygular. Sondalar, gezegen yüzeyinde yaklaşık 87,3 atmosferlik bir basınç ölçmüştür. Yüzeyin ilk fotoğraflarını, Venera 9 ve Venera 10 uyduları çekmiş, 1982'de Venera 13 ve Venera 14 renkli fotoğraflar elde etmişlerdir...!!!

    AY
    Ay, Dünya'nın tek doğal uydusudur ve bazı özellikleri nedeniyle Güneş sisteminin değişik bir üyesidir. 3.476 km'lik çapıyla Dünya'nın dörtte biri büyüklüğündedir ve 81,3 kat daha hafiftir. Güneş sisteminde Ay'dan hem daha büyük, hem de daha ağır uydular bulunmasına karşın, Pluton'un yeni keşfedilen uydusu dışında hiçbiri, uydusu oldukları gezegenlerden yoğunluk ve hacim bakımından fazla farklı değildir. Dünya-Ay sistemi tam anlamıyla çift gezegen oluşturmaktadır...!!!



    Gökbilimsel Veriler
    Ay, Dünya'nın çevresinde, Dünya'nın Güneş çevresinde döndüğü düzleme 5 8' 43" bir eğimi olan elips biçimli bir yörünge üzerinde döner. Dünya'ya olan uzaklığı 356.000 km ile 407.000 km arasında değişir; ortalama uzaklığı 384.000 km'dir. Bu uzaklık en yakın durumda olduklarında bile Venüs ve Merih'e olan uzaklığın %1'i kadardır. Gökyüzünde gördüğümüz Ay yuvarlağının çapı 31' 5" 2 dolayındadır.
    Ay'ın Dünya çevresindeki dönüşünü tamamlayarak gökyüzünde eski durumunu alması, 27 gün, 7 saat, 43 dakika ve 11,6 saniye alır. Dünya Güneş'in çevresinde Ay'ın dönüş yönüyle aynı yönde döndüğü için aynı görünüşe ulaşılması 29 gün, 12 saat, 44 dakika ve 2,8 saniye sürer. Bu süre iki dolunay arasındaki zamana eşittir ve çok eski zamanlardan beri bilinmektedir. Ay''n ortalama hızı, 1,023 km/saniye'dir. Ve bu değer ortalama açısal hız olarak saatte 33 dakikalık bir açıya eşdeğerdir; bu da Ay'ın çapından biraz fazladır.
    Uzaydaki hareketinin yanısıra Ay, 27 gün, 7 saat, 43 dakika ve 11,6 saniyede kendi ekseni çevresinde de döner. Bunun sonucu olarak hemen hemen her zaman aynı yüzü Dünya'ya dönüktür. Yörüngesel hareketindeki düzensizlikler ve yörüngesinin ekliptik düzleme eğik olması "optik titremeler" yaratarak Dünya'dan Ay'ın yüzeyinin %59'unun görünmesini sağlar. Kalan %41'lik bölüm, Luna 3 adlı Rus uzay gemisinin Ekim 1959'da fotoğraflarını çekmesine kadar bilinmiyordu. O günden bu yana ayrıntılı haritaları çıkarılmıştır...!!!


    İç Yapısı
    Ay'ın iç yapısına ilişkin en önemli ipuçlarını yoğunluğu ve hacmi verir: Ortalama yoğunluğu 3,34 gr/cm3'tür. Apollo Programı 31'in Ay'dan Dünya'ya getirdiği taşların yoğunluğu 3,1 ve 3,5 gr/cm3 arasında değiştiği için, bu bulgu Ay'ın iç yapısının dış yapısından çok fazla farklı olması -yani yoğunluğunun çok farklı olması- olasılığını azaltmaktadır.
    Ay'ın litostatik basıncı, yüzeyde sıfır ve merkezde 47,1 kilobar, litosferin çoğu yerindeyse ortalama 10 kb'dır. Bu değer, tipik Ay taşlarının ezici gücünün de üzerindedir ve bu yüzden egemen olan basınç, kütlesinin çoğunun katı maddelerden oluşmasına karşın Ay'ın küresel biçimli olmasını sağlar. Kütlesinin sertliği, Apollo'nun Ay yüzeyine yerleştirdiği sismograflarca da doğrulanmıştır. Tüm kanıtların ışığında, Ay'ın depremler açısından Dünya'dan çok daha sakin olduğu görülmektedir.
    Kaydedilen Ay sarsıntılarının merkezlerinin Ay'ın kabuğunun 600-900 km altında olduğu saptanmıştır. Bu sarsıntıların sismik kayıtlarının gösterdiği basınç ve esnek dalgalar, bu dalgaların yayıldığı katmanların sıvı olamayacağını göstermektedir. Ay sarsıntılarının sönme süresinin bu denli uzun olması, Ay yüzeyinin ölçülebilen miktarda sismik dalgalar yayabilmesi için oldukça çatlak katmanlardan oluştuğunu göstermektedir.
    Sismik kayıtların gösterdiği sertlik derecesine koşut olarak, Ay'ın uzaydaki hareketi boyunca Güneş rüzgarıyla etkileşmesinin kayıtları da Ay'ın bir iletken gibi davrandığını doğrular. İletkenliği, 1.500 C'de hala katı gibi davranabilen silikon taşlarınkine denktir. Ay'ın iki kutuplu bir magnetik alanının olmaması, Ay'ın madeni bir çekirdeği olmadığını kanıtlar...!!!




    Kimyasal Yapısı
    Ay'ın kimyasal yapısına ilişkin ilk verileri, 1969 yılında Apollo Dünya'ya getirdi. Bu verilerin dayandığı taşlar Ay'ın yüzeyinden alınmış olmasına karşın, Ay'ın iç yapısının fazlaca farklı olduğunu düşünmek için bir neden yoktur. Atomik bileşim olarak Ay'da en fazla bulunan element oksijendir: Ay'ın kabuğunun ağırlık olarak %60'ını oluşturur. Oksijeni, %16-17 ile silikon, %6-10 ile alüminyum, %4-6 ile kalsiyum, %3-6 ile magnezyum, %2-5 ile demir ve %1-2 ile titanyum izler. Tüm diğer elementler ağırlık olarak %1'den daha azdır. Oksijen, silikon ve alüminyum, Ay'da da Dünya'da bulundukları miktara yakın miktarda bulunurlar. Demir ve titanyum miktarları Ay'da daha fazladır; alkali metaller, kömür ve nitrojense Dünya'ya oranla daha az bulunur.
    Bu elementlerden oluşan bileşiklerden silis (SiO2), ağırlık olarak Ay kabuğunun %40-50'sini oluşturur. Dünya'nın kabuğundaki silis miktarı %48,5'tir. Demir oksit (FeO) ve kalsiyum oksit (CaO) Ay'ın kabuğunda %10-20'lik bir ağırlık taşırlar. Tüm oksitlenmiş bileşikler Ay'da oksitlenmelerinin en düşük durumunda bulunurlar: çünkü, 1.100-1.200 C ısılarda katılaşmışlardır. Ay'da H2O'nun (suyun) hiçbir biçimi bulunmaz; ayda su izine rastlanmamıştır. Ay'da bulunan hidrojen, Güneş rüzgarlarınca taşınmıştır ve oksitlenmeyle oluşan su, hemen Güneş tarafından ayrıştırılır...!!!


    Yüzey Özellikleri
    Daha ayrıntılı teleskopik ve uydu gözlemleri olduğu kadar çıplak gözle yapılan gözlemler de Ay'ın iki farklı türde araziden oluştuğunu gösterir. İlki engebeli, daha parlak, dağlarla doludur ve Ay'ın görünen yarısının üçte ikisini görünmeyen yarısınınsa onda dokuzunu kaplar. İkinci türe Latince "denizler" anlamına gelen maria adı verilir. Kıtalar için kullanılan "yükseklikler" sözcüğü de, gerçek anlamı düşünüldüğünde, o alanın tümü yüksek olmadığı için yanlıştır. Maria da, o alanın suyla hiç ıslanmadığı düşünüldüğünde yanlış bir addır.
    Ay'ın teleskoplarla incelemesi sonucunda tüm yüzeyinin kraterlerle kaplı olduğu anlaşılmıştır. Kraterlerin sayıları çok fazladır; büyüklükleri, Mare İmbrium (Yağmur denizi) ya da Mare Orientale (Doğu denizi) gibi oluşumların 1.000 km genişliğinden, Apollo'nun Dünya'ya getirdiği saydam taşların oluşturduğu 10-20 mikronluk çukurlara kadar değişir. Bu oluşumların kökeni artık belirlenmiştir: Asteroitlerden kuyrukluyıldızlara kadar çeşitli gök cisimlerinin etkisiyle oluşmuşlardır. Ay'ın yüzeyi bir atmosfer tabakasıyla kaplı olmadığı için, Ay'a çarpan tüm cisimlerin Ay üzerindeki etkileri, saniyede birkaç kilometrelik kozmik hızlarla oluşmaktadır. 3 km/saniye hızla hareket eden bir parçacık, aynı ağırlıktaki TNT'nin patlamasıyla çıkan enerjiye eşit miktarda kinetik enerjiye sahiptir. Bu kinetik enerji bir etkiyle harcandığında, mekanik ya da ısıl enerji olarak başka bir biçim alır; sonuç, krater adı verilen izlerdir. Küçük ve orta büyüklükteki kraterler, vuruş merkezindeki taş tabakalarını ortaya çıkaracak biçimde oluşmuştur. 100 km'lik büyük kraterlerin oluşumunda ortaya çıkan ısı, tüm krater yüzeyinin eriyik maddelerle kaplanmasına yolaçmıştır. Ay'ın yüzeyindeki en büyük oluşumlardan dairesel Maria'da yüzeyin lavlarla kaplanması, kraterin oluşumundan yalnızca birkaç yüz milyon yıl sonra oluşmuştur.
    Bu bilgiler, Apollo'nun getirdiği Ay taşlarının mineral bileşimiyle tamamen uyuşmaktadır. Mineraloji açısından Ay "maria"sının çukurlarını kaplayan koyu saydam maddenin ana yapısı, bazaltlı gabbro olarak tanımlanabilir. Bu madde, Dünya'daki lavlara benzerse de demir ve titanyumca daha zengindir. Buna karşı, kıtasal alanları oluşturan taşlar, Dünya'daki granitlere benzeyen feldispat taşlarıdır. Bunlar, Anortozit denen bir çeşit saf feldispat içerirler. Anortozitler bazalt taşların demir ya da magnezyumunu alüminyumla değiştirip onların hem daha açık renkli olmasını sağlamış, hem de ağırlıklarını azaltmıştır. Ay'da anortozitlerin bulunması, Ay'ın kabuğunun kimyasal olarak farklılaşmış ve demir gibi ağır elementlerin daha hafif bileşenlere ayrılmış olduğunu gösterir. Buna ek olarak, anortozitler çoğunlukla iri taneli mineraller içerirler. Bunun anlamıysa, eriyik durumundayken yavaş yavaş soğudukları, dolayısıyla bu olayın Ay yüzünde gerçekleşmediğidir.
    Ay'daki kayaların fiziksel dokusu, kimyasal bileşimlerinden daha da ilginçtir. Çünkü bu doku, Ay yüzeyi oluşumlarının kökenini ortaya koymaktadır. Dikkat çekici olan, Ay kıtalarından getirilen gereçlerin ağırlıkla %85-90'ını breşlerin oluşturmasıdır. Breşler, önceden var olan billursu yapıdaki kayalardan oluşan polimiktik (çeşitli maden tozlarından oluşan) konglomeralardır. Bu kayalar, ilk katılaşmalarından önce ortaya çıkan olaylar sonucu, farklı kökenlerden türemiş köşeli parçalar oluşturarak kaynaşmışlardır. Böylesi breşlerin yapısında ani başkalaşımlar (yüksek sıcaklığın ve çarpmayla oluşan basıncın yol açtığı değişiklikler) belirgin biçimde görülür. Buradan da, çeşitli büyüklüklerdeki gök cisimlerinin yüksek hızlarla Ay yüzeyine çarparak breşlerin kendilerine has yapısını değiştirdiği kesin olarak anlaşılmaktadır. Ay yörüngesindeki uzay araçları, yerçekiminin son derece yüksek olduğu bölgeler buldu. Maskon adı verilen bu bölgeler, genellikle maria alanlarının pek çoğunun altında bulunur. Bunların, çarpma etkileriyle maria alanlarını oluşturan cisimlerdeki maddelerin ya da aynı alanların lav püskürmesi sonucu eriyik durumundaki iç katmanlardan gelen volkanik kayalardaki yoğun maddelerin derine gömülmüş artıklarının kimi yerlerde yoğunlaşması sonucu ortaya çıktıkları düşünülmektedir...!!!

    Sıcaklık
    Ay'ın tek ısı kaynağı Güneş'tir, dolayısıyla atmosferden yoksun olmasaydı ortalama sıcaklığı yeryüzününkiyle aynı olacaktı. En yüksek ve en düşük sıcaklıklar arasındaki fark çok yüksektir. Güneş'in hemen altındaki Ay'ın tropikal bölgesinde yüzey sıcaklığı 130 C'dir; ancak, yüzey gün batımına doğru hızla soğur ve gece yarısıyla Güneş'in doğması arasında 173 C düşer. Bu yüzden Ay'ın tropikal bölgesindeki günlük sıcaklık değişimi, 300 C'ı geçer; suyun günlük kaynama sıcaklığının çok yukarılarından sıvı havanın sıcaklığına kadar değişiklikler gösterir. Ancak bu alt ve üst sınırlar, yalnızca tropikal bölge ve uzaya açık yüzey için geçerlidir. Ay yüzeyindeki maddelerin yalıtıcı özelliklerinden ötürü, günlük sıcak ya da soğuk dalgaları, yarım metreden daha aşağısını etkilemez: Bu derinliklerde radyo spektrumu içinde kalan ısı yayılımı gün boyunca sabit kalır ve -30 C dolayında bir ortalama sıcaklığa denktir...!!!



    Oluşum ve Evrim
    1969-72 yılları arasında Apollo ekiplerinin Ay'ın çeşitli yerlerinden topladıkları kayaların radyometrik yüzölçümleri, Ay'ın yerbilimsel tarihine ilişkin kanıtlar ortaya koydu. Her bir bölgede bulunan maddeler arasındaki en eski parçacıkların yaşı, 4,5-4,6 milyar yıl arasındaydı. Bilinen en eski krondritik meteorların yaşı da bu civarda olduğundan, tüm Güneş sisteminin yaşı da 4,6 milyar yıl olabilir. Bu yaştaki hiçbir madde büyük parçalar halinde duramayacağından Ay'ın oluşumunun ilk 200 ya da 300 milyon yılı sırasında, yani bombardıman etkisi yapacak gezegenler arası maddelerin büyük ölçüde yok olmasından önce, Ay yüzeyinin bombalanması sonucu bu maddeler, parçalanıp Ay'ın dört bir yanına taşınmış olabilir.
    Yaş ölçümü sonuçları, Ay'ın değişik bölgelerini ortadan kaldıran ve kraterler oluşturan çarpmaların büyük bir bölümünün, Ay'ın oluşumunun ilk 500 milyar yılı içinde gerçekleştiğini gösterdi. Dairesel maria olarak bildiğimiz oyuklara yolaçan bu çarpmaların en büyüğü, Ay'ın oluşumundan 400-800 milyon yıl sonra ya da günümüzden 3,3-3,8 milyon yıl önce gerçekleşti. Oluşumunun ilk 800 milyon yılında Ay yüzeyinde başka bir bazalt görülmedi, 600 milyon yıl sonrasına kadar da yeni bazalt oluşmadı.
    Ay'ın yaşamının üçte ikisinden çoğunu oluşturan geçtiğimiz 3 milyar yıl içinde, Ay'da başka bir şey olmadı. Taşlarla kaplı yüzü kozmik havanın etkisinde kalmaya devam etti ve yeni çarpmaların sıklığı giderek azaldı. Sonraki milyonlarca yıl süresince, Ay'ın yüzeyi gitgide taşlaşmış bir buruşukluk kazandı. Bu geçen uzun zaman içinde Ay'da gerçekleşen gelişmeler Güneş sisteminin durumunu yansıtmaktadır; Ay, adeta geçmişi yansıtan bir fosil gibidir...!!!


    MARS (MERİH)
    Yer ile Jüpiter arasında yeralan Merih (ya da Mars), Güneş'e ortalama uzaklığı 228 milyon kilometre olan bir yörünge çizer ve bir Merih yılı 687 yer günü sürer. 1877'de bulunan çok küçük iki uydusundan (yakınından geçerken çekim gücüyle yakaladığı küçük gezegenler oldukları sanılır) büyüğü Phobos, yaklaşık 25 km boyunda, 21 km eninde, çevresi düzensiz bir gezegendir. Küçük uydusu Deimor'un çapı, ortalama 8 km'dir.
    Merih'in çapı 6.794 km, kütlesi Yer kütlesinin %11'i kadardır. Yüzeyindeki genelçekim, Yer'deki çekimin yüzde 38'i kadardır; yani, Yer'de 70 kg olan bir astronot, Merih'te 27 kg gelecektir. Bu zayıf genelçekim, gezegenin çevresinde önemli bir atmosfer tutulmasına olanak vermemiş ve gaz moleküllerinin büyük bölümünün, uzayda dağılmasına yolaçmıştır. Söz konusu atmosfer tabakasının düşük yoğunluğu, ancak böyle bir olayla açıklanabilir. ABD uzay araçları Mariner 4, 6, 7, 9'un ve SSCB uzay araçları Mars 2 ve 3'ün yardımıyla elde edilen bulgulara göre, çevresinde, 30 km yükseltideki Yer atmosferine eşdeğerli olan seyreltik bir atmosfer vardır.
    Ayrıca, 1947'den bu yana tayfçekerlerle elde edilen verilere göre, Merih'in atmosferi Yer'dekinden çok değişiktir ve temel bileşeni azot değil, karbondioksittir. 1963'te aynı yöntemle, 1972'de de Mariner 9 aracıyla sağlanan bulgularsa, Merih atmosferinde çok az su buharı bulunduğunu ortaya koymuştur.
    Büyük bir titizlikle arandığı halde, gezegende oksijene rastlanmamıştır. Dolayısıyla, çevre atmosferde, Güneş'in morötesi ışınlarına karşı canlıları koruyacak ozon tabakası yoktur. Öte yandan 1965'te Mariner 4 aracının sağladığı bulgular, Merih'in çevresinde magnetik alan olmadığını kanıtlamıştır. Bu nedenle, uzaydan gelen taneciklere karşı bir ekran görevi yapan Yer çevresindeki Van Allen kuşağına benzer bir oluşuma, gezegenin çevre uzayında rastlanmaz. Bu olgu, Merih yüzeyinin ışınımların ve taneciklerin sürekli bombardımanı altında kaldığı sonucunu verir.
    Merih, kendi çevresinde 24 saat 37 dakikada döner. Bu nedenle, Yer ile Merih'te, gece ve gündüz süreleri aşağı yukarı aynıdır; ayrıca, gezegenin dönme ekseninin eğimi, Yer ekseninin eğiminden çok az büyüktür. Dolayısıyla, yıl boyunca gezegenin göğünde Güneş'in yüksekliği değiştiğinden, mevsimler oluşur; ama Yer'dekilere oranla daha uzun sürerler ve sıcaklık değişiklikleri büyük boyutlara ulaşır.
    Merih'te atmosferin çok seyreltik olması nedeniyle, günlük sıcaklık değişiklikleri de çok büyüktür. Gezegen ekvatorunda, öğleden az sonra sıcaklık 5 C dolayında olduğu halde, gün batımında -70 C'a düştüğü saptanmıştır. Mariner 9'un gezegenin kutuplarında ölçtüğü sıcaklık, -90 C düzeyindedir.
    Merih çevresinde yörüngeye giren uzay sondalarının, özellikle Mariner 9'un topladığı veriler, gezegenle ilgili bilgileri oldukça geliştirmiş, 7.000'i aşkın fotoğraf ve Merih atmosferinin çeşitli bağıl ölçümleri, gezegenin daha iyi tanınmasını sağlamıştır.
    Merih önemli jeolojik etkinlikler geçirmiştir; kuşkusuz hala da geçirmektedir. Dağları ve ve yanardağ kraterleri, Yer'de görülenlerden daha geniştir; ekvator bölgesinde, 4.000 km uzunluğunda ve yaklaşık 6.000 m derinliğinde çok büyük bir kanyon gözlemlenmiştir. Zaman zaman 200 km/saat hızla ulaşan rüzgarların ve çok şiddetli fırtınaların, gezegen yüzeyini etkilediği anlaşılmaktadır; nitekim, Mariner 9, yörüngesine varır varmaz, böyle bir olay saptamıştır. Kum, toz, belki de buz billurlarıyla yüklü rüzgarların, engebelerin aşınmasında en önemli etken olduğu sanılmaktadır.
    Merih konusundaki önemli sorunlardan biri de, yüzeyinde su bulunmamasıdır. Yanardağ olaylarıyla açıklanamayan dolambaçlı vadilerin fotoğrafları çekilmiş, bazı kraterlerin çevresinde bulutlar gözlemlenmiş ve 20.000 kilometre yükseltiye ulaşan bir hidrojen kuşağı ortaya çıkarılmış olmakla birlikte, söz konusu hidrojenin, Merih'in genelçekim gücünden kurtulan su buharı moleküllerinin ayrışmasından kaynaklandığı düşünülmektedir.
    Ayrıca, gezegenin kutuplarında (özellikle Kuzey kutbunda) bulunan ve karbon karından oluştuğu sanılan örtüler, büyük ölçüde, buz halinde su saklayabilir; bu varsayım, gezegen atmosferindeki su buharı oranının düşüklüğünü açıklar.
    Bununla birlikte, Merih'te ilkel bir yaşamın bulunup bulunmadığına kesin karar verebilmek için, bilgiler henüz yeterli değildir. Bu konuda, 25 Eylül 1992'de fırlatılan Mars Observer adlı uzay aracının (ABD), önemli veriler sağlayacağı umulmaktadır...!!!
#29.01.2008 12:45 0 0 0
  • Gorelilik Teorisi


    Zaman Nedir?

    Çok az sayıda düşünce insan bilincine zaman kadar derin bir şekilde nüfuz etmiştir. Zaman ve uzay fikri, insan düşüncesini binlerce yıl işgal etmiştir. Bunlar, ilk bakışta basit ve kavranılması kolay şeylermiş gibi görünebilirler, çünkü günlük deneyimimizle çok sıkı bağları vardır. Her şey uzay ve zaman içinde varolur, bu nedenle de bu kavramlar tanıdık kavramlar gibi görünürler. Ne var ki, tanıdık olan şeyin mutlaka kavranmış olması gerekmez. Daha yakından bakıldığında, zaman ve uzay, kavranması o denli kolay olan şeyler değildirler. 5. yüzyılda, St. Augustine şunu fark etmişti: "O halde nedir zaman? Eğer bana birileri sormazsa, zamanın ne olduğunu bilirim. Ama eğer bana onun ne olduğunu soran birine zamanı açıklamak istersem, bilmiyorum." Sözlükler de bu noktada pek yardımcı olmuyor. Zaman, "bir süre" olarak tanımlanıyor ve süre de "zaman" olarak. Bu bizi bir adım bile ileri götürmez! Gerçekte, zaman ve uzayın doğası, oldukça karmaşık bir felsefi sorundur.

    İnsanlar geçmiş ve geleceği birbirinden açık bir şekilde ayırt ederler. Fakat zaman duygusu, insanlara ve hatta hayvanlara özgü bir şey değildir. Gündüz bir yöne, gece başka yöne dönen bitkiler gibi organizmalar da, genellikle bir çeşit "iç saate" sahiptirler. Zaman, maddenin değişen durumunun nesnel bir ifadesidir. Ondan bahsetme biçimimizde bile bu ortaya çıkar. Zamanın "aktığından" söz etmek yaygındır. Aslında, sadece nesnel sıvılar akabilirler. Tam da bu metaforun seçilmesi, zamanın maddeden ayırt edilemez olduğunu kanıtlar. Zaman yalnızca öznel bir şey değildir. Fiziksel dünyada varolan gerçek bir süreci dile getiriş biçimimizdir. Zaman bu nedenle, tüm maddelerin sürekli bir değişim durumunda oldukları gerçeğinin ifadesidir aslında. Tüm nesnel varlıkların oldukları şeylerden başka bir şeye dönüşme kaderi ve zorunluluğudur. "Varolan her şey yok olmayı hak eder."

    Her şeyin altında bir ritim duyusu yatar: Bir insanın kalp atışları, konuşma ritmi, yıldız ve gezegenlerin hareketi, gelgitin yükselişi ve alçalışı, mevsimlerin değişimi. Bunlar insan bilincine, keyfi hayaller olarak değil, evren hakkındaki esaslı bir hakikati dile getiren gerçek bir olgu olarak derin bir şekilde kazınmıştır. Bu noktada insan sezgisi yanılgı içinde değildir. Zaman, tüm biçimleriyle maddenin ayrılmaz özellikleri olan hareket ve durum değişikliğini ifade etme tarzıdır. Dilde kullandığımız zamanlar vardır, gelecek, şimdiki ve geçmiş zaman. Aklın bu muazzam keşfi, insanlığın, kendisini zamanın esaretinden kurtarabilmesini, somut durumun ötesine geçebilmesini ve yalnızca burada ve şu anda değil, en azından zihnimizde, geçmişte ve gelecekte de "var" olmasını mümkün kıldı.

    Zaman ve hareket birbirinden ayrılmaz kavramlardır. Bunlar, yaşamın tümüne ve, düşünme ve hayal gücünün her dışavurumu da dahil, dünya hakkındaki tüm bilgimize esas teşkil eder. Ölçme, ki tüm bilimin köşe taşıdır, zaman ve uzay olmaksızın imkânsız olurdu. Müzik ve dans zamana dayanır. Sanatın kendisi, yalnızca fiziksel enerjinin sunuluşunda değil tasarımda da mevcut bulunan bir zaman ve hareket hissi taşımaya çabalar. Bir tablonun renkleri, şekilleri ve çizgileri, göze yüzey üzerinde belli bir ritim ve tempoyla kılavuzluk ederler. Sanat faaliyetiyle iletilen bu özel ruhsal durumu, düşünceyi ve duyguyu ortaya çıkaran şey budur. Zamansızlık, sanat faaliyetini tanımlamakta sıklıkla kullanılan bir sözcüktür, ama bu sözcük amaçlananın gerçekten de tam tersini ifade eder. Zamanın yokluğunu tasarlayamayız, çünkü zaman her şeyde vardır.

    Zaman ve uzay arasında bir fark vardır. Uzay aynı zamanda konum değişimi olarak değişimi de ifade edebilir. Madde uzayda varolur ve onun içinde hareket eder. Ancak bunun gerçekleşme biçimi sonsuz sayıdadır: İleri, geri, yukarı, aşağı, şu ya da bu derecede. Uzayda hareket tersinirdir.* Zamanda hareket ise tersinmezdir. Bunlar maddenin aynı temel özelliğini, yani değişimi dile getirmenin iki farklı (ve aslında çelişik) yoludur. Mevcut yegâne Mutlaklık budur.

    Uzay, Hegel'in terminolojisini kullanırsak, maddenin "başkalığı"dır, zaman ise, maddenin (ve aynı şey olan enerjinin) onun aracılığıyla, olduğu şeyden bir başka şeye sürekli değiştiği süreçtir. Zaman -"içinde hepimizin tükendiği ateş"- çoğunlukla yıkıcı bir etken olarak görülür. Ancak zaman bir o kadar da, sürekli öz-oluşum sürecinin ifadesidir, ki bu süreç vasıtasıyla madde sürekli olarak sonsuz bir biçimler dizisine dönüşüp durur. Bu süreç, organik olmayan maddede, her şeyden önce de atomaltı düzeyde çok açık bir biçimde görülebilir.

    Değişim fikri, zamanın geçmesinde dile geldiği şekliyle, insan bilincine derin bir şekilde nüfuz eder. Edebiyattaki trajik unsurun, yaşamın geçip gitmesindeki keder duygusunun temelidir bu. Zamanın durmak bilmez hareketi hissini canlı bir biçimde ele alan Shakespeare'in sonelerinde en güzel ifadesine ulaşır bu duygu:

    Çakıllı sahillere yol alan dalgalar gibi,

    Kendi sonlarına koşuşturur dakikalarımız da;

    Geçip gidenin yerine gelen her biri,

    Hepsi ilerleyen bir yürüyüş kolunda.

    Zamanın tersinmezliği yalnızca canlı varlıklar için mevcut değildir. Yalnızca insanlar değil, yıldızlar ve galaksiler de doğar ve ölürler. Değişim her şeyi etkiler ama yalnızca olumsuz bir biçimde değil. Ölümün yanı başında yaşam vardır, ve düzen kaostan kendiliğinden çıkagelir. Çelişkinin iki tarafı birbirinden ayrılamaz. Ölüm olmaksızın yaşamın kendisi de mümkün olmazdı. Her insan yalnızca kendisinin değil, kendi olumsuzlanmasının ve kendi sınırlarının da farkındadır. Doğadan geliyoruz ve doğaya geri döneceğiz.

    Ölümlü varlıklar, birer fani varlık olarak kendi yaşamlarının ölümle sonuçlanmak zorunda olduğunu anlarlar. Eyüp Kitabı'nın hatırlattığı gibi: "İnsan ki, kadından doğmuştur. Günleri kısadır ve sıkıntıya doyar. Çiçek gibi çıkar ve solar; ve gölge gibi kaçar ve durmaz."[1] Hayvanlar ölümden aynı şekilde korkmazlar, çünkü onun hakkında bir bilgileri yoktur. İnsanoğlu, ölümden sonra hayali bir doğaüstü varoluşa sahip ayrıcalıklı bir mezhep oluşturmakla, kendi kaderinden kaçmaya girişmiştir. Sonsuz yaşam fikri neredeyse tüm dinlerde şu veya bu biçimde vardır. Bu günahkâr dünyadaki "Gözyaşı Vadisi" için bir teselli sağlayacağı varsayılan Cennetteki hayali ölümsüzlüğe bencilce susamışlık duygusunun ardındaki itici güç budur. Böylece yüzyıllardır insanlara, öldüklerinde mutlu bir yaşam beklentisiyle dünyadaki sıkıntılara ve acılara uysalca boyun eğmeleri öğretilmiştir.

    Her bireyin göçüp gitmek zorunda olduğu iyi bilinir. Gelecekte, insan yaşamı kendi "doğal" uzunluğunun çok ötesine geçecektir; yine de bu yaşamın sonu gelmek zorundadır. Ancak tek tek insanlar için geçerli olan şey türler için geçerli değildir. Çocuklarımız sayesinde, dostlarımızın anıları sayesinde ve insanlığın çıkarlarına yaptığımız katkılar sayesinde yaşayacağız. Arzu etme hakkına sahip olduğumuz yegâne ölümsüzlük budur. Kuşaklar ölür gider, ama yerine insan eyleminin ve bilgisinin alanını geliştiren ve zenginleştiren yenileri gelir. İnsanlık dünyayı fethedebilir ve ellerini göklere uzatabilir. Gerçek ölümsüzlük arayışı, insanlar kendilerini öncekinden daha yüksek bir düzeyde yeniledikçe, insan gelişiminin ve mükemmelleşmesinin bu sonu gelmez sürecinde somutlanır. Bu nedenle, önümüze koyabileceğimiz en büyük hedef, öteki dünyadaki hayali bir cennetin hasretini çekmek değil, bu dünyada bir cennet inşa etmenin gerçek toplumsal koşullarını elde etmek için mücadele etmektir.

    İlk deneyimlerimizden, zamanın önemini kavrama noktasına gelmişizdir. Bu nedenle, birilerinin, zamanı bir yanılsama, aklın bir icadı olarak düşünmüş olması şaşırtıcıdır. Bu fikir günümüze kadar inatla sürdürülmüştür. Gerçekte, zamanın ve değişimin salt birer yanılsama olduğu düşüncesi yeni değildir. Bu fikir, Budizm gibi antik dinlerde ve Pythagoras, Platon ve Plotinus'un idealist felsefelerinde de mevcuttur. Budizmin özlemi, zamanın son bulduğu nokta olan Nirvana'ya ulaşmaktı. "Her şey hem kendisidir hem de değildir, çünkü her şey akar" ve "aynı nehre iki kere girilmez" derken zamanın ve değişimin doğasını doğru bir şekilde anlamış olan, diyalektiğin babası Herakleitos idi.

    Devirsel bir değişim fikri, mevsimlerin değişimine mutlak bağımlı olan tarım toplumunun bir ürünüdür. Eski toplumların üretim tarzına kök salan durgun yaşam tarzı, ifadesini durgun felsefelerde bulur. Katolik Kilisesi Copernicus ve Galileo'nun kozmolojisini içine sindiremezdi, çünkü bu kozmoloji, dünya ve topluma mevcut bakış açısına meydan okumuştu. Eski, ağır aksak köylü yaşamını ancak kapitalist toplumda sanayinin gelişimi altüst etmişti. Üretimde yerle bir edilen şey yalnızca mevsimler arasındaki fark değil, aynı zamanda, makineler günde 24 saat, haftada yedi gün, yılda elli iki hafta yapay ışıkların göz kamaştırıcı parlaklığı altında çalıştığına göre, gece ve gündüz arasındaki farktır da. Kapitalizm üretim araçlarını ve onunla birlikte insanın aklını da devrimcileştirmiştir. Ne var ki, bu sonuncusunun ilerleyişinin ilkinin ilerleyişinden çok daha yavaş olduğu da kanıtlanmıştır. Aklın muhafazakârlığı, fazlasıyla eskimiş düşüncelere, miadını çoktan doldurmuş eski kesinliklere, ve nihayet ölümden sonra yaşam umuduna dört elle sarılmaya dönük çabalarda açığa çıkar.

    Son onyıllarda, evrenin bir başlangıcı ve bir sonu olması gerektiği fikri kozmolojik büyük patlama teorileri tarafından yeniden canlandırıldı. Bu yaklaşım, evreni birtakım sırrına vakıf olunmaz planlara göre hiçlikten yaratan ve kendisi gerekli gördükçe onu sürdürmeye devam eden bir doğaüstü varlığı kaçınılmaz olarak içerir. Musa, İsa, Tertullian ve Platon'un Timaeusu'nun eski dini kozmolojisi, bazı modern kozmologların ve teorik fizikçilerin yazılarında inanılmaz bir şekilde tekrar baş gösteriyor. Bunda yeni olan hiçbir şey yok. Geri dönüşsüz bir çöküş aşamasına giren her toplumsal sistem, kendi ölümünü her zaman dünyanın ya da dahası evrenin sonu olarak sunar. Yine de evren, dünyadaki şu ya da bu geçici toplumsal formasyonun kaderinden bağımsız olarak varolmaya devam eder. İnsanlık, yaşamaya, mücadeleye ve tüm aksiliklere rağmen gelişmeye ve ilerlemeye devam eder. Böylece her dönem bir öncekinden daha yüksek bir düzeyde varolur. Ve genel olarak bu sürecin bir sınırı yoktur.

    Zaman ve Felsefe

    Antik Yunanlılar, zaman, uzay ve hareketin anlamını modern çağdaki insanlardan çok daha derin bir şekilde kavramışlardı. Yalnızca Antik çağın en büyük diyalektikçisi olan Herakleitos değil, aynı zamanda Elea okuluna bağlı filozoflar da (Parmenides, Zenon) bu olgunun oldukça bilimsel bir kavranılışına ulaşmışlardı. Yunan atomcular, herhangi bir Yaratana, bir başlangıca ya da sona ihtiyaç duymayan bir evren tablosunu daha o zamandan ortaya koymuşlardı. Uzay ve madde, "dolu" ve "boş" düşüncesince ifade edildiği biçimiyle genellikle karşıt şeyler olarak görülür. Ne var ki, pratikte, biri, diğeri olmaksızın varolamaz. Birbirlerini ön varsayar, belirler, sınırlar ve tanımlarlar. Uzay ve maddenin birliği, karşıtların en temel birliğidir. Bu gerçek, Yunan atomcuları tarafından daha o zamanlar kavranmıştı, onlar evreni yalnızca iki şeyden oluşmuş bir şey olarak canlandırıyorlardı; "atomlar" ve "boşluk". Esasında, bu evren görüşü doğrudur.

    Görelilikçilik, felsefe tarihinde defalarca gözlenmiştir. Sofistler, "insan her şeyin ölçüsüdür" diyorlardı. Onlar mükemmel görelilikçiydiler. Mutlak gerçeğin olabilirliğini reddederek, uç bir öznelciliğe meylettiler. Günümüzde sofistlerin kötü bir ünü var, ama gerçekte onlar felsefe tarihinde ileri atılmış bir adımı temsil ediyorlardı. Kendi saflarında birçok şarlatanın yanı sıra Protagoras gibi bir dizi hünerli diyalektikçiyi de barındırıyorlardı. Sofizmin diyalektiği, gerçeğin çok yönlü olduğu doğru fikrine dayanıyordu. Şeylerin, birçok özelliğinin olduğu gösterilebilir. Verili bir olguya birçok yönden yaklaşma becerisine sahip olmak gereklidir. Diyalektikçi olmayan bir düşünür için dünya, birbirinden ayrı duran şeylerden oluşmuş çok basit bir mekandır. Her "şey"in uzay ve zamanda cisimsel bir varlığı vardır. "Burada" ve "şimdi" önümde durmaktadırlar. Ne var ki, daha yakından bakıldığında, bu basit ve tanıdık sözlerin gerçekte tek yanlı soyutlamalar oldukları ortaya çıkar.

    Aristoteles, diğer birçok alanla olduğu gibi, uzay, zaman ve hareketle de büyük bir ihtimam ve derinlikle ilgilenmişti. Yalnızca iki şeyin yok edilemez olduğunu yazmıştı: Zaman ve değişim, ki her ikisini de haklı olarak özdeş görüyordu:

    Ne var ki, hareketin yaratılabilmesi ya da yok edilebilmesi imkânsızdır; her zaman varolmuş olması gerekir. Zaman da, zamanın olmadığı bir yerde "önce" ya da "sonra" olamayacağına göre, ne var edilebilir ne de sona erdirebilir. O halde, hareket de, zaman gibi süreklidir, çünkü zaman hem hareketle aynı şeydir hem de onun bir niteliğidir; böylece hareket de zaman gibi sürekli olmalıdır, ve eğer durum buysa yerel ve döngüsel olmalıdır.

    Başka bir yerde de diyor ki, "Hareket ne var edilebilir ne de sona erdirebilir: Aynı şekilde zaman da ne var edilebilir ne de sona erdirebilir."[2] Antik Dünyanın büyük düşünürleri, bugün büyük bir ciddiyetle "zamanın başlangıcı" hakkında ileri geri yazanlardan ne kadar daha bilgeymişler!

    Alman idealist filozofu Immanuel Kant, vardığı çözümler nihayetinde yetersiz de olsa, Aristoteles'ten sonra uzay ve zamanın tabiatı sorununu en kapsamlı araştıran insandı. Her maddi şey birçok özelliğin bir araya gelişidir. Tüm bu somut özellikleri bir tarafa bırakırsak, elimizde yalnızca iki soyutlama kalır: Uzay ve zaman. Gerçekten varolan metafizik varlıklar olarak uzay ve zaman düşüncesine felsefi bir temel kazandıran Kant, uzay ve zamanın "olgusal olarak gerçek" olduğunu, ancak "kendinde" bilinemeyeceğini iddia etmişti.

    Uzay ve zaman, maddenin özellikleridir ve maddeden ayrı düşünülemezler. Saf Aklın Eleştirisi adlı kitabında Kant, uzay ve zamanın, gerçek dünyanın gözlenmesinden çıkarılan nesnel kavramlar olmayıp, bir şekilde doğuştan gelen kavramlar olduğunu iddia etmişti. Aslında, geometrinin tüm kavramları maddi nesnelerin gözleminden türetilir. Einstein'ın genel görelilik teorisinin başarılarından biri, tam da geometriyi ampirik bir bilim olarak geliştirmiş olmasıydı. Onun geometrik aksiyomları gerçek gözlemlerden çıkarılmıştı ve klasik Öklid geometrisinin aksiyomlarından farklılaşıyordu. Öklid geometrisinin aksiyomlarının yalnızca mantıktan türetilmiş, saf aklın ürünleri olduğu (yanlış bir biçimde) varsayılıyordu.

    Kant, Saf Aklın Eleştirisi adlı kitabının Çatışkılar olarak bilinen ünlü bölümünde kendi iddialarını doğrulamaya girişti. Bu bölümde, doğal dünyanın zaman ve uzay da dahil çelişik olguları ele alınır. Kant'ın ilk dört (kozmolojik) çatışkısı bu sorunla ilgilidir. Kant bu tip çelişkilerin varlığını ortaya koyma erdemine sahipti, ancak getirdiği açıklamalar en iyi durumda yetersizdi. Çelişkiyi çözme işi, Mantık Bilimi adlı kitabıyla büyük diyalektikçi Hegel'e kaldı.

    18. yüzyıl boyunca, bilime klasik mekanik teorileri hakimdi ve tek bir adam tüm döneme kendi damgasını vurmuştu. Şair Alexander Pope, çağdaşlarının Newton'a duyduğu aşırı hayranlığı dizelerinde şöyle özetliyor:

    "Doğa ve Doğanın yasaları yatıyordu karanlıkta:

    Tanrı "Newton olsun!" dedi ve hepsi kavuştu aydınlığa."

    Newton, zamanı her yerde düz bir doğru boyunca akıyor olarak tasavvur etmişti. Madde olmasaydı bile, belli bir sabit uzay dizgesi olacak ve zaman onun "içinden" akıp gitmeye devam edecekti. Newton'un mutlak uzay dizgesinin, ışık dalgalarının hareket etmesini sağlayan farazi bir "eter" ile dolu olduğu varsayılıyordu. Newton, zamanın, içinde her şeyin varolduğu ve değiştiği muazzam bir "kaba" benzediğini düşünmüştü. Bu düşüncede, zaman, doğal evrenden ayrı ve onun dışında bir varlığa sahip bir şey olarak değerlendirilir. Evren varolmasaydı bile zaman varolacaktı. Uzay, zaman, madde ve hareketin mutlak biçimde ayrı şeyler olarak değerlendirildiği mekanik (ve idealist) yöntemin karakteristiği budur. Gerçekte ise, bunları birbirinden ayırmak imkânsızdır.

    Newton fiziği, 18. yüzyılda bilimlerin en gelişmişi olan mekanik tarafından koşullandırılmıştı. Bu görüş aynı zamanda yeni egemen sınıfa da uygun düşüyordu, çünkü özü itibariyle statik (durgun), zamansız, değişmeyen bir evren görüşünü temsil ediyordu. Bu evrende tüm çelişkiler düzlenmişti; ani sıçramalar, devrimler yoktu, her şeyin eninde sonunda bir denge durumuna döndüğü (tıpkı İngiliz parlamentosunun Orange'lı William'ın liderliğindeki Monarşiyle makul bir dengeye ulaşması gibi) kusursuz bir uyum vardı. 20. yüzyıl bu evren görüşünü acımasızca yerle bir etti. Birbiri ardına, eski katı, statik mekanikçilik sökülüp atıldı. Yeni bilim, durmak bilmez bir değişimle, fantastik hızlarla, her düzeyde çelişkiler ve paradokslarla karakterize edilir olmuştu.

    Newton mutlak zaman ile dünyevi saatlerle ölçülen "göreli, görünüşteki ve genel zamanı" birbirinden ayırmıştı. Mekanik yasalarını basitleştiren ideal bir zaman ölçeğini, mutlak zaman kavramını geliştirmişti. Bu uzay ve zaman soyutlamaları, evren anlayışımızı büyük ölçüde geliştiren güçlü düşünceler olduklarını kanıtladılar ve uzun bir süre boyunca bir mutlaklık olarak savunuldular. Ne var ki, daha derin incelemeler sonucunda, klasik Newton mekaniğinin "mutlak gerçekler"inin göreli oldukları kanıtlandı. Onun "gerçekleri" ancak belli sınırlar içerisinde doğru idiler.

    Newton ve Hegel

    Newton'dan sonra iki yüzyıl boyunca bilimde egemen olan mekanist teorilere ilk ciddi meydan okuma biyoloji alanında Charles Darwin'in devrimci keşifleriyle geldi. Darwin'in evrim teorisi, yaşamın, Tanrısal müdahaleye gerek olmaksızın doğa yasaları temelinde başlayabileceğini ve gelişebileceğini gösterdi. 19. yüzyılın sonunda, termodinamiğin ikinci yasasında Ludwig Boltzmann tarafından "zaman oku" fikri ileri sürülmüştü. Bu çarpıcı imge, zamanı artık sonu gelmez bir döngü olarak değil, tek bir doğrultuda ilerleyen bir ok olarak resmeder. Bu teoriler, zamanın gerçek olduğunu ve ihtiyar Herakleitos'un çok önceden gördüğü gibi, evrenin sürekli bir değişim sürecinde olduğunu kabul ederler.

    Darwin'in çığır açıcı çalışmasından neredeyse yarım yüzyıl önce, Hegel, yalnızca Darwin'inkileri değil, modern bilimin birçok başka keşfini de önceden tahmin etmişti. Hüküm süren Newton mekaniğinin kabullerine cesaretle meydan okuyan Hegel, çelişki aracılığıyla gerçekleşen değişime ve süreçlere dayandırdığı dinamik bir dünya fikri geliştirmişti. Herakleitos'un parlak öngörüleri Hegel tarafından inceden inceye işlenmiş bir diyalektik düşünme sistemine dönüştürüldü. Hegel daha ciddi bir biçimde ele alınmış olsaydı, hiç şüphe yok ki bilim süreci bugüne kadar olduğundan çok daha hızlı ilerlerdi.

    Einstein'ın büyüklüğü, bu soyutlamaların ötesine geçmesi ve onların göreli karakterini açığa çıkarmasındaydı. Ne var ki zamanın göreli bir tarzda ele alınışı yeni değildi. Hegel tarafından baştan aşağıya tahlil edilmişti. Tinin Görüngübilimi adlı erken bir çalışmasında, Hegel, "burada" ve "şimdi" gibi sözcüklerin göreli içeriğini izah eder. Çok basit ve apaçık görünen bu düşüncelerin, oldukça karmaşık ve çelişkili olduğu ortaya çıkar.

    Şimdi nedir sorusunu örneğin şöyle yanıtlayalım: Şimdi gecedir. Bu duyusal kesinliğin gerçekliğini sınamak için, tek yapmamız gereken basit bir deneydir: Bu gerçekliği bir yere yazalım. Gerçeklik, bir yerlere yazılmakla bir şey yitirmez, tıpkı onu saklamamızla bir şey yitirmeyeceği gibi. Eğer şimdi, bu öğle vakti, yine o yazılı gerçekliğe bakarsak, onun bayatladığını ve eskidiğini söylememiz gerekecektir.[3]

    Hegel'i (ya da Engels'i) bir kenara bırakmak zor değildir, çünkü bilim üzerine yazdıkları, kaçınılmaz olarak o günkü bilimin gerçek durumuyla sınırlıydı. Ancak dikkate değer olan şey, Hegel'in bilim üzerine görüşlerinin gerçekte nasıl geliştiğidir. Kaostan Düzene adlı kitaplarında Prigogine ve Stengers, Newton'un fikirlerinin evrensel bir dokunulmazlığa sahip olduğu bir dönemde Hegel'in klasik Newton fiziğinin mekanik yöntemlerini reddettiğine işaret ederler.

    Hegelci doğa felsefesi, Newtoncu bilim tarafından reddedilen her şeyi sistematik olarak bir araya getirir. Bu felsefe, özellikle, mekanik tarafından tanımlanan basit davranışlar ile canlı varlıklar gibi çok daha karmaşık varlıkların davranışları arasındaki nitel farka dayanır. Farklılıkların yalnızca görünüşte olduğunu ve doğanın temelde homojen ve basit olduğunu savunan düşünceyi reddederek, bu düzeyleri birbirine indirgeme olanağını reddeder. Bir hiyerarşinin varlığını, her düzeyin bir öncekini ön varsaydığını iddia eder.[4]

    Hegel, Newton mekaniğinin sözümona mutlak gerçekleri hakkında alaycı bir üslup kullanır. Onun zamanındaki bilimin sınırları kendisine etraflıca geliştirilmiş bir alternatif ortaya koyma fırsatı sunmamış olsa da, 18. yüzyılın mekanist yaklaşımını baştan aşağıya eleştirel bir değerlendirmeye tâbi tutan ilk insan odur. Hegel'e göre, her sonlu şey dolaylı bir ilişki içindedir, yani başka bir şeye göredir. Dahası bu ilişki yalnızca biçimsel bir yan yana oluş değil, canlı bir süreçtir: Her şey, kendisi dışındaki diğer her şey tarafından sınırlanmış, koşullanmış ve belirlenmiştir. Böylece, neden ve sonuç ancak yalıtık ilişkiler (klasik mekanikte de gördüğümüz gibi) açısından geçerlidir, fakat eğer bu şeyleri birer süreç olarak, içinde her şeyin evrensel karşılıklı ilişkinin ve etkileşimin sonucu olduğu süreçler olarak ele alırsak, neden ve sonuç geçerli değildir.

    Zaman, maddenin varoluş biçimidir. Matematik de, biçimsel mantık da, zamanla gerçekte ilgilenemezler, onu ancak bir nicel ilişki olarak ele alırlar. Gerçekliği kavramak için nicel ilişkilerin öneminden şüphe duyulamaz, çünkü her sonlu şeye nicel bir bakış açısıyla yaklaşılabilir. Nicel ilişkilerin kavranışı olmaksızın bilim imkânsız olurdu. Ama özünde bu nicel ilişkiler, yaşamın ve hareketin karmaşıklığını, tedrici, düzgün gelişmelerin bir anda kaotik dönüşümlere yol açtığı sonu gelmez değişim süreçlerini yeterince dile getiremezler.

    Salt nicel ilişkiler, Hegel'in terminolojisini kullanırsak, doğanın gerçek süreçlerini "yalnızca eli kolu bağlanmış, felce uğratılmış bir biçimde" temsil ederler.[5] Evren, kendini oluşturan ve kendi içinde yaşamı barındıran, kendinden hareketli sonsuz bir bütündür. Hareket, hem olumluyu hem de olumsuzu içeren çelişik bir olgudur. Bu, diyalektiğin temel önermelerinden biridir ve şeylerin gerçek doğasına klasik matematiğin aksiyomlarından çok daha yakındır.

    Tamamen boş bir uzayı tasarlamak ancak klasik geometride mümkündür. Bu da kuşkusuz önemli bir rol oynayan bir başka matematiksel soyutlamadır, ama gerçekliği ancak yaklaşık olarak temsil edebilir. Geometri esasen farklı uzamsal büyüklükleri karşılaştırır. Kant'ın inandığının aksine, matematiğin soyutlamaları "a priori" ve doğuştan gelen şeyler değil, maddi dünyanın gözlemlenmesinden çıkarılan şeylerdir. Hegel, Yunanlıların doğanın salt nicel betimlenişinin taşıdığı sınırlılıkları kavradıklarını gösterir ve şu yorumu yapar:

    Onlar, günümüzde düşüncenin belirlenimlerinin yerine sayıyı ve sayıların belirlenimlerini (sayıların kuvvetleri gibi), yanına da sonsuz büyüğü ve bir bölü sonsuz demek olan sonsuz küçüğü ve çoğunlukla soysuzlaşmış bir matematik biçimciliği olan diğer benzer belirlenimleri koyarak, bu çelimsiz çocukluğa geri dönüşü, övgüye değer bir şey, ve hatta dört başı mamur ve derin bir şey olarak kabul eden kimilerine göre düşüncede ne kadar da ileri gitmişlerdir.[6]

    Bu satırlar, bugünkü duruma, yazıldıkları zamandan çok daha fazla denk düşmektedir. Bazı kozmologların ve matematikçilerin gözlenmiş olgular temelinde bunların doğruluğunu ispatlamaya dönük en küçük bir girişimde bulunmaksızın evrenin doğası hakkındaki en akıl almaz iddialarda bulunmaları ve ardından nihai otorite olarak kendi denklemlerinin basitliğine ve sözümona güzelliğine başvurmaları gerçekten de akıl alır gibi değil. Matematik kültü, "her şeyin Sayı olduğunu" düşünen Pythagoras'tan beri hiçbir zaman bugünkü kadar büyük olmamıştır. Ve tıpkı Pythagoras'ta olduğu gibi, bugün de benzer mistik imalar söz konusudur. Matematik, sayılar dışında her türlü nitel saptamayı bir tarafa bırakır. Gerçek içeriği gözardı eder ve kendi kurallarını şeylere dışsal bir biçimde uygular. Bu soyutlamaların hiçbiri gerçek bir varoluşa sahip değildir. Yalnızca maddi dünya vardır. Bu gerçek sıklıkla gözden kaçırılıyor ve bu da felâket getirici sonuçlara yol açıyor
#29.01.2008 12:40 0 0 0
  • Atlas Okyanusu'ndaki bu bölgede, özellikle son 60 yılda, birçok gemi ve uçak kaybolmuş ve bunlardan geriye tek bir iz bile kalmamıştı. Kimsenin açıklama getiremedigi bu esrarengiz fenomen, içinde bilimadamlarının da bulundugu pek çok insan tarafından 'dogaüstü birtakim güçlerin yaptırmı' olarak algılandı ve öyle lanseedildi.
    Ancak, uzun yıllardır devam eden arastırmalar, birkaç yıl önce bir sonuç verdi ve bu gizemli olayların aslında basit bir 'dogalgaz olayi' oldugu açıklandı.

    Yeraltından fışkıran dogalgazlar, sadece yüksek karaparçalarından değil, deniz ve okyanus tabanlarından da çıkarlar. Çünkü deniz tabanları da üstü suyla kaplanmış alçak kara parçalarıdır. Ancak, okyanuslarçok derin olduklarindan tabanlarında büyük basınçlar
    vardır. Bu yüksek basınç altındaki bölgelerden çıkmak isteyen dogalgazlar, oradaki çok düşük ısının da etkisiyle katı hale dönüşürler ve 'hidrat' denilen beyaz ve tebeşirimsi bir madde haline gelirler. Çok derinlere dalabilen robot kameralarının bu bölgedeki
    karbeyaz okyanus tabanını ve bazı gemi enkazlarını resimlemesinden sonra konuya şu bilimsel açıklama getirilmiştir: Bu bölge, 'Gulf Stream' denilen sıcak su akıntısının da geçtigi yerdir. Tabanın bazen ısınması yüzünden, bu 'tebeşir gazlar' erir ve sudan hafif olduklari için yüzeye dogru yükselirler. O anda, tabandan yüzeye kadar bir boşluk (vakum) olusur ve
    okyanus adeta delinir. O sırada oradan geçen yüzen ne varsa, derin bir kuyuya düşer gibi hızla okyanusun dibini boylar.
    Çünkü, gazın kaldırma kuvveti gemileri taşıyacak güce sahip degildir. Gaz yükselmesi sona erince boşluktekrar suyla dolar ve geriye hiçbir iz kalmadankocaman gemiler kilometrelerce derine gömülmüş olurlar. Uçakların düşerek kaybolmasi ise yine aynı sebeptendir. Yüzeye çıkan dogalgazlar, havadan da hafif oldukları için yükselmeye devam ederler. Bu kez
    vakum, bölgenin üzerindeki atmosferde oluşur.
    Oradan tesadüfen geçen bir uçak hemen irtifa kaybeder ve motorları durur. Çünkü, motorlardaki benzinin yanmasi için oksijene ihtiyaç vardır ve o boşlukta hava olmadigi için oksijen de olmaz. Böylece uçak da, hızla okyanus tabanını boylar.
#29.01.2008 12:39 0 0 0
  • Konu: Ssl Nedİr
    SSL Nedir?


    "Secure Sockets Layer''? kısaltması olarak adlandırılan SSL ,Sunucu ile istemci arasındaki iletişimin şifrelenmiş şekilde yapılabilmesine imkan veren standartlaşmış bir teknolojidir.
    En yaygın kullanım şekli, web ortamında, Sunucu ile tarayıcı(Internet Explorer gibi..) arasındaki iletişimin şifrenlenmesi şeklindedir.

    SSL, standart bir algoritmadır. Milyonlarca web sitesinde güvenli veri iletişimi için kullanılmaktadır.

    SSL fonksiyonun çalışabilmesi için sunucu tarafında bir anahtar ve istemci tarafında çalışacak bir sertifikaya ihtiyaç duyulmaktadır.

    Özellikleri

    - Mesajların şifrelenmesi ve deşifre edilmesindeki güvenlik ve gizliliği sağlar
    - Mesajı gönderenin ve mesajı alanın doğru yerler olduğunu garanti eder
    - İletilen dokümanların tarih ve zamanını doğrular
    - Doküman arşivi oluşturulmasını kolaylaştırır

    Sertifikasyon Kurumu
    Dijital sertifikaların verilmesi ve yönetilmesini gerçekleştiren kurumdur. Dijital sertifikalar bu kurumların gizli anahtarıyla imzalanır.

    SSL Nasıl alınır ?

    SSL Public Key/Private Key adı verilen anahtarların kullanımına dayalı bir şifreleme yöntemi

    SSL çalışma mantığını şöyle açıklayalım:

    SSL şifrelemesinde 2 adet anahtar kullanılır. Bu anahtarlar, dijital olarak kodlanmış yazılımdan başka bir şey değil! Ve bir anahtarın kilitlediği veriyi, sadece diğeri açabiliyor.

    Anahtarlarınızı yarattıktan sonra (ki bu işlem tamamen otomatiktir, yapmanız gereken özel bir şey yoktur.), anahtarlardan biri (private key) sizde kalır. Diğer anahtar (public key) ise, bağlantı kurmak istediğiniz kişilere gönderilir.

    Size dışarıdan mesaj göndermek isteyen kişi, public key ile göndermek istediği mesajı güvence altına alır ve size gönderir. Artık o bilgi, size ulaşırken yolda alıkonsa bile, şifrenin çözülebilmesi için sizde kalan private key gerekecektir. Kullanılan SSL yönteminin karmaşıklığına göre (40 bit, 128 bit) şifre birinin eline geçse bile, bu bilginin çözülmesi çok ileri tekniklerle dahi çok uzun zaman alacaktır.

    Sonuç olarak SSL iki bilgisayar arasındaki bilginin diğer kişiler tarafından görüntülenmeden, doğrudan iletişimde olan iki bilgisayar arasında ve güvenli bir şekilde iletilmesini sağlar.
#29.01.2008 12:33 0 0 0
  • İÇİNDEKİLER

    1. Bilgisayarınız yavaşladı mı?
    2. Casus yazılımlar ve virüsler
    3. İşlemcinin çok ısınması
    4. Hafıza (RAM) sorunları
    5. Sabit disk sorunları
    6. BIOS ayarları ve Windows hizmetleri
    7. Kaçak işlemler
    8. Disk birleştirme neden gerekli?
    9. Sizden habersiz çalışan uygulamalar
    10. Dosya sistemlerinin performansa etkisi

    Bilgisayarınız yavaşladı mı?

    Yeni bir bilgisayar alındığında donanımsal problem olmadığı sürece şikayetler de oldukça azdır. Windows hızlı açılır, programlar anında ekrana gelir, işlemler süratlidir. Ancak aradan zaman geçtikçe sistemin yavaşladığını ve hatta bazen takıldığını fark ederiz.

    Aslına bakarsanız bilgisayarın yavaşlamasına sebep olan durumlar saymakla bitmez. Herhangi bir donanımsal hata olmasa dahi zaman içerisinde çok fazla kullanımdan dolayı (yazma okuma işlemleri çok yapıldığından) bir yavaşlama görülebilir. Yani bilgisayarınızın yavaşlamasının temel sebebi onu çok fazla kullanmış olmanız bile olabilir.

    Önemli olan şey ise doğru teşhisi koyabilmek ve yavaşlamaya sebep olabilecek konular hakkında fikir sahibi olmaktır. Biz de bu sorunlar yumağı arasından en çok karşılaşılan durumları toparlayıp bir araya getirdik ve daha fazla masraf yapmanızın önüne geçebilecek veya bir şekilde faydalanacağınızı umduğumuz bir liste oluşturduk.

    Dikkat!

    Hemen uyaralım, az sonra okuyacaklarınızın çoğu, orta ve ileri düzey kullanıcılara hitap ediyor. Eğer sisteminize hakim değilseniz, yanlışlıkla bozabileceğiniz ayarlarınızdan ötürü oluşacak sonuçlar için sorumluluğu da üzerinize alacağınızı unutmayın.

    Casus yazılımlar ve virüsler



    Her zaman için en önemli güvenlik sorunu olarak bu ikisi göze çarpar ve bu iki kafadar, aynı zamanda bilgisayarın performansını da önemli derecede azaltırlar.

    Casus yazılımlarla baş etmenin ilk ve en önemli adımı bilgisayarınıza casus yazılım temizleyici bir program kurup tarama yapmanız ve programı sık sık güncellemenizdir. Aynı şey elbette virüs programları için de geçerli.

    İnternette Ad-aware, Spybot, Site Advisor veya Active Virus Shield gibi ücretsiz ve işinizi rahatlıkla gören pek çok yazılım bulmanız mümkün. Ancak zaman zaman bu programlar da yetersiz kalabiliyor. Bu durumlarda yapabileceğiniz birkaç şey daha var.

    Ctrl Alt Delete tuşlarına aynı anda bir kere basarak ulaşabileceğiniz Görev Yöneticisi penceresinde tanımadığınız, farklı isimde dosyalar olup olmadığını kontrol edin. Şüpheli gördüklerinizin işlemini sonlandırın,

    Başlat menüsündeki Çalıştır komutuna msconfig yazarak ulaşacağınız konfigürasyon düzenleme penceresinde, bilgisayarın açılışında yer alan dosyalara göz atın. Gereksiz gördükleriniz veya şüphelendiklerinizin işaretini kaldırın.

    Casus yazılım olduğuna emin olduğunuz isimleri Çalıştır üzerinden regedit diyerek ulaşabileceğiniz Kayıt Defteri'nde aratıp bu isimle ilgili girişleri elle silin. (Aman dikkat, casus veya virüs olduğuna emin değilseniz Windows'un işleyişini etkileyen yerlere müdahale edip bozuyor da olabilirsiniz)

    Bilgisayarınızda özellikle de Windows'un kurulu olduğu sürücünüzde yer alan şüpheli dosya veya klasörleri silin. Önlem amacıyla birden fazla casus yazılım önleyici kullanın. Bazen birinin bulamadığını bir diğeri bulabiliyor.

    Tüm bu yukarıdaki maddelere rağmen başarısız olunduysa, aynı işlemleri Windows'u bu sefer Güvenli Kip'te açarak tekrarlayın.

    Virüs temizleme

    Virüs temizleme teknikleri casus yazılımlardan biraz daha farklıdır. Her bir virüsün karakteristiği farklı olduğu için, eğer antivirüs programınız başarısız olduysa bilgisayarınıza bulaşan virüsün adını bulup internette temizleme yöntemini ufak bir aramayla kolayca bulabilirsiniz. Bulaşan virüsün ismini bilmiyorsanız, bilgisayarınıza gösterdiği etkileri yazıp arama yapabilirsiniz.

    Bugüne kadar başa bela açan sayısız virüs var. Ancak son dönemlerde en sık karşılaşılan virüsler Sober.P, Cabir, Mugly, Atak, Maslan, Anzae / Inzae, Zafi, Netsky, Sober.I / Sober.J, Bogra, Bagle.AZ, Beagle.AR, Korgo.A, Bloodhound, Padobot, Lovegate, MyDoom, Bagle olarak özetlenebilir.

    İşlemcinin çok ısınması



    Son nesil işlemciler yüksek performans sundukları kadar işlem kapasiteleri nedeniyle de fazla ısınma yapabiliyorlar. Bu nedenle yanlarında mutlaka bir soğutucu sistemle birlikte anakarta takılmaları gerekiyor. Hatta oyun sistemleri gibi ileri düzey bilgisayarlarda suyla soğutma veya kasa üzerindeki ek donanımlar gibi pek çok alternatif yol da söz konusu.

    İşlemcinin ısısı kendi makul ölçülerinin üzerine çıktığında sistemimiz yavaşlamaya veya düzensiz çalışmaya başlar. Daha da ötesi kilitlenmeler bile yaşanabilir. Yeni nesil anakartlar artık işlemcinin ısısını BIOS aracılığıyla izleyip raporlayabiliyor. Yardımcı programlar sayesinde de işlemci ısısını kontrol etmeniz artık çok daha kolay hale geldi.

    Beni yıka!

    Önceki yazımızla paralel olarak bu madde altında benzer önlemleri sıralayabiliriz. En büyük düşman toz, fanların dönesine engel olacağından ara ara temizlik yapmanızda fayda var.

    Kasanız kapalıyken fanların tozlandığını, artan gürültüden veya kasaya dokunduğunuzda hissedeceğiniz titreşimden rahatlıkla fark edebilirsiniz. İlk zamanlar daha sessiz olan bilgisayarınız gün geçtikçe rahatsız edici boyutta bir ses çıkarıyorsa, bilin ki fanlarınız tozlanıyor. Böyle durumlarda hem işlemci, hem de güç ünitesinin fanlarını temizlemeyi ihmal etmeyin.

    Yenisini mi almalı?

    Elbette fabrika çıkışı sıfır bir fan çok daha sessiz olacaktır. Ancak tozları temizlerken kullanacağınız sprey, hava püskürtücü veya dikkatlice silmek şartıyla kullanacağınız bir bez bile sizi masraftan kurtaracaktır. Yine de fazla mal göz çıkarmaz. Yedek bir fanınızın bulunması her zaman için sizin yararınıza.

    Isı kontrolünü sağlayan pek çok program mevcut, Google'da "cpu monitor software" diye arama yapıp ücretsiz onlarcasına ulaşabilirsiniz.

    Hafıza (RAM) sorunları



    Bozulmuş veya işe yaramayan hafıza modülleri elbette kullanılamaz hale geldiklerinde hızınızı yavaşlatırlar. Ancak burada dikkatinizi çekmek istediğimiz konu biraz daha farklı.

    Üreticiler donanımları piyasaya sürdüklerinde, kullanım özelliklerinin içinde bazı teknik detaylara da yer verirler. Eğer aldığınız modüller birbirine veya anakarta doğrudan uyumlu değilse hız problemi yaşamanız da kaçınılmazdır. Aynı zamanda modüllerin fazla ısınması da yavaşlığa sebep olabilir.

    Eskiden bir hafıza alırken anakartınızın modeline bakıp desteklediği hızlara ve kart üzerinde kaç tane boş yuvanız olduğuna göre seçim yapmak yeterliydi. Ancak günümüzde farklı hız ve tiplerde pek çok hafıza modülü var.

    Anakartınıza göre hafıza

    İyi anakartlar, bu modüllerin fabrika çıkışı belirtilen hız değerlerinden daha fazlasına da tolerans gösterebiliyorlar. Böyle durumlarda hafıza modüllerinizin değer aralığını ve şu anki çalışma değerinin maksimum değerin altında olup olmadığını kontrol ederek BIOS üzerinden ayar yapıp performansı değiştirebilirsiniz.

    Ufak bir ihtimal de olsa, çok ucuza aldığınız hafıza modüllerinde bazı eksiklikler veya kusurlar bulunuyor olabilir. Standart bir çalışma için yeterli görünen bu modüller ilerleyen dönemde hızın düşmesine ve mavi ekranlarla karşılaşmanıza yol açabilirler.

    Hafıza modülleri çok ısınıyor mu?

    Eskiden modüllerin ısınması gibi bir problem söz konusu değildi. Ancak özellikle SDRAM'lerin çıkışından itibaren bu olay tamamen değişti. Eğer şüpheleniyorsanız, kontrol etmenin yolu kasanızın içini açıp hafızaya dokunarak elinizle sıcaklığına bakmaktır.

    Bilgisayarı kapadıktan sonra hafızayı yuvasından çıkarıp çok fazla ısınıp ısınmadığını (elinizle dokunduğunuzda aşırı sıcaklık varsa) anlayabilirsiniz. Aşırı ısınmayı önlemenin yolu kasanızda iyi bir hava dolaşımı sağlamak ve hatta çok ısınma varsa ek bir fan almaktır. Isıyı yayan metalik soğutma sistemleri de bu iş için uygundur.

    Sabit disk sorunları



    Diskinizde meydana gelebilecek arızanın tipine göre (mekanik, elektronik veya mantıksal firmware) farklı sonuçlarla karşılaşabilirsiniz. Düşük erişim süreleri, hatalı veya kullanılamayan hafıza alanları (bad sector), mavi ekranlar, arada sırada boot işlemi sırasında karşınıza çıkan hatalar gibi

    Bu sıraladıklarımızın çoğu da yardımcı programlar olmadan, fanın tozlanmasına nazaran anlaşılması çok daha güç sorunlardır. Ancak kolaylıkla farkedebileceğiniz şey hızın azalmasıdır. Diskiniz durumu kötüye doğru gidiyorsa sisteminiz de yerlerde sürünecektir. Yazma ve kopyalama işlemleri uzun zaman alacaktır.

    Eğer NTFS dosya sistemi kullanıyorsanız, yazma işlemi sırasında uygun alanlar bulunana kadar siz kahvenizi içip tuvalete bile gidebilirsiniz. Geldiğinizde işlem yeni bitiyor olacak veya hata mesajıyla karşılaşacaksınız. FAT gibi diğer dosya sistemlerinde mavi ekranla karşılaşma şansınız bile yüksek.

    Çözüm yolu nedir?

    Sabit diskinizin gereğinden fazla yavaş çalıştığını düşünüyorsanız disk tarama ve kontrol işlemlerini (scandisk ve chkdsk) uygulayın. Buradan elde edebileceğiniz en büyük ipucu, daha önceden sağlam olan sektörlerin bozulmuş olduğunu (bad sector) görmenizdir. Anlayın ki diskiniz için durum kötüye gidiyor.

    Verilerinizi derhal yedekleyin. Hatta yedekte ikinci bir sabit disk daha bulundurun ki çökme yaşadığınızda acil müdahale edilebilsin.

    Benzer şekilde, eğer diskinizde artık daha önce duymadığınız kadar gürültülü bir çalışma gerçekleşiyorsa durum yine pek iç açıcı değil. Benzer işlemleri yine yapın. Daha fazla bilgi için sabit disk önlemleri yazımıza da bir göz atın.

    BIOS ayarları



    Pek çok kullanıcı bilgisayarı alıp kurduktan sonra BIOS ayarlarına hiç dokunmaz ve aldığı günkü şekliyle kullanır. Aslında çoğu zaman da burayı kurcalamaya gerek bile yoktur. Ancak nadir de olsa bazı durumlarda BIOS ayarlarınız sisteminizin en uygun konfigürasyonuna uymayan ayarlara sahip olabileceğini unutmayın.

    Yavaşlama sebebi olarak göstermek abartı olsa da, performansı artırmak için BIOS ayarlarını üst seviyelere çekmek sizin elinizde diyebiliriz. Bunun için anakartınızın özelliklerini okumak ve sınırlarını belirlemek; ardından da BIOS üzerinden bu sınırlar çerçevesinde gerekli düzenlemelere gitmek gerekir.

    Ne yazık ki BIOS ayarları için standart hale getirilmiş uygulama veya değişiklik tablosu gibi bir şey yok. Anakartınızın modeline göre değişiklik gösteren bu bilgileri, üreticisinin sayfasından edinebilirsiniz.

    Windows hizmetleri

    Standart bir kurulum sonrasında Windows'un sunduğu hizmetlerin pek çoğu varsayılan olarak çalışır veya kurulu halde gelir. Ne var ki, sistemin çalışması için kurulumları şart olmayan bu hizmetlerin büyük bir kısmını da çoğu zaman kullanmayız bile. Kullanmayacağımız bu hizmetler de boş yere hem yer kaplar hem de performansı azaltırlar.

    Bu hizmetlerden hangilerinin çalıştığını görmenin bir yolu Yönetici Araçları'na girmektir. Bilgisayarım'a sağ tıklayıp Yönet dediğinizde açılacak ekranda hizmetin adı, durumu ve başlangıç tipi gibi bilgileri görmeniz mümkün. Burada hizmetlerin üzerine çift tıklayıp özelliklerini de görme şansınız var.

    Üst kesimden durdurma simgesine basarak dilediğiniz hizmeti servis dışı bırakabilirsiniz. Ancak bunu yapmadan önce tıpkı daha önce bahsettiğimiz msconfig işleminde olduğu gibi burada da hizmetin işinize yaramadığına emin olun.

    İndeksleme işlemi hızı düşürüyor

    Hızı düşüren hizmetlerin en önemlisi de indekslemedir. Bu hizmetle Windows, bilgisayarınız üzerinde arama yaptığınızda daha kolay erişebilmeniz için arka planda diskinizi tarar. Bu da çalışmanızı yavaşlatan etkenlerden birisidir. Dilerseniz bu hizmeti devre dışı bırakabilirsiniz.

    Kaçak işlemler



    Bu işlemler, işlemcilerin devirlerini zorla ele geçirirler. Bu duruma yol açan olağan şüpheliler ise kötü yazılmış sürücüler veya yeni bir işletim sistemine kurulmuş eski programlardır. Görev Yöneticisi'nde bunları görebilmeniz mümkündür.

    İşlem süresinin neredeyse %100′ünü işgal eden herhangi bir işlemcik (process) kaçak işleme örnek verilebilir. Resimde göreceğiniz System Idle Process denilen işlem, bilgisayarın kullanılmadığı zamanlarda %98 seviyesindedir ve bu doğal bir veridir. Ancak bu değer çok düşmüşse veya bir başka işlem %98 seviyelerine çıkmışsa, bilin ki bu kaçak bir işlemdir.

    Kaçak bir işlem yakaladıysanız onu üzerine sağ tıklayıp sonlandırabilirsiniz. Bazılarını durdurabilmek için aynı işlemi birkaç kez tekrarlamanız da gerekebilir. Eğer yine de sonlandırılmıyorsa bilgisayarı yeniden başlatmanız bir çözüm olacaktır.

    Kaçak işlemler kilitlenme veya programın bozuk çalışması sonucu devreye girip işlemciyi de gereksiz yere yorarak performansınızı düşüren en büyük düşmanlardan biridir.

    Disk birleştirme neden gerekli?



    Bilgisayarınıza yeni dosyalar eklendikçe, silindikçe veya değiştirildikçe, bu dosyalara ait bilgiler de diskiniz üzerinde çeşitli yerlere yazılır veya silinir. Her dosya boyu aynı olmadığı için yeni ekleyeceğiniz bir dosya, önceden silinen eski bir dosyanın kapladığı alana sığmıyorsa, uygun bulunan ilk yeni alana yazılır.

    Kaba ve temsili bir örnekle şu şekilde daha rahat açıklayalım. Diyelim ki 5KB'lik bir dosya sildiniz ve 10KB'lik yeni bir dosya kopyalaması yapacaksınız. Silinen dosya nedeniyle 5KB'lik bir alan boşa çıktı. Ancak yeni dosya (10KB) buraya sığmadığı için, bulunan ilk boş yere kopyalanacak. Es geçilen bu alan ise uzun süre buraya uygun şeyler bulunamadığı için boş kalabilir.

    Bu yolla zaman içerisinde sabit diskiniz üzerinde pek çok boşluklar oluşabilecektir. Hatta programların belli kısımları bir yerde, diğer kısımları ise farklı bir yerde depolanıyor olabilir. Sisteminiz bu dosyaları çalıştırırken farklı yerlerden bulup getireceğinden ve bu da bir süre alacağından ötürü sizi yavaş çalışmaya doğru itecektir.

    Disk bölünmesini engellemek

    Bu durumun önüne geçmek için periyodik olarak disk birleştirme işlemi yapmanız size fayda sağlar. Diskinizin boyu büyüdükçe disk birleştirme işlemi de o derecede uzun bir süre alır. Ancak sabit diskinizi bir düzene soktuğu ise gerçektir.

    Diskiniz çok dolu olduğunda gerçekleşen yavaşlamanın sebeplerinden birisi de bu bölünmelerdir. Dolayısıyla disk alanınızın %20 ila 25′i civarında bir boş alan bırakmanız her zaman için bu bölünmeyi minimun seviyeye indirir.

    Disk birleştiricisine, birleştirme yapmayı istediğiniz sürücüye sağ tıklayıp (örneğin C) Özellikler'den Araçlar'a gelerek ulaşabilirsiniz.

    Sizden habersiz çalışan uygulamalar



    Sistem tablasında onlarca simgesi olan kullanıcılara rastlamışsınızdır. Sağ alt köşede sistem saat ve tarihinin yanındaki bu onlarca simge aslında bilgisayarın yavaş kullanıldığına işaret eder. Her bir simge, arka planda (veya ön planda) çalışan bir işlemi gösterir. Çoğu kullanıcı da bilgisayarda o anda belki de 20′den fazla programın aynı anda işlem yapmaya çalıştığından haberdar bile değildir.

    Burada fazla simge birikmesinin en önemli sebeplerinden biri bu programların Windows başlar başlamaz otomatik olarak çalışmasıdır. Öncelikle Başlat menüsünden girerek Başlangıç seçeneği altında nelerin olduğuna bir göz atın. Burada kullanmadığınız programların kısayollarını görürseniz sağ tıklayıp doğrudan silebilirsiniz. Çünkü çalışan her bir program daha yavaş bir bilgisayar anlamına gelecektir. Hele ki bunlar gereksiz programlarsa, boşu boşuna yavaş bir sistem kullanıyor olabilirsiniz.

    Kayıt Defteri üzerinde değişiklikler

    Bütün programları bu menü altından göremeyebilirsiniz. Bir diğer göz atılması gereken yer Kayıt Defteri. Regedit ile deftere girdiğinizde HKEY_ LOCAL_MACHINE\Software\Microsoft\Windows\CurrentVe rsion\Run ve HKEY_LOCAL_MACHINE\Software\Microsoft\Windows\Curr entVersion\RunOnce başlıkları altında açılışta çalışan programların listesini görmeniz mümkün.

    Programların kendi içinden ayarlama

    Programların Windows açılır açılmaz çalışmasını engellemek için, her bir programın içinde Seçenekler veya Ayarlar gibi menüler altında "başlangıçta çalıştır" tarzındaki işaretleri kaldırmanız da yeterli olacaktır.

    Dosya sistemlerinin performansa etkisi

    Bazı dosya sistemleri diğerlerine oranla büyük alanlı disk bölümlerinde daha iyi çalışırlar. Makinenizin üzerinde NT, Windows 2000 veya XP kuruluysa NTFS dosya sistemine sahip olmak performans açısından daha mantıklıdır.

    Dosya sistemi performansı, küme boylarıyla (cluster) yakından ilgilidir. Mesela NTFS dosya sisteminde 60GB'lık bir sabit diskiniz varsa küme boyu da muhtemelen 512 byte'tır. Bu da diskinizde devasa sayıda küme olduğu anlamına gelir.

    Eğer diskinizde daha önce bahsi geçen bölünmeler fazla olduysa, dolayısıyla bu da problemlerin artacağına işarettir. Çünkü her bir küme üzerinde iz takibi ve arama işi (track and seek) gerçekleştirilir. Bu örnekteki gibi sayı çok fazlaysa, işlem de zaman alacaktır.

    Küme boylarını değiştirmek

    Bir çözüm büyük küme boyları kullanmaktır. Eğer küme boylarını 4K veya daha büyük değerlere ayarlarsanız dosya yükleme zamanlarında önemli süre kısalmaları olduğunu göreceksiniz. Ancak küme boyunu artırmanın da hantal boş alanlar ve bir miktar israf edilen disk alanı olarak size geri döneceğini de unutmayın.

    Kayıt Defteri'nde ufak dokunuşlar

    Bir diğer yol ise yine Kayıt Defteri üzerinde bazı ayarlarla oynayarak dosya sisteminin yoğunluğunu azaltmaktır. İlk bakmanız gereken yer defterde HKEY_LOCAL_MACHINE\SYSTEM\CurrentControlSet\Contro l\ üzerinden ulaşabileceğiniz NtfsDisable8dot3NameCreation bölümü.

    Bu değeri 1 yaptığınızda geriye doğru uyumluluk için dosya isimlerinde kullanılan 8.3 (8 karakter dosya ismi, 3 karakter dosya uzantısı) sistemini durdurmuş olacaksınız. Eğer 8.3 tarzında dosya tipleri kullanmıyorsanız bu seçeneği kaldırmanız biraz performans artışı sağlayacaktır.

    NTFS için bir diğer kullanışlı veri ise HKEY_LOCAL_MACHINE\SYSTEM\CurrentControlSet\Contro l\Filesystem üzerinden ulaşılabilen NtfsDisableLastAccess bölümü. Bu değeri 1 yaptığınızda dosyaya son erişilen zamanın bilgisi tutulmaktan vazgeçilecektir. Ama aklınızda bulunsun, dosya açıldığında veya değiştirildiğinde artık üzerindeki son değişikliğin tarihi tutulmayacağı için daha sonradan işinize yarayabilecek bu veriyi kapatmış olabilirsiniz.

    FAT dosya sisteminde

    Eğer NTFS dosya sistemi kullanmıyorsanız dosya veya klasörlerinizi kök klasörden (root) taşıyarak performansı artırabilirsiniz. Örneğin FAT sisteminde scandisk işlemi sonrasında .chk uzantılı pek çok dosya bu kök klasörün içine yerleşecektir.

    Kişisel dosyalarınızı C'de tutmayın

    Eğer Windows'u C sürücüsüne kurduysanız, performansı artırmak için kişisel dosya ve klasörlerinizi mümkün olduğu kadar (eğer varsa) D veya E gibi sabit diskinizin diğer sürücü bölümlerinde tutmakta fayda var.

    Bu durum Windows'un rahat çalışmasına olanak sağlayacağı gibi, diskiniz bir nedenle çökerse de işinize yarayacaktır. Böylelikle ikinci bir sabit disk üzerinden bilgisayarı açıp, okuma yazma işleminin daha az olacağı (bozuk sektör riskinin azalacağı) diğer sürücülere yerleştirdiğiniz kişisel dosyalarınızı kurtarmak daha kolay hale gelir
#29.01.2008 12:32 0 0 0
  • BİLGİSAYAR MERKEZLERİ


    Büyük boy bilgisayarların buluduğu yerlere Bilgisayar Merkezleri denir.
    Bilgisayar Merkezlerinde en az bir bilgisayar sistemi ve hizmete yetecek kadar çevre birimleri ile bunları çalıştıracak sayıda uzman personel bulunur.

    Bir bilgisayar merkezinde en az bir sistem birimi, yeterli sayıda uç(terminal), kayıt ortamları(disk, teyp, CDROM), yazıcılar, çiziciler, haberleşme birimleri vb. Aygıtlar vardır.

    Bir bilgisayar merkezinde, büyüklüğüne bağlı olarak, birkaç kişi veya yüzlerce görevli çalışabilir. Bunların görevleri, merkeze gelen işlerin hızlı, düzenli ve doğru olarak yapılmasını sağlamaktır.

    Klasik bir bilgisayar merkezinde çalışan uzmanları programcılar, sistem analistleri, operatörler, teknisyenler vb. Diye ayırmak mümkündür.

    Ancak, teknolojik gelişmeler, hergün bilgisayar merkezlerine yeni raçlar ve yeni olanaklar sunmaktadır. Bu yeni raçları kullanan yeni uzmanlık alanları açılmaktadır.

    Öte yandan, bilgisayar ağları ile birçok bilgisayar merkezi birbirine bağlanmaktadır. Bu merkezler arasında, her türlü bilgi ve veri alışverişi yapılabilmektedir. Büyük bir bilgisayar sisteminin gücünden yararlanılabilmektedir.

    Dolayısıyla, bir bilgisayar merkezinin işlevini ve bilgisayar merkezinin sahip olması gereken donanımın tam bir sınıflandırmasını yapmak zordur.

    Benzer biçimde, bir bilgisayar merkezinde görevli uzmanların kimler olması gerktiği de, merkezin yapısına bağlı olarak değişkenlik göstermektedir.

    Yönetici

    Her bilgisayar merkezinin sorumlu bir yöneticisi vardır. Bu kişi bilgisayar merkezini yönetir. Bilgisayar merkezinin işlevini etkin biçimde yapmasını sağlar. Merkezde görevli personelin işbölümünü yapar. İş akışının düzen ve sırasını sağlar. Bilgisayarın sistem donanımında veya çevre birimlerinde meydana gelen arızaların hızla giderilmesi için gerekli tedbirleri alır.

    Programcı

    Gerektiğinde sistem analistin görüşlerini de alarak, istenen bir işi yapacak bilgisayar programını yazar. Yazılmış programları, gereksinimlerine göre düzeltir. Programcılar, yaptıkları işlere göre şu gruplara ayrılabilirler:

    UYGULAMA PROGRAMI YAZICILARI:
    Bir kurumun bilgisayar merkezinde, o kurumla ilgili maaş veya ücret bordrosu vb. Programları hazırlarlar. Genellikle bir üst düzey dil kullanırlar. Yarattıkları programlar, genellikle belli bir kuruma özgüdür; üstünde değişiklik yapmadan başka kurumlara aynen uygulanamaz.

    PROGRAM GELİŞTİRİCİLER:
    Bir kurum için hazırlanmış programları düzeltip geliştirirler. Programları baika işlerde de kullanabilecek genelliğe ulaştırmaya çalışırlar. Programın, kolay kullanılır hale getirilmesi de amaçları arasındadır.

    SİSTEM PROGRAMCILARI:
    İşletim sistemleri, derleyici vb. Programları yazan programcılardır. Bunlar genellikle, bilgisayar şirketleri veya büyük yazılım şirketlerinde çalışırlar.

    ALT DÜZEY DİL PROGRAMCILARI:
    Alt düzey dilleri kullanarak program yazarlar. Bu tür programlar, bir üst düzey dilin kısıtlamalarına bağlı olmadığı için daha etkin olabilir. Oyun programları bunun bir örneğidir. Ancak alt düzey dil ile program yazmak daha zordur.

    SİSTEM ANALİSTLERİ:
    Bilgisayar sisteminin daha verimli çalışabilmesi için gerekli işleri yapan kişilerdir. Bilgisayarın teknik özelliklerini ve koşturulacak programlari analiz ederek, en yüksek verimin nasıl alınabileceğine karar verirler.

    OPERATÖRLER:
    Bilgisayar sisteminin veya bir biriminin işlevlerini tam olarak yerine getirmesinden sorumlu olan kişilerdir.

    KULLANICILAR:
    Bunlar bir uç (terminal) aracılığı ile bilgisayarı kullanan kişilerdir. Değişik amaç ve düzeyde bilgisayarı kullanmak isterler. Kimisi, yalnızca, bir programcının hazırladığı belli bir programı çalıştırıp kendisine geeekli olan işleri yapabilir. Kimisi ise, bir veya birkaç programlama dilini bilir;programını kendisi yazar ve dilediği işi bilgisayara yaptırabilir. Kimisi, bilgisayarı yalnızca haberleşme için kullanır.
#29.01.2008 12:31 0 0 0
  • Einstein'ın İzafiyet Teorisi



    Merhabalar beni canından çok seven ve hayatlarını doctorlarına adamış tebaam. Iste yine o ultra, mega, hiper, duyular ötesi yazılarımdan biri ile karşınızdayım. Bu yazımda da o engin Fizik okyanusundan bir maşrapa suyu daha sizin bilgisizlikten çatlamış dimağlarınıza damla damla özümsetip böylece siz Fizikzedeleri bilememenin, anlayamamanın ve cevaplayamamanın verdiği kafa zonklatıcı, mide asidi salgılayıcı, lenfosit büzüştürücü, damar tıkayıcı o müthiş ıstıraptan kurtarıp Fizikzadeye çevirecegim. Bu sefer giriş kısmını kısa tutuyorum. Ama çıkışım muhteşem olacak! Merak etmeyin.



    Soru: Sevgili Dr. Fizik! Aynştayn'in Relativite Teorisi'ni biraz açıklar mısınız? Bugün derste Fizik hocamız bir şeyler anlattı ama tek anlayabildigim ışık hızına yakın hızlarda bir şeylerin bazen kısalıp bazen uzadığı!!! Ne kısalıyor, ne zaman kısalyor, nasıl kısalıyor hiçbir şey anlamadım valla! Derdime bir çare doktor!
    Rumuz : Rölativite Mağduru

    Cevap: Sevgili Rölativite'ciim. Canım yavrum benim. Yani sen de kalkıp Fiziğin en çetrefilli konularından birini anlamaya çalışmışsın bir çırpıda. Öyle kolay mi o iş? Einstein bu konuyu ilk ortaya attığında Fizik çevreleri sallanmıştı. Sallantının sebebi aslında konunun zorluğu falan da değildi. Mesele o güne kadar anlatılan ve bir tabu gözüyle bakılan Newton Fiziğinin, bu teorinin yanında, sol tarafına inme inmiş de ağzı burnu yamulmuş bir felçli gibi durmasıydı. Üstüne üstlük Einstein bu işi çok kolay ve müthiş bir mantık ve matematikle halletmişti. Ama bu kolay matematigin sonuçları da öyle kolay yutulur lokmalar değildi hani. Aslnda Einstein ilk olarak özel rölativite teorisini (ve daha kolay anlaşılanını) daha sonra da Genel Rölativite Teorisini (hiç mi hiç anlaşılmayanını) açıkladı. Bunlara yeri geldiğinde ve doktorunuzun parmağı da müsait olduğunda parmak basacağız merak etmeyin, benim 2 boyutta head-on collision deney takımımdaki çelik toplarım!...

    Einstein teorisini açıklamadan önce bazı kabullerle başladı işe: (Ecnebiler buna Einstein's Postulates diyorlar.)

    Bunlardan birinci ve en önemlisi ışık hızı c=3x108 m/s olması ve kainattaki hiçbir maddenin veya enerjinin bu hızı geçemeyeceğidir. Ayreten ışık hızı bütün 'frame'lerde aynıdır (Tamam, tamam, kabul! Doktorunuz tüm Fiziği bilir ama bazı terimlerin Türkçelerini bilmez!). Şimdi bu meseleyi açıklayabilmek için bir örnek:

    Bir kediyi ışık hızında fırlatsak ve bu fırlatış sırasında kedinin canhıraş, yürekleri parçalayıcı miyavlamaları da ışık hızında ilerlese kedinin sesi bize yine ışık hızında ulaşabilirdi. Normalde bu kediyi ses hızında fırlatsa idik ve miyavlaması da normal olarak ses hızında olsa idi bağıl hızdan dolayı biz kedinin sesini duyamazdık! Ama ışık hızı bize göre de kediye göre de degişmeyeceğinden ilk atışta sesini duyabilirdik!.

    Anlaşıldı mı?... Ne?, Anlaşılmadı mı?! Yaw Fizikçiler bu meseleyi anlamak için 5-10 yıllarını veriyorlar, siz bir okuyuşda mı anlayacaksınız canım? Halbuki ne kadar da basit bir mesele!... Zaten siz kaşındınız. Doctorunuz da üstüne düşen görevi yani kaşımayı yerine getirdi. Yoksa doctorunuz sadist falan değildir, yanlış anlamayın. Karşımda sizlerin beni Doğu Expresi gibi hissetierecek şekilde bakmanız hoşuma da gitmez, en azından çok hoşuma gitmez!

    Bu arada yaşta değil de başta olan aklıma gelmişken, aranızdan bazı sivriler 'Ama Doc! Kedinin sesi ışık hızında olmaz ki! Onun sesi ses hizindadır zaten!!!.' gibi bilgiçlik taslayıcı bir soru sorarsa ben de 'Ne var yaw!' derim, 'kediyi ışık hızında firlatışımıza bir şey demiyorsun da sadece sesinin ışık hızında gitmesine mi gak guk ediyorsun? Sus bakiim yavrum, sonra ağzına acı biber sürerim, 40 gün 40 gece ağlarsın peri masallarındaki gibi. Tabii relativiteden dolayı şöyle de yapabiliriz: Ben biberi sabit tutarım, sen ağzını sürtersin bibere!... '

    İkinci kabulü ise sabit hızda giden her gözlemci için aynı fizik kanunları geçerlidir. Bu da ne demek? Bu da şu demek sevgili okurlarım, potansiyel çukurlarım, eğer sabit hızda gitmiyorsanız yani bir ivmeniz varsa sizin için olaylar gerçekte olduğu gibi olmaz, artıkın siz ivmenizin oluşturduğu sanal bir alemdesinizdir, siz bu noktada George Bush'dan daha fazla aldatılmışsınızdır, o hain ivmeniz sizi nereye çekerse oraya girmek zorundasınızdır. Aslında bu noktada şunu da söylemek gerekir ki dünyamızın üstünde hiç bir zaman deneyleriniz gerçekte tam olması gereken sonuçları vermez çünkü dünyamız kendi etrafında ve güneş etrafında dönmesinden dolayı devamlı bir ivmeye sahiptir...

    Bu işi daha fazla uzatmadan artık Relativite ile ilgili bir kaç söz edeyim: Relativite teorisi zamanın, uzunluğun yani maddenin boyutlarının, ve eş-zamanlılığın (bir işin iki veya daha fala kişi için aynı anda vuku bulma durumu) mutlak ve değişmez değerlere sahip olmadığını aksine bunların gözlemcinin hızına göre değiştiğini açıklar.

    Klasik ve de kalasik fiziğe göre bu değerler kesinlikle değişmez her yerde her zaman aynı değerlere sahip olurlardı. Fakat Einstein bu teorisinde kazın ayağının öyle olmadığını, nah böyle olduğunu, yani ışık hızına yakın hızlarda zamanın yavaşladığını, boyutların kısaldığını ve eş-zamanlılık meselesinin ortadan kalktığını açıkladı. Bunları da basit matematiksel ispatlarla klasik fiziğe bir tabu gibi bakan fizikçilerin gözüne gözüne vurdu, daha sonradan da deneysel ispatlar gelince klasik fizikçiler Myke Tyson'la ringe çıkmış da kulakları koparılmış ne yapacağını bilemeyen boksörlere döndüler...

    Bu teorinin en fazla bilinen yönü de madde-enerji eşitliğidir, yani Einstein'la birlikte anılan E=m*c2 formülü. Bu formül maddenin aslında enerjinin bir çeşidi olduğunu ve bunların birbirine dönüşebileceğini, hatta dönüştüğünü ve hatta hatta bizim dahi dönüştürebileceğimizi söyler. Hatta bu kadarını söylemekle de kalmaz, güneşin daha doğrusu tüm yıldızların nasıl olup da bu kadar enerji yaydığını ve bu enerjinin aslında sadece hidrojenin helyuma dönüşmesinden kaynaklandığını da ima eder... Tabii bu kadarcık bir formülcükden bu kadar anlamı da ancak doctor olan understand yani!.. Değil mi?


    Bu yazılıkda bu kadar yeter sayın veya saymayın okurlarım, bir dahaki yazıma kadar bu yazımı yemeklerden sonra tok karnına birer paragraf olarak alın, pişman olmazsınız....
#28.01.2008 18:02 0 0 0
#26.01.2008 21:04 0 0 0
  • Konu: En Özelime
    [swf1]fireblade-en-ozelime.swf[/swf1][swf2]600[/swf2][swf3]450[/swf3][swf4]fireblade-en-ozelime.swf[/swf4]
#20.01.2008 19:13 0 0 0
  • MESLEK GELİŞİMİ

    Kişinin kendi ilgi ve yeteneklerini gerçekçi bir gözle görmesi, bunlara uygun meslekleri tanıması ve bu doğrultuda seçimini yapması, ileride meslekteki başarılarını ve uyumunu olumlu yönde etkilemektedir.
    Ana babaların, çocuklarının ilgi ve yetenekleri doğrultusunda yönlendirmeleri, ulaşılabilir hedefler belirlemelerine yardımcı olmaları beklenir.
    Meslek gelişimi, yaşamda ergenlik döneminin önemli bir boyutunu oluşturur. Çalışma dünyası içindeki başarı ve doyum için büyük önem taşıyan meslek araştırması, karar verme ve hazırlık yıllarını kapsar. 'Meslek' yalnızca yaşamın dayanak noktası gibi değerlendirilmemekte, giderek bir gelişimsel olgu olarak kabul görmektedir.
    Artık, mesleki seçimi lise yıllarının sonunda, yaşam boyunca yalnızca bir kez gerçekleşen bir olay olarak değerlendirilmemektedir. Meslek seçimi daha çok, çocukluğun sonlarından yetişkinliğin başlarına kadar uzanan, en azından on yıllık bir olgunlaşma sürecidir.
    Meslekler hakkında bilgi vermenin amaçları şunlardır:
    1- İlgi duyduğu ve yönelmeyi düşündüğü mesleğin, kendisince bilinmeyen yönleri hakkında ayrıntılı bilgi vermek.
    2- Öğrenciye, varlığından haberdar olmadığı ya da hakkında yanlış ve eksik bilgi sahibi olduğu meslekleri tanıtmak ve böylece onun görüş alanını genişletip daha zengin bir seçenek grubu arasından uygun seçimi yapmasına yardımcı olmak.
    3- Topluma yararlı ve kişinin kendini gerçekleştirmesine olanak veren her mesleğin saygıya değer olduğu görüşüne erişmesine yardımcı olmak.
    Her insan belki okul öncesi yıllardan itibaren ileride ne olacağını düşünür ve geleceği hakkında bazı planlar kurar. Başlangıçta tamamen duygusal ve hayali olan meslek seçimi yaş ilerledikçe daha gerçekçi temellere dayandırılmaya başlar.
    Öğrencilerin ilgi ve yeteneklerini, toplumun insan gücü ihtiyacını dikkate almaksızın yaptığı seçmeler, hem kendilerini ve yakınlarını hayal kırıklığına uğratmakta hem de toplumun kalkınması bakımından ihtiyaç duyulan insan gücünün israfına yol açmaktadır.
    Meslekler hakkında doğru ve ayrıntılı bilgi sahibi olması bir gencin, meslek seçimi kararını şu yönlerden etkileyebilir:
    1- Meslek seçimi kişinin o alanda, ileride iş bulma olasılığını etkiler.
    2- Bir meslek seçimi kişinin başarı ve başarısızlıklarını belirler.
    3- Bir meslek seçimi kişinin işinden hoşlanıp hoşlanmayacağını etkiler.
    4- Meslek seçimi hayatın diğer yönlerini de etkiler. Nerede yaşanacağını, evliliği, değer, tutum, davranışları,hayat görüşünü, kişilik özelliklerini etkiler.
    5 Meslek seçimi demokratik bir toplumun insan gücünü nasıl kullanacağını etkiler.
    Ergenlik Çağındaki Gençlerin Eğitimindeki Alınacak Önlemler
    1. Ergenlik çağında bulunan çocuk yada genç, kendi kişilik özelliklerine karşı çok duyarlıdır. Bu nedenle, bunlara karşı kırıcı eleştiri, alay, korkutma, başkaları yanında küçük düşürme, aleyhte kıyaslama ve hakaret gibi davranışlarda bulunmak hiçbir zaman doğru değildir.
    2. Ergenlik çağındaki kimseler için, çok kural yerine, az kural ortaya konmalı ve yapılan yanılgıları da çok büyütmemelidir. En küçük bir olumsuz davranışı sanki büyük bir suç işlemiş gibi karşılamaktan çekinmelidir.
    3. Eğitimcinin genç ile olan ilişkilerinde, ne aşırı bir içtenlik, ne de aşırı bir resmiyet bulunmalıdır. Bu dönemdeki kişinin, yalnızca anlayışlı bir gereksinimi vardır.
    4. Ders dışı etkinliklere önem vermelidir. Ders dışı etkinlikler, çocuğun boş zamanını en yararlı bir biçimde doldurmasına ve ruhsal sağlığının da düzelmesine olanak sağlayacaktır.
    5. Bu çağdaki gençler, kendi haklarına karşı çok duyarlıdırlar. Bunun için, derslerde verilen notlarda ve yarışmalarda hakseverlik ilkesinden ayrılmamalıdır.
    6. Bu yaştaki gençler, kendi 'onur' duygularına karşı çok duyarlıdırlar. Bunun için, onları boş yere suçlamaktan özenle kaçınılmalıdır.
    7. Bu dönemde özellikle, 'aşağılık duygusu' içinde bulunan çocukların belli alanlarda başarı göstermelerini sağlamak üzere, onları, ilgi duydukları ve başarılı oldukları alanlara teşvik etmelidir.
    8. Okuldaki sınavlarda, sınav sonuçlarına gereğinden fazla önem verilmemelidir. Özellikle çocuk yada gençte, bir 'sınav korkusu' geliştirilmemelidir.
    ANNE-BABANIN DİKKAT ETMELERİ GEREKEN BAŞLICA NOKTALAR:
    1. Öncelikle çocuklarını tanımalı, onları ilgi ve yetenekleri doğrultusunda yönlendirmelidirler. Anne babalar, kendi tutku ve arzularına göre değerlendirme yapmamalıdırlar.
    2. Çocuklarındaki güven duygusunu pekiştirmek üzere ortam hazırlamalı, yetenek ve kapasitesini aşmamalıdır.
    3. En önemli besinin sevgi ve sevecenlik olduğunu unutmamalı, ancak aşırıya kaçmamalıdırlar.
    4. Yaşayarak öğrenmeye ağırlık verilmelidir.
    5. Çocukların kendi kendilerini yönetmelerini yaş küçüklüğü vb. nedenlerle engellememelidirler.
    6. Anne ve babalar gelişimin normal yüzlerini, zorlu dönemlerini bilmeli, davranışlarını ona göre düzenlemelidirler.
    7. Her çocuğun kendine özgü niteliklerle donanmış, ayrı bir birey olduğunu düşünerek, diğer çocuklarla ve kardeşleriyle kıyaslamamalıdırlar.
    8. Aile ve toplumca geçerli olan bazı kurallara uyma zorunluluğu çocuğa hatırlatılmalı, uymadığı taktirde davranışları insanlar arası ilişkileri anlatacak türdeki yöntemlerle cezalandırılmalıdır. Kişiliğine değil davranışına yönelik olmalıdır.
    9. Anne ve babalar özellikle disiplin konusunda görüş birliğinde olmaya, çocuğun yanında tartışmamaya çalışmalıdırlar.
    10. Çocuğunuza hep çocuk gibi davranırsanız o da hep çocuk gibi kalır. Büyümenin ve gelişmenin hazzını ailece paylaşmaya çalışın.
#18.01.2008 18:19 0 0 0
  • DUYGUSAL GELİŞİMErgenliğin başlarındaki büyümenin hızlı oluşu, biyolojik-cinsel gelişmeye eşlik eden hormonel salgılar buluğda ve onu izleyen yıllardaki ergenin hem duygularında, hem de davranış ve tutumlarında belirgin farklılıklar sergilemesine neden olur.
    Bunlar aşağıdaki gibi sıralanabilir:

    Duyguların Yoğunluğunda Artış: Buluğdan başlayarak ergenin duygularının yoğunluğunda artma olur. Üzüntü, sevinç, öfke, korku gibi duygularını ifade ederken bu yoğunluk göze çarpar. Artan duygululuk ve coşku hali ergende duygularını dışa vurma ve ifade etme ihtiyacını doğurur. Olumsuz duygular el, kol hareketleri, yüz ifadesi ve bağırma gibi sözlü ve sözsüz davranışlarla dışa vurulurken, heyecan, coşku ve karşı cinse yönelik duygular şiir veya öykü yazma, hatıra defteri tutma aracılığı ile kağıda yansıtılır.

    Aşık Olma: Karşı cinse yönelik ilgiler buluğ öncesinde başlar. Ergenlikte cinsel içerikli beğenme ve beğenilme arzusu bireye heyecan veren bir duygudur. Cinsler arasındaki yakınlaşma eğilimi, ergenliğin başlarında daha çok grupta bir arada olma isteği taşırken sonraları karşı cinsten belirli bireylere yönelmiş romantik duygular ortaya çıkar.

    Mahcubiyet ve Çekingenlik:

    Buluğ öncesinden başlayan ve buluğda da devam eden bir durumdur. Adeta vücutlarını saklamak isterler. Vücutlarında meydana gelen farklı zaman ve hızlardaki değişiklikleri saklamak ve ya kendi vücutlarını meraklı gözlerden saklama amacı taşıdığı düşünülebilir.

    Aşırı Hayal Kurma: Biyolojik-cinsel gelişme, duygululuktaki artış ve zihinsel gelişme, ergenlerin akıllarından geçirdikleri yoğunluğunu ve niteliğini de değiştirir. Ergen hayal kurma yolu ile arzularını düşüncelerine yansıtır. Hayal konusu geleceğe yönelik tasarılar olabileceği gibi, gerçekleşmesini isteyebileceği herhangi bir isteği de olabilir. Hayalin içeriği genellikle karşı cinse yöneliktir. Hayal etme yaratıcı düşünceyi besleyen en önemli güçtür. Bu anlamda yararlıdır. Ancak gerçekleştirilmemiş istekler sanki olmuş gibi hayal ediliyorsa, o zaman ergenler için bir sığınma ve telafi etme aracı haline getirilmiş demektir.

    Tedirgin ve Huzursuz Olma:Bu duygu ergenin karşı karşıya kaldığı stres uyarılarının etkisine göre ve uyaranları algılayış biçimine göre değişmektedir. Meydana gelen değişikliklere alışma çabalarının yanı sıra, akranları ve yetişkinlerle olan sosyal ilişkilerdeki aksamalar veya bu isteğin engellenmesi de huzursuzluk yaratabilir.

    Yalnız Kalma İsteği: Buluğdaki bir kız veya erkek zaman zaman başkalarından uzaklaşmak, kendisi ile baş başa kalmak istiyor gibidir.

    Çalışmaya Karşı İsteksizlik: Hızlı büyümenin olduğu bu dönemde ergenin bir miktar durgun ve atıl olduğu adeta hareket etmeye üşendiği zamanlar vardır. Çalışmaya daha az isteklidir. Vücut enerjisini adeta büyümeye harcıyor gibidir.

    Çabuk Heyecanlanma: Ergen yeni durumlarla karşılaştığında, bu kendisi için alışık olmadığı bir durumsa heyecanlanıp korkabilir. Heyecan dengesi tam oluşmadığı için duygularının kontrolü zordur. Çoğu ergen heyecan verici durumlar karşısında kolayca kızabilir. Kızarma ergende korku yaratan istenmedik bir durumdur. Sadece bu korku tek başına ergeni heyecanlandırıp, kaygısını arttırabilir. Ergen bu durumda kendisinin başkaları tarafından aciz, güvensiz ve korkak gibi algılanabileceğini düşünür ve bu izlenimi bırakmaktan dolayı üzüntü duyar. Heyecanların kontrolü öğrenme ile kazanılır veya olgunlaştıkça belirli durumlar karşısında gösterilen duygusal tepkilerde dengelilik artar.

    ERGENLİK DÖNEMİNDE EN SIK RASTLANILAN HEYECAN BİÇİMLERİ:

    Sıklıkla karşılaşılan heyecan biçimleri :
    KORKU : Objelere karşı duyulan korkular (yılan, köpek vb.).Sosyal ilişkilerden duyulan korkular (kalabalıkta konuşma)Ergenin kendisiyle ilgili korkuları (yoksulluk, ölüm, başarısızlık)
    ENDİŞE : Daha ziyade hayali nedenlerden oluşur (ne olacağım?)
    DUYGUSAL KIRIKLIKLAR : Biyolojik yetersizlikler, yetersiz alışkanlık, yetenek ve beceriler. Çevresel yetersizlikler ve tehlikeler (maddi, aile, kural, disiplin vb.) Birbirine karşıt isteklerin çatışması.
    ÖFKE : Alay edilme, yalanla aldatılma, yalancılıkla suçlanma.
    RUHSAL ZORLANMALAR : İnsan, faaliyetlerinde engellendiğinde bir gerilim veya bunalım yaşarlar. Her hangi bir baskı, hoş olmayan bir olay, yüklenilen ağır görevler veya üzüntü yaratan olaylar ruhsal zorlanma olarak nitelendirilebilir. Uygun eğitim öğretim ya da yaşantılar ortamı sağlanamadığında şu davranış ve bozuklukları görülebilir:- Öğrencide sosyal geri çekilme.- Uyumsuz davranışlar, kaçma, çalma, suça yönelme vb.- Madde bağımlılığı (sigara, alkol, balli, tiner, uyuşturucu )- Davranış bozuklukları (stres, depresyon, nevroz, psikoz ).- Çatışma (aile, okul, sokak )- Uzaklaşma.ERGENLİKTE SOSYAL GELİŞİM
    Sosyal gelişme, kişinin içinde yaşadığı toplum tarafından kabul edilebilir biçimde davranmayı öğrenme sürecidir. Çocuğun diğer insanlarla olan sosyal ilişkilerinin nasıl olacağı hayatın ilk yıllarındaki öğrenmelerine bağlıdır. İnsanlarla sıcak ilişkiler kurmaktan hoşlanan çocuklar bu davranışı öğrenme ile kazanırlar. Bu bakımdan anne-baba ve diğer yetişkinlerin sosyal davranışları çok önemlidir.

    Çocuğun tek çocuk, ortanca veya büyük çocuk olup olmadığı, kardeş sayısı, cinsiyeti, ailenin büyüklüğü,ailenin katıldığı sosyal deneyimlerin kalitesi, eve misafir gelişi, misafir ağırlama biçimi, ebeveynin evdeki misafire takınması gereken tavır,ailenin sosyal, ekonomik ve kültürel seviyesi hep topluma uymasını, sosyalleşmesini etkileyen belli başlı faktörlerdir. Aralarında çok yaş farkı olan kardeşi olma, sosyalleştirmeyi güçleştirebilir. Kardeşlerin ve ev halkının hep aynı cinsiyetten olması karşı cinsle ilişki kurmayı güç hale getirebilir.

    Toplumsal UyumErgen, toplumda saygınlık kazanmaya ve statü sahibi olmaya gereksinim duyar. Toplumsal uyum geniş ölçüde bu gereksinmenin karşılanmasına bağlıdır. Ergenlik yılları bir anlamda, toplumsal gelişim ve uyum yılları olarak da nitelenebilir. Toplumsal uyum zamanla kazanılır. Bu uyum ergenlik döneminde bazı deneyimlerle gelişir. Bu evrede birey kendi cinsinden oluşturduğu grup içinde faaliyetlerini düzenlemeye çalışır. İlk sosyal uyumlarını gerçekleştirirken kendilerine deneyim fırsatı tanınan, özgür bir aile ortamında, yeterince sevgi ve güven ortamı içinde büyüyen çocukların ergenlik döneminde başarılı olmaları için gerekli ortam hazırlanmış demektir. Bu nedenle anne ve babaların önce çocuklarını tanımaları, onların ilgi ve yeteneklerini bilmeleri, onları özerk kılmak üzere fırsat hazırlamaları, nihayet onların sorularına arkadaşça kuracakları diyalog yardımıyla eğilmeleri ergenlik döneminin kolayca aşılmasına yardımcı olacak etkenlerdir.
    İyi Bir Öğretmen Sınıfta Şunlara Dikkat Etmelidir

    · Bir öğretmen evvela sınıftaki çocuklara emniyet ve huzur hissi duyurması icap eder.

    · Kendi uyum problemlerini onlara aşılamaması gerekir.

    · Sınıftaki her çocuğa eşit muamele etmesi ve bazı çocuklara fazla ilgi göstermekten veya herhangi bir sevgisizliğini göstermekten kaçınması gerekir.

    · Öğretmen çocukların sınıfa hakim olmalarına müsaade etmemelidir.

    · Bir öğretmen sınıfını mümkün olduğu kadar ilgi çeken bir yer yapmalıdır.

    Ergenlik Çağındaki Gençlerin Eğitiminde Alınabilecek Önlemler

    · Ergenlik çağında bulunan çocuk yada genç, kendi kişilik özelliklerine karşı çok duyarlıdır. Bu nedenle, bunlara karşı kırıcı eleştiri, alay, korkutma, başkaları yanında küçük düşürme, aleyhte kıyaslama ve hakaret gibi davranışlarda bulunmak, hiçbir zaman doğru değildir.

    · Ergenlik çağındaki kimseler için, çok kural yerine, az kural konmalı ve yapılan yanılgılar da çok büyütülmemelidir. En küçük bir olumsuz davranışı sanki büyük bir suç işlemiş gibi karşılamaktan çekinmelidir.

    · Ders dışı etkinliklere de önem verilmelidir. Ders dışı etkinlikler, çocuğun boş zamanını en yararlı bir biçimde doldurmasına ve ruhsal sağlığının da düzelmesine olanak sağlayacaktır.

    · Bu çağdaki gençler kendi haklarına çok duyarlıdır. Bu nedenle hakseverlik ilkesinden ayrılınmamalıdır.

    · Yine bu yaştaki gençler, kendi 'onur' duygularına karşı çok duyarlıdırlar. Bunun için, onları boş yere suçlamaktan özenle kaçınılmalıdır.

    · Bu dönemde özellikle, 'aşağılık duygusu' içinde bulunana çocukların belli alanlarda başarı göstermelerini sağlamak üzere, onları, ilgi duydukları ve başarılı oldukları alanlara teşvik etmelidir.

    · Okuldaki sınavlarda, sınav sonuçlarına gereğinden fazla önem verilmemelidir. Özellikle, çocuk yada gençte, bir 'sınav kokusu' geliştirilmemelidir.

    ERGENİN AİLESİYLE İLİŞKİLERİ

    · Ergen için tehlikeli bir durum:Anne baba arasındaki anlaşmazlık
    · Çok az anne baba, ergen çocuklarında geleceğin yetişkin haklarını görebilmektedir.

    · Anne babanın ergen çocukları hakkındaki yargıları genellikle katı, önyargılı ve haksızdır; çünkü çocuklarını anlamazlar.

    · Gelecekteki terk etmeyi haber verdiği için anne babaların çocuktaki her türlü değişimi, gemlemeleri olgunlaşmada bir gecikmeye yol açar.

    · Ergeni sistemli kötüleme, aşağılık kompleksi, ya da düşsel karmaşaları doğurabilir.

    GENÇLERLE BARIŞ İÇİNDE YAŞANABİLİR Mİ?

    Gençlerle barış içinde yaşanabilir, bu zorunluluktan doğan bir çatışmanın çözümü için de gereklidir. Gençlik çatışmalarının sürüp gitmesi, gençlerle yetişkinler arasında kapatılmaz gibi görünen bir uçurumun varlığı, insanı karamsarlığa itiyor. Ancak gençleri anlamak ve onlarla dayanışma yapmak zorundayız. Her şeyden önce, gençlik çağının fırtınalı ve çetin bir dönem olduğunu göz önünde tutmakta yarar vardır.

    Kuşaklar arası çatışma yalnız kaçınılmaz değil, sağlıklıdır da. Bilimde, sanatta, yazında ve toplumsal alanda bir çok devrim ve yenilik eskiyi yadsımakla başlamış ve gerçekleşmiştir. Bunu da çoğunlukla genç kuşaklar başarmıştır. Kuşkusuz gençlerin yenilik tutkusu ve ilerici görüşleriyle eski kuşakların deneyiminin birleşmesinde ancak toplum kazanır.

    Gençlerle anne baba arsında ortaya çıkan ve kuşak çatışmasına yol açan durumlar:

    1.Biçimsel olarak kuşak çatışması yaratan durumlar, olaylar:

    · Eve dönüş ve yemek saati

    · Çalışma, eğlenme ,gezme saati

    · Giyinme ve süslenme biçimi

    · Sözlü ve sözsüz iletişim biçimi

    · Müzik dinlerken yada iş yaparken gürültü çıkarmak

    · Arkadaş seçimi, arkadaş ilişkisi

    · Kız-erkek arkadaşlığı

    · Büyüklere karşı saygı

    · Ekonomik olarak (para sorunu)

    2.İçerik olarak kuşak çatışması gereken durumlar, olaylar:

    · Özdeşleşme, özerklik, sorumluluk süreçlerinden kaynaklanan düşünceler

    · Hal ve görev kavramı

    · Gelenek, görenek, din anlayışı ve yorumu

    · Geçerli değer yargıları

    · Meslek seçimi

    · Başarılı ve saygın insanın tanımı

    · Müzik türü, dergi, günlük gazete, kitap seçimi

    · Dinlerken radyo, izlenen televizyon, seçilen video kasetlerinin türü ve konusuna ilişkin görüşler

    · Dünya görüşü, yaşam felsefesi

    · Toplumun, ülkenin, insanın geleceğine ilişkin görüşler

    Kuşak çatışmasının olumsuz ve sağlıksız boyutlara kadar erişmesini önlemek, bir yerde sağlıklı ve iyi bir iletişim yoluyla gerçekleşir. Bu iletişimin sağlıklı olması da, öncelikle yetişkin kuşağın yerine getirmesi gereken ödevler dahilinde gerçekleşecektir;

    · Yetişkin kuşak önce genci bir insan olarak kabul etmeli, ona sevgi ve saygı gösterdiğinizi belirtmek gerekir.

    · Gençlik çağına özgü biyolojik, ruhsal ve toplumsal değişme ve gelişmeleri, bunların gencin davranışına ne biçimde yansıdığını bilip tanımak, gençlik çağının fırtınalı ve zor olduğunu göz önünde bulundurarak durumu değerlendirmek gerekir.

    · Gencin duygulanım değişiklikleri ve düşlemlerden kaynaklanan davranışları karşısında serin kanlı olmak ve kırıcı, sert, yıkıcı davranışlarda bulunmamak gerekir.

    · Genci denetlemek, engellemek yada ödün, ödül vermek için tutarlı davranmak gerekir. Bazen ödüle değer bulduğumuz bir davranışı başka bir zaman kötüleyip, eleştirip, yermekten kaçınmak gerekir.

    · Gencin yaşamı,giyinişi, süslenmesine ilişkin karar alırken durumu gençle tartışmak yerine onun düşünce ve önerilerine anlayış ve saygı göstermek gerekir.

    · Aile ve evle ilgili konularda ve sorunlarında gencin de düşünce ve önerilerini alıp onunla konuşunuz, tartışmaktan uzak bir tavır sergileyiniz.

    · Konuşma ve tartışmalar sırasında gencin doğru düşündüğü, gerçeği bulup söylediği durumlarda ona hak verin, düşünce ve önerisini gerçekleştirmek için ona yardımcı olun.

    · Gençlerle yapılan konuşma ve tartışmaları onları korkutarak ve yıldırarak kesmeyin.

    · Gencin tutumu ve davranışlarına biçim ve yön verirken 'benim gençliğimde' diye başlayan konuşma, öğüt ve davranışlarınızdan kaçınınız.

    · Gence bol bol öğüt vermek ve tavsiyede bulunmak yerine örnek davranışlar yapın ve örnek davranışlar bulun gösterin.Çünkü ergenler de çocuklar gibi öğüt ve tavsiyelerden hiç ders almaz bunun için model olacak davranış ve eylemlerde bulunmak sağlıklı bir yetişkin yaşamına hazırlayacaktır genci.

    İki kuşak arasındaki iletişimin sağlıklı bir biçimde kurulup sürdürülmesi için gençlere de düşen görevler vardır:

    · Gençler bilse, yaşlılar yapabilseydi! Deyimine uygun olarak iletişim kurmaya çalışın.

    · Bütün amaç, beklenti ve isteklerinin hemen o anda tümüyle gerçekleşmeyeceğini bilin.

    · Konuşma ve tartışmalarda kırıcı ve sert olmaktan kaçının.

    · Engeller, zorluklar, sorunlar karşısında size yardımcı ve destek olacak insanların anneniz, babanız, yakınlarınız olacağını unutmayın.

    · Her yerde ve her zaman erişkin ve yetişkinlerden öğrenmemiz gereken bilgiler, deneyler olduğunu kabul edin.

    Yetişkinlerin, ergenlerle olan eğitim farklılıklarının giderilmesi, her iki kuşağın sahip çıkacağı ortak değerlerin yaratılmasına olanak hazırlaması anne-baba ve ergen arsındaki çatışmayı azaltacak ve onları sağlıklı bir biçimde toplumla bütünleştirecektir.

    AHLAK GELİŞİMİ VE AHLAKİ DAVRANIŞ

    Ergenlikte işlev gören iki etmen, ahlak gelişiminde önemli değişikliklere katkıda bulunur. Bunlardan birincisi bilişsel gelişimde soyut işlemlerin başlamasıdır. İkincisi ise yeni bir kimliğin ve benlik duygusunun oluşmasıdır.

    Soyut işlemlerin bilişsel evresi, bireyin geleneksel ahlak düzeyinin ötesine geçmesi için önkoşuldur. Bireyin ilkeli ahlak konumuna gelmesi, diğer bir anlatımla yasa altında eşit adalet,en iyiyi bütün insanlara sunmak, toplumsal sözleşmeler veya insan yaşamının değeri gibi kavramları ele alması için bireyin soyut kavramlarla düşünebilmesi, somut durumları ele almanın ötesine geçebilmesi ve varsayımlı problemler ortaya atabilmesi gerekir.

    Soyut işlem düşüncesinin başlaması ve ergenlikteki benlik arayışı, bu gelişimi kolaylaştıran ardışık bir değişim ve çatışma dönemiyle sonuçlanır. Ergen, sadece kendi hakkında değil,fakat dünya ve insanlık hakkında yanıtlar arayıp bunları netleştirmeye çalışır. Benliğin bütünleşmesi ve bireyin (ben) kim olduğunun açıkça farkına varması söz konusudur. Bu farkına varış kimlik haline gelir. Bu ego olarak da adlandırılabilir.

#18.01.2008 18:19 0 0 0
  • UZAKDOĞU PILAVI

    MALZEMELER

    4 kişilik
    400 gr tavuk suyunda haşlanmış pirinç
    1 yemek kaşığı soya sosu
    1 büyük baş soğan
    1 çay kaşığı sarmısak tozu
    1 adet domates rendesi
    2 yemek kaşığı soya yağı
    250 gr kuş üzümü
    100 gr haşlanmış sivri biber
    150 gr haşlanmış havuç
    3 bardak su
    maydanoz


    HAZIRLANIŞI

    Pilavı normal pilav şeklinde pişirin. Suyunu çekince içine haşlanmış havuç, sivri biber ve kuş üzümünü ekleyip karıştırın. Bir kabın içine yağda kavrulmuş soğan, sarımsak tozu, soya sosu ve domates rendesini ekleyip karıştırın. Bu karışımı pilavın üzerinde gezdirin ve maydanozla da süsleyin.

#16.01.2008 18:26 0 0 0