eyLem_güzeLi

eyLem_güzeLi

Üye
13.08.2007
Uzman Onbaşı
3.368
Hakkında

#20.10.2008 13:35 0 0 0
#20.10.2008 12:44 0 0 0
#20.10.2008 12:11 0 0 0
#20.10.2008 11:54 0 0 0
  • noimage

    (1810-1856)

    Robert Schumann, Almanya'daki Romantik hareketin öncülerinden birisi olan Alman besteci, eleştirmendir.

    8 Haziran 1810'da Almanya'nın Zwickau kentinde doğan Robert Schumann, kitap satıcısı Friedrich August Schumann ile Johanna Christiane Schnabel'in beş çocuğundan en gencidir. Gençliğinde babsının kitaplığındaki Lord Byron ve Sir Walter Scott'un romantik hikayelerini okuyan Robert, şair olmayı hayal ederdi. Müziğe de yeteneği olan Robert, küçük yaşta piano dersleri aldı ve babasının teşviğiyle küçük parçalar bestelemeye başladı. Edebiyat ve müzik, Schumann için sanatsal yaratıcılığının ortaya koymada kullanabileceği iki ayrı araçtı ve ileriki yıllarda piano çalma olanağını yitirince yeteneklerinin çift yönlü gelişmesinin büyük faydasını gördü.

    Schumann, 1826'da babasının ölümünden sonra şiir yerine müziğe ağırlık vermeye karar verdiyse de annesi onun ticarete yönelmesini istiyordu. 1821'de annesinin ısrarıyla hukuk öğrenimi için Leipzig'e gitti fakat orada zamanını müzik, edebiyat ve çeşitli sosyal faaliyetlerle geçirdi. Piano dersleri aldı ve besteler yaptı. Zamanla annesini hukuk değil, pianist olarak kariyer yapması konusunda ikna etti. Piano öğretmeni Friedrich Wieck'in ailesinin Leipzig'deki evine taşındı ve yoğun bir çalışma sonucu pianoda virtüöz seviyesine ulaştı. 1832'ye kadar önemli piano eserlerinin bir kısmını yazdı. Fakat kısa bir süre sonra ellerindeki bir sakatlık sonucu piano çalamaz oldu. İddialara göre elindeki problem, parmaklarını güçlendirmek için kullandığı bir makineden kaynaklanmıştı; başka bir iddiaya göre frengili bir yaranın iyileşmesi için uygulanan tedavinin sonucuydu. Sağ elinin orta parmağını kullanamaz olunca besteci-pianist yerine besteci-eleştirmen kimliğine büründü ve kararlılıkla beste yapmayı sürdürdü.

    1834'de, 19.yy'ın en önemlilerindne birisi haline gelecek bir müzik gazetesi çıkardı (Neue Zeitschrift für Musik) 10 yıl boyunca gazetenin editörlüğünü ve baş yazarlığını yaptı. Çağdaşları Frederick Chopin, Hector Berlioz, genç Johannes Brahms ve Franz Schubert'i tanımak için büyük gayret sarfetti. Eleştirilerini zaman zaman Eusebius ve Florestan gibi takma adlarla yayınladı. Bu iki isim onun içinde taşıdığı biri dalgın, hülyalı, diğeri ise coşkun, ateşli iki farklı karakteri yansıtıyordu. Bu ikili ruh, sadece yazılarında değil, bestelerine de ortaya çıkıyordu.

    Gönül ilişkileri Schumann'ın hayatında önemli bir yer oynadı. En büyük aşkı, Friedrich Wieck'in kızı Clara idi. Clara çok yetenekli bir besteci idi. Friedrich Wieck, gençleri birbirinden ayırmak için elinden geleni yaptı. 1837'de sözlenseler de uzun süre bir araya gelemediler ve Robert Schumann, bu yüzden çok acı çekti. 1838-1839 yıllarında Clara'nın çalması için çok başarılı bir piano eseri besteledi (C Major Arabesk, Op. 18). 1840'da yasal engelleri aşarak evlendiler. Evlilikten sonra Schuman, şarkılar bestelemeye başladı. 140 şarkı (lied) besteleyen Schumann, bu türün en güzel örneklerini verdi. Bu türdeki eserlerinin en ünlüsü Dichterliebe 'dir. Bir pianist-besteci olan Schumann, şarkılarındaki duyugunun anlatımında pianoya büyük rol verdi.

    1840'a kadar enstrümental müziğin vokal müzikten daha üstün olduğunu savunan Schumann'ın, fikir değiştirererek vokal eserler bestelemeye başlamasının arkasında Dichterliebe'in şairi Heinrich Heine'a duyduğu hayranlık ve gün ışığına çıkardığı besteci Schubert'in eserlerini onun şarkılarından etkilenmesi vardır. Ayrıca Clara'ya söylemek istediklerini şarkılarla doğrudan söyleyebilmek için şarkı bestelmeyi seçmiştir. Ancak piano alanındaki yeteneği ile besteciliğini birleştirerek insan sesi ile pianonun eşit önemde olduğu eserler besteledi. Bu yaklaşım, Schumann'ın lied türüne en büyük katkısı oldu.

    Schumann, 1850'de Dusseldorf şehri müzik direktörlüğü pozisyonuna getirildi, ancak 1854'te gençliğinden beri zaman zaman ortaya çıkan; son yıllarda ise ilerleyen ruhsal hastalığı nedeniyle görevinden alındı. Delirmekten her zaman korkmuş olan Schumann'ın bu korkusu halüsinasyonlarının artması sonucu iyice büyüdü ve sonuda 1854'te bir intihar girişiminde bulundu. Başarısız olan bu girişimden sonra bir akıl hastanesine yatırıldı ve 29 Temmuz 1856'da orada öldü.

#19.10.2008 20:38 0 0 0
  • noimage

    Doğum Yeri:Florina
    İlk ve orta öğrenimini, Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesinin yerleştiği Urla'da ve İzmir'de yaptı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi (1941). En sürekli işi Urla ve İzmir'deki avukatlıkları oldu (1950-1957). Sonraki yılları, sadece yazarlığı iş edinerek Paris'te, İstanbul'da, İsrail'de geçti, İstanbul'a yerleşti (1970-)

    İlk şiiri Urla Halkevi dergisi Ocak'ta çıkmıştı (1939). Garipçiler'in (Orhan Veli ve arkadaşları) ve öteki 1940 kuşağı şairlerinin ortak konu ve yazışlarından, bir süre sonra sıyrılarak, yalın bir duyarlığın şairi oldu. Şiirlerinde net bir görünümle, birey halleri (seviler, ayrılıklar, özlemler, acılar vb.), gündelik hayat, toplum ve dünya durumu yansıda hep. Şiirimize kalın, aydınlık bir Cumalı çizgisi çizdi. 1955'ten sonra şiiri, hikayeyi, oyunu, romanı birlikte yürüttü. Yazdığı bütün türlerde uzatmalardan kaçınan, şiirli bir yoğunluk yarattı.

    Roman ve hikaye kitaplarının sonraki baskıları da olan yazarın, ilk baskı yıllarıyla eserleri:

    Şiir kitapları: Kızılçullu Yolu (1943), Harbe Gidenin Şarkıları (1945), Mayıs Ayı Notları (1947) Güzel Aydınlık (1951), Denizin İlk Yükselişi (ilk üç kitabının topluca, 2. Baskısı, 1954), İmbatla Gelen (1955), Güneş Çizgisi (1957), Yağmurlu Deniz (son iki kitabının 2. Baskısı ve yeni şiirler, 1968), Başaklar Gebe (1970), Ceylan Ağıdı (1974), Aç Güneş (1980), Bozkırda Bir Atlı (1981), Yarasın Beyler (1981), Tufandan Önce (1983), Aşklar Yalnızlıklar (toplu şiirler I, 1985), Kısmeti Kapalı Gençlik (toplu şiirler II, 1986)

    Hikaye kitapları: Yalnız Kadın (1955), Değişik Gözle (1956), Susuz Yaz (1962), Ay Büyürken Uyuyamam (1969), Makedonya 1900 (1976), Kente İnen Kaplanlar (Değişik Gözle kitabını da içerir, 1976), Dila Hanım (1978, Dila Hanım hikayesi filme de alındı), Revizyonist (1979), Yakubun Koyunları (1979), Aylı Bıçak (1981; Uzun Bir Gece adıyla ikinci basım 1991)

    Romanları:Tütün Zamanı (1959. 2.b Zeliş adıyla 1971), Yağmurlar ve Topraklar (1973), Acı Tütün (1974), Aşk da Gezer (1975), Uç Minik Serçem (1990), Viran Dağlar (1994)

    Oyunlarını sayısı on dokuzdur; bunlardan on ikisi, 1969, üçü 1973 ve son üçü 1977'de üçer üçer, numaralı altı kitapta toplandı: Oyunlar 1 (Boş Bezik, Ezik Otlar, Vur Emri); Oyunlar 2 (Susuz Yaz, Tehlikeli Güvercin, Yeni Çıkan Şarkılar); Oyunlar 3 (Nalınlar, Masalar, Kaynana Ciğeri); Oyunlar 4 (Derya Gülü, Aşk Duvarı, Zorla İspanyol); Oyunlar 5 (Gömü, Bakanı Bekliyoruz, Kristof Kolomb'un Yumurtası); Oyunlar 6 (Mine, Yürüyen Geceyi Dinle, İş Karar Vermekte). Çalıkuşu (1963), Yaralı Geyik (1980), Dün Neredeydiniz (1983), Bir Sabah Gülerek Uyan (1990), Vatan Diye Diye (1990), Devetabanı (1992) kitap halinde yayınlamdı, ayrıca [Ahmetlerim (1974-1990 Devlet tiyatrolarında) Şafak Karakolu (1978) İstanbul Şehir Tiyatrolarında (1980) sahnelenecekken askeri yönetimce yasaklandı.] Devlet tiyatroları repertuarına alınan Ceyhan ile Sevdican (1988) ve Yalnız Ölü (1990) henüz sahnelenmemişlerdir. Boş Beşik (1951, 1967) Susuz Yaz (1963, 1973) olmak üzere ikişer kez filme alındı. Zeliş (1969) filme, (1974) TV'ye, Mine (1983), Vasfiye Öyküsü (Adı Vasfiye adıyla 1985), Bir Sabah Gülerek Uyan (Dul Bir Kadın adıyla 1986), Derya Gülü (1986), Uzun Bir Gece (1987), Öç Öyküsü (Tutku adıyla 1986) sinemaya aktardılar. Boş Beşik, Ezik Otlar, Susuz Yaz, Mine, Derya Gülü, Nalınlar, Zeliş radyoya uygulandılar. Zeliş ile Ezik Otlar, Dağlı ile Muharrem öyküsü, Bakanı Bekliyoruz TV'ye aktarıldılar. Boş Beşik vokal bale olarak sahnelendi (1993).

    Yazarın her türden eserleri yirmiyi aşkın dilde çevrildi. Oyunlarından Mine, Nalınlar (1963) İtalyanca, Derya Gülü (1966 İbranice, 1991 İngilizce), Susuz Yaz (1975 İngilizce), Tehlikeli Güvercin (1969 Rusça), Vur Emri (1975 Slovence, 1977 Farsça) olarak yayınlandılar. Susuz Yaz 1981'de Oslo radyosunda Norveç dilinde, Derya Gülü 1967'de Zagrep radyosunda Hırvatça yayınlandı.

    Bütün oyunları, daha sonra yazılan ve oynanan bazı oyunları da içererek Tekin Yayınevi tarafından yeniden yayımlandı: Bütün Oyunlar 1 (1983), Bütün Oyunları 2 (1983), Bütün Oyunları 3 (1985)

    Denemeleri: Niçin Aşk (1971), Senin İçin Ey Demokrasi (1976), Etiler Mektupları (1982), Niçin Af (1989), Şiddet Ruhu (1990)

    Günceleri: Yeşil Bir At Sırtında (1990)

    Langston Hughes'ten (1961), Apollinaire'den (1965) şiir çevirileri de olan Cumalı, Yağmurlu Deniz kitabıyla Türk Dil Kurumu 1969 Şiir Ödülü'nü aldı, iki kez de Sait Faik Hikaye Armağanı'nı kazandı ( Değişik Gözle kitabıyla 1957'de, Makedonya 1900 kitabıyla 1977'de). Yaralı Geyik ile Muhsin Ertuğrul (1979), Tufandan Önce ile 1984 Yeditepe Şiir Armağanı'nı, Dün Neredeydiniz adlı oyunuyla da 1982 Kültür Bakanlığı Tiyatro Ödülü'nü, Viran Dağlar ile 1995 Orhan Kemal Roman Armağanı'nı ve Yunus Nadi Roman Ödülü'nü aldı. 1963'te Susuz Yaz'dan alınan film 1964 Berlin Film Festivalinde Altın Ayı ödülünü alarak ülkemize sinema dalında uluslar arası ilk büyük ödülünü kazandırdı.


    Nalınlar adlı oyunu muhteşem..
    sanırım en son devlet tiyatrolarında 99 yılında oynanmıştı..
    Umarım yakın zamanda tekrar tiyatroda seyircilerle buluşur..
#19.10.2008 19:54 0 0 0
  • oyy canomdaki bjk aşkına bakın ya..
    yakışır benim canımıniçine ya
    süpersin canom benim
#19.10.2008 19:17 0 0 0
  • noimage



    (27 Ağustos1770, Stuttgart - 14 Kasım1831), Almanfilozof.
    Günümüzde Almanya'nın güneybatısında yer alan Stuttgart, Württemberg'de doğan idealistAlmanfilozof. Etkisi , hem onu takdir edenler ( Bradley, Sartre, Küng, Bauer, Stirner, Marx ) hem de acımasızca eleştirenler ( Kierkegaard, Schopenhauer, Nietzsche, Heiddegger, Schelling) gibi çok farklı konumlardaki insanlar üzerinde çok geniş bir yelpazede olmuştur. Felsefenin sürekli tartışılan sorunlarının fasit dairesinin dışına çıkmak için, muhtemelen felsefede ilk kez, tarih ve yapının önemli olduğunu ileri sürdü. Efendi-köle diyalektiği nin kavramsallaştırması öz farkındalık oluşması için ötekinin öneminin altını çizdi.
    Bir memurun oğluydu. Tübingen'de ilahiyat okuduktan sonra Bern ve Frankfurt'ta felsefe öğretmenliğine başladı. 1805'te Jena üniversitesine profesör oldu. Başlangıçta Schelling'in öznel idealizm felsefesine inanmış görünüyordu, sonradan kendine ayrı bir sistem kurup onun savunmasını yapmaya başladı. Kurduğu bu felsefe sistemini 'phanomenologie des Geistes' adındaki eserinde anlatmıştır. Bir süre Nürnberg'de kaldıktan sonra Berlin ve Heidelberg üniversitesinde profesörlük yaptı. Bu devrede yazdığı eserler arasında 'Mantık Bilimi' ve 'Felsefe Ansiklopedisi' dikkati çekti.

    Hegel'in kurduğu sisteme 'diyalektik mantık' denilir. Buna göre bir fikir(yani tez), karşısındaki başka bir tezle(anti-tezle) karışır, bundan yeni bir anlayış doğar ki buna sentez denilir.

    Hegel, Kant'ın felsefesine inanmakla beraber onun fikirlerini yetersiz buluyordu. Kant'ın aksine insanların her şeyi öğrenebilceklerine inanmıştı. Hegel'e göre dünya demek mantık demekti. İnsanlar mantığın sınırlarını çözdükleri anda beşerin sınırlarını da çözmüş olacaklardı. Hegel'e göre, biricik, canlı felsefe, çelişmelerin -daha doğrusu karşıtların- felsefesidir; çiçek, meyvanın ortaya çıkmasına yol açar, ama meyvenin ortaya çıkması için de, çiçeğin ortadan kalkması gereklidir. Demek ki üremenin gerçeği, hem çiçek hem meyva olmaktır. Ölüm hem ortadan kaldırmadır, hem yeniden doğuşu sağlayan koşuldur.

    Hegel ömrünün son yıllarını Berlin'de geçirdi. 1831 yazı ve sonbaharı boyunca süren kolera salgınının son kurbanlarında biri oldu. 14 Kasım'da kısa süren bir hastalıktan sonra aniden ölmüştür.

    1 Mutlak idealizm sistemi
    1.1 Ansiklopedi projesi
    1.2 Tarih felsefesi
    1.3 Kültür felsefesi
    1.4 Devlet

    Mutlak idealizm sistemi

    Hegel felsefesi her şeyden önce bireylerin kendi kendilerine ilişkin olarak özgür bir bilince ulaştıkları bir insanlık tarihi felsefesidir. Ama bilinç kendi başına özgür değildir; bilincin özgürleşmesi 'Tinin fenolojisinde'nde betimlenen karmaşık bir süreçle gerçekleşir.

    Bu eserde Hegel, bilincin bütün dünya ölçeğinde kendi kendini nasıl sınadığını ve yalın bir öznel kesinlik ile kendi kendinin nesnel bilgisine nasıl ulaştığını ortaya koyar. Bilinç, dünyanın bilincine vararak, kendi kendisinin bilincine de, 'efendi ile köle arasındaki diyalektik olarak adlandıralan yolla' varacaktır. Gerçekte bu diyalektik, herbiri kendisini olduğu gibi tanıtmak isteyen iki bilinç biçimi arasındaki kölelik ve egemenlik ierini insanlık içinde -çünkü insanlık hayvanlardan kesinlikle farklı olarak, yaşamı aşma yeteğine sahiptir- betimler. Her biri bunu bir ölüm kalım savaşı içinde, hem kendisi hem öteki için yapacaktır. Köle kaybedecek, yaşam önünde diz çökecek ve efendi için çalışarak ona hizmet edecektir. Ancak köle (Marx'ta proleter) esaretinden de bu çalışma içinde ve bunun sayesinde kurtulacaktır; çünkü dünyayı dönüştürerek, kendi kendisine bağımsızlığa ulaşmanın somut araçlarını verecektir.

    Bu süreç sonunda, bilinç Akıl'a ulaşır. Dünya ona yabancı olmaktan çıkar; dünyaya ilişkin bilgisi onun gerçek bilgisidir, ve onun gerçek bilgisi de dünyaya ilişkin bilgisidir. Ama bilinç artık sadece bireyin bilinci değildir; bilinç, içinde 'ben'in biz olduğu, biz'in ben olduğu' tinsel bir topluluğun bilincidir. ve bu da Tin'den başka bir şey değildir. Tin, tarihsel gelişim kilit anları olan belli sayıda 'figures' aracılığla tarih boyunca kendini ortaya koymuştur. Bu kilit anlar yunan etiğinden, Hegel in dönemindeki çağdaş Prusya'ya kadar uzanır. Bu süreç sonunda ancak bilinç, Tinin kendi bilinci haline gelerek mutlak bilgiye ulaşır; filozofda böyle bir bilginin yorumcusu olur.


    Ansiklopedi projesi

    Mutlak, kendi kendini temsil eden öznedir ve kendisine ilişkin bilgisini de felsefe aracığıyla elde eder. Bu nedenle felsefi düşüncenin kendisi mutlak bilgidir. Felsefi Bilimler Ansiklopedisi bu bilgiyi oluşturan kavramların nasıl eklendiklerini ve Doğru'ya ulaşmasına nasıl olanak sağladıklarını göstercektir. Tarih olarak felsefe, önceki bütün felsefeleri kendi içinde bütünleştirir ve aşar. Ancak bunu yalın bir toplama işlemi biçiminde değil. Doğru'nun kendisine ulaşmak üzere gerçekleştirdiği eyleme göre yapar. Felsefenin her parçası bir bütündür, her felsefe bir dairededir ve ansiklopedi dairelerin dairesidir; bunun sonunda ideye ulaşılır ve orada felsefe gerçekleşir.

    Kültür felsefesi

    Geist, kendisini kültür dünyasında diyalektiğin üçlü hareketi gereğince, Sübjektif Geist (Öznel Tin), Objektif Geist (Nesnel Tin) ve Mutlak Geist (Mutlak Tin) olarak açar. Buna göre, subjektif Geist en alt düzeyinden en üst düzeyine kadar insan ruhunu meydana getirir. Geist, kendisine yönelmiş özgür bir varlık, kendisini bilip tanıyan bağımsız bir gerçeklik haline gelmek için, doğadan yavaş yavaş sıyrılır. O, henüz gelişmemiş bir ruh halindedir ve bu haliyle antropoloji biliminin araştırma ve inceleme konusu olur. Ruhun henüz doğadan tümüyle sıyrılamadığı bu aşamada, ona karşilık gelen kavrayış biçimi duyumdur. Ruh, daha sonraki aşamada 'duygu' ya da hissetmeye geçer. Hissetmenin en gelişmiş ve tamamlanmış şekli 'kendini hissetme'dir ve bu bilince giden bir ara basamaktır. Bilinç, böylelikle duyum, algı ve anlayış aşamalarından geçerek kendini özgür bir Ben (Ruh, Zihin) olarak tanır.
    O, bundan sonra başka benleri de tanır ve kabul eder. Böylelikle, Geist kendisini Nesnel Ruh olarak gerçekleştirir ve ortaya ahlaklılık ve Devlet çikar. Bu durum benin kendi içinde kalmaktan kurtularak genel kurallara ve öznellikten nesnelliğe yükselmesi demektir. Böylece, herkes için geçerli olan, herkesi kavrayan nesnel Ruh ortaya çikmis olur. Tarih dediğimiz şey, Hegel'e göre, halklarda beliren Ruhun gelişmesinden başka bir şey değildir. Tarihin belli bir anında, belli bir halk, Ruhun gelişmesini üzerine alır. Ruhun hukuk, devlet, ahlak ve tarih alanındaki bu nesnelleşmesi boyunca kendine dönmesi, kendini tanıması, mutlak Ruhun bilincine varması söz konusudur. Özel isteklerin, tutkuların ve eğilimlerin alanında, herkes için geçerli nesnel ilkeleri ortaya koyarak, onları hukuk, ahlak, devlet şeklinde kabul eden Ruh, bütün koşullardan sıyrılarak kendini tanımaya, kendi özünü farketmeye başlar. Böylelikle, Mutlak Ruh haline gelir.

    Mutlak Ruh da üç adımlı bir hareketle gerçekleşir. Onun birinci aşaması sanat (tez), ikinci aşaması ise dindir (antitez). Buna karşin, onun üçüncü aşaması felsefedir (sentez). Felsefe, Hegel'e göre, hem sanatın hem de dinin aşilması ve onların içlerinde taşidıkları hakikatin daha üst bir düzeyde kavranmasıdır. Felsefe, Geist'ı, mutlak varlık olarak kavrar ve onu hem maddi olmayan bir düşünce, hem de elle tutulup gözle görülebilen bütün varlıkların birliği olarak kavrar.

    Devlet

    Hegel'in devletinin totaliter devletin atası olduğunu söylemek yanlıştır. 'Devlet, der Hegel, ahlakî idenin gerçekleşmesidir' Bu anlamda devlet, bilinçlerin karşılık birbirlerini kavramlarını olanaklı kılan akılcı bir örgüt içinde ussal bir biçimde hareket ettikleri takdirde özgür olan bireylerin özgürlüğünün gerçekleşmesi olarak tasarlanır. Öyleyse bu böyle bir işleyişi garanti altına alan ve bireyleri öznel özgürlüğünün keyfiline karşı koruyan özgürlüğün yaşam geçirilmesine olanak tanıyan devlettir. Eric Weil'in gösterdiği gibi Hegel et l'Etat ('Hegel ve Devlet) bu, herhangi devletin mükemmel olduğu anlamına değil, insnaın özgür olarak ancak devlet içinde gerçekleşebileceği anlamına gelir.
#16.10.2008 21:02 0 0 0
#16.10.2008 00:35 0 0 0
#15.10.2008 23:46 0 0 0
  • noimage

    1925'te Izmir'in Menemen ilçesinde dogdu.Istanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ndeki yüksek ögrenimini yarida birakti, gazete ve dergilerde çalisti. Demokrat Izmir Gazetesi Genel Yayin Müdürlügü ve Basyazarligindan Ankara'da Bilgi Yayinevi Danismanligina geldi (1973-1980). Senaryolarinda Ali Kaptanoglu adini kullandi. Belli basli filmleri: Yalnizlar Rihtimi (Lütfi Akad), Atesten Damlalar (Memduh Ün), Rifat Diye Biri (Ertem Gönenç), Soför Nebahat (Metin Erksan), Devlerin Öfkesi (Nevzat Pesen), Ver Elini Istanbul (Aydin Arakon).
    11 Ekim 2005 tarihinde Istanbul'da yasamini yitirdi..


    MUSTAFA KEMAL

    dağ başını efkâr almış
    gümüş dere durmaz ağlar
    gözyaşından kana kesmiş gözlerim
    ben ağlarım çayır ağlar çimen ağlar
    ağlar ağlar cihan ağlar
    mızıkalar iniler ırlam ırlam dövülür
    altmış üç ilimiz altmış üç yetim
    yıllar gelir geçer kuşlar gelir geçer
    her geçen seni bizden parça parça götürür
    mustafa'm mustafa kemal'im

    diz dövdüm
    gözlerim şavkı aktı sakarya'nın suyuna
    sakarya'nın suları nâmın söyleşir
    hemşehrim sakarya öksüz sakarya
    ankara'dan uçan kuşlar
    kemal'im der günler günü çağrışır
    kahrolur bulutlara karışır
    gök bulut yaşmak bulut
    uca dağlar dev boyunlu morca dağlar
    divan durmuş bekleşir
    mustafa'm mustafa kemal'im

    nasıl böyle varıp geldin hoşgeldin
    çıngı kaymış yalazlanmış gözlerin
    şol yüzünde güneş südü sıcaklık
    ellerinden öperim mustafa kemal
    senin dalın yaprağın biz senin fidanların
    biz bunları yapmadık
    sen elbette bilirsin bilirsin mustafa kemal
    elsiz ayaksız bir yeşil yılan
    yaptıklarını yıkıyorlar mustafa kemal
    hani bir vakitler kubilay'ı kestiler
    çün buyurdun kesenleri astılar
    sen uyudun asılanlar dirildi
    mustafa'm mustafa kemal'im


    karalar kuşanmış karadeniz akmam diyor
    dokunmayın ağlamaktan bıkmam diyor
    bu gece kıyamet gecesi bu vapur bandırma vapuru
    yattığı yer nur olsun mustafa kemal
    ben ölümden korkmam diyor
    korkmam diyen dilleri toz oldu toprak oldu
    değirmen döndü dolandı yıllar oldu
    bir kusur işledik bağışlar mı kimbilir
    o bize öğretmedi kazan kaldırmasını
    günahı vebali öğretenin boynuna
    erdirip oldurana ana avrat sövmesini
    yüreğim kırıldı kanım kurudu
    var git karadeniz var git başımdan
    mızıka çalındı düğün mü sandın
    bir yol koyup gideni gelir mi sandın
    mustafa'm mustafa kemal'im

    ankara'nın taşına bak
    tut ki baktım uzar gider efkârım
    çayır ağlar çimen ağlar ben ağlarım
    gözlerimin yaşına bak
    ankara kalesi'nde rasattepe'de
    bir akça şahan gezer dolanır
    yaşın yaşın mezarını aranır
    şu dünyanın işine bak
    mustafa'm mustafa kemal'im



    --------------------------------------------------------------------------------


    SULTAN-I YEGÂH


    şamdanları donanınca eski zaman sevdalarının
    başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın
    nemli yumuşaklığı tende denizden gelen âhın
    gizemli kanatları ruhta ölüm karanlığının
    başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın

    yansıyan yaslı gülüşmelerdir karasevdalı suda
    bülbüller kırılır umutsuzluktan yalnızlık korusunda
    eylem dağılmış gönül tenha çalgılar kış uykusunda
    ölümün tartışılmazlığı nihayet anlaşılsa da
    başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın


    bir başkasının yaşantısıdır dönüp arkamıza baksak
    çünkü yaşadıklarımız başkasının yargısına tutsak
    su yasak rüzgâr yasak açık kapılar yasak
    belki bu karanlıkta yasakları yasaklasak
    başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın



    --------------------------------------------------------------------------------


    CİNAYET SAATİ

    haliç'te bir vapuru vurdular dört kişi
    demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu
    dört bıçak çekip vurdular dört kişi
    yemyeşil bir ay gökte dağılıyordu

    deli cafer ismail tayfur ve şaşı
    maktulün onbeş yıllık arkadaşı
    üçü kamarot öteki aşçıbaşı
    dört bıçak çekip vurdular dört kişi

    cinayeti kör bir kayıkçı gördü
    ben gördüm kulaklarım gördü
    vapur kudurdu kuduz gibi böğürdü
    hiç biriniz orada yoktunuz

    demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu
    on üç damla gözyaşını saydım
    allahına kitabına sövüp saydım
    şafak nabız gibi atıyordu
    sarhoştum kasımpaşa'daydım
    hiç biriniz orada yoktunuz

    haliç'te bir vapuru vurdular dört kişi
    polis kaatilleri arıyordu
    deli cafer ismail tayfur ve şaşı
    üzerime yüklediler bu işi
    sarhoştum kasımpaşa'daydım
    vapuru onlar vurdu ben vurmadım
    cinayeti kör bir kayıkçı gördü

    ben vursam kendimi vuracaktım



    --------------------------------------------------------------------------------


    YAĞMUR KAÇAĞI

    elimden tut yoksa düşeceğim
    yoksa bir bir yıldızlar düşecek
    eğer şairsem beni tanırsan
    yağmurdan korktuğumu bilirsen
    gözlerim aklına gelirse
    elimden tut yoksa düşeceğim
    yağmur beni götürecek yoksa beni


    geceleri bir çarpıntı duyarsan
    telâş telâş yağmurdan kaçıyorum
    sarayburnu'ndan geçiyorum
    akşamsa eylül'se ıslanmışsam
    beni görsen belki anlayamazsın
    içlenir gizli gizli ağlarsın
    eğer ben yalnızsam yanılmışsam
    elimden tut yoksa düşeceğim
    yağmur beni götürecek yoksa beni

    --------------------------------------------------------------------------------

    KIMI SEVSEM SENSIN

    kimi sevsem sensin / hayret
    sevgi hepsini nasıl değiştiriyor
    gözleri maviyken yaprak yeşili
    senin sesinle konuşuyor elbet
    yarim bakışları o kadar tehlikeli
    senin sigaranı senin gibi içiyor
    kimi sevsem sensin / hayret
    senden nedense vazgeçilemiyor

    her şeyi terk ettim / ne aşk ne şehvet
    sarışın başladığım esmer bitiyor
    anlaşılmaz yüzü koyu gölgeli
    dudakları keskin kırmızı jilet
    bir belaya çattık / nasıl bitirmeli
    gitar kımıldadı mı zaman deliniyor
    kimi sevsem sensin / hayret
    kapıların kapalı girilemiyor

    kimi sevsem sensin / senden ibaret
    hepsini senin adınla çağırıyorum
    arkamdan şımarık gülüşüyorlar
    getirdikleri yağmur / sende unuttuğum
    hani o sımsıcak iri çekirdekli
    senin gibi vahşi öpüşüyorlar
    kimi sevsem sensin / hayret
    in misin cin misin anlamıyorum


    --------------------------------------------------------------------------------

    BEN SANA MECBURUM

    Ben sana mecburum bilemezsin
    Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
    Büyüdükçe büyüyor gözlerin
    Ben sana mecburum bilemezsin
    İçimi seninle ısıtıyorum.

    Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
    Bu şehir o eski İstanbul mudur
    Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
    Sokak lambaları birden yanıyor
    Kaldırımlarda yağmur kokusu
    Ben sana mecburum sen yoksun.

    Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
    İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
    Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
    Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
    Bir kaç hayat çıkarır yaşamasından
    Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
    Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

    Fatih'te yoksul bir gramofon çalıyor
    Eski zamanlardan bir cuma çalıyor
    Durup köşe başında deliksiz dinlesem
    Sana kullanılmamış bir gök getirsem
    Haftalar ellerimde ufalanıyor
    Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
    Ben sana mecburum sen yoksun.

    Belki haziran da mavi benekli çocuksun
    Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
    Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
    Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun
    Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
    Belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
    Kötü rüzgar saçlarını götürüyor

    Ne vakit bir yaşamak düşünsem
    Bu kurtlar sofrasında belki zor
    Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
    Ne vakit bir yaşamak düşünsem
    Sus deyip adınla başlıyorum
    İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
    Hayır başka türlü olmayacak
    Ben sana mecburum bilemezsin.

#14.10.2008 19:26 0 0 0
  • Konu: Yaşar Kemal
    noimage

    1922'de Osmaniye'nin Hemite köyünde doğdu. Asıl ismi "Kemal Sadık Göğceli". 5 yaşında kan davası yüzünden babasını yitirdi. Bir kaza sonucu sağ gözünü kaybetti. İlköğrenimini Adana Kadirli'de yaptı. Yazmaya ortaokul sıralarında şiirle başladı. Şiirleri Adana Halkevi'nin yayını olan "Görüşler Dergisi"nde yayınlandı. Ortaokul son sınıfta okulu bırakmak zorunda kaldı. Irgatlık, amelebaşılık, pirinç tarlalarında su bekçiliği, arzuhalcilik, öğretmenlik, kütüphane memurluğu yaptı. Şiirleri, Ülke, Kovan, Millet, Beşpınar gibi dergilerde yayınlandı. 1950'de komünizm propagandası suçlamasıyla tutuklandı. 1951'de cezaevinden çıktıktan sonra İstanbul'a yerleşti. Cumhuriyet Gazetesi'nde fıkra-röportaj yazarlığı yapmaya başladı. 1962'de Türkiye İşçi Partisi Yönetim Kurulu üyeliğine seçildi. 1963'ten sonra gazeteciliği bırakıp kendini tümüyle kitaplarına verdi. 1973'te Türkiye Yazarlar Sendikası'nın kuruluşuna katıldı, 1973-1974'te genel başkanlığını yaptı. 1952'de ilk kitabı "Sarı Sıcak" yayınlandı. Bu bir öykü kitabıydı. İlk romanı "İnce Memed" 1955'te yayınlandı. 1955-1984 arasında öykü, roman, röportaj ve makalelerden oluşan 33 kitabı çıktı. Bunlardan sırasıyla, Ortadirek, Yer Demir Gök Bakır ve Ölmez Otu "Dağın Öte Yüzü" üçlemesidir. Demirciler Çarşısı Cinayeti, Yusufçuk Yusuf ve Hüyükteki Nar Ağacı ise "Akçasaz'ın Ağaları" ismiyle bir dizidir. Yumurcuk Kuşu ve Kale Kapısı da "Kimsecik" isimli bir dizidir. Bu iki kitapta bir bakıma kendi yaşam öyküsünü anlatır. Yapıtlarında Torosları, Çukurova'yı, Çukurova insanının acı yaşamını, ezilişini, sömürülüşünü, kan davasını, ağalık ile toprak sorununu çarpıcı bir biçimde ortaya koyar.




    --------------------------------------------------------------------------------


    ESERLERİ

    ROMAN:
    Teneke (1955-1987)
    Beyaz Mendil (1955)
    İnce Memed I (1955-1989)
    Namus Düşmanı (1957)
    Ala Geyik (1959)
    Ölüm Tarlası (1966)
    İnce Memed II (1969-1988)
    Yılanı Öldürseler (1981)
    İnce Memed III (1984-1988)
    İnce Memed IV (1987/1989)
    Ortadirek (1960-1989)
    Demirciler Çarşısı Cinayeti (1974-1990)
    Yumurcuk Kuşu (Kimsecik I, 1980-1988)
    Kale Kapısı (Kimsecik II, 1985-1987)
    Yer Demir Gök Bakır (1963-1990)
    Üç Anadolu Efsanesi (1967-1987)
    Ölmez Otu (1968-1988)
    Ağrı Dağı Efsanesi (1970-1990)
    Çakırcalı Efe (1972-1986)
    Yusufçuk Yusuf (1975-1990)
    Al Gözüm Seyreyle Salih (1976-1990)
    Kuşlar da Gitti (1978-1990)
    Deniz Küstü (1978-1990)
    Hüyükteki Nar Ağacı (1982-1990)

    ÖYKÜ:
    Sarı Sıcak (1952-1987)

    RÖPORTAJ:
    Yanan Ormanlarda Elli Gün (1955)
    Çukurova Yana Yana (1955)
    Peri Bacaları (1957-1985)
    Bir Bulut Kaynıyor (1974-1989)
    Allahın Askerleri (1978-1987)

    FIKRA-DENEME:
    Taş Çatlasa (1961)
    Baldaki Tuz (1974)
    Ağacın Çürüğü (1980)

    DERLEME:
    Ağıtlar (1943)

    ÇOCUK KİTABI:
    Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca (1977-1983)

    ÖDÜLLERİ

    1955 Gazeteciler Cemiyeti Özel Başarı Armağanı "Dünyanın En Büyük Çiftliğinde Yedi Gün" başlıklı röportajıyla
    1955 Varlık Roman Armağanı, İnce Memed ile
    1974 Madaralı Roman Ödülü, Demirciler Çarşısı Cinayeti ile
    1977 Fransa Edebiyat Eleştirmenleri Sendikası Yılın En İyi Yabancı Romanı: Yer Demir Gök Bakır
    1979 Fransa Büyük Edebiyat Jürisi Yaz Dönemi En İyi Kitaplar: Binboğalar Efsanesi
    1982 Fransa'dan Uluslararası Del Duca Ödülü
    1984 Fransa Légion D'Honneur nişanı

#12.10.2008 00:38 0 0 0
  • Konu: Pablo Neruda
    noimage


    Bir makinistin oğlu olarak 1904 yılında Şili nin Parral kentinde doğmuştur. Esas ismi Neftali Ricardo Reyes Basalto dur. Daha sonraları Çek şair Jan Neruda'ya olan büyük sempatisinden dolayı Pablo Neruda ismini seçmiştir.Lise den sonra pedagoji okumuş, sonra çeşitli gazete ve konsolosluk görevlerinden sonra 1934-1936 yılları arasında Şili'nin Madrid konsolu olmuştur. İspanyada cumhuriyet için çabalarından dolayı o zamanın General Franco yönetimi tarafından yurtdışı edilmiş ve oradan 1943 yılına kadar Meksika konsolluğuna atanmıştır. 1945 yılında Şili Komunist partisi üyesi olmuş ve daha sonraları 1949.1952 yılları arasında Sovyetler Birliği ve Çin'de yaşamıştır. Aynı partiden senatör seçilen Neruda o yıllardaki baskı rejimi tarafından tutuklanacağı için belli bir süre avrupada sürgün hayatı yaşamış 1952 de tekrar Şili'ye dönmüştür. 1957 yılında Şili yazarlar birliği başkanlığına seçilmiş 1969 yılında Şili Başkanlığı için Komunist partisince aday gösterilmiştir.Fransa başkonsolosluğuda yapan Neruda 21. 10. 1971 tarihinde Nobel Edebiyat Ödülünün sahibi olmuştur.1972 yılında tekrar Şili'ye dönüşünde coşkulu bir şekilde karşılanmış ama 11. 9. 1973 tarihinde Salvador Allendes in öldürülüp faşist Pinochet cuntasının hükümeti devirmesiyle Santiago daki evi yağmalanmış ve bu arada kansere yakalanmış olan Neruda 24. 9. 1973 tarihinde Santiago hastanesinde hayata veda etmiştir. Onun cenaze töreni Baskıcı cunta rejimine rağmen faşist teröre karşı büyük bir protesto yürüyüşüne dönüşmüştür.





    ****
    Açlık Ve Öfke

    Elveda, elveda çiftliğine, fethettiğin
    gölgeye, o berrak dala,
    kutsanmış toprağa,
    öküze, elveda esirgenen suya,
    elveda bayırlara, yağmurla gelmeyen
    müziğe, o kupkuru
    ve taşlı sabah kızıllığının solgun kemerine.

    Juan Ovalle, sana elimi verdim, susuz eli,
    taştan eli, duvardan ve kuraklıktan bir eli.
    Ve dedim ki sana: beddua et o koyu kahverengi kuzuya,
    o en merhametsiz yıldızlara, kurşun renkli bir diken gibi aya,
    gelinsi dudakların kırılmış dallarına,
    fakat dokunma insana, dökme henüz kanını insanın
    dokunarak damarlarına, boyama henüz kumu kanla,
    vadiyi yangınlar içinde bırakma düşmüş
    atardamar dallarının ağaçlarıyla.

    Juan Ovalle, öldürme. Fakat elin
    yanıtladı beni: "Bu toprak
    öldürecek, intikam almak
    isteyecek geceleri, acılığında zehirden
    bir rüzgârdır o yaşlı kehribar hava,
    ve gitar benziyor bir suçlunun
    sopasına, ve bir bıçaktır rüzgâr".
    Pablo Neruda

    *****
    Sadece Ölüm

    Issız mezarlıklar var,
    sessiz kemiklerle dolu mezarlar,
    yürek bir tünelden geçmek zorunda,
    karanlık, karanlık, karanlık,
    bir geminin batışı gibi ölüyoruz içimizden,
    boğuluyoruz sanki yüreğimizde,
    sanki sıyrılarak derimizden düşüyoruz ruhumuza.

    Ceset var,
    yağdan ayaklar, soğuk mezar taşı,
    ölüm var kemiklerde,
    saf bir ses gibi,
    köpeksiz bir havlama gibi,
    duyuluyor bazı çanlardan, bazı mezarlardan,
    şişerek gözyaşı ya da yağmur gibi ıslaklıkta.
    Yalnızken, görüyorum ara sıra
    yelkenli tabutları
    solgun ölülerle hafif çapaları,
    ölü zülüflü kadınları,
    melekler gibi beyaz somuncuları,
    noterlerle evli düşünceli kızları,
    ölülerin dikey ırmaklarına gidiyor tabutlar,
    o mor ırmağa,
    akıntıya karşı, ölümün sesiyle dolu yelkenlerle,
    ölümün sessiz sesiyle dolu.

    Yankıyla geliyor ölüm
    ayaksız bir ayakkabı gibi, elbisesiz bir adam gibi,
    geliyor ve vuruyor yersiz ve parmaksız bir yüzükle,
    geliyor ve bağırıyor ağızsız, dilsiz, gırtlaksız.
    Gene de işitiliyor adımları,
    ve giysisi ses veriyor, bir ağaç gibi suskunca.

    Bilmiyorum, biraz anlıyorum sadece, nerdeyse görmüyorum,
    fakat sanıyorum ki şarkısı ıslak menekşe renginde,
    toprağa alışkın menekşelerden,
    çünkü yeşildir ölümün yüzü,
    ve yeşildir ölümün bakışı,
    içe işleyen rutubetiyle ve öfkeli kıştan
    karanlık renkleriyle bir menekşe yaprağının.

    Fakat ölüm bir süpürge biçiminde yürüyor dünyada da,
    yalıyor yeryüzünü bulmak için ölüleri,
    süpürgededir ölüm,
    ölüleri arayan ölümün dilidir o,
    ipi arayan ölümün iğnesidir o.
    Ölüm yatıyor kışla yataklarında:
    o yavaş döşeklerde, o siyah battaniyelerde
    yaşıyor aylakça uzanarak, ve birden uluyor:
    uluyor çarşafları dolduran kasvetli bir ses gibi,
    ve yataklar yelken açıyor amiral kılığına girmiş
    ölümün durup beklediği limana doğru.
    Pablo Neruda


#02.10.2008 19:29 0 0 0
  • Konu: Ruhi Su
    BEYDAĞI NIN BAŞI
    Beydağının başı kardır borandır
    Yaz bahar gelende Mevlam kerimdir
    Yaylasına vardım yaylası serindir
    Yar kapandı yollarım gelemem gayrı

    Kapandı yollarım gelemem gayrı
    Tükendi mecalimvaramam gayrı

    Aktı gözümün yaşı oldu bir rmak
    Ne müşkülmüş yardan ayrılmak
    Bana haram oldu bu elde durmak
    Yar kapandı yollarım gelemem gayrı

    Kapandı yollarım gelemem gayrı
    Tükendi mecalimvaramam gayrı

    Ateşimyanmadan tüter dumanım
    O yare yazdırdım benimfermanım
    Tabibe giderimyoktur dermanım
    Yar kapandı yollarım gelemem gayrı

    Kapandı yollarım gelemem gayrı
    Tükendi mecalim varamam gayrı

#01.10.2008 14:54 0 0 0
  • Konu: Ruhi Su
    noimage


    1912 Van'da doğan Ruhi Su, 1936 Ankara Müzik öğretmen okulunu, 1942 Ankara Devlet Konservatuarı opera bölümü bittirdi. 1943-45 yılları arasında Ankara Radyosunda, 1950 yılında ise İstanbul Radyosunda konserler verdi. 1952 ye kadar Ankara Devlet Operası sanatçılığı görevini sürdürdü. Aynı yıllarda gerçekleştirilen bazı filmlerin müziklerini yaptı.İngiltere, Almanya, İsveç, Bulgaristan, Hollanda ve Avustralya'ya giderek konserler verdi. 1962 yılında ilk plakları çıktı, 1975 yılında "Dostlar Korosu"nu kurdu



    Seferberlik ve Kuvayi Milliye(1971), Yunus Emre(1972), Karacaoğlan (1973), Pir Sultan Aptal (1974 ), Şiirler Türküler (1975), Köroğlu (1976), El Kapıları (1977), Sabahın Sahibi Var (1978), Semahlar (1979), Çocuklar Göçler Balıklar (1980), Zeybekler (1982 ) isimli çalışmaları ile Türk halk müziğine önemli derlemeler kazandırdı, çok sesli müzik anlayışını geliştirdi. Bugüne kadar 18 müzik CD si, 25 müzik kaseti çıkartıldı. Kitapları yayımlandı. Ulusal ve uluslararası boyutta bir çok ödül kazanmış olan Ruhi Su, 20 Eylül 1985 günü aramızdan ayrıldı.



    Mehmet Ruhi Su, 1912'de Van'da doğdu. Hiç tanımadığı anne ve babasını "Ermeni tehciri" sırasında kaybettiği biliniyor. Çocukluğunu yanlarına verildiği yoksul bir aiIe ve öksüzleri yurdunda geçirdi. Bir ara İstanbul'da askeri okullarda okudu, ancak müzik sevgisi onu yeni arayışlara itti. Adana Öğretmen Okulu'nda okurken, Ankara'ya Müzik Öğretmen Okulu'na girmeyi başardı. 1935'de Cumhurbaşkanlığı Orkestrası'na seçildi, konservetuarın opera bölümünde de okudu ve daha sonra da Devlet Operası'nda çalıştı, bir süre radyoda türkü söyledi. Söylediği bir türkü yüzünden radyodaki işine son verilen Ruhi Su, 1952-57 yılları arasında 1951 TKP tevkifatı dolayısı ile hapis yattı. 1960'ta İstanbul'da Taksim Belediye Gazinosu'nda sahneye çıkan Ruhi Su, bir yandan da halk türkülerini kaydedip, arşivleme görevini üstlendi. Söylediği türkülerdeki siyasi vurgular yüzünden aleyhinde kampanyalar başlatılan ve işini kaybeden sanatçı, türküleri derleyip, yeniden yorumlama işine kendi başına devam etti. 1975'te Dostlar Korosu'nu kurdu. 1978'den sonra ürettiği kasetlerle halk müziğinin, yaygınlaşmasına büyük katkıda bulundu. Ruhi Su, 12 Eylül yönetiminin engellemeleri yüzünden yurtdışında tedavi şansı bulamadı ve 20 Eylül 1985'te öldü. Ruhi Su'nun cenaze törenine binlerce kişi katıldı ve cenaze 12 Eylül döneminin ilk büyük kitle gösterisi haline dönüştü...
#01.10.2008 14:50 0 0 0
#01.10.2008 14:37 0 0 0
  • Konu: Ahmed Arif
    noimage


    1927'de Diyarbakır'da doğdu 2 Haziran 1991'de Ankara'da yaşamını yitirdi. Ortaöğrenimini Diyarbakır Lisesi'nde tamamladı. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü öğrencisiyken 1950'de Türk Ceza Yasası'nın 141. maddesine aykırı davranmak suçlamasıyla tutuklandı. 1952'de gizli örgüt kurma iddiasıyla yine tutuklandı. 2 yıl hepsi hüküm giydi. Cezaevi günleri sona erince Ankara'ya yerleşti. Bir süre plan kopya teknisyeni olarak çalıştı. Ankara'daki gazeteler ve dergilerde teknik işlerle uğraşarak yaşamını kazandı. Gazetecilikten emekliye ayrıldı. İlk şiiri "Millet" dergisinde yayınlandı. Asıl sanatını ve kişiliğini 1948-1954 arasında Yeryüzü Beraber Seçilmiş Hikayeler Yeni Ufuklar Kaynak dergilerinde yayınlanan şiirleriyle ortaya koydu. Ardından uzun bir suskunluk dönemine girdi. 1968'de tek kitabı olan "Hasretinden Prangalar Eskittim" yayınlanınca çok büyük bir yankı uyandırdı. Kitap yayınlanmasından sonraki 12 yılda 18 baskı yaptı.


    SEVDAN BENİ
    Terketmedi sevdan beni,
    Aç kaldım, susuz kaldım,
    Hayın, karanlıktı gece,
    Can garip, can suskun,
    Can paramparça...
    Ve ellerim, kelepçede,
    Tütünsüz, uykusuz kaldım,
    Terketmedi sevdan beni..



    SUSKUN
    Rüya, bütün çektiğimiz
    Rüya kahrım, rüya zindan.
    Nasıl da yılları buldu,
    Bir mısra boyu maceram.
    Sus, kimseler duymasın.
    Duymasın ölürüm ha.
    Aymışım yarı gecede
    Seni bulmuşam sonra
    Yağar bir yağmur sonra...
    Yağıyor yeşil yeşil.
    Bilmezler nasıl aradık birbirimizi,
    Bilmezler nasıl sevdik birbirimizi,
    İki yitik hasret,
    İki parça can.
    Sus, kimseler duymasın
    Duymasın ölürem ha
    Aymışım yarı gecede
    Seni bulmuşam sonra
    Yağar bir yağmur sonra...
    Yağıyor yeşil yeşil.







    ahmed arif, ahmed arif biyografi, ahmed arif biyografisi, ahmed arif download, ahmed arif eserleri, ahmed arif hayatı, ahmed arif kimdir, ahmed arif mp3leri, ahmed arif şiirleri, hasretinden prangalar eskittim, hasretinden prangalar eskittim download, hasretinden prangalar eskittim mp3
#01.10.2008 14:17 0 0 0
  • noimage

    Yazar : Rauda Jamis
    Yayınevi : Everest Yayınları

    Gecelerim, çarpan kocaman bir yürek gibi. Gecelerim aysız; pencereden süzülen gri ışığa gözünü kırpmadan bakıyor. Gecelerim ağlıyor, yastığım nemli ve soğuk. Gecelerim beni yokluğuna itiyor; seni arıyorum, yanımdaki dev bedenini, soluğunu, kokunu arıyorum. Neredesin? Bedenim, şu sakat külçe, senin sıcaklığında bir an kendini unutmak istiyor. Gecelerim paçavraya dönmüş bir yürek. Gecelerim beni aşkla tutuşturuyor, ama senin eksikliğini çektiğini biliyor ve bu gerçek karanlıkta bir bıçak gibi parlıyor. Gecelerim sana uçabilmek, seni uykunda sarmalayıp bana getirebilmek için kanatları olsun istiyor. Ama gecelerim her türlü deliliğin yasak olduğunu ve düzensizlik yarattığını biliyor. Gecelerim senin ve benim hazza eriştiğimizi görmek için röntgencilik yapmak istiyor, ama bedenim birkaç sokağın ya da adi bir coğrafyanın bizi ayırdığını anlayamıyor...

    (Arka Kapak)

#19.09.2008 17:30 0 0 0
  • noimage

    1955 yılında İstanbul'da doğdu. Ankara Alparslan İlkokulu'nu, Ankara Cumhuriyet Lisesi'nde ortaokulu ve Ankara Fen Lisesi'ni bitirdi. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü'nden 1979 yılında mezun oldu ve 1983 yılında ODTÜ Ekonomi Bölümü'nde yüksek lisansını tamamladı. Gazi Üniversitesi'nde Ekonomi Bölümü'nde asistan olarak 1984 yılına kadar çalıştı. 1985 yılında İstanbul'a yerleşti ve bilgisayar yazılım sektöründe Teleteknik ve TESS Şirketlerinin yazılım yöneticiliğini yaptı. 1995 yılına kadar Ana Brittannica, Temel Brittannica ansiklopedileri ve iletişim yayınları için çeşitli veri tabanı uygulamaları yazdı.

    Ortaokul yıllarında başladığı müzik hayatı lise ve üniversite yıllarında da sürdü. 1979 yılında Selim Atakan ve Zerrin Atakan ile kurdukları Yeni Türkü grubu bünyesinde çıkan ilk albümleri "Buğdayın Türküsü" albümünün yanı sıra daha sonraki Yeni Türkü albümlerinde solo vokal, gitar, bağlama, vurmalı çalgılar gibi sazlarda yer aldı. Grubun bestelerinin büyük bir bölümünde imzası vardır.

    1996-2001 yılları arasında çeşitli yapımlarda müzik prodüktörlüğü yaptı ve bir müzik stüdyosu kurdu. Yeni Türkü dışında, özellikle belgesel ve dizi film müzikleri yaptı. 1997'de bu çalışmalardan oluşan etnik-new age tarzındaki enstrümental parçalar, Musikarium adlı albümünde yayınlandı.

    Yaptığı müzikler
    Müziklerini bestelediği belgesellerden bazıları şöyle sıralanabilir:

    Sanatımızla Anadolu (1987, yönetmen: Kerime Senyücel)
    Sanatımıza Üç Bakış (1989, yönetmen: Kerime Senyücel)
    Yüzyılımız Türk Resmi (1991, yönetmen: Kerime Senyücel)
    Atlas (1995, yönetmen: Enis Rıza Sakızlı)
    GAP: Güneydoğu'nun Gerçekleşen Rüyası (1997, yönetmen: Kerim Senyücel)
    Halfeti "Suya Dönüşen Topraklar" (2000, yönetmen: Kerime Senyücel)
    Ezan, Çan, Hazan : Antakya (yönetmen: Kerime Senyücel)
#19.09.2008 17:17 0 0 0