DarkAngel

DarkAngel

Üye
04.03.2006
Uzman Çavuş
5.810
Hakkında

  • liamsi adlı arkadaşın açıklaması zaten süper olmuş daha bize söz düşmez...
#06.03.2006 19:20 0 0 0
  • "bilmek istemiyorum" şıkkı biraz yanlış olmuş..ben biliyorum ama okumuyorum açıkcası bazı harflerinide unutmuşumdur..Allahım ne kötü bir durum yarabbim ya içimde istek yok ama inşallah allah(c.c) içime çok güzel bir istek verir.Allah herkese okumayı öğretmeyi öğrenmeyi nasip eylesin !!!
#06.03.2006 19:19 0 0 0
  • ben aslında ortasında kaldım olur veya olmaz.bence olmaz ama yani olsa zaten bugüne kadar olurdu..
#06.03.2006 19:17 0 0 0
  • ben şayet öyle şeytanın aklına uysam kesinlikle o parayı ne fakirlere veririm nede kendim harcarım almam olur biter zateni loto fln oynamam.Umarım oynayanlarında aklı başına gelir.SIRLAR DÜNYASI KALP GÖZÜ vs.oralarda görüyoruz neler olduğunu...

    saygılarımla...
#06.03.2006 19:14 0 0 0
#06.03.2006 18:59 0 0 0
#06.03.2006 18:52 0 0 0
  • bu konuda size katılıyorum..aslında bakıyorumda bazı dilencilere çocuklarının üstlerini başlarını açıyorlar acındırıyorlar bu yanlış kadına bakıyorum yani çalışabilecek durumda içime sinerek vermiyorum ama...allah yardım etsin ne diyim...
#06.03.2006 18:50 0 0 0
#06.03.2006 18:48 0 0 0
#06.03.2006 18:35 0 0 0
#06.03.2006 12:55 0 0 0
#06.03.2006 12:24 0 0 0
#06.03.2006 12:23 0 0 0
#06.03.2006 11:39 0 0 0
  • Degisen bir dünyada, zoraki degisiklikler yasiyoruz. Hatta en degismez sandigimiz aliskanliklar dahi degisebiliyor zamanla...
    Degismeyen tek sey galiba sevginin cazibesi oluyor...
    Birde yalnizlik duygusu...
    Sevginin cazibesi diyorum, cünkü sevgiyi eskittigimiz vakitlerde dahi, sevginin cazibesinden kurtulamiyoruz. Sevginin ve Sevdanin...

    Ayse, Nimet, Hatice, Ebrar...
    Metin, Hasan, Ihsan, Tarik...
    Isimleri asabiliyoruz ama sevmenin cazibesinden kurtulamiyoruz. Sevmenin getirdigi güzellikleri cabuk unutuyor ve ayriliklardan duyulan sancilara nisbet edercesine sariliyoruz...

    Hepsinden agir gelen ise, dost bildiklerimizin sorgulari oluyor.
    Neden basladigini sorgulamayanlar, bitisini sorgu sual fasli ile dayanilmaz sandigimiz acilara boguyorlar.

    "Neden bitti?..."
    "Vah vah vah... Nekadar yakisiyordunuz birbirinize..."
    "Siz bir elmanin iki yarisi idiniz...."
    "Ben demistim sana, uzak dur ondan diye... Simdi hic bosuna üzülme..."

    Yorumlar...
    Sorular...
    Ve biz adina verilen cevaplar...
    Halden anlayan pek cikmiyor.

    Derin kuyular kaziyoruz icimizde ve o kuyulari yine kendimizle dolduruyoruz.
    Bir yanimiz eksiliyor ve asla eski coskumuza kavusamiyacagimiza iman ediyoruz.
    Asilmaz sandigimiz daglar dikiyoruz yollarimiza ve geldigimiz bütün yollara dikenler ekiyoruz, dönüsü olmasin diye.
    Hasret ve keder ile büyütüyoruz dikenleri, daglari ve engelleri...
    Sonunda yine yapayalniz kaldigimiz hissini devlestiriyoruz icimizde.
    Etrafimiz kalabaliklara bogulsada, biz yalniz oldugumuza iman ediyoruz.

    Önce hüzüne boguyoruz geceleri ve zamanla hüzün kederlesiyor.
    Geceleri uyuyamaz oluyoruz, gündüzleri ise uyanamaz...
    Hayat gece basliyor ve günesin dogusuyola bitiyor bizim icin.
    Alt üst oluyor düzenimiz...
    Aliskanliklarimiz degisiyor ve tembellesiyoruz.

    Zamansiz hickiriklar dügümleniyor bogazimiza,
    Onu animsadikca...
    Bir kücük hatira yetiyor, ona dair herseyi tekrar gündemimize tasimak icin.
    Hatirlamak icin önce unutmali insan...
    Unutulmaz sandiklarimizi hatirlayinca,
    busefer onlari unuttugumuz icin kendimize iskenceye basliyoruz...
    Ic hesaplasmalar sürüyor...
    Karmasik siirler yaziyoruz ona dair...
    Bazen onu, suretini ve ona dair herseyi bir harfe sigdiriyoruz.

    Elif diyoruz...
    Mim diyoruz...
    Sin diyoruz...
    Nun diyoruz...
    Vav diyoruz...

    Bilmeyenler anlamsiz buluyor satirlarimizi...
    Zaman geliyor ve zaman geciyor.
    Ilac olur dedikleri zaman...
    Birgün eski misralarimizi okurken, onu degilde ona dair bir vehimi sevdigimizi anliyoruz. Daha siki baglaniyoruz anilara...
    Ve daha da büyütüyoruz icimizde ki daglari...
    ...firtinalari
    ...yanginlari

    Aci veriyoruz kendimize...
    Sucluyoruz ve asagiliyoruz kendimizi..
    Siirler, sarkilar ve öyküler biriktiriyoruz icimizde ona dair,
    onun icin...
    Belkide bizim icin...

    Bazen telefonumuza ezberimizde duran numarasini tusluyoruz.
    Ve karsi taraftan gelen "efendim" sesi ile gönlümüz bir kez daha sizliyor.
    Suc üstü yakalanmis bir cocuk gibi kapatiyoruz telefonu hemen.
    Ve dayanamayarak tekrar ariyoruz.
    Tekrar bir "efendim"...
    Ve tekrar sessizce yerine birakilan ahize...

    Onu hayatimizdan cikaramadigimiz icin kendimize kiziyoruz.
    Hesap vermeye kalkisiyoruz kendimize...
    Iskenceye dönüsüyor bitmis bir masal...
    Yetmiyor onca aci,
    oturup eski mektuplari okuyoruz bir bir...
    Resimleri yaktigimiz güne dair bir öfke beliriyoruz kendimize karsi, icimizde...

    Kimseye anlatamiyoruz bu zulümü...
    Evet zulüm...
    Kendimize...

    Oturup böyle yazilar kaleme aliyoruz...
    Üc nokta ile soyutluyoruz kendimizce, satirlari mahrem duygulardan.
    Kendimizce,
    mahrem olmayanlari siraliyoruz bir bir bos bir sayfaya...
    Paylasilan her kederin tükenecegine inanmak istiyoruz.
    Dayanilmaz boyutlar aliyor acilarimiz...

    Denizde esen poyraz biz;
    Dev dalgalar olusturan...
    O dalgalar arasinda bogulan biz;
    hedefini unutmus bir gemi olarak...

    Degismez saniyoruz makus talihimiiz.
    Hüzün ile basladigimiz yolculugumuza gam ve keder ile devam etmekten bunaliyoruz.

    Zaman geliyor,
    ibadetlerimiz dahi aksiyor...
    Aksamayan ibadetlerimizde ise ruh kalmiyor...
    Biz olmaktan uzaklasiyor ve
    kendimizi sahte dostluklarin kollarina birakiyoruz.

    Kimimiz sigaraya basliyor,
    kimimiz uykuya sariliyor...

    Her gelen gideni aratiyor,
    zira her gelende Onu ariyoruz...

    Aranmasi gerekeni unutuyoruz.
    Bulunmak isteyeni bulamiyoruz...
    Bir bulsak, rahmetiyle bütün acilara son verecegini anlamiyoruz...

    Dostlarin yeni sorgulari,
    ve bitmek tükenmek bilmeyen ic muhasebeler yoruyor iyice...
    Ve birgün...
    Ansizin...
    Bir ayet cikiyor karsimiza, bir dostun vesilesiyle...

    (Nur Suresi 26. Ayet) Kötü kadınlar, kötü erkeklere; kötü erkekler, kötü kadınlara; temiz-iyi kadınlar, temiz-iyi erkeklere; temiz-iyi erkekler de temiz-iyi kadınlara (uygun)dur. Bu (temiz ola)nlar, onların söyledikleri iftiradan uzaktır. Onlar için mağfiret ve (cennette) cömertçe bir rızık vardır.

    Onca zaman sizlanmanin nekadar yersiz oldugunu görüyoruz..
    En cok O'ndan utaniyoruz...
    "Herseyi en iyi bilen"in O oldugunu unutmus olmanin ezikligiyle,
    dua etmekten bile utanir hale geliyoruz.
    Hic ummadigimiz anda bir huzur hücum ediyor gönlümüze...

    (Nur Suresi 149.Ayet) Bir hayrı açıklar veya gizlerseniz ya da bir kötülüğü affederseniz, bilin ki, Allah da çok affedicidir, her şeye gücü yetendir.

    Ayeti ile dahada rahatliyoruz...
    Affediyoruz ve unutmaya gayret ediyoruz...
    Ve dua ediyoruz...

    Rabbim katindan gelecek her hayra muhtacim!!! (Hz. Eyub'un duasi)

    Gecikmis bir teslimiyet ile, Rabibmizin katindan gelecek hayri bekliyoruz.

    (Bakara Suresi 277.Ayet) Îman edip salih (makbûl ve ecir kazandıran) iş yapanların, namazı dosdoğru kılıp, zekatı verenlerin Rab'leri katında mükafatları vardır. Onlar için hiç bir korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır.

    Rabbimizin mahzun etmeyecegi kullardan olmanin yolunu kavramis olmanin sevinciyle eski kederlere son vermeyi arzuluyoruz...

    (Bakara Suresi 216. Ayet) Olur ki (bazen) hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlı olur ve hoşunuza giden bir şey de sizin için şer olur(İşlerin nefse değil, Hakk'ın rızasına uygunluğu aranmalıdır.) (Hayırlı ve doğru olanı) Allah bilir, siz bilemezsiniz.

    Bir kez daha utaniyoruz onca hayiflanmadan ötürü...
    Bizler icin ser gönünlerde aslinda bizler icin hayr olabilecegini,
    herseyin en güzelini Rabbimizin bilebilecegini unutmus olmanin ezikligi büyüyor busefer icimizde...

    (Şura Suresi 28.Ayet) O, (insanlar) ümit kestikten sonra (kullarına) yağmuru indiren, rahmet (ve bereket)ini (her yere) yayandır. Övülmeye layık gerçek dost ve yardımcı da O'dur.

    Ümitle ve sevgiyle Rabbimiz katindan gelecek hayri beklemeyi ögreniyoruz...
    Sevgiyle,
    cünkü sevginin cazibesinden yine kurtulamiyoruz...
    Allah'in yoluna dönmüs olmanin huzuru ile,
    "Hayat aslinda güzeldir" diyebiliyoruz...

    Ve...
    Birgün, ansizin Onun nisan haberiyle bir kez daha sinaniyoruz...
    Aciya yelteniyoruz önce...
    Sonra "Rabbimiz katindan hayr" diliyoruz...
    Ve bir kez daha duaya siginiyoruz...
#05.03.2006 16:39 0 0 0
  • ( Seyyid Kutub'un "Yoldaki isaretler" isimli Kitabinin özetidir)

    Günümüzde insanlık tam bir ateş çukurunun kenarında durmaktadır. Bu durum hastalığının kendisi değil sadece belirtisidir. İnsanlığın bu duruma gelmesinin asıl sebebi, sağlıklı bir hayat nizamı kuran ve geliştiren "değerler sisteminin iflas etmesidir. Batı dünyası tüm insanlığı kuşatan cihanşümul bir hayat nizamı kurmak şöyle dursun kendi varoluş gayesini kendisine bile kanıtlayamamaktadır. Nitekim demokrasi efsanesinin iflasıyla yüz yüze gelmesi toplumculuk (sosyalizm) adı altında doğu dünyasına özgü olan rejim biçimini ödünç almak zorunda bıraktı onu.
    Bu tün beşeri düzenlerin hemen hemen hepsi insan fıtratına aykırıdır. Bu yüzden kokuşmuş ya da uzun süre baskıcı rejimlerin uyguladığı otoriter ortamlarda gelişebilir ancak.
    İnsanlık için yeni bir dünya düzeni artık zorunlu ... Çünkü batılı adamın tüm insanlığı yönetmesi son bulmak üzere. Bu batı uygarlığını iktisadi ve askeri açıdan güçsüz duruma düşmesinden dolayı ortaya çıkan bir sonuç değil, aksine batılı adamın insanlığı yönetmesine imkan veren "değerler düzeni" ne sahip olamamasından kaynaklanmaktadır.

    İşte bütün bu sayılan değerlere sahip yeni dünya düzeni olamaya layık tek sistem İslam"dır.

    Yine bu dönemde ortaya çıkan bölgecilik ulusalcılık gibi bölgesel temellere dayalı toplumsal çıkışlar da fonksiyonunu tamamlamıştır; onlarından insanlığa sunacağı bir şey yok. Son tahlil de bireyci ve toplumcu düzenler de iflas bayrağını çekti.
    En zor anların yaşandığı bir dönemde insanlığa yeni bir dünya düzeni sunmak için sahneye çıkma sırası artık İslam"a gelmiştir. Bu dönem artık ümmet dönemidir. Allah"ın yeryüzündeki iradesini gerçekleştirmek için seçip çıkarılan "Müslüman ümmet" dönemi.
    Dönem İslam dönemi ancak bir ümmet bir toplum içinde biçimlenmedikçe işlevini yerine getiremez İslam... İslam ümmeti hayatları düşünceleri tutum ve davranışları örgütleri değerleri ve değer yargıları... bunların tamamı İslam metoddan kaynaklanan insan topluluğudur. Bu niteliklere sahip ümmet Allah'ın şartlarına göre yönetim biçimi yeryüzünün tamamından kaldırıldığından beri varlığını yitirmiştir.

    İslam'ın bir kez daha insanlığa "yeni bir dünya düzeni" sunma konusundaki yüce işlevini yerine getirebilmesi için bu ümmete yeniden varlığını kazandırmak gerekir. İslam la ve islami metotla yakından uzaktan alakası olmayan fosil haline gelmiş nesiller düşünceler tutum ve davranışlar düzenler .. tarafından yok edilen bu ümmet kavramının yeniden diriltilmesi mecburidir.
    Yeniden yaratılış girişimi ile "yönetim"i ele geçirmek arasındaki mesafenin ne denli uzak olduğunun bilincindeyim. Çünkü İslam ümmeti uzun zamandır varlığını yitirmiştir. Onun alanı boş bırakması ile insanlığın yönetimini yıllarca başka düşünceler başka milletler başka dünya görüşleri almıştır.
    Günümüz dünyası yaşamı düzenleyen dinamikler ve sistemlerin dayandığı kaynak açısından tam bir cahiliyleyi yaşıyor. Bu cahilliye Allah'ın yeryüzündeki otoritesine özellikle uluhiyet haklarına saldırı temeli üzerine kurulmuştur. özellikle Allah'ın hakmiyet ine saldırı temeline...Söz konusu cahili anlayış otoritesini insanlığa dayandırır. İnsanların bir kısmını bir kısmına rabb yapar.

    Sosyalist düzenlerde insanların topluca ihanete uğraması kapitalist düzenlerde bireyin ve toplumun sömürge ve sermayenin baskısı altında kalarak zulüm görmesi Allah'ın otoritesine saldırının ve Allah'ın insana bağışladığı kutsallığı yadırgamanın ortaya çıkardığı sonuçtan başka bişey değildir.

    İslami diriliş hareketi nasıl başlayacaktır? Öncelikle bu işe bütün benliği ile karar vermiş ve bu yola baş koymuş bir öncü topluluk .. Yeryüzünün tümünde zorbalığını bütün şiddeti ile uygulayan cahilliye hayatına son vermeye kararlı bir topluluk... yeryüzünü kuşatan bu cahiliyeden uzak durmaya çalışırken öte taraftan belirli bir biçimde onunla ilişkide olmayı savsaklamayan bir topluluk...

    "O'nun ahlakı Kuran dı" (Nesei) Bu durumda söz konusu ilk neslin susuzluğunu giderdiği eğitildiği ve kişiliğini biçimlendirdiği yegane kaynak Kuran'dı. Bunun böyle olması o dönemde yaşayan insanlığın medeniyetsiz kültürsüz bilgisiz kitapsız ve eğitimsiz oluşundan değildi. Kesinlikle!
    Allah Resulü , yüreği bütün pisliklerden arınmış yepyeni bir nesil yaratmak istiyordu. Beyni düşüncesi ve bilinci Kuran'ın içerdiği ilahi yöntemden başka şeylerden tamamen arınmış saf arı-duru bir nesil...İşte o nesil sadece ve sadece bu kaynaktan susuzluğunu gideren bir nesildi. Tarihteki eşsizlik bu yüzdendi.

    Sonra ne oldu ? Kaynaklar karıştı safiyet bozuldu! Bu neslin ardından gelen kuşakların beslenme kaynaklarına gerek felsefesi ve mantığı , Pres efsaneleri ve düşünce biçimleri yahudi israiliyatı ve hristiyanlık mistizmi, bunların dışında kalan diğer kültür ve medeniyetlerin tortuları karıştı.
    Bütün bu sayılan kültür ve medeniyet öğeleri Kuran tefsirlerine, kelam ilmine, fıkıh ve fıkıh metodolojisine bulaştırıldı. O nesilden sonra gelen bütün nesiller bu bulanık kaynaktan beslendiler. İşte bundan dolayı o ayarda ikinci bir nesil gelmedi. O nesil ile öteki nesiller arasında açık farklılıktaki birincil faktörün kaynakta meydana gelen bu bulanıklıkta olduğunda kuşku yoktur.
    İlk dönemin eşsiz nesli Kuran"ı, bilgilerini görgülerini kültürlerini arttırmak müzikal bir zevk almak yada dünyasal bir çıkar sağlamak için okumuyorlardı. Kur'an'ı kendisiyle kültür edinen ilim ve fıkhı konularda dağarcık dolduran bir kaynak olarak algılamıyorlardı. Onlar Kuran'ı Allah'ın buyruğu olarak algılıyorlardı ve bu buyruğu savaş alanındaki asker gibi duyar duymaz uyguluyorlardı. Kuran Mushaf sayfalarında yazılı veya zihinde ezberlenmiş bir halde kalmayıp adeta yaşanan bir kültür haline gelmişti. Kısacası Kuran , yaşamın seyrini tamamen kendi çizdiği plana göre değiştirmişti. Kuşkusuz Kuran kendisine bu şekilde yaklaşan ruha açar zenginliklerini.

    İlk neslin yaşadığı dönemde kişi İslam'a girdiği zaman cahiliye dönemindeki geçmişini islamın eşiği önünde tamamen bırakıyordu. Kişi islama girdiği andan itibaren hayatında yepyeni bir sayfa açıldığını biliyordu. Nefsine yenildiğinde geçmişteki kötü alışkanlıkların albenisine kapıldığında .. bir zayıflık hissettiğinde derhal bu tutumunun yanlış olduğunun farkına varır ve hemen Kuran'ın getirdiği hidayet üzere yaşamaya yönelirdi.

    Ayrıca cahili bir çevreden gelenek ve görenekten dünya görüşünden ilişkiler sisteminden tamamen soyutlanma söz konusu idi burada. Şirk akidesinden sıyrılmak tevhid akidesini ; cahili dünya görüşünden ayrılmak ise islamın dünya görüşünü ve varlık anlayışını meydana getiriyordu. Bütün bu sıyrılmalar islami bir toplumu meydana getiriyordu.

    İşte burası bir nevi yolların ayrıldığı bir kavşak noktasıdır. Yolda yürüyüşün başlangıç noktası... yeni yoldaki yürüyüşe , bu noktadan başlanacaktı. cahiliyye toplumunun koyduğu gelenekler orada hakim olan düşünceler ve değerler sisteminin dayattığı bütün baskıların etkisinden kurtulmanın hafifliği ile çıkılan yepyeni bir yürüyüş.

    Bu yürüyüş sırasında müslüman kişi işkence ve aldatmacadan başka bir şeyle karşılaşmıyordu. Ne var ki o kendi benliğinde kesin kararını vermişti ; bu yolda yürüyecek ve menzile ulaşacaktı sonunda. Cahiliyye düşüncesinin dayatmaları cahili toplum geleneklerinin zorlaması artık onu yolundan çeviremezdi.
    Öyle ise islami hareket yöntemi gereği ilk önce yapmamız gereken nedir? Öncelikle İslami hareketin oluşum sürecinde şu an yaşadığımız ve kendisine dayandığımız cahiliyyenin bütün etkilerinden sıyrılmalıyız. Ardından ilk neslin dayandığı ve beslendiği her türlü şaibeden arınmış saf kaynağa dönmekle işe başlamalıyız.
    O kaynağa yöneldiğimizde salt araştırma, dünyasal bir yarar ve haz elde etme tutkusu ile değil uygulama ve eyleme dökme bilinci ile döneceğiz. Kuran'da ki kıyamet sahnelerine vicdanlara nüfuz eden olağanüstü mantığına ve araştırmacıların aradıkları bütün ilmi zevklere tanık olacağız. Fakat bütün bunlarla birincil hedefimiz olmadan karşılaşacağız. bizim birincil hedefimiz Kuran'ın bizden istediği hareketler olacaktır.

    Birinci vazifemiz şu içinde yaşadığımız toplumun değerler sistemini değiştirmektir. Bunun için önce kendimizi değiştirmeliyiz. Yolun yarısında karşılaşacağımız az yada çok değerlerimizden ve düşüncelerimizden dönmememiz ödün vermememiz gerekir.
    Bu yolda elbet zorluk ve sıkıntılarla karşılaşacağız. Bu yol bize ödenmesi zor bir fatura sunacaktır. Ancak ilahi bağışa mahzar oldukları bizzat Allah tarafından onaylanan cahili yöntem karşısında kendisine yardım edilen ilk neslin yolunda yürümek arzusu ile bu yola girdikten sonra başka seçeneğimiz yoktur. İlk nesil gibi biz de bu cahiliyle bataklığından çıkabilmemiz için metodumuz bilmemiz gerekecektir.
    Kuran'ın Mekke de inen bölümü Allah Resulü ne 13 yıl boyunca tek meseleden söz etti. Sunuş biçimi tekrarlanmadan kesinlikle değişmeyen tek meseleden... "uluhiyet-Rububiyet! (ilahlık ve kulluk) ve bunların arasındaki ilişki anlatılıyordu. Akide (inanç) meselesiydi bu.

    Kuran'ın Mekke de inen bölümü insana kendi varoluş sırrını yanı sıra onu çevreleyen varlık aleminin varoluş sırrını da açıklıyordu. Kuran bunu yapmakla kalmıyor insana kim olduğunu nereden geldiğini niçin geldiğini işin sonunda nereye gideceğini ; onu yokluk ve bilinmezlikler diyarından kimin çıkarıp getirdiğini ve kimin tekrar geri götüreceğini vardığı yerde sonunun ne olacağını da soruyordu.
    Bunlardan başka sorularda yöneltiyordu insana ; görerek ve hissedilerek algılandığında şu varlık alemi nedir? Gizemlerle dolu bu alemi kim yarattı onu kim idare ediyor , kim onu evirip çeviriyor? Kuran bununda da kalmıyor, insana bu varoluş aleminin yegane yaratıcısı ve evrenle nasıl bir ilişki içinde olacağını öğrettiği gibi kulların birbirleri ile olacak ilişkilerini de enine boyuna açıklıyordu.
    Allah bu meselenin gereği gibi açıklandığında, insanoğulları arasından seçip çıkardığı seçkin insanların yüreğinde sarsılmaz bir biçimde yerleştiğine kesin kanaat getirinceye dek Kuran Mekke de inen bölümünde bu temel meseleden çıkıp hayatın detayına ilişkin konuların üzerine bina edileceği ilkeler manzumesinin düzenlenmesine geçmedi. Çünkü Allah bu dini bu temel meselenin üzerine kurmayı planlamıştı.

    Şöyle denilebilirdi: Risaletten 15 yıl önce Hacer-i Esved taşının yerine konulması meselesinde hakem tayin edildiğinde verdiği hükümden memnun olunan çevresinde sadık ve emin lakablarıyla tanınan Hz. Muhammed içsel tartışmaların yiyip bitirdiği arap kabilelerini bir araya getirerek kuzeyden Rumların güneyden Pers'lerin gasbettikleri toplarakları işgal altından kurtarmak için "Arap ulusçuluğu" hareketi başlatabilirdi.
    Ve böylece orada hüküm süren egemen güçlerden 13 yıl boyunca gördüğü sert tepkiler sonucu çektiği sıkıntıları çekmezdi; araplar böyle bir çağrıyı hep birlikte kabul ederdi.
    Şöyle de denilebilirdi : Hz. Muhammed arap ulusuna yaptığı çağrıyla liderlik makamına oturur ipleri eline aldıktan sonra her türlü güce sahip olurdu. Bu gücünü önce insani egemenliğine boyun eğdikten sonra insanların Rabblerine ibadet etmelerini sağlama tevhid in kökleştirilmesini sağlamaya yönelik kullanabilirdi.

    ...............................


    Ne varki Alim ve Hakim olan Allah , elçisini böyle bir amaca yöneltmedi. Bilakis onu ve onunla birlikte olan bir avuç güçsüz inanmışı "Lailahe illallah'ı açıktan haykırmaya karşısında başlarına gelecek meşakkatlere katlanmaları yönüne yöneltmeyi yeğledi.
    Yüce Allah milliyetçilik ülküsü ile ortaya çıkmanın ve insanları buna çağırmanın doğru bir yol olmadığını biliyordu. Ülkenin gaspedilen topraklarını Rum ve Pers tağutlarının elinden kurtarıp bir arap tağutuna teslim etmek çözüm değildir. Adı sanı ne olursa olsun tağutun hepsi tağuttur.Yeryüzü Allah'ın mülküdür, O nun adına kurtarılması gerekir. Üzerine "Lailaheillallah" bayrağı çekilmeyen hiç bir toprak parçası Allah adına kurtarılmış değildir...

    Allah Resulu bu dinle gönderildiği sırada arap toplumu servet dağılımı ve eşitlik yönünden son derece kötü bir durumda idi. Küçük çaplı mutlu bir azınlık ticaret ve mal edinme imkanlarını elinde bulunduruyordu. faize dayalı ticari işlemlerle mal üzerine mal yığıyordu. Geriye kalan devasa çoğunluk ise açlık ve yoksulluktan başka hiçbir şeye sahip değildi.

    Burada şu denilebilirdi : Hz. Muhammed toplumculuk adına bayrak açarak, soylu ve sömürücü sınıfa karşı ezilen sınıfları yanına çekerek onlara karşı savaş açabilirdi; ezilenleri , yaşadıkları olumsuz koşulları değiştirmeye, zenginlerden alıp fakirlere vermeye yönelik bir amaca hizmet etmeye çağırabilirdi.
    Devasa çoğunluk işlerine gelen daveti kabul ettikten sonra Hz. Muhammed onların başına geçtikten sonra dizginleri eline alır ardından mutlu azınlık dediğimiz sınıfı da yenilgiye uğratarak liderlik gücünü iyice pekiştirebilirdi. Daha sonra elde ettiği bu otoriteyi kullanarak Rabbinin kendisine verdiği Tevhid akidesini yerleştirmede kullanabilirdi.

    Ne var ki Alim ve Hakim olan Allah onun böyle bir yöntem kullanmasına izin vermedi.Toplumda sosyal adalet anlayışı her şeyi Allah'a dayandıran herşeyi O'na iade eden Allah'ın insanlara eşit olarak dağıttığı şeyleri gönül rızası ile kabullenen kapsayıcı bir itikadi anlayıştan kaynaklanmalıydı. Böylece toplumda sağlıklı bir sosyal dayanışma meydana gelebilir.

    O dönem de yaşayan müşrikler ahlaken erozyona uğramışlardı. Ahlaki değerleri çökmüştü. Cahiliye dönemindeki evlilik türleri de buna bir örnektir. Buna binaen şöyle denilebilirdi : Ahlaki açıdan bu denli çöküntüye uğramış bir toplum içersinde Hz. Muhammed bu yeni daveti ahlaki değerleri güçlendirerek toplumun temizlenmesini ve insanların nefislerini temizlemeyi amaçlayan ahlaki bir reforma davet etme biçiminde de sunabilirdi.
    Hz. Muhammed temiz vicdanlı kimselerin dikkatini çekebilirdi. Bir grup bu daveti kabul ederdi. Bu sayede onlar ahlaklarını ruhlarını iyice temizleyerek yeni sunulan akide modelini kabullenmeye ve sorumluluğunu taşımaya en yakın insanlar olurlardı. Daha sonra "Lailaheillallah" çağrısına öylesine sert tepki ile karşılık vermezlerdi.
    Ancak bu da çıkar yol değildir. Sağlıklı bir ahlak modeli , değerler sistemi kuran bir akide temeline dayandırılabilirdi ancak. Bunun dışında kalan bir temele dayandırılması mümkün değildir.Bu akide anlayışı aynı zamanda bu ölçülerin ve değerler sisteminin üzerine kurulacağı siyasal bir otoriteyi de yerleştirir. Böyle bir otorite kendisine bağlı olanları ödüllendirme diğerlerini ise cezalandırma hakkına sahip olabilir. Söz konusu akide anlayışı yerleştirilmeden kurulan sınırlı siyasal otoritenin gölgesi altında kurulacak değerler sisteminin , ölçülerin ve ahlaksal yapıların tamamı kuralsız, otoritesiz ve yaptırımsız olurdu.

    Zorlu mücadeleler ardından böylesi bir akide anlayışı hakim oldu. İnsanlar kula kulluktan nefsin egemenliğine boyun eğme zilletinden kurtulduğunda "Lailaheillallah" yüreklere iyice yerleştiğinde bu saydıklarımızı Cenabı Hak bu akideye gönül verenlere nasip etti.

    Arap yarımadası Bizans ve Pers egemenliğinden temizlendi. Ancak temizlenme hareketi arap ulusunun kendi egemenliği adına değil sadece Allah'ın egemenliğinin yerleştirilmesi adına yapılmıştı. Sosyal adalet bayrağı sadece Allah adına dalgalandı. Belli bir ırkı temsil etmediği sadece bu akideye gönül verenlerin altında toplandığı için bayrağa şu ibare yazılıyordu : "Lailaheillallah"

    Ahlaklar tertemiz oldu. Herhangi bir yaptırıma gerek duyulmadan gerçekleşti bunlar. Çünki insanlaır denetim altında tutan mekanizma onların vicdanlarına yerleştirildi.Böylece insanlık, ahlaki alan dahil hayatının bütün alanlarında daha önce eşine rastlanılmayan yücelikte bir yüceliğe sahip bir düzen kurmayı başardı. Zirveye ulaşt. İslamın gölgesinde yaşamanın dışında kimse bu zirveye ulaşamayacaktır.


    Bu yüce gaye yi gerçekleştirmek için uygulanacak en kutsal metod davete o dönemde başlanıldığı gibi başlamaktan başka birşey değildir. Davet adına sadece "Lailheillallah" bayrağını yükseltmek onun yanısıra başka bayrakları yükseltmemek. Davet mücadelesinde görünürde son derece zor olan bu yolda yürümekten başka yapılacak birşey yoltur. Bu mücadele de ilk adım olarak ulusçuluğa , toplumculuğa , ahlakçılığa davetle başlansaydı "Lailheillallah" bayrağı yerine başka bayraklar yükseltilirdi.

    Bu din tamamen aktif harekete dayalı eylemsel bir dindir. Yaşamın bütün evrelerine realitelerine kendi emri ile ya onaylar ya dönüştürür ya da kökünden değiştirir. Bundan dolayı Başlangıçta yalnız Allah'ın egemenliğini tanıyan toplumlarda fiili bir olayla karşılaşılmasının dışında yasa koymaz. O sadece varsayımlarla uğraşan bir kuramlar dizgesi değildir. Yalnızca vakıa ile ilgilenen reel bir yöntemdir o.

    Kuran bu inanç beraberliği ile sıcak bir savasın içine giriyordu. Yaşayan insan unsurunun vicdanları üzerine abanarak onları görevlerini icra etmekten alıkoyan geçmişin birikintileri ile girilen bir savaş...

    Müslüman toplumun vicdanlarına kendi akidesini yerleştiren Kuran bir yandan bu Müslüman toplumu çepeçevre kuşatan cahiliye tortularının inanan insan unsurunun vicdanlarının benliklerinin derinliklerindeki kalıntılarına karşı savaşıyordu. Fakat inanç sisteminin yeniden kurulması aşamasının uzun süreli olması, atılan adımların yavaş yavaş ve emin olması da mecburidir.

    Kuran'ın akide sistemini kurmak için 13 sene geçirmesi onun ilk kez inmesinden ötürü değildi. Kesinlikle , eğer Allah dileseydi bu Kuran ı bir kerede tamamen indirir ardından seslendiği kitleyi 13 yıldan uzun veya kısa bir süre İslami kura'ı kavrayabilsinler diye onu incelemeleri hususunda serbest bırakırdı.

    Allah c.c. istiyordu ki bu akideye uygun cemaat ve hareket kurulsun ; akide de bu cemaat ve hareketle birlikte sistemleşsin... O istiyordu ki akide , aktif hareket edebilen bir toplumun dinamik bir biçimi olsun ; fiili olarak hareket edebilen bu cemaat, akide için somut hale gelen bir yapı teşkil etsin.

    Allah c.c. biliyordu ki bir gecede bu nitelikleri taşıyan bir cemaat meydana gelmez

    Bizi çevreleyen cahiliyye, bazı ihlaslı İslam davetçilerinin sinirsel yapılarını bozmak için zaman zaman şu sorularla köşeye sıkıştırmak istemektedirler : Kendisine çağırdığınız orijinal düzeninizin detayları nelerdir? onu uygulayabilmek için çağdaş araştırma yöntemlerine uygun hangi bilimsel araştırmaları gerçekleştirdiniz? Hangi hukuki bulgular elde ettiniz? ... sanki günümüzde İslam şeriatını icra etmek için insanların tek eksiği İslam fıkhını araştırmak ve fıkhı hükümler çıkartmakmış gibi ! sanki insanlar Allah'ın egemenliğine tamamen teslim olmuş da sadece çağdaş araştırmalarla fıkhı hükümler çıkartabilecek müçtehitler bulamıyorlar!!

    Cahili sistemin bu dayatmasındaki asıl amacı Allah'ın şeriatını bir köşeye atarak insanın insana kulluğunu yürürlükte tutmayı sürdürebilmek için kendisine bir gerekçe bulmak yada islami gelişimin boyutlarını yaşanan islami hayatın gerçek sorunlarına karşı çözümler ve yasal düzenlemeler üretmelerini sabote etmekten başka bir şey değildir.

    Müslüman'a gereken bu tür oyunlara gelmemek bu tür oyunları aşmak Allah'ın sistemi dışında kalan bütün sistemleri reddetmektir. Bu tür oyunlar gülünesi oyunlardır.Kuşkusuz İslam da yöntem hakikatle özdeştir. Kesinlikle birbirinden ayırdedilemez. ""Şüphesiz bu Kuran en doğru ya götürür..."" isra 9

    Allah Resulü Hz. Muhammed sayesinde gerçekleştirilen İslam'a davet hareketi yüce elçiler yönteminde yürütülen uzun süreli davet zincirinin son halkasını oluşturur. İnsanlık tarihi boyunca yürütülen bu davet hareketi tek bir amacı gerçekleştirmeyi hedefliyordu "insanlara tek olan ilahlarını ve Hak olan Rabb'lerini tanıtmak yaratılmışların Rabb'liğini kaldırmak

    Söz konusu topluluk aktif, organize bir yapı kazanarak varlığını iyice kökleştirmeli alanını iyice genişletmeli varlığına kasteden şer güçlere karşı toplumca direnmeli bütün bu savaşın ve etkinliklerin cahiliyye toplumundan bağımsız kendi özgün İslam toplumunun yöntemi altında gerçekleştirmelidir.

    İşte öz fakat kapsamlı teorik temellerde ifadesini bulan İslam, ilk andan itibaren ancak böyle bir organik aktif cahiliyye toplumundan tamamen bağımsız ve bu topluma sürekli direnen canlı bir toplulukta temsil edilebilir. Böyle fiili varlıktan soyutlanmış salt kuram biçiminde varolması kesinlikle mümkün değildir.

    Tarih içinden bir kaç örnek verelim : Roma imparatorluğu ; eski çağda en ünlü insan topluluklarının bir araya gelerek oluşturduğu bir toplum yapısına sahipti. Bu imparatorluk çeşitli uyrukları ve renkleri bir araya getirmişti ne var ki bu toplum insanilik bağları ile bağlanmış bir toplum değildi. Akide gibi yüce bir değerle canlılık kazanmamıştı. İmparatorluğun her köşesinde toplumsan yapı senyor-serf (efendi - köle) sınıflaşması temeline dayalıydı.

    ......................

    İngliz imparatorluğu ; Roma imp. luğundan farklı bir yapıya sahip değil çünkü onun mirasçısı. İmparatorluğun yönetimi ingliz ulusu egemenliğindedir. Yönetim altında bulunan "deminyonları" bir müstemleke zihniyeti ile sömürüyorlar. Fransız Portekiz , İspanyol imparatorlukları hepsi de düşük iğrenç ve utanç verici toplumsal düzeylere sahip imparatorluklardı.

    Kominizim de uyruk millet bölge dil ve renk gibi engelleri aşarak kendine özgü bir toplum kurmak istedi. Ancak kurduğu toplum yapısını tüm yönleri ile insanilik temeli üzerine değil sınıf temeli üzerine kurdu. Roma imp. nda aristokrasi temeline dayalı ise bunda da işçi temeli ne dayalı idi.Kominizim de yeme içme ve cinsellik gibi talepler ön planda idi. Halbuki bu tür ihtiyaçlar hayvanilik taşıyan ihtiyaçlardı. Bundan şu sonuç çıkar Kominizt toplum anlayışı insanlık tarihini sadece yeme içme yollarının araştırılıp incelendiği bir tarih olayı olarak kabul ediyordu.

    İslam toplumu ise uyguladığı Rabbani yöntem ile toplumsal yapı içerisinde insanın en özel en özgün özelliklerini ortaya çıkarma geliştirme ve yüceltme etkinliği ile diğer toplumlara özgü toplumculuk bireycilik anlayışından ayrılıyordu. Böylesi asil bir sistem dururken ondan vazgeçip insani yöntemlere sapanlar gerçekte insanlığa düşmandırlar.

    "Deki Alem bakımından en çok ziyana uğrayanları bildireyim mi? Dünya hayatında bütün çabaları boşa gitmiş olan ve kendilerine güzel şeyler yaptıklarını sanan kimselerdir..... " " İşte onlar Rabb'lerini ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkar eden, bu nedenle yaptıkları boşa çıkmış kimselerdir. Kıyamet günü onlar için bir terazi kurmayacağız. İnkar ettikleri ayetlerimi ve elçilerimi alaya aldıkları için onların cezası cehennemdir."" (Kehf 103 - 106)

    İslam düşünce yapılarını ve inanış biçimlerini düzelmek için öncelikle davet ederek ileri çıkar. Bunun ardından insanların vicdanlarına baskı uygulayarak Rabb'lerine kulluktan saptırıp başka şeylerin boyunduruğu altına girmeye zorlayan totaliter teşekkülleri ve onların dayandığı düzenleri ortadan kaldırmak için sözle tebliğ etmenin yanı sıra güç kullanarak ta cihad eder.

    İslam öylesine ideal bir harekettir ki fertlerin vicdanlarını ve yüreklerini egemenliği altına almak için kesinlikle zor kullanma yöntemine başvurmaz. Ancak maddi güce dayalı kendi karşıtı otoriter ve totaliter teşekküllerin karşısına çıkarken de sadece açıklama yolu ile tebliğ etmekle yetinmez.

    İslam'ın bir özelliği de aktif oluşudur. İslami hareket aşamalı bir harekettir. İslam'ın kendine özgü her aşamaya uygun mücadele araçları vardır. Her aşama yerini kendisini izleyen başka bir aşamaya devreder.

    İslam'ın cihad konusunda koyduğu ve uyguladığı yönteme Kuran'i naslardan delil getirme girişiminde bulunan bazı kimseler bunu yaparken cihad konusunun kendine özgü ne yazık ki dikkate almıyorlar. Bu yüzden İslam'ın cihad konusunda uyguladığı yöntemin geçirdiği aşamaların yapısal özelliklerini , değişik Kuran'i nasların bu aşamalarından herhangi birisi ile olan ilişkilerini kavrayamıyorlar. Bundan dolayı söz konusu kimseler cihad konusunda çok büyük yanılgıya düşmekten kendilerini kurtaramıyorlar. Dinin cihad anlayışını tanınmaz bir kılığa sokuyorlar.

    Onların böyle bir yanılgıya düşmelerinin başlıca nedeni Kuran'i naslardan her birisini İslam'da nihai kuralları temsil eden nihai nas olarak kabul etmemelerinden kaynaklanıyor.

    Akılca ve ruhça yılgınlığa düşmüş bazı kimseler "İslam yalnız savunma amacı ile cihad eder" derler. Böylelikle asıl amacı yeryüzündeki tüm tağutları ve tağuti sistemleri kaldırıp insanların tek Allah a kulluk etmelerini sağlamak onları kula kulluk zilletinden kurtarıp Rabb'lerine kulluk etme izzetine eriştirmek olan İslam'ı asıl amacından yönteminden saptırmakla onu başkalarına (özellikle karşıtlarına) şirin göstereceklerini sanırlar. Halbuki bu din kendi inanç sistemini benimsesinler diye insanlara baskı uygulamaz. Sadece akide sistemi ile insanların arasına girmiş veya girmesi olası engelleri ortadan kaldırır.

    Bu din ilk indirildiği gün nasıl ise bu günde öyledir hep öyle kalacaktır. Nitekim İslam'ın ilk indirildiği günlerde Allah Resulü en yakınlarına daha sonra sırası ile kendi kabilesi olan kureyş e çevre kabilelere yarımada da yaşayan tüm Araplara ve son tahlil de tüm insanlığa tek bir şeyi öneriyor ve bunu yapmalarını kendilerinden istiyordu. "kula kulluk etme zilletinden kurtulup tek olan Allah'a ihlas la kulluk etmek..." bu konuda herhangi bir pazarlık yumuşama veya ödün verme diye bir şey yoktur. Din daha sonra mücadele stratejisi için belirlenen başka amaçlara , o aşamalara uygun düşecek araç ve gereçlerle birlikte geçer ve savaşımını bu şekilde sürdürür.

    Allah'ın yeryüzündeki hakimiyeti ne ise yönteminde olduğu gibi yeryüzü egemenliğinin (yönetim hakkının) bir takım itibar sahibi din adamları tarafından kullanılmasını ne de "teokrasi" denilen siyasal sistemlerde olduğu gibi tanrılar adına insanları yönetme hakkına sahip olduğunu iddia eden bir takım seçkin insanların yönetime egemen olması biçiminde kurulamaz. Sadece ve sadece Allah'ın şeriatını yürürlüğe koymak açık ve seçik ifadelerle bildirilen ilahi şeriata yerleştirilen ilkelere uygun biçimde bütün işlerin yönetimi top yekun Allah'a bırakılması ile mümkündür.

    Tirmizi kaydediyor : adiy b. Hatem den : Adiy Allah elçisinin İslam'a davet mesajı kendisine ulaşınca kurtulurum ümidi ile Şam'a kaçmıştı. Zira o cahiliye döneminde Hıristiyan olmuş birisi idi. Adiy Şam da bulunduğu sıralarda kız kardeşi ve bazı yakınları Müslümanlarca esir alınmıştı. Rasulullah kız kardeşini bağışlayarak Adiy'e azad etmişti. Serbest kalan kadın kardeşinin yanına döner. Ve Adiy'in İslam'a ısınmasına çalışır. Bunun üzerine Adiy Rasulullah'ın yanına gelirken onu gören insanlar onun huzura gelişi hakkında konuşuyordu. Nihayet Adiy boynunda gümüş bir haç ile birlikte Allah huzurunun yanına geldi.

    O sırada Raslullah şu ayeti okuyordu :
    "" Onlar hahamlarını ve rahiplerini Allah tan başka Rab edindiler..."" tevbe 31

    Adiy diyordu ki : Ben bu ayeti duyunca Yahudi ve Hıristiyanların onlara bilfiil tapmadığını söyledim. Bunun üzerine Rasululah :

    "Hayır öyle değil. Onlar insanlara Allah'ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal kıldılar (değil mi?) bu onlara kulluk etmeleri anlamına gelir"

    Alah elçisi'nin söz konusu ayetle ilgili bu ilginç yorumu yasama ve yürütmede Allah'ın şeriatından başka bir yasal sisteme uymanın insanı Hak din'den çıkaran bir nevi ibadet , böyle yapmanın , insanların birbirini rab edindikleri anlamına geldiğinin kesin kanıtıdır.

    Mekke döneminde ve hicretin ilk günlerinde Müslümanların savaştan uzak tutulması şundan dolayı olabilir. Mekke döneminde belirli şartlar içersinde belirli bir kavim belirli bir çevrede eğitilerek gelecek yıllarda daha önemli görevler için hazırlanıyordu. Bu bir

    İkinci olarak belirli bir çevrede böylesi bir eğitim verme ve insanları geleceğe hazırlama etkinliğinde bulunmanın başlıca amaçlarından bir tanesi kendisine veya kendisine sığınmış birisine yapılan işkence karşısında sabredebilir bir olgunluk seviyesine ulaştırmak böylelikle onu kendi kişiselliğinden kurtarıp benliğinden soyutlayarak bir daha eski hayatına dönmemeyi yaşamının yegane ilkesi ve ekseni haline getirmek , hayatının bundan sonraki döneminde tutum ve davranışlarını bu yeni olgun kişiliğinin gerekliğine göre düzenlenmesini sağlamaktır.

    Bu eğitim sayesinde artık o tutkularına sinirlerine hakim olabilecek yaşamının ilk dönemlerinde doğal yapısından kaynaklanan güdülerle harekete geçmeyecek, heyecanlarına kapılmayacak, doğal yapısında ve tüm hareket ve davranışlarında ılımlı ve esnek olmayı başaracaktır. Ve o insan hayatının her alanında uyması gereken tüzüğe riayet edecektir. Bu teşkilatın kendisine emrettiği ilkelere ters davranışlarda bulunmayacaktır.

    İslam'ın ilk yıllarında Mekke de inanan kimselere işkence ve zülmedecek siyasi bir organizasyon yoktu. Sadece hareketin velisi durumundaki insanlar himayesinde bulunan müminleri bıktırma ve usandırma yolu ile bu gayeden vazgeçmelerini sağlamak amacı ile bireysel olarak işkence ediyorlardı. Böyle bir ortamda savaşa izin verilmesi demek Mekke de bulunan her evin bir savaş alanı haline getirilmesi demek olacaktı. hatta bununla da kalınmayacak işte İslam bu dur denilecektir.

    İslam'ın gerçekleştirmek istediği asıl amacı insanları benliklerini fesada uğratan seçme hürriyetlerini kayıt altına alan sistemlerin bozucu ve yıkıcı etkilerinden kurtarmaktır. Bu amacı gerçekleştirmek için insanları doğrudan onları bu hale getiren sistemlerle, genel kabul görmüş İslam'a ters dünya görüşleri ile mücadele eder.Onların üzerine saldırır ve onları ortadan kaldırmaya çalışır.

    Eğer Allah c.c. Müslüman bir cemaate belirli bir dönem için cihaddan elini çekmesini istemiş ise bu ilke sorunu değil tamamen bir taktik sorunudur. Yani akide ile değildir. Yalnızca hareketin o evrede gerekli kıldığı mecburiyettir.

    Bir toplumda insanın insanilik yönü en yüce değer olarak alındığında orada yalnızca insani özelikler onurun ve saygınlığın yegane öğesi sayıldığında işte böyle bir toplum medeni bir toplumdur.

    İnsan, milliyet renk ulus ve bölge gibi öğelerin ötesinde de insan olarak kalabilir. Ancak ruh ve fikir öğeleri bir yana bırakıldığında insanın artık insan olarak kalması mümkün değildir. Zira insanın bizzat kendi iradesi , fikrini düşüncesini dünya görüsünü değiştirebilir. Fakat bir ulus içersinde veya dünyanın herhangi bir bölgesinde doğmasına karışamayacağı gibi derisini rengini değiştirme imkanına da sahip değildir.

    Bir toplumda hangi biçimde olursa olsun madde en yüce değer olarak kabul edildiğinde bu kabul ediş ister Marksist düşüncenin tarihi yorumlama için koyduğu "diyalektik materyalizm kuramı biçiminde olsun isterde yolunda insani değerlerin ve insani özelliklerin yıkıma uğratıldığı en yüce değer olarak Amerika Avrupa ve diğer kapitalist toplumlarda olduğu gibi "maddi üretim" biçiminde olsun.. Bu tür toplumlar görünürdeki durumları nasıl olursa olsun aslında geri kalmış yada islami ifadeyle "cahili toplumlar" dır.

    İslami toplum madde olgusunu hafife almaz. Çünkü bu hem içinde yaşadığımız kainatı meydana getiren temel öğe hem bizi de etkisi içine almış bir realitedir. Allah'ın halifesi olmanın dinamiklerinden birisidir maddi üretim. Fakat İslam toplumu yüksek verimlilik için cahilliye toplumların yerle bir ettiği en yüce değerlerin faziletlerin ve kişisel dokunulmazlıkların çöküntüye uğratıldığı madde yi en yüce değer olarak kabul etmez.

    İslam hakimiyette olduğu yerde , sadece insani değerler ve özellikleri yükseltmeye çalışır. toplumu meydana getiren insanları tekrar hayvanileşme tehlikesinden korur.

    Bu akide sistemine inananların sayısı üç kişiyi bulunca bu akide onlara şöyle seslenir, artık siz bir cemaatsiniz, bundan böyle . Bu akideyi benimseyen onun değerler sistemine göre toplumsal yapısını sevk ve idare etmeyen cahiliyye toplumundan tamamen ayrısınız. onunla ilişki bağlarınızı tamamen kesmiş kendine özgü toplum oluşturmuşsunuz. Üç kişi ... on kişi ... yüz kişi...İslam toplumunun varlığı ortaya çıkar.

    Bu varoluş hareketi yola koyulur koyulmaz akide sistemiyle düşünce yapısıyla değerleriyle ölçüleriyle varoluşuyla kabulleriyle ve oluşumuyla fertlerini dahi kendisinden sağladığı cahiliyye toplumundan ayrılarak yeni doğan İslam toplumu ile cahiliyye toplumu arasındaki inanç savaşı başlamış olur.

    Ne var ki islami akidenin ve bu yeni doğmuş İslam toplumunun yapısal özelliği olan "sürekli hareket halinde olma durumu hiç kimseye kendini gizleme fırsatı vermez!. Çünkü bu toplumun üyesi olan her ferdin hareket halinde olma gibi bir mecburiyeti vardır. Akide adına hareket, hayatı adına hareket, toplumu adına hareket... Çevresini kuşatan cahiliyeye karşı ve o çevresindekilerin kendisi üzerinde bıraktığı tortulara karşı hareket. Yani sürekli savaş söz konusu. Cihad kıyamet sabahına kadar sürecektir.

    Doğuş ve oluşum , İslam toplumunu diğer toplumlardan ayıran iki özgün özelliktir. Bu iki özellik İslam toplumunu kesin çizgiyle ayırır. Bunun yanı sıra İslam'a yabancı toplumsal kavramlar ile kendi sorunlarına çözümlenemez, kendi doğasına aykırı araştırma yöntemleri ile araştırılamaz. Başka rejimlere dayalı düzenlemeler ile uygulamada bulunamaz bir nitelik kazandırır yeni kurulan İslam toplumuna.

    İslam Afrika'nın içinde çıplak insanların arasında bile bir medeniyet kurmuştur. Aynı zamanda bu insanlar artık gelenek haline getirdikleri hımbıllıktan sıyrılıp doğanın kendilerine sunduğu maddi zenginliklerden yararlanmak için çalışmaya başlamışlardı. Totemlere tapmayı terkedip alemlerin Rabb'ine ibadet etmeye başlamışlardı. Eğer medeniyet bu değil de başka ne olabilir ?.. (bakara 138)

    İslam uzayın sonsuz boşluklarına , özgürce katlanabilsinler diye insanlığı çamura bağımlı olmaktan kurtarmıştır. En yücelere yükselsinler diye kan ve hayvanilik bağlarından azad etmiştir onları.

    İslam hiç bir konuda cahiliye ile ortaklaşa iş yapma girişimini kesinlikle kabul etmez. Ne düşünce yapısı açısından ne de bu düşünceden filizlenen uygulamalar açısından... Bir şey ya İslam'dır ya cahiliye... Bunun üçüncü bir alternatifi yoktur. İslam'ın bakış açısı gayet nettir. Hak tektir. Hak'tan geriye kalan tek bir kavram vardır. Dalalet...

    Onlara hoş görünmek derdine düşerek İslam'ı olduğundan başka biçimde kesinlikle sunmayacağız insanlara... onların şehevi tutkularını tahrife uğramış düşüncelerini kesinlikle övmeyeceğiz. Son derece şeffaf davranacaz onlara. Açıkça diyecez ki şu içinde yaşamış olduğunuz hayat tamamen necis' tir. Allah İslam'a ve O'nun düzenine inanarak temizlemek istiyor sizi.

    Siz bu dinin düşmanı olan sizler kötü kalpliliğinizden ötürü islami hayatın gerçek dinamiklerini bir türlü göremiyorsunuz. Çünkü sizler bu dine düşman olan sizler İslam'ın hayatı düzenlemesine sürekli karşı çıkmaktasınız. Fakat bizler gördüğünüz gibi Allah'a binlerce hamd olsun ki geleceğinden kesinlikle kuşku duymadığımız Kur'an'ımız şeriatımız tarihimiz ve dünya görüşümüz değerlerimiz, yüreklerimizde mevcut bulunmaktadır.

    Günümüzde bazılarını görüyoruz : İslam insanlara sunarken onun hakkında İslam sanki büyük bir suçla itham edilmektedir de onlarda onu bu suçtan kurtarma derdindeymişler gibi konuşuyorlar. Onu savunurken efendim mevcut dünya düzenleri ,İslam da örneğini ayıpladıkları şu şu hatalarını işliyorlar, halbuki İslam gelişinin üzerinden 1400 küsür yıl geçmiş olmasına rağmen çağdaş medeniyetlerin yaptığından farklı bir şey yapmamıştır....!

    Ne kadar cüce ne kadar kötü bir savunma biçimi....

    İslam kendini temize çıkarmak için cahili dünya düzenlerini ve bunlardan kaynaklanan yararsız tasarruflardan kullanmaz. İslam'ın kendisini insanlara sunduğu açık ve kesin delil şudur. : İslam'ın düzeni diğer dünya düzenleri ile kıyas olmayacak kadar üstündür. Bu düzenleri restore etmek onaylamak rutuşlamak için değil onları kökten kaldırmak için gelmiştir. İslam insanları içlerinde yaşadığı çirkef çukurundan çıkarmak için gelmiştir. onları bataklıkta kutlamak için değil.

    Bize ücret versinler diye insanları islam'a davet etmiyoruz. Yeryüzünde ulvi mertebeler edinmek , fesat çıkarmak ta istemeyiz. Biz insanları İslam'a davet ediyoruz; çünkü onları gerçekten seviyoruz ve onlar için en hayırlı olanı istiyoruz...

    Son
#05.03.2006 16:36 0 0 0
  • Dikkat e-postanız kopyalanıyor!

    Google'ın, kullanıcıların girdiği tüm internet siteleri ile gönderdiği tüm e-postaların kaydını tutarak, e-postaların bir kopyasını sakladığı ortaya çıktı.

    İngiliz The Times gazetesinin sayfalarında geniş şekilde yer verdiği habere göre, Microsoft'un elektronik posta hizmeti 'hotmail'in en büyük rakiplerinden olan e-posta servisi Google'ın Gmail'i kullanılarak gönderilen her elektronik postanın bir kopyası şirketin sunucularında saklanıyor.

    Google yetkilileri, bu durumun reklam uygulamaları için kişinin eğilimlerinin belirlenmesi amacı taşıdığını söylüyor. Bedava olan Gmail kullanılarak gönderilen her elektronik postayla birlikte, şirketin belirlediği bazı reklamlar da gönderiliyor. (İnternet Haber)
#05.03.2006 16:27 0 0 0
  • l Kâfir ile şerîatın furûu hakkında cedelleşme yapılmaz. Zîra o, furûatın aslına iman etmemektedir. Dolayısıyla onunla, ne dört evlilik hakkında, ne kadının şahitliği hakkında, ne cizye hakkında, ne miras hakkında, ne içkinin haramlığı hakkında ne de benzeri konularda mücâdele ve münâzara yapılmaz. Onunla, delilleri aklî olan usûl-ud dîn üzerinde tartışmak ve konuşmakla yetinilir. Çünkü cedelleşmekten maksat, onu bâtıldan hakka, delâletten hidâyete nakletmektir. Bu da ancak onu küfürden imana nakletmekle olur. Keza Hıristiyan ile Budizm ve Yahûdilik hakkında da münâzara yapılmaz. Doğrusu bu ve buna benzer konularda onunla konuşmak cedel olarak itibar edilmez. Hıristiyan ne Budist ne de Yahûdi değildir ki, onu bu ikisinden hakka nakledesin! Bu halde onunla konuşmak, onu islama nakletmek için sadece batıl akîdesine münhasır kılınır. Bunun içindir ki,  Üzerinde ittifak ettiğimiz konularda konuşuruz, ihtilaf ettiğimiz konuları da terkederiz  denmez. Çünkü biz, onlarla mücâdele etmekle emrolunduk. Mücâdele etmek de ancak ihtilaf ettiğimiz konularda olur. Ama eğer bir Hristiyan veya bir Kapitalist, bir müslüman ile Budizm yahut Yahûdilik yahut da Sosyalizmin aklen çirkin olduğu üzerinde ittifak edip, bunun etrafında konuşsalar, bu konuşma ne tartışma ne de cedelleşme olarak adlandırılmadığı gibi, Hıristiyanı islama nakledene dek, tartışma ve cedelleşme farziyetinden müslümanın zimmetini berî kılmaz, temize çıkarmaz. Aynı şekilde şöyle de denmez:  Üzerinde ittifak ettiğimiz konuları kafirle konuşup tartışırız, ihtilaf ettiğimiz konularıda Kıyâmet gününe bırakırız. O zaman Allah, dilediğine hükmederek aramızı hallü fasleder. Böyle demek kendisini kafirlerle cedelleşmekten müstağni kılar. Halbuki biz onlarla, ihtilaf ettiğimiz konularda cedelleşmekle emrolunduk. Eğer bunu yapmazsak, kusurlu davrananlardan oluruz. Evet, Hüküm dünyada ve âhirette Allaha aittir. Lakin Allah Subhânehunun fiilinden olanlarla, bizim mükellef kılındıklarımız arasını karıştırmak câiz değildir. İşte bu, kusurlu davranan kimsenin hüccetidir. Daha doğrusu bu, elinde ne bir delil ne de bir şibih delili olmayan kusurlu kimsenin saçmalığıdır, yaygarasıdır.

    l Huzurunda bulunan kimselerin duyabilecekleri tonda sesini yükseltmek ve hasımın yüzüne karşı bağırmamak. İsmi Abdussamed olan Benî Hâşimden bir kişi, El-Memûnun huzurunda konuşurken sesini yükseltir. Bunun üzerine El-Memûn:  Sesini yükseltme Yâ Abdussamed! Çünkü doğru eseddedir(En sahih sözdedir), eşedde(sertlikte), değil. Dediği anlatılır. (El-Hatîb, El-Fakîh vel Mütefakkıh)

    l Hasmını hor görmemek ve halini, durumunu küçümsememek.

    l Hasımın saçmalığına sabretmek, ona karşı ağır başlı olmak ve sürçmesini bağışlamak. Ancak sefih olması hariç, bu takdirde onunla cedelleşmekten ve saçmalıklarından yüz çevrilir.

    l Hiddetlenmekten ve tasalanmaktan kaçınmak. İbn-u Sirîn: Hiddetlenmek; cahilliğin künyesidir. Der. Yani cedelleşmekte. Et-Tabarânînin, İbn-u Abbâstan Rasûlullâh (sav)in

     Ümmetimin en hayırlılarına hiddet musallat olur. Buyurduklarına ilişkin rivâyetine gelince; bunun senedinde Selâm İbn-u Müslim Et-Tavîl vardır ki, o metrûktur. Et-Tabarânînin, Alî İbn-u Ebî Tâlibdan Rasûlullâh (sav)in
    Ümmetimin ne hayırlıları, en hiddetli olanlarıdır. Onlar öyle kimselerdir ki, öfkelendiklerinde (öfkelerinden) çabuk dönerler. Buyurduğuna dâir rivâyetinde de Nuaym İbn-u Sâlim İbn-u Kanber vardır ki, o kezzâbtır.

    l Kendisinden daha iyi bilen birisi ile cedelleştiği zaman, ona: Yanıldın veya kelamın yanlıştır. Dememeli, ancak şöyle söylemelidir: Biliyormusun, bir kimse şöyle derse veya şöyle bir itirazda bulunursa. Ne demeli!. Yahût da danışan, irşat isteyen bir siğa ile itiraz etmelidir. Tıpkı şöyle demesi gibi Doğru olan şöyle şöyle demek değil mi?

    l Cevap vermenin mümkün olabilmesi için hasımın getirdiğini iyice düşünmek ve anlamak, ayrıca hasım kelamını bitirmeden önce konuşmak için acele etmemek. İbn-u Vehbden Mâliki şöyle derken işittim dediği rivâyet olunmuştur: Anlamadan önce verilen bir cevapta hayır yoktur.. Hasımın konuşmasını kesmek edepten değildir. Amma hasım münakaşacı, inatçı, geveze ve lâfazan biri ise, aslolan onda böyle bir şeyin varlığını bildiğinde onunla münâzara yapmamaktır. Fakat münâzara esnasında bunu keşfederse, ona nasîhat eder. Şayet buna riâyet etmezse, konuşmasını keser.
    l Yüzünü hasımına karşı dönmek ve münâzaranın hakkını hafife alarak, hazır bulunanlara ister kendisine muhalefet etsinler isterse kendisine muvâfakat etsinler iltifat etmemek. Eğer bunu hasımı yaparsa, ona nasîhat eder, hâla uslanmıyorsa, münâzarayı keser.

    l İnatçı ve kendi görüşüyle övünen kimseyle münâzara etmemek. Çünkü kendini beğenen kişi, hiç bir kimseden bir sözü kabul etmez.

    l Televizyon kanalları karşısında ve genel toplantı yerlerinde münâzara yapmak gibi, korku meclislerinde münâzara yapmamak. Ancak dininin huzuru içerisinde Allah hakkında kınayıcının kınamasından korkmayan, söylediğinin peşi sıra hapise hatta ölüme bile katlanmaya hazır olan kimse hariç. Veya canından korktuğu Emîr ya da otorite sahibinin meclisinde münâzara yapmamak. Eğer kendisini, Hamza ile birlikte olmaya hazırlamamış ise, bu takdirde sukût etmek daha evlâdır. Zîra o zaman, dini ve ilmi hafifsemiş olur. Burada, eskilerden Ahmed ve Mâlikin konumu ve muâsırlardan, sünneti inkâr ettiği zaman Kaddafî ile münâzara eden kimselerin tavrı zikre değerdir.

    l İster buğz kendisinden olsun, isterse hasımından olsun buğzettiği kimse ile münâzara etmemek.

    l Mecliste hasımı üzerine çıkmaya yünelmemek.

    l Bilhassa hasımına göre marûf olan konularda, kelamı açmamak, uzatmamak. Aksine maksada halel getirmeyen veciz, muhtasar bir ibâreyle hüküm noktasına, yani münâzara mevzûsunu teveccüh etmek.

    l İlmi ve ehlini küçümseyen kimselerle veya münâzara ve münâzara eden kişileri önemsemeyen sefîhlerin huzurunda münâzara etmemek. Mâlik şöyle demiştir:  Bir adam, ilme itâat etmeyen kimsenin huzurunda konuştuğunda, bu ilme hakarettir, aşağılamaktır.

    l Hasımının lisanından ortaya çıksa dahi hakkı kabul etmekten hayıflanmamak. Çünkü hakka rucû etmek bâtıl üzerinde ısrar etmekten daha hayırlıdır ve nihayetin de, sözü dinleyipte en güzeline uyan kimselerden olur.

    l Cevapla muğâlata etmemek. Muğâlata, suâle mutabık olmayan bir cevap ile yanıt vermekle olur. Meselâ, Soru soran kimsenin:  Suudi Arabistan, bir islâmî devlet midir? Diye sormasına karşılık, cevap verenin de:  Orada yargı islâmîdir. Diye yanıt vermesi gibi.
    İşte bu muğâlatadır. Aslında: Evet veya Hayır veya Bilmiyorum diye bu üç cevaptan hangisi mutabık ise, söylenmesi gerekli idi.

    l Zarûri bilgileri bilerek inkâr etmemek. Aksi takdirde kibirlenmiş olur. Bu aynen kâfirlerin, müslümanlara olan düşmanlığını bilerek inkâr eden veya müslümanların ülkelerinde kâim olan nizâmların küfür nizamları olduğunu, yani islâm ile hükmedilmediğini kasden reddeden kimselerin hali gibidir.

    l Tafsilatında kendi sözünü nakzedecek mücmel bir söz söylememek. Tıpkı konuşmasının başında Amerika, islamın ve müslümanların düşmanıdır der, ondan sonra da Amerika, devletlerini ikâme etmek ve kendi kaderlerini tayin etmek (self determinasyon) için Filistinlilere yardım ediyor, çünkü Amerika, adâleti ve hürriyeti seviyor diye söylemesi veya Amerika, zülüm ve diktatörden kurtarmak amacıyla Iraka gelmiştir demesi gibi.

    l Hüccetini, üzerine intibak eden bütün meselelere şâmil kılmaktan kaçınmamak. Mesela özel ihtiyaçlar, özel zarûret menzilesine inerler düşüncesine binaen faiz ile Batıda evler satın alınmasını mübah görmek, sonra da yiyecek, giysi ve evlilik gibi diğer ihtiyaçların faiz ile alınmasını mübah kılmak gibi. Binaleyh bir ihtiyaçtan dolayı bunları mübah kılarsa, bir çok harâmı mübah kılar. Eğer hüccet ve kâidesini bütün ihtiyaçlara şâmil kılmazsa, kendi kendine çelişkiye düşer.

    Allah Subhanehu bizleri söz dinleyen ve sözün en güzeline en doğrusuna tabii olanlardan kılsın
#05.03.2006 16:26 0 0 0