Cahiliyye; insanin insan iradesinin disindaki unsurlar üzerinde toplanmasini temine çalisan, insani insana ve topluma köle yapan bir sistemin; beseriyeti Allah'a ibadetten uzaklastirip, herhangi bir adla anilan beserî sistem ve prensiplere itaata zorlayan yönetimin adidir. Insanlari, kavimlere, renklere, tarihlerinin karanlik çagi efsanelerine yönlendiren, ayri ayri dil farkliligi sebebiyle ümmet suurundan uzaklastirmaya çalisan her türlü despotizm, cahiliyenin bir görüntüsüdür. Kisaca cahiliyye, Allah'in hükmünden baska hüküm arayan ve Allah'in hükmünden baska hükme riza gösterenlerin tavri, hayat biçimi ve sistemidir.
EBREHENIN KULLEYS KILISESINI YAPTIRISI ve KABE'YI YIKMAYA KALKISMASI
Habes Necasi nin Yemen Valisi ve Kumandani Eryat'i öldürerek yerine gecen Ebrehetülesrem Hiristiyandir. Halkin, Hacc Mevsiminde Hacca gitmeye hazirlandiklarini görünce: "Halk, nereye gidiyorlar?" diye sordu. "Mekke'deki Beyt-i Harami Hacc etmege gidiyorlar!" dediler.Ebrehe "O Beyt, neden yapilmistir?" diye sordu.
"Tastan yapilmistir" dediler.Ebrehe "Onun Üzerine ne örtülmüstür?" diye sordu."Bu ülkeden giden Vasail'den (çizgili ince Yemen kumasindan) örtülmüstür. " dediler.Ebrehe "Mesih üzerine yemin ederim ki: ben, size ondan daha iyisini yapacagim ! ' ' dedi.Kayser'e yazarak San'a'da bir kilise yapmak istedigini bildirdi ve bu hususta kendisine yardim edilmesini istedi.Kayser, Ebrehe'ye sanatkarlarla Mermer ve mozaik gönderdi.Ebrehe, meshur Me'rib Kraliçesi Belkisin metrük sarayindan da, ise yarayan tas, mermer gibi ne varsa, hepsini San'a'ya tasittirdi.
Kilisenin insasini, çok siki tuttu. Iscilerden her hangi birisi, günes dogmadan isinin basinda bulunmayacak olursa, Ebrehe'ye götürülür, o da, ceza olarak o isçinin elini keserdi!
EBREHE'NIN KABE'YI YIKMAYA KALKISMASI
Nitekim, isçilerden birisi, isinin basina erkence gelmekte gecikmis günes dogmustu.Cezadan bagislanmasini, Ebrehe'den rica etsin diye ihtiyar annesini de,yaninda getirmisti.Kadincagiz, oglunun mazeretini arz edip bagislanmasini dilemisse de, Ebrehe "Ben, kendimi yalanci çikaramam!" diyerek isçinin elinin kesilmesini emirtti.Bunun üzerine, ihtiyar kadin. Demir baltanla vur (elleri, kollari kes) bakalim dedi.
Bu gün, hakimiyet senin amma, her zaman, senin degildir. Yarin senden baskasiinin olacaktir ! ' dedi . '
Ebrehe "Onu, yanima getiriniz!" dedi. Getirilince, kadina "Bu Kirallik, benden baskasina da, geçecek midir?"diye sordu.Kadin, hiç çekinmeden ` `Evet ! ' dedi.Ebrehe, Kuleys kilisesinin, üzerine cikinca, Aden denizini göre bilecek derecede yükseltmek niyetinde idi. Fakat, "Bu günümden sonra, tas üstüne tas koymayacagim!" diyerek kadinin oglunun elini kesmekten vaz geçti. Halki da, çalismaktan af etti Yapilan Kilisenin disindan yüksekligi, alt mis zira' idi. 0çten, on zira' doldurulmustu.Kiliseye, mermer merdivenle çikilmakta idi.Kilise, hisarla çevrilmisti Kilise ile hisar arasindaki açiklik, her tarafindan iki yüz zira' idi. Kilisenin duvarlari, Yemenlilerin Cerup dedikleri süslü taslarla örülmüstü. Taslarin aralarina burçlari andiran ve birbiri içine girmis müselles seklinde, yesil, kirmizi, beyaz, sari ve kara taslar konmustu.Kilisenin bütün duvarlari, yuvarlak biçiminde kara aban us agaçlari ile bölünmüstü
Agaçlar, bir adamin kucaklayabilecegi kalinlikta idi.Örülen mermerlerin yüksekligi bir zira' idi.Mermerlerin Üzerine, San'a daginin parlak kara taslarindan, onlarin üzerine, parlak sari taslarindan, onlarin üzerine de, parlak ak taslarindan örülmüstü .Kulleys kilisesinin duvarlarinin kalinligi alti zira' kapisinin yüksekligi on zira ' , genisligi dört zira' idi.
Kapiya, kirmizi büyük bir yakut yerlestirdi.Kulleys kilisesinin kapisindan girilince 40x80 zira' genisliginde nakisla sac agacindan gümüs, altin çivilerle tavanlanmis bir ev vardi.Buradan da, sag ve sol taraflardan uzunlugu 40 zira'kadar olan bir sofaya girilmekte idi. Sofanin direkleri cini ile kaplanmisti.Sofadan, 30X30zira'genisliginde bir kubbeye girilirdi.Kubbenin duvarlari, cini ile kaplan mis olup içinde altin gümüs ile süslenmis çelik levhalar bulunmakta idi.Kubbede günesin dogdugu tarafta 1O X 1O zira genisliginde alaca renkte kara mermer konulmus olup Günes vurdugu zaman, içeriden kubbeye bakanlarin gözlerini almakta ve günesin, ayin isigini k u b b e n i n içine aks ettirmekte idi.
HALKIN KULLEYS KILISESINI TAVAF VE ZIYARETE ÇAGIRILISI
Ebrehe, Kulleys kilisesini yaptirdiktan sonra, ona kapicilar, bakicilar da tayin etti.Kulleys'in içinde buhur yakilmaga baslandi Kisa zamanda isten, misk bulasigindan duvarlar kararip mücevherler görünmez oldu. Ebrehe, emr etti. Halk, Kulleys'i, tavaf ve ziyarete basladilar Ebrehe, ayni zamanda bütün Yemen ülkesinde bulunanlara, Kulleys'i hacc ve ziyaret etmeleri gerektigini ilan etti.Bu, Araplarin çok agrina gitti.Kulleys kilisesine ve onu yaptiran Ebrehe'ye kin bagladilar Hatta bir bedevi Arap Kulleys kilisesinin içerisine pisledi.Bazi Arap kabilelerinden Arabiler Kulleys kilisesinde çalisan hademeleri sarhos ederek kilise içerisine kokmus lesler, pislikler attilar.Bunu duyan Ebrehe kizarak bunu muhakkak Araplar yapmistir diyerek öfkelendi ve Kabe'yi yikmak için Necasiden yardim istedi.Necasi yardim maksadiyla elinde bulunan ogünün en iri Fili olan Mahmud`u ve askerlerini gönderdi. Ve Ebrehe ,Kabe'yi yikmak için yola çikti
Bilgisizlik, gerçegi tanimama. Islâm, tam bir aydinlik ve bilgi devri oldugu için, Arabistan'da Islâmiyet'in yayilmasindan önceki devre, daha dar anlami ile Hz. Isa'dan sonra peygamberimizin gelmesine kadar geçen zamana "cahiliyye" devri adi verilmistir.
Cahiliyye, insanin Allah'i geregi gibi tanimamasi, ona kulluk etmekten uzaklasmasi, onun ilâhî hükümlerine degil de kisinin kendi hevâ ve hevesine uymasi, insanlarin koydugu emir ve yasaklara, siyasî sistem ve düsüncelere inanmasidir. Kur'an-i Kerîm'de: "Onlar hâlâ Cahiliyye devri hükmünü mü istiyorlar? Gerçegi bilen bir millet için Allah'dan daha iyi hüküm veren kim var?" (el-Mâide, 5/50) buyurulur. Islâm'in hakim olmadigi ortamlar Cahiliyye çaglaridir. Çünkü ilâhî bilginin kaynagindan yoksun olan ortamlardir. Islâm'in gelisinden önceki dönemde yasayan müsrikler Allah'a isyan etmis onun hükümlerine sirt çevirmis bir toplum olarak son derece ilkel ve cahil hayat sürüyorlardi. Cahiliyye Araplari'nin sürdügü hayattan ve içinde yasadiklari ortamdan bazi örnekleri söyle siralamak mümkündür:
Putlara Taparlardi
Cahiliyye insanlari Allah'in varligini kabul etmekle beraber putlara taparlardi. Onlar putlarinin Allah katinda kendilerine sefaatçi olacaklarina inanirlar ve: Biz onlara ancak bizi daha çok Allah'a yaklastirsinlar diye ibadet ediyoruz" (ez-Zümer, 39/3) derlerdi.
Icki Icerlerdi
Sarap içmek adeti çok yaygindi. Sairleri her zaman içki ziyafetinden bahseder, içki siirleri edebiyatlarinin büyük bir kismini teskil ederdi. Hatta Enes b. Mâlik (r.a.)'in bildirdigine göre Islâm'da içki, Mâide Suresi'nin doksan ve doksanbirinci ayetleriyle kesin olarak haram kilinmis, Hz. Peygamber (s.a.s) tellal bagirttirarak bunu ilân ettiginde Medine sokaklarinda sel gibi içki akmistir (Müslim, Esribe, 3)
Kumar Oynarlardi
Cahiliyye çaginda kumar da çok yaygindi. Cahiliyye Araplari kumar oynamakla övünürlerdi. Öyle ki kumar meclislerine katilmamak ayip sayilirdi. Onlarin sairlerinden biri karisina söyle vasiyette bulunur:
"Ben ölürsem, sen, aciz ve konusma bilmeyen, iki yüzlü ve kumar bilmeyen birini isteme."
Tefecilik Yaparlardi
Tefecilik almis yürümüstü. Para ve benzeri seyleri birbirlerine borç verirler; kat kat faiz alirlardi. Borç veren kimse, borcun vadesi bitince borçluya gelir: "Borcunu ödeyecek misin, yoksa onu artirayim mi?" derdi. Onun da ödeme imkâni varsa öder, yoksa ikinci sene için iki katina, üçüncü sene için dört kat ina çikarir ve artirma islemi böylece kat kat devam ederdi. Tefecilik ve faizin her çesidini haram kilan Allah, özellikle Araplar'in bu kötü âdetlerine dikkati çekerek "-Ey iman edenler! Kat kat faiz yemeyin." (Âli Imrân,3/130) buyurmustur.
Faiz Oranlari Cok Büyüktü
Faizcilik Araplar arasinda o kadar yerlesmisti ki ticaretle onun arasini ayiramiyorlar; "Faiz de tipki alis-veris gibi" diyorlardi. Bunun üzerine inen ayette: "Allah alis-verisi helâl, faizi ise haram kilmistir. " (el-Bakarâ, 2/275) buyrulmustur.
Fuhus Cok Büyük Orandaydi
Cahiliyye Araplar'i arasinda fuhus da nadir seylerden degildi. Cariyelerini zorla fuhusa sürükleyenler vardi. Kur'an-i Kerîm'de bu hususa isaretle: "Iffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhsa zorlamayin. " (en-Nûr, 24/33) buyurulur.
Kocanin birkaç metresi oldugu gibi, kadinin da baskalariyla iliskide bulunmasi, bazi çevrelerce nefretle karsilanmayan bir davranisti. Fuhusla ilgili Cahiliyye Araplarinin su adetlerini zikredebiliriz:
Kadin âdetinden temizlendikten sonra kocasi ona "su adama git ve ondan hamile kal" derdi. Kadin istenilen adamla beraber olduktan sonra kocasi hamileligi belli oluncaya kadar ona yaklasmazdi. Sonra yaklasabilirdi. Bu, iyi bir çocuga sahip olmak için yapilirdi.
Sayilari üç ila on arasinda degisen bir grup erkek kadinin evine girerek, sirasiyla hepsi de onunla cinsi münasebette bulunurdu. Kadin hamile kalip da dogum yaparsa dogumdan bir kaç gün sonra bu erkekleri çagirir, erkekler de zorunlu olarak bu davete istirak ederlerdi. Sonra onlara: "Olanlari biliyo rsunuz, dogum yaptim" içlerinden birine isaret ederek "çocugun babasi sensin" derdi. O da bundan kaçinamazdi.
Bazi fuhus yapan kadinlar da taninmalari için kapilarina bayrak asarlardi. Bu tür kadinlardan biri dogum yaptigi zaman teshis heyeti toplanip çocugun kime ait oldugunu tespit ederdi. O da çocugun babasi oldugunu kabul etmek zorunda kalirdi. (Buhârî, Nikah, 36)
Kadina deger verilmez, hak ve hukuku taninmaz, adeta bir esya gibi telakki edilip miras alinirdi. Biri ölüp karisi dul kalinca ölenin varislerinden gözü açik biri hemen elbisesini kadinin üzerine atardi. Kadin daha önce kaçip bu halden kurtulamazsa artik onun olurdu. Dilerse mehirsiz olarak onunla evlenir, dilerse onu bir baskasiyla evlendirerek mihrini almaya hak kazanir ve kadina bundan birs ey vermezdi. Dilerse, kocasindan kendisine kalan mirasi elinden almak için onu evlenmekten menederdi. Bunun üzerine inen ayette: "Ey inananlar! Kadinlara zorla mirasci olmaya kalkmaniz size helâl degildir. " (en-Nisâ, 4/19) buyurulmustur. (Sevkânî, Fethu'l-Kadir, I, 440).
Yiyeceklerin bazisi yalniz erkeklere ait olup kadinlara yasak ediliyordu. "Onlar: Bu hayvanlarin karinlarinda olan yavrular yalniz erkeklerimize mahsus olup, eslerimize yasaktir. Ölü dogacak olursa hepsi ona ortak olur" dediler (En'âm, 6/139)
Kizlari Diri Diri Topraga Gömerlerdi
Cahiliyye Araplari'nin kötü adetlerinden biri de kiz çocuklarini diri diri topraga gömmeleriydi. Onlar bunu namuslarini korumak veya ar telakki ettikleri için, bazilari da sakat ve çirkin olarak dogduklarindan yapiyorlardi. Kur'an-i Kerîm'de su ayetlerde buna isaret edilir: "Onlardan birine Rahman olan Allah'a isnat ettikleri bir kiz evlâd müjdelense içi öfkeyle dolarak yüzü simsiyah kesilirdi. " (ez-Zuhruf, 43/17), " Diri diri topraga gömülen kiz çocugunun hangi suç la öldürüldügü soruldugu zaman... " (Tekvir, 81/8-9), "Ortak kostuklari Seyler müsriklerden çoguna çocuklarini öldürmeyi süslü gösterirdi. "(el-En'âm, 6/137)
Ekin ve hayvanlarini iki kisma ayiriyor bir kismini Allah'in böyle emrettigini sanarak Allah'a veriyor ve bir kismini da Allah'a es kostuklari putlarina ayiriyorlardi. Onlar bu batil inanç ve adetlerinde biraz daha ileri giderek Allah'in payina düseni aliyorlar, onu es kostuklari putlarin payina ekliyorlardi. Ama putlarinin payindan alip öbürüne ilâve ettikleri görülmüyordu. "Allah'in yarattigi ekin ve hayvanlardan O'na pay ayirdilar ve kendi iddialarina göre: "Bu Allah'indir, Su da ortak kostuklarimizindir" dediler. Ortaklari için ayirdiklari Allah için verilmezdi. Fakat Allah için ayirdiklari ortaklar i için verilirdi. Bu hükümleri ne kötüydü!" (el-En'âm, 6/136).
Bir kisim hayvanlarla ekinlerin bazisini dilediklerinden baskasina yasakliyorlardi. Ayrica bir kisim hayvanlara binerken ve keserken Allah'in adinin anilmasina engel oluyorlardi. (el-En'âm, 6/138).
Bunun disinda hayvanlarla ilgili su adetleri de vardi:
Deve bes batin dogurup besincisinde erkek dogurursa kulagini çentip serbest birakirlardi. Artik ona binmeyi ve sütünü sagmayi haram kabul ederlerdi. Buna "Bahîra"* derlerdi.
Saibe*; dilegi yerine gelen kimsenin putlara adadigi deve idi. Buna da binilmez ve sütü sagilmazdi.
Vasîle*; koyun disi dogurursa kendileri için; erkek dogurursa putlari için olurdu. Sayet biri erkek, biri disi olmak üzere ikiz dogurursa, disinin hatiri için erkegi de kesmezler ve buna "Vasîle" derlerdi.
Hâm* ; bir erkek devenin soyundan on döl alinirsa onun sirti haram sayilir, su ve otlakta serbest birakilirdi. Kimse ona dokunmazdi.
Bütün bunlardan baska müsrikler atalarindan devraldiklari birtakim adetleri devam ettirme konusunda direniyor ve hatta bunlarin bazilarinin, kendilerini Allah (c.c.)'a daha çok yaklastirdiklarini ileri sürüyorlardi.
Ibn Ishak sunlari aktariyor: "Kureys, ya Fil olayindan evvel veya daha sonra meydana geldigini tahmin ettigim bir bid'at ortaya çikardi ki, tarihte (Hums) diye anilip, asalet-i diniye iddiasindan ibarettir." Bunlar: "Biz, Ibrahim'in evladiyiz, ehl-i Harem biziz, Beyt'in sahibiyiz, Mekke'nin de sâkini bulunuyoruz. Arap kabilelerinden hiçbir kabîle, bizim sahip oldugumuz bu se ref ve itibara sahip degildir. Binaenaleyh biz, bu müstesna mevkiimizin seref ve itibarini korumaliyiz. Bundan sonra Harem haricinde hiçbir seye tazim etmeyip bütün ihtiramatimizi Harem dahilinde hasretmeliyiz. Meselâ, Arafat'ta halk ile bir sirada, yan yana, omuz omuza durup vakfe etmek, sonra halk ile geri dönüp gelmek bizim kadrimizi tenzil eder" diyorlardi.
Ibn Ishâk devamla: "Kureysliler bu asalet fikrini ortaya koydu ve uygulamaya da basladi. Arafat'a çikmayi, Arafat'tan ifazâyi terk ettiler. Herkes Arafat'ta vakfe ederken, bunlar Müzdelife'ye giderler, orada dururlardi. Ve "Biz ehlullahiz, Harem-i Serif'in hâdimleriyiz" diyerek, digerleriyle esitligi kabul etmezlerdi. Fakat bunlar, Arafat'ta vakfe etmenin Ibrahim (a.s.)'in dini muktezasi oldugunu bili yorlardi. Kinâne ile Hüzâaogulari da bu hususta Kureys'e iltihak etmislerdi.
Bunlar hac için, umre için gelen bedevîlere müdahaleye kadar ileri gitmislerdir. Harem hâricinden gelen herkesin, Beyt'in ilk tavafi Siyab-i Hums ile tavaf etmelerini kararlastirdilar ve uyguladilar. Bu kararin neticelerinden biri: Kim ki adi bir elbise ile gelip tavaf ederse, tavaftan sonra o elbiseyi çikarip atmasi zarûrî idi.
Bu kararlarin ikinci neticesi ise; asilzadelere mahsus bir elbisesi olmayan bedevî erkeklerin çiplak; kadinlarin da yalniz önü yirtmaçli kisa iç gömlegi ile tavafa mecbur edilmesidir.
Bu ve bunun gibi pek çok âdetler yürürlükte idi. Rasûlullah (s.a.s)'a iletilinceye kadar da bu âdetler yürürlükte kalmaya devam etti. Daha sonra da A'râf suresinin 26, 27, 28, 31 ve 32. ayetlerinde, çiplak tavaf ile birlikte diger bid'atler de yasaklanmistir.
Ebû Hüreyre (r.a.)'den gelen bir rivayete göre, Ebû Bekr es-Siddik (r.a.) Vedâ Hacc'indan (bir sene) evvel, Hz. peygamber tarafindan Hac Emîri* olarak (Mekke'ye) gönderildiginde, Ebû Bekr de Ebû Hureyre'yi Kurban Bayrami'nin ilk günü Mina'da büyük bir cemaat içinde halka (su iki maddeyi) ilâna memur kilmistir. (Ebu Hüreyre): "Ey Nas! Iyi biliniz, bu yildan sonra müsriklerin haccetmeleri, çiplaklarin da Kâbe'yi tavaf etmeleri yasaktir" demistir. (Sahîh-i Buhâri, Tecrid-i Sarih Tercümesi, VI,13) Fakat onlar bunu kabule yanasmamislar, atalarini körükörüne taklide çalismislardir. "Onlara: Allah'in indirdigine ve peygambere gelin dendigi zaman: Atalarimizi üzerinde buldugumuz sey bize yeter' derler. Alalari bir sey bilmeyen ve dogru yolu da bulamayan kimseler olsalar da mi?" (el-Mâide, 5/104). Islâm, topluma hakim olunca bütün bu cahilî sistemin ilkel davranislarini tamamen yasaklamistir" (el-Mâide, 5/103).
Bütün bunlara baktigimizda, Cahiliyye'nin bir inanma biçimi oldugunu görüyoruz. Cahiliyye; bir seyi gerçegi disinda bilmek, anlamak ve buna göre amel etmek demektir. Bu duruma göre Cahiliyye; insanin ve toplumun Islâm öncesi ve Islâm disi bir yasayis biçimiyle yasamasi demektir.Dogru yolun ziddi, ilmin aksi olan, eskiyen ve degisken olan, bölgelere, kavimlere ve anlayislara göre kurulan her türlü Islâm disi rejimler; cahilî sistemler ve hükümlerdir.
Bir kimseyi görmeye gitmek. Islâm müslümanlari; birbirlerinin kardesleri olarak ilan etmis ve onlarin birbirlerini sevip saymalarini, yardimci olmalarini emretmistir. Insanlar arasinda sevginin yerlesmesine yardimci olan en önemli sebeplerden birisi ziyaretlerdir. Bu bakimdan Islâm ziyaretlere büyük önem vermistir. Hz. Peygamber bir hadisinde; Allah için bir hastayi veya bir müslümani ziyaret eden kisinin Cennetteki yerini hazirladigini haber vermistir (Tirmizî, Birr 64).
Ziyaretin; hasta ziyareti, nezaket ziyareti, bayram ziyareti gibi çesitleri vardir. Kabirlere gidip Fâtiha okumaya kabir ziyareti, umre veya hacc için Mekke'ye gidip Kâbe'yi ziyaret etmeye de Kâbe ziyareti denilmektedir. Kisinin akrabalarini ziyaret etmesine: sila-i rahim * " denilir. Bu ziyaretlerin her birinin kendilerine has adabi vardir.
Ziyaretin Sosyal Dayanisma Açisindan Önemi
Bir hadis-i serifte, Rasûlüllah, müslümanlara yedi seyi yapmalarini emretmis, yedi seyden de kaçinmalarini istemistir. Yapilmasini istedigi seyler sunlardir: Cenazenin arkasindan gitmek, hastalari ziyaret etmek, dâvete icâbet etmek, mazluma yardim etmek, verilen sözü, yapilan yemini yerine getirmek, verilen selami almak, aksirana dua etmek (Buharî, Cenaiz, 2; Müslim, Selâm, 4-6).
Tamamen sosyal iliskileri düzenleyecek özellikte olan, bu emirler içinde hasta ziyaretinin de bulunmasina dikkat edilmelidir. Hz. Peygamber, asagidaki hadis-i serifinde de hasta ziyaretinin önemine isaret buyurmustur:
"Esiri kurtariniz, açi doyurunuz, hastayi ziyaret ediniz" (Tecrid, VIII, 404).
Hasta veya diger ziyaretler, sevgi ve güven duygulan gelisen, bireyleri, birlik ve beraberlik içinde yasayan toplumlarin dogmasina sebep olur. Müslümanlar, ziyaret yolu ile, birbirlerini daha yakindan tanimak imkânini bulurlar. Sakintilarini, problemlerini ögrenirler. Pekçok konuyu aralarinda görüsüp, birlikte karar verme imkânina sahip olurlar. Toplum içinde yalniz olmadiklari duygusunu kazanir ve gelecege ümit ve güvenle bakarlar. Sevinç ve üzüntülü anlarinda çevrelerinde gördükleri kardesleri, onlar için huzur kaynagi olur.
Ziyaretler, dünyevî kazançla birlikte uhrevî faydayi da temin eder ki, bu da Allah rizasina ulasmaktir. Rasûlüllah söyle buyurmustur:
"Aziz ve Celil olan Allah kiyâmette":
-Ey Âdemoglu! Ben hasta oldum da sen beni ziyaret etmedin! buyurur. Kul:
-Ya Rabbi! Sen âlemlerin Rabbi oldugun halde ben sana nasil hasta ziyareti yapabilirim? diye sorar. Allah:
-Sen bilmez misin ki, benim filanca kulum hasta olmustu da sen onu ziyaret etmemistin. Yine bilmez misin ki eger sen onu ziyaret etseydin, muhakkak beni onun yaninda bulacaktin (yani, benim sevabimi ve ikramimi onun yanina bulacaktin) buyurdu" (Müslim, Birr vasila, 43).
Baska bir hadis-i serifte de, Hz. Peygamber (s.a.s): "Hasta ziyareti yapan kisi, (hastanin yanindan) dönünceye kadar, kendisini cennete ulastiracak bir yol üstündedir" (Müslim, Birr ve sila, 39) buyurmustur.
Su halde, ziyaretler, özellikle hasta ziyareti, müslümani Allah rizasina ulastiracak ahlâkî davranislardan biridir. Bu sebeple hasta ziyareti, vazgeçilmez bir görevdir. Bu ictimâî vazifeyi yerine getirmeli ve baskalarina da tavsiye etmelidir.
Bir müslüman, anne ve babasindan baslamak üzere, bütün yakinlarini, komsularini, tanidiklarini, arkadaslarini ve dostlarini ziyaret etmelidir. Özellikle bayramlar ziyaret için uygun günlerdir. Dügün, sünnet, ölüm gibi olaylardan sonra tebrik veya taziye (bas sagligi) de bulunmak için de ziyaretler yapilir.
Eskiden anne, baba ve çocuklar tek bir çati altinda bulunuyorlardi. Günümüzde, genellikle, gençler evlenince yeni yuva kurmakta ve baba evinden ayrilmaktadirlar. Anne ve babalarindan ayri yasayan, görev ve baska sebeplerle onlardan uzakta bulunan kimselerin, hemen her firsatta onlari ziyaret etmeleri, ellerini öpüp duâlarini almalari icabeder. Yakin akraba da böyledir. Onlarin ziyareti de ihmal edilmemelidir. Bu tür ziyaretlerin sila-i rahim sayildigi ve Islâm'in israrla üzerinde durdugu görevlerdendir.
Asagidaki hadisler, hasta olsun olmasin, komsu veya tanidiklarin ziyaret edilmesi gerektigini göstermektedir.
Ashab-i Kiram'dan, Kays b. Sa'd'in anlattigina göre, Rasûlüllah (s.a.s) bir gün kendilerini ziyaret etmis, evlerinde bir müddet bulunmus, kendileri için duâ etmis ve evden ayrilmistir. Abdullah b. Kays (r.a): "Rasûlüllah (s.a.s) Ensar'i, ya tek tek, veya topluca ziyaret ederdi. Tek tek ziyaret ettigi zaman evlerine giderdi. Topluca ziyaret etmek istedigi zaman Mescid'e gelirdi" (Y. Kandehlevî, Hadislerle Müslümanlik, III, 103, 1115) demistir. Baska bir hadiste de yine Rasûlüllah'in Ensar'dan bir âileyi ziyaret ettigi, evlerinde yemek yedigi, namaz kildigi ve kendilerine dua ettigi haber verilmistir (Buhârî, Edeb, 65).
Ashabin büyüklerinden Hz. Selman (r.a) Medâin'den Sam'a kadar gidip Ebû'd-Derdâ'yi ziyaret etmisti (Buharî, Edeb, 65).
Kûfe'den Medine'ye kendisini ziyaret etmek için gelen arkadaslari ile Abdullah b. Mes'ud (r.a) arasinda su konusma geçmistir:
-Oturup dertlesiyor musunuz?
-Bunu hiç terketmiyoruz.
-Birbirinizi ziyaret ediyor musunuz?
-Evet, Ey Ebû Abdurrahman, hatta bazilarimiz, müslüman kardesini bir müddet görmezse tâ Kûfe'nin öte basina yürüyerek gidip onun halini hatirini soruyor.
-Siz böyle devam ettiginiz müddetçe huzur içinde yasarsiniz (Y. Kandehlevî, a.g.e., III, 1038).
Yukaridaki hadisler, Peygamber (s.a.s)'in müslümanlari sik sik ziyaret ettigini, onlarin hal ve hatirini sordugunu, ayrica onun bu davranisini gören müslümanlarin birbirlerini ziyaretten geri durmadiklarini, o devrin kisitli ulasim imkânlarini hiçe sayarak bir sehirden digerine ziyaret için gittiklerini ve bunu toplum huzurunun vazgeçilmez bir unsuru olarak gördüklerini göstermektedir.
Herseye ragmen, ziyaret deyince akla hasta ziyareti gelir. Peygamber (s.a.s)'in hastalari ziyaret etmis, bunu, müslümanlara da israrla tavsiye buyurmustur. Hasta ziyareti ile ilgili pekçok hadis-i serif vardir. Rasûlüllah (s.a.s) yalniz müslüman hastalari degil gayr-i müslim hastalari da ziyaret etmistir. Enes b. Mâlik (r.a) söyle demistir: "Bir Yahudi genci, Nebi (s.a.s)'e hizmet ederdi. Bir ara hastalandi. Rasûl-i Ekrem onu hastaliginda ziyaret etti. Bas ucunda oturdu. Gence müslüman olmasini teklif etti. O da babasina bakti. Babasi; "Oglum, Ebu'l-Kâsim'a itaat et!" deyince müslüman oldu. Rasûl-i Ekrem hastanin yanindan çikinca: "Su genci cehennem azabindan kurtaran Cenab-i Hakk'a hamd ü senâlar olsun" buyurdu.
Bu hadis-i serif Islâm'in dost düsman, tanidik-tanimadik, müslim, gayr-i müslim, her hastanin ziyaret edilmesini bizden istedigini göstermektedir. Hatta yabancilar bile buna dahildir (Tecrid, IV, 349, 350).
Saglik gibi hastalik da insanlar içindir. Hemen her yasta, insanlarin yakasina yapisan hastaliklar vardir. Hastalik, üzüntü ve sikinti kaynagidir. Bu durumda insan, esini dostunu çevresinde görmek, onlarin tatli sözleri ve yardimlari ile teselli bulmak ister.
Ziyaretlerde uyulmasi gereken kurallar
Gerek hastalari, gerek baskalarini ziyaret ederken bazi hususlara dikkat etmek, ziyaret kurallarini titizlikle yerine getirmek gerekir. Bunlara uyulmamasi durumunda çogu zaman ziyaretten beklenen yararlar elde edilemez. Memnun edilmek istenilen insanlarin üzüntü ve sikintiyâ sokulmasina sebep olunur. Bunun için ziyaret kurallarina titizlikle uyulmalidir.
1- Ziyaret için uygun bir zaman seçilir. Uyku, yemek ve is saatlerinde ziyarete gidilmez.
2- Temiz ve derli toplu bir kiyafet giyilir, kir-pas içinde, daginik elbiselerle ziyarete gidip baskalari rahatsiz edilmez.
3- Mümkünse önceden ziyarete gidilecegi haber verilir ve bildirilen saatte mutlaka gidilir.
4- Ziyarete gidilen eve kapi çalinarak, selâm verilerek girilir. Ev sahibinin hal ve hatiri sorulur, sevinç ve kederi paylasilir.
5- Ziyaret fazla uzatilmaz. Ziyaret edilen yaslilar sabirla dinlenir. Onlari sikacak ve üzecek söz ve davranislardan sakinilir, onlari sevindirecek haberler verilir, güler yüz ve tatli sözle gönülleri alinir.
Bu genel ziyaret kurallari disinda, hasta ziyareti sirasinda uyulmasi gereken hususlar da vardir ki, bunlar kisaca söyle özetlenebilir.
1- Peygamber (s.a.s) "Sizden biriniz hasta ziyaretine gittiginizde elini onun eli veya alni üzerine koysun ve "nasilsiniz?" diye hatirini sorsun" (Tecrid, IV, 351) buyurmustur. Görüldügü gibi Rasûlüllah (s.a.s) hasta ile yakindan ilgilenilmesini tavsiye etmistir. Yalniz, doktorun bu konudaki tavsiyeleri ve salgin hastaliklardaki özel durum her zaman göz önünde bulundurulur.
2- Hastayi yorucu, moralini bozucu söz ve davranislardan sakinilir. Ziyaret kisa tutulur. Doktor, hastanin yanina girilmesini, onunla konusulmasini yasaklamissa bu yasaga uyulur.
3- Hastaya bir istegi olup olmadigi sorulmali, gerekirse malî yardimda bulunmali, kendisine zarar vermeyecekse yiyecek ve diger hediyeler götürülmeli, çiçek takdim edilmelidir.
4- Bazi hastalar, hastaliklari sirasinda hep ölümü düsünür, rahatsiz olurlar. Böyle kimseleri uygun sözlerle tesellî etmek, ölümün insan için kaçinilmaz bir sey ve Allah'in emri oldugunu anlatmak, her hastaligin insani ölüme götürmeyecegini hatirlatmak faydali olur.
5- Hastaya dua etmek, saglik ve sifa dileginde bulunmak ziyaret kurallarindandir. Bu konuda Rasûlüllah (s.a.s)'den pekçok hadis rivâyet edilmistir. Abdullah b. Ömer (r.a)'in rivayetine göre Rasûlüllah; "Sizden biri hasta ziyaretine gittigi zaman; Allah'im, bu kuluna sifâ ver" diye dua etsin" buyurmustur. Hz. Âise de: "Rasûlüllah (s.a.s) bir hastayi ziyarete gittigi zaman, "bismillah" diyerek, elini hastanin agriyan yerine' kor ve "Geçmis olsun" buyururdu" demistir. Hz. Selman (r.a) "Peygamber (s.a.s) ben hasta iken ziyaretime gelmisti. Çikarken söyle buyurdu: "Selman! Allah sifâlar versin. Günahini affetsin. Ölünceye kadar bedenine sihhat, dinine kuvvet versin" demistir (Y. Kandehlevî, Hadislerle Müslümanlik, III, 1114).
6- Uzaklik ve baska sebeplerle bizzat gidilip hasta ziyaret edilemiyorsa, bir baskasi araciligi ile veya mektup, telefon gibi haberlesme araçlari ile selam saglik ve sifâ dileklerinin iletilmesi de güzel bir davranistir. Bu da ziyaret yerine geçer.
"Se-ri-ke" fiilinin masdari, ortak olma demektir. Dinî anlamda sirk, Allah'a es ve ortak kosma manasina gelir.
Bu fiilin dört harfli "if'âl" babindaki sekli "esrake"dir ve ortak tanima, ortak kosma demektir. Bu babin ismi faili olan "müsrik" de, ortak kosandir (el-Isfahânî, el-Müfredât fi Caribi'l-Kur'an, Misir 1961, II, 259, "se-ri-ke" md.)
Sirk, ayni kökten gelen kelimelerle birlikte, Kur'an'da yüzelliyi askin yerde geçmektedir.
Kur'an-i Kerim'i inceledigimiz zaman, sirke düsen insanlarin nefislerine tabi olarak tevhide karsi çikmalarinin neticesinde bu duruma düstüklerini görüyoruz. Bütün müsrik toplumlarda, genellikle ahlaksizlik, nefis duygulari, zulüm, hirs, azginlik, taskinlik ve menfaatperestlik hakimdir. Sirkin temeli, insanlarin Allah'a tam manasiyle inanmamalari, O'nun emir ve yasaklarina gerektigi gibi uymamalari ve ondan sonra yukarida arzedilen süfli bir duruma düsmelerine dayanir. Bu husus birçok âyette dile getirilmistir (el-A'raf, 7/80, 81, 85, 86; Yusuf, 12/23, 25, 28, 29, 30, 31, 35; el-Hicr, 15/3 vb).
Kur'an âyetlerinden baska, çesitli hadislerde ve ilmî eserlerde de sirk konusuna genis yer verilmistir. Allah'in birligine ortak kabul etmek sirk oldugu gibi, kudret ve tasarrufunda O'na ortak kabul etmek de sirktir. Sirk'in diger bir çesidi de, yalniz Allah'tan beklenmesi gereken sonuçlari, Allah'tan baska güç ve kisilerden beklemektir.
Sirk'in ziddi tevhiddir. O da, Allah'in varligini ve birligini kabul etmekle beraber, O'nun tasarruflarinda tek kudret sahibi oldugunu, hüküm ve irâdesinin her seyin üstünde bulundugunu kabul etmektir. Islâm dininde tevhid esastir. Hemen hemen bütün ibâdetlerin ana gayesi çesitli konularda müslümanlarin arasinda birligi saglamaktir. Dünyanin her yerindeki müslümanlarin ayni ezani okumalari, ibadetlerinde ayni kibleye dönmeleri, tevhidin birer göstergesidir. Sirk bunun tam ziddidir. Tevhid'in ana gayesi ve esas hedefi olan Allah'in birligi hususundaki inanci zedelemek, O'na ortak kabul etmek, büyük sirk kabul edilmistir.
Yüce Allah Kur'an'da: "Muhakkak ki sirk büyük bir zulümdür" (Lokman, 31/13) diye buyurarak, sirki bir zulüm olarak tanitmistir. Nitekim sirke düsen insan, bu hareketiyle kendi nefsine zulmetmis olur (el-Maverd, en-Nuketu ve'l-Uyunu, Beyrut, 1992, IV, 333). Ve yine sirk göklerin, yerin ve bunlarda bulunanlarin, maddenin ve hayatin zorunlu olarak teslim oldugu küllî bir kanuna, yani Allah'in tek ilah ve Rab oldugu gerçegine karsi gelinmekle Allah'in hakkini O'na teslim etmemek bakimindan da bir zulümdür. Sirk'e düsen insanin kendi sahsina zulmettigini destekler mahiyetteki diger bir âyetin meâli söyledir:
Allah'a ortak kosmadan, halis olarak Allah'i birleyenler olun. Kim Allah'a ortak kosarsa, o sanki gökten düsmüs de kendisini kus kapiyor veya rüzgâr onu uzak bir yere sürüklüyor gibidir" (el-Hacc, 22/31 ) .
Sirk'e düsen insan o kadar perisan olur ki, Yüce Allah ile baglari kopar; istikametini sasirir; iyi ile kötüyü ayird edemez hale gelir ve kendi öz çocugunu öldürecek kadar saskin bir duruma düser. Onlarin bu aci hali, Kur'an'da söyle haber verilmistir.
Yine ortaklari, müsriklerden çoguna evlatlarini öldürmeyi süslü (güzel bir seymis gibi) gösterdi ki (böylece) hem kendilerini mahvetsinler hem de dinlerini karistirip bozsunlar. Allah dileseydi bunu yapamazlardi. O halde onlari, uydurduklariyla bas basa birak!" (el-En'am, 6/137).
"Allah, kendisine ortak kosulmasini elbette bagislamaz. O'ndan baska günahlari diledigi kimse için bagislar. Kim Allah'a ortak kosarsa, büsbütün sapitmistir" (en-Nisa, 4/116).
"Onlar (müsrikler, sirk kosanlar insanlari) atese çagirir. Allah ise izniyle Cennete (girmeye) ve magfirete çagirir" (el-Bakara, 2/221).
"Kitâb ehlinden ve (Allah'a) sirk kosanlardan kâfir olanlar, Cehennem atesindedirler. Orada ebedî kalacaklardir. Onlar, halkin en serlileridir" (el-Beyyine, 98/6).
Tevhide aykiri olan, Allah'in ve Peygamber (s.a.s)'in emirlerine ters düsen sirke, kimden gelirse gelsin, itâat etmemek gerekir. Islâm dini annebabaya son derece itâat etmeyi, onlara saygida bulunmayi emrettigi halde, sirk olan hususlarda, onlarin sözünü dinlememeyi ve onlara tabi olmamayi istemektedir. Konu ile ilgili bazi âyetlerin meâli söyledir:
"Biz insana anne-babasina iyilik etmeyi tavsiye ettik. Eger onlar seni, (gerçekligi) hakkinda hiçbir bilgin olmayan bir seyi, bana ortak kosmani için zorlarlarsa, (bu hususta) onlara itâat etme. Dönüsünüz banadir. O zaman size yaptiklarinizi haber veririm." (el-Ankebût, 29/8).
Biz insana anne-babasini tavsiye ettik. Anasi onu zayiflik üstüne zayiflik çekerek (karninda) tasimistir. Onun (memeden) ayrilmasi da iki yil içinde olmustur. (Bunlarin hepsi, güç seylerdir. Onun için biz insana) '-Bana ve anne-babana sükret. Dönüs banadir, (diye ögüt verdik). Eger onlar seni hakkinda bir bilgin olmayan bir seyi bana ortak kosman için zorlarlarsa, onlara itâat etme. Onlarla dünyada iyi geçin ve bana yönelen kimsenin yoluna uy. Sonra dönüsünüz banadir. (O zaman ben) size yaptiklarinizi haber verecegim" (Lokman, 31/14,15).
Allah'in Rasûlü Hz. Muhammed (s.a.v) de, sirki helâk edici büyük günahlarin basinda saymistir: Bu hususu belirten bir hadiste söyle buyurmustur:
Helak edici yedi seyden sakinin:
1- Allah'a sirk (ortak) kosmak;
2- Sihir (ve büyücülük gibi göz boyayan, aldatip oyalayan seyler)le mesgul olmak;
3- Allah'in haram kildigi cana haksiz yere kiymak;
Sirkin disindaki günahlarin affedilecegi, imân sahibi olan bir insanin bu gibi günahlari isledigi takdirde, cezasini çektikten sonra mutlaka cennete gidecegi, ancak sirke giren insanlarin, tevbe etmeden öldügü takdirde, affedilmeyecegi Rasûlüllah (s.a.v) tarafindan haber verilmistir:
"Cebrail bana gelerek su müjdeyi verdi: "-Ümmetinden kim Allah'a serik (ortak) kosmadigi halde ölürse, Cennet'e girer". Bunun üzerine ona dedim ki: "-Zina da etse, hirsizlik da yapsa ..?" Cevap verdi: "Evet, zina da etse, hirsizlik da yapsa..." Peygamberimiz (s.a.s)'in bildirdigine göre, Cebrâil (a.s)'a bu soruyu üç defa sormus ve her seferinde ayni cevabi almistir (Buhârî, Cenaiz, 1, Libas, 24, Isti'zan, 30, Rikak, 13,14, Tevhid, 33; Müslim, Imân, 153, 154, Zekat, 32,33; Tirmizî, Imân, 18; Ahmed b. Hanbel, V, 152, 159, 161, VI, 166)
Bir de küçük sirk diye bir çesit sirk daha vardir. O da, ibâdetlere riya ve gösterisi karistirmak, Allah'in rizasindan sapmaktir. Kur'an'da bu hususta söyle buyurulmustur:
Kim Rabb'ine kavusmayi umuyorsa, artik salih bir amelde bulunsun ve Rabb'ine ibâdette hiç kimseyi serik kilmasin (ortak tutmasin)" (el-Kehf, 18/110).
Bu âyette geçen, ibâdette Allah'a sirk kosmaktan gaye, ibâdette ihlasli ve samimi olmamak, Allah'in rizasinin disindaki riya, gösteris ve benzeri menfaat duygularini tasimak demektir (el-Beydâv, Envanu't-Tenzil ve Esranu't-Te'vîl, Misir 1955, II, 14).
Hz. Muhammed (s.a.s)'in de bu hususta söyledigi hadislerden bazilari söyledir:
Sizin için en çok korktugum sey, küçük sirktir." Hazir bulunanlar: "Ya Rasûlüllah! Küçük sirk nedir?" diye sorduklari zaman, Rasûlüllah (s.a.s) söyle devam etmistir: "Küçük sirk, riya yani gösteristir. Ahiret gününde insanlara amellerinin karsiligi verildigi zaman, Allah diyecek ki: "- Dünya hayatinda iken, kendileri görsün diye riya ve gösteris yaptiginiz kisilerin yanina gidin, bakin, onlarin yaninda herhangi bir karsilik bulacak misiniz?" (Ahmed b. Hanbel, V, 428, 429).
"Ümmetim için en çok korktugum sey, Allah'a sirk kosmaktir. Ama dikkat edin; Ay'a, Günes'e veya puta tapacaklar, demiyorum. Fakat, Allah'in rizasinin disindaki gayeler için harekette bulunacaklar ve gizli sehvet, yani riyâ ve gösteris duygularini tasiyacaklar (demek istiyorum)" (Ibn Mâce, Zühd, 21).
Ebu Hureyre (r.a) dedi ki, ben Rasûlüllah (s.a.s)'i söyle söylerken isittim:
"Kiyamet günü aleyhine hükm olunacak halkin birincisi sehid edilen bu adam olacaktir. O kimse, (Allah'in huzuruna) getirilir; Allah ona verdigi nimetlerini bir bir anlatir. O da bunlari bilir ve hatirlar. Yüce Allah:
-Bu nimetlerin arasinda ne yaptin?" diye sorar. O kisi:
-"Senin rizan için savastim ve nihâyet sehid oldum " diye cevap verir. Yüce Allah:
-Yalan söylüyorsun. Fakat sen, hakkinda kahraman denilsin diye savastin. Bir rivâyete göre, Allah'in emri üzerine o kisi yüz üstü sürüklenerek Cehennem'e atilir.
(Ikinci olarak) Ilim ögrenmis, baskalarina da ögretmis ve Kur'an okumus biri huzur'u ilâhiye getirilir. Yüce Allah ona da verdigi nimetlerini tek tek anlatir. O da bunlari anlar. Allah ona:
-"Bu nimetlerin arasinda bulunurken, ne yaptin " diye sorar. O su cevabi verir:
-Senin rizan için Kur'an'i, ilmi ögrendim ve baskasina ögrettim." Yüce Allah ona da söyle der:
-Sen yalan söylüyorsun. Fakat sen Kur'an'i, ilmi riya ve gösteris için, sana alim, güzel okuyor, densin diye okudun, ögrendin. Nitekim senin için bu övgüler yapildi." Allah'in emri üzerine o da sürüklenerek Cehennem atesine atilir.
(Üçüncü olarak) Allah'in kendisine genis çapta zenginlik ve çesitli maldan verdigi biri getirilir. Allah, buna da verdigi nimetleri ayri ayri anlatir. O da, bu nimetleri kabul eder, hatirlar. Yüce Allah ona da sunu sorar:
-"Bu nimetlerin arasinda bulunurken, ne gibi hayirli isler yaptin ? O da söyle cevap verir:
-"Senin rizan için, sevdigin her türlü yola para harcadim. Maddi yönden, yardimda bulunmadigim hiç bir seyi birakmadim. " Yüce Allah ona da ayni sekilde cevap verir:
-Sen yalan söylüyorsun. Aslinda sen bunlari, sana cömert denilsin diye yaptin. Riya ve gösteriste bulundun. Beklendigin medih ve övgülere de kavustun." O da Allah'in emri üzerine yüzüstü sürüklenerek Cehennem atesine atilir" (Müslim, Imâre, 152; Nesef, Cihâd, 22; Ahmed b. Hanbel, II, 322).
Bu hadiste ifâde edildigi gibi, sehid olmak, alim olmak ve hayir yollarina maddi yardimda bulunmak, son derece güzel seylerdir. Ancak bunlar Allah rizasi için degil, riya, gösteris veya baska herhangi bir menfaat duygusu ile olunca, hiç bir kiymeti ve degeri yoktur.
Rücu etmek, geri dönmek, pisman olmak, nedamet duymak, yaptigi günahi birakip Cenab-i Hakk'a yönelmek.
Asil anlami geri dönmek olup, tövbe kelimesinin türemisi olan "tevvâb" kelimesi tövbe isini çok çok yapan anlaminda asirilik ifade eden ism-i faildir. Yüce Allah'in bir ismi, bir sifati olarak "et-Tevvâb" ise itaata yönelerek Allah'a dönen kisinin istedigi bagislanmayi kabul edip, o tövbekâr kulunu huzuruna alan ve onu affeden anlamindadir. Bu itibarla tövbe, kul hakkinda günahlardan dönmeyi, yüce Rabb'imiz hakkinda da cezalandirmaktan dönmeyi ifade eder, yani kul Rabb'ine döner, Rabb'i de onun bu yönelisini kabul eder ve onu cezalandirmaktan vazgeçer. Iste bu mânâda "et-Tevvab" sifati, kullarin tövbelerini her yönelislerinde rahmet ve magfiretiyle kabul eden demektir.
Islâm'da tövbe; birisi Allah, digeri kul yönünden iki farkli anlam tasir. Allah yönünden tövbe, yapilan kötülügü, islenen günahi veya kabahati affedip bagislamaktir. Kul yönünden, yaptiginin kabahat veya günah oldugunu bilip, onu birakip terk ederek Allah'a dönmek, yani O'nun emirlerine uymak ve yasak ettigi seylerden kaçinmak suretiyle Allah'a siginarak O'ndan affetmesini, bagislamasini dilemek, yaptiklarindan pisman oldugunu da belirterek yalniz O'na yalvarmak demektir. Meselâ, bir kabahat, söz gelisi içki içmeyi sirf bedenine yapmis oldugu bir zarardan dolayi veya malina yahut da serefine zarari dokundugu için terk etmekte oldugu gibi, Allah rizasi ve Allah korkusu düsünülmeyecek olursa, bu gerçek mânâda tövbe sayilmaz. Çünkü tövbe, yaptigi isin günah oldugunu, kusur veya kabahat oldugunu, suç isledigini kabul etmekle baslar. Iste bu anlamda tövbe, bir ibadet olarak da sadece yüce Rabb'imize tahsis edilmelidir.
1- Bazi alimlere göre tövbe anlayisi
Gazâlî'ye (ö: 505/1111) göre tövbe, ilim, hâl ve fiil gibi sirasiyla birbirini gerektiren üç seyin birlesmesinden meydana gelen degismez ilâhî bir sünnettir.
Ilimden maksat, günahlarin ve büyük zararlarin, kul ile Allah'in rahmeti arasinda, Allah ile kulu birbirinden ayiran bir perde teskil ettigini bilmektedir. Insan kalbinde ve zihninde, bunu böylece kesin olarak kavrayinca, yüce Rabb'ini, yani sevgili Mevla'sini kaybettigi için bir elem ve aci duyar. Hele kusur ve kabahat kendi tarafinda ise, bu üzüntüsü elem ve izdirabi daha da artacaktir. Iste Rabb'ini kaybedip O'ndan uzak kalmasina sebep olan bu kusur ve kabahatindan dolayi duydugu aci ve çektigi eleme pismanlik veya nedamet denir.
Bu aci ve elem kalbini ve gönlünü iyice kapladigi zaman, yeni bir hâl, yeni bir durum ortaya çikar ki, bu da simdiki, geçmis ve gelecek zamanla alakali olan bir isi, bir fiili tasarlayip kasit ve niyet etmektir.
Simdiki zamanla alakasi, yapmis oldugu kabahati hemen terk edip birakmaktir.
Gelecek zamanla alakasi, kendisini Rabb'inden ayiran bu kötülügü veya kabahati ömrünün sonuna kadar asla yapmamaya azimli ve kararli olmaktir.
Geçmis zamanla alakasi ise, kaybettigini, zararlarini iyilik etmekle veya kâzâ etmekle telâfi etmeye çalismaktadir.
Iste ilim burada tövbenin birinci unsurudur ki, bundan da maksat imân ve yakîndir. Çünkü imân, günahlarin öldürücü bir zehir oldugunu akla gösterip kalp ve gönüle tasdik ettirir. Yakîn ise bu tasdiki daha da kuvvetlendirip süpheyi ve zanni ondan uzaklastirarak kalbe onu tam mânâsiyla yerlestirir. Bu imânin nuru kalpde parladigi an, orada pismanlik atesini yakar. Kalp bu iman nuru sayesinde yüce Rabb'inden ve O'nun sevgisinden uzaklastigini anlayinca aci duyar ve elem çeker. Böylece tövbe eden kimsenin kalbini bu ayrilik ve sevgi atesi öylesine yakmalidir ki, bu atesin verdigi heyecanla kaybettigini tekrar elde etmeye yönelsin.
Su halde ilim, pismanlik ile simdiki ve gelecek zamanda bu isi yapmamaya azimli olmak ve geçmisteki zarari da telâfiye çalismak gibi birbirini takip eden üç unsurdur ki, hepsine birden tövbe denir. Çok kere yalniz geçmiste olan bir ise pisman olmaya tövbe demislerse de, ilim onun evveli ve öncesidir; kabahati, günahi birakip terketmek de onun neticesidir. Iste bu manada sevgili Peygamberimiz, "pismanlik tövbedir" buyurmustur. Çünkü pismanlik, pisman olmayi gerektirir ve onu neticeye götüren ilimden ve onu takibeden azim ve irade gücünden uzak olamaz. Ilimsiz ve azimsiz pismanlik mümkün degildir. Bundan dolayi tövbenin tarifinde "geçmis hatalarin verdigi bir iç sancisidir" denilmistir; zira bu, yalniz içteki, gönüldeki aci ve elemle ilgilidir.
Fahreddin er-Râzî (ö: 606/1209), "Mefatihu'l-Gayb" adli tefsirinde el-Keffal'den (ö: 507/1113) naklen tövbe için gerekli olan seyleri söylece siraliyor: 1- Isledigi bu günah olan isi veya kabahati terketmek, 2- Geçmiste, yani önceden yapmis oldugu bu isten veya kabahati terketmek, 3- Bu günah olan isin veya kabahatin bir benzerine asla bir daha dönmemeye azmetmis olmak, 4- Bütün bu seylerin hepsini bir daha yapmaktan korkup çekinmek. Iste bunlarin hepsi tövbe için muhakkak gereklidir." dedikten sonra sebeplerini de söyle açikliyor: "1- Terk sunun için gereklidir, zira kul günah olan o isi veya kabahati terk etmezse, yapiyor demektir ki, bu durumda tövbe etmis olmaz. 2- Pismanlik su bakimdan lüzumludur, çünkü pisman olmazsa, yaptigi ise rizasi, gönlü var demektir. Bir seye râzi olmak ise, çok kere onu yapmayi gerektireceginden yine tövbe etmis olmaz, 3- Isledigi günahin bir benzerine dönmemeye kararli ve azimli olmak sunun için gereklidir, zira yaptigi is günahtir, günaha tekrar niyyet edip azmetmek de günahtir, 4- Korkuya gelince, bu korku insana tövbe etmeyi emreder ve tövbe ederek bu isi kesip atmaktan baska yol olmadigini hatirlatir. "
Iste Yüce Allah'in, "Geceleyin secde ederek ve ayakta durarak boyun büken, ahiretten korkup çekinen ve Rabb'inin rahmetini dinleyen kimse, inkâr eden kimse gibi olur mu? Ey Muhammed de ki, bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Dogrusu ancak akil sahihleri ögüt alirlar" (ez-Zümer, 39/9) buyrugunu kanaatimizce bu manada anlamak gerekir.
II- Müminler için tövbenin lüzumu Cenab-i Hakk, Ey inananlar (müminler) hepiniz Allah'a tövbe edin ki, korktugunuzdan emin olup umdugunuza kavusasiniz (en-Nur, 24/31) buyurmaktadir.
Bu ve benzeri ayetlerde tövbenin butun müminlere emir ve tavsiye edildigini görüyoruz. Bunun sebep ve hikmetini Zemahserî (ö: 538/1 114) ve ondan nakleden Fahreddin er-Râzî söyle açikliyorlar: "Öncelikle zayif yaratilisli kullar, Allah'in her hususta olan tekliflerini, yani emirlerini ve yasaklarini kendilerine hakim olup gayret etseler bile geregi gibi yerine getiremezler ve böylece kendilerinin sebep oldugu kusur ve kabahatlerden de uzak duramazlar. iste bundan dolayi tövbe ve istigfar etmeyi Yüce Allah inananlarin hepsine emir ve tavsiye ediyor. Tövbe edip bagislanmayi diledikleri zaman, kurtulusa ulasip saadete ereceklerini ümit etmelerini de ögütlüyor. "
III- Müminlerin tövbesi nasil olmalidir?
Bu konuda Yüce Allah'in Ey müminler (inananlar) yürekten tövbe ederek (nasuh tövbe ile) Allah'a donün ki, Rabb'iniz kötülüklerinizi örtsün ve sizi içlerinde irmaklar akan Cennetlere koysun" (et-Tevbe, 9/8) buyruguna dikkat etmek gerekir.
Bu ayette geçen (nasûh tövbe) "yürekten, ihlasla tövbe edin" sözlerini Zemahserî söyle açiklamistir: "Tövbeyi kendilerine tavsiye edenler, günahlari mahvedecek ve asiriliklari telâfi edecek sekilde tövbe ederler. Kötülüklerden tövbe etmeleri, o seylerin kötü oldugu içindir. Yaptigina pisman olmak da çok siddetli bir sekilde üzülmek demektir. Kötülüklerden birine bir daha dönmemeye azmetmek de, sagilmis olan sütün hayvanin memesine dönmesi nasil mümkün degilse, öylece o günaha bir daha dönmemek anlaminadir. Bütün bunlari böylece içine sindirmek yürekten tövbe etmek demektir. el-Kelbî'ye (ö:146/763) göre "nasûh tövbe", kalp ile pisman olmak, dil ile istigfar etmek, beden ile de onu terkederek yapmamak ve"ondan uzak durmaktir. Ayrica pismanligindan dönmemek üzere gönül rahatligina kavusmaktir.
Gazzâlî'ye göre de ayette geçen "nasûh" kelimesi nasihat kelimesiyle ilgili bir sözdür. Her türlü sâibeden uzak olarak tam bir ihlas içerisinde Yüce Allah'a tövbe etmek anlamindadir.
Ayrica, "Hiç süphesiz Allah hem çok tövbe edenleri, hem de çok temizlenenleri sever (el-Bakara, 2/222) âyeti de tövbenin lüzum ve faydasina isaret etmektedir. Sevgili Peygamberimiz de bir hadisinde Tövbe eden Allah'in sevgilisidir, günahlardan tövbe eden, hiç günah islememis gibidir" buyurmustur. Tövbenin nasil olmasi hususunda Hz. Ali (r.a)'den söyle bir rivayette bulunuluyor: Bir gün bedevilerden biri Hz. Peygamberin mescidine girer ve "Allah'im, süphesiz ben sana tövbe ve istigfar ediyorum" der ve namazini kilar. Bunu gören ve duyan Hz. Ali, adam namazini bitirince ona: "Ey kisi! Yalnizca dil ile sür'atle yapilan tövbe, yalancilarin tövbesidir, halbuki senin bu tövben, tövbeye muhtaçtir" dedi. Bunun üzerine o kisi: "Ey müminlerin emiri, o halde tövbe nedir?" diye sordu. Bunun üzerine Hz. Ali: "Tövbe su alti seyle mümkün olur" dedi: 1- Geçmiste islenmis olan günahlardan pisman olmak ve yerine getirilmemis farzlari iade etmek, 2- Baskalarina haksizlik ve eziyet etmeyi birakmak, 3- Husumet ve düsmanligi kaldirmak, 4- Günah ve kabahatler içerisinde büyüyen nefsi, Allah'a olan itaat içerisinde küçültüp ona hiçligini kabul ettirmek, 5- Itaatsizlik ve günah islemenin sözde tadini çikaran nefse, itaat edip günahlardan uzak durmanin aciligini da tattirmak, 6- Gülüslerinden her birine bedel olmak üzere, aglamak."
Hâl böyle olunca, sartlarina uygun olan bir tövbe, ayni zamanda Allah için yapilmis bir ibadettir. Böyle oldugu için de kabûle sâyan olmasi gerekir. Nasil ki, sartlarina uygun olarak yapilan ibadetlerin kabûlü hususunda tereddüde düsmüyorsak, sarlarina uygun bir tövbenin kabûlü için de tereddüt gösterilmemesi gerekir.
Öyleyse Allah'a imân etmis kisiler, bilerek veya bilmeyerek günah isledikleri zaman hemen Allah'a yönelip tövbe etmekten çekinmemelidirler. Çünkü ilgili ayet ve hadislerden anladigimiza göre Yüce Allah samimiyetle ve sarlarina uygun olarak yapilan tövbeleri kabul eder, kullarini bagislar. Ayrica, günahlari birakip kendisine yönelenleri sever, zira günahkârlar için yüce Allah'in rahmet, magrifet ve kereminden baska bir siginak yoktur. Bu bakimdan inananlarin tövbe etmekten korkmamalari, yaptiklari büyük veya küçük günahlari için ne zaman olursa olsun, geciktirmeden hemen Rab'lerine yalvarmalari, Allah'a olan bu inançlarinin geregi olmalidir.
IV- Tövbenin zamani ve tövbe etmenin faydalari
Günah isler islemez hemen tövbenin gerekli oldugunda süphe yoktur; çünkü Allah'in emir ve yasaklarina karsi itaatsizlik ederek isyan etmenin az da olsa, imâni sarsacagi açiktir. Öyleyse, tövbenin de günah isledikten hemen sonra yapilmasi gerekir. Zira, bu suretle yüce Allah'i hemen hatirlayan kimse, bu vesileyle imânina dönmüs ve onu kuvvetlendirme gayretine girismis olur. Nitekim Yüce Rabb'imiz "Onlar fena birsey yaptiklarinda veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'i anarlar, günahlarinin bagislanmasini dilerler. Günahlari Allah'tan baska bagislayan kim vardir. Onlar yaptiklarinda bile bile direnmezler" (Âl-i Imrân, 3/135) ve "Kim tövbe edip güzel, yararli isler islerse, süphesiz o, Allah'a geregi gibi yönelip tövbe etmis olur" (en-Nisa, 4/17) buyurmaktadir.
Görülüyor ki, kötülükleri çogaltacak isler yapilir yapilmaz veya günah islenir islenmez hemen yüce Rabb'imizi anip O'na yönelmemiz, O'na iltica edip günahlarimizi affetmesi için O'na yönelmemiz, yaptigimiz bu kötü islerden dolayi O'ndan utanip korkmamiz gerekmektedir. Ayrica bu yaptigimiz seylerde israr edip direnmemek lâzimdir. Eger böyle yaparsak, hem günahlarimiz bagislanir, gönlümüz rahat ve huzura kavusur, hem de bu anlayis ve inanç sebebiyle baska kötü birsey yapmaktan uzak dururuz. Iste bizde hasil olan bu suur ve kuvvetli imân, bizi isyan etmekten ve tekrar günah islemekten alikoyacaktir ve böylece bir daha tövbe etmeye de ihtiyaç duymayacagiz. Ancak Allah katinda daha da yüksek derecelere ulasmak için, sükreden bir kul olarak O'na siginip yalvaracagiz. Günahin hemen akabinde tövbe edip israr etmemenin zorunlu olmasindaki fayda ve hikmetler açikça görüldügü gibi kisaca sunlardir:
Bir defa, günahlara dalarak yüce Yaradanini unutmus olan kul, tövbe etmekle Allah'in hatirlamis ve O'nun emirlerini yerine getirip, yasaklarindan kaçinmayi zorunlu bir vazife bilerek, bu suur içerisinde Allah'a olan inancini yeniden kuvvetlendirmek suretiyle, bu inancinin geregi olan is ve davramslari da yerine getirmeye baslamistir. ikinci olarak, bu kul, islemis oldugu günahlarina bakarak, "Ben Allah'in kötü kulu oldum" düsüncesiyle ümitsizlige kapilarak daha fazla günah islemekten kurtulur, bu yeni ümit ve inançla Rabb'ine daha fazla baglanip yaklasarak emirlerini yerine getirmeye ve yasak ettiklerinden kaçinmaya son derece gayret gösterir. Çünkü insanoglu gelecege dönük olan ümit ve hayalleriyle hayatini devam ettirmektedir. Bu ümit ve hayalleri yikilmis bir insanin, dünyanin çesitli dertleri ve zorluklari altinda hayatini sürdürmesi gittikçe zorlastigi için, ya devamli olarak baskalarina zararli olmakta veya kendi canina kiymaktadir. Pekâlâ bilinir ki, insanlari hayata baglayan unsurlarin basinda ümit ve inanç gelmektedir. Iste tövbe eden kisi yitirdigi bu ümit ve inancini yeniden kazanarak hayata baglamakta ve yasayisinda ortaya çikan aci ve tatli durumlara katlanma konusunda yerine göre sabredip, yerine göre mutlu olmasini basarabilmekte ve baskalarina da her bakimdan faydali olmaya çalismaktadir. Nitekim yüce Rabb'imiz bu hususu söyle müjdelemektedir: "Onlarin hareketlerinin karsiligi Rab'lerinden bagislanma ve içlerinde irmaklar akan, temelli kalacaklari Cennetlerdir. Böyle yapip davrananlarin mükafati ne güzeldir" (Âl-i Imrân, 3/136).
Görüldügü gibi yüce Rabb'imiz geregi gibi tövbe edenlerin tövbesini kabul edip onlari mükafatlandiracagini, böyle davrandiklari takdirde yarinlarindan emin ve güvenli olacaklarini, yitirdikleri ümitlerini yeniden ele geçireceklerini açikça haber vermektedir. Rabb'imizin böyle bir mükafatina kavusmak, insani hayata baglayan ne büyük bir mutluluktur.
Iste bu bakimlardan tövbe etmenin insan hayatindaki rolü pek büyüktür. Onu yeniden hayata baglayan, ona ümit ve yasama istegi veren, onu Allah'ina yöneltip inanç ve imânini kuvvetlendiren, onu toplum içinde, Allah'tan korkup Peygamberini seven ve onlarin istedigi gibi hareket eden kullariyla birlikte mutlu olarak güven içinde yasamaya sevkeden, dogru dürüst bir insan olarak herkesin hakkini gözeten ve kendi hakkettigine razi olan, haksizliga ugramalarina sebep oldugu kisilere haklarini iâde edip onlarla helallasarak onlarin dostlugunu kazanan bir kisi haline gelmesi, tövbe etmesiyle mümkün olmaktadir.
Yine bu cümleden olarak yüce Rabbimiz, tövbesi kabul edilmeyenler hakkinda da söyle buyuruyor: "Yoksa kötülükler yapip yapip da nihayet ölüm kendilerine gelip çatinca, "simdi tövbe ettim " diyenler ile kâfir olarak ölenlerin tövbesi makbul degildir. Iste onlara elem verici azap hazirlamisizdir (en-Nisa, 4/18).
Bu ayetten anlasildigina gòre, kötülükleri islemeye devam etmek suretiyle günahlarini çogaltip duran ve bu durumda iken ölüm kendisine gelip çatinca, "Yarabbi, iste simdi tövbe ettim" diyen kimse ile inkârci bir kisi oldugu halde tövbe ederek imân etmeden ölen kimseler ayni degerdedirler ve bunlarin tövbeleri Allah tarafindan kabul edilmez. Bunlarin her ikisi de Allah'in siddetli azabiyla karsi karsiya kalacaklardir, fakat çekecekleri azabin derecesi belki birbirinden farkli olacaktir.
Ölüm ani kendisine gelip çatincaya kadar tövbesini geçiktirip tövbe etmeyenin kâfir olarak ölenle bir tutulmasi, kanaatimizca su sebebe dayanmaktadir: Ölümün gelip çatmasi, ahiret hallerinin ilkidir. Pek kisa bir süre sonra ruhunu teslim edip ahirete göçecek ve iyi veya kötü bir is yapmaya ne firsati, ne de gücü olacaktir. Bunun böyle oldugunu haber veren pek çok ayet vardir. Meselâ, "Onlardan birine ölüm gelince, "Rabb'im beni geri çevir, belki yapmadan biraktigimi tamamlar iyi is islerim" der. Hayir, bu söyledigi sadece kendi lâfidir..." (Mü'minun, 23/99-100) buyurulmaktadir. Ayrica: Mü'min, 40/185; Yûnûs, 10/90-91; Münafikun, 63/10 ayetleri de bu mânadadirlar. Bu manada çesitli hadis-i serifler de vardir. Meselâ Ebû Eyyûb, Hz. Peygamber'den söyle bir rivayette bulunuyor: "Yüce Allah kulunun tövbesini, ölüm aninda bogazinda hirilti baslamadikça, kabul eder".
Iste yüce Allah, böyle bir durumda tövbeyi kabul etmeyecegini, bunun disindaki hâl ve durumlarda tövbeyi kabul edecegini haber vermektedir. Öyleyse, tövbeyi geciktirmek, bu bakimdan hiç de dogru degildir. "Allah 'a göre su kimseler bir tövbesi makbuldur ki, cahillikle bir kötülük yapip hemen ardindan dönerler..." (en-Nisa, 4/17) ayetinde belirtildigi gibi günahlarin hemen arabinde tövbe etmek inananlarin lehine olmakta ve böyle bir tehlike söz konusu olmamaktadir. Pekalâ bilindigi gibi, ölümün ne zaman ve nerede gelip çatacagi bizce malum degildir. Bundan dolayi tövbe konusunda acele etmek yine insanlarin yararinadir.
Allah'in emirlerine aykiri davranan, günahkâr, kötü huylu, kötülük yapmayi aliskanlik hâline getiren kimse.
Arapça "Fe-Se-Ka" kökünden gelmekte olup ism-i fâil kalibindandir.
Lügatta, çikmak manasina gelir. Daha özel bir anlam ile "olgun hurmanin kabugundan disari çikmasina" denir. Istilahta ise, Allâh'a itâati terkedip O'na isyâna dalmaktir. Yani kisaca ilâhi emirlerin disina çikmaktir.
Biraz daha genis anlamiyla büyük günâh isleyerek veya küçük günâhta israr ederek hak yoldan çikan, dinin hükümlerine baglanip onlari kabul ettikten sonra o hükümlerin tamamini ya da bir kismini ihlâl eden anlamina gelmektedir (Fahrüddin er-Râzî, Tefsîru'l-Kebîr, II, 91; Râgib el-Isfahâni, el-Müfredât, 572; Elmalili Hamid Yazir, Hak Dini Kur'an Dili, I, 282). Nitekim Kur'an-i Kerîm'de Kehf sûresinin 50. âyetinde Allah'in emrinden çikarak O'na secde etmeyen seytan için "Feseka an emri Rabbih: Seytan Rabbinin emrinden çikti" buyrulmaktadir. Genel olarak fiski üç grupta toplamak mümkündür:
a. Günâhi çirkin olarak kabul etmekle beraber bazan günâh islemek.
b. Yapilan bir günâhi israrla yapmak.
c. Günâhin çirkin oldugunu inkâr ederek bu günâhi islemek; bu küfrü gerektiren bir durumdur; bu noktada kisinin iman ile, din ile iliskisi kesilmis olur (Elmalili, a.g.e., I, 282).
Kur'an'da fisk genellikle küfür ile esanlamda kullanilmistir. Ancak bazi ayetlerde fisk mutlak anlamiyla zikredilmektedir. Meselâ hacc'da yapilan fisk (el-Bakara. 2/197) veya Allah'in adi anilmaksizin bogazlanan hayvanlari yemek (el-En 'âm, 6/12 1), yahut müslümanlara iftirâ edenlerin içine düstükleri fisk (en-Nûr, 24/4) gibi hususlar helâl görülmedigi müddetçe sadece günâh islenmis kabul edilir. Ama bu durumlarda islenen fisk ve yapilan is helâl kabul edilirse küfrü gerektirir.
Bunlarin disinda genellikle Kur'an-i Kerîm'de geçen fisk ve fâsiklar tâbiri küfür ile esanlamli olarak kullanilmistir:
"Andolsun ki biz sana apaçik ayetler indirdik. Bunlari fâsiklardan baskasi inkâr etmez" (el-Bakara, 2/99); "Allah'in indirdigi ile hükmetmeyenler fâsiklarin tâ kendileridirler" (el-Mâide, 5/47); "Iste Rab olmaya en lâyik olan Rabbinin su sözü (azâbi) küfür ve inat içinde olan o fâsiklar için öyle sâbit olmustur. Gerçekten onlar iman etmezler" (Yûnus, 10/33);
"Eger Allah'a, Peygamberine ve ona indirilene iman ediyor olsalardi, onlari (kâfir ve müsrikleri) veli edinmezlerdi. Fakat onlardan birçogu fâsik (Allah'in emrinden ve imandan çikmis) kimselerdir'' (el-Mâide, 5/81).
Mu'tezile'ye göre fâsik, ne mümin ne de kâfirdir, ikisi arasi bir durumdadir. Onlarin bu anlayisi ayni zamanda bes prensiplerinden birisini teskil eder ve bu prensip "el-Menzile Beyne'l-Menzileteyn" olarak bilinir. Bunlara göre fâsik eger tövbe ederse imana döner, yok eger tövbe etmeden ölürse ebedî olarak cehennemde kalir. Burada su hususa dikkat çekmek gerekir: Mu'tezilece ifade edilen bu "el-Menzile Beyne'l-Menzileteyn" anlayisi bu dünya içindir, yani o kisinin iman açisindan bu dünyadaki durumunu ifade eder, yoksa bu anlayis ahirete atfedilerek o kisilerin cennet ile cehennem arasinda bir yerde kalacaklari anlaminda degildir. Hâriciler ve ameli imanin esasindan bir sart olarak görenlere göre ise, fâsikin yukarida sayilan her üç derecesi de küfür noktasindadir ve ebedî cehennemde kalacaklardir. Fisk ve fâsiklik bu derece kötü ve tehlikeli bir durum olunca insanlara düsen bu durumdan mümkün oldugu ölçüde kaçinmak, gerek diliyle ve gerekse fiiliyle mümkün oldugu ölçüde fiskdan uzak durmaktir. Günâhin büyügünden oldugu gibi küçügünden de kaçinmali, bu küçüktür zarar vermez diyerek onun islenmesinde israr edilmemelidir. Zira sözü geçtigi üzere küçük günâhta israr etmek de fiskin derecelerinden birisidir.
Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta da, hiçbir kimseye fisk isnadiyla bir söz söylememek gerekir. Bu hususta Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, "Hiçbir kisi baska bir kimseye fisk (sapiklik) isnadiyla 'ya fâsik ' diye söz atamaz, atmaya hakki yoktur. Yine böyle küfür de isnad edemez. Sayet atar da attigi kimse atilan fiskin veya küfrün sahibi degilse bu sifatlar muhakkak atan kimseye döner, fâsik veya kâfir olur'' (Sahîh-i Buhâri Muhtasar Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Serhi, XII, 137). Bu hadis-i serif ayni zamanda bir ahlâki prensibi ortaya koymaktadir. Zira kisiyi ayiplamak, onun ayibini teshir etmek, hele hele böyle güzel olmayan bir seyle ayiplamak ahlâki bir tavir olmadigi gibi isnad ettigi sey, o kiside mevcut degilse zikredilen lâfiz geregince kendisini de tehlikeye düsüren bir durumdur.
Ayni anne ve babadan dogan veya ortak degerlere sahip olan kimseler. Arapça'da ahi kelimesiyle karsilanmaktadir. Kardesler, arkadaslar anlamina gelen ihve ve ihvân kelimeleri ise ahi kelimesinin çoguludurlar.
Kardes denildiginde akla genellikle ayni anneden ve babadan dünyaya gelen kisiler gelmektedir. Bu soy-sop kardesliginin disinda bir de ayin dine veya dünya görüsüne mensup olmayi ifade eden akide kardesligi sözkonusudur.
Islâm dininde kardeslik, bütünüyle akide temeline dayanmaktadir. Allah (c.c), Kur'ân-i Kerim'de söyle buyurmaktadir "Mü'minler ancak kardestirler. Öyleyse kardeslerinizin arasini bulup-düzeltin ve Allah'tan korkup sakinin umulur ki esirgenirsiniz" (el-Hucurat 49/10). Âyeti kerimeden de açikça anlasilacagi üzere, ancak iman bagiyla biraraya gelenler kardes olarak kabul edilmektedirler. Buna göre yeryüzünün neresinde yasiyor olurlarsa olsunlar, hangi dili konusuyor olurlarsa olsunlar, hangi kavme mensup olurlarsa olsunlar veya hangi renge sahip olurlarsa olsunlar bütün mü'minler kelimenin tam anlamiyla birbirlerinin kardesleridirler yani birbirlerinin sadik dostlaridirlar. Bu kardesler kendi aralarinda apayri bir topluluk olustururlar. Kendi akidelerine saldiran veya imana karsi küfrü tercih eden kimselere-kendilerine ne kadar yakin olurlarsa olsunlar- asla sevgi beslemezler; bu anlamda sadece akide kardesligini esas tutarlar; Rabblerinin su mealdeki uyarilarini asla unutmazlar: "Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiçbir lopluluk bulamazsin ki onlar Allah'a ve Rasûlüne karsi baskaldiran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bagi kurmus olsunlar bunlar ister, babalari, ister çocuklari, ister kardesleri, isterse kendi asiretleri olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) onlarin kalplerine imani yazmis ve onlari kendinden bir ruh ile desteklemistir" (el-Mücadele, 58/22); "Ey iman edenler, eger imana karsi küfrü sevip tercih ediyorlarsa, babalariniza ve kardeslerinizi veliler edinmeyin. Sizden kim onlari veli edinirse, iste zulme sapanlar bunlardir" (et-Tevbe, 9/23)..
Kuskusuz mü'min gönülleri en saglam ve köklü bir biçimde baglayan bag, iman ve takva esasindan kaynaklanan kardeslik bagidir. Bu, Cenab-i Allah'in mü'minlere bahsettigi en güzel nimetlerden biridir. Âyet-i kerimede bu durum söyle ifade edilmektedir: "Allah'in ipine hepiniz simsiki yapisin. Dagilip ayrilmayin ve Allah'in sizin üzerinizdeki nimetini hatirlayin. Hani siz düsmanlar idiniz. O kalplerinizin arasini uzlastirip-isindirdi ve siz O'nun nimetiyle kardesler oldunuz. Yine siz tam bir ates çukurunun kiyisindayken, oradan sizi kurtardi. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size âyetlerini iste böyle açiklar" (Alû Imrân, 3/103). Yüce Rabbimiz bizlere, cahiliyye döneminde birbirlerine düsmanliklariyla ün salmis Evs ve Hazreç kabilesine mensup fertleri iman bagiyla nasil kardesler haline getirdigini hatirlatmaktadir. Bu hatirlatma, insanliga kumanda edecek insanlarin mutlaka akide bagini esas alan, yani hep birlikte Allah'in ipine içtenlikle sarilari insanlar olmalari gerektigini zimnen öne çikartmaktadir. Dahasi ve en önemlisi, insanliga kumanda edecek mü'minlerin basarisini, Allah'in ipine simsiki sarilip kardeslik bagini kuvvetlendirmek sartina baglamaktadir.
Islam'da kardeslik akide temeline oturtuldugu içindir ki, mü'minlerin arasini bozacak her türlü sunî ayrimlar ve böbürlenmeler de haram kabul edilmistir. Irk, soy, cins vs. türünden cahilî degerler yerine takva kriteri getirilmek suretiyle toplumsal kardesligin ve ahengin bozulmamasi saglanmistir. Bu konudaki âyeti kerime her türlü tartismayi sona erdirici niteliktedir: "... Hiç kuskusuz, Allah katinda en üstün olaniniz, takvaca en ileride olaninizdir..." (el-Hucurat, 49/13).
Mü'min erkekler ile mü'min kadinlarin, akide ve takva temelinde birbirleriyle yardimlasmalari kardesligin bir geregi olarak zikredilmektedir. Bu yardimlasma, bireysel ve toplumsal hayatta iman ve takva ilkesinin egemen olmasini saglamak için gerekli görülmektedir. Nitekim bu amaçla biraraya gelen kimselere Allah'in rahmet edecegi belirtilmektedir: "Mü'min erkekler ve mü'min kadinlar birbirlerinin velileridirler. Iyiligi emreder, kötülükten sakindirirlar, namazi dosdogru kilarlar, zekati verirler ve Allah'a ve Rasûlüne itaat ederler. Iste Allah'in kendilerine rahmet edecegi kimseler bunlardir..." (et-Tevbe, 9/71).
Kardes olmak, arkadas ve sadik dost olmak; sevinçte ve kederde beraber olmayi göze almak demektir; bunu fiili olarak göstermek demektir, sevmek, saymak, güvenmek, merhamet etmek, yardimlasmak ve dayanismak demektir. Bunlar olmadan kardeslik iddiasinin bir anlami olmaz. Kur'ân'in öngördügü kardeslik, bütün bunlari içeren bir muhtevaya sahiptir. Bir hayat biçimidir Islâm'daki kardeslik. Dinde kardesligin en güzel numunesini Peygamber çaginda Peygamberle birlikte yasayan seçkin sahabeler ortaya koymuslardir. Muhacir-Ensar iliskisi, kardesligin ne anlama geldigini bizlere gösteren son derece mükemmel bir örnekliktir. Medineli Ensar, Mekkeli Muhacir kardeslerinin nefislerini, kendi nefislerinden daha aziz tutmuslar, onlari hiçbir konuda yalniz ve yardimsiz birakmamislardir. Hatta Ensâr'dan bir müslüman, muhacir kardesine, sayet dilerse hanimlarindan birini bosayip kendisine nikahlayabilecegini bile teklif etmekten kaçinmamistir . Bu davranislariyla Ensar, imanlarinda ne denli ihlasli olduklarini göstermislerdir elbette. Âyette söyle buyurulmaktadir: "Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi) hazirlayip imani (gönüllerine) yerlestirenler ise, kendilerine hicret edenleri severler ve onlara verilen seylerden dolayi da içlerinde bir ihtiyaç duymazlar. Kendilerinde bir açiklik (ihtiyaç) olsa bile (kardeslerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimri ve bencil tutkularindan korunmussa, iste onlar, felah bulanlardir"(el-Hasr, 59/9). Peygamberimiz (s.a.s) bir hadisinde söyle buyurmaktadir: "Hiçbiriniz kendi nefsiniz için arzu ettiginizi kardesiniz için etmedikçe iman etmis olmaz" (Buhârî, imân, 7). Hz. Ali (r.a) söyle demektedir: "Senin hakiki kardesin seninle beraber olan sana menfaat versin diye, kendi nefsine zarar vermeye razi olan, zamanin felaketleri kapini çaldigi vakit, senin daginik durumunu derlemek için O, derli toplu öz durumunu dagitir.
Mü'minler kardeslikte ve dostlukta tipki aksami birbirine geçmis mükemmel ve sapasaglam bir bina gibidirler veya bütün unsurlari ve zerreleriyle birbirine bagli bir vücud gibidirler. Bir vücudun herhangi bir azasi rahatsiz oldugunda nasil ki bütün bir vücud ayni rahatsizligi, ayni aciyi duyarsa, bir tek mü'minin-dünyanin ta öbür ucunda ile olsa- çektigi aciyi, duydugu izdirabi diger mü'min kardesleri derinden hisseder. Mü'minlerin bu denli birbirlerine bagli olduklarini Peygamber (s.a.s) söyle ifade etmektedir. "Mü'minin mü'mine bagliligi, parçalari birbirini bütünleyen bir bina gibidir." Hadisi rivâyet eden Ebû Musa El-Es'arî'nin bunu tarif için parmaklarini birbirine geçirdigi zikredilmektedir (Buhârî, salat, 88, Mezalim, 5; Müslim, birr, 65; Tirmizî, birr, 18; Nesâî, zekat, 67). "Mü'minleri kendi aralarindaki merhametlesmelerinde, sevismelerinde, yardimlasmalarinda bir vücud gibi görürsün. Ki vücudun bir organi agrirsa, vücudunun kalan kismi uykusuzluk ve humma ile o organ için birbirini çagirir".
Bir mü'minin, diger bir mü'min kardesine her halükarda yardimci olmasi gerekmektedir. Peygamberimiz bir hadisinde, "zalim de olsa, mazlum da olsa mü'min kardesine yardim et!" diye buyurmaktadir. Zulüm konusunda nasil yardim edilecegini ise su çarpici sözlerle dile getirmektedir: "Onu zulümden el çektirirsin. Ona yapacagin yardim iste budur" (Buhârî, Mezalim, 4; Müslim, birr, 62). Kardesligin bir geregi de, zulme meyleden diger kardeslerini uyarmak ve onlari hizaya getirmek için çalisip durmaktir. Bu tür bir yardimlasma fertlerin ve toplumlarin selameti için oldukça önem arzetmektedir.
Allah Rasûlü Mescid-i Nebevî'nin insasindan sonra Muhâcirler ile Ensâr'dan doksan sahabe arasinda ikiser ikiser kardeslik akdetti. Kendisi de Hz. Ali'yi kardes edindi. Bütün mü'minler birbirinin din kardesi olmakla birlikte, bu özel kardeslestirme, yardim, ziyaret, ihsan, nasihat ve rehberligi, hatta zevi'l-erhamdan önce mirasçi olmayi kapsamina aliyordu.
Ibn Abbas anlatiyor: "Muhacirler Medine'ye geldikleri zaman aralarinda akrabalik bagi olmaksizin, Rasûlüllah'in ihdas ettigi kardeslik dolayisiyla Ensara varis oluyorlardi.
Âyette söyle buyruluyor: "O kimseler ki iman edip hicret ettiler ve mallariyla, canlariyla Allah yolunda mücadele ettiler. O Ensar ki Muhacirleri barindirdilar ve onlara yardim ettiler. Onlar birbirinin velileridirler" (el-infâl, 8/72). Burada velayet; yardim, yardimlasma, ögüt ve verâsetle tefsir edilmistir. Bedir savasindan sonra Muhacirlerin maddi durumlarinin düzelmeye baslamasi üzerine Muhacirlerin Ensara mirasçi olma hükmü su âyetle neshedilmistir: "Hisimlar Allah'in kitabinda birbirine daha yakindirlar" (el-Enfâl, 8/75). Ensâr bazi mallarini Muhacir kardesleriyle bölüsmüs, hurmaliklar üzerinde onlarla ziraat ortakçiligi yapmislardir (Ibn Sa'd, Tabakat, III, 396; Buhârî, II, 71, 111, 164).
Bir mü'min kendi için arzu ettigini mü'min kardesi için de arzu etmedikçe olgun mü'min olamaz.
Kardesligi Bozan Hususlar
Kardesligi bozan pek çok husus vardir. Kur'ân-i Kerim'de ve hadis-i seriflerde bütün bu hususlar açik bir biçimde belirtilmektedir. Bir âyet-i kerimede, kardesligi bozan ve dolayisiyla bireysel ve toplumsal ahengin zedelenmesine yol açan kötü hususlardan bazilarina söyle deyinilmektedir. "Ey iman edenler! Zandan çok kaçinin, çünkü zannin bir kismi günahtir. Tecessüs etmeyin. Kiminiz de kiminizin giybetini yapip arkasindan çekistirmesin. Sizden biriniz, ölü kardesinizin etini yemeyi sever mi?" (el-Hucurat, 49/12). Bu âyet-i celilede Yüce Rabbimiz, mü'minleri açik bir biçimde suizandan, kardeslerinin gizli yönlerini arastirmaktan, giybet, dedikodu ve kulis yapmaktan sakindirmaktadir. Peygamberimiz (s.a.s) ise bu konuda söyle buyurmaktadir: "(Sebepsiz) zandan sakininiz. Zira zan sözlerin, yalani çok olanidir. Birbirinizin ayibini görmeye ve duymaya çalismayiniz. Birbirinizin mahrem hayatini da arastirmayiniz" (el-Lü'lü Ve'l Mercân, Kitabu'l Birr Ves-Sila Ve'l-Adab).
Bir baska âyet-i kerimede su hususlarin alti çizilmektedir: "Ey iman edenler, bir topluluk bir baska toplulukla alay etmesin, belki alay ettikleri kendilerinden daha hayirlidirlar. Kadinlar da kadinlarla alay etmesin, belki kendilerinden daha hayirlidirlar. Kendi nefislerinizi yadirgayip küçük düsürmeyin ve birbirinizi en olmadik kötü lakablarla çagirmayin. Imandan sonra fasiklik ne kötü bir isimdir. Kim tevbe etmezse, iste onlar zalimlerin ta kendileridir"(el-Hucurat, 49/11). Bu âyet-i kerimede de alay, kötü lakab takma ve benzeri gibi fisk kabul edilen davranislar konusunda mü'minlerin duyarli olmalari gerektigi vurgulanmaktadir.
Kin, haset ve hakaret de kardesligi bozan hususlar arasindadir. Kitab-i Kerim'de kendilerinden övgüyle bahsedilen mü'minlerin her türlü kinden ve hasetten tümden arindirildiklari belirtilmektedir: "Onlarin gögüslerinde kinden (ne varsa tümünü) siyirip çektik, kardesler olarak tahtlar üzerinde karsi karsiyadirlar" (el-Hicr, 15/47). Enes b. Mâlik'in rivâyet ettigi sahih bir hadiste ise Peygamberimiz (s.a.s) su nasihatlerde bulunmaktadir.
"Birbirinizle kinlesmeyiniz hasetlesmeyiniz birbirinizden yüz çevirmeyiniz. Ey Allah'in kullari kardes olunuz..." (Buhârî, Edeb, 57; feraiz 2; Müslim, birr, 23; Tirmizi, birr, 24), "Bir kisiye, müslüman kardesine hakaret etmesi kötülük olarak yeter" (Müslim, I, 32). Mü'min kardesinin ufak-tefek kusurlarina ve eksikliklerine bakarak ona kin ve adavet besleyen kisi gerçekte insafsizca ve zalimce davranan kimsedir.
Grupçuluk, inhisar-i zihniyet, benmerkezcilik vb. gibi kötü hasletler de kardesligi bozan ve mü'minleri birbirine düsüren hususlar cümlesindendir. Çünkü bu türden iddialar kaçinilmaz olarak beraberinde tefrikayi, çekismeyi ve çatismayi getirmektedir. Mü'minlerin birbirine düsmesi veya düsürülmesi ancak bu yollarla mümkün olabilmektedir. Nitekim bir hadisi serifte, seytanin bu yönde daima bir umut besledigine isaretle söyle buyurulmaktadir: "Seytan, Kibleye dönen (mü'minlerin artik kendisine ibadet etmesinden ümidini kesmistir;fakat onlari birbirine düsürmekte (hala ümitlidir)"(Tirmizi, Birr, 25; Müslim, Münafikun, 65).
Bütün bu hususlar veya hasletler, tipki birer mikrop gibi, sirayet ettigi vücudlari hasta düsürmekte ve tahrip etmektedir. Dinde kardeslik ruhunu yeniden canlandirmak ve mü'minlere kaybettikleri kuvveti yeniden kazandirmak, ancak bu tür hasletlerin ortadan kaldirilmasiyla mümkün olabilir. Kitab-i Kerim'in öngördügü kardesligin tesis edilmesi demek, Islam ümmetinin yeniden dirim kazanmasi demektir.
"Tarihi kinleri, kabilevî ihtiraslari, sahsî tamahlari, taassub ile kaldirdiklari bayraklari bir kenara itip yok eden, Allah yolunda kardeslik prensibinden baska hiçbir prensip kalpleri birlestiremez. Ancak bu kardeslik prensibiyle saflar yüce ve büyük Allah'in sancagi altinda birlesebilir"
Kardeslik Hukuku
Sihrî kardeslik Islâm'in kiymet verdigi önemli akrabalik münasebetlerindendir. Kardeslerin birbirleri üzerinde haklari ve vazifeleri vardir. Kardesler, aralarinda adalet ve iyilik ve dostlukla muamele etmelidirler.
Kur'an-i Kerim de, Hz. Adem'in iki oglu Habil ve Kabil'den söyle bahsedilir: "Ey Rasûlüm, Ehl-i Kitab'a, Adem'in iki oglunun haberini hakkiyle oku. Onlar Allah rizasini kazanmak için kurban kesmislerdi de birisininki kabul edilmis, digerinki kabul olunmamisti. Kurbani kabul olunmayan (Kabil) digerine; "Seni muhakkak öldürecegim," demisti. Kardesi ona söyle cevap vermisti: "Allah, ancak takva sahiplerinin kurbanini kabul eder. Yemin ederim ki, eger beni öldürmek için elini bana uzatirsan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak degilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarim. Ben isterim ki sen kendi günahinla birlikte benim günahimi da yüklenesin; böylece cehennemliklerden olasin. Iste zâlimlerin cezasi budur." Nihayet Kâbil hevesine uyarak kardesi (Habil)'i öldürmege kalkismis ve sonra onu öldürmüstü. Böylece ziyana ugrayanlardan olmustu (el-Mâide, 5/27-30).
Yûsuf sûresinde de, Hz. Yûsuf'a kardeslerinin yaptiklari kötülükler uzun uzun anlatilir. Sonunda her sey ortaya çikinca kardeslerinin ona: "Allah'a yemin ederiz, Allah seni bizden üstün kilmistir. Biz dogrusu (sana yaptiklarimizda) suçlu idik" dedikleri; Hz. Yusuf'un da; "Size, bu gün hiç bir basa kakma ve ayiplama yok. Sizi Allah yarligasin. O merhametlilerin en merhametlisi" (Yûsuf, 12/91-92) diyerek, onlari afv ve müsamaha ile karsiladigi haber verilmektedir.
Hz. Musa (a.s) kardesinin de kendisiyle beraber hayir ve iyilikte ortak olmasini Allahu Teâlâ'dan söyle istemistir: "Mûsa dedi ki: "Ey Rabbim; benim gögsüme genislik ver; isimi kolaylastir; dilimden de su dügümü çöz ki, sözümü iyi anlasinlar. Bana kendi ailemden bir de vezir (yardimci) ver; kardesim Harun'u... Onunla sirtimi kuvvetlendir. Onu isimde ortak kil. Tâ ki seni çok zikredelim, çok analim" (Tâhâ, 20/25-34). Peygamberler (a.s)'in kardeslerine olan iyiliklerinin Kur'an'da anlatilmasi müslümanlara ögüt ve örnek olmasi içindir. Kardesler aralarinda su esaslara göre hareket etmelidir:
1- Kardesler karsilikli sevgi ve saygi beslemeli, küçükler büyüklerine karsi saygisiz davranislardan sakinarak onlari anne ve babalan gibi görmeli ve kendilerine itaat etmeli, büyük kardesler de küçüklerin kabahatlerini af ve hosgörü ile karsilamalidir.
2- Kardesler, anne ve babalarini üzmeyecek, onlara huzur dolu bir hayat yasatarak davranislarla birlik ve beraberlik içinde yasamali; para, servet miras gibi maddi çikarlar düsmanlik sebebi haline getirilmemeli ve birlik ruhu bozulmamalidir.
3- San, söhret, makam, servet gibi seyler kiskançlik sebebi olmamalidir. Kardeslerden biri ilim, servet ve makam itibariyle yükselirse bu durum digerleri için ancak bir iftihar vesilesi sayilmalidir. Maddî ve manevî bakimdan güçlü olan da digerlerine hor bakmamali, onlara her konuda yardim elini uzatmalidir.
4- Aralarindaki isleri ve fikir ayriliklarini zora bas vurmadan, birbirlerinin fikirlerine saygi duyarak ve konusup anlasarak tatlilikla halletmenin yollarini aramalidirlar.
Mehmet METINER
Samil Islam ansiklopedisi
* Muhacirlerden Abdurrahman bin Avf, ensardan Sa'd bin Rebi ile kardeslestirilmisti. Sa'd b. Rebi kardesi A.bin Avf'a; "Kardesim!Iste evim , yarisi senin, iste mülküm,yarisi senin, iste eslerim, birisini bosayip seninle nikahlayayim ." diyerek fedakarligin en uç örnegini ortaya koymustu. Ancak Abdurrahman bin Avf, hazirciligi iyi görmemis ve Sad bin Rebi'ye, "Sag ol Kardesim, sen bana çarsinin yolunu göster, bu bana yeter." karsiligini vermis,çalismis ve kisa zamanda Medine'li zenginler arasina katilmisti. (Buhari,Tecrid-i Sarih Tercemesi, VI/342).
Islam kardesliginin müminlere yükledigi diger sorumluluklari da Peygamberimiz söyle açikliyor:
"Müslüman müslümanin kardesidir. Ona zulüm ve kötülük yapmaz,onu tehlikeye atmaz. Bir kimse kardesinin bir ihtiyacini giderirse Allah da onun bir ihtiyacini giderir. Kim bir müslümanin bir sikintisini giderirse Allah da buna karsilik ondan kiyamet gününün sikintilarindan birini giderir. Bir müslüman, kardesinin bir ayibini örterse kiyamet günü Allah da onun bir ayibini örter." (Müslim, Birr,58).
Kararli olma, sözde durma, ahde vefa etme; bir konuda iyi düsündükten sonra verilen karardan dönmeme.
Sebat, ahlâkî faziletlerden biridir. Sebat ve metanet; herhangi bir konuda iyice düsündükten sonra verilen karardan asla bir daha dönmemek demektir. Bu fazilete sahip kisiler sözünde sâbit ve görüslerinde kuvvetli, islerinde cesur ve yürekli kimselerdir.
Sebat ve metanet sahipleri yapacaklari isleri önceden iyi düsünür, lehinde ve aleyhinde olan bütün sebepleri karsilastirip ölçer, tercih sebeplerini bularak karar verir; böyle verilmis karardan da artik dönmezler. Irade ile ilgili olan bu fazilete sahib olmak büyük bir meziyettir. Ne sevinç, ne üzüntü, ne menfaat, ne de heyecan, kisaca hiç bir sey metin olan adami kararindan döndüremez.
Önderler ve önemli mevkilerde bulunan kisiler sebat ve metanet sahibi olurlarsa, çevrelerindeki insanlar için cesaret ve güven kaynagi durumuna gelirler. Böyleleri, islerinde daha basarili olur. Allah Teâlâ söyle buyurmustur: "Ey mü'minler, bir düsman toplulugu ile karsilastiginiz zaman, sebat edin ve Allah'i çok anin ki, kurtulabilesiniz" (el-Enfal, 8/45). Bu âyette, sebat ve metanetin, harpte zafere erismek ve kurtulusa ulasmak hususundaki önemine isaret edilmistir. Gerçekten de bu ahlakî fazilete sahip olmayanlarin dogru karar vermeleri, islerinde basarili olmalari, düsmanla galip gelmeleri pek güçtür.
Sebat ve metanette âsiri gitmek inattir. Yoklugu da, kararsizliktir.
Her ikisi de terk edilmesi gereken kötü huylardandir. Bu konuda unutulmamasi gereken bir husus da sudur. Sebat adini verdigimiz kararliligi insan, mesru, faydali ve helal olan seylerde göstermelidir. Allah'in yasakladigi gayr-i mesru, zararli ve harâm isler için sebat gösterilemez. Insani kötülüklere sürükleyen konularda metîn olmanin bir mânâsi yoktur. Zaten bu iki ahlâkî kavram ancak müsbet davranislarla birlikte varolabilir.
Boyun egme; mer'a genis oldugundan davarlarin her yerinden otlamalarinin kabil olmasi; agacin meyvesi yetisip toplanmasinin mümkün olmasi.
Uyma, dinleme, alinan emre göre hareket etme anlaminda bir terim. Arapça'da "ta, va, a" fiilinden türemis bir mastar. Inkiyâd ile es anlamlidir. Bunun karsiti, adem-i itaattir ki, itâatsizlik, serkeslik ve muhalefet anlamina gelir. Önceleri karsi çiktigi kimseye, bilahare itaat edecegini bildirmeye de "arz-i itaat" denir. Bu manada, itaat edene muti', kendisine itaat olunana da mutâ' denir.
Gerek itaat, gerekse adem-i itaat, insanlarin fitratinda bulunan ve biribirine zit fakat ayni derecede lüzumlu olan özelliklerdir. Bu özellikleri sayesindedir ki insanlar, bir otoriteye baglanabiliyor, devlet kurabiliyor ve birlikte hareket edebiliyorlar.
Toplu halde yasayan insanlarin, iliskilerinin saglikli yürüyebilmesi, huzur ve güven içinde yasayabilmeleri, bir takim düzenlemelerin varligina baglidir. Söz konusu düzenlemeler olmadan, ne fertlerin ne de toplumlarin huzur ve güven içinde mutlu bir hayat sürmeleri kabil degildir. Ancak, mevcut otoriteye itâat edilmedigi sürece, ister yazili kanunlar seklinde olsun, ister yasayan örf ve âdetler tarzinda olsun, bu düzenlemelerin hiçbir yarari olmaz. O halde itâat mutlaka gereklidir.
Kime itaat etmek gerekir, ya da kimlere itaat edilmelidir, sorusuna gelince... Elbette itaata kim lâyiksa öncelikle ona itaat etmek, kime boyun egmek gerekiyorsa ona boyun egmek ve kimin emrini yerine getirmek gerekliyse onun emrini yerine getirmek icap eder.
Buna göre; kendisine itaat edilmesi gereken en büyük otorite, süphesiz ki, tüm alemlerin Rabbi olan Allah'tir. O'na itaat her itâattan önce gelir, O'nun buyrugu tüm buyruklardan üstündür. Kendisinden baskasina itaat, ancak O'nun izniyle ve müsaade ettigi ölçüde caizdir.
Kur'an-i Kerim'de söyle buyrulur:
"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygambere ve sizden olan ulû'lemre (buyruk sahiplerine) itaat ediniz. Eger bir hususta anlasmazliga düserseniz -Allah'a ve ahiret gününe inaniyorsaniz- onu Allah'a ve Rasule götürün. Bu, hem daha hayirli hem de neticede daha iyidir" (en-Nisâ, 4/59).
Baska bir ayet-i celilede, mirasla ilgili hükümler sayildiktan sonra:
"Bunlar Allah'in sinirlaridir. Kim Allah'a ve O'nun Peygamberine itaat ederse, Allah onu, içinden irmaklar akan cennetlere koyacaktir; orada devamli kalicidirlar. Iste büyük kurtulus budur" (en-Nisâ, 4/13) buyurulur.
Görülüyor ki, itâatta öncelik; her seyi yaratan ve diledigi gibi evirip çeviren, tâat ve ibadette kendisine ortak kabul etmeyen, yegane hüküm sahibi Allah'indir. O'na itaat mecburidir. Müsaade ettigi ölçüler içinde baskasina itaat etmek de haddi zatinda kendisine itaat etmektir. Çünkü gaye, O'nun dediginin tahakkuk etmesidir. Kur'an-i Kerim'de:
"Kim Resule itaat ederse Allah'a itaat etmis olur. Yüz çevirene gelince... seni onlarin basina bekri göndermedik" (en-Nisâ, 4/80) buyurulur.
Resulullah (s.a.s) bir hadislerinde;
"Kim bana itâat ederse süphesiz Allah'a itaat etmis olur. Her kim imam (devlet baskani)a itaat ederse süphesiz bana itaat etmis olur. Eler kim imama isyan ederse süphesiz bana isyan etmis olur" (Ibn Mâce, Cihâd, 39) buyurmakla, Rabbin rizasi gözetilerek baskalarina yapilan itaatin gerçekte Allah'a itaat manasina geldigini ifade etmistir.
Ulûl-emre itaat, Allah'in emri olmakla beraber, bunun bazi sartlara bagli oldugunu, Kur'an'dan (en-Nisâ, 4/59) ve bazi hadislerden ögreniyoruz. Nitekim Resulullah (s.a.s);
"Eger üzerinize Habesî ve burnu kulagi kesik bir köle, emir tayin edilse, sizi Allah'in Kitap(ile sevk ve idare ettigi sürece, onun emirlerini dinleyiniz ve itaat ediniz" (Ibn Mâce, Cihad, 39; Buhârî, Ahkâm, 4) buyurur. Diger bir hadiste ise söyle denmektedir:
"Müslüman kisinin, bir günah islemekle emrolunmasi disinda, hoslandigi veya hoslanmadigi hususlarda Müslüman amirine itaat etmesi vaciptir. Bir günah islemekle emrolundugu zaman dinlemek ve itaat etmek yoktur" (Ibn Mâce, Cihad, 40).
Su hadisler de ayni sekilde, itaatin, Allah'in rizasina uygun olmasini sart kosuyor:
"Basinizdakilerden kim size Allah'a isyan etmeyi emrederse, sakin o hususta ona itaat etmeyiniz " (Ibn Mace, Cihad, 40);
"Allah'a isyan olan hususta itaat yoktur. Itaat, ancak mesru olan seydedir" (Buhâri, Ahkâm, 4; Müslim, imâre, 39-40).
Allah'a itaat nevilerinden biri de, ana-babaya itaat etmek ve onlara iyi davranmaktir. Ayet-i celilede; "Rabbin sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babaniza da iyi davranmanizi kesin bir sekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yaninda yaslanirsa, kendilerine 'öf' bile deme, onlari azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onlari esirgeyerek üzerlerine kanat ger ve de ki: Rabbim! Küçüklügümde onlar beni nasil yetistirmislerse, sen de onlari esirge!" (el-Isrâ, 17/23-24) buyurulmustur. Resulullah (s.a.s) da; "Rabbin hosnutlugu ana-babanin hosnutluguna baglidir. O'nun gazabi da ana-babanin gazabina baglidir" (Tirmizî, Birr, 3) buyurmakla bu konuya dikkati çekmistir.
Buraya kadar geçen ayet ve hadislerden, Cenâb-i Allah'a kayitsiz sartsiz itaat etmenin farz oldugu, bunun geregi olarak; O'nun Resulune, müslüman olan ve Islâm ile hükmeden, Islâm'in emrettigi yönetim biçimini yürüten ulûl-emre ve ana-babaya da itaatin kaçinilmaz oldugu, Rabbin rizasina uygun olmayan hususlarda ise adem-i itaat (itaatsizlik) gerektigi açik bir sekilde anlasilmistir.
Müslüman olan ulûl-emrin, Allah'in rizasina aykiri emirlerine itaat edilmeyecegine göre, kâfir ve münâfiklara asla itaat edilemez, peslerinden gidilemez. Yüce Rabbimiz, bizleri, böyle bir hataya düsmekten siddetle sakindirarak söyle buyuruyor:
"Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir gruba uyarsaniz, imaninizdan sonra sizi çevirip kâfirler haline getirirler" (Âlû Imrân, 3/100);
"Ey iman edenler! Eger kâfirlere itaat ederseniz, sizi eski dininize geri çevirirler. O takdirde büsbütün kaybedersiniz" (Alu Imrân, 3/149);
"Gerçekten seytanlar, sizinle mücadele etmeleri için dostlarina telkin ederler. Eger onlara itaat ederseniz süphesiz, siz de Allah'a ortak kosanlardan olursunuz" (el-En'am, 6/121).
Hak Teâlâ, kendisine itaat etmeyenlerin, ahiretteki vaziyetlerinden söyle söz ediyor:
Acizlik gösterme, baskasina güvenip dayanmak, Allah'a güvenme, O'nun hükmünün mutlaka meydana gelecegine kesin olarak inanma ve alinmasi gereken tedbirleri almak anlaminda Kur'anî bir terim.
Tariften de anlasildigi gibi tevekkül; müslümanin, yapacagi islerde tüm zahiri sebeplere sarilmasi, alinmasi gereken tedbirleri almasi, çalisip çabalamasi, ama gönlünü bunlara baglamayip sadece Allah'a dayanmasidir. Tevekkül, hiç bir zaman, çalismayi ve sebebe sarilmayi terkedip, Allah'in dedigi olur" diyerek kenara çekilmek degildir (Fahru'd-Din er-Razî, Mefatihu'l-Gayb, Bulak 1289, 111, 122; Elmalili M. Hamdi Yazir, Hak Dini Kur'an Dili, VII, 5063, 5064). Nitekim Hz. Peygamber, devesini salivererek Allah'a tevekkül ettigini söyleyen bir bedeviye "Onu bagla da öyle tevekkül et" buyurmustur (Tirmizî, Sifatü'l-Kiyame, 60).
Islâm inancina göre; yaratiklarin bütün fiilleri, halleri ve sözleri yüce Allah'in kaza ve takdîri ile meydana gelir (Nureddin es-Sâbûnî, Mâtûridîye Akaidi, Terc. Bekir Topaloglu, 161). Onun için Islâm alinmasi gereken tedbirleri aldiktan sonra, insanlara ve aracilara degil, sadece Allah'a dayanma anlamindaki bir tevekkülü emreder. Bir ayette Allah Teâlâ söyle buyurur: Müslümanlar sadece Allah'a dayanip güvensinler" (Âl-i Imrân, 3/122). Hz. Peygamber de su sözleri ile müslümanlara tevekkülü tavsiye etmektedir: "Eger siz Allah 'a hakkiyla tevekkül derseniz, o sizi kusu riziklandirdigi gibi riziklandirir" (Ibn Mâce, Zühd, 14).
Hz. Ömer, Medine'de bosta gezen bir gruba: "Siz necisiniz?" diye sordu. Onlar da: "Biz mütevekkilleriz", dediler. Bunun üzerine büyük halife: "Hayir, siz mütevekkil degil, müteekkil (yiyici)lersiniz. Siz yalancisiniz, tohumumu yere atip sonra tevekkül edene mütevekkil denir" dedi.
Bu olay tevekkülden ne anlasilmasi gerektigini çok güzel ifade etmektedir. Gerçek tevekkül güzel bir davranis, ahlâkî bir fazilettir. Cenab-i Hak, müslümanlara tevekkülü emretmis ve mütevekkil olanlari sevdigini haber vermistir:
"Bir de, daima diri olup, hiçbir zaman ölmeyen Allah'a tevekkül et" (Furkan, 25/58).
"Kim Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter"(Talak, 65/31); "Müminler, ancak o kimselerdir ki Allah anilinca kalpleri ürperir, onlara Allah'in ayetleri okundugunda o ayetler onlarin imanlarini artirir ve Rablerine tevekkül ederler" (Enfal, 8/2).
Tevekkül, müslümanlarin kadere olan inançlarinin bir sonucudur. Tevekkül eden kimse, Allah'a kayitsiz sartsiz teslim olmus, kaderine razi kimsedir. Fakat, nasil kadere inanmak tembel tembel oturmayi, herseyden el etek çekmeyi gerektirmiyorsa, tevekkül de tembellik ve miskinligi gerektirmez. Gerçek mütevekkil çalismadan kazanmayacagini, ekmeden biçilemeyecegini, amelsiz Cennet'e girilemeyecegini, ihlasla ibadet ve taatta bulunmadan Allah'in rizasina kavusulamayacagini bilir.
Çogunlugu Suriye'de yasayan asiri bir Siî-Batinî firkasi. Bunlara günümüzde Numeyrîler ismi de verilmektedir. Nusayrî isminin ise geçmiste kalan bir isim oldugunu ve firka kurucusuna nisbeten bu ismin verildigini ileri sürerler. Firkanin ismini, kurucusu olan Muhammed b. Nusayr en-Nemiri'ye (270/883) nisbeten aldigi bilinmektedir. Zaten itikadi firkalarin hemen hemen bir çogunun kurucularina nisbeten tanindiklari ve buna uygun isim aldiklari bilinen ve sik rastlanan bir durumdur.
Batinî karakterli firkalarda ortak olarak görülen husus, bunlarin genel olarak çift hayatlari olmasidir. Yani birisi, kendi içlerinde ve çevrelerinde yasadiklari ve yasattiklari hayat seyri, digeri de toplum içinde yasamalari itibariyle toplumsal hayatlaridir. Iste Nusayrilik de genel anlamda bu özellikleri tasimakla birlikte, batinî firkalar arasinda, önemli eserlerinden bir kismi elde edilebilmis ve dolayisiyla görüslerine vakif olunabilmis firkalardan birisi olma özelligini tasimaktadir.
Nusayriligin kurucusu Ibn Nusayr, Siî-Imamiyyenin onuncu imami Ali en-Nakî'nin hayatinda onun tarafindan gönderilmis bir peygamber oldugunu iddia ediyor; onun hakkinda asiri görüsler ileri sürerek tenasuhtan söz ediyordu. Onun ilahligini söylüyor ve haramlari helal kiliyordu. Bir rivayete göre de, Ibn Nusayr, Imamiyye'nin onbirinci imami Hasan el-Askeri'nin (260-873) "bab"i oldugunu ileri sürmüs ve onun vefatiyla da oglu Muhammed b. el-Hasan'in mehdiligini kabul etmistir (E.Ruhi Figlali, Çagimizda Itikadi Islam Mezhebleri, s. 143, en-Nevbahtî, Firakus-Sî'a, nsr. M.Sadik, Necef 1936, s. 193).
Genellikle Suriye bölgesinde yayilmis bulunan Nusayriler, Karmatilerin 291 (903) yilinda Suriye'yi ele geçirmesi üzerine, bir kismi Suriye'de kalirken bir diger kismi ise, Antakya civarina çekildiler. Özellikle Nusayrilik Hamdanilerin Suriye'ye egemen olmasiyla bu dönemde büyük bir güç kazandilar. Zira Hamdani emirleri bu mezhebe girmis ve yayginlasmasi için ugrasmislardir. Selçuklular döneminde Malazgirt savasini (463/1071) takiben de Nusayriler Antakya'yi ele geçirmislerdi. Franklarin 492 (1098) yilinda bölgeyi isgal etmeleri üzerine bir süre onlarin hakimiyetleri altinda kaldilar. Haçli seferleri esnasinda Haçli ordularina yardim etmis ve müslümanlarin aleyhinde Hristiyanlara destek olmuslardi. Bundan dolayi Selahaddin Eyyubî tarafindan cezalandirilmislardir. Ayni sekilde Memluklular aleyhinde Mogollara yardim ettikleri için Memluklu Sultani Baybars'tan da baski gönnüslerdi. Nusayriler, bölgede sirasiyla hüküm süren, Selahaddin Eyyubi, Haçlilar, Ismaililer ve Mogollar'dan sonra Yavuz Sultan Selim'in 922 (1516) yilindaki Mercidabik Zaferi ile Suriye'yi ele geçirmesi ile daha sonraki devirlerde de ayni bölgede varliklarini sürdürürler. Nusayrilerin hemen hemen her devirde ve özellikle Osmanli Döneminde varliklarini sürdürmelerindeki en önemli faktör, Osmanli Devletinin, hükmü altindaki bölgelerde her inanç ve irktan olan kavimlere gösterdigi müsamaha anlayisi ve tavri gösterilmektedir. Zira, Osmanli Devleti, bu tavrini devletin baglayici ve birlestirici bir felsefesi olarak telakki etmekte idi. Zaman zaman Osmanlilara karsi isyan etmelerine ragmen II. Abdülhamid onlari resmen bir mezheb olarak kabul etmisti.
Bugün Suriye'de çesitli bölgelerde, Hatay, Tarsus, Adana, Firat boylari ve Lübnan'da yaygin olarak yerlesmis bulunan Nusayrilerin sayisi bir kisim arastirmacilara göre yaklasik 325-400 bin kisi civarindadir (L.Massignon, "Nusayriler" Maddesi, I.A.) Bir kisim arastirmacilara göre ise, yalniz Hatay Bölgesi'nde yaklasik yüz kirk dokuz bin Nusayri bulunmaktadir (Ahmet Turan, Les Nusayris de Turquie dans la Religion d'Hatay, Doctorat de III e cylcle Paris 1973, s. 21).
Diger bir çok itikadî firkada oldugu gibi Nusayrilik de kendi arasinda çesitli firkalara ayrilmistir. Bunlar genel olarak dört kola ayrilmislardir ki, bunlar; Haydariyye, Simaliyye (veya Semsiyye) Kilaziyye (veya Kameriyye) ve Gaybiyye'dir. Ancak bunlar, esas itibariyle, Simafiyye ve Kibliyye olmak üzere iki ana kol halinde yayginlik kazanmislardir.
Nusayrilerin itikadi görüslerine gelince:
Bunlarin görüsleri kismen Islâm'dan kaynaklanmis olsa da agirlikli olarak batini tevillere dayanmakta ve hatta zaman zaman hristiyan kültürünün etkisi görülmektedir. Hüseyin b. Hamdân el-Hasibî'nin (346 veya 358/957 veya 968) Kitâbül-Mecmû'u ile önce nusayri iken daha sonra hristiyan olan Adanali Süleyman Efendi'nin Kitâbul-Bakürati's-Süleymaniyye fi Kesfi Esrâri'd-Diyânâti'n-Nusayriyye isimli eserleri Nusayriligin itikadi ile ilgili önemli bilgiler ihtiva ederler.
Bir çok itikadi firkada gördügümüz gibi, firkalarin görüslerini temel bazi hususlar teskil etmekte ve diger görüsler bu görüsün etrafinda odaklanmaktadir. Nusayrilerin görüslerinin temelini de Hz. Alinin ilahlastirilmasi teskil etmektedir. Bundan dolayi Nusayriler Sia firkalari arasinda gulat kismindan telakki edilmektedir. Bu firkanin bütün kollarina göre Hz. Ali mabudtur, tanridir. Yüce Allah için sayilan sifat ve özellikler Hz. Ali için sayilmaktadir. O nurun nurudur, ilahi zati itibariyle gizlidir. O manadir. Görünüste imam olmasina ragmen, batini cihetiyle O, Allah'tir. Buna göre onlarin sehadet kelimesi "Ben Ali'den baska ilah bulunmadigina sehadet ederim "seklindedir.
Bu anlayisa göre Ali, Tanridir. Kendi ruhundan Muhammed'i, O da Selman-i Farisî'yi yaratmistir. Ali "mana", Muhammed "isim", Selman ise "bab"dir. Bu üçlü A(ayn), M (Mim) ve S (Sin) sembolleriyle ifade edilir. Bu üçlü sembolize sistemi Süleyman Hasbi tarafindan Hristiyanliktaki "Baba-Ogul-Ruhul-Kudüs" sistemiyle açiklanir. Ayrica Selman'dan sonra bes tane de eytam vardir ki, bunlar; Mikdad b. el-Esved (Tabiat olaylari ve zelzeleyi yürütür), Ebû Zerril-Gifâril-Gifâri (Yildizlarin hareketini idare eder), Abdullah b. Revâha (Canlilarin hayatlariyla ugrasir), Osman b. Maz'un (Rizik ve hastaliklarla ugrasir) ve Kanber b. Kadân ed-Devrî (Ruhlari cesetlere gönderir). Bu bes eytam, ayni zamanda bes büyük yildizdir.
Tenasüh ve ruh göçüne inanirlar. Onlara göre, insanlar ilk kez semâvî varliklar olarak yaratilmislar; fakat düsüslerinin bir sonucu olarak bu günkü sekillerini kabullenmek zorunda kalmislardir. Sürekli tenasüh ve ruh göçü, insanlarin tekrar semavi varliklara dönmesiyle son bulacaktir. Yine Hz. Ali (r.a)'in yildizlarin prensi oldugunu ve günes veya ay ile cisimlenmis bulunduguna inanirlar.
Kendileri Ali'nin uluhiyyetine inanmak ve onun yüceliginin nimetine ermek serefine ulasan kisilerdir. Aliye inanan Nusayrilerin ruhla, hareket yoluyla yildizlar haline dönüserek nurlar alemine yükselir. Nusayri olmayanlarin ruhlari ise, hayvan cesetlerine girer. Onlara göre kadinlarin ruhlari yoktur. Seytanlar insanlarin günahlarindan, kadinlar da seytanlarin günahlarindan yaratilmislardir. Bu bakimdan kadinlara onlarin mezheblerinin sirlari açiklanmaz. Bu taassuplarindan ötürü Fâtima'nin ismini kullanmayip, metinlerinde bu kelimenin müzekkeri olan Fâtir'i kullanmayi tercih ederler. Ayrica onlara göre, diger halifelerle birlikte bir kisim sahabe ile Muaviye, Yezid ve Haccac da seytanin sembolleridir ve lanetlidirler.
Tanri olarak kabul ettikleri Ali'nin bulundugu yer konusunda iki gruba ayrilirlar. Haydariler'e göre Ali, göktedir. Günes Muhammed'i, ay da Selman'i temsil eder. Ali güneste oturmaktadir. Bu yüzden bunlara "Semsiler" de denilmektedir. Ikinci kol olan Kilaziler'e göre ise Ali'nin yeri ay'dir. Bu yüzden bunlara da "Kameriler" ismi verilmektedir.
Onlara göre sarap, uluhiyyetin sembolüdür. Bundan dolayi sarabi ve sarabin asli olan üzüm asmalarini asiri bir sekilde yüceltirler.
Islamin bes sarti ise söyle bir tevil esasina göre anlasilir:
1. Sehadet: Nusayrilige giriste yukarida sözü edilen sehadet kelimesi tekrar edilir. Sonra da "Nusayri dininden, Cundebî görüsünden, Cunbulanî tarikatindan, Hasibî akidesinden, Cillî inancindan, Meymunî fikhindan olduguma sehadet ederim" seklindeki söz söylenir.
2. Namaz: Namaz sesle yapilan bir ibadet olup, sadece duadir. Namazin basinda "Ali, Muhammed ve Selman'i yüceltiriz" demek, namazi eda etmek olarak anlasilir. Namaz Ali'ye açilan bir kalbin niyazi olarak anlasildigindan ferdi yapilir, ancak, bayram ve mukaddes günlerde cemaat hafinde de yapilabilmektedir. Namazdan önce abdest alinmaz. Namazin sartlari bestir:
a) Bes seçkini bilmek, Bunlar; Muhammed, Fâtir, Hasan, Hüseyin ve Muhsin'dir.
b) Gülmeden ve konusmadan dua etmek,
c) Namazi, Abbasi rengi oldugu için siyah takkesiz kilmak,
d) Ibadeti baskalari görmeden gizli yapmak,
el Namazi, "Ey Yüce, Büyük ve Arilarin Efendisi Ali, bize merhamet et" diyerek bitirmek.
Namazin sayisi yine bestir ve bes masuma tahsis edilmistir. Namazda Mekke'ye dönmek sart degildir. Ögleye kadar günesin dogus yönüne, ögleden sonra ise batiya dogru yönelinir.
3. Oruç: Oruç, Resulullah'in babasi Abdullah b. Abdulmuttalib'in sessizligini temsil eder. Buna göre Ramazan Abdullah, Kur'an Hz. Muhammed'dir. Ramazan günleri ise, Nusayrilerin kutsal kisilerini temsil eder.
4. Zekat: Zekatin manasi dini ögrenmek ve aktarmaktir. Her aile malî sartlarina göre, seyhe para vermek zorundadir. Bu zekat yerine geçer.
5. Ziyaretler: Ziyaret yerleri çok önemlidir. Buralar beyaza boyanir ve ayni zamanda ibadet yerleridir. Ziyaret yerleri ya su kenarlarinda ya da agaçlik yerlerdedir. Bu anlayislari eski Fenikelilerden kalan bir inançtir.
Nusayrilerde, seyhler tabir edilen din islerini organize eden dört ayri sinif vardir ki, bunlar onlara göre büyük önem arzetmektedir.
Bunlari da sirasiyla söyle siralayabiliriz;
A- Büyük Seyh: Ali'nin yeryüzündeki gölgesi durumunda olup, genis ve büyük bir otoritesi vardir. Insanüstü gücü bulunduguna inanilir, bu yüzden büyük itibar görür. Vazifesi, seyh ve imam adaylarini seçmektir. Her bölgede ancak bir büyük seyh bulunur.
B- Seyh: Cemaatin manevi önderleri durumunda bulunan seyhlerin sayilari çoktur ve atalarinin melekler olduguna inanilir. Melekler onlara hulul etmistir. Ahiret aleminde sefaat hakkina sahiptirler. Merasim ve ziyaretleri idare edip, hastalara dua ederler, onlardan izinsiz doktora bile gidilmez. En güzel ve zengin kizlarla evlenirler ve evleri herkese açiktir. Seyh olabilmek için seyh ailesinden gelmek sart oldugu gibi genis bir kültüre de sahip olmak zorunludur.
C- Nüvvab: Bir nevi seyh yardimcisi durumundadirlar. Seyh olabilmeleri büyük seyhin kararina baglidir. Bunun için genis bir tecrübeden geçmesi gereklidir, seyh olabilecegi kanaati olusugunda bir baska bölgeye seyh olarak atanir.
D- Imam: Daha alt tabakadan görevlilerdir.
Nusayrilige giris bir kaç merhaleden olusmaktadir. Kadinlar bu mezhebe giremezler. Erkekler ise mezhebe girmekle yükümlüdürler. Giris için, esas sart ana-babanin Nusayri olmasidir. Erkek, sagligi yerinde, 8-10 yasindan büyük ve ölümle karsi karsiya kalsa bile sir saklayabilecek kabiliyet ve olgunlukta olmak da Nusayrilige giris için gerekli sartlardandir.
Nusayrilige giris genel olarak üç merhaleden olusmaktadir.
Sirasiyla bu merhaleleri görmeye çalisalim;
Birinci merhale: Mezhebe girecek yasa gelen çocugu babasi, güvendigi bir nusayriye götürür ve ona tavassut etmesini ister. O sahis onun manevi babasi haline gelerek onu iyice tanir. Çocugun durumu hakkinda sahitler ve seyhin huzurunda teminat alinir, çocuk eger sir verirse öldürülür. Daha sonra o kisi çocugun egitimini saglar. Müslümanlarin gözünde iyi bir müslüman intibasi birakmak için namaz kilip, oruç tutmasina özen göstermesi istenir. Zira bu safhada o çocuk bir nevi ilk imtihandan geçmektedir.
Bu ön hazirlik safhasindan sonra çocuk, "Mesveret Cemiyeti" adi verilen bir toplantiya alinir ki, bu toplanti seyhin veya ileri gelen bir nusayrinin evinde yapilir. Çocuk içeri alinir ve nefsini alçaltma, itaatkâr olmanin bir nisanesi olarak, seyhin ve orada bulunanlarin ayakkabilarini basina koyar. Uluhiyyet sembolü olan bir kadeh sarabi içtikten sonra, o, "Abdu'n-Nur" (Nurun kulu) adini alir. Bu arada a(ayin), m(mim), s(sin) harfleri, manalari anlatilmadan bir mühür seklinde tekrar ettirilir, tekrar el ve ayaklar öpülür. Sonunda da bu merasimin ay, gün ve senesi kaydedilir.
Ikinci merhale: Ilk merhaleden kirk gün sonra yapilan bu toplantinin adi "Melik Cemiyeti"dir. Çok zengin ve görkemli bir toplantidir. Nakib, çocuga tekrar bir kadeh içki sunar ve a(ayin), m(mim), s(sin) harflerinin sirrini ögreterek bunlari her gün 500 defa tekrar etmesini emreder. Bu arada "Kitâbül-Mecmu" dan da bazi bölümler kendisine ögretilir.
Üçüncü merhale: Bu ikinciden daha görkemlidir. Nusayrilige giren çocuk eger ileri gelen bir aileden veya seyh ailesinden birisi ise ikinciden yedi ay, eger halkdan birisi ise dokuz ay sonra icra edilir. Genis bir salonda yapilan bu merasim bir hayli kurallara baglidir. Salonda ortada büyük seyhi temsilen bir imam oturur, saginda nakib, solunda ise necîb vardir. Bu sekil ayni zamanda a(ayin), m(mim), s(sin) harflerini yani Ali, Muhammed ve Selman üçlüsünü temsil etmektedir. Nakibin saginda da havarileri temsilen on iki kisi bulunur. Necibin solunda ise yirmi dört kisi yer almaktadir. Bu kisiler Kitabul-Mecmu'un bes defa tekrar edildigine sahitlik ederler. Merasimin basinda imam tekrar, sir saklayacagina dair söz ister, havariler de onun sözüne sahitlik ederler. Bu sirada on iki havari önlerindeki on iki bardaktan birer yudum içki alirlar, aday da alir ve böylece uluhiyyete erilmis olur.
Nusayrilere göre kutsal kabul edilen bayram ve merasimler sunlardir:
1. Fitr (Ramazan) 2. Adhâ (Kurban) 3. Gadîr (18 Zilhicce; Hz. Peygamberin Hz. Ali'yi imam tayin ettigine inanilan gün) 4. Mubahale (21 Zilhicce, Necranli Hristiyanlarla Hz. Muhammed arasindaki lânetlesme olayi) 5. Firas (29 Zilhicce; Hz. Peygamberin Medine'ye hicret ettigi gece Hz. Ali'nin O'nun yatagina yatmasi) 6. Asüre (10 Muharrem; Nusayrilere göre Hz. Hüseyin, Kerbela'da ölmemis, Hz. Isa gibi göge çekilmistir). 7. 9 Rebiulevvel (Hz. Ömer'in sehid edildigi gün) 8. 15 Saban (Selman'in ölümü) 9. Nevruz ve Mihrican bayramlari 10. 24/25 Aralik gecesi Hz. Isa'nin dogumu ve "son yemek" ayini.
Onlar bayramlarda özellikle uluhiyyetin saglanmasi için sarap içer ve buhur yakarlar. Onlara göre bu hareket bir uluhiyyet göstergesidir. Zira sarap kutsaldir.
Nusayriler, burada görüldügü üzere, kendilerince kutsal kabul ettikleri bir takim bayram ve merasimlere çok baglidirlar ve bunlari dikkatlice icra ederler. Zira bir çok batil firkada görüldügü gibi, onlar kendi otorite ve agirliklarini ancak bu sekildeki resmi ve görkemli merasimlerle ve mensuplari huzurundaki söz vermelerle saglamaktadirlar. Yani bunun ancak ve ancak kollektif suurla saglanabilecegi kanaatindedirler. Kollektif suur, bir bakima oldukça önemli ve zaman zaman da kullanilmasi lüzumludur. Ancak, bunun bir taassup ve hedef seklinde kullanilmasi yanlis kanaat ve izlenimlere götürmektedir. Islâmda da bir takim merasim ve kollektif suura götüren vesileler vardir, fakat bunlarin hiç birisinde esas itibariyle bir asirilik gözlenmedigi gibi daima itidal tavsiye ve tasvib edilmistir. Ayrica akil ve mantik ölçüleri hiç bir sekil ve surette ihmal edilmemistir. Önemli olan da budur ve bu tür merasimlere taassup ve ifrat-tefritin karismamasidir. Ve bu tür merasimlerin hiç bir sekilde hedef ve amaç olarak görülmemesidir.
Nusayrilerin buraya kadar anlatilan inanis, davranis, hal ve hareketleri dikkatlice izlenip gözönüne alindiginda, bu mezhebin söz konusu bölgelerde zaman süreci içinde hüküm süren eski dinler ve inanislardan, özellikle totemcilikten, Sabiîlik'ten, Mecusîlikten, Musevilik ve Hristiyanliktan ve ilkel inanislardan oldukça büyük oranda etkilendigini görmek ve müsahede etmek mümkündür. Bu inanis biçimi ve tezahürleri ayni zamanda bâtinilik perdesi ile de örtülerek bir gizlilik içinde, takdim edilmistir. Zira, sözü edilen tutarsiz görüs ve inanç biçimleri ancak bu sekilde idame ettirilebilmistir. Dikkat edilirse mezhebe ilk girenden, ilk alinan söz, sir saklama hususudur.
Su ana kadar inançlarini özetlemeye çalistigimiz Nusayriler, aslinda inançlarini son derece gizli tutarlar. Öyle ki, büyük bir çogunlugu inançlarin tamami ve sirlari hakkinda bilgi sahibi olamazlar. Bu, ancak seçkin bir zümreye aittir. Ögretiler uzun bir üyelige kabul süreci içinde ögretilir. Bu, ancak uygun görülen 19 yasina basmis erkekler için baslar. Sirlarini, baskalarina açma korkusuyla kadinlara ögretmedikleri gibi, kadinlar ayinlere de katilamazlar. Üyelige kabul töreni masonlarin üyelige kabul törenlerine sasirtici bir biçimde benzemektedir.
Nusayrilere Fransiz isgalcileri Eylül 1920'de Alevî ismini verdiler. Böylece Hz. Ali (r.a)'nin ismini kullanarak Islami yikmak daha kolay olacakti. Dolayisiyla o günden bu güne Alevî ismiyle çagrilmayi tercih ettiler. Iran'daki Bahâiler ve Pakistan'daki Kadiyâniler gibi Nusayriler de emperyalistlerin çikarlari dogrultusunda kendilerine düsen rolü layikiyle oynamislar ve bu gün Suriye'de bu rollerini oynamaya devam etmektedirler.
Bu gün Suriye bu insanlar tarafindan idare edilmekte olup, tarih boyunca Müslümanlari devamli katletmislerdir. Sadece 1982 yilinda Hama sehrinde gerçeklestirdikleri katliamda otuz bin sivil insan sehit olmustur.
Sonuç olarak; gerçekte bir mezhep gibi görünmesine ragmen Nusayrilik, ne Hristiyanlikla, ne Yahudilikle, ne de Islam ile ilgisi olmayan; gerek inanç, gerekse ibadet yöntemleriyle ayri bir din olarak ortaya çikmaktadir. Bunlarin kâfir, müsrik, mülhid olduklarinda bütün Ehl-i sünnet ve Sia ulemasi ittifak etmistir. Hatta Ibn Teymiyye, bunlarin kestiklerinin yenilemeyecegini, kadinlarinin nikâh edilemeyecegini söyledikten sonra; mürted olduklarindan Cizye ödemekle hayat hakkina sahip olamayacaklarini bildirmektedir.
Nusayrilik bu tepkiyi görmesine ragmen bir ara Lübnan'daki Imamiye mezhebi mensuplari tarafindan Siî bir mezhep olarak kabul edildi. Nusayrîler Suriye halkinin dörtte biri olmalarina ragmen 1971'den beri ülke yönetimine hakim olmuslardir. Böylelikle yirmi yildir bütün ülke diktatör hafiz Esad tarafindan baski altinda tutulmaktadir.
Mirza Ali Muhammed Bâb'ın (1819-1850) kurmuş olduğu batıl mezhep.
Mirza Ali Muhammed 1819'da Şiraz'da doğdu. Necef'te Seyyid Ali Reştî (ö. 1843)'den ders aldı. Seyyid Ali Reştî, ona ölümünden sonra yerine geçecek halife olmasını ve Mehdî olarak ortaya çıkmasını telkin etti ve buna ikna etti. Mirza, davetini 1844 de Şiraz'da ilân etti.1850 yılında Tebriz'de Şah Nasûriddin'in huzurunda, âlim ve fakihlerle yaptığı münazara sonunda irtidat ettiğine hükmedilerek idam edildi (Muhsin Abdülhamid, İs!âm â Yönelen Yıkıcı Hareketler, Çev. S. Yeprem-H. Güleç, Ankara 1973, 6970).
Bâbiyye'ye bağlı müfrit kimseler Nasûriddin Şah'a suikast yapmaya kalkışınca birçokları öldürüldü. Mirza Ali'nin öğrenci ve müridlerinden Suph-i Ezel, Mirza Yahya ve kardeşi Mirza Hasan Ali Bağdat'a kaçtılar. Oradan İstanbul'a, daha sonra Edirne'ye sürgün edildiler. Her iki kardeş arasında anlaşmazlık meydana geldi. Suph-i Ezel ve adamları oradan Kıbrıs'a Baha ve adamları da Akka'ya sürgün edildi.
Mirza Ali Muhammed cahil ve tutarsız görüşler ortaya atan bir sapıktır. O, önce kendisinin İmam-ı Muntazar* (beklenen imam)'a, açılan bir "Bâb" (kapı) olduğunu iddia etti. Sonra bizzat imamın kendisi olduğunu söyleyip, daha sonra peygamberlik taslamaya başladı. Sonunda da kendisine ilâhî ruhun hulûl ettiğini söyleyerek tanrılık iddiasında bulundu. İmam-ı Muntazar'a açılan kapı anlamında gelen "Bâb" kelimesinden adını alan Bâbîlerin inançları şöyle özetlenebilir:
Mirza Ali Muhammed'in bütün geçmiş peygamberlerin gerçek temsilcisi olduğuna inanmak,(inançlarına göre Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâm, Bâbilik'te birleşir. Bu üç din arasında herhangi bir ayrılık yoktur); Allah'ın Mirza Ali'ye hulûl ettiğine inanmak, Ahirete inanmak, Hz. Muhammed'in peygamberlerin sonuncusu olduğuna inanmak.
Mirza, ebced* harflerini zikretmiş ve bunlar için belirlediği sayılardan tuhaf anlamlar çıkartmıştır (Muhammed Ebu Zehra, İslâm da Siyasi ve İtikadi Mezhepler Tarihi, Çev E. Ruhi Fığlalı-Osman Keskioğlu, İstanbul 1970, 286-287). Bâbîliğe göre "ondokuz" sayısı mukaddestir. Onlara ait takvime göre bir yıl ondokuz aya, aylar ondokuz güne bölünmüştür. Dolayısıyla bir yıl 19x19=361 gündür.
Böylelikle Bâbiliğin İslâm ile ilgisi olmayan ayrı ve yeni bir din olduğu görülmektedir. Bu batıl din, İslâm, hristiyanlık, yahudilik, mecûsilik ve putperestliğin karışımından oluşturulan ve İslâmî prensipleri yıkmayı hedef alan siyasî bir yapıya sahiptir. Bu dinin kurucusu peygamberlik ve velâyet aracılığıyla kendisi için "Vasıta-i Kübra" yahut "Bâbûddin, Bâb" ünvanlarını kullanmıştır. Daha sonra kendisine "Nokta" veya "Hâlikü'l-hayr" adını verdi. Çünkü artık o, nebi değil, ilâhî özelliklere sahip olduğunu iddia ediyordu. Bâb'ın ilk telif ettiği kitap "er-Risâletü'l-Hidâye fi'l-Ferâizi'l-İslâmiye" adlı eseri idi. Bâbiye'ye mensup olanlar Karmatîler gibi etrafta fesat ve fitne çıkarmaya ve insanları dalâlete sürüklemeye kalkıştılar. Onlar savaşta ölenlerin kırk gün sonra dirileceğine inandıkları için çırılçıplak olarak düşman üzerine hücum ederlerdi.
Bâbiye peygamberlere iman eder. Ölüm "Lika-i Bâb" için bir yokluktan ibarettir. Öldükten sonra sevap ve ikab, lezzet, ızdırap ve elem vardır. Onlar öldükten sonra ruhlarının ikinci kez geri geldiklerine inanırlar. Yani onlarda tenasüh vardır. Ölümden sonra dirilme, Haşir ve Neşir, Bâb'ın tekrar dünyaya gelişi ve kıyamı ile tamamlanır. Onlara göre Kur'an'ın hükümleri mensuhtur.
Amelle ilgili görüşlerine gelince:
Kadınlar gerek miras ve gerekse diğer hususlarda erkeklere eşittirler. Bâbileri ondokuz kişilik bir kurul yönetir. Mallarının beşte birini yılda bir defa bu kurula vergi olarak verirler. Bütün cezalar kaldırılmıştır. Ancak nakdî ceza ve karı kocanın beraber yaşamasına engel olmak hariçtir. Evlenme onbir yaşından itibaren mecburidir. Boşanma iyi karşılanmaz. Dul kalan erkekler doksan, kadınlar doksanbeş gün içerisinde evlenmeye mecburdurlar. Onbir ilâ kırkiki yaş arasındaki kimseler her sene güneşin doğuşu ile batışı arasında bir ay (on dokuz gün) oruç tutmaya mecburdurlar. Oruç kırkiki yaşından sonra kalkar. İnsanlar muaf olur. Ramazan Bayramına "İyd-i Rıdvan" denir. Bu bayram "19" gündür. Biri kendisine, onsekizi müritlerine aittir. Muharremin birinci günü "İyd-i Mecit"tir; çünkü Bâb o gün doğmuştur. Bağlılarından biri iktidarı ele geçirirse Mekke ve Beyt-i Mukaddes yani Kabe gibi bütün kutsal yerleri, peygamberlerin ve evliyanın mezarlarını tahrip etmekle yükümlüdür. Şarap içmek haramdır. Tütün içmek haram ise de Bâbiler bunu sonradan caiz görmüşlerdir. İslâm'ın açık bir emri olan tesettür gereksizdir. Nikâh akd olunurken veli, vekil, şahit gerekli değildir. Sadece eşlerin kabulü yeterlidir. Zekât ve sadaka "Bâbî" olana verilir.
Seyahat tavsiye olunmaz. Hacılar ve tacirlerin dışındakilere deniz seyahati yasaktır. Cenae namazı hariç cemaatle namaz kılınmaz. Fakat camilerde vaz dinlemek tavsiye olunur. Sarhoşluk veren içkiler yasaktır. Her ondokuz günde bir defa su içirmek için bile olsa ondokuz kişiyi davet etmek lâzımdır. Dilencilik yasaktır. Mirasın özel bir paylaştırma usûlü vardır.
Bâbiye fırkası, Asl-ı Bâbiye, Kurretiyye, Ezeliyye ve Bahâiyye* olmak üzere dört kısma ayrılır. Asl-ı Bâbiye; ancak Bâb'a bağlı olup el-Beyân adlı eseri ile amel edenlerdir. Bâb'dan sonra yazılan eserlere asla itibar etmezler.
Kurretiyye; Bâb'ın müritlerinden "Zerrin Tâç" adında güzelliği ile şöhret bulmuş bir kadına tâbi' olan gruptur. İran müctehidlerinden birinin kızı olan Zerrin Taç ilk zamanlarda arşa "Kalb-i Nebi", Cebrâil'e "Akl-ı Nebi" diyen Rüştiyye reisi Kâzımü'l-Hüseynî'ye bağlı idi. Seyyît Kâzım Reştî'nin vefatından sonra Bâb'ı imam edindi. Gâib olan Bâb'a iman etti. Bâb ile mektuplaşmaya başlayınca, Bâb kendisine Kurretü'l-Ayn dediğinden, Zerrin Taç, "Kurretü'l-Ayn" lâkabını aldı. Kurretü'l-Ayn kadınlardan tesettürü kaldırdı. Mükellefiyet ve farzları tamamen gereksiz gördü. Bir kadının dokuz erkek ile evlenmesinin caiz olduğu gibi bazı hükümler koydu. İslâm şerîatının mensuh, Bâb şerîatının hak olduğunu iddia edecek kadar küstahlığa kalkıştı. Kurretü'l-Ayn öldürüldükten sonra Kurretiyenin çoğu katlolunmuş, ancak pek azı kendilerinin İsna aşeriyye'den olduklarını ilân etmekle kurtulmuştu.
Ezeliyye; Bâb'ın talebelerinden Mirza Yahya'ya bağlı olanlardır. Bunlar müslüman olarak görünürler. Zâhirde bütün farzları yerine getirirler. Takiyye yaparlar. Bahâileri tekfir ederler. Mirza Yahya, Bâb tarafından Suph-i Ezel lâkabını almıştır. Bundan dolayı bağlılarına "Ezeliyye" denilmiştir.
Bahâiyye veya Bahâilik'e gelince: Mirza Ali Baha, oğlu Abbas'ın gayretiyle halkı Edirne'de kendi adına davet ettiği için Suph-i Ezel ile arası açılmış idi. Suph-i Ezel Kıbrıs'a sürgün olunduğu sırada o da Akka'ya sürüldü. Bunun adamları yetmişüç kişi idi. Baha, Akka'da Bâb'ın halifeliğinden Mehdiliğe, velâyet-i mutlaka'ya, nübüvvet-i amme'ye ve hassa'ya, hatta ilâhiyete kadar çıktı. "el-Eykan" adlı bir eseri vardır. İran'da Rusya'da, Suriye'de, Mısır'da, Hint'te, Amerika'da pek çok Bahâiler vardır. Bahâiler indinde Bâb, Mehdî, Bahâ, Mesihtir. Daha sonra Bahâ ilâh olmuştur. Bâb'ın vahyi olduğu gibi, Bahâ'nın da levhalardan ibaret vahyi vardır.
Bâb ve Bahâ mucize göstermekten aciz olduklarından peygamberlerin mucizelerini inkâr ederler. Bahâiyenin de Bâbiye gibi dini hükümleri vardır. Akdes adlı kitap bu hükümleri ihtiva eder. Sabah, öğle ve akşam olmak üzere dokuz rekat namaz kılarlar. Kıble Akkâ'dır. Cenaze namazı altı tekbirdir. Cenazeden başka cemaatle namaz kılınması gereksizdir. Nevruz bayram günüdür. Hac, Akkâ'da gömülü olan Bahâ'yı ziyarettir.
Bu duruma göre Bâbîlik ve ondan türemiş olan bütün kolları bazı İslâmî ıstılahları kullanmalarına rağmen, İslâm ile ilgisi olmayan ayrı ve uydurulmuş bir din görüntüsü taşımaktadır.
Bu mezhep bugün İran'dan başka Amerika, Afrika ve Avrupa'da taraftar bulmuştur.
Bahâullah Mirza Hüseyin Ali Nuri (1817-1892)'nin kurduğu batıl bir mezhep.
Bâb lâkabıyla tanınan Mirza Ali Muhammed 1844 yılı Mayıs ayında insanlığa yeni bir haber getirdiğini bildirip, Bâbilik* mezhebini kurdu. Devlet güçlerine başkaldırmaları sonucu Bâbilerin birçokları öldürüldü. Bâb Mirza Ali Muhammed 1850 yılının Temmuz ayında irtidat suçuyla Tebriz'de kurşuna dizildi.
Bâb'ın yakınlarından olduğunu ileri süren Mirza Hüseyin Ali, Bâb tarafından haber verilen ve zuhur edeceği bildirilen kişinin kendisi olduğunu açıklayıp, bu mezhebi Bahâilik adıyla yeniden faaliyete geçirdi.
Bâbilerin İran şahı Nasirûddin'e karşı giriştikleri bir suikast teşebbüsünden sonra Mirza Hüseyin Ali İran'da tutunamayınca, Osmanlılar'a sığındı. Bir müddet Edirne'de ikamet etti. Burada sapık inançlarını yaymaya çalışınca Akka'ya sürgün edildi.
Bahâullah, davet ettiği dinin yeni bir din olduğunu, Allah'ın kendisine hulûl ettiğini ve her şeyi kendisine vahyettiğini iddia ediyordu. Bu inanç ve mezhebini "el-Kitâbü'l-Akdes" adını taşıyan eserinde topladı. Kendisinin gaybı bildiğini söyler ve vuku bulacak bir takım haberler verirdi. Ölümünden sonra büyük oğlu Abbas, Mısır, Avrupa ve Amerika'yı dolaşarak gezdiği yerlerde Bahâîliği yaymağa çalıştı.
Bahâîlik üzerinde Babîliğin, Bâtınîliğin, Hurûfîliğin ve Hristiyanlığın açık etkileri görülmektedir. Bahâîliğin temel ilkesi genel bir dilin konuşulması ve genel bir yazının kullanılmasıdır. Din birliği esas olup dünya tek vatan, insanlar da bu vatanın vatandaşıdır. Vahiy süreklidir. Kimseye kötülük yapmamak, mütevâzi olmak şarttır. Dünya barışının sağlanması zorunludur. Haksızlığı önlemek için haksızlık yapana karşı bütün insanların birleşmesi gerekmektedir. Kadınların hak ve hukukunu gözetmek esastır.
Her Bahâî bir defaya mahsus olmak üzere malının 19/1'ini vergi olarak cemaate öder. İki kadından fazlasıyla evlenmek yasaktır. Boşanma asla caiz değildir. Ancak eşlerden biri kadınlık veya erkeklik görevini yapamıyorsa o zaman boşanmak mümkündür. İddet beklemek gibi bir şart söz konusu değildir. Boşanan bir kadın hemen ertesi gün evlenebilir. Cenaze namazları dışında cemaatle namaz kılmak yoktur. İbadet için müslümanlar gibi abdest alırlar.
Ayrıca cünüplük için de yıkanırlar. İbadet için kıbleleri Hayfa şehridir. Günde üç defa ibadet edilir. Yılda ondokuz gün oruç tutarlar. Bu oruçları İslâm'da olduğu gibi değil, sadece bir perhizden ibarettir. Hac ibadetine benzer ve yalnız erkeklere farz olan bir ibadetleri olup adına hacc diyorlar. Bu hacc ibadetlerini de Bahâullah'ın Akka'daki mezarını ziyaretle yaparlar. Ayrıca bunun belli bir zamanı yoktur. Herkesin istediği zamanda bu ziyaretini yapması mümkündür. Bu dinlerinde haram ve helâl işleri kimse tarafından belirlenmiş değildir. Herkes kendi istek ve mantığına göre yaşantısını düzenleme hakkına sahiptir.
Bahâî takvimine göre bir yılda ondokuz ay vardır. Her ay ondokuz gündür. Normal yılların hesaplanması 19x19+4 şeklinde, artık yılların hesaplanması 19x19+5 şeklindedir. Ondokuz günde bir kez ziyafet toplantıları yapılır.
İngiltere, Almanya, İsviçre, Türkistan ve Amerika'da Bahâîlik'le ilgili yayınlar yapılmaktadır. Amerika'da iki yılda bir "Bahâî World" (Bahâî Dünyası) adıyla yayınlanan bir yıllıkları vardır.
Avrupa, Amerika, Avustralya ve Asya'nın çeşitli ülkelerinde Rûhânî Mahfil adı verilen ve dokuz kişilik bir kuruldan oluşan Bahâî dernekleri ve toplantı merkezleri ile Washington da büyük bir mâbedleri vardır. Bahâilik, İslâm ülkelerindeki dirilişi, canlanışı önleme amacını taşımaktadır. Emperyalist Batı rejimlerinin ilgi ve desteği de bundan dolayıdır.
Bahâîliğin genel merkezi İsrâil'in Hayfa kentindedir.
Allah'ı yaratıklarına benzeten fırkaya verilen isim. Cehm b. Safvan (öl. 128/746) Allah'ın sıfatlarını inkâr edip tatile saptıktan sonra buna bir tepki olarak Allah'ı insanlara benzetme hareketi başlamıştır.
Abdu'l-Kahir el-Bağdadî (öl. 429/1037). Müşebbihe'yi iki kısma ayırır. Biri; Allah'ın zatını O'nun dışındakilere benzetmiştir. Öteki ise; O'nun sıfatlarını, O'nun dışındakilerinin sıfatlarına benzetmiştir (el-Bağdadî, el-Farku Beyne'l-Fırak, Beyrut (t.y.), s. 225). Allah'ın zatını insanlara benzetenler, Şia'nın gulat fırkalarıdır. Bunlardan Abdullah b. Sebe' Hz. Ali'yi ilâh olarak vasıflandırmıştır. Müşebbihe'nin bir çok fırkaları vardır. En meşhurları ise, Hişâmiyye fırkasıdır. Müşebbihe denildiğinde ilk akla gelen bu fırkadır. Bu fırkanın ilk kurucusu Hişâm b. el-Hakem'dir. Daha sonra gelen Hişâm b. Sâlim el-Cevâlikî de aynı yolu izlemiştir. Her iki Hişâm da Gulât-ı Şiâ'dandır (Şehristânî, el-Milal ve'n-Nihal, Beyrut 1975, II, 21. el-Fisal'in kenarında basılmıştır).
Hişâm b. el-Hakem, Mutezilî Ebu'l-Hüzeyl ile aralarında geçen bir tartışmada Allah'ın cisim olup boyutlarının bulunduğunu, boyunun kendi karışıyla yedi karış olduğunu iddia etmiştir (Şehristânî, a.g.e., II, 21).
Gulat-ı Şiâ'dan olan Hişâm, Peygamber(s.a.s.)'in "Kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır" "Senin benim yanımda durumun, Hârun'un Mûsâ'nın yanındaki durumu gibidir. Ne var ki benden sonra peygamber yoktur". "Ben ilim şehriyim, Ali de onun kapısıdır" gibi sözleriyle Hz. Ali'yi kendisinden sonra halife tayin ettiğini iddia etmiştir. Ayrıca Hz. Ali'nin masum olduğunu, yanılma ve bilgisizlikten, gafletten tamamen uzak bulunduğunu ileri sürmüştür (el-Malatî, Ebu'l-Huseyn Muhammed b. Ahmed, et-Tenbih ve'r-Redd alâ Ehli'l-Ehvâi ve'l-Bida ; Beyrut 1968, s. 25).
Allah'ın sıfatlarını insanların sıfatlarına benzetenler ise, Mutezile'den Basralı ekolden bazı kimselerdir ki bunlar, Allah'ın iradesinin insanların iradesi gibi olduğunu, Allah'ın konuşmasının da insanların konuşması gibi ve aynı nitelikleri taşıdığını söylemişlerdir (el-Bağdâdî, a.g.e., s, 229-230).
Müşebbihe fırkaları genelde gulat-ı şîa denilen aşırı şiîler arasında çıkmıştır.
Bu inanlarıyla Müşebbihe'nin sapık bir fırka olduğu açıktır. Gerçek Müşebbihe Allah'ın zat ya da sıfatlarını yaratıkların zat ve sıfatlarına benzetip bunların aynı niteliklere sahip olduğunu söyleyen fırka olmakla birlikte; bir takım mütâlaalarla ban fırkalar diğerlerini Müşebbihe olmakla şuçlamışlardır. Meselâ, Mutezile, Ehl-; Sünnet mensuplarını âhirette Allah'ın görüleceğini söylemeleri ve Allah'ın sıfatlarını kabul etmeleri sebebiyle Müşebbihe olmakla suçlamışlardır. Onlara göre Allah'ın görüleceğini söylemek, aynı zamanda Allah'ın cisim olduğunu, belli bir mekânda ve belli bir yönde olduğunu söylemekle eş anlamlıdır ve bu sebeple de Allah'ın görüleceğini söyleyenler hem Müşebbihe ve hem de Mücessimedirler (İbnu Ebi'l-Hadîd, Şerhu Nehci'l-Belağe, Beyrut (t.y.), I, 19).
Yine Mutezile'nin etkisinde kalan ban Kelâm ehli ile onlara tabi olanlar, Allah'ın yukarıda olduğunu; arşının üzerinde istivâ ettiğini kabul eden ve nüzûlünün olduğunu söyleyenleri "teşbih" ile itham etmişlerdir. Meselâ, Zahid el-Kevserî, bu tür endişelerle İbnu Kuteybe ve bemerlerini Müşebbihe olmakla suçlamıştır (Zahid el-Kevserî'nin tahkik ettiği el-Malatî'nin a.g.e., s. 75'te 1 nolu dipnot, s. 97'de 2 nolu dipnot, s. 113'te 2 nolu dipnot). Yine Fahruddin er-Râzî (öl. 606 h.) Kur'ân'da Allah hakkında kullanılan yed, vech gibi haberî sıfatlarını te'vil etmemenin kişiyi Mücessime'ye sürükleyeceğini söylemektedir (Râzî, Esasu't-Takdîs, Mısır 1935, s.172-173). Oysa Selef-i Salihin'in bu sıfatları te'vil etmedikleri bir vakıadır.
Bu nedenle teşbih ile itham edilen kişilerin gerçekten Müşebbihe olup olmadıklarını iyi tahkik etmek gerekir.
Yüce Allah, kendisine benzer hiç bir şeyin olamayacağını Kur'ân'da ifade etmektedir: "O'na benzer hiç bir şey yoktur. O, işitendir, görendir" (eş-Şûrâ, 42/11). Yaratıklarından hiç bir şey O'na benzemez. O da yaratıklarına benzemez. Allah'ın zatı yaratıklarına benzemediği gibi, sıfatları da yaratıklarına benzemez. Allah, hayat, ilim, kudret, semi', basar vs. gibi subûtî sıfatlarla muttasıftır. İnsanlarda da hayat, ilim, kudret, semi' ve basar gibi sıfatlar vardır. Ancak Allah'ın sıfatlarıyla insanların sıfatları arasında sadece isimlendirme yönüyle bir benzerlik vardır. Mahiyet açısından bir benzerlik asla söz konusu değildir. Allah'ın hayatı vardır ama bizim hayatımıza benzemez; kudreti vardır ama bizim kudretimize benzemez; ilmi vardır ama bizim ilmimize benzemez. O'nun sıfatlarında kemal vardır; bizim sıfatlarımızda yoktur. O'nun sıfatları ezelî ve ebedîdir; ama bizim sıfatlarımız böyle değildir. O'nun sıfatları için bir sınır sözkonusu değildir; ama bizim sıfatlarımız sınırlıdır.
Bir tarikat adı. Melâmet, sözlükte kınamak, ayıplamak ve sitem etmek manalarına gelir. Melâmîlik yoluna bağlanan kimseye de "Melâmî" denir.
Melâmîliğin bir tarikat olduğunu söyleyenler yanında; kuralları belli bir tarikat olmadığını, her türlü gösterişten ve dünya kaygısından uzak kalmayı benimseyenlerin genel adı olduğunu ileri sürenler de vardır. Melâmîliğin bir tarikat olmadığı düşüncesi, kurucusunun ve kuruluş tarihinin bilinmediğinden dolayıdır. Birinci dönem Melâmîlik, "Melâmetiye" adıyla tanınır. İlk defa Nişabur'da hicrî III. asrın başlarında Ebu Salih Hamdun b. Ahmet b. Ammâr el-Kassâr, Melâmîliğin yayılmasında büyük rol oynamıştır. Melâmîlik, Hamdun Kassar'dan önce varsa da, bir tarikat haline onun zamanında gelmiştir.
Melâmîlikte Muhyiddin İbnü-l Arabî'nin "Vahdet-i vücud" görüşünün derin etkisi vardır. Melâmîler kaçınılması mümkün olmayan cemaatle namaz dışındaki ibadetlerini ve Allah'a yakınlıkla ilgili hallerini halktan gizlerler. Bunları açığa çıkarırlarsa kendilerini kınarlar. Gerçek durumlarını sezdirmemek için halk içinde sıradan bir insan gibi giyinip kendilerini belli etmeden yaşamaya çalışırlar. Görünüş ve gösterişe değer vermezler. İnsanlara yalnız kötü taraflarını gösterip iyiliklerini gizlemede çok ileri gittiklerinden, çevresindekiler onları kusurlu kimseler sanarak ayıplar ve kınarlar. En hoşlanmadıkları şey, kibir ve gösteriştir. Bu kötü huylardan korunmak, Melâmîlikte bir kuraldır. Özel giysileri ve tekkeleri yoktur. Melâmîler kimseye dertlerini açmazlar.
Çünkü kula ihtiyacı bildirmek, muhtaçtan yardım istemektir. Bu sebeple ihtiyacı Allah'tan dilemek ve Peygamber'in yolundan gitmek, kulluğun iki esasıdır. Birbirlerinin yardımına koşarlar. Bu konuda Hamdun Kassar; "Mümin, kardeşi için gece kandil, gündüz asa olmalıdır" der.
Melâmîlik başta Mevlevîlik olmak üzere IV. asrın sonlarında oluşmaya başlayan, V. ve VI. asırlarda gelişen tarikatları etkilemiş, birçok bâtınî mezhep ve mesleklerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.
Melâmîlik tarihi bakımından üç devreye ayrılır.
1. Devre: Kassariye Melâmîliği. Hamdun Kassar'a ait olan ve Melâmetiyye denen ilk devre melâmîliği. Hicri III. yüzyılda Nişabur'da ortaya çıkmıştır.
2. Devre: Bayramiyye Melâmîliği. İlk devre melâmîliği zamanla bâtınî grupların Melâmîliğe girmesiyle asıl sağlığını kaybetmiştir. Bunun yerini, hicri IX. asırda Bolu Göynük'de Hacı Bayram Veli ile ortaya çıkan ve ilk Melâmîlerin bütün özelliklerini taşıyan Bayramî Melâmîliği almıştır. Anadolu'da Melâmîliğin yayılması, Hacı Bayram Velî vasıtasıyla olmuştur.
3. Devre: Nuriyye Melâmîliği. Seyyid Muhammed Nur el-Arabî'ye ait olan bu kol, hicri XIII. asırda Üsküp'te ortaya çıkmıştır.
Batıl inançlara sahip bir fırka ve uydurulmuş bir inanç sistemi.
Hurûf, harf'in çoğuludur. Harf, Arapça'da alfabeyi teşkil eden işaretlerin her biridir. Söz manasına gelir.
Hurûfî, Arapça sıfat olup, İlm-i hurûf ile ilgili olarak harflerin sırlarına dair itikat ve düşünceye inanan kişi demektir.
Hurufilik inançlarının temeli ilm-i huruf'un hurâfe fikirleri üzerine kurulan bir fırkadır (Luğatnâme, XI. s. 476; Hurûfîyân, s. 229). Çok eskilere dayanan bir mazisi olmasına rağmen, Hurufilik denince, İran'da Esterâbâd Kadiu'l-Kudâtı'nın oğlu olàn Fazlullâh el-Hurûfi (740-796/1340 1394)'nin XlV. asrın sonlarında kurup bir sistem halinde geliştirdiği fırka anlaşılır.
Asırlar boyunca bir takım harf ve rakamlar mukaddes sayılmış ve bunlara muhtelif anlamlar verilerek, Allah'a mahsus sırların bunlar da gizlendiği düşüncesi kabul edilmiştir. Çok eski çağlardan bu yana insanoğlu zaman zaman, gökte veya yeryüzünde varlığı kabul edilen gizli kuvvetlerden istifade yollarını araştırmıştır; çözemediği esrarlı hadiselerden önceleri korkmuş, sonraları onlardan faydalanma yollarını aramıştır. Mevcudiyeti kabul edilen bu kuvvetler harf ve şekillerle tasvir edilmiştir. Neticede bu tabii ilimler önce efsûn (büyü), tılsım ve sihirbâzlık şeklinde ortaya çıkmıştır. Mısır'da Hz. Musa'dan evvel Kıptîler sihir ve tılsımla uğraştıkları gibi, Nebâtî, Keldânî ve Süryânîlerden ibaret olan Babil halkının da bu ilimlerle uğraştığı ve eserler meydana getirdikleri bilinmektedir (İbn Haldun, Mukaddime, III, 1).
Hurûfiliğin bilinen ilk şekli, mutasavvıflar tarafından yazılıp tasnif edilmemiş bir takım işaretlerden ibarettir (Rıfkı Melûl Meriç, Hurûfilik, s. 2). Havâs ile uğraşanlar bunları kısımlara ayırarak üzerlerinde çalışmışlardır. Böylece bu araştırmaların sonunda ortaya çıkan Luğâz, Muammâ, Remil, Fâl, Cifr, Vefk, Azâyim ve Nucûm İlm-i Hurûf'un şubeleri sayılmıştır (Keşfû'z-Zunûn, I. 650-651; Mevzûâttu'l-Ulûm, I, 130-136, 389-399).
Buna benzer inançlar eski Hind'de, Yunan'da, Mısır'da, Musevîlik ve Hıristiyanlıkta da mevcuttur. Hindûlara göre sayılarla harfler arasında bir münasebet vardır. Üç, yedi, on ve kırk rakamları kutsal olduğu gibi, her sayı bir şeye işâret eder. Meselâ Pythagorasçılar, âlemin aslının sayı olduğunu ve eşyanın da bundan meydana geldiğini ileri sürerler. Eşyanın aslı sayı olduğuna binaen, sayının aslı da bir'dir. Bu bir, bir'e tatbik edilirse nokta olur. Noktaların hareketi çizgiyi, çizginin hareketi sathı, satıh da cismi meydana getirir. Bundan da his, idrak ve akıl çıkar (Felsefe Tarihi, s. 22-23) .
Pisagorcularda üç rakamı ilk sayılır. Dört, unsurlara işaret eder. İki, kadın demektir. Üç ile ikinin toplamı olan beş, evlenmeyi gösterir. Üç ile üç'ün toplamı olan altı, her şeyin altı cihetine işarettir. Yedi, dört unsurla buûdu, varlığı gösteren ilk sayıdır. Yani üç ile dördü gösterdiğinden kutlu bir rakamdır. Onda mükemmeldir. Üç ve yedi adına and içilir (Veled İzhudak, Mesnevı Tercümesi, V., s. 366).
Havas ile meşgul olanlar harfleri rakamlarla açıklayarak eski çağlarda "Ebced" kelimelerini sihir ve büyüde kullanmışlardır. Burada elif'den gayn'a kadar her harf` bir tanrı ismi ile tabiî güç mukâbilidir. Böylece sayı ve harf arasındaki ilgiden bir sır sistemi kurulmuştur. Meselâ, efsûn ve muskalarda, harfler sayı değerlerine göre toplanır ve bu toplamın cinler âlemi ile münasebeti olduğu kabul edilir .
Hristiyanlıkta bunun bir başka örneğini görürüz. Ahd-i Cedîd (Vahy-i Yuhanna, 1. Bâb, 8 ve XX. Bâb, 6)'da ilk harf "elif" ve son harf olan "ye"nin iptidâ ve intihâya, yani başlangıç ve sona delâlet ettiği bildiriliyor. Ayrıca Musevîlerin Yunan felsefesi'ne dayanan Kabalizm'i Tevrat ve Zebûr'un zahiri manasıyla iktifa etmeyerek, kutsal kitabın harflerinden gizli manalar çıkarmaya uğraşmaktır(Hilmi Ziva Ülken, İslâm Feisefesi, s.24-25).
İslâm âleminde ise harflerin bazı husûsiyetlere sahip olduğu inancı oldukça eskidir (Ali Ekber Dehhuda, Luğatnâme, XI. s. 476). Bu itibarla Kur'an'ın yirmi dokuz sûresinin basındaki harflere çeşitli anlamlar verilmiştir. İslâm uleması arasında hurûf ile uğraşanların başında Hallâc-ı Mansûr (ö. 922) ibn Nedim (ö. 987)'den sonra ibnü'l-Arabî (1165-1240), ibn-i Haldûn (1332-1406), Abdurrahman-ı Bistâmî (ö. 1454) ve Sarı Abdullah Efendi (1584-1660) gelir.
İslâm Dünyası'nda Hurûfîliği bir inanç sistemi, bir fırka halinde yayan Esterâbâdlı Fazlullâh-i Hurûfî'dir. XlV. asrın sonlarında İran'da Timur'un saltanatında (1370- 1405), tarikat ehlinin büyük müsâmaha gördüğü zamanda Fahlillâh-i Hurûfi, bugün Gurgan diye bilinen, İran'ın Hazar Denizi'nin güney-doğu kıyılarına yakın Esterâbâd şehrinde fırkasını yaymaya başlamıştır.
Eski devirlerden beri batını akidelerin kök saldığı İran'da kendi fikirlerini bu batınî metodlarla kurmaya çalışmış olan Fazlullâhi Hurûfi Bâtıniyye'den Şeyh Hasan-i Cûrî (ö. 743/1342-3) ve O'nun halifelerinin tesiri altında kalarak fırkasını kurmuştur. Fazlûllâh, Bâtınîlerin te'vil metotlarını en iyi bir şekilde değerlendirerek, harflerin önemini ve onların sayılarla olan münasebetlerini ortaya koymuş, dînî emîr ve hükümleri Arap ve Fars alfabelerindeki yirmisekiz ve otuziki harfe irca etmiştir. Allah'a ait sırların harf ve sayılarda gizlendiği kabul edilen manalarını çözmeğe çalışmış; gelecekteki hadiseleri önceden keşf için faydalanılan Ulûm-i garibe ve Ulûm-i harfiye yanında ilm-i hurûf'un esaslarını ortaya atarak bu bilgiyi orijinal bir şekle sokmuştur.
Fazlullâh-i Hurûfî, otuz iki yaşında iken kurduğu fırkayı, önceleri Tebriz ve İsfahan'da yaymaya başlamış ve yaptığı rüyâ tabirleriyle büyük şöhret kazanmıştır. Kurduğu Hurûfîlik fırkası kısa bir zamanda iran'ın her tarafına yayılmıştır (Abdulbaki Gölpınarlı, Hurûfilik Metinleri Kataloğu, s. 7).
Fazlullâh Arap Alfabesindeki yirmisekiz harf yerine Fars Alfabesindeki otuz iki harfi esas almıştır. Kur'ân-ı Kerim'e karşılık olmak üzere, Farsça, Câvidân-nâme ismiyle kendi fikirlerinin ana kaynak kitabı olan eserini telif etmistir.
Fazlullâh-i Esterâbâdı'nin dini görüşleri yani akîdesi Şeriata muhâlif görüldüğünden, tevkif edilerek Alıncak Kalesi'nde yapılan muhâkemesi sonunda, Timur'un oğlu Mırân Şâh (1404-1407)'ın emriyle (796/1394)'de boynu vurularak katledilmiştir (Dânişmandân-ı Azerbayean, s. 387; Hurûfîyân, s. 232).
Hurûfî Akîdesi
Hurûfîliğin kurucusu Fazlullâh'a göre, İslâm mutasavvıflarının da belirttiği gibi, Allah gizli bir hazine (kenz-i mahfî) olup; her şeyin hakikati, mevcudiyeti ve ruhu ise seslerdir (Clément Huart, Hurûfîlîk, İA, V/ l, s. 598). Gizli bir hazine olan Allah'ın ilk tecellisi kelâm şeklinde görülen seslerden ibarettir. Sesin (savt) kemâli kelâm, yani sözdür. Kelâm ise ancak insanlarda zuhûr eder ve kendisini sesle gösterir. Kelâm bir takım unsurlar halinde bazı şekiller alır. Bu unsurlar Arap ve Fars Alfabelerinin yirmi sekiz ve otuz iki harfidir. Söz ise harflerden meydana gelmiştir. Ses canlılarda bilfiil; cansız varlıklarda bilkuvve mevcuttur. Cansız bir maddeyi diğer bir cansıza vurursak, onun cevheri olan ses ortaya çıkar. Bu, canlılarda irade ve istekle meydana gelir. Nebâtatta yüksek bir tecelli halinde zuhûr eden savt, hayvanda kemâl ve insanoğlunda ise ekmel bir halde zâhir olur (Câvidân-nâme'nin Nesimî'ye Tesiri, s. 30-31, 66).
Hurûfiler âlemin sonsuzluğuna, daimî bir deverân hareketine ve hareketten tabiî hadiselerin meydana geldiğine inanırlar. Cenâb-ı Hak bir insanın yüzünde tezâhür ve insanı temyîz eden bir kelâmdır. Bu kelâmın unsurlarında da bir sayı değeri vardır. Böylece bütün varlıkların asıl unsuru olan yirmisekiz harfi insan yüzünde görmek mümkündür. insan yüzünde doğuştan yedi hat vardır: iki kaş, dört kirpik ve bir saç. insan bu yedi hat ile doğduğu için bunlara "hutût-ı ummiye" (ana hatları) denir. Bunlar hâl ve mahâl toplamı ondört eder. Yedi de "hutût-ı ebiye" (baba hatları) vardır ki, bunlar erkekte ergenlik çağında çıkar: Yüzün sağ ve sol yanlarında iki sakal kılları, iki yanağın iki tarafındaki (burun) kılları, iki bıyık ve bir de alt dudaktaki (enfaka) kılları. Bunlar da hâl ve mahâl itibariyle on dört eder. Ana ve baba hatlarının toplamı yirmisekiz olur ki, bu Kur'ân'ın yazıldığı yirmisekiz harfe tekabül eder.
Bu hatlar hava, su, ateş ve toprak gibi dört unsurdan meydana geldiği için her biri dört telakki edilerek yedi ile çarpılırsa yine yirmisekiz elde edilir. Eğer saçı ortadan ikiye bölersek, bu yedi hat sekiz olur. Dört unsur ile çarpımı otuziki eder. Bir başka şekliyle söylersek, ana ve baba hatları yedişerden ondört eder. Hâl ve mahâl itibariyle ise yirmi sekiz; buna Farsça'daki (p, ç, j, g) harflerini eklersek otuziki elde edilir. Ãlemde her ne varsa otuzikiye tatbik olunur. Bütün kâinât dokuz felek, on iki hurç ve yedi seyyâreden ibaret olup, bunlara dört unsuru ilave edersek otuziki çıkar. Otuzikinin dışında başka bir şey mevcut olamaz (İstivâ-nâme, s. 6, 36, 48-49)
Hurûfiler, Kur'ân'da manası açık ve kesin âyetler (muhkemât) ile sûre başlarındaki (mukattaât) ve manası anlaşılamayan yani çeşitli te'vile musâit âyetler (muteşâbihât) hakkında, tefsir âlimleriyle aksi görüştedirler. Kur'ân'ın sırrının yirmidokuz sûrenin başında gelen hurûf-ı mukattaâtda toplandığı kabul edilmiştir. Bu harfler ondört adettir:
Bu sûre başlarında gelen ve tekrarlanmayan ondört harfin meydana getirdiği mukattaâtı, Hurûfîler muhkemât sayarlar. Hurûf-ı mukattaât kast edilirse yani, söylendiği gibi yazılırsa onyedi olur. Bu harflerin imlâlarında: elif'de f, sad'da d ve nun'da v harfleri bulunur. Bu üç harfin (f, d, v) ilâvesiyle hurûf-ı muhkemât onyedi olur. Arap Alfabesindeki bu onyedi harfin dışında kalan(be-te-se-cim-ha-hı-zel-ze-şın-dat-zı-gayın) onbir harfe hurûf-ı müteşâbihât denir.
Hurifîlerce asıl kelam-ı ilâhı bu ondört huruf-ı mukattaâttır ki, vech-i âdem (insan yüzü) ondan feth olunmuştur, denir. insan yüzündeki ana hatlarının kendileri ve bulundukları yer itibariyle toplam sayıları olan ondört ile, hurûf-ı mukattaâtın ondört eşitliği buna delil gösterilir.
(he-zel/mim-nun/gaf-dat-le/ra-be-ye) "Bu Rabbimin faziletindendir" (en-Neml, 27/40) ve "Bu Allah'ın faziletidir" (el-Maide, 5/54) beyânlarında olduğu gibi, Kur'ân-ı Kerim'de göçen (fazl:fe-dat-le) kelimesinden kastedilenin Fazlullâh-i Hurûfi olduğu ve insanın yüzünde de (Fazl:fe-dat-le) isminin okunduğu iddia edilir.
Hurûfîler bütün dinî hükümleri kendi düşünceleri doğrultusunda izah ederler. Kelime-i Şehâdet, namaz, oruç, hac ve zekât gibi bütün dinî hükümler te'viller ile hep yirmisekiz ve otuziki harfe tatbik edilerek açıklanır. Rakam fazla veya eksik olursa, hesabı doğrultmak için ilm-i hurûf'un usullerine baş vurulur ve dört işlem yoluyla sonuca ulaşılır.
Bu fırkanın düşüncesinin esası, insana en yüce mertebeyi vermektir. Mevcûdât, mutlak varlığın tezâhürüdür. Bu zuhûr kuvvet âleminden, yani melekûttan tabiat ve anâsır âlemine gelmiş, semâvâtla anâsırın birleşmesinden cemâdât, nebâtât ve insanlar meydana gelmiştir. Bu zuhûr insan oğlunda kemâle ermiştir (hurûfîlik Metinler Kataloğu, s. 19-20).
İran'da XIV. asır sonlarında Esterâbâd havalisinde ortaya çıkan Hurûfîlik kısa bir sürede ülke sınırlarını aşarak Hindistan, Azerbaycan, Irak, Suriye, Anadolu ve Rumeli'ye sıçradı. İran hudutları içinde sık takibâta uğrayan Hurûfîler, akidelerini yaymak, kendilerine bir yurt bulmak için bilhassa Osmanlı Ülkesine âdeta sığınmışlardır. Fazl'ın baş halifesi Ali el-A'lâ (ö. 822/1419) Anadolu'ya gelerek, Hacı Bektaş Tekkesi'nde inziva ederek Hurûfîliği yaymaya başlamıştır. Câvidân'daki bütün illâhî teklifleri te'vil ve inkâr eden bölümleri, nefs-i ammârenin isteklerine uygun olduğundan kısa zamanda çok taraftar bulmuştur. Hurûfi inançları Bektaşiler arasında "sır" adı altında yayılmıştır (Hoca İshak Efendi, Kâşifu'l-esrâr, s.3-4). Yine bu fırkanın önde gelen halifelerinden İmadeddin Nesîmî (ö. 821/1418) gibi kudretli bir şâirin tesiriyle ve onu takip edenlerin vasıtasıyla bu fırka uzun zaman Anadolu ve Rumeli'de yaşamıştır. Nesimî'nin müridi şâir Refiî (IX/XV. asır), Abdülmecid Ferişteoğlu (ö. 564/1459) ve Virânî Baba (Xl/XVII. asır) gibi Hurûfiler bu akımı daima canlı tutmuşlardır .
Bir ara Hurûfiler Fatih Sultan Mehmed (saltanatı: 1451-1481)'in Sarayına kadar nùfûz etmişlerdir. Ulemayı telâşa düşüren bu olayda, Vezir Mahmud Paşa (ö. 879/1474)'nın gayreti ve Mevlânâ Fahreddin-i Acemî (ö. 865/1460)'nin yardımıyla Hurûfiler korkunç bir şekilde cezaya çarptırılmışlardır (Taşköpri-zâde, Şekâyık-ı Nu'mâniye, trc. Mecdı, s. 81-83). Bundan sonra Anadolu ve Rumeli'deki Hurûfîler, kendilerini gizleyerek, ekseriye Bektaşî gibi görünerek varlıklarını uzun süre muhafaza etmişlerdir .
XIV. asrın ikinci yarısı sonlarında Hurûfîliğin İran'da ortaya çıkmasıyla beraber, kısa bir müddet sonra bu fırkanın esasını ve prensiplerini ortaya koyan pek çok eser telif edilmiştir. Zaman zaman tâkibâta uğrayan bu fırkanın taraftarlarıyla beraber kitaplarının da yok edilmesine rağmen halen dünyanın muhtelif kütüphanelerinde Hurûfî eserlerine rastlanmaktadır (Ali Ekber Dehhuda, Luğat-nâme, XI, s. 488).
Hurûfi fırkası'nın harf ve sayı nazariyesinin esasını bir sistem olarak ortaya koyan eserlerin başında Fazlullâhî Hurûfı'nin Câvidân-nâme adlı eseri gelmektedir. Bu, Hurûfîliğin ana kaynak kitabıdır. Bundan başka Fazl'ın Arş-nâme, Muhabbet-nâme, Nevm-nâme ile bir Dîvân ve Vasiyetnâme adlı eserleri bulunmaktadır. Fazlullâh'ın baş halifesi olan Ali el-A'lâ'nın Klyâmet-nâme ve tevhîdnâme'si; Nesîmî'nin Dîvân ve Mukaddimetu'l-Hakâik'i; Emîr Giyâseddin'in İstivâ-nâme ve Mektub'u; Mır Şerîf'in Hacnâme, Mahşer-nâme ve Beyânu'l-vâkî'si; Refiî'nin Beşâretnâme ve Gençnâme'si; Abdulmecîd Ferişteoğlu'nun Işk-nâme ve Ahiretnâme; Yemınî'nin Fazîlet-nâme'si; Muhîtî'nin Dîvân'ı; Misâlî'nin Dîvân'ı; Arşî'nin Dîvân'ı; Hamza Dede'nin Câvidân-nâme şerhleri; İskurt Muhamed Dede'nin Salât-nâme'si; Emîr İshak'ın Turâb-nâme'si gibi eserleri Hurûfiliğin diğer kaynakları olarak sayabiliriz (Gölpınarlı, Hurûfîlik Metinleri Kataloğu, III-VII; A/i Ekber Dehhuda, Luğat-nâme, XI, s. 488).
Dördüncü halife Hz. Ali'nin soyundan gelen, onu diger sahâbeden ve diger üç halîfeden üstün tutan mezhebe mensup kimse. Alevîlik düsüncesi, ister açikça, ister gizlice, Ali'ye uyup onun Kur'an'daki nâs ve Resulullah (s.a.s.)'in vasiyetiyle imamliga tayin edildigini ileri süren; imametin* onun soyundan disari çikmayacagina inanan ve onu diger sahâbeden üstün gören zümrelerin baslattigi fikir ve siyasî kavgalarla ortaya çikan" hareketin genel adidir. Bu fikir ve harekete katilanlar, Ali'ye (r.a.) uyduklari ve onu, öteki sahâbîlerin önüne geçirdikleri için Alevî; buna taraftar olanlara da 'tarafini tutan' anlaminda "Sia"* denilmistir. Sia, Alevîligin ifade ettigi katiliktan daha mûtedîl bir kelimedir ve Islâm âlimleri Alevîlik için Sia'dan farkli olarak 'Râfiza' 'Ravâfiz' tabirlerini kullanirlar. Islâm tarihinde Hz. Peygamber'den sonra halîfe olarak Hz. Ali'yi taniyanlara, Ali'ye mensup, inanci bakimindan, Ali taraflisi anlaminda "Alevî" tabiri kullanildi. Alevîlik, halifelikte Hz. Ali'nin hakkinin yendigini, sahâbenin Hz. Peygamber'den sonra Ebû Bekr*'e bey'at etmekle, Islâm'a aykiri hareket ettigi iddiasini yansitir. Alevîler Hz. Ali'nin hilâfette hak sahibi oldugunu su sebeplere dayandirirlar: Ali*, Hz. Peygamber'in tabii olarak varisiydi. O, Islam'i ilk kabul eden kimsedir. Hz. Muhammed (s.a.s.)'in amcasinin oglu ve damadidir. Islâm savaslarinin kahramaniydi. Yasadigi sürece Hz. Muhammed'in en yakin yardimcisiydi. Onun bütün islerine bakardi. Hz. Muhammed (s.a.s.) Ali'ye olan sevgisini ve güvenini bildirerek, onun kendisinden sonra halîfe olacagina isaret etmistir. Bu yüzden onlar, Ebû Bekir, Ömer* ve Osman*'in isbasina getirilisini batil saydilar. Yani bunu serîat kurallarina ve Hz. Peygamber'in sünnetine aykiri görerek bununla savasmayi dinî bir görev kabul ettiler. Ancak, Hz. Peygamber'in, Hz. Ali hakkinda söyledikleri ve Ali'nin üstünlükleri dogru olmakla birlikte, Allah Resulü benzer sözleri Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer gibi diger büyük Sahâbîler hakkinda da söylemistir. Üstelik, hastalandiginda imamliga Hz. Ebû Bekr'i geçirmistir. Diger yandan Hz. Peygamber, kendisinden sonra müslümanlarin basina kimin geçecegini isim vererek belirtmeden bu dünyadan ayrilmistir. Böyle bir hadîs olsaydi, Hz. Ebû Bekr'in halife seçildigi sirada yapilan konusma ve müzâkerelerde bu hadîsin sözkonusu edilmesi gerekirdi. Çünkü ashâb-i kîrâm, kendi aleyhine bile olsa, Hz. Peygamber'den isittigini nakletmekten çekinmeyecek derecede üstün mezîyetlere sahiptir. Ancak, Allah Resulü'nün cenaze isleriyle ugrasmasi yüzünden, halîfe seçimi sirasinda hazir bulunamayan Hz. Ali ile bu kadar önemli bir konunun istisare edilmemis olmasi bir eksiklik sayilabilir. Fakat, Ensâr'in hilâfet konusunu müzâkere etmekte oldugu topluluga Hz. Ömer'le Hz. Ebû Bekr bile sonradan katilmisti. Bu çok önemli meselede yanlis bir adimin atilmasi endisesi ve isin kisa sürede çözülmesi zarûreti, seçimin Hz. Ebû Bekir lehine yapilmasini gerekli kilmistir. Nitekim daha sonra Hz. Ali de Ebû Bekr'e bey'at* etmistir.
Müslümanlar, Ehl-i Beyt denen 'Ali ve ailesini' öteki Ashâb-i Kîram'dan ve Allah Resulü'nün öteki halîfelerinden ayirmadan severler. Onun ailesine yapilan haksizliga ve zulme karsidirlar ve tarih içinde de karsi olmuslardir. Meselâ, Ahmed b. Hanbel* (rh.a), "Ehlü's-Sünne ve'-l Hadîs" taraftarlarinin Hz. Muhammed (s.a.s.)' in ailesine hak ettikleri muhabbeti gösterdikleri ve Ali Ibn Ebî Tâlib'in (r.a.) haklarini tanidiklari için "Ali'nin 'siasi, taraftari" oldugunu ifade etmektedir. Ayni tavri Imam-i Â'zam da takinarak Abbasîlere karsi Imam Zeyd'i desteklemistir. Bu anlamda Sia, îtikâdî ve siyasî bir mezhep olarak kabul edilirken, Alevîlik, Hz. Ebû Bekr es-Siddik'a (r.a.), Ömer el-Faruk'a (r.a.) ve Osman Zünnureyn (r.a.)'e ve daha pek çok ashâb-i kirâm'a bugz ve düsmanlik tasiyan fikirlerle dolu bir tarîkat görünümündedir. Bu ifrata sebep olan Emevilerdi. Emeviler devrinde, Ömer Ibn-i Abdulaziz'in hilâfetine kadar cuma hutbelerinde Ali Ibn Ebî Tâlib'e (r.a.) ve ehl-i beytine hakaret edilir ve lânetler okunurdu. Onlarin bu yanlis hareketleri öteki müslümanlari baglamazdi. Çünkü onlar, bütün müslümanlari temsil edemezlerdi. Hele hilâfet konusundaki olaylari göze alarak öteki, müslümanlari zalim görmek ve göstermek haksizliktir ve hakdan sapmadir. Ne Resulullah'in üç halifesi ne de Ashâb-i Kirâm, Ali Ibn Ebi Talib hakkinda düsmanlik eseri birakmamislardir. Alevîlik, zaman içinde parçalanmis ve sayisi yüze varan tarîkatlara ve yollara ayrilmistir. Ancak bunlari Imam Ebu Câ'fer es-Sâdik'in içtihatlariyla amel eden ve müslümanlarla aralarinda bir fark görmediklerini söyleyen, yeryüzünde Allah'in hâkimiyetini istediklerini haykiran Ca'feriyye ve Zeydiye kollarina bagli müslümanlarla karistirmamak gerekir. Câferî müslümanlari Sia içerisinde incelerken, dünü, bugünü ve îman-amel iliskisiyle gözönüne almak ve ona göre degerlendirme yapmak faydali olacaktir. Câferîlerle, Zeydîleri Alevîligin diger kollari olan Batînîler, * Karmatîler, * hatta kuzey Afrika ve Misir'da uzun yillar hüküm süren Fâtimîlerden, bugün Anadolu'da yasayan Alevîler'den, Lübnan ve Suriye'deki Dürzî ve Nusayrîlerden ayirt etmek gerekir.
Alevîlerden Gulât olanlar yani asiri gidenler Hz. Ali'de, diger halifelerde bulunmayan ilâhî nitelikler ve özellikler olduguna inaniyorlar. Islâm tarihinde bu görüsü ve inanci daha da ileri götürerek, Allah'in Ali'nin varliginda, insan suretinde görünüs alanina çiktigini, onun bir ilâh-insan oldugunu söyleyenler bile çikti. Ali'nin mehdi oldugunu, ölmedigini ve kiyamet gününden önce çikarak dünyada adaleti saglayacagini öne sürdüler. Bunlar "sebeîler"dir. Islâm'da ilk dînî ayrilik hareketini teskil eden ilk Alevîlik, Hz. Ali daha hayatta iken San'ali bir Yahudi olan Ibn Sebe'nin telkini ile baslamistir. Bundan sonra Ali'nin ve soyunun, hatta Ibn Sem'an, Ebû Mansur el-Iclî, Ebu'l-Hattâb, Horasanli Ebû Müslim gibi Ali ile aile bagi bulunmayan ve sadece taraftarlik yapan birtakim yabancilarin öncülük ettigi tenâsüha, ibâhaya, farzlari terketmenin caiz olduguna ve imanin, imami bilmekten ibaret bulunduguna inanan birçok Alevî kollari meydana çikmistir.
Daginik Alevî kollarini birlestiren Câ'fer es-Sâdik'*a bir aralik gidip gelen ve inanislarinda Islâm'a aykiri seyler bulundugu için kovulan, Imam Câfer'in lânetlemesine ugrayan Ebî Mansur el-Iclî ile Ebû'l-Hattâb'in ekolü, "Ismâiliye*" veya "Yedi Imam" mezhebini olusturmustur. Batinîlik adi verilen bu mezhep Yemen'de köklesmis, Irak, Iran, Horasan ve Türkistan'a kol atmis ve batida Endülüs'e kadar yayilmistir. Bu mezhepten olanlar Bahreyn'de ve Ahsâ'da Karmatiyye mezhep ve hükümetini, Kûfe'de ve Basra'da birçok ihtilâlleri, Magrip'te önce "Alevî Hükûmeti"ni, sonra Misir'da Fâtimî halifeligini vücûda getirmislerdir. Cebel-i Dürûz'da Lübnan'da yasamakta olan "Dürzîlik"le daha birçok firka ve mezhepler Batinîlikten dogmustur. Muhammed b. Nusayr de bu arada bugün Suriye, Lübnan ve Adana yöresinde sâlikleri bulunan "Nusayrîlik"i kurmustur.
Hz. Ali'nin ölümünden sonraki gelismeler, özellikle Kerbelâ olayi Hz. Hüseyin'in sehid edilmesi, Alevî toplulugun siyasî bir görüs çevresinde toplanmasina yol açti. Sonralari Sia (Siîlik) adini alan ve daha çok Iran'da gelisen Alevî mezhebinin özünü besleyen bu olaylar zinciri oldu. Islâm ordusunun doguya dogru ilerledigini gören Iran, bagimsizligini kaybedecegini anlayinca, Islâm'in içinde dogan ve gelisen Hz. Ali taraftarligini eski dîn ve siyasetleriyle kaynastirarak benimsedi. Bundan Alevîligin, bir baska kolu dogdu. Alevî inanci bu yeni ad altinda hizla gelisti. Bu inanca, ruhun bedenden bedene geçisini (tenâsüh) kabul eden Hind inançlari da yine Iran etkisiyle karisti.
Anadolu Alevîligi ise, sadece Batinîlik'in devami degildir. Yesevî, Kalenderî, Hayderî gibi Türk tarikatlarinin, Hurûfiligin, Vücûdiyye ve Dehriyye inançlarinin karistigi, bazi Türk gelenek ve göreneklerinin ve halk siirinin yasadigi bir dünyadir. Onda "tenâsüh", "hulûl", "ibâha" ve bir çesit "istirak" ilkeleriyle birlikte, Türk sölenlerini andiran âyinler de görülür. XIII. yüzyilda Anadolu'nun fikir hayatinda Orta Asya'dan ve Horasan'dan göçen bilgin ve mutasavviflarin derin etkileri olmustur. Bu arada Harezm'li göçmenler, köylere varincaya kadar Anadolu'nun dînî havasinin degismesine yol açmislardir. Bu tarihi kökenlere dayanan Alevîlik günümüzde varligini sürdürmektedir. Siîlik, Bektâsîlik ve Kizilbaslik gibi Alevî kollarinin özel törenleri, toplantilari bulunmaktadir. Bu kollarin hepsinde Hz. Hüseyin'in Kerbelâ'da sehid edildigi 10. Muharrem günü kutsal olup, matem günü kabul edilir. Siîler o gün, özel anma törenleri düzenler, dövünür, aglar, yakinirlar. Kizilbas ve Bektâsîler bu günün acisini çeker, fakat dövünmezler. Alevî törenlerinin en büyügü kadinlarin da katildigi "cem âyini"dir. Bu tören cuma günleri düzenlenir. Cem âyininin küçügüne "dernek" denir. Bu toplantilar sazlisözlü, içkili olur. Özel zikirler yapilir. Töreni yöneten dede tarafindan bir sure veya ayet okunur. Ayrica cem'âyininden baska "görgü âyini", canlardan birinin digerini sikâyeti hâlinde "sorgu âyini" düzenlenir. Nevrûz, hem bahar bayrami, hem de Hz. Ali'nin dogum günü sayildigi için, genellikle kutsal kabul edilir ve törenler düzenlenir .
Alevîlik Iran'da oldugu gibi Anadolu'da da daha çok siir ve edebiyatla yayilmistir. Alevîlerin büyük tanidigi yedi sair; Nesimî, Fuzûlî, Hatâî, Pîr Sultan Abdal, Kul Himmet, Yeminî ve Virânî'dir. Bunlardan Nesimî ve Fuzûlî disindakiler tam batinîdirler.
Yollarini müstakil bir dîn ekolü ve Islâmiyetin esasi kabul eden Alevîler, Hz. Peygamber, Hz. Ali, Oniki Imam ve Haci Bektas Velî'yi kendi yorumcu ve düsünürleri sayarlar.
es-Seyhu'n-Necdî lakabiyla bilinen Muhammed bin Abdülvehhab'in (d. 1703 Uyeyne - ö.1787 Deriye, Riyad) düsünceleri çevresinde olusan dinî, siyasî hareket. Harekete Vehhabilik adi karsitlarinca yakistirildi. Hareket içinde yer alanlar, kendilerine Muvahhidun (tevhidciler) derler ve Hanbelî mezhebini Ibn Teymiye yorumuna uygun biçimde sürdürdüklerini söylerler. Vehhabilik bir inanç hareketi olarak baslamakla birlikte, kisa zamanda siyasî bir nitelik kazandi. Arap yarimadasinda etkinlik kurarak devlet durumuna geldi. Günümüzde, Suudi Arabistan'in resmî mezhebi durumundadir.
Muhammed Ibn Abdülvehhab'in düsünceleri, Deriye Emiri olan Muhammed bin Suud ile tanismasiyla (1744) siyasi bir hareket niteligi kazandi. Ibn Abdülvehhab, Deriye'de düsüncelerini Emir Muhammed'in gücü ile yayarken, Emir Muhammed bu düsüncelerle Arabistan'a hakim olma imkânini kazaniyordu. Çünkü Ibn Abdülvehhab, insanlarin sirk içinde bulundugunu, bunlarin mal ve canlarinin kendisine inanan kisilere helal oldugunu söylüyor, Emir Muhammed bu fetvanin getirdigi ganimet olgusuyla yandaslarini çogaltiyor, gücünü artiriyordu. Ibn Abdülvehhab'in ölümünden sonra hareketin siyasî niteligi daha da agirlik kazandi. Muhammed bin Suud döneminde baslayan toprak kazanma faaliyetleri, ölümünden (1766) sonra oglu Abdülaziz zamaninda da sürdürüldû.19. yüzyilin baslarina gelindiginde (1811) Vehhabilik adina hareket eden Suud Emirligi Haleb'ten Hind Okyanusuna, Basra Körfezi ve Irak sinirindan Kizil Deniz'e kadar yayilmis bulunuyordu.
Vehhabilik hareketinin Osmanlilar için önemli bir sorun durumuna gelmesi üzerine II. Mahmud, Misir Valisi Kavalali Mehmed Ali Pasa'yi sorunu çözmekle görevlendirdi. Mehmet Ali Pasa, oglu Tosun komutasindaki orduyla Mekke, Medine ve Taif'i Vehhabilerin elinden kurtardi (181213). Daha sonra bizzat Emir Abdûlaziz'in üzerine yürüdü. Emir Abdulaziz'in ölümü (1814) üzerine Vehhabiler agir bir yenilgiye ugradi. Nihayet Mehmet Afi Pasa'nin kumandani ibrahim pasa, Abdulaziz'in yerine geçen oglu Abdullah ve çocuklarini esir ederek Istanbul'a gönderdi. Bunlarin Istanbul'da asilarak öldürülmeleri (17.12.1819) ile Vehhabilik hareketinin ilk dönemi kapandi.
Savas sirasinda kaçarak kurtulmayi basaran Suud hanedanindan Türki bin Abdullah, Necd bölgesinde yeniden faaliyete giriserek 1821'den 1891'e kadar sürecek ikinci Vehhabi devletini kurmayi basardi. Daha sonralari bir takim çekismeler olmussa da Suud hanedanindan Abdülaziz bin Suud, Vehhabi devletini yeniden kurdu (1901). Hindistan Ingiliz yönetiminin de destegini saglayan Abdülaziz bin Suud 26 Aralik 1916 tarihli anlasma ile Ingilizlerce Necd, Hasa, Katif, Cubeyl ve kendisine bagli diger bölgelerin hükümdar olarak tanindi. Bu anlasmaya göre Abdülaziz, bu yerleri kendisinden sonra miras yoluyla çocuklarina birakacak ve kendisinin seçtigi veliaht da Ingilizlere bagli kalacakti.
Osmanlilarin yenik düsmesiyle sonuçlanan.1. Dünya Savasi'nin arkasindan Vehhabiler Hail, Taif, Mekke, Medine ve Cidde'yi de ele geçirdiler (1921-1926). Abdülaziz bin Suud, Necd ve Hicaz Krali olarak kabul edildi (1926). 20 Mayis 1927 tarihinde Ingiltere ile yapilan Cidde anlasmasinin arkasindan da tam bagimsizligini ilan etti. Böylece Abdulaziz bin Suud, suudi Arabistan Krali olarak tüm Hicaz'i egemenligi altina alti. Bu devlet, Suudi Arabistan Kralligi adiyla varligini sürdürmektedir.
Vehhabiligin din anlayisi, Muhammed bin Abdülvehhab'in üzerinde önemle durdugu tevhid (Allah'in birlenmesi) konusundaki yorumu çevresinde toplanir. Ibn Abdülvehhab'a göre tevhid, kullukta Allah'i bir tanimaktir. Tevhid kelimesini (lâ ilâhe ilallâh) söylemek Allah'tan baska tapinilan seyleri tanimadikça bir anlam tasimaz. Allah kalble, dille ve davranislarla birlenmelidir. Bunlardan birisinin eksik olmasi durumunda kisi Müslüman olamaz. Tevhid üçe ayrilir. Ilki, Allah'i isim ve sifatlarinda birlemek (tevhid-i esma ve sifat), ikincisi Allah'i rablikta birlemek (tevhid-i rububiyet), üçüncüsü de Allah'i ilahliginda birlemektir (tevhid-i uluhiya). Allah'i bu üç biçimde birleme, ancak amellerle mümkündür. Buna göre Kur'an ve Sünnet'in disinda emir ve yasak tanimamak, Hz. Muhammed'in döneminde bulunmayan seyleri ve tevessülü terkederek Allah'i birlemek gerekir. Bu tevhide ameli tevhid denir. Herhangi bir hüküm koyucu tanimak, Allah'tan baskasindan yardim dilemek, Peygamber için bile olsa, Allah disindaki bir varlik için kurban kesmek, adakta bulunmak kisiyi küfre düsürür, can ve mal dokunulmazligini ortadan kaldirir.
Bu tevhid anlayisinin getirdigi önemli sonuçlar vardir. Bunlardan birisi, Hz. Muhammet'ten sefaat talebinde bulunulamayacagidir. Sefaat, Allah'a özel bir haktir. Bu nedenle Hz. Muhammet'ten dogrudan sefaat talep etmek, onu Allah'a ortak tutmaktir. Nitekim müsrikler de Allah'i kabul ettikleri halde, melekleri, putlari sefaatçi kabul ettikleri için müsrik olmuslardir. Sefaat inanci gibi yaygin olan tevessül inanci da sirktir. Tevessül inanci, daha çok mutasavviflar arasinda yaygindir. Bir takim seyhlerin, velilerin hem hayatlarinda, hem de öldükten sonra tasarruf sahibi olduklarina inanilmakta, onlarin himmetleri dilenmekte ve araci kilinmaktadirlar. Bu da açik bir sirktir. Çünkü günah'in yaratmada, yönetmede, tasarruf etmede, isleri düzenleme ve belirlemede ortagi yoktur.
Vehhabiligi en önemli özelliklerinden birisi de bid'adlar karsisindaki tutumudur. Ibn Abdülvehhab'a göre Kur'an ve Sünnet'te olmayan her sey bid'attir. Bir bid'at çikaran mel'undur ve çikardigi sey reddedilmelidir. Bid'adlarin çogu insanlari sirke düsürmektedir. Bunlarin basinda mezarlar, türbeler ve bunlarin ziyaretleri gelir. Mezarlarda yapilan ibadetler sirktir. Sevap umarak Hz. Muhammed'in kabrini ziyaret bile sirke neden olabilir. Sirke neden olmamalari için, mezar ziyaretleri, türbe yapimi kesin olarak yasaklanmalidir. Ölülere niyaz, tevessül, falcilara, müneacimlere inanmak, Hz. Peygamber'in anisini yüceltmek, hirka-i serif, sakal-i serif ziyaretleri yapmak, Allah'tan baskasina ibadet etmek, sirk kosmatir. Mevfit toplantilari düzenlemek, bu toplantilarda mevlid okumak, sünnet ya da nafile namazlar kilmak yasaklanmalidir. Göz degmemesi için nazar boncugu takmak, muska takinmak, agaç, tas vb. seyleri kutsal saymak, bir hastalik ya da beladan kurtulmak, güzel görünmek vb. için boncuk, ip, hamayi gibi seyler takinmak, sihir, büyü, yildiz fali gibi seylere inanmaz, iyi kisilere, velilere tazimde bulunmak, onlara dua etmek, onlardan yardim dilemek gibi seyler de tamamiyle sirke neden olan bid'adlardandir. Riya için namaz kilmak, sofuluk etmek, iyi insan gibi görünerek çikar saglamak da sirktir. Cami ve mescidlerin süslenmesi, minare yapilmasi da terkedilmesi gereken bid'adlardir.
Vehhabiligi olusturan düsünceler, birçok çagdas Müslüman düsünürü etkilemis, onlara esin kaynagi olmustur. Günümüzde ise, önemli ölçüde degisime ugramis biçimde, Suud Kralliginin resmî görüsü olmaktan öte bir anlam tasimamaktadir.
Fatımî halifelerinden el-Hâkim biemrillah el-Mansur b. el-Aziz billah (385-411/996-1021)'ın veziri Hamza b. Ali'nin kurduğu İslâm dışı bâtıl bir mezhep. Dürzî, bu mezhebin görüşlerini benimseyen kişi. Propagandacı (dâî)* lerinden birisi olan Nuştekîn ed-Dürzî (ö. 410/1019)'nin ismine izafetle anılan Dürzîlik, siyasi-itikadî bir mezheptir. Şiîliğin İsmailiye* kolundan doğmuştur.
Altıncı Fâtımî halîfesi el-Hâkim, ulûhiyet (tanrılık) dâvâsında bulunarak mektuplara "bismil-Hâkim er-Rahmanir-Rahim" yazdırıyor, hutbede kendi ismi okunduğunda halkı ayağa kaldırıyordu. (Mahmud Es'ad, Tarih-i İslâm, 158) Hâkim, etrafa dâîler göndererek kendi sapık görüşlerinin propagandasını yaptırır ve: "hiç kimsenin kendilerine zarar veremeyeceğini, mezhebe bağlı olanların artık dalâlete düşürülmeyeceklerini" söyler. Veziri Hamza b. Ali de bu mezhebin imamı olur. Bu arada el-Hâkim'in daha önceki dâîlerinden Nuştekin ed-Dürzî (Ânuştekin ed-Derezî) kendisinin imam tayin edilmesi için faaliyet gösterir. Fakat aşırı fikirleri halkı isyana sevkeder ve 410 yılında öldürülür. Halkın reaksiyonu üzerine bir süre ara verilen propaganda faaliyetine Hamza b. Ali yeniden başlar ve etrafa dâîler göndererek birçok taraftar toplar. el-Hâkim'in 411/1021 yılında el-Mukattam dağında kaybolması Hamza b. Ali'nin de inzivaya çekilmesi üzerine Hamza'nın dördüncü vasisi Ali b. Ahmed mezhebin başına geçer. Fakat el-Hâkim'in yerine halîfe olan Ali b. el-Hâkim, Dürzîleri takiple cezalandırır. Bunun üzerine faaliyetlerini gizli olarak sürdürürler. Daha sonra tekrar açıktan çalışmaya başlayarak Teym vadisi, Sayda, Beyrut ve Şam'da yayılırlar.
Dürzîler Haçlı saferlerinde hristiyanlarla işbirliği yaparak müslümanlara karşı savaşmışlardır. Günümüzde Lübnan'ın dağlık bölgelerinde, Suriye, Filistin ve Ürdün'de yaşamaktadırlar. Lübnan anayasasına göre özel hakları olan Dürzîlerin Ortadoğu'da siyâsî güçleri olup bugünkü Suriye yönetiminde büyük etkinlikleri vardır. (E. Ruhi Fığlalı, İtikâdî İslâm Mezhepleri, 169 vd.)
Dürzîlik, Kur'ân'da "sırat-ı müstakim"* diye adlandırılan "doğru yol"un dışındaki bâtıl yotlardan birisidir. Bu bakımdan "İslâm mezhepleri" içinde sayılmaması gerekir. Kur'ân-ı Kerim sırat-ı müstakim'in dışına çıkılmaması gerektiğine dair gayet açık olarak birçok âyette hüküm bildirmiştir: "Îşte benim doğru yolu, m bu, ona uyun, (başka) yollara uymayın ki, sizi O'nun yolundan ayırmasın!" (el-En âm, 6/153)
Kendilerini gerçek tevhid inancına sahip (Muvahhidun) olarak gören Dürzîlerin Allah hakkında tecessüm (Allah'ı cisim olarak tasvir etme), hulûl (ruhun bir canlıdan başka bir canlıya geçmesi) gibi inançları ve bunların çok karışık yorumları vardır. Onlara göre Allah'ın bir gerçek ulûhiyeti (lahut) bir de beşerî tezahürü (nâsut) vardır. Allah kendisini beşer idrakine ancak bir insan şeklinde yani el-Hâkim şeklinde göstermiştir. Aksi halde insan Allah'ı gerçek ulûhiyetiyle tanımaya güç yetiremezdi. el-Hâkim'in Allah'ın beşerî tezâhürü olarak imamet mevkiine oturması ve onun tebliğini üstlenmesi Allah'ın gerçek tevhididir. Dürzî inancına göre bu gerçek tevhide ulaşan kişinin ibadet mükellefiyeti ve buna ihtiyacı da yoktur. (Fığlalı, a.g.e., 174-175)
Görüldüğü gibi bu mezhep mensupları İslâm'ın saf ve temiz tevhid akîdesini, nefs ve hevâlarına tâbi olan akıllarıyla bulandırmışlar, lâyık olmayan sıfatları Allah'a izafe etmişlerdir. Halbuki gerçek tevhid* inancına göre: Allah birdir, Sameddir (herşey varlığını ve bekasını O'na borçludur. Herşey O'na muhtaçtır. O, hiçbir şeye muhtaç değildir. Herşeyin başvuracağı, yardım dileyeceği tek varlık O'dur). Kendisi doğurmamıştır ve (başkası tarafından) doğurulmamıştır. Hiçbir şey O'nun dengi olmamıştır." (el İhlâs, 112/1-4)
Dürzîliğin, Hamza b. Ali tarafından ortaya atılan inanç esasları özetle şöyledir: 1- el-Hâkim bi Emrillah'ı Allah bilmek. Onlara göre Hâkim, Hz. Muhammed'in şerîatını neshetmiştir. 2-Emri tanımak: Bu, yaratıkların en şereflisi olarak kabul edilen Hamza b. Ali'dir. 3-Hududu tanımak: Bunlar Hamza ile birlikte beş vezirdir. 4-Yedi esası bilmek: Bunlar iptal edilen yedi akîde (Kelime-i Şehâdet, namaz, oruç, hac, zekât, cihat ve velâyet) yerine konan yedi vasiyet (vesâya veya hisâl) dir. Bu yedi vasiyet: 1-Sözde doğruluk, 2-İman kardeşlerini koruma ve karşılıklı yardım, 3-Önceki ibadetler ve bâtıl inançların tamamını terk, 4-İblîs'i ve bütün şer güçleri tanımama, 5- Allah olarak Hâkim'in birliğine iman, 6-Ne olursa olsun fiillerine sahip olma, 7-Açık veya gizli onun (Hâkim) ilâhî iradesine teslimiyet ve kabut.
Dürzîlere göre âhiret ve âhiretle ilgili Cennet, Cehennem, Arş, Kürsî, hesap, ceza, mükâfat gibi şeyler hep bu dünyadadır.
Dînî bakımdan Dürzîler, Akıllılar ve Cahiller olarak ikiye ayrılır. Özel kıyafetleri olan akıllıların mezhep esaslarına bağlı olmaları, şehvetlerden kaçınmaları, sigara ve içki içmemeleri, hırsızlık, zina vb. kötülükleri yapmamaları gerekir. Bunların önderlerine Şeyhu'l-Akl denir. Cahillerin dünyevî lezzetleri tatmalarında, refah içinde yaşamalarında bir sakınca yoktur.
Misafirperverlik, israftan sakınmak, ahlâkî değerlere önem vermek gibi özellikleri bulunan Dürzîler, "İslâm esaslarını hiçe saydıkları ve iman esaslarını da keyfi olarak tahrif ve tağyir ettikleri için" müslüman sayılmazlar.