Doslar yıldız gibidir onları her zaman göremezssin ama
senin için her zaman var olduklarını bilir ve seni düşündüklerini bilirsin.
Tüm kötülüklerin senden uzak olmasını dilerim
Mutluluğun her zaman sımsıkı ve kocaman seninle olmasını dilerim.
iyiki doğdun daima varsın Nice yıllara...
Oraya gitme demedim mi sana
Seni yalnız ben tanırım demedim mi
bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi benim demedim mi
Bir gün kızsan bana, alsan başını yüzbin yıllık yere gitsen
Dönüp kavuşacağın yer benim demedim mi
Ben bir denizim demedim mi
Sen bir balıksın demedim mi,
Demedim mi o kurak yerlere gitme
Senin duru denizin benim demedim mi
Demedim mi yolunu vururlar senin,
demedimmi soğuturlar seni
Oysa ateşin benim, sıcaklığın benim demedim mi
Türlü şeyler derler sana demedim mi
Kötü huylar edinirsin demedim mi
Ölmezlik kaynağını kaybedersin
Yani beni kaybedersin demedim mi
Uzak bir yerin uzak bir padişahı bir gün caamiye gidiyor namaz kılmaya fakat padişahya bir sürüde koruması var etrafında ortalığı velveleye veriyorlar bir kıyamet gürültü bir iki fakiride örseliyorlar fakirlerden biri yerinden doğrulup diyorki padişahım senin caamiye gidişin buysa.. derken birden bire bir bıçak gibi karanlığa keser gecenin müziği her kötü haber gibi aceleci celalettin babasını yitirdi alemlerin sultanı baharettin velet terk ettii ten kafesini uçtu sevgilisine doğru
Göz gamın ne olduğunu bilseydi,
gökyüzü bu ayrılığı çekseydi,
padişah bu acıyı duysaydı;
göz gece demez gündüz demez ağlardı,
gökler yıldızlara, güneşle, ayla
gece demez gündüz demez ağlardı.
padişah bakardı ününe,
tacına, tahtına, tolgasına, kemerine,
gece demez gündüz demez ağlardı.
Gül bahçesi güzün geleceğini duysaydı,
uçan kuş avlanacağını bilseydi,
gerdek gecesi bu özlemi görseydi;
gül bahçesi hem güle hem dala ağlardı,
uçan kuş uçmaktan vazgeçer ağlardı,
gerdek gecesi öpüşmeye, sarılmaya ağlardı.
Zaloğlu bu zülmü görseydi,
ecel bu çığlığı duysaydı,
cellâdın yüreği olsaydı;
Zaloğlu savaşa, yiğitliğe ağlardı,
ecel bakardı kendine ağlardı,
cellât, yüreği taş olsa, ağlardı.
Kumru, başına geleceği duysaydı,
tabut, içine gireni bilseydi,
hayvanlarda bir parça akıl olsaydı;
kumru selviden ayrılır ağlardı,
tabut omuzda giderken ağlardı
öküzler, beygirler, kediler ağlardı.
Ölüm acılarını gördü tatlı can,
koyuldu işte böyle ağlamaya.
Olanlar oldu, gitti dostum benim.
şu dünya bir altüst olsa, aülasa yeri var.
öylesine topraklar altında kalmışım.
ve gitti işde, ten ve dünya telaşından uzak sevgili
gitti şem's dağların, dağların ardına battı güneş
battı güneş dağların ardına
Bir tatlı ömür gibi gitmeye niyetlendin,
ayrılık atına eyer vurdun inadına.
Ama bizi unutma, hatırla ama.
Sana temiz dostlar, iyi dostlar, bağdaş dostlar
yeryüzünde de var, gökyüzünde de var.
Eski dostla ettiğin yemini, hatırla ama.
Sen her gece ay değirmisini
başına yastık edince yollarda,
dizime yattığın geceleri, hatırla ama.
Sen ey, Hüsrev'i kendine kul,
Şîrin gibi bir nice güzeli esir eden,
aşkının ateşiyle tıpkı Ferhat gibi benim
ayrılık dağını delmede olduğumu, hatırla ama.
Bir deniz kesilen gözlerimin kıyısında
bir aşk ovasını görmüştün hani;
safran dallarıyla, ağustos gülleriyle sarmaşdolaş.
Bunu unutma, hatırla ama.
Ey Tebrizli Şems,
dinim aşktır benim, senin yüzünü gördüm göreli,
benim dinim senin yüzünle övünür, ey sevgili.
Bunu unutma, hatırla ama.
*Emeğinize sağlık bu güzel paylaşım için...
*gerçek dostlukların çok azaldığı bu dünyada
bize böyle güzel bir yazıyı okuma fırsatı verdiğiniz için
teşekkür ederim
yüreğinize sağlık
Ben teşekkür ederim
Ey dost! Sana gelmek yaşama sevincidir. Hatta bir yaşama biçimidir. Sana
geldiğimde donanmış, onanmış olurum. Dosta gelmek bir irfan mektebine ermek, bir
irfan meclisine girmek demektir, bilirim. Hayâtı yeniden, bir daha ve her an
yorumlamaya seninle başlarım. Her şey yeniden ve tâze bir anlam kazanmaya
başlar sâyende.
Ey dost! Kentin o süflî, abûs çehresinden soyutlanarak sana gelirim. Maddî olan
şeylerin kıymeti arttıkça dostluklarının ve dostlarının değeri tükenen şehir
insanından kaçarak sana yönelirim. Çünkü ben kendimi, yani seni dahası sendeki
beni aramak için gelirim.
Ey dost! "Herkesin kişisel bir menkıbesi vardır." derler. Benim menkıbemin
başlangıcı da sonu da sendedir. Sen hep bana; "Odunların doğrusunu taşımayı"
ögütlersin. Çünkü senin kapından eğri odun giremez. Kişisel menkıbemi ararken;
rehberim, kılavuzum sen olursun hep.
Ey dost! Ummâna kavuşmak için ırmaklar nasıl mecrâlarını seçerse, ben de
gönlümdeki ummâna giden yol olarak seni seçerim. Sana hep sâde ve susuz gelmek
isterim. Gönlümün derinliklerine dalmanı, bütün yaralarımı sarmanı ve hasta rûhumu
onarmanı beklerim.
Ey dost! Ben sana dostça seslenen bir âşık gibi gelirim... O dostuna diyordu ki:
"Leylâ değilim dost, lâkin çöle çağırırsan gelirim. Sana "yalan" halde gelmem,
toplarım özümü "yalın halde gelirim. Kapıyı çaldığımda "kim o" dersen, "sensin
efendim" derim. Ben olmam kapında, "sen" olur gelirim. Sen "gel" de yeter ki, yola
yük olmam, "yol" olur gelirim."
Ey dost! Senin huzûrunda ne gam ne keder nede dünyevî meşgaleler var. Çünkü sen
her an O(c.c.)'nunlasın. Senin seyrin O(c.c.)'ndan O(c.c.)'na ve O(c.c.)'nunladır.
Sende dâimâ O(c.c.)'nu hatırlatan bir şeyler var. Senin yanında birden başka bir
âleme girmiş gibi olurum. Âlemim değişir .Dünyam kaybolur. Dahası ben
kaybolurum. Bu yüzden hâlimi arz etmem imkânsızlaşır. Fuzûlîce sızlanırım hep: Arz-ı hâl etmeye cânâ seni tenhâ bulamam Seni tenhâ bulicak kendim aslâ
bulamam"
Ey dost! Hangi vakit yanında bulunsam hep aynı hislerle dolarım! Benim aradığım
dünya işte bu dünyadır, bu âlem benim rüyâlarımın süsüdür.Ben hep bu hasret ile
yanarım. Bütün sorularımın cevâbı sendedir. Ben hep bu ânı özlerim. Belki de beni
bu hayata bağlayan çok az sebepten birisi; sen gibi hakîkî bir dostla buluşmaktır.
Bir Allah dostunun söylediği gibi: "Beni bu dünyada tutan üç şey var. Allah için
sevdiğim dostlarim, Namaz, Ve seherlerde kalkıp yaptığım gece ibâdetleri."
Ey dost! Senin yanında doktorun odasındaki hasta gibiyim. Heyecan, korku, sürûr;
hepsi bir arada. Hem iyileşmek istiyorum, hem korkuyorum. Hem sana koşmak, hem
de senden kaçmak istiyorum. Senin şefkat yüklü yüreğinde ısınmak, acıtan
reçetelerinle tedâvî olmak istiyorum. Kimi zaman senden hiç ayrılmamak kimi
zaman da hiç karşılaşmamayı diliyorum. Ne garip değil mi?
Ey dost! O kadar yakınımdasin ki; beni sen sanırım. Sana o kadar yakınım ki; seni
kendim sanırım. Bağışla şaşkınlığımı. Bu hâlime anlam vermekte oldukça
zorlanıyorum. Âşık bir gönlün serzenişini andırıyor benimkisi: "Bana öyle yakınsın
ki Seni ben sandım Sana öyle yakınım ki Beni sen sandım Sen mi bensin?Ben mi
senim?
Ey dost! Ancak seni görünce yüzüm gülüyor. Senin lâtif varlığın ve gönül çalan
güzelliğin karşısında çâresizim. Bakışların bana mutluluk veriyor, kabıma sığmaz
bir hâle bürünüyorum. Senin sevdâ ateşin öylesine yakıcı, öylesine derinden ki,
bunu anlatmaya ne gücüm var ne de tahammülüm. Seni anlatmak âteşten kelimeler
toplamak, bir yangına körükle gitmek gibidir biliyorum.
Ey dost! Derdimi kimseye dökemiyorum. Bu hâlimden dolayı beni kınıyorlar.
Aldırış ettiğimi sanma. Sadece üzülüyorum. Anlaşılmak gibi bir derdim de yok.
Her gün onlarca yüzle karşılaşıyorum. Ne var ki o yüzler bana tanıdık gelmiyor.
Hep seni arıyorum. "Bağda binlerce ay yüzlü güzeller var. Güller ve misk kokulu
menekşeler var."(Hz. Mevlânâ) Oysa benim için senden başkası yok.
Ey dost! "Sana âşık olduğum için bana öğüt veriyorlar. Öğüt bana ne yarar verir?
Zehirli su içmişim. Bana şekerin ne yararı olabilir? Benim için ayağını bağlayın
diyorlar. Oysa deli olan gönüldür. Ayağımın bağlanmasının ne faydası var?" (Hz.
Mevlânâ) Züleyhâ'yı kınayanlar Yûsuf(a.s.)'un güzelliği karşısında ne yaptılar?
Onların yarası "El Yâresi" idi. Ya bu "Dîl Yâresi"ne ne demeli!
Ey dost! Sözü uzun tuttuğum için beni bağışla! Senin yâdından başka , gönlümü
neye bağlarsam, ona tövbe olsun. Seni zikretmeksizin, seni anmaksızın, nerede
oturursam tövbeler olsun. Sen bana yine kuş dili ile konuş. Beni aşkınla deli dîvâne
kıl. Sûretinden ve dahası sîretinden mahrum etme. Bu gönül senin evindir.
Ey Gönüller Sultanı Her dem seninle, senin özlemindeyiz, Senin himmetinle gözler
yerde mahçup ve hüzündeyiz. Hicranınsa ayakta tutuyor bizi.
Ey Türk gençliği ! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!