Ve: Eğitimlilerin de - Profesör (!) , Vekil, Yargıç - işkenceci olduğu gerçeği!!!
Sağduyu sahibi yargıçların olduğu yadsınamaz. Çok değerli yargıç: Ş.Şanver'in aldığı sıradışı kararlar basına yansıyor, ancak, kararın haksızca "Yargıtay''dan geri dönmesi, anlaşılması güç bir durumdur, üzücüdür de!
Dava sonucu alınan adaletli kararda: Mal paylaşımı maddesine hukuksal açıdan dayandırılıp ve hak sağlandığı da açıkça görülüyordu. Ancak, Yargıtayca: 'Kadının direkt eve getirdiği bir para yok!' denilerek yerel mahkemenin kararı bozuldu. Kadına az da olsa verilecek olan miktar verilemedi.
Yani: Kadının evde ki "ağır işçiliği" hesaba katılmadı!. Ev işi" hiç" sayılarak karşılıksız kaldı.
Sivil Toplum Kuruluşlarının da, bu geri dönen değerli karara sesini yükseltmemesi ilginç!!!
Neden-Sonuç. Ve süreç...
Şartların mağduru olan kadınlardır!
Şiddetin tüm biçimlerini gören ve tüm olumsuzluklara rağmen evliliği sürdürebilme çabasını güden, didinen anneler için, tuzu kuruların ahkâm kestiği gerçeği yadsınamaz.
Çoğu medyada, kimi malum köşecilerin, maalesef bu olguları da reyting uğruna kullandığını biliyoruz.
İnsan hakları, mahkeme süreci bu türler için bir 'hiç'.
Gereksiz/yetersizlikleriyle, köşelerde kalma hırsıyla, yalanı haber yapabiliyorlar! Para kazanmak hırsıyla, topluma, haberi istedikleri eklentilerle ve çok yalanlı biçimiyle algılatırıyorlar.
Şiddetin tüm biçimlerinin kimi gerekçesini ortaya koyacak olursak:
Ezilmişliğe mahkum olmamanız, savaşım verebilmeniz için ve kendinizden çok, çocuklarınız için ekonomik gücünüzün gerekliliği şarttır, hiç kimse şiddeti kabullenemez!
Asla!
Ekonomik gücü olan her kadın sessizliğini duraksamadan bozar.
Her kesimden kadın, toplumsal dokumuz filân dinlemez. Ülkemizde sistem ve hukuk, kadını sözle bile yeterince koruyamamaktadır. Sözde (!) reyting amaçlı/ağırlıklı programlar yaparak verilen haberlerde, konferanslarda, bu dev sorun gündeme taşınmıyor değil, Avrupa ülkeleri ile kıyaslanırken ülkemizdeki durumların bu konuda da geriliğinin tabii ki yeterince altı çizilmemektedir!
Ayrıca, sürekli:
Bu dünya kadınlarının sorunu demek, olguyu 'normalleştirmek' gibi bir sonuç oluşturmuyor mu?
Ve yine, savunucu bir anlam taşımıyor mu?
AB İlerleme Raporu için çıkarılan göstermelik yasaların uygulanmadığını biliyoruz! Gerçek anlamda çalışan, çaba gösteren değerli insanlarımız yok değil.
Salt finansal sorunların yetersizliği de değil, daha da önemlisi zihniyetin kolay değişemediği bir ülkede olduğumuzu ve olguların benimsenmeyerek ele alındığını da gayet iyi görüyoruz.
Kadının bilgilenmesi/bilinçlendirilmesi dolayısıyla farkındalığı yaratmak elbette bir değerdir. Ancak: Kendisiyle hızlı hesaplaşma sürecindeki Türkiye'de en az inanılır kurum olan medya, kimilerini yıldırmak, yok etmek pahasına her türlü yol/yöntem/araç ile kuralsızlığın pençesine düşebilmektedir.
Çoğu medya: Temel insan haklarından ve uygar değerlerden uzaklaşmaktadır, dolayısıyla da toplumsal değer ve kanaatleri kırıp bir boşluk oluşturup keyfince davranabilmektedir de!.
Evet: Bu var olanları adlandırabilmek ve ölçüm yapabilmek için farkındalık şarttır. Yaptırımı olmayan yerde kuralsızlıklar da yer almaktadır.
Yaptırım olsa: Kimi medya, çoğu yalan/yanlışlarını kolay-kolay başka birşeymiş gibi kitlelere sunabilir mi?
Siyasette de bu durumlara tanıklık ediyoruz. Mutlaklaştırmak istenilenleri de biliyoruz.
Durumları-amaçları: İyi okumak gerek.
Kitleleri yönlendirerek belli bir biçime sokmak isteyenler; bilinçlice/istedikleri biçimiyle algılattıkları yalan yanlış haberlerin, yanıt vererek düzeltilebilecek hiçbir yanını bırakmamaktadırlar.
"Kime öle kim kala!" hesabıyla...
Bunlar hak ihlâli değilse nedir?
Ve yine, siyasete gelince: Hükümet, Avrupa Birliği'ne uyum ve aile içi şiddeti azaltmak amacıyla getirilen yeni ceza sisteminden neredeyse geri adım atıyordu: Aile içi şiddeti, yeniden " şikâyete bağlı suç" kapsamına alan tasarının gerekçesinde: "Bir tokat atılması durumunda dahi soruşturma açılıyor" ifadesinin kullanılması dikkât çekiciydi.
Yaptırımın azaltılmak istenmesi ile karşılaştık. Şiddete verilecek ceza indirilmek istendi. Şiddeti körükler nitelikte! Zaten verilmesi gereken ceza da verilmiyor, o da ayrı bir dev sorun!
Somut örnekleri çok...
Adamına göre ayarlamaların olduğunu da görmezden gelemeyiz! Bu da bağımlı yargımız! Kimi bağımlı medyamız gibi...
Ve yine:
Ayrıca, kadının kadını fazlasıyla vurduğu bir ülkedir de Türkiye.
Brüksel'de AP raportörü ( Ria Oomen-Ruijten) şu soruyu sordu:
" Neden Cinsiyet Eşitliği Komisyonu için türban kadar hızlı davranmadınız?"
Bu konuda Türkiye sürekli uyarılmakta.
Bu denli sosyal sorunları da olan ülkemizde olduğundan daha fazla imkân sahibi olan ve güçlü bir Sosyal Hizmetler Kurumuna gereksinim vardır. Yeterince üniversitelerde Sosyal Hizmetler bölümü var mı?
"Aile içi şiddet" sorununda, çoğu kadının çocuklarıyla gidecek yeri/işi/parası da yoktur bu ülkede. Varmış gibi konuşuluyor.
Bunların ciddî boyutta yetersizliği bilinirken sorunların ne denli az çözülebileceğini yadsıyabilir miyiz?
Sistem kadına güven verseydi, binlercesi bugün ateşin içinde olmazdı. Haklarını öğrenen kadının, haklarını alamayacağı endişesi taşıdığını ve bunda da haklı olduğunu hiçbir kurum ve kuruluş yadsıyamaz.
Güvensizliğin/güvencesizliğin katlanarak artmasına tanık oluyoruz. Denetlenmeyen kurum ve kuruluşların varolan sistemi bilinirken, para da yokken, zihniyetler malûmken; projeler, anketler, konferanslar düzenlendiğinde gerçek durumlar samimiyetle masaya yatırılabiliyor mu?
Yatırılıyormuş gibi yapmanın sorunu çözemeyeceği bilindiktir.
Hukuk ise bugünkü durumuyla sosyal sorunları da çözmek için yeterli olabiliyor mu?
Evrensel hukuk işliyor mu?
Kocaman bir: Hayırr!!!
Eşine şiddet uygulayan 'sokakları süpürme' cezası alacak safsataları üretip, gariban birilerine de bu cezayı kesip, gerçek ölçümü yapmayan/yapamayan traji-komiklikler yine bu ülkededir!
Bir milletvekili, bir yargıç (!) bir profesör de (!) böylesi bir cezayı alabilecek midir?
Gayet tabii ki: Hayır!
Aile içi şiddet konusunda: 'Kadınlar, yasaları bilin, karakola koşun, bedava avukatlar varr, nafaka alırsın, mal rejimi yasasını sizin için çıkardıkk' gibi bağrışmalarla kadın eve geri dönüp daha çok dayak yemektedir!
Soruyorum: Kaç kadın kocasını notere götürüp te bu "mal rejimi yasası" için malın %50'si işini halledebilmiştir ki?!!!
İşte bu kopya çekilen anlatımlar, gelişmiş ülkelerden alıntıdır! O kadar!
Bizim buralara uymaz!
Para- kültür sorunlarıdır bu içinden çıkılamaz dev sorunlar...
Gerçek anlamdaki çabalar-mücadeleler-bir değerdir.
Ancak: Genel menuniyetsizlik belirtilmeli eğitim ve finansal yolları sağlamlaştırılmalı yasalar uygulanmalı; ondan sonra daha açık bir biçimde dile getirilmelidir.
Yok, ya da çok az olanı da varmış gibi göstermek birilerinin çokk işine gelmekte, ancak çok daha beter durumlar da doğurmaktadır!
Kimi kurum ve kuruluşlar, dış yardım alacak (!) ve kimi medya ve siyasîler çıkar sağlayacak diye; azı çok göstermeyelim lütfen!!!
Bu sorunlar için gerçek anlamda dürüstçe çalışanlar ise elbette ayrıcalıklıdırlar...
Özen gösterilerek sisteme yerleştirilmesi gerekenlerin başında "adalet sistemi" geldiğine göre: Hak anlayışının uygulamadaki etkisinin önemsenmediğini her daim görmekteyiz.
Sorumluluk dağılması yaşanmakta olan bir ülkede: İnsanlık suçuna hafifletici neden aranabilirken, insanların acılara katlanabildiği ancak haksızlıklara katlanamayacağı da unutulmamalıdır.
Şiddet uygulayanların: "Özel hayatım" diyebildiği bu korkunç durum bir insanlık suçudur! Şiddetin özeli mi olurmuş?
Danıştay'da görevli birkadın hâkim, şiddet gördüğü gerekçesiyle eşine boşanma davası açtı.
İddiaya göre, kadın hâkim, Adalet Bakanlığı'nın kampında dahi koca şiddetine uğradı.
Bir keresinde koca dayağından Danıştay daire başkanı kurtardı.
Danıştay'da görev yapan hâkimin açtığı boşanma davasında yer alan iddialar "kadına yönelik şiddet, meslek tanımıyor" dedirtti. Dava dilekçesine göre, iki çocuk annesi hâkimin uğradığı şiddet süreci şöyle gelişti:
Çiftin evliliği 2004'ten 2009'a kadar "normal" idi. Koca T.M., Ağustos 2009'da eşinin kendisiyle evlenmeden önce bir akrabasıyla evlendirilmek istendiğini, bu kişiyle 2 ay kadar görüştüğünü öğrendi.
Koca, eşine hakaret etmeye, dövmeye başladı. Çift aynı yıl Kurban Bayramı'nda kadının ailesinin yanına gitti.
T.M. burada da eşini dövdü ve aile bireylerine hakaret etti. Kadın hâkim H.M., gördüğü şiddeti gün gün not tutmaya başladı.
Mahkemeye verdiği boşanma dilekçesinde bunları gün gün yazdı. Günlüğün 3 Mart 2010'daki bölümü şöyle: "Saçlarımı yoldu, göğüs kafesime yumruk, yüzüme kafa attı. Burnum kanadı, şişti. Kolumda ve bacaklarımda darbe izleri oluştu.
"MAAŞIMI ÇEKTİ"
Davacı kadın, uğradığı şiddeti raporla tespit etmemesini de şöyle açıkladıı: "Boşanma davası açmam halinde öldüreceğini, bir daha çocuklarımı göremeyeceğimi belirtti.
Tehditlerine boyun eğdim. Doktora gitmeme de izin vermedi, Bu isteğimi, 'o..... arkadaşlarının aklıyla hareket etme' diyerek engelledi.
" Çocukları için bin 500'er lira aylık nafaka, 100 bin TL maddî ve 150 bin TL de manevi tazminat talebinde bulunan hâkim H.M., kocasının bu süreçte internet şifresini kullanarak maaşını kendi hesabına geçirdiğini, yaptığı harcamaları kontrol etmek için de kredi kartına ek kart çıkarttığını savundu.
Hâkim kadın, 2009 yılı ağustos ayında Adalet Bakanlığı'nın Antalya Aksu'daki kampına tatile gittiklerini ve burada da şiddete maruz kaldığını anlattı.
H.M., burada hâkimlik stajı yaptığı dönemden tanıdığı bir erkek meslektaşıyla karşılaşınca selamlaşıp ayak üstü hal hatır sorduğunu, daha sonra eşinin "bu senin kırığındır" diyerek kendisini dövdüğünü, iki saat odaya kilitlediğini yazdı.
Kadın hâkim, eşi yemeğe inmeye zorlayınca yüzündeki izler belli olmasın diye güneş gözlüğü taktığını belirtti.
Olayları sadece ailesinin ve birkaç yakın arkadaşının bildiğini anlatan hâkim H.M., bir gün eşinin Danıştay'a gelmesi üzerine görev yaptığı Daire'nin başkanının da olaya müdahil olduğunu belirtti. Bu bölüm kadının avukatının kaleminden dosyaya şöyle yansıdı:
"Davalı (koca T.M.) Danıştay'a gitmiş müvekkili (Hâkim H.M.) Danıştay'da bulamayınca yakınları vasıtasıyla tehdit etmeye başlamış ve müvekkilinin adliyede olduğunu Danıştay'da tesadüfen öğrenmiştir.
Adliyede olan müvekkili, Danıştay ... Daire Başkanı arabasıyla aldırmış ve kendi koruması ile bir hakim arkadaşının evine bırakılmış, şüpheli bu evi de aynı gece öğrenmiş, bu durum avukat olarak tarafıma bildirildiğinde Çankaya Polis Karakolu'ndan yardım isteyerek polis ile birlikte müvekkil ve çocukları, davalının bilmediği bir adrese götürülmüştür."
28-29 Eylül 2009'daki şiddet iddiası da şöyle: H.M.'ye hakaret eden eşi şiddet uyguladıktan sonra ölmesi gerektiğini söyleyerek, hâkim lojmanlarının 12'nci katındaki dairelerinden kendisini aşağıya atmasını söyledi.
"Atmazsa kendisinin atmak zorunda kalacağını, ancak kendisi iterse çocuklarının ortada kalacağını" söyleyen koca, "En iyisi sen atla, çocuklarımız ortada kalmasın" dedi.
H.M.'nin aşağıya atlamaması üzerine koca şiddeti artırdı ve yaraladı.
Ardında da "tinerci tanıdıkları olduğunu belirterek, bıçaklatacağını veya kaza süsü vererek öldüreceğini" söyledi.
Boşanma dilekçesinde ayrıca, şiddet olaylarının çocukların önünde gerçekleştiği ve çocukların psikolojilerinin bozulduğu belirtildi.
Dava önümüzdeki günlerde aile mahkemesinde görülecek.
Nesrin Savaş Kantarcı
21.11.2010
Pasted from <http://www.sabah.com.tr/Yasam/2010/11/21/hkim_de_olsa_kadin_yine_siddet_kurbani>
Toplama kampında 15 yaşında hayatını kaybeden Anne Frank'ın hayatı çizgi roman oldu.
Alman Carlsen Yayınevi Anne Frank'ın hayatını çizgi roman halinde yayınladı. Hikayeyi Sid Jacobsen'in yazdığı, çizimlerini Ernie Colón'un yaptığı çizdiği roman, tarihçiler ve Amsterdam'daki Anne Frank müzesi tarafından da desteklendi.
Jacobsen ve Colón romanı hazırlarken sadece Anne Frank'ın günlüklerinden değil, mektuplardan, fotoğraflardan, kıyafetlerden ve toplama kamplarından arda kalan belgelerden de yararlandılar.
ntvmsnbc'den Fulya Canşen'in haberine göre USA Today'e verdiği röportajda Anne Frank'ın biyografisini yazarken duygusal anlar yaşadığını belirten 81 yaşındaki Jacobsen,
''Kitap boyunca Anne Frank hayatta kalsaydı aynı yaşta olacaktık, o küçük kızın hayatı benim sahip olduğum hiçbir şeye sahip olamadan geçti gitti diye düşündüm'' şeklinde konuştu.
1931 doğumlu çizer Colón da, özellikle toplama kampında geçen sahneleri çizerken çok etkilendiğini vurguladı.
Kitabın çizgi roman halinde yayınlanmasının asıl hedefi, çocuk ve gençleri okumaya teşvik etmek ve tarih dersleri vermek.
Hollandalı Frank'ın 1929 yılında dünyaya gelişi, Nasyonal sosyalistlerin iktidarı ele geçirmesi, Yahudi kökenli Frank ailesinin Amsterdam'da Nazilerden saklanışının ayrıntılarıyla anlatıldığı çizgi roman, Anne Frank'ın babasının Auschwitz toplama kampından geri dönüşü ve ünlü hatıra defterinin yayınlanmasıyla sona eriyor.
Gerçekte Anne Frank, Bergen Belsen toplama kampında 15 yaşında hayatını kaybetmişti. Anne Frank'ın günlüğü pek çok dilde yayınlanmış ve Yahudi soykırımının şiddetini küçük bir kızın bakış açısından gözler önüne sermişti.
Anne Frank'ın günlüğü dünyada en çok okunan kitaplar arasında yer alıyor.
Sid Jacobsen ve Ernie Colón, daha önce 11 Eylül saldırıları, ABD'nin terörle mücadelesini ve Che Guevara'nın hayatını da birlikte çizgi roman haline getirdiler. 15 Kasım 2010
Kadınlar için 'eşitlik açılımı'
DSP Genel Başkan Yardımcısı Ayşe Jale Ağırbaş, Hükümet’in kadın erkek eşitliği konusunda samimi davranarak, ‘kadınlar için eşitlik açılımı’ politikasını uygulamaya koymasını istedi.
Ağırbaş, yaptığı açıklamada Dünya Ekonomik Forumu’nun yayınladığı raporda, kadın- erkek eşitliği konusunda Türkiye’nin 134 ülke arasında 126. sırada yer aldığını hatırlatarak, Hükümet’i göreve davet etti.
Türkiye'de Anayasal ve yasal düzenlemeler bakımından herhangi bir engel olmamasına rağmen, kadın erkek eşitliğinin fiilen bir türlü sağlanamadığını belirten
Ağırbaş, "AKP’nin kadın erkek eşitliğine ilişkin samimi olmayan politikaları ve zihniyet yapısı yüzünden, kadınlarımızın ekonomiden, istihdamdan, Gayri Safi Milli Hasıla’dan aldıkları paylarda da giderek azalmalar görülmektedir" dedi.
Dünya Ekonomik Forumu raporunun da bunun açık kanıtlarından biri olduğunu ifade eden Ağırbaş şöyle devam etti:
"Kadınlarımız, sağlık, eğitim, istihdam, ekonomik güç ve siyasi temsil gibi alanlarda, erkekler karşısında hak ettikleri oranlarda yer alamamakta,
hizmetlerden dünya ve Avrupa standartlarının altında yararlanmaktadırlar. Türkiye’nin, kadın-erkek eşitliğinde 3. Dünya ülkeleriyle aynı sıralamada yer alması, ülke olarak artık kadın erkek eşitliğinin sağlanmasına ilişkin farklı bir bakış açısı geliştirmemiz gerektiğini ortaya koymaktadır.
Hükümet, ülkemizin rapordaki sıralamasına ilişkin bahaneler bulma yerine, ‘kadınlar için eşitlik açılımı’ politikasını uygulamaya koymalıdır. Bu konuda güçlü bir siyasi kararlılık göstermelidir.
Türkiye, kadınıyla beraber kalkınma, gelişme ve çağdaşlaşma hedefine kolaylıkla erişebilecektir. Toplumun yarısını teşkil eden kadınlarımızı sosyal hayata katacak, geliştirecek adımların atılması gerekmektedir.
Hükümet, bu konuda kadınlarla ilgili kurum ve kuruluşların, kadınlara yönelik çalışmalar yapan sivil toplum kuruluşlarının, üniversiteler bünyesindeki kadın sorunları araştırma merkezlerinin seslerine kulak vermelidir.
Hükümet’in, mevcut sıkıntıların çözümlenmesi için işbirliği içerisinde olması ve yeni bakış açıları ortaya koyması zaruridir.
Dünya Ekonomik Forumu’nun kadın-erkek eşitliği konusunda yayımladığı yıllık raporlarda yıllardır ‘Toplumsal cinsiyet eşitliği bakımından en kötü durumda olan ülkeler’ arasında yer alan ülkemizi bu ayıptan kurtarmak için gerekli adımları atma konusunda Hükümet’i samimi davranmaya davet ediyorum."
"Bir-dost"a...
Anlayamadığım bir biçimde salt bu forumda; tarafımdan eklenem konu ve iletilerde sonradan kimileri ya da her neyse eklemeler oluşuyor. Dikkâtenize...
Merhaba "bir dost" umarım bir dikkâtsizlik olmamıştır. Çok teşekkürler...
Harfiyen gazeteden alıntıladığım haberde sözünü ettiğiniz bir durum yok. Copy/Paste...
Sonradan forumda bu eklentilerin nasıl oluştuğunu çözebilecek bir teknik bilgim yok. Bir tuhaflık var. Yazdığım son iletide de aynı eklemeler çıkıyor, sanki kasıtlı gibi.. Virüs misali desem... Size PM ile ayrıntılı olarak anlatmaya çalıştım. Konularımda böylesi ifadeler yok... Nereden çıktı bu. Nedir bu acayiplik. İlgilerinize. Sağolunuz...
Biz, her zaman “büyük meseleler”in insanları olduk!
Küçük sorunları, örneğin eve ekmek götürmeyi, çatının akmasını, çocuğun her yıl bir sürü dersten ikmale kalmasını…
Sıradan ve önemsiz olaylar olarak gördük. Ne yapalım, kader!
Ama aynı bizler, Obama’nın seçilip seçilemeyeceği konusunda uzmanları aşan yorumlar yaptık, Putin’in “tarzı siyasetini” büyük bir ferasetle tartıştık.
Hepimiz, İran’ın nükleer projeleri hakkında sabaha kadar konuşabiliriz, Hamas’ı ve Gazze Şeridi’ni de öyle.
Hepimizin, ekonominin nasıl kurtulacağına dair “çok geçerli ve pratik” reçetelerimiz var.
Çoğumuz, “sallandır üç kişiyi” tarzının en iyi siyaset olduğunu “biliriz”.
Buna karşılık şimdiye kadar hiçbir kahvede, vapurda, otobüste, camide, meyhanede…
Türkiye’nin insan hakları performansının dünyanın en düşüklerinden biri olması hiçbir zaman tartışılmamıştır.
Çünkü bu durum, bizim genel kavrayışımıza göre, bizim “güzel örflerimizin” bir sonucudur, hiç de kötü değildir, o yüzden tartışılacak bir konu değildir.
Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Forumu’nun, Dr. Ayşen Candaş yönetimindeki son derece önemli araştırması da, insanlarımızın ilgisini, Survivor’daki herhangi bir yarışmanın onda biri veya herhangi bir dizinin sade suya tirit entrikalarından herhangi birinin yüzde biri kadar çekmedi.
Bu araştırmanın adı, “Türkiye’de eşitsizlikler: Kalıcı eşitsizliklere genel bir bakış raporu”.
Dünyanın bütün ülkelerinde, tarihin bütün kalınlığı boyunca her zaman çeşitli düzeylerde eşitsizlikler olmuştur ve olacaktır.
Ama burada Türkiye’nin garip durumu, hemen hemen bütün dünyanın bu eşitsizlikleri gidermek veya minimuma indirmek için gayret sarfetmesine rağmen, bizim bu durumu bir problem olarak görmeyişimizdir.
Milliyet’ten Devrim Sevimay’la görüşen Ayşen Candaş, “Sonuç olarak ortaya çıkan fotoğraf şu;
Türkiye’de bazı grupların eşitsizliğin hem sosyoekonomik hem de ayırımcılık türlerinden payını sonuna kadar aldıkları.
Üstelik aynı gruplara siyasi temsil yolunun da açık olmaması nedeniyle, sorunlarını siyasallaştırma imkânlarının da kapalı olduğu.
Bu grupların böyle fasit bir döngü içinde kaldıkları. Ve giderek toplumun, siyasetin merkezinden koptukları. Fotoğraf budur”.
Ayşen Candaş, bu ezilen grupları sayıyor:
“Bütün gruplar içinde mağdur var. Çocuklar, gençler, yaşlılar, engelliler, çalışanlar, cinsel yönelimleri ya da anadilleri,
etnik aidiyetleri ya da din ve mezhep farklılıkları yüzünden ayırımcılığa uğrayanlar.
Ve tabii kadınlar. Hangi konuya bakarsanız bakınız, kadınların durumu korkunç”.
Yani kadın çalışsa da çalışmasa da, egemen etnik veya cinsel veya dinsel aidiyetten olsa da olmasa da, hangi konumda olursa olsun, mutlaka en çok okka altına giden grup.
Candaş devam ediyor, “Kadın istihdamında OECD ortalaması yüzde 62-63 iken, Türkiye’de taş çatlasın % 25 civarında. 123 ülkeye bakılıyorsa, Türkiye 120. çıkıyor.
126 ülkeye bakılıyorsa 123. çıkıyor”.
Üstelik gene Candaş’ın bildirdiğine göre, İslam ülkeleri arasında da çok gerilerdeyiz.”
Candaş, 15-19 yaş grubundaki kızların yarısının ne istihdamda ne eğitimde olduğunu bildirdikten sonra, bunların “evde izdivaç beklediklerini ve çoğunun da imam hatip veya meslek lisesi mezunu olduklarını” söylüyor.
Bu tespitin sonunda İmam Hatip ısrarının başlıca nedenlerinden biri açığa çıkmış oluyor. “Dini bütün ve erkek egemenliğine razı evlenecek kızlar yetiştirmek”.
Candaş, toplumumuzun derinlerde kök salmış önyargılarından birine parmak basıyor:
“İşte özcü dediğimiz yaklaşım budur ve bunun en sık gördüğümüz ifade şekli de, ‘kadınlar başımızın tacı, evde otursunlar’dır”.
Ayşen Candaş son derece haklı, İslamcı okumuşların en önde gelenlerinden Ali Bulaç, Zaman gazetesinde yazdığı “Kadın istihdamı” başlıklı yazısında, “Erkek-kadın ilişkisi, kadının toplumsal hayattaki rolü konularında beşeriyetin kadim örfü şu önermelere dayanır:
Kadın-merkezli bir ev düzeninde annelik, tarihte alternatifi olmayan ailenin, dolayısıyla türümüzün devamını sağlar.
Beşeriyetin üzerinde icma ettiği bu örften ilk defa ‘modern batı’ temel bir sapma gösterdi… Ev kadının hapishanesi değil, toplumsal hayatla ilişkilerinde kendisi, eşi, çocukları ve korunmaya muhtaç yaşlılar için sıcak bir yuva, yani bir karargâhtır”.
Bu sözlerden ne çıkıyor? İnsanlık, Batı gelip de “işleri bozana kadar”, kadının evde oturduğu bir düzen içinde huzurlu bir yaşam sürdürdü.
Kadını evden çıkartırsanız huzur bozulur. Oysa gerçekte, evin reisi erkeğin, çocukların ve aslında sosyal güvenlik kurumlarının bakması gereken yaşlıların huzur ve refahı için, kadın kendini parçalamaktadır ve buna da “insanlığın kadim örfü” adı takılmaktadır. Bu denklemde kadın okka altına gidendir.
Başbakanımız da bu değirmene su taşıyor. Bir konuşmasında, kadın ve erkeğin hiçbir zaman fiziksel olarak eşit olamayacağını belirterek, “Kadın kadındır. Erkek erkektir. Bunların eşit olması mümkün mü? Bunlar birbirinin tamamlayıcısıdır” dedi.
Başbakanımız, söylemiyor ama erkekle kadının eşit oldukları söylemi, onların fizik eşitliğine dayanmaz, hak eşitliğine dayanır. Kadınlara erkeklerle eşit haklar tanınmazsa, onlardan oy istememek de gerekir.
Kadını ikincilleştiren bütün bu muhafazakâr görüş ve tutumların temelinin ne olduğunu, ünlü ilahiyatçı Hayrettin Karaman, Yeni Şafak’taki “Kadını dövmek yok” başlıklı yazısında açıkça ortaya koyuyor:
“Nisa suresinde şöyle buyruluyor: Allah’ın insanların bir kısmını diğerlerine üstün kılmasına bağlı olarak ve mallarından harcama yapmaları sebebiyle, erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudurlar… Erkekler aile geçimini ve diğer mali yükümlülükleri üstlenmişlerdir… Genel olarak erkeklerde akıl ve mantık ön plandadır, kadınlarda ise duygu öne çıkar…
Ayette hukuka baş kaldıran, meşru aile düzenini bozmaya kalkışan kadına karşı erkeğin yapabileceği şeyler öğüt vermek, yatakta yalnız bırakmak ve dövmek şeklinde sıralanmıştır”.
Türkiye’de kadınlar hemen her haktan yoksunlar, onlara uygulanan ikincilleştirme, ayırımcılık, emek sömürüsü oranları dünyanın en yükseklerinden biri, bu konuda İslam ülkelerinin bile çok gerisine düşmüş vaziyetteyiz.
Kadın ile erkeğin hak eşitliklerinin tamamen sağlanamadığı ve üstelik kadının ikincilliğine teorik kılıfların biçildiği bir toplumda demokrasiden bahsetmek komedinin ta kendisidir.
İşte ülkenin durumu... Kadına uygulanan her biçim şiddet, vahşet, baskı, denetim, kontrol, işkence, eziyet, zulüm, cinayet!!!
Kadının Yeri Yok!!!
Her gün 39 kadın şiddet görüyor.
Polis ve jandarmanın, 'Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddet' verilerine göre 2009 yılında zirve yapan olay sayısı bu yılın ilk 7 ayında düşme eğilimine girdi. Cinsel istismar ve taciz olayları ise son iki yılda tavan yaptı.
Değişmeyen tek şey şiddetin hedefi. Kadın
Gün geçmiyor ki İstanbul'da cinayet, cinsel istismar, fuhuşa teşvik ve darp gibi olaylar yaşanmasın.
Polis ve jandarmanın, 'Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddet' verilerine göre 2009 yılında zirve yapan olay sayısı bu yılın ilk 7 ayında düşme eğilimine girdi.
Cinsel istismar ve taciz olayları ise son iki yılda tavan yaptı. Değişmeyen tek şey şiddetin hedefi. Kadın.
2004-2010 yılları arasındaki rakamlara göre İstanbul'da her gün yaklaşık 90 suç işleniyor. Bu olaylarda 39 kadın mağdur oluyor.
Suçlar ise cinayet, ırza geçme, cinsel istismar, namus cinayeti,yaralama, fuhuşa teşvik ve darp. Buna karşılık İstanbul'da sadece 9 sığınma evi bulunuyor. 176 kapasiteli sığınma evlerinde şu anda 186 kadın ve çocuk barınıyor.
2004: 103 CİNAYET
2004 yılında 24 bin 995 olay meydana geldi. Bu olaylarda 4 bin 889 kadın mağdur oldu. 20 kadın töre ve namus cinayetine kurban giderken, 103 kadın öldürüldü. Bin 662 kadın ise daha farklı suçların mağduru oldu.
2005: 8 BİN 844 MAĞDUR
2005 yılı İstanbul'da kişilere karşı 32 bin 245 suç işlendi. Bu olaylarda 8 bin 844 kadın mağdur oldu. 7 kadın töre ve namus cinayetine kurban giderken, 124 kadın öldürüldü. 3 bin 201 kadın ise daha farklı suçların mağduru oldu.
2006: 3 BİN 820 DARP
2006 yılında kişilere karşı 30 bin 319 suç işlendi. Bu olaylarda 10 bin 802 kadın mağdur oldu. 16 kadın töre ve namus cinayetine kurban giderken, 125 kadın öldürüldü. 3 bin 820 kadın darp edildi. 2 bin 500 kadın ise farklı suçların mağduru oldu.
2007: 129 TECAVÜZ
2007 yılında kişilere karşı 29 bin 723 suç işlendi. Bu olaylarda 13 bin 205 kadın mağdur oldu. 34'ü namus cinayeti olmak üzere 89'u öldürüldü. 129 kadının ırzına geçildi. 2 bin 704 kadın daha farklı suçların mağduru oldu.
2010: 7 AYDA 12 BİN KADIN MAĞDUR OLDU
2010 yılının ilk 7 ayında kişilere karşı 22 bin 141 suç işlendi. Bu olaylarda 12 bin 17 kadın mağdur oldu. 3 kadın töre ve namus cinayetine kurban giderken, 28 kadın öldürüldü. 6 bin 978 kadın kasten yaralandı.
281 kadın cinsel saldırıya uğrarken, 3 bin 167 kadın tehdit mağduru oldu. 76 kadın fuhşa zorlanırken, 936 kadın cinsel taciz mağduru oldu. 291 kadın ise aile içi şiddete maruz kaldı. 257 kadın ise farklı suçların mağduru oldu.
KADIN SIĞINMA EVLERİ ARTTIRILMALI
Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü İstanbul İl Masası ve İstanbul İl İnsan Hakları Kurulu Başkanı Avukat Vildan Yirmibeşoğlu, konuyla ilgili şunları söyledi: 'Aile içi şiddet mağduru kadınlara yönelik İstanbul Valiliği hem hukuki hem sosyal hem de ekonomik destekler veriyor.
Mağdur kadınların hayatlarını idame ettirecekleri sığınma evlerinin arttırılması için belediyeler ve sosyal hizmetler nezdinde çalışmalar yapıyor. İstanbul'da şu anda kadın sığınma evleri yetersiz.
Bunların arttırılması gerekir' diye konuştu.
Google arama motorunda yapılan dev değişiklik, aramayı çok daha kolay hale getiriyor.
Henüz Google.com.tr adresinde bu yeniliği görmek mümkün değil. İngilizce Google anasayfası olanhttp://www.google.com/'a girer ve bir arama yapmaya başlarsanız farkı görebilirsiniz. Daha arama teriminin ilk harfinde aşağıda arama sonuçları görünmeye başlıyor.
Yazılan her karakter ile değişen arama sonuçları ile Google, siz daha leb demeden leblebiyi anlayabiliyor.
Diğer bir deyişle Google'da arama yaparken yazdığınız her harften sonra arama sonuçları da ona göre şekilleniyor. Örneğin Hürriyet diye arama yaparken Hür yazdığınızda Search veya Ara butonuna tıklamadan Hür'le ilgili arama sonuçları otomatik olarak görüntüleniyor ve bu kelimeye her harf eklendiğinde sonuç sayfası da güncelleniyor.
Ayrıca arama önerileri arasında yazdıklarınızın devamı tahmin edilip sunuluyor. Bu özellik sayesinde her aramada 2 ila 5 saniye arasında zaman kazanmanın mümkün olduğunu belirten Google yetkilileri, bunun günlük olarak 3.5 milyar saniye ettiğini aktarıyorlar.
Google Instant isimli bu özellik Chrome v5/6, Firefox v3, Mac için Safari v5 ve Internet Explorer v8'de sunuluyor.
Not: Bu özelliği Google Suggest ile karıştırmamak gerekiyor; zira Google Suggest (Öneri), sadece aranılan kelimenin alternatiflerini veya daha önce aranan kelimeleri arama çubuğunda gösteriyor. Google Instant ise Google'ın yeni duyurduğu bir özellik ve bu sayede aramalar harfi harfine kendiliğinden sayfaya yansıyor.
Dünyaca ünlü arama motoru Google'ın hukuki işlemlerden sorumlu yöneticisi olan David Drummond, Çin ve Türkiye gibi ülkelerin bazı internet sitelerine erişimi yasaklamalarının hem insan haklarını hem de ABD ticaretini kısıtladığını söyledi.
ABD Ticaret Temsilcisi Ron Kirk ve şirket yöneticilerinin katıldığı halka açık toplantıda "Eğer bu durum fiziki ticarette yaşansaydı hepimiz uluslararası ticaret anlaşmalarının ihlal edildiğini söyleyecektik" dedi.
Drummond konuşmasında özellikle Türkiye örneği üzerinde durdu ve YouTube'un iki senedir yasaklı olduğunu hatırlattı.
Drummond, internet özgürlüğünün bir insan hakkı olduğunu, bunun yanı sıra serbest ticaret topluluğunun bir parçası olmak isteyen ülkelerin internetin serbest olmasını sağlamanın bir yolunu bulmaları gerektiğini ekledi.
Google'ın hukuki şefi, "Ufukta gözüken yeni ticaret anlaşmaları sayesinde internete sansür getiren ülkelere baskı uygulamak için yeni fırsatlar doğuyor" dedi. Drummond açıklamalarında Çin'deki sansürü de sık sık gündeme getirdi.
İran’ın elinde 3 bombalık uranyum var
Tahran yönetiminin elinde 22 kilogram zenginleştirilmiş uranyum olduğu belirtildi.
Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (UAEK) yönetim kuruluna sunduğu son İran raporunda, Tahran yönetiminin elinde 3 adet nükleer silah üretmeye yetecek miktarda zenginleştirilmiş uranyum olduğu belirtildi.
İran’ın elindeki 22 kilogram zenginleştirilmiş uranyumu ve diğer nükleer malzemeyi barışçıl amaçla kullandığının teyit edilemediği vurgulanan raporda, Tahran’ın bazı müfettişlerin ülkeye girişine izin vermemesine de dikkat çekildi.
İran Dışişleri Sözcüsü Mihmanperest, müfettişlerle ilgili karar alma yetkisinin kendilerinde olduğunu söylerken, “Müfettişlerin geçmişteki tavırlarına bakarak bunların değiştirilmesini isteme hakkına sahibiz’’ dedi.
Pasted from <http://www.haberturk.com/dunya/haber/550125-iranin-elinde-3-bombalik-uranyum-var>
İngiltere'de Kraliyet Posta Kurumunun, "İngiliz Demiryolları serisi"
kapsamında piyasaya çıkardığı 'akıllı pul', iPhone veya Android gibi akıllı
telefonlar aracılığıyla içeriğini sanal ortama aktaracak.
Kullanıcılar kamerayı pulun üzerine koyduğunda, 'akıllı pul' içerdiği
bilgileri internete aktaracak.
Kraliyet Posta Kurumu, 'akıllı pul'ların, pulculuk alanında yeni bir evrim
oluştuduğunu ve pul kavramını 21. yüzyıla taşıdığını kayedtti.
'Akıllı pul'lardan Junaio uygulamasıyla yararlanılabileceği, bu uygulamada
cep telefonundaki kamerayı harekete geçiren bir "Kraliyet Posta Kurumu
kanalı" bulunduğu belirtildi.
Söz konusu uygulamanın iTunes Store ve Android Market'ten parasız olarak
yüklenebileceği bildirildi.
Kraliyet Posta Hizmetleri'nden Philip Parker, "Ulusal posta hizmetleri,
pullarında ilk kez böyle bir teknoloji kullanıyor. Posta servisine 'akıllı
pul'ların kullanılmaya başlaması çok heyecan verici." dedi.
İngiliz Kraliyet Posta Kurumu, eğitsel amaçlı ve bilgilendirmeye yönelik
hizmetleri çerçevesinde, İngiltere'de önemli olayları ve yıldönümlerini
pullara yansıtıyor.
Philip Parker, "Akıllı pul teknolojisiyle pullarımız yepyeni bir bilgi
dünyasına kapılarını açacak; önümüzdeki aylarda mektuplarının üzerinde bu
pulları gören milyonlarca insana ve özellikle pul koleksiyoncularına yeni
ilgi ve eğlence olanakları sunacak." dedi.
'Ev işi' kimin işi?
Kadının ezilmesinin kaynağı ev içi emeğin ucuza getirilmesi ve aşağılanmasıdır. Sıra erkeklere geliyor.
Yasada tanınan kadın erkek eşitliği uygulamada yoktur. Erkeğin emeği gelir, kadının emeği ise gider hanesine yazılır. İşte örneği!
Ankara 5. Aile Mahkemesi Yargıcı Şerafettin Şanver, boşanma davasında, erkek eşin evlilik sırasında maliki olduğu evin ve otomobilin üzerinde kadın eşin de katkı payı olduğuna karar verdi.
Yargıtay ise 'ev kadınlarının ev işiyle uğraşmalarının mal edinimine katkı sağlamayacağı' gerekçesiyle yerel mahkeme kararını bozdu. Bu kararları görmedim.
Yargıtay'ın eril düzenden yana iktidar denetimi sürüyor, anlaşılan. Bu tür kararlar yeni de değil. Bildik ataerkil yapı kalıntısı! Ama yeni olan bir şey var. Anında tepki! Yazılı sözlü tüm medyada neredeyse ilk haber.
Haberin ötesinde kışkırtma da saklı söylemlerde! 'Kadını üzen karar', 'kadınları kızdıran karar' gibi. Durup dururken neden bir başka telaş? Arkasında hangi eril tuzaklar var?
Kadın işi, 'ev işi'
Ne yapıyorsun ki, akşama kadar yatıyorsun, diye küçümsenen ve beş para etmeyen 'ev işi' nedir? Sürekli tüketime karşı, hiç bitmeyen yeniden üretimdir. Ailenin kaçınılmaz gereksinmelerini karşılar.
Sevgi, dayanışma, neslin üretimi, üretilen çocukların yetiştirilmesi, beslenmesi, bakımı, çamaşırların yıkanması, evin temizlenmesi, maddi ve manevi duyguların doyurulması, aile bireylerinin sosyal yaşama hazırlanması...
Bunları kim yapar? Ev dışında çalışsın, çalışmasın fark etmeden 'ev kadını' denen bir tür canlı.
Peki, karşılığı ne olacak? Varsayalım, dışarıda çalışmayan bir ev kadını, eşi çalışıp kazandığı ile ev araba alıyor, edinilen bu mallarda kadının payı nedir?
Tarih boyunca kadının payı olmadığı, kadının sevgi karşılığı çalışan ücretsiz emekçi olduğu söylendi. Farklı ideolojiler, değişik açılardan aynı temel yanlışı içerir. Kapitalist düzende kadınlar/erkekler arasında değişmeyen bir 'işbölümü' erkek iktidarının ve para paylaşımının iç yüzüdür. Aile, bir tüketim cennetidir. Toplumun vazgeçilmezidir.
Kadından beklenen mutluluk ortamında erkekten alınacak en yüksek verimlilik temel kaygıdır.
Sosyalist düzende ise aile iki başlı işçi üretimiyle topluma katılır ve zaman içinde ailenin ortadan kalkacağı, kadının ev içi çalışmasının toplumsallaşacağı öngörülür. Bu uygulamada başarılamaz.
Kazançları bir yana, kadın çifte yük altında ezilir, ücretsiz aile işçisi olmayı sürdürür. Çünkü ev kadınının emeği piyasaya sürülen ve mübadele değeri olan bir emek sayılmaz.
Yasal tuzaklar
Türk Yurttaşlar Yasası, 2002 yılında yasal malvarlığı rejimini "edinilmiş mallara katılma" olarak değiştirdi. Edinilmiş mal, her eşin bu mal rejiminin devamı süresince karşılığını vererek elde ettiği malvarlığı değerleridir (TYY md. 219).
Şimdi; erkeğin dışarıda çalışması karşılığı aldığı 'bedel' ile, kadınlık mesleği karşılığı harcanan 'emek'in aynı nitelikte edinilmiş mala çevrilmesi gerekmez mi? Kadın evlilik şirketine ev içi çalışmasını, erkek de ev dışı çalışmasını koymuş olmaz mı?
Yasadaki tuzak, kadının ev içi emeğinin edinilmiş mal gibi çalışma karşılığı olarak değil, aile birliğinin giderlerine katılma çerçevesinde yer alması ile başlar (TYYmd. 186/3).
Buna göre "eşler birliğin giderlerine, güçleri oranında emek ve malvarlığı ile katılırlar". Kadın ev içi emeği ile ailenin zorunlu giderlerinin bir bölümünü karşılamış olur.
İlk kez bu yasada, kadının ev içi emeğinin, onun dışarıda çalışma yaparak kazandığı bir malvarlığı değeri ile eşdeğer olduğu benimsendi.
Emek eşittir para ise, neden malvarlığına da dönüşmesin? Kadının ev içi emeğinin piyasa koşullarında parasal karşılığı bulunarak, edinilmiş malda 'katkı payı' tutarı neden belirlenmesin?
Neden, evlilik süresince erkek eşin çalışması karşılığı edindiği ev, araba da ortak paylaşıma girmesin?
Emeğin maddi bir değer olması 'destekten yoksunluk tazminatı' hesabında da yer alır. Sigorta şirketleri, trafikte ölen kadın üzerinden kocaya kâr-zarar hesabını bu anlayışla çıkarıverir.
İyi bir ev kadını değilse, kadınsı tüketimlerin azalması nedeniyle kocanın bir masraf kapısından kurtulduğu bile söylenir. İyi bir ev kadının emeğinin fiyatı ise kocaya tazminat olarak ödenir.
Bir başka maddede (TYY md. 227) emek kavramı dolaylı ve genel biçimde ifade edilir. Eşlerden biri diğerine ait bir malın edinilmesinde, iyileştirilmesine veya korunmasına hiçbir karşılık almaksızın katkıda bulunmuşsa bir alacak hakkına sahip olacaktır.
Başkasının malına katkı para olacağı gibi emek harcama ile de gerçekleşir.
Kadının emeğinin yasada gelir getirici değil, masraf giderici özellikte düzenlenmesinin kaynağında ataerkil cinsiyetçi işbölümü vardır. Kadın erkeğin parasını yerken, ev işleri yaparak birazını karşılaması düşünüldü.
Ankara 5. Aile Mahkemesi'nin kararı, eviçi emek kavramı ile mal edinimi arasındaki maddesel ilişkiyi kuruyorsa dikkatle izlenmelidir.
Kapitalist ve ataerkil tuzaklar
Yasada kadının eviçi emeğinin, giderlerin karşılanması ile ifadesi, kadın üzerinden sağlanan 'artık payın' çoğaltılması anlamındadır. Yasa, kadına ailenin geçim sorumluluğunu da verdi.
Sosyalist düzenin kadın işçi modeli bu kez kapitalizm koşullarında deneniyor diyebiliriz.
Ev kadınlığı kapitalizmin ucuz emek deposudur. Yeme içme karşılığında erkek işçinin çalışma ortamını yeşertir. Dışarıda çalışan kadın da ucuz işçidir.
Gerektiğinde evine geri gönderilecektir. Kadın böylece hem aile içinde, hem birey olarak iki kat sömürülüyor.
Erkekler arası rekabet kadınları da etkiledi. Bir kesim kadının sınıf atlaması ile 'ev kadınlığı' başka kadınlar aracılığıyla el değiştiriyor ama işlevi aynen sürüyor. Bugün dağılan
Sovyetler Birliği ülkelerinin kadınları 'kadınlık mesleğini' yabancı ülkelere taşıyarak, artık payı daha da büyütüyor.
Düzenin bir başka tuzağı da, kadın/erkek çelişkisinden alabildiğince yararlanmasıdır. Artık kadın ve erkek ayırımı yapmadan piyasa, en cazip tüketici müşterilerini arıyor.
Kim kimi alt ederse. Çok uzaklara gitmeden, örneğin, kadın bilgisayar işinde daha kolay iş buluyorsa, evin işi erkeğe kalacaktır. Yeter ki, insanın yaşaması için zorunlu giderler ailede ucuza kapansın. Yeter ki mal üretimi ve tüketimi durmasın. Sorun kadınların olduğu kadar erkeklerin de sorunudur.
Bir başka kaygı toplumun geleceği ile ilgili temel çelişkidir. Aile bozulmasın işlevi sürsün derken, boşanmaların artması önlenemiyor. Uzun süreli evliliklerin hepsi bir boğaz tokluğuna sürdürülüyor.
Kadının eviçi emeği para ederse, boşanmalar daha da artacaktır.
Boşanmaların artması yeni evliliklerle piyasayı bir süre daha da canlandıracaktır. Ama ailenin parçalanması da sürecektir.
Bu kez herkes kendi işini kendi görecek, yalnızlaşırken yabancılaşması da artacaktır.
Kadının doğurganlığı sorun olarak sürecektir, bu kez de.
Bu koşullarda yargı, görevini hukuktan, adaletten yana nasıl kullanacaktır? Hukuk tekniğinin tuzakları arasında mı dolaşacak, yoksa hakkaniyetli kararlar mı verecektir?
Hukuk her toplumda yol gösteren bir gelişme kapasitesi, bir kültür değerlendirmesidir. Hakkaniyet hangi felsefenin ürünü olacaktır?
Kadın erkek eşitliği ailede nasıl somutlaşacaktır? Kapitalist düzenin işbölümü ayırımı, toplumsal işbölümüne dönüştürülüp aile içi emek, kadın/erkek demeden dışarıda çalışma emeği ile eşdeğer sayılmalıdır.
Feminizm, bu nedenle kadınların eviçi emeğinin dışarıda çalışma gibi bir üretim ilişkisi olduğunu kabul eder.
Kadın ya da erkek ev işini, çocuk ve yaşlı bakımını seçmede özgür olmalıdır. Karşılığı ödenmelidir.
Bu işler pahalı ve kaliteli yapılmalıdır. Ucuz ve ücretsiz kadın emeğinin sermayeye yapacağı katkı değil, bu emeğin insanlığa, doğaya ve yaşama katkısı önemsenmelidir.
Kadının ezilmesinin kaynağı eviçi emeğin ucuza getirilmesi ve aşağılanmasıdır. Sıra erkeklere geliyor.
Aile hukukunda 'şok edici kararlara' sıra gelmedi mi? Kadınların haklı isyanına yargı desteği zorunlu değil mi?
Kadınlara demokrasi yok, seçimler arifesinde gördük... Sistemi kolay değiştiremeyeceğiz. Peki adalet de mi yok?
MÖ 551'de doğan Konfüçyüs'ün adı geçti mi, Çin'de bugün bile akan sular durur.
Konfüçyüs:
Asil bir ailenin yoksulluk içinde büyüyen çocuğu bir çok alanda çok bilgiliydi: Politika, adetler, şiir, tarih hatta matematik ve okçuluk.
2.500 yıl önce yaşayan Çinli Konfüçyüs'ün düşüncesi, özünde muhafazakar... Geçmişin Altın Çağı'na özlem duyan, siyasi ilişkilerin temelinde toplumda herkesin yerini bilmesi, buna göre davranması gereğinin yattığını ileri süren bir düşünce bu...
Ancak radikal bir potansiyeli de var; çünkü hükümetler, hükümdarlar ve yönetimlerden halklarına hizmet vermelerini, halklarının hayrına yönetim sergilemelerini talep ediyor.
Konfüçyüs toplumsal ve siyasal reçeteleriyle Çin halkına medeniyetlerinin devamlılığı, kalıcılığı duygusunu verdi.
Ve ondan bu yana pek az siyaset düşünürünün halklarının siyasi yaşamı üzerinde bu kadar dolaysız ve kalıcı bir etkisi oldu...
Konfüçyüs düşüncesinde kilit unsur ahlaktı. Politika bu ahlaktan yükseliyordu. Konfüçyus'a göre herşeyden önce politikacılar, ciddi biçimde erozyona uğradığını düşündüğü, geleneksel faziletler kümesi olan jen ve li'yi yeniden keşfetmeliydiler..
Yüzlerce yıl boyunca Çin'in tüm bir sivil yönetimi hayat görüşü Konfüçyüs felsefesiyle beslenmiş kişilerden oluştu, 1911 yılında imparatorluğun sona ermesine dek Konfüçyüsçülük Çin devletinin resmi felsefesi haline geldi.
***
Antik Yunan felsefesinin iki dev ismi Eflatun ve Aristo, siyasi iktidarın temelleri ve amaçlarını sistemli biçimde sorgulayan ilk düşünürler oldu.
Eflatun ve Aristo:
Pek çok uzmana göre, Rönesans sonrasına dek Batı'da siyasi düşünceyi şekillendirdiler.
MÖ 4. yüzyılda yaşayan ikiliden, asil bir aileden gelen Eflatun, Yunanistan'ın kuzey kesiminden olan Aristo'nun hocasıydı...
En büyük eseri kabul edilen "devlet"te bir ideal toplum portresi sundu. Eflatun'un hocası Sokrat ile diğer Atinalılar arasında diyaloglar şeklinde yazılan bu kitapta temel görüş, gerek kamu hayatı, gerekse özel hayatta doğru ve yanlışın ancak felsefe sayesinde bulunabileceğidir.
Eflatun'un öğrencisi ve Antik Yunan felsefesinin diğer bir dev ismi olan Aristo isadan önce 384'te yunanistan'ın kuzeyinde Makedonya'da doğdu. Atina'ya Eflatun'un Akademisi'nde büyük filozoftan bizzat ders alabilmek için gitti... Bu eğitim ardından Aristo tüm zamanların en etkileyici düşünürlerinden biri haline geldi.
Makedonyalı lider Büyük İskender'in de hocası olan Aristo insanların toplum içinde bir arada nasıl yaşamaları gerektiğiyle yakından ilgileniyordu. Aristo, siyaset bilimciyi bahçıvana benzetir ve insanoğlunun serpilmesi için gerekli koşulları sağlaması gerektiğini belirtir.
İnsanoğlunu, Politika adlı büyük eserinde "siyasi hayvan" olarak adlandıran da yine Aristo'dur...
Her iki düşünür, "kimin, hangi temelde iktidara sahip olması gerektiği, ahlakla siyaset arasındaki ilişki, siyasi kararlar nereye kadar ahlaka dayanmalı, geçerli yasalara başkaldırmak ne zaman meşrudur" ve benzeri soruların tartışılmasına zemin yarattı.
***
Roma İmparatorluğunun farklı iki döneminden, birbiriyle çelişkili gibi görünen ancak birbirine tamamlayan iki düşünür. Hristiyan düşüncesinin en önde gelenlerinden Aziz Augustine ve Hristiyanlık öncesi büyük politikacı ve hatip Cicero...
Cicero ve Aziz Augustine:
Marcus Tullius Cicero önceleri acımasız bir politikacıydı, Roma Cumhuriyeti'nin en tepedeki iki yetkilisinden biri olmuştu.
Görev başında olmadığı dönemde ise yaşamakta olan çalkantılı dünyadan yola çıkan bir politika teorisi geliştirdi.
O, devletin özel mülkiyetin bekçisi olduğu düşüncesinin öncüsüydü, ancak insanların bu dağılımda adalete yönelik bir içgüdüye de doğal olarak sahip olduklarını düşünüyordu.
Uzmanlara göre eserleri ile nesnel, hukuk devleti kavramını ortaya atmıştır...
Hristiyan düşüncesinin en büyük isimlerinden biri olan Aziz Augustine MS 354'te günümüz Cezayir'indeki Hippo'da doğdu; annesi
Hristiyan, babası pagandı. Gençliğinde Kartaca'da eğitim gördü, Cicero'yu okudu ve büyülendi. Daha sonra Roma'ya gitti ve hitabet dersleri vermeye başladı...
Augustine'in hristiyan olması ve kiliseye yönelmesi Batı için bir dönüm noktasıdır. Ona göre insanoğlu "düşmüş"tü; devlet iyi yasalarla buna çare bulamazdı.
İnsanı içinde bulunduğu halden kurtarabilecek tek şey, tanrının inayetiydi. Politika insanlığın hayrına giden bir yol değil, tarih içinde sükunet ve istikrarın sağlanmasına yönelik bir araçtı.
Augustin'in devlet ve kilise arasındaki ilişkiye yönelik görüşleri günümüze dek süren bir etkiye sahip oldu..
***
MÖ 7. yüzyılda Arabistan'da İslam dini gelişmeye başladı. Diğer iki büyük tek tanrılı din yani Hristiyanlık ve Musevilikten farklı olarak başından beri dinsel olduğu kadar politik bir sistemdi İslam.
İslam Düşünürleri:
Bazı Müslümanlara göre, ikinci halifenin önde gelen yöneticilere "sıradan insanlar gibi yaşayın" emrini vermesi demokrasinin tohumlarının atılması anlamına geliyor.
İslam imparatorluğu yayıldıkça bazı islam alimleri kutsal metinlerin demokrasiyi önerdiğini savundu, bazılarına göre ise bunlar otoriter yönetim reçetesiydi.
İslam dünyasının ilk politika düşünürlerinden biri olan Farabi onuncu yüzyılda Bağdat'ta yaşadı. Fazilet Devleti gibi eserlerinde Farabi ideal yöneticiler çok nadir olduğu için, insanların daha önceki ideal örnekleri taklit etmeye çalışmaları gerektiğini savundu.
İslam düşüncesinin en büyük isimlerinden biri olan Gazali Sufi'dir... 'Tanrının hukuku ve adaleti' düşüncesine insan unsurunu ilk sokan kişi Gazali'dir.
Gazali'ye göre hukukçular Tanrı düşüncesini insanların hayrına yorumlayıp, kutsal metinlerin sessiz kaldığı konularda yasalar ortaya koyabilir.
Diğer taraftan insanların da yöneticilerine itaat etmeleri gerekir.
12. yüzyılda, İspanya'nın güneyindeki Kordoba'dan İbni Rüşd, Yunanlı filozoflar üzerine geniş çaplı yorumlar yayınladı ve Farabi'nin filozofların siyasete de karışmaları gerektiği düşüncesini canlandırdı.
İbni Rüşd'e göre felsefe becerisi olanlar bunu toplumun ilerlemesi için kullanmalıdır. Ancak bunlara nadiren rastlandığı için hükümdar olmalarını sağlacak sayıya hiç bir zaman ulaşamayacaklardır. Sıradan insanlar ise yasaları ve dinbilimsel öğretiyi sorgulamamalıdır.
***
16. yüzyıl İtalyan politikacı ve yorumcusu Nicolo Machiavelli dünyanın gelmiş gelmiş en ünlü ve tartışmalı siyaset düşünürlerinden biridir.
Machiavelli:
Daha önceki bir çok düşünürün aksine, Floransalı düşünür Machiavelli politikayı ideallere göre değil, yaşanan gerçekliğe göre tasvir eder ve politikacıları ideal davranışların yıkımları olacağı konusunda uyarır...
Machiavelli 1469'da İtalyan rönesansının kalbi olan Floransa'da doğdu. 1494'te iktidardaki Medici ailesi halk isyanıyla devrildi ve bunu sofu bir papaz olan Savonarola'nın dört yıllık teokratik yönetimi izledi.
Yeni doğan Floransa cumhuriyetine diplomat olarak hizmet eden Machiavelli, politikacıların sık sık insaf ve vicdan sınırlarını aşan tutumlarını içerden izleme fırsatı buldu.
En ünlü eseri "Hükümdar"a göre, "Hükümdar, yapacağı şeyin ahlaki olup olmadığı gibi sorularla yolundan sapmamalıydı. İktidarda kalmak için ne gerekiyorsa onu yapmalıydı."
Cicero'nun, Seneca'nın çizdiği adil, cömert ve yüce gönüllü hükümdar idealini yerden yere vurdu. Machiavelli "bu niteliklerin devlet işlerini yürütmeye, ün ve zafer kazanmaya yeteceğini zannediyorsanız, çok yanılıyorsunuz" diyordu...
***
Hobbes'un insan doğası hakkındaki görüşünün oldukça kötümser olduğu söylenebilir... Ona göre insanlar arzuları peşinde koşar ve ortalıkta devlet olmasa herkes birbirine düşer.
Thomas Hobbes
Thomas Hobbes 16. yüzyılın sonlarına doğru İngiltere'de doğdu.
Hobbes'un insanlık ve politika hakkındaki görüşlerini ortaya koyduğu başlıca eseri Leviathan'dır. 1651 yılında yazılan bu kitap, İngiliz tarihinin en alışılmadık dönemlerinden birinin ürünüdür ve ülkenin cumhuriyetle yönetildiği on bir yılı kapsar...
Hobbes sadece merkezi bir gücün otoritesi olmadan daha iyi yaşanacağını düşünen idealistleri değil, karşıtlarını yani kralların Tanrı'dan aldıkları güçle iktidar olduklarını, Kralların İlahi Yetkileri kuramını savunanları da eleştiriyordu...
Hobbes'un düşüncesinde orijinal bir yön, toplum hayatı ile zamanının doğa bilimleri arasında kurduğu paralellikti.
Hobbes'a göre devlet-hükümet olmazsa insanlar birbirlerine karşı, sürekli bir önleyici saldırganlık içinde olurdu.
Çünkü kimse bir diğerinin kendilerine zarar vermeyeceğine, ellerindeki bir şeyi, mülklerini, canlarını veya özgürlüklerini almaya kalkışmayacağına emin olamazdı. Bu yüzden de en iyi savunma saldırı haline gelirdi.
Buna karşı savunulan, "haklara sahip olunan bir doğal durum fikri, güvene dayalı siyasi sözleşme fikri, bunun itaati gerektirdiği, tüm bunların devletle ilişkisi, devletin hakları kadar yükümlülükleri de olduğu fikri", günümüzdeki siyasi tablonun yapıtaşları arasında görülüyor.
***
Onyedinci yüzyılın ortalarına doğru doğan İngiliz filozof John Locke, hükümeti ve devleti net biçimde halkın hizmetine koşan bir düşünürdür.
John Locke:
Kendisinden yaklaşık yarım asır önce devleti canavar benzetmesi ile mutlak iktidar sahibi bir varlık olarak tasarlayan diğer İngiliz düşünürü Thomas Hobbes'un vizyonunu paylaşmaz.
Siyaset üzerine eserlerinin üzerinden geçen üç yüz yıla rağmen Locke hala politikaya ılımlı yaklaşımın, bireysey özgürlüklere saygını ve güvenilir hükümet düşüncesinin mimarı olarak güncelliğini korumaktadır.
Bu nedenle empirik ve liberal düşüncenin babası kabul edilir.
John Locke'a göre insanlar özgür, eşit ve bağımsız doğar; kendi hallerine bırakıldıklarında akıl yürütme ile doğruyu yanlıştan ayırt edebilecek temel bir ahlakla doğar. Dahası insanlar bazı haklara doğuştan sahiptir...
Mülkiyet hakkı da Locke'un hükümet teorisinin belkemiğidir. Ancak mülkiyeti günümüzdekinden daha geniş tanımlar. Ona göre mülkiyet "yaşam, özgürlük ve mülkü" kapsar...
Peki, herkes Tanrı'nın indinde eşitse, niçin bazıları mülk sahibidir de, diğerleri bundan yoksun? Antik Roma düşünürü Cicero'yu takip eden Locke'a göre mülkiyetin kökeninde doğanın ürünlerinin yararlanmak ve insan emeğini bu ürünlere katmak vardır.
Yani Locke'a göre insanlar arasındaki mülk eşitsizliğinin kökeni doğayla girilen ilişkidedir. Örneğin toprağı işlemek, avcı-toplayıcı hayat tarzından daha değerlidir.
***
Filozof ve eğitimci olan ve 1712 yılında Cenevre'de doğan Rousseau, Aydınlanma insanının en iyi örneklerinden biriydi, ancak tüm bu süreçte kendine özgü bir yeri vardı.
Jean - Jacques Rousseau:
Onsekizinci yüzyıl, Avrupalı aydınları yepyeni bir düşünce tarzının etkisi altına almasına sahne oldu. Bu düşünce tarzında herşeyden önce aklın önemi vurgulanıyordu.
Sanattan politikaya, dinden toplum düşüncesine varolan tüm fikirler eleştiriliyor, gözden geçiriliyordu. Eski siyasi düzen dağılıyor, yeni bir devir başlıyordu... Ve bu dönem dünya tarihine Aydınlanma dönemi olarak geçti.
Bu aydınlar arasında en önde gelenlerinden biri Jean-Jacques Rousseau'ydu.
Rousseau çağının avrupasındaki despot krallıklara karşıydı ancak siyasi görüşleri Aydınlanma'da egemen görüşlerle de çatışıyordu. Herşeyden önce Rousseau zamanın baskın düşüncesinin tersine, insanlığın karanlık bir çağdan çıkmakta olduğu ve aydınlığa doğru ilerleyeceği görüşüne karşıydı.
Rousseau'nun çağdaşı dünyanın sorunlarına çözüm aradığı eseri 'Toplum Sözleşmesi' oldu.
Dünya literatürünün unutulmazları arasına giren, "insan özgür doğar oysa her yerde zincire vurulmuştur" cümlesi, bir slogan olarak bu eserin sayfaları arasından sıyrılıp kuşaklar boyu devrimcilerin sloganı haline gelir.
Rousseau bu eserinde antik Roma'nın cumhuriyetçi dönemi gibi eşitlikçi addettiği eski toplumların ruhunu canlandırmaya çalışır...
Rousseau'nun toplum sözleşmesi vizyonuna göre her bir yurttaş başkalarının iyiliği, ya da Rousseau'nun deyimiyle, genel iradenin iyiliği için bireysel haklarından feragat eder.
Devrimci sloganlar haline gelen "özgürlük, eşitlik, kardeşlik" kavramları tümüyle Rousseau'yu yansıtır:
"Başka insanlar arasında özgür olmamız, aramızda eşitlik olmasıyla mümkündü. Ancak aramızda kardeşlik havası varsa ortak kurallar yaratabilirdik."
***
Siyasi düşünce tarihinin en güçlü akımlarından biri olan liberalizm kaba hatlarıyla devletin, ekonomik alanda olsun, sosyal alanda olsun insanların hayatına mümkün olduğunca az müdahele etmesi talebini ortaya koyan bir düşünce ve siyasi pratiktir.
Adam Smith:
Çağdaş yaşamın oldukça güncel bir parçası olan bu düşüncenin kökleri ise Aydınlanma çağı İskoçyasına gider...
Buradaki düşünce hayatına damga vuran 1723 doğumlu Adam Smith, Fransızca konuşan dünyanın yıldızları Rousseau ve Voltaire'in hayranıydı, ancak onlardan farklı olarak devrimci değil.
Smith'e göre devletin devrilmesi gerekmiyordu, bunun yerine mümkün olduğunca bir kenara çekilmeliydi devlet çünkü çok müsrifti...
Adam Smith'in mirasını İngiltere'ye taşıyan isim olan Bentham devletin-hükümetin işlevlerini sınırlamak gerektiğini savunuyordu.
Adam Smith gibi o da siyasi sistemlerin doğal veya doğuştan haklara dayanmadığını, karşılıklı rızaya, uzlaşmaya dayalı olduğunu düşünüyordu. Bentham'ın ideal yasa ve kurumlara ilişkin kuramı fayda kavramına dayanıyordu.
Faydacılık kuramının idealleriyle yetişen önde gelen İngiliz düşünürlerinden biri de John Stuart Mill'dir.
Bentham'ın devletin halkın yararı için halk adına bazı işlere kalkışmaması gerektiği düşüncesini geliştiren John Stuart Mill, "devlet baba" düşüncesini eleştirenlerin başında gelir...
Mill'e göre devlet bireylerin potansiyellerini gerçekleştirmelerine olanak sağlayacak ortamı yaratmalı ancak insanların bireyselliğini ezmemeli...
Yirminci yüzyılda pozitif ve negatif özgürlük taraftarları birbirlerinden ayrılmaya başladı.
Aralarında ünlü ekonomist John Maynard Keynes de olan 'Yeni liberaller' adı verilen kesim, devletin liberal toplumun geliştirilmesinde etkin rol oynamasını talep ediyordu.
Bu kesimin karşısındaki düşüncenin en önde gelen ismi ise Avusturya doğumlu ekonomist Friedrich Hayek oldu. 1992 yılında doksan yaşının üzerinde ölen Hayek'e göre liberal adı verilen çevreler liberal düşüncenin temel ilkelerine ihanet ediyordu...
Devlet hangi alanlarda etkin olmalı, neredelerde olmamalı? Bu, yirminci yüzyılda sosyal liberalizm ile ekonomik liberalizm arasındaki en büyük anlaşmazlık konusudur.
***
Taraftarları gözünde, hem büyük bir sosyal bilimci hem büyük bir devrimci olan, hem teoride hem de pratikte önderdir Marx; karşıtları gözünde ise çağdışı kuramları ve kışkırttığı olumsuz duygularla çağdaş hayata yönelik ciddi bir tehdit.
Marksizm:
Siyasi düşünce tarihi açısından ise Marx muhtemelen bu iki ucun arasında bir yerde...
1818'de günümüz'de Almanya içinde kalan Rheinland'da doğan Karl Marx, liberal devlet görüşünün naif bir görüş olduğu, gelmiş geçmiş tüm devletlerin sınıf baskısının araçları olduğu düşüncesindedir.
Yani bir sınıf devletin kontrolüne sahip olur ve devlet gücünü ezilen sınıflar üzerinde kendi ekonomik gücünü pekiştirmek için kullanır.
Marx'a göre komünizmin erken aşamalarında devlete ihtiyaç olabileceği halde, komünist toplumun tam olgunluğa erişmesi ile devlete ihtiyaç kalmayacaktır.
Karl Marx ve deyim yerindeyse sağ kolu Friedrich Engels 1848'te yayınladıkları Komünist Manifesto bir dönüm noktası oldu:
"Komünist devrim egemen sınıfları tir tir titretiyor. İşçi sınıfının zincirlerinden başka kaydecekleri bir şey yoktur; oysa tüm dünya onların olabilir. dünyanın tüm işçileri, birleşiniz..."
Marx'ın bu çağrısına yirminci yüzyıl boyunca dünyanın dört bir yanından yanıtlar geldi; Küba'dan Kamboçya'ya dünyanın dört bir yanında Marx adına bir dizi rejim kuruldu, Çin Halk Cumhuriyeti'nden Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa'ya dek yüz milyonlarca insan Marxist iddialar dile getiren devletler tarafından yönetildi...
Yakın dönemde, özellikle de 1989 yılından sonra doğu bloğunun dağılması ile birlikte Marx ve marxist düşüncenin yanlışlandığı, bu geleneğin insanlığa söyleyecek sözü olmadığı sık sık dile getirildi..
Ancak temel itirazı, siyasi süreci devre dışı bırakacak şekilde, ekonominin tümüyle piyasa güçlerine terkedilmesi olan Marx'ın düşüncüleri küresel kapitalizmin gelişimine yönelik eleştirilerde bir kez daha canlanıyor.
***
Milliyetçilik 18. yüzyıl sonlarında özellikle Alman düşünürleri arasında, Fransız devrimi ve Napolyon'un Avrupa çapında yaydığı evrensel vatandaşlık ve akıl ideallerine tepki olarak doğdu.
Milliyetçilik:
Başlangıçta bir çok Alman düşünür Napolyon hayranıydı. Ancak zaman içinde bir çeşit askeri işgalciye dönüştüğünde Napolyon'a karşı cephe almaya başladılar.
Bir dizi düşünür, her bir ulusal kültürün, özellikle de dillerin eşsiz rolünü vurgulamaya başladı.
Bu tür bir milliyetçiliğin 1860 ve 70'lerde İtalya ve Almanya'nın, küçük devletçiklerin bir araya gelmesi ile kurulmasında büyük etkisi oldu.
Bazı uzmanlara göre İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde ise, devletin prestiji çerçevesinde ortaya çıkan bir milliyetçiliği yüzlerce yıl geriye götürmek mümkün.
Afrika ve Asya'nın çoğu bölgesinde, özellikle de İngiltere'nin yönetimindeki Hindistan'da ise milliyetçilik, sömürgecilik karşıtı hareketle içiçe geçti. Genelde bu yukarıdan aşağı, eğitimli seçkinlerin önderliğinde bir hareketti...
Örneğin, Kenya'da Jomo Kenyatta, Gana'da Kwame Nkrumah ve bağımsız Hindistan'ın kurucuları Gandi ile Nehru...
Gündeme gelen bir soru, yeni devletlerin bölünmeye ve kurulmaya devam ettiği çağımızda, millet ve devlet kavramlarının sınırlarının nasıl tanımlanması gerektiği...
Bir diğer bir soru ise küreselleşmenin milliyetçiliğin sonu olup olamayacağı...
***
Yeşil düşünce 20. yüzyılda insanların sadece yaşadıkları sınırlar içinde değil, kendilerini kuşatan tüm bir dünyayla etkileşim içinde olduğu görüşünün güç kazanması ile kendini gösterdi.
Yeşil düşünce ve Ekolojizm:
Soğuk Savaş'ın sona erişi geride siyasal ideolojilerden arınmış bir dünya bırakmadı.
Boşluğu dolduranlardan biri güçlü milliyetçi ideolojiler oldu, bunun karşı kutbunda ise korunması gerekenin milletler değil tüm bir gezegen olduğunu söyleyenler yer aldı.
"Yeşil Siyasal Düşünce" isimli bir kitabın yazarı olan Andrew Dobson, "Ekolojizm" olarak adlandırdığı dünya görüşünün kendine özgü ve diğer akımlardan bağımsız bir "Yeşil" siyasal ideoloji niteliği kazandığını söylüyor.
Bu görüşe göre, "Çevreye verilen zararın nedeni, büyümenin sınırına gelinmiş olması. Sonlu bir gezegende yaşıyoruz, sonsuza dek büyüyemeyiz. Diğer yönü ise ahlaki: insanın dışındaki doğal dünyayı bir araç olarak görmememiz gerektiği".
Dobson'a göre ekolojizm çevrecilikten daha radikal bir akım. Çevrecilik aşamalı reformlarla çevreye verilen zararın azaltılması veya giderilmesini amaçılıyor. Ekolojizm ise bunun daha ötesine gidiyor.
Çevreci görüş geçmişin büyük siyasal düşünürlerinin tepkisiz kalamayacağı bir akım...
Örneğin, bugün yaşasaydı Rousseau muhtemelen en önde gelen çevrecilerdeni biri olurdu.
Marx da muhtemelen sınırsız serbest ticarete karşı çıkanlarla arasında bir çok ortak nokta bulurdu.
Hobbes ve Machiavelli ise Yeşilleri nafile idealistler olarak görürdü...
Bazılarına göre siyasetin acı gerçekleri geçtiğimiz 100 yıl içinde siyasal düşüncenin önemini azalttı.
Bu görüşe göre politikacılar artık düşünürler olmaktan çıktı, tümüyle icraatçılara dönüştü...
Ancak muhtemelen önümüzdeki dönem, insanların, sadece yaşadıkları ulusal sınırlar çerçevesinde değil, kendilerini kuşatan tüm bir dünyayla ilişkilerini giderek daha çok düşündükleri bir dönem olacak...
BBC içinCharles Haviland'ın hazırladı ve Türkçe'ye Hüsnü Kural'ın uyarladı.
Çocuk içine doğduğu ortamda kendi anlam verme sistemini oluşturma çabasını başlar. Hepimiz anlam verme sistemimizi bir aile ortamında geliştirmeye başlarız. Çocuğun içinde yetiştiği aile çocuğun aklının gelişmesine destek ya da köstek olabilir.
Çocuk anlam verme sistemini geliştirirken bir yandan özdeğerini de geliştirmeye başlar.Özdeğeri yüksek kişimutlu bir şekilde yaşamaya hakkı olduğuna ve bunu gerçekleştirebilecek gücü olduğuna inanır.
Özdeğer alanında psikolojide önder isimlerinden bir olan Amerikalı psikolog Nathaniel Branden, özdeğer tanımının iki boyutu olduğunu belirtir:
1- kişinin kendisini yaşama uygun görmesi (feeling appropriate to life);
2- mutlu bir yaşam için kendi aklına ve becerilerinin yeterli olduğuna güvenmesi (efficacy).
Özdeğer iki nedenden dolayı insanın yaşamında çok önemli:
1) Özdeğer kişinin kendine ve dünyaya nasıl bir anlam vereceğini temelden etkiler.Özdeğeri yüksek biri sakin ve huzur içinde ilişki kurarken, özdeğeri düşük biri aynı ortamda kaygılı ve gergin bir tavır içinde olur.
2) Özdeğer yaptığımız seçimleri büyük ölçüde belirler.Farkında olduğumuz ya da olmadığımız binlerce günlük seçimlerle yaşamımı oluştururuz. Özdeğeri yüksek kişi akılcı ve gerçekçi seçimler yaparak mutluluk ararken, özdeğeri düşük kişi aklına güvenmediği ve gücüne inanmadığı için acıdan kaçınmak, kendini bilinmeyen düşmanlardan korumak üzere seçimlerini yapar.
Özdeğeri yüksek kişi yeni deneyimlere, onların getirdiği heyecanlara kendini açarken, diğeri kendi hapishanesinin duvarlarını örerek tek düze bir hayat yaşar.
Aile ortamı çocuğun özdeğerinin tek belirleyicisi değildir, ama en önemlisidir. Çocuğun özdeğerini olumsuz etkileyen etkenlerin bir listesini vermek istiyorum: (Bu listeyi Nathaniel Branden'in yazılarından ve kitaplarından esinlenerek oluşturdum.)
- Çocuk kendince önemli şeyler anlatırken onu dinlemeyerek, 'umurumda değilsin,' duygusunu vermek.
- Başkalarına konuşurken ona bakmamak, onu dışlamak.
- Sürekli 'koşma düşersin; dokunma kırarsın' türü sözler söyleyerek çocuğa yetersizsin duygusunu vermek
- 'Ağlama, bağırma, gülme, konuşma' gibi sözlerle onun duygularını ifade etmesini engellemek.
- Onunla alay etmek, onu küçük düşürmek.
- Onun düşünce ve duygularının saçma ve değersiz olduğu izlenimini vermek.
- Çocuğu utandırarak ve suçlu hissettirerek denetlemek.
- Aşırı koruyucu bir tavır içinde çocuğun yaşamla temasını kesmek.
- Temelde, 'sende bir bozukluk var; sen normal değilsin,' duygusunu vermek.
- Çocuğu tamamıyla başıboş bırakarak hiç ilgilenmemek, hiçbir disiplin oluşturmamak.
- Keyfi olarak değişen kurallara göre yetiştirmek.
- Dayak korkusuyla yetiştirerek onu ezik, korkak, sinmiş biri haline getirmek.
- Bir cinsel nesne gibi bakmak, konuşmak ve kullanmak.
- Doğuştan uğursuz, lanetlenmiş, günahkâr olduğunu söylemek.
Aklına güvenmeyen, yeteneklerinin yetersiz olduğunu düşünen kişi sürekli kaygı içinde olur. Bu kaygı yaşam onun enerjisini sömürür yok eder. Kendi yaşamında var olmaya cesaret edemez. Bu tür insanların çoğunlukta oldu bir toplumda bilim ve sanat gelişemez.
Kendi yaşamında var olmaya cesaret edemeyen insan içten içe öfkelidir. İçinde hem kendine, hem çevresine karşı örtük bir öfke vardır. Bu öfke kendini şikâyet etme, karamsar olma, sevgisizlik, her olayın arkasında art niyet ve komplo arama şeklinde gösterir.
Böyleleri başarılı ve mutlu olmayı hak etmediklerine inandıkları için elde ettikleri başarının kalıcı olacağına inanmazlar; kendi kendilerini sabote ederek kendilerini mutsuz ve başarısız hale getirirler. Ve sonra, 'zaten biliyordum başarı ve mutluluğun uzun sürmeyeceğini,' derler.
1985'de Adana Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde tedavi gördüğü belirtilen İ.Umakoğlu'nun, akli dengesinin yerinde olup olmadığının belirlenmesi için tekrar hastaneye sevk edilmiş!
Adana'da 23 yıllık eşi Nazlı Umakoğlu'nu elleriyle boğarak öldüren İmadettin, namusunu temizlediğini anlatıyor!!
*****
Bu ve benzeri haberlerde; mesele namus davasıdır! Ancak asıl sorun "canî"nin korkunç boyutlara ulaşan akıl hastalığıdır.
Paranoyak, paranoid bozukluk, parafreni, sanrısal bozukluk, paranoid şizofreni, othello sendromu, jaluzik tip, paranoya, patolojik kıskançlık ile tanımlanan bu korkunç akıl hastalığı, ileri yaşlarda da kristalleşince hastaların; cinayet işlemeleri kaçınılmaz oluyor!
Bu akıl hastaları kesinlikle kendi yaşamlarına son vermeyip te: Eşlerini kesip doğrayarak boğarak namuslarını temizliyorlar!
Hastaların beyinlerine kazınmış bu sanal aldatılma kuşkusunun sonucudur bu cinayette...
Haberi bu nedenle çok önemsiyor ve formumuza almayı bir vatandaşlık sorumluluğunun gereği olarak düşünüyorum.
Tedavilerinin asla bırakılmaması ve yetkilerce denetimi şarttır!!!