Yusuf 68

Yusuf 68

Üye
21.11.2014
Er
129
Hakkında

#02.03.2015 09:17 0 0 0
  • Ona en son türküyü; hastanede yoğun bakım odasında söyledim. (Evet, yoğun bakım odasında) Yaşar abi dedim, dinle bak, seni cana getirecek bir türkü bu. Hele Kozan Kozana/Kozana destan yazana/Kurban olayım olayım/Küsüp de dağda gezene.


    noimage

    Hey Yaşar Abi! O güzel atlara binip gittin ha! Gidip de bizi bu dar-ı dünyada bir başımıza koydun ha! Ne demeli bilemiyorum; yıllarca “Arkam sensin, kal’am sensin dağlar hey” dedim, şimdi dağlarım devrildi, kalelerim yıkıldı, kolum kanadım kırıldı.
    Böyle bir günde senin üstüne inceleme yazamam, romanlarını anlatamam; ancak senin rüzgârlı kişiliğinden akılma gelen bölük pörçük anıları sıralayabilirim, bir de ardından ağıtlar yakarım.
    ***
    Yaşar Kemal adı geçtiği ya da onu aramayı düşündüğüm ya da onunla ilgili bir şey hatırladığım zaman aklımda deli deli türkülerin dolaşması neden acaba? Ona telefon açarken “Üstü kan köpüklü meşe seliyim” derim içimden. Evine doğru giderken “Derde deva derler kartalın yağı” türküsünü mırıldanırım. Buluştuğumuzda bu kez onunla birlikte “Deryanın bekçisi ben oldum”u söyleriz. Böylesine tepeden tırnağa çiçek açmış, türküye durmuş bir başka insan gelip geçti mi bu dünyadan bilmem. Belki Karacaoğlan, belki Dadaloğlu, belki adını bile duymadığımız; dağların, koyakların, turaçların, kartalların, gazellerin türküsünü söyleyen bir başka ozan.
    Yaşar Abi’yle hayatımızın 44 yılı birlikte geçti, kötü günler gördük, iyi günler gördük; gurbet acısı, ölüm acısı, parasızlık, hapis, linç, zulüm gördük. Ruhsati gibi “Ben ölüm acısı gördüm geçirdim/Ayrılık ateşi, gurbet var iken” i yaşadık. Ne var ki umudumuzu hiç yitirmedik; Yaşar Abi’nin insan soyuna duyduğu güven; güzel günler geleceğine , insanın tükenmediğine, insan yüreğinin dibindeki cevherin er ya da geç parlayacağına inanması, bundan zerre kadar kuşku duymaması, en zor zamanda çevresindeki herkesi ayakta tuttu. Yanındakileri de harekete geçiren enerjisi, neşesi ve sapasağlam duruşuyla gölgesini bunalmış insanlara cömertçe sunan bir Toros ağacı gibi. Bunca yıl ve bunca dert içinde, en çok ne yaptınız denirse buna cevabım; türkü söyledik, edebiyat konuştuk, güldük olur. Gerçekten bunları yaptık. Türkü söylemek dediysem öyle alçak sesle mırıldanmak ya da evlerde salonlarda saz çalarak söylemek değil. Stockholm’un karlı caddelerinde, Paris’in geniş meydanlarında, İstanbul’un her yerinde, lokantalarda, uçaklarda, trenlerde arabalarda avaz avaz türkü söyledik. Ona en son türküyü; hastanede yoğun bakım odasında söyledim. (Evet, yoğun bakım odasında) Yaşar Abi dedim, dinle bak, seni cana getirecek bir türkü bu. Hele Kozan’a Kozan’a/Kozan’a destan yazana/ Kurban olayım olayım/Küsüp de dağda gezene. Yüzü güldü, kollarına takılı serumları, tansiyon ölçen aletleri, bir sürü tıbbi cihazı söküp atmak ister gibi heybetle yekindi; atın burda mı, dedi bana; hadi götür beni, atın burda değil mi! Ölümden, hastalıktan kurtulmak, sokağa çıkmak, insanlarla konuşmak, hayata karışmak, kıratın sırtına atlayıp Köroğlu gibi yalçın dağlara vurmak istiyordu kendini. Hadi, dedi hemen götür beni hemen, atın burda değil mi? Onun konuşmalarına alışık olduğum için, hele son zamanlarda dalgınlaştığında söylediklerini Ayşe’yle birlikte anlamayanlara tercüme ettiğimiz için, ne demek istediğini biliyordum elbette. Araban burda, mı diye soruyordu. Burada Yaşar Abi dedim, gideceğiz merak etme, şu hastalığı bir atlatalım. Kızdı bana; bahane uyduruyorsun, adam değilmişsin dedi. Anladım ki o yatağa bağlı kalmak canını çok yakıyor; kendimi aynı yatağa bağlanmış gibi hissettim; aynı şekilde canevim yandı ama ne yapabilirdim ki? Elim kolum sahiden bağlıydı. Son yıllarda evden çıkması güçleştiği zamanlarda o şakacı haliyle “Hadi” diyordu “bir yerlere gidelim. Şah da ölür padişah da!” Onu alıp lokantalara, parklara götürüyordum.
    Türküler dedim madem; devam edeyim. Basınköy’deki evinden çıkar, çamurlu vadiden aşağı iner, Menekşe istasyonudan tıklım tıkış banliyö trenine binerek Sirkeci’ye giderdik. Bazen de onca yolu yürürdük. Çünkü derdi ki “Allah iki Adanalıya yürü ya kulum demiş. Sakıp Ağa’ya yukarı doğru, Yaşar Kemal’e de Florya’dan Sirkeci’ye doğru” Sirkeci dediysem bir maksadı var elbette: Kültür Merkezi’ne gidiyorduk. Kültür Merkezi oradaki 3 numaralı vapur iskelesindeki kasetçilerdi. Anadolu’nun her yöresinden adı duyulmadık yerel türkücülerin kasetleri satılırdı orda; biz de bunları alıp dururduk. Sonra evde dinler dinler coşardık. Cembeli dinlerdik, İpin Ucu Sendedir dinlerdik, dengbejler, âşıklar dinlerdik. Halay türkülerinde elini hey hey hey diye sallardı; yaşa be! diye coşardı.
    Onun anlattığı bir hikâye, şaka konularımızdan birisiydi: İran Şahı Rıza Pehlevi geldiği zaman Atatürk’e Azeri lehçesiyle “Sen menim kumandanım, men senin leşkerinem!” demiş. Ben de ona hep bu sözü tekrarlardım. Bir gün dedi ki “Bu böyle olmuyor, ben edebiyat kumandanıyam ama sen de türkü kumandanısan.” “Yok be Yaşar Abi” derdim, “her zaman kumandan sensin, bak Fransız bile sana kumandan rütbesi vermedi mi?” “Arrrrrr!” derdi ve kahkahalarla gülerdik. Kürtler çok şaşırdıkları zaman arrr dermiş, ondan öğrenmiştim yine.
    Türküler söylemesini isterdim; yakası açılmadık Çukurova ağıtları, Kürt havaları, Karacaoğlan demeleri… Söylerdi ama derdi ki “Bunu hemen öğren sonra bana öğret, çünkü unutuyorum, her seferinde başka türlü söylüyorum.” Kulağa tuhaf geliyor ama sahiden de öyle oluyordu.
    Başlıyorduk hemen: “O yar gelir yazı da yaban gül olur hey gül olur/ Yüzün görsem tutulur dilim lal olur”
    ***
    Bir öğleden sonra Stockholm’de bizim talebe evindeyiz; ona kendi şiirinden bestelediğim Merhaba adlı kaydı dinletiyorum. Ne diyeceğini de merak ediyorum doğrusu; yürek pır pır! Birden yüzünde büyük bir kaygı ifadesi beliriyor: Eyvah diyor, eyvah; bir yandan da sokak kapısına yöneliyor; çıkıp gidiyor. Afallayıp kalıyorum. Parçayı beğenmedi desem değil, daha tamamını dinlemedi bile. Başka bir yere sözü vardı da unuttu desem o da değil; çünkü zaten görüştüğümüz çok az insan var. Neyse; merak içinde akşamı ettim, sonra telefon ettim, ne oldu Yaşar abi dedim. Anlatırım yahu dedi hadi buluşalım. Stockholm’de Thilda ile geçici olarak kaldıkları eve gittim, onu aldım, dışarı çıktık, her zamanki Çin lokantamıza gittik, her zamanki masamıza oturduk, her zamanki yemeği söyledik. O sıralarda Al Gözüm Seyreyle Salih romanını yazıyor. Dedi ki; yahu senin evde birden aklıma o sabah yazdığım bölüm düştü. Yunus balığı ölüyor, Salih de onu kıyıdaki kumlara gömüyor. Kendi kendime dedim ki bu çok çiğ birşey; Yaşar Kemal nasıl yaparsın bu çirkinliği, yakışıyor mu sana! Hemen eve koştum, o sayfaları yırtıp attım, yeniden yazdım, balığı gömdürmedim, içim rahatladı. Edebiyatı ölüm kalım meselesi olarak algılayan, dünyaya hikâye anlatmak üzere gelmiş bir büyük yaratıcının heyecanıydı bu. Şapka çıkardım. HHH Çağrışımlarla, dilimin ucuna geleni yazdığım bu bölük pörçük anılarda bir de sokakta yatıp kalktığı her halinden belli olan bir Fransızın hikâyesi var. Cannes film festivalindeyiz, bir kahvenin terasında oturuyoruz. Önümüz ana cadde, ötesi kumsal ve deniz. Caddeden iki yana yıkıla yıkıla, sarı sakallı, yırtık ceketli, gözleri baygın baygın bakan bir Fransız berduşu geliyor, bize yaklaşıyor ve para istiyor. Sabah sabah öyle bir alkol kokusu geliyor ki adamdan anlatamam. Masada kalabalığız, gazeteci arkadaşlarımız var. Yaşar Abi adama cömert bir bahşiş veriyor, adam mersi diyor; bu sırada bir arkadaş sarhoşa Fransızca “Bu mösyöyü tanıyor musun?” diye soruyor, sonra ekliyor: “Yaşar Kemal.” Ben içimden amma da soru ha diyorum, sokakta yatıp kalkan adam nerden tanısın Yaşar Kemal’i? Sarhoş ileri geri sallanarak gözlerini kısıyor, Yaşar Abi’ye bakıyor bakıyor, sonra ağzından şu kelimeler dökülüyor “Memed le bandit” Yani “Eşkıya Memed” Ağzımız açık kalıyor.
    ***
    İsveç’te parasızlık yılları. Benim durumum daha içler acısı ama onun da sınırlı parasını idareli harcaması gerek. NK denilen lüks mağazadaki sabun satılan bölüme girdik. Güzel kokan cicili bicili sabunlar; hepsi bir moda firmasının adını taşıyor ama ateş pahası. Yaşar Abi bu sabunlardan üçer beşer atıp sepeti dolurmaya başladı. Ne yaptıysam engel olamadım; hesabı ödeyip çıktıktan sonra bana “Şaşırma!” dedi ve şunları anlattı. Çocukken köyden kaçıp Kadirli’deki akrabalarının yanına gitmiş. Banyoyu yakmışlar, bir kalıp da sabun vermişler. Gürül gürül akan sıcak suyla o sabun Yaşar Abi’nin o kadar hoşuna gitmiş ki bir kalıp sabunu neredeyse eritmiş. Çıkınca da bu yüzden hatırı sayılır bir dayak yemiş. Bu yüzden “Dayanamadım aldım yahu” diyordu O günden beri sabunlara düşkünüm.
    ***
    Paris 1984
    Elysee Sarayı’nın görkemli bir salonunda Cumhurbaşkanı Mitterrand dört kişiye Legion D’Honneur madalyası veriyor. O dört kişi yan yana dizilmiş. Joris Ivens, Elie Viesel, Federico Fellini ve Yaşar Kemal. Salonda ağır bir teşrifat havası var. Konuşmalar yapılıyor, Mitterrand madalyaları takıyor. En son Yaşar Kemal’e geliyor sıra. Yine o soğuk tören konuşmaları yapılıyor; Mitterrand Yaşar Kemal’e ödülünü takmak için yaklaşıyor ama o da ne! Koca Yaşar Kemal sarılıyor adama; o da Yaşaaaar deyip sarılmaz mı? O şatafat, o resmiyet birden insan sıcaklığına dönüşüveriyor; herkes onun sihirli dostluğuyla rahatlıyor.
    Törenden sonra yan yana duran Federico Fellini’yle, Yaşar Kemal’in benzerliği dikkatimi çekiyor. Nedense daha önce hiç fark etmemişim; boy pos, yüz, gözlük neredeyse aynı. Bu benzerliği dile getiriyorum; Fellini diyor ki “Tabii ikimizin de anası Akdeniz.”
    ***
    Bana anlattığı bir hikâye de Nâzım’a küsmesi. Paris’te Abidin Dino’yla birlikte Nâzım Hikmet’i tren istasyonunda karşılamışlar. Nâzım demiş ki “Yaşar, romanını okudum. Eğer bana bu kadar zulmetmeselerdi, bunca yıl hapis yatmasaydım belki ben de senin kadar güzel bir şey yazabilirdim ama olmadı.” Yaşar Kemal, “Koca Nâzım’ın genç bir adamla alay etmesi yakışık alıyor mu?” diyerek oradan ayrılmış ve küsmüş. Neden sonra anlatabilmişler ki Nâzım alay etmiyor, içinden gelenleri söylüyor.
    İki büyük yaratıcıdaki alçakgönüllüğe bakın.
    ***
    Anılar anıları kovalıyor; bir çiçek dürbünü gibi her salladıkça yepyeni Yaşar Kemal tabloları oluşuyor.
    Ama susmam gerek, nasıl olsa herkes anlatacak onu; dostluğuyla onurlanan onca arkadaşı konuşacak.
    Ben sadece onun iki yakın dostunun sözlerini anacağım şimdi.
    Bunların birisi Sait Faik’e ait:
    Kitabını Yaşar Kemal için “Türklerin en Kürdüne, Kürtlerin en Türküne” diye imzalamış. Bu ülkeyi yıllardır yönetenler sadece bu cümleyi bile anlasalardı, bu kadar acı çekilmezdi.

    Sabahattin Eyüboğlu da onun için diyor ki:
    İnsan var
    Karartır ak gündüzü,
    İnsan var
    Ağartır gecemizi
    Gecen aydınlık olacak Yaşar Abi! Karanlıkla hiç işin olmadı ki!
    ,
#02.03.2015 09:12 0 0 0
  • Tüm yaşamı boyunca insanca onurlu bir yaşamın yaratılması için eserleriyle, yaşam duruşuyla mücadele eden değerli edebiyatçı Yaşar Kemal'i saygıyla anıyorum Başta sevenleri ve ailesi baş sağlığı diliyorum...
#02.03.2015 09:09 0 0 0
#02.03.2015 09:03 0 0 0
  • noimage

    Çocuklara , Kadınlara, Kuşlara Dokunmayın.....
    Uçup gitti sol yanımdan yüreğim
    Öyle yüreksizim
    Öylesine üşüyor ki ellerim
    Yerdemiyim göktemiyim
    Hangi yana dönsem
    Bir çiçek ağlıyor
    Hangi yana dönsem
    Kanadı kırılmış kelebekler


    Ayşe Akdoğan












#01.03.2015 19:37 0 0 0

  • noimage




    Sevmek buysa üstü kalsın.
    Ben razıyım toprağa..
    Gece el ayaktan düşünce , yine kurdum Mahkememi Yargıladım Yüreğimi...
    Aklım hakim ... Vicdanım ise savcı .. Geçmişim tanık ... Yüreğim sanık ...Avukata Gerek Duymadım.
    Kendimi kendim savundum.
    Şahidim Allah.
    Sordu Hakim
    Nasıl Seversin Bunca Zaman Sen....?
    Boyun Büktü Yürek,
    Çaresizlik nedir Ah bir Bilse hakime... Duygularından vurulmayı
    Tek başına kalmayı.
    Sevgi dolu Söz İstediler,
    Çocukça Sevdimğim için yargısız infaz edildim dedim
    Ve devam ettim.....
    Hakim hanım , insanları, hayatı, Sevmek Hangi Yasada Suç.?
    Peki , Dedi Hakime, Vurdu Yeniden Tokmağı...
    SEVDİĞİN İNSANLAR SANA KARŞILIK VERDİ Mİ BARİ....?
    YÜREK YİNE KIRIK Yine Ezik...
    BEN KARŞILIK İÇİN SEVMEDİM Kİ
    SADECE BENİ SIRTIMDAN VURMASALARDI DEDİM...
    KÖTÜLÜK YAPMASALARDI
    KARANLIK ZİNDANA KAPATILMASAYDIM
    ÖZGÜRCE YAŞAMA HAKKIMI ELİMDEN ALDILAR..
    Diri diri Ateşe atıp, birde uzaktan keyifle seyire baktılar..
    Bütün suçum. Kız çocuğu doğmaktı
    kadın olmak.
    İnsan kalmak, insanca yaşamak
    Din, dil, ırk cinsiyet, ayırmı yapmadım ..
    Cezama razıyım
    Yüreğimle sayıp sevmek tek suçum.
    ..............................................................
    Küllerimden doğdum hakim hanım
    Şimdi insanları sevmeye korkuyorum..


    Fatma öztürk..
#01.03.2015 19:21 0 0 0
#01.03.2015 19:14 0 0 0
  • noimage




    Yok çıldırmadım, merak etmeyin. Böyle ilginç başlıklar atmayı seviyorum zaman zaman, yazılarımın daha çok okunmasını sağladığını düşünüyorum, bir yazar olarak en büyük motivasyon kaynaklarımdan birisi hiç kuşkusuz yazılarımla olabildiğince çok kişiye ulaşabilmek. Diğer yandan; başlığın içinde doğruluk payı olduğunu da düşünüyorum. Nasıl ki bilmiyorum diyebilmek bilmenin ilk aşaması ise mutsuzluğumuzun ve nedenlerinin farkında olmak da aynı şekilde mutlu olmanın ilk aşaması olarak düşünülebilir.

    Zıtlıklar dünyasında her şey karşıtı ile var olur ve anlaşılır, hiç mutsuzluk olmasaydı belki mutluluk diye bir kavram da olmazdı. Mutsuzluğu mutluluğa çevirebiliriz, bu bir süreç ve biraz zaman alacaktır. Bunun için başlangıçta biraz farkındalığımızı yükseltmek sonrasında ise bizi daha mutlu edecek eylemleri sergilemek gerekir. Mutsuzluğun en önemli nedeni, bizi neyin mutlu ettiğini bilmemize rağmen peşinden gitmemek ve eyleme geçmemektir.

    Mutsuzluğun iyi kullanılırsa mutluluk için bir basamak olabileceğini düşünüyorum, mutsuzluğun mesajlarını iyi okuyabilirsek, iç dünyamızdan gelen bilgileri doğru yorumlayabilirsek uzun süreli ve kalıcı bir mutluluk halini daha kolay yakalayabiliriz diye düşünüyorum.

    Mutsuzluklarıma ben şöyle yaklaşmaya çalışıyorum: Bana ne anlatmak istiyor, nasıl bir mesajı olabilir acaba? Kendi mutsuzluğunu iyi anlayabilen bir insan kendi mutluluğuna giden yolu da inşa edebilecek güce sahiptir.

    Bazen bir şey değişince her şey değişir ya, mutsuzluktan mutluluğa geçiş de böyledir aslında, tek bir bakış açısı değişikliği, kuvvetli bir karar ve bunu destekleyecek söylem ile eylemler bütünü.

    Mutluluk bir seçimdir, her sabah uyandığımızda yeniden yaptığımız bir seçim, bugün mutlu olmayı seçebiliriz veya mutsuz olmayı seçebiliriz. O gün kötü bir şey olsa da yine iki seçim vardır, mutsuz olmak ve mutlu olmak. Kötü olayların mutluluğu olur mu demeyin, hastalık ve ölüm gibi konulardan bahsetmiyorum, bunun dışındaki pek çok olayda mutsuz olmayı istiyorsak kurban rolüne girer, mutlu olmayı seçersek ders çıkarmaya bakar ve sonrasına odaklanırız.

    Hayat seçimlerden ibarettir ve en önemli seçim mutluluğu seçmektir. Siz de bugün bir seçim yapın, mutsuzluğunuzu analiz edin, mutluluğa giden yolunuzu inşa etmeye başlayın.

    Sevgi ile mutluluk ile kalın.

    P.S.: Mutlulukla Değişim Programı bahar dönemi çalışmaları 14 Mart tarihinde başlayacaktır, kayıtlar başlamıştır, detaylar için lütfen




    noimage
    Mert Çuhadaroğlu





#01.03.2015 19:01 0 0 0
#01.03.2015 18:53 0 0 0
#01.03.2015 18:52 0 0 0
  • Konu: İnsan
    Unutmuşum uzun zaman oldu afedersiniz.

    teşekkürler..
#27.02.2015 22:08 0 0 0
  • Konu: Bir Gün
    Bir gün bunalıp sıkıntını paylaşmak istersen beni ara. İki elim kanda olsa gelirim, belki sıkıntını yok edemem, ama sana yeni bir sıkıntı olmam.
    Bir gün ağlayacak gibi olursan da beni ara. Belki güldüremem seni, ama ben de seninle ağlarım.
    Bir gün uzaklara kaçmak istersen beni aramaktan çekinme. Seni durduramam belki, ama seninle kaçabilirim.
    Bir gün yüksek bir köprüden atlamaya kalkarsan köprüye gitmeden beni ara. Seninle birlikte atlamaya korkarım belki, ama aşağıda bekler, seni tutabilirim.
    Bir gün bir konuda kararsız kalırsan beni akıl et. Seni senden fazla düşünür, sana fikirler verebilirim.
    Bir gün artık kimseyle konuşmak istemediğinde de ara beni. Söylemediklerini bile dinleyeceğimi bil.
    Bir gün beni üzdüğünü düşünsen de çekinme, yine ara beni. Göreceksin, sana kıyamam, kızamam, üzemem seni...




    noimage

    Alıntı
#27.02.2015 21:56 0 0 0
  • Konu: İnsan


    noimage


    "İnsan, para kazanmak için sağlığını harcıyor.
    Sonra sağlığını geri kazanmak için para harcıyor.
    Sonra bir de gelecek için o kadar endişeli ki; anı yaşayamıyor.
    Sonuç olarak, ne şimdide yaşıyor ne gelecekte;
    hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyor,
    ve aslında hiç yaşamadan ölüyor."

    Dalai Lama


#27.02.2015 21:42 0 0 0
  • Galatasaray TT Arena'da Kayseri Erciyespor'u 3-1'le geçti



    noimage

    Spor Toto Süper Lig 22. hafta açılış maçında lider Galatasaray, Türk Telekom Arena'da Suat Altın İnşaat Kayseri Erciyesspor ile karşılaştı.
    Galatasaray: 3 - SAİ Kayseri Erciyesspor: 1...


#27.02.2015 21:15 0 0 0

  • Elias Canetti, Kafka,nın özellikle Dönüşüm,ündeki dilden etkilenmiş, onun kadar yalın yazmaya çalışmış ama sonuçta ortaya 565 sayfalık dev bir yapıt çıkmış.“Körleşme, modern romanın başyapıtlarından biri olarak tekrar tekrar okunmayı, hakkında konuşmayı, tartışmayı hak eden bir roman.




    noimage





    Modern romanın başyapıtlarından: Elias Canetti''den 'Körleşme'Elias Canetti,nin başyapıtı, tek romanı “Körleşme,nin kahramanı Prof. Peter Kien, çoğu kitap tutkununun hayal ettiği biçimde 25 bin kitabı ile beraber yaşıyor. Kendine kalan miras sayesinde geçim derdi yok. Zamanını sadece kitaplarıyla geçiriyor. İstediği kitabı satın alabiliyor. Dışarıdan bakıldığında bir kitap tutkununun ideali olabilecek bu yaşam biçimi aslında kahramanının kendi kendini hapsettiği hapishanesi olmuştur. Peter Kien insanlarla ilişkisini en alt düzeye indirmiştir. Eşi, dostu yoktur. Tek akrabası olan kardeşi ile de görüşmez. Çok ünlü bir sinolog olmasına rağmen uluslararası toplantılara katılmaz, meslektaşlarıyla görüş alış verişinde bulunmaz. İnsanlarla ilişki kurmamak için elinden geleni yapar. İlişki kurmak zorunda kalırsa da küfredip, itip kakacak kadar kaba davranır. Sokağa sadece günün erken saatlerinde ilgisini çekecek yeni kitap var mı diye kitapçı vitrinlerine göz atmak, kitapların kokusunu içine çekmek amacıyla çıkar. Gününü evinde kitap okuyarak, araştırmalar, başta Çince olmak üzere Doğu dillerinden çeviriler yaparak, makaleler yazarak geçirir.Prof. Kien’in yaşam biçimi fildişi kulesindeki bir aydının nasıl yaşadığını simgeler. Tamamen yabancısı olduğu Dünyayla kurduğu ilk iletişimde bu fildişi kulenin yıkılacağını tahmin etmek de zor değil. Onun nasıl bir şiddetle yerle bir edileceğini, bu kibirli aydının insanlarla ilişki kurunca ne hallere düşeceğini ise “Körleşme”yi (Ocak 2015, Çev. Ahmet Cemal, Sel Yay.) okumadan tahmin etmek olanaksız.Prof. Kienâ,in kendini insanlardan tamamıyla soyutlamış olmasının en önemli neden ve sonuçlarından biri de kendinden başka hiç kimseyi sevmemesi, insanları değersiz, küçük ve cahil görmesidir. Kadınlara düşmanlığı ve nefreti ise daha da üst düzeydedir. Ama günlük gereksinimlerini karşılayabilmek için bir kadının hizmetine gereksinimi vardır.
    Therese Krumbholz sekiz yıl boyunca Kienâ,e tam da onun istediği gibi hizmet eder, kitapların üzerine tek bir toz tanesi düşmesine izin vermeyecek kadar titiz, kahvaltısını tam saatinde getirecek kadar dakik, tek bir kelime etmeyecek kadar sessiz ve gerekmediği hiçbir zaman ortada gözükmeyen bir hizmetçi.Therese aslında “cahil, açgözlü ve bencil”dir. Prof. Kien’i sürekli izler, gizlerini çözmeye çalışır. Artık orta yaşı geçmiş olan Therese’nin amacı geleceğini güvence altına almaktır. Geleceğini güvence altına almasını sağlayacak fırsatı da bir yanlış anlama sayesinde yakalar.Prof. Kien’in en büyük endişesi kendisinden sonra kitaplarının başına bir şey geleceği, kütüphanesinin dağılıp yok olacağıdır. Hizmetçisi Therese'nin kitaplarına tam da istediği ilgiyi gösterdiği yanılsamasına kapılır. Gelecekte kitaplarını koruyacak kişinin Therese olduğuna inanarak kendinden yaşça büyük ve hiçbir ortak özelliği bulunmayan bu kadınla evlenir.KÖRLÜĞÜN YARDIMI...Therese ile evliliği Prof. Kien’in felaketi olur. Therese yavaş yavaş evde hakimiyet kurar. Küçük, karanlık hizmetçi odasından evin içine doğru yayılır. Sonunda Prof. Kien evin dörtte üçünü içindeki kitaplarla birlikte Therese’ye bırakmak zorunda kalır. Hizmetçi evin hanımefendisi olmuştur. Therese’ye karşı tek sığınacağı şey “körlük”tür. “Körlük, zamanı ve mekânı alt etmeye yarayan bir silahtır; varlığımız tek dayanağını duyularımızla, gerek yapıları gerek kapsamları bakımından pek yetersiz olan duyularımızla kavradığımız birkaç kırıntının dışında, sonsuzluğa dek uzanıp giden bir körlükte bulur. Evrende egemen olan kuram, körlüktür. Körlük, birbirlerini görmeleri halinde beraberlikleri düşünülemeyecek nesnelerin ve yaratıkların yan yana bulunmalarına olanak tanır. Zamanın artık çekilmez olduğu, taşınması olanaksız bir yüke dönüştüğü noktada koparılabilmesi ancak körlüğün yardımıyla düşünülebilir” (s. 94-95).Prof. Kien, Therese,ye karşı “körleşme” yöntemini kullanacaktır. Bu körleşme yaşamının tüm amacı olan kitap okumasını ve yazmasını engellediği gibi Therese,yi de engelleyemeyecektir. Tıpkı daha sonra Prof. Kien’i kapının önüne koyup nefret ettiği Dünya ve kitlelerle birlikte yaşamak zorunda bıraktığında da işe yaramayacaktır.“Körleşme”nin ilk bölümü “Dünyasız Bir Kafa” adını taşır. İkinci bölüm “Kafasız Bir Dünya”da bu kibirli aydının fildişi kulesinden çıkıp yaşama karıştığında en cahil insanların bile elinde oyuncak olacak kadar çaresizleştiğini görürüz. Başta kitap sevgisi olmak üzere tüm zaaflarından yararlanarak cebindeki paraları ele geçirmeye çalışırlar. Kien’in körleşme yoluyla kendini kapaması, olayların akışına bırakması bir işe yaramaz, aksine sonunu hızlandırır.Cüce ve kambur Fischerle’nin oyunları bu bölüme damgasını vurur. Fischerle Kien’in neredeyse tüm servetini ele geçirmiştir ve Amerika’da yeni bir yaşam kuracaktır. Ama yaşam ya da romanın tanrısı Canetti onun da amacına ulaşmasına izin vermez. Yaptığı kötülüklerin cezasını hazin bir ölümle öder.
    “Kafasız Bir Dünya”nın yani sokaktaki yaşam tamamen kötülükle doludur. İnsanlar birbirlerine kötülük yapmak, küçük duruma düşürmek için ellerinden geleni yapar. Küfür ve şiddet bu yaşamın simgeleridir. Canetti adeta “Dünyasız Bir Kafa”ya karşı “Kafasız Bir Dünya”nın önerilemeyeceğini örneklemiştir. Bölümün sonunda Kien yarı deli bir durumda kapıcısına sığınır.Son bölüm “Kafadaki Dünya”da Prof. Peter Kien’in Paris’te yaşayan kardeşi ruh doktoru Georges Kien olaylara el koyar. Georges Kien ağabeyinin tamamen tersi bir yapıdadır. Sosyaldir, sürekli insanlara yardımcı olmaya çalışır ve başta kadınlar olmak üzere insanları sever, sevilir.
    Georges Kien, Viyana’ya gelir gelmez ağabeyinin nasıl bir duruma düşürüldüğünü anlar. Therese’yi işgal ettiği evden çıkarır, ağabeyinin gardiyanlığını yapan kapıcıyı uzaklaştırır ve mahvedilen kütüphanenin kitaplarını rehinden kurtarır. Tüm bunlara rağmen Peter Kien fildişi kulesine yeniden kapanıp “Dünyasız Bir Kafa”daki durumuna dönebilecek midir? Bilemeyiz. Ama iki kardeşin hesaplaşması, Peter Kien’in kendini savunurken söylediği sözler, kısa sürede toparlanabileceğini düşündürüyor.Elias Canetti “Körleşme”yi 1931’de, 26 yaşındayken yazmış. Roman 1935’de Viyana’da basılmış. 1943’de İngilizceye çevrilmiş ama Canetti çevirinin basılması için savaşın bitimini beklemiş. 1946’da roman İngiltere’de basılmış. Ama “Körleşme”nin Dünya çapında üne kavuşması için Canetti’nin “Kitle ve İktidar”ının (Ayrıntı Yay.) 1960’da yayımlanmasını beklemek gerekmiş.HOŞ BİR TESADÜF“Körleşme”yi Türkçede okuyabilmemiz içinse Canetti’nin 1981’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü almasını beklememiz gerekmiş. Usta çevirmen Ahmet Cemal, çevirinin yeni baskısına yazdığı önsözde çeviriye 70’li yılların ikinci yarısında Oğuz Atay’ın kitaba dikkati çekmesi ile başladığını anlatıyor. Yani Canetti’nin Nobel alması ile “Körleşme”nin Türkçede yayımlanması hoş bir tesadüf olmuş. “Körleşme”nin öneminden söz edenler, romanın gelmekte olan Nazizm’in habercisi olabilecek bir içerikte olmasına dikkati çekiyor. Türkçedeki yayımı da ilginçtir 12 Eylül Askeri Darbesi’nin en karanlık günlerine rastlamıştı. “Körleşme”yi de yazarı Canetti’yi de bilmiyorduk. Ama romanı okuyanları derinden etkilediğini de biliyorum.“Körleşme” “modernist” bir roman olarak tanımlanıyor. Çağdaş Dünya romanında James Joyce’un “Ulysses”i önemli bir eşiktir. Birçok roman gibi “Körleşme de “Ulysses”le karşılaştırılmış. “Canetti,nin romanı, James Joyce,un Ulysses ile erişmek istediğinin ötesine geçen bir adımdır,gibisinden büyük laflar bile edilmiş. “Körleşme” ile “Ulysses” arasında ne anlatım, ne biçim ne de konu açısından bir benzerlik bulmak olası değil. Yani yapılan elma ile armutu karşılaştırmak gibi bir şey. Öte yandan Canetti’nin de belirttiği “Kafka etkisi”nin üzerinde durulmaya değer. Canetti Kafka’nın özellikle Dönüşüm’ündeki dilden etkilenmiş, onun kadar yalın yazmaya çalışmış ama sonuçta ortaya 565 sayfalık dev bir yapıt çıkmış.Elias Canetti,“Körleşme” modern romanın başyapıtlarından biri olarak tekrar tekrar okunmayı, hakkında konuşmayı, tartışmayı hak eden bir roman.





    Cumhuriyet-Kültür ve Sanat
#27.02.2015 21:01 0 0 0
#27.02.2015 20:43 0 0 0
#27.02.2015 20:32 0 0 0
  • teşekkürler paylaşımınız içim. @HaSaN
    bu gün iki takımımız Maçı var..

    her iki takımımıza başarılar dilerim

    Yolun açık olsun Beşiktaş..
#19.02.2015 11:55 0 0 0