Kardeşlerim..
Bu başlıkta inşaallah ilk mÜslümanları tanıyacağız..
* İlk Müslüman Hz. Hatice *
Kâinatın Efendisi Hazreti Muhammed Hiradaki ulvî mazhariyetle İlâhî memuriyetini idrak etmiş ve kudsî risalet vazifesini yüklenmişti.Ancak bu ağır ve büyük vazifenin icabları vardı, onları yerine getirmek lazım geliyordu.Bunun ise, içinde bulunduğu cemiyette pek kolay olmayacağı kendisince muhakkak bilinen bir husustu.O anda, Efendimiz tek başına bir tarafta, bütün dünya bir tarafta yer alıyordu.Ve o, umum dünyaya Allahtan aldığı emirleri tebliğ edecekti.Elbette bu, basit bir hâdise olarak görülemezdi.Allah Resûlü, dünyalar durdukça insanlığa nûr ve şeref olan vazifesine nereden ve nasıl başlaması gerektiğini de çok iyi hesaplıyordu. Durumu evvela en yakını bulunan hanımı Hazreti Haticeye anlattı. Hazreti Hatice, ona tereddütsüz sadakat elini uzattı ve ilk Müslüman olma şerefine kavuştu.Resûli Ekrem Efendimiz, bundan sonra, Hazreti Haticeye, Cebrâilden öğrendiği şekilde abdest aldırdı ve yine Cebrâilden öğrendiği sûrette imam olarak şerefli zevcisine iki rekat namaz kıldırdı.Efendimizin kıldırdığı bu iki rekat namaz, imam olarak kıldığı ilk namazdır ve bir pazartesi gününün sonuna doğru kılınmıştır.
Hazreti Haticenin terddütsüz îmân edip Müslüman olması, Resûli Ekrem Efendimizi son derece memnun ettiği gibi, şevkini de arttırdı. Artık yeryüzünde davasını tasdik ve kabul eden biri vardı.Peygamber Efendimizin, İslâma dâvet ettiği ikinci insan, yine en yakınlarından biri olan Hazreti Ali idi. O, dört beş yaşından beri Efendimizin terbiyesi altında bulunuyordu ve o, eşsiz terbiyenin eseri olarak, akranlarına göre feraset ve ahlâk bakımından üstün bir seviyedeydi.Birgün Resûli Ekrem Efendimizi Hazreti Hatice ile namaz kılarken gördü. Hayran hayran seyredip namaz bitince, Nedir bu? diye sordu.Resûli Ekrem, Ey Ali, bu Allahın seçtiği, beğendiği dindir. Ben seni bir olan Allaha îmân etmeye davet eder, insana ne faydası, ne de zararı dokunmayan Lât ve Uzzaya tapmaktan sakındırırım dedi.Hz. Ali, bu teklif karşısında tatlı çocuk bakışlarını yere dikerek bir an durakladı. Sonra şöyle dediBenim şimdiye kadar görmediğim, işitmediğim birşey bu. Babam Ebû Talibe danışmadan birşey diyemem.Fakat, Resûli Kibriyâ Efendimiz, henüz davasını açıkça ilân etme emrini almış değildi. Bu sebeple Hz. Aliyi ikaz ettiEy Ali! dedi. Eğer söylediklerimi yaparsan yap. Yok eğer yapmayacak olursan, gördüğünü ve işittiğini gizli tut. Kimseye birşey söyleme!.Hazreti Ali, bu ikaz üzerine sırrını muhafaza edeceğine söz verdi. O geceyi düşünerek geçirdi. Şafak aydınlığı ile birlikte gönlüne de aydınlık doğdu. Resûlullahın huzuruna giderek, Allah, beni yaratırken Ebû Talibe sormadı ki, ben de Ona ibâdet etmek için gidip kendisine danışayım, dedi ve Müslüman oldu.Müslüman olan ilkçocuk şerefini kazanan Hazreti Ali,o sırada on yaşında bulunuyordu. Tedbir, her zaman güzel bir harekettir.Ama bir davanın yeni yeni yayılmaya başladığı sırada çok daha güzeldir. İşte Allah Resûlü, Hazreti Aliye gördüklerini ve işittiklerini şimdilik kimseye anlatmama ve duyurmama ikazında bulunmakla kâinatta da câri olan tedbir, tedric ve hikmet kanununa riâyet ederek, bizler için de bir ölçü veriyordu. Gerçekten tedbire başvurma, zaman ve mekânın şartlarını gözönünde bulundurarak dâvasını yayma Allah Resûlünün tebliğ hayatında mühim bir yer işgal eder.Îmân safında yer almada, Hazreti Hatice ve Hazreti Aliyi, Resûli Ekremin evlatlık edindiği Zeyd bin Hârise takip etti.Müslüman olduktan sonra, Hazreti Ali ile Hazreti Zeydin, Nebiyyi Ekrem Efendimize gönülden bağlılıkları yeniden tazelendi ve güç kazandı. Artık, Efendimizden ayrılmıyor, namaz ve ibadetlerini onunla birlikte ifâ ediyorlardı.Hazreti Ali, zaman zaman Resûli Ekremle birlikte Kâbeye gider, orada namaz kılarlardı.Afifi Kindî, alış veriş maksadıyla geldiği Mekkede, henüz îmân etmediği bir zamanda Peygamberimiz, Hz. Hatice ve Hz. Aliyi namaz kılarken görmüştü. Müslüman olduktan sonra, o hallerinden gıbta ile bahsederek şöyle demiştirBen, o zaman imân edip de, onların dördüncüsü olmayı ne kadar isterdim.Peygamber Efendimiz, davasını henüz umuma açıklamamış olmasına rağmen, müşrikler onların Kâbede namaz kılmalarından, yaptıkları ibadetten farklı bir ibadet yapılmasından pek hoşlanmıyorlardı. Bu sebeple bir müddet sonra, Peygamber Efendimiz, Hazreti Ali ile, namazlarını kırlarda, vadilerde edâ etmeyi daha uygun buldular.
* Annesi ile babası Hazreti Alinin peşinde*
Resûli Ekremi bir gölge gibi takip edip, yalnız bırakmayan Hazreti Alinin bu hali, anne ve babasının endişe ve telâşına sebep oldu. Bilhassa anne Fâtıma Hâtun fazlasıyla korkuya kapıldı. Kocasına, Dikkat et, oğlun Muhammedle çok dolaşıyormuş, sakın ona birşeyler olmasın dedi.Ebû Talib anlayışlı bir insandı. Durumu bizzat Peygamber Efendimizden öğrenmek istedi. Bunun için birgün Resûli Ekrem Efendimizle Hz. Alinin arkalarından gitti. Onları Mekkenin bir vadisinde namaz kılarken buldu. Fahri Kâinata, Ey kardeşimin oğlu! dedi. Bu din, ne dindir?Peygamber Efendimiz, Ey amca! Doğru yola dâvet edeceklerimin ve bu dâvete koşması gerekenlerin başında sen varsın ve sen buna herkesten daha lâyıksın! Putlara tapmaktan vazgeç ve bir Allaha îmân et diye teklifte bulundu.Bir an düşünceye dalan Ebû Talib, sonunda şöyle dedi.Ben, eski dinimden ayrılamam. Fakat, sen üzerinde bulunduğun dinde devam et! Allaha yemin ederim ki, ben sağ kaldıkça, yapmak istediğini tamamlayıncaya kadar kimse sana el uzatamaz, hoşlanmadığın birşeyi sana eriştiremez diye konuştu.Sonra da oğlu Aliye döndü ve Oğulcağızım! Senin üzerinde bulunduğun bu din nedir? diye sordu.Hz. Ali, Babacığım, dedi, ben, Allaha ve Onun Resûlüne îmân, onun Allahtan getirdiklerini de tasdik ettim. Ona uydum ve onunla birlikte namaz kıldım.Bunun üzerine Ebû Talib, Ey oğlum! Amcan oğlunun dinine sana da isteyerek girmek yaraşır. O, seni ancak hayra dâvet eder. Ona itaat et! diyerek hem Resûli Ekrem Efendimizi, hem de Hz. Aliyi sevindirdi. Sonra da oradan uzaklaştı.Eve dönen Ebû Talibe, hanımı Fâtıma Hâtun telaş ve şiddetle, Nerede oğlun? Hizmetçim, Ciyad mevkiinde onu Muhammedle birlikte namaz kılarken görmüş. Oğlunun dinini değiştirmesini uygun görüyor musun? diye sordu.Ebû Talib, Sus! Vallahi, amcası oğluna arka çıkmak ve yardımcı olmak, elbette herkesten çok ona düşer diyerek telaş ve endişeye mahal olmadığını ifâde etti. Sonra da, Eğer nefsim, Abdülmüttalibin dinini bırakmak hususunda bana itâat etmiş olsaydı, ben de Muhammede tabi olurdum. Çünkü, o halîmdir, emîndir, tâhirdir dedi.
* Hz. Ebû Bekir Müslümanların Safında *
Hazreti Ebû Bekir, eskiden beri Resûli Ekrem Efendimizin en yakın dostlarından biri idi. Samimi görüşür ve konuşurlardı.Onda da göze çarpan en mühim vasıf Cahiliyye Devrinin çirkin âdetleri, kötü ahlâk ve yaşayışlarıyla fıtratını bozmamış olması, ruh, kalb ve aklını şirk inancı ile kirletmemiş bulunmasıydı. Tanınmış bir tüccardı. Kavminin ileri gelenleri her zaman fikrinden istifade ederlerdi. Kureyşin kan davalarını halleden de oydu. Bir diğer mühim vasfı da Kureyş âilelerinin soy soplarını, nesep şecerelerini, iyilik ve kötülüklerini gayet iyi bilmesi idi.Resûlullah Efendimiz, henüz açıktan dâvete başlamamıştı. Fakat yine de dâvâsı kulaktan kulağa yayılmış ve Kureyş ileri gelenleri tarafından duyulmuştu. Hz. Ebû Bekir, Yemen tarafına yaptığı bir seyahetten henüz dönmüştü. Başta Ebû Cehil, Ukbe bin Ebi Muayt ve bazı Kureyş ileri gelenleri kendisine Hoş geldin demek için evine vardılar.Hz. Ebû Bekir, Ben Mekkede yokken neler olup bitti? Önemli bir haber var mı? diye sordu.Ey Ebû Bekir dediler. Büyük iş var! Ebû Talibin yetimi Muhammed, peygamberlik iddiasına kalkıştı. Biz de senin Yemenden dönüşüne kadar beklemeyi uygun bulduk. Artık, sen o dostuna git, ne edeceksen et.Hz. Ebû Bekir, derhal Fahri Kâinatın evine vardıYâ EbelKasım! Peygamberlik iddiasında bulunduğun, kavminden ayrıldığın ve atalarının dinini kötüleyip, inkâr ettiğin doğru mu? diye sordu. Resûli Zişan Efendimiz, küçük yaşlarından beri beraber oldukları Hz. Ebû Bekirin bu sözlerine önce tebessüm buyurdu. Sonra da, Yâ Ebâ Bekir! Ben sana ve bütün insanlara gönderilmiş Allahın Resûlüyüm. İnsanları bir tek olan Allaha dâvet ediyorum. Sen de şehâdet getir dedi.Hz. Ebû Bekirin akıl ve gönül âleminde bir anda şimşekler çaktı. Bu sözleri, küçük yaşından beri çok iyi tanıdığı, zâtını candan seven ve sayan ve o âna kadar mübârek dudaklarından hilâfı hakikat tek bir söz işitmeyen Muhammedül Emînden [a.s.m] duyuyordu. Hiçbir tereddüt emâresi göstermeden derhal kelimei şehadet getirerek Müslüman oldu.İslâma davet karşısında en ufak bir tereddüt göstermeyişini Resûlullah Efendimiz onun için bir fazilet sayarak şöyle buyurmuştur
* Ebû Bekirden başka imâna davet ettiğim herkes bir duraklama, bir tereddüt, bir şaşkınlık geçirdi. Fakat o, kendisine İslâmı anlattığım zaman ne durakladı ve ne de tereddüt etti *
Resûli Ekrem Efendimizi, bu itibarlı dostunun Müslüman olması fazlasıyla sevindirdi. Hz. Âişe Validemizden gelen bu husustaki rivâyet şöyle
* Nebiyyi Ekremi iki dağ aralığında, Hz. Ebû Bekirin Müslüman olmasından daha çok sevindiren bir başka hâdise olmamıştır *
İslâmla şereflenen Hz. Ebû Bekirin daha evvel gördüğü bir rüyâsı da böylece gerçekleşmiş oldu Rüyasında bir ayın Mekkeye indiğini, sonra bölünerek şehrin evlerine dağıldığını, sonra da toplanıp kendi evine girdiğini görmüştü.
Zeyd b. Sâbit b. edDahhâk b. Zeyd b. Levzân b. Amr b. Abdi Avf veya Abd b. Avf b. Ganem b. Mâlik b. Neccâr Ensârî Hazrecî.Peygamber [s.a.s.]in ashabının ileri gelenlerinden biridir. Ensârdan, Hazrec kabilesinin bir kolu olan Neccâroğullarına mensuptur. Annesi, enNevâr bint Mâlik b. Muâviye b. EnNeccârdır. Zeydin künyesi Ebû Hâricedir, fakat, Ebû Saîd ve Ebû AbdirRahmân olarak da çağrılıyordu Zeyd, hicretten yaklaşık onbir yıl önce dünyaya gelmiştir. Babası Sabit, Buâs Günü öldürüldüğü vakit Zeyd, henüz altı yaşlarında bir çocuktu. Resûlullah [s.a.s], Medineye geldiği zaman Zeyd, hâlâ çürük sayılabilecek bir yaştaydı. Kaynaklar, Onun bu sırada onbir yaşlarında olduğunu bildirmektedir. Nitekim Resûlullah [s.a.s], Bedir Savaşına katılmak isteyen birkaç genci, yaşları küçük olduğu için geri çevirmişti ki, Zeyd de bu gençler arasındaydı.Zeyd b. Sâbit, çok akıllı, zekî ve hafızası güçlü bir sahâbî idi. Onun bu meziyetini farkeden Peygamber [s.a.s], Zeydten İbranice ve Süryaniceyi öğrenmesini istedi. Zira, Resûlullah [s.a.s]a çeşitli yerlerden, bu dillerle yazılmış mektuplar geliyor ve bunların okunup anlaşılması, gerektiğinde cevap verilmesi icab ediyordu. Allah Resûlü, okuma yazma bilmediğinden, bunları başkalarına okutmak durumunda kalıyordu. Halbuki, mektupların içeriğini başkalarının öğrenmesini istemiyordu. Bunun üzerine Zeyd, hemen işe koyularak çok kısa bir sürede, hem İbranice hem de Süryanice okumayazmayı öğrendi. Bundan sonra Rasûlüllaha gelen mektupları kendisi okuyor, cevap gerekiyorsa yazıyordu. Bu arada asıl görevi olan vahiy kâtipliğini de sürdürüyordu Rivayete göre yaşının küçük olması nedeniyle Zeyd, Bedir ve Uhud savaşlarına katılmamıştır. Katıldığı ilk savaş Hendek savaşı olup, savaşa hazırlık kabilinden, müslümanlar Medinenin etrafında hendek kazarlarken Zeyd, çıkan toprağı taşıma işinde yardım ediyordu. Resûlullah [s.a.s] Onu bu durumda görünce Ne kadar iyi bir çocuk diyerek takdir ifadelerini dile getirmiştir.İbn AbdilBerr, İstîâbda zikredip, sahih kabul etmediği bir habere göre Tebük seferinde, Benî Mâlik b. enNeccârın bayrağını Umâre b. Hazm taşıyordu. Resûlullah, bayrağı ondan alıp Zeyd b. Sâbite verdi. Bunun üzerine Umâre Ey Allahın Resûlü! Hakkımda sana herhangi birşey mi ulaştı? diye sorunca, Resûlullah Hayır, lâkin Kurâna öncelik vardır Zeyd de Kurânı senden daha çok ezberlemiştir şeklinde cevap verdi.Zeyd b. Sâbit, ashâbın en âlimlerinden biriydi. Sadece Kurânı Kerîmi ezberlemekle kalmamış, mirasla ilgili feraiz ilmini de çok iyi öğrenmişti. Öyle ki, ashâb arasında bu ilmi Ondan daha iyi bilen yoktu. Resûlullah [s.a.s], ashâbına Feraizi en iyi bilen Zeyddir diyordu. İmam Şâfiî de, feraiz hususunda bu hadisle amel etmiştir .Gerek Hz. Ömer, gerekse Hz. Osman, Medineden ayrıldıkları zaman Zeyd b. Sabiti vekil bırakırlardı. Hz. Osman, Onu ziyade seviyordu. Zaten kendisi de Osman taraftarıydı ve bu halife devrinde beytülmâla bakmakla görevlendirilmişti. Yermük günü de ganimetleri taksim işini Zeyd üstlenmişti.Zeydin vefat tarihi konusundaki rivayetler arasında tam bir mutabakat olmamasına rağmen, büyük bir ihtimalle h. 45 yılında vefat etmiştir ve buna göre tahminî yaşı da 54tür.Zeyd ten ibn Ömer, Ebu Saîd, Ebu Hüreyre, Enes, Sehl b. Huneyf ve Abdullah b. Yezîd Hutamî gibi sahâbîler rivayette bulunmuşlardır. Tabiînden de Saîd b. Müseyyeb, Kasım b. Muhammed, Süleyman b. Yesâr, Ebân b. Osman, Büsr b. Said ve Zeydin iki oğlu, Harice ile Süleyman ve başkaları rivayet etmişlerdir
Kaynak :
* İbnül Esîr, a.g.e., II, 279
* Askalânî, a.g.e., III, 23
* İbn AbdilBerr, a.g.e., II, 540
* Marifetis Sahâbe, II, 278,1970
* Temyizis Sahâbe, III, 22
Gizli davet devresinde İslâm ile şereflenen ve bundan dolayı müşriklerin şiddetli işkencelerine maruz kalan ilklerden biri de Bilâli Habeşî diye bilinen, Bilâl bin Rebah Hazretleridir.Hazreti Bilâl, Müslümanların amansız düşmanı Ümeyye b. Halefin kölesi iken,Hazreti Ebû Bekir vasıtasıyla İslâmla şereflenmiştir.Bir anda gönlünü çepeçevre saran imân nûru, Hazreti Bilâl için hadsiz bir cesaret kaynağı oluvermişti. Öyle ki, bir köle iken, efendisini ve müşriklerin her türlü baskı, işkence ve eziyetlerini hiçe sayarak Müslümanlığını açıkça ilân etmekten çekinmedi.İmanın girmediği kalb taştan daha katı, Allah korkusunun bulunmadığı vicdan, kayalardan daha hissizdir. Böyle bir kalb ve vicdana sahip bir insanda acıma, şefkat ve merhamet aramak abestir. O insan, artık bu hâliyle mânen canavarlaşmıştır. Hatta tahribatı cihetiyle canavarları bile geride bırakmıştır.İşte İslâmın diğer bütün amansız düşmanları gibi Ümeyye bin Halef de böyle bir kalb ve vicdanın sahibiydi. Ve Hazreti Bilâl merhamet ve şefkat yoksunu bu kalb sahibinin kölesi idi.Bu merhamet yoksunu adamın nazarında, Hz. Bilâlin kendisini yaratan tek Allaha îmân etmesi ve Onun gönderdiği Peygamberi Hazreti Muhammede sadâkat elini uzatması büyük suçtu.Bunun için de o, en amansız işkencelere tâbi tutuluyordu. Bazen yirmi dört saat aç, susuz bırakılıyor, bazen boynuna ip takılarak, Mekkenin ücretle tutulan çocukları tarafından sokak sokak dolaştırılıyordu. Ümeyye bin Halefin bütün bu gayretleri boşunaydı. Hazreti Bilâl bir kere îmân etmişti ve Allaha teslim olmuştu. Gönlü Resûlullahın muhabbetiyle gülşen olmuştu. Onun için, bu eziyet ve işkenceler altında inim inim inlerken bile davasını müşriklerin yüzlerine yüzlerine haykırmaktan geri durmuyordu.Ehad Ehad! Allah birdir! Allah birdir!İnandığı İslâm davasından her türlü eziyete rağmen zerre kadar taviz vermeyen Hazreti Bilâli, bu sefer efendisi Ümeyye bin Halef, kavurucu sıcaklar altında, sırtını, güneşin sıcaklığından ateş parçası haline gelmiş kızgın taş ve kumlara sürttürüp yaktırır, ağzına güneşte kurumuş birlokma et verdikten sonra, göğsüne kocaman bir kaya parçası koydurur ve şöyle derdiAndolsun ki sen ölmedikçe, yahud Muhammedi ve Onun dinini inkâr ve reddederek Lâta Uzzâya tapmadıkça bu azabı üzerinden eksik etmeyeceğim .Fakat, vücudunun bütün zerreleriyle âdeta bir îmân abidesi kesilmiş olan Hazreti Bilâl, ölümü göze alarak şöyle haykırırdıBen, Lât ve Uzzâyı kabul etmem. Allah birdir! Allah birdir.Bu sözleri duyan Ümeyye bin Hâlef bütün bütün çileden çıkar, Hazreti Bilâlin işkencesini bayılıp kendinden geçinceye kadar arttırırdı. Sonra da çekip giderdi. Hazreti Bilâl nice sonra kendine gelirdi. Hazreti Bilâlin, bütün bu dayanılmaz eziyetlere, bu çekilmez işkenceye karşı tek dayanak noktası, o haşmetli ve azametli îmânıydı. İman, evet, kâinatı kabzai tararrufunda tutan Cenâbı Hakka îmân, Onun sonsuz kudretine itimad, insan için sarsılmaz, yıkılmaz bir istinad noktasıdır. O, bu kahramanca tavrıyla âdeta, Îmân hem nurdur, hem kuvvettir. Hakiki îmânı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir hakikatını bütün dünyaya ilân ediyordu.Yine bir gün, Ümeyye bin Halefin onu işkenceden işkenceye uğrattığı bir sırada, oradan geçen Hz. Ebû Bekir bu durumu gördü. Ümeyyeye, Sen hiç Allahtan korkmaz mısın? Bu zavallıya daha ne zamana kadar işkence edeceksin dedi.Onun itikadını sen bozdun, diye cevap verdi Ümeyye. Kurtulmasını istiyorsan, onu satın al da kurtar.Hz. Ebû Bekir, Ey Ümeyye, dedi, benim, senin dininden siyah bir kölem var. Bundan daha güçlü, daha kuvvetlidir. Onu Bilâle karşılık sana vereyim, kabul eder misin? dedi.Ümeyye, Kabul ettim, dedi. Sonra da gülerek, Vallahi, kölenin karısını da vermedikçe olmaz diye konuştu.Hz. Ebû Bekir, Olur, dedi. Ümeyye yine sinsi sinsi güldü ve Vallahi, bana kölenin karısı ile birlikte kızını da vermedikçe olmaz dedi.Hz. Ebû Bekir, bu teklife de, Olur diye cevap verdi. Fakat, azılı müşrik Ümeyye,âdeta işi yokuşa sürmek istiyormuşcasına davranıyordu. Bu sefer hâince gülüşler arasında şu istekte bulunduVallahi, bana onlarla birlikte 200 dinar da üste vermedikçe olmaz.Onun bu durumuna sinirlenen Hz. Ebû Bekir hiddetle, Sen, dedi, ne utanmaz adamsın. Boyuna yalan söyleyip duruyorsun. Ümeyye bu sefer, Hayır, dedi, Lâta, Uzzâya and olsun ki, artık bunları bana verirsen, dediğimi yapacağım.Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, Onların hepsi senin olsun dedi ve Hazreti Bilâli bu zâlim adamın elinden kurtardı.Hazreti Bilâli alan Ebû Bekire Peygamber Efendimiz, Yâ Ebâ Bekir, dedi, onun üzerinde bir hakkın olacak mı?Hz. Ebû Bekir, Hayır, yâ Resûlallah, dedi. Onu azâd ettim.Hazreti Bilâli Ümeyye bin Hâlef gibi azılı bir müşrikin elinden kurtarıp hürriyetine kavuşturan Hz. Ebû Bekir, bir müddet sonra onun gibi köle olan annesi Hamâmeyi de satın alıp âzad etti.Hazreti Bilâli Habeşî, Resûlullah Efendimizin has müezzini idi. Bir an olsun Onun yanından ayrılmak istemezdi. Fahri Kâinatın dârı bekâya irtihâlleri üzerine, Zatına ve yüksek ahlâkına olan muhabbetinden dolayı Medinei Münevveride kalmaya tahammül edemedi ve oradan ayrılmaya mecbur kaldı. Bu esnada Halife olan Hz. Ebû Bekir, yanında kalması için ısrar edince, Yâ Ebâ Bekir, dedi. Beni, kendin için satın aldınsa yanında tut! Yok eğer Allah rızası için satın aldınsa, serbest bırak da, Allah yolunda cihada katılayım.Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, kendisine müsâade etti. O da Şâma gitti. Hz. Ebû Bekirin hilâfeti sırasında orada vukû bulan gazâlara iştirâk etti.
Kaynak :
* İbnül Esîr, a.g.e., II, 279
* Hayatu Sahabe
* Şamil İslam Ansiklopedisi
* ÖMER BİN HATTAB *
İkinci Raşid Halife. İslâmı yeryüzüne yerleştirip, hakim kılmak için Resulullah ın verdiği tevhidî mücadelede ona en yakın olan sahabilerden biri. Hz. Ömer , Fil Olayından on üç sene sonra Mekkede doğmuştur. Kendisinden nakledilen bir rivayete göre o, Büyük Ficar savaşından dört yıl sonra dünyaya gelmiştir. Babası, Hattab b. Nüfeyl olup, nesebi Kabda Resulullah ile birleşmektedir. Kureyşin Adiy boyuna mensup olup, annesi, Ebu Cehilin kardeşi veya amcasının kızı olan Hantemedir.Hz.Ömerin müslüman olmadan önceki hayatı hakkında fazlaca bir şey söylemezler. Ancak küçüklüğünde, babasına ait sürülere çobanlık ettiği, sonra da ticarete başladığı bilinmektedir. O, Suriye taraflarına giden ticaret kervanlarına iştirak etmekteydi.Cahiliyye döneminde Mekke eşrafı arasında yer almakta olup, Mekke şehir devletinin sifare elçilik görevi onun elindeydi.Bir savaş çıkması durumunda karşı tarafa elçi olarak Ömer gönderilir ve dönüşünde onun verdiği bilgi ve görüşlere göre hareket edilirdi. Ayrıca kabileler arasında çıkan anlaşmazlıkların çözümünde etkin rol alır ve verdiği kararlar bağlayıcılık vasfı taşırdı.Hz. Ömer, sert bir mizaca sahip olup, İslâma karşı aşırı tepki gösterenlerin arasında yer almaktaydı.Sonunda o, dedelerinin dinini inkâr eden ve tapındıkları putlara hakaret ederek insanları onlardan yüz çevirmeğe çağıran Muhammed ı öldürmeye karar vermişti. Kılıcını kuşanarak, Peygamberi öldürmek için harekete geçmiş, ancak olayın gelişim şekli onun müslümanların arasına katılması sonucunu doğurmuştu. Tarihçilerin ittifakla naklettikleri rivayete göre, Ömer in müslüman oluşu şöyle gerçekleşmişti Ömer, Resulullah ı öldürmek için onun bulunduğu yere doğru giderken, yolda Nuaym b. Abdullah ile karşılaştı. Nuaym ona, böyle öfkeli nereye gittiğini sorduğunda o, Muhammedi öldürmeye gittiğini söylemişti.Nuaym, Ömerin ne yapmak istediğini öğrenince ona kızkardeşi ve eniştesinin yeni dine girmiş olduğunu söyledi ve önce kendi ailesi ile uğraşması gerektiğini bildirdi. Bunu öğrenen Ömer , öfkeyle eniştesinin evine yöneldi. Kapıya geldiğinde içerde Kuran okunmaktaydı. Kapıyı çalınca, içerdekiler okumayı kesip, Kuran sayfalarını sakladılar. İçeri giren Ömer eniştesini dövmeye başlamış, araya giren kızkardeşinin aldığı darbeden dolayı burnu kanamıştı.Kızkardeşinin ona,ne yaparsa yapsın dinlerinden dönmeyeceklerini söyleyerek kararlılığını bildirmesi üzerine, ona karşı merhamet duyguları kabarmaya başlamış ve okudukları şeyleri görmek istediğini söylemişti. Kendisine verilen sahifelerden Kuran ayetlerini okuyan Ömer , hemen orada imân etti ve Resulullah ın nerede olduğunu sordu. O sıralarda müslümanlar, Safa tepesinin yanında bulunan Erkamın evinde gizlice toplanıp ibadet ediyorlardı. Resulullah ın DarulErkamda olduğunu öğrenen Ömer , doğruca oraya gitti. Kapıyı çaldığında gelenin Ömer olduğunu öğrenen sahabiler endişelenmeye başladılar.Zira Ömer silahlarını kuşanmış olduğuhalde kapının önünde duruyordu. Hz. Hamza Bu Ömerdir. İyi bir niyetle geldiyse mesele yok. Eğer kötü bir düşüncesi varsa, onu öldürmek bizim için kolaydır diyerek kapıyı açtırdı. Resulullah , Ömerın iki yakasını tutarak
* Müslüman ol ya İbn Hattab! Allahım ona hidayet ver *
dediğinde, Ömer , hemen Kelimei Şehadet getirerek imân ettiğini açıkladı. Rivayetlere göre Ömer ın müslüman oluşu, Resulullah ın yapmış olduğu Allahım :
* İslâmı Ömer b. elHattab veya Amr b. Hişam Ebû Cehil ile yücelt şeklinde bir duanın sonucu olarak gerçekleşmişti *
Ömer , risaletin altıncı yılında müslüman olmuştur. O, iman edenlerin arasına katıldığı zaman müslümanların sayısı yetmiş seksen kişi kadardı.Mekkeli müşriklerin, gösterdiği zorbaca tepkiden dolayı müslümanlar, Beytullaha gidip namaz kılamıyor ve ancak gizlice bir araya gelebiliyorlardı. Ömer müslüman olunca doğruca Beytullahın yanına gitti ve müslüman olduğunu haykırdı. Orada bulunanlar şiddetli tepki gösterdi.Ancak o, müşriklere karşı savaşını sürdürerek onların, müslümanlara gösterdiği muhalefeti kırdı ve bir avuç müslümanla birlikte herkesin gözü önünde Beytullahta namaza durdu. Onun bu şekilde saflarına katılması müslümanlara büyük bir moral desteği sağlamıştı. Abdullah İbn Mesudun Ömerin müslüman oluşu bir fetihti sözü bunu açıkça ortaya koymaktadır. Taberînin İbn Abbastan tahric ettiği bir hadise göre,
* Müslümanlığını ilk ilân eden kimse Hz. Ömer olmuştur *
Ömer benliğini kuşatan imanın verdiği heyecanla, küfre karşı açık ve net bir şekilde, hiç bir tehdide aldırış etmeden mücadele ediyordu. Müşrikler, şecaat ve kararlılığını eskiden beri bildikleri için ona sataşmaya cesaret edemiyorlardı. Müslüman olduktan sonra sürekli Resulullahın yanında bulunmuş, onu korumak için elinden gelen gayreti göstermiştir.O, imân ettikten sonra müşriklere karşı çok sert davranmış ve dinini her ortamda, kimseden çekinmeden herkese meydan okuyarak savunmuştur. İslâm tebliğinin yeni bir veche kazanması için Medineye hicret emrolunduğu zaman müslümanlar Mekkeden gizlice Medineye göç etmeye başladıklarında, Hz. Ömer, gizlenme ihtiyacı duymamıştı. Ömer , beraberinde yirmi arkadaşı olduğu halde Medineye doğru yola çıkmıştı. Hz. Ali onun hicretini şu şekilde anlatmaktadır Ömerden başka gizlenmeden hicret eden hiç bir kimseyi bilmiyorum. O, hicrete hazırlandığında kılıcını kuşandı, yayını omuzuna taktı, eline oklarını aldı ve Kâbeye gitti. Kureyşin ileri gelenleri Kâbenin avlusunda oturmakta idiler. O, Kâbeyi yedi defa tavaf ettikten sonra, Makâmı İbrahimde iki rekat namaz kıldı. Halka halka oturan müşrikleri tek tek dolaştı ve onlara Yüzler pisleşti. Kim anasını evladsız, çocuklarını yetim, karısını dul bırakmak istiyorsa şu vadide beni takip etsin dedi. Onlardan hiç biri onu engellemeye cesaret edemedi.Bunun içindir ki İbn Mesud
* Onun hicreti bir zaferdi *
demektedir.Ömer , Medine dönemi boyunca İslamın yücelişini etkileyen bütün olaylara aktif olarak iştirak etmiştir. Resulullah ın önemli kararlar alacağı zaman görüşlerine başvurduğu kimselerin başında Ömer gelir. Onun ileri sürdüğü görüşler o kadar isabetliydi ki bazı ayetler onun daha önce işaret ettiğine uygun olarak nazil oluyordu. Resulullah onun bu durumunu şu sözüyle ifade etmekteydi Allah, hakkı Ömerin dili ve kalbi üzere kıldı.Ömer , Bedir, Uhud, Hendek, Hayber vb. gazvelerin hepsine ve çok sayıda seriyyeye katılmış, bunların bansında komutan olarak görev yapmıştır. Bunlardan biri Hicretin yedinci yılında Havazinlilere karşı gönderilen seriyyedir.Ömer , bütün meselelere karşı net ve tavizsiz tavır koymakla tanınır. Onun küfre karşı düşmanlığı müşriklerin, İslâma karşı olan saldırılarını hazmedememe konusundaki hassasiyeti bazıkararlara şiddetle karşı çıkmasına sebep olmuştur. Hudeybiyede yapılan anlaşmanın müşrikler lehine görünen maddelerine karşı çıkışı bunlardan biridir.Ancak o, Resulün, Allah Teâlânın gösterdiği doğrultuda hareket etmekten başka bir şey yapmadığı uyarısı karşısında, hemen kendini toparlamış ve olayın iç gerçeğini kavramıştı.Resulullah ın vefatının hemen peşinden ortaya çıkan karışıklığın Hz. Ebû Bekirin halife seçilmesiyle yok edilmesinde Hz. Ömer büyük rol oynamıştır. Hz. Ebû Bekirin kısa halifelik döneminde en büyük yardımcısı Ömer olmuştur.Hz. Ebû Bekir vefat edeceğini anladığında, Hz. Ömeri kendisine halef tayin etmeyi düşünmüş ve bu düşüncesini açıklayarak bazı sahabilerle istişarelerde bulunmuştu. Herkes Ömer ın fazilet ve üstünlüğünü kabul etmekle beraber, onu bu iş için biraz sert mizaclı buluyorlardı. Hatta Talha ve diğer bazı sahabiler ona Rabbin seni Ömeri hafife tayin ettiğinden dolayı sorgularsa ona ne cevap vereceksin? Bilirsin ki Ömer oldukça sert bir kimsedir demişlerdi. Hz. Ebû Bekir onlara Derim ki Allahım! Kullarının en iyisini onlara halife yaptım karşılığını vermişti. Sonra da Hz. Osmanı çağırarak bir kâğıda Hz. Ömeri halife tayin ettiğini yazdırdı. Kâğıt katlanıp mühürlendikten sonra, Hz. Osman dışarı çıkarak insanlardan kâğıtta yazılı olan kimseye beyat edilmesini istedi. Oradakilerin beyat etmesiyle Hz. Ömerin II. Raşid halife olarak iş başına gelişi gerçekleşmiş oldu . Resulullahın sağlığında Arap yarımadası İslâmın hakimiyetine boyun eğdirilmiş ve insanlar bölük bölük ihtida ederek müslümanlarla bütünleşmişlerdi.Bunun peşinden Resulullah , İslam tebliğinin insanlara ulaştırılmasının önünde bir set teşkil eden, müşrik zalim güçlerden biri olan Bizans imparatorluğuna karşı askerî seferleri başlatmıştı. Ebû Bekir , Resulullah ın vefatından hemen sonra ortaya çıkan Ridde hareketlerini bastırdıktan sonra, Bizans hakimiyetindeki topraklara askerî akınlar başlatmış, öte taraftan çağın despot devletlerinden ikincisi olan İran imparatorluğuna karşı da askerî faaliyetlere girişmişti. Hz. Ömerin üzerine düşen, bu siyaseti devam ettirmekten ibaretti. Hz. Ömer bir taraftan Suriyenin fethinin tamamlanması için gayret gösterirken,ötetaraftan İran cephesinde netice almakiçin ordular sevkediyordu. Kadisiye savaşıyla İran ordusu hezimete uğratılmış ve Kisrâ, saraylarını İslam ordusuna terk ederek doğuya kaçmak zorunda kalmıştı. Peşpeşe gönderilen ordularla İranın bazı bölgeleri savaş ile, bazı bölgeleri de sulh yoluyla İslamın hakimiyetine boyun eğdirilmişti. Kuzeye yönelen Muğîre b. Şube, Azerbaycanı sulh yoluyla ele geçirmişti. Ermenistan bölgesi fethedilen yerler arasındaydı. Suriyenin fethi tamamlandıktan sonra bu bölgedeki askerî harekât batıya doğru kaydırıldı. Etraftaki şehir ve kasabalar fethedildikten sonra Kudüs kuşatma altına alındı. Şehirdeki hristiyanlar bir süre direndilerse de sonunda barış istemek zorunda kaldılar. Ancak, komutanlardan çekindikleri için şart olarak şehri bizzat halifeye teslim etmek istediklerini bildirmişlerdi. Durum Ebu Ubeyde tarafından bir mektupla Hz. Ömer a bildirildi. Hz. Ömer Ashabın ileri gelenleriyle istişare ettikten sonra, Medineden komutanlarıyla buluşmayı kararlaştırdığı Cabiyeye doğru yola çıktı. Cabiyede yapılan bir anlaşmadan sonra Hz. Ömer, bizzat Kudüse kadar giderek şehri teslim aldı. Hz. Ömer kısa bir müddet Kudüste kaldıktan sonra Medineye geri döndü.Bu arada İran cephesinde durumlar karışmaya başlamıştı. Hz. Ömer, bölgede bulunan orduları takviye ederek İran meselesini kesin bir sonuca bağlamaya karar verdi. Hicri 21 yılında başlayan ve sürekli takviye edilen akınlarla Azerbaycan ve Ermenistan da dahil olmak üzere, Horasana kadar bütün İran toprakları İslam devletinin sınırları içine alınmış ve Fars cephesinde askerî harekâtlar tamamlanmıştı. Hz. Ömer, bir taraftan İslâmın insanlığa tebliğinin önündeki engelleri kaldırmak için ordular sevkederken, öte taraftan da henüz müesseselerine kavuşmamış bulunan devleti teşkilatlandırmaya çalışıyordu.Hz.Ömerden önce, orduya katılan askerler ve bunlara dağıtılan paralar belirli defterlere yazılıp kayıt altına alınmazdı. Bu durum normal olarak bazı karışıklıkların çıkmasına sebep olur, gelir ve giderlerin hesabı yapılamazdı. İlk zamanlar buna pek ihtiyaç da yoktu. Ancak devletin sınırları genişlemiş ve bu geniş coğrafya içerisinde devletin etkinliğini sağlayabilmek için idarî düzenlemeler yapılması zarureti doğmuştu. O, ilk olarak askerlerin kayıtlarının tutulduğu ve fey ve ganimet gelirlerinin dağıtımının kaydedildiği divan teşkilatını kurdu.Hz. Ömer, feyden elde edilen gelirlerden verdiği atıyyeleri bir gruplandırmaya tabi tutmuştur.Hz. Ömer, yargı kaza işlerini bir düzene koymak için valilerden ayrı ve bağımsız çalışan kadılar tayin eden ilk kimsedir. O, Kufeye, Şureyh b. elHarisi, Mısıra da Kays b. EbilAs esSehmîyi kadı tayin etmiştir. Onun Medinedeki kadısı Ebû Derda dır. Bu dönemin tanınmış kadılarından birisi de Ebu Mûsa elEşaridir.Hz.Ömer, tayin ettiği kadılara, görevlerini ne şekilde ifa etmeleri gerektiğine dair talimatlar verir ve onların bu çerçeve dışına çıkmamalarını tenbihlerdi.Hz. Ömerın, üzerinde titizlikle durduğu ve asla müsamaha göstermediği en önemli konu adâlet meselesiydi. O, mevki, rütbe, soyluluk vb. hiçbir ayırım gözetmeden hakların sahiplerine verilmesi için çok şiddetli davranmıştır. Bu konuda onun yanında bir köle ile efendisi arasında bir fark yoktur.Hz. Ömer , İslâm devletinin dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı güvenliğini sağlamak ve orduları düşman bölgelerine yakın yerlerde bulundurabilmek için ordugah şehirler tesis etmiştir. İran ve Hindistan taraflarından gelebilecek deniz akınlarına karşı Basra ordugah şehri kuruldu. Bu şehrin mevkii bizzat Hz. Ömer tarafından tesbit edilmiştir. O, bu iş için Utbe b. Gazvanı görevlendirmişti. Utbe, sekizyüz adamıyla o zaman boş ve ıssız olan Haribe bölgesine gelip H. 14 yılında Basra şehrinin inşasına başladı.Hz. Ömerin idare anlayışı Hz. Ömer, toplumu ilgilendiren meselelerde karar vereceği zaman müslümanların görüşüne başvurur, onlarla istişare ederdi. O istişare etmeden uygulamaya konulan işler başarısızlığa mahkûmdur demekteydi. İstişarede takip ettiği yöntem şuydu Önce meseleyi müslümanların ulaşabildiği çoğunluğu ile görüşür, peşinden Kureyşlilerin düşüncesini sorar, son olarak da sahabilerin görüşlerini alırdı.Böylece en isabetli fikir ortaya çıkar ve uygulamaya konulurdu. Hz. Ömer, müslümanların yaptığı işlerde bir hata gördükleri zaman kendisini uyarmalarını isterdi. Başka dinlere mensup olup, zımmî statüsünde bulunan kimselerle alâkalı işlerde de onların görüşlerine baş vurur ve meseleyi onlarla istişare ederdi.
Bu durum Hz. Ömerin adâlet anlayışının ne kadar kapsamlı olduğunu ortaya koymaktadır.Hz. Ömer idarede görevlendirdiği memurlarına karşı oldukça sert davranır, onların bir haksızlıkta bulunmalarına asla göz yummazdı. Halka karşı ise son derece şefkatle yaklaşır, onların varsa gizledikleri problemlerini öğrenip çözümlemek için gecegündüz uğraşıp dururdu. O bu hassasiyetini Fırat kıyısında bir deve helak olsa, Allah bunu Ömerden sorar diye korkarım sözü ile ortaya koymaktadır. Hz. Ömer, merkezden uzak bölgelerde halkın durumunu yakından görmek için seyahatler yapma yoluna gitmişti. O, insanların çeşitli dertlerini uzak diyarlarda olmaları sebebiyle kendisine ulaştıramadıklarından endişe ediyordu. Bazı bölgeleri dolaşmasına rağmen başka yerlere gitmeyi tasarladığı halde ömrü o şehirlere ulaşmasına yetmemişti. İslâm tarihinde adâletin timsali olarak yerini alan Hz. Ömerdir. Hz. Ömerin fıkıhilminde ayrı biryeri vardır.O her yönüyle devleti teşkilatlandırmaya çalışırken diğer taraftanda bu teşkilatlanmanın alt yapısı olan ilmî gelişmeyi sağlayabilmek için gayret sarfediyordu. Fıkıh usulünün oluşumu Hz. Ömer ile başlar. Fıkıh ilminin temellerini meydana getiren kaideleri, karşılaştığı kazâî ve idarî meseleleri çözüme kavuştururken takip ettiği yöntemlerle belirlemeye başlamıştır. Ondan sahih senetlerle rivayet olunan fıkhî hükümlerin sayısı birkaç bini bulmaktadır. Hz. Ömerin içtihadlarının İslâm hukuku açısından çok büyük bir önemi vardır ve Resulullah ın hadislerinden başka hiç bir şey onun bu içtihadlarının üzerinde değildir Ayrıca o, Kuranı Kerimin tevil ve tefsirinde ilim sahibiydi. Şahsiyeti Hz. Ömer, inandığı şeyi yerine getirme hususunda şiddetli davranmakla tanınır. O, müslüman olmadan önce ilk iman edenlere karşı sert muamele etmişti. Müslüman olduktan sonra ise bu sertliği İslâmın lehine müşriklere karşı yönelmiştir.Hz. Ömer Halife olduktan sonrada doğruların uygulanması ve hakkın eldeedilmesi konusunda titiz davranmaya ve en ufak ayrıntıları bile bizzat takip etmeye aşırı dikkat göstermiştir. O, bir şeyi emrettiği veya yasakladığı zaman ilk önce kendi ailesinden başlardı. Aile fertlerini bir araya toplayarak onlara şöyle derdi Şunu ve şunu yasakladım. İnsanlar sizi yırtıcı kuşun eti gözetlediği gibi gözetlerler. Allaha yemin ederim ki, her hangi biriniz bu yasaklara uymazsa onu daha fazlasıyla cezalandırırım.Sert bir mizaca sahip olmasına rağmen insanlara karşı oldukça mütevâzî davranırdı. Geniş toprakları, güçlü orduları olan bir devletin başkanı olması onu diğer insanlar gibi mütevazî ve sade bir hayat yaşamaktan alıkoyamamıştır. Pahalı, lüks elbiseler giymekten kaçınır, diğer insanlar gibi gerektiğinde alelade işlerle uğraşmaktan çekinmezdi. Tanımayan kimse onun müslümanların halifesi olduğunu asla anlayamazdı. Çünkü çoğu zaman giydiği elbise yamalarla doluydu.Hz. Ömer güçlü bir hitabet kudretine sahipti ve konuşurken beliğ bir uslubla konuşurdu. Onun üstün kabiliyeti yazı için de geçerliydi. Valilerine yazmış olduğu talimatları ve mektupları Arap dili için bir numune addedilmekteydi. Hz. Ömer şiire de ilgi duyan ve şiir zevki olan sahabilerden birisidir. Çok sayıda Arap şairlerinin şiirlerini ezberlemiş, az da olsa şiir yazmıştır.Hz. Ömer in, şahsi hayatı oldukça sadeydi. Hz. Ömer , Bizans ve İrana karşı büyük ordular sevkeden ve onları tarihlerinde pek nadir tattıkları sürekli yenilgilerle perişan eden güçlü ve muktedir bir devletin başkanıdır. Ama o buna rağmen yamalı elbiseler, eskimiş sarık ve yırtık ayakkabılarla hayatını sürdüren bir kişidir. O, bazen dul bir kadına su taşırken görülür, bazan da günün yorgunluğunu hafifletmek için mescidin çıplak zemini üzerinde uyuduğuna şahit olunurdu. Medineden Mekkeye çok sayıda yolculuk yapmış olduğu halde hiç bir zaman yanına çadır almamış ve yolda, bir çarşafı dalların üzerine gererek basit bir şekilde dinlenmeyi tercih etmiştir. Halife olduktan sonra, devlet işleriyle uğraşmasından dolayı kendi iaşesinin temini için Ashaba müracaat etmiş, Hz. Ali ın teklifine uyularak ona ve ailesine normal ölçülerde devlet malından geçim imkânı sağlanmıştı. H. 15 yılında müslümanlara maaş bağlandığı zaman, ona da ileri gelen Ashaba verilen miktarda, beş bin dirhem maaş tayin edilmişti. Ancak onun günlük gideri çok mütevazi meblağdı. Ömer , yemek olarak genellikle şunları yerdi Ekmek buğdaydan olduğu zaman kepekli, bazen et, süt, sebze ve sirke. Hz. Ömerin halifelik dönemi birçok yeniliğe sahne oldu.Onun zamanında ülke, yönetim birimlerine ayrıldı. Valiler, ve Halifeye bağlı olarak kadılar atandı. İlk kez adalet işlerinde kadıların görevlendirilmesiyle, yönetim ve adalet işleri birbirinden ayrıldı. Hicri takvimin uygulamaya konulması, devletin önemli sorunlarının görüşüldüğü bir meclisin ve devlet hazinesinin oluşturulması yine bu yıllarda gerçekleşti.
Hz. Ömer bin Hattab 644 yılında vefat etmiştir.