tenhadan yaratılmışız nina
takâtsiz itirazlardan yapılmış bir ben! gibi
çıkıp dağların doruğuna
bulutların gözlerine yakından bakalım
şehirlere özgü duygusu azalmış uğultu
içimizdeki loşluğa yoldaş
ses tellerinde huzurlu tek tını kalmamış
insanlar günün sonunda ağır cezalı
mutsuzluğu avutmak için uykuya hazırlanan ruhların
ertesi gün özgürlükleri yine yasaklanacak
şarkıların ensesi kaşınıyor
üşüyenden haberi yok yolların
iktidar ve sokağın çatışması
arzu ve yasanın buğulu öpüşmesi gibi
düğüm atalım ayışığına
küllerimiz dahi sararacak nina
göğün kokusu değişti
sımsıkı sarılacağımız ne kaldı
suskunluk daha temiz
tutarsızlığın deforma ettiği sesler
ucuzlaştırdı tarihi
göz gözü görmez ama güneş açar birazdan
vicdanı tamir edecek bir vicdan sahibi bulunur mu
yüreğe yapışmış buhranlar yüzünden
kuş sesleri duyulur mu
kıvrımlarımda ki kavgayla baş edemiyorum nina
uçurumdan aşağı öksüremiyorum
kalbimde ki hasar savaşıyor saatin akrebiyle
insan çığlıklı hayalet çiçek olsam
yaşamak yasağı kalktığında
vefâkar bir şefkat gelir tutar elimden
sonsuzluğu üfler incitilmiş ruhuma
Sevgi ve paylaşmak en yakınımızdan başlar. En yakınımız çocuklarımızdır; paylaşmak sevgi, saygı ve merhametle olmalıdır. Resulullah(asm), etrafındaki kişilerin cehalet, art niyet, ön yargı, kötü ahlâk ya da zalimlik sebebiyle sergilediği kötü davranışlarına karşı, onları doğruya yönlendirme ve ıslah etme yolunu seçer. Kapsamı oldukça geniş olan din eğitimi konusunda bizler için en güzel örnek, Peygamberimizdir.
Bize sevgi, şefkat ve merhametin san’atını Sevgili Peygamberimiz(asm) öğretiyor. İçi coşku ve aşkla dolu bir insan O ve baktığı her şeye o aşkla bakıyor. Gül yetiştiriyor, güle o aşkla bakıyor, o aşkla onları kokluyor, gözleri doluyor. Torunlarını o aşkla kucaklıyor, o aşkla seviyor. Allah, kalbine gerçek aşkı ve insan sevgisini yerleştirmiş.
Peygamberimiz(asm), en çok da çocuklara sevgi ve şefkat gösteriyor. "Merhamet etmeyene merhamet olunmaz" buyuruyor, merhamet duygusunun en fazla çocuk sevgisinde ve onlara gösterilen şefkatte görüldüğünü belirtiyor. Öyle ki; "Yâ Resulullah, siz çocukları öper misiniz? Biz onları öpmeyiz" diyen Bedevî’ye, "Allah senin kalbinden merhamet duygusunu almışsa ben ne yapabilirim?" diye cevap veriyor.
Allah’ın İlâhi rahmetinin tecellilerini üzerinde taşıyan Peygamber(asm) bir gün ashabına, “Bir anne sevgiyle öpüp kokladığı yavrusunu ateşe atar mı hiç?" diye soruyor. Ardından, "hiç şüphe yok ki Allahu Teâlâ kullarına karşı annenin yavrusuna olan şefkatinden çok daha şefkatli ve merhametlidir” diyor.
Ebû Hüreyre anlatıyor: Peygamberimiz(asm), huzuruna gelen ve sürekli kucağındaki çocuğu seven kişiye. "Sen buna nasıl şefkat gösteriyorsan, Allah da senin şefkatinden daha çok şefkat eder” diyor...
Yanında yetişen Enes(ra), Hz. Peygamberin kendisine nasıl merhametli davrandığını şöyle anlatıyor:
“Allah Resulü’ne 9–10 yıl hizmet ettim. Bir kere bana “Öf!” demedi. Yaptığım bir iş hakkında hiçbir zaman “Niçin böyle yaptın?”, yapmadığım iş hakkında ise “Şöyle yapsaydın ya!” ya da “Beceremedin, ne kötü yaptın!” dediğini duymadım. On yıl boyunca bir kere zorlanacağım bir iş vermedi. Bir işi beceremeyip zayi ettiğimde bana kızmadı, beni kınamadı. Hatta ailesinden biri bir konuda beni kınamak istediğinde onları engelleyerek: “Onu bırakın! Eğer öyle yapması takdir edilseydi mutlaka yapardı” buyururdu.
Bir başka örnek; küçük Mahzure dışarıda arkadaşlarıyla oynarken müezzin taklidi yaparak, alaylı bir şekilde ezan okuyor. Oradan geçmekte olan Hz. Peygamber(asm) çocuğun yanına gidiyor; “Haydi bir ezan da bana oku!” diyor. Mahzure ne yaptığının farkına varıyor, pişman oluyor ve utanıyor. Ama bütün gayretini göstererek ezan okuyor. Birkaç yanlış dışında Mahzure güzel bir ezan okuyor, Hz. Peygamber yanlışlarını düzeltiyor. Sırtını sıvazlayıp: “Mübarek olsun!” diyor. Mahzure şaşkın, kızılmayı beklerken şefkat ve lütuf görüyor, dahası bir de dua alıyor.
Bugün birçok anne baba çocuklarının eğitimine dair kararları çocuğa bırakmazken, dini eğitimi görmezden geliyor, neye inanacağını çocuktan ileride kendi kararıyla almasını bekliyor. Oysa tam aksine inançlı yetiştirilen çocuk ruhsal yönden daha dengeli olur.
Peygamber(asm)’ın Abdullah Bin Abbas’a çocuk iken verdiği ders, “henüz küçük, anlamaz” düşüncesiyle çocuğa Allah’ı, dini tanıtmayan anne babalara önemli örnek olmalı.
Şöyle öğüt veriyor Peygamber(asm); “Sen Allah’ın emirlerini gözet. Allah da seni gözetip korusun.”
“Sen Allah’ın rızasını her işte önde tut. İşte o zaman Allah’ı önünde bulursun.”
“Bir şey isteyeceksen Allah’tan iste. . Yardım dileyeceksen Allah’tan dile.”
“Şunu iyi bil; Bütün insanlar toplanıp sana faydalı olmaya çalışsalar ancak Allah’ın senin için yazdığı faydayı sağlayabilirler. Bütün insanlar sana zarar vermeye kalksalar ancak Allah’ın senin hakkında yazdığı zararı verebilirler. Çünkü artık kaderi yazan kalem yazmaz. Olmuş ve yazdığı yazılar değişmeyecek şekilde kesinleşmiştir.” (Ahmed Bin Hanbel)
Abdullah Bin Ömer çocukken bir seyahatte Peygamber(asm) ile birliktedir. Söz geçiremediği devesi yol boyunca birkaç kez Peygamber(asm)’ın önüne geçince babası tarafından azarlanır.
Resûlûllah çocuğu rahatlatmak için deveyi babasından satın alır. Ve Abdullah Bin Ömer’e; “Abdullah, deve artık senindir. Ona istediğin gibi binebilirsin” buyurur. (Buharî)
Sevgiyle büyütülen çocuğun hayata karşı çok daha güçlü duracağını biliriz de pek sevgi göstermez ya da sevgimizi dile getirmeyiz. Ama merhamet Peygamberi(asm), minik kalplere onların en fazla ihtiyaç duydukları şeyi; sevgiyi dağıtıyor, sokakta gördüğü çocukların ellerini tutarak, “sizi çok seviyorum” diyor. Çocukları yaşadıkları en ufak olayda kuşkuya düşüren, sevginin gerçekliğidir. O, çocukları sevdiğine ikna etmek için yemin ediyordu: “Vallahi sizi çok seviyorum.”
O, resul olarak gönderildiği toplumda kız çocuk doğduğunda cahiliye erkeklerinin yüzleri karanlık bir gecenin parçalarına dönüşürken, hatta kız çocukları diri diri toprağa gömülürken, kızını Mekke sokaklarında omzunda taşıyan merhamet peygamberidir. Ona dair her kıssada bizler için önemli dersler vardır. Kadın, erkek, anne, baba her Müslüman için örnek kişiliktir Peygamberimiz(asm); O, yolumuzda ışıktır. Allah, O’nun kalpleri imana ısındıran ve Kur’an ahlâkına yaklaştıran sevgisini, ince düşüncesini ve şefkatini kalplerimize raptetsin, o “İlâhi rahmetin parıltısı” ile ruhlarımızı aydınlatsın. …
“Allah öpücüğe varıncaya kadar, her hususta çocuklar arasında adaletli davranmanızı sever.” (Nesaî)
Fuat Türker
Allah’ın kendisine verdiği kuvvetle ihtiyaçlarına güç yetirebilen insanın, hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını düşünmesinin ne kadar akıl ve mantık dışı olduğu çok açıktır. Allah, tüm acizliğine rağmen kendini yeterli gören bu insanların gaflet halini birçok ayette açıklar;
“… O inkâr edenler (boş) bir gurur ve bir parçalanma içindedirler.” (Sad Suresi, 2)
Dünya hayatında kendini yeterli görerek azgınlaşan insanlar, Kur’an’da bildirildiği üzere cehennemde bunun karşılığını alçaltıcı bir azapla göreceklerdir. Büyük bir fiziksel azabın yanında onları manevi olarak da aşağılayıp, küçültecek bir sonla karşılaşacaklardır. Dünyada haksız yere büyüklenmelerinin karşılığı artık cehennemde ebedi horlanma ve aşağılanmadır:
İnkar edenler ateşe sunulacakları gün (onlara şöyle denir): "Siz dünya hayatınızda bütün güzelliklerinizi ve zevklerinizi tüketip-yok ettiniz, onlarla yaşayıp-zevk sürdünüz. İşte yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz ve fasıklıkta bulunmanızdan dolayı, bugün alçaltıcı bir azab ile cezalandırılacaksınız." ( Ahkaf Suresi, 20)
Rabbimiz, ahirette bu insanları en çok ağırlarına giden şekillere sokacaktır. Ateşin içinde yüzükoyun sürüklenmek gibi hor ve aşağılatıcı bir muamele göreceklerdir. Ateşe girmek zaten azaptır, fakat kibirli biri için yüzükoyun sürüklenerek aşağılanmak daha büyük bir azaptır. Ayetlerde şöyle buyrulur:
Hayır; gerçekten insan, azar. Kendini müstağni gördüğünden. Şüphesiz, dönüş yalnızca Rabbinedir. Engellemekte olanı gördün mü? Namaz kıldığı zaman bir kulu. (Alak Suresi, 6...10)
Hayır; eğer o, bir son vermeyecek olursa, andolsun onu perçeminden tutup sürükleyeceğiz; O yalancı, günahkar olan alnından. (Alak Suresi, 15-16)
Kendini müstağni (yeterli) gören insanlar, kendileri iman etmedikleri gibi, diğer inananları da engellemeye çalışırlar. Bu, azgınlığın en büyük belirtisidir. Bir başka ayette de bu dünyada kendini herkesten üstün gören kibirli kimselerin, cehennemde tam tersi bir konuma sokulduklarını görürüz:
"Onu tutun da cehennemin orta yerine sürükleyin.
Sonra kaynar suyun azabından başının üstüne dökün;
Tad; çünkü sen, (kendince) üstün, onurluydun." (Duhan Suresi, 47-49)
İşte bu aşağılanma, kendini yeterli gören insanların haksız yere büyüklenmelerinin ve bu yüzden Allah’a iman etmemelerinin sonucudur. ’Süslü ve çekici kılınmış’ dünya hayatının peşinden koşmuşlar, sahip oldukları ’yok olacak şeyler’le gururlanmışlardır. Ve o sahip oldukları her şey ölümle birlikte önemini yitirmiştir. Yaşanılan bütün zevkler, güzellikler geride kalmıştır. Oysa ahiret hayatı sonsuzdur. Her şeyin sahibi Allah, dünya hayatında insanlara verdiklerini, yalnızca onları sınamak için verir.
İnsan kendini dünya için de ahiret için de yeterli gördükçe azgınlaşır. Allah bela verir, musibet verir; böylece Allah ona merhamet eder ama o anlayamaz.
Soru/n şudur; Kişi vicdanını devrede tutup, sahip olduklarıyla Allah’ın rızasını arayarak şükreden kimselerden mi olacak yoksa nefsinin tutkuları peşi sıra doyumsuzca hayat sürüp nankörlük mü edecektir?
Şunu iyi bil ki safları yaran, her şeyi yenen aslanla savaşmak kolaydır. Gerçek kahraman odur ki önce kendi nefsini yener. (Mevlânâ)
"Allah’a ve kıyamete inanan, komşusuna iyilik etsin!" [Buhari]
“Ey iman edenler, kendinizi ve yakınlarınızı ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır...” (Tahrim Suresi, 6) buyurur Allah. Ailemizden sonra en yakınlarımız komşularımız. Bizler onlara da hakkı, doğruyu anlatmakla ve iyi örnek olmakla sorumluyuz.
İhtiyaç içindeki komşularımıza dini tebliğ etmemek, onları Deccal’in kucağına, Cehennem’e itmektir. Gaflet içinde yaşayan komşunun hatalarını görüp de güzel sözle uyarmamak, iyilikleri tavsiye etmemek önemli bir haktır. "Beni ilgilendirmez" diyerek ilgilenmemenin, onlarla görüşmekten kaçınmanın, azaptan kurtulmaları için yardımcı olmamanın ahiretteki karşılığından çekinmek gerekir.
Peygamberimiz(asm), "Nice kimse, kıyamette komşusunun yakasına yapışıp "Ya Rabbi! Buna, niçin kapısını bana kapattığını sor. Niçin elindeki nimetlerden bana da vermedi" diyecektir." [İsfehani] hadis-i şerifi ile tam da buna dikkat çeker. Ve şöyle tavsiyede bulunur Resûlullah;
"Komşun yardım isterse yardım et. Borç isterse ver. Fakir ise gözet. Hastalanırsa ziyaret et. İyi şeylerini tebrik et, felaketlerinde sabır dile. Ölünce cenazesine git." [Harâiti]
Komşu Küfür İse;
Meşru ve zorunlu şartlar söz konusu ise Müslüman, İslam’ı temsil veya tebliğ etmek amacıyla küfür ortamına girebilir, hatta girmeli. Samimi Müslüman ortama göre kişilik değiştirmez. Her durumda güzel ahlâkını ispat eder; oturmuş bir kişiliğe sahiptir çünkü. Dahası gerçek kalitesi, Allah’ın anılmadığı ve hatırlanmadığı, Allah’ın özellikle unutulmaya yönelik yaşandığı küfür ortamlarında belli olur. Rahmâni bir amaçla bulunduğu şeytanî ortamda da Allah’a bağlı olduğunu, gevşemediğini, kararlılığını ispatlar.
Samimi niyetle Allah’ı anlatmak, Allah’ı hatırlatmak, O’nun hoşnutluğunu kazanmak için girdiği ortamda, Allah mümine başarı verir. Çünkü doğaldır, samimidir, en önemlisi dua halindedir. Kalpleri ısındıracak olan, sebepler değil Allah’tır.
Yakınlarımızı uyarırken onun görüşleri, düşünceleri, inancı, cinsiyeti, ırkı, içinde yaşadığı toplumdaki kariyeri ayrım ya da tercih nedeni değildir. Çünkü Allah, tüm insanlığa tebliğ yapılmasını buyurur.
Allah’ın emri gereği tebliğ yapan samimi mümin, "bu kişinin düşünceleri çarpık", "bu kişinin giysileri uygun değil", "onun başı açık" ya da "şu kişi değişik bir gruba mensup; bu yüzden konuşulmaz, tebliğ yapılmaz" şeklinde düşünmez. Böyle bir düşünce Kur’an’a ve İslam’ın çıkarlarına terstir; ayrımcılıktır.
Peygamberimiz(asm), "komşusu aç iken tok yatan, [gerçek] mümin değildir", "evinizde pişen yemekten, komşunuzun hakkını verin" buyururken bize merhameti öğretir. Kendi bedenimizi beslerken, yakınlarımızı unutmamamız konusunda uyarır.
Ancak bedenin gıdasından daha fazla ruhun gıdaya ihtiyacı vardır. İhtiyacı olan insanı görmezden gelmek, ayrımcılık yapmak ya da "insanlar ne der?" diye düşünerek Allah’ı ve dini anlatmamak gibi bir tercih olamaz. Allah ahirette bunun hesabını sorar.
Komşuluk hakkını anlatırken, komşuluğun üç türlü olduğunu haber verir Peygamber(asm); "Bir hakkı olan, iki hakkı olan üç hakkı olan komşu. Bir hakkı olan, akraba olmayan gayrimüslim komşudur. İki hakkı olan komşu, Müslüman olan komşudur ki, onun hem Müslümanlık, hem de komşuluk hakkı vardır. Üçüncü hakkı olan komşu ise, akraba olan Müslüman komşudur. Bunun hem Müslümanlık, hem akrabalık, hem de komşuluk hakkı vardır." [Ebu Nuaym]
Allah ve Resulünü seven ve Onların da sevgisini isteyen ümmetine, konuşunca doğru söylemesini, emanete riayet etmesini ve komşusu ile iyi geçinmesini tavsiye eder. [Beyheki’den]
O halde, güzel komşuluk edelim ki, hakiki mümin olalım." [Tirmizi’den]
"Kendine değer vermenin diğer adıydı başkasına değer verebilmek...Kendimizden farklı olduğu için değil, sadece değer verdiğimiz insanlar, özünde insan olmak şartlarını taşıdığı için..."
Haydi yalan söylemeyelim kendimize, kaçımız bu şartları özveriyle sağladık? Kendimizin dışında kalanları insan olarak görmezken bazen, kaçımız insan kalmayı başardık? Ortak değerleri kendi kendimize şekillendirdiğimizden olacak, değer vermek; bir kişiyi çok sevmek olarak tanımlanır oldu. Oysa, temelde 'değer vermek' kendimiz de dahil geçtiğimiz her yere bir şeyler katabilmek, rengimizi başkalarının renklerine bulayabilmekti. Neticede özümüzü kaybetmeden birlikte yaşamaktı evrende...
...
Bulduğu her boşlukta erkeklerin kadınları, kadınların erkekleri konuştuğu bir toplumun, toplu hareket eden bireyleriyiz malesef biz de, dünyadaki birçok toplum gibi...Öyle çok aynı noktaya odaklanmış ve öyle çok dillendirmişiz ki kendimizden olduğunu sandığımız bu yakınlaşma mevzusunu, dünya tek renk olmuş zamanla...
Çemberimde gül oya
Gülmedim doya doya
Gençliğini, kendini tanıyamadan bir başkasının rengine adayan kadın ve erkekler yan yana. Hatta el ele, kol kola...Onlara göre, bunun adı aşk. Bundan başkası ya da ötesi anlamsızlık...Ama neden sonra, artık renkleri bile seçemeyen aynı insanlar, hayatın birlikte anlamsızlaştığından dem vurup yeni renkler bulmak için kader yollarına d/üşüyorlar ansızın...
...
İşte bu yüzden kendimizden daha çok değer verdiğimiz insanların çemberinden geçeriz hiç durmadan. Hem de sebebi bizden kaynaklanan, hiç ummadığımız sonuçlarla...Biz çok yaklaştığımız için çember genişler ve yine t/aştığımız için çember daralır...
Kabımıza sığamaz, kabuğumuzu kıramaz, değer bilmeyi şeref sayan cevherin aslında yüreğimiz olduğunu unuturuz...Kotayı aşan sevgi veriş-alışlarımızda sürekli değerimizin bilinmemesinden yakınırız bütün bunların bir sonucu olarak. Artık sıkılmışızdır...Ve suçlular daima, bu değeri haketmeyen diğerleridir!
Kendimize vermemiz gereken değer ve güveni sürekli israf ederek özel olduklarını düşündüğümüz insanlara yükleyen bizler ise gayet masumuzdur gerekçelerimizde. Ne de olsa çok sevmişizdir...Ve adı, aşktır bu şeyin...Tadı ve kokusu güzel, hazmetmesi zor gerçekler bütünü...
Aklım t/akıldı, hep düz gideceğimi sandığım yollar kadar, şaşırtıcı başlangıçlarım oldu. İçimdeki evrenin s/essizliğe doyduğu bir anda çığlık çığlığa seni çağırdım. Ağrıdı bütün yanlarım, meğer büyük sancılarla doğarmış en büyük aşklar.
Hiç bakma öyle! Kalabalığın ortasında çığlık atamamanın nasıl bir şey olduğunu iyi bilirim...Söylediklerimizle, içimize sakladıklarımızın arasındaki uçurumu da...Yine de bir gün büyük bir çığlık sesi duyduğunda dönüp bana bakma. O ses senin haykırışındır, kendini dinlemeyi unuttuğundan beridir biriktirdiğin. Eğilip cüzdanına bakma durup durup. Çalınmış kalbinden haber ver sadece.
Kendini yazmamaya mahkum eden de sensin, hiç yazmamacasına kelimeler çalan da, ordan burdan...Ödünç alınmış bir hayat değil bizimkisi oysa. Gerçek olmalı bizim olmalı her harf, her hece, parçalanmış isminden ördüğüm, hayat niyetine...
Bu kadar biriksin istemedim, kullanılmayan kelimeleri biriktirmek iyi değil derler bilirsin! Cümle içinde kullanmak da değil asıl niyetim, olur olmaz sözcükleri...Suskunluğum kadar eder mi mırıldandıklarım bilmem? Ama bilirsin işte, senin gibi ben de içimde göçebe duygular öğüttüm, değirmensiz...Karınca ordusu içinde minik bir buğday tanesi taşıdım millerce. O kadar eder mi deme lütfen katetmeye ç/alıştığım yollar için. Ezber bozan yollarda, geçtiğim yerleri bile unuttum...
"Hem neden susmak senin, yazmak bana mahsus? Biz sustuğumuz ölçüde yazarız ya da yazdığımız kadar susarız..."
Göçebe duygularla, hayal edemeyeceğimiz kadar koşar ve ansızın yorgun düşeriz...Sence biz mi kararsızız, durmadan dönen dünya mı? Hangi göçebelik daha ağır yine? Gitmekle, kalmak arasında. Ardında yüreğini bırakarak gitmek mi? Kendi yüreğinin altında kalıp ezilmek mi? Kalıcı göçebelik mi sence, koşarak gitmek mi ardına bakmamacasına? Kör-ebe oynayarak büyüdük, göç-ebe oynayarak öleceğiz sanki. Kim gösterecek, görmemiz gerekenleri ve kim durduracak göçleri?
pervasızca salınalım bu şehrin sokaklarında
kaybolan yıllara inat
yeniden doğalım tek bir ah'ı olmasın maziye
atiyi çizelim saatlerin üstüne
z/aman ver ver ki sinmesin bu yalnızlık üstüme
korkuyorum be yar karanlıktan ürken çocuklar gibi
hani sende benden hiç bu kadar gitmemiştin ki
güz günü eylülün hüznü
ve ben suskun sesimle söylüyorum hazan türküsü
dön yar sarmadı beni bu gurbet şarkısı
yine gözlerimde karardı bulutlar
sen dönene dek burada mevsim hep sonbahar
ağlayan gözlerime sor şiirler neden bu kadar ıslak
yalnızlığının kıyısından geçti yüreğim
anladım şimdi bu gönül nedendir ihtiyar
nokta koymuş şair hangi şiirden geçeyim
ateş sanki lisanı yanan ben, o bahtiyar
kınalı sözler yazmış mendile sarmış yollar
koklamaya kıyamam yaksam gönlümü boyar
ben şiiri neyleyeyim yosun gözlü o yar
şimdi gurbete düşmüş ararım diyar diyar
hüzün türküleri ektim göklere beklerim
bilmem ki kaç iklimi kaç mevsime eklerim
ha yağdı ha yağacak hazan dolu gözlerim
feda olsun yoluna etse yirmidört ayar
ağlatma yar ay vurgunu gece gözlerimi
açtırma ağzımı duyma acı sözlerimi
bırak belimi yolunda harap şu dizimi
ağrıtıp inletip hekime söyletme ağyar
yokluğun ağıt olur şu dilim olmasa lâl
çığlık çığlık yazarım gitme hep benimle kal
bitir bu gurbeti sılada kollarına al
sevdam oldu dağ kadar ben silsem kalem boyar
Ben dalgın insanları çok severim.
Bu onların iyi olduklarını, fikir adamı olduklarını gösterir.
Zira kötüler ve boş kafalılar, her zaman uyanıktırlar...
Gözyaşı Kadar Yüreği
Temizleyen Başka Bir Şey Var mı,
Bilmiyorum...!
Üzüldün mü?
Kırıldın mı?
Canın mı Yandı?
Dök Onları...!
Yürek Yangınlarına Başka Serinlik YOK..!!!
“İnsan ne kadar başarmış görünürse görünsün,
kaybedilmiş savaşların izlerini taşıyordur.
Para, unvan, aile, çocuklar ya da şöhret bunu değiştirmiyordu. Herkesin sevgiye ve anlayışa ihtiyacı vardı.
Hatta belkide ihtiyacı yokmuş gibi görünenler diğerlerinden daha çok susamıştı sevilmeye.”