ben öğretmenim... ve öğretmen kızıyım bu duruma kesinlikle ılımlı bakmıyorum . rica ediyorum kendinizi biraz geriye çekin çocuk olalım ve şu zamanda markanın kalitenin ön plana çıktığı asırda çocukların ne duruma düşeceğini bir düşünün.zengin- fakir ayrımı yapılacak. anneler -babalar sürekli sıkıntı halinde olacak... bu yazdıklarım sadece benim tahmin ettiklerim edemediğim yaşanıp görülecek inş...
can mesele başörtüsü değil sen takma kafanı böyle konulara ... arkadaş konuya yanlış değinmiş sanırım mesele siyasilerle olan bir durum ne olursa olsun baş örtüsünü yada dine siyasete alet etmiyelim... mesele anlaşılmıştır inş...
Vav!
İyi bakıldığında, görmek için bakıldığında; Bazen bir insanın secdedeki hali, bazen bir ceninin anne karnında ki haline benzer
Vav Harfi, Allah’ın Vahid ismini ve birliğini simgeler.
Ebced hesabında 6 rakamına dektir ki ; Bu yönüyle aynı zamanda imanın 6 şartını temsil ettiği söylenir.anda, iki cümleyi veya özneyi bağlayan bğtır.
Bugün “vav” şeklinde bir bileklik aldım kendime . Bu kadar dünya işi ile meşkul olmaya mecburken o büyük sultana kul olduğumuda unutmayayım diye.Öğrendiklerimiz karşısında şaşırıyor muyuz? Gördüklerimizin idrakine varabiliyor muyuz? Evlerimizi, camilerimizi süsleyen hat yazılarının anlamlarını örneğin… Adeta bir hat müzesi olan Bursa Ulu Cami’deki gözümüze ve gönlümüze hitap eden hat tablolarında ne yazdığını, hergün camiye gelen yüzlerce ziyaretçiden kaçta kaçı merak ediyor acaba?
Aşina olmanın böyle bir dezavantajı var ne yazık ki: Fark edememek! Gözümüzün değdiği şeyin bilincine varmadan yolumuza devam etmek… Oysa anlamına vakıf olarak baktığımızda içimizi güzelleştirecek bir şeydir belki karşımızdaki. Çok değil biraz öğrenmeye istekli olsak, ne cevherler karşımıza çıkıverecek. Sadece bakan değil, gördüğünün ardını merak eden, araştıran bir göz olmak gerek.
Neden Vav harfi bu kadar çok kullanılıyor?
Manasını idrak edemeyince görsel bir kompozisyondan ileri gidemiyor tablolar bizim için. Bazen bir çırpıda okuyuversek de, kimi hat yazıları çok karışık oluyor. İç içe geçmiş harfler, hangi hareke hangi harfe ait belli değil, bir de süsleme sanatındaki şekiller yok mu, çöz çözebilirsen! Kendi başıma işin içinden çıkamadığım vakit ehil birinden yardım almak en iyisi. Bulmaca gibi bir şey, ne yazdığını anladığım vakit seviniyorum ister istemez. Bu sefer gözüme bambaşka görünüyor deminki karmakarışık şekiller.
vavHepsi bir yana dursun, hat ve ebru sanatına ilgi duyanların dikkatini çeken bir harf vardır: Vav harfi. Yine, gidenler görmüştür, Bursa Ulu Cami’nin duvarlarını olanca zarafetiyle süsleyen harf Vav’dan başkası değildir. Diğerlerinden daha çok ilgiye mazhar olmasının ve kullanılmasının sebebi, sadece şeklindeki estetik ve zarafet değil elbet.
Vav’ı görünce dur!
Kur’an-ı Kerim’de vav ile başlayan ayetlerde yemin edilmiştir. Bir şeyin üzerine kasem ediliyorsa yemin edilen şeyin delil olarak kullanılacağını anlamalıyız. Bu yüzden vav eğer yemin anlamındaysa, arkasından dikkatlerimizin çekilmek istendiği önemli bir şeyin geliyor olacağını bekleyebiliriz. Ku’anı- Kerim’de çoğu vakitler üzerine -kuşluk vaktine, fecre, geceye, gündüze (vel-fecr, ve’d-duha, ve’n-nehâr, ve’l-asr, ve’l-leyl…) ve bunların alametleri sayılan güneşle aya yemin edilir. Asr sûresinde, mutlak mânâda zamana yemin edilerek, akıp giden vakti dikkatle değerlendirmesi konusunda insanoğlu uyarılır.
El-Vedud: Kullarını seven, onlara ihsan eden
Vav harfinin Esma-ül Hüsna’dan El-Vedud ismi şerifiyle bağlantılı olduğu düşünülebilir. Kullarını seven ve sevilen. Sevmeyi gönlümüze koyan da, sevilmeye en çok layık olan da O’dur. Vav harfi, insanın secde haline benzetilir ya, yaratıcısına en yakın olduğu haline, kulluğumuzu simgeler bu yüzden. Vav gibi olmak; yani kulluğunu bilmek, secdeye kapanabilmek demek.
Hafız Osman: “Efendi, o ‘vav’ her zaman yazılmaz”
Vav ile ilgili meşhur bir hikâye de anlatılır: Osmanlı Devleti’nin en büyük hat sanatı ustalarından biri Hafız Osman’dır. Hafız Osman, emekli olduktan sonra kafa dinlemek için o devrin en sakin semtlerinden biri olan Üsküdar’a yerleşir. Fırtınalı bir günde kayıkla Beşiktaş’a geçmek ister. Sahilden bir kayığa biner. Yol bitmek üzereyken kayıkçı ücretleri ister. Fakat Hafız Osman, yanına para almayı unuttuğunu fark eder. Tabii artık çok geçtir. Bir çare gelir aklına…vav
Kayıkçıya “Efendi, yanımda param yok, ben sana bir ‘vav’ yazayım; bunu sahaflara götür, karşılığını alırsın.” der. Kayıkçı, yüzünü ekşitip söylenerek yazıyı alır. Bir zaman sonra kayıkçının yolu sahaflara düşer. Bakar ki yazılar, levhalar iyi fiyatlara alınıp satılıyor; cebindeki yazıyı hatırlar ve satıcıya götürür. Satıcı yazıyı alır almaz, ‘Hafız Osman Vav’ı’ diyerek açık artırmaya başlar. Sonunda çok iyi bir fiyata satar. Kayıkçı, bir haftalık kazancından daha fazlasını bu ‘vav’ ile kazanmıştır.
Gel gelelim, bir gün Hafız Osman karşıya geçmek istediğinde yine aynı kayıkçıyla karşılaşır. Yol bitmek üzereyken ücretler toplanır. Hafız Osman da parayı kayıkçıya uzatır. Kayıkçı, “Efendi, para istemez; sen bir ‘vav’ yaz yeter.” der. Hafız Osman, tebessüm ederek cevap verir kayıkçıya: “Efendi, o ‘vav’ her zaman yazılmaz. Sen dua et, başka bir gün para kesemi yine evde unutayım…
Bediüzzaman Said Nursi'nin Gayesi ve Hizmet Metodu
Giriş
İnsanlar üzerinde ciddi tesir uyandıran bir fikir adamının, hangi açılardan insanları etkilediğini anlamak için öncelikle; onun gayesini ve aksiyon tarzını incelemek uygun olacaktır.
Bu çalışmamızda, dünyada sayısı milyonları aşan ciddi bir kitleyi etkileyen ve hakkında bugüne kadar pek çok şeyin yazılıp anlatıldığı ünlü İslam âlimi Bediüzzaman Said Nursi'nin gayesini ve gayesini uygulamaya geçirirken takip ettiği metotlarını inceleyeceğiz. Bu incelemeyi yaparken de kendi eserlerindeki ifadelerine yer vermeye çalışacağız.
Amacımız bu büyük düşünürün, uluslararası çapta meydana getirdiği ilmi ve dini hareketin kaynağının daha iyi anlaşılmasına vesile olmaktır.
Çalışma iki bölümden oluşacaktır. İlk bölümde Bediüzzaman'ın gayesinin ne olduğu üzerinde durulacaktır. İkinci bölümde ise gayesini tahakkuk ettirmek için ön gördüğü temel prensipler ve metotlar, maddeler halinde sunulacaktır.
1. Bölüm: Bediüzzaman'ın Gayesi
Bediüzzaman Said Nursi'nin ana gayesini; "Allah rızası için, ila-yı kelimetullah uğrunda çalışmak" şeklinde özetlemek mümkündür. Zaten hayatını Hazret-i Peygamberin davasına adayan birisinin başka hangi gayesi olabilir? Bediüzzaman Said Nursi'nin bu gayesini eserlerinin farklı yerlerindeki ifadelerinde görmek mümkündür. Bu ifadelerinden faydalanarak burada gayesini beş başlık altında inceleyeceğiz:
1.1. Allah'ın Rızası Dairesinde İman Hizmeti Yapmak
Bediüzzaman, hizmetinin temellerini ihlâs sütunları üzerine bina eder. Risale-i Nur'un esasını; kusurunu bilmekle mahviyetkarane, yalnız Allah rızası için rekabetsiz hizmet etmek olarak tanımlar.[1] İman hakikatlerine Nur Risaleleri ile hizmet etmenin kâinatta hiçbir şeye alet olamayacağını ve rıza-yı İlahiden başka bir gayesi olamayacağının altını çizer.[2] Allah rızası uğruna her fedakârlığı göze alır. "Ben maddî ve mânevî her şeyimi feda ettim, her musibete katlandım, her işkenceye sabrettim." diyerek, bu çileli sürece göğüs germenin neticesinde iman hakikatlerinin her yere ulaştığını ifade eder.[3]
1.2. Müminlerin İmanlarını Muhafaza Etmek ve Şüphelerden Kurtarmak
Bediüzzaman, öğrencileri ile yazışmalarında özellikle imanı kurtarmanın önemi üzerinde çok durmaktadır. Her bir talebenin vazifesinin önce kendi imanını kurtarmak, sonra da başkasının imanını kurtarmaya çalışmak olduğunu ifade etmektedir.[4]
1.3. Dinsizliğe Karşı İlmi Mücadele Etmek
Bediüzzaman'a göre "bu zamanda ehl-i İslâmın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalâletle kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesidir."[5] Çünkü bu zaman eski zamana benzememektedir. "Eski zamanda, dalâlet, cehaletten geliyordu. Bunun yok edilmesi kolaydı. Bu zamanda dalâlet—Kur'ân ve İslâmiyete ve imâna taarruz—fen ve felsefe ve ilimden geliyor. Bunun izalesi müşküldür. Eski zamanda ikinci kısım, binden bir bulunuyordu; bulunanlardan da, ancak binden biri, irşad ile yola gelebilirdi.."[6] der.
Bu tahlil sonucunda Risale-i Nur'la külli problemlerin çözümlerini üretmeye çalışır ve bin yıldır İslam aleyhine biriken şüpheleri izale eder. Ehl-i imanın eline kuvvetli deliller verir.[7]
1.4. Müminlerin Birlik ve Beraberliğini Sağlamak
Bediüzzaman âlem-i İslam'ın manevi dertlerine derman yetiştirmeye çalıştığı gibi, aynı zamanda ihtilaflar ve iftirakların meydana getirdiği problemlere de derman yetiştirmeyi, davasında gaye olarak belirlemiştir. Bu gaye ile kaleme aldığı ve mü'minlere yol gösterecek pek çok reçetesi vardır.
Mü'minlerin, düşmanlarının esareti altına girmemek için akıllarını başlarına alıp birlik ve beraberlik için de hareket etmelerini söyler. Yoksa ihtiraslarına esir olup, birlik ve beraberlik yerine ihtilafa devam edenlerin, birbirleri ile olan boğuşmaları neticesinde kuvvetlerinin hiçe ineceği ve düşmanlarına kolay lokma olacaklarını anlatır.[8]
1.5. Anarşistliğe Karşı Manevi Setler Oluşturmak
Bediüzzaman, yirminci yüzyılın başlarında, bütün dünyada çığ gibi büyüyen temeli materyalist felsefeye dayalı fikir akımlarına karşı büyük bir fikri mücadele vermiştir.[9] Özellikle komünizm gibi, -mukaddes değerlere savaş açan- fikir akımlarının temel dayanaklarını, eserlerinde -iddiaları zikretmeden- cevaplar ve çürütür.
Örneğin komünizmin iktisadi çözümleri yerine Bediüzzaman, İslam'ın zekât müessesesini savunur ve her türlü israfın önünü alarak iktisadi kalkınmayı ders veren "İktisat Risalesi"ni telif eder. Diğer taraftan özellikle materyalist fikir akımlarının temelinde yatan inkâr teorilerine karşı başta "Tabiat Risalesi" olmak üzere pek çok eserler telif ederek bu zararlı fikir akımlarıyla mücadele eder. Bu mücadelesinde başarılı da olur. Çünkü komünist Rusya başta olmak üzere pek çok komünist ve faşist devletin etkisi altında olan Türkiye, Bediüzzaman'ın halkı şuurlandırması neticesinde bu fikir akımlarından kahir ekseriyetle uzak durmuşlardır.
2. Bölüm: Bediüzzaman'ın Hizmet Metodu
Bediüzzaman Said Nursi'nin birinci bölümde özetlenen gayesine ulaşmak için hangi metotlar çerçevesinde hareket ettiğini başlıklar altında değerlendirmeye çalışacağız.
2.1. Kaynağı Kur'an'dır.
Bediüzzaman eserlerinde kaynak olarak doğrudan Kur'an'ı esas almıştır. Çünkü eserler yazıldığı zaman herhangi bir kaynağa müracaat etme imkânı yoktu. [10] Zira eserlerin çoğu hapishanelerde, tarassutlar altında, göz altılarda, ev hapislerinde veya bahçelerde, dağ zirvelerinde, ağaç dalları arasında yazılıyordu.[11] Bu mekânlarda herhangi bir eseri bulundurma imkânı olmadığı için sadece Kur'an'ı üstad olarak benimsemiş ve memba olarak tanımıştır. Diğer taraftan, Eski Said diye adlandırdığı gençlik dönemlerinde, bir Üstad arama meyli oluşmuş, bu meyil neticesinde Abdülkadir Geylani, İmam-ı Rabbani gibi büyük mürşidlerin eserlerini mütalaa ederken, eserlerden aldığı ders ile en büyük üstadın Kur'an olduğu ve en doğru irşad yolunun Kur'an'ın tâkip ettiği yol olduğu dersini almıştır.[12]
2.2. Kendisini geri plana alarak, eserlerini nazara verir.
Said Nursi, hayattayken kendisini ziyaret edenlere söyleyip[13], eserlerinde de sık sık vurguladığı gibi kendi şahsının merci olarak kabul edilmesini istememiş, eserlerini nazara vermiştir. Risale-i Nur'u okumanın, kendisi ile görüşmekten on kat daha faydalı olduğunu söylemiştir.[14]
Kendi şahsını mecri olarak göstermemesinin hikmetlerini eserlerinin farklı yerlerinden şöyle özetleyebiliriz:
1. Bir eserdeki güzellikler, eserin yazarındaki meziyetlerde aranır, hâlbuki Bediüzzaman Said Nursi kendisini bu eserlerin kaynağı olarak görmediğinden, eserlerin tek kaynağının Kur'an olduğunu bildiğinden kendisini aradan çıkarıp, eserindeki güzelliklerin Kur'an'a ait olduğunun bilinmesini ister.[15]
2. Şahısların fani, eserlerin ise baki olduğunu; dolayısı ile şahısların çekilmesinin ardından hizmetin devam edebilmesi için şahıslara değil, baki olan eserlere bağlanmanın gerekliliğini vurgular.[16]
3. Bu zamanın cemaat zamanı olduğunu, inkârın şahs-ı manevi ile hücumuna karşı, ehl-i imanın da şahs-ı manevi ile karşı koymalarının gereğini vurgular. İstikbalde kendisinden ziyade eserlerinin etrafında oluşan şahs-ı manevinin hizmet edeceğini nazara verir.[17]
4. Risale-i Nur'daki hakikatler, kendisiyle görüşmeye ihtiyaç bırakmamıştır. Çünkü görüşmeye gelenler Kur'an ve ahiret için gelmektedirler. Bu konularda da her türlü malumatı Bediüzzaman, Risale-i Nur Külliyatı'nda kaleme almıştır. [18]
2.3. Acz, fakr, şefkat ve tefekkür yoğunluklu bir yol takip eder.
Bediüzzaman, kul ile Allah arasında irtibatı kuvvetleştirmek için tarikatların sunduğu yolların haricinde; Kur'an'dan ders alarak farklı bir yol açtığını ifade eder. Açtığı bu yeni yol; acz, fakr, şefkat ve tefekkür esasları üzerine bina edilmiştir.
Tarikatlarla ilgili "Telvihat-ı Tis'a" ismini verdiği eserinin sonundaki "Zeyl" başlıklı bölümde, yukarıda bahsettiğimiz; Kur'andan istifade ederek tesis ettiği hakikat yolunun esaslarını izah ederken; "...acz dahi, aşk gibi, belki daha eslem bir tariktir ki, ubûdiyet tarikiyle mahbubiyete kadar gider. Fakr dahi Rahmân ismine isal eder. Hem şefkat dahi, aşk gibi, belki daha keskin ve daha geniş bir tariktir ki, Rahîm ismine isal eder. Hem tefekkür dahi, aşk gibi, belki daha zengin, daha parlak, daha geniş bir tariktir ki, Hakîm ismine isal eder."[19] şeklinde bu dört esası özetlemektedir.
2.4. Hizmetini ihlâs ve uhuvvet sütunları üzerine bina eder.
Bediüzzaman, İhlâs ve uhuvvet konularını eserlerinde müstesna bir yere oturtmuş ve hiçbir eserine vermediği kadar önemi Yirmi Birinci Lem'a olan İhlâs Risalesi'ne[20] vererek en az on beş günde bir defa okunmasını tavsiye etmiştir. Bu risalenin ana teması, talebeleri arasında samimi bir irtibat sağlamak ve amelin ruhu hükmünde olan niyetlere Allah rızasını esas maksat olarak yerleştirmektir.
2.5. Sosyal hayatın bütün tabakalarını kapsayacak bir hizmet metodu sunar.
Bediüzzaman Hazretleri'nin yazmış olduğu eserler halkın her kesiminden insanlara hitap etmiştir. Bediüzzaman'ın talebeleriyle yazışmalarından oluşan "Lahika Mektupları"nda kadın erkek, genç, ihtiyar ve çocuktan tutun, işçi, memur, asker, doktor ve talebeden, milletvekiline kadar, sosyal hayatın hemen hemen her kesiminden insanlar bulmak mümkündür.
Diğer taraftan, toplumun farklı kesimlerinin maddi ve manevi dertlerine deva olacak sosyal ve iktisadi reçeteler sunduğundan, eserleri her kesimden okuyucu bulmuştur. Örneğin, hastalar ve musibete maruz kalanlar için Hastalar Risalesi, hanımlar için Hanımlar Rehberi, gençler için Gençlik Rehberi ve Asa-yı Musa, yaşlılar için İhtiyarlar Risalesi, tasarruf için İktisat Risalesi gibi toplumun hemen hemen her kesimine ve her ihtiyacına hitap eden eserler telif etmiştir.
2.6. İnananlar için dünya ve ahiret dengesini sağlayacak bir yaşam modeli sunar.
Dünyevileşmenin zirvede olduğu bu asırda, insanları bütün bütün dünyadan uzaklaştıracak bir atmosfere sokmak umuma hitap etmeyen bir hizmet metodu olurdu. Bunun şuurunda olan Bediüzzaman, bu asrın dünyaya müptela olan insanlarına tatbiki en kolay bir hizmet metodu sunmuştur.
Örneğin, ubudiyet temposunun yoğun olduğu tarikat meslekleri yerine, Kur'an'dan ve sünnetten istifade ile bu asır insanının daha rahat uygulayabileceği bir ubudiyet programı oluşturmak adına şöyle der:
Risale-i Nur, ibadet yerinde, ilim içinde hakikate bir yol açmış; sülûk ve evrad yerinde, mantıkî burhanlarla ilmî hüccetler içinde hakikatü'l-hakaike yol açmış; ve ilm-i tasavvuf ve tarikat yerinde, doğrudan doğruya ilm-i kelâm içinde ve ilm-i akîde ve usûlü'd-din içinde bir velâyet-i kübrâ yolunu açmış ki, bu asrın hakikat ve tarikat cereyanlarına galebe çalan felsefî dalâletlere galebe ediyor, meydandadır.[21
İbadeti ise şöyle formüle eder: "... ittibâ-ı sünnettir; ferâizi işlemek, kebâiri terk etmektir. Ve bilhassa, namazı tâdil-i erkânla kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır."[22] Bir başka yerde ise "bu zamanda tahribat ve menfî cereyan dehşetlendiği için, takvâ bu tahribata karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebireleri işlemeyen, kurtulur." buyurmaktadır. Yani çok nafile ibadet yerine takvayı esas tutup, haramlardan uzak durup, farzlar ile ibadetin özüne yoğunlaşmayı tavsiye eder.
2.7. Hakikatleri temsillerle izah eder.
Bediüzzaman'ın eserleri, Kur'an'ın bu asrın idrakine uygun bir tefsiridir. Eserlerinde genel tefsir usulünden farklı olarak ayet ayet yapılan tefsirler yerine asrın ihtiyacına göre ilgili ayetleri tespit edip bu ayetlerdeki hakikatleri genellikle temsil metodu ile anlatmayı tercih etmiştir.
Bu şekilde mantık ve muhakemeyi beraber işlettirmiş, en uzak hakikatler temsillerin dürbünüyle yakınlaştırılmış, en dağınık meseleler temsillerin toplayıcı üslubuyla toplanmış, en yüksek meselelere ulaşmak için temsiller birer merdiven olmuştur. Bu şekilde en gaybi meselelerin bile anlaşılması gayet kolaylaşmış, akıl, vehim, hayal, nefis, heva ve hatta şeytan bile teslime mecbur bırakılmıştır. [23]
2.8. Eserlerinde aklı ve kalbi beraber tatmin edecek bir ikna yolunu kullanır.
Bediüzzaman eserlerinde, yalnızca kalbi tatmin eden ehl-i tasavvufun veya sadece aklı ikna eden ehl-i felsefinin yaklaşımları yerine hem aklı hem de kalbi beraber tatmin edecek bir ikna metodu kullanmıştır. [24]
2.9. Manevi cihad ile asayişi muhafaza ve emniyeti temin eden bir hareket tesis etmiştir.
Bediüzzaman, bu asrın cihad metodunun ilme ve iknaya dayalı manevi cihad olduğunu, özellikle ehl-i imanın kendi aralarındaki mücadelenin maddi değil, manevi olarak yapılması gerektiğini vurgular.[25] Vefatından önce talebelerine verdiği en son derste de yine asayişin muhafazasına yardım etmeyi, menfi, yani çatışmacı tavırlardan uzak durmayı öğütlemiştir. [26]
2.10. Eserleri, okuyucularında kutsal davaya hizmet hissini tahrik edici bir infial meydana getirir, şahs-ı maneviyi tesis eder.
Bediüzzaman, eserlerini kaleme alırken "bu eserlerle dini bir cemaat kurmak" gayesi ile hareket etmemiştir.[27]Kaleme alınan ve çoğaltılmaya başlanan eserler etrafında bir şahs-ı manevi tesis edilmiştir.[28] Okuyanlar başkalarının da okumasına vesile olmuşlardır. O dönemde dini eserlerin basımı yasak olduğundan, el yazıları ile çoğaltmışlardır. Bu şekilde altı yüz bin nüsha, el yazısı kitap yazılıp, ülkenin her tarafına yayılmıştır.[29]
2.11. Siyasetten uzak durmuştur.
Bediüzzaman, kendi hayatını iki ana döneme ayırır. Bu iki dönem arasındaki en büyük fark, Eski Said diye adlandırdığı dönemde, siyaset yoluyla İslam'a hizmet etmeyi planlaması ve bu uğurda çalışmasıdır. Ancak Yeni Said diye adlandırdığı hayatının ikinci döneminde siyasetten tamamen uzak, tamamen iman ve Kur'an hakikatlerine yoğunlaşmış bir hizmet metodu takip etmiştir.[30]
Siyasete karışmamasının nedenini; siyaset dairelerinde; hem bulunduğu tarafta, hem de muhalifte iman hakikatlerine muhtaçların bulunduğu, eğer bir siyasi partiye taraftar olursa bu defa muhalif olanların iman hakikatlerine karşı uzak duracağından dolayı siyasetten uzak durmuştur. [31]
Diğer taraftan siyasi boğuşmalarda bazen zalimlerin yanında, masumların da zulme uğradıklarını ifade eden Bediüzzaman, böyle bir tavırdan Kur'an'ın kendisini men ettiğini ifade eder.[32]
2.12. Yaptığı hizmete karşılık olarak dünyevi veya uhrevi hiçbir ücret istememiştir.
Bediüzzaman dine hizmette maddi ve manevi ücretlerden fedakârlık etmiştir. Kendi medrese eğitimi gördüğü dönem de dâhil olmak üzere bütün ömrü boyunca zekât kabul etmemiş, kendisine gelen hediyeler de dâhil olmak üzere karşılıksız bir şey almamaya özen göstermiştir.
Mektubat adlı eserinde maddi hediyeleri almamasının nedenlerini açıklamıştır. [33] Bu açıklamasını aşağıdaki maddeler halinde özetlemek mümkündür:
1. Bazı insanların din âlimlerini; dini ve ilmi geçim kaynağı olarak gördükleri şeklindeki iddialarına karşı, fiili bir tavır gösterip onları yalanlamıştır.
2. Peygamberlerin Kur'an'da sık sık vurgulanan, tebliğ vazifelerine karşılık maddi ve manevi ücret istemediklerine işaret eden "Benim mükâfâtımı vermek ancak Allah'a aittir."[34] ve "Doğru yolda olan ve sizden hiçbir ücret istemeyen kimselere tâbi olun."[35] ayetlerini kendine rehber etmiştir.
3. Verenin Allah namına vermesinin, alanın da Allah namına almasının gerektiğini ancak, bazen veren veya alanın gaflet ettiğini, Allah namına değil de, nefis namına hareket ettiğini, bunun da zekâtı veya sadakayı ifsat edeceğini ifade eder.
4. Tevekkül ve kanaat ile en büyük zenginliğe ulaştığı için insanlardan gelen hediyelere ihtiyacı olmadığı vurgular.
5. Hediyeleri almaya manevi bir yasak olduğunu ifade eder. Delil olarak da ne zaman dışarıdan birisi bir yemek getirirse, yedikten hemen sonra rahatsız olduğunu söyler.
6. İbn-i Hacer'in "Salâhat niyetiyle sana verilen birşey sâlih olmazsan kabul etmek haramdır."[36]sözlerini söyleyip, kendini salih bilmediği için bu hediyeleri almasının uygun olmadığını ifade eder.
Yukarıda özetlediğimiz gerekçelere dayanarak maddi ücretlerden ve hediyelerden istiğna etmiştir. Aynı şekilde manevi ücretlerden de fedakârlık ederek, eşine az rastlanır bir fedakârlık örneği göstermiştir:
"Cenâb-ı Hakka hadsiz şükür ediyorum ki, beni kendime beğendirmemesinden, ben öyle şahsî ve haddimden hadsiz derece fazla makamata gözümü dikmem. Ve Nurdaki ihlâsı bozmamak için, uhrevî makamat dahi bana verilse, bırakmaya kendimi mecbur biliyorum."[37]
2.13. Çağrısı evrenseldir.
Bediüzzaman'ın evrensel çağrısını, özelde İslam âlemine, genelde ise tüm insanlığa bakan iki ayrı grupta değerlendirmek mümkündür.
İslam âlemine yaptığı çağrıya örnek olarak Şam'da verdiği hutbede dile getirdiği konular önem arz etmektedir. İslam âleminin geri kalmasının nedenlerini tespit ederek çözüm önerileri sunmaktadır.[38]
Genel olarak bütün insanlığa hitap eden ifadelerinde ise; insanlığın içinde bulunduğu manevi buhranlardan kurtaracak imani çözümler önermektedir. Dünyanın zevklerinin geçiciliği üzerinde durup, ehl-i dünyanın fani zevklerin içerisindeki elemleri göstererek imandaki elemsiz zevkleri göstermiştir.
Bediüzzaman, bütün insanlıkla alakadardır. Dünyada meydana gelen hadiselere bigâne kalamamış, dünya savaşı[39] ve çeşitli musibetlere maruz masumlara teselli verecek beyanlarda bulunmuştur.
2.14. Dinler arasındaki çatışmalardan uzak durup, dinsizliğe karşı bütün dinlerin ortak hareket etmesini savunmuştur.
Bediüzzaman, dine karşı hücumun şahs-ı manevi ile cemaat halinde yapıldığı bir zamanda, iman edenlerin hangi dinden olursa olsun, dinsizliğe karşı mücadelede beraber hareket etmeleri gerektiğini vurgulamıştır. [40]
2.15. Güncel bilimlere sıcak bakmış, eserlerinde pozitif ilim dallarına rağbet gösterilmesine teşvik etmiştir.
Bediüzzaman, Kur'an'ın fen ve teknolojide ilerlemeye teşvik ettiğini eserlerinin muhtelif yerlerinde vurgular. Örneğin Kur'an'daki Peygamber kıssalarını, bilimsel keşifler için en ileri hudutları tayin ettiğini söyler.[41] Diğer taraftan Kur'an'ın "düşünmez misiniz?", "akıl etmez misiniz?" gibi ayetlerini delil göstererek, Kur'an'ın düşünmeye ve araştırmaya insanlığı sevk ettiğini vurgular.[42]
Radyo ve televizyon gibi buluşlara ise büyük bir nimet olarak bakmakta ve bu büyük nimete hakiki şükrün radyo ve televizyonun müspet manada kullanılarak iman ve Kur'an hakikatlerini dünyaya duyurmakla olacağını ifade eder.[43]
Özellikle Osmanlı'nın yıkılıp, yerine laik Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu dönemde, okullarda eğitimin materyalist bir bakış açısıyla verildiğinden şikâyetçi olan lise talebelerine, "sizin okuduğunuz fenlerden her biri, kendisi lisanıyla Allah'ı anlatır. Öğretmenlerinizi değil, onları dinleyiniz" diyerek, sisteme küsüp dünyadan kopmak yerine, sistemin içinde İslamı yaşama ufkunu açmaktadır.[44] Böylece belki okullardan uzaklaştırılması planlanan imanlı nesil, eğitim sistemindeki materyalist fikirlerle ilmi mücadelelere girişmiş, Üstadları gibi güncel bilimin verileri ile Allah'ı ispat etmişlerdir.
2.16. Sünnet-i seniyyeye uygun bir hizmet metodu takip etmiştir.
Bediüzzaman dinî mücahedesinde, Kur'ân'a hizmetinde ve ubûdiyetinde, Resul-i Ekrem'in (asm) sünnet-i seniyyesine tam ittiba etmiştir. Hatta hayati olarak en kritik sayılabilecek anlarda bile sünnet-i seniyyeye ittibadan vazgeçmemiştir. Örnek olarak, savaş cephesinde, düşmanla savaşırken "İşarat-ül İ'caz" isimli Kur'an tefsirini yazmasını, Peygamber Efendimizin (asm) Bedir Harbinde cemaatle namaz kılmasından ders aldığını ifade etmiştir.[45]
Bir başka örnek olarak da İslami şeairin yasaklandığı dönemlerde Türkçe ezan ve şapka gibi konularda direniş gösterip sünnetten taviz vermemiş, ezanı Allah Resulü'nün (asm) okuttuğu gibi okutmuş ve sarığını başından çıkarmamıştır.[46]
2.17. İslam'da birliği hedef almış, mezhep ve meşrepleri kucaklayıcı ve birleştirici esaslar tesis etmiştir.
Bu konuyu; ehl-i iman arasındaki birlik, mezhepler arası birlik ve farklı İslami cemaat ve tarikatlar arası birlik gibi bir kaç bölümde incelemek mümkündür.
Öncelikle asırlardır ehl-i imanın kendi aralarındaki ihtilafların İslam'a ne derece büyük zararlar verdiğini teşhis eden Bediüzzaman, ittihad-ı islamın bu zamanda en büyük bir farz vazife olduğunu vurgulamıştır.[47] Ehl-i Hakk'ın kendi aralarındaki ihtilafların sebepleri üzerine yoğunlaşıp, çözüm önerileri sunduğu Yirminci Lem'a isimli eserinde dokuz madde halinde bu ihtilaflara çözüm olacak önerilerde bulunmuştur.[48] Aynı şekilde yine ehl-i iman arasında kardeşliğin tesisi için "Uhuvvet Risalesi" adında müstakil bir eser neşretmiştir.[49]
Diğer taraftan İslam'da ameli ve itikadi mezheplerle ilgili görüşlerinde ise teferruatın önemsiz olduğunu, hak mezheplerden herhangi birisine uygun hareketin yeterli olabileceğini vurgular.[50]
Eserleri etrafında vücuda gelen cemaatin içerisinde her meşrepten talebesinin bulunduğunu görmekteyiz. Bu talebelerinin bağlı bulunduğu meşrebi terk etmeden Risale-i Nur'dan istifade edebileceğini tavsiye buyurmuştur. Nur dairesi içinde şeyhini veya mürşidini muhafaza etmekle beraber, bir şeyhe veya bir üstada ek olarak çok ağabeyleri bulabileceklerini söylemiştir.[51]
2.18. Kâinat Kitabı'nı okumayı öğretir.
"Kâinat Kitabı" ifadesi Bediüzzaman'a has olan orijinal ifadelerden birisidir. Bediüzzaman'a göre; nasıl ki, Kur'an Allah'ın Kelam sıfatının bir yansımasıdır, aynen öyle de Kudret'inin yansıması da Kâinat Kitabı'dır.[52]
İşte bu geniş kitabın ayetleri, Allah'ın kâinatta yarattığı varlıklardır. Bediüzzaman eserlerinde çok sık olarak kâinattaki varlıklardan, Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellilerini okumayı ders vermektedir.
2.19. Yara açmadan tedavi etmeyi esas alır.
Bazen bir meselenin izahı sadedinde sorulan bir soruya, eğer tatmin edici bir cevap verilmezse o zaman o soru cevapsız bir "sorun" olarak muhatabın zihninde yer eder. Bu soru eğer hayati bir konuyla ilgili ise fayda yerine zarar verebilir. Hele hele, insanın ebedi hayatına etki edecek imani bir mesele de ise sorunun cevapsız kalması insanı uçuruma sürükleyen bir hata olacaktır. Tabiri caizse, kaş yapayım derken farkında olmadan göz çıkartılacaktır.
İşte Bediüzzaman eserlerinde çoğu zaman bir soruya cevap verir. Ama soru ortada yoktur. Sadece cevap vardır.[53] Muhatap istikbalde karşılaşabileceği bir sorunun cevabıyla farkında olmadan donatılır. Bu açıdan bakıldığında Risale-i Nur eserleri içerisinde binlerce sorunun cevabını "sorusuz" ve "sorunsuz" olarak bulmak mümkündür.
Sonuç
Bediüzzaman Said Nursi, en büyük İslam âlimlerinden birisidir. Gayesi genel olarak iman esaslarını akıl ve kalbin beraber olarak kabul edeceği mantıki delillerle ve misallerle izah etmek, tüm dinsizlik akımlarına karşı mücadele vermek ve bin yıldan beri İslam aleyhine birikmiş tüm iddialara makul cevaplar vermek ve Kur'an müdafaası yapmaktır.
Bu gayesini tahakkuk ettirirken, doğrudan Kur'an'ı kaynak olarak kullanmıştır. Sünneti savunmuş ve sünnete bağlılığını hayatıyla ispat etmiştir. Şahsını bütün bütün geri plana çekip, maddi ve manevi ücretlerden fedakârlık ederek, eser merkezli bir sistem tesis etmiştir.
Tarikatlardaki sistemler yerine acz, fakr, şefkat ve tefekkür yoğunluklu Kur'ani bir yol açtığını ifade etmiştir. Yalnız aklı veya yalnız kalbi tatmin eden meslekler yerine ikisini beraber tatmin edecek bir metodu uygulamıştır. İhlâs ve uhuvvetin, hizmetinin temellerine oturtmuş; sosyal hayatın bütün tabakalarını kapsayacak eserler telif etmiştir.
Kendisine yapılan bütün baskılara rağmen, asayişi muhafaza etmiş, silahlı mücadele yerine; dâhilde ilimle mücahede etmeyi öğretmiştir. Bunu yaparken siyasetten uzak durarak, doğrudan iman derslerine yoğunlaşmıştır.
Bediüzzaman evrensel çağrısı içerisinde hangi dinden ve düşünceden olursa olsun bütün insanlığa kucak açmış, dinsizliğe karşı bütün dinlerin ortak hareket ederek mücadele vermeleri gerektiğini vurgulamıştır. Aynı şekilde İslam âlemi içerisindeki bütün mezhep ve meşrepleri kucaklayıcı, birleştirici bir rol üstlenmiş, İttihad-ı İslam'ın önemi üzerinde ısrarla durmuştur.
Dünyevileşen insanlığın, dünya ahiret dengesini sağlamada zorlanmayacağı metotlar tavsiye ederek, ilim dallarıyla barışık ve hatta güncel bilimlerin verilerini de kullanarak eserler telif etmiştir. Bilimleri kâinat kitabını tefsir eden birer müfessir olarak görmüş, kâinattaki her bir varlığın Allah'ın kudretinin mucizesi olduğunu nazara vermiştir.
Saadet asrıydı. İslâm’ın ışığı, Kainatın Efendisi’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) rehberliğinde kalpten kalbe giriyor, zulmet ve yokluk perdelerini hayatın ve aşkın ışığıyla delip gönülleri ferahlatıyordu. Karanlık yüzler de boş durmuyor, kurtuluşa gidenleri durdurmak için işkence ve zulüm dozunu gittikçe artırıyordu.
"Zulme uğradıktan sonra, Allah yolunda hicret edenleri, and olsun ki, dünyada güzel bir yerde yerleştiririz. Âhiret ecri ise daha büyüktür.” (en-Nahl Sûresi, 41)
Saadet asrıydı. İslâm’ın ışığı, Kainatın Efendisi’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) rehberliğinde kalpten kalbe giriyor, zulmet ve yokluk perdelerini hayatın ve aşkın ışığıyla delip gönülleri ferahlatıyordu. Karanlık yüzler de boş durmuyor, kurtuluşa gidenleri durdurmak için işkence ve zulüm dozunu gittikçe artırıyordu. Müminlere yapılan eziyetler haddi aşmış, Mekke’de onlara hayat hakkı kalmamıştı. “Artık bu kötü yerde neden duruyoruz? Ne zaman bitecek bu çile?” soruları zihinleri meşgul etmeye başlayınca, Yüce Yaradan’dan izin geldi. Efendiler efendisi, müminlere, “Allah’ın (cc) izniyle Medine’ye gidin.” dedi. Gidenler ‘muhacir’ oldu. Onları Medine’de bekleyenler de ‘ensar’. Gelen de karşılayan da kıymetlendi. En son Efendiler Efendisi çıktı yola. Muhacir ve mülteci oldu. Medineliler, Mekke’den gelen kardeşlerini bizatihi tanımıyorlardı. Ama onlar bir kere kardeş tayin edilmişlerdi ve bu konumlarının hakkını verme adına mal ve evlerini onlarla yarı yarıya paylaştılar. Bu sadece evlerini değil, kalplerini de birbirine açan insanlar vesilesiyle İslâm sadece Medine’ye değil tüm dünyaya yayılabildi, başka kalplere de tesir edebildi. Ama Medine’ye gidenler İslâm’ın ilk mültecileri değildi. Daha önce de bir grup Müslüman, Hz. Peygamber’in emriyle Habeşistan’a gitmiş, orada gönülleri fethetmişti. Böylece müşrikler, Habeş Kralı Necaşi’den müminleri isteyince kral, “Onlar benim misafirlerim. Canları ve malları da bana emanet.” diyerek dünya tarihinde mültecilik hukukunun temellerini atmış oldu.
Hz. İsa ve Hz. Musa gibi pek çok peygamber de mülteci olup hicret etti Allah’ın emriyle. Hatta ilk insan Hz. Âdem dahi cennetten Dünya’ya iltica etti. Biz bu kavrama yabancı olsak da, insanlık tarihi böyle birçok örnekle dolu. İnsanlar zulme uğradıkça, mecbur kaldıkça göç ediyorlar başka diyarlara. Dün Peygamberimiz’di (sallallahu aleyhi ve sellem) mülteci olan bugün Suriyeliler. Onlar, çok sevdikleri memleketlerini bıraktılar. Kiminin kardeşi kaldı geride, kiminin çocuğu, kiminin kocası. Şimdi kardeş gördükleri Türkiye’nin misafirleri oldular yarım kalan hayatlarıyla... Biz de mültecilik konusunu daha iyi anlayabilmek için Hatay’daki izlenimlerimizi sizlerle paylaşmak istedik.
HATAY’DA KİRALAR 2-3 KATINA ÇIKMIŞ!
Ülkelerinde 1,5 yıl önce başlayan savaştan kaçıp gelen 80 bini aşkın Suriyeli, Türkiye’nin sınır illerine kurduğu çadır kentlerde konaklıyor. 10 bin kadarı ise pasaportlarıyla yasal yollardan ülkemize giriş yaptılar. Onlar, Hatay başta olmak üzere Adana ve Gaziantep’te, iki üç aile birleşip kiraladıkları bir dairede hayata tutunmaya çalışıyorlar. Maddî sıkıntı yaşayan mültecilerin çoğunun evinde doğru düzgün eşya bile yok. Eşi ve 7 çocuğuyla 1 yıl önce Humus’taki yıkımdan kaçan Ali (42), Hatay’da 300 TL’lik evi 650 TL’ye kiralayabilmiş. Daha sonra gelen başka bir aile ile birlikte 17 fert aynı evde yaşıyorlar. Türk komşularıyla iyice kaynaşmışlar. Ramazan’da her gün bir komşuları yemek getirmiş onlara. Şimdi de çaya gidip geliyorlar komşularına. Bir yardım kuruluşu 2 ayda bir gıda kolisi bırakıyor hanelerine. Avrupa’da çalışan kardeşlerinin gönderdiği para ile geçinmeye çalışıyorlar. Türkiye’nin kendilerine sahip çıkmasını hayatları boyunca unutamayacaklarını anlatan Ali, “Komşularımızdan da Türkiye’den de Allah razı olsun. Onlar olmasaydı savaş zamanı nereye giderdik?” sözleriyle minnetini ifade ediyor.
Peygamberimiz’in hicretinin üzerinden tam 1433 yıl geçti. O’nu (sallallahu aleyhi ve sellem) ve diğer sahabeleri karşılayan fedakâr bir ensar vardı. Peki, biz Suriyelileri aynı şekilde karşılayabildik mi? Ne kadar ensar olabildik? Bu konuda olumlu ve olumsuz birçok örnek var. Suriyelilerin Hatay’a gelmesinin ardından şehirdeki ev kiralarının 2-3 kat artması Müslümanlar için büyük bir ayıp mesela. Hatta bazı ev sahipleri, ev kiralamak isteyen mültecilerden 6 ay ya da 1 yıllık kirayı peşin istemiş. Bu tür fırsatçı yaklaşımların yanında mültecilere kol kanat gerenler de yok değil. Hatay’daki sınır köylerinde fazla evi olan bazı köylüler, evlerini ücretsiz olarak Suriyelilere tahsis ediyor. Ancak mültecilerin ülkemizde genel olarak ensarca bir karşılama gördüğünü söylemek zor.
Yetkililer, savaşın hemen ardından Suriyelileri sınırın yakınına kurulan çadırlara yerleştirdi ve gelenleri mülteci değil ‘misafir’ olarak kabul ettiğini açıkladı. Çadır kentlerde hayat, 45-50 derece sıcaklıkta devam ediyor. Kentlerin girişinde ‘konaklama merkezi’ yazılı tabelalar dikkatimizi çekiyor. Suriyeliler, burada hapis hayatı yaşamıyor. İsteyen çıkıp çarşıya pazara gidebiliyor. Dileyen de devletin kendilerine tahsis ettiği servislerle diğer kamplarda kalan akrabalarını ziyaret ediyor. İmkanı olanların dışarıdan satın aldığı klimayı çadırına taktırmasına da izin veriliyor. Günde 3 öğün yemek pişiyor burada. İlk zamanlar yemekleri Türk aşçılar yapıyormuş. Suriyeliler bu yemekleri beğenmediği için artık devlet, sadece istenen gıda listesini temin ediyor, onlar da damak zevklerine göre kendi yemeklerini kendileri yapıyor.
Türkiye’de mültecilerle ilgilenen tek kuruluş olan Mülteci Derneği’nin başkanı Taner Kılıç, bu kampın imkanlarının Dünya’da başka bir örneği olmadığını anlatıyor bize. Fakat bu güzel uygulamaların yanında yetkililerin Suriyelilere verdiği ‘misafir’ statüsünün hukukî bir karşılığı yok. Buradan hareketle Türkiye’nin mülteci politikası olmadığını savunan Kılıç, özellikle son Suriyeli mülteciler olayında bunun ortaya çıktığı görüşünde. O, yetkililerin sırf güvenlik endişesiyle sivil toplum örgütlerinin mültecilere yardımını engellediğini de savunuyor. “Şu an Suriyelilerin ciddi bir psikolojik desteğe ihtiyacı var. Avrupa ve Amerika’dan çok sayıda psiko-sosyal yardım sunan dernek ve vakıf, kampta hizmet vermek istiyor ancak izin alamıyorlar.” bilgisini paylaşıyor bizimle Kılıç.
BM verilerine göre, Türkiye’de 90 bin Suriyelinin dışında 28 bin mülteci bulunuyor. 130 ülkeden gelen bu insanların çoğunu; Afganistan, İran, Irak, Somali ve Sudanlılar oluşturuyor. İlk zamanlar 31 ilde kurulan uydu kentlerde kalan mültecilerin zamanla sayıları artınca uydu kent kurulan şehir sayısı 53’e çıkarılmış. Türkiye, AB dışından gelen kişileri mülteci statüsünde değerlendirmiyor. Zira eğer bu statü verilirse mültecinin uluslararası hukuktan doğan haklarının da tanınması gerekiyor. İşin aslı, coğrafî açıdan geçiş ülkesi olan Türkiye, bu hakkı kolayca tanırsa başının derde gireceğinden endişe ediyor. Örneğin Afgan sığınmacılara bu hakkı tanırsa, İran’da bekleyen yüz binlerce Afgan’ın ve diğer mültecilerin Türkiye’ye hücum edeceğinden çekiniliyor.
Ülkemizde sığınma konusunda otomatik işleyen kamu, sivil toplum ve BM adına bir mekanizma yok. Kılıç, günümüzde bir mültecinin en acil ihtiyacının hukuk olduğunu belirtiyor. Çünkü hukuk demek hak demek. Uluslararası hukuka göre maddî sebeplerle çalışmak için gelenlere ‘göçmen’, hayatî sebeplerle kaçan kişilere ise ‘mülteci’ deniyor. Bir ülkeye sığınan kişi başvurusu kabul edilene kadar geçen sürede ‘sığınmacı’ olarak adlandırılıyor.
Avrupa’daki örneklere baktığımızda kilisenin göçmenler ve mültecilere destek konusunda çok etkin olduğunu görüyoruz. Yemek, giyecek, barınma gibi insanî yardım konularında çok etkinler. Örneğin iç hukukta mülteci olarak kabul edilmeyen bir kişi, en son kendini kiliseye atıyor ve kilise o kişiye sahip çıkabiliyor. Üstelik polis, rahipten sığınmacıyı isteyemiyor. Avrupa’da mültecilerle ilgili çalışma yapan kurumlardan bir diğeri sendikalar. Bu kuruluşlar, hükümeti ve kamuoyunu çok iyi yönlendiriyorlar. Türkiye’de ise hiçbir sendikanın mültecilere yönelik bir politikası yok. Avrupa’da gençlik örgütleri de bu konuda ön planda. Örneğin Alman gençler, göçmenlerin derslerine yardımcı olmuş yıllarca. Böylece gurbetçilerimiz, yabancı dilden kaynaklanan zorluğu bir nebze olsun aşmışlar.
Kılıç’a göre devlet, binlerce göçmen ve mülteciye bir noktaya kadar yardım edebilir. Bu sebeple sivil toplumun bu konuda daha aktif olması şart. “İnsanların da biraz kendine rol biçmesi lazım. Hak ve insanî yardım örgütleri başta olmak üzere sivil toplum, hatta cami dernekleri bu konuda kendilerine rol biçmeli.” diyen Kılıç, Türk halkının mülteciler konusundaki en büyük eksikliğinin de bilgisizlik/bilinçsizlik olduğu kanaatinde. Zira hiçbirimizin onlardan haberi olmuyor. Hatta Kılıç’a göre bırakın vatandaşı, bazı illerde valiler bile bilmiyor kendi şehirlerinde mültecilerin yaşadığını.
Sizin sokağınızda da bir mülteci olabilir!
Birçoğumuzun mülteciler ve göçmenlerle ilgili bilgisi olmadığı için onlara yeterli yardımı yapamıyoruz. Taner Kılıç’ın anlattığı bir örnek de bunu doğruluyor: “Çeşitli zorluklarla Ağrı’ya gelen bir Afgan aile, son paralarıyla 100 TL’ye ev kiralamış. Marketten aldıkları karton kutuları yere serip üzerinde uyumuşlar kışın ayazında. Ama bir süre sonra komşularının haberi olunca insanlar üçer beşer yardımda bulunmuş ve bir eve dönüşmüş orası. Ancak bu uzun bir süreç. Birçoğumuzun sokağında belki yan sokağında böyle muhtaç insanlar var. Ama bizim bundan haberimiz olmayabilir. Aslında sokakta görüyoruz mültecileri, ama bu insanlar niye gelmiş, hangi kaygılarla memleketlerini bırakmışlar, neler yaşamışlar bunu bilmediğimiz için anlayamıyoruz.”
Her meslekten insanın mültecilere yardım edebileceğini vurgulayan Taner Kılıç, halen 100 üyesi olan Mülteci Derneği’nin 2. şubesini önümüzdeki günlerde Edirne’de açacağı ve halihazırda birçok şehirden üyeleri olduğu bilgisini veriyor. Kılıç’a göre herkes imkanı ölçüsünde mültecilere yardım edebilir. Bir mülteci çocuğun dersine yardım etmek, birine gülümsemek ve bazen bir hal hatır sorma bile çok büyük bir yardım. Kendi çocuğumuzun mülteci bir çocukla oynaması bile tahminimizden çok daha büyük bir destek anlamı taşıyor.
Oysa her meslek grubundan insan, isterse kendi mesleğinin verdiği imkanlarla gönüllü olarak mültecilere yardımcı olabilir. Örneğin derneğin gönüllü üyeleri olan öğrenciler, dernek ofislerinde ve hazırlanan yerlerde mültecilere Türkçe ve İngilizce kursu veriyor. Bireysel olarak mültecilere yardım eden daha pek çok insan var. Yemek, giyecek ve eşya yardımları yapıyorlar. Ama gençlerimizin Avrupa ve ABD’de olduğu gibi daha aktif görevler almaları lazım. Kadın örgütlerinin de mülteci kadınların sağlık sorunları gibi mevzularla ilgilenmesi gerek. Asıl mesele ise bu yardımları kurumsallaştırmak ve organize etmek. Kılıç ve arkadaşları yardımları koordine etmek için ‘mülteciler adlı siteyi kurmuş. Site üzerinden kamu kurumları ve sivil toplum örgütlerinin haberleşmesi hedefleniyor. Ayrıca mültecilere yardımcı olmak isteyen her fert bu siteden iletişim kurabiliyor.
Türkiye’de iyi örnekler de yok değil. Ancak üzücü olan bu yardımların tamamen şahsî duyarlılıklarla yapılıyor olması. Zeytinburnu Belediyesi buna iyi bir örnek. Kumkapı’daki geri gönderme merkezinin yeme-içme masraflarını belediye karşılıyor. Ayrıca belediyenin göçmenlik ve mültecilik konusunda halkın bilinçlenmesi için çok sayıda etkinliği var. Yine Isparta ve Konya da olumlu örnekler arasında. 3 yıl önce Isparta’da vali ve yardımcısının başını çektiği ekip çalışmasıyla çok güzel hizmetler veriliyor. Valilik mültecilerin sağlık sorunlarını çözmek için sağlık karnesi bile bastırmış. Fakat aynı Isparta’daki sivil toplumun konuya duyarlılığı sıfır düzeyinde. Konya’da ise valilik ve sivil toplum işbirliğiyle mültecilere ev tutuyor. Her 3-5 evin masrafları bir sivil toplum örgütüne zimmetlenmiş. En kalabalık mülteci şehirlerinden Kayseri’de de mülteci çocukların eğitimi konusunda çok önemli çalışmalar yapılıyor. Yozgat’ta ise Türkiye’deki tek mülteci misafirhanesi var.
İlahiyatçı Prof. Dr. Hüseyin Algül de zamane Müslümanlarını gerçek birer ensar gibi davranmaya çağırıyor. Kur’an-ı Kerim’de muhacirlere sahip çıkan ensardan bahsedildiğini hatırlatan Algül, Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yaptığı güzel işlerden dolayı ensardan övgüyle bahsettiğini nazara veriyor. Algül’e göre ensar olma, sadece yabancı ülkeden gelenleri misafir etmek değil. Dünyanın bir köşesindeki muhtaç insanlara uzaktan yapılan yardım da bir ensar tavrı. Yani bu kavram, hepsini karşılıyor. Ancak sürekli bu ruh ve anlayışı canlı tutmak gerekiyor.
Prof. Dr. Algül, şu an içimizde taşımamız gereken ahlâkı özetliyor sözleriyle: “Muhacir sabrı, ensar fedakârlığı ve paylaşmayı temsil eder. İslâm ahlâk esaslarına göre muhtacın, yoksulun, yetimin daima elinden tutulur. Darda kalana yardım edilir. Eğer bir yerde zulüm, baskı ve dolayısıyla muhacir varsa, o toplumda yaşayan insanların ensar olma görevi vardır. Ensar gibi olmak da yardıma himayeye muhtaç olan insana (dil, ırk, renk ayrımı gözetmeksizin) kucak açmaktır.” Biz de diyoruz ki, savaşın acımasız yüzünden kaçan Suriye halkının ülkemize sığınmasını fırsat bilerek, daha önce hiç ilgilenmediğimiz mülteciler için hayatımızda yeni bir sayfa açabilir, bu konudaki hukukî açmazları yeniden gündeme getirebiliriz. Ne dersiniz?
Bütün öğrencilerinde, kendisi gibi bir öğretmen olmak iştiyakını uyandırmıştı. Öyle de oldu. Başka mesleklerde başarılı birçok öğrencisi de, hep insan ve eğitimci yanlarıyla temayüz ettiler. Sevgi merkezli eğitimin sihrini, büyüsünü yakalamıştı hocamız.
Büyü kelimesinin ilk ve öncelikli çağrışımı tabii ki olumsuz ve kötüdür. Fakat benim hocam, kelimenin tam manasıyla büyülerdi bizi…Seksenine merdiven dayamış bir hocanın, ilkokulu yeni bitirmiş talebelerine, “Çıkmayalım hocam, lütfen devam edin!” dedirtmesi, başka nasıl açıklanabilir ki? Daha oyun çocuğu yaşında olan öğrencileri, onun tebessüm dağıtan nurlu nasiyesiyle ilk karşılaştıkları an, farklılığını hemen hissetmişlerdi.Çünkü onun sadece yüzü gülmüyor, bütün varlığı gülüyordu. Karşısında sıralanmış olan gençleri, bir okulda okutacağı öğrenciler olarak değil, Allah’ın kendisine sunduğu bir ikram gibi görüyordu. Bunu da öğrencilerine açıklamaktan hiç çekinmiyordu: “Siz, bu yaşımda Rabb’imin bana sunduğu büyük bir hediyesiniz. Bu ihsanın şükrünü ödemekten acizim. Zira, koca şehirde, siz çıkarıldınız karşıma… Siz seçildiniz. Sizin için de ben seçildim, bunca öğretmen arasından… Karşılaştırıldık… Bu, asla bir tesadüf değildir. O halde bu buluşturulmanın hakkını vermek mecburiyetindeyiz. Siz, anlamaya, öğrenmeye çalışacaksınız, ben de anlatmaya, öğretmeye... Yani birbirimize muhtacız. Birbirine muhtaç olanlar, birbirine yardımcı olup işi kolaylaştırmalı, böylece akıllı varlıklar olduklarını göstermelidirler.”O sınıfın öğrencileri, o hocayı tanıdıktan sonra kendilerini özel kişiler olarak gördüler. Onlar sıradan ve sürüden, önemsiz ve değersiz rastgele kimseler değillerdi. Onlar, geleceğin maddî, manevî mimarları olacaklardı. Her şeyden önce iyi ve dürüst insanlar olacaklardı. Çünkü, her meslekten önce olunması gereken şey, ‘insan olmak’tı. “Aslanlarım, kaplanlarım, tosunlarım, kahramanlarım” diye başlardı söze. “Yaşım müsait olsaydı da, sizlerin vatanımıza, milletimize yapacağınız mühim hizmetleri görebilseydim.” derdi.Sınıfta, üzülen, ezilen, morali bozulan biri varken, derse başlamazdı. Önce yüzleri güldürür, gönülleri mutlu ederdi. O mübarek eli, teneffüs saatlerinde, tenhada yakaladığı bir fakir öğrencisinin cebine dolu dalar boş çıkardı. Her dersinde şakalar yapar, fıkralar anlatırdı. İkazlarını sınıfın bütününe yöneltir, arkadaşlarının yanında haylazlık yapanları incitmezdi.Derste çok hareketliydi. Yaşından beklenmeyecek derecede aktifti. Tahtayı mutlaka kullanır, sorularla sınıfı canlı tutmaya çalışırdı. Giyimine onun kadar özen gösteren bir başkası olamazdı. Elbisesi daima çok temiz ve ütülü, karlı buzlu günlerde dahi ayakkabısı pırıl pırıldı. Bunu nasıl yaptığını merak eden öğrencileri, sonunda onun okulda yedek ayakkabı bulundurduğunu öğrenip şaşırmışlardı. “Ama neden bu kadar hassasiyet?” diye sorunca da, “Sizden istediğim her hususta, sizden daha önde olmalıyım.” cevabını almışlardı.Sınıfının zayıf öğrencilerini, dersten bir saat önce okulda toplar, onları çalıştırırdı. “Bu karda, kışta sabah çok erken, neden yollardasınız? Diğer öğretmenler gibi okul saatinde gelmeniz yeterli.” diyen yöneticiye, “Bazı çocuklar, diğerlerine göre daha geç öğreniyor. Ben erken gelip onlarla buluşuyorum ve ders saatine kadar onların eksik bilgilerini tamamlıyorum. Böylece hem sınıfta başarılı arkadaşlarına karşı mahcup olmuyorlar; hem de ilmi, öğrenmeyi, okulu, daha çok seviyorlar.” demişti.Bütün öğrencilerinde, kendisi gibi bir öğretmen olmak iştiyakını uyandırmıştı. Öyle de oldu. Başka mesleklerde başarılı birçok öğrencisi de, hep insan ve eğitimci yanlarıyla temayüz ettiler. Sevgi merkezli eğitimin sihrini, büyüsünü yakalamıştı hocamız Osman Sandaloğlu. Bu sebeple vefatından yarım asır sonra bile unutulmuyor, hatıraları dillere destan oluyor. Bu da gösteriyor ki, öğretmenler, onun metodunu, geliştirmek ve güncelleştirmek zorundadır. Eğer mesele eğitmekse, öğretmenlik bir sevda olmalı, kafadan önce kalbe girme mesleğine dönüştürülmeli. Zira, başka türlü, eğitim olamaz ve dolayısıyla da insan yetiştirilemez…
[h=1]
Edeb dediğin...
Edeb hayatımızı kuşatan bir kavram. Ancak o yemek, içmek, giyinmek gibi dışa değil içe hitap ediyor. Zaten dinimizin gayesi de, başkaları ile olan münasebetlerde ölçülü hareket etmeyi sağlamak ve hem şahsın hem de toplumun huzur içerisinde yaşamasını temin etmek. Bu da Allah'ın huzurunda bulunma şuuru ile mümkün.
Yeşilçam’ın unutulmaz karelerindendir; köylü kızın şehirli sevgilisinin gözüne girebilmek için aldığı âdâb-ı muaşeret dersleri. Cahil köylü kızı, sevdiğinin seviyesine yükselebilmek adına tabiri caizse bin dereden su getirir. Edepli olmak için (!) önce başörtüsünü bir tarafa atar. Ardından kıyafetlerini değiştirir. Nedense mini etek, topuklu ayakkabı, kısa kollu ve açık kıyafetler giyinmeyi hiç yadırgamaz. Ne de olsa işin ucunda ‘görgülü’ (!) olmak vardır. Görgü derslerinde önce kafasına koyduğu bir kitapla yürümeyi öğrenir kızımız. Ardından çeşit çeşit yiyeceklerin bulunduğu gösterişli bir sofrada çatal ve bıçakla tanışır. Derken diksiyon dersleri eşliğinde şehirliler gibi konuşmaya başlar. Nihayetinde senaryonun bize dayattığı cahil, görgüsüz, kaba köylü kızı, aldığı eğitim sayesinde edebli bir şehirli haline geliverir.
Sinema salonlarında işlenen bu sahne, bilinçli bir politikanın ürünüdür aslında. Cumhuriyet’le birlikte halkı acilen Batılılaştırmak hem bir devlet politikası hem de aydınlar katında milli bir görev haline gelir. Öyle ki rafları, emir kipiyle yazılan âdâb-ı muaşeret kitapları süslemeye başlar. Nasıl edebli olunacağı okullarda ders olarak okutulur. Davranış kalıplarına sıkıştırılan, içten çok dışa hitap eden, gösteriş ve riya kokan bu yöntem toplumda da yayılmaya başlar. Nitekim zamanla, dans etmeyi, envai çeşit çatal-bıçak kullanmayı, matmazellerin elini öpmeyi ve gerektiğinde spor, gerektiğinde klasik giyinmeyi, basit bir davranış kalıbından ziyade hangi çağa ve anlayışa mensup olunduğunun bir göstergesi olarak görmeye başladık.
Halbuki görgülü olmak, edepli davranmak, bu rutin durumlarla sınırlı değil. Çünkü edeb hayatımızı kuşatan, dıştan çok içe hitap eden bir kavram. Biz ebeveyne saygıyı, Kur’an-ı Kerim’de “Anne ve babanıza öf bile demeyin.” uyarısından ilham alarak kazanmadık mı? Akrabaya ziyareti, yakınlara yardım etmeyi, toplumda nasıl davranılması gerektiğini asırlara örnek olan İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan (sallallahu aleyhi ve sellem) görmedik mi? Sosyal ilişkilerimizi dinimizin prensipleri doğrultusunda oluşturmadık mı? O halde sadece Batı dünyasının dayattığı ahlâkî erdemlerle değil, asıl İslâm’ın edebiyle edeplenmemiz lazım.
Dilerseniz dinimizin bize öğrettiği edebi yeniden hatırlayalım. Edeb, bir toplumda örf, âdet, kural halini almış iyi tutum ve davranışlar manasına geliyor. Bu tavır, insanın yerinde ve ölçülü davranmasını sağlarken ona her hususta haddini bilip sınırı aşmama melekesi kazandırıyor. Tasavvufî manada ise edeb, daima Allah’ın huzurunda olduğunu bilerek bu huzurun gerektirdiği şekilde davranma, kâinatta Allah’ın birliğini görerek bütün yaratılmışlara karşı saygılı olma anlamı taşıyor. Ve gerçek edebi de ancak bu mana karşılıyor.
[h=2]ELİNE, DİLİNE, BELİNE SAHİP OLKelime olarak edeb, Arap alfabesiyle ‘Elif’, ‘Dal’ ve ‘Be’ harfleri ile yazılıyor. İslâm âlimlerinin bir kısmına göre Elif: El, Dal: Dil, Be: Bel anlamına geliyor. Yani tasavvufun temel ahlâk eğitiminden biri olan “Eline, diline, beline sahip ol.” telkinine işaret ediliyor. Zaten insanın bu üç özelliğine sahip çıkabilmesi toplum ve fert ahlâkının temellerinden birini oluşturmuyor mu?
Âdâb, edebin çoğulu. ‘Âdâb-ı muaşeret’ deyimi geniş olarak ele alındığında insan hayatının bütün yönlerini kapsayan görgü kurallarına karşılık geliyor. Psikolog Ayşe Handan Özkan’a göre doğum, ad koyma, kılık kıyafet, çocuk yetiştirme, yeme-içme, eğitim-öğretim, anne-baba, akraba ve topluma karşı davranışlar, iş ve çalışma ahlâkı, düğün, bayram, ev düzeni, aile fertleri arasında ilişkiler, kadın-erkek ilişkileri vb. gibi hayatın her alanında bu kavramı görmek mümkün. Dolayısıyla görgü kuralları bir toplumun kültürünü de yansıtıyor.
İnananları, insan-ı kâmil seviyesine ulaştırmayı hedefleyen dinimiz ahlâkî kurallara büyük önem veriyor. Zaten edeb dine ait prensipler sayesinde ruhta kazanılan ikinci bir fıtrat olma özelliği taşıyor. Ancak her dinin, insanı edebli kılmayacağı da bir gerçek. Bizim inancımıza göre bu din ancak İslâm olabilir. Dinimizin neşet ettiği cahiliye toplumundan asırlara örnek olacak keyfiyette insanların çıkması da bunun en açık göstergesi.
Kur’an-ı Kerim, baştan aşağı bir edeb kitabı olma özelliği taşıyor. Bazı hadis-i şerifler Ezelî Kelam’dan ‘Allah’ın edebi’ olarak söz ediyor. Kelime olarak İlahî Beyan’da ‘edeb’ geçmese de birçok ayet müminlere âdâb-ı muaşeret dersi veriyor. Hucûrat Sûresi, âdâb eğitimi açısından dikkat çekici. Zira bazı müfessirler bu sûreyi ‘ahlâk ve âdâb sûresi’ olarak nitelendiriyor. Toplum hayatında Müslüman ferdin davranışlarını düzenlemeye dair ahlâkî hükümlerin en fazla zikredildiği sûre, Allah’ın dinine, Resûlü’ne, O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) yanında konuşma âdabına, dedikodulara kulak asmamaya, duyulan haberi tahkik etmeye, küskünlerin arasını bulmaya, alay ve hakaret etmemeye, sû-i zandan sakınmaya, gıybetten kaçınmaya, tecessüs etmemeye, gizli halleri araştırmamaya, ırkçılıktan kaçınmaya, ihlâsa önem vermeye dair ayetleri ihtiva ediyor.
[h=2]EDEB, EFENDİMİZ’İN (SAS) HAYATINI YAŞAMAKTIRAhlâkî eğitimde en önemli meselelerden biri rol model şüphesiz. Bu açıdan Cenâb-ı Hak, Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) bir edeb rehberi olarak insanlığa sunar. “Şüphesiz sen en yüce bir ahlâk üzeresin.” buyurularak Allah tarafından övülen Resûl-i Ekrem, “Ben ahlâk güzelliklerini tamamlamak üzere gönderildim.” diyerek bu açıdan rehber olma özelliğine dikkat çekiyor.
Ahlâkı Kur’an olan, “Beni Rabb’im edeblendirdi ve ne güzel edeplendirdi.” diyen Efendimiz, günümüzün ve yarının insanının önündeki en güzel edep timsali. İlahiyatçı yazar Bayram Kusursuz’a göre Allah Resûlü’nün edebine riayet, ferdin ve toplumun en önemli kurtuluş vesilesi. Zira O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) edebi bütün bir hayatı kucaklıyor. Zaten edep hususî manada “Efendimiz’in farz ve vacibin dışındaki davranış ve hareketlerine aynen ittiba ve yaşantıyı O’nun hayatına göre ayarlama ameliyesi” demek.
Allah Resûlü’nün insanlığa rehberliği bilim dünyası tarafından da kanıtlanan bir gerçek. Bireyin ahlâk gelişimini en geniş manasıyla inceleyen ABD’li psikolog ve akademisyen Lawrence Kohlberg, ahlâkî gelişimi altı evrede ele alıyor: İlk evre ceza ve itaat, ikinci karşılıklı çıkara dayanan alışveriş, üçüncü kişiler arası uyum, dördüncü kanun ve düzen, beşinci sosyal sözleşme eğilimi, altıncı evrensel ahlâk ilkeleri eğilimi. Kohlberg’e göre normal bir insan, bu evrelerin içinde dördüncü seviyeye kadar çıkabilir. Çok az insan altıncı evreye ulaşabiliyor. Kohlberg, bu evreye ulaşan en iyi örnek olarak Hz. Muhammed’i (sallallahu aleyhi ve sellem) gösteriyor.
Dolayısıyla edebi son şekliyle ve en güzel biçimde temsil eden Allah Resûlü’nü örnek almak günümüz insanının en önemli vazifesi. Zaten O (sallallahu aleyhi ve sellem) da “Bana en sevimli olanınız kıyamet günü de bana mevkice en yakın bulunacak olanınız ahlakça en güzel olanlarınızdır.”, “Mümin güzel ahlakıyla gece ibadet eden gündüz oruç tutan kimselerin derecesine erişir.” hadisleriyle ümmetini bu konuda teşvik ediyor. Bütün insanlara örnek olacak bir edeble yaratılmış olmasına rağmen Habib-i Zişan Efendimiz’in, her gün dile getirdiği, “Ey Allah’ım beni amellerin ve ahlâkın en iyisine sevk et. Bunların en iyisine Senden başka sevk eden yoktur. Beni kötü amellerden ve kötü ahlâktan da koru, kötü amel ve ahlâktan koruyacak olan yine ancak Sensin.” duasına bizim daha çok ihtiyacımız var sanırız.
Cenâb-ı Hakk’ın arzu ettiği edep ve görgüye sahip olmak istiyorsak, Efendimiz’i örnek almamız en doğrusu. Ancak bu şekilde başta Allah ve Resûlü’ne sonra da diğer peygamberlere, topluma, anne-babamıza, eşimize, kardeşimize, akraba ve çocuklarımıza karşı gerçek manada edebli davranabiliriz. Bu tavrın kişiliğimize yerleşebilmesi için çeşitli yollar izleyebiliriz. Bayram Kusursuz, edebe ulaşmanın yollarını şöyle sıralıyor: “Edebli insanlarla birlikte olma, edebi hayatına hayat kılmış insanlara benzemeye çalışma, kötü arkadaşı ve çevreyi terk etme, nefsimizi güzel hasletleri kazanmak için zorlama, sünnetleri uygulamaya çalışma, hatalarımızı bize bildirecek olan arkadaşlar edinme, sık sık nefis muhasebesi yapma…”
Ahlâkî erdemler tam manası ile insan fıtratına yerleştirilmezse edeb sadece toplum içerisinde uygulanan bir haslet haline geliyor. Bu da toplum içerisinde görgü kurallarına ve insanlarla ilişkilerine özen gösteren kişilerin yalnız kaldıklarında ya da aileleri ile birlikte olduklarında ahlâkî kurallardan taviz vermesine sebep oluyor. Oysa dinimize göre edebin en büyüğünün Allah’a karşı olması, her an O’nun tarafından görülüyor olma mülahazasına göre her ortamda aynı şekilde hareket edilmesi gerekiyor.
Psikolog Özkan, görgü kurallarının insan fıtratına yerleşmemesi ve gösteriş olarak algılanmasını, ahlâkî eğitimin verilişindeki yanlışlıklara bağlıyor. Ona göre görgü kuralları, insanın iç dünyasında yer edinmediği sürece, insanın üzerinde emanet gibi durur. Korkutularak, ceza verilerek öğretilen görgü kuralları, insanın iç dünyasında tam anlamıyla yer bulmaz. Bu sebeple insanlar sürekli başka insanların beklentisi doğrultusunda davranmaya çalışır. Yalnız kaldıklarında ise kendileri olur.
[h=2]ÇOCUKLARA AHLâKî EĞİTİMİ YAŞAYARAK VERİNEdebin insan hayatının genelini kapsaması açısından çocuk yaşta alınan ahlâkî eğitim büyük önem taşıyor. Görev ise anne-babalara düşüyor. Aile terapisti Fatma Yaşar Ekici, çocuğun içinde yaşadığı ailede sevgi, saygı, güven, destek ve huzurun var olmasının önemine işaret ediyor. Ekici’ye göre ahlâkî eğitimde en önemli nokta tutarlı olmak. Yani çocuğun evde birincil derecede muhatap olduğu kişilerin inanç, tutum ve davranışlarının tutarlı olması gerekiyor. Aynı zamanda evde öğrenilen etik değerlerin okulla da paralellik göstermesi lazım.
Ekici, aile ortamında çocuğa tutarlı bir terbiye ve eğitim vermenin yollarını ise şöyle sıralıyor:
Çocuğunmuhatap olduğu yetişkinlerin örnek davranış modelleri sergilemesi.
Anne-babalarınaçıkça belirlenmiş ve sınırları kesin olan mantıklı kurallar koyması.
Günlükyaşam içinde ahlâk eğitimine ilişkin aktivitelerin çocukla birlikte yapılması.
Doğruve yanlışlar hakkında çocukla yaşına uygun şekilde konuşma.
Ahlâkîdeğerler hakkında çocuklarla birlikte kitaplar okuma.
Uygundisiplin yöntemleri kullanma.
Çocuklarınkişilik özelliklerini dikkate alma.
Çocuğun ahlâkî kurallar hakkında sorduğu sorulara uygun ve yerinde cevaplar verme.
İster çocuklukta ister sonradan öğrenilsin İslâm âdâbının gayesi, insanları Rabb’imizin beğendiği bir edeble süsleme, başkalarıyla olan münasebetlerinde ölçülü hareket etmelerini sağlama, hem şahsın hem de toplumun huzur içerisinde yaşamasını temin etme. Bu edebe ulaşmak ise kısır bir şekilde çatal-bıçak kullanmak, şık kıyafetlerle dolaşmak ya da sadece toplum içerisinde özenle seçilmiş kelimelerle konuşmakla değil, ancak ve sadece Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ahlâkını şiar edinmekle mümkün.