Shakes and Fidget, hikayesi aynı adı taşıyan internet çizgi romanına dayanan 2D bir browser RPG oyunu. Yaratıcı çizim tarzı ve çoğunlukla arenada geçen PvP savaşları Shakes and Fidget'ı diğerlerinden ayıran en önemli özellikleri...
Denemekte fayda var.
vampir4518 kardeşime sonuna kadar katılıyorum... süper mantık yürütmüş benim kırk yıl aklıma gelmezdi... tam bir paradoks... çocuk ilk babaanne dediğinde sütçü Ahmet abinin annesinin ölmesi gerekirdi... teşekkürler ...
HÜLYA VE HAKAN İSMİNDE İKİ GENÇ VARMIŞ, KIZ GÜZELMİ GÜZEL, GENÇ YAKIŞIKLIMI YAKIŞIKLI... BU İKİ GENÇ BİRBİRLERİNİ SEVMİŞ VE BİR FLORT DÖNEMİNDEN SONRA EVLENMEYE KARAR VERMİŞLER... İKİSİNİNDE DURUMU İYİYMİŞ, ZENGİN VE VARLIKLI AİLELERİN ÇOCUKLARIYMIŞLAR VE SONUNDA HAKAN VE AİLESİ HÜLYAYI İSTEMEYE GELMİŞLER... NİŞAN YÜZÜKLERİ TAKILMIŞ VE EVLİLİK GÜNLERİ BELİRLENMİŞ... BİRGÜN HAKAN HÜLYAYI ARAMIŞ KIZ TELEFONA BAKMIŞ "AŞKIM NAPIYORSUN" DEMİŞ KIZ YEMEK YAPTIĞINI, YEMEK YİYECEĞİNİ SÖYLEMİŞ HAKAN "AŞKIM YEMEĞİNİ YEDİKTEN SONRA SENİ ALMAYA GELECEĞİM BİRLİKTE SİNEMAYA GİDERİZ İKİ TANE BİLET ALDIM" DEMİŞ KIZ TELEFONU KAPATIP YEMEĞE DEVAM ETMİŞ TAM O SIRADA TÜP PATLAMIŞ BÜTÜN TÜP PARÇALARI HÜLYANIN BÜTÜN VÜCUDUNU DELİK DEŞİK ETMİŞ... HASTANEYE YOĞUN BAKIMA KALDIRILMIŞ, HAKAN KOŞA KOŞA HASTANEYE GİTMİŞ AMA HÜLYA ONUNLA GÖRÜŞMEK İSTEMEMİŞ... ÇÜNKÜ YANIKTAN ÖYLE İĞRENÇ BİR HAL ALMIŞKİ YÜZÜ VE VÜCUDU BAKILDIĞI ZAMAN İĞRENİYORMUŞ İNSANLAR... ANNESİ HÜLYANIN YANINA GELMİŞ VE "KIZIM HAKAN PERİŞAN BİR HALDE NEDEN ONU GÖRMEK İSTEMİYORSUN" DEMİŞ KIZ; "ANNE SEN BİLE YÜZÜMÜN BU HALİNE BAKMAYA İĞRENİYORSUN BENİ GÜZEL HALİMLE HATIRLASIN HERŞEY BİTTİ SÖYLE ONA SAKIN BENİ ARAMASIN" ANNE KIZININ DEDİKLERİNİ ÇOCUĞA AYNEN İLETMİŞ... ÇOCUK ÜZÜNTÜYLE HASTANEDEN ÇIKMIŞ VE ARABASINI SÜRATLA KULLANMAYA BAŞLAMIŞ VE TRAFİK KAZASI GEÇİRMİŞ VE KÖR OLMUŞ ANNESİ TEKRAR KIZININ YANINA GELMİŞ VE HAKANA OLANLARI ANLATMIŞ "ARTIK EVLENMENİZ İÇİN HİÇBİR MANİ YOK ARTIK BİRBİRİNİZE DESTEK ÇIKMALISINIZ, BAK HEM ARTIK SENİ İSTESENDE GÖREMEZ" DEMİŞ... BUNUN ÜZERİNE KIZ HAKANLA EVLENMİŞ... İKİ TANE ÇOCUKLARI OLMUŞ VE YILLAR SONRA HÜLYA KALP KRİZİNDEN ÖLMÜŞ... ÖLDÜĞÜ GÜN ÇOCUKLAR ANLAMIŞLAR Kİ BABALARI KÖR DEĞİL VE ASLINDA HİÇ KÖR OLMAMIŞ...
Kütahya Yimpas magazasinda yasanmis bir olaydir. Kütahyali bir kadin alisveris için Yimpas magazasina gider. Kütahyali ya, evde ne kadar bilezigi takisi varsa onlarin hepsini Üzerine takar öyle gider.
Kadinin kolunda dirseklerine kadar olan bilezikleri görenuyanigin biri kadini takibe baslar. Kadin markette alisverise baslar ve takibe baslayan adam usulca yaklasir ve kadina "Hanimefendi bu kadar bilezik ve takiyi teshir etmeniz biraz sakincali degilmi? Memlekette durumlar kötü. Herkes ekonomik olarak zorluklar içerisinde. Kötü niyetli birisi sizi böyle görse size bir kötülük yapip takilarinizi alabilir. O yüzden bütün takilarinizi çantaniza koymaniz yarariniza olur" der...
Kadin korkuya kapilir ve kim oldugunu sorar adama. Adamda kadina "Emniyet mensubuyum" der. Kadin adamin sözlerine hak verir ve bütün bilezik ve takilarini çantasina koyar. Alisverisi tamamlayan kadin kasaya ödeme yapar aldiklarini arabaya yüklerken ayni adam yardim etmek ister ve aldiklarini arabasinin bagajina bir güzel yerlestirir. Bu arada kadinin çantasini da göz açip kapayincaya kadar yürütür. Kadin arabasina biner evinin yolunu tutar.
Evinin önüne gelip esyalari indirirken çantasinin olmadiginin farkina varir. Ama nafile giden gitmistir. Geri dönüp Yimpasta oraya buraya sorar bir sonuç alamaz. Kadin polise haber verir kocasina haber verir ama girisimler sonuçsuz kalmistir.
Aradan bir kaç gün geçer eve bir telefon gelir. Çantayi çalan adam aramaktadir. Telefonda kadina "Hanimefendi kusura bakmayin geçen gün sizin cantanizi çalan kisi benim. Yaptigim isten ötürü çok üzgünüm. Vicdan azabi çekiyorum. Çantanizi size vermek istiyorum. Bütün herseyiniz içinde. Evinize gelmek isterim ama polise haber vermenizden korktugum için çantanizi Yimpas magazisinda size geri vermek isterim. Lütfen beni affedin" der kadinin gönlünü alir.
Kadin o sevinçle kocasina haber verir cümbür cemaat Yimpasa giderler ve adami beklemeye baslarlar. Adam ortalarda yoktur. Adam kadinin Yimpasta olmasini firsat bilip çantadaki anahtarla eve girer ve evdeki degerli esyalarin hepsini alir ve bir not birakir. Eve biraktigi notta su yazilirdir:
"ilginize çok tesekkür ederim hanimefendi Bu kadar takisi bilezigi olan bir hanimin evide zengindir dedim. Onlari da almaz isem Vicdanim rahat olmaz diye esyalarinizi da aldim. Tessekkürler" Kadin uzun bir beklemeden sonra eve gelir ve esas felaketle karsilasir.
Akşam yemeğine arkadaşlarını çağıran Kay, yemekten önce küçük bir aperatif hazırlarken bir tavuğun acı acı bağırdığını duyar.
Sesin nereden geldigini merak eden Kay bahçeye çıkar. Bahçede bir şey göremez.
Ancak ses daha yakınlardan, hatta mutfaktan gelmektedir.
Giderek yükselen sesin kaynağını keşfettigi zaman tüyleri diken diken olur. Kızarmasi için fırına yerleştirdiği tavuktan çığlık çığlığa sesler gelmektedir. "O anda elim ayağım boşandı. Tavuğu canlı canlı pişiriyorum sandım. Korkudan az daha ölüyordum." diyor...
Tavuğun çığlıkları Kay'inkiler ile birleşince konuklar mutfağa üşüşür ve çığlıkların nedeni ortaya çıkar.
Tavuğu fırından çıkartan konuklar, hayvan sogudukça seslerin kesildiğini fark ederler.
Yeni Zelandâ da tavuk çiftliklerinde hayvanlar, bizde olduğu gibi boynu kesilerek öldürülmez.
Kay'in akşam yemeği için hazırladığı tavuğun ses telleri kesilmediği için tavuğun karnında biriken buhar, hayvanın boğazından geçerken büyük bir basınçla ses tellerini harekete geçirmiştir.
Bu olaydan sonra, tahmin edebileceginiz gibi, Kay bir daha evinde tavuk pişirmez.
ABD'de Massachusetts İnstitute of Technology'de okuyan bir öğrencinin tanık olduğu bu öykü, bir tez çalışmasının nelere yol açacağını göstermesi açısından ilginç bir örnek oluşturuyor:
Bir lisansüstü ögrencisi bir yaz mevsimi süresince her gün üzerine siyah-beyaz çizgili bir tişört giyerek Harvard futbol sahasına gider.
15 dakika boyunca sahayı bir uçtan diğer uca yürüyerek yerlere kuş yemi serper.
Bu arada cebinden bir hakem düdüğü çıkartıp öttürür. Yağmur, çamur demeden hergün aynı saatte aynı hareketleri törensel bir ciddiyetle yapar.
Derken sonbahar gelir, futbol mevsimi başlar. Harvard futbol takımının ilk maçı oynanacaktır.
Siyah-beyaz tişörtlü hakem başlama düdüğünü çalar ve o anda olanlar olur.
Yüzlerce kuş sahaya hücum eder ve doğal olarak maç ertelenir. Bu arada öğrenci tezini vermiş ve mezun olmuştur.
yaptığım doğrumu yanlışmı bilmiyorum ama sunduğum yazı daha önce farklı bir isimle sunulmuş... bu nedenle farkedemedim... bende hikayeyi değiştirdim... bu durum kurallara aykırı mı bilmiyorum... teşekkürler...
leotombak kardeşim, benim gösterdiğim samimiyeti gösterip yazdıklarımı okumamışsın... ya da anlayamamışsın... sana hak verdiğimi söylemiştim önceki mesajımda... lakin samimiyet gösterip beni kötü niyetlilikle yargılamadan Tanrı kelimesinden rahatsız olduğunu belirtseydin, seve seve değiştiridim bu kelimeyi... ben illa ki Tanrı kelimesi kullanılmalıdır demiyorum... bu niyetle de yazmadım zaten bu mesajı...
sıra geldi sorulara...
birincisi şu ki; 3. sorunda buram buram kötü niyet kokuyor ve cevap vermeyeceğim...
ikincisi şu ki; "Tanrı" Türkçe bir kelimedir... Kur'an-ı Kerim Arapça yazılmıştır... haliyle de Allah lafzı kullanılması gayet doğaldır... bu durumda bu sorunun sorulması çok saçmadır... Kur'an Türkçe yazılsaydı bu gün beni ne sebeple eleştirirdin çok merak ediyorum...
üçüncüsü şu ki; kaynağı bende bilmiyorum, benim için çok anlamlı bir mesajı barındırıyordu bu nedenle paylaşmak istedim...
dördüncüsü de şu ki; Rabbimden, rabbime duyduğum sevgiyi sana da duyabilmeyi diliyorum... Vesselam...
Enis ve Burcu, Bodrumdan Egeye açıldıkları tekneden cankurtaran botuna atlayarak kurtulmuşlardı. Kara Doğu istikametindeydi. Enisin kol saatinde bir pusula vardı. Pusulaya bakarak batının hangi yön olduğunu tespit etti ve Doğu yönünde kürek çekmeye başladı. Ancak açık denizde kürek çekerek ilerlemek oldukça zordu. Karanlık çöktüğünde karı koca yorgunluktan uyuya kaldılar. Sabah uyandıklarında hala açık denizde yapayalnızdılar. Enis tekrar pusulasına bakarak Doğu yönünü tespit etti ve kürek çekmeye başladı. Aç ve susuz üç gün boyunca kürek çektiler. Ancak sonunda takatleri kalmadı. Millerce Batıya gitmelerine rağmen karaya yaklaşamamışlardı bile. Birkaç gün sonra bir balıkçı teknesi Enis ve Burcunun cansız vücutlarını buldu.Tülayın çevresindekilerle ilişkisi bozuktu. Uzun süreli dostluklar kuramıyordu. Çevresindeki kişiler Tülayı oldukça patavatsız ve kendini beğenmiş buluyordu. Ayrıca kaprisli bir kadın olarak da değerlendiriliyordu. Cimriliği de cabasıydı. Tülay ise bozuk ilişkilerinden sürekli olarak çevresindeki insanları sorumlu tutuyordu. Bütün suçlular dışarıdaydı. Özellikle kendisiyle ilişkisi bozulan insanları, tamamen kendi penceresinden görmek istediği şekilde eleştiriyordu. Dünyanın en akıllı, rasyonel insanı oydu. Kalıcı arkadaşlıklar ve dostluklar kuramadığı için sürekli olarak yeni arkadaşlar edinebileceği ortamlara giriyor, kurslara katılıyordu. Ne var ki, hemen her girdiği arkadaş çevresinde durum hızlıca öncekilere dönüyordu. Arkadaşlık kuruyor; ama kişiliğinin olumsuz yönleri fark edilince insanlar ondan uzaklaşıyordu.Eralp üniversite sınavına hazırlanıyordu. Sınav öncesi deneme sınavlarına giriyor ve 300 puan alıyordu. Puanını yeterli bulmuyor; hangi soruları yapamadığını tespit etmeden daha çok çalışıyordu. Ama izleyen sınavlardan da hep 300 puan civarında alıyordu. Eralp bu duruma daha çok sinirleniyor ve daha çok çalışıyordu. Ancak sınavdan aldığı sonuç, el freni çekilmiş bir araba gibi sabitti. Ne aşırı bir düşme, ne de ciddi bir yükselme gösteriyordu. Puanı 290 ile 310 arasında değişiyordu.Gamze, arabasını park ettiği yeri ve park yerinin kodunu çok iyi hatırlıyordu: D4 nolu yere park etmişti. Ancak alışveriş merkezinin D4 dolu yerinde başka bir araba park halindeydi. Arabanın çalındığını düşünmeye başlamıştı. Son derece üzgün bir şekilde otopark yerindeki görevlilerden yardım istedi.Birinci öyküde Enis ve Burcu, Doğuya gitmeleri gerektiğini biliyorlar; ancak nerede olduklarını bilmiyorlar. Akıntı onları iyice Güneye sürüklemişti ve artık Akdenizdeydiler; Akdenizde ise sürekli Doğuya giderseniz, İskenderun ya da Hataya varırsınız. Eğer Akdenize indiklerini fark etselerdi, Türk karasına ulaşmak için Kuzeye gitmeye çalışırlardı.Tülay kalıcı dostluklar kurmak için sürekli yeni insanlarla tanışıyordu; ama niçin insanların ondan kaçtığını düşünmüyordu.Eralpin sınavlardaki başarısının yükselmemesini, hangi konularda başarısız olduğunu öğrenmemesiydi. Sürekli deneme sınavlarına giriyordu ama zayıf olduğu konuları öğrenmiyordu.Gamze ise, arabasını dördüncü kata park etmiş, kendisi ise arabasını üçüncü katta arıyor. Dolayısıyla arabasını bulamıyordu.Bu dört küçük öyküdeki olumsuz olaylar yaşayan insanların ortak bir özelliği var: Hepsi nereye gideceklerini biliyorlar; ama nerede olduklarını bilmiyorlar. Yaşamımızda bir pusulaya sahip olmak çok önemli. Nereye gitmek istediğimizi bilmek de. Bununla birlikte, nerede olduğumuzu bilmek, kendimizi tanımak, güçlü ve zayıf yönlerimizi hedeflerimize ulaşmak açısından büyük önem taşıyor. Hedeflerimize ulaşma çabasına girişmeden önce, sorulacak soru sanırım Neredeyiz? sorusu...
Çok zaman önceydi. O kadar zaman önceydi ki zaman diye bir şey yoktu. İnsanlar güneş doğup batıncaya kadar yaşıyorlardı hayatı. Bir daha hiç olmayacakmış gibi dolu ve anlamlı. Derken zaman diye üç parçalı bir şey icat etti insan. Bir parçasına dün dedi, diğer parçasına bugün, öteki parçasına da yarın.
Sonra fesat karıştı zamana ve insan bugünü unuttu. Dünü düşünüp pişman oldu, yarını düşünüp telaşlandı;ama işin ilginç tarafı tüm telaş ve pişmanlıkları güneş doğup batıncaya kadar yaşadı. Farkında olmadan rezil etti bu gününü. Oysa yarın, bugüne dün diyor, dünde bu gün için yarın diyordu. Bir türlü beceremedi. Bir eliyle yarına, diğer eliyle düne yapıştı. Bu günü eline yüzüne bulaştırdı...
Mutsuz oldu insan. Ve ne gariptir ki yarının telaşı da, dünün pişmanlığını da hep bugün yaşadı; ama bugünü hiç yaşayamadı. Ne yarın ne de dün!
Bu ilginç öykü ABD' den Alexandra Donahue'nun arkadaşı Linda'nın
başından geçiyor:
Arkansas'a akrabalarını ziyarete giden Linda, alışveriş için bir süpermarkete gider. Arabasını park ederken yanındaki park etmiş arabanın sürücü mahalinde oturan kadın dikkatini çeker.
Kadın ellerini başının arkasına kavuşturmuş, gözleri kapalı, kıpırdamadan durmaktadır. Linda, kadının durumunda bir tuhaflık sezer, ancak müdahale etmez. Alışverişini tamamlayıp, arabasına döndüğünde kadını hala aynı pozisyonda görünce dayanamayıp arabanın camına vurur:
"Iyi misiniz?".
Kadın cevap verir:
"Başımdan vuruldum. Beynim dışarı akmasın diye tutuyorum".
Bu cevap üzerine telaşlanan Linda, süpermarket yetkililerinden yardım ister. Ambulans çağrılır. Otomobilinin kapı kilidi kırılarak açılır ve kadın dışarı çıkartılır. Ancak büyük bir şaşkınlıkla kadının başının arkasında bir parça ekmek hamurunu sıkıca bastırarak tuttuğu görülür.
Sonunda olay anlaşılır.
Kadının marketten satın aldığı mayalı ekmek hamurunun poşeti, otomobilin
içindeki sıcak havanın etkisiyle, tabanca sesine benzer bir sesle patlamış; hamur parçaları büyük bir hızla çevreye saçılmıştır.
Duydugu sesi tabanca sesi, başının arkasına yapışan hamuru kurşun deliğinden dışarı sızan beyni sanan kadın, Linda'nin gelişiyle sanal
kâbustan kurtulur.
leotombak kardeşim, öncelikle merakını gidermek isterdim ama sen zaten Tanrı kelimesi ile Allah'ı işaret ettiğimi anlamışsın. Cevabını bu anlayışın doğrultusunda yapmışsın zaten. Benim asıl takıldığım nokta, nasıl bir içgörü ile benim buram buram kötü niyetli bir insan olduğuma hüküm vermen. Yazdıklarını okudum ve hak da verdim. Zaten benim illa ki Tanrı kelimesi kullanılsın şeklinde bir çabam yok. Şimdi senden şiddetle şunu istiyorum. Benim gösterdiğim tarafsızlıkla yazdıklarımı okuman...
Şark Türkçe'sinin hâkim olduğu İslâmî metinlerde, Allah, Mevlâ, İlâh, Rab, Hüdâ, Yezdan gibi Arapça ve Farsça isimler Türkçe Tengri (Tanrı) karşılığında kullanılmıştır. Kutadgu Bilig'de Allah kelimesi geçmekle beraber, bazan Tengri kelimesi "Teâlâ" olarak geçer (V.F. Büchner, İ.A XI, 707). Eski Türkçe'de Tengri, kâinatta bulunan her şeyi yarattığına ve koruduğuna inanılan en yüce varlıktır. Oğuzlar Allah fikri ve inancına sahip olmuşlar ve bunu Tanrı adıyla ifade etmişlerdir. Türklerin Tanrı anlayışı İslâm'ın Allah anlayışıyla hemen hemen aynı olmuştur.
Tek tanrılı dinlerde bir tek Tanrı (Allah) olmasına rağmen çok tanrılı dinlerde, hemen her kudret ve kuvvet için bir tanrı (İlâh) vardır. Müslümanlıktan önce Araplar putlara taparlarken, bunlardan en yüce saydıklarına Allah adını vermişler, öteki tanrılara da "ilâh" (Aramca, alaha) demişlerdir.
Tanrı kelimesi, Türk Atasözlerinde aynen Allah karşılığında kullanılmıştır. "Büyüklük Tanrıya yakışır", "Tanrı rızkını kuluyla birlikte yaratır" vb. atasözlerimizden sadece birkaç örnektir. Günümüz Türkiye'sinde yaşayan Türklerle, bugün hudutlarımız dışında kalan ülkelerde yaşayan Türkler de Allah ve Tanrı kelimelerini aynı kavramı ifade etmek için bir arada kullanmaktadırlar.
Tanrı kelimesine karşı oluş, biraz da zorla Türkçe okutulduğu dönemde Ezan'daki Allah kelimesinin Tanrı olarak değiştirilmesinden kaynaklanmaktadır. Türkiyeli Müslümanların hem Allah, hem de Tanrı kelimelerini aynı manada ve bir arada kullandıkları bilinmektedir. Cumhuriyet dönemi Kur'an mütercimlerinden merhum H. Basri Çantay, "Lâ ilâhe illallah" cümlesini "Allah'dan başka Tanrı yoktur" şeklinde tercüme etmiştir.Görüldüğü gibi merhum mütercim burada Allah karşılığında Tanrı kelimesini kullanmıştır. Bu tür misalleri çoğaltmak mümkündür. İstiklâl Marşı şairi M. Ãkif de "Demek almayacak Tanrı selâmını bile" mısrasında Allah yerine Tanrı kelimesini kullanmıştır. Allah karşılığında Tanrı kelimesi kullanılabilir, fakat her Tanrı, Allah değildir. (Hikmet Tanyu, İslâmlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı İnancı, İstanbul 1986, s. 188).
Tanrı kelimesine karşı olanlar Rab, Hüda, , Hak gibi Allahla eş değerde kullanılan kelimelere gösterdikleri hoş görüyü "Tanrı" kelimesine neden göstermezler acaba ? Yoksa Yunusta "Suyun akar yalap yalap / Böyle emreylemiş Çalap" derken Tanrıya eş mi koşuyordu ? Mehmet Akif'de aynı şekilde " Canı, cananı alsın da Hüda / Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda" derken Alallah'a eş mi koşuyordu ? Herhalde insaf sahipleri bu dini bütün insanların Tanrıya eş koşmayacaklarında hem fikirdirler.
Oysaki eski Türk inanışındaki "Tanrı"nında İslam inancına hiç bir muhalefeti yoktur. Bu konuda en iyi delilimiz Ötüken Türk Kitabeleri olacaktır ;
1-Tanrı sonsuz hayata sahiptir.
"Kendim düşünceye daldım . Zamanı Tanrı yaşar, insanoğlu, hep ölmek için türemiştir. Bilge Kağan öylece düşünceye daldım"
2- Tanrı, bilicidir.
"Çin Kağanı Türk budunun öldüreyim, soyunu tüketeyim dermiş. Yok etmeye yürür imiş. Yukarı Türk Tanrı'sı Türk mukaddes Yer-Sub (suyu)nda (ozaman)demiş. Türk budun yok olmasın değin, budun olsun değin, babam İlteriş Kağan'ı, anam İl-Bilge Hatun'u Tanrı tepesinde tutup yukarı götürmüş" (Bilge Kağan)
Burada Türkler'in , Çin kağanı tarafından öldürüleceğini bilen Tanrı, Türkler'ı kurtarmak için İlteriş Kağan ile İl-Bilge Hatun'a güç vermiş onlara cesaret vermiş,yüceltmiştir. Bu durum Tanrı'nın bilici yönünü izah eder.
3- Tanrı, irade sahibidir.
Türkün faydasına ve zararına olan bir çok olay Tanrı iradesi ile olmaktadır.
Tanrı istediği için;
a)Türkler'i kağanlı kılar.
b)Türkler'i illi kılar.
c)Türkler'e güç ve cesaret verir.
d)Tanrı düzenleyici ve tanzim edicidir
4-Tanrı Kudretlidir
a)Kişilere bilgi verir
b)Kişilere yardım eder
c)Suçluları cezalandırır.
"Teslim olduğun için Tanrı öldürmüştür"
5-Tanrı yaratıcıdır
"&..,Tanrı'nın yarattığı Türk Bilge Kağan sözüm: babam Türk bilge Kağanı&&."
Artık bu kısır çekişmeleri, "Tanrı" diyenlerin dinini sorgulamayalı bırakalım , haticeye değilde neticeye bakalım, Esari ekolü dediğimiz Arap adetlerini din kuralı diye uygulamaktan vaz geçelim [u]özümüze[/u] dönelim .
"Şüphesiz sen Bir'sin, ey sonsuz Tanrı,
Hesaba vurulmaz, Tek olan gayrı"
Begavi (rahmetullahi aleyh) , Kab-ül Ahbardan radiyallahü anh söyle nakl etti.
Tavus kusu Süleyman aleyhisselamin huzurunda ötmüstü. Süleyman aleyhisselam orada bulunanlara, Bunun ne dedigini, ne konustugunu biliyor musunuz? buyurdu. Onlar; Hayir bilmiyoruz diye cevab verdiler. Bunun üzerine Süleyman aleyhisselam Cezalandirdigin gibi cezalandirilirsin dedigini bildirdi.
Ayni sekilde hüdhüdün ötmesini; Merhamet etmeyene merhamet olunmaz,
göçegen kusunun ötmesini; Allahü tealadan af ve magfiret olunmanizi isteyiniz, ey günahkarlar!,
kaya kusunun sesini; Her canli ölecektir. Her yeni eskiyip, çürüyecektir.
kirlangicin ötüsünü; Hayirdan ne yaparsaniz sonra onu bulursunuz,
güvercinin sesini, Gökleri ve yeri dolduran Rabbimi noksan sifatlardan tenzih ederim.,
kumrunun ötüsünü; Sübhane Rabbiy-el-ela,
karganin ötmesini; Allahü tealadan baska her sey helak olacaktir,
kutsat kusunun ötmesini; Susan basina bela ve musibet gelmesinden kurtulur,
papaganin ötüsünü; Düsüncesi dünya olan kimseye yaziklar olsun.
kurbaganin, Sübhane Rabbiy-el Kuddus
dogan kusunun; Sübhane Rabbi ve bihamdihi dedigini açikladi.
Bu rivayet, yukaridaki kuslarin konusmalarinin yalniz bu sözlere ve manalara mahsus olmadigini göstermektedir.Neml suresinde, karinca ve hüdhüdün konusmalarinin bildirilmesi, onlarin içlerine dogan her manayi çikardiklari sesle de olsa anlattiklarini ifade etmektedir.
Ruh-ul Beyan tefsirinde Arais-ül Beyan kitabindan naklen söyle denilmektedir; Kuslarin, diger vahsi hayvanlarin sesleri ve kainattaki hareketlerin hepsi, Allahü tealanin, peygamberlerine ve arifinden olan evliyasina hitabidir. Evliya, bu ses ve hareketleri makamlari ve derecelerine göre anlar. Çünkü Peygamberler aleyhimüsselam kuslarin ve diger hayvanlarin dillerini aynisiyla bilirler. Evliya-i kiram ise, onlarin dillerini aynen bilemez.Sadece, onlarin seslerinden kendi hallerine aid olan hususlari, Allahü tealanin kalblerine ilham etmesi ile bilirler.