Herkesin emeğine sağlık ama resimlerden bazısı açılmadı ama olsun ben Çanakkale'liyim o resimde ki güzellikleri ben her gün görüyorum . herkese Çanakkale'den selamlar. ŞEHİTLER ÖLMEZ VATAN BÖLÜNMEZ yurdumun her köşesi ayrı bi güzel...
Bunlar şuanda bulduklarım.ama daha gelecek.Buraları şehitlikler ve ÇANAKKALE nin anlamlı yerleri.Devam edeceğim.Size ÇANAKKALE yi gezdirmiş kadar olurum....
DUR YOLCU! BİLMEDEN GELİP BASTIĞIN BU TOPRAK BİR DEVRİN BATTIĞI YERDİR.EĞİLDE KULAK VER! BU SEZSİZ YIĞIN BİR VATAN KALBİNİN ATTIĞI YERDİR......
tşk geliboludan selamlar saygılar tüm zamanlrın bu en büyük savaşı olarak tarihe maal olmuş kahramanlığın en çetin mücadelesini sergileyen ve bizler tarafından unutulan sizler tarafından unutulmayan benim vatanımın en güzül yerinden binlerce selam size helal olsun alkışlamak az gelir ayakta selamlıyorum varolun
(bu yaşanmış öyküyü aktaran, sayın dr. ömer muşoğlu 85 yaşındadır ve
halen İstanbul moda'da oturmaktadır. 2005 )
1957 yılında İstanbul tıp fakültesi'nden mezun olup ihtisas yapmak üzere
abd'ye gitmiştim. görev yaptığım hastahanede başımdan geçen ilginç bir hadise şöyledir:
amerika'ya gittiğim ilk yıllar... new york'da medical center hospital'da görev almıştım.
fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektrokardiyografi
çekmek gibi işler...
yeni gelmiş doktorlar hemen doğrudan hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor. diğer zamanlarda da laboratuvarda çalışıyordum. bir hastaya gittim. yaşlıca bir adam, tahminen 75 yaşlarında. 'kan vereceğim kolunuzu açar
mısınız?' dedim. adamcağız kanserdi ve aynı zamanda kansızdı. kolunu açtım. baktım pazusunda türk bayrağı dövmesi var. çok
ilgimi çekti, kendisine sormadan edemedim;
'siz türk müsünüz?' kaşlarını yukarıya kaldırarak 'hayır' manasına bir
işaret yaptı. ama ben hala merak ediyorum. 'peki bu kolunuzdaki türk bayrağı nedir?' 'aldırma öylesine bir şey işte.' dedi. ben yine ısrarla: 'fakat benim için bu çok önemli, çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım...'
bu söz üzerine gözlerini açtı. derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde
sordu:
-'siz türk müsünüz?'
-evet türk'üm.
İhtiyar gözlerime tanıdık bir göz arıyor gibi baktı. anlatmaya başladı; 'yıl 1915. çanakkale diye bir yer var türkiye'de. orada savaşmak üzere bütün hristiyan devletlerden asker topluyorlardı. ben, avustralya anzaklarındandım. İngilizler bizi toplayıp dediler ki:
-'barbar türkler hristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda. birlik olup üzerlerine gideceğiz. bu savaş çok önemlidir.' biz de inandık sözlerine ve savaşmak isteyenler arasına katıldık. beynimizi yıkayan İngilizler
türk'lere karşı topladığı askerlerin tamamını çanakkale'ye sevk ediyormuş. bizi gemilere
doldurup mısır'a getirdiler, orada birkaç ay talim gördük, sonra da bizi alıp çanakkale'ye getirdiler. savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. öyle ki denize düşen gülleler
suları metrelerce yukarı fışkırtıyor. gökyüzünde havai fişekler geceyi gündüze çeviriyordu. her taarruzda bizden de türk'lerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. fakat biz hepimiz
türk'lerde ki gayret ve cesareti gördükçe şaşırıyorduk. teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık.
peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi türk'ler barbarlıktan böyle saldırıyorlar: meğer bu
barbarlıktan değil yüreklerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. biz karaya çıktık. taarruz edeceğiz, bizi püskürtüyorlar.
tekrar taarruz ediyoruz, bizi yine püskürtüyorlar. tekrar taarruz ediyoruz...
derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim.
gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında buldum. nasıl korktuğumu anlatamam. İngilizler bize türk'leri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya... ama
dikkat ettim, bana hiç de öfkeli bakmıyorlar, yaralarımı sarmışlar. İyice kendime gelince bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerinden
ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. bu haldeyken bile
kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. şok oldum doğrusu. dedim ki kendi kendime:
'bu adamlar isteseler beni şu anda öldürürler ama öldürmüyorlar, beni doyuruyorlar.
veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. halbu ki beni cephenin gerisine götürdüler.'
biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. bu duygularla 'yazıklar olsun bana' dedim.
böyle asil insanlarla ben niye savaşıyorum, niye savaşmaya gelmişim? bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar türk düşmanıymış' diyerek pişman oldum. ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki...
bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce. nihayet bizi serbest bıraktılar. memleketime döndüm. İşte memlekette türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu
türk bayrağı dövmesini yaptırdım. bu bayrağın
esrarı bu işte.' benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti:
'talihin cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzereyken yaralarımı iyileştirerek sıhhate kavuşmama çaba sarf eden türk'lerdi. şimdi de amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarf eden bir türk... ne garip değil mi? avustralya'dan amerika'ya gelirken bir türk'le böyle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. siz türk'ler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. bizi hep
kandırmışlar, buna bütün kalbimle inanıyorum.' bu sözlerin ardından nemli gözlerle
'bana adınızı söyler misiniz?' dedi. 'ömer' cevabını verdim. merakla
tekrar sordu:
'peki niçin ömer ismini vermişler sana?' babam müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham
alarak bana ömer adını vermiş.
senin adın müslüman adı mı? ben,
'evet, müslüman adı.' deyince yüzüme baktı, doğrulmak istedi.
onun yatakta oturmasına yardım ettim. gözleri dolu doluydu. yüzüme bakarak dedi ki:
-'senin adın güzelmiş. benim adım şimdiye kadar josef miller' şimdiden
sonra 'anzaklı ömer' olsun.'
-'olsun' dedim.
peki hekim beni müslüman eder misin? müslüman olmak zor mu? şaşırdım, nasıl da birdenbire müslüman olmaya karar vermişti? meğer o bunu hep düşünüyormuş da kimseyle
konuşup soramadığı için gerçekleştirememiş. 'tabii' dedim. 'müslüman olmak çok kolay.' sonra kendisine
imanın ve İslam'ın şartlarını anlattım, kabul etti. hem kelime-i şehadet getiriyor, hem de ağlıyordu.mırıldandı: 'siz müslümanlar tesbih çekersiniz, bana da bir tesbih bulsan da ben de yattığım yerden tesbih çekerek tanrı'yı ansam olur mu?' bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında tanrı'yı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. sonrasında bir tesbih bularak kendisine getirdim.
hasta yatağında tesbih çekiyor, biz de tedavisiyle ilgileniyorduk. bir gün
yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti: 'beni yalnız bırakma olur mu?'
-ne gibi ömer amca?
-ara sıra gel de bana İslam'ı anlat! sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. o sözleri duydukça kalbim ferahlıyor. o günden sonra her gün yanına gittim, bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım.fakat günden güne eriyip tükeniyordu. kaç gün geçti tam hatırlamıyorum, hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum: 'doktor ömer, lütfen, 217 numaralı odaya gelin!' hemen yukarı çıktım. ömer amcanın odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi:
sağ elinde tesbih, açık duran sol
kolunun pazusunda dövme türk bayrağı,
göğsünde imanıyla koskoca anzaklı ömer son anlarını yaşıyordu. hemen başucuna oturdum,
kendisine kelime-i şehadet söylettim, o şekilde kucağımda ruhunu teslim etti...
Süper bir il Bu ile giderken güneşin doğuşu sanki denizin üstünde kan varmış gibi yansıyo diyolardı biz giderken sabaha karşı oraya gittik ve güneş doğarken gerçekten denizin üstü kan gibi duruyodu. Anlatılması çok zor illerden biri Çanakkale Mutlak gidip görülmesi lazım. Kalpten yapılmış bir kale var hikayesi çok enteresan gelmişti bana.