Gazetelerin toplatıldığı, yazarların tutuklandığı, internet sitelerinin yasaklandığı Türkiye'de Başbakan halka bazı gazeteleri almamalarını söylüyor. Bugün 24 Temmuz; sansürün kalkışının 101. yıl dönümü...
Bugün basın bayramı. 2. Meşrutiyet'in ilanı ile birlikte sansürün kaldırılışının 101. yıl dönümü. 24 Temmuz 1908'de Abdülhamit'in 1876 tarihli sansür kararnamesi tarihe karıştı ve Türkiye'de gazeteciliğin başladığı gerçek tarih sayılan bu tarih, sonraki yıllarda basın bayramı olarak kutlanmaya başlandı. Ancak 101 yılda pek bir değişiklik olmadı, Türkiye'de basının üzerindeki baskılar artarak sürüyor.
Türkiye tarihinde basınla en çok tartışan Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan, şimdiye kadar birçok gazeteciyi ve gazeteyi dava etmesinin yanı sıra halkı gazeteleri boykot etmeye çağırmasıyla da hafızalardaki yerini aldı. Basın özgürlüğünü savunan açıklamalarından dolayı Uluslararası Basın Enstitüsü'ne (IPI) ve Dünya Basın Konseyleri Birliği'ne (WAPC) karşı ağır eleştirilerde bulunan Erdoğan, Abdülhamit'i aratmıyor.
Toplatılan ve kapatılan gazeteler
AKP iktidarının en çok kullandığı kavramlardan birinin demokratikleşme olmasına karşın basına karşı hiç de demokratik davranmadığı biliniyor. AKP iktidarı döneminde birçok gazetenin yayını geçici ya da süresiz olarak durduruldu. Bazı gazeteler toplatıldı kimi yayın organlarının ise internet siteleri yasaklandı. Gündem, Alternatif ve Gelecek, Kızıl Bayrak, Atılım, Özgür Ülke gibi gazeteler belli sürelerle kapatılırken Birgün gazetesinin 9 Ağustos 2008 tarihli nüshası İstanbul 12. Ceza Mahkemesi'nin kararıyla toplatıldı. Hayat Televizyonu, Roj, 'Nevruz kutlama görüntülerini sağladığı' iddiasıyla Türksat uydusundan çıkarıldı; kanal yetkililerinin girişimleriyle 'hata' üç hafta sonra düzeltildi.
Vatan gazetesinin internet sitesi, Türk Telekom üzerinden erişim sağlayan internet kullanıcılarına kapatıldı. Vatan gazetesinden yapılan açıklamada, siteyi kapatılma kararının arkasında kamuoyunda Adnan Hoca olarak bilinen Adnan Oktar'ın olduğu bildirildi. Oktar aynı dönemde birçok internet yayınına ulaşımın engellenmesini sağlamıştı. Bu yasaklamalar, dava sonuçlanmadan Oktar'ın başvuru yaptığı anda uygulamaya girdiği için çokça eleştirilmişti.
Bunların yanı sıra hükümet Kanaltürk'e ciddi bir ekonomik baskı uygulamış ve kanalın satılmasına önayak olmuştu.
Dava açılan gazeteciler
Ocak Mart döneminde tam 60 gazeteciye düşünceleri nedeniyle dava açıldı. Aynı dönemde Türk Ceza Kanunu'nun 301. maddesi kapsamında 73 dosya için soruşturma izni verildi. Bu dönemde 29 gazeteci, haklarındaki suçlamaların gazetecilikle ilgili olup olmadığı kesinleşmemekle birlikte, tutuklu bulunuyor.
Hükümet, Türk Ceza Kanunu (TCK) ve Terörle Mücadele Kanunu (TMK) ile ilgili düzenlemeler yapılırken, meslek örgütlerinin ve hukukçuların uyarılarını dikkate almayıp, "uygulamayı görelim" demişti. Bugün gelinen noktada bu kanunlar gazetecilerin ellerini kollarını bağlıyor.
Gazeteci Nedim Şener, Dink suikastı ile ilgili yazdığı "Hrant Dink Cinayeti ve İstihbarat Yalanları" adlı kitap nedeniyle 26 yıl hapis istemiyle yargılanıyor. Cumhuriyet Gazetesi yazarı ve Ankara sorumlusu Mustafa Balbay, Ergenekon davası kapsamında tutuklandı. Balbay'ın elindeki belgelerin yasal olarak suç sayılamayacağı ve bu nedenle de tutuklanmasının yasal olmadığı tartışılıyor.
Akreditasyon iptalleri
AKP iktidarında en çok tepki çeken sansür olaylarından biri de bazı Başbakanlık muhabirlerinin akreditasyonlarının keyfi olarak iptal edilmesiydi. Dönemin Başbakanlık sözcüsü Akif Beki tarafından alınan bir kararlarla Akşam gazetesinden Ali Ekber Ertürk, Hürriyet gazetesinden Turan Yılmaz ile Hasan Tüfekçi, Milliyet gazetesinden Abdullah Karakuş, Star televizyonundan Fatma Çözen ve Evrensel gazetesinden Sultan Özer'in akreditasyonları iptal edildi ve Başbakanlık basın kartları yenilenmedi. Şimdi Radikal'de köşesi olan Beki basın etiği konusunda birçok yazı kaleme aldı.
Muhabirlere sınırlandırma
Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı'nda foto muhabirlerine de sansür uygulanıyor. Son olarak Anayasa Mahkemesi'nin yeni binasının açılış töreninde de aynı sansür uygulanmıştı. Birçok etkinliğe sadece Anadolu Ajansı muhabirlerinin katılmasına izin veriliyor ve bu şekilde sansürlenen fotoğraflar basına sunuluyor. Anadolu Ajansı'nın hükümetin istemediği haberleri sansürlemek konusunda ne kadar mahir olduğu göz önüne alınırsa bu durum tam bir sansür anlamına geliyor.
Tehdit ve baskı
Muhabirlerin neredeyse sık sık kaba şiddete maruz kalmalarına alışıldı. Özellikle iktidarla bağı olanlar bu şiddeti daha aleni bir şekilde uyguluyor. Ankara Büyükşehir Asfalt İşleri Koordinatörü Burhan Yazar'ın, evinin önünü asfaltlatırken kendisini görüntüleyen Kanal D muhabiri Gamze Dondurmacı ve kameraman Doğan Durak'a saldırması ve Bursa'da AKP'li belediye başkan adayının yakınlarının bir eleştiri yazısı nedeniyle Bursa Gündem Gazetesi'ni basmaları ve içeridekileri tartaklamaları bu konudaki örneklerden sadece ikisi.
AKP iktidarında gazetecilere dönük şiddet daha da genişledi ve bir büyükşehir belediye başkan adayı miting meydanında Uğur Dündar ve Mehmet Ali Birand'ı alenen tehdit etti. Erdoğan'ın da katıldığı Ankara mitinginde kürsüye çıkarak medyayı hedef gösteren Gökçek, "Uğur Dündar'a da Mehmet Ali Birand'a da eğer bu Türkiye dar gelmezse bana yazıklar olsun" demişti.
Sendikal hak ihlalleri
Basın alanında sendikal haklar da neredeyse kullanılamaz hale geldi. Sabah-ATV Grubu'nda toplu sözleşmenin sonuçlanmamasının ardından grev kararı asılmıştı. Patron, bazı sendikalı işçilerin işine son vemiş ve daha sonra açılan tüm davaları kaybetmişti. Son olarak grevin 154. gününde İstanbul 2. İş Mahkemesi'nin kararıyla grev durduruldu. Birçok basın kuruluşunda sendikalaşmanın engellendiği ve sendikal çalışma yapmaya çalıştığı için işten çıkartılan işçiler hakkında kara liste tutulduğu iddia ediliyor.
Kriz de gazetecileri olumsuz etkiledi. Geçtiğimiz Ekim'den bugüne kadar 1000 civarında gazetecinin işine son verildiği tahmin ediliyor.
Yandaş medya
AKP, ikinci iktidar döneminde basında bir taraflaşma oluşmasını sağladı. Tüm medyayı kendi yandaşı haline getirmeye çalışan AKP, Doğan Grubu'nu terbiye etmek için ona da saldırdı. Bu süre içinde "yandaş medya" tanımını kullanan AKP, basının bloklaşmasını ve haberlerde otosansürün ortaya çıkmasını sağladı.
Sivil faşist terimi sol jargonda 80 öncesinden beri "resmi" herhangi bir görevi bulunmayan ülkücü militanlar için kullanılagelmiştir, 2000'ler Türkiye'si ise bu tabiri daha derin bir anlamda kullanmamız için uygun bir zemin sunuyor.
Askeri vesayet rejimini tasfiye ettiklerini söyleyenlerin yerine sivil faşizmin vesayetini inşa ettikleri günümüz Türkiye'sinde, faşistlerin de bu sivilliğin dili içerisinden konuşması, sivil bir faşizmi icra etmesi gerekiyor.
Muhsin Yazıcıoğlu öldükten sonra yazılanları hatırlayın; cemaatinkinden Aydın Doğan'ınkine bütün bir matbuatın sözbirliği etmişçesine, yılların Reis'inden bir özgürlük ve demokrasi savaşçısı çıkarma çabalarını, BBP'yi ve Alperen Ocaklarını demokrasiye iman etmiş ve asla Ergenekon'un oyununa gelmeyecek örgütlenmeler olarak övgülere boğmalarını
Evet, artık kelimenin gerçek anlamıyla sivil bir faşist hareketimiz var. Bir klasik müzik konserini basarak tekbir getirip namaz kılmayı sivil ve demokratik bir hak olarak sunan, meşruluğunu sivilliğinden ve demokrasiden alan, kendisini bir sivil toplum örgütü olarak tarif eden bir faşist hareket. Üstelik cemaat ve F tipi örgütlenme tarafından aksiyoner bir güç olarak himaye altına alınmış, kollayıp gözetilen, gerektiğinde yeni sivil faşist rejimin Sturm Abteilung mensupları olarak görev yapacak hem genç hem sivil hem de rahatsızlardan oluşan bir hareket.
BBP Genel Başkan Yardımcısı Hakkı Öznur'un Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'ın konuyla ilgili yaptığı sert açıklamaya verdiği ve Alperen Ocakları'nın internet sitesinde de yer alan yanıt, BBP'nin artık, liberal-muhafazakâr ittifak eliyle yıllardır örülmekte olan ve hegemonik hale gelmiş bulunan söylemin içerisinden konuşmaya başladığını açık bir şekilde gösteriyor. BBP, kendi söylemini bu sivil ve demokrat söylemin sınırları, kodları ve argümanları içerisine yerleştiriyor, dilini ona göre kuruyor, meşruluğunu bu söylem üzerinden kurmaya çalışıyor, çünkü sivil faşizmin iktidar bloğunda kendisine de bir yer olduğunu biliyor.
Hakkı Öznur açıklamasında, Ertuğrul Günay "bir devlet adamına yakışır bir üslupla değil, Stalinist bir militanın bolşevik ağzıyla konuşmuştur. Bakan, hala soğuk savaş döneminden kalma militarist, statükocu, seçkinci, jakobenist solcu tavrını sürdürmektedir" diyor.
Zamanın ruhu, iki cümlede ancak böylesine başarılı bir şekilde dile getirilebilirdi, Öznur'u kutlamak gerekiyor!
Altında Hakkı Öznur'un imzası olmasa bu sözlerin kime ait olduğunu düşünürsünüz?
Aynı anda hem stalinizme, hem bolşeviklere, hem sosyalistlere küfredeceksiniz, üstelik bununla da yetinmeyecek, artık soğuk savaş bitti deyip militarizme karşı, statükoya karşı, elitizme ve jakobenizme karşı tavır alacaksınız.
Öznur'un yerine bu sözleri Murat Belge, Etyen Mahcupyan, Hasan Cemal, Rasim Özgür Kütahyalı, Fehmi Koru ya da Hüseyin Gülerce de sarf edebilirdi, kimse de garipsemezdi.
Bu, sivil toplumculuğun bir zaferidir, Türkiye sivil toplumcu bir faşist hareket ve sivil faşist yetiştirmeyi başarmıştır, ne kadar övünülse yeterli olmayacaktır.
Ya Öznur'un Alperenlerle ilgili söyledikleri? Aşağıdaki satırlarda Alperen gençlerin yerine Genç Siviller yazın, bakalım herhangi bir anlam değişikliği oluyor mu?
"Alperen gençler demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne inanır, demokrasi dışı arayışlara kökten karşıdır.
Alperen gençler militarist, faşist, darbeci, cuntacı, mafyacı, çeteci, karanlık yapılarla mücadele etmektedir
Alperen gençler şiddeti reddeder. Terörün çıkmaz bir sokak olduğunu bilir ve asla hukuk dışına çıkmazlar.
Alperen gençler her zaman demokratik usul ve kaidelere uymuşlar ve uymaya da devam edeceklerdir."
Alperen Ocakları ile Genç Siviller'in, Hakkı Öznur'la Murat Belge'nin, farklı kutuplardaymış gibi görünseler de, aynı söylemin içerisinden konuştukları, kavgalarını dahi aynı söylem üzerinden icra ettikleri bir tarihsel momentteyiz.
Bir sivil faşizmden, liberal ve muhafazakâr bir diktatoryadan söz etmememiz mümkün mü?
Yılmaz Güney'in senaristliğini, oyunculuğunu veya yönetmenliği yaptığı filmler Beyoğlu Sineması'nda gösterilmeye devam ediyor.
Güney Filmcilik tarafından 12 Eylül askeri darbesinden önce kurtarmak amacıyla yurtdışına kaçırılan negatiflerin üç senelik bir çalışmanın ardından restore edilmesiyle hazırlanan filmler 26 Haziran da başlayan programla seyirci karşısına çıkmıştı. Programda Seyit Han, Umut, Duvar, Edişe, Zavallılar, Ağıt, Aç Kurtlar, Sürü, Arkadaş ve Yol bulunuyor.
Her gün her seansta 5 TL ücretle yapılan gösterimler devam ediyor. Filmlerin gösterimi 16 Temmuz da son bulacak.
Gösterim Programı:
12 Temmuz Pazar Endişe
13 Temmuz Pazartesi Yol
14 Temmuz Salı Ağıt
15 Temmuz Çarşamba Sürü
16 Temmuz Perşembe Arkadaş
Bakırköy Nâzım Kültürevi, 2 Temmuz 1993'te yitirdiklerimiz anısına 4 Temmuz 2009 Cumartesi günü saat 18:00'de şair Kemal Özer ve Efe Duyan'ın katılacağı "Temmuz İçin Yaralı Semah" adlı söyleşiyi organize etmişti.
Kemal Özer'in 30 Haziran Salı günü aramızdan ayrılması nedeniyle, Kültürevi söyleşiyi "Kemal Özer Bakırköy'de" başlığıyla, yazarlar, şairler ve tüm Nazım dostlarının katılımı ile aynı gün ve saatte yapacağını duyurdu.