Çocukken her akşam yatmadan önce Tanrı ya bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün Tanrı nın çalışma tarzının bu olmadığını anladım. Ertesi gün gittim kendime yeni bir bisiklet çaldım ve her akşam yatmadan önce Tanrı ya günahlarımı affetmesi için dua ettim.
>Alphonse Capone
Yokluğundan örselenen her gün
Tutam tutam hüzünlerle gelir
Ve ben
uzak diyarlardaki ellerini tutmak isterim de
Mesafelere sözüm geçmez
Uzanamam.
Yoksun!
Denizler dolusu yosun kokan gülüşlerde
Uçsuz bucaksız maviliklerde
Gün alacası saatlerde seni düşlemek
Bir ayrılık kuşatmasından arta kalmış
Gecenin içine tek tük düşen
O senfoninin notalarında aramak
Azabım olur.
Yakarken kalbimi aşk ateşinle,sönüpte kül kalmanın zamanımıydı?varken seni seviyorum sözlerinde,dilde elveda olmanın zamanımıydı?bulmuşken mutluluğu senin kalbinde,hasretinle yas olmanın zamanımıydı? Öğrenirken gülmeyi o gözlerinde,hayalinle yaş olmanın zamanımıydı? Ne vardı böyle habersiz gidecek,yokluğunu kalbimde hergün büyütecek,mevsimleri bile altüst edecek,aşkımın baharında kışın zamanımıydı?
Hüzün
İyi oldu gelmediğin
Bu yol korkaklar için değil
Bu sulardan her baba yiğit geçemez
Bu köprüden benim di...yen de geçemez!
İyi oldu gelmediğin
...Sen bilindik suyun sığ sularında
Açılmadan yaşarsın
Sen okyanus mavisine
Uzaklardan bakarsın
İyi oldu gelmediğin
Biz yüreyemeyeceğin kadar uzak
Düşleyemeyeceğin kadar
Renkli ve berrak bir ülkeye
Birlikte gidemezdik
Sen açık denizlerden habersiz bir balık
Yalçın tepelerden uzak bir martısın
İyi oldu gelmediğin
Alınmanı istemem
Darılman üzer beni
Sana yalan söyleyemem
Tabii ki sevdim seni
Sende sığ suları
Sende martıları
Açık denizlerden habersiz balıkları
Geçemeyeceğin köprüleri
Düşleyemeyeceğin mavileri
Sende korkaklığı sevdim
İyi oldu gelmediğin.
Suçlu aramaktan vazgeçtim.
Kimseye cevabı olmayan sorular... Sormuyorum!
Biraz kırgınım ama olsun artık daha güçlüyüm!
Galiba büyüyorum!
Sabahları artık gülerek uyanmıyorum!
ama hiç olmassa ağlamıyorumda!!
İstemiyorum artık çok fazla şey bilmek! Yaşamak dediğin böylesine bişey demek!
böyle bir haber ancak bu gazeteden beklenir sonuna şunuda ekleselermiş
>>>Ferit Paşanın isteği ile İngilizlerin de ısrarıyla, Kuvâ-yı Milliye aleyhine Şeyhülislâm Dürrizâde Abdullah imzasıyla bir fetva yayınlandı. Buna padişahın bir fermanı da eklenerek, her üç metin bir arada basılarak Yunan ve İngiliz uçakları ile Anadoluya dağıtıldı. Fetvada, Millî Mücadeleyi yönetenler Padişaha baş kaldırmış, kendi çıkarlarını düşünen zorbalar, halifeyi dinlemeyen dinsizler olarak gösteriliyordu Damat Ferit, bu genelge ile halkın desteğini sağlamak istiyor ve Kuvâ-yı Millîye aleyhinde kamu oyu oluşturmaya çalışıyordu.Damat Ferit in Milli Mücadele aleyhinde meydana getirdiği olumsuz cereyanları önlemek, ayaklanmaları kışkırtanları, idare edenleri ve katılanları yola getirmek amacıyla 29 Nisan 1920 de çıkardığı " Hıyanet-i Vataniyye" kanunu ile bu gibileri idam cezasına mahkûm etti.<<<
dini en büyük kullanan o zaman için halifeliği etkisi altında bulunduran yabancı devletler dir.Türkiye devleti kurulduktan sonra halife atanıyor ama sonrasında kaldırılıyor bununda sebebleri vardır.Cumhuriyet 29 Ekim 1923 ilan ediliyor ve daha sonradan Türkiye Cumhuriyeti oluyor. Türkiye Devletin Kuruluşu 23 Nisan 1920 Cuma günü, Cuma namazından sonra Meclis'in önüne gelindiğinde, tekbir sesleri ufukları inletiyordu. Burada kurbanlar kesildi. Peşinden Bursa Mebusu Hoca Fehmi Efendi'nin yaptığı duaya "amin" diyen halkın ve mebusların heyecanlı sesleri ortalığı çınlatıyordu.
Atatürk dini kullanmak isteseydi bu ülkeye cumhuriyet getirmez padişahlık getiri ülkenin başınada kendisi geçer dini lider olarakta kendini gösterirdi. Boşuna dememiş atalarımız iyilik yap denize at balık bilmezse halik bilir.Keşke her dini sömüren Atatürk gibi olsa şimdiki sömürenleri görüp bu yazıyı okuyunca insanın böyle diyesi geliyor
Sorun burda şüpheye yer vermemek zamanında salak bir savcının can güvenliğim yok diye gitmemesi askere saldırmak için bekleyenlerin eline koz verirsin herkez biliyorki asker o küçük kızın huzur içinde yaşması için ve canını koruma için teröristlerle çarpışıyo .Bu savcının çalışması için illaki deniz kenarımı olması gerek.Gidip bir incelemede bulunsa kimseye boş meydan bırakmasalar hiç kimse şuçlayacak sebeb bulamaz ama bu olmadığı sürece bu gibi bazı asker karşıtı yazarlara pirim veriyorlar.
Olay incelenicektir ve suçlu elbet bulunacaktır. diyorsunda bu olayın oldugu an yapılsa sonuca daha çabuk ulaşılır Doktorun, savcının gitmemesi aksıyan bir yan olduğu ortada sırf "Can güvenliği" gerekçe gösterilerek gidilmemsi çok basit bir sebeb o savcı istese bir dünya korumayla gidebilir.Bu olayın asıl sorumlusu olay hemen olduktan sonra incelemeye gidilse sebebi daha kolay açıklanır kimsede iftira atamazdı ama aksayan düzen devletin kötülemek için kullanıyorlar.
Gerçekten çok üzücü bir olay bu ülkede insana değer verilmiyor malesef her an ölme ihtimalimiz çok yüksek.Yaşayorsak bu en büyük mucize sayılıyor bu ülkede .
Bu olay hakkında araştırma- soruşturma yapılmaması veya yapılması bir şey degiştirecegini sanmıyorum yapsalar dahi şuçlu olarak o kızı gösterirlerdi , hatta kızın ailesine para ceza dahi verirlerdi.
Doktorun, savcının gitmemesi bu ülkede işlerin nasıl işledigi anlaşıyor herkez özel bir büro açıp işleri ordan götürüyor artık savcılardamı özel büro açmış devlet bunları ora gönderemiyorsa neden maaş veriyor anlamak mümkün degil.
Olay gerçekten çok vahim bir olay malesef bir çok olay karşısın hiç bir şey yapılmıyor sonuç ateş düştügü yeri yakıyor
Olayı kürt açılımına Ahmet Altan dan başka bağlıyacak yazarda yoktur sanırsam bu olayın bir benzeri askerin eline pimi çekilmiş bombayı veren kendini bir ..... sanan subayın yaptıgını gördük ordada askerimiz şehit oldu gazetede yazmasa egitim zaiatı denineçekti büyük bir ihtimal.Olayda sonucunda böyle bir ayırma gidilmesi şaçmalık bu ırk konusu degil bir insanlık konusudur her insanın özgürce yaşamaya hakkı vardır bu hakkı yasalar değil Allah(cc) vermiştir.
"Vatanım, vatanım" diye bağıran o Baykallar, o Bahçeliler bu ülkeyi bu duruma getirenlerdir ülkeyi çetelerden degil bu ikisinden kurtarmak gerek önce
-Yanlış örnek ispanya büyük bir ülke degil tabi sana göre büyükse bilmem
-ispanyadaki yasaları bilmeden yazma google amcana sor o söyler sana kısaca şöyle söyleyeyim
İspanyol terörle mücadele politikasının temeli, anayasanın kuralları içinde ayrılıkçı olanlar dahil her türlü düşüncenin sistemde temsil imkanı bulduğu, dolayısıyla düşüncelerin terörle dayatılmasının kabul edilemeyeceği ilkesine dayanıyor. Baskların henüz çözümlenememiş sorunlarına anayasal çerçevede siyaset yapılarak ileride bir çözüm bulunabileceği vurgulanıyor. Buna bağlı olarak, Baskların siyasi sorunlarının ancak parlamentoda yasal olarak temsil edilen siyasi partiler tarafından görüşülebileceği hükme bağlanıyor. Böylece ETA'nın siyasi kolu hariç tüm Bask siyasi partileri, terör örgütünün bu konuda söz hakkı bulunmayacağı hükmünün altını imzalıyor.
Bu bağlamda, ETA kesin silah bırakma karşılığı yasal siyaset yapma olanağından yararlanmaya davet ediliyor.(bizde silah bırakmadan siyaset yapanlıyor ) Topluma yeniden kazandırma (reinsercion) prosedürü esas itibariyle kişisel bazda da böyle bir imkandan yararlanma imkanını açık tutuyor. Burada bir af sözkonusu değil, ancak prosedürden yararlanacak teröristin işlediği suçlara göre, cezasında indirim yapılıyor ve belki daha da önemlisi cezasını çektikten(bizde pişmanım beni zorla çıkardılar diyor devlet amcan serbet bırakıyor) sonra siyasi haklardan mahrumiyet söz ko-nusu edilmiyor. Amaç, silah bıraktırmaya özendirmek elbette.
Ajuria Enea modelinde, tabiatıyla güvenlik önlemleri ve terörizme karşı uluslararası işbirliği gibi klasik yöntemler de yer alıyor(Türkiye Cumhuriyeti olarak uluslar arasından bir destek göremedik ). Ancak çok daha ilginç olan husus, terör örgütünün siyasi kolu ve taban örgütlerine karşı "yargı kıskacı" ve "toplumsal kıskaç" uygulamaları. Terör örgütünün özellikle eylemlerini tırmandırdığı dönemlerde, özel mahkeme Audiencia Nacional'in başta ETA'nın siyasi kolu Batasuna'nın üyeleri hakkında ardı ardına davalar açtığı görülüyor.(bizde yargı terörristlere çalışıyor yargılananda 1 ay ceza alıyor) 2002 yılında çıkarılan yeni Siyasi Partiler Yasası esasen terör örgütüyle organik bağı bulunan ve örgütün eylemlerini kınamamakta direnen partilerin yasadışı ilan edilmesini sağlarken, seçimlere başka isimlerle katılmasını da engelliyor(ispanyadaki yasalar aslında bizdekinden daha güzelmiş haklısın bizdekiler kardeşim diyor hatta üstüne şerefsizler bende ordan geldim diyor ). Bu yasa uyarınca Batasuna bugün İspanya'da yasadışı ve lideri Arnaldo Otegi cezaevinde. Yargı kıskacı uygulaması nedeniyle Batasuna Başkanlık Divanı'nın 17 üyesi de geçen Pazar gününden bu yana cezaevinde.(ifade vermeye dahi gitmiyolar )
Toplumsal kıskaç uygulamasına gelince, Televizyon ekranlarından gördüğümüz gibi, ayrılıkçı olanlar dahil tüm İspanyollar, yüz binler, hatta milyonlar halinde, sokaklara dökülerek ETA'nın eylemlerini protesto ediyor, terörü lanetliyor.
gel ispanydakini uygula terörislerin hakkını aramaktan vaz geç terör hayır de
Osmanlı'da Türk olmak
- İstanbul alındıktan sonra, Osmanlı yönetiminde, devletin en yüksek yürütme organları Türk'e kapalı tutulmuş, devlet adamlarının yetiştirldiği Enderun okullarına Türkler alınmamışlardır.
- Geçmiş yüzyılda Jön Türkler'in kendilerine bilinçli olarak Türk demelerinden önce, Türk kelimesinin ''geri kalmış köylü'' anlamında kullanıldığını okumuştum.
- 1912 yılında Sebilürreşat dergisinde çıkan bir yazıda ''Türk'' kelimesinin kullanılması, dinsizlik, kafirlik sayılıyordu. ''Türk hükümeti'', ''Türk Ordusu'', ''Türk ülkesi'' deyimlerinin Osmanlı halkı üzerinde rahatsızlık yarattığı biliniyordu.
- 1913 tarihli ''Mecmuai Ebuzziya'' dergisinin 94. sayısında, ''Bizim Türklüğümüz sembolizmden başka bir şey değildir. Bizler, yani Türkler Müslümanlık içinde erimişizdir. Türk falan değil, sadece Müslümanız'' denilmektedir.
- Üniversitede profösörlük yapmış olan Ahmet Naim, 1913 yılında yazdığı ''İslamda Davai Kavmiye'' adlı kitabında, Türk'e karşı savaş açmış ve ''Türkün geçmişini bilmesine, öğrenmesine lüzüm ve ihtiyaç yok, gerekli olan şeriatı öğrenmektir'' demiştir.
- 1919-1920 yıllarında şeyhülislamlık görevine getirilmiş ve padişahla birlikte ülkeden kaçmak zorunda kalmış olan Mustafa Sabri Efendi ise, Türk'e Türklük benliğini vermek isteyenlere ''soysuzlar'' yakıştırmasında bulunmuştur.
Atatürk de bir hatırasını şöyle anlatıyor:
''Orduya ilk katıldığım günlerde, bir Arap binbaşısının 'Kavm-i Necip evladına sen nasıl kötü muamele yaparsın' diye tokatladığı bir Anadolu ******nun iki damla göz yaşında Türklük şuuruna erdim. Onda gördüm ve kuvvetle duydum. Ondan sonra Türklük benim derin kaynağım, en derin övünç membaım oldu. Benim hayatta yegane fahrim, servetim, Türklükten başka bir şey değildir.'' (Türk ve Türklük, Türk Standartları Enstitüsü, s.19).
Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları adlı eserinde şu bilgileri veriyor:
''Bu milletin yakın zaman kadar kendisine mahsus bir adı yoktu. Tanzimatçılar ona: 'Sen yalnız Osmanlısın. Sakın başka milletlere bakarak sen de milli bir ad isteme! Milli bir ad istediğin dakikada Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasına sebep olursun' demişlerdi. Zavallı Türk, vatanımı kaybederim korkusu ile, 'Vallahi Türk değilim. Osmanlılıktan başka hiç bir içtimai zümreye mensup değilim' demeye mecbur edilmişti''(s.34).
''Osmanlı İmparatorluğu genişledikçe, yüzlerce milletleri siyasi idaresine aldıkça idare edenlerle idare olunanlar iki ayrı sınıf haline geliyorlardı. İdare eden bütün kozmopolitler Osmanlı sınıfını, idare olunan Türkler de Türk sınıfını teşkil ediyorlardı. Bu iki sınıf birbirini sevmezdi. Osmanlı sınıfı kendini millet-i hakime (egemen ulus) suretinde görür, idare ettiği Türklere millet-i mahkure (aşağı ulus) nazarı ile bakardı. Osmanlı Türk'e daima eşek Türk derdi...'' (s.27).
Falih Rıfkı Atay, Batış Yılları adlı eserinde şunları yazıyor:
''Kendime ilk defa ne zaman Türk dediğimi pek hatırlamıyorum. Bizim çocukluğumuzda Türk, kaba ve yabani demekti. İslam ümmetinden ve 'Osmanlı' idik. İlmihallerde baş dersimiz 'Din ile milliyetin bir olduğunu' öğrenmekti.
Vatan sözü yasaktı. Onu ben büyüyüp de Namık Kemal'i okuduğum günlerde kitapta gördüm. Kulağımla ancak Meşrutiyet'te duydum. Padişah kulları idik. Okul çıkışlarında her akşam sıraya girer, 'Padişahım çok yaşa' diye bağırırdık.
... Okullarda da Arab'a Arap, Arnavut'a Arnavut, Rum'a Rum, fakat kendimize Osmanlı derdik.''
Ahmet Vefik Paşa, Bursa Valisi iken (1880) ilçeleri teftişe çıkıyor. Paşa, uğradığı bir ilçede, halkla sohbet ederken, etnik kökenlerini soruyor; aldığı cevaplar, konuştuklarının Çerkez, Arnavut, Boşnak, Gürcü vb. olduklarını gösteriyor. Sorduğu soruya utanarak, cevap vermek istemeyen bir ihtiyara, ''hangi milletten'' olduğunu ısrarla söyletmek isteyince, o, bir kabahat ifşa ediyormuş gibi ürkek, titrek bir sesle, ''Ben Türküm Efendim'' diyor. Bunun üzerine Paşa ''Niçin sıkılıyor, saklanıyorsun? Türk olmak kabahat mı? Bak ben de Türküm'' diyor. O titrek ihtiyar birden canlanarak, ''Sahi sen de Türk müsün? Demek Türk'ten Paşa da olurmuş ha'' diye sevinçle karışık hayret ifade edince, Vefik Paşa ''Paşa da kim oluyormuş, Padişah da Türk, Padişah da'' diye haykırıyor. Sonra, imparatorluğun iki dertli ihtiyarı, sakallarını ıslatan yaşlar birbirine karışarak sarılıp, Türkün hazin kaderi için ağlaşıyorlar. (Türk ve Türklük, Türk Standartları Enstitüsü Yayını, s.238).
Şair Fuzuli bir şiirinin son beytinde şöyle diyor;
Fuzuli, gökten yere insen sana yer yok
Yürü var gel, ya Araptan ya Acemden
Not: Vural Savaş'ın, Milliyetçilik: Neden Şimdi? adlı kitap için yazdığı makaleden derlenmiştir.