Coğrafya > RİZE

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız

    RİZE


    Rizeliler Buraya

    Rize Resimleri
    Rize

    Rize

    OSMANLILAR DÖNEMİ :
    Trabzon Rumları, 1456 yılından itibaren Osmanlı devletine vergi vermeye başlamış, 1461 yılında Trabzon''u feth eden Fatih Sultan Mehmet 1470 yılında Ali Paşa ismindeki Komutan tarafından Rize ve çevresi Türk egemenliği altına alınmıştır. Böylece Anadolu Türk birliğine katılan Rize bölgesine, 1461 yılı ve sonrasında Çoruh, Amasya, Samsun ve Tokat''tan; 1466 yılında yıkılan Karamanoğlu Beyliği bir daha canlanmasın diye Konya yöresinden; 1501 yılında Şil Şah İsmail''in yıktığı Sünni Akkoyunlulardan Tebriz ve öteki bölgelerden kaçanlardan; 1515 yılında Dulkadırli beyliği kaldırılınca Mara-Elbistan Türkmenleri Trabzon ve Rize yöresine yerleştirildiler.
    Yavuz Selim devrinde Trabzon''un doğusundaki dirliklerden bazıları ünlü Oğuz boyu Çepniler''in elinde idi. Fakat Çepnilerin Trabzon''un doğusundaki yerlere ve bilhassa Rize bölgesinde yerleşmeleri sonraki yüzyıllarda olmuştur. Gerçekten Çepniler karada ve denizde yiğitçe mücadele vererek oralarda kalabalık topluluklar halinde yurt tutmuşlardır. Bilhassa Rize şehri ve bölgesinde Çepniler yoğun bir şekilde yerleşmişlerdir. Şimdi Rize şehri ve bölgesinde sadece Türkçe konuşulmasının sebebi bu yoğun Çepni yerleşmesidir. Zamanımızda Rize bölgesindeki köylerde Çepni adlı ailelere rastlandığı gibi, Çepni bu yörede "yiğit" , "gözü pek", "cesur ve çetin", adam manasına geliyor.

    Yavuz Sultan Selim''in sancak beyliği sırasında Annesi Gülbahar Hatun Sultan Rize''ye gelerek kendi adı ile anılan camii yaptırmıştır.

    19. Yüzyılın başlarından itibaren Rize''de Tuzcuoğullarının isyanı değişik tarihlerde birkaç kez tekrarlanmıştır. 1834 yılında bu isyanlara son verilerek Tuzcuoğulları Rumeli de iskan edilmişlerdir.

    Rize, 1867 Vilayet Nizamnamesine göre Trabzon Vilayetinin merkez sancağının 6 kazasından biri durumundadır. 1877 yılında merkez sancağa bağlı nahiye olmuştur. 1877-1878 Osmanlı Rus savaşının ardından Lazistan sancağı kurulunca Rize hem kaza, hem de bu sancağın merkezi oldu. Birinci Cihan savaşında 9 Mart 1916 tarihinde Rize, Rusların işgaline uğramış, 2 Mart 1918 de bağımsızlığına kavuşmuştur.

    CUMHURİYET DÖNEMİ :
    Cumhuriyet dönemine kadar sancak merkezi olan Rize, 20 Nisan 1924 tarihinde Vilayet olmuştur. 2 Ocak 1936 tarihinde yürürlüğe giren 2885 sayılı Kanunla Erzurum''dan Yusufeli ilçesi, Rize''de Pazar ilçesinden sonraki arazi parseli, ilçe ve bucaklar alınmak sureti ile bugünkü Artvin ili Çoruh adı ile vilayet haline getirilmiş ve Rize ili de tek ilçesi olan Pazarla kalmıştır. Bugün ise Pazar ilçesi ile birlikte 12 ilçesi bulunmaktadır.

    Atatürk''ün Rize''yi ziyareti "Atatürk''ün Sonbahar Seyahatleri" adlı kitapta şöyle anlatılmaktadır:

    Atatürk 17 Eylül 1924''te saat 17 sıralarında Hamidiye Kravüzörü ile Rize''ye gelmiştir. Vali, kumandanlar ve halk motorlar ve kayıklarla karşılamaya çıktılar, büyük ve coşkun halk tabakaları karşılama için her türlü hazırlıkları yapmışlardı. Silah sesleri ve coşkun alkışlarla büyük misafir selamlandı.

    Çeşitli heyetler, karaya ayak basmış bulunan Reisi Cumhuru büyük bir coşkunlukla karşılamışlardır.

    Her tarafı bayraklarla donatılmış olan Rize, bir bayram yeri haline döndü, Reisicumhur hazretleri hükümet konağına ve bunu takiben belediyeye, halk fıkrası ve kumandanlığa teşrif etti. Görüşmek için gelen heyetler de kurbanlar keserek kendilerine büyük sevgi gösterilerinde bulunmuşlardır. Geceleyin fener alayları düzenlenerek bu sevinç devam ettirilmiştir.

    Reisicumhur, ayrıca bir hoca heyetini de kabul etmiştir. Bu heyet sunmuş oldukları dilekçede kapatılmış bulunan medreselerin açılmasını arz etmişlerdir.

    Gazi Paşa Hazretleri, memleket ve millet için nelerin tehlikeli olacağını ihtar ederek bu heyete özet olarak aşağıdaki sözleri söylemiştir.: "Mektep istemiyorsunuz, halbuki millet onu istiyor, bırakınız artık bu zavallı millet, bu evladı memleket yetişsin, medreseler açılmayacaktır, millete mektep lazımdır." Gazinin bu açıklamaları "Bravo" sesleri ile alkışlanmıştır.

    17 Eylül 1924 tarihinde Atatürk''ün Rize''ye teşrif ettiklerinde misafir kaldığı ev bu gün Atatürk Müzesi olarak halkın ziyaretine açıktır.
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Zil Kale

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız
    EVLİLİK VE SONRASI İLE İLGİLİ ADETLER


    Evlilikler yakın çevreden yapılır, yakın çevrede kız yoksa dışarı çıkılırdı.
    Beşik kertme vardı. Ancak bu zorlayıcı olmayıp, çocuklar büyüyünce evleme zorunluğu taşımazlardı.
    Kız arama da elçi denilen insanlar devreye girerdi.

    Erkeklerin az da olsa eş seçiminde rolü olmasına karşın kızlar için bu söz konusu değildi.
    Kız seçimine çok önem verilirdi. Kızın soyu sopu araştırılırdı. Kız tarafıda erkeğin soyu sopunu araştırır, uygunsa verirdi.
    Kızın erkeğe gönüllü olması ve kaçma işini beraber planladıkları durumlarda olay fazla büyütülmez, zamanla örtbas edilirdi.
    Sevenlerin kavuşamama durumunda maraz denen ruh hastalıkları olurdu.
    Kız istenmeden önce evde ondan büyük kız olup olmadığı araştırılırdı. Böyle bir durum varsa kız istenmez, istense de büyük kız varken ufak kız verilmezdi.
    Kız onsekizini geçmişse "küle kalmış" yani evde kalmış kabul edilir, istenmezdi.
    Kızın bir başkasına sevdalı olup olmadığına bakılırdı.
    Kız daha istenmeden, yani iş resmiyete dökülmeden elçiler sayesinde iş halledilmiş olurdu.
    Kız istenmeye gidilirken karşı taraf haberdar edilir, hazırlıklı olmaları sağlanırdı. Erkek tarafı karşılanır ağırlanır. Bir müddet ordan buradan konuşulduktan sonra asıl konuya girilirdi. "Allah'un izniyle, Peyganberun kavliyle kizinuzi oğlumuz Temel'e istiyiruk" denirdi. Kız tarafı kendini naza çeker, cevap vermek istemez, çay kahve, yemek ikram edip konuyu dağıtmaya çalışırdı. Erke tarafı da israr eder "Kızı vermezseniz ne yemeğinizi yeriz nede kahvenizi içeriz" derdi. Hayli mücadele sonunda istekler sıralanır, kabul edilince de kız verilirdi.
    Kız istendiğinde verilirdi. Çünkü söz önceden alınır ve kararlaştırılmış olurdu. Söz alınmadan kız istendiğinde, istenmedik olaylar olabilirdi. Erkek tarafı soğuk karşılanır. Mazeretler uydurulur. Bazen de kız görücüye çıkmazdı.
    Kız tarafı erkek tarfının karşılayabileceği kadar başlık parası isterdi. Bu kıza harcanırdı. Ayrıca kıza alınacak eşya ve altın tesbit edilirdi.
    Ara kesildikten sonra (kızın sözünün alınması) olay hemen duyurulurdu. Bu da erkek tarfının dılaru da hava ya kurşun sıkmasıyla olurdu. Peşinden yemek yenir. Düğün günü belirlenir, ayrıntılar konuşulurdu.
    Ara kesilirken kız tarfına verilen sözler düğnden önce yerine getirilirdi. Bir alış veriş günü tesbit edilirdi. Genellikle Çarşamba günü olurdu. Her iki tarfta birinci derece yakınlar olurdu.
    Takılardan genellikle çok eskiden dilme fes, beşli, daha sonraları zincir, bilezik, küpe, yüzük, saat, alyans, iğne gibi altın eşyalar alınırdı. Daha sonra söz verilen giyim kuşam ve yerleşimle ilgili diğer eşyalar alınırdı.
    Alınan eşyalar önce kız evine gönderilir, kızın kendi hazırladığı eşyalarla birlikte sergilenirdi. Bu olaya "Bohça Açıldı" denirdi. Perşembe'den Cumartesiye kadar açık kalır isteyen gelir bakardı.
    Eşyalar evden çıkarken, kızın erkek kardeşi yoksa bir yakını kapıyı keser ya da sanduğa otururdu. Kapı erkek tarafının bir miktar para vermesiyle açılırdı.
    Cumartesi erkek evine getirilen eşyalar kız tarafınca yerleştirilirdi.
    Kına gecesi Cumartesi olup her iki taraftada yapılırdı. Misafirler horon eder, oynar, toplu halde kurşun sıkılırdı.
    O gecede geline kına yakılır. Başka isteyenlerde var ise onlarda kına yakardı. Bazen geline yakma işlemi Pazar sabahına bıraklıdığı da olurdu.
    Erkek tarafı kına gecesinde şeker, fındık türü yiyecekler gönderirdi.
    Pazar sabahı erkek tarafı kalabalık bir halde kızı almaya giderdi.

    "Duğunci" denen grup yol boyunca sık sık silah sıkardı. Bunu duyan kız tarafı da karşılık verirdi.
    Gelini evden genellikte damadın babası veya ağabeyi çıkarırdı. Bu arada kapı kesilir bahşiş istenirdi. Yol boyunca yer yer yol kesildiği olurdu.

    Gelin evden çıkarken kurşun sesleri ortalığı yıkardı. Bazı evlerdede ilahiler okunurdu
    Yol yakınsa gelin yaya, uzaksa at ile getirilirdi.
    Gelinin evinden gelenlere ikram edilen lokumu damada ulaştıran ödüllendirilirdi. Bu kimseye "müjdeci" denirdi. Müjdeciye ya para ya da bir tepsi baklava verilirdi.
    Kız ve erkek tarafı birlikte kurşun ata ata gelinle birlikte erkek evine gelirdi. Bu gruba "alay" denirdi.

    Kız ağlarsa, "Hem ağlıyalum, hem gidelum" denirdi.
    Kız eve girmeden önce tatlı dilli olsun diye, elini bala tutturup sağ parmaklarıyla kapının başına sürerlerdi. Zengin olsun diye başına bez koyup para dökerlerdi.

    Kız tarafından birileri gelini içeri sokmaz.Bir şeyler isterdi. Buna "kapılık istemek" derlerdi.
    Gelin odasına götürülür, oturtulur, yanında genellikle ablası veya yengesi bulunurdu. Bazen de o mahalede yeni gelin olmuş birisi de olabilirdi.
    Düğün akşama kadar devam ederdi. Bu arada sıksaray, sallama, atlama, titreme gibi horonlar yapılırdı. Horonlar genellikle erkek erkeğe, kadın kadına oynanırdı. Erkekler daha çok evin dışında veya avluda, kadınlar ise evin içinde bir yerde oynarlardı.

    Erkekler kızlar bir arada oynadığında kadın veya kızların kollarına ancak yakınları girebilirdi.
    Horonlar kaval, tulum, akordiyon, mozika (mızıka) nadir olarak zurna ve daha çok kemençe eşliğinde oynanırdı.
    Çoğu zeminde şairle atma türkülerle horona ayrı bir renk katarlardı.
    Bu arada erkek anaları da boş durmaz. Sağa sola göz gezdirir. Bir kız ararlardı.
    Yakın komşuların yardımıyla misafirlere yemek verilirdi. Bu arada bazıları bahşiş almak için yemeği engellerdi. Buna "sofra bağlama" denirdi.
    Hava kararamadan düğün alayı dağılır fakat kız tarafından bir kaç kişi bir müddet daha beklerdi.
    Gerdeğe girilmeden eğer önceden kıyılmadıysa " hoca nikahı" yapılırdı.
    Ev gerdeğe gireceklere bırakılır. Bir günlüğüne ev sakinleri komşulara kalırdı.
    Pazartesi günü gelin erken kalkar ve ev işlerine konulurdu. Sözde uğursuzluk getirmesin diye geline bir hafta süpürge tutturulmazdı. Bugün aynı zamanda kız ve erkek tarafının birbirine bohça içersinde hediye verdiği gündür. Bu olaya "bohça çıktı" denirdi.
    Düğünden bir hafta sonra "yedi" olurdu. Yedi, kızın damatla babasının evine gitmesiydi. Damat'a bu arada bazen ağra kaçan şakalar yapılırdı. Bu şakalardan korunmak için damadın yanında korumaları olurdu.
    Damat sofraya oturduğunda sofra arkadaşları tarafından bağlanır. Kaynana sofranın açılması ve damadın yemek yemesi için bahşiş verirdi.
    Yedididen birkaç gün sonra da kız tarafı erkek tarafınca devet edilirdi.


    --------------------------------------------------------------------------------

    DOĞUM VE SONRASI İLE İLGİLİ ADETLER

    --------------------------------------------------------------------------------

    Evlililiğin ilk devrelerinde gelinin hamile kalması istenirdi.
    Hamile kalmaması durumunda telaş düşülür, hata varsa bunun gelinden kaynaklandığı düşünülürdü.
    Hamile kalınması için okutma dahil her çareye başvurulurdu.
    Birkaç sene içinde eğer gelin hamile kalmazsa, anlaşılarak ya boşatılır, ya da üzerine kuma alınırdı.
    Eğer hamil kalmışsa, oturmasına, kalkmasına, yemesine, içmesine kadar dikkat edilir, bu arada bir çok batıl yöntem de uygulanırdı.
    Doğum zamanı köy ebesi çağrılırdı. Bebeğin çıpa'sını (göbek bağı) ebesi veya iyi huylu birisinin kesmesi istenirdi.
    İlk doğan sebinin erkek olması istenirdi. Şimdi de öyle ya.
    Çocuk doğar doğmaz sağ kulağına ezan ve sol kulağına kamet okunurdu.
    Doğum yapan anne kırk gün lohusa kalırdı.
    Çocuğa genellikle büyüklerin ismi verilirdi. Daha çok ölen nine, dede veya yakın tarihte ölmüş birinin ismi verilmesi halen devam etmektedir.
    Çocuk kısa bir süre kundakta kalır. Sonra beşiğe alınırdı.
    Nazarlanmasın diye çocuk uzun süre yabancılara gösterilmezdi.Gösterileceği zaman nazarlık takılır, yüzüne kara sürülürdü.
    Anne sütü olduğu müddetçe emzirilir. Sütten kesildikten sonra inek sütü verilirdi.
    Anne sütü yoksa, ilk zamanlarda, süt anne aranırdı. Yakın çevreden herkes çocuğu emzirir ona süt anne olurdu. Süt annelik yaygın bir uygulama olup yer yer hala devam etmektedir.
    Süt çocuk, süt kardeşi ve ondan sonra doğacak çocuklarla "süt aşağı akar" diye evlendirilmezdi.
    Kız ergenlik dönemine kadar çember, daha sonra da keşan bağlardı.
    Erkek çocuklar ergenlik dönemine kadar mendil, yağluk, daha sonra da başlık ve abaniye bağlardı.
    Doğumdan sonra kızın annesi tarafından peşuk alayı yapılırdı. Alay ekek evinde olurdu. Alaya kızın ailesi ve yakınları katılırdı.Çocuk kız ise kırmızı, erkek ise mavi beşik hediye edilirdi. Bu olay sadece ilk çocuk için yapılırdı. Diğer çocuklar bu beşikle büyütülürdü.
    Alaya katılanlar eşya ve hediye veririlerdi. Kundağa konulmuş paralar ise çocuğu yıkayan ebeye hediye edilirdi. Ebeler çoğu zaman bu parayı almaz çocuğa bırakırdı.

    --------------------------------------------------------------------------------

    ÖLÜM VE SONRASI İLE İLGİLİ ADETLER

    --------------------------------------------------------------------------------

    Cenaze törenlerini hocalar yönlendirir.
    Eğer durum ağırlaşmış ve yapılacak bir şey kalmamışsa, hoca çağrılır, son nefeste Kur'an ile gitmesi sağlanırdı.
    Ölüm yaşlılar için doğal karşılanır, çocuk ve genç ölümleri derin iz bırakırdı. Bu gibi durumlardaölünün arkasından destan yazma geleneği vardı.
    Ölen kimsenin ağzının açık kalmaması için bir bez parçasıyla ağzı bağlanır.Üzerine şimemesi için bir bıçak konur.
    Ölüm olayı yakın köylere sela, uzaklara telefon veya telgrafla bildirilir.
    Cenaze genelde, ertesi gün gömülür. Bundan maksat uzakta olan yakınlarun gelebilmesi içindir.
    Genellikle öğle namazı sonrası, yakınların yetişememe durumunda ikindi namazından sonra defin işlemi olur.
    Ölüye dargın olanlar dahi cenaze törenine katılır.
    Ölünün başında ağıt yakılır. Ağıtlarda sınır olmaz. Ölenin ardından iyiliklerinden, yaşadıklarından gelişigüzel sesli olarak bahsedilir. Bunu kadınlar çoğunlukla yapar.
    Komşular devreye girer, ölü sahiplerini teselli ederken geleni gideni ağırlar, uzaktan gelenlere yemek veririler.
    Ölünün hazırlanması, cenaze önce ve sonrası işlerle hep komşular uğraşır.
    Yıkanıp tabutla musllaya konan mevtanın yüzüne isteyen bakabilir.
    Cenaze namazına tabut omuzda götürülür.
    Her ailenin kendine ait mezarlığı olduğu gibi köyün ortak mezarlığıda vardır.
    Ceset özenle hazırlanan mezara tabutla veya kefenle konur.
    Ceset gömülürken Kur'an okunur.

    Cenazeye gelen çocuklara bisküvi, şeker, fakirlere ve ihtiyacı olanlara havlu, namazgah, Kur'an-ı Kerim, dini bilgiler ve para verilirdi.
    Bazı yerlerde ölenin günahlarını affı için devir denilen dini bir tören yapılırdı.
    Defin akşamı ölü evinde Kur'an okunur. Bazı yerlerde de ölünün yıkanmasından gömülmesine kadar ki süre de hatim yaptırılır.
    Belli aralıklarda mevlit okutulur.
    Ölü yakınları uzun süre yalnız bırakılmaz, ziyaret edilir.
    Adami yapan da karidur, yikan da karidur.
    Aferun torbasi dolmaz
    Afkurmasını bilmeyen köpek, koyuna kurt götürür
    Ayranum budur, yarısı sudur Yersan da budur, yemesan da budur
    Bacanak bacanağı dere başukarı arar
    Bahane sığırlere dolanıyı sirtlere
    Bekle eşeğum bekle, manca pişirde yersun
    Ben derum torunum yok, o derki dayimsun dayim
    Bilmeduğun atun kerisina keçma
    Bişe desem soz olur, demesam maraz olur
    Borç çıktı bine gel elmanın dibine
    Cihanun kördüğü dane bitmez
    Çalışta gavura kalsun
    Çocukla kirma yola olur başuna bela
    Çorbaki daşar, kepçenin pahası olmaz
    Değneğum dağarcığum, suparam süreceğum
    Demir taradi sağa da yaradi
    Dut demeğa dudak lazum
    Et diline bıçak eline
    El eliyla ilana tutma, ilana da yazik olur
    Etme kulum bulma zulum
    Evi sildim süpürdüm, kutis geldi oturdu
    Eyi adam neyler mali? Çotisi de neyler mali?
    Ezme, ezilma, orta kal
    Ezrayil vuru pençe, bakmaz ehtiyara cence.
    Farzdan önce farz var.
    Gemi aldın, kıçına; toprak aldın, içine; karı aldın başına geç otur.
    Haçan bir kız kaçacak yan basar ayağını
    Haçan gelin olursun ederler seni huri; sonra mısır ekmeği vermezler sana kuri.
    Huçumet işine karışma, delinun işine karışma, Ellağun işine hiç karışma.
    İki şoza bir güneli üstüne bir hapsikoli
    İlan topraği ufura ufura yer
    İlan eğrulur, buğrulur deliğune kirinca doğrulur
    İyiluk yap at bayışağa
    Kalbim defter, dilum donmez
    Kalktı rahmetli, oturdi korbakor
    Kara biber karadur, diremlan satiliyi. Kar da öyle beyazdur çureklen atiliyi.
    Karının eyisi eve cirmez, çotisi yere cirmez.
    Karinca çi kanadlanu, cebermeği yakin olur.
    Kedi anasının canı içun sıçan tutmaz.
    Kedinun kuyruğuna basmayinca sana hirlamaz
    Kendume yer edeyim bak sağa ne edeyim
    Kestane kumuşiden çıktı, kerisini beğenmedi
    Kız çay yaprağına bencer, zamanını keçurdun mi kartlaşur.
    Kim verursa bağa yerum, ben ondan yana derum
    Korkma kişin kişundan, kork aprilun beşinden, oçuz ayrilur eşinden
    Köpeği andun, kutilayı hazırla
    Köpek tüyünü değişir, Huyunu değişmez
    Kumden halat olmaz
    Kurdun adi çikti, çakallar paş koparayi
    Lafun tutulursa hakimsun, lafun tutulmazsa sen kimsun
    Madem kideyu miras, bende yiyeyum biraz
    Mart kapudan baktirur, kazma kürek yaktirur
    Mut mut dema armut de
    Ne doğrarsan çanağuna o gelur kaşığuna
    Ne kosan çanağuna o gelur kaşığuna
    O kızım saha derum o gelinum sen işit
    Ormanlarin gozi var, yolun kilavuzu var
    Ortak atun beli kiruk olur.
    Ortak mala çöpek bile işemez
    Öküz eldi ortaklık bozuldu.
    Pahane uşağa, yarısı bayışağa
    Rize'ye vali olacağına, çay alum yerine bi sepetçi ol.
    Sen kârin peşindesun hazırı elden gitti
    Siçan işedu denize oldi oğa ortak
    Siçan delikten siğmayi, hopeçileri da takar peşine
    Sırğan yerina sırğan biter
    Sünçer düştü terekten kirdi da belini
    Tatlı dil ilanı yuvasundan çıkarur
    Yetimun koletisi pişmez, pişseda yanar
    Yuz sene ilerisinu duşun, bir da cerisini
    Zayuf atun kıblesi olmaz
    Bölgeye has bir yaşam tarzından kaynaklanmaktadırlar. Ortaya çıkış nedenleri bilinmemekle beraber ancak biraz üstünde düşünülürse bazen bir uyarı bazen bir terbiye şeklinde, bazende o zaman bilinmeyen bilimsel nedenlerle temellendirmek mümkün olabilmektedir.
    Ocaklıkta zincir sallandırıldığında ineğin, boş beşik sallandırıldığında çoçuğun başı ağrır. Bu çocukların boş zinciri ve boş beşiği sallandırmamaları için papılmış bir terbiyedir. Zincir sallanırsa sağa sola çarpmasından dolayıocakta pişen yemeklerin içersine toz düşebilir. Beşik sallandırıldığında da özel bölümde bebek dışkılarının birikmesi için konulan ğavroz denilen kutu düşebilir.
    Kurbağalar bağırınca yağmur yağar. İnsan teninin hissedemediği ince yağmur damlacıklarını kurbağalar hisseder.
    Hamile kadın ciğer yerse doğacak çocuklar hasta olur. Ciğer yüksek miktarda A vitamini içerdiği için gelişmekte olan embriyoda fiziksel ve zihinsel bozukluklara yol açabilir.
    Çürük ayının (Temmuz) son haftası ile Ağustos'un ilk haftasına rastlayan 10 günlük süresi içinde yuldırım çakması kadar kısa öyle bir an vardırki; o an geldiğinde suyun içeresinde olan canlı cansız her şeyi etkliler. Şayet insan o anda su ile temas halinde ise su değen yerleri benek benek olur. Bu olaya "behur" denilmekte ve bu süre içersinde suya bir çivi veya herhangi bir demir atılırsa behuru çeker, zarar ortadan kalkar.
    Eşyası kaybolan kişi, şüphelendiği kişilerde olmak üzere bir çok kişiden fasulye toplar. Fasulyelerin üzerine okunur, nemli bir yerde bekletilir. Fasulyeler nemden kabarıp kabuğu çatlamaya başlayınca eşyayı çalan hırsızında karnının şişip, çatlayacağına inanılır.
    Cenaze geçerken cenazeden daha aşağıda kalmanın çocuk ve kadınlar üzerine etkisi vardır. Halsizlik olur.
    Tırmata (ekmek kırıntısı) yiyenin çocuğu güzel olur, yemeyenin erkek çocuğu olmaz.
    Hamile iken ciğer yiyen kadının çocuğu benekli olur.
    Bebek veya çocuğun üzerinden aşılıp geçirilirse boyunu alınır "basılır" tekrar geri gelirse boyu geri verilir.
    Sidiği kötü kokan çocuğun huyu da kötü olur.
    Çıpayı (göbek kordonu) kesen ebenin huyu çocuğa geçer.
    Çocuğa kömür sürüldüğünde nazarlanmaz.
    Çocukların çekilen dişi, evin çatısına atıldıktan sonra kargalar bu dişi alır, yenisi çıkar.
    Küçükayı'nda düğün yapıldığında doğacak çocuk ufak olabilir.
    Yeni evli gelin üzerine kibrit taşırsa marazlanmaz.
    Gelinliği gelin giymeden bir genç kız giyerse kismeti açılır.
    Bir genç kız ilk kez misafir gittiği evden gizlice aldığı bir ekmek parçasını okuyup yediğinde, o gece kısmetini görür.
    Yemek kepçesini çok yalayan kişinin düğünü kar veya yağmura rastlar.
    Hamile kadın pasmanika (patlamış mısır) fazla yerse doğacak çocukta cilt hastalığı olur.
    Hamile kadın çocuk karnında oynayana kadar tavuk yediklerinde doğan çocuğun boğazından problemi olur.
    Hamile kadınlar şeftali yediklerinde doğacak çocuk tüylü olur.
    Hamile kadın ayva yerse, doğacak çocuğun düşük yanaklı, nar yerse pembe yanaklı, muz yerse gamze yanaklı olur.
    Ters döndürülen değirmen taşında öğütülen tıuz ve mısır unundan yapılan, koleti yenirken "kısmetim neredeyse o kapıdan su içeyim" diyen genç kız rüyasında o evi görür.
    Çakallar uluduğunda, hava açıksa yağmur yağar, kapalıysa güneş açar.
    Köpek eve yakın uzun uzun ulursa o evden birisi ölür.
    Pardi (erkek çakal) o eve yakın bağırdığında o evden birisi ölür.
    Baykuş mahallede "hohori" şeklinde öterse o mahalledeki hamile kadının erkek, "kivici" şeklinde öterse kız çocuğu doğurur.
    Leyleği senenin baharında ilk kez uçarken görenler, baharda çok seyahat eder, otururken görenler etmez.
    Sağ eliniz kaşınırsa ummadık yerden para gelir, sol kaşınırsa ummadık yere para verirsin.
    Geceleyin tırnak kesilmez.
    Gece dışarı işeyen çarpılır.
    Akşam namazından sonra, kadınlar pencereden veya kapıdan eşya silkelerse çarpılır.
    "Dili doğuran", anasına, "Ana dilim doğurdu" dediğinde, anası da, " Tukur da at oni" diyerek karşılık verdiğinde, dili doğuran da "Tu" diye tükürdüğünde ve bunu üç defada tekrarlarsa dili iyileşir.
    1) Ağızı haho, deliği vizo, zaçada ziço, zaçada ziço Küp
    2) Alaca bulaca, çıkar ağaca Fasulye
    3) Altı kül, üstü kül, içine bir sarı gül Pilekide Mısır Ekmeği
    4) Alttan yer, Ustten çıkarur Rende
    5) Altı çeğnem, usti çeğnem, içinde bir garip nenem Ekmek
    6) Babası eğri büğrü, annesi yavan kadın, kızı güzeller güzeli, oğlu sohbetlerde gezer. Asma, Yaprak, Üzüm, Şarap
    7) Başı tarak, kuyruğu orak Horoz
    8) Ben giderum o gider, Pare kadar iz eder Değnek
    9) Bir duvara, iki tekne Kulak
    10) Bir Bayırda iki kenef Burun
    11) Bir kara kocakari, etekleri yukari Zincir
    12) Bi etek yumurta, sabahleyin baktum, bi dane yok Yıldız
    13) Bir vururum bin döker Elek
    14) Bir kara koca karı, belinde şal kuşağı, hiç yakışmamış ona, almış bekar uşağı Tabanca
    15) Burdan vurdum kilici, karşıdan çıktı uci Mermi
    16) Çozun beni ipumden, vereyum size yukumden Yayık
    17) Dedem aruk, paşu saruk Rokopoli
    18) Dört yaşına, dert başına İskemle
    19) Elde konuşur, yere konunca susar Kalem
    20) Evun ustunda kırk atli, Kırkıda kara kapakli Çivi
    21) Ey hanesi, hanesi, kızlarun meyhanesi, topuğundan su çikar, ağzından da tanesi Değirmen
    22) Fırunda pişer, avluya işer Kiremit
    23) Ğopi ğopi, altun topi Portakal
    24) İki direk bir nayla Tavuk
    25) Kara kuzgun, sapi uzun, hem sizun var, hem bizum Tava
    26) Kendi demirden kuyruğu kendirden Çuvaldız
    27) Kitledum sanduğu, puşkulleri dişari Göz
    28) Kuyinun içine suyi, suyinin içine ilan, ilanun ağzına mercan Şişeli Lamba
    29) Nenemun etekleri, süpürür hendekleri Rüzgar
    30) Sari sari sanduri, dori dori donduri, kırmızı pependeru Sandık, dolap, ateş
    31) Saridur sarkar, düşeceğum diye korkar. Ayva
    32) Supurdum odayı, otukodum babayı Soba
    33) Ucar ucar, beyaz sıcar Kar
    34) Uzun uzun ip kider,dibina da kup kider Kabak
    35) Uzun uzun uzatırlar, gelin gibi donatırlar, uzun yola yollatırlar Cenaze
    36) Üstü çimen biçilur, altı pinar içilur Koyun
    37) Vili vili, dibi tuyli Muşmula
    38) Yazı yazar imam değil, ağaca cıkar insan deyil Kohlidi, Salyangoz
    39) Yer altında, dedemun sakalıdur Pırasa
    40) Yerden piter pi foli, pelindedur piştofi Mısır
    Rize Vilayetinde şehir topluluğu yerine umumiyetle köyler ve köylüler görülür. Rize Şehri bile 32 parça mahalle ve köyden mürekkeptir. Köyler; sahil köyleri, dağ köyleri ve yayla köyleri olarak üçe ayrılır. Bunlardan sahil şeridi; bir çok kültürlere müsait olduğundan, oldukça verimlidir. Narenciye, çay mısır ve birçok meyveli ağaçlar burada yetişir. İkinci dağlık bölgenin arazisi çok kıt, halkı fakirdir. Bunların başlıca istihsali az miktarda narenciye ile mısır, fındık ve orman ağaçlarıdır. Üçüncü yayla bölgesi biraz daha müsait sayılır. Zira burada hububat ziraatı ile hayvancılık vardır.

    a) Nüfus

    1935 nüfus sayımına göre vilayet nüfusu, 11084'ü Merkez kazada, 48.457'si Pazar Kazasında olmak üzere 159.541 dir. Nüfusu kadın ve erkek itibariyle bölünüşü tetkik edilirse aşağıdaki cetvelde olduğu gibi kadın nispetinin ehemmiyetli derecede fazla olduğu görülür. Bu da Rize erkeklerinin çalışmak üzere başka istihsal bölgelerine gitmelerinden ileri gelmektedir.
    Erkek Nisbeti Kadın Nisbeti Yekün
    Merkez kaza 45.652 41.1 65.432 58.9 111.084
    Pazar Kazası 19.807 40.9 28.650 59.1 48.457
    Yekün 65.459 41.0 94.082 59.0 159.541

    Rize'de geçim çok dar; halk fakrü-zaruret içersindedir. Umumi olarak beslenme noksanlığı, gıdasızlık bariz bir şekilde görülmektedir. Rize köylerinde en çok yenilen mısır ekmeği ile mısır çorbası ve fasulyedir. Bu çorba mısır kırması haşlanarak yapılır. İçersine bazen fasulye, kara lahana da atılır. Et hemen hiç, yağ ise pek az olarak konulur. Sebze yok denecek derecede azdır. Hayvancılık az olduğundan, et ve hayvani mahsullerde mahduttur. Bu suretle beslenme bir taraflı olmaktadır.

    b) Sıhhi Durum

    Gıda noksanlığı ve iklimin tesiri ile bilhassa çocuklar, zayıf ve hastalıklara karşı mukavemetsiz olmaktadırlar. Umumiyetle şişman ve fazla yaşlı insanlar görülmez. Rize Hükümet doktorunun ifadesine göre, burada vasati ömür diğer Anadolu Vilayetlerine nazaran his edilir derecede kısadır.

    Rize'de en fazla görülen hastalık veremdir. Veremden dolayı ölüm de, nispî olarak fazladır. Bundan başka en çok yayılmış olan hastalık bağırsak kurtlarıdır. Burada bağırsağında kurt taşımayan köylüler ve sürfelerle bulaşmadık yer pek azdır. İçilen su, gıda ve meyvelerle ağızdan alındığı gibi, daha fazla olarak çıplak ayakla dolaşırken, tabandaki çatlaklar vasıtasıyla kurtlar bulaşır. Rus İşgali esnasında bu kurtların epidemik bir hal aldığı iddia edilmektedir.

    Bunlardan başka sıtma da oldukça salgındır. Vilayette sivri sineğin üremesine elverişli bataklık vesair yoksa da, Karabük, Çarşamba ovası gibi çok sıtmalı yerlerde çalışan Rizeliler; bu hastalığı oralardan alarak memleketlerine taşımaktadır.

    Rize'de frengi de oldukça ehemmiyetli derecede salgındır. Rize Hükümet hekimliğine kayıtlı 425 frengili vardır ki, bunların daha fazlası köylü olası, hele kadınların da bu hastalığa malul bulunması tehlikeyi daha fazla artırmaktadır. Genore'de zikre değer nispettedir.

    c) Yaşayış Tarzı

    Rize'de hemen bütün iktisadi faaliyetler kadın tarafından yürütülür. Kadının çok çalışkanlığına mukabil, erkek nispeten tembeldir.

    Kadın Hayatı : Rize kadını çok mutaassıptır. Peştamallarla giyinir. Yüzünü de onunla örter. Namus hissi çok kuvvetlidir ; gurbetteki ve askerdeki kocasını sadakatle senelerce bekler. Küçük yaştan itibaren işe koyulur. Ev ve ziraat işlerini tamamen kadın yapar. Elde ettiği mahsulü, hatta dağdan kestiği odunu, sırtında taşıyarak şehre getirir; pazarda satar. Eve lüzumlu eşyayı keza kendisi satın alır. Artan parayı da erkeğine teslim eder. Kasabalarda sırtlarında küfelerle hamallık eden köylü kadınlara sı sık rastlanır.

    Erkek Hayatı : Ziraat mahdut, ticaret ve sanayi az olduğundan, erkekler umumiyetle iş aramak üzere maden havzasın, büyük şehirlere ve ticaret, ziraat merkezlerine giderler; burada senelerce kalırlar. Senenin muayyen aylarında memleketine gelince ailesi tarafından misafir sayılı, çalıştırılmaz. Hayatlarının sonuna kadar gurbette çalışan Rizeliler bile, son günlerde memleketlerine döner, kendi topraklarına gömülmek isterler. Bu yüzden Rize'de umumi mezarlıklar hemen hiç yok gibidir; herkes bahçesinin, tarlasının bir köşesinde aile mezarını yaptırmıştır.

    Kasaba erkelerinde Devlet hizmetlerine karşı büyük rağbet vardır. Ufak, büyük memuriyetler, odacılık, hademelik gibi hizmetler hep yerlilerdedir.

    Çocuk Hayatı : Çocuk, tamamen tabiatın tesadüflerine terk edilmiştir. Zira, babası gurbette, anası tarla veya pazardadır, ev işlerini de yapacaktır; ananın çocuğuna yapacak fazla zamanı yoktur, hali de olmadığı gibi. Çocuklar zayıf, gıdasız ve çıplak bir halde kendi hallerine terkedilmişlerdir. Doğum nispeti fazla olduğu halde çocuk ölümü de çok olduğundan nüfus artması önemli değildir.

    Köylerde mektep azdır; bu sebeple okuma nispeti de düşüktür. Kız çocukları, taassuptan dolayı, hemen hiç okutulmaz; o daha küçük yaşta peştamallara bürünüp sırtına bir küfe takılarak işlere koyulur. Çok küçük, 5-6 yaşlarındaki çocukların, her halde alışması için olacak sırtlarında içi boş küfeler taşıdıkları çok görülür.

    d) İtikat ve Karakter

    Rizeli dindardır. İtikatlarına sıkı bağlıdır. Kasaba ve şehirlerde çok cami görülür. Rizeli zekidir. Yenilikleri kolay kavrar ve yapar, bunu kendisine öğretene karşı minnettar olur. Rizeli mert , sadık doğru sözlü ve özlüdür. Tabiat itibariyle biraz asabi ve seriülinfal* olmakla beraber, büyüklerine karşı hürmetleri fazla, arkadaşlık , bağlılık hisleri kuvvetlidir.

    Siyasi Bilgiler Fakültesi öğretim görevlilerinden Doç. Dr. Reşat AKTAN tarafından hazırlanıp 1946 yılında Ankara Çankaya Matbaasında basılan 'Rize'de ÇAY' isimli eserinden alınmış olup bazı kısımlar özet geçilmiş bazı dizim hataları düzeltilmiştir. M.Demet

    * Çabuk gücenen, darılan, tepki gösteren
    Değişik yerlerde herkes tarafından oynanan bu oyunlarda yaş sınırı yoktu. Çocuklar, gençler, yetişkinler hatta ihtiyarlar bu oyunları zevkle oynardı.

    Cüz, Metdeğnek, Kuku Papula, Top ve Yuzuk oyununu gençler ve yetişkinlerce de oynanırdı.
    Genç kızlar daha çok Salıncak yapar, Kibrit ve Beştaş oynardı.

    Diğer Oyunlar : Tikoca, Mal Taksimi, Kurt Çoban, Eşum Peşum, Kibrit, Lepe (Çiziktaşı), Mile, Kuku Papula (Saklanbaç), Hırsız Polis, Tombiliç (Kiremit), Zarf, Vurdumoni (Usta), Salıncak, Kartopu, Batırmaca, Kayak

    Oyun Araçları : Tahta Arabası, El arabası, Ok, Çağatara, Gogona (Uçurtma), Zurna, Kaval, Duduk, Pervane, Sapan, Çikli (Çember), İp..
    KURT ÇOBAN OYUNU
    Oynayanların sayısı değişir. Oynayanlardan biri kurt, biri çoban, diğerleri ise koyun olur. Koyunlar çoban'ın arkasına sıralanır. Dolaşırlarken uyuyan bir kurtla karşılaşırlar. Koyunlar korkar:
    - Ana bu nedur? diye çobana sorarlar. Çoban da:
    - Korkma kizum kutuktur. Diye korkmamalarını sağlamaya çalışır. Bu karşılıklı konuşma her seferinde farklı cevap vermek suretiyle birkaç kez tekrarlanır. Kurt bu seslerden uyanır, çok açtır ve :
    - Ben kurtum, bana koyun ver. Diye çobanla diyoloğa girer. Koyunları kandıran Çoban bu seferde kurdu kandırmaya çalışır:
    - Koyunlar şu dağdadır. Der. Kurt havaya sıçrayarak:
    - Sıçradım baktım göremedim. Der. Bu durum çeşitli mazeretlerle bir kaç kez tekrarlanır. Kurt sonunda kandırıldığını anlar. Koyunlara saldırır. Çobanm kurtla kavgaya tutuşur. Çoban olan çocuk üçlüyse koyunları kurtarır.Güçsüz ise yenilir ve kurda koyunlarını kaptırır. Koyunu kapan kurt, ıssız bir yere giderek kaptığı kotyunları yer. Bu esnada acı çeken koyunlar "me, me" diye bağırırlar.
    EŞUM PEŞUM OYUNU
    Oynayanların sayısı değişir.Oynayanlardan birisi ebe olur. Ebenin sağı solu görmemesi için ebenin gözü bağlanır. Çocuklar arkasına kuryruk olur. Ebeye arkasındakilerinde biri ebeye:
    - Eşum peşum seni süren kim? diye sesini değiştirerek sorar. Ebe tahmin yürüterek bilmeye çalışarak bilmeye çalışır. Bildiği an ebelikten kurtulur. Bilenen ebe olur.

    TİKOCA OYUNU
    Değişik sayılardan oluşan iki gruptan oluşur. Oyun başlamdan önce bir grubun "Tikoca" olacağı merkezi bir alan ile onu çevreleyen oyunun oynanacağı bir dış alan belirlenir. Gruplar bu belirlenen alanlara yerleşir.Tikoca olanlar yalnızca kendi alanlarında çift ayakla basabilirler. Dış alanda ise tek ayakla basmak zorundadırlar. Dış alanda olanlar ise her şeyd serbesttirler, ama merkez alana giremezler.
    Oyun, tikoca olan grubun merkezi alandan dış alana doğru tek bacak sıçrayarak çıkmasıyla başlar. Diğer grup, bu halde tikoca grubu elemanlarını yakalamaya çalışır. Çift ayakla basmış iken yakalanan oyunz,cu yanar ve oyundan çıkar. Dış alana çift ayakla basmışken merkezi alana kaçabilen kurtulur. Bu oyun böylece tikoca grubu elemanlarının yakalanmasıyla son bulur.

    YUZUK OYUNU
    İki kişiyle oynanacağı gibi iki grupla da oynanabilinir. Genelde oyun başlamadan önce ortaya konan bir ödül vardır. Yenen ödülü alır. Grupla oynandığında gruplar başkan seçer. Başkan seçilirken yüzüğü bulmakta hünerli olan tercih edilir.
    Oyun, gruba dahil elemanları yüzüğü saklamasıyla başlar.Yüzük saklandıktan sonra eller ileri doğru kapalı olarak uzanır.Karşı grup başkanı yüzüklü kişi ve doğru eli bulmaya çalışır.Doğru bilirse oyun sırası kendi grubuna gelir. Yanlış ise karşı grup bir puan kazanmış olur. Tahminde zorlanırsa şöyle söyler:
    Ha şundadır
    Ha bundadır
    Kukilica kabağının
    Altındadır.

    SAKLAMBAÇ (Kuku)
    Tekerleme sayılarak ebe seçilir. Ebe belli bir sayı sayna kadar gözlerini kağalı tutar. Diğerleri saklanır. Sayı bitince gözlerini açar, aramaya başlar. Bütün aramalara rağimen buluınamıyan kişi "kuku" diyrek yerini işaret eder.

    BEŞTAŞ
    Çoğunlukla kızlar tarafından oynanır. Oyuncu taşları yere buırakıp içlerinden birini alır, yukarıya doğru atarak taşları birer, ikişer,... sallamadan toplamaya çalışır. Sonunda beş taş bir kapılır. Kapılan tai sayısı kadar karşı tarafa sayı yazılır. Karşı taraf o sayıyı "çiviyi" eksiltmeye çalışır.

    KOVALAMACA
    İki grup halinde genellikle erkek çocuklar tarafından oynanır. Gruplar karşılıklı olarak kendi aralarında el tutuyşurlar. 20 m kadar uzakta bir çizgi çekilir veya işaret konmur. Oraya kadarbir gruptan koşan kişiyi, ikinci gruptan aynı anda koşmaya bağlayan kişi yaklamaya çalışır. Yakalanan çocuk oyundan çıkar Oyuncular bitinceye kadar böyle devam edilir. Bir grup bitince o grup yenilmiş olur.

    BİRDİRBİR (Uzun Eşek)
    Erkek oyuncular tarafından oynanır. Birdirbirde bir kişi ellerini dizklerine koyarak eğilir. Diğerleri onun üzerinden atlar. Herkes rahat atlıyabiliyorsa bişraz daha yükseltilmesi istenir. Atlayamayan eğilir, bu defa onun üzerinden atlanır.

    KİREMİT OYUNU
    Daha çok kızlar tarafından oynanır. Düz bir kiremit veya taş parçası ile oynanır. Yerde büyük bir dikdörtgen çizilir. Sekize bölünür.Tek ayak üzere sekerek kiremit parçası ayakla çizginin üzerine gelmeyecek şekilde itilir. Çizgiye basan veya kiremiti çizgi üzerinde kalan yanar.



    İP OYUNU
    Bu oyun da kız çocuklar tarafından oynanır. Bir ipin ucun iki kişi tutar. İpi sallayarak çevirir. İp, havaya sıçrayan oyuncunun ayakalrı altından geçer.
    SALİH AVCI (KIRBOZ'UN SALİH) DESTANI

    Merhum Kırboz Salih Rize'nin tanınmış halk şairlerindendir. Rize de yapılan Atma türkü yarışmalarında birinci olmuştur. 65 yaşlarında olmasına rağmen 40-45 yaşlarında gösterirdi. Kimse o'nun neşesiz bir gününe rastlamamıştır. Ölümüne kadar herhangi bir ciddi rahatsızlığı ve şikayeti olmamıştır. Ölümünden bir ay kadar önce gayet sıhhatli iken Dağsu Camii (Dağbaşı) imamına gider. İmama :
    -Şu mektubu al, ben öldüğümde cenazemde açar okursun, der.
    İmam da:
    - Yahu Salih Dayı sen ne diyorsun. Sen beni de gömersin. Hem ben devlet memuruyum, her an tayinim çıkar giderim, der. Kırboz Salih şöyle cevap verir.
    - Hoca, sen gitmeden bu mektubu açar okursun, der. İmam zarfı alır, fakat bu konudan kimseye bahsetmez ve emaneti saklar.
    Aradan 30 gün geçer. Kırboz Salih Hakkın rahmetine kavuşur. Cenazede hoca zarfı açar, zarfın içerisinden 30 kıtalık destan çıkar. Cenaze de hoca bu destanı cemaate okur...
    1
    Bilmemki niye geldik
    Şu üç günlük dünyaya
    Kimisi atlı olur
    Kimisi olur yaya
    2
    Dostlarım kulak verin
    Biraz Salih ağaya
    Kimisi köşkte yaşar
    Kimisi barakaya
    3
    Bilmem nasıl anlatsam
    Bu ayrılık işimi
    Azrail görevlidir
    Takip eder peşimi
    4
    Bir baş ağrısı alır
    Düşersin yataklara
    Gurbetten oğulların
    Kalkıp düşer yollara
    5
    Çağırırlar bir doktor
    Oda bir şey diyemez
    Çünkü ağır hastadır
    Yemek verse yiyemez
    6
    Derdini durumunu
    Oğluna söyleyemez
    Gençlikteki günlerin
    Bir daha geri dönmez
    7
    Yolculuğu gösterir
    Hastanın vaziyeti
    Artık yapmaya başlar
    Oğluna vasiyeti
    8
    Her halde yolculuk var
    İyi değil niyeti
    Çokta şakacı idi
    Güldürürdü milleti 9
    Kapanırda açılmaz
    Artık o gören gözler
    Azrailde o zaman
    Seni görmeyi özler
    10
    O hallere düşene
    Hep yokuş olur düzler
    Kulakta küpe olsun
    Bu söylediğim sözler
    11
    İnanın bu sözüme
    Dünya fanidir fani
    Görmez misin acaba
    Kabirlerde yatanı
    12
    Muhafaza edelim
    Kalbimizde imanı
    Bir gün gelir Azrail
    Okur sana fermanı
    13
    Yeşil dumana benzer
    Ruhunu senden alır
    Çünkü emir öyledir
    Ceset yatakta kalır
    14
    Çok zordur çok kolaydır
    Bu dünyadan ayrılmak
    Acep fayda verir mi
    Azraile darılmak
    15
    Evde başlar ağlamak
    Herkes haberi alır
    Kısa zaman içinde
    Komşuları toplanır
    16
    Varsa kızın torunun
    Seni evde ağlarlar
    Ayağınla çeneni
    Bir bez ile bağlarlar 17
    Gelir yakın dostların
    Seni evde beklerler
    O akşam senden sebep
    Uykusuzluk çekerler
    18
    Sabah olunca başlar
    Yıkama hazırlığı
    Orada baş gösterir
    Varsa amel darlığı
    19
    Odayı boşaltırlar
    Herkes dışarı çıkar
    Kalır orda üç kişi
    Onlar da seni yıkar
    20
    Daha sallanmaz olur
    O hareketli eller
    Yıkanma tamam olur
    Hoca seni kefenler
    21
    Kaldırarak üç kişi
    Korlar seni tabuta
    Çıkartırlar kapıya
    Hep birden tuta tuta
    22
    Kefenine dökerler
    Tatlı tatlı kokular
    İlk olarak kapında
    Sana Kur'an okurlar
    23
    Tabutunun üstüne
    Yeşil sırmalı perde
    Salih sen hayatını
    Geçirdin acep nerde?
    24
    Daha sonrada hoca
    Namazını kıldırır
    Bu uzun yolculuğu
    Cemaate bildirir 25
    Eller üstünde seni
    Kabire götürürler
    Son Kur'an okunacak
    Hepsi süküt dururlar
    26
    Lef yerine tabutu
    Biraz yamuk koyarlar
    O tabut böcekleri
    Gözlerini oyarlar
    27
    Hocanın son görevi
    Sana bir telkin vermek
    Kızını torununu
    Nasip mahşerde görmek
    28
    Eğer imanın yoksa
    Zaten halin perişan
    Mezarını gösterir
    İki patika nişan
    29
    Varsa iman amelin
    Gidersin güle güle
    Mezarının üstüne
    Yaparlar bir kumule
    30
    Gelir bir iki melek
    Soru sormaya başlar
    Patikanın yanına
    Dikilir mermer taşlar.






    --------------------------------------------------------------------------------
    AYŞE'NİN DESTANI
    Rize'den çıkalı yedi ay oldu
    Meraktan vücudum sarardı soldu
    Meskenim artık buralar oldu
    Genç yaşıma terkettim onu yanarım Ok meydanına bir ev yaptırdım
    Bende bildim insanlar katıldım
    Temelli yavrumdan şimdi ayrıldım
    Genç yaşıma terkettim yalan dünyayı Karadeniz suyun karadır kara
    Doktor yüreğime bulmadı yara
    Babam beni Okmeydanı'na ara
    Genç yaşıma terkettim yalan dünyayı
    * Ortaköylü Osman Yetkiner'de 55 kıtalık bu destanın tamamı bulunmaktadır.

    --------------------------------------------------------------------------------

    TOPÇU'NUN MUSTAFA'NUN DESTANLARI
    1
    Yirmi üç kişi düştük denize
    Kimi mapavrili kimisi Rize
    Duyan halimizi ağlasın bizi
    Bizi ağlamiyan kimi ağlasun Karadeniz suyun karadır kara
    Haramdır üstünden alınan para
    Ne yazık çalışır fakir fukara
    Bizi ağlamıyan kimi ağlasun Koca su dalgası derinden geldun
    Sinop Vapuru'nu ortadan deldun
    Nice çocukları yetim koyverdun
    Bizi ağlamiyan kimi ağlasın

    * Ortaköylü Osman Yetkiner'de 30 kıtalık bu destanın tamamı bulunmaktadır.
    2
    İsmim Mustafa soyadım Topçu
    Gece saat dörtte kıyamet koptu
    Kapıyı açınca ailem korktu
    Sal geldim evime ona yanarım İşime doğru gitmiştim güya
    Akşamdan görmüştüm bir fena rüya
    Beni de geçirdi bu fani dünya
    Sal geldim evime onu yanarım Ah gidi annem ağlarsın beni
    Allah kayırsın ebedi seni
    Topraklar soğuktur unutma beni
    Sal geldim evime onu yanarım

    * Ortaköylü Osman Yetkiner'de 26 kıtalık bu destanın tamamı bulunmaktadır.

    --------------------------------------------------------------------------------
    KULOĞLU OSMAN DESTANI
    1
    Aslımı sorarsan Rize civarı,
    Dört yanımız oldi kale divarı
    Neslimi sorarsan Kuloğulları,
    İsmum Osman nam, başka bulunmaz.. 2
    Şimdi söyliyeyim derdimi size,
    Hüda'nın takdiri var idi bize,
    Meylimi duş ettim, vefasız kıza,
    Yanarım, derdime derman bulunmaz. 3
    Hak'kın emri idi, şeytana uydum,
    Ancak gençliğimin kadrini duydum,
    Belasız başumi belaya koydum,
    Yanarım, yanarım, derman bulunmaz.
    4
    Bana sebeboldi belası aşkın,
    Ufak sular gibi akardum, çoşkun;
    Derunuma girdi cananım, aşkın,
    Şimdi derdumuze derman bulunmaz. 5
    Bir kız içun destan oldum aleme,
    Levh-i kalem böyle yazdı falıma,
    Mahbuslara hasret kaldım sılama,
    Niçun derdimuze derman bulunmaz. 6
    Bir yiğit kırk yılda kemal olmaz mı?
    Bekara mahpusluk zulüm olmaz mı?
    Sallanup seyretmek kısmet olmaz mı?
    Geçti devran, günüm bulunmaz.
    7
    Akrabadan hasım oldular bana,
    Zalim Hac 'İbrahim kastettin cana,
    Ölürsem intikam kalur mi sana?
    Ar ile ölmüşüm sabır olunmaz 8
    Bir kız için derdest ettik alemi,
    Alnımıza böyle yazdı kalemi,
    Bütün zaptiyeler aldi yolumi,
    Neyleyim, derdime derman bulunmaz. 9
    Kova kova çıktık, ırmak başına,
    Bak, şimdi feleğin aksi işine,
    Hükümet mecmuu geldi peşine
    Bizum ahbaplardan derman bulunmaz.
    10
    Değirmeni ettim tabya, durdum,
    Askerin önüne meydana vardum,
    Tüfeğin elime aldum, yürüdüm,
    Başa yazılana çare bulunmaz. 11
    Baktum kız ağladı, "Bırakma beni !"
    Söyledi "Vallahi terketmem seni "
    Yalancı imansız, aldadı beni
    Başa yazılana çare bulunmaz. 12
    Böyle bilsam, ölsem teslim olmazdım,
    Bana böyle puşluk olur bilmezdim
    Şimdi göz yaşımı böyle silmezdim,
    Çekelim mihnet, derman bulunmaz.
    13
    Hükümete geldim, kollarum bağlı,
    Biçare Osman'un yüreği dağlı,
    Ricaya başladı cümle ahali,
    Şu benum derdume derman bulunmaz. 14
    Yine Hacı İbrahim açtın kanadı,
    Canıma kastetti zalim inadı,
    Yalancı dünyadan kesilsin adı,
    Ararım, derdime ilaç bulunmaz. 15
    Koca Hacı İbrahim ettin kalursa,
    Kurtulursun, canım, Mevlam alursa,
    Bu mapushanede böyle olursa,
    Ölümün derdine çare bulunmaz.
    16
    Bu yalan dünyada sürdüğüm devlet,
    Ölürsem de sana eylemem minnet,
    Bu mapushaneden çıkarum elbet,
    Daha bu Osman'un oni alınmaz. 17
    Sağluğumda kabre girmişim böyle,
    Benden, seduğume çok selam söyle,
    Acep gül açtı mı bizim mahalle ?
    Bizum güller soldi, daha açılmaz. 18
    Başumuza yazılmıştı balalar,
    Sağluğumda benum yarim alalar,
    Hatıra binaen dava görürler,
    Yanarum, derdume çare bulunmaz.
    19
    Hacı İbrahim hükümeti kabzetti,
    Lira ile beni kalebent etti,
    Yalandan muhpirin sozini tutti,
    Şimdi derdimize çare bulunmaz. 20
    Benim Suri'ciğim terketmez beni,
    Mevla'ya emanet etmişim seni,
    Bir sene curnala uğrattın beni,
    Benim curnaluma çare bulunmaz. 21
    Bu dünyada davam görülmez benim,
    Bigayr-i hak yandım, derdine senin,
    Şimdi Kobal oldi davacım benim,
    Irize'de başka yiğit bulunmaz
    22
    Sen benim yarımı almak dilersin,
    Gel bana elişme, pişman olursun,
    Belki bu Osman'ı ülmüş bilirsin
    Sonra derdimize çare bulunmaz. 23
    Bana kalmaz, ahbap alur canuni,
    Dünyadan keserim adı, şanuni
    Sana haber olsun, aç meydanuni,
    Daha böyle devran sana bulunmaz. 24
    Bir gül idum İrize'nun içinde,
    Filiz ile oynardum meydan içinde,
    Rakılar meydana, kadeh içinde,
    Geçti devran, günümüz daha bulunmaz
    25
    Merluk ile hasım gelemez başa
    Ne yapayım, böyle kaldum telaşa,
    Batum'dan Samsun'a gezdum başbaşa,
    Selam o günlere, daha bulunmaz. 26
    Yiğidin başına her bela gelur,
    Osman'ın yarını başkası alur,
    Kesilmiş curnalı, bir sene kalur,
    Sakın gam yeme, kim, o gün bulunmaz 27
    Benim ustadımdan vasiyetim var,
    Kadrimi bilmeze hiç olamam yar,
    Ar ile olmişim derde giriftar,
    Mevla'dan bir kerem, kuldan bulunmaz
    28
    Çok devran surmuşim, istemem daha,
    Yardan selam gelur... bana,
    Koca Kobal, ahdum kalur mi sana ?
    Ar ile kalmışım, çare bulunmaz. 29
    Bir de pıçağumi taksam boynuma,
    Hiç acıman beni, aldum koynuma,
    Beş sene de yatsam, gelmez aynuna,
    Ölümün derdine çare bulunmaz. 30
    Ölürsem de beni acıman dostlar,
    Şimdi bana bağ-ı bostan mahpuslar,
    Vaz gelmem yarımdan, hazine verseler
    Neyleyim şimdiluk çare bulunmaz.
    31
    Bir ayluk mapusluk bir sene oldi,
    Gül gibi bedenler mahpusta soldi,
    Bir zaman çekeyim, daha ne oldi ?
    Neyleyim, derdime çare bulunmaz. 32
    Nice kimselerden aldum haracı,
    Yureğume girdi bir aci,
    İsterse hep alem olsun davacı,
    Takdire yazılana çare bulunmaz. 33
    Hep söylesem size, baş olmaz derdim,
    Gece gün devrana seyre giderdim,
    Derviş Paşa kadar hüküm ederdim,
    Geçti devran günüm, daha bulunmaz.
    34
    Yaran, ahbaplarum gelmez yanuma,
    Gençliğime yazuk, girme kanuma,
    Hacı İbrahim yakışmazdı şanuna,
    Her meta bulunur, yiğit bulunmaz. 35
    Dünyayı seyrettim, hep uçtan uca,
    Reva mı değişmek altuni tunca ?
    Yürekten yaram var, gittum ilaca,
    Şu benum yarama ilaç bulunmaz. * Bu destanın şairi tespit edilemedi.
    Rize Duaları
    --------------------------------------------------------------------------------

    Allah ağrilaruni kafdağinun arkasina aşursun
    Allah bedeni sihetuni versun
    Anan kesilsun sağa
    Beyaz sakal tarıyasun
    Boş çeseye salmayasun
    Çoheyi coresun
    Dunyanun adini alasun
    Haznelere çatasun
    Kadanı alayım
    Kadanı alasun
    Nere var bi cuneş oreya olasun
    Nur aksun mezarluğuna
    O binam, kesileyim sağa
    O verenine kurban olayım
    Oğul veresun da duynayi doldurasun
    Sakallarini tariyasun
    Sular gibi artasun
    Toprakları kadar yaşıyasun
    Uşaklarun da sağa ole etsun
    Zihnunuzi çesçin etsun



    --------------------------------------------------------------------------------
    Rize Bedduaları
    --------------------------------------------------------------------------------

    Adun çesilsun
    Allah yedi yorgan yıpratasun
    Ander kalasun
    Başun kesile
    Dert başuna
    Hay korbakor çıkasun
    Heyirini cormeyesun
    Kisacunli olasun
    Korbakor olasun
    Murt cidesun
    Nabedil olasun
    O ander kalasun
    O ander kaybana kalasun
    O başın kesile da kellen
    O keseyim seni aleme
    Oğa çok eğriluk etti, ecrini çekecek
    Pakliya seni
    Peşuk sallamiyasun
    Sincile enesun
    Tamdan tuma çidesun
    Ubur çikasun
    Uşak çipasi çesmeyesun
    Vay başuna
    Vay vereyim aklın
    Ağaç İşleri ve Bitkisel Örücülük

    Kullanılan malzemeler: Kızılağaç (kızılçam), şimşir, ıhlamur, kestana, ceviz, fındık, gürgen, erik, elma vb. gibi ağaçlar, çeşitli metallerden yapılmış kuşak, çiviler; değişik bileşimli tutkal ve boyalar.
    Uygulanan teknikler: Oyma, çakma, bükme, dizme, çatma, boyama.
    Yapılan eşya türleri: Çekme sofra, iskemle, tekne, kovan, yayık, karalahana bezmelikleri, kadı ve gerdel, kaşık, kepçe, ezmelik, beşik, sandık vb. gibi günlük gereksinimi karşılayan parçalar.
    Beşik
    Hala yapımı turistik eşya olarak sürdürülen beşikler diğerlerinden boya kullanımı ile ayrılmaktadır. İskemleler gibi bazı üniteleri tornalarda hazırlayan, kızıl çamdan yapılan beşikler ahşaptan boncuk keserek bezenmektedir. Canlı renklerle boyanan ünitelerin birbirine çakılmasıyla oluşturulan beşiklerin gürgen ve kestane ağacı kullanılarak yapılan halkalarla salladıkça ses çıkaran çeşitleri ünlüdür.
    İskemle
    İskemlelerin dört ayağını üstte birbirine bağlayarak bir oturma ünitesi oluşturan bitkisel örücülük sarmaşık, mısır kapcığı ve mısır fidesinden elde edilen iplerle yapılmaktaydı. Günümüzde giderek sentetik elyaftan hazırlanmış iplerin aldığı görülmektedir. Balık sırtı ve hasır örgü çeşitlemeleri ile sarı ve yeşil renklerde hazırlanmış örneklere on yıl öncesine kadar rastlanılmaktaydı. Bugün bu türlerin turistik eşya niteliğinde küçültülmüş boyutlarda yaşatılmağa çaba harcandığı dikkati çekmektedir.
    Sepet
    Fındık dallarını çıtlatıp kırdıktan sonra çakıyla kesilen düz şeritlerle örülen sepetler ayaklı (topuklu) ve ayaksız olmak üzere iki ana başlık altında kümelenmektedir. Topuksuz parçalar yayvan gövdeli ve genellikle saplı tasarlanmıştır. Topuklu parçalar ise tek topuklu, ağız kısmına doğru genişleyen üzüm toplamaya yarayan, ince uzun gövdeli tiyeter, diğerine kıyasla daha büyük boyutlu iki topuklu topuklarına ip bağlanarak sırtta taşınan çay sepeti olarak isimlendirilen ağız kısmına doğru gövdesi genişleyen sırt sepeti ve üç topuklu çay sepetinden daha küçük boyutlu, saplı elde taşınan yük sepeti şeklinde sıralanabilir. Gerek yüksekliği 50 cm.den aşağı olmayan tiyeterler gerekse yüksekliği 55 cm. ağız çapı 40 cm. çevresinde olan çay sepetleri ve gerekse yüksekliği 35 cm. ağız çapı 28 cm. çevresinde olan üç topuklu sepetlerin tek renkli ve iki renkli türleri bulunmaktadır. Fındık ağacının naturel renkleri olan kahverengi ve beyaz şeritleri bir alt bir üstten geçirerek örülmektedir. Günümüzde Gündoğdu'da turistik eşya niteliğinde sepetler yapılmaktadır.


    --------------------------------------------------------------------------------
    Dokumacılık

    Rize dokumaları bir renkli (monokrom) ve birden fazla renkli (polikrom) dokumalar olarak iki ana başlık altında ele alınabilir. Bir renkli dokumalar kullanılan malzeme göz önüne alınarak kendi içinde yalnız halk dilinde kendir ipi olarak isimlendirilen kenevir ipiyle dokunanlar, yalnız pamuklu iplikle dokunanlar ve kendir ipi, ipek iplik, pamuklu iplik bileşimleriyle dokunan yörede melez olarak isimlendirilen dokumalar şeklinde gruplandırılabilir.
    Atkısı ve çözgüsü kendir ipinden yapılan dokumalar kalın kendir ipinden dokunmuş sert ve seyrek bir dokuma türü olan 40 cm. eninde naturel bej renkli bir dokuma türü olan feretiko, feretikodan daha kalın dokunmuş şal kuşağı, feretikoya kıyasla daha ince, yumuşak ve daha açık renkli olan bazı kaynaklarda 1958'den bu yana yapılmadığı ileri sürülen keten, en kalın kendir ipinden dokunan sık dokunmuş çuval görünümünde çay soldurma bezi olarak kullanılan şut bezinden oluşmaktadır.
    II. Dünya Savaşından sonra giderek yaygınlaştığı ileri sürülen, atkı ve çözgüsü pamuktan yapılmış, kalın, tok, beyaz tülbent görünümündeki pamuklu dokumalar yalnız pamuk iplikle dokunan örnekler olma yanısıra Rize dışından getirilen ipliklerle dokunmalarıyla ilgi çekmektedir. Melez dokumalara gelince, bunların çözgüsü kendir ipi, atkısı ipek ipliktendir. Pamuk iplikle çözülenleri de bulunmaktadır. Feretiko dışında bir renkli dokumaların bazen atkı ipliklerinde yapılan farklı seçim ve hareketlerle dokunurken nakışlananları, ensiz uçlarında birden fazla renkli süslemeler yapıldığı gözlenmektedir. Bir grupta ise halk dilinde düner adı verilen küçük deliklerle desenlenmiş örneklere rastlanmaktadır.
    Birden fazla renkli (polikrom) dokumalara gelince, bunlar bir renk dokumalardan onların don, göynek, peşkir, yağlık vb. gibi ya iç giyim ya giyim aksesuarları diğer bir ifadeyle kuşam ya da ev örtüsü olarak dokunmaları ve dış giyimde ya dolay, futa peştamal ya da başa örtülen atkı olmalarıyla ayrılmaktadır. Ya atkı ya çözgü ipliği aracılığıyla desenlendirilen bu dokumalar dolay ve atkı çeşitlemelerinden oluşmaktadır.
    Dolay peştamal bele dolanarak kullanılan dokurken yatay, takarken dikey çizgi desenli, futa olarak da isimlendirilen bir dokumadır. Genellikle atkısı pamuk, çözgüsü pamuk olan futa peştamallar giysi üzerine önlük gibi sarılmaktadır. Rize'nin dolay peştamallarında gözlenen en yaygın renkler siyah ve karşısında mor, yeşil, pembe, mavi ve krem olarak görülmekteydi. Büyük bir olasılıkla önceleri Rize'de de dokunan dolay peştamalların üretimi sonradan Karadeniz'in başka merkezlerine geçmiştir. Genellikle atkı olarak kullanılan ve Rizeli kadının simgesi biçimine dönüşen Makaslı Keşanlara gelince bu dokumalar çözgü ipliğinde yapılan batık boyamalardan elde edilen renkler sayısıyla desenlendirilmekteydi.
    Fes rengi, siyah, sarı, beyaz renkli pamuk ipliklerle çözgüsü sarılan ve atkısı tek renk pamuk iplikle dokunan Makaslı Keşan atkılarının 20. yüzyılın ilk yarısında ipek iplikle yapılanlarına da rastlanmaktaydı. İpek iplik kullanımı açısından benzer bir durum futa peştamaller gibi çizgisel desenli dokunan ipek atkılar için söz konusuydu. 1988 yılında 20. yüzyılın ilk yarısından kalan, Rize'de ipek iplikle dokunmuş iki ucu turuncu ve sarı çizgisel bordürlü lacivert zeminli atkılar sandıklarda saklanmaktaydı.
    Dokuma Bezeyici Sanatlar İşlemeler -Tenteneler -Oyalar
    Yörede top iğne, şerit iğne olarak isimlendirilen yuvarlak ve yassı iğnelerle kendir ve pamuklu dokumalar yanısıra ipek üzerine vatel teli olarak adlandırılan pamuklu iplik, ipek iplik ve metal ipliklerle işlemeler yapılmaktadır. Gözlenen başlıca iğneler dokumanın iplikleri sayılarak yapılan iğnelerden hesap iğnesi, dokumanın iplikle sayılmadan iğnelerden kum işi, delik işi, sarma, cambaz (sarhoş bacağı) çengelli (çengel iğnesi), çapraz iğne (kaneviçe), kordon tutturma (tutturmalı) iğnelerdir. Dikkati çeken işleme türleri ise yağdan isimlendirilen yağlık, peşkir, seccade, bohça, namaz yağı, yastık (seccade) olarak sıralanabilir. İşlemelerde seçilen konular ise cazı gülü (yaban gülü), hamacuna (çilek) kavlağan yaprağı, kerez (kiraz) vb. gibi bitkisel bezemeler, cami, taka gibi nesneli bezemeler ve üçgen, kare, dikdörtgen, daire vb. gibi geometrik bezemelerden oluşmaktadır. Bir renkli ve birden fazla renkli işlemeler olarak iki ana başlık altında kümelenen işlemelerde bir renkli parçalarda altın ve gümüş rengi birden fazla renkli parçalarda ise pembe, kırmızı, pepeçi rengi (bordo), patlıcan rengi, turuncu, kahverengi, siyah, yeşil ve mavi ile renklendirilmeler yapılmıştır. Canlı renkler ve sert kontrastlarla renklendirilmiş, parçalarda stilizasyonlarla biçimlendirmeler yapılmış ve genellikle antinaturalist bir üslup uygulanmıştır. Bir grup çapraz iğne ile işlenmiş örnekte tonlamalı renklendirilmelerle daha gerçeğe yaklaşan naturalist biçimlendirmelere rastlanmaktadır.

    Yörede ya mil olarak isimlendirilen tığ kullanılarak 50-70 numara pamuklu ipliklerle delik dolgu biçiminde oluşturulan trabzan adı verilen zincir çekilerek ya da iğneyle çeşitli düğümler atarak yapılan tenteneler ince örgüler alanında büyük bir zenginlik arzetmektedir. Genellikle yatak takımlarına, peşkirlere, bohçalara dikilen ya da tığla monte edilen tenteneler arasında yastık geymesi olarak adlandırılan yastık kılıfları hem işlemeleri hemde tenteneleriyle ilgi çekmektedir. 2 ile 10 cm. arasında değişen genişliklerde ince uzun şeritler biçiminde örülen tentelerin uzunluğu takıldığı eşya türüne paralel olarak değişmektedir. Tentenelerin 10 ile 30 cm. arasında genişlikleri değişen ve perdelere de takılan çeşitlemeleri bulunmaktadır. Diğerlerine kıyasla daha geniş bir bordür biçiminde örülen tek renk beyaz tenteneler beyaz dokumadan yapılmış perdelerin eteklerini süslemektedir.

    Genişlikleri 1 ile 4 cm. arasında değişen, daha ince ipliklerle örülen oyalara gelince bunlar hem birden fazla renk çeşitlemeleriyle de uygulanmaları hem bazen pul, boncuk kullanımı hem de bir grubun üç boyutlu olmalarıyla tentenelerden ayrılmaktadır. Temelde tenteneler gibi zincir çekilerek yapılan tığ oyalarının kenar temizleme ve çembere oyayı bağlamak için uygulanan zürafa adı verilen kenar temizleme iğneside bulunmaktadır. Tentenelerden daha ince olan oyaların bir grubunda süsleyici gereç olarak kullanılan irili, ufaklı pullarıyla dikkat çekmektedir. Çemberleri süslemek amacıyla tasarlanmış bu oyalar arasında Çamlıhemşin çevresinde parapul olarak isimlendirilen pullu oyalar tipiktir. Genellikle siyah ya da lacivert çemberleri bezeyen bu oyalardan tırtıba ve bedal adıyla bilinenleri ünlüdür. Pul kullanmadan yapılan birden fazla renkli örnekleri arasında bazıları anlam yüklü bazıları bitkisel, nesneli, figürlü ve geometrik bezemeleriyle göz kamaştırmaktadır. Ya bir renkli ya birden fazla renkli çemberleri çevçeveleyen oyaların benzer konularına tentenelerde de rastlanmaktadır.



    El Örgüleri

    Değişik sayılarda şişle elde örülen koyun, keçi, teke ve oğlak vb. gibi hayvanlardan elde edilen yün ve kıl işleri Rize'de yapılmaktadır. Önceleri doğal boyalarla boyanmış yada natürel yün ve kıllardan elde eğrilerek uygulanan bu işlerin giderek ya fabrikasyon hazır yünden ya da sentetik elyaflı ipliklerden yapıldığı gözlenmektedir. Başlık, kazak, hırka, yelek, eldiven ve çorap türlerinden oluşan el örgülerinin arasında çoraplar fark edilmektedir. Ya bir renkli ya birden fazla renkli çoraplar kapsamında birden fazla renkli çoraplar çeşitlemeler içermektedir. Ya kısa ya uzun konçlu olarak yapılan çorapların beş şişle örülenleri ünlüdür. Hemşin, İkizdere ve Çamlı Hemşin başlıca üretim merkezleridir. Beş şişle örülen çoraplara burundan başlanmaktadır. Yüz, ters, lastik örgü, ilmek sarma çeşitlemeleriyle yapılan çoraplarda genellikle birden fazla iplikle çalışılmaktadır. Halk dilinde iki telli olarak isimlendirilen iki renk yünle örülenler yanısıra ikiden fazla renkle örülen on beş tele kadar sayısı artan örnekler de vardır. İlgi çeken bir grup da çalıklı adı verilen örerken iğne ardı iğnesi gibi nakışla uygulanmıştır. Örerken ipliği ilmeğin ön ve arka yüzünden geçilerek yapılan bu türde, örgü yünü yanısıra bazen ikinci bazen üçüncü, dördüncü renkte iplik kullanılmaktadır. Karadeniz'in başka merkezlerinde de örneğin Samsun'da da uygulanan bu çeşitlemenin görüntüsünden işleme izlenimi algılamaktadır.

    Çoraplarda seçilen konular kirazlı, başak, çiçek, laleli, mısır sırası, çam dalı, zampara çiçeği, tiken yaprağı, sarmaşık vb. gibi bitkisel bezemeler; tavuk ayağı, kuşlu, kanatlı, koç boynuzlu, uğur böceği, kelebek (titer) vb. gibi figürle bezemeler; çatal, kar tanesi, damlalı, süpürge, sepet vb. gibi nesneli bezemeler; baklava, çengel, çubuklu, küp, yıldız vb. gibi geometrik bezemeler ve aşık yolu, şaşırdı, gönül çengeli, gözü yaşlı, gelin yanağı vb. gibi anlam yüklü bezemeler olarak sıralanabilir. Ya yatay sular biçiminde farklı sayıyla yüzeye yayılan ya çorabın ön yüzünde burundan bileklik yoluyla konca kadar uzanan dikey bir kuşakla bezenmiş örneklerin taban ünitesi geometrik çizgilerden oluşan farklı bir desenle tasarlanmıştır ve topuk üstü genellikle bir serpme motifle süslenmiştir.
    Bu arada giderek azalan kıl örgüleri arasında süt süzgeci olarak tasarlanan parçaların gerek işlev gerek kullanılan malzeme açısından ayrı bir yeri vardır.

    Yorgancılık

    Rize'de yorgancılık açısından çok zengin bir repertuvarla karşılaşılmaktadır. Rize'de merkez çarşısında yirmiyi aşkın dükkanla Yorgancılar Çarşısı bu konuda tanıklık etmektedir.
    Aynı zamanda atölye olarak kullanılan dükkanlarda değişik malzemeyle, değişik boyut ve süslemelere sahip yorganlar dikilmektedir. Genellikle yüzü ve astarı farklı kumaştan örneğin ipek atlas, mermerşahi, basma vb. gibi kumaşlardan hazırlanan yorgan kılıflarının ya pamuk ya da yünle doldurulduğu, tek dikişle dikildiği ve ağırlıkla çift kişilik yorgan yapıldığı görülmektedir. iki kişilik yorgan için 4 kilo pamuk, astar için 5 metre mermerşahi, yorgan yüzü için 4 metre 60 santim tek en basma ya da atlas kullanılmaktadır. Yorgan boyutları 190x200 cm. ile 230 cm. arasında siparişe göre değişmektedir. Ustalar önce kestiği kumaşlarla astar ve yüzü birleştirmekte (çatmakta) böylece bir torba oluşturmakta sonra bu torbayı (kılıfı) pamuk yada yünle doldurmakta (döşemekte) doldurulan maddeyi iyice yerleştirip, kaymaması için çok geniş bir teğelle tutturduktan sonra tebeşirle yüzeyi desenlendirmekte ve desen çizgilerinin üstünde yorgan iğnesini bir alt ve bir üstten geçirerek atlas yorganı 50 numara pamuklu iplikle, mitili ise 60 numara pamuklu iplik kullanarak dikmektedir (sırımaktadır).
    Bazı örneklerde üzeri işlenerek süslenmiş ipek atlas yüzlere de rastlanmaktadır. Sarma iğnesi ile işlenmiş bu örneklerde farklı renkte ipliklere yorgan dikişi yanısıra yapılan işlemelerle yorganların süslendiği görülmektedir.
    İşlemesiz olarak hazırlanan düz teğelti biçiminde sırılan yorgan dikişlerinin yüzde sık aralarla uygulanan biçimleri Trabzon'da baskı yada ince iş olarak isimlendirilmektedir. Baskının düz yatay çizgide gelişen türü batırmalı baskı, düz dikey çizgide gelişen türü kara baskı ve diagonal çizgide gelişen türü için çapraz baskı tamamlamaları kullanılmaktadır. Dükkanlarında yere ayaklarını uzatarak oturan ve yorgan dikiminde bir iğne ve orta parmağına taktığı ucu açık bir yüksükle çalışan ustaların üstün bir teknik beceriyle yer yer yüzeye kabartma izlenimi verdiği kabartılan yüzeylerle çitilerek geriye doğru çekilip zemine tutturulan kumaş yüzeyinde dikişlerle sağlanan boş ve dolu kontrastlarıyla bezemeler oluşturduğu bazen boş, dolu yüzeyler arasında daha sık iğne taramalarıyla yüzeye zenginlik kattıkları fark edilmektedir.
    Rize'deki yorgan modelleri ya dikilmiş yorganlara ya da yorgancılardaki fotoğraflara bakılarak seçilmekte ve çarşıda çok sayıda model bulunmaktadır. Genellikle modeller adlarını ya yorgan üzerindeki motiften ya da kompozisyon bütününden almaktadır. Yorgan modellerinin bazılar şöyle sıralanabilir. Motiften yola çıkılarak isimlendirilen örnekler: Çerçeve, mekik, fiyonk, pervane, şemsiye, tren yolu vb. gibi nesneli bezemeler; kelebek, kırlangıç, çavuş vb. gibi figürlü bezemeler; güneş, ay, dünya, yarım ay vb. gibi kozmik bezemeler; küp, yıldız, baskılı, baklava vb. gibi geometrik bezemeler; top dikiş, üç gül vb. gibi bitkisel bezemeler. Geometrik çizgilerle tasarlanan modellerde, beş orta vb. gibi kompozisyondan yola çıkılarak yapılan isimlendirmelere de rastlanmaktadır. Bu arada adını bir şehirden alan anlam yüklü örneklerle de karşılaşılmaktadır. Örneğin: Adana.
    Atlas ve pamuklu mitil türlerinde tek renkli (monokrom) basma türlerinde kumaşın verdiği özellikle çok renkli (polikrom) nitelikler gösteren yorganlar arasında kompozisyon tek renkli örneklerde daha belirgindir. Çok renkli örneklerde kumaşın deseni ile yorganın kompozisyonu arasında bir uyum görülmemektedir. Genellikle antinaturalist yada nonfiguratif biçimlendirmelerle tasarlanan kompozisyonlar bir yada iki sıradan oluşan bir çerçeve bordürü içinde oturtulmuştur.
    Örneklerde beliren kompozisyonlar ya bir merkez çevresinde gelişen kompozisyonlar ya da sıralamalarla düzenlenen kompozisyonlar olarak iki ana grup altında toplanmaktadır. Bir merkez çevresinde gelişen kompozisyonlar ya da bir merkezde dağılan kopmozisyonlar yada bir merkez de toplanan kompozisyonlar olarak iki ana başlık altında kümelenmektedir. Her iki türde de göbek ve dört köşe belirgindir. Sıralamalarla düzenlenen kompozisyonlar ise motiflerin sıralamalarla yüzey üzerine yerleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Bunlar düzgün sıralamalar, kaydırılmış sıralamalar, bağlantılı sıralamalar biçiminde dizilen motiflerle oluşturulmuş kompozisyonlar olarak üç ana başlık altında kümelenmektedir.



    --------------------------------------------------------------------------------

    DİĞERLERİ

    Bakırcılık
    Rize bakırcılığının kazan, el leğeni, tas, gügüm, ibrik, bakraç, tava, süzgeç vb. gibi örnekleri genellikle dövme tekniğinin uygulandığını göstermektedir. Bakır külçeleri ya da levhaları çekiçleyerek uygulanan dövme tekniğiyle yapılmış bu parçalar arasında özellikle alt bağlantı yerlerindeki ince çekiç dövmeciliğiyle uygulanmış, geçme dövme tekniği sap ve kulplardaki perçinleme ve özellikle hamsi süzgeçlerindeki delik işçiliği fark edilmektedir. Bu arada bir grup su güğümünde karşımıza çıkan içine bazı maddeler yerleştirerek kapağın açılırken ses çıkarmasını sağlayan uygulamalara da rastlanmaktadır. On yıl öncesine kadar Bakırcılar Çarşısında çalışan bakır işi ustalarının yerinde bulunmadığı, artık aynı zamanda atölye olarak kullandıkları dükkanlarda yapının tabanına monte edilmiş farklı boyutlarda ahşaptan yapılmış tezgahlar önünde farklı boyut ve biçimlerdeki örslerle bakır levhaları çekiç ve tokmakla dövmedikleri görülmektedir. Bu arada bir yan dal olarak kalaycılığın az sayıda ustayla süregeldiği, mıhlama tavalarının artık etnografik malzeme olarak değerlendirildiği fark edilmektedir. Benzer durum teneke işleri ve demircilik içinde söz konusudur.

    Teneke İşleri- Demircilik

    Teneke işlerinde de on yıl öncesine kadar Rize Pazarında bulunabilen tenekeden yapılmış fenerlerin kaybolduğu gözlenmektedir. Çayelinin Tenekeciler Çarşısında yakın zamana kadar bulunabilen fenerler teneke olarak isimlendirilen ince galvanizli saçtan yapılmaktaydı. Gelberi ve likmen olarak açıkta yanan türleri de bulunan fenerlerin üstündeki halka ile asılan, üçgen prizma tepelikli ve kenarları camdan yapılmış dikdörtgen gövdelikleri de vardı. Aydınlanmak için balıkyağı yakılan fenerlerde sonraları gaz yağı kullanılmaktaydı.
    Önceleri özellikle kilit, anahtar, ocakta kullanılan saç ve ateşlik zinciri (gelenbur), tiyeter askısı vb. gibi ev eşyası yapımı türleri yanısıra Rize'nin taş köprülerinin tam ortasındaki kilit taşından aşağı doğru sarkan zincir biçimindeki askılarda çeşitlemeler sergilenmiş demir işleri makineleşme sürecinde el işçiliğini yitirmiştir.

    Taş İşçiliği

    Rize'nin taş işçiliği örnekleri arasında pleki (peleki) adı verilen bir tür tandırların ayrı bir konumu bulunmaktadır. Ekmek, hamsi vb. gibi yiyecek maddelerini pişirmek için taştan yapılmış yuvarlak ağızlı, yuvarlatılmış, oval gövdeli, düz kaideli küpler tipiktir. Rize'de bulunan taş ocaklarından koparılan karataş kitlesi önce içe doğru oyularak sonra dış yüzeyi yuvarlatılarak oluşturulmaktadır. Koltuk, yarım koltuk, çeyrek koltuk vb. gibi isimlerle bilinen çeşitli boyutlarda örnekleri bulunan bu taş küplerin hamsi pleki türlerinin kaidesinde hamsinin pişerken suyunun akmasını sağlamak için açılmış bir delik bulunmaktadır.
    Sonuç olarak denilebilir ki bu kitabın bir ünitesinde kısaca aktarılmağa çaba harcanan Rize, 20. yüzyıl elsanatları maddi kültürümüzün engin bir uzantısı manevi kültürümüzün değerli görselleridir. Ya el işi ya el sanatı ya da artistik elsanatı düzeyine ulaşmış bu parçaların önceki yüzyıllara ait gelişim çizgisi de araştırılmalı ve yirminci yüzyıl da buna eklenerek daha detaylı bir sistematikle belgelenmelidir.



    --------------------------------------------------------------------------------

    Bir kaç terim...


    --------------------------------------------------------------------------------

    Pullu : Pullu, peşkir veya yağluk, kendir dokuma havlulara denir. Pullu, kendir dokuma en yaygınçeyiz eşyasıydı. Pullunun dar kenarları genellikle püskülle dokunurdu. Pullunun üzerlerinde ise dokunurken veya sonradan ipek, renkli tellerle motifler işlenirdi.
    Motif (Beyaz İş) : Bezlerin motif işlenerek delinmesiyle elde edilen süs eşyalarına motif (beyaz iş) denir.
    Eskiden, gergev (gergef) günümüzde ise dikiş makinası kullanılarak yapılan bir el sanatıdır. Daha çok eskiden, genellikle pencere ve yatak örtülerinin alt kenarlarının süslenmesinde kullanılırdı. Beyaz iş, motifin veya desenin çeşitli yöntemlerle örtüye işlenip kesilmesinden oluşturulur. Motif, yapılış tekniklerine göre beyaz iş, acor ve Türk işi gibi isimler alır.
    Tentene (Dantel) : Tığ dokuma süsü eşyalarına tentene denir. Eskiden olduğu gibi bugün de en yaygın el sanatı tentenedir. Kısa, uzun, dar ve geniş olarak kullanılacak yere göre dokunan bir çok tentene modeli vardır. Tentene daha çok yatak, yorgan ve yastık örtüsü gibi eşyaların süslemesinde kullanıldığı gibi giyim ve bir çok ev eşyasının süslenmesinde de kullanılır. Çok çeşit ve zengin motifler vardır.
    Dantel (İğne Oyası) : İğne ile dokunan tenteneye yörede dantel denir. Tentene gibi zengin modelleri ve motifleri vardır. Dokunuşunun zor ve zaman alması nedeniyle, kullanım alanı tentene kadar geniş değildir.
    Donak : Arpa sapları ve renkli teller kullanarak, içi boş yumurta kabuklarınınsüslenmesiyle yapılan tavan süs eşyasına denir.
    Uya (Oya) : Tığ veya iğne ile iplik, boncuk ve pul gibi süs malzemeler kullanılarak yapılan çeşitli süslemelere yörede uya (oya) denir. Çember gibi eşyaların kenar süslemeleri, daha çok oya işlenerek yapılır. Zengin mttifler vardır.
    Kanaviça (Kanaviçe) : Patiska üzerine renkli teller kullanarak iğne ile yapılan motifli veya figürlü süs eşyalarına denir. Eskiden, sökümlük kanaviçe bezler ve gergev (gergef), mekik kullanılarak yapılan kanaviçe çeşitleri yagındır. Kanaviçe son zamnlarda kanvice denilen hazır bezler üzerine yapılmaya başlandı. Bu bezlerden genellikle namazlık, el bezi ve tablo gibi eşyalar yapılır.
    Levha : İpekböceği kozası ve siyah bez üzerine sırma kullanılarak yapılan süsü eşyasına levha denir.Bu levhalar camlı bir çerçeveyeyerleştirilerek kullanılırdı. Levha ortasında boş bırakılan yere, genellikle bir insanın resmi konurdu.
    Cağ ve Şiş : Çorap gibi eşyaların örülmesine cağ işi, fes ve kaşkol gibi eşyaların örülmesine de şiş işi denir. Cağ ve şiş ilerinde kullanılan iplikler, küçükbaş hayvanların yünlerinden elde edilir.
    Bu yünlerin iplik haline gelmesi için ilk önce, kırpılan yünlerin açılması, açılan yünlerin tarakta taranması, taranan yünlerin "yığ ve teşik" kullanılarak açılması gerekir.
    Evet... şimdi bir çoğu bilinmeyen, nesilleri kesilmiş isimleri unutulmuş misali eskiden yaygın kullanılan erkek- kadın kiyafetleri ve süs eşyaları şunlardır.

    KADIN KIYAFETLERİ
    Çember : Kenarları işlemeli, sade, renkli veya motifli başörtü.
    Yaşmak : Kenarları işlemeli ve renkli başörtü. Genellikle çember üzerine takılarak kullanılır.
    Yazma : Yaşmağın büyüğüne denir.
    Atkı : Genellikle kadınların kullandığı büyük başörtü.
    Peştemal : Daha çok evli ve yaşlı bayanların kullanıldığı, bel örtüsü olarak da kullanılan ince çubuklu desenli başörtü.
    Makaslı Peştemal : Püsküllü ve delikli peştemal. Daha çok genç kızlar ve genç kadınlar kullanır.

    Kara Peştemal : Genellikle yaşlıların kullandığı, kenarları kırmızı kara peştemal.

    Çeşan : Başa veya bele takılan, geniş çubuk desenli bir tür peştemal, dolaylık da denir.
    Tepeluk : Gelinlerin giydiği ufak paralarla süslenmiş fes.
    Fistan : Oldukça bol ve uzun dikilen, altlı üstlü bütün giysi.
    Entari : Fistana entaride denir.
    Gozli Çarşaf : Altlı üstlü bele bağlanarak kullanılan beyaz çizgi desenli siyah çarşaf.
    Etekluk : Uzun eteklere denir.
    Üç Etek :Genellikle kadife bezden yapılan altlı üstlü bütün etek. Üst ceket kısmına Kutni denirdi.
    Geceluk : Kollu gecelik.
    Yun Çorap : Beş cağla dokunan, uzun veya yarım biçimde çorap.
    Şal Kuşağı : Yünden dokuma, daha çok kadınların ve yaşlı erkeklerin kullandığı kuşak.
    Don : Belden dize kadar çok geniş ve bacak kısımları lastikle tutturulan bir tür kısa şalvar.
    Tor kuşağı : Özel bir iplikten dokunan kemer.
    Patik : Ev içersinde terlik yerine kullanılan kısa yün çorap.
    Kongoş Çarık : İneklerin diz derilerinden hemen herkesin yapabildiği basit çarık.
    Çarık : Hasılsız deriden yapılan basit çarık.
    Hasıllı Çarık : Hasıllı deriden ancak ustaların yapabildiği çarık.
    Kontra : Genellikle zengin kadınların giyebildiği topuksuz ayakkabı.
    Tad :Deriden veya yünden dokunarak yapılan çarık biçimli, bağcıklı çocuk ayakkabısı
    Mes : Yaşlıların çorap üzerine giydikleri, ayakkabı içine soktukları deriden yapılmış bir tür çorap.
    Cizme :Deriden veya lastikten yapılan boğzlı bir tür ayakkabı.
    Hamal Lastik :Daha çok iş yapılırken kullanılan lastik.
    Lastik : Son dönemlerde giyilen, cizlavit de denilen en yaygın olan lastik ayakkabı.
    Nalım : Takunya da denilen ahşaptan yapılmış kaba terlik.
    Hedik : Ahşap malzemeyle yapılan, ızgara biçimli kar ayakkabısı
    Bu eşyaları tamamlayan kadın süs eşyaları da önemlidir.
    Hemayil :Üçgen veya dörtgen biçimli gümüş zincirli kap.
    Beşli : Kurdeleyle bağlanarak yakaya takılan altın süs eşyası.
    Kupli : Kurdeleyle boğaza takılan bir reşat altın değerindeki altın süslü.
    Yuzuk : Yüzük
    Kupe : Küpe
    Kaleçi : Daha çok çocukların kullandığı süs eşyası, boncuk Feritiko - Feletika

    Kendir elyafından dokunan bu bez, Arap ülkelerinin rağbet ettiği bir iç giyim bezi idi. Rizeli bir çok aile feritiko ticaretini kendine iş edinmişti. Eski dönemde Rizeli kadınların el emeğiyle gerçekleştirdikleri bu sanat Rize ekonomisine küçük çapta da olsa katkıda bulunuyordu.

    Kadınlar tarafından tarlalrın özellikle sulanabilir kısmında ekilip yetiştirilen kendirin lifleri çok yumuşaktır. Bu lifler önce suya batırılarak yumuşatılır, sonra elde eğirilerek ince iplik haline getirilir, daha sonra da o dönemde İngiltere'den ithal edilen Water cinsi pamuk ipliği ile el tezgahlarında dokunarak bez haline getirilirdi.

    Ham kendirin rengini ağartmak için, deniz kenarındaki çakıllar üzerine serilen bu bezler sık sık deniz suyuyla ıslatılarak güneşte kasarlanmaya tabi tutulurdu.

    Bu bez ince, aynı zamanda dayanıklı ve sağlamdı. bundan yapılan iç çamaşırı, vücudun terini emip tezden kurutalabildiği için için Arap ülkelerinde varlıklı kişilerin, şeyhlerin aradığı bir meta olurdu.




    --------------------------------------------------------------------------------

    ERKEK KIYAFETLERİ
    Başluk : Başa sarmak için dar ve uzun bir bez parçasından yapılır. Kukula da denir. Herkesin kendine has bir yöntemle bağlar, çoğunlukla her iki yana kulaklıklar bırakılırdı. Renk çoğunlukla haki olur ve elbiseye uydurulurdu.
    Fes : Yün iplikle cağla (şişle) dokunup başa takılırdı.
    Taka : Başa takmak için kumaştan yapılan başlık
    Mendil : El, yüz temizliğinde olduğu gibi cep süsü eşyası ve başlık olarak da kullanılırdı. Mendilin iki ucu düğümlenip başa takılacak hale getirilirdi.
    Yağluk : İki ucu düğümlenerek başlık olarak kullanılan bez parçası.
    Abaniye : İpekten , sarımtırak dallı nakışlarla işlenmiş, abani denilen bir bezin fes üzerine sarılmasıyla elde edilen sarık.
    Saruk : Daha çok din adamlarının giydiği beyaz başlık
    Mintan : Açık olan kısmı boğaza kadar düğmeli yakasız gömlek.
    İç Gömlek : Mintan altına giyilen bugünkü atlet görevini gören giysi
    Fanila : Atlet, kollu çamaşır.
    Yelek : Bugünkü yeleklere benzeyen, fakat yelekten daha bol olan giysi
    Çoha : yeleğe benzeyen, vücudu saran geniş ve kollu giysi
    Zıpka : Alt kısımları, dar üst kısımları geniş altlı üstlü bütün giysi. Zıpkanın uçkur denilen kısmı düğmeliydi. Bele bir kuşakla bağlanırdı. Genelde siyah bezden yapılır ve mintanla giyilirdi.
    İşdoni : Paçalı kilot
    Kanaviça Pantul : Şalvar biçimli, bele bir kuşakla bağlanan iri keten dokuma bezden yapılan pantolon. Genellikle çocukların giydiği bu pantolonu büyükler de giyerdi. Daha çok bir iş pantolonu kabul edilirdi.
    Kilot Pantul : Paçaları dize kadar dar, üst kısmı sağdan ve soldan bele kadar geniş olan pantolon. Dar olan kısım düğmelerle açılır ve kapatılırdı. Bele bir kemerle bağlanırdı.
    Golf Pantul : Paçası dize kadar dar, üst kısmı bol olan pantolon. Dize kadar dar olan kısım düğümlenirdi. 1940'lı yıllarda moda olan bir giysiydi.
    Yun Çorap : Beş cağla dokunan, uzun veya yarım biçimde çorap.
    Şal Kuşağı : Yünden dokuma, daha çok kadınların ve yaşlı erkeklerin kullandığı kuşak.
    Kongoş Çarık : İneklerin diz derilerinden hemen herkesin yapabildiği basit çarık.
    Çarık : Hasılsız deriden yapılan basit çarık.
    Hasıllı Çarık : Hasıllı deriden ancak ustaların yapabildiği çarık.
    Çapula : Hasıllı deriden yapılan kaliteli, çarık üstü bir ayakkabı. Çapula özel ustalarınyapabildiği ve zenginlerin giyebildiği bir ayakkabı çeşidiydi.
    Yemeni : Hasıllanmış siyah deriden altları kösele olarak yapılan, ancak zengin ve ağaların giyebildiğibir ayakkabı türü
    Tad : Deriden veya yünden dokunarak yapılan çarık biçimli, bağcıklı çocuk ayakkabısı
    Mes : Yaşlıların çorap üzerine giydikleri, ayakkabı içine soktukları deriden yapılmış bir tür çorap.
    Cizme : Deriden veya lastikten yapılan boğzlı bir tür ayakkabı.
    Hamal Lastik : Daha çok iş yapılırken kullanılan lastik.
    Nalım : Takunya da denilen ahşaptan yapılmış kaba terlik.
    Hedik : Ahşap malzemeyle yapılan, ızgara biçimli kar ayakkabısı.
    Bu erkek kiyafetlerini tamamlayan süsü eşyaları da önemlidir.
    Hemayil : Üçgen veya dörtgen biçimli gümüş zincirli kap.
    Köstek : Genellikle yelek üzerine asılan üç sıra gümüş saat zinciri.
    Picak :Daha çok morunmak için kın içersinde saklanan kesici alet. Genellikle iki tane taşınırdı. Birinin ucu sivri, diğerinin ise yuvarlak olurdu.
    Tapanca : Daha çok korunmak için taşınırdı.

    --------------------------------------------------------------------------------
    Y. Mühendis Rahmi ARER'in "Türkiyede Çaycılık ve Turistik Sosyal Kültürel Ekonomik Rize" isimli 1969'da basılan eserinden alınmıştır. Teşekkürler

    Tabiatın cömert olmayışı eski devirlerde Rizeli'yi gurbete çıkarmak zorunluğunda bırakmıştır. 1914 Harbinden önce daha çok dış memleketlere olan gurbete göç, İstiklal harbinden sonra Türkiye içine yönelmiştir. Bugün Samsunun köy ve merkez nüfusunun %30'u İstanbul'da 300, Ankarada 150 bin civarında Rizeli bulunduğu meydandadır. Buralarda ev, yurt ve ticarethane sahibi oldukları halde çoğu doğduğu diyarla bağını kesmemiştir. İzmit ve Sakarya vilayetlerinde, Yalova, İzmir ve Bursa çevrelerinde büyük topluluklar halindedirler. Vilayet nüfusunun üç mislinden fazla Rizeli, Türkiyenin çeşitli diyar, şehir ve kasabalarında yerleşmiştir.
    Derinlemesine tetkike değer, başlı başına sosyal bir konu....

    Gurbet elinden, zati ihtiyaçları dışında, memlekette kalan aile efradına, geçim parası biriktirmek ve göndermek zorunluğu karşısında, (Tarık Bin Zeyyat) gibi ne olursa olsun muvaffak olmak zarureti her tehlikeyi göze almak mecburiyetile karşılaşmıştır. İcabında gemici, marongoz, kayıkçı, betoncudur; tüccar, armatör, fabrikatördür. Her işe atılır, şahsi bütün kabiliyetlerinden istifade eder. İstanbulda deniz ticaret ve nakliyeciliğinde, kereste ticaretinde önemli yeri olduğu gibi endüstri alanında da başarılar sağlamış, birçok fabrikaların da sahibidir.

    Göç ettiği yerlerde, tarım alnında da başarılı olmuştur. Bu başarısını Samsun Vilayetinin, Marmara Havzasının, İç Anadolunun birçok yerlerinde hatta Van ve Tatvanda izlemek kabildir. gittiği her yerde siyasi sahalarda parytilerin bütün kademelerinde, birinci planda yerleri elde ettiği, bütün siyasi teşekküllrin kurultaylarına, Türkiyenin bir çok vilayetlerinden delege temsilcisi olarak gönderildiklerini görmek mümkündür. Hayatta gözü pek olmadıkça başarı elde edilmez kanısındadır.

    İyi bir kolonizatör olduğunu, yerleştiği bazı illerde ispat etmiştir.

    Rizede iken, kendisinde mevcut aile, kabile bağlılıklarının yanısıra dışarda, hemşehri olarak da birbirlerini çok tutarlar, tesanüt bu defa tamdır.

    Rize dahil, şark vilayetlerinden büyük şehirlere, İstanbul'a ve sanayi mıntıkalarına, gurbetçi akınları olduğu ve devam ettiği bir hakikattır. ... Burada belirtilmek istenen nokta Karadeniz ve Rize halkının göç hareketinde başka güdülerin varlığını açıklamaktır. Orta Anadolu yerlisinin belki satın alma gücü, nakit parası yoktur, hiç olmazsa, buğdaya, hayvana, yani ekmeğe, süte, ete, gıdai maddelere bir nebze sahiptir, açlık korkusu yoktur.

    Fakat, tabi ürün kaynakları 3-4 aylık yiyecek ihtiyacını ancak temin edebildiğinden Rize köylüsü, İstanbulda Kasımpaşa da oturandan, çalışandan farklı durumda değildir. O da İstanbullu gibi günlük ekmeğini, sebzesini, yağını, tuzunu, giyeceğini satın almak zorunluğundadır. Ne köylüdür, ne de şehirli; köyde oturur, fakat yaşıyabilmel için şehirli gibi kazanması lazımdır...

    Gurbetçilik, bugün çay bölgesi olan sahil kısmında çok azalmış isede, diğer bölgeler halkı, hala bu yoldan geçim temini peşindedir.

    İş mevsiminde eli kolu iş tutan gider, 100 haneli köyde, bazen 7-10 ihtiyar erkek kalır. Erkeğin ayrılışı, bütün aile işini kadınlara yükler.
    Doğu Karadeniz ve Rize'de oynanan halk oyunlarına horon denir, öyle horum, horom,horun, foron diye kitaplarda yazılanları pek yaygın değildir. Erkekler'in ve kadınların farklı oynayışlarına göre çeşitli adlar alır.
    Rize'de Hemşin ve Rize olmak üzere iki türlü horon vardır. Hemşin horonları genellikle tulum, Rize horonları kemençe eşliğinde oynanır. Rize Horonları İyidere, İkizdere'den Çayeli sahilini alacak bir alanda yayılır. Çayeli dağlıkkesimlerinden Fındıklıyı da içine alan bölümde ise Hemşin horonları vardır.
    Kadınlar tarafından oynananlar, kız horonu, kadın horonu ve sallama gibi isimler alır. Bunlar erkek oyunlarının daha yumuşak olan ve çömelme figürüne yer verilmeden oynanan "nanay" türündendir.
    Karışık oynananlar, eşler ya da yakın akrabalar kadın ve erkekler birlikte oynanır, rahat horon, alaca horon diye adlandırılırlar. Bunlar çömelmeden oynanırdı.
    Horon, çalgı ve türkü eşliğinde oynanır. Eskiden kaval , kemence, zurna, mızıka ve akordiyon eşliğinde oynanırdı. Şimdi ise daha çok kemence ile oynanır. Horon oynayanların sayısı belirsizdir birkaç kişi ile oynandığı gibi elli, yüz kişiyle de oynanır. Daha çok evlerde ve evlere yalın düzlüklere oynandığı için bu sayı sınırlıdır.
    Genellikle çember oluşturularak veya "kadıbağı" yapılarak oynanır. Horon'un başındakine horon başı, horon çeken derler
    Uyarmalar, "Dik oyna dik, al aşağı al, şaşma beri bak, yürü yürü, al geri al, yaylan yaylan, at belini at, kalk oyna, savuş savuş, gel içeri seslen, geldim beraber selen canlı, yaşşa tulum, ses ver canlı, enişteee... gibi sözlerle yapılır.
    Dizi oluşturulurken el ele tutuşulur. Horon da vücudun titretilmesi, diz kırma, sağa sola açılma, öne eğilirken ellerin aşağıya indirilmesi, ellerin yukarı kaldırılması, ayakların yere vurulması gibi figürler vardır.
    Düğün, nişan, eğratluk, harman, asker uğurlama gibi günler horon oynamak için bir bahane olur.
    Son zamanlarda artık düğün salonlarında oynanır oldu, artık öyle köy meydanlarında, ev avluları neredeyse bir nostalji olma yolunda.
    İlimizdeoynanan oyunlardan bazıları şunlardır : Hemşin, Rize,Yüksek Hemşin, Topaloğlu, Mehmetine, Rize Kız Horonu, Hemşin İki Ayak, Rize İki Ayak, Çinçiva, Papilat, Rize Sıksarayı, Sallama , Siya Siya, Atlama, Karadere, Bıçak Oyunu, Rahat Horon ve Alaca Horon
    HEMŞİN YAYLALARINDAN DEYİŞLER

    --------------------------------------------------------------------------------
    Takmışım boğazuma
    Türki kufıçasını
    Soylıyeceğım burda
    Türkilerin hasını Gökyüzünde ay çalar
    Ay yıldızı parçalar
    Gitmelı zengin yere
    Ağır gelsın boğçalar Evımın arkasından
    Araba geçmeyecek
    Soylemışım yarıma
    Sıgara içmıyecek Duman dağın üstünde
    Esıyor serin serin
    Şımdı benım sevdığım
    Ah çeker derin derin Artık vaktım geçıyor
    Bende evleneceğım
    Yemın etmışım yarım
    Sevmeden alacağım
    Kararmış çiçeğinden
    Acı oldu balımız
    Sevdıkte alamadık
    Yok ıdı ıkbalumuz Bozuldu bucek punı
    Doldı bal peteğıne
    Dayanamam sevgilim
    Ayrılık köteğine Etmışım çam odunu
    Yonga yonga yakarum
    O cilveli boylara
    Bende döner bakarum Karşıda çifte çamlar
    Ne oldu da kurudu
    Bu sabah benim yarım
    Ne meraklan yurudu Yoğurdu koydum tasa
    Doğradum basa basa
    Canimin sağlığında
    Yaşa sevgilim yaşa
    İtti nişan yüzüğüm
    Kapıya taş üstünde
    Bulan versin kardaşlar
    Mujdesi baş üstünde Evun ardı yol oldu
    Ben geçtım de ne oldu
    Eller hep sevda etti
    Ben sevdumda ne oldu. İki türkü yazayım
    Oki geldi sırası
    Dökülsün haburaya
    Yüreğimizin borası
    Dereyi karşı beri
    Köprü olsa geçerdum
    bu merağun üstüne
    Rakı olsa içerdum
    Köprüden geçer iken
    Geçeceğim yoluna
    İstermisin sevdiğim
    Gül olayım dalına

    Elevit'in başına
    Duman gelir oturur
    Korkuyorum sevduğum
    Seni eller götürür
    Elevit'in deresi
    Akıyor rahat rahat
    Yarım geldide gitti
    Göremedim bir saat
    Odamın balkonunda
    Sarmaşığın saksısı
    Hep bana mı çatıyor
    Güzellerin aksisi
    Kara çamın dalları
    Neden meyve vermiyor
    Sevenler kavuştuda
    Felek bizi görmüyor
    Eşarbının ucuna
    Sakız bağlatur muyum
    Başkasını alur da
    Seni ağlaturmuyum

    Armuta attum değnek
    Değimişleri düşeyi
    Ettun başuma bela
    Emine'mlen Ayşe'yi
    Gürgen seni tanırum
    Ormanda fidan iken
    Korkma benim sevduğum
    Ben senin sevdan iken
    Kırat aldı gidiyor
    Evin hartumasını
    İnsan ele veriri mi
    Sevduğum sevdasını
    Giydiğin buluzuna
    İsmimi yazdırayım
    Verane İstanbul'da
    Sensiz nasıl durayım




    Kaynak: Hemşin Yaylalarından Deyişler, Derleyen: Erol Haberal, Çaykur Dergisi, Sayı:3,4, 1985-1986



    --------------------------------------------------------------------------------
    HEMŞİN DÜĞÜN ADETLERİ


    --------------------------------------------------------------------------------
    1950'lerden önce....

    Evlenecek olan erkeğin ailesi kız araştırır, uygun kız bulununca oğlanın fikri alınır. Oğlan uygun görürse kız ailesinden kız istenir. Bu arada kızın fikrine de başvurulur. Büyük bir tepki göstermezse bu iş olur. Hatta erkek tarafı daha önceden kızın tutumunu bir yoklar. eğer bu işe sert tepki gösterirse o kız istemekten vazgeçilir.
    Kız kaçırma olayı genellikle olmaz. Kızın oğlanın peşine gitmesine "Uyma" denir. Uyma türü kızın peşe gitmesi olaylarına zaman zaman rastlanılır. Bu olaydan sonra aileler karşılıklı yumuşatılır ve aralarında uzlaşma sağlanmaya çalışılır.
    Kız istemeye oğlanın babası, yoksa ağabeyi, veya amcası, kadınlardan büyükanne, veya anne veya akrabadan bir aile büyüğü gider.

    Nişan

    Söz kesildikten sonra taraflar; takıları, başlık parasını konuşup kararlaştırır. Nişan günü belirlenir. Nişanda içinde yüzük, bilezik, kolye, saat, puşi, takım elbiselik kumaş bulunan bir bohça hazırlanır. Oğlan tarafının hazırladığı bu bohça nişan akşamı kız tarafına bırakılır. Nişan hediyeleri teşhir edilmez ve kullanılmaz. Nişan bozulursa iade edilir. Nişan akşamı oğlan tarafından 3-5 erkekle 3-5 kadın kız evine gider. O akşam genellikle şerbet içilir ve konuşulan takılar formalite olarak dile getirilir.
    DÜĞÜN
    Düğün Pazartesi veya Perşembe günü yapılır. Yalnız düğünün başlangıç günü Pazartesi veya cuma günüdür. Ağırlıklı düğün kına gecesi ile düğün günüdür.
    Kına Gecesi
    Erkek evinde eğlence olmaz. Erkek tarafından kızlar ve oğlanlar yanlarında kına ile kız evine giderler. Kız evinde kına yakılır. Evin hayatında kızlar horon oynar. aileye çok yakın oğlanlar horana girebilir. Erkekler horon oynamaz.
    Düğün Günü
    Kız ve erkek tarafı yakınlarını ayrı ayrı düğüne davet eder. kız tarafının davetlileri kız evinde toplanır ve erkek tarafından gelecek olanlar beklenir. Erkek tarafından gelen davetliler eve yaklaştıklarında evin kapısı kilitlenir. Bunu kız tarafından her hangi birisi yapar. Bu kapının açılması için erkek tarafından bahşiş alınır. Damat kız almaya gelmez.
    Gelinin odasından almaya kayınpeder gelir. Yengeye ve geline bahşiş verir ve gelinin yüzünü açar. Gelinin kardeşi gelini kapıya kadar çıkarır ve erkek tarafına teslim eder. Erkek tarafı, en önde gelin, kız evini terk eder. Kız tarafı kızla beraber, arkadan oğlan evine doğru gelir. Oğlan evine yaklaştıkça kız tarafı naz yapmaya başlar. at ister, araba ister, halı ister, geniş yol ister, yolu süpürtürür. Bin türlü zorluk çıkartırır. Kız tarafı hizmetkar ister. Maksat damadı görmektir. Düğün amiri hizmetkar yok, efendi var der. Nihayet damat görünür. Elinde bozuk paralar vardır. Bunları gelinin başına atar. Bu paralar bereketli sayılır ve bunlarla kese dibi yapılır. Damat misafirlere hoş geldiniz der ve daha sonra yengesi ile eve çekilir. Gelin yengesi ile birlikte gelin odasına yerleşir. Kayınpeder yengenin getirdiği kete valizini, keteyi getirenden ücret karşılığı alır ve yengeye teslim eder.
    Evin müsait bir yerinde horon başlar. Erkekler oynar, kızlar oturur. Kızlar bu arada hem horonu hem gelini seyreder. Horon saatlerce sürer. İkindi ile akşam arası önce kız tarafına sonra erkek tarafına yemek verilir. Yemekten sonra bir kısım davetli dağılır. O gece sabaha kadar oyun oynanır. Erkekler evde kızlar hayatta oyun oynarlar. İki saatte bir şerbet veya yemiş ikram edilir. Sabah olunca erkek ve kız tarafının misafirleri dağılır. Yenge enişte ile beraber gelini alır kızın evine gelirler. Kızın evinde öğle yemeği verilir. Yemekten sonra kızın bir yakını, gelin ve enişte erkek evine dönerler. Yenge ve yakınları gelini bırakır ve gerdeğe girilir.

    Gelin Kıyafetleri

    Gelinlik ve çarşaf giyilmez ve gelin at üzerinde getirilmezdi. Gelin kadife foga giyer, başına İran şalı atardı. Gelin önden büzgülü, sırmalı, ipek bir elbise de giyerdi. ayaklarına ya ayakkabı ya da hasır çarık giyerdi. Düğün günü ya ayakta durur veya sandık üzerine oturtulurdu.




    --------------------------------------------------------------------------------

    KAVRAN'DA VARTİVOR *


    --------------------------------------------------------------------------------

    Kavran, halk diliyle (Kavron) Doğu Karadeniz Bölgesi'nde Kaçkar Dağları'nın eteğinde şirin bir yaylamızdır. Rize'nin Çamlıhemşin ilçesinden, Ayder yolu üzerinde araba ile ulaşım sağlanan Kavran, geçmişte sadece yaylayken günümüzde hem yayla, hem de tatil beldesi görünümündedir. Doğu Karadeniz insanı hem rutubetli sıcaktan korunmak, hem de hayvanlarını geniş yayla mezralarında otlatmak için; ormanların seyrekleştiği 2000 m yükseklikteki dağlar arasındaki yaylalara çıkarlar. Yayla evleri genellikle yaşlı, tecrübeli, katık (yağ, peynir, minci vb.) yapmasını iyi bilen ebe ile hayvanlara çobanlık yapabilecek on-onbeş yaşlarında kız ya da erkek çocuktan oluşan iki kişilik evlerdir. Köylerdeki yerleşim dağınık olmasına karşın, yayla evleri birbirine çok yakındır.
    Doğu Karadeniz Bölgesi'nde yaz aylarına rastlayan çeşitli yayla şenlikleri geçmişten günümüze halen sürdürülmektedir. Bu şenlikler 'Çürük Ortası[/swf2][swf3]Yayla Ortası[/swf2][swf3]Okçular[/swf2][swf3]Vartivor' gibi adlarla yayla süresinin belli dönemini yansıtmaktadır. Genellikle de yaylaların en kalabalık olduğu, ot biçme işleminin bitimine ya da köydeki son işlerin bitirilip yaylada toplanma tarihine rastlar.
    Rize'nin Çamlıhemşin ilçesi Ayder yaylalarından biri olan Kavran'da Vartivor, günümüzde de geçmişte olduğu gibi aynı görkem ve ihtişamla kutlanmaktadır.


    Vartivor, yayla halkının yaptığı bir şenlik olup, Temmuz ayının 15'inde başlayıp 25'ine kadar devam eder. Şenlikte dalikanlılar, kızlar horon oynar, birbirlerine mani söylerler. Vartivor gül bayramı, ot bayramı anlamına gelmektedir. Vartivor eskiden temmuz sonları, ağustos başlarında Ergenekon dolaylarında dağlarda yapılıyordu. Şimdi aynı görkemiyle, aynı tarihlerde Hemşin yaylalarında yapılmaktadır.
    Yayla halkı, kuşaktan kuşağa taşıyarak günümüze aktardığı Vartivor'u şöyle anlatmaktadır:
    'Hayvanlarımız otlasın, katığımız bol olsun diye yaylaya çıkarız. Yaylada her evde bir katık yapan, bir de sığırları otlatmak için çoban olur. Yazın köydeki işler ağustos başlarında biter. İşlet bitince köylü toplanır. Vartevor yapmak için yaylaya gelir. Köyden yaylaya gelenlere 'Vartevorcu' denir. Vartevorcularla yaylacılar yaylada eğlenirler, çalışmanın yorgunluğunu üzerlerinden atarlar, gece sabahlara kadar tulumla horon oynar, içki içip tabanca atarlar'.
    Vartevora giden köylüler en güzel giysileri giyerek sabahın erken saatlerinde yola çıkarlar. Tulum çalıp, atma türkü söyleyerek, horon oynayarak, yaylanın yolunu tutarlar.
    Yaylacılar köyden gelen vartivorcuları büyük bir heyecan ve sevinçle karşılarlar. Vanrtivorcu yaylaya tulum eşliğinde büyük bir çoşkuyla girer. Bu çoşku yaylada on beş gün sürer. Vartivorcusu gelmeyen yaylacının, vartivoru hüzünlü geçer. Köyden vartivorcusu kalabalık gelen yaylacı gururlanır başı dik gezer.

    'Eskiden işler bitince köylüler, sabah namazıyla yola çıkardı. Türkü söyleyerek, tulum çalarak, Vice (Çamlıhemşin ilçesi) dibine gelirdik. Orda mola verir, yemek yer, tekrar yola koyulurduk. Ayder'de bir gece boş ambarlarda yatardık, sabaha kadar tulum çalar, horon oynardık. Ordan tekrar hep birlikte yola koyulur, öğleye doğru tüfek ata ata yaylaya girerdik. Yaylanın düzünde hemen horonu kurardık. Gece sabahlara kadar lamba, lüküs ateşiyle horon oynardık. On-onbeş gün böyle devam ederdi. Genç kızlar, delikanlılar en güzel elbiselerini giyerek vartevora gelirler. Sevdalıklar da vartevorda başlar, orda büyürdü. Genç kızlar, dalikanlılar sevdalarını atma türkülerle yine dile getirirlerdi'.
    Vartivor, halk arasında 'Yayla Ortası' olarak da bilinen yörenin en önemli şenliklerindendir. Kutlamaların dinsel bir yönü olduğuna dair bir belgeye rastlanmamıştır. Ancak 'Hemşinliler Hristiyan adetlerini muhafaza edip, Vartevor Yortusu Günü hepsi de kiliseye gider' ifadesi kullanılmaktadır.
    Vartivor zaman olarak yayla döneminin tam ortasında rastgelmektedir. Bu dönem köylerde işlerin azaldığı, sıcaklık ve nem oranının arttığı, Ağustos ayının ilk on beş gününü kapsamaktadır. Yörede yaşlıların kullandığı 'Köy Hesabı' ya da 'Ay Takvimi' Hicri gün hesabıyla 20-22 Temmuz'da başlamakta, on beş gün sürmektedir.


    Şenlikler ciddi bir organizasyon çerçevesinde kutlanmakta, kutlamaların düzenli yapılması için Başkan ve Kutlama Komitesi oluşturulmaktadır. Şenliğin başlamasından bitimine kadar her aşamasından, Başkan ve Şenlik Komitesi sorumludur. Şenliğin maddi giderlerini yayla halkı karşılamakta, herkes gücüne göre katkı sağlamaktadır, zorlama yoktur.
    Vartivorda türkü söyleyip horon oynamanın yanı sıra, yaylanın belli yerlerine (Mezovit, Ovidin Düzü) gezintiler düzenlenmektedir. Bu gezilerde yemek yenilip, içki içilmekte genç kızlar ve erkekler yakan top oynamakta, delikanlılar balığa gitmektedirler.
    Şenliklerin en önemli kısmını horon oynamak için toplanan gruplar oluşturmakta, kızlar ve erkekler ayrı ayrı ya da birlikte oynamaktadırlar. Horonlar yayla halkının yaptığı çardaklarda veya büyük düzlüklerde oynanmakta, horon en önemli kısmını horon esnasında atılan silahlar oluşturmaktadır. Vartivorda 'Hoşmeli' ve 'lokum' gibi özel yiyecekler yapılmakta, yayla nüfusu iki üç misli artmaktadır.
    SONUÇ
    Vartivor geçmişte olduğu gibi günümüzde de halkın toplumsal ve psikolojik birçok gereksinimine yanıt vermektedir. Bir kültürel olgu toplumda işlevsel olduğu sürece varlığını gösterir ve kuşaktan kuşağa aktarılır.
    Vartivor yıl boyunca durmadan dinlenmeden çalışan yöre halkının; buluşma, kaynaşma yeridir. Sadece köyde yaşayanlar değil, büyük kentlere göç eden yöre halkı da vartivora gelmek için büyük bir gayret göstermekte, işlerini vartivora göre ayarlamaktadır. Vartivor yorgunluğun atıldığı, hasretin giderildiği, eğlenme, kaynaşma yeridir. Duygu ve düşünceler en güzel ve çarpıcı olarak türkü yoluyla vartivorda dile getirilir.
    Sevgililer sevgilerini, kırgınlıklarını, komşular beklentilerini, dargınlar yergilerini, gurbetçiler özlemlerini anlatır türkülerle. Bu nedenle şenlik bir anlamda da iletişim işlevi görüp, bireyi bilinç altına ittiği sıkıntılardan uzaklaştırıp, ruhsal doyuma ulaştırmaktadır. Birbirleriyle karışıp kaynaşan halkın ilişkilerini güçlendirmekte, toplumsal düzeni sağlamlaştırmaktadır.
    Vartivor şenliklerinin yukarıda anlatılan işlevlerden dolayı, biçimde değişime uğrasa da içerikte amacını koruyarak, kuşaktan kuşağa aynı görkem ve ihtişamla kutlanacak, Kavran Yaylası daha uzun yıllar şenliklere ev sahipliği yapacaktır.
    Kaynakça:
    Kavran'da Vartivor, Gülşen BALIKÇI, Folklor Araştırmacısı, Kültür Bakanlığı Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü





    --------------------------------------------------------------------------------

    KIYAFETLER

    --------------------------------------------------------------------------------

    Cepken

    Aba denilen kalın kumaştan veya kadife kumaştan yapılmaktadır. Çeşitli kumaş parçalarından üzerine süslemeler yapılır. Gelinliğin üstüne giyilir. Yöredeki ismi entaridir. Cepken denilen giyisi zengin ailelerin kadın veya kızları tarafındanda giyiliyordu. Bugün yaşlı kadınlar tarafından giyilmektedir.
    Fermene
    Bu giyime üç etekte denir. Kutni denilen kumaştan dikilir. Çift kattır. Dışı kutni, iç astarı kendilerinin imal ettikleri lemza denilen kumaştan yapılmaktadır.
    Göğüslük
    Günlük kiyafetlerdendir. Kadife, kutni veya benzeri kumaşlardan yapılmaktadır. Boğazdan asılıp belden bağlanmak suretiyle kullanılmakta idi.
    Şal kuşağı
    Şal denilen iplikten işlenmiş kumaştan yapılmakta idi. Üçgen şeklinde katlanıp, arkadan bele sarılmaktadır. Kendine özgü dizbağı denilen bir kemerle bağlanıp, belden kaymaması sağlanır.





    --------------------------------------------------------------------------------
    MAHALLİ TABİRLER


    --------------------------------------------------------------------------------

    Afkurmak: Birinin hoşa gitmeyen sözler söylemesi karşı taraf açısından bu tabirle ifade edilir.
    Aha ki duydum: Şimdiye kadar duymamıştım ilk defa duydum.
    Çehluş olmak: Bir şeyin ayak altında kalıp iyice azilmesi, yamyassı olması.
    Çemur etmek: (Cemu etmek) Mısır ekmeğini erimiş yağın içersine doğrayıp ezmek.
    Çepuş olmak: Yanık veya başka nedenlerle deride içi su dolu kabarcıklar meydana gelmek.
    Çernaduş olmak: (Ceğnaduş olmak) Ayak altında kalıp çiğnenmek.
    Değmiş: Olgunlaşmış
    Dibinden aşağı gitmek: Cehennemi boylamak
    Eğreltiye halat atmak: Olmayacak işlere kalkmak.
    Ese vas pa!: Aniden ortaya çıkan durumlarda "Şimdi ne olacak?" anlamında hayret ve şaşkınlık ifade eden bir tabirdir.
    Evoy ana!: "Bu da neyin nesiydi?" anlamında üzüntü ile karışık bir hayret için kullanılır.
    Hartuma: Kiremit yerine kullanılan tahta parçası
    He mi?: Öyle mi? Yapılan bir açıklamanın arkasından onun doğruluğunu teyid etmek amacıyla soru edatı olarak kullanılır.
    Hoh etmek: Balgam tükürmak.
    Gogiç tutmak: Şiddetli öksürüğe yakalanmak.

    Ğarğesim olmak: Bitkin düşmek, iyice yorulmak.
    Ğoğol olmak: Karma karışık olmak, iyice birbirine karışmak. Mecazi manada; bir işin içinden çıkılmaz bir hal alması.
    Ka!: Kadına yönelik söze başlamadan önce dikkat çekmek için kullanılır. Ancak bu hitap daha çok kişinin kendi emsali veya kendisinden daha küçük olanlar için kullanılır.
    Ka ne der?: O kadın ne diyor? anlamında olan bu tabir daha çok bir kadın tarafından söylenmiş olup iyice anlaşılmayan bir sözün karşısında duyulan hayret ve şaşkınlığı ifade için kullanılır. Kendinden büyük olan kadınlara yönelik kullanılmaz. Mesela bir kızın annesine veya bir gelinin kayınvalidesine "Ka" diye hitabı hoş karşılanmaz ve saygısızlık ifade eder.
    Ken etmek: Kin duymak. İntikam almak için bir fırsatını kollamak.
    Kuli baş olmak:Takla atmak. Ev, bina gibi şeyler için yıkılmak.
    Kuru teli kalmamak: Sırılsıklam ıslanmak
    Maladeç: Aferin sana, nazar değmesin
    Memecuş etmek: Parmak uçlarının soğuktan donup sızlaması.
    Odi kopmak: ani bir durum karşısında çok korkmak.
    Okçuş etmek: Boğazına bir şey takılıp kusacak gibi olmak.
    Ola veya Oro!: Erkeğe yönelik söze başlamadan önce dikkat çekmek için kullanılır. emsal ve küçüklere karşı kullanılır.
    Pecuş etmek: Sinekten rahatsız olan sığırların delicesine hoplayı zıplamaları, kuyruklarını havaya dikip koşmaları.
    Perenktüş etmek: Hapşırmak.
    Portopuş etmek: Canlı bir şeyi iyice hırpalamak, onu yara bere içersinde bırakmak.
    Sermeser olmak: Aniden yere düşüp boylu boyunca uzanmak.
    Socuşlamak: Ağacı yontmak. Sırığın ucunu sivriltmek.
    Taca etmek: Odunu üst üste yığmak. Mecazi manada bir şeyi üst üste yığıp biriktirmek.
    Todik sallamak: Can çekişmek
    Velalenmek: Bunamak, akli dengesini kaybetmek.
    Ye!: Kendisinden büyük olan kadın ve erkeklere yönelik olarak söze başlamadan önce dikkat çekmek için kullanılır.
    Yessirun Oleyim: Kulun, kölen olayım. Daha çok bir sevgi ya da yalvarma ifadesi olarak kullanılır.
    Zükem olmak: Nezleye yakalanmak, grip olmak.







    --------------------------------------------------------------------------------

    TARİHİ ESERLER


    --------------------------------------------------------------------------------
    Çamlıhemşin İlçesi'ndeki Eserler:
    1- Zil Kale:

    Bölgenin en dikkate değer eserlerinden birisidir. İlçe merkezinin 15 km. güneyinde, Fırtına Deresi'nin batı yamaçları üzerinde kurulmuştur. Kalenin üzerinde inşa edildiği sarp kaya kütlesi denizden 750 metre dere yatağından yaklaşık 100 metre yüksekliktedir.
    Kale; dış surlar, orta surlar ve iç kaleden meydana gelmektedir. Kale doğal bir kaya kütlesi üzerine kurulmuştur. Dış kalenin kapısına kuzeybatı yönündeki patika bir yolla ulaşılır. Kuzeydeki kapının söğe taşları sökülmüştür. Bir teras yardımıyla orta surlar seviyesine çıkılır. Buradan ikinci bir kapı yardımıyla kale içerisine girilir.
    Orta kale içerisinde üç önemli yapı bulunmaktadır. Bunlar muhafız binası, şapel ve başkuledir. Kulenin dört katlı olduğu duvarlardaki hatıl izleri ve kiriş deliklerinden anlaşılmaktadır. İçerisinde ince bir bölüntü duvarı ve dolgu toprak vardır. Duvarlar üzerinde doğu (vadi, manzara) yönünde kemerli pencereler, diğer taraflarda mazgal delikleri bulunmaktır. Kulenin üstünün dendanlı bir teras şeklinde olduğu belirlenmiştir. Duvarlar içerisinde dikey uzanan boru yuvaları belki de kapanmış sarnıçlara su akıtıyordu.
    Kalenin kesin yapılış tarihini belirtecek veriler yoktur, 14-15 yüzyıllara tarihlendirilmektedir. Bölgenin ilk çağları gibi orta çağ tarihi de karanlıktır. Hemşin yöresinin İlhanlı, Karakoyunlu, Akkoyunlu zamanlarında tam olarak mı kısmen mi fethedildiğini bilmiyoruz. Varoş Kale, Zil Kale, Cihar Kale ve Pazar Kız Kaleleri hem yörenin, hem de Bayburt'a ulaşan önemli bir ortaçağ kervan yolu üzerinde güvenliği sağlıyorlardı.
    Osmanlıların bölgeyi fethinden sonra kale kullanılmaya devam etmiştir. Kalede bulunan iki el topu Trabzon Müzesindedir.
    2- Kale-i Balâ (Yukarı Kale)
    Çamlıhemşin İlçesi'ne 40 km. uzaklıkta Hisarcık Köyü sınırları içerisinde Fırtına Deresi'nin kaynaklarına hakim bir noktada kurulmuştur. Kaynaklarda geçen bir diğer adı da Varoş Kale'dir.
    Kalenin ana planı dikdörtgen olarak tanımlanabilir. Doğu, güney ve kısmen kuzey sarp kayalıktır. Batı tarafı eğimli bir arazi üzerindedir. Giriş kapısı kuzeybatıdadır.
    Kalenin kurulduğu yer ve duvar işçiliği bakımından Zil Kale ile ilişkisi açıktır. Zil Kale ile aynı tarihlerde yapılmış olmalıdır (14-15. yüzyıl)
    3- Şenköy Camii
    Son derece meyilli bir arazide yapılmıştır. İki katlı bir camidir. Zemin kat taş duvarlı, esas kat bütünüyle ahşaptır. Geniş saçaklı olan caminin dört omuzlu kiremit kaplı bir çatısı vardır.
    Bölgenin geleneksel ahşap camilerinden birisidir. Ahşap süsleme sadece mahfil korkuluğunda ve minberde görülür. Nakış ve kalem işi süslemeler sadedir. Cami M. 1900 yılında köy halkı tarafından yapılmıştır.
    4- Aşağı Çamlıca Köyü Camii
    Taş duvarlı iki katlı, kırma çatılı bir yapıdır. Zemin kat medrese olarak yapılmıştır. Medrese katına kuzeydoğu köşesindeki kapı ile girilir. Bu kısım epeyce elden geçmiştir. Sadece batı duvarında bir ocak kalmıştır. Harimin ahşap döşemesi son yıllarda betonarme olarak değiştirilmiştir.
    Caminin minberi çok iyi bir ahşap işçiliği gösterir. Sahte kemerli niş kompozisyonları üzerinde bir daireden çıkan S ve C kıvrımları yan yüzleri kaplar. Dilimli kemerlerle taçlandırılan nişler ve üçgen aynalık, sadeleştirilmiş bir barok üslubu yansıtır.
    5- Şenyuva Köprüsü
    Eski adıyla Cinciva Köprüsü bölgenin yaygın taş köprülerinden birisidir. Tek bir kemerle Fırtına Deresi geçilmiştir. Ayrıca korkuluk duvarı tamir edilerek üzerine demir bir kısım ilave edilmiştir. Köyün yaşlıları H. IIII/M. 1699 tarihli bir kitabesinin 1946 yılındaki bir selde kaybolduğunu kaydederler. Eğer bu doğru ise, yapı bölgenin en eski köprülerinden birisidir.
    6- Köprüköy Köprüsü
    Fırtına deresi üzerinde kurulu taş köprülerden birisidir. Köprünün batı ayağına küçük bir tabliye kemeri ilâve edilmiştir. Tabliyesi iki yandan dik olan köprünün korkuluk duvarları kısmen yıkılmıştır. Köprünün 19. yüzyıl sonlarında Türk ustalar tarafından yapıldığı bilinmektedir.
    Hemşin İlçesi'ndeki Eserler:
    1- Baltacılı Camii
    Baltacı Mahallesi'nde Hemşin Deresi'nin batı kenarında yer alır. 1791 yılında inşa edilmiş, taş duvarlı, kırma çatılı bir camidir.
    2- Bilen Köy Camii
    Köyün merkezinde iki katlı olarak yapılmıştır. Alt kat ve kısmen ahşap duvarlı olarak inşa edilmiş, medrese bölümüdür. Bu katta iki bölümlü bir dershane ve bir hoca odası bulunmaktadır. Dershanedeki taş ocaklar, eski sıra ve kürsü parçaları mevcuttur. Güneybatıda ocağı bulunan oda hocaya aittir.
    Caminin kuzey batısında hayat kısmı bulunur. Harim kısmına ahşap oymalı bir kapı ile girilir. Giriş bölümünün üzerinde yer alan mahfil U planlı olup yanlarda kıble duvarına kadar uzanır. Doğu taraftaki ahşap ayakların farklılığı, mahfil uzantısının geniş olması bu kısmın sonradan ilave edildiğini göstermektedir. Gerçekten de yaşlı köylüler caminin sonradan genişletildiğini söylemektedirler.
    Yapının ilk inşası 18. yüzyıla kadar inmektedir. Cami bugünkü şekline M. 1894 yılındaki onarımla kavuşmuştur.
    KEMENÇE

    Fransızların pochette, İngilizlerin kit adını verdikleri yaylı çalgıyla akraba olan Kemençenin Karadenize nasıl geldiğini veya buradan oralara naıl gittiğini belirlemek güç.
    Kemence çalınırken, sol elle sapından havada tutulur: aynı elin parmaklarıyla tellere basılarak istenen sesler bulunur. Bir tel üstünde melodi çalınırken yay bu telin yanındaki telke de sürülür.
    Rize kemencesinin boyu 50-60 cm dir. Baş, boyun ve gövde kısımlarından oluşur.
    Baş: 9 cm. En üst bölümdür. Bir kalp şeklini andırır. Üzerinde üç teli akort edecek burgular vardır. Burgulara halk dilinde kulak denilir. Tellerin geçtiği yerede tel yeri denir.
    Boyun-Sap : Çevresi 9-10 cm'dir. Üst kısmında el yeri vardır.

    Gövde- Tekne : Üst sapla birleştiği yerde genişlik 5-6 cmdir, alt kısma doğru genişler.En geniş yer 8 cm olur.Teknenin yan taraflarında ikişerden dört delik olup sesin çıkmasını temin eder. Teller kapak denilen kısmın üzerinden geçer. Tellerin üzerinden geçtiği deliklere kaşlar denir. İki kaş arasında tellerin düzgün biçimde durmasını sağlayan eşek adlı bir parça vardır.
    Teller : Kemençede üç tel bulunur. Zil, sağır ve bağırsaktan yapılan bom.
    Kurbağa : Tellerin sicimle bağlandığı bölüme kurbağa veya akrep denir.
    Yay / Sayta : Kalemden biraz kalınca yuvarlak yahut dört köşe olup kemence tellerine sürülerek ses çıkmasını sağlar. Uç kısımlarına hayvan kılları istenilen sayıda bağlanır. Genellikle iyi ses çıkarması için reçine sürülür.
    Yapımı:
    Kurutulmuş erik veya dut ağacından yapılır. Yapılacak büyüklükteki ağaç kesilip pizma haline getirilir. Dış kasnağın şekli çizildikten sonra oyulur. Etraf şekillendikten sonra iç kısımlar özel aletlerle oyulur.Çevre kalınlığı 0.5 cm'dir. En son rotuştan sonra zımpara çekilir. Kapak tahtası çamdan hazırlanır. İyice inceltildikten sonra köprü yeri işaretlenir. Her iki yanına 1, 1,5 cm ara ile ince delikler açılarak orta kısmına yakın ince bir direk yerleştirilir. Üzerine kapak konarak yapıştırılır Etrafı cilalanır. Tel bağlama yeri, köprü, ve germe tıpaları konarak üç tel takılır. akortu yapılarak hazır hale getirilir

    TULUM
    Kafkasya'dan Türkiye'ye geldiği söylenir. Tulumla oynanan oyunlar daha ziyade Hemşin yöresinde gelişmiştir. 20 veya daha fazla oynanan oyunlardaoyunu idare eden bir kişi vardır.
    Tuluma bazı yörelerimizde Gada denilmektedir. Genellikle yol havalarında ve düğünlerde çalınan bu yöresel alet şimdilerde artık çoşkulu şenliklerin tümünde çalışmaktadır.
    Yapımı:
    Keçi yavrusunun derisinden yapılır. Oğlak derisi bütün olarak çıkarıldıktan sonra hasır denilen ilaçlama ve kurutma işlemlerine tabi tutularak, delik kısımları tıpalanıp bağlanır.Çalgı kısmına nav adı verilir. "L" biçiminde şimşir veya dut ağacından içi oyularak hazırlanır. İçine ses getirecek kamış dalından hazırlanmış eşit sesli, iki adet düdük yerleştirilir. Nav'ın karşılıklı beşer deliği mevcuttur. Tuluma doldurulan hava sıkıştırılarak nav kısmından dışarı çıkması sağlanır.
    Navın içine yerleştirilen zurna 7-8 cm. uzunluğundave eşit sesli olarak iki tane olur. Zurna kamışın ince kısmından hazırlanır.İyice kurumuş kamıştan kesilerek bir ucu kapatılır. Hemen altından başlayarak kapak olacak şekilde 2-3 cm kesilir. Kapak kısmı inceltilerek üflenince titreyecek hale getirilir. Sesleri eşit yaptıktan sonra beraberce nav'a takılır. Balmumu ile hava almayacak şekilde kapatılır. Üflenince hava sadece açılan kapağın altından geçer. Bu esnada kapak titreşir ve uyumlu ses meydana gelir
    Karamışın dibine, karayemiş fidanı
    Benimi alacasun, yoksa eski sevdanı




    Vatanı Anadolu olup, yurt dışına giden ve isim değiştiren; Karayemiş de 1546 yılında bir Fransız tarafından Trabzondan toplanmış ve Trabzon Kirazı (Cerasus trapezuntuna) olarak adlandırılmıştır. Bitki aynı yıl İstanbul üzerinden İtalyaya, 1574de başka bir yabancı tarafından Viyanaya oradan da Fransa ve İngiltereye gönderilmiştir. 1600 yılından itibaren tüm Avrupada park ve bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilmeye başlanmıştır.


    Karayemişin Latince adı Prunus laurocerasustur (Cerasustan dolayı orjini Giresun olması lâzım). Ülkemizde ise Taflan, Karamış, Kattak, Laz Üzümü, Laz-Gürcü Kirazı, Tçko, Tanal kısaca karayemiş olarak isimlendirilen bitkiye; Rize, Trabzon (Maçka - Meryemana Vadisi), Giresun, Sinop (Ayancık), Zonguldak (Devrek), Kastamonu, Bartın, Bolu, İzmit (Keltepe), Adapazarı, İstanbul (Belgrat Ormanı, Alemdağ), Bursa (Uludağ) ve Osmaniyede (Gâvurdağları) orman veya orman kıyılarında doğal olarak rastlanır.



    Karayemiş; 5-6 m boyunda veya boylu çalı şeklinde, kışın yaprağını dökmeyen ağaççıktır. Özellikle kayın ormanlarının altında yer alır. Ormancılık bakımından zararlı bir alt flora bitkisidir. Parkçılıkta gruplara karıştırıldığı gibi, tek olarak ta kullanılır. Makaslanmaya gelen bir çit bitkisidir. Güneşli, yarı gölge, kuytu (tam gölgeye dayanır), nemli deniz iklimlerinde, asitik, derin, nemli, humuslu-killi-kumlu topraklarda yetişir (800 rakımlı Ankarada da park ve bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilmektedir). Üretilmesi tohum ve çelikle yapılan ve şimdiye kadar herhangi bir zararlı ve hastalığına rastlanmayan karayemiş; fındık bahçelerinin karayel yönüne dikilerek bahçenin rüzgârdan korunmasını sağladığı gibi, görülmesi istenmeyen helâ, depo vs. gibi yerlerin gizlenmesinde de kullanılır.
    Kendir, yurdumuzun bir çok bölgelerinde yetişen sınai bir bitkidir. Elyafı dışında, tohumundan da yağ üretimi yolu ile faydalanır. Genellikle kendir elyafından halat, ip, sicim üretilir; iklimi sayesinde ise Rize de yetişeninden elde edilen liflerden gayet ince iplik bükülebilmekte ve bununla da gayet ince , nefis bezler dokunabilmektedir.

    Bize verilen teknik bilgiye göre, Rize ikliminin az güneşli ve çok yağmurlı oluşu, liflerin sertleşmesine engel olmaktadır. Kastamonu'dakinin halat yapımına, Rize'dekinin ince iplik ve bez dokumasına yararlı oluşu, bundan doğmaktadır.

    Rize ırmak ve dere sularında fazla oranda ozonun varlığı, kasarlamada bezlerin beyazlatılmasında önemli rol oynamaktadır. Bazen beyazlatma, deniz suyunda varolan klor sayesinde sahilde de yapılmaktadır. Rize suları kireç tenörü ölçeği 4 dereceden düşük olduğundan bu nitelik de üretiminden önemli rol oynamaktadır.

    Çayda olduğu gibi doğal şartlar bu endüstrinin Rize ilinde kurulmasını zorunlu kılmaktdır.

    Birinci Cihan harbinden önce, Rizede, geniş ölçüde 200 ton çevresinde Rize bezi dokunurdu. o günlerin şartlarına göre uluslararası önme taşıyan bir üretim dalımızdı.

    Erkeği gurbette bulunan kadın, talasından ihtiyacına göre elde ettiği kendir elyafından, kışın boş ve uzun günleri içinde, ancak 3 kilo kadar ipliği tükürükle bükebilirdi. 200 ton portesinde olan dokumadan halkın ihtiyacı dışında kalanı Arap memleketlerine, sıcak iklimli diyarlara ihraç edilirdi. iç çamaşır dokumasına çok elverişli olan iplikten üretilen bez ise pamukluya oranla dayanıklı, teri emme hassası yönünden ise çok sıhhidir.

    Çay üretimi başalayalı, kadınlar iplik bükmeye vakit bulamadıklarından, günümüzde üretim 15.000 topa (yaklaşık 10-15 tona ) düşmüştür.

    Bilgin ve uzmanların, ekli raporlarına göre bölge üretimi portresi 400 ton çevresinde görülmekte ise de, izlem ve incelemelerimiz, bunun 100-1200 tonun üstünde olduğunu göstermektedir. Rizede (Sağ) denilen dere kenarları düzlükleri, fazla kireçli olduğundan çay dikimine pek elverişli değildir. Önemli arazi parçasını kapsayan bu alanlar dışında ikizdere, Kaptanpaşa, Pazar ve Çamlıhemşinlerde de Kendir geniş ölçüde yetiştirilebilir. Buralarda bu işe kolaylıkla 50.000 dekar alan tahsis edilebilir. Ordudan bu yana geri kalan iller alanları bu kapsamın dışında kaldığı halde...

    Ayrıca Kastamonu'da olduğu gib ham kendir yolu ile tarlasından halk dönüm başına 800-1000 lira sağlayacaktır. Kışın bölgede zaten var olan el tezgahlarında 6 ay bez dokunacak, boş günler kıymetlendirilmiş olacaktır. Bu yoldan sağlanacak olan 150-200 milyon lira, çay dışı bölge halkını kalkınıracağı gibi çay üretimi konusunu da dolaylı olrak düzene sokacaktır. İl çapında dahi süre gelmekte olan sosyal ve ekonomik adaletsizlik de ortadan kalkmış olacak, İkizderelinin, Hemşinlilerin de yüzü gülmüş olacaktır.

    Bilindiği gibi İsviçre köylüsü, kışın boş günlerini saat montajı yolu ile kıymetlendirebilmektedir.

    Başlangıçta, halkı ekime teşvik için alıcısının garntilenmesi, yani devlet taafından yürütülmesi gerekmektedir. Bölgede ilk önce bir fabrika kurulması ile başlanmalı, zamanla beşe kadar çeşitli bölgelerde kurulmalıdır.

    Çayda olduğu gibi hataya düşülmemeli, devlet yerli kooperatiflerle ortaklaşa yürütüşü öngörmelidir. Zamanı gelince, devletçe açılacak kredi ile, fabrikalar kolayca halka devir edilebilir. Özel sektörde işe el atabilir. Ancak bütün başarı sırrı ilk önce kendir ürünü pazarının, alıcısının var oluşuna bağlı olduğu unutulmamalıdır. Çayın kuruluş günlerinde işlenen hatalardan ders alınmalıdır.
    Günümüzde, naylon ve benzeri sun'i iplik üretimi yanında keten endüstirisinin geleceği ne olabilir diye bir problem ortaya atılabilir. Mesela, ipek sanayiinde olduğu gibi gerileme durumu olabilir mi?...
    Rize'de yetişen kendir ipliği iklim şartları ile ketenden farksız yetişmektedir. Dönümde verim ise (bpyu 3-4 metreyi bulduğundan) kastamonunkinden çok fazladır. Çoğu hallerde sun'i iplik ketenin, kendirin, Rize bezinin yerini tutmamaktadır. Naylondan yapılan halatta kendirdeki elastikiyet bulunmadığından, üretimi durmuştur. İyi fabrikasyonla,keten ithalini durduracak ve döviz sağlayacaktır. Kendirden elde edilecek ipliklerin kalını ile dokunacak kumaşlarla askeri elbize yapmak mümkün olacak, pamuktan yapılanı 6 ay dayandığı halde kendirininkinin ömrü en aşağı 2 seneyi bulacaktur. Bugün, Türkiye'deki bütün kız sanat enstütüleri, Rize'den, el işlemeleri için kumaş istedikleri halde 1/50 si dahi karşılanamamaktadır. Geniş ölçüde ürettikleri jutun yanısıra kurdukları kendir ve keten sanayii üretimi ile Hindistan ve Pakistan, uluslar arası piyasada önemli yer tutmaktadırlar. Sonuç, üretilecek 1000-2000 ton kendir ve mamulleri, ihraç edilmezse dahi, ancak memleket ihtiyacının bir kısmını karşılayacak ölçüdedir.
    Memleketimizin iç bünyesine inildikçe daha nice imkanların bulunacağına inanmaktayız.Demokratik rejim, anayasımız da bu yolu sağlık vermektedir.
    Rize'de, çay sanayiinin yanında kendir sanayiinin gelişmesi sonucu doğacak kalkınmanın yanısıra ağaç sanayii, meyvecilik, balıkçılık gibi ikinci derece imkan ve üretimler çoğalacak, hayvancılık daha da gelişecek, bu nüve Doğu Karadenizde ferahlık yaratacak, zamanla daha da genişleyecek, etrafa yayılacaktır.
    Kivi meyvesi:
    Bunlar dondurulma, konserveleme, suyunu çıkarma, meyve suyu exstraksiyonu ve taze olarak tüketilmektedir. Bunun yanında gıda sanayiinde pasta, tatlılar ve içki yapımında kullanılmaktadır.
    Kivi meyve bileşimimde en önemli ve dikkat çekici unsur C vitamini içeriğidir. Kivi meyvesinin 100 gramında değişmekle birlikte ortalama 100- 400 Mg C vitamini bulunur.
    Meyvede bulunan C vitamini oranı cevre koşullarına gelişme ve olgunlaşma durumuna hatta meyvenin bitkide bulunduğu yere göre değişmektedir.
    Kivi meyvesinin besin değeri yanında hekimlikte kullanımı da söz konusudur.
    Çin 'de yapılan analizlerde meyve suyunda bulunan bazı maddelerin kansere neden olan faktörleri önlediği ortaya çıkmıştır.
    Yine bazı tıbbi içeceklerle birlikte kullanıldığında astım, öksürük ve nefes açıcı olarak faydalanılmıştır.
    Haçan bir kız kaçacak, yan basar ayağını, eve gelirde koymaz, yemeğinin yağını
    İner ahıra bakmaz, ineğinin bağını, suya giderken kırar, destinin dudağını

    KIZ KAÇIRMA - PEŞE GİTME *
    Rize'nin bazı yerlerinde kız kaçırma yerine "kız çekme" denir. Kızı isteyip de alamayan oğlan tarafı, kızı zorla çeker götürürdü. Oğlan, bir kaç arkadaşını yanına alır ve kızı kaçırabileceği bir yerden (bu yer değirmen olabilir, kız ot kesmeye gitmiş olabilir, hatta bir imecede çalışır olabilir) zorla kaçırır. Bu işi yapanlar silahlıdır ve kararlıdır. Üzerine kimse varamaz. Kızın bağırıp çağırması, direnmesi de fayda vermez. Oğlan kızı akrabalarından birini akrabalarından birinin evine götürür ve burada kıza zorla sahip olur. Bir kaç gün dağlık bir yerde de saklanabilirler. Zorla yapılan bu kaçırma olayından sonra bu iki aile uzun süre düşmanlık eder ve ancak çok sonraları barışırlar.

    Eğer kız, sevdiği bir kimseye değil de istemediği birine veriliyorsa sevgilisi oğlan tarafından kaçırılmayı bekler. Bu kaçırma olayının pek çoğu aslında bir peşe gitme olayıdır ve bu bazı siyasetçi aile büyükleri tarafından tezgahlanmıştır. Eğer kız tarafı kızı vermez ve bu evlilik bazı aile büyükleri tarfından uygun görülürse bu kaçırma olayı adeta tezgahlanır. Karşılıklı haberleşme ile uygun zaman kollanır ve kararlaştırılır ve oğlan kızı zorla kaçırmış olur. burada kızın bağırıp çağırması rol icabıdır. Bir müddet sonra kızın çeyizi kıza gönderilir. Kız tarafı ikna edilerek barış sağlanır


    Bazende kız, sevdiğine değilde istemediğine verilirdi. Bu durumda sevdiği oğlan tarafından kaçırılmayı beklerdi. Bu kaçırma olayı aslında peşe gitmedirde işin ardında bazı aile büyükleri vardır bunlarda kızın istemediği tarafa verilmesini istemezler ve böyle bir tezgah kurulur. Karşılıklı haberleşilir, uygun bir vakit kollanılır herşey ayarlanır ve sözüm ona oğlan kızı kaçırmış olur. Burada kızın bağırıp çağırması rol gereği olur. Bir müddet sonra kızın çeyizide gönderilir. Kız tarafı ikna edilerek barış sağlanır veya husumet uzun süre devam eder.

    Peşe Gitme : Kızın kendi isteğiyle ve ailesine karşı tavır alarak anlaşmalı bir şekilde oğlanla kaçmalarıdır. Peşe gitme olayı kimse mani olmasın diye gece olur. Herkes uyuduktan sonra, sabaha karşı kız bohçasını hazırlayarak evden çıkar ve dışarda bekleyen oğlanla buluşur. Şüphesiz bakkala gidiyorum diyerek evden çıkıp gitmek de mümkündür. Peşe gitme olayı daha çok günümüzde görülen olaylardandır. Kızların ailesine karşı bir baş kaldırma olayıdır. Bazan da ekonomik nedenlere dayanmaktadır. Normal bir evlilik için her iki tarfında ekonomik gücü yeterli olmayabilir. Peşe gitme olayında kız anasının mutlaka haberli olduğu varsayılır. En azından aileden birinin kıza yardımcı olduğu düşünülür.


    Peşe gitme olayında anlaşma kısa zamanda sağlanır. Ne var ki kızın ailesini utandıran bir tavır varsa hoş karşılanmaz. Peşe giden kız uzun süre babasının veya ağabeyisinin yüzüne gelemez.


    Kız kaçırma ve peşe gitme olaylarından sonra anlaşma sağlansa bile düğün yapılmaz. 1950'li yıllardan sonra hiçbir şekilde başlık parası alınmamaktadır. Rize'de başlık parası, yani yegi, düğün ve evlenme adetleri arasından tamamiyle kalkmıştır.
    İLAÇLAR

    Hastalıkların günümüz imkanlarıyla çözümlenemediği zamanlarda, halk hakimleri ve kocakarı ilaçlarıyla deva olunmaya çalışılırdı. Geçmiş kültürlerden gelmekte olan bu tedavileri bu işlere uzmanlaşmış kendilerini kabul ettirmiş kişilerce yapılrdı. Hatta gerektiği anda cerrahi müdahaleye kadar gidebilenlerde çıkrdı. Biyolojik ve doğal yöntemler uygulandığı gibi boş inanış ve büyü yolunada gidildiği olurdu. Bazı tedavi yöntemleri bazı köylerde seyrekde olsa tedavi ettirile gelmektedir.
    Şimdi gelelim İlaç ve tedavilere:

    Göbek Düşmelerinde :Üç yol vardı. 1) Kupa vurulurdu. 2) Karın açık sırt üstü yatılırken hastanın göbek çukuru, küçük parmakla uygulanan basınçla döndürülürdü. 3) Su dolu bardağa konan bir ğneylebatıl bir uygulama yapılırdı.

    Koça (Siğil) : İki yol vardı. 1) Siğilin köküne sokulan iğnenin dibi ısıtılırdı. Böylce ısıtılan iğnenin ucuyla dağlanırdı. 2) Bir iplik ile batıl bir uygulama yapılırdı.

    Yanıklarda : Üç yol vardı.1) Tükürülürdü. 2) Bal, zeytinyağı ve eritilmiş mumdan yapıaln bir karışım sürülürdü. 3) Zeytinyağı ile kireçten veya kirecin suyundan yapılan bir karışım sürülürdü.

    Kötek (Darbe) ve Ağrılarda : 1) Tartılmamış et sarılırdı. 2) Mısır ununun yağla kavrulup, tuz eklenmesiyle yağlı hamur denilen bir karışım hazırlanır ve sıcak iken bir lahana yaprağına konarak sarılırdı. 3) Zeytin, zeytinyağı, soğan ve tuzdan yapılan bir karışım sarılırdı.

    Dil Doğurduğunda : Batıl bir tedavi yöntemi uygulanırdı. "Dili doğuran", anasına, "Ana dilim doğurdu" dediğinde, anası da, " Tukur da at oni" diyerek karşılık verdiğinde, dili doğuranda "Tu" diye tükürdüğünde ve bunu üç defada tekrarlarsa dili iyileşir.

    Çuban (Çıban) : Dört yol vardı. 1) Çıbanı temizlemek için soğan ve maydonozun kavrulmasından elde edilen bir karışım sürülürdü. 2) Ateşte pişirilmiş soğan sürülürdü. 3) Reçine sürülürdü. 4) Sülük oturtulurdu.

    Kulak Ağrılarında : Beş yol vardı. 1) Çocuk emziren kadının sütünden kulağa damlatılrdı. 2) Közde pişirilmiş sarmusak konulurdu. 3) Pırsa suyu damlatılırdı. 4) Yağlı hamur sarılırdı. 5) Kiremit ısıtılıp sarılırdı.

    Karın Ağrılarında : Dört yol vardı. 1) Baldan veya şekerden yapılan şerbet içirilirdi. 2) Karın ısıtılırdı 3) Isıtılmış tuğla ayakların altına konulurdu. 4) Karın üstü yatılırdı.

    İltihaplı Yaralarda : İki yol vardı. 1) Yörede damar yaprağı denen bir tür bitki sarılırdı.2) Reçine sürülürdü.
    Vücutta Şşlerde : Toplanan kırk bir çeşit ot pişirilir ve sarılırdı.

    Bağırsak Kurtlarında : Hastaya çiğ kabak çiviti yedirilirdi.

    Kabakulaklarda : Kara kabak pişirilip bölgeye sarılırdı.

    Baş Yarılmalarında : Şeker konurdu.

    Baş Ağrılarında : İki yol vardı. 1) bir bezle sıkılırdı. 2) Sirke sürülürdü.

    Kesiklere : Tütün ve Kartuli bastırılırdı.

    Bademcik ve Boğaz Ağrılarında : 1) Karamış yaprağı ısıtılır va sarılırdı. 2) Yörede havaciya denilen bir bitki tereyağı ile ısıtılıp içilirdi.

    Zehirlenmelerde : Sarmısaklı yoğurt içirilirdi.

    Arı Sokmalarında : Bölgeye soğuk cisimler değdirilirdi.

    Uçuklarda : Ucu yana odun veya ucu kızarılmış bir bıçakla batıl bir yöntem uygulanırdı.

    Çipa (Göbek Kordonu) Kesilmelerinde : İki yol vardı. 1) Güveli tahta tozu kullanılırdı. 2) Kapı eşiği altında bulunan kuru toprak konulurdu.

    İnek Zehirlenmelerinde : Üç yol vardı. 1) Sarmısaklı yoğurt içirilirdi. 2) Sirke içirilirdi. 3) Kulağı kertilir kan akıtılırdı.



    --------------------------------------------------------------------------------

    DUALAR
    Temru İçin Dua : Yüzde ve elde bulunan temrular için, şifa Allah'dan beklenerek, bir kopya kalemi aşağıdaki dua her okunuşta az bir miktar işaretlenmek üzere 7 defa okunurdu. Okunuş tamamlandığında temru'nun etrafı dönülmüş olurdu. Eğer elde bir çok temru varsa her biri için ayrı ayrı yapılırdı. Eldeki boya yıkanmamak şartıyle kendiliğinden silindiğinde temrular giderdi. Bu arada bu duayı okuyan gayet yumuşak bir ruh halinde olmalı, hastaya temrularından kurtulacağını artık, onları düşünmemesini söyler. Bir de öğüt verir. Bu temruların bir daha oluşmaması için, gökyüzüne bakıp, bir daha yıldızları saymaması tembih edilirdi.

    Em ebremû emran fe innâ mübrimûn
    Romatizma Hastalığı : İpliği yedi kat yapıp bir düğüm atarken üç Kulhuvellahu okunur, bu işlem yedi düğüme kadar tekrarlanır. İnanılarak yapılırsa romatizmal hastalıklara iyi geldiği söylenir.

    Göze Hal Geldimi Duası : Elistane, kepistane, tora, fora, tepistane, sandukhane, haknedurusu kokuç

    Boğaz Ağrısı Okuması : Ele hurma, Çivit yani, mizakoli, atiçi katiçi, filingur filingur, iç çami

    Yürümeyen Çocuğun Tedavisi : Çocuğun annesi yürüyemiyen çocuğunu, bir de anne siftahı olan birini (annesinin ilk çocuğu olan biri) yanına alıp, cuma ezanı okunan bir yere gelir. Hoca ezanı okumaya başlayınca anne siftahı olan kişi euzu besmele çekerek çocuğu yukarı atar ve derki "Efendi minareye, Allah derman eyleye, bir daha cumaya kadar benim oğlum yürüye" bu sözler ezan bitene kadar devam eder ve çocuğun bir daha ki cumaya kadar yürüyeceğine inanılır.

    Karın Ağrısı Duası : Karnım karnım, içine yılan yavrusu, aldım eğri tahrayı, gittim eğri meşeye, ettum eğri sepeti, eğri sepet su tutmaz, fatmanın karnı ağırmaz, karnı ağırmaz, uğruç uğruç

    Yılan Bağlama Duası : Bu dua okununca yılan hareket edemez. Yılan yılan afiye, yılan gider kafiye, kerpetilen kel dişi , bağladım yılan dişi

    Nazar Duası : Elemtere fiş, fiş, koltık altı sokulmuş. Her kim göz etmişse gözüne bir şiş
    Maniler


    --------------------------------------------------------------------------------

    Enişte ince uzun
    Baldizinim baldizin
    Potamya deresine
    Var midurki iki düzun Emineyi verdiler
    Bu köyün alcağina
    El uzatsam yeterum
    Evinun saçağina Kuş uşti yavri kaldi
    Gokyuzi mavi kaldi
    Anahtar yar koynina
    Gonlum kilitli kaldi Oy dereler oy taşlar
    Akar gözümden yaşlar
    Kurtuttun beni yavrim
    Nasil kurur ağaçlar
    İneceğum dereye
    Kuma sarilacağum
    Ettum kendi kendume
    Kime darulacağum
    Çimenlu çaruklarum
    Çimenleri çiğnarum
    Ya sorun çimenlere
    Geçti mi burdan yarum Atma beni yabana
    Bende bu dereliyim
    Al koy beni koynuna
    Sormaki nereliyim Dumanim yayilamam
    Ben senden ayrilamam
    Ben senden ayrilursam
    Halim yamandur yaman İnelum derelerin
    Kumini taşiyalim
    Evlenmekten iyidür
    Sevdali yaşiyalum
    İn dereye bul beni
    Kiz verem ettun beni
    Ha bu yalan dünyaya
    Sen da unuttun beni
    Çiktum dağun başina
    Çaliverdum ezani
    Kiz senun merağundan
    Tutmadum Remezani Kar yağar karamişun
    Dalina yaprağina
    Elursam mezarumun
    Gelde bak toprağina Karamişun dalina
    Gel salina salina
    Bizum köye vermezler
    Emsali emsalina İn dereye çiçeğum
    İn bende geleceğüm
    Senun babanin mali
    Benum geçineceğum
    Derenin kenarina
    Sereceğum kilimi
    Vermezsa seni baban
    Alalum biribirni
    Asker ettiler beni
    Ya Tuna'dur ya Bursa
    Habu dar günlerumde
    Ayşe yanumda dursa Karadeniz ustüne
    Yuvamun yapilari
    Ne anam var ne babam
    Kitledum kapilari Kiraz çiçek açayi
    Aykiri dal üstüne
    Alur kaçarum seni
    Kollarumun üstüne İndum dereye durdum
    Ben bi peştemal buldum
    Bilsam o senun idi
    Oğa bi sarilirdum
    Dereden geceyiken
    Başum aldi sazlara
    Baba evlendur beni
    Aklum kaldi kizlara
    Karayemiş dibine
    Kukutinun taşlari
    Seveni kavuşturmaz
    Köyün kizilbaşlari Ayakkabin üstüne
    Diktim nazar böceği
    Adam rezil edermi
    Benim gibi çocuğu Karamişin altina
    Serine gel serine
    Konuşacağum senla
    Kardeşimun yerine İnelum derelere
    Bi yük odun edelum
    Baban seni vermezsa
    Kaçalumda gidelum
    Dere kunduzi misun
    Sabah yildizi misun
    Geldun geçtun karşima
    Miralay kizimisun


    --------------------------------------------------------------------------------

    Atma Türküler


    --------------------------------------------------------------------------------

    Olay Ancer Yayla yolunda 195O yillarinda geçer, oğlan kiz birbirine aşiktir, yolda birbirine türkü türkü ata ata giderler, hikaye mutlu biter. İkiside halen yaşamaktadir.
    Kiz


    Pencereyi sen açtin
    Sen açtinda ben kaçtim
    Ben sevdalik bilmezdim
    Sifte yolu sen açtin O yarim perçemim çok
    Tarada yüzüne dök
    Dağlar nazar devirur
    Biraz da nazardan kork Şemsiyemun altina
    Ne yağmurlar yemişum
    Ben bekarim bekarim
    Sanmayin evlenmişum
    Erkek


    Keseyim zülüfünü
    O kirmizi yanağa
    Bakamayum saha
    Kalirum günaha Ha buradan yukari
    Alir saha çalilar
    O çiçekli fistana
    Dalar delikanlilar Karamişin dibine
    Karayemiş fidani
    Benimi alacasun
    Yoksa eski sevdani



    --------------------------------------------------------------------------------

    Dere



    Dereden geçeyiken
    Ayağim kaydi taştan
    Torba düştü dereye
    Çocuklar öldü aştan Endum derelerune
    Bilmem nerelerune
    Yaban asmasi olsam
    Sarulsam bellerine Dere cider enişe
    Ben ciderum peşine
    Kaybana sevdaluğun
    Yanmişim ateşine Derenun kiyisina
    Sini kalayli sini
    Evlenmek bi çeredur
    Seç de al eyisini
    İkinci evlilik



    Cemi celuyi baştan
    Yelçenleri kumaştan
    Evlendum bi olmadi
    Evleneceğum baştan Kar yağar erimez mi
    Ciden daha gelmez mi
    Bi çere evlenenler
    Bi daha evlenmez mi


    Kaynana



    Keynananun iyisi
    Derin olsun kuyusi
    Yedi kat mezerlukten
    Corunur munzurisi Armut budaklanur mi
    Dallari saklanur mi
    Anasinun yanina
    Kizi kucaklanur mi O kaybana yetimluk
    Dağlar oldi zeytunluk
    Olmadi edemedum
    Kaynanama celinluk Ağu karşiçi dağa
    Yaprak vurdi yaprağa
    Oğlan alurdum seni
    Anan olsa toprağa
    Kemence



    O çemencem çemecem
    Ne kerip bağurursun
    Sen de banden kaybana
    Kizlari çağurursun Kiz vermediler bağa
    Çemence çaldum diye
    Kurban olasun kurban
    Benum çibi deliye Çemencemun ustine
    Yay işlesun işlesun
    Bu çemenceci dayi
    Yanağundan dişlesun

    Peştamal



    Sepetumun ipleri
    Çeseyi omuzumi
    At kara peştamalun
    Bi coreyum yuzuni İndum dereye durdum
    Peştamaluni buldum
    Ben bilsem senun idi
    Onda bi sarilurdum Al başuna başuna
    Makas peştamaluni
    Baraba çikaralum
    Sevdaluğun tadini Makas peştamaluni
    Bağla ince belune
    Kurban olayim yarum
    O kara cozlerune
    Sevdalik



    Sevdaluk ince maraz
    Yürek yakar can almaz
    Sevda halinden bilen
    Kizindan para almaz Habu yaşumdan sonra
    Sevdaluk yapacağum
    Koca diye koynuma
    Seni mi alacağum Suyun altina desti
    Dolmadisan dolacak
    Bizum sevdaluğumuz
    Olmadisan olacak Sevdaluk edeceğum
    Sevda bilenlerinlan
    Başum belaya cirer
    Çoyun cuzellerinlan
    Türkü



    Atma türkü atarim
    Yüreğini yakarim
    Eşçi çaruklarimi
    Boğazuna takarim. Ayağima patiler
    Kay dedim kaymadi
    Dedim yanina türkü
    Deme beni saymadi Tek ağaçsun tek yere
    Tohumlari ek yere
    Ole turçi takarum
    Canli cirersun yere Baştan başlayacağum
    Turçi kuviççasini
    Şini soyleyeceğum
    Turçilerin hasini



    --------------------------------------------------------------------------------

    Aspet Türküsü


    --------------------------------------------------------------------------------

    Aspet'ten Liparit'a kim elçiledi beni ?
    Almazdum İsmail'i Gelin Kandirdi beni
    Gittum kaya ustine kayinum vurdi beni
    O beyaz entaremlan doktorlar gördü beni

    Gelin ne ettum sağa günağun tutti beni
    Mesbabucum gelince başimdan vurdi beni

    Duğunciler gelince çarşafladiler beni
    O Malpet'ten aşaği selamladiler beni

    Liparit'un dibine ağam endurdi beni
    Emicemun malina kayinum vurdu beni

    Emicemun evine sal getürdiler beni
    O kiymetli odama kanli koydular beni

    Gelinluk elbisemlan doktor Bey gördü beni
    Güvey gelmiş odama 'Seni kim vurdi ?' dedi

    Ben da söyledim oğa kardaşun vurdi beni
    Gece sabaha kadar polis bekledi beni
    İki saat yaşadum anne çok ağla beni
    İki saatten sonra Azrail aldi beni
    Gelinluk elbisemlan kefene sarun beni
    Tel duvağum yüzüme tabuta koyun beni

    Yaşum on beş yaşinda neler geldi başuma
    Akibeti kuş kondi mezaremun taşina

    Tel duvağumi asun beni gören ağlasun
    Su tokun mezareme usti çimen bağlasun

    Konsolumun kilidi gül üstüne kurudi
    Bir İsmail'den sebep gençluğum da çurudi

    Malpet'un yalisina vardur bakir parasi
    Hemdiye yureklerum doldu kurşun yarasi

    Bahçelerde kediler mirnav mirnav dediler
    Kardaşumla gelinum başumi da yediler

    Beyaz ati nalladum soğuksuya yolladum
    Gideyirum konşilar Allah'a simarladuk




    --------------------------------------------------------------------------------

    Baba Oğul Türküsü - (Kazim ve Mecit Kalyoncu -Çayeli-1986)


    --------------------------------------------------------------------------------

    Baba:
    İki turki yazayim gelmiştur sirasina
    Mecit kumaş gönderdi köydaki babasina
    Evlatlar öyle eder yeri vardur Yasin'a
    Kazim giydi elbise bakun fiyakasina
    Kumaşi kahverengi yakişti modasina
    Hepten kalmişim çiplak Silva ortasina
    Sarildum, yatayirum bir meşin paltosina
    Ancak akli geldi babanun kafasina
    Şimdi ancak vuriyi kafasinun tasina
    Kalayi fayda etmez yureğinun pasina
    Bu işi vereceğum Ulus gazatasina
    Mecit açar radyoyu hep bakar sefasina
    Kazanduğu parayi doldurur kasasina
    Baba evlatlarini gezdurur arkasina
    Evlat anayi satar elun paytarasina
    Baksana memlekete ananun cefasina
    Hocalar vaiz eder hafta Cumaasina
    Bir evlat asi olur analan babasina
    Onun yeri hazirdur Cehennemun ortasina
    Bir gün gemin tutulur Kasim furtunasina
    Durur denize duşmağa gemi güvertasina
    Bir liman bulamasun Siliva yakasina
    Maşalla rastgelmiştik evlatlarun hasina
    Ben yine sarilayim çayun kuviçasina
    Sakin darilma oğlum babanin şakasina. Oğul:
    Bugün bir mektup aldum şaştum okumasina
    Biz da cevap yazalum onun anlatmasina
    Babalar alişuktur evlat ağlamasina
    Ben da ağliyacağum gitmesun fenasina
    Yasin'da buldum ayet uydurdum şakasina
    Bir ayet daha vardur bakarsan arkasina
    Baba düzen verecek takasi takasina
    Sonradan sarilmasun Mahşerde yakasina
    Herkes bir tezgah kurdi oturdi masasina
    Senun canun darlandi anamin sobasina
    Anamlan rahat eyle pek bakma karasina
    Daima alçaktan yürü tuz doğma kafasina
    Bir meşin palton vardur bir mangir pahasina
    Kiymetuni bilusan bakmasun dahasina
    Biraz da temas ettun radyonun havasina
    O da intikal etti babadan mirasina
    Bir nefes nefesine bedeldur dünyasina
    Bunu şaka söyledum bakma palavrasina.
    .....
    .....
    .....
    .....
    .....
    .....



    --------------------------------------------------------------------------------

    Çayeli'nden Öteye


    --------------------------------------------------------------------------------

    Çayelinden Öteye,
    Gidelum Yali Yali.
    Sirtindaki Sepetun,
    Ben Olayim Hamali. Sepetumun İpleri,
    Keseyi Omuzumu.
    Aç Beyaz Pestemali,
    Bir Göreyim Yüzünü. Karli Tepeden Beri,
    Yeşil Çay Bahçeleri,
    Çay Filizi Toplayi,
    Peştemalli Kizlari.



    --------------------------------------------------------------------------------

    Damat Kaynana Türküsü

    --------------------------------------------------------------------------------
    Damat



    Cebumdeki harçluğum
    Endi iki kuruşe
    İki güne bir ekmek
    O da değmeyi dişe Hizari taktum kola
    Bugün yürüdüm işe
    Bir içmağa durince
    Yetmeyi on beş şişe


    Kaynana



    Ettun yeni elbise
    Taktun beyaz yakayi
    O ki evden yürüdün
    Değiştun fiyakayi Mütahit giden adam
    Niçun hizar takayi
    Elettuğun yağ, peynir
    Geçti on beş okkayi İçtun on beş şişeyi
    Yirmaktan mi akayi
    Haçanki raki içtun
    Vur yere tabakayi Eyi çaliş eniştem
    Şevki evi yikayi
    Çaliş eniştem, çaliş
    Üç can sana bakayi.
    AYI İDİ, MAYI İDİ
    Evvel zaman içinde, köyün kadınları ormana odouna gitmişler. Beraberlerinde de genç bir kız varmış. Kızın yükü ağır geldiğinden oturup biraz dinlenmek istemiş. Diğer köylüler önden gitmişler. Dinlenen kız, kalkıp yürümeya başladıysa da bir müddet sonra her tarafı sis kapladığından, kız yolunu kaybetmiş, bir ayıya rastlamış. Ayı kızı zorla kaçırarak mağarasına götürmüş. Kendisini bal ile meyve ile beslemiş. Üça y sonra kız ayıya alışmış evlenmişler. Aradan 15 yıl geçmiş.Çocukları olmuş. Ayı kızı ailesinin evine götürmüş. Eve vardıklarında kız eve girmiş. Ayı'yı gören köylüler onu öldürmüşler. Kadın bunu görünce ağlamış ve şu ağıtı yakmış:
    Ayı idi mayı idi
    Gene benum kocamidi
    İyi di kötü idi
    Evine çok bağlı idi
    Yağı balı çok idi
    Askerluği yok idi
    Bu bili, bu bili...

    CAZI BABAANNE
    Vakti zamanında evin birinde bir gelin, beyi ve kaynanası ile mutlu bir şekilde yaşarlarmış. Bir gün gelinin bir nur topu gibi bir çocuğu dünyaya gelmiş. Zavallı anne ve baba daha sevinçleri kursağında iken iki gün dolmadan bebek, ağzı kan revan içinde ölmüş. "Allah'ın emri ne yapalım" diyerek anne-baba çocuğu mezara koymuşlar. Yıllar sonra ikinci çocukları olmuş, o çocuk da aynı şekilde ölmüş. Artık anne baba ne yapacaklarını şaşırmışlar. Gel zaman git zaman üçüncü çocukları dünyaya gelmiş. Ancak çocuğun annesi lohusa halinde yatağında uyur iken bir ara bir örümceğin hızla bebeğin üzerine gittiğini görmüş. Eliyle onu öldürmek istemiş. Ne varki örümcek düşmüş bir ayağı kırılmış. Uyku halindeki anne artık ölür diye örümceği bırakmış. Kadın her zamanki gibi sabah aynı saatte kalkmış, ahırdaki hayvanları bakmaya gitmiş, döndüğünde bakmışki, kaynanası hala kalkmamış, kaynanası ondan çok daha önce kalkar ve ateşi yakarmış. Vakit epeyi geçince gelin kaynanasının odasına girmiş.Kaynana:
    - Hastayım gelinim, kalkamıyorum, demiş. Gelin:
    - İlaç getireyim de iç, diyerek ilacı getirip içirmiş. Kaynana bir müddet sonra ayağa kalkmak için doğrulunca, ah bacağım feryadı ile tekrara yatağa düşmüş. Gelin durumu anlamış, beyinide anlatmış.
    İşin sonunda o nur topu gibi bebeklerin ciğerini kazıyıpkanını içenin bu kaynana olduğu, kaynanın gerçekte örümcek şekline bürünen bir cazı olduğu örümcek şekline bürünmüş olduğu apaçık ortaya çıkmış.

    HALA DERESİ EFSANESİ
    Zamanın birinde kendisine yurt tutup oturacak yer arayan bir aale. Ayder yolu üzerinde boş bir yer bulur. Oraya yerleşir. Aradan yıllar geçer. Bir gece derenin karşısında sönük bir ışık görürler. Uzun zamandır, yalnız yaşadıkları bu yerde bir komşu sahibi olmak onları sevindirmiş, tanışmışlar. Kendilerinin Hala isimli bir kızları varmış. Komşunun da bir oğlu. Zamanla birbirlerine aşık olup, nişanlanmışlar. Oğlan evlenme parası kazanmak için gurbete gitmiş. Gidiş o gidiş oğlan'dan üç dört sene ses seda çıkmayınca uımut kesilmiş, kz bir başkasına nişanlanmış. Düğün dernek kurulmuş. Tam düğün gününde düğün evine oğlanın gurbetten döndüğü haberi ulaşmış. Kız bunu duyunca eski sevgisi depreşmiş. Gelinliği ile düğün evinden koşa koşa çıkmış. Dere geçilecek gibi değilmiş. Ama o heycanla kendini dereye atmış. Dere o kadar azgınmışki, karşıya geçmeyi başaramamış. Dere almış götürmüş Hala Gelini. O gün bugündür derenin adı Hala Deresi, Köyün adı da Hala Köyü olmuş.

    CAZI KARISI
    Anan yoğ idi. Nenen hiç yoğu idi. Dedenun dedesi daha girmemuşti beşiğe.Var idi, yoğ udi bir Hasanika. Hasanika gezer iken gördü bir armut ağacı. Çıktı armuda başladı yemeğe. Keldi bi Cazi Karisi. Niyeti idi bozuk..Armud'un altından seslendi tatlı bir sesle bağurdu Hasanika'ya :
    - Uuuy anan kurban olsun saha. Hasanika oraya ne yapayisun.
    -Armut yiyirum.
    - At bağa bi armut.
    Atar oğa bi armut. Cazi karisi onu mahsustan tutmaz.
    - O kitti bayışağa. Kızlar kesulsun saha. İn bi dal aşağa, at bağa bi daha.
    Atar oha bi daha.
    - O da gitti bayışağa, in bi dal daha aşağa, at bağa bi dağa
    Hasanika armut ata ata geler aşağa son dal idur çuruk birden duşer başaşağa. Geçirur baygunluk Cazi karısı tutar Hasanika'yı, kor torbasına, alur keturur evine. Kitler oni bir odaya.Cazi karisi evden ayrılurken kızı Fadime'ye:
    - At kazani ustune,hazır uyuyi at Hasanika'yı da içine .Pişir ko dolaba. Geldummi yeruk.
    Hasanika uyanmış duymuştur bunu. Lakin kelir duymamazliktan. Fadime atar kazani ustune içine doldurur suyu. Yakar da eteşu. Çağurur Hasanika'yı.
    - Hasanika git da bak. Kazanun içine boncuklarım ordamidur?
    Hasanika bili ya işi uzaktan bakar kazana.Der Fadime'ye:
    - Ben gormedum, sen bi bak onlara. Tam bakar iken Fadime. Vurur oğa bi tekme. Atar oni kazanın içine. Pişirur oni eder kavurma, koyar sahanlara yerleşturur tereklere.
    Kelir Cazi Karisi bakar etler tereğe, başlar onlari yemeğe. Yerken da:
    - Hasanika'nun etleri cimi cimi butleri. Hasanika'nun etleri cimi cimi butleri.
    Hasanika meğer çıkmuş idur çatıya der ordan oğa:
    - Fadimenun etleri cimi cimi butleri.
    Cazi Karisi duyar oni, tükürur yediklerini. Kurar hemencecuk bi plan. Uğraşur çatıdan aşağı indirmeyi oni.
    - Uuuy Hasanika oraya nasil çiktun?
    - Eskemileri koydum birbiri ustune oyle çiktum.
    Oda koyar iskemileri ust uste. Çıkar ustlerine.Çıkar ustlerine da beceremez duşer altına, incitur dizini. Gene seslenur:
    - Uuuy Hasanika oraya nasil çiktun?
    - Yiğne yine ustune koydum da öyle çiktum.
    Kodi yğne yiğne ustune çıkamadi. Geçti yiğneler oğa.
    - Uuuy Hasanika oraya nasil çiktun?
    - Kizdurdum bi şiş soktum oni kendume, attı beni buraya.
    Cazi Karisi kizdurur bi şi, sokar oni kendine; ceberur kider. Hasanika iner aşağa. Araştirur bulur Cazi'nun hazinelerini.Olur zencun.

    KOLCUYA OYUN
    Köye devamlı kolcular gelir. Köylüye karşı katı davranışlarda bulunur ve her seferinde eziyet ederlermiş. Yine günün birinde kolcular gelir.Köylüyü cami avlusuna toplayarak sık boğaz ederler. Tarladan dönen muhtar Mustafa Dayı bunları dinler ve yaklaşarak onları evine davet eder. Davete de icabet etmezler. Çalışma kiyafetine bakarak değerlendirip kim olduğunu da sormazlar. Akşam vaktine yakın bir zamanda geri dönüşlerinin mümkün olmadığını düşünen kolcular muhtarı sorarlar. Köylüler de; muhtar, sizi davet eden kişi idi derler. Davranışlarından mahcup olur ve sorarak muhtarın evine giderler. Mustafa Dayı, davranışlarına ders olması için bir kurnazlık düşünür. Çeşitli yemekler hazırlatır. Sofraya önce lahana gelir ve düşük bir fiyat söylenir. Ardından her yemeğin fiyatı artırılarak sofraya konulur. Kolcular işin ciddi olduğunu anlarlar ve ucuz buldukları lahanayı yerler ve susarlar.
    Yatmaya sıra gelince saman yatak, post ve yün yatak gösterilir. Onlara da farklı fiyat konur. Misafirler ucuz yatak derler ve onları tercih edip yatarlar.
    Sabah kahvaltısında da fiyatlar verilir ve kahvaltı biter. Kahvaltı sonunda muhtar hesapları çıkarır ve parayı ister. Ancak birinin parası yeişmez. Mustafa Dayı paranın peşin olduğunu söyler ve taviz vermez.Bunlar yalvarınca Muhtar: "Benim üst başım uygun olmadığı için selamımı almadınız, davetimi bile kabul etmediniz. Siz bizi kiyafetlerimizle değerlendirmeye kalktınız. Biz belki fakiriz ama gönlümüz zengindir. Bizi hakir görmeyin. Bu paralarınızı alın ve bu köylüyü de küçük görüp eziyet etmeyin" der ve onları uğurlar. Kolcular iyi bir ders aldıklarını düşünerek ayrılırlar.

    Kaynak Kişi: Rahmetli Mustafa Çukur Tunca Köyü Eski Muhtarı
    Derleyenler : Hızır Kuyumcu, A.Paşa Kabaoğlu

    HORON HİKAYESİ
    Karadenizde düğünlerde horonun farklı bir yeri vardır. Sabah başlayan oyunlar akşama, hatta ertesi günü akaşamına kadar devam ettiği çok olurdu. Oyuna bir girildi mi bırakılmaz, ancak yoruldu mu şöyle bir nefeslenmek için oyundan çıkılır, yerini hemen sıradaki alırdı. İşte böyle bir düğünde..
    Fadime yorulmuş, horondan çıkmıştı, o anda evi hatırına gelir. Eve gider. Bakar evde yemek kalmamış, yiyecek bir şeyde yok. Anbarın anahtarı da kocası Temel de. Ehh.. Temel de düğünde. Hemen düğün evine gider. Temel horon da. Fadime kocasına durumu anlatmaya çalışır. Temel oralıklı olmaz. Oyuna devam eder. Fadime yavaş yavaş kızmaya başlar. Temel'e çıkışır:
    - Adam, anahtarı ver da; eve yiyecek bi şey kalmadı, çocuklar açlıktan geberiyi.
    Temel horon'dan çıkmadan, horon havasın da uyar biçimde, türkü ile şu karşılığı verir:
    - Al belumden belumden
    Al gerumden gerumden.
    Fadim anahtarı kocasının belinden alır, eve gelir, ambarı açar, çocukları yedirir. Ancak, tarlaya gitmesi gerktiğinden anahtarıda Temel'e vermek gerekir. Gene bi koşu düğün evine gelir. Temel hala oyundadır. Fadimeyi gören Temel istifini bozmadan, türkü ile:
    - Koy belume belume
    Gene eski yerune...
    Fadime, anahtarı oyunu bırakmayan kocasının beline bağlıyarak, tarlaya gider. Akşam ezanıyla eve geldiğinde Temel de düğün evinden yeni dönmektedir.

    KİM KAÇAR ALİ RIZA'NIN TUFEĞUNUN ÖNÜNDEN
    Rize'nin Dağbaşı mahallesinde seferberluk öncesi, tüm Rizeliler gibi, Ali Rıza da geçimini sağlamak üzere çoluğunu çocuğunu bırakmış, mesleği olan fırıncılık yapmak üzere Batum'a gelmiştir. Ali Rıza biraz övünmeyi seven bir Karadenizlidir.Sabah'a kadar fırında çalışmış, bir yorgunluk çayı içmek üzere kahveye gitmuş, bir köşe de çayını yudumlarken yapılan sohbetlerede kulak kabartmaktadır. Meğer bir gün önce orada bir vurgun olmuş. Adam'ın biri silahla çok uzun bir mesafeden tam alnının ortasından vurulmuştur. Kahvedekiler, ölen adam'ı unutmuşlar, vuran admı övmekteler, bu adam her kimse gayet iyi nişancı olduğunu, böylesinin zor bulunacağından bahsetmeye başlamışlar. Ali Rıza bu, boş durur mu hemen seslenmiş:
    - KİM KAÇAR ALİ RIZA'NIN TUFEĞUNUN ÖNÜNDEN?
    Senmisin bunu diyen, kahvede hazır bulunan sivil görevliler tarfından apar topar tutuklanıp hemen mapusa atılmış.Anam babam derken aradan 2 seneye yakın bir zaman geçmiş. Geleni gideni yokmuş. Rize'dekilerinde böyle bir durumdan haberi olmamış. Bir ziyaret günü adamın biri yanına yaklaşmış. Hal hatırdan sonra, niye buraya düştüğünü sormuş. Ali Rıza da anlatmış. Suçu olmadığını, yanlış anlaşıldığını söylemiş.
    Adam ertesi hafta bir daha gelmiş, Ali Rıza ile epeyi sohbetten sonra, memlekette çoluğu çocuğu olup olmadığından ailesinden konuşmuşlar. Ali Rıza 11 çocuğu olduğundan onlarında bu durumdan haberi olmadığından bahgsetmiş. Adam böyle bir kaç kez daha gelmiş, her seferinde Ali Rıza'ya hediye getirmemeyi ihmal etmemiş.
    Bir gün tekrar hakim huzuruna çıkarılan Ali Rıza tamam şimdi hapı yuttuk derken, Hakim:
    - Serbestsin, suçsuz bulundun demiş. Ali Rıza sevinçten ne yapacağını şaşırmış. Sevincini paylaşacak birini bulmak için sağa sola bakarken, bir dene görsün. Kendini ziyaret eden adam orda. O'na sarılmış. Hakem:
    - O'nu nerden tanıyorsun, katil o, bak o'nun yüzünden bu kadar süre yattın, demiş.Ali Rıza durumu anlatmış.Meğer adam hasmını vurduktan sonra bir süre gözden kaybolmuş. Geri döndüğünde kendi yerine bir başkasının tutuklanıp hapse atıldığını duyunca, bir kaç ziyarettten sonra vicdanının sesini dinleyip, suçunu itiraf edip Ali Rıza'nın kurtulmasını sağlamıştır.
    HASAN DEDE


    Hasan Usta diye de bilinir. Zamânında güzel ahlâkı, örnek hareketleri ve kerâmetleriyle tanınan Hasan Dede'nin türbesi Rize Ardeşen'de Seslikaya köyündedir. Türbesi, vasiyeti üzerine vefâtından yedi yıl sonra cesedinin bozulmamış olduğu görüldükten sonra yapılmıştır. Yöre halkı tarafından sık sık ziyâret edilen Hasan Dede 1845 yılında vefât etmiştir. Türbesinin önündeki kiremitli kabir de yine kendisi gibi kerâmet ehli bir velî olan oğlu Süleyman Dede'ye aittir.

    1840'lı yıllar, ebediyete intikale bir kaç sene vardır. Seslikaya Köyü... Osmanlı askerleri köyden geçmektedir, askerin ve mühimmatın köyün dibindeki dereden geçebilmesi için mevcut köprü yeterli olmamaktadır. Askerlerin başındaki yüzbaşı gövdece iri, boyca uzun büyük ağaçlardan birkaç tane kestirir. Kestirir kestirmesinede ağaçları yerinden oynatmak ne mümkün, onları seyreden köylüde yardım ettiysede fayda etmez.

    Zaman geçmektedir, komutan darlanır, bağırıp çağırmaya başlar... Darlandıkça kalpde kırar. Köylüde bu halden üzüntü duyar. O sırada bir başka köye ziyarete giden Hasan Dede'de köye gelmiş, uzaktan asker ve köylüleri görerek yanlarına varır. Selam vererek:

    - Hele bir nefeslenin, bir de ben yoklayayım der, köylünün saygı dolu bakışları, onu tanımayan komutan ve askerlerin alaycı bakışları altında koca koca ağaç kütüklerini tuttuğu gibi birer birer hiç zorlanmadan derenin ebir tarafına uzatır.


    Köprü hazırdır....


    Bir Damla Yağmur


    Yıl 1845. Hasan Dede, dünyasını değiştirmiştir. Mezarını kendi halinde, kimsenin işine karışmayan, bildiği ile amel eden, saf temiz bir köylüsü kazmaktadır. Köylü mezarın içinde kazmaya devam ederken, Rize'nin o meşhur yağmuru başlamış, her tarafı sel alıp götürmektedir. Hikmetinden sual olunmaz, ne mezarın içine ne mezarı kazanan üzerine bir damla yağmur düşmez. Köylü mezarı kazar dışarı çıkar. Etrafta hocadan başkasını göremez. Hocaya sorar:

    - Hoca bu kadar kuvvetli yağmur yağıyor, gök delindi de ne mezarın içine ne sana de bana bir damla bile düşmüyor?

    Köylü, sırrı yaşamıştır, ama o sırrı anlamaya hazır değildir. Mezarın yanında çok yüksek yabani bir hurma ağacı vardır. Hurma ağacında yapraksız kuru birkaç daldan başka bir şey de yoktur. Hoca hurmayı, o ince, kuru birkaç dalı göstererek:

    - Hurmanın dallarını görmüyormusun, der.

    Gökten derya indi yağmur yerine
    Mevlam damla değdirmedi tenine

    Horon

    Rize... Ardeşen...Seslikaya Köyü. Yıl 1945. Türbe... Hasan Dedenin türbesi. Türbeye yakın evlerden birine yakın bir köyden gelin gelmektedir. Gelin tarafı, oğlan tarafında sabah kadar tulum eşliğinde horon oynamayı şart koşar, olmazsa olmaz der. Düğün sahipleri, durumu hocaya sorarlar:

    - Biz türbeye, Hasan Dede'ye hürmet ediyoruz, onun türbesinin olduğu yerde, yakınındaki bir evde tulum çalmak, oynamak, eğlenmek hoş değildir, bunu kabul edemeyiz dedik. Kız tarafıda oyunsuz olmaz diyor. Biraz değil epeyi de huysuzluk yapıyorlar, huzursuzluk çıkarıyorlar. Ne yapalım bu durumda düğünden vaz mı geçse, vaz mı geçelim ....?

    Hoca cevaben derki:

    - Bu dediğinizden dolayı gelin bırakılmaz, düğünden vaz geçilmez. Siz gelinin gelmesine, tulum çalınıp oynanmasına izin verin. Günahı vebali onların başına deyin, ancak yakın akrabaları olarakda evide mahalleyide terkedin.

    Oğlan tarafı hocanın dediğini yaparlar, kız tarafı ve düğün alayı gelini eve getiriler. Sabaha kadar sürecek horon başlar. Oyunun başlar, gece yarısı olur... Kız tarafından pür telaşlan bir ihtiyar nefes nefese gelir, hepsinin evleri yanmaktadır.

    Tüm köylü düğüne geldiğinden, köylerine dönene kadar evlerinin hepsi yanıp kül olmuştur.

    Su

    1950'li yıllar. Hasan dede'nin türbesinin olduğu mahalle. Yaz. Uzun zamandır yağmur yağmamakta, hemde neredeyse her gün yağan Rize'de pek ender görünen kurak bir yaz hüküm sürmektedir. Günümüzdeki gibi değildi o zamanlar, sular öyle kapıya kadar gelmemektedir. Su ya kuyudan ya da ırmak denen küçük dereciklerden temin edilrdi. Uzun zaman yağmurun olmayışı kuyu sularının tükenmesine, ırmakların suyunun azalmasına neden olmuştu.

    Gece... Yangın... Evler cayır cayır yanmaktadır. 20 haneli evlerin iç içe olduğu mahalle evlerini söndürecek bir damla su yoktur. Ufaktan ufaktan akan suda kurumuştur. Tüm mahalle Hasan dede'nin türbesine koşarak Cenab-ı Hakka yalvarırlar:

    - Hasan Dede'nin yüzü hurmetine bize su gönder.

    Dua edip, türbeden ayrıldıklarında, kuruyan derelerden oluk oluk su akmaktadır. Su ile birlikte kısa zamanda mahalleli ateşi söndürür.

    Çocuk

    Seslikaya köyü... 40 yıl kadar oluyor. Hala hayatta olan çocukluktan beri arkadaşımız. Bir gece çaylıkta olan annesinin gecikmesi üzerine evin dışına avluya çıkar. Çocuk bu ya annesinin gecikmesi, etraftaki çakal sesleri, beklemenin verdiği çeşitli duygular içinde ağlaya ağlaya bir hal olur. Göz kapakları şiddetle açılıp kapanmaya başlar. Akşam olayı duyan konu komşu, çocuğun arkadaşları eve gelir, çocuk arkadaşlarına bakmaktan utanır utanır... Onlardan kaçmak ister.

    O zamanlar doktora erişmek doktor bulmak öyle pek kolay değildir. Ninesi "hele bir der, çocuğu sabahtan bir türbeye götürelim, bir şeyi kalmaz inşallah" der. Sabah olur nine torununu alır, Hasan Dede'nin yattığı türbeye götürür. Allah rızası için iki rekat namaz kılarak:

    - Ya Rabbi ... Hasan Dede'nin yüzü suyu hürmetine bu yavruma şifa ver diye dua eder. Bir müddet türbede kaldıktan sonra torunuyla beraber çıkarlar, eve vardıklarında çoçuğun gözlerinde hiç bir şey kalmamıştır.

    Arkadaş

    1980'li yılların başlarına kadar köye henüz elektrik gelmemişken, her hafta Cuma gecesi özel yapılmış mumlarla geceleri türbe ışıklandırılırdı. Mumu yakmakla özel bir görevli bulunurdu. Görevli mumları yakar Kur'an-ı Kerim okurdu.

    1930'lı yıllar. Kış... Sağanak... Türbe görevlisi yaya 5-6saatlik yolda misafirlikte. Cuma gecesi türbede mumları yakacak, Kur'an-ı kerim okuyacak. Yağmur bir ara hafifler diye beklemişti ama hayır burası Rize idi, öyle dineceği yoktu. Baktı olacak gibi değil geciktikçe gecikiyor, yola koyulur. Şemsiye falan nerede, geçmiş zaman bu.... Yola çıkmış, geciktiği için gece karanlığa kalmıştı, göz gözü görmüyordu. Görmüyordu da ... Görevli yatsı ezanı okunmak üzere türbeye erişir, üstü kupkurudur. Yol boyunca ona ışık tutan, sohbet eden piri fani birisi ona arkadaş olmuştur. 5-6 saatlik yol 1-2 saat sürmemiştir, yol arkadaşı köyün girişinde "Allahaısmarladık" diyerek ayrılmıştır.

    Köyün çocuklarına türbedarın annesi bunu hep anlatırdı. O çocuklar şimdi birer dede oldu ya...

    Kapı

    1960'li yıllara kadar Türbeye çok uzak yerlerden köylünün tanımadığı, bir gelenin bir daha gelmediği piri faniler, şeyhler gelir, türbe içinde zikrederler, müritler dışarıda beklerlerdi. Köylüde onları kendi hallerine bırakırdı. Gel zaman git zaman köylülerden merakını yenemeyen bir delikanlı yanaşarak sormuş:

    - Sizi ne için türbe içine almazlarda, dışarıda beklersiniz?

    Delikanlıyı kapı aralığından baktırmışlar.... Bakış o bakış ....

    Delikanlıya arkadaşları ne gördün diye sormuşlar, yıllarca o sorularına cevap vermemiş, ta ki nedense o uzak bilinmedik yerlerden gelenler gelmez olmuş... İşte o zaman:

    - Türbenin içi 4 metre kare var yok, kapı aralığından baktığımda o da ne içerisi o kadar genişki, saymakla bitmeyen yüzlerce kişi içeride, her yer apaydınlık, ortada sanduka diye bir şey yok, dümdüz bir alan, her renkte, türlü türlü kıyafetler içerisinde ... ve ... ve ...

    Evet, bir zamanlar herkesin gözü önünde bakıpta göremedikleri Manevi Meclis Rize'nin Ardeşen İlçesi, Seslikaya köyünde Hasan Dede'nin Türbesinde toplanırdı...

    Seferemri

    Türbe görevlileri her gece yatsıdan sonra türbeye güğümlerle su bırakırlar, kapıyı üstüne kitlerler ... Ertesi günü geldiklerinde güğümler bomboştur. Türbenin içinde hüzme şeklinde yeşil bir ışık vardır.... Bu yıllardır böyledir. Akşam dolan güğümler sabahleyin bomboştur.

    1974 ... Kıbrıs Barış Harekâtı.... Türbe görevlilerinin dikatini çeken bir şey vardır... Harekâtın başladığı ilk gecenin gündüzünde, türbeye geldiklerinde güğümlerin dolu olduğunu görürler... ve o gece ve savaş bitimine kadar türbedeki ışığıda göremezler.

    Savaş biter, o gecenin sabahında güğümdeki sular boşalır, ve o yeşil ışık gene türbededir....

    Evet ... Hasan Dede seferemrini almış, görevini yerine getirmiştir....

    Sanırmısınki sefer emrini
    Çıkarırlar sade evdekine
    Bakarsınki ansızın bir gece
    Emir vermişler türbedekine

    Kekeme

    1992.... Yaz ... Pazar ... Avramit köyü.... 5 yaşlarında... Muzaffer. Yazın ailesi ile birlikte İstanbuldan köylerine gelmişler. Korkudan mıdır, bir şeyden mi ürkmektenmidir billinmez, çocuk birden kekelemeye başlar,... 5- dakika, 10 dakika, 1 saat 2 saat hayır kekemelik geçmez. Çok zamandır böyle bir şey olmamıştır.

    Doktor, doktora getirelim, getirmeyelim, bekleyelim, beklemeyelim derken ... Köyün büyükleri araya girer, derler ki:
    - Tabi çok zamandır, böyle bir şey olmadı, sizede demedik, bizim küçüklüğümüzde Türbeye getirirlerdi bizi.
    - Hangi türbeye? Rize de türbemi var?
    - Hasan Dede'ye... Ardeşen'e... Seslikaya'ya .... Türbe orada. Hasan Dede'nin türbesi orada.

    Türbeye gidilir, ikişer rekat namaz kılınır.
    - Allahım, Hasan Dede'nin hürmetine yavrumuza şifa ver diye dua edilir.

    Türbeden çıkılır, kekemelikten herhangi bir eser kalmamıştır.


    Evet Rizeliler .... Siz Hasan Dede'yi belkide şu ana kadar duymamıştınız. Türbesinide tabiki ziyaret etmediniz... Ne duruyorsunuz? ....

    Allah (c.c) hepimize tüm velilerin mürşitlerin, müceditlerin şefatine, O Manevi Meclis hürmetine iki cihanda nail etsin.

    Biriz Biz

    Teşekkür : Hasan Dede hakkında Evliyalar Ansiklopedisinde yayınlanan 3 satırdan başka herhangi bir kitap ve kayda rastlamadık, bu konuda bizden yardımlarına esirgemeyen Alaettin Pınarbaşı, Mehmet Pınarbaşı ve Şecaeetin Yeğen'e teşekkürü bir borç bilir, Allah (c.c.) razı olsun deriz.




    --------------------------------------------------------------------------------
    Keşf-i Kulûb
    İLYAS AMCA

    İlyas Amca... Eczacı İlyas Ketenci. 2004 yılında aramızdan ayrıldı ... Rize, Çayeli Liman köyünde Dünya'ya geldi. İstanbul Darüşşefaka Lisesini bitirdikten sonra askeri eczacı olarak orduya intisab etti. Yüzbaşı rutbesiyle hizmet ederken bu hizmetinden kendi isteğiyle ayrılarak Rize merkezde 1957 yılında eczane açmış o tarihten itibaren maddi ve manevi hastalara şifa olmuş bir gönül ehli, İlyas Ketenci. Gönül ehli olması, onun mürşidi Seyyid Abdülhakim Arvasi (KS) gibi bir veli'nin halka-ı tedrisinde olgunlaşmasındandır. Dava insanı merhum Necip Fazıl Kısakürek'in yakın dostu. Aynı mürşidin pınarından kana kana içen iki arkadaş ....

    Ölümüne yakın zamanlarda "Benim ölümüne aylar, günler kalmıştır" derdi. 90 sene taatle geçen bir ömür ...

    Bir gece hanımına:
    - Hanım ! Uyumak zamanı değildir. teheccüd namazı vaktidir. Sen kabir nedir bilirmisin, der ve iki rekat namaz kılarak, abdestli bir şekilde teslim-i ruh eyler.

    Beraat Edeceksin

    Bir gün arkadaşı Necip Fazıl Toptaşı Cezaevinde iken rahatsızlanır ve Haydarpaşa Numune Hastahanesine kaldırılır. arkadaşını ziyart etmiş ve:
    -Necip 3 gün sonra beraat edeceksin, der.

    Aynen öyle olur. 3gün sonra Necip Fazıl beraat haberini alır.

    Hediye

    Merhumu seven bir yakını onu evinde ziyarete gider. Evde ondan önce gelen amcanın okumakta olduğu "Kenz-ül İrfan" adlı kitabı dinleyen bir kaç tanıdık daha vardır. Kitaptan evde iki tane vardır. Kitabın bir tanesinde gözü kalmıştır.

    İlyas amca, Eczacı İlyas amcadır onun için. Onun manevi mertebesinden haberi yoktur. Kalbinden "Eczacı İlyas Amcamızın yaşı ilerledi. Bu kitaptan evinde iki tane var. Birisini bana hediye etse ne kadar sevinirim" diye geçer. Okumaya bir müddet daha devam ettikten sonra ona dönerek:
    - Oğlum, bu kitaptan bende iki tane var, birini sana hediye etmek istiyorum" der ve kitabı ona hediye eder.

    Namazı Sen Kıldır

    İlyas amcanın evi, akşam ezanı okunur. Akşam namazını birlikte kılmak için, amca beyaz cüppesini giyer ve sarığını takar, tam tekbir alacağı zaman cemaatten birinin kalbinden " Benim kıraatim düzgün, bir de beni imamlığa geçirse" diye geçerken, İlyas amca geri döner, cüppesini çıkarır:
    - Buyur oğlum, imamlığı gel sen yap" diyerek cübbesini ona verir.

    İlyas amca, doğduğu yerde, Liman Köyü Kur'an Kursu'nun yanındaki aile kabristanlığında medfun bulunmaktadır.

    Keşf-i kulûb (Kalpleri keşfeden) sahibi bu gönül insanına yüce mevlamız bol bol ihsanlarda bulunsun. Amin!
    Rize Atatürk Müzesi (Mataracı Mehmet Efendi Evi)

    Müftü Mahallesi'nde yer alır. Kuzeyinde geniş bir bahçesi vardır. 20. yy'ın başlarında yapılmıştır. İç sofalı, planlı, üç katlı bir evdir. İkinci katta, kuzeydoğudaki oda Atatürk'ün kaldığı odadır.

    Atatürk, 1924 yılı Eylül ayında "Atatürk'ün Sonbahar Gezisi" olarak bilinen birkaç ay süreli bir geziye çıkmış, bu gezi sırasında Karadeniz illerini ziyaret etmiştir. İşte bu gezi günlerinde Atatürk, beraberinde eşe Latife Hanım, birkaç milletvekili olduğu halde 17 Eylül 1924 gürü Trabzon'dan Hamidiye Vapuru ile Rize'ye gelmiş, Rize de coşkun gösterilerle karşılanmıştır. O geceyi Rize'de Mataracı Mehmet Bey'in evinde geçiren Atatürk, ertesi günü şehirde bazı ziyaretlerde bulunmuş, incelemeler yapmış, saat 16.30'da ayni vapurla Giresun'a hareket etmiştir.

    Çatısı ile birlikte 3 katlı olan ev 1902 yılında Mataracı ailesi tarafından yaptırılmıştır. Rize'de Atatürk'ün bir gece konuk olduğu ev, daha sonra sahibi Mehmet Mataracı'dan yeğeni Osman Mataracı'ya geçmiştir. Atatürk'ün 100. Ölüm yıldönümü dolayısı ile Atatürk Müzesi yapılmak üzere, Osman Mataracı evini Rize Özel İdaresine bağışlamıştır. Mataracı Mehmet Efendi Evi restore edilmiş ve müze olarak 27.12.1985 tarihinde ziyarete açılmıştır. Evin bir bölümü de Kültür Merkezidir. Zemin katta, Rize İl merkezinden toplanan kitabeler ve mezar taşları, birinci katta ise bazı ahşap oymalı mimari parçalar, dokuma araç gereçleri, etnografik eserler sergilenmektedir. İkinci katta ise Atatürk zamanından kalan eşyalar, Atatürk'e ait giysiler, Kurtuluş Savaşı ve Atatürk'e ait fotoğraflar bulunmaktadır.

    Rize Müzesi
    Rize Müzesi Müdürlüğü 1984 yılında Atatürk evi olarak hizmet vermeye başlamıştır. Kültür Bakanlığı tarafından şehir merkezinde restorasyonu tamamlanan iki adet eski eser yapıdan sarı ev olarak adlandırılanın teşhir ve tanzimi tamamlanarak 27.06.1998 tarihinden itibaren müze olarak parçalanmış olup, zemin kat kafeterya bölümü ve ikinci kat ise yöresel yemeklerin sunulduğu lokanta olarak hizmet vermektedir. Rize müzesinde 52 arkeolojik, 1014 etnografik, 594 sikke, 17 Mühür ve mühür baskısı ve 3 arşiv vesikası, 17 el yazması olmak üzere toplam 1695 envanterli eser bulunmaktadır.

    --------------------------------------------------------------------------------
    KALELER

    --------------------------------------------------------------------------------
    Rize Kalesi
    Şehir merkezinin güneybatısında yer alır. İç Kale ve Aşağı Kale'den meydana gelmektedir. Yoğun yerleşme sebebiyle Aşağı Kale tamamen yok olmuş, batı tarafından bazı sur parçaları ve kuleleri günümüze gelebilmiştir.

    Kız Kalesi
    Pazar İlçe merkezinin batısında küçük bir yarımada üzerinde kurulmuştur. Kayaklık bir zemin üzerinde bulunan kalenin kara ile bağlantısı kesilmiştir. Yaklaşık 7x7 m boyutlarındaki kalenin duvarlarında muntazam taş işçiliği görülür. Giriş kapısı batıdandır. Güney surlar yıkılmıştır. Sağlam kalan duvarlarda mazgal pencereleri ve yuvarlak kemerli üst kat pencereleri yer almaktadır. Kız Kalesi'nin kesin olarak kimin tarafından yapıldığı bilinmemektedir. 13.-14. yüzyıllarda Trabzon Devleti zamanında yapıldığı sanılmaktadır. Kale, Osmanlı döneminde onarılarak kullanılmıştır.

    Cihar Kale
    Sahilden 7 km içeride, Yücehisar Köyü sınırları içinde Hemşin Deresi'nin doğusunda yer alır. Ana plan yuvarlaktır. Surların taş işçiliği muntazam değildir. Kapısı kuzeydoğudadır ve iki kule ile desteklenmiştir. Ortada yarım daire planlı bir kule bulunmaktadır.


    Bozuk Kale
    İl merkezinin 10 km doğusunda Gündoğdu'da, aynı adla anılan derenin kenarında yer alır. Denizden 30 m yükseklikte kurulmuş küçük bir gözetleme kulesidir. Karadeniz sahillerinde sık görülen küçük orta çağ kalelerinden biridir.

    Zil Kale
    Bölgenin en dikkate değer eserlerinden birisidir. İlçe merkezinin 15 km güneyinde, Fırtına Deresi'nin batı yamaçları üzerinde kurulmuştur. Kalenin üzerinde inşa edildiği sarp kaya kütlesi denizden 750 m dere yatağından yaklaşık 100 m yüksekliktedir. Kale; dış surlar, orta surlar ve iç kaleden meydana gelmektedir. Kale doğal bir kaya kütlesi üzerinde kurulmuştur. Dış kalenin kapısında kuzeybatı yönündeki patika bir yolla ulaşılır. Kuzeydeki kapının söğe taşları sökülmüştür. Bir teras yardımıyla orta surlar seviyesine çıkılır. Buradan ikinci kapı yardımıyla kale içerisine girilir. Orta kale içerisinde üç önemli yapı bulunmaktadır. Bunlar muhafız binası, şapel ve başkuledir. Kulenin dört katlı olduğu, duvarlardaki hatıl izleri ve kiriş deliklerinden anlaşılmaktadır. İçerisinde ince bir bölüntü duvarı ve dolgu toprak vardır. Duvarlar üzerinde doğu yönünde kemerli pencereler, diğer taraflarda mazgal delikleri bulunmaktadır. Kulenin üstünün dendanlı bir teras şeklinde olduğu belirlenmiştir. Duvarlar içerisinde dikey uzanan boru yuvaları belki de kapanmış sarnıçları su akıtıyordu.

    Kale-i Bala (Yukarı Kale)
    Çamlıhemşin İlçesi'ne 40 km uzaklıkta, Hisarcık Köyü sınırları içerisinde Fırtına Deresi'nin kaynaklarına hakim bir noktada kurulmuştur. Kaynaklarda geçen bir diğer adı da Varoş Kale'dir. Kalenin ana planı dikdörtgen olarak tanımlanabilir. Doğusu, güneyi ve kısman kuzeyi sarp kayalıktır. Batı tarafı eğimli bir arazi üzerindedir. Giriş kapısı kuzeybatıdadır. Kalenin kurulduğu yer ve duvar işçiliği bakımından Zil Kale ili ilişkisi açıktır. Zil Kale ile aynı tarihlerde yapılmış olmalıdır.

    Şehitler Çeşmesi
    İslampaşa Mahallesi'nde eski Güneysu yolu üzerinde 1917 yılında yapılmıştır. Dairevi kemerli bir cepheye sahiptir. Tek lülelidir ve lülesi üzerinde taslığı vardır. Çeşme, 1916 yılında şehrin savunması sırasında şehit olan askerlerimizin gömüldüğü bir yerde yapılmıştır. İşgal sırasında Ruslar bu şehitlikten yol geçirmek için kazı yapınca şehitler buradan nakledilmiştir. Bu nakil sırasında şehit askerlerin çürümüş elbiselerinden çıkan paralarla halk bu çeşmeyi yaptırmıştır. Çeşmenin üzerinde Latin harfli kitabe metni ünlü şair Bayburtlu Hicrani tarafından yazılmıştır.

    --------------------------------------------------------------------------------
    EVLER

    --------------------------------------------------------------------------------
    Eski Rize Evleri
    Şehir merkezinde çok az sayıda eski ev koruma altına alınmıştır. Bunların da iki, üç tanesi korunup yaşatılmaktadır. Rize evlerinin yapımında geleneksel yapı malzemeleri ve teknikleri kullanılmıştır. Bu evler yığma taş ve dolma göz tekniğinde yapılmış duvarlar, dört yana eğimli, kiremitle kaplı çatılara sahiptirler. Şehir evleri genellikle iki veya üç katlıdır. Zemin katta, ahır, kiler gibi servis hacimleri kullanılır. 1.katta mabeyn, sofa ve odalar bulunmaktadır. Mabeynde (esas yaşanılan alan)Bulunan ocakta yemek pişirilir. Odalar geleneksel olarak tasarlanmışlardır ve bazıları ahşap süslemelidirler.

    Tuzcuoğulları Evi
    Rize'nin en eski evlerinden birisidir. 18. yy olarak tarihlenebilir. Üç katlı olarak yapılmış mabeynli bir evdir. İçerisinde de çok sayıda oda, hela ve banyo bulunmaktadır. Evin dışında ayrıca bir mutfak ve konak hamamı yer almaktadır.

    Çağlayan Mustafa Hacaloğlu Evi (Fındıklı)
    Köyün girişinde,mahallenin batısında mahallenin batısında yer alır. Beş katlı geleneksel ev ve serenderin oluşturduğu yapı Bölgenin en eski ve tipinin en iyi örneklerinden birisidir.

    Hurşit Bey Evi (Fındıklı)
    1849 yılında Mehmet Usta tarafından yapılmıştır. İki katlı, hayatlı tipte bir evdir. Zemin kat ahır, birinci kat esas yaşama alanıdır. Zemin kat yonu taş, birinci kat dolma göz duvarlara sahiptir. Evin esas planı mabeyne (hayat) bağlı bir iç hayat ve etrafındaki odalardan oluşmaktadır. Odaların kapı kanatları, yüklükleri, tavanlar ahşap süsleme bakımından zengindir. Taş ocakların alınlıkları yaşmakları üzerinde bitkisel süslemeler ve kitabeler yer alır. Evin süslemeli odası batıdaki baş odadır. Burada yan duvarlar üzerinde bazı büyük yapıları cami, saray, gemi, tren, top arabası gibi tasvirler yer almaktadır. Evin giriş katındaki yarım daire merdiven ve eve su girişini sağlayan taş yalaklar ilginç özellikler taşırlar.


    --------------------------------------------------------------------------------
    KÖPRÜLER

    --------------------------------------------------------------------------------
    Şenyuva Köprüsü (Çamlıhemşin)
    Eski adıyla Çinçiva Köprüsü bölgenin taş köprülerinden birisidir. Tek bir kemerle Fırtına Deresi geçilmiştir. Ayrıca korkuluk duvarı tamir edilerek üzerine demir bir kısım ilave edilmiştir. Köyün yaşlıları 1699 tarihli bir kitabesinin 1946 yılındaki bir selde kaybolduğunu kaydederler. Eğer bu doğru ise, yapı bölgenin en eski köprülerinden birisidir.

    Köprüköy Köprüsü (Çamlıhemşin)
    Fırtına Deresi üzerinde kurulu taş köprülerinden birisidir. Köprünün batı ayağına küçük bar tabliye kemeri ilave edilmiştir. Tabliyesi iki yandan dik olan köprünün korkuluk duvarları kısmen yıkılmıştır. Köprünün 19. yüzyıl sonlarında Türk ustalar tarafından yapıldığı bilinmektedir.

    Çağlayan Köprüsü (Fındıklı)
    Köyün merkezinden geçen Abu Deresi üzerinde kurulmuştur. Bölgedeki yaygın taş köprülerden birisidir. Tek bir kemer gözünden oluşur. Son yıllarda kullanılmayan köprünün korkulukları yıkılmıştır. Yapıldığı tarih bilinmemektedir.

    Güneyce Köprüsü (İkizdere
    Güneyce'nin merkezinden geçmekte olan İyidere Suyu üzerinde yapılmış tek gözlü taş köprüdür. 1901 yılında inşa edilmiştir


    --------------------------------------------------------------------------------
    CAMİLER

    --------------------------------------------------------------------------------
    İskende Cafer Paşa Camii
    İslampaşa Mahallesi'nde geniş bir hazire içinde İslampaşa ve Kurşunlu Camii olarak da anılmaktadır. H. 978/M. 1570 yılında İskender Cafer Paşa tarafından yaptırılmıştır. Cami ahşap bir son cemaat yeri, taş duvarlı ve kubbe ile örtülü bir harim kısmından meydana gelmektedir. Caminin duvarları moloz taşlarla örülmüştür. Harimin kuzeybatı köşesinden minareye çıkılmaktadır. Kare planlı harime kuzey cephedeki kapı ile girilir. Her cephedeki iki pencere aydınlanmayı sağlar. Bu pencereler düz letonludur. Ayrıca sekizgen kubbe kasnağı üzerinde yuvarlak kemerli pencereleri vardır. Tromplara oturan kubbe içinde demir parmaklıklı bir kandilliğe sahiptir. Kubbe dıştan ise kurşun kaplıdır. Taş mihrap sade bir görünüme sahiptir. Camiye göre oldukça büyük olan ahşap minber yenidir. Eskiden ahşap olan mahfil son yıllarda betonarme olarak yenilenmiştir. Süslemeler de yenidir.

    Büyük Gülbahar Sultan Camii

    Bütünüyle dikdörtgen planlı olan cami son cemaat yeri ve harim kısmından meydana gelen kırma çatılı bir yapıdır. İnşa tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Son cemaat yeri bir subasman üzerine oturur. İki katlı taş ve ahşap olarak inşa edilmiştir. Doğu tarafında imam odası, batısında bir odunluk ile üst kata çıkan merdiven bulunmaktadır. Üst kat bağdadi olarak inşa edilmiş, kurs yeri olarak kullanılmaktadır. Son cemaat yerinden çıkılan minare batıdadır. Harim kısmının duvarları düzgün yonu olarak mahalli siyah taştan yapılmıştır. Son cemaat yeriyle birlikte dört omuz bir çatıya sahiptir. Üzeri kiremit kaplıdır. Kare planlı harim kısmına son cemaat yerinden ve batıdaki kapıdan girilir. Girişin üzerinde iki sütunla taşınan ahşap bir mahfil bulunmaktadır. Tavan ahşap olup ortada bağdadi bir kubbeye sahiptir. Harim kısmını doğudan üç, diğer cephelerde iki olmak üzere, çift sıra yuvarlak kemerli pencereler aydınlatır. Mihrap yivli sütünlarla sınırlandırılmış ve yatay dilimli bir nişe sahiptir. Ahşap minber sadedir. Gülbahar Camii birkaç defa yıkılıp yapılmıştır.

    Küçük Gülbahar Hatun Camii
    Küçük Gülbahar Hatun Mahallesi'ndedir. Büyük Gülbahar Camii'nin doğusunda yer alır. Eski cami harap olunca 1956 yılında biraz kuzeye kaydırılarak yeniden yaptırılmıştır. İlk yapı 16. yy'da, Yavuz Sultan Selim'in eşi, Gülbahar Sultan'a atfedilmiştir

    Orta Camii
    Şehir merkezinde Yeniköy Mahallesi'ndedir. İlk cami 1737 senesinde yapılmıştır. Bugünkü cami ise 1941 yılında yeniden inşa edilmiştir. Dikdörtgen planlı cami kalın taş duvarlı ve kırma çatılıdır. Kuzey, doğu ve batı tarafından kapıları vardır. Son cemaat mahalli olmayan caminin giriş kısmı üzerinde mahfil bulunmaktadır.


    Kale Camii
    Kale Mahallesi'nde ve Rize İç Kalesi'nin güneyinde bulunur. 1658 yılında yapılan cami son zamanlarda yenilenmiştir. Arazinin eğiminden dolayı bir zemin kata sahiptir. Zemin kat taş, üst kat betonarme olarak yapılmıştır. Örtü kırma çatılı olup, kiremit kaplıdır. Caminin doğusunda imam odası ve bir servis hacmi bulunmaktadır. Harime küçük bir son cemaat kısmından gidilir. Düz ahşap tavanlı harim, yuvarlak kemerli geniş pencerelerle aydınlatılmıştır.


    Müftü Mahallesi Camii
    1785 tarihli eski caminin yerine biraz kuzeye kaydırılarak 1965 yılında yeniden yapılmıştır. Camiye sonradan ilave edilen son cemaat mahallinden girilmektedir. Ayrıca doğuya açılan bir kapısı vardır. Muntazam kesme taştan yapılmış caminin harimini yüksek kasnaklı, kurşun kaplı bir kubbe örter, kuzeybatı köşede taş minare yer alır. Caminin mihrabı taş, minberi ahşaptır. H.1200/M.1785 tarihinde yapılmış cami kırma çatılı idi. Cephelerden iki sıra pencere ile aydınlanıyordu. Bu cami H.1282/M.1865'te etraflıca onarılmıştır

    Reşadiye Camii
    Reşadiye Mahallesi'nde yıkılıp yenilenen camilerden birisidir. Eski caminin yapılışı 1671 olarak kabul edilmektedir. Bugünkü cami 1962 yılında yaptırılmıştır.

    Camiönü Cami
    Camiönü Mahallesi'nde yer alır. Halk arasında Fener Camii olarak da bilinir. Kitabesine göre eski cami 1698 yılında yapılmıştır. Eser 1949 yılında yenilenmiştir.

    Değirmendere Camii
    Değirmendere Mahallesi'ndedir. Bu cami de yenilenerek günümüze gelmiş tarihi eserlerden birisidir. İlk cami H.1200/M.1786 yılında yaptırılmıştır. Bu cami H.1327/M.1911 yılında onarılmıştır. Minaresi sonradan yapılmıştır.

    Taşçıoğlu Camii
    Yenimahalle'de yer alır. Yıkılıp yenilenen camilerden birisidir. H.1126-1131/M.1714-1718 tarihleri arasında Cezayirli Kaptan Ali Paşa tarafından yaptırılmıştır. Bu caminin mimari özellikleri hakkında bilgimiz yoktur. Büyük bir ihtimalle kırma çatılı bir yapıydı. Bu caminin H.1250/M.1834 yılında onarıldığını biliyoruz. 20. yy'ın başlarında camiye Taşçıoğlu adlı bir hayırsever tarafından bir kısım ilave edilerek, onartılmış, bundan sonra cami Taşçıoğlu Camii olarak anılmıştır. Caminin 1940 yılında yeniden onarıldığı bilinmektedir. Bugünkü caminin inşaatına 1979 yılında başlanmış ve uzun yıllar sürmüştür.

    Şeyh Camii
    Şehir merkezinde, eski Vilayet Konağı'nın güneyinde eski Piri Çelebi Mahallesi'nde yer alır. İlk cami 1711 yılında yapılmıştır. Bu yapı bazı onarımlarla 1953 yılına kadar gelmiştir. Bugünkü caminin inşası 1953-1965 yılları arasında tamamlanmıştır. Şeyh Camii, Merkez Camii'nden sonra Rize'nin en büyük ve özen gösterilerek yapılmış camisidir. Beş bölümlü bir son cemaat mahalli ve kare bir harimden meydana gelen çifte minareli bir eserdir.

    Merkez Uzunkaya Köyü Camii
    Köyün merkezinde eski bir mezarlığın kenarında yer alır. İlk olarak 19. yy'da yapıldığı tahmin edilen cami son yıllarda yıkılarak yenilenmiştir.
    Bugünkü cami kesme taş duvarlı, dikdörtgen planlı bir yapıdır. Camiye doğudan girilmektedir. Harimde, kuzey cephede bir mahfil bulunmaktadır. Mahfilin köşk kısmında ve kapılarında eski camiden kalan ahşap süslemeli parçalar kullanılmıştır. Taş minaresi kuzeybatıdadır. Caminin doğusunda imam evi ve Kur'an Kursu yapılmıştır.

    Ekşioğlu Camii (Ardeşen)
    Bu cami ilçe merkezinde Çiftekavak Mahallesi'nde yer alır. Onarılıp yeni ilaveler yapılarak günümüze gelmiştir. İlk cami Ekşioğlu Hacı Mustafa Efendi tarafından inşa edilmiştir. Bu yapı H.128/M. 1869 yılında yenilenmiştir. Yenilenen caminin kuzeyine, yakın yıllarda bir kısım ilave edilmiş, kuzeybatısına da minare yapılmıştır.

    Seslikaya Köyü Camii (Ardeşen)
    Köyün merkezinde yer alır. 1801 yılında yapılmış, bölgenin ahşap süslemeli camilerinin güzel bir örneğidir. Yapı malzemesi muntazam yontulmuş taş ve ahşaptandır. Dikdörtgen planlı olan caminin yakın yıllarda önüne yeni bir kısım ilave edilmiştir. Kuzeydoğudaki minare de bu sırada yapılmıştır. Harime kuzey cephedeki kapıdan girilir. Girişin üzerinde mahfil bulunur. Harimin aydınlatılması, her cephede altta büyük, üstte küçük düz lentolu ikişer pencere ile sağlanmıştır. Caminin taş mihrabı sadedir. Esas önemli olan ahşap süslemeli minber, mahfil ve tavandır. Minberin yan yüzleri ve korkulukları barok karakterli kıvrım dallar, S kıvrımları ile doldurulmuştur. Aynalıkta kıvrım dallar arasında stilize laleler bulunur.

    Tunca Köyü Camii (Ardeşen)
    Meyilli bir arazide kurulmuştur. 1902-1909 yılları arasında yaptırılmıştır. Kesme taştan inşa edilmiş, kırma çatılı bir camidir. Zemine bir medrese katı yerleştirilmiştir. Son cemaat mahalli olmayan camiye kuzey cephesinin ortasından ve kuzey batıdan girilir. Harim düz letonlu iki sıra pencere ile aydınlatılmıştır. Caminin taş mihrabı sade bordürlerle çevrilmiştir. Minber ahşaptır ve yüzeyi bütünüyle barok karakterli bölgesel motiflerle süslenmiştir.

    Yukarı Durak Camii (Ardeşen)
    Büyük Mahalle'de H.1156/M.1743 yılında inşa edilmiştir. Kalın taş duvarlara sahiptir. Kapı kanatları ve minberi orijinaldir ve ahşap süslemelidir. Cami günümüze gelinceye kadar birçok onarım geçirmiştir.

    Işıklı Camii (Ardeşen)
    Son zamanlarda kuzey cephesinde bir son cemaat mahalli eklenmiştir. Esas cami muntazam taş duvarlı, kırma çatılı bir yapıdır. 1887 yılında yaptırılmıştır. Süsleme bakımından ahşap minber, tavan ve mahfil önemlidir. Minber süslemesi, Tunca Camii minberine benzer. Büyük bir dair içerisinde çıkan C kıvrımları ile barok karakterli diğer motifler bütün yüzeyi kaplamıştır.

    Şenköy Camii (Çamlıhemşin)
    Son derece meyilli bir arazide yapılmıştır. İki katlı bir camidir. Zemin kat taş duvarlı, esas kat bütünüyle ahşaptır. Geniş saçaklı olan caminin dört omuzlu kiremit kaplı bir çatısı vardır. Bölgenin geleneksel ahşap camilerinden birisidir. Ahşap süsleme mahfil korkuluğunda ve minberde görülür. Nakış ve kalem işi süslemeler sadedir. Cami 1900 yılında köy halkı tarafından yapılmıştır.

    Aşağı Çamlıca Köyü Camii (Çamlıhemşin)
    Taş duvarlı iki katlı, kırma çatılı bir yapıdır. Zemin kat medrese olarak yapılmıştır. Medrese katına kuzeydoğu köşesindeki kapı ile girilir. Bu kısım epeyce elden geçmiştir. Sadece batı duvarlarında bir ocak kalmıştır. Hariminahşap döşemesi son yıllarda betonarme olarak değiştirilmiştir. Caminin minberi çok iyi bir ahşap işçiliği gösterir. Sahte kemerli iniş kompozisyonları üzerinde bir daireden çıkan S ve C kıvrımlı yan yüzleri kaplar. Dilimli kemerlerle taçlandırılan nişler ve üçgen aynalık, sadeleştirilmiş bir barok üslubu yansıtır.

    Cafer Paşa Camii (Çayeli)
    Denize hakim bir teras üzerinde, eski bir mezarlığın yanında yer alır. 1467 yılında yaptırılan camii onarımlarla günümüze gelmiştir. Bugünkü caminin kuzey tarafına yeni bir kısım ilave edilmiştir. Burası imam evi ve Kur'an Kursu olarak kullanılmaktadır. Esas cami kareye yakın, dikdörtgen planlı bir harimden meydana gelmektedir. Moloz taş duvarlı olup, kiremit kaplı kırma çatıya sahiptir. Harimin girişinde iki ayağa oturan bir mahfil bulunur. Harim yanlarında üçer, kıble tarafında ikişer pencereye sahiptir.

    Ormancık Camii (Çayeli)
    Mahmutlu ve Geyik Mahalleleri arasında yer alır. Bölgenin geleneksel ahşap yığma duvarlı, kırma çatılı camilerinden birisidir. 1826 yılında yaptırılmıştır. Caminin bir zemin katı bulunmaktadır. Burası eskiden medrese-mektep olarak kullanılıyordu. Esas cami bir giriş bölümü ve harim kısmından meydana gelmektedir. Giriş bölümündeki sedirlerde oturulmaktadır. Bu bölümün üzerindeki mahfil ve saçağı dört ahşap sütun taşımaktadır. Bu mahfile iç mahfilden bir kapı ile girilir. Caminin ahşap oyma olarak oya gibi süslendiği görülür. Ahşap süslemeler kapı, minber, mihrap ve mahfil üzerinde yoğunlaşmıştır. Kemerli kapının kanadı ve geniş çevresi üzerinde; kıvrımdal kompozisyonu tek bir ağaçtan oyulmuş mihrap nişinin kenarındaki bordür üzerinde de yer alır. Nişin kavsarası ve köşelikleri geometrik olarak çizgi bezemelidir. Mihrabın dış çerçevesi üzerinde geç devirde yapılmış boyalı bir bordür yer alır.

    Fındıklı Merkez Camii (ındıklı)
    Bir son cemaat yeri ve dikdörtgen planlı harim kısmından meydana gelen kırma çatılı bir camidir. Birkaç yapı evresi geçirmiştir. İlk caminin 18. yy'da yapıldığı tahmin edilmektedir. Alt kat revaklı bir girişten sonra iki odadan oluşmaktadır. Üst kat Kur'an Kursu olarak kullanılmaktadır. Bu kısım Rize'nin benzer camileri gibi 20. yy başlarında yapılan bir onarımla bugünkü durumuna kavuşmuştur.

    Meyveli Köyü Camii (Fındıklı)
    Orta Mahalle'de yer almaktadır. İki katlı, bölgenin tipik ahşap yığma camilerindendir. 1871 yılından Mustafa Bin Alişan tarafından yaptırılmıştır. Zemin kat medrese bölümüdür. Medresenin iç kısımları yıkılmıştır. Sadece ocaklar günümüze gelmiştir. Caminin cephesine yeni bir kısım ilave edilmiş, son cemaat mahalli kısmen bozulmuştur. Son cemaat mahallinin üzerinde, iç mahfile bağlantılı fevkani bir mahfil bulunur. İç mahfili U şeklinde kıble duvarına kadar uzanır. Süsleme bakımından minber aynalığı, mahfil köşkü ve korkulukları zengindir. Minber üzerinde geometrik, korkuluklar üzerinde ise halat örgü ve yatay palmet dizilerinden meydana gelen süsleme unsurları görülür. Ayrıca sütun başlıkları üzerinde Mührü Süleyman motifine de yer verilmiştir.

    Kıbledağ Camii (Güneysu)
    Köyün merkezinden Ilıca Mahallesi'ne taşınmış, 1862 yılında yapılmıştır. Bölgenin geleneksel ahşap camilerinden birisidir. Taşınma sırasında beton bir zemin kat üzerine oturtulmuş, kuzeyine yeni bir kısım ilave edilmiştir. Bununla birlikte caminin orijinal unsurları korunmuştur.

    Bilen Köy Camii (Hemşin)
    Köyün merkezinde iki katlı olarak yapılmıştır. Alt kat, kısmen ahşap duvarlı olarak inşa edilmiş medrese bölümüdür. Bu katta iki bölümlü bir dershane ve bir hoca odası bulunmaktadır. Dershanede taş ocaklar, eski sıra ve kürsü parçaları mevcuttur. Güneybatıda ocağı bulunan oda hocaya aittir. Caminin kuzeybatısında hayat kısmı bulunur. Harim kısmına ahşap oymalı bir kapı ile girilir. Giriş bölümünün üzerinde yer alan mahfili U planlı olup yanlarda kıble duvarlarına kadar uzanır. Doğu taraftaki ahşap ayakların farklılığı, mahfil uzantısının geniş olması bu kısmın sonradan ilave edildiğini göstermektedir. Gerçekten de yaşlı köylüler caminin genişletildiğini söylemektedirler.

    Çamlık Köyü Merkez Camii (İkizdere)
    Eğimli bir arazide oluşturulan bir teras üzerine kurulmuştur. Batısında bir medrese, imam evi bulunmaktadır. 19. yüzyılın sonlarında yapılmış ahşap camilerden birisidir. Esas cami kısmında batı cephesinin ortasından girilir. Kuzey kısmında mahfil bulunur. Harim sadece güney cephesindeki iki sıra pencere ile aydınlatılmıştır.

    Şimşirli Köyü Camii (İkizdere)
    Arazinin eğiminden dolayı yüksek taş duvarlı bir subasman üzerine kurulmuştur. 1853-1857 yılları arasında Ahmet Usta tarafından yapılmış ahşap yığma bir camidir. Cami kareye yakın bir dikdörtgen alanı kaplar plan kuzey cephedeki giriş ve harimden meydana gelmektedir. Giriş kısmının üzerinde iç mahfile bağlanan fevkani bir mahfil bulunmaktadır. Kuzeyinde bir medresesi vardır. Bu medrese ile cami arasında 1988 yılında yapılan minare yer almaktadır.

    Güneyce Hacı Şeyh Camii (İkizdere)
    Kurtuluş Mahallesi'nde meyilli bir arazide kurulmuştur. H.1304/M.1887 tarihinde İstanbul Kütüphane Müdürü Hacı Osman Niyazi Sipahioğlu tarafından yaptırılmıştır. Ustaları ise Pazarlı Ali ve Hasan'dır. Zemin katında taş duvarlı bir medrese katına sahiptir. Esas cami ahşap olarak inşa edilmiştir. Kuzeydeki giriş kapısının sağında birkaç mezardan oluşan bir hazire vardır. Harimin batı duvarı eğimden dolayı taş yapılmıştır. Ana plan, giriş bölümü ve harim kısmından meydana gelmektedir. Giriş tadil edilmiştir. Kalıntılardan anlaşıldığına göre kuzey cephede diğer camilerdeki gibi içeriye bağlı bir fevkani mafil vardı. Bugün giriş bölümünün sağında ocaklı orijinal bir oda bulunur. Bu oda sol tarafa yerleştirilmiştir.

    Zivane Köprüsü Camii
    Cami Of'un Keler Köyü'nden sökülerek bugünkü yerine çay alım merkezinin üzerine kurulmuştu. 1834 yılında yapılmıştır. H.Hoca Köyü'nün Zivane Köprüsü mevkiindedir. Bölgenin ahşap camilerinin en iyi örneklerinden birisidir. Yapı ahşap süsleme bakımından çok zengindir. Kapı, mihrap, minber, mahfil ve tavan çok çeşitli motif ve kompozisyonlarla süslenmiştir. Kapı kanatları ve yan pervazlarında stilize hayat ağaçları yer almaktadır. En dışta hasır örgülü panolar bulunmaktadır. Ahşap mihrap nişini, kıvrımdallı stilize bir ağaç çevreler. Minberin yan aynalıkları, Şimşirli Camii gibi dikey panolara bölünmüş olup, her pano içerisinde, dalları lalelerle sonuçlanan ağaç motifleri yerleştirilmiştir.

    Yücehisar Camii (Pazar)
    Köyün merkezinde yer alır. Bir medrese ile birlikte 1799 yılında Ayşe Hanım tarafından kargir olarak inşa ettirilmiştir. Camiye kuzey taraftaki medreseden iki kapı ile gidilir. Harim doğu batı yönünde uzanır. Giriş bölümü üzerinde mahfil kısmı bulunur. Caminin kuzeybatıdaki ana giriş kapısının kanatları üzerinde geometrik sekizgen geçmelerden oluşan bir süsleme vardır. Minber aynalığı üzerinde birçok karakterli, merkezde büyük bir daireye bağlanan S ve C kıvrımlarına yer verilmiştir. Mahfil korkuluklarının iç yönünde geometrik ve bitkisel süslemeli bir bordür dolaşmaktadır. Caminin ahşap süslemeleri Hemşin Bilenköy Camii ile yakın benzerlik göstermektedir.

    Seslikaya Süleyman Dede Türbesi
    Ardeşen Seslikaya Köyündedir Yenilenen türbe kare planlı ve betonarme bir kubbeye sahiptir. Bu türbe H.1262/M.1845 yılında yapılmıştır. Türbenin doğu yakınında taş duvarlı, dikdörtgen planlı, beşik çatı bir türbe daha bulunmaktadır. Bu türbenin üzerindeki H.1308/M.1890 tarihi okunmaktadır. Bu türbede Süleyman Dede'nin oğlu yatmaktadır.
    Yattum Allah
    Yattum Allah, kaldur beni
    Nur göline, daldır beni
    Soldan döndüm sağuma
    Sığındum Allah'uma
    Ezan sesi kulağuma
    Kur'an sesi kulağuma
    Melekler şahit olsun
    Dinume, imanuma
    Eldumse Lailaheillallah
    Kalktumsa Elhamdülillah

    Altun, inci kapisi

    Altun, inci kapisi
    Onda gelur hurilerun hepisi
    Yattum soluma
    Kalktum sağuma

    Nur Eyle

    Yarabbi, ya nur eyle
    Ummetuni kuş eyle
    Haçan kebre geluruk
    İmanı yoldaş eyle
    Ayı gördüm
    Ayı gördüm Allah, Eşhedülillah
    Bu ne güzel aydur, Elhamdülillah
    Ay gördüm, nur gördüm
    Peygamberumuzun nuruni gördüm
    Günahuni affettum, sevabuma şükrettum.
    Elifbası Kur'an'dur, cümlemizun işidur
    Bu dovayı okuyan
    Sonra cennet kuşidur

    Rizeli Oflu

    Kırk Rizeli yapa yalnız
    Dokuz Of'lu hep beraber
    Çala pala, çala pala
    Yüksekleri bıraktılar
    Semerleri kurtardılar

    İlan ilan afiye

    İlan gitti kafiye
    Kelpetilan kel dişi
    Bağladum ilan dişi
    İlanun okumağı

    Fino Fino
    Fino, fino, gel fino
    Gezda kon,, cefi koni
    Candan puli tadası
    Mıslı haci turası
    Hahalama, hatalama
    Kata kata köftesi
    Güneliye tarlası
    Çıban okumağı
    Temre okumağı
    Akşam ektum tarla
    Temre kül tohumu
    Sabahtan kalktum
    Baktum
    Ne tarla, ne temre
    Ne kül, ne tohum.
    KAPANDI GİTTİ ÇAĞI
    Şaravaz, pepeçura, kastaniça kabağı
    Sacayak, pelki, hosti, kapandı gitti çağı,
    Kunci, minci, korkota, koloti unutuldi,
    Malahtara, likmene hasret kaldı gazyağı.
    Burma, mabeyin, darni, kot, tereteri, hopeçi,
    Gerdel, lahmi, pulama, küpun ağzında peçi,
    Çali, çupi, kutuni, davli ve kondaridan,
    Şimdi bahsettuğumde güleyi bizum paçi.

    Lağus, şokali, lobya, pafuli, perçem, andi,
    Metuşi, sehter, çiten altındakiler yandi.
    Zimbilaçi tikeni, kardaşi hamduspara,
    Benum gibi fukara, sirgan yedi uyandi.

    İşkemi, seke, konsol, evun temele taşı,
    Çiçili, kolistavra, langonanun kardaşi,
    Furnesi, tumurlisi, çumuşi, çilbur yerken,
    Paluzenun yanında dururdi etmeğaşi.
    Hurtuli ve şurtuli, muncur, sumsuk, zibidi,
    Pifoli, koso, muşi, kurçeli bizum idi.
    Pasmanika, lohtiko, zuzuli ve çimidi,
    Fundukla fitrukayi acep hangimuz yedi.
    Murmurisle mamuris uyuturdi bizleri,
    Pumburi, şepidinun hala bende izleri.
    Çilipuli ve puli, karatağuk, çişona,
    Alemidiye donuk makoçinun gözleri.

    Geçen zaman içinde, değişti bizdeki dil,
    Şimdi bu sözcükleri, ister oku, ister sil.
    Rizeli arkadaşum, anam, babam, kardaşum
    Alem bilmezse bile, ne deduğumi sen bil.

    Mustafa KAR 1987





    KODUK SİZİ AĞIRA (Mısır Ayıklama)
    Mısırı kabuğundan ayıklardık. Mısır ayıklamak için akşamları bütün komşular bir araya gelirdik. Bazen mısırların içinden kırmızı mısırlar çıkar, onlara "BEY" derdik. İki grup olurduk. En çok bey bulan grup diğer tarafı alt ederdi. Galip gelen taraf "KODUK SİZİ AĞIRA" diye hep birlikte bağırırdı, böylece işlerimizi oyun haline getirirdik. İş bittiğinde pişirilen kolivaları ve kabakları zevkle yerdik. Tadı hala damağında değil mi? Hani bazen de taze mısırlar çıkar onları paylaşır eve getirirdik, hatırlıyorsunuz hatırlıyorsunuz.
    EĞRATLUK (İmece)
    Harman zamanları vardı. Tarla kazmak, mısır fidelerini seyreklemek (fitra) yabancı otları temizlemek (çağan etmek) sizde yaptınız tabiki. Akşamdan eğratluk edeceklere haber verilirdi. Sabah namazının peşine tarlaya gidilirdi. Çalışırken maniler ve atma türküler atardık.
    Haçan yayladan celdum benum atum toy idi
    Aradum buldum oni suyun altina idi
    Öğleye kadar çalışır. Güneş başımızın üzerine geldiğinde yemekler yerdik. Lahana mancasi, minci, yoğurt, mısır ekmeği.. birlikte yerdik. Yoğurtu ğopeçiye (kabakdan yapılan kap)kor, ağzınıda kutuni ile kaplardık.
    Bir yıl kendine yetecek kadar mısırı olana ağa derdik. Ağanın mısır atla taşınır. Diğerlerimizde sırtla taşırdık. Harman temizlendikten sonra geriye kalan otları yığın yapardık. Ne derdik ona? Evet cevabınızı bekliyorum.

    KARA KONCULA
    Kara koncula, kışın en soğuk ve en çok kar yağan dönemidir. Bu mevsimde dışlarıda gezmenin tehlikesini telkin için bize şu hikeyeyi anlatırlardı.
    Kara koncula korkunç bir canavardır. Yolda karşılaştığı insanları önce bir sınavdan geçirir. Sınavı geçenleri serbest bırakırlardı. Sınavı kazanmak için bütün sorulara "Kara" ile başlayan cevap vermek gerekirdi. Şu sualleri sorardı:
    - Benum adum Kara Koncula, senun adun nedur?
    - Benum da adum Kara Ahmet.
    - Nereden celursun?
    - Karayerden
    - Nereye cidersun?
    - Kara yere
    - Ne yemeğu yersun?
    - Kara lahana
    - Ne yemuş yersun?
    - Kara yemuş
    Sınav bu sorularla devam edermiş. Sınavı kazanırsan kurtulursun ve sana:
    - Haydi culer cule der ve seni uğurlarmış, der sonra da bizle beraber evdeki büyükler, çocuklar birlikte birimiz Kara Koncula olur diğerimiz çocuk sorularla bu oyunu oynardık değil mi?

    ÇAKAL DÜĞÜNÜ
    Bizim çocukluğumuzda anlatılırdı. Dedelerimiz zamanında birini çakal ısırdığında 40 gün düğün yaparlarmış. Sebebide çakalın ısırdığını 40 gün uyanık tutmakmış. Kuduz çakal tarafından ısırılan kişi 40 gün uyanık tutulabilirse kudurmaktan kurtulurmuş. Çakal düğününüde şöyle yaparlarmıış: Köyün ortasında büyük bir ateş yakarlar, delikanlılar bu ateşin etrafında horon kurup oynarlarmış. Horona genç kızlarda katılırmış. Bu şekilde şenlik kurulup eğlenmeye "çakal düğünü" derlermiş.
    Daha sonraları gençler bir araya toplanıp sebepsiz yere sırf eğlence olarak, yaptıkları bu tip eğlencelerede "çakal düğünü" demeye başlamışlar.
    Bazen çakallarda bu bağrışmalara karşılık veririmiş. Bu da şakalaşmalara neden olurmuş.

    EV YAPANLARA HEDİYE
    Eskiden ev yapanlara hediye getirirlerdi. Bu hediye evin bahçesine bir meyve ağacı dikmek şeklinde olurdu. Bazende değişik dokumalar hediye edilirdi. Ev tamamlanıp sıra çatı yapmaya gelince omuz ağaçları çakılır ve çatının tam tepesine beyaz bir çarşaf asılıdı. Usta keserini daha hızlı vurur ve bu vuruşların sesi ta uzaklardan duyurulurdu. Bu sesleri duyan ve çarşafı gören komşular bez cinsinden hediye götürür bunlar çatının bir ucundan diğer ucuna asılırdı. Çatı tamamlana kadar bunlar bunlar asılır, sonunda ustanın olurdu.

    CAMİ YEMEĞİ
    Daha dün gibi. Bazı yerlerde hala devam ediyor olabilir.Cami hocasına her hane sıra ile yemek getirirdik. Öğle yemeği için giden yemekler akşamada giderdi. Genellikle hocaya yemeğin en iyisini gönderiri, bir şey eksik etmemeye çalışırdık. Muhlama, pilav, yoğurt, baklava, ev makarnası, cığırta...
    Hoca yemeği ile ilgili şöyle bir fıkra da vardı:

    Oflu Hoca bir gün kabağın cennet meyvesi olduğundan ve kabak yemenin faziletlerinden bahseder. Bu vaazdan sonra hocaya hergün kabak yemeği gelmeye başlar. Hoca, kabak yemekten bıkar. Öğle kabak akşam kabak. Hoca, kabak yemekten bıkar. O kadar bıukar ki birgün ezanı şöyle okur:
    Eşhedü En Lailahe İllallah
    Sabah kabak, akşam kabak bezdik ya resulallah
    .......
    Cemaat toplanıp hocaya gider. Derler ki:
    -Hoca sen ne yaptın, sen bize kabağın faziletinden bahsetrmedin mi? Bizim yaptığımızsana iyilik olsun diyedir. Hiç cennet taamından bıkılır mı? Sana kabak yemeği getirmekle hem sen, hem de biz sevap kazanıyorduk.
    Hoca kendini şöyle savunur:
    - Ola uşaklar? Kabak cennet taamıdur deduk ama bu fakir fukara taamıdur. Hacı hoca yemeği değildur. Hoca yemeği hoşaf ile baklavadur.
    I. Meşrutiyet Dönemi'nde Lazistan Mebusları
    1. Ahmed Paşa
    2. İbrahim Ferit Efendi
    3. Ziya Molla Bey
    4. Süleyman Sudi Bey Meclis-i Mebusan'da Lazistan Mebusları
    1. Asım Bey
    2. Osman Nuri (Özgen) Bey
    ....
    ....

    CUMHURİYET SENATOSU ÜYELERİ
    1961 Cumhuriyet Senatosu Üyesi
    1. Necip Danışoğlu 1973 Cumhuriyet Senatosu Üyesi
    1. Talat Doğan
    1964 Cumhuriyet Senatosu Üyesi
    1. Osman M.Agun 1979 Cumhuriyet Senatosu Üyesi
    1. Şükrü Meto

    TBMM MİLLETVEKİLLERİ
    1920 Milletvekilleri
    1. Dr. Abidin (Yakova) Bey
    2. Esat (Özoğuz) Bey
    3. İbrahim Şevki Bey
    4. Necati (Memişoğlu) Efendi
    5. Osman Nuri (Özgen) Bey
    6. Ziya Hurşit Bey 1923 Milletvekilleri
    1. Esat (Özoğuz) Bey
    2. Ali (Zırh) Bey
    3. Ekrem (Rize) Bey
    4. Ahmet Fuat (Bulca) Bey
    5. Hasan Cavit (Belül) Bey
    6. Rauf (Benli) Bey 1927 Milletvekilleri
    1. Esat (Özoğuz) Bey
    2. Ali (Zırh) Bey
    3. Akif (Akyüz) Bey
    4. Ahmet Fuat (Bulca) Bey
    5. Hasan Cavit (Belül) Bey
    6. Atif (Tüzün) Bey
    1931 Milletvekilleri
    1. Esat (Özoğuz) Bey
    2. Ali (Zırh) Bey
    3. Akif (Akyüz) Bey
    4. Ahmet Fuat (Bulca) Bey
    5. Hasan Cavit (Belül) Bey
    6. Atif (Tüzün) Bey 1939 Milletvekilleri
    1. Ali Zırh
    2. Hasan Cavit Belül
    3. Saim Ali dilemre
    4. Fuat Sirmen
    5.Kemalettin Kamu
    6. Raif Dinç 1943 Milletvekilleri
    1. Ali Zırh
    2. Hasan Cevat Belül
    3. Tahsin Bekir Balta
    4. Fuat Sirmen
    5. Kemalettin Kamu
    6. Dr. Fahri Kurtuluş
    1946 Milletvekilleri
    1. Ali Zırh
    2. Hasan Cavit Belül
    3. Tahsin Bekir Balta
    4. Fuat Sirmen
    ...
    ... 1950 Milletvekilleri
    1. İzzet Akçal
    2. Kemal Balta
    3. Osman Kavrakoğlu
    4. Mehmet Fahri Mete
    5. Ahmet Morgil
    6. Zeki Rıza Sporel 1954 Milletvekilleri
    1. İzzet akçal
    2. Kemal Balta
    3. Osman Kavrakoğlu
    4. Mehmet Fahri Mete
    5. Ahmet Morgil
    6. Hüseyin Agun
    1957 Milletvekilleri
    1. İzzet Akçal
    2. Muzaffer Önal
    3. Osman Kavrakoğlu
    4. Mehmet Fahri Mete
    5. Ahmet Morgil
    6. Hüseyin Agun 1961 Milletvekilleri
    1. Erol Yılmaz Akçal
    2. Arif Hikmet Güner
    3. Cevat Yalçın
    4. Fuat Sirmen
    ...
    ... 1965 Milletvekilleri
    1. Erol Yılmaz Akçal
    2. Mazhar Basa
    3. Cevat Yalçın
    4. İsmail Sarıgöz
    ...
    ...
    1969 Milletvekilleri
    1. Erol Yılmaz Akçal
    2. Hasan Basri Albayrak
    3. Salih Zeki Köseoğlu
    4. Sami Kumbasar 1973 Milletvekilleri
    1. Cevat Yalçın
    2. Sami Kumbasar
    3. Osman Y. Karaosmanoğlu
    4. Sudi Reşat Saruhan 1977 Milletvekilleri
    1. İzzet Akçal
    2. Tuncay Mataracı
    3. Sami Kumbasar
    4. Yılmaz Balta
    1983 Milletvekilleri
    1. Mesut Yılmaz
    2. Dr. Arif Şevket Bilgin
    3. Turgut Halit Kunter
    4. Fehmi Memişoğlu 1987 Milletvekilleri
    1. Mesut Yılmaz
    2. Şadan Tuzcu
    3. Mustafa Parlak
    4. Mustafa Nazikoğlu 1991 Milletvekilleri
    1. Mesut Yılmaz
    2. Mustafa Parlak
    3. Ahmet Kabil
    4. Mustafa Nazikoğlu
    1995 Milletvekilleri
    1. Mesut Yılmaz
    2. Ahmet Kabil
    3. Şevki Yılmaz
    4. Avni Kabaoğlu 1999 Milletvekilleri
    1. Mesut Yılmaz
    2. Ahmet Kabil
    3. Mehmet Bekaroğlu
    ... 2002 Milletvekilleri
    1. Abdulkadir Kart
    2. İmdat Sütlüoğlu
    3. İlyas Çakır
    Çok eski yıllardan günümüze kadar devam ede gelen bir gelenektir yaylacılık. Arazinin konumu hayvanlar için yeterli beslenmeye elverişli değildir. Hem hayvanların daha iyi beslenmesi hem de yağ, peynir ve çökelek elde etmek amacıyla yaylaya çıkılır.
    Ancak, bugün 20 yıl öncesine kadar bütün canlılığı ile devam eden o yayla yaşamı kaybolmaya yüz tutmaktadır. Çaycılığa olan dönüş hayvancılıktan kaçışı bu da yaylacılığın sonunu getirmektedir.Her ne kadar gene yaylalara çıkılıyorsa da, yaşlılarımız o eski günleri yad ederken gözlerindeki ifadeden sanki bir şeylerin elimizden kayıp gittiğini anlamamak mümkün değil.
    Bugün yaylaya çıkanlar iki grup altında toplanır. İhtiyaç dan dolayı çıkanlar ve Rize dışında yaşayıp anacak Rize ile bağlarını koparmayan yöre insanaları. Eski yılların özlemiylr tatillerini geçirmek, büyük kentlerin gürültüsünden kurtulmak ve doğayla başbaşa kalmak için yaylalara çıkan gırbetteki Rizelilerin sayısının bir hayli olmasına karşın ihtiyaçtan ötürü çıkanların sayısında belirgin bir azalma vardır.


    Rize'deki Yaylalar

    Çağırankaya, Palovit, Elevit, Ovit, Amlakit, Hodeçur, Samisdal, Pokut, Çat, Haçivanak, Karmik, Hemşin, Başyayla, Ortayayla, Verçenik, Avusor, Kaçkar, Aşağı Kavron, Yukarı Kavron, Hazindak, Çiçekli, Çaymaçakur, Sal, Varda, Gölyayla, Cimil, Hazindağ, Ambarlı, Çahperik, Kito, Karap, Kale, Gürmanuman, Varoş, Çermeşk, Dahter, Anzer, Aşağı Faso, Yukarı Faso. ...ve sayamadığımız birçok irili ufaklı yayla.

    Yaylaya Çıkış Öncesi Hazırlıklar ve Yayla Yolunda
    Yayla çıkış zamanı hava şartlarına bağlı olarak değişir. Genel de Mayıs ayı sonu ile Haziran başıdır. Tarih muhtar ve köy heyetleri tarafından birlikte belirlenir. Bu tarih, yağan kar miktarına ve karın tahmini kalkış zamanına göre tespit edilir. Belirlenen tarihten önce kimse yaylaya çıkmaz.
    Mezra : Bazı köylerin "mezra" olarak adlandırılan geçiş yerleri vardır. Mezraların rakımları yaylalara göre daha düşük olduğundan kar erken kalkar. Nisan ayı sonunda, Mayıs ayları başında bu mezralara gidilir. Orada 15-20 gün yaylaya çıkış tarihine kadar kalınır. Köyden gelenlerle birlikte yaylaya çıkılır.
    Hazırlıklar arasında, mısır öğütülmesi, at ve katır varsa semer ve eyerlerin gözden geçirilmesi, yiyecek, giyecek, hayvanların bağlanacağı, ip ve kazıklar sayılabilinir. Sığırların alınlarına ya da boyunlarına nazar boncuğu veya muska takılırdı.
    Hayvanı olmayanlar yüklerini sırtlarında taşırlar. Taşımayanlar kiracı tutarlar. Yük taşınması gayet eğlenceli olur. Kyün gençleri genellikle pazar günleri hep birlikte yüklerini alır sabah erkenden yayla yoluna koyulurlar. Belli yerlerde molka veriri, dinlenir, açlıklarını giderir, horon oynarlardı.
    Hanlar : Yaylaya çıkışlar genellikle iki gün sürerdi. Birinci günün sonunda hanlarda konaklanırdı. Hanlar: zemin katı kahvehane, üst katı da birkaç odadan ibaret bir otel niteliği taşırdı. Hayvanlar çok kalabalık olur ve ahırda yer olmazsa dışarıda yere çakılan kazıklara bağlanırdı. Hayvanlara hayvancının ot deposundan ot satın alınarak verilir, ayrıca içilen çay ve kalma masrafı olarak da hancıya belli bir miktar para ödenirdi.
    Köççü : Yaylada sürekli kalacak kişilerle birlikte hayvanların götürülmesine yardımcı omak üzere bir kaç kişi de kafile ile birlikte bulunurdu. "Köçcü" denilen bu kişilker, sığırları yaylaya çıkardıktan sonra orada birkaç gün kalıp tekrar geri dönerlerdi.


    Yayla çimenlerine
    Otur güzelum otur
    Gönlum kimi seversa
    Dünya güzeli odur. Oy Elevit Elevit
    Esiyor dere yeli
    Yarim gitme çayıra
    Bugün hava çiseli Yayla çimenlerinden
    Doyamadum kız senden
    Yer yağmurdan doysa
    Yine da doymam senden
    Güz gelende dağlara
    Yayla kovanlar konur
    Dünyanın kanuni bu
    Seven seveni alur Bu yayla dedukleri
    Sevdaluk içun hastur
    Ne zaman duğunumuz
    Benum sabrum çok azdur Yaylanun duzlerine
    Çiçekler dizi dizi
    Seneye gelemezsek
    Gelenler ansun bizi

    Yayla Hayatı
    Yayla hayatı Haziran ayının başından Eylül ayının ilk haftasına kadar sürüp giden üç aylık bir dönemi kapsar. Havalara göre bu süre azalıp, kısalabilir.
    Yaylada günlük hayat çok erken başlar. Sabah erkenden kalkılıp, sığırlar sağılırdı. Sütün kaymağı alınıp kaymak kabında, kaymağı alınmış süt ise peynir kazanında biriktirilir. Güneş doğarken hayvanlar çözülür ve yayıma bırakılır. Hayvanlar yayıma (otlak alanı) götürüldükten sonra ahırın gübresi temizlenir. Gübrenin temizlenmesinde ağzı geniş bir kazma ile, "süpürgelik" denilen dalları sert ve esnek yapıda olan bir cins çalıdan yapılmış ahır süpürgeleri kullanılır. Ahırın ortasında toplanan gübre, evin önünde uygun bir yerde biriktirildiği gibi sepetlerle çayırlıklara götürülüp serpilir. Bazen de günlük gübre ahırın iç duvar yüzeyine ya da taşların üzerine yapıştırılarak kurutulmaya bırakılır. Bir müddet sonra kuruyan gübreler "tezek" haline gelir. Bunlar odunu yanında ek yakacak olarak kullanılır.
    Yaylacının günlük işlerinin başınada, sağılan sütü değerlendirmek gerekir. Peynir kazanında toplanan kaymağı alınmış süt, belli bire kıvama geldiğinde peynir yapılır. Peynir suyu kaynatılarak tülbentten yapılmış minci torbalarına dökülerek süzdürülür. Bu şekilde elde edilen paeynir ve minci tuzlandıktan sonra peynir ve minci kaplarınak onulur.
    Kaymak kabı dolduğunda yayık yapma zamanı gelmiş demektir. Yayık vurma işi için yaylacı, diğer komşuları yardıma çağırır. Genellikle her yaylada ortak olan birkaç yayık bulunur. Atma türkülerle şenlenen yayık evinde elde edilenyağ, yıkanıp tuzlandıktan sonra yağ kaplarına basılır. O gün için hazırlanan yemekler yenir ve dağılınırdı.
    Sığırlar ikindiden sonra yayımdan toplanarak eve getirilir ve bağlanırdı. Sisli havalarda sığırların yerini tespit etmede bir kolaylık sağlamak için boyunlarına orta büyüklükte çıngırak takılır. Çıngırak takma adeti aynı zamanda kurt gibi yabani hayvanları da ürkütmeye yöneliktir.


    Otlar azalmaya başlayınca, otlak alanların bir bnölümü geçici bir süre hayvanların girmesine yasaklanırdı. Yaylacıların ortak kararı ile alınan ve 20-30 gün süren bu yasaklama adetine "Koru" denilirdi. Korunun sona erdiği, bir gün önceden her eve duyurulur, ertesi sabah bütün yaylacılar hayvanlarını, koru süresince biraz daha yeşeren bu otlağa götürülürdü. Buna da "Koru Bozmak" denirdi. Korunun bozulması yaylacılara endişe ile karışık bir heyecan verirdi. Çünkü sığırların tek bir alanda toplanması, hayvanların biribiriyle kapışması sebebiyle tehlike oluşturmaktaydı.
    Ot Biçimi : Yayla hayatının en hareketli dönemidir. Temmuz ayının sonlarına doğru otlar iyice büyüyünce, dere ve ırmaklardan arklar açarak çayırlıklara verilen su kesilir. Bundan gaye otun çürümesini önlemek ve biçmeyi kolaylaştırmaktadır. Ağustos ayına gelindiğinde otlar biçilecek seviyeye gelmiş olur. Ot biçimi için güneşli günler tercih edilir. Çayırlıkların düzgün olan kısımlar tırpanla "kerendi" taşlık ve çok dar alanlar ise orak ile biçilir.
    Genellikle tırpan işi erkeklerce, orak ise kadınlarca yapılırdı. Ot biçme zamanlarda köylerden yardıma gelinirdi. Yağmura karşı bir yarış sürer bu dönemde. Biçilen otlar güneşte kurumaya bırakılır. Kuruyan otlar "Gelberi" denilen ağaçtan yapılmış dişli bir aletle kümeler halinde bir araya getirilir. Küme halinde kuru ot el yardımı ile sarılarak "Güvel" ya da "Sarma" denilen küçük demetlere ayrılıp ot depolarına taşınırdı. 5-6 güvel bir ot yükü olarak nitelendirilir. Otluğun verimi yük hesabı ile yapılırdı. Gündüz ot biçme gece eğlencelere dönerdi.
    Ot biçme işini bitirenler tekrar köye dönerler. Bir süre sonra yayla eski sukunetine avdet eder. Biçilip depolanan kuru ot, yaz başı ve güz dönemlerinde havaların soğuk ve yağışlı gitmesi ya da otlarınazalması halinde ek yiyecek olarak hayvanlara verilir.
    "Güz Köçi" diye adlandırılan yala dönüşü Eylül ayının ilk haftalarına rastlar. Otların sararması ve havaların soğuması ile birlikte yaylacılar tekrar mezra ve köylere döner.

    Yaylalarun başina, kar yağar ince ince
    İnsan bir garip olur, yayladan ayrilinca