anlayamadığım ne biliyormusunuz madem öyleydi ,Sultan Vahdettin niye sevri kabul etti niye işgal güçlerine kendi karşı çıkmadı madem ? neden bandırma vapurunda kendisi yoktu?
görevlendirmişse ki böylesi zor bir görevi başardığı için sevgim binlerce kez büyüdü Atatürke her babayiğidin harcı değil öylesi bir göreve soyunmak.keşke Vahdettin savaşsaydı Fatih Sultan gibi Kanuni gibi göğsümüz daha bir kabarırdı.nasıl bir görev duygusuymuşki cephelerde sağlığını yitirmiş özel yaşantısı olmamış ailesi olmamış sadece görev, böylesi bir insana ben binlerce kez teşekkür ediyorum varolduğum,özgür olduğum için
Sevri neden kabul etti değilmi güzel soru lakin bunu kabul eden Sultan vahdettin değil o zaman ki devlet yönetimiydi padişahlık vardı lakin padişahlığın üstünde de şimdiki gibi bir meclis vardı kabul edenler onlardı.
Bu sistemi Sultan vahdettin geçemediği için kendi saltanatının yıkılacağını bile bile kendi vatanından sürgün edileceğini bile bile Atatürk'ü anadoluya gönderdi. Ama bunu hala anlamamaktasınız size dikta edilen tarihle yetinmek yetiyor.
Bizim ceddimiz o kadar basiretsiz değillerdi. Sultan vahdettinde en az Fatih kadar Kanuni kadar Yavuz kadar Abdulhamint han kadar iyi bir padişahtı. Ve kimsenin sultan Vahdettine bu şekilde bilmeden okumadan araştırmadan çamur atmaya hakkı yoktur.
bu konudaki sorularınız daha önce ismini verdiğim kitapta mevcuttur açıp okuya bilirsiniz
Eger Vahdettin Samsun'a Atatürk'ü yollamasaydi kurtulus mücadelemiz belkide bu boyutlara kadar gelmiyecekti..Vahdettin kurtulus mücadelesinin istanbul'dan degil Anadolu'dan baslarsa daha kuvvetli olacagini anlamıs ve sadece bu iste Mustafa Kemal Atatürk'ün basarili olacagini düsünmüs ve onu görevlendirerek Samsuna yollamistir..
Sonraki dönemlerde kurtulus mücadelesinin basarı elde etmesi icin devlet yönetiminde cift basliliga son vermek gayesiyle Anadolu hükümetinin tek söz sahibi olmasi zeminini olusturmak icin vatanindan ayrilmistir. Ve sefalet yokluklar icerisinde hayatini sürdürmüs ve ölmüstür Eger isteseydi su anda saraylarda sergilenen en degerli esyalari mücevherleride beraberinde götürmeye kalksaydı ona kim dur diyecekti yada engelliyecek ti Tabii ki hic kimse...
Bu yüzden tarihimizi bize düsman göstermek isteyenler elbette Vahdettini de karalamaktan çekinmeyecektir...
Hatta o zamanda yildiz sarayinda bir yangin cikar ve Vahdettine haber verilir.Ve ona ait daireyide alevler sarar fakat o gece baska bir köskte kalan Vahdettin bu haberi alinca disari cikar ve yangini görenler gözyasi dökerken "Benim vatanım ates icinde, onun yanında bunun ne kıymeti var" der.Bu sözleri diyen nasil hain olur yada basarisiz pasif görünür ingiliz süngüsü altinda kalan bir padisahti fakat damgayi yemekten kurtulamadi..Ya bunlarin hepsi tarihimize fitne sokmak isteyenlerin oyunlari ve tarihimizi her önümüze gelen kitaptan okumaya kalkarsak bir sonuca ulasamayiz..Onun icin cok dikkat etmek gerekiyor..Vahdettininde Osmanli devletine ve bugunlere gelmemizde onunda diger padisahlar gibi payi vardir...Fakat en önemlisi Mustafa Kemal Atatürk gibi bir kumandana sahip olmus olmamiz da büyük bir sanstir..
Ve sevr anlasmasina gelince bildigim ve okudugum kadariyla padisahlar sadece düsünceleri konusmalari dinler, karar alindigi zaman kendisine bildirilmesini ister neticesinde onaylayip onaylamamak yine kendi takdirindedir...
O dönemde ayaga kalkilip oylama cagrisina karsilik padisah kendi konumu geregi o an da disariya cikmak icin ayaklanmis ve o ayaklandigi esnada ordaki toplananlar padisaha saygidan dolayi ayaga kalmislar ve durumda Damat Ferit pasa tarafindan onaylandi olarak lense ettirilmistir sözün özü sevr hakkindaki oylama tam bir oldu bittiye getirilmistir...
O andada riza pasa bu durumu protesto icin yerine oturmus ve sadece onun oyu cikmis ve sayilmistir.....Bir yanlis anlasilma nelere malol olmus...
Tarih asla leke götürmez...Onun icin cok dikkat etmemiz ve bazi konulari iyi analiz etmek gerekiyor...Bir milletin ayakta kalabilmesi icin tarihi cok önemlidir..Tarihini bilmeyen unutan bir millet yok olmaya parcalanmaya mahkumdur..
Ve bir aniyida buraya oldugu gibi alinti yapicam..Mustafa Kemal Atatürk'le Vahdettin arasinda gecen diyalog..Bu anida Vahdettinin vatani milleti icin düsünceleri ve Atatürk'e verdigi deger ortada..Onun icin basarisizlikla itham edilmesi dogru degil
Mustafa Kemal, Küçük Mabeyn'de Sultan Vahdettin'le yaptigi son görüsmeyi (15 Mayis 1919), sonradan Cumhuriyet devrinde söyle anlatmistir:
"Yildiz Sarayi'nin ufak bir salonunda Vahdettin'le adte diz dize denecek kadar yakin oturduk Saginda, dirsegini dayamis oldugu bir masa ve üstünde bir kitap var Salonun Bogaziçi'ne dogru açilan pencerelerinden gördügümüz manzara su: Birbirine muvazi hatlar üzerinde düsman zirhlilari, bordalarindaki toplar sanki Yildiz Sarayi'na dogrulmustuManzarayi görmek için, oturdugumuz yerlerden baslarimizi saga, sola çevirmek kafi idi
Vahdettin hiç unutmuyacagim su sözlerle konusmaya basladi:
- Pasa, pasa, simdiye kadar devlete çok hizmet ettin Bunlarin hepsi tarihe geçmistir Bunlari unut Asli simdi yapacagin hizmet hepsinden mühim olabilir Pasa, pasa devleti kurtarabilirsin ! dedi
- Hakkimdaki teveccüh ve itimadi arz-i tesekkür ederim, elimden gelen hizmette kusur etmiyecegime emniyet buyrunuz, dedim
Sonra:
- Merak buyurmayiniz efendimiz, dedim, nokta-i nazar-i sahanenizi anladim Irade-i seniyye olursa hemen hareket edecegim ve bana emir buyuruklarinizi bir an unutmuyacagim
- Muvaffak ol ! Hitab-i sahanesine mazhar olduktan sonra huzurundan çiktim
Seryaver Naci Pasa koridorda elinde ufak bir mahfaza içinde bir sey tutuyordu:
- Zat-i Sahane'nin ufak bir hatirasi, dedi
Kapagin üstünde Vahdettin'in inisyalleri islenmis bir saatti
- Peki, tesekkür ederim, dedim
Saati yaverim aldi Sonra Yildiz Sarayi'ndan çiktigimiz ve hareket etmek üzere oldugumuzu gizlemek, saklamak ister gibi bir ihtiyatle, ayaklarimzin patirtisini isizmekten korkarak, saraydan uzaklastik"
Konu Kibrisi Fatihini bilmek iken nereye geldi...
Bu sorununda yaniti bana göre sudur...
Kibris Fatihi milletin ta kendisidir...O milletin yetistirdigi serefli evlatlardir vatanin serefini namusunu korumak olan sanli Türk Askeridir Türk Silahli Kuvvetleridir ve Kibrisin bagimsizligi icin gözünü kirpmayan Kibris mucahitleridir.....
Fakat birde su var ki ve bir gercek ki Harekatın mimarı Erbakandir.
Görüslerim sadece beni baglar ben görüslerimi kimseye dayatma olsunda yada bu dogru diye sunmadim bu bana göre olan ve benim arastirmalarimda elde ettigim kendi dogrularimdir..Kisilerle bir ilgisi yoktur..Bildiklerimi ve okuduklarimi paylasmak istedim .. Ayrica forumumuzda mevcut olan bir konu daha var okumak isteyenler BURAYA TIKLASIN
okuduğum bir yazıda Ecevitte görevlendirme konusunu son döneminde dile getirmiş.olabilir bugün çok kişinin acımasızca eleştirdiği dinsizlikle suçladığı kişiye güvenmiş, bir milleti emanet etmiş demekki Sultan Vahdettin. başkasına değil ona güvenmiş çok anlamlı bir şey bu.Herhalde Atatürkü tanımıyor olması mümkün değildir öyle değilmi? Atatürkün eğitimini, batı kültürüne açık bir insan olduğunu, dinini ,kaç dil bildiğini, soyunu sopunu heralde biliyordu ve ona güvendi onu görevlendirdi.şimdi taşlar oturdu benim kafamda yerine , ne yalan söliyim kafamda hep osmanlı dönemi vahdettinle bitiyordu buda beni rahatsız ediyordu ancak şimdi bir devamlılık var artık, Atatürk seçilmiş kişiydi ona bir millet emanet edildi o da bu büyük görevi kendi hayatı pahasına yerine getirdi bence artık Atatürkü eleştiren kişilerin bunu çok iyi değerlendirmesi lazım, Atatürkü sevmiyorum diyen kişi kendi tarihini inkar eder.
mevzu Vahdettine kadar gitmiş.Peki senelerce bu insanlara " vatan haini "damgası vurup bu milleti" ALDATANLARA" da bir çift sözünüz yokmu.
ve günün birinde o insanların gerçek vatanseverler olduğu meydana çıktığında ,onlara bu damgayı vuranların ne duruma düşebileceğinin hesabını yapabilen yokmu.
[atex]Bilen bilmeyen ağzı olan
daha doğrusu klavyesinde parmak dolaştırabilen,
veya bir yerlerden copy-paste yapabilen herkes birşeyler söylüyor...
Konumuzun başlığında Kıbrıs Fatihi kim deniliyor,
bazıları bilerek veya bilmeyerek,
belli gurupların amaçlarına hizmet edercesine
konuyu Vahdettin'e getirip, utanmadan sıkılmadan
Atatürk ile mukayeseye kalkışıyor.
İşte zaten Türkiye'nin temel dertlerinden biri de bu...
Önce birisine bir kitap yazdırırsın,
daha sonra da o kitabı ileri sürerek doğruları
ortadan kaldırmaya çalışırsın..
Hiç düşündünüz mü, neredeyse tüm dünyaya hükmeden
Osmanlı İmparatorluğu neden batmış...
Kimler batırmış...
Yoksa batmamış da bizler mi bilmiyoruz...
Utanılmasa bir müddet sonra
Mustafa Kemal Atatürk'ün bu ülkeyi kurtardığı değil,
batırdığı ileri sürülecek.
Yoksa birileri, tekrar Osmanlı İmparatorluğuna dönüp
başkenti İstanbul, kendisini padişah,
etrafındakileri de sadrazam mı yapmak istiyor...
Daha Dikta ile dikte kelimesinin anlamlarını bilemeyen kişilerin
bu yazdıklarını okuduktan sonra
kasıtla açılan bu tür konulara cevap yazmanın
boşa gayret olacağına inanarak,
Kendisini büyük tarihçi görenleri
kendi bilgileri ile başbaşa bırakıyorum..
Ne kadar çabalarsanız çabalayın,
suya delik açamazsınız.
Konumuz Kıbrıs Fatihi kim,
ama münakaşamız Vahdettin hain mi?
Sevr Antlaşması adını, son müzakerelerin ve imza töreninin gerçekleştiği Paris'in Sevr banliyösünden alır.Yunanistan dışında hiçbir devlet tarafından kabul edilmediği için yürürlüğe girmemiştir, bu sebeple "ölü antlaşma" olarak bilinir.
Hazırlık Süreci
Saint-Germain Antlaşması `la Triannon Antlaşması ve Bulgaristan`la Neuilley Antlaşması imzalandı. Türk barışının da diğerleri ile birlikte 1919 Mayıs'ında açıklanması beklenirken, görüşmeler belirsiz bir geleceğe ertelendi. Bunun nedenleri bugüne dek yeterince aydınlatılamamıştır.
İtilaf Devletleri Yüksek Konseyinin 7 Mayıs'ta aldığı karar uyarınca 15 Mayıs'ta İzmir Yunanlılar tarafından işgal edildi. Bu olay tüm Türkiye'de güçlü bir ulusal tepkiye yol açtı. 4 Eylül'de toplanan Sivas Kongresi'nden sonra İstanbul'daki Osmanlı hükümeti, ülke üzerindeki idari ve askeri denetimini kaybetti. Sivas ve daha sonra Ankara'da, Mustafa Kemal Paşa yönetiminde bir ulusal direniş hükümeti kuruldu. Anadolu hükümeti, olumsuz şartlarda bir barış antlaşmasını kabul etmeyeceğini bildirdi ve direniş hazırlıklarına girişti.
İtilâf Devletleri 18 Nisan 1920′de San Remo Konferansı'nda Osmanlı Devleti'ne uygulanacak barış şartlarını hazırladılar. 22 Nisan'da Osmanlı Hükümetini Paris'te toplanacak barış konferansına davet ettiler. Padişah, eski sadrazam Ahmet Tevfik Paşa'nın başkanlığında bir heyeti Paris'e gönderdi. Ertesi günü Ankara'da toplanan Büyük Millet Meclisi, 30 Nisan günü taraf devletlerin dışişleri bakanlıklarına gönderdiği bir yazıyla İstanbul'dan ayrı bir hükümetin kurulduğunu bildirdi.
Paris'te barış şartlarını öğrenen Ahmet Tevfik Paşa, İstanbul'a gönderdiği telgrafta barış şartlarının "devlet mefhumu ile kabil-i telif olmadığını" (devlet kavramı ile bağdaşmadığını) bildirerek görüşmelerden çekildi. Bunun üzerine 21 Haziran'da İtilaf Devletleri Türk Milletinin direnişini kırmak için, İzmir'de bulunan Yunan kuvvetlerini Anadolu içlerine sürmeye karar verdi. Balıkesir, Bursa, Uşak ve Trakya kısa sürede Yunan ordusu tarafından işgal edildi.
Sevr Antlaşmasını imzalayan Osmanlı heyeti ( Rıza Tevfik, Damat Ferid Paşa, Hadi Paşa ve Reşid Halis).
Ege felaketi üzerine 22 Haziran'da İstanbul'da toplanan Saltanat Şurası, Paris'e Sadrazam Damat Ferit Paşa başkanlığında ikinci bir heyet göndermeye karar verdi. Eski maarif nazırı (milli eğitim bakanı) Hadi Paşa, eski Şura-yı Devlet (Danıştay) reisi Rıza Tevfik Bey ve Bern Sefiri Reşat Halis Bey'den oluşan bu heyet, 10 Ağustos 1920′de Sevr Antlaşması'nı imzaladı. Ankara'daki Büyük Millet Meclisi antlaşmayı sert bir bildiri ile kınadı.
Antlaşmanın yürürlüğe girmesi için önce Meclis-i Mebusan'ın antlaşmayı görüşüp kabul etmesi, sonra da imzalamak üzere Vahdettin'e göndermesi gerekiyordu. Fakat antlaşma imzalandığı tarihte Meclis-i Mebusan kapalı olduğundan antlaşma mecliste görüşülemedi ve padişahın önüne gelmedi.[1] Dolayısıyla antlaşma hiçbir zaman yürürlüğe girmedi.
Saltanat Şurası'nda yaşananlar ise günümüzde hala tartışılmaktadır. Nutuk'ta bu toplantıda Vahdettin'le ilgili "Sevr muahedesini bizzat ayağa kalkmak suretiyle kabul etmiştir." denmektedir. Saray Başmabeyncisi Lütfi Simavi'ye göre ise Vahdettin açılış nutkunu okuduktan sonra başkanlığı Damat Ferit Paşa'ya bırakarak salonda durmamış, çıkıp gitmiştir. Son Sadrazam Tevfik Paşa'nın oğlu İsmail Hakkı Okday'ın anlatımı ise şöyledir:
"Nihayet Sevr'i kabul edenler ayağa kalksın denildi. Damat Ferid Paşa bu sırada Padişah'ın salonu terk etmesi için işaret verdi. Vahdettin dışarı çıktı, yandaki odaya geçti. Padişah ayağa kalkınca da salondakiler Hünkâra bir saygı eseri olarak ayağa kalktılar. Kendisini bu suretle selamladılar. Öyle ki, bu ayağa kalkışın Sevr'in kabulü anlamına mı geldiği, yoksa Padişah'a hürmeten kıyam mı edilmiş olduğu açık olarak belirmedi. Hatta Ayandan Topçu Feriki Rıza Paşa, 'Biz Padişaha hürmeten ayağa kalktık, Sevr'i kabul ettiğimizden değil' diye haykırarak Damat Ferid'in oyununu açıkça protesto dahi etti."
Kimi tarihçiler bu olayı, şurada oy hakkı olmayan padişahın oylama yapılması çağrısı yapılınca dışarı çıkması, fakat Damat Ferit'in olayı oldubittiye getirmesi olarak yorumlamaktadır. Kimileri toplantının Sevr'i onaylatmak üzere taraflı bir tarzda yürütülmesini protesto mahiyetinde, belki de biraz öfkeli bir şekilde ayağa kalktığını ve çıkıp yan odaya geçmiştiğini iddia etmektedir. Kimi tarihçiler ise bunun, padişah ile Damat Ferit Paşa'nın antlaşmayı kabul ettirebilmek için birlikte hazırladıkları bir plan olduğunu iddia etmektedirler.
İtalya antlaşmadan hoşnutsuzluğunu açıkça bildirerek Osmanlı'dan yana tavır aldı. ABD zaten bu sırada iç politik gelişmeler nedeniyle her türlü uluslararası girişimden çekilmişti
Antlaşma Hükümleri
1. Sınırlar (madde 27-36): Edirne ve Kırklareli dahil olmak üzere Trakya'nın büyük bölümü Yunanistan'a, Ceyhan-Antep-Urfa-Mardin-Cizre kent merkezleri Suriye'ye bırakılacak, İstanbul Osmanlı Devleti'nin başkenti olarak kalacak;
2. Boğazlar (madde 37-61): İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile Marmara Denizi silahtan arındırılacak, savaş ve barış zamanında bütün devletlerin gemilerine açık olacak; Boğazlarda deniz trafiği on ülkeden oluşan uluslararası bir komisyon tarafından yönetilecek; komisyon gerekli gördüğü zaman Müttefik Devletlerin donanmalarını yardıma çağırabilecek;
3. Kürt Bölgesi (madde 62-64): İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden oluşan bir komisyon Fırat'ın doğusundaki Kürt vilayetlerinde bir yerel yönetim düzeni kuracak; bir yıl sonra Kürtler dilerse Milletler Cemiyeti'ne bağımsızlık için başvurabilecek;
4. İzmir (madde 65-83): Yaklaşık olarak bugünkü İzmir ili ile sınırlı alanda Osmanlı devleti egemenlik haklarının kullanımını beş yıl süre ile Yunanistan'a bırakacak; bu sürenin sonunda bölgenin Osmanlı veya Yunanistan'a katılması için plebisit yapılacak;
5. Ermenistan (madde 88-93): Osmanlı Ermenistan Cumhuriyetini tanıyacak; Türk-Ermeni sınırını hakem sıfatıyla ABD Başkanı belirleyecek (Başkan Wilson 22 Kasım 1920′de verdiği kararla Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan'a verdi.)
6. Arap ülkeleri ve Adalar (madde 94-122): Osmanlı savaşta veya daha önce kaybettiği Arap ülkeleri, Kıbrıs ve Ege Adaları üzerinde hiçbir hak iddia etmeyecek;
7. Azınlık Hakları (madde 140-151): Osmanlı din ve dil ayrımı gözetmeksizin tüm vatandaşlarına eşit haklar verecek, tehcir edilen gayrımüslimlerin malları iade edilecek, azınlıklar her seviyede okullar ve dini kurumlar kurmakta serbest olacak, Osmanlı'nın bu konulardaki uygulamaları gerekirse Müttefik Devletler tarafından denetlenecek;
8. Askeri Konular (madde 152-207): Osmanlı'nın askeri kuvveti, 15.000′i jandarma olmak üzere 50.000 personelle sınırlı olacak, Türk donanması tasfiye edilecek, Marmara Bölgesinde askeri tesis bulunduramayacak, askerlik gönüllü ve paralı olacak, azınlıklar orduya katılabilecek, ordu ve jandarma Müttefik Kontrol Komisyonu tarafından denetlenecek;
9. Savaş Suçları (madde 226-230): Savaş döneminde katliam ve tehcir suçları işlemekle suçlananlar yargılanacak;
10. Borçlar ve Savaş Tazminatı (madde 231-260): Osmanlı'nın mali durumundan ötürü savaş tazminatı istenmeyecek, Türkiye'nin Almanya ve müttefiklerine olan borçları silinecek; ancak Türk maliyesi müttefiklerarası mali komisyonun denetimine alınacak;
11. Kapitülasyonlar (madde 260-268): Osmanlı'nın 1914′te tek taraflı olarak feshettiği kapitülasyonlar müttefik devletler vatandaşları lehine yeniden kurulacak;
12. Ticaret ve Özel Hukuk (269-414): Türk hukuku ve idari düzeni hemen her alanda Müttefikler tarafından belirlenen kurallara uygun hale getirilecek; sivil deniz ve demiryolu trafiği Müttefik devletler arasında yapılan işbölümü çerçevesinde yönetilecek; iş ve işçi hakları düzenlenecek; eski eserler kanunu ulaş vb.
Antlaşma bir yanda Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya, Belçika, Yunanistan, Hicaz Krallığı, Portekiz, Romanya, Ermenistan, Polonya, Sırp-Hırvat Cumhuriyeti ve Çekoslovakya ile, diğer yanda Osmanlı Devleti arasında imzalandı. ABD ve SSCB imza atmadılar.
Özet olarak :
1- Istanbul ile Bogazlari'ni ve Marmara'nin Anadolu kiyilarinin tahkim edilmemesi ve buralarin Karma Bogazlar Komisyonunca kontrolü;
2- Suriye ve Lübnan'in Fransizlar'a; Arabistan, Yemen, Irak, Filistin'in Ingiltere'ye yine Misir, Sudan ve Kibris'in Ingiliz idaresine; Fas ve Tunus'un Fransa'ya birakilmasi;
3- Izmir/Aydin vilâyeti ile Çatalca'dan batiya Dogu Trakya ve Imroz/Gökçeada ile Bozcaada dâhil Yunanlilara;
4- Rize, Trabzon, Gümüshane, Artvin, Kars, Agri, Van, Bitlis, Mus, Bingöl, Erzincan ve Erzurum'un Ermeniler'e;
5-Mugla ve Antalya'nin Italya'ya verilip, Konya, Göller Bölgesi, Afyon ve Bursa'ya kadarki yerlerde de himaye hakki taninmasi;
6- Kapitülasyonlarin her devlete taninmasi;
7- Osmanli devlet borçlarinin ödenmesini ihtiva ediyordu
Atesilter arkadaşım.Konuyu başka tarafa çeken oldu biz de ona göre cevap veriyoruz.Eğer veremezsek kafaların karışacağı ve yanlış düşüncelerin hakimi olacağından şüphemiz yoktur.Burada Atatürk'e dil uzatılmadı.Kuru bilgilerle bir yerlere varılmaz.Kendinize hakim olun ve öfkeyle mesaj yazmaktan vazgeçin.Eleştirecekseniz mantıki cevaplar verin..
Kıbrıs Hareketı'nın bilinmeyenleri! Yıllar sonra sonra gün ışığına çıkanlar...
Özel Harekat Dairesi eski Başkanı ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Orgeneral Kemal Yamak, anılarını kaleme aldığı "Gölgede Kalan İzler ve Gölgeleşen Bizler" kitabında, Kıbrıs Harekatı'nın bilinmeyen yönlerini gün ışığına çıkarıyor. Yamak'ın kitabı Kıbrıs Harekatı'nın resmi olmayan tarihi. Çıkarma öncesi, ilk sıcak temas ve savaşın ayrıntıları bir film gibi anlatılıyor.
Genelkurmay hemen öğrendi
Tarih 15 Temmuz 1974.. Yamak, Tuğgeneral rütbesi ile Özel Harp Dairesi Başkanlığı görevini yürütürken Kıbrıs'tan darbe haberi geliyor. Yamak, Genelkurmay'ın, Kıbrıs'taki darbeden saat 11:00'den sonra haberdar olduğu iddialarına da cevap veriyor: "... Sabah sekizde daireme gittim. Kurmay Başkanı Yirmibeşoğlu'yla görüşürken, Özel Şube Müdürümüz heyecanla içeri girdi. Elinde peş peşe çekilmiş 3 mesaj vardı. Kıbrıs'taki darbeyi bildiren ve ilk bilgileri içeren mesajların birer suretinin hemen Genelkurmay Harekat Merkezi'ne aktarılmasını istedik ve durumu telefonla Genelkurmay ikinci başkanına arz ettik. Mesajlar devam ediyordu..."
Yanlış havaalanına gidip bekledim
"17 Temmuz 1974 günü saat 13.00 civarında karargahta çalışırken, Haydar Saltık komutanımdan bir telefon emri aldım. Şöyleydi: Bugün saat 15-15.30 arasında sayın Başbakan ile Londra'ya gideceğiz. Dokümanlarını topla, sivil elbiseli olarak bavulunu al ve saat engeç 15.00'te Esenboğa'da bulun. Saat 14:30'da havalanındaydım ama hiçbir hareketlilik yoktu. Biraz bekledim, daireden Kurmay Albay İlter'i arayarak programda değişiklik olup olmadığını sordum. 'Komutanım hepimiz sizi arıyoruz, neredesiniz? Uçak Etimesgut'tan kalkıyor' dedi. Ya komutanım yanlış ifade kullanmış ya da ben yanlış anlamıştım. Emir subayım Binbaşı Gökalp Boz ile Eti'ye yöneldik. Trafik polisleri yolu bizim için açtı. Son sürat havaalanına girdik."
İngilizler'e ortak harekat teklifi
İngiltere uçağında dönemin Başbakanı Bülent Ecevit'in İngilizlere 'ortak harekat' teklifi hazırlandığını anlatıyor Kemal Yamak ve Başbakan ile aralarında geçen konuşmayı şöyle aktarıyor:
Ecevit: Yamak Paşam, böyle bir durum için, bizim İngilizler'le beraber ve İngiliz üslerinden başlatılan müşterek bir harekat planımız var mı?
Yamak: Böyle müşterek bir planımız yok. Kıbrıs'ta 1963'lerden beri mevcut bulunan ortam ve koşullar içinde, böyle bir plan hazırlamak düşünülmedi. İngilizler'in müşterek harekata taraftar olmayacaklarını zannediyorum.
Ecevit: Ben ümit ediyorum ve bu teklifle gidiyorum.
Hasan Esat Işık: Yaa paşam, böyle bir plan hazır olsaydı ne iyi olurdu.
Yamak: Sayın Başbakanım, bu planın yokluğu sizi ve teklifinizi etkilemesin. Eğer İngilizler bu harekat planına evet derse biz en geç 2-3 gün içerisinde bu planı hazırlayabiliriz. Ancak benim asıl endişem 'peki' derler, bu planlama ve hazırlık dönemini uzatıp olayın yatıştırılması için zaman kaybettirmeyi hedefleyen bir hareket tarzı seçilirse, harekatın tehlikeye girmesidir.
Ecevit: Bu tehlikeyi biliyorum, buna kesinlikle müsaade etmeyiz.
İngilizler yeşil ışık yakmadı ama "İngilizler'le uzun ve çetin müzakereler yapıldı. Sonuç beklenildiği gibi oldu. Üslerin statüsü maske olarak kullanıldı ve müşterek hareket teklifi reddedildi. Londra'dan dönerken uçakta sayın Başbakan bizlere 'İngilizler bize yeşil ışık yakmadılar, ama kırmızı ışık da göstermediler' diye başlayan bir konuşma yaptı. Bu ifadenin 'ama'yla başlayan ikinci cümlesini, sayın Başbakanın müdahale kararının kesinleştiği şeklinde değerlendirmiştim."
Tarih 19 Temmuz 1974, 1. Kıbrıs Harekatı başlıyor...
"Tanklarımız ve zırhlı araçlarımız yoktu. Çıkarma birlikleriyle gelebilecekti. Tanksavar savunmamız sınırlı sayıda ve menzili çok kısa silahlara dayanıyordu. Piyade ağır silahlarımız 81 ve 60 mililetrelik havanlar ile 12.7 milimetrelik makinalı tüfeklerden ibaretti. Sonuç olarak, düşmana 2.800-3 bin metre mesafe dışında müessir olamıyorduk. Bütün bu destek ihtiyacımızı Hava Kuvvetlerimiz karşılıyor, uçakların topçu gibi hatta bazen havan gibi kullanılması hatasına istemeyerek, fakat bilerek katlanıyorduk. Hava Kuvvetleri Komutanı rahmetli Org. Emin Alpkaya çok haklı olarak buna karşı çıkıyor, önüne konan durum ve ihtiyaca bakarak, çaresizliğe çare olmaya istemeyerek razı oluyordu..."
Çıkarmanın ilk günü en kritik gündü. Çünkü ilk gün çıkarma Girme-Magosa ve Lefkoşe-Gönyeli-Hamitköy hattında olacak. İkinci gün bu iki hat birleşecekti. En kritik an ise çıkartmanın ilk gecesi oluyordu. Çünkü Türk askerinde top ve zırhlı araç desteği olmadığı için Rum tankları en büyük sorunu oluşturuyordu. Rum tanklarına karşı yapılan operasyonu ve zamanın Genelkurmay Başkanı Orgeneral Sancar, Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Adnan Ersöz ile Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Emin Alpkaya arasında geçen konuşmayı Yamak şöyle anlatıyor:
"Harekata ait son bilgileri sordular. Tatmin edici bir bilgi yoktu. Sonunda 'Bu harekat sabaha kadar gelişirse neler olabilir' sorusunu sordular. Bu sorunun cevabı çok acıydı. İstemeyerek sorulduğunu hissettiğim bu soruya net cevap vermeyi içime sindiremiyordum. 'Bu harekat mutlaka durdurulmalıdır. Bölgede yeterli kuvvet var fakat roketatar dışında tanksavar silahı yok' derken komutanlar, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Alpkaya'ya bakıyorlardı. Rahmetli Orgeneral bu bakışların bir soru olduğunu anlamıştı. 'Ne yapabilirim? Gece Gönyeli'ye giderim, fakat hedefi nasıl bulabilirim? Dostu, düşmanı nasıl ayırd edebilirim?' diye, soruya başka bir soruyla karşılık verdiler. Müsadelerini aldım ve söze girdim, 'Sayın Komutanım ben size buradan hedefi tarif edebilirim' dedim. Hepsi bakışlarını bana çevirdi, 'Nasıl?' diye sordular. 'Sayın Komutanım, gece Gönyeli'ye gidilebilirse, önden giden bir uçağımız aydınlatma bombası atar, arkadan gelen uçaklarımız nerede tank ve zırhlı araç görürlerse taarruz ederler. Bizim bölgede hiç zırhlı aracımız yoktur, arz ederim' dedim."
Yamak'ın fikri işe yarar ve gece düzenlenen uçak operasyonu ile birçok tank ve zırhlı araç imha edilerek iki farklı noktadan çıkarma yapan Türk birliklerinin birleşmesi sağlanır..
Ecevit 'Bombalamadan önce çiçek atsak olur mu' diye sordu
Başbakan Ecevit, Yamak'a Kıbrıs'a çıkarma yaparken uçaklardan bombadan önce çiçek atılıp atılmayacağını soruyor... Yamak o anı şöyle aktarıyor: "Başbakan beni çağırdılar. 'Yamak Paşa, acaba uçaklarımız hava taarruzu için Kıbrıs semalarına gittiklerinde, bombardımandan evvel önce çiçek, sonra beyanname atsalar, eğer aşağıdan ateş açılırsa o zaman hava taarruzuna geçseler olabilir mi?' diye sordular. Sayın Başbakan'ın kafasında kesinleşen müdahale kararı, insancıl yapısı ve yaklaşımıyla çarpışıyor ve hangi taraftan olursa olsun insanların zarar göreceği düşüncesi kendisini rahatsız ediyordu. Kendisine uçaktan çiçek atmanın teknik olarak çok zor hatta mümkün olmadığını anlattım."
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) 1. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, ev hapsinde bulunan eski Başbakan Necmettin Erbakan'ın affedilmesini istedi.
Denktaş, 20 Temmuz 1974'teki Kıbrıs Barış Harekâtı'nın yıldönümü sebebiyle KKTC'ye giden DSP Genel Başkanı Zeki Sezer'i kabul etti.
Misafirlerini Lefkoşa'daki çalışma ofisinde ağırlayan Denktaş, eski Başbakan ve DSP lideri Bülent Ecevit'in Kıbrıs Barış Harekâtı'nın kahramanlarından biri olduğunu söyledi. Dönemin başbakan yardımcısı Necmettin Erbakan'ın ise bugün ev hapsinde olmasına üzüldüklerini ifade eden Denktaş, "Erbakan'ın yaşı hayli ilerlemiş durumda. Ümit ederiz Kıbrıs konusunda yapmış olduğu hizmetler için dahi olsa Sayın Cumhurbaşkanı belki af yetkisini kullanır. Böylelikle bu günü onunla birlikte kutlamış oluruz. Bunu söylemeyi bir kadirşinaslık biliyorum." diye konuştu. Temmuz 1974'te Kıbrıs'ta gelişmelerin kötüye gitmesi üzerine Başkaban Bülent Ecevit bazı görüşmeler için Londra'ya gitmişti.. Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan ise Ecevit'i beklemeden Genelkurmay Başkanı'na Kıbrıs Barış Harekâtı'nı başlatma emrini vermişti.
'Kıbrıs Barış Harekâtı'nın kahramanlarından' Ecevit'in kurduğu partinin genel başkanı olduğunu dile getiren Zeki Sezer de, "Bu harekâtın diğer kahramanını (Denktaş) ziyaret etmekten büyük mutluluk duyuyorum." dedi. Zor bir süreçten geçildiğini ifade eden Sezer, Kıbrıs'ın, Türkiye ve Doğu Akdeniz'in güvenliği, bölgenin huzuru açısından son derece önemli olduğunu söyledi.
Kenan Evren'in Milliyet Gazetesi'nde yayımlanan anılarını hatırlayanız var mı bilmiyorum.
Kenan Paşa, "eğer Erbakan'a kalsaydı Kıbrıs'ın tamamını alacaktık, bugün kapalı bölge ilan edilen Maraş'ı da Erbakan'ın zoruyla aldık" demişti, o anılarında.
Buna rağmen Karaoğlan efsanesine toz kondurulmamıştı.
Bizde yok ama birçok ülke arşivlerinin üzerinden belli bir zaman geçince onları kamuoyuyla paylaşıyorlar.
İngilizler de 2006 yılında Kıbrıs Barış Harekâtıyla ilgili arşivlerini açıverdiler.
Ankara'daki İngiliz büyükelçisinin, İngiliz Dışişleri'ne yazdığı raporlar,
İngiliz Başbakanı ve kabinesinin konuyu değerlendirirken, oraya katılan devlet adamlarının konuşmaları,
Ecevit'in Londra ziyareti ve Türk ile İngiliz hükümeti arasındaki yazışmalar.
Hepsi ortaya dökülüverdi.
Yıllardır İngiliz Arşivleri'ndeki belgeleri tarayan tarihçi Doç. Dr. Mustafa Sıtkı Bilgin, 2006'da açılan 1974 senesine ait belgeleri inceledi ve Kıbrıs Barış Harekâtı'na ilişkin bugüne kadar hiç dile getirilmeyen bilgilere belgeleriyle ulaştı.
İngiliz Ulusal Arşiv belgeleri, kamuoyunda bilinenin aksine Kıbrıs Barış Harekâtı'nın mimarının yıllardır söylenildiği gibi merhum Başbakan Bülent Ecevit değil dönemin Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan olduğunu ortaya koyuyordu.
Aslında herkes biliyordu, harekât emrinin verildiği gün Karaoğlan Türkiye'de bile değildi.
O geldiğinde de ok yaydan çoktan çıkmıştı.
Ama birisi kahraman yapılacaksa bu Erbakan olmamalıydı.
Ecevit veya Demirel hiç farketmezdi. Yeter ki Erbakan olmasındı.
Bu güneşi balçıkla sıvamak kadar zordu.
Ancak Güneş balçıkla sıvanmış, Kıbrıs Fatihi Ecevit olmuştu.
Hem de Apo'nun Kenya'dan getirilmesindeki kadar bile katkısı yokken.
Erbakan'ın bu başarılara ve bu ünvanlara itibar etmemesinden öğrenilecek ne büyük dersler vardı.
Bir başkasına tek başına ömrünün sonuna katar yetecek şerefi o elinin tersiyle itmişti.
O, işi başarmış övüncü başkasına bırakmıştı.
Kur'an ahlakı bu olsa gerek.
Tarih bir gün Erbakan'ı hak ettiği gibi yazar mı diye hep düşünmüşümdür.
Yazar mı acaba?
Bakın işte Erbakan'ın umurunda olmayan bir şeyin umurundayım.
Erbakan'ın toplum tarafından tanınmasının ve böylece içimi rahat ettirmenin derdindeyim.