RİZE

Son güncelleme: 29.06.2009 10:50
  • Kivi meyvesi:
    Bunlar dondurulma, konserveleme, suyunu çıkarma, meyve suyu exstraksiyonu ve taze olarak tüketilmektedir. Bunun yanında gıda sanayiinde pasta, tatlılar ve içki yapımında kullanılmaktadır.
    Kivi meyve bileşimimde en önemli ve dikkat çekici unsur C vitamini içeriğidir. Kivi meyvesinin 100 gramında değişmekle birlikte ortalama 100- 400 Mg C vitamini bulunur.
    Meyvede bulunan C vitamini oranı cevre koşullarına gelişme ve olgunlaşma durumuna hatta meyvenin bitkide bulunduğu yere göre değişmektedir.
    Kivi meyvesinin besin değeri yanında hekimlikte kullanımı da söz konusudur.
    Çin 'de yapılan analizlerde meyve suyunda bulunan bazı maddelerin kansere neden olan faktörleri önlediği ortaya çıkmıştır.
    Yine bazı tıbbi içeceklerle birlikte kullanıldığında astım, öksürük ve nefes açıcı olarak faydalanılmıştır.
#06.09.2005 10:06 0 0 0
  • Haçan bir kız kaçacak, yan basar ayağını, eve gelirde koymaz, yemeğinin yağını
    İner ahıra bakmaz, ineğinin bağını, suya giderken kırar, destinin dudağını

    KIZ KAÇIRMA - PEŞE GİTME *
    Rize'nin bazı yerlerinde kız kaçırma yerine "kız çekme" denir. Kızı isteyip de alamayan oğlan tarafı, kızı zorla çeker götürürdü. Oğlan, bir kaç arkadaşını yanına alır ve kızı kaçırabileceği bir yerden (bu yer değirmen olabilir, kız ot kesmeye gitmiş olabilir, hatta bir imecede çalışır olabilir) zorla kaçırır. Bu işi yapanlar silahlıdır ve kararlıdır. Üzerine kimse varamaz. Kızın bağırıp çağırması, direnmesi de fayda vermez. Oğlan kızı akrabalarından birini akrabalarından birinin evine götürür ve burada kıza zorla sahip olur. Bir kaç gün dağlık bir yerde de saklanabilirler. Zorla yapılan bu kaçırma olayından sonra bu iki aile uzun süre düşmanlık eder ve ancak çok sonraları barışırlar.

    Eğer kız, sevdiği bir kimseye değil de istemediği birine veriliyorsa sevgilisi oğlan tarafından kaçırılmayı bekler. Bu kaçırma olayının pek çoğu aslında bir peşe gitme olayıdır ve bu bazı siyasetçi aile büyükleri tarafından tezgahlanmıştır. Eğer kız tarafı kızı vermez ve bu evlilik bazı aile büyükleri tarfından uygun görülürse bu kaçırma olayı adeta tezgahlanır. Karşılıklı haberleşme ile uygun zaman kollanır ve kararlaştırılır ve oğlan kızı zorla kaçırmış olur. burada kızın bağırıp çağırması rol icabıdır. Bir müddet sonra kızın çeyizi kıza gönderilir. Kız tarafı ikna edilerek barış sağlanır


    Bazende kız, sevdiğine değilde istemediğine verilirdi. Bu durumda sevdiği oğlan tarafından kaçırılmayı beklerdi. Bu kaçırma olayı aslında peşe gitmedirde işin ardında bazı aile büyükleri vardır bunlarda kızın istemediği tarafa verilmesini istemezler ve böyle bir tezgah kurulur. Karşılıklı haberleşilir, uygun bir vakit kollanılır herşey ayarlanır ve sözüm ona oğlan kızı kaçırmış olur. Burada kızın bağırıp çağırması rol gereği olur. Bir müddet sonra kızın çeyizide gönderilir. Kız tarafı ikna edilerek barış sağlanır veya husumet uzun süre devam eder.

    Peşe Gitme : Kızın kendi isteğiyle ve ailesine karşı tavır alarak anlaşmalı bir şekilde oğlanla kaçmalarıdır. Peşe gitme olayı kimse mani olmasın diye gece olur. Herkes uyuduktan sonra, sabaha karşı kız bohçasını hazırlayarak evden çıkar ve dışarda bekleyen oğlanla buluşur. Şüphesiz bakkala gidiyorum diyerek evden çıkıp gitmek de mümkündür. Peşe gitme olayı daha çok günümüzde görülen olaylardandır. Kızların ailesine karşı bir baş kaldırma olayıdır. Bazan da ekonomik nedenlere dayanmaktadır. Normal bir evlilik için her iki tarfında ekonomik gücü yeterli olmayabilir. Peşe gitme olayında kız anasının mutlaka haberli olduğu varsayılır. En azından aileden birinin kıza yardımcı olduğu düşünülür.


    Peşe gitme olayında anlaşma kısa zamanda sağlanır. Ne var ki kızın ailesini utandıran bir tavır varsa hoş karşılanmaz. Peşe giden kız uzun süre babasının veya ağabeyisinin yüzüne gelemez.


    Kız kaçırma ve peşe gitme olaylarından sonra anlaşma sağlansa bile düğün yapılmaz. 1950'li yıllardan sonra hiçbir şekilde başlık parası alınmamaktadır. Rize'de başlık parası, yani yegi, düğün ve evlenme adetleri arasından tamamiyle kalkmıştır.
#06.09.2005 10:06 0 0 0
  • İLAÇLAR

    Hastalıkların günümüz imkanlarıyla çözümlenemediği zamanlarda, halk hakimleri ve kocakarı ilaçlarıyla deva olunmaya çalışılırdı. Geçmiş kültürlerden gelmekte olan bu tedavileri bu işlere uzmanlaşmış kendilerini kabul ettirmiş kişilerce yapılrdı. Hatta gerektiği anda cerrahi müdahaleye kadar gidebilenlerde çıkrdı. Biyolojik ve doğal yöntemler uygulandığı gibi boş inanış ve büyü yolunada gidildiği olurdu. Bazı tedavi yöntemleri bazı köylerde seyrekde olsa tedavi ettirile gelmektedir.
    Şimdi gelelim İlaç ve tedavilere:

    Göbek Düşmelerinde :Üç yol vardı. 1) Kupa vurulurdu. 2) Karın açık sırt üstü yatılırken hastanın göbek çukuru, küçük parmakla uygulanan basınçla döndürülürdü. 3) Su dolu bardağa konan bir ğneylebatıl bir uygulama yapılırdı.

    Koça (Siğil) : İki yol vardı. 1) Siğilin köküne sokulan iğnenin dibi ısıtılırdı. Böylce ısıtılan iğnenin ucuyla dağlanırdı. 2) Bir iplik ile batıl bir uygulama yapılırdı.

    Yanıklarda : Üç yol vardı.1) Tükürülürdü. 2) Bal, zeytinyağı ve eritilmiş mumdan yapıaln bir karışım sürülürdü. 3) Zeytinyağı ile kireçten veya kirecin suyundan yapılan bir karışım sürülürdü.

    Kötek (Darbe) ve Ağrılarda : 1) Tartılmamış et sarılırdı. 2) Mısır ununun yağla kavrulup, tuz eklenmesiyle yağlı hamur denilen bir karışım hazırlanır ve sıcak iken bir lahana yaprağına konarak sarılırdı. 3) Zeytin, zeytinyağı, soğan ve tuzdan yapılan bir karışım sarılırdı.

    Dil Doğurduğunda : Batıl bir tedavi yöntemi uygulanırdı. "Dili doğuran", anasına, "Ana dilim doğurdu" dediğinde, anası da, " Tukur da at oni" diyerek karşılık verdiğinde, dili doğuranda "Tu" diye tükürdüğünde ve bunu üç defada tekrarlarsa dili iyileşir.

    Çuban (Çıban) : Dört yol vardı. 1) Çıbanı temizlemek için soğan ve maydonozun kavrulmasından elde edilen bir karışım sürülürdü. 2) Ateşte pişirilmiş soğan sürülürdü. 3) Reçine sürülürdü. 4) Sülük oturtulurdu.

    Kulak Ağrılarında : Beş yol vardı. 1) Çocuk emziren kadının sütünden kulağa damlatılrdı. 2) Közde pişirilmiş sarmusak konulurdu. 3) Pırsa suyu damlatılırdı. 4) Yağlı hamur sarılırdı. 5) Kiremit ısıtılıp sarılırdı.

    Karın Ağrılarında : Dört yol vardı. 1) Baldan veya şekerden yapılan şerbet içirilirdi. 2) Karın ısıtılırdı 3) Isıtılmış tuğla ayakların altına konulurdu. 4) Karın üstü yatılırdı.

    İltihaplı Yaralarda : İki yol vardı. 1) Yörede damar yaprağı denen bir tür bitki sarılırdı.2) Reçine sürülürdü.
    Vücutta Şşlerde : Toplanan kırk bir çeşit ot pişirilir ve sarılırdı.

    Bağırsak Kurtlarında : Hastaya çiğ kabak çiviti yedirilirdi.

    Kabakulaklarda : Kara kabak pişirilip bölgeye sarılırdı.

    Baş Yarılmalarında : Şeker konurdu.

    Baş Ağrılarında : İki yol vardı. 1) bir bezle sıkılırdı. 2) Sirke sürülürdü.

    Kesiklere : Tütün ve Kartuli bastırılırdı.

    Bademcik ve Boğaz Ağrılarında : 1) Karamış yaprağı ısıtılır va sarılırdı. 2) Yörede havaciya denilen bir bitki tereyağı ile ısıtılıp içilirdi.

    Zehirlenmelerde : Sarmısaklı yoğurt içirilirdi.

    Arı Sokmalarında : Bölgeye soğuk cisimler değdirilirdi.

    Uçuklarda : Ucu yana odun veya ucu kızarılmış bir bıçakla batıl bir yöntem uygulanırdı.

    Çipa (Göbek Kordonu) Kesilmelerinde : İki yol vardı. 1) Güveli tahta tozu kullanılırdı. 2) Kapı eşiği altında bulunan kuru toprak konulurdu.

    İnek Zehirlenmelerinde : Üç yol vardı. 1) Sarmısaklı yoğurt içirilirdi. 2) Sirke içirilirdi. 3) Kulağı kertilir kan akıtılırdı.



    --------------------------------------------------------------------------------

    DUALAR
    Temru İçin Dua : Yüzde ve elde bulunan temrular için, şifa Allah'dan beklenerek, bir kopya kalemi aşağıdaki dua her okunuşta az bir miktar işaretlenmek üzere 7 defa okunurdu. Okunuş tamamlandığında temru'nun etrafı dönülmüş olurdu. Eğer elde bir çok temru varsa her biri için ayrı ayrı yapılırdı. Eldeki boya yıkanmamak şartıyle kendiliğinden silindiğinde temrular giderdi. Bu arada bu duayı okuyan gayet yumuşak bir ruh halinde olmalı, hastaya temrularından kurtulacağını artık, onları düşünmemesini söyler. Bir de öğüt verir. Bu temruların bir daha oluşmaması için, gökyüzüne bakıp, bir daha yıldızları saymaması tembih edilirdi.

    Em ebremû emran fe innâ mübrimûn
    Romatizma Hastalığı : İpliği yedi kat yapıp bir düğüm atarken üç Kulhuvellahu okunur, bu işlem yedi düğüme kadar tekrarlanır. İnanılarak yapılırsa romatizmal hastalıklara iyi geldiği söylenir.

    Göze Hal Geldimi Duası : Elistane, kepistane, tora, fora, tepistane, sandukhane, haknedurusu kokuç

    Boğaz Ağrısı Okuması : Ele hurma, Çivit yani, mizakoli, atiçi katiçi, filingur filingur, iç çami

    Yürümeyen Çocuğun Tedavisi : Çocuğun annesi yürüyemiyen çocuğunu, bir de anne siftahı olan birini (annesinin ilk çocuğu olan biri) yanına alıp, cuma ezanı okunan bir yere gelir. Hoca ezanı okumaya başlayınca anne siftahı olan kişi euzu besmele çekerek çocuğu yukarı atar ve derki "Efendi minareye, Allah derman eyleye, bir daha cumaya kadar benim oğlum yürüye" bu sözler ezan bitene kadar devam eder ve çocuğun bir daha ki cumaya kadar yürüyeceğine inanılır.

    Karın Ağrısı Duası : Karnım karnım, içine yılan yavrusu, aldım eğri tahrayı, gittim eğri meşeye, ettum eğri sepeti, eğri sepet su tutmaz, fatmanın karnı ağırmaz, karnı ağırmaz, uğruç uğruç

    Yılan Bağlama Duası : Bu dua okununca yılan hareket edemez. Yılan yılan afiye, yılan gider kafiye, kerpetilen kel dişi , bağladım yılan dişi

    Nazar Duası : Elemtere fiş, fiş, koltık altı sokulmuş. Her kim göz etmişse gözüne bir şiş
#06.09.2005 10:07 0 0 0
  • Maniler


    --------------------------------------------------------------------------------

    Enişte ince uzun
    Baldizinim baldizin
    Potamya deresine
    Var midurki iki düzun Emineyi verdiler
    Bu köyün alcağina
    El uzatsam yeterum
    Evinun saçağina Kuş uşti yavri kaldi
    Gokyuzi mavi kaldi
    Anahtar yar koynina
    Gonlum kilitli kaldi Oy dereler oy taşlar
    Akar gözümden yaşlar
    Kurtuttun beni yavrim
    Nasil kurur ağaçlar
    İneceğum dereye
    Kuma sarilacağum
    Ettum kendi kendume
    Kime darulacağum
    Çimenlu çaruklarum
    Çimenleri çiğnarum
    Ya sorun çimenlere
    Geçti mi burdan yarum Atma beni yabana
    Bende bu dereliyim
    Al koy beni koynuna
    Sormaki nereliyim Dumanim yayilamam
    Ben senden ayrilamam
    Ben senden ayrilursam
    Halim yamandur yaman İnelum derelerin
    Kumini taşiyalim
    Evlenmekten iyidür
    Sevdali yaşiyalum
    İn dereye bul beni
    Kiz verem ettun beni
    Ha bu yalan dünyaya
    Sen da unuttun beni
    Çiktum dağun başina
    Çaliverdum ezani
    Kiz senun merağundan
    Tutmadum Remezani Kar yağar karamişun
    Dalina yaprağina
    Elursam mezarumun
    Gelde bak toprağina Karamişun dalina
    Gel salina salina
    Bizum köye vermezler
    Emsali emsalina İn dereye çiçeğum
    İn bende geleceğüm
    Senun babanin mali
    Benum geçineceğum
    Derenin kenarina
    Sereceğum kilimi
    Vermezsa seni baban
    Alalum biribirni
    Asker ettiler beni
    Ya Tuna'dur ya Bursa
    Habu dar günlerumde
    Ayşe yanumda dursa Karadeniz ustüne
    Yuvamun yapilari
    Ne anam var ne babam
    Kitledum kapilari Kiraz çiçek açayi
    Aykiri dal üstüne
    Alur kaçarum seni
    Kollarumun üstüne İndum dereye durdum
    Ben bi peştemal buldum
    Bilsam o senun idi
    Oğa bi sarilirdum
    Dereden geceyiken
    Başum aldi sazlara
    Baba evlendur beni
    Aklum kaldi kizlara
    Karayemiş dibine
    Kukutinun taşlari
    Seveni kavuşturmaz
    Köyün kizilbaşlari Ayakkabin üstüne
    Diktim nazar böceği
    Adam rezil edermi
    Benim gibi çocuğu Karamişin altina
    Serine gel serine
    Konuşacağum senla
    Kardeşimun yerine İnelum derelere
    Bi yük odun edelum
    Baban seni vermezsa
    Kaçalumda gidelum
    Dere kunduzi misun
    Sabah yildizi misun
    Geldun geçtun karşima
    Miralay kizimisun


    --------------------------------------------------------------------------------

    Atma Türküler


    --------------------------------------------------------------------------------

    Olay Ancer Yayla yolunda 195O yillarinda geçer, oğlan kiz birbirine aşiktir, yolda birbirine türkü türkü ata ata giderler, hikaye mutlu biter. İkiside halen yaşamaktadir.
    Kiz


    Pencereyi sen açtin
    Sen açtinda ben kaçtim
    Ben sevdalik bilmezdim
    Sifte yolu sen açtin O yarim perçemim çok
    Tarada yüzüne dök
    Dağlar nazar devirur
    Biraz da nazardan kork Şemsiyemun altina
    Ne yağmurlar yemişum
    Ben bekarim bekarim
    Sanmayin evlenmişum
    Erkek


    Keseyim zülüfünü
    O kirmizi yanağa
    Bakamayum saha
    Kalirum günaha Ha buradan yukari
    Alir saha çalilar
    O çiçekli fistana
    Dalar delikanlilar Karamişin dibine
    Karayemiş fidani
    Benimi alacasun
    Yoksa eski sevdani



    --------------------------------------------------------------------------------

    Dere



    Dereden geçeyiken
    Ayağim kaydi taştan
    Torba düştü dereye
    Çocuklar öldü aştan Endum derelerune
    Bilmem nerelerune
    Yaban asmasi olsam
    Sarulsam bellerine Dere cider enişe
    Ben ciderum peşine
    Kaybana sevdaluğun
    Yanmişim ateşine Derenun kiyisina
    Sini kalayli sini
    Evlenmek bi çeredur
    Seç de al eyisini
    İkinci evlilik



    Cemi celuyi baştan
    Yelçenleri kumaştan
    Evlendum bi olmadi
    Evleneceğum baştan Kar yağar erimez mi
    Ciden daha gelmez mi
    Bi çere evlenenler
    Bi daha evlenmez mi


    Kaynana



    Keynananun iyisi
    Derin olsun kuyusi
    Yedi kat mezerlukten
    Corunur munzurisi Armut budaklanur mi
    Dallari saklanur mi
    Anasinun yanina
    Kizi kucaklanur mi O kaybana yetimluk
    Dağlar oldi zeytunluk
    Olmadi edemedum
    Kaynanama celinluk Ağu karşiçi dağa
    Yaprak vurdi yaprağa
    Oğlan alurdum seni
    Anan olsa toprağa
    Kemence



    O çemencem çemecem
    Ne kerip bağurursun
    Sen de banden kaybana
    Kizlari çağurursun Kiz vermediler bağa
    Çemence çaldum diye
    Kurban olasun kurban
    Benum çibi deliye Çemencemun ustine
    Yay işlesun işlesun
    Bu çemenceci dayi
    Yanağundan dişlesun

    Peştamal



    Sepetumun ipleri
    Çeseyi omuzumi
    At kara peştamalun
    Bi coreyum yuzuni İndum dereye durdum
    Peştamaluni buldum
    Ben bilsem senun idi
    Onda bi sarilurdum Al başuna başuna
    Makas peştamaluni
    Baraba çikaralum
    Sevdaluğun tadini Makas peştamaluni
    Bağla ince belune
    Kurban olayim yarum
    O kara cozlerune
    Sevdalik



    Sevdaluk ince maraz
    Yürek yakar can almaz
    Sevda halinden bilen
    Kizindan para almaz Habu yaşumdan sonra
    Sevdaluk yapacağum
    Koca diye koynuma
    Seni mi alacağum Suyun altina desti
    Dolmadisan dolacak
    Bizum sevdaluğumuz
    Olmadisan olacak Sevdaluk edeceğum
    Sevda bilenlerinlan
    Başum belaya cirer
    Çoyun cuzellerinlan
    Türkü



    Atma türkü atarim
    Yüreğini yakarim
    Eşçi çaruklarimi
    Boğazuna takarim. Ayağima patiler
    Kay dedim kaymadi
    Dedim yanina türkü
    Deme beni saymadi Tek ağaçsun tek yere
    Tohumlari ek yere
    Ole turçi takarum
    Canli cirersun yere Baştan başlayacağum
    Turçi kuviççasini
    Şini soyleyeceğum
    Turçilerin hasini



    --------------------------------------------------------------------------------

    Aspet Türküsü


    --------------------------------------------------------------------------------

    Aspet'ten Liparit'a kim elçiledi beni ?
    Almazdum İsmail'i Gelin Kandirdi beni
    Gittum kaya ustine kayinum vurdi beni
    O beyaz entaremlan doktorlar gördü beni

    Gelin ne ettum sağa günağun tutti beni
    Mesbabucum gelince başimdan vurdi beni

    Duğunciler gelince çarşafladiler beni
    O Malpet'ten aşaği selamladiler beni

    Liparit'un dibine ağam endurdi beni
    Emicemun malina kayinum vurdu beni

    Emicemun evine sal getürdiler beni
    O kiymetli odama kanli koydular beni

    Gelinluk elbisemlan doktor Bey gördü beni
    Güvey gelmiş odama 'Seni kim vurdi ?' dedi

    Ben da söyledim oğa kardaşun vurdi beni
    Gece sabaha kadar polis bekledi beni
    İki saat yaşadum anne çok ağla beni
    İki saatten sonra Azrail aldi beni
    Gelinluk elbisemlan kefene sarun beni
    Tel duvağum yüzüme tabuta koyun beni

    Yaşum on beş yaşinda neler geldi başuma
    Akibeti kuş kondi mezaremun taşina

    Tel duvağumi asun beni gören ağlasun
    Su tokun mezareme usti çimen bağlasun

    Konsolumun kilidi gül üstüne kurudi
    Bir İsmail'den sebep gençluğum da çurudi

    Malpet'un yalisina vardur bakir parasi
    Hemdiye yureklerum doldu kurşun yarasi

    Bahçelerde kediler mirnav mirnav dediler
    Kardaşumla gelinum başumi da yediler

    Beyaz ati nalladum soğuksuya yolladum
    Gideyirum konşilar Allah'a simarladuk




    --------------------------------------------------------------------------------

    Baba Oğul Türküsü - (Kazim ve Mecit Kalyoncu -Çayeli-1986)


    --------------------------------------------------------------------------------

    Baba:
    İki turki yazayim gelmiştur sirasina
    Mecit kumaş gönderdi köydaki babasina
    Evlatlar öyle eder yeri vardur Yasin'a
    Kazim giydi elbise bakun fiyakasina
    Kumaşi kahverengi yakişti modasina
    Hepten kalmişim çiplak Silva ortasina
    Sarildum, yatayirum bir meşin paltosina
    Ancak akli geldi babanun kafasina
    Şimdi ancak vuriyi kafasinun tasina
    Kalayi fayda etmez yureğinun pasina
    Bu işi vereceğum Ulus gazatasina
    Mecit açar radyoyu hep bakar sefasina
    Kazanduğu parayi doldurur kasasina
    Baba evlatlarini gezdurur arkasina
    Evlat anayi satar elun paytarasina
    Baksana memlekete ananun cefasina
    Hocalar vaiz eder hafta Cumaasina
    Bir evlat asi olur analan babasina
    Onun yeri hazirdur Cehennemun ortasina
    Bir gün gemin tutulur Kasim furtunasina
    Durur denize duşmağa gemi güvertasina
    Bir liman bulamasun Siliva yakasina
    Maşalla rastgelmiştik evlatlarun hasina
    Ben yine sarilayim çayun kuviçasina
    Sakin darilma oğlum babanin şakasina. Oğul:
    Bugün bir mektup aldum şaştum okumasina
    Biz da cevap yazalum onun anlatmasina
    Babalar alişuktur evlat ağlamasina
    Ben da ağliyacağum gitmesun fenasina
    Yasin'da buldum ayet uydurdum şakasina
    Bir ayet daha vardur bakarsan arkasina
    Baba düzen verecek takasi takasina
    Sonradan sarilmasun Mahşerde yakasina
    Herkes bir tezgah kurdi oturdi masasina
    Senun canun darlandi anamin sobasina
    Anamlan rahat eyle pek bakma karasina
    Daima alçaktan yürü tuz doğma kafasina
    Bir meşin palton vardur bir mangir pahasina
    Kiymetuni bilusan bakmasun dahasina
    Biraz da temas ettun radyonun havasina
    O da intikal etti babadan mirasina
    Bir nefes nefesine bedeldur dünyasina
    Bunu şaka söyledum bakma palavrasina.
    .....
    .....
    .....
    .....
    .....
    .....



    --------------------------------------------------------------------------------

    Çayeli'nden Öteye


    --------------------------------------------------------------------------------

    Çayelinden Öteye,
    Gidelum Yali Yali.
    Sirtindaki Sepetun,
    Ben Olayim Hamali. Sepetumun İpleri,
    Keseyi Omuzumu.
    Aç Beyaz Pestemali,
    Bir Göreyim Yüzünü. Karli Tepeden Beri,
    Yeşil Çay Bahçeleri,
    Çay Filizi Toplayi,
    Peştemalli Kizlari.



    --------------------------------------------------------------------------------

    Damat Kaynana Türküsü

    --------------------------------------------------------------------------------
    Damat



    Cebumdeki harçluğum
    Endi iki kuruşe
    İki güne bir ekmek
    O da değmeyi dişe Hizari taktum kola
    Bugün yürüdüm işe
    Bir içmağa durince
    Yetmeyi on beş şişe


    Kaynana



    Ettun yeni elbise
    Taktun beyaz yakayi
    O ki evden yürüdün
    Değiştun fiyakayi Mütahit giden adam
    Niçun hizar takayi
    Elettuğun yağ, peynir
    Geçti on beş okkayi İçtun on beş şişeyi
    Yirmaktan mi akayi
    Haçanki raki içtun
    Vur yere tabakayi Eyi çaliş eniştem
    Şevki evi yikayi
    Çaliş eniştem, çaliş
    Üç can sana bakayi.
#06.09.2005 10:12 0 0 0
  • AYI İDİ, MAYI İDİ
    Evvel zaman içinde, köyün kadınları ormana odouna gitmişler. Beraberlerinde de genç bir kız varmış. Kızın yükü ağır geldiğinden oturup biraz dinlenmek istemiş. Diğer köylüler önden gitmişler. Dinlenen kız, kalkıp yürümeya başladıysa da bir müddet sonra her tarafı sis kapladığından, kız yolunu kaybetmiş, bir ayıya rastlamış. Ayı kızı zorla kaçırarak mağarasına götürmüş. Kendisini bal ile meyve ile beslemiş. Üça y sonra kız ayıya alışmış evlenmişler. Aradan 15 yıl geçmiş.Çocukları olmuş. Ayı kızı ailesinin evine götürmüş. Eve vardıklarında kız eve girmiş. Ayı'yı gören köylüler onu öldürmüşler. Kadın bunu görünce ağlamış ve şu ağıtı yakmış:
    Ayı idi mayı idi
    Gene benum kocamidi
    İyi di kötü idi
    Evine çok bağlı idi
    Yağı balı çok idi
    Askerluği yok idi
    Bu bili, bu bili...

    CAZI BABAANNE
    Vakti zamanında evin birinde bir gelin, beyi ve kaynanası ile mutlu bir şekilde yaşarlarmış. Bir gün gelinin bir nur topu gibi bir çocuğu dünyaya gelmiş. Zavallı anne ve baba daha sevinçleri kursağında iken iki gün dolmadan bebek, ağzı kan revan içinde ölmüş. "Allah'ın emri ne yapalım" diyerek anne-baba çocuğu mezara koymuşlar. Yıllar sonra ikinci çocukları olmuş, o çocuk da aynı şekilde ölmüş. Artık anne baba ne yapacaklarını şaşırmışlar. Gel zaman git zaman üçüncü çocukları dünyaya gelmiş. Ancak çocuğun annesi lohusa halinde yatağında uyur iken bir ara bir örümceğin hızla bebeğin üzerine gittiğini görmüş. Eliyle onu öldürmek istemiş. Ne varki örümcek düşmüş bir ayağı kırılmış. Uyku halindeki anne artık ölür diye örümceği bırakmış. Kadın her zamanki gibi sabah aynı saatte kalkmış, ahırdaki hayvanları bakmaya gitmiş, döndüğünde bakmışki, kaynanası hala kalkmamış, kaynanası ondan çok daha önce kalkar ve ateşi yakarmış. Vakit epeyi geçince gelin kaynanasının odasına girmiş.Kaynana:
    - Hastayım gelinim, kalkamıyorum, demiş. Gelin:
    - İlaç getireyim de iç, diyerek ilacı getirip içirmiş. Kaynana bir müddet sonra ayağa kalkmak için doğrulunca, ah bacağım feryadı ile tekrara yatağa düşmüş. Gelin durumu anlamış, beyinide anlatmış.
    İşin sonunda o nur topu gibi bebeklerin ciğerini kazıyıpkanını içenin bu kaynana olduğu, kaynanın gerçekte örümcek şekline bürünen bir cazı olduğu örümcek şekline bürünmüş olduğu apaçık ortaya çıkmış.

    HALA DERESİ EFSANESİ
    Zamanın birinde kendisine yurt tutup oturacak yer arayan bir aale. Ayder yolu üzerinde boş bir yer bulur. Oraya yerleşir. Aradan yıllar geçer. Bir gece derenin karşısında sönük bir ışık görürler. Uzun zamandır, yalnız yaşadıkları bu yerde bir komşu sahibi olmak onları sevindirmiş, tanışmışlar. Kendilerinin Hala isimli bir kızları varmış. Komşunun da bir oğlu. Zamanla birbirlerine aşık olup, nişanlanmışlar. Oğlan evlenme parası kazanmak için gurbete gitmiş. Gidiş o gidiş oğlan'dan üç dört sene ses seda çıkmayınca uımut kesilmiş, kz bir başkasına nişanlanmış. Düğün dernek kurulmuş. Tam düğün gününde düğün evine oğlanın gurbetten döndüğü haberi ulaşmış. Kız bunu duyunca eski sevgisi depreşmiş. Gelinliği ile düğün evinden koşa koşa çıkmış. Dere geçilecek gibi değilmiş. Ama o heycanla kendini dereye atmış. Dere o kadar azgınmışki, karşıya geçmeyi başaramamış. Dere almış götürmüş Hala Gelini. O gün bugündür derenin adı Hala Deresi, Köyün adı da Hala Köyü olmuş.

    CAZI KARISI
    Anan yoğ idi. Nenen hiç yoğu idi. Dedenun dedesi daha girmemuşti beşiğe.Var idi, yoğ udi bir Hasanika. Hasanika gezer iken gördü bir armut ağacı. Çıktı armuda başladı yemeğe. Keldi bi Cazi Karisi. Niyeti idi bozuk..Armud'un altından seslendi tatlı bir sesle bağurdu Hasanika'ya :
    - Uuuy anan kurban olsun saha. Hasanika oraya ne yapayisun.
    -Armut yiyirum.
    - At bağa bi armut.
    Atar oğa bi armut. Cazi karisi onu mahsustan tutmaz.
    - O kitti bayışağa. Kızlar kesulsun saha. İn bi dal aşağa, at bağa bi daha.
    Atar oha bi daha.
    - O da gitti bayışağa, in bi dal daha aşağa, at bağa bi dağa
    Hasanika armut ata ata geler aşağa son dal idur çuruk birden duşer başaşağa. Geçirur baygunluk Cazi karısı tutar Hasanika'yı, kor torbasına, alur keturur evine. Kitler oni bir odaya.Cazi karisi evden ayrılurken kızı Fadime'ye:
    - At kazani ustune,hazır uyuyi at Hasanika'yı da içine .Pişir ko dolaba. Geldummi yeruk.
    Hasanika uyanmış duymuştur bunu. Lakin kelir duymamazliktan. Fadime atar kazani ustune içine doldurur suyu. Yakar da eteşu. Çağurur Hasanika'yı.
    - Hasanika git da bak. Kazanun içine boncuklarım ordamidur?
    Hasanika bili ya işi uzaktan bakar kazana.Der Fadime'ye:
    - Ben gormedum, sen bi bak onlara. Tam bakar iken Fadime. Vurur oğa bi tekme. Atar oni kazanın içine. Pişirur oni eder kavurma, koyar sahanlara yerleşturur tereklere.
    Kelir Cazi Karisi bakar etler tereğe, başlar onlari yemeğe. Yerken da:
    - Hasanika'nun etleri cimi cimi butleri. Hasanika'nun etleri cimi cimi butleri.
    Hasanika meğer çıkmuş idur çatıya der ordan oğa:
    - Fadimenun etleri cimi cimi butleri.
    Cazi Karisi duyar oni, tükürur yediklerini. Kurar hemencecuk bi plan. Uğraşur çatıdan aşağı indirmeyi oni.
    - Uuuy Hasanika oraya nasil çiktun?
    - Eskemileri koydum birbiri ustune oyle çiktum.
    Oda koyar iskemileri ust uste. Çıkar ustlerine.Çıkar ustlerine da beceremez duşer altına, incitur dizini. Gene seslenur:
    - Uuuy Hasanika oraya nasil çiktun?
    - Yiğne yine ustune koydum da öyle çiktum.
    Kodi yğne yiğne ustune çıkamadi. Geçti yiğneler oğa.
    - Uuuy Hasanika oraya nasil çiktun?
    - Kizdurdum bi şiş soktum oni kendume, attı beni buraya.
    Cazi Karisi kizdurur bi şi, sokar oni kendine; ceberur kider. Hasanika iner aşağa. Araştirur bulur Cazi'nun hazinelerini.Olur zencun.

    KOLCUYA OYUN
    Köye devamlı kolcular gelir. Köylüye karşı katı davranışlarda bulunur ve her seferinde eziyet ederlermiş. Yine günün birinde kolcular gelir.Köylüyü cami avlusuna toplayarak sık boğaz ederler. Tarladan dönen muhtar Mustafa Dayı bunları dinler ve yaklaşarak onları evine davet eder. Davete de icabet etmezler. Çalışma kiyafetine bakarak değerlendirip kim olduğunu da sormazlar. Akşam vaktine yakın bir zamanda geri dönüşlerinin mümkün olmadığını düşünen kolcular muhtarı sorarlar. Köylüler de; muhtar, sizi davet eden kişi idi derler. Davranışlarından mahcup olur ve sorarak muhtarın evine giderler. Mustafa Dayı, davranışlarına ders olması için bir kurnazlık düşünür. Çeşitli yemekler hazırlatır. Sofraya önce lahana gelir ve düşük bir fiyat söylenir. Ardından her yemeğin fiyatı artırılarak sofraya konulur. Kolcular işin ciddi olduğunu anlarlar ve ucuz buldukları lahanayı yerler ve susarlar.
    Yatmaya sıra gelince saman yatak, post ve yün yatak gösterilir. Onlara da farklı fiyat konur. Misafirler ucuz yatak derler ve onları tercih edip yatarlar.
    Sabah kahvaltısında da fiyatlar verilir ve kahvaltı biter. Kahvaltı sonunda muhtar hesapları çıkarır ve parayı ister. Ancak birinin parası yeişmez. Mustafa Dayı paranın peşin olduğunu söyler ve taviz vermez.Bunlar yalvarınca Muhtar: "Benim üst başım uygun olmadığı için selamımı almadınız, davetimi bile kabul etmediniz. Siz bizi kiyafetlerimizle değerlendirmeye kalktınız. Biz belki fakiriz ama gönlümüz zengindir. Bizi hakir görmeyin. Bu paralarınızı alın ve bu köylüyü de küçük görüp eziyet etmeyin" der ve onları uğurlar. Kolcular iyi bir ders aldıklarını düşünerek ayrılırlar.

    Kaynak Kişi: Rahmetli Mustafa Çukur Tunca Köyü Eski Muhtarı
    Derleyenler : Hızır Kuyumcu, A.Paşa Kabaoğlu

    HORON HİKAYESİ
    Karadenizde düğünlerde horonun farklı bir yeri vardır. Sabah başlayan oyunlar akşama, hatta ertesi günü akaşamına kadar devam ettiği çok olurdu. Oyuna bir girildi mi bırakılmaz, ancak yoruldu mu şöyle bir nefeslenmek için oyundan çıkılır, yerini hemen sıradaki alırdı. İşte böyle bir düğünde..
    Fadime yorulmuş, horondan çıkmıştı, o anda evi hatırına gelir. Eve gider. Bakar evde yemek kalmamış, yiyecek bir şeyde yok. Anbarın anahtarı da kocası Temel de. Ehh.. Temel de düğünde. Hemen düğün evine gider. Temel horon da. Fadime kocasına durumu anlatmaya çalışır. Temel oralıklı olmaz. Oyuna devam eder. Fadime yavaş yavaş kızmaya başlar. Temel'e çıkışır:
    - Adam, anahtarı ver da; eve yiyecek bi şey kalmadı, çocuklar açlıktan geberiyi.
    Temel horon'dan çıkmadan, horon havasın da uyar biçimde, türkü ile şu karşılığı verir:
    - Al belumden belumden
    Al gerumden gerumden.
    Fadim anahtarı kocasının belinden alır, eve gelir, ambarı açar, çocukları yedirir. Ancak, tarlaya gitmesi gerktiğinden anahtarıda Temel'e vermek gerekir. Gene bi koşu düğün evine gelir. Temel hala oyundadır. Fadimeyi gören Temel istifini bozmadan, türkü ile:
    - Koy belume belume
    Gene eski yerune...
    Fadime, anahtarı oyunu bırakmayan kocasının beline bağlıyarak, tarlaya gider. Akşam ezanıyla eve geldiğinde Temel de düğün evinden yeni dönmektedir.

    KİM KAÇAR ALİ RIZA'NIN TUFEĞUNUN ÖNÜNDEN
    Rize'nin Dağbaşı mahallesinde seferberluk öncesi, tüm Rizeliler gibi, Ali Rıza da geçimini sağlamak üzere çoluğunu çocuğunu bırakmış, mesleği olan fırıncılık yapmak üzere Batum'a gelmiştir. Ali Rıza biraz övünmeyi seven bir Karadenizlidir.Sabah'a kadar fırında çalışmış, bir yorgunluk çayı içmek üzere kahveye gitmuş, bir köşe de çayını yudumlarken yapılan sohbetlerede kulak kabartmaktadır. Meğer bir gün önce orada bir vurgun olmuş. Adam'ın biri silahla çok uzun bir mesafeden tam alnının ortasından vurulmuştur. Kahvedekiler, ölen adam'ı unutmuşlar, vuran admı övmekteler, bu adam her kimse gayet iyi nişancı olduğunu, böylesinin zor bulunacağından bahsetmeye başlamışlar. Ali Rıza bu, boş durur mu hemen seslenmiş:
    - KİM KAÇAR ALİ RIZA'NIN TUFEĞUNUN ÖNÜNDEN?
    Senmisin bunu diyen, kahvede hazır bulunan sivil görevliler tarfından apar topar tutuklanıp hemen mapusa atılmış.Anam babam derken aradan 2 seneye yakın bir zaman geçmiş. Geleni gideni yokmuş. Rize'dekilerinde böyle bir durumdan haberi olmamış. Bir ziyaret günü adamın biri yanına yaklaşmış. Hal hatırdan sonra, niye buraya düştüğünü sormuş. Ali Rıza da anlatmış. Suçu olmadığını, yanlış anlaşıldığını söylemiş.
    Adam ertesi hafta bir daha gelmiş, Ali Rıza ile epeyi sohbetten sonra, memlekette çoluğu çocuğu olup olmadığından ailesinden konuşmuşlar. Ali Rıza 11 çocuğu olduğundan onlarında bu durumdan haberi olmadığından bahgsetmiş. Adam böyle bir kaç kez daha gelmiş, her seferinde Ali Rıza'ya hediye getirmemeyi ihmal etmemiş.
    Bir gün tekrar hakim huzuruna çıkarılan Ali Rıza tamam şimdi hapı yuttuk derken, Hakim:
    - Serbestsin, suçsuz bulundun demiş. Ali Rıza sevinçten ne yapacağını şaşırmış. Sevincini paylaşacak birini bulmak için sağa sola bakarken, bir dene görsün. Kendini ziyaret eden adam orda. O'na sarılmış. Hakem:
    - O'nu nerden tanıyorsun, katil o, bak o'nun yüzünden bu kadar süre yattın, demiş.Ali Rıza durumu anlatmış.Meğer adam hasmını vurduktan sonra bir süre gözden kaybolmuş. Geri döndüğünde kendi yerine bir başkasının tutuklanıp hapse atıldığını duyunca, bir kaç ziyarettten sonra vicdanının sesini dinleyip, suçunu itiraf edip Ali Rıza'nın kurtulmasını sağlamıştır.
#06.09.2005 10:12 0 0 0
  • HASAN DEDE


    Hasan Usta diye de bilinir. Zamânında güzel ahlâkı, örnek hareketleri ve kerâmetleriyle tanınan Hasan Dede'nin türbesi Rize Ardeşen'de Seslikaya köyündedir. Türbesi, vasiyeti üzerine vefâtından yedi yıl sonra cesedinin bozulmamış olduğu görüldükten sonra yapılmıştır. Yöre halkı tarafından sık sık ziyâret edilen Hasan Dede 1845 yılında vefât etmiştir. Türbesinin önündeki kiremitli kabir de yine kendisi gibi kerâmet ehli bir velî olan oğlu Süleyman Dede'ye aittir.

    1840'lı yıllar, ebediyete intikale bir kaç sene vardır. Seslikaya Köyü... Osmanlı askerleri köyden geçmektedir, askerin ve mühimmatın köyün dibindeki dereden geçebilmesi için mevcut köprü yeterli olmamaktadır. Askerlerin başındaki yüzbaşı gövdece iri, boyca uzun büyük ağaçlardan birkaç tane kestirir. Kestirir kestirmesinede ağaçları yerinden oynatmak ne mümkün, onları seyreden köylüde yardım ettiysede fayda etmez.

    Zaman geçmektedir, komutan darlanır, bağırıp çağırmaya başlar... Darlandıkça kalpde kırar. Köylüde bu halden üzüntü duyar. O sırada bir başka köye ziyarete giden Hasan Dede'de köye gelmiş, uzaktan asker ve köylüleri görerek yanlarına varır. Selam vererek:

    - Hele bir nefeslenin, bir de ben yoklayayım der, köylünün saygı dolu bakışları, onu tanımayan komutan ve askerlerin alaycı bakışları altında koca koca ağaç kütüklerini tuttuğu gibi birer birer hiç zorlanmadan derenin ebir tarafına uzatır.


    Köprü hazırdır....


    Bir Damla Yağmur


    Yıl 1845. Hasan Dede, dünyasını değiştirmiştir. Mezarını kendi halinde, kimsenin işine karışmayan, bildiği ile amel eden, saf temiz bir köylüsü kazmaktadır. Köylü mezarın içinde kazmaya devam ederken, Rize'nin o meşhur yağmuru başlamış, her tarafı sel alıp götürmektedir. Hikmetinden sual olunmaz, ne mezarın içine ne mezarı kazanan üzerine bir damla yağmur düşmez. Köylü mezarı kazar dışarı çıkar. Etrafta hocadan başkasını göremez. Hocaya sorar:

    - Hoca bu kadar kuvvetli yağmur yağıyor, gök delindi de ne mezarın içine ne sana de bana bir damla bile düşmüyor?

    Köylü, sırrı yaşamıştır, ama o sırrı anlamaya hazır değildir. Mezarın yanında çok yüksek yabani bir hurma ağacı vardır. Hurma ağacında yapraksız kuru birkaç daldan başka bir şey de yoktur. Hoca hurmayı, o ince, kuru birkaç dalı göstererek:

    - Hurmanın dallarını görmüyormusun, der.

    Gökten derya indi yağmur yerine
    Mevlam damla değdirmedi tenine

    Horon

    Rize... Ardeşen...Seslikaya Köyü. Yıl 1945. Türbe... Hasan Dedenin türbesi. Türbeye yakın evlerden birine yakın bir köyden gelin gelmektedir. Gelin tarafı, oğlan tarafında sabah kadar tulum eşliğinde horon oynamayı şart koşar, olmazsa olmaz der. Düğün sahipleri, durumu hocaya sorarlar:

    - Biz türbeye, Hasan Dede'ye hürmet ediyoruz, onun türbesinin olduğu yerde, yakınındaki bir evde tulum çalmak, oynamak, eğlenmek hoş değildir, bunu kabul edemeyiz dedik. Kız tarafıda oyunsuz olmaz diyor. Biraz değil epeyi de huysuzluk yapıyorlar, huzursuzluk çıkarıyorlar. Ne yapalım bu durumda düğünden vaz mı geçse, vaz mı geçelim ....?

    Hoca cevaben derki:

    - Bu dediğinizden dolayı gelin bırakılmaz, düğünden vaz geçilmez. Siz gelinin gelmesine, tulum çalınıp oynanmasına izin verin. Günahı vebali onların başına deyin, ancak yakın akrabaları olarakda evide mahalleyide terkedin.

    Oğlan tarafı hocanın dediğini yaparlar, kız tarafı ve düğün alayı gelini eve getiriler. Sabaha kadar sürecek horon başlar. Oyunun başlar, gece yarısı olur... Kız tarafından pür telaşlan bir ihtiyar nefes nefese gelir, hepsinin evleri yanmaktadır.

    Tüm köylü düğüne geldiğinden, köylerine dönene kadar evlerinin hepsi yanıp kül olmuştur.

    Su

    1950'li yıllar. Hasan dede'nin türbesinin olduğu mahalle. Yaz. Uzun zamandır yağmur yağmamakta, hemde neredeyse her gün yağan Rize'de pek ender görünen kurak bir yaz hüküm sürmektedir. Günümüzdeki gibi değildi o zamanlar, sular öyle kapıya kadar gelmemektedir. Su ya kuyudan ya da ırmak denen küçük dereciklerden temin edilrdi. Uzun zaman yağmurun olmayışı kuyu sularının tükenmesine, ırmakların suyunun azalmasına neden olmuştu.

    Gece... Yangın... Evler cayır cayır yanmaktadır. 20 haneli evlerin iç içe olduğu mahalle evlerini söndürecek bir damla su yoktur. Ufaktan ufaktan akan suda kurumuştur. Tüm mahalle Hasan dede'nin türbesine koşarak Cenab-ı Hakka yalvarırlar:

    - Hasan Dede'nin yüzü hurmetine bize su gönder.

    Dua edip, türbeden ayrıldıklarında, kuruyan derelerden oluk oluk su akmaktadır. Su ile birlikte kısa zamanda mahalleli ateşi söndürür.

    Çocuk

    Seslikaya köyü... 40 yıl kadar oluyor. Hala hayatta olan çocukluktan beri arkadaşımız. Bir gece çaylıkta olan annesinin gecikmesi üzerine evin dışına avluya çıkar. Çocuk bu ya annesinin gecikmesi, etraftaki çakal sesleri, beklemenin verdiği çeşitli duygular içinde ağlaya ağlaya bir hal olur. Göz kapakları şiddetle açılıp kapanmaya başlar. Akşam olayı duyan konu komşu, çocuğun arkadaşları eve gelir, çocuk arkadaşlarına bakmaktan utanır utanır... Onlardan kaçmak ister.

    O zamanlar doktora erişmek doktor bulmak öyle pek kolay değildir. Ninesi "hele bir der, çocuğu sabahtan bir türbeye götürelim, bir şeyi kalmaz inşallah" der. Sabah olur nine torununu alır, Hasan Dede'nin yattığı türbeye götürür. Allah rızası için iki rekat namaz kılarak:

    - Ya Rabbi ... Hasan Dede'nin yüzü suyu hürmetine bu yavruma şifa ver diye dua eder. Bir müddet türbede kaldıktan sonra torunuyla beraber çıkarlar, eve vardıklarında çoçuğun gözlerinde hiç bir şey kalmamıştır.

    Arkadaş

    1980'li yılların başlarına kadar köye henüz elektrik gelmemişken, her hafta Cuma gecesi özel yapılmış mumlarla geceleri türbe ışıklandırılırdı. Mumu yakmakla özel bir görevli bulunurdu. Görevli mumları yakar Kur'an-ı Kerim okurdu.

    1930'lı yıllar. Kış... Sağanak... Türbe görevlisi yaya 5-6saatlik yolda misafirlikte. Cuma gecesi türbede mumları yakacak, Kur'an-ı kerim okuyacak. Yağmur bir ara hafifler diye beklemişti ama hayır burası Rize idi, öyle dineceği yoktu. Baktı olacak gibi değil geciktikçe gecikiyor, yola koyulur. Şemsiye falan nerede, geçmiş zaman bu.... Yola çıkmış, geciktiği için gece karanlığa kalmıştı, göz gözü görmüyordu. Görmüyordu da ... Görevli yatsı ezanı okunmak üzere türbeye erişir, üstü kupkurudur. Yol boyunca ona ışık tutan, sohbet eden piri fani birisi ona arkadaş olmuştur. 5-6 saatlik yol 1-2 saat sürmemiştir, yol arkadaşı köyün girişinde "Allahaısmarladık" diyerek ayrılmıştır.

    Köyün çocuklarına türbedarın annesi bunu hep anlatırdı. O çocuklar şimdi birer dede oldu ya...

    Kapı

    1960'li yıllara kadar Türbeye çok uzak yerlerden köylünün tanımadığı, bir gelenin bir daha gelmediği piri faniler, şeyhler gelir, türbe içinde zikrederler, müritler dışarıda beklerlerdi. Köylüde onları kendi hallerine bırakırdı. Gel zaman git zaman köylülerden merakını yenemeyen bir delikanlı yanaşarak sormuş:

    - Sizi ne için türbe içine almazlarda, dışarıda beklersiniz?

    Delikanlıyı kapı aralığından baktırmışlar.... Bakış o bakış ....

    Delikanlıya arkadaşları ne gördün diye sormuşlar, yıllarca o sorularına cevap vermemiş, ta ki nedense o uzak bilinmedik yerlerden gelenler gelmez olmuş... İşte o zaman:

    - Türbenin içi 4 metre kare var yok, kapı aralığından baktığımda o da ne içerisi o kadar genişki, saymakla bitmeyen yüzlerce kişi içeride, her yer apaydınlık, ortada sanduka diye bir şey yok, dümdüz bir alan, her renkte, türlü türlü kıyafetler içerisinde ... ve ... ve ...

    Evet, bir zamanlar herkesin gözü önünde bakıpta göremedikleri Manevi Meclis Rize'nin Ardeşen İlçesi, Seslikaya köyünde Hasan Dede'nin Türbesinde toplanırdı...

    Seferemri

    Türbe görevlileri her gece yatsıdan sonra türbeye güğümlerle su bırakırlar, kapıyı üstüne kitlerler ... Ertesi günü geldiklerinde güğümler bomboştur. Türbenin içinde hüzme şeklinde yeşil bir ışık vardır.... Bu yıllardır böyledir. Akşam dolan güğümler sabahleyin bomboştur.

    1974 ... Kıbrıs Barış Harekâtı.... Türbe görevlilerinin dikatini çeken bir şey vardır... Harekâtın başladığı ilk gecenin gündüzünde, türbeye geldiklerinde güğümlerin dolu olduğunu görürler... ve o gece ve savaş bitimine kadar türbedeki ışığıda göremezler.

    Savaş biter, o gecenin sabahında güğümdeki sular boşalır, ve o yeşil ışık gene türbededir....

    Evet ... Hasan Dede seferemrini almış, görevini yerine getirmiştir....

    Sanırmısınki sefer emrini
    Çıkarırlar sade evdekine
    Bakarsınki ansızın bir gece
    Emir vermişler türbedekine

    Kekeme

    1992.... Yaz ... Pazar ... Avramit köyü.... 5 yaşlarında... Muzaffer. Yazın ailesi ile birlikte İstanbuldan köylerine gelmişler. Korkudan mıdır, bir şeyden mi ürkmektenmidir billinmez, çocuk birden kekelemeye başlar,... 5- dakika, 10 dakika, 1 saat 2 saat hayır kekemelik geçmez. Çok zamandır böyle bir şey olmamıştır.

    Doktor, doktora getirelim, getirmeyelim, bekleyelim, beklemeyelim derken ... Köyün büyükleri araya girer, derler ki:
    - Tabi çok zamandır, böyle bir şey olmadı, sizede demedik, bizim küçüklüğümüzde Türbeye getirirlerdi bizi.
    - Hangi türbeye? Rize de türbemi var?
    - Hasan Dede'ye... Ardeşen'e... Seslikaya'ya .... Türbe orada. Hasan Dede'nin türbesi orada.

    Türbeye gidilir, ikişer rekat namaz kılınır.
    - Allahım, Hasan Dede'nin hürmetine yavrumuza şifa ver diye dua edilir.

    Türbeden çıkılır, kekemelikten herhangi bir eser kalmamıştır.


    Evet Rizeliler .... Siz Hasan Dede'yi belkide şu ana kadar duymamıştınız. Türbesinide tabiki ziyaret etmediniz... Ne duruyorsunuz? ....

    Allah (c.c) hepimize tüm velilerin mürşitlerin, müceditlerin şefatine, O Manevi Meclis hürmetine iki cihanda nail etsin.

    Biriz Biz

    Teşekkür : Hasan Dede hakkında Evliyalar Ansiklopedisinde yayınlanan 3 satırdan başka herhangi bir kitap ve kayda rastlamadık, bu konuda bizden yardımlarına esirgemeyen Alaettin Pınarbaşı, Mehmet Pınarbaşı ve Şecaeetin Yeğen'e teşekkürü bir borç bilir, Allah (c.c.) razı olsun deriz.




    --------------------------------------------------------------------------------
    Keşf-i Kulûb
    İLYAS AMCA

    İlyas Amca... Eczacı İlyas Ketenci. 2004 yılında aramızdan ayrıldı ... Rize, Çayeli Liman köyünde Dünya'ya geldi. İstanbul Darüşşefaka Lisesini bitirdikten sonra askeri eczacı olarak orduya intisab etti. Yüzbaşı rutbesiyle hizmet ederken bu hizmetinden kendi isteğiyle ayrılarak Rize merkezde 1957 yılında eczane açmış o tarihten itibaren maddi ve manevi hastalara şifa olmuş bir gönül ehli, İlyas Ketenci. Gönül ehli olması, onun mürşidi Seyyid Abdülhakim Arvasi (KS) gibi bir veli'nin halka-ı tedrisinde olgunlaşmasındandır. Dava insanı merhum Necip Fazıl Kısakürek'in yakın dostu. Aynı mürşidin pınarından kana kana içen iki arkadaş ....

    Ölümüne yakın zamanlarda "Benim ölümüne aylar, günler kalmıştır" derdi. 90 sene taatle geçen bir ömür ...

    Bir gece hanımına:
    - Hanım ! Uyumak zamanı değildir. teheccüd namazı vaktidir. Sen kabir nedir bilirmisin, der ve iki rekat namaz kılarak, abdestli bir şekilde teslim-i ruh eyler.

    Beraat Edeceksin

    Bir gün arkadaşı Necip Fazıl Toptaşı Cezaevinde iken rahatsızlanır ve Haydarpaşa Numune Hastahanesine kaldırılır. arkadaşını ziyart etmiş ve:
    -Necip 3 gün sonra beraat edeceksin, der.

    Aynen öyle olur. 3gün sonra Necip Fazıl beraat haberini alır.

    Hediye

    Merhumu seven bir yakını onu evinde ziyarete gider. Evde ondan önce gelen amcanın okumakta olduğu "Kenz-ül İrfan" adlı kitabı dinleyen bir kaç tanıdık daha vardır. Kitaptan evde iki tane vardır. Kitabın bir tanesinde gözü kalmıştır.

    İlyas amca, Eczacı İlyas amcadır onun için. Onun manevi mertebesinden haberi yoktur. Kalbinden "Eczacı İlyas Amcamızın yaşı ilerledi. Bu kitaptan evinde iki tane var. Birisini bana hediye etse ne kadar sevinirim" diye geçer. Okumaya bir müddet daha devam ettikten sonra ona dönerek:
    - Oğlum, bu kitaptan bende iki tane var, birini sana hediye etmek istiyorum" der ve kitabı ona hediye eder.

    Namazı Sen Kıldır

    İlyas amcanın evi, akşam ezanı okunur. Akşam namazını birlikte kılmak için, amca beyaz cüppesini giyer ve sarığını takar, tam tekbir alacağı zaman cemaatten birinin kalbinden " Benim kıraatim düzgün, bir de beni imamlığa geçirse" diye geçerken, İlyas amca geri döner, cüppesini çıkarır:
    - Buyur oğlum, imamlığı gel sen yap" diyerek cübbesini ona verir.

    İlyas amca, doğduğu yerde, Liman Köyü Kur'an Kursu'nun yanındaki aile kabristanlığında medfun bulunmaktadır.

    Keşf-i kulûb (Kalpleri keşfeden) sahibi bu gönül insanına yüce mevlamız bol bol ihsanlarda bulunsun. Amin!
#06.09.2005 10:13 0 0 0
  • Rize Atatürk Müzesi (Mataracı Mehmet Efendi Evi)

    Müftü Mahallesi'nde yer alır. Kuzeyinde geniş bir bahçesi vardır. 20. yy'ın başlarında yapılmıştır. İç sofalı, planlı, üç katlı bir evdir. İkinci katta, kuzeydoğudaki oda Atatürk'ün kaldığı odadır.

    Atatürk, 1924 yılı Eylül ayında "Atatürk'ün Sonbahar Gezisi" olarak bilinen birkaç ay süreli bir geziye çıkmış, bu gezi sırasında Karadeniz illerini ziyaret etmiştir. İşte bu gezi günlerinde Atatürk, beraberinde eşe Latife Hanım, birkaç milletvekili olduğu halde 17 Eylül 1924 gürü Trabzon'dan Hamidiye Vapuru ile Rize'ye gelmiş, Rize de coşkun gösterilerle karşılanmıştır. O geceyi Rize'de Mataracı Mehmet Bey'in evinde geçiren Atatürk, ertesi günü şehirde bazı ziyaretlerde bulunmuş, incelemeler yapmış, saat 16.30'da ayni vapurla Giresun'a hareket etmiştir.

    Çatısı ile birlikte 3 katlı olan ev 1902 yılında Mataracı ailesi tarafından yaptırılmıştır. Rize'de Atatürk'ün bir gece konuk olduğu ev, daha sonra sahibi Mehmet Mataracı'dan yeğeni Osman Mataracı'ya geçmiştir. Atatürk'ün 100. Ölüm yıldönümü dolayısı ile Atatürk Müzesi yapılmak üzere, Osman Mataracı evini Rize Özel İdaresine bağışlamıştır. Mataracı Mehmet Efendi Evi restore edilmiş ve müze olarak 27.12.1985 tarihinde ziyarete açılmıştır. Evin bir bölümü de Kültür Merkezidir. Zemin katta, Rize İl merkezinden toplanan kitabeler ve mezar taşları, birinci katta ise bazı ahşap oymalı mimari parçalar, dokuma araç gereçleri, etnografik eserler sergilenmektedir. İkinci katta ise Atatürk zamanından kalan eşyalar, Atatürk'e ait giysiler, Kurtuluş Savaşı ve Atatürk'e ait fotoğraflar bulunmaktadır.

    Rize Müzesi
    Rize Müzesi Müdürlüğü 1984 yılında Atatürk evi olarak hizmet vermeye başlamıştır. Kültür Bakanlığı tarafından şehir merkezinde restorasyonu tamamlanan iki adet eski eser yapıdan sarı ev olarak adlandırılanın teşhir ve tanzimi tamamlanarak 27.06.1998 tarihinden itibaren müze olarak parçalanmış olup, zemin kat kafeterya bölümü ve ikinci kat ise yöresel yemeklerin sunulduğu lokanta olarak hizmet vermektedir. Rize müzesinde 52 arkeolojik, 1014 etnografik, 594 sikke, 17 Mühür ve mühür baskısı ve 3 arşiv vesikası, 17 el yazması olmak üzere toplam 1695 envanterli eser bulunmaktadır.

    --------------------------------------------------------------------------------
    KALELER

    --------------------------------------------------------------------------------
    Rize Kalesi
    Şehir merkezinin güneybatısında yer alır. İç Kale ve Aşağı Kale'den meydana gelmektedir. Yoğun yerleşme sebebiyle Aşağı Kale tamamen yok olmuş, batı tarafından bazı sur parçaları ve kuleleri günümüze gelebilmiştir.

    Kız Kalesi
    Pazar İlçe merkezinin batısında küçük bir yarımada üzerinde kurulmuştur. Kayaklık bir zemin üzerinde bulunan kalenin kara ile bağlantısı kesilmiştir. Yaklaşık 7x7 m boyutlarındaki kalenin duvarlarında muntazam taş işçiliği görülür. Giriş kapısı batıdandır. Güney surlar yıkılmıştır. Sağlam kalan duvarlarda mazgal pencereleri ve yuvarlak kemerli üst kat pencereleri yer almaktadır. Kız Kalesi'nin kesin olarak kimin tarafından yapıldığı bilinmemektedir. 13.-14. yüzyıllarda Trabzon Devleti zamanında yapıldığı sanılmaktadır. Kale, Osmanlı döneminde onarılarak kullanılmıştır.

    Cihar Kale
    Sahilden 7 km içeride, Yücehisar Köyü sınırları içinde Hemşin Deresi'nin doğusunda yer alır. Ana plan yuvarlaktır. Surların taş işçiliği muntazam değildir. Kapısı kuzeydoğudadır ve iki kule ile desteklenmiştir. Ortada yarım daire planlı bir kule bulunmaktadır.


    Bozuk Kale
    İl merkezinin 10 km doğusunda Gündoğdu'da, aynı adla anılan derenin kenarında yer alır. Denizden 30 m yükseklikte kurulmuş küçük bir gözetleme kulesidir. Karadeniz sahillerinde sık görülen küçük orta çağ kalelerinden biridir.

    Zil Kale
    Bölgenin en dikkate değer eserlerinden birisidir. İlçe merkezinin 15 km güneyinde, Fırtına Deresi'nin batı yamaçları üzerinde kurulmuştur. Kalenin üzerinde inşa edildiği sarp kaya kütlesi denizden 750 m dere yatağından yaklaşık 100 m yüksekliktedir. Kale; dış surlar, orta surlar ve iç kaleden meydana gelmektedir. Kale doğal bir kaya kütlesi üzerinde kurulmuştur. Dış kalenin kapısında kuzeybatı yönündeki patika bir yolla ulaşılır. Kuzeydeki kapının söğe taşları sökülmüştür. Bir teras yardımıyla orta surlar seviyesine çıkılır. Buradan ikinci kapı yardımıyla kale içerisine girilir. Orta kale içerisinde üç önemli yapı bulunmaktadır. Bunlar muhafız binası, şapel ve başkuledir. Kulenin dört katlı olduğu, duvarlardaki hatıl izleri ve kiriş deliklerinden anlaşılmaktadır. İçerisinde ince bir bölüntü duvarı ve dolgu toprak vardır. Duvarlar üzerinde doğu yönünde kemerli pencereler, diğer taraflarda mazgal delikleri bulunmaktadır. Kulenin üstünün dendanlı bir teras şeklinde olduğu belirlenmiştir. Duvarlar içerisinde dikey uzanan boru yuvaları belki de kapanmış sarnıçları su akıtıyordu.

    Kale-i Bala (Yukarı Kale)
    Çamlıhemşin İlçesi'ne 40 km uzaklıkta, Hisarcık Köyü sınırları içerisinde Fırtına Deresi'nin kaynaklarına hakim bir noktada kurulmuştur. Kaynaklarda geçen bir diğer adı da Varoş Kale'dir. Kalenin ana planı dikdörtgen olarak tanımlanabilir. Doğusu, güneyi ve kısman kuzeyi sarp kayalıktır. Batı tarafı eğimli bir arazi üzerindedir. Giriş kapısı kuzeybatıdadır. Kalenin kurulduğu yer ve duvar işçiliği bakımından Zil Kale ili ilişkisi açıktır. Zil Kale ile aynı tarihlerde yapılmış olmalıdır.

    Şehitler Çeşmesi
    İslampaşa Mahallesi'nde eski Güneysu yolu üzerinde 1917 yılında yapılmıştır. Dairevi kemerli bir cepheye sahiptir. Tek lülelidir ve lülesi üzerinde taslığı vardır. Çeşme, 1916 yılında şehrin savunması sırasında şehit olan askerlerimizin gömüldüğü bir yerde yapılmıştır. İşgal sırasında Ruslar bu şehitlikten yol geçirmek için kazı yapınca şehitler buradan nakledilmiştir. Bu nakil sırasında şehit askerlerin çürümüş elbiselerinden çıkan paralarla halk bu çeşmeyi yaptırmıştır. Çeşmenin üzerinde Latin harfli kitabe metni ünlü şair Bayburtlu Hicrani tarafından yazılmıştır.

    --------------------------------------------------------------------------------
    EVLER

    --------------------------------------------------------------------------------
    Eski Rize Evleri
    Şehir merkezinde çok az sayıda eski ev koruma altına alınmıştır. Bunların da iki, üç tanesi korunup yaşatılmaktadır. Rize evlerinin yapımında geleneksel yapı malzemeleri ve teknikleri kullanılmıştır. Bu evler yığma taş ve dolma göz tekniğinde yapılmış duvarlar, dört yana eğimli, kiremitle kaplı çatılara sahiptirler. Şehir evleri genellikle iki veya üç katlıdır. Zemin katta, ahır, kiler gibi servis hacimleri kullanılır. 1.katta mabeyn, sofa ve odalar bulunmaktadır. Mabeynde (esas yaşanılan alan)Bulunan ocakta yemek pişirilir. Odalar geleneksel olarak tasarlanmışlardır ve bazıları ahşap süslemelidirler.

    Tuzcuoğulları Evi
    Rize'nin en eski evlerinden birisidir. 18. yy olarak tarihlenebilir. Üç katlı olarak yapılmış mabeynli bir evdir. İçerisinde de çok sayıda oda, hela ve banyo bulunmaktadır. Evin dışında ayrıca bir mutfak ve konak hamamı yer almaktadır.

    Çağlayan Mustafa Hacaloğlu Evi (Fındıklı)
    Köyün girişinde,mahallenin batısında mahallenin batısında yer alır. Beş katlı geleneksel ev ve serenderin oluşturduğu yapı Bölgenin en eski ve tipinin en iyi örneklerinden birisidir.

    Hurşit Bey Evi (Fındıklı)
    1849 yılında Mehmet Usta tarafından yapılmıştır. İki katlı, hayatlı tipte bir evdir. Zemin kat ahır, birinci kat esas yaşama alanıdır. Zemin kat yonu taş, birinci kat dolma göz duvarlara sahiptir. Evin esas planı mabeyne (hayat) bağlı bir iç hayat ve etrafındaki odalardan oluşmaktadır. Odaların kapı kanatları, yüklükleri, tavanlar ahşap süsleme bakımından zengindir. Taş ocakların alınlıkları yaşmakları üzerinde bitkisel süslemeler ve kitabeler yer alır. Evin süslemeli odası batıdaki baş odadır. Burada yan duvarlar üzerinde bazı büyük yapıları cami, saray, gemi, tren, top arabası gibi tasvirler yer almaktadır. Evin giriş katındaki yarım daire merdiven ve eve su girişini sağlayan taş yalaklar ilginç özellikler taşırlar.


    --------------------------------------------------------------------------------
    KÖPRÜLER

    --------------------------------------------------------------------------------
    Şenyuva Köprüsü (Çamlıhemşin)
    Eski adıyla Çinçiva Köprüsü bölgenin taş köprülerinden birisidir. Tek bir kemerle Fırtına Deresi geçilmiştir. Ayrıca korkuluk duvarı tamir edilerek üzerine demir bir kısım ilave edilmiştir. Köyün yaşlıları 1699 tarihli bir kitabesinin 1946 yılındaki bir selde kaybolduğunu kaydederler. Eğer bu doğru ise, yapı bölgenin en eski köprülerinden birisidir.

    Köprüköy Köprüsü (Çamlıhemşin)
    Fırtına Deresi üzerinde kurulu taş köprülerinden birisidir. Köprünün batı ayağına küçük bar tabliye kemeri ilave edilmiştir. Tabliyesi iki yandan dik olan köprünün korkuluk duvarları kısmen yıkılmıştır. Köprünün 19. yüzyıl sonlarında Türk ustalar tarafından yapıldığı bilinmektedir.

    Çağlayan Köprüsü (Fındıklı)
    Köyün merkezinden geçen Abu Deresi üzerinde kurulmuştur. Bölgedeki yaygın taş köprülerden birisidir. Tek bir kemer gözünden oluşur. Son yıllarda kullanılmayan köprünün korkulukları yıkılmıştır. Yapıldığı tarih bilinmemektedir.

    Güneyce Köprüsü (İkizdere
    Güneyce'nin merkezinden geçmekte olan İyidere Suyu üzerinde yapılmış tek gözlü taş köprüdür. 1901 yılında inşa edilmiştir


    --------------------------------------------------------------------------------
    CAMİLER

    --------------------------------------------------------------------------------
    İskende Cafer Paşa Camii
    İslampaşa Mahallesi'nde geniş bir hazire içinde İslampaşa ve Kurşunlu Camii olarak da anılmaktadır. H. 978/M. 1570 yılında İskender Cafer Paşa tarafından yaptırılmıştır. Cami ahşap bir son cemaat yeri, taş duvarlı ve kubbe ile örtülü bir harim kısmından meydana gelmektedir. Caminin duvarları moloz taşlarla örülmüştür. Harimin kuzeybatı köşesinden minareye çıkılmaktadır. Kare planlı harime kuzey cephedeki kapı ile girilir. Her cephedeki iki pencere aydınlanmayı sağlar. Bu pencereler düz letonludur. Ayrıca sekizgen kubbe kasnağı üzerinde yuvarlak kemerli pencereleri vardır. Tromplara oturan kubbe içinde demir parmaklıklı bir kandilliğe sahiptir. Kubbe dıştan ise kurşun kaplıdır. Taş mihrap sade bir görünüme sahiptir. Camiye göre oldukça büyük olan ahşap minber yenidir. Eskiden ahşap olan mahfil son yıllarda betonarme olarak yenilenmiştir. Süslemeler de yenidir.

    Büyük Gülbahar Sultan Camii

    Bütünüyle dikdörtgen planlı olan cami son cemaat yeri ve harim kısmından meydana gelen kırma çatılı bir yapıdır. İnşa tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Son cemaat yeri bir subasman üzerine oturur. İki katlı taş ve ahşap olarak inşa edilmiştir. Doğu tarafında imam odası, batısında bir odunluk ile üst kata çıkan merdiven bulunmaktadır. Üst kat bağdadi olarak inşa edilmiş, kurs yeri olarak kullanılmaktadır. Son cemaat yerinden çıkılan minare batıdadır. Harim kısmının duvarları düzgün yonu olarak mahalli siyah taştan yapılmıştır. Son cemaat yeriyle birlikte dört omuz bir çatıya sahiptir. Üzeri kiremit kaplıdır. Kare planlı harim kısmına son cemaat yerinden ve batıdaki kapıdan girilir. Girişin üzerinde iki sütunla taşınan ahşap bir mahfil bulunmaktadır. Tavan ahşap olup ortada bağdadi bir kubbeye sahiptir. Harim kısmını doğudan üç, diğer cephelerde iki olmak üzere, çift sıra yuvarlak kemerli pencereler aydınlatır. Mihrap yivli sütünlarla sınırlandırılmış ve yatay dilimli bir nişe sahiptir. Ahşap minber sadedir. Gülbahar Camii birkaç defa yıkılıp yapılmıştır.

    Küçük Gülbahar Hatun Camii
    Küçük Gülbahar Hatun Mahallesi'ndedir. Büyük Gülbahar Camii'nin doğusunda yer alır. Eski cami harap olunca 1956 yılında biraz kuzeye kaydırılarak yeniden yaptırılmıştır. İlk yapı 16. yy'da, Yavuz Sultan Selim'in eşi, Gülbahar Sultan'a atfedilmiştir

    Orta Camii
    Şehir merkezinde Yeniköy Mahallesi'ndedir. İlk cami 1737 senesinde yapılmıştır. Bugünkü cami ise 1941 yılında yeniden inşa edilmiştir. Dikdörtgen planlı cami kalın taş duvarlı ve kırma çatılıdır. Kuzey, doğu ve batı tarafından kapıları vardır. Son cemaat mahalli olmayan caminin giriş kısmı üzerinde mahfil bulunmaktadır.


    Kale Camii
    Kale Mahallesi'nde ve Rize İç Kalesi'nin güneyinde bulunur. 1658 yılında yapılan cami son zamanlarda yenilenmiştir. Arazinin eğiminden dolayı bir zemin kata sahiptir. Zemin kat taş, üst kat betonarme olarak yapılmıştır. Örtü kırma çatılı olup, kiremit kaplıdır. Caminin doğusunda imam odası ve bir servis hacmi bulunmaktadır. Harime küçük bir son cemaat kısmından gidilir. Düz ahşap tavanlı harim, yuvarlak kemerli geniş pencerelerle aydınlatılmıştır.


    Müftü Mahallesi Camii
    1785 tarihli eski caminin yerine biraz kuzeye kaydırılarak 1965 yılında yeniden yapılmıştır. Camiye sonradan ilave edilen son cemaat mahallinden girilmektedir. Ayrıca doğuya açılan bir kapısı vardır. Muntazam kesme taştan yapılmış caminin harimini yüksek kasnaklı, kurşun kaplı bir kubbe örter, kuzeybatı köşede taş minare yer alır. Caminin mihrabı taş, minberi ahşaptır. H.1200/M.1785 tarihinde yapılmış cami kırma çatılı idi. Cephelerden iki sıra pencere ile aydınlanıyordu. Bu cami H.1282/M.1865'te etraflıca onarılmıştır

    Reşadiye Camii
    Reşadiye Mahallesi'nde yıkılıp yenilenen camilerden birisidir. Eski caminin yapılışı 1671 olarak kabul edilmektedir. Bugünkü cami 1962 yılında yaptırılmıştır.

    Camiönü Cami
    Camiönü Mahallesi'nde yer alır. Halk arasında Fener Camii olarak da bilinir. Kitabesine göre eski cami 1698 yılında yapılmıştır. Eser 1949 yılında yenilenmiştir.

    Değirmendere Camii
    Değirmendere Mahallesi'ndedir. Bu cami de yenilenerek günümüze gelmiş tarihi eserlerden birisidir. İlk cami H.1200/M.1786 yılında yaptırılmıştır. Bu cami H.1327/M.1911 yılında onarılmıştır. Minaresi sonradan yapılmıştır.

    Taşçıoğlu Camii
    Yenimahalle'de yer alır. Yıkılıp yenilenen camilerden birisidir. H.1126-1131/M.1714-1718 tarihleri arasında Cezayirli Kaptan Ali Paşa tarafından yaptırılmıştır. Bu caminin mimari özellikleri hakkında bilgimiz yoktur. Büyük bir ihtimalle kırma çatılı bir yapıydı. Bu caminin H.1250/M.1834 yılında onarıldığını biliyoruz. 20. yy'ın başlarında camiye Taşçıoğlu adlı bir hayırsever tarafından bir kısım ilave edilerek, onartılmış, bundan sonra cami Taşçıoğlu Camii olarak anılmıştır. Caminin 1940 yılında yeniden onarıldığı bilinmektedir. Bugünkü caminin inşaatına 1979 yılında başlanmış ve uzun yıllar sürmüştür.

    Şeyh Camii
    Şehir merkezinde, eski Vilayet Konağı'nın güneyinde eski Piri Çelebi Mahallesi'nde yer alır. İlk cami 1711 yılında yapılmıştır. Bu yapı bazı onarımlarla 1953 yılına kadar gelmiştir. Bugünkü caminin inşası 1953-1965 yılları arasında tamamlanmıştır. Şeyh Camii, Merkez Camii'nden sonra Rize'nin en büyük ve özen gösterilerek yapılmış camisidir. Beş bölümlü bir son cemaat mahalli ve kare bir harimden meydana gelen çifte minareli bir eserdir.

    Merkez Uzunkaya Köyü Camii
    Köyün merkezinde eski bir mezarlığın kenarında yer alır. İlk olarak 19. yy'da yapıldığı tahmin edilen cami son yıllarda yıkılarak yenilenmiştir.
    Bugünkü cami kesme taş duvarlı, dikdörtgen planlı bir yapıdır. Camiye doğudan girilmektedir. Harimde, kuzey cephede bir mahfil bulunmaktadır. Mahfilin köşk kısmında ve kapılarında eski camiden kalan ahşap süslemeli parçalar kullanılmıştır. Taş minaresi kuzeybatıdadır. Caminin doğusunda imam evi ve Kur'an Kursu yapılmıştır.

    Ekşioğlu Camii (Ardeşen)
    Bu cami ilçe merkezinde Çiftekavak Mahallesi'nde yer alır. Onarılıp yeni ilaveler yapılarak günümüze gelmiştir. İlk cami Ekşioğlu Hacı Mustafa Efendi tarafından inşa edilmiştir. Bu yapı H.128/M. 1869 yılında yenilenmiştir. Yenilenen caminin kuzeyine, yakın yıllarda bir kısım ilave edilmiş, kuzeybatısına da minare yapılmıştır.

    Seslikaya Köyü Camii (Ardeşen)
    Köyün merkezinde yer alır. 1801 yılında yapılmış, bölgenin ahşap süslemeli camilerinin güzel bir örneğidir. Yapı malzemesi muntazam yontulmuş taş ve ahşaptandır. Dikdörtgen planlı olan caminin yakın yıllarda önüne yeni bir kısım ilave edilmiştir. Kuzeydoğudaki minare de bu sırada yapılmıştır. Harime kuzey cephedeki kapıdan girilir. Girişin üzerinde mahfil bulunur. Harimin aydınlatılması, her cephede altta büyük, üstte küçük düz lentolu ikişer pencere ile sağlanmıştır. Caminin taş mihrabı sadedir. Esas önemli olan ahşap süslemeli minber, mahfil ve tavandır. Minberin yan yüzleri ve korkulukları barok karakterli kıvrım dallar, S kıvrımları ile doldurulmuştur. Aynalıkta kıvrım dallar arasında stilize laleler bulunur.

    Tunca Köyü Camii (Ardeşen)
    Meyilli bir arazide kurulmuştur. 1902-1909 yılları arasında yaptırılmıştır. Kesme taştan inşa edilmiş, kırma çatılı bir camidir. Zemine bir medrese katı yerleştirilmiştir. Son cemaat mahalli olmayan camiye kuzey cephesinin ortasından ve kuzey batıdan girilir. Harim düz letonlu iki sıra pencere ile aydınlatılmıştır. Caminin taş mihrabı sade bordürlerle çevrilmiştir. Minber ahşaptır ve yüzeyi bütünüyle barok karakterli bölgesel motiflerle süslenmiştir.

    Yukarı Durak Camii (Ardeşen)
    Büyük Mahalle'de H.1156/M.1743 yılında inşa edilmiştir. Kalın taş duvarlara sahiptir. Kapı kanatları ve minberi orijinaldir ve ahşap süslemelidir. Cami günümüze gelinceye kadar birçok onarım geçirmiştir.

    Işıklı Camii (Ardeşen)
    Son zamanlarda kuzey cephesinde bir son cemaat mahalli eklenmiştir. Esas cami muntazam taş duvarlı, kırma çatılı bir yapıdır. 1887 yılında yaptırılmıştır. Süsleme bakımından ahşap minber, tavan ve mahfil önemlidir. Minber süslemesi, Tunca Camii minberine benzer. Büyük bir dair içerisinde çıkan C kıvrımları ile barok karakterli diğer motifler bütün yüzeyi kaplamıştır.

    Şenköy Camii (Çamlıhemşin)
    Son derece meyilli bir arazide yapılmıştır. İki katlı bir camidir. Zemin kat taş duvarlı, esas kat bütünüyle ahşaptır. Geniş saçaklı olan caminin dört omuzlu kiremit kaplı bir çatısı vardır. Bölgenin geleneksel ahşap camilerinden birisidir. Ahşap süsleme mahfil korkuluğunda ve minberde görülür. Nakış ve kalem işi süslemeler sadedir. Cami 1900 yılında köy halkı tarafından yapılmıştır.

    Aşağı Çamlıca Köyü Camii (Çamlıhemşin)
    Taş duvarlı iki katlı, kırma çatılı bir yapıdır. Zemin kat medrese olarak yapılmıştır. Medrese katına kuzeydoğu köşesindeki kapı ile girilir. Bu kısım epeyce elden geçmiştir. Sadece batı duvarlarında bir ocak kalmıştır. Hariminahşap döşemesi son yıllarda betonarme olarak değiştirilmiştir. Caminin minberi çok iyi bir ahşap işçiliği gösterir. Sahte kemerli iniş kompozisyonları üzerinde bir daireden çıkan S ve C kıvrımlı yan yüzleri kaplar. Dilimli kemerlerle taçlandırılan nişler ve üçgen aynalık, sadeleştirilmiş bir barok üslubu yansıtır.

    Cafer Paşa Camii (Çayeli)
    Denize hakim bir teras üzerinde, eski bir mezarlığın yanında yer alır. 1467 yılında yaptırılan camii onarımlarla günümüze gelmiştir. Bugünkü caminin kuzey tarafına yeni bir kısım ilave edilmiştir. Burası imam evi ve Kur'an Kursu olarak kullanılmaktadır. Esas cami kareye yakın, dikdörtgen planlı bir harimden meydana gelmektedir. Moloz taş duvarlı olup, kiremit kaplı kırma çatıya sahiptir. Harimin girişinde iki ayağa oturan bir mahfil bulunur. Harim yanlarında üçer, kıble tarafında ikişer pencereye sahiptir.

    Ormancık Camii (Çayeli)
    Mahmutlu ve Geyik Mahalleleri arasında yer alır. Bölgenin geleneksel ahşap yığma duvarlı, kırma çatılı camilerinden birisidir. 1826 yılında yaptırılmıştır. Caminin bir zemin katı bulunmaktadır. Burası eskiden medrese-mektep olarak kullanılıyordu. Esas cami bir giriş bölümü ve harim kısmından meydana gelmektedir. Giriş bölümündeki sedirlerde oturulmaktadır. Bu bölümün üzerindeki mahfil ve saçağı dört ahşap sütun taşımaktadır. Bu mahfile iç mahfilden bir kapı ile girilir. Caminin ahşap oyma olarak oya gibi süslendiği görülür. Ahşap süslemeler kapı, minber, mihrap ve mahfil üzerinde yoğunlaşmıştır. Kemerli kapının kanadı ve geniş çevresi üzerinde; kıvrımdal kompozisyonu tek bir ağaçtan oyulmuş mihrap nişinin kenarındaki bordür üzerinde de yer alır. Nişin kavsarası ve köşelikleri geometrik olarak çizgi bezemelidir. Mihrabın dış çerçevesi üzerinde geç devirde yapılmış boyalı bir bordür yer alır.

    Fındıklı Merkez Camii (ındıklı)
    Bir son cemaat yeri ve dikdörtgen planlı harim kısmından meydana gelen kırma çatılı bir camidir. Birkaç yapı evresi geçirmiştir. İlk caminin 18. yy'da yapıldığı tahmin edilmektedir. Alt kat revaklı bir girişten sonra iki odadan oluşmaktadır. Üst kat Kur'an Kursu olarak kullanılmaktadır. Bu kısım Rize'nin benzer camileri gibi 20. yy başlarında yapılan bir onarımla bugünkü durumuna kavuşmuştur.

    Meyveli Köyü Camii (Fındıklı)
    Orta Mahalle'de yer almaktadır. İki katlı, bölgenin tipik ahşap yığma camilerindendir. 1871 yılından Mustafa Bin Alişan tarafından yaptırılmıştır. Zemin kat medrese bölümüdür. Medresenin iç kısımları yıkılmıştır. Sadece ocaklar günümüze gelmiştir. Caminin cephesine yeni bir kısım ilave edilmiş, son cemaat mahalli kısmen bozulmuştur. Son cemaat mahallinin üzerinde, iç mahfile bağlantılı fevkani bir mahfil bulunur. İç mahfili U şeklinde kıble duvarına kadar uzanır. Süsleme bakımından minber aynalığı, mahfil köşkü ve korkulukları zengindir. Minber üzerinde geometrik, korkuluklar üzerinde ise halat örgü ve yatay palmet dizilerinden meydana gelen süsleme unsurları görülür. Ayrıca sütun başlıkları üzerinde Mührü Süleyman motifine de yer verilmiştir.

    Kıbledağ Camii (Güneysu)
    Köyün merkezinden Ilıca Mahallesi'ne taşınmış, 1862 yılında yapılmıştır. Bölgenin geleneksel ahşap camilerinden birisidir. Taşınma sırasında beton bir zemin kat üzerine oturtulmuş, kuzeyine yeni bir kısım ilave edilmiştir. Bununla birlikte caminin orijinal unsurları korunmuştur.

    Bilen Köy Camii (Hemşin)
    Köyün merkezinde iki katlı olarak yapılmıştır. Alt kat, kısmen ahşap duvarlı olarak inşa edilmiş medrese bölümüdür. Bu katta iki bölümlü bir dershane ve bir hoca odası bulunmaktadır. Dershanede taş ocaklar, eski sıra ve kürsü parçaları mevcuttur. Güneybatıda ocağı bulunan oda hocaya aittir. Caminin kuzeybatısında hayat kısmı bulunur. Harim kısmına ahşap oymalı bir kapı ile girilir. Giriş bölümünün üzerinde yer alan mahfili U planlı olup yanlarda kıble duvarlarına kadar uzanır. Doğu taraftaki ahşap ayakların farklılığı, mahfil uzantısının geniş olması bu kısmın sonradan ilave edildiğini göstermektedir. Gerçekten de yaşlı köylüler caminin genişletildiğini söylemektedirler.

    Çamlık Köyü Merkez Camii (İkizdere)
    Eğimli bir arazide oluşturulan bir teras üzerine kurulmuştur. Batısında bir medrese, imam evi bulunmaktadır. 19. yüzyılın sonlarında yapılmış ahşap camilerden birisidir. Esas cami kısmında batı cephesinin ortasından girilir. Kuzey kısmında mahfil bulunur. Harim sadece güney cephesindeki iki sıra pencere ile aydınlatılmıştır.

    Şimşirli Köyü Camii (İkizdere)
    Arazinin eğiminden dolayı yüksek taş duvarlı bir subasman üzerine kurulmuştur. 1853-1857 yılları arasında Ahmet Usta tarafından yapılmış ahşap yığma bir camidir. Cami kareye yakın bir dikdörtgen alanı kaplar plan kuzey cephedeki giriş ve harimden meydana gelmektedir. Giriş kısmının üzerinde iç mahfile bağlanan fevkani bir mahfil bulunmaktadır. Kuzeyinde bir medresesi vardır. Bu medrese ile cami arasında 1988 yılında yapılan minare yer almaktadır.

    Güneyce Hacı Şeyh Camii (İkizdere)
    Kurtuluş Mahallesi'nde meyilli bir arazide kurulmuştur. H.1304/M.1887 tarihinde İstanbul Kütüphane Müdürü Hacı Osman Niyazi Sipahioğlu tarafından yaptırılmıştır. Ustaları ise Pazarlı Ali ve Hasan'dır. Zemin katında taş duvarlı bir medrese katına sahiptir. Esas cami ahşap olarak inşa edilmiştir. Kuzeydeki giriş kapısının sağında birkaç mezardan oluşan bir hazire vardır. Harimin batı duvarı eğimden dolayı taş yapılmıştır. Ana plan, giriş bölümü ve harim kısmından meydana gelmektedir. Giriş tadil edilmiştir. Kalıntılardan anlaşıldığına göre kuzey cephede diğer camilerdeki gibi içeriye bağlı bir fevkani mafil vardı. Bugün giriş bölümünün sağında ocaklı orijinal bir oda bulunur. Bu oda sol tarafa yerleştirilmiştir.

    Zivane Köprüsü Camii
    Cami Of'un Keler Köyü'nden sökülerek bugünkü yerine çay alım merkezinin üzerine kurulmuştu. 1834 yılında yapılmıştır. H.Hoca Köyü'nün Zivane Köprüsü mevkiindedir. Bölgenin ahşap camilerinin en iyi örneklerinden birisidir. Yapı ahşap süsleme bakımından çok zengindir. Kapı, mihrap, minber, mahfil ve tavan çok çeşitli motif ve kompozisyonlarla süslenmiştir. Kapı kanatları ve yan pervazlarında stilize hayat ağaçları yer almaktadır. En dışta hasır örgülü panolar bulunmaktadır. Ahşap mihrap nişini, kıvrımdallı stilize bir ağaç çevreler. Minberin yan aynalıkları, Şimşirli Camii gibi dikey panolara bölünmüş olup, her pano içerisinde, dalları lalelerle sonuçlanan ağaç motifleri yerleştirilmiştir.

    Yücehisar Camii (Pazar)
    Köyün merkezinde yer alır. Bir medrese ile birlikte 1799 yılında Ayşe Hanım tarafından kargir olarak inşa ettirilmiştir. Camiye kuzey taraftaki medreseden iki kapı ile gidilir. Harim doğu batı yönünde uzanır. Giriş bölümü üzerinde mahfil kısmı bulunur. Caminin kuzeybatıdaki ana giriş kapısının kanatları üzerinde geometrik sekizgen geçmelerden oluşan bir süsleme vardır. Minber aynalığı üzerinde birçok karakterli, merkezde büyük bir daireye bağlanan S ve C kıvrımlarına yer verilmiştir. Mahfil korkuluklarının iç yönünde geometrik ve bitkisel süslemeli bir bordür dolaşmaktadır. Caminin ahşap süslemeleri Hemşin Bilenköy Camii ile yakın benzerlik göstermektedir.

    Seslikaya Süleyman Dede Türbesi
    Ardeşen Seslikaya Köyündedir Yenilenen türbe kare planlı ve betonarme bir kubbeye sahiptir. Bu türbe H.1262/M.1845 yılında yapılmıştır. Türbenin doğu yakınında taş duvarlı, dikdörtgen planlı, beşik çatı bir türbe daha bulunmaktadır. Bu türbenin üzerindeki H.1308/M.1890 tarihi okunmaktadır. Bu türbede Süleyman Dede'nin oğlu yatmaktadır.
#06.09.2005 10:24 0 0 0
  • Yattum Allah
    Yattum Allah, kaldur beni
    Nur göline, daldır beni
    Soldan döndüm sağuma
    Sığındum Allah'uma
    Ezan sesi kulağuma
    Kur'an sesi kulağuma
    Melekler şahit olsun
    Dinume, imanuma
    Eldumse Lailaheillallah
    Kalktumsa Elhamdülillah

    Altun, inci kapisi

    Altun, inci kapisi
    Onda gelur hurilerun hepisi
    Yattum soluma
    Kalktum sağuma

    Nur Eyle

    Yarabbi, ya nur eyle
    Ummetuni kuş eyle
    Haçan kebre geluruk
    İmanı yoldaş eyle
    Ayı gördüm
    Ayı gördüm Allah, Eşhedülillah
    Bu ne güzel aydur, Elhamdülillah
    Ay gördüm, nur gördüm
    Peygamberumuzun nuruni gördüm
    Günahuni affettum, sevabuma şükrettum.
    Elifbası Kur'an'dur, cümlemizun işidur
    Bu dovayı okuyan
    Sonra cennet kuşidur

    Rizeli Oflu

    Kırk Rizeli yapa yalnız
    Dokuz Of'lu hep beraber
    Çala pala, çala pala
    Yüksekleri bıraktılar
    Semerleri kurtardılar

    İlan ilan afiye

    İlan gitti kafiye
    Kelpetilan kel dişi
    Bağladum ilan dişi
    İlanun okumağı

    Fino Fino
    Fino, fino, gel fino
    Gezda kon,, cefi koni
    Candan puli tadası
    Mıslı haci turası
    Hahalama, hatalama
    Kata kata köftesi
    Güneliye tarlası
    Çıban okumağı
    Temre okumağı
    Akşam ektum tarla
    Temre kül tohumu
    Sabahtan kalktum
    Baktum
    Ne tarla, ne temre
    Ne kül, ne tohum.
#06.09.2005 10:25 0 0 0
  • KAPANDI GİTTİ ÇAĞI
    Şaravaz, pepeçura, kastaniça kabağı
    Sacayak, pelki, hosti, kapandı gitti çağı,
    Kunci, minci, korkota, koloti unutuldi,
    Malahtara, likmene hasret kaldı gazyağı.
    Burma, mabeyin, darni, kot, tereteri, hopeçi,
    Gerdel, lahmi, pulama, küpun ağzında peçi,
    Çali, çupi, kutuni, davli ve kondaridan,
    Şimdi bahsettuğumde güleyi bizum paçi.

    Lağus, şokali, lobya, pafuli, perçem, andi,
    Metuşi, sehter, çiten altındakiler yandi.
    Zimbilaçi tikeni, kardaşi hamduspara,
    Benum gibi fukara, sirgan yedi uyandi.

    İşkemi, seke, konsol, evun temele taşı,
    Çiçili, kolistavra, langonanun kardaşi,
    Furnesi, tumurlisi, çumuşi, çilbur yerken,
    Paluzenun yanında dururdi etmeğaşi.
    Hurtuli ve şurtuli, muncur, sumsuk, zibidi,
    Pifoli, koso, muşi, kurçeli bizum idi.
    Pasmanika, lohtiko, zuzuli ve çimidi,
    Fundukla fitrukayi acep hangimuz yedi.
    Murmurisle mamuris uyuturdi bizleri,
    Pumburi, şepidinun hala bende izleri.
    Çilipuli ve puli, karatağuk, çişona,
    Alemidiye donuk makoçinun gözleri.

    Geçen zaman içinde, değişti bizdeki dil,
    Şimdi bu sözcükleri, ister oku, ister sil.
    Rizeli arkadaşum, anam, babam, kardaşum
    Alem bilmezse bile, ne deduğumi sen bil.

    Mustafa KAR 1987





    KODUK SİZİ AĞIRA (Mısır Ayıklama)
    Mısırı kabuğundan ayıklardık. Mısır ayıklamak için akşamları bütün komşular bir araya gelirdik. Bazen mısırların içinden kırmızı mısırlar çıkar, onlara "BEY" derdik. İki grup olurduk. En çok bey bulan grup diğer tarafı alt ederdi. Galip gelen taraf "KODUK SİZİ AĞIRA" diye hep birlikte bağırırdı, böylece işlerimizi oyun haline getirirdik. İş bittiğinde pişirilen kolivaları ve kabakları zevkle yerdik. Tadı hala damağında değil mi? Hani bazen de taze mısırlar çıkar onları paylaşır eve getirirdik, hatırlıyorsunuz hatırlıyorsunuz.
    EĞRATLUK (İmece)
    Harman zamanları vardı. Tarla kazmak, mısır fidelerini seyreklemek (fitra) yabancı otları temizlemek (çağan etmek) sizde yaptınız tabiki. Akşamdan eğratluk edeceklere haber verilirdi. Sabah namazının peşine tarlaya gidilirdi. Çalışırken maniler ve atma türküler atardık.
    Haçan yayladan celdum benum atum toy idi
    Aradum buldum oni suyun altina idi
    Öğleye kadar çalışır. Güneş başımızın üzerine geldiğinde yemekler yerdik. Lahana mancasi, minci, yoğurt, mısır ekmeği.. birlikte yerdik. Yoğurtu ğopeçiye (kabakdan yapılan kap)kor, ağzınıda kutuni ile kaplardık.
    Bir yıl kendine yetecek kadar mısırı olana ağa derdik. Ağanın mısır atla taşınır. Diğerlerimizde sırtla taşırdık. Harman temizlendikten sonra geriye kalan otları yığın yapardık. Ne derdik ona? Evet cevabınızı bekliyorum.

    KARA KONCULA
    Kara koncula, kışın en soğuk ve en çok kar yağan dönemidir. Bu mevsimde dışlarıda gezmenin tehlikesini telkin için bize şu hikeyeyi anlatırlardı.
    Kara koncula korkunç bir canavardır. Yolda karşılaştığı insanları önce bir sınavdan geçirir. Sınavı geçenleri serbest bırakırlardı. Sınavı kazanmak için bütün sorulara "Kara" ile başlayan cevap vermek gerekirdi. Şu sualleri sorardı:
    - Benum adum Kara Koncula, senun adun nedur?
    - Benum da adum Kara Ahmet.
    - Nereden celursun?
    - Karayerden
    - Nereye cidersun?
    - Kara yere
    - Ne yemeğu yersun?
    - Kara lahana
    - Ne yemuş yersun?
    - Kara yemuş
    Sınav bu sorularla devam edermiş. Sınavı kazanırsan kurtulursun ve sana:
    - Haydi culer cule der ve seni uğurlarmış, der sonra da bizle beraber evdeki büyükler, çocuklar birlikte birimiz Kara Koncula olur diğerimiz çocuk sorularla bu oyunu oynardık değil mi?

    ÇAKAL DÜĞÜNÜ
    Bizim çocukluğumuzda anlatılırdı. Dedelerimiz zamanında birini çakal ısırdığında 40 gün düğün yaparlarmış. Sebebide çakalın ısırdığını 40 gün uyanık tutmakmış. Kuduz çakal tarafından ısırılan kişi 40 gün uyanık tutulabilirse kudurmaktan kurtulurmuş. Çakal düğününüde şöyle yaparlarmıış: Köyün ortasında büyük bir ateş yakarlar, delikanlılar bu ateşin etrafında horon kurup oynarlarmış. Horona genç kızlarda katılırmış. Bu şekilde şenlik kurulup eğlenmeye "çakal düğünü" derlermiş.
    Daha sonraları gençler bir araya toplanıp sebepsiz yere sırf eğlence olarak, yaptıkları bu tip eğlencelerede "çakal düğünü" demeye başlamışlar.
    Bazen çakallarda bu bağrışmalara karşılık veririmiş. Bu da şakalaşmalara neden olurmuş.

    EV YAPANLARA HEDİYE
    Eskiden ev yapanlara hediye getirirlerdi. Bu hediye evin bahçesine bir meyve ağacı dikmek şeklinde olurdu. Bazende değişik dokumalar hediye edilirdi. Ev tamamlanıp sıra çatı yapmaya gelince omuz ağaçları çakılır ve çatının tam tepesine beyaz bir çarşaf asılıdı. Usta keserini daha hızlı vurur ve bu vuruşların sesi ta uzaklardan duyurulurdu. Bu sesleri duyan ve çarşafı gören komşular bez cinsinden hediye götürür bunlar çatının bir ucundan diğer ucuna asılırdı. Çatı tamamlana kadar bunlar bunlar asılır, sonunda ustanın olurdu.

    CAMİ YEMEĞİ
    Daha dün gibi. Bazı yerlerde hala devam ediyor olabilir.Cami hocasına her hane sıra ile yemek getirirdik. Öğle yemeği için giden yemekler akşamada giderdi. Genellikle hocaya yemeğin en iyisini gönderiri, bir şey eksik etmemeye çalışırdık. Muhlama, pilav, yoğurt, baklava, ev makarnası, cığırta...
    Hoca yemeği ile ilgili şöyle bir fıkra da vardı:

    Oflu Hoca bir gün kabağın cennet meyvesi olduğundan ve kabak yemenin faziletlerinden bahseder. Bu vaazdan sonra hocaya hergün kabak yemeği gelmeye başlar. Hoca, kabak yemekten bıkar. Öğle kabak akşam kabak. Hoca, kabak yemekten bıkar. O kadar bıukar ki birgün ezanı şöyle okur:
    Eşhedü En Lailahe İllallah
    Sabah kabak, akşam kabak bezdik ya resulallah
    .......
    Cemaat toplanıp hocaya gider. Derler ki:
    -Hoca sen ne yaptın, sen bize kabağın faziletinden bahsetrmedin mi? Bizim yaptığımızsana iyilik olsun diyedir. Hiç cennet taamından bıkılır mı? Sana kabak yemeği getirmekle hem sen, hem de biz sevap kazanıyorduk.
    Hoca kendini şöyle savunur:
    - Ola uşaklar? Kabak cennet taamıdur deduk ama bu fakir fukara taamıdur. Hacı hoca yemeği değildur. Hoca yemeği hoşaf ile baklavadur.
#06.09.2005 10:26 0 0 0
  • I. Meşrutiyet Dönemi'nde Lazistan Mebusları
    1. Ahmed Paşa
    2. İbrahim Ferit Efendi
    3. Ziya Molla Bey
    4. Süleyman Sudi Bey Meclis-i Mebusan'da Lazistan Mebusları
    1. Asım Bey
    2. Osman Nuri (Özgen) Bey
    ....
    ....

    CUMHURİYET SENATOSU ÜYELERİ
    1961 Cumhuriyet Senatosu Üyesi
    1. Necip Danışoğlu 1973 Cumhuriyet Senatosu Üyesi
    1. Talat Doğan
    1964 Cumhuriyet Senatosu Üyesi
    1. Osman M.Agun 1979 Cumhuriyet Senatosu Üyesi
    1. Şükrü Meto

    TBMM MİLLETVEKİLLERİ
    1920 Milletvekilleri
    1. Dr. Abidin (Yakova) Bey
    2. Esat (Özoğuz) Bey
    3. İbrahim Şevki Bey
    4. Necati (Memişoğlu) Efendi
    5. Osman Nuri (Özgen) Bey
    6. Ziya Hurşit Bey 1923 Milletvekilleri
    1. Esat (Özoğuz) Bey
    2. Ali (Zırh) Bey
    3. Ekrem (Rize) Bey
    4. Ahmet Fuat (Bulca) Bey
    5. Hasan Cavit (Belül) Bey
    6. Rauf (Benli) Bey 1927 Milletvekilleri
    1. Esat (Özoğuz) Bey
    2. Ali (Zırh) Bey
    3. Akif (Akyüz) Bey
    4. Ahmet Fuat (Bulca) Bey
    5. Hasan Cavit (Belül) Bey
    6. Atif (Tüzün) Bey
    1931 Milletvekilleri
    1. Esat (Özoğuz) Bey
    2. Ali (Zırh) Bey
    3. Akif (Akyüz) Bey
    4. Ahmet Fuat (Bulca) Bey
    5. Hasan Cavit (Belül) Bey
    6. Atif (Tüzün) Bey 1939 Milletvekilleri
    1. Ali Zırh
    2. Hasan Cavit Belül
    3. Saim Ali dilemre
    4. Fuat Sirmen
    5.Kemalettin Kamu
    6. Raif Dinç 1943 Milletvekilleri
    1. Ali Zırh
    2. Hasan Cevat Belül
    3. Tahsin Bekir Balta
    4. Fuat Sirmen
    5. Kemalettin Kamu
    6. Dr. Fahri Kurtuluş
    1946 Milletvekilleri
    1. Ali Zırh
    2. Hasan Cavit Belül
    3. Tahsin Bekir Balta
    4. Fuat Sirmen
    ...
    ... 1950 Milletvekilleri
    1. İzzet Akçal
    2. Kemal Balta
    3. Osman Kavrakoğlu
    4. Mehmet Fahri Mete
    5. Ahmet Morgil
    6. Zeki Rıza Sporel 1954 Milletvekilleri
    1. İzzet akçal
    2. Kemal Balta
    3. Osman Kavrakoğlu
    4. Mehmet Fahri Mete
    5. Ahmet Morgil
    6. Hüseyin Agun
    1957 Milletvekilleri
    1. İzzet Akçal
    2. Muzaffer Önal
    3. Osman Kavrakoğlu
    4. Mehmet Fahri Mete
    5. Ahmet Morgil
    6. Hüseyin Agun 1961 Milletvekilleri
    1. Erol Yılmaz Akçal
    2. Arif Hikmet Güner
    3. Cevat Yalçın
    4. Fuat Sirmen
    ...
    ... 1965 Milletvekilleri
    1. Erol Yılmaz Akçal
    2. Mazhar Basa
    3. Cevat Yalçın
    4. İsmail Sarıgöz
    ...
    ...
    1969 Milletvekilleri
    1. Erol Yılmaz Akçal
    2. Hasan Basri Albayrak
    3. Salih Zeki Köseoğlu
    4. Sami Kumbasar 1973 Milletvekilleri
    1. Cevat Yalçın
    2. Sami Kumbasar
    3. Osman Y. Karaosmanoğlu
    4. Sudi Reşat Saruhan 1977 Milletvekilleri
    1. İzzet Akçal
    2. Tuncay Mataracı
    3. Sami Kumbasar
    4. Yılmaz Balta
    1983 Milletvekilleri
    1. Mesut Yılmaz
    2. Dr. Arif Şevket Bilgin
    3. Turgut Halit Kunter
    4. Fehmi Memişoğlu 1987 Milletvekilleri
    1. Mesut Yılmaz
    2. Şadan Tuzcu
    3. Mustafa Parlak
    4. Mustafa Nazikoğlu 1991 Milletvekilleri
    1. Mesut Yılmaz
    2. Mustafa Parlak
    3. Ahmet Kabil
    4. Mustafa Nazikoğlu
    1995 Milletvekilleri
    1. Mesut Yılmaz
    2. Ahmet Kabil
    3. Şevki Yılmaz
    4. Avni Kabaoğlu 1999 Milletvekilleri
    1. Mesut Yılmaz
    2. Ahmet Kabil
    3. Mehmet Bekaroğlu
    ... 2002 Milletvekilleri
    1. Abdulkadir Kart
    2. İmdat Sütlüoğlu
    3. İlyas Çakır
#06.09.2005 10:27 0 0 0
  • Çok eski yıllardan günümüze kadar devam ede gelen bir gelenektir yaylacılık. Arazinin konumu hayvanlar için yeterli beslenmeye elverişli değildir. Hem hayvanların daha iyi beslenmesi hem de yağ, peynir ve çökelek elde etmek amacıyla yaylaya çıkılır.
    Ancak, bugün 20 yıl öncesine kadar bütün canlılığı ile devam eden o yayla yaşamı kaybolmaya yüz tutmaktadır. Çaycılığa olan dönüş hayvancılıktan kaçışı bu da yaylacılığın sonunu getirmektedir.Her ne kadar gene yaylalara çıkılıyorsa da, yaşlılarımız o eski günleri yad ederken gözlerindeki ifadeden sanki bir şeylerin elimizden kayıp gittiğini anlamamak mümkün değil.
    Bugün yaylaya çıkanlar iki grup altında toplanır. İhtiyaç dan dolayı çıkanlar ve Rize dışında yaşayıp anacak Rize ile bağlarını koparmayan yöre insanaları. Eski yılların özlemiylr tatillerini geçirmek, büyük kentlerin gürültüsünden kurtulmak ve doğayla başbaşa kalmak için yaylalara çıkan gırbetteki Rizelilerin sayısının bir hayli olmasına karşın ihtiyaçtan ötürü çıkanların sayısında belirgin bir azalma vardır.


    Rize'deki Yaylalar

    Çağırankaya, Palovit, Elevit, Ovit, Amlakit, Hodeçur, Samisdal, Pokut, Çat, Haçivanak, Karmik, Hemşin, Başyayla, Ortayayla, Verçenik, Avusor, Kaçkar, Aşağı Kavron, Yukarı Kavron, Hazindak, Çiçekli, Çaymaçakur, Sal, Varda, Gölyayla, Cimil, Hazindağ, Ambarlı, Çahperik, Kito, Karap, Kale, Gürmanuman, Varoş, Çermeşk, Dahter, Anzer, Aşağı Faso, Yukarı Faso. ...ve sayamadığımız birçok irili ufaklı yayla.

    Yaylaya Çıkış Öncesi Hazırlıklar ve Yayla Yolunda
    Yayla çıkış zamanı hava şartlarına bağlı olarak değişir. Genel de Mayıs ayı sonu ile Haziran başıdır. Tarih muhtar ve köy heyetleri tarafından birlikte belirlenir. Bu tarih, yağan kar miktarına ve karın tahmini kalkış zamanına göre tespit edilir. Belirlenen tarihten önce kimse yaylaya çıkmaz.
    Mezra : Bazı köylerin "mezra" olarak adlandırılan geçiş yerleri vardır. Mezraların rakımları yaylalara göre daha düşük olduğundan kar erken kalkar. Nisan ayı sonunda, Mayıs ayları başında bu mezralara gidilir. Orada 15-20 gün yaylaya çıkış tarihine kadar kalınır. Köyden gelenlerle birlikte yaylaya çıkılır.
    Hazırlıklar arasında, mısır öğütülmesi, at ve katır varsa semer ve eyerlerin gözden geçirilmesi, yiyecek, giyecek, hayvanların bağlanacağı, ip ve kazıklar sayılabilinir. Sığırların alınlarına ya da boyunlarına nazar boncuğu veya muska takılırdı.
    Hayvanı olmayanlar yüklerini sırtlarında taşırlar. Taşımayanlar kiracı tutarlar. Yük taşınması gayet eğlenceli olur. Kyün gençleri genellikle pazar günleri hep birlikte yüklerini alır sabah erkenden yayla yoluna koyulurlar. Belli yerlerde molka veriri, dinlenir, açlıklarını giderir, horon oynarlardı.
    Hanlar : Yaylaya çıkışlar genellikle iki gün sürerdi. Birinci günün sonunda hanlarda konaklanırdı. Hanlar: zemin katı kahvehane, üst katı da birkaç odadan ibaret bir otel niteliği taşırdı. Hayvanlar çok kalabalık olur ve ahırda yer olmazsa dışarıda yere çakılan kazıklara bağlanırdı. Hayvanlara hayvancının ot deposundan ot satın alınarak verilir, ayrıca içilen çay ve kalma masrafı olarak da hancıya belli bir miktar para ödenirdi.
    Köççü : Yaylada sürekli kalacak kişilerle birlikte hayvanların götürülmesine yardımcı omak üzere bir kaç kişi de kafile ile birlikte bulunurdu. "Köçcü" denilen bu kişilker, sığırları yaylaya çıkardıktan sonra orada birkaç gün kalıp tekrar geri dönerlerdi.


    Yayla çimenlerine
    Otur güzelum otur
    Gönlum kimi seversa
    Dünya güzeli odur. Oy Elevit Elevit
    Esiyor dere yeli
    Yarim gitme çayıra
    Bugün hava çiseli Yayla çimenlerinden
    Doyamadum kız senden
    Yer yağmurdan doysa
    Yine da doymam senden
    Güz gelende dağlara
    Yayla kovanlar konur
    Dünyanın kanuni bu
    Seven seveni alur Bu yayla dedukleri
    Sevdaluk içun hastur
    Ne zaman duğunumuz
    Benum sabrum çok azdur Yaylanun duzlerine
    Çiçekler dizi dizi
    Seneye gelemezsek
    Gelenler ansun bizi

    Yayla Hayatı
    Yayla hayatı Haziran ayının başından Eylül ayının ilk haftasına kadar sürüp giden üç aylık bir dönemi kapsar. Havalara göre bu süre azalıp, kısalabilir.
    Yaylada günlük hayat çok erken başlar. Sabah erkenden kalkılıp, sığırlar sağılırdı. Sütün kaymağı alınıp kaymak kabında, kaymağı alınmış süt ise peynir kazanında biriktirilir. Güneş doğarken hayvanlar çözülür ve yayıma bırakılır. Hayvanlar yayıma (otlak alanı) götürüldükten sonra ahırın gübresi temizlenir. Gübrenin temizlenmesinde ağzı geniş bir kazma ile, "süpürgelik" denilen dalları sert ve esnek yapıda olan bir cins çalıdan yapılmış ahır süpürgeleri kullanılır. Ahırın ortasında toplanan gübre, evin önünde uygun bir yerde biriktirildiği gibi sepetlerle çayırlıklara götürülüp serpilir. Bazen de günlük gübre ahırın iç duvar yüzeyine ya da taşların üzerine yapıştırılarak kurutulmaya bırakılır. Bir müddet sonra kuruyan gübreler "tezek" haline gelir. Bunlar odunu yanında ek yakacak olarak kullanılır.
    Yaylacının günlük işlerinin başınada, sağılan sütü değerlendirmek gerekir. Peynir kazanında toplanan kaymağı alınmış süt, belli bire kıvama geldiğinde peynir yapılır. Peynir suyu kaynatılarak tülbentten yapılmış minci torbalarına dökülerek süzdürülür. Bu şekilde elde edilen paeynir ve minci tuzlandıktan sonra peynir ve minci kaplarınak onulur.
    Kaymak kabı dolduğunda yayık yapma zamanı gelmiş demektir. Yayık vurma işi için yaylacı, diğer komşuları yardıma çağırır. Genellikle her yaylada ortak olan birkaç yayık bulunur. Atma türkülerle şenlenen yayık evinde elde edilenyağ, yıkanıp tuzlandıktan sonra yağ kaplarına basılır. O gün için hazırlanan yemekler yenir ve dağılınırdı.
    Sığırlar ikindiden sonra yayımdan toplanarak eve getirilir ve bağlanırdı. Sisli havalarda sığırların yerini tespit etmede bir kolaylık sağlamak için boyunlarına orta büyüklükte çıngırak takılır. Çıngırak takma adeti aynı zamanda kurt gibi yabani hayvanları da ürkütmeye yöneliktir.


    Otlar azalmaya başlayınca, otlak alanların bir bnölümü geçici bir süre hayvanların girmesine yasaklanırdı. Yaylacıların ortak kararı ile alınan ve 20-30 gün süren bu yasaklama adetine "Koru" denilirdi. Korunun sona erdiği, bir gün önceden her eve duyurulur, ertesi sabah bütün yaylacılar hayvanlarını, koru süresince biraz daha yeşeren bu otlağa götürülürdü. Buna da "Koru Bozmak" denirdi. Korunun bozulması yaylacılara endişe ile karışık bir heyecan verirdi. Çünkü sığırların tek bir alanda toplanması, hayvanların biribiriyle kapışması sebebiyle tehlike oluşturmaktaydı.
    Ot Biçimi : Yayla hayatının en hareketli dönemidir. Temmuz ayının sonlarına doğru otlar iyice büyüyünce, dere ve ırmaklardan arklar açarak çayırlıklara verilen su kesilir. Bundan gaye otun çürümesini önlemek ve biçmeyi kolaylaştırmaktadır. Ağustos ayına gelindiğinde otlar biçilecek seviyeye gelmiş olur. Ot biçimi için güneşli günler tercih edilir. Çayırlıkların düzgün olan kısımlar tırpanla "kerendi" taşlık ve çok dar alanlar ise orak ile biçilir.
    Genellikle tırpan işi erkeklerce, orak ise kadınlarca yapılırdı. Ot biçme zamanlarda köylerden yardıma gelinirdi. Yağmura karşı bir yarış sürer bu dönemde. Biçilen otlar güneşte kurumaya bırakılır. Kuruyan otlar "Gelberi" denilen ağaçtan yapılmış dişli bir aletle kümeler halinde bir araya getirilir. Küme halinde kuru ot el yardımı ile sarılarak "Güvel" ya da "Sarma" denilen küçük demetlere ayrılıp ot depolarına taşınırdı. 5-6 güvel bir ot yükü olarak nitelendirilir. Otluğun verimi yük hesabı ile yapılırdı. Gündüz ot biçme gece eğlencelere dönerdi.
    Ot biçme işini bitirenler tekrar köye dönerler. Bir süre sonra yayla eski sukunetine avdet eder. Biçilip depolanan kuru ot, yaz başı ve güz dönemlerinde havaların soğuk ve yağışlı gitmesi ya da otlarınazalması halinde ek yiyecek olarak hayvanlara verilir.
    "Güz Köçi" diye adlandırılan yala dönüşü Eylül ayının ilk haftalarına rastlar. Otların sararması ve havaların soğuması ile birlikte yaylacılar tekrar mezra ve köylere döner.

    Yaylalarun başina, kar yağar ince ince
    İnsan bir garip olur, yayladan ayrilinca
#06.09.2005 10:28 0 0 0
  • Tabi başta HAMSİ

    1- Hamsili çorba,
    2- Hamsi salatası,
    3- Hamsi haşlaması,
    4- Hamsi çıtlatması,
    5- Hamsi salamurası,
    6- Hamsi kuşu,
    7- Hamsi oturtması, 8- Hamsi güveci,
    9- Kağıtta hamsi,
    10- Saçda hamsi,
    11- Hamsi pilavı,
    12- Hamsili pide,
    13- Hamsi köftesi,
    14- Hamsili kaygana, 15- Hamsi iç pilavı,
    16- Otlu hamsili ekmek,
    17- Hamsi pazılı pilav,
    18- Hamsi lahmacunu
    19- Hamsi baklavası
    20- Hamsikoli
    21- Hamsi tavalisi

    Ayran Doğraması
    Mısır ekmeğinin yoğurda doğramak suretiyle hazırlanır.
    Çılbır
    Süt, tereyağı ve un kullanılır. Yağa süt konulur, mısır unu dökülür, vurulur; üstüne ağ dökülür.
    Çırıhta
    Tatlı çeşidi. Hamur yuvarlak kesilir. Yağda kızartıldıktan sonra üzerine şerbet dökülür. Soğuyunca yenir.
    Çirmulis
    Yağ eritilir. Mısır ekmeğinin içi yağla ezilir.
    Fasulya Tavalisi
    Fasulyenin ya da turşusunun tavada kavrulmasıyla yapılır.
    Hamsili Pilav
    Hamsi ve iç pilavla yapılır. İç pilav pirinç, yağ ve tuzla kavrulmak suretiyle hazırlanır. Pilava soğan, fıstık, kuş üzümü, şeker, baharat konur. Maydanoz kullanıldığı da olur. Hamsi kılçıkları çıkarılıp ikiye ayrılır. Yarısı pilavın altına, yarısı üstüne dizildikten sonra pişirilir.
    Hamsikoli
    Hamsili ekmek. Pazı, çok az karalahana ince doğranmış taze soğan, az yağ ve tuz mısır unu ile yoğrulur. İçersine kılçıkları çıkarılmış hamsi karıştırılır. Çoğunlukla sıcak olarak salata ile yenir.
    Hamsi Kuşu
    Hamsinin kılçıkları çıkarılır. Yeşil soğan, pazı, maydanoz, mısır unu, sıcak su, kara biber ile birlikte köfte şeklinde yoğrulur. Zeytinyağında kızartılır.
    Hamsi Tavalisi
    Hamsi pazı ile karıştırılır, tavada yağda kızartılır.
    Haviçi
    Mısır unundan yapılır. Süt kaynatılır, mısır unu yavaş yavaş üzerine dökülür, kaynatılır, muhallebi gibi olur.
    Herse
    Tatlı çeşidi. Arpa, bulgur dövülerek sütle pişirilir, pilav haline gelir, üzerine şeker şerbeti dökülür.
    Hoşmer
    Kaymaktan yapılır. Kaymağa mısır unu vurulur, karıştılır, kaynatılır.
    Kabak Çorbası
    Kabak ince doğranır, yağ katılır, suda pişirilir.
    Kabak Felisi
    Tatlı çeşidi. Kabak ince ince kesilir, yan yana dizilir, üstüne şerbet dökülür, üzeri kapatıldıktan sonra kaynatılır.
    Kabak Sütlisi
    Tatlı çeşidi. Bir çeşit kabak sütlacıdır. Kabak sütte ezilir, içine şeker konulduktan sonra kaynatılmak suretiyle yapılır.
    Koliva
    Suda kaynatılmış mısır.
    Korkota Çarbası
    Korkata mısırın iri parçalara bölünenlerine denir. Korkota bol suda pişirilir. İçine tereyağı ayran eklenir. Piştikten sonra tereyağında salça ezdirilir üstünde gezdirilir.
    Lahana Çorbası (Vurma Lahana)
    Barbunya fasulyesi akşamdan suya konur. Kara su denilen kısmı sabah dökülür. Lahana ayıklanır, yıkanır, iç yağı ve pirinçle beraber kaynar suya konur. Piştikten sonra acı biber katılır. Mikserle vurulur, biraz mısır unu dökülür, tereyağı ile pişirilir.
    Lahana Haşlaması
    Yine barbunya fasulyesi akşamdan suya konur. Sabahtan suyu dökülür. Lahana yıkanır, temizlenir, fasulyeye katılarak, pişirilir, suyu süzülür, pirinci konur, kaynar. İç yağı, tuz konur, mısır ekmeği doğranır. Kepçe ile vurulduktan sonra biraz kaynatılır.
    Minci
    Bir çeşit peynir. Sade veya yağla karıştırılmak suretiyle ekmekle birlikte yenir.
    Muhlama
    Mısır unu, tereyağı, peynir ya da minciden yapılır. Tavada mısır unu yağda kavrulur. İçersine su ile birlikte peynir ya da minci dökülür; pişirilir, üzerine tereyağı dökülür.
    Ormanlı Hamsi
    Hamsi, pazı, nane ve maydanozla yapılan yemek.
    Paluze
    Tatlı çeşidi. Nişastadan yapılır. Sütlaç kıvamındadır.
    Papara
    Mısır unundan yapılır. Su kaynatılır, içersine yavaş yavaş mısır unu dökülür, karıştırılır, kaı hale gelir. Pişince ortasına tereyağı konur.
    Pasmanika
    Patlatılmış mısır.
    Pekmezli Kabak
    Tatlı çeşidi. Beyaz kabak dilimleri son kaynamada pekmezin içine atılmak suretiyle yapılır.
    Pepeçura
    Tatlı çeşidi. Üzüm suyundan yapılan pelte kıvamında yapılır.
    Sarma (Lahana Sarması)
    Kara lahanadan yapılan dolma. Lahana hafif haşlanır, pirinç, karabiber, maydanoz, soğan, et va salça yoğrulur, lahana ile sarıldıktan sonra az miktarda su ile pişirilir.
    Tavali
    Pazının yağda kavrulması ile yapılır.
#06.09.2005 10:29 0 0 0
  • çok saqol usta güsellll yemektir hepsi
#06.09.2005 15:37 0 0 0
  • Cok harika bir sehir. Sagolun paylasim icin.
#10.09.2005 01:09 0 0 0
  • 1979-1980 yıllarında görev yaptığım Rize'de anılarım tazelendi.
#26.11.2005 19:01 0 0 0
  • Türkiye de gezmediğim bi karadeniz bölgesi kaldı ve Rizeyi çok merak ediyorum. sevdiğim insan da rizeli. Oraları görmek nasip olur inşallah
#17.02.2006 22:13 0 0 0
  • ellerinize emeğınize sağlık bir rizeli olarak ben bile çok şey öğrendim
#27.02.2006 10:14 0 0 0
  • elinize sağlık kardesler
#05.03.2006 12:52 0 0 0
  • cok tesekkurler harikasiniz,,,,
#28.05.2006 13:15 0 0 0