Ahmed Rufai Hazretleri, bir gün talebelerine:
- İçinizde kim bende bir ayıp görüyorsa bildirsin, dedi.
Müritlerinden biri:
- Efendim, sizde büyük bir ayıp var, diye cevap verdi.
Ayıbını talebesine soracak kadar kendini aşmış bu mütavazi insan hiç kızmadı, talebesi böyle söylüyor diye üzülmedi, belki sadece ayıbından kurtulabilmek ümidiyle sordu:
- Söyle dedi, kardeşim, o ayıbım nedir?
Talebe gözleri dolu dolu:
- Bizim gibilerin size talebe olması, dedi.
Bu söz gönüllere çok tesir etmiş, sohbette bulunan herkes ağlamaya başlamıştı. Ahmed Rufai Hazretleri de ağlıyordu. Bir ara sadece;
- Ben sizin hizmetçinizim, ben hepinizden aşağıyım diyebildi.
Evet, keşke insanlar tabi olanlara bakıp, tabi olanlarda, tabi olunanı aramasalardı... Zira hem dün, hem bu gün o altın halkayı temsil eden büyüklerin etrafındaki insanlar, ne denli nezih olurlarsa olsunlar, onları gösterebilmekte çok acizdirler. Bugün dahi, bir büyük gönül erinin yanına gelip giden insanlar; idareciler, gazeteciler, din adamları, "Talebelerinin ufku hocalarının çok gerisinde." demektedirler. Zaten, o cevher farkıdır ki, sair madenleri kirlerinden arındırır.
KAYNAK: AKAR, Mehmet; Mesel Denizi, Nil Yayınları, İstanbul 2001
Bir kral halkı için geniş bir yol yaptırmaya karar verdi. Yapımı tamamlanan yolu halka açmadan önce, bir yarışma düzenlemeye karar verdi. İsteyenin bu yarışmaya katılabileceğini ilan ettiren kral, yoldan en güzel geçecek kişiyi belirleyeceğini söyledi.
Yarışma günü, insanlar akın ettiler. Bazıları en güzel arabalarını, bazıları en güzel elbiselerini getirmişti: Kadınlardan kimileri saçlarını en güzel biçimde yaptırmıştı, kimi de yanlarında en güzel yiyecekleri getirmişti. Gençlerden bazıları spor kıyafetler içinde yol boyunca koşmaya hazırlanıyordu.
Nihayet, tüm gün insanlar yoldan geçtiler, fakat yolu kat edip tekrar kralın yanına döndüklerine hepsi aynı şikayette bulundu: Yolun bir yerinde büyükçe bir taş ve moloz yığını vardı ve bu moloz yığını yolculuğu zorlaştırıyordu.
Günün sonunda yalnız bir yolcu da bitiş çizgisine yorgun argın ulaştı. Üstü başı toz toprak içindeydi, ama krala büyük bir saygıyla yönelerek elindeki altın kesesini uzattı:
'Yolculuğum sırasında, yolu tıkayan taş ve moloz yığınını kaldırmak için durmuştum. Bu altın kesesini onun altında buldum. Bu altınlar size ait olmalı.'
Kral gülümseyerek cevap verdi:
'O altınlar sana ait delikanlı.'
'Hayır, benim değil. Benim hiçbir zaman o kadar çok param olmadı.'
'Evet' dedi kral. 'Bu altınları sen kazandın, zira yarışmanın galibi sensin. Yoldan en güzel geçen kişi sensin. Çünkü, yoldan en güzel geçen kişi, ardından gelenler için yoldaki engelleri kaldıran kişidir.'
İmam-ı Azam Ebu Hanife rh.a.'in arkadaşlarından, o dönemin hadis ve kıraat âlimlerinden Süleyman A'meş, bir gece evinde eşiyle tartışmış ve hanımını biraz incitmişti. Buna rağmen tartışmadan hemen sonra hanımıyla tekrar konuşmak istemiş, ama hanımı kocasına kırgın olduğu için, adamın sözlerini cevapsız bırakmıştı.
Adam öfkeyle:
-Niçin bana cevap vermi yorsun? diye hanımını bağırıp, azarladı. Fakat bir cevap alamadı.
A'meş'in kızı babasına:
-Bu gece olmasa da, yarın sabah konuşur seninle, dediyse de adamın öfkesi dinmedi:
-Eğer bu gece benimle konuşmazsa, benden kesin boş olsun, dedi.
Kızcağız da annesini konuşması için ikna etmeye çalıştı. Ama annesi inat etti, konuşmamakta direndi.Karısının konuşmamakta kararlı olduğunu gören A'meş'in ise az önce öfkeyle ettiği yeminin ciddiyeti aklına geldi, söylediğine pişman oldu. Eşiyle boş olmaktan kurtulmak için care düşünmeye başladı. Gecenin bir yarısında giyinip evden cıktı. Doğru Ebu Hanife Hazretlerinin evine gitti. Ebu Hanife onu içeri alıp derdini sordu. A'meş karısıyla olan hadiseyi anlattı, dert yandı:
-Bu kadın bu tavrıyla benden kurtulup kaçmak istiyor. Beni sıkıntıya sokmasından korkuyorum. Kendisi çocukların annesidir. Onu boş olmaktan kurtarıp beni rahatlatacak bir care var mı? diye sordu.
Ebu Hanife:
-Üzme kendini. Allah'ın izniyle bir care bulunur, dedi.
Ebu Hanife, A'meş'in oturduğu yerdeki mescidin müezzinine haber gönderip yanına çağırdı. Bu gece sabah ezanını henüz vakti girmeden okumasını tenbihledi. A'meş de evine dönüp, ezanı beklemeye başladı. Daha sabah olmadan okunan ezanı duyan A'meş'in hanımı, sabah oldu da boşanması gerçekleşti zannederek konuştu:
-Oh be! dedi. Senden kurtuldum, kötü huylu herif!
A'meş ise kıs kıs gülerek cevap verdi:
-Henüz sabah olmadı. Sen de konuşup yeminimi bozdun. Bize çare gösterenden Allah razı olsun.
National Geographicin düzenlediği Uluslararası Fotoğraf Yarışmasında, bir Türk sanatçı birinciliği elde etti. Erdal Kınacının çalışması, İnsan kategorisinde en iyi yapıt seçildi.National Geographic tarafından yerel edisyonların işbirliği ile düzenlenen Uluslararası Fotoğraf Yarışmasının sonuçları belli oldu. Doğa-Yaban Hayatı, Gezi-Kültür ve İnsan olmak üzere 3 kategoride düzenlenen yarışmanın İnsan kategorisinde, Türkiyeden Erdal Kınacı birinci oldu.National Geographic fotoğrafçısı Jodi Cobb, görsel yönetmen David Griffin ve fotoğraf editörü Susan Welchmanın jüri üyeliği yaptığı yarışmanın sonucu, 11 Ağustos Cuma günü Washingtonda açıklandı.
NG TÜRKİYENİN BİRİNCİLERİ...
Türkiye ayağı Yalçınların sponsorluğunda gerçekleşen yarışmada, İnsan ve Doğa-Yaban Hayatı kategorilerinde Erdal Kınacı ile Gezi-Kültür kategorisinde Mehmet Doruk, NG Türkiyenin birincileri oldu.
İNSAN KATEGORİSİNDE DÜNYA BİRİNCİSİ ERDAL KINACI
NG lokal edisyonlarının da katılımıyla, en iyi fotoğrafın yarıştığı büyük finalde, İnsan kategorisinde birinciliğe Türkiye finalinin birincisi Erdal Kınacı layık görüldü.
"Bilimsel Ağrı Envanteri"ne göre, Türkler'in yüzde 69'u yani 48 milyon kişi ağrıyla yaşıyor. En çok baş ağrısının yaşandığı Türkiye'de, kadınlar erkeklere göre daha çok ağrı hissederken, ağrılardan dolayı Türkiye'de yüzde 10'luk kesim cinsel ilişkiye giremiyor.
Klinik Farmakoloji Derneği, Türkiye Baş Ağrısıyla Savaş Derneği ve Türkiye Baş Ağrısı Derneği'nden oluşan konsorsiyum, sağlık alanında bir ilke imza atarak Türkiye'nin en kapsamlı "Bilimsel Ağrı Envanteri"ni çıkarttı. Klinik Farmakoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Cankat Tulunay tarafından açıklanan sonuçların, "ağrısız bir Türkiye"ye ışık tutması hedefleniyor.
Türkiye'nin 7 bölgesinde 4 bin kişinin katılımıyla gerçekleştirilen araştırmayla ağrı çeşitlerinin bölgelere, cinsiyete ve yaşlara göre dağılımı, ağrının yaşam standartlarına ve sosyal hayata etkisi, tedavi yöntemleri, ekonomik maliyeti gibi noktalar aydınlığa kavuşturuldu. Bugüne kadar Avrupa'nın en gelişmiş 16 ülkesinde çıkartılan "Ağrı Haritası"nın Türkiye'de ağrı problemlerinin çözümünde önemli bir rol oynaması bekleniyor.
Araştırmanın sonuçlarını değerlendiren Prof. Dr. Tulunay, Türkiye'nin yüzde 69'unun, yani yaklaşık 48 milyon kişinin ağrıyla yaşadığını ve bunların büyük kısmının kadınlar olduğunu açıkladı. Türkiye'den en çok yaşanan ağrı çeşidinin baş ağrısı olduğunu belirten Tulunay, Doğu Anadolu Bölgesi'nin en çok ağrı çeken bölge olduğunu kaydetti. Yaşlandıkça ve gelir seviyesi düştükçe ağrıların kronikleştiğine dikkat çeken Tulunay, kentli ve genç insanların ise akut ağrıdan muzdarip olduğunu ifade etti. Ağrıların şiddetli ve sık olduğunu vurgulayan Tulunay, Türkiye'de ağrı yaşayanların yüzde 85'inin ilaca başvurduğunu açıkladı. Araştırma sonuçlarına göre Türkiye'de en sık kullanılan ağrı kesicinin 'Asprin' olduğunu söyleyen Prof. Dr. Tulunay, Asprin'in tercih edilmesinin en önemli sebebinin ağrıları hızlı kesmesi, diğer ilaçlara göre daha etkili olması ve daha ekonomik olmasından kaynaklandığını dile getirdi.
Ağrılara maruz kalanların teşhis ve tedavi için en az 3 doktor değiştirdiğini belirten Tulunay, kronik ağrı yaşamasına karşın hala doktora gitmeyenlerin oranının ise yüzde 21 olduğunu ifade etti. Ağrının tedavisi için alternatif yöntemlerin de denendiğine değinen Tulunay, tedavi yöntemleriyle ilgili medyanın önemli bir bilgi kaynağı olduğunun da araştırmayla ortaya çıktığını bildirdi.
Ağrının sosyal yaşamı olumsuz etkileyen önemli bir faktör olduğunun altını çizen Tulunay, "Kronik ağrı yaşayanların yüzde 52'si kendini sürekli yorgun hissediyor, yüzde 11'i yürüyemiyor, yüzde 10'u ise ağrılarından dolayı artık cinsel ilişki yaşayamıyor. Ağrı araştırmasına göre kronik ağrı çekenlerin yüzde 36'sı tedavi için tüm parasını harcamaya hazır. Kronik ağrı çekenlerin yüzde 25'i ise bazen ölümü bile düşünecek kadar şiddetli ağrı yaşıyor. Hissettikleri ağrı ve konsantrasyon sağlayamadıkları için kronik ağrı yaşayanların yüzde 21'i işini kaybediyor" diye konuştu.
Ağrının insanlar için doğanın bir lütfü olduğunu ve birçok hastalığın teşhisi ve tedavisinin kökeninde yattığını belirten Prof. Dr. Cankat Tulunay, araştırma sonuçlarıyla ağrıya karşı bilinçli bir yaklaşım geliştirilebileceğini vurguladı. 2006 yılının "ağrıyla savaş yılı" ilan edildiğini açıklayan Prof. Dr. Tulunay, 'Bilimsel Ağrı Araştırması' verilerinin Türkiye'de yaşam kalitesini artıracağını ve ağrıların tedavisini daha etkin hale getirerek, maliyetleri önemli ölçüde düşüreceğini de sözlerine ekledi.
SAMSUN (İHA) - Çocukların sağlıklı gelişimi için sevgi ne kadar gerekliyse oyun ve oyuncakların da o kadar gerekli olduğu, oyunun çocuğun bedensel, duygusal, sosyal, zihinsel ve dil gelişiminde önemli rol oynadığı ve hayal gücünü genişlettiği bildirildi.
Sosyal Hizmet Uzmanı Hicran Karadoğan Kınık, 0-6 yaş grubu çocukların gelişiminde oyun ve oyuncakların önemine dikkat çekerek, çocuk için yaşamı öğrenme aracı olan oyunun büyük öneme sahip olduğuna işaret etti. Oyun oynarken çocukların mutlu olduğunu, çocuğun büyümesi ve sağlıklı gelişmesi için beslenme, sevgi, bakım ne kadar gerekli ise oyun ve oyuncakların da o kadar gerekli olduğunu, oyunun çocuğun bedensel, duygusal, sosyal, zihinsel ve dil gelişiminde önemli rol oynadığını belirten Hicran Karadoğan Kınık, oyun oynamanın çocuğun gelişimindeki etkileri hakkında da bilgi verdi.
Oyun yoluyla çocukların düşünmeyi ve kendi başına karar vermeyi, sorumluluk almayı, işbirliği yapmayı ve paylaşmayı öğrendiğini, hayal gücünü, becerilerini geliştirdiğini, dikkatini bir noktaya toplamayı ve becerilerini organize etmeyi öğrendiğini ifade eden Kınık, "Çocuk oyun oynayarak kendini tanır. En güçlü ve doğal dürtülerinden biri olan, saldırganlık dürtüsünü boşaltma olanağı bulur. Değişik sosyal rolleri deneme, duygularını dışa vurma imkanını elde eder ve başka nesneler ya da insanlarla ilişkilerini inceler. Oyun, kas gelişimini hızlandırır ve güçlendirir. Çevresini araştırma, objeleri tanıma ve problem çözme imkanı sağlar. Kendisini ifade etmeyi, sözlü olarak ifade edilenleri anlamayı öğrenir, yeni sözcükler kazanır. Çocuk toplu yaşam için gerekli olan kuralları öğrenir" dedi.
Anne-babanın çocukla birlikte oyun oynarken karşılıklı gülümseyerek ve mümkün olduğunca göz göze gelerek, neşeli bir atmosfer oluşturmaya çalışması gerektiğini de kaydeden Hicran Karadoğan Kınık, bebeğin el ve ayak parmaklarıyla oynayarak, vücudundaki organlara dokunarak ismini söylemesi gerektiğini vurguladı. Kınık, "Çocuğun, aynada kendini ve anne-babayı görmesi sağlanmalı. Anne-baba çocuğun farklı şekiller, renkler görmesini ve sesler duymasına yardımcı olmalı. Eşyalara dokunmasına fırsat verip, anlayabilmesi için zaman bırakıp ve daha sonra da tanıyabilmesi için ne olduğunu tekrarlamalı. Bebeğin elinde tutması için, mandal, plastik bardak, kaşık, çıngırak gibi değişik şekillerde eşya ve oyuncaklar vererek, ellerini bol bol kullanmasını sağlamalı. Yumuşak ses tonuyla konuşup, nazik hareketlerle yaklaşıp, şarkılar söylenmeli. Çocukla birlikte resimlere, kitaplara bakıp, kitap okuyup, müzik dinletip, el çırptırırsa çocuk için en iyi oyun ortamını oluşturmuş olur. Oyun oynarken geçen zamanın mutlu, neşeli ve öğretici olmasına yardımcı olur. Oyun düşünceler, duygular ve ilişkiler içinde, beceri ve kontrol kazanmanın önemli yoludur. Oyuncak ise çocuğun beş duyusu ve duygularını uyaran, değerlendirme ve uygulama yetilerini geliştiren, hayal gücünü zenginleştiren, bedensel ve sosyal gelişimini hızlandıran oyun aracıdır" diye konuştu.
Çocuğun yaş, ilgi ve gereksinmelerine göre oyun ve oyuncak tercihlerinin de değiştiğini ifade eden Kınık, yaş gruplarına göre seçilmesi gereken oyuncaklar hakkında şu bilgileri verdi:
"0-6 aylık dönemde:
İlk 6 ayında çocuk ses, şekil ve renklere karşı duyarlıdır. Bu dönemde görsel ve işitsel duyulara yönelen hareketli oyuncaklar çocuğun dikkatini çeker ve neşelendirir. Çocuk yeni ve ilginç olan her şeye bakmak, dokunmak, seyretmek ister. Bu çocuğun öğrenme yoludur. Yatağının üzerine asılabilen, sallanınca ses çıkaran, canlı renkleri olan objeler ve rahatça tutulabilen çıngırak bu dönemin vazgeçilmez oyuncaklarıdır. Bu aylarda yine müzik kutuları, renkli halkalar, kumaştan ve plastikten kucaklanacak bebekler tercih edilebilir. 4. ayından sonra çeşitli boylarda toplar, tutmalı çıngıraklar, bez bebekler, lastik ve plastik sıkmalı oyuncaklar, diş kaşıyıcı halkalar, iç içe geçen kutular seçilebilir ve radyo-teyp dinletilebilir.
7-12 aylık dönemde:
Oturmaya başladığı 7. aylarından itibaren çocuk uzanabildiği her şeyi yakalamaya, yakaladığı her şeyi de ağzına götürmeye çalışır. En çok hoşlandıkları; bir elinden diğerine kolayca geçirebildiği renkli halkalar, avuçlayabildiği plastik küpler, kemirebildiği kauçuk nesneler, hırpalandığı zaman bozulmayan yumuşak bebek ve hayvancıklardır. Tutunarak da olsa ayağa kalkabildiğinde eline geçen her şeyi yere atmaktan zevk aldığından, zıplayan, yere düşünce ses çıkaran oyuncaklar ilgi odağıdır. Boy boy renkli toplar, iç içe geçebilen kutular, renkli makaralar, bebekler, kitaplar, renkli büyük resimler bu dönemin oyuncakları arasında yer alır. Ayrıca 7. ayından itibaren oynanmaya başlanan, annenin tekrar kendine geri döneceğini öğrenmesini sağlayan "cee e" oyunu çocuğun anneden ayrılma kaygısını kontrol etmesine yarar. Annenin her gözden kayboluşunda duyulan gerginlik, anne görüldükten sonra gerginlikten, memnuniyete dönüşür. 10-12. aylarında tef, davul, kapaklı kutular, düdük, kitaplar, resimler, kalın kalemler, bahçe ve kum oyuncakları, banyo oyuncakları, balonlar, toplar, itilen ya da çekilen tekerlekli oyuncaklar telefon çevirme gibi etkinlik setleri tercih edilebilir. Bu dönemde oynanılabilecek kum ve su, çocuğun dokunma hissinin gelişimini sağlar ve çocuğa büyük haz verir. Deneyim ve keşif olanakları sağlayan kum ve su sayesinde utangaç çocuk uyarılır, saldırgan çocuk sakinleşir.
13-18 aylık dönemde:
Bu aylarda itmeli, çekmeli ses çıkaran oyuncaklar, üstüne ve içine oturulabilecek büyüklükte tahta veya plastik büyük hayvan türü oyuncaklar, boş tahta ve mukavva kutuları, küçük sandık, sepet ve tabureler ayrıca oyuncak süpürge, faraş ve bezler, öykü kasetleri, çocuk şiir ve resim kitapları tercih edilebilir.
19-24 aylık dönemde:
Bu aylarında çocuk, bütünü parçalara ayırmaktan, kutuyu doldurup boşaltmaktan, kule ve köprü yapmaktan büyük zevk alır. Bu dönemde çocuğun ilgisini çeken oyuncaklar arasında mutfak eşyaları, farklı büyüklükteki plastik parçalar, saçları ve elbiseleri olan bebekler ve arabalar yer alır. Bu dönemin sonuna doğru çocuk, tahta parçasını arabaymış gibi hareket ettirebilir. Bazı hareketleriyle anne-babayı taklit edebilir. Bu dönemde minyatür marangoz oyuncakları (tahta çekiç ve çiviler), mutfak setleri gözde oyuncaklardır. Ayrıca bu dönemde yine tahta, bez veya plastik hayvanlar, evde ve sokakta kurulan salıncaklar, kova, kürek, çocuk şiir kasetleri ve kitapları tercih edilebilir.
25-30 aylık dönemde:
Bu dönemde çocuk, hayal gücüne dayanan oyunlardan hoşlanır. Oyuncaklarıyla konuşur, onlara kızıp bağırabilir. Bedensel olarak gelişmiş olduğundan rahatlıkla takla atar, topa tekme atar, çok aktif olduğundan yeni oyunlar yaratır ve bu oyunları uygular. Evcilik, bakkalcılık, postacılık ve doktorculuk oyunlarında çeşitli kıyafetlere girip, canlandırmayı sever. Bu dönemde çocuğun oyun malzemeleri; sorun çözmeyi, yaratıcılığı ve duygularının arıtılmasını, yansıtılmasını destekleyici oyun hamuru, kil ve inşa blokları gibi "yapılandırılmamış" oyun araçlarından oluşabilir. Bu dönemde çocuğun oynaması için; parmak boyası, keskin olmayan makaslar ve kağıtlar, renkli çıkartmalar, öykü ve masal kitapları, teyp ve çocuk şarkı kasetleri, bebek, bebek arabaları gibi itmeli ve çekmeli tekerlekli araçlar, üç tekerlekli bisiklet, basit bilmeceler ve tahmin oyunları (hayvanları, ağaçları, çiçekleri bilmesi gibi), küçük süpürge, faraş, küçük tencere, tabak, fincan gibi ev işi araçları, tahtadan veya plastikten çekiç, kerpeten, tornavida gibi araçlar, hayvanat bahçesi gezileri veya yakın çevre gezileri, su, kum, kil gibi doğal oyun malzemeleri çocuğun dokunma duygusunun gelişimine, deneyim ve keşif olanaklarının sağlanmasına, utangaç çocuğun uyarılmasına, saldırgan çocuğun sakinleşmesine ve çocuğun dikkatini bir konu üzerinde toplamasına yardımcı olduğu için tercih edilebilir.
49-60 aylık dönemde:
Bu dönemde çocuk, grup oyunlarına ilgi duyar. Yavaş yavaş çevresini tanımaya başlar, yaşıtlarıyla arkadaşlık kurar. Oynadıkları oyunların kurallarına saygılı olmayı öğrenir. Bu dönemde çocuğun oynaması için; kesme-yapıştırma, çizim yapma, resim boyama ve öykü, masal kitapları, şekil verebileceği, el becerisini geliştirmenin yanında hayallerini gerçekleştirebileceği oyun hamuru, kum, kil, su gibi malzemeler, 3 tekerlekli bisiklet, tekerlekli patenler, ip atlama, seksek, bilye, körebe, saklambaç, çember çevirme gibi oyunlar, oyun parkları ve doğa gezintileri önerilebilir."
Kınık, oyuncak seçme konusunda ise şunları söyledi:
"Çocuğun gelişimine uygun oyuncaklar seçilmelidir. Oyuncağın tüyleri çocuğun ağzına, burnuna kaçmamalıdır. Zehirsiz boyalarla boyanmış olmalı, zehirli maddeler içermemelidir. Yıkanabilir, dayanıklı, sağlam olmalıdır. Yutulacak ve kolayca kopup, çocuğun ağzına atacağı kadar küçük parçaları olmamalıdır. Sivri uçları, kesici kenarları, parmaklarının sıkışabileceği ek yerleri ve gözlerine zarar verebilecek çıkıntıları olmamalıdır. Çocuğun bedenine uygun büyüklükte ve ağırlıkta olmalıdır. Oyuncaklar düzenli olarak gözden geçirilmeli, hasarlı ve kırık olanlar tehlikeli olabilecekse atılmalıdır. Bozuk para, kibrit, çakmak, sigara gibi malzemeler çocuğa zarar verebileceğinden oynaması için verilmemelidir. Oyuncakların oyun değeri olmalı, bedensel, zihinsel, sosyal ve dil gelişim alanlarının tümünü birden destekleyebilecek zengin uyarıcıları içermeli, çok fonksiyonlu olmalıdır."
Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile...
Adem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nafile!
Kaç hakiki müslüman gördümse, hep makberdedir;
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir;
İstemem, dursun o payansız mefahir bir yana...
Gösterin ecdada az çok benziyen kan bana!
İsterim sizlerde görmek ırkınızdan yadigar,
Çok değil, ancak Necip evlada layık tek şiar.
Varsa şayet, söyleyin, bir parçacık insafınız:
Böyle kansız mıydı -haşa- kahraman ecdadınız?
Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdasına?
Benzeyip şirazesiz bir mushafın eczasına,
Hiç görülmüş müydü olsun kayd-i vahdet tarumar?
Böyle olmuş muydu millet canevinden rahnedar?
Böyle açlıktan boğazlar mıydı kardeş kardeşi?
Böyle adet miydi bi-perva, yemek insan leşi?
Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan...
Hey sıkılmaz, ağlamazsan, bari gülmekten utan!...
"His" denen devletliden olsaydı halkın behresi:
Payitahtından bugün taşmazdı sarhoş naresi!
Kurd uzaklardan bakar, dalgın görürmüş merkebi.
Saldırırmış ansızın yaydan boşanmış ok gibi.
Lakin, aşk olsun ki, aldırmaz otlarmış eşek,
Sanki tavşanmış gelen, yahut kılıksız köstebek!
Kâr sayarmış bir tutam ot fazla olsun yutmayı...
Hasmı, derken, çullanırmış yutmadan son lokmayı!...
Bu hakikattir bu, şaşmaz, bildiğin usluba sok:
Halimiz merkeple kurdun aynı, asla farkı yok.
Burnumuzdan tuttu düşman; biz boğaz kaydındayız;
Bir bakın: hala mı hala ihtiras ardındayız!
Saygısızlık elverir... Bir parça olsun arlanın:
Vakti çoktan geldi, hem geçmektedir arlanmanın!
Davranın haykırmadan nakus-u izmihaliniz...
Öyle bir buhrana sapmıştır ki, zira, halimiz:
Zevke dalmak söyle dursun, vaktiniz yok mateme!
Davranın zira gülünç olduk bütün bir aleme,
Bekleşirken gökte yüz binlerce ervah, intikam;
Yerde kalmış, na'şa benzer kavm için durmak haram!...
Kahraman ecdadınızdan sizde bir kan yok mudur?
Yoksa, istikbalinizden korkulur, pek korkulur.
Ah Filistin kurudu dilim yandı yüreğim
Yolumu kesti eşkıyalar, sabahı neyleyim
Yel eser alevlenir içimin can baharında
Yıldızları söndü, harabeye döndü şehrim
Soldu güllerim, menekşeler girdiler yasa
Analar kaygılı yüreklerinde bin bir tasa
Köyüm yıkılmış, talan olmuş bağım bahçem
Bülbül susmuş, dallarda şarkı söylüyor yarasa
Hak, hukuk, adalet sayfalarda kaldı
Nerede insanlık, nerede yüreklerin ağıtı
Çocuklar öldü toplu mezarlar kazıldı
Akrepler yağıyor üstümüze, barış adına
Ey Mescid-i Aksa, kutsalın sönmeyen ışığı
Utancım büyük koruyamadık onurunu
Hani benim dağlarım, ırmaklarım, umutlarım
Gökyüzüne güvercinler uçuran halkım nerede
Ufuklara bakarak büyür kızlar büyük acılarla
Her çocuk daha doğmadan ölümün ellerinde
Hain bir rüzgâr eser, kırılır kolunuz, kanadınız
Umut hangi dağın ardında söyle ey sevgili
Çünkü kan damlar yüreğimden, gökyüzü ağlar
Sabra, Şatilla ve derken yeryüzü kızıla boyanır
Muhammed Durra bir sancak açar üstümüzde
Savaşmak şan olur, yenıden bir tarih yazılır
Şimdi sevdaları çoğaltmanın vaktidir senin için
Ağlama ceylanım, seviyorum seni, korkma geceden
Gökten melekler iner, türküler bestelenir Filistin'e
Selahaddin olur bütün çocukları dünyanın
Kutsal bir kelime oku, bak yeryüzü sesine hasret
Kudüs: ayrı düşmüş sevdalıların tarihi
Musa'nın asasına dayan, göğün maviliğine bak
Güller açsın kubbesinde , Mescid-i Aksanın.
Gerçek mutluluk, huzur,
iç neşesi ve rahatlık ise, sadece Allah'ın zikriyle mümkündür.
Allah bu gerçeği ayetinde şöyle bildirir:
Bunlar, iman edenler ve kalpleri
Allah'ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun;
kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur. Rad/28
Bu, Allah'ın Kur'an'da bize bildirdiği çok önemli bir sırdır.
Birçok insan bu gerçekten habersiz,
yukarıda söz ettiğimiz şekilde yaşar.
Dünya nimetleriyle tatmin bulmaya çalışır.
Asla ölmeyecekmişçesine,
hesap günüyle karşılaşacağını düşünmeden
hırsla dünyaya ait değerlere sahip olmak için uğraşır.
Ancak bu, büyük bir aldanıştır.
Bu insanların sahip oldukları hiç bir şey
gerçek bir huzur ve mutluluk kazandırmaz.
Yalnızca Allah'a gönülden bağlanan,
O'nun şefkatinin, merhametinin,
kendileri üzerindeki korunmasının şuurunda olan
müminler mutmain bir yaşam sürebilirler.
Gördüğü her olayda, duyduğu her konuşmada
Allah'ı zikreden, Allah'ın yaratışının delillerini görerek
O'nu anan bir insanın kalbine Allah,
bu iç rahatlığını verir.
Dolayısıyla insanların iç rahatlığı veya huzuru ve mutluluğu
başka yerlerde aramaları boşunadır&&&&
Ebu Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Başka bir gölgenin bulunmadığı Kıyamet gününde Allah Teala, yedi insanı, arşının gölgesinde barındıracaktır:
Adil devlet başkanı,
Rabbına kulluk ederek temiz bir hayat içinde serpilip büyüyen genç,
Kalbi mescidlere bağlı müslüman,
Birbirlerini Allah için sevip buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan,
Güzel ve mevki sahibi bir kadının beraber olma isteğine "Ben Allah'tan korkarım" diye yaklaşmayan yiğit,
Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse,
Tenhada Allah'ı anıp göz yaşı döken kişi."
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Allah Teala, kullarının sadece kendi rızasına yönelik amellerinden hoşnud olur ve onları, kimseden yardım görme imkanının bulunmadığı yerde himayesine alır.
2. Hadîs-i şerifte sayılan yedi sınıf insanın vasıflarıve yaptıkları, örnek alınacak üstün nitelikli işlerdir.
3. Her güzel ve makbul işin temelinde, sevdiğini Allah için sevmek gibi bir üstün meziyet bulunmaktadır.
4. Gönülleri Allah sevgisi, Allah için sevme, Allah için buğzetme duygusuyla diri tutmak lazımdır.
Bir kadın çocuktur aslında.....çocuk gibi davranmayı sever.erkeğin
kendisine bir çocuğa gösterdiği şefkati göstermesini ister.
Bir çocuğu okşar gibi incitmekten korkarak sevmeli erkek kadını..ama hiç bir kadın çocuk muamelesi görmek istemez.söylediği şeyler çocukça da olsa
dinlenilmesini,dikkate alınmasını ister.
Yani bir kadının çocukluk yapmasına izin vereceksiniz;
ama asla onu bir çocuk olarak görmeyeceksiniz..
Bir kadın güçlüdür aslında.hatta erkeklerden çok daha güçlüdür.ama
bu gücünü herzaman ortaya koymasını sevmez.ister ki,erkeğin gücü
kendisine huzur versin.kendi kendine yapabileceği şeyleri bile erkeğin
yapmasını bekler.böylece hem daha kadın olduğunu hissedecektir hem de
erkeğinin ne kadar güçlü olduğunu görecektir.ancak kadın gücünü göstermek istediğinde
onu engelleyemezsiniz.yapmak istediği birşey
varsa mutlaka yapar.
Bir kadın sevgidir aslında.içinde her zaman sevgiyi >taşır.sevdiklerinden
kolay ayrılamaz.sevdiklerini kolay kolay kıramaz.zor sever;ama,tam
sever.bir kadının tam anlamıyla sevebilmesi için yüreğinin kabul
ettiğini beyninin de kabul etmesi gerekir.ve sevmezse de onu asla sevmeye zorlayamazsınız.belki kolayca yüreğine girebilirsiniz.ancak beyninde
yer
her an terk edilebilirsiniz.sevmediği halde terk
etmeyen
kadınlar da var elbette.bunun tek nedeni ise engelleyemedikleri
acımak" >duygusudur.
Bir kadın yalnızdır aslında.hiçbir zaman kadını bütünüyle
elde
edemezsiniz.kendisine ait bir dünyası vardır ve orada hep
yalnızdır.o
dünyaya kimsenin girmesine izin vermez.hiçbir anahtar o dünyanın
kapısını
açamaz.yalnızlık onun sığınağıdır.o sığınağa ne zaman gireceğine,ne
kadar
kalacağına hep kendisi karar
verir.sığınaktayken oradan çıkmaya
zorlarsanız,onu sonsuza dek kaybedebilirsiniz.
Bir kadın çılgındır aslında.neler yapabileceğini erkek aklı hayal
bile
edemez.üreticiliğinin sınırı yoktur.ama bunu ortaya çıkartmak için
hayatının erkeğini bekler.hoyratça harcamaz üreticiliğini.sadece
erkeğine
saklar.bir kadının gerçek erkeği olmayı başarabilmişseniz çok
şanslısınız demektir.çünkü hayatın içinde olan herşey ancak kadınlar olduğunda
anlam
kazanıyor.yemek yemek,su içmek bile.bir kadının elinden
içtiğiniz
suyla
kendi kendinize bardağı doldurup içtiğiniz su arasındaki lezzet >farkını
anlayabiliyormusunuz?anlıyorsanız ne mutlu size.anlamıyorsanız ne
yazık ki
yaşamıyorsunuz
............bir kadını ağlatırken çok dikkat edin..!!! >
....... çünkü Allah gözyaşlarını sayar.....!!!!
kadın;erkeğin kaburgasından
yaratıldı,ayaklarından yaratılmadı..!!!
öyle olsaydı ezilirdi......!!! >
üstün olsun diye başındanda yaratılmadı......!!
AMA GÖĞSÜNDEN YARATILDI......
Eşit olsun diye......
kolun biraz altında...Korunsun diye...!!! >
KALP HİZASINDA SEVİLSİN DİYE!!!
Allah Resulü (a.s.) şöyle buyurdu: "Ben Cehennemliklerin Cehennemden son çıkacak, ve Cennetliklerin de Cennete son girecek olanını bilip duruyorum. Bu bir kimsedir ki Cehennemden emekleye emekleye çıkar, Yüce Allah ona: Git Cennete gir, buyurur. O kimse Cennete varır, ona öyle gelir ki Cennet dopdoludur (herkes kendine ait yerlerini alıp, işgal etmiş, açık bir yer bırakmamıştır). Dönüp! Ey Rabbim! Cenneti ben dopdolu buldum, der. Yüce Allah yine ona: Git, Cennete gir, buyurur. O kimse Cennete varır. Yine ona Cennet dopdolu gibi gelir. Dönüp: Ey Rabbim! Cenneti ben dopdolu buldum, der. Allah ona: Git, Cennete gir, dünya kadar ve dünyanın on misli kadar yer senindir (yahut dünyanın on misli senindir), buyurur. O kul: Sen yegâne Melik olduğun halde benimle alay mı ediyorsun (yahut bana gülüyor musun?) der. Ravi der ki: (Bu ilahi vaadi o biçare alay etmek olarak düşündüğünden dolayı) Vallahi Allah Resulü'nün (a.s.) gerideki dişleri belirinceye kadar güldüğünü gördüm. (Ravi der ki, Ashap arasında) Cennet ehlinin en aşağı mertebede olanı işte bu kimsedir," denirdi. (kutsi hadis)