Dün yalnız başıma sahilde gezerken
Seni düşündüm loş ışıkların altında
Oturdum kumsalın üzerine,ismini yazmak istedim dalgalara
Telefonu alıp elime yalnızlığımla konuştum bütün gece!
Baktım o maviliklere...Acaba senin gözlerin mi
bu deniz kadar güzel,yoksa deniz mi senin gözlerin kadar mayhoş?
Herkes dinledi beni o gece...Dalgalar,kumlar ve,
sessizliğe çekilmiş martılar.Sonra haykırdım onlara;
Ey..!Koca deniz!Sen sevgiyi verebilir misin bana?
Martılar;Siz yarimi gökyüzünden getirebilir misiniz bana?
İnce bir sessizlik düştü etrafa
Seni sevmeyi denize anlattım o gece
Ey deniz!
Sen benim yarimin gözlerinin,senden daha derin olduğunu bilir misin?
Onun,senin beyaz dalgalarından daha beyaz ve temiz olduğunu
bilir misin?
Ve peki,benim aşkımın senden daha büyük olduğunu bilir misin...?
İşgalci Amerikan güçleri Felluce'yi yok ediyor. Vatanını savunmaktan başka bir suçu olmayan Ebu Fatıma'nın, eşine yazdığı mektup okuyanın yüreğini parçalıyor. Ebu Fatıma'nın ölüm haberi, mektubundan önce eşine ulaşıyor.
Felluce'de Yaşayan Ölü'nün son mektubu bu. Mektup, İngiliz pazar gazetelerinden Sunday Times'da yayınlandı. Mektubu, direnişe katılan 45 yaşındaki bir esnaf olan Ebu Fatıma yazıyor. Ebu Fatıma, işgal güçlerinin Felluce'ye saldırısının ikinci gününde kaleme alıyor mektubunu:
"Sevgili karım Ümmü Fatıma;
Sana fena halde mektup yazmak istedim. Niye bilmem. Belki de ecel yaklaştı. Bazara Mahallesindeyiz. Her tarafımız küffarla sarılı.
Bu mektubu arkadaşım Ahmet getirecek sana. Olur ya belki herşey iyi gider de mektubu birlikte okuruz. Ya da kim bilir sen benim için gözyaşı döküyor olursun.
Ümmü Fatıma, yalvarırım kendine ve çocuklara iyi bak. Onları hiçbir şeyden mahrum bırakma.
Dükkanı ne yapacağına sen karar ver. Bundan sonra sizin tek ekmek kapınız olacak o dükkan.
Annemle de iyi geçinmeye çalış. Sana kötü davransa bile... Ne olur benim hatırım için.
Ne istersen yapabilirsin, sana kızmam. Ağzıma alamıyorum bir türlü ama, istersen yeniden evlenebilirsin bile.
Ne yaparsan yap, kızlarımızın sana emanet olduğunu unutma. Okullarını bitinsinler sana destek olsunlar.
Arkadaşlarıma söyledim, sana destek olacaklar. Yalnız kalmayacaksın.
İmza
Yaşayan Ölü Ebu Fatıma"
Ebu Fatıma'nın eşi Ümmü Fatıma ile görüşen Sunday Times'ın Irak'taki muhabiri Halla Cabir, mektubun bir fotokopisini gazeteye yollamış. Ümmü Fatıma da önce ölüm haberini, sonra da kocasının mektubunu almış.
IRAK'TAKİ ZÜLMUN BİR AN ÖNCE SONA ERMESİNİ CENAB-I HAKTAN NİYAZ EDER, BÜTÜN MÜSLÜMAN KARDEŞLERİMİ BU KONUDA DUA YA DAVET EDERİM...
BUGUN ONLARA, YARIN BİZE...ALLAH TAŞIYAMAYACAĞIMIZ ŞEYLERLE BİZLERİ SORUMLU KILMASIN...EN AZINDAN İMANIN EN ZAYIF NOKTASI OLAN KALP İLE BUĞZ ETMEYİ CÜMLEMİZE NASİP EYLESİN..AMİİİN!
Dünyada ve kainatta
Sana gelir bütün yollar
Huzurunda yüce katta
Kapında yalvarır kullar
Aşık çekmeyince çile
Anlayamaz bile bile
Her an saygı ile
Seni tesbih eder diller
Dilersen rahmet saçılır
Günah şeylerden kaçılır
Her gece sana açılır
Dua için açılan eller
Yeter ki bize izin ver
Gülistanlık oldu her yer
Sanki gizli bir şey der
Seher vakti esen yeller
Kalpler ismin ile vurur
Rahmetin olmasa kurur
Secde eder gibi durur
Boynu bükük gonca güller
H.Cengiz ALPAY
"Her geceni KADİR bil,
Her gezeni HIZIR bil!.."
KADİR gecelerinde,
Mağfireti HAZIR bil...
İslam'a sarıl kardeş!..
Dünya ahiret HUZUR bul...
KİRAMEN KATİPLERİ,
Her halini YAZAR, bil!..
Tüm dostların mubarek KADİR GECESİ'ni en içten dileklerimle tebrik eder, tüm İSLAM alemi ve İNSANLIK için hayırlara, IRAK'taki kardeşlerimiz için de HUZUR ve ZAFERe vesile olmasını Cenab-ı Hakk'tan niyaz ederim.
Zindan iki hece. Mehmed'im lafta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de geri adam, boynunda yafta...
Halimi düşünüp yanma Mehmed'im!
Kavuşmak mı?.. Belki... Daha ölmedim!
Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli,
Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
Bu yol da tutuktur hapse düşeli...
Git ve gel... Yüz adım... Bin yıllık konak
Ne ayak dayanır buna, ne tırnak!
Bir alem ki, gökler boru içinde.
Akıl, olmazların zoru içinde
Üstüste sorular soru içinde.
Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu?
Buradan insan mı çıkar, tabut mu?
Bir idamlık Ali vardı, asıldı;
Kaydını düştüler, mühür basıldı.
Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı
Ondan kalan, boynu bükük ve sefil;
Bahçeye diktiği üç beş karanfil...
Müdür bey dert dinler, bugün "maruzat"!
Çatık kaş... Hükümet dedikleri zat...
Beni Allah tutmuş kim eder azat?
Anlamaz; yazısız, pulsuz dilekçem...
Anlamaz! ruhuma geçti bilekçem!
Saat beş dedi mi, bir yırtıcı zil
Sayım var, maltada hizaya dizil!
Tek yekün içinde yazıl ve çizil!
İnsanlar zindanda birer kemmiyet;
Urbalarla kemik, mintanlarla et.
Somurtuş ki bıçak, nara ki tokat;
Zift dolu gözlerde karanlık kat kat...
Yalnız seccademin yönünde şefkat
Beni kimsecikler okşamaz madem
Öp beni alnımdan, sen öp seccadem!
Çaycı getir ilaç kokulu çaydan!
Dakika düşelim, senelik paydan!
Zindanda dakika farksızdır aydan
Karıştır çayını zaman erisin
Köpük köpük, duman duman erisin!
Peykeler, duvara mıhlı peykeler
Duvarda, başlardan yağlı lekeler
Gömülmüş duvara, baş baş gölgeler...
Duvar, katil duvar yolumu biçtin
Kanla dolu sünger... Beynimi içtin
Sükut... Kıvrım kıvrım uzaklık uzar
Tek nokta seçemez dünyadan nazar
Yerinde mi acep, ölü ve mezar?
Yeryüzü boşaldı habersiz miyiz?
Güneşe göç var da, kalan biz miyiz?
Ses demir, su demir ve ekmek demir...
İstersen demirde muhali kemir.
Ne gelir ki elden, kader bu, emir...
Garip pencerecik, küçük daracık;
Dünyaya kapalı, Allah'a açık
Dua, dua, eller karıncalanmış;
Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış
Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış
Bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu
İplik ki incecik, örer boşluğu
Ana rahmi zahir, şu bizim koğuş
Karanlığında nur, yeniden doğuş...
Sesler duymaktayım; Davran ve boğuş!
Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!
Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin!
Mehmed'im, sevinin, başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!
Güzelliği yazılır, dağa, taşa, yaylaya
Biraz cesaret ister laz kızına bakmaya
Mis gibi çay kokar, çiçek kokar yazları
Sözleriyle öldürür karadeniz kızları
Kimi siyah kimi sarı dalgalıdır saçları
Bembeyaz martı olur dolaşır yamaçları
Bir of çekse yerinden koparır ağaçları
Deli bir rüzgar gibi karadeniz kızları
Laf atanı affetmez hemen silahı çeker
Mangal yürekli olur karadeniz kızları
Gülüşü ömre bedel, muhabbeti çok şeker
Baldan da tatlı olur karadeniz kızları
Kara kazan içinde suları kaynatırlar
Kemençenin sesiyle dağları oynatırlar
Kaçkar eteklerinde seyreder yıldızları
Cennetten inen melek karadeniz kızları
Adamı bir hoş eder cilveleri, nazları
Yaylada otururlar çoğunlukla yazları
Sünneti eksik etmez kaçırmazlar farzları
Dinine bağlı olur karadeniz kızları
Başına taç ederler gökteki yıldızları
Keşan, peştamal takar karadeniz kızları
Eşine sahip çıktı kovdu nataşaları
Anlatmakla bitmiyor karadeniz kızları.
'6 nisan 2003de Bağdatta Amerikan bombaları tarafından, param parça olarak yaşamını yitiren 7 yaşındaki Fatımanın anısına. '
Adı Fatıma yedi yaşında
Yirminci yüzyılın başında
Kerbela çölünün tam ortasında
Hasta anasıyla yaşardı Fatıma
Babasını savaşta kaybetmişti
Onun hiç sarı çizmeleri olmadı
Beyaz çiçekli elbisesi
Oyuncak bebeği, eteği
Sadece okumaktı tek isteği
Fatıma yoksul bir köy çocuğu
Kerbela çölünde yeni yeşeren
Umutla büyüyen gül tomurcuğu
O yıl, okula başladı
Yamalı bezden yapılmış okul çantası
Komşusunun verdiği beyaz elbise
Ne kadar da yakışmıştı ona
Yırtık ayakkabılarından utansa da
Mutluydu,çünkü okula gidiyordu
Okumayı yazmayı öğreniyordu
Biraz korku biraz sevinç
Yirminci yüzyılın başında
Tank seslerinin arasında
Savaşın tam ortasında
Iraklı bir kız çocuğu Fatıma
Bir okul dönüşünde
Bomba atan jetleri
Yanan evleri
Kan içinde cesetleri
Telaşla koşuşturan
Ağlayan insanları gördü
Kuşlar gökyüzünü
Mermilere bırakmış
Krizantemler, kasımpatıları yerine
Barut ve kan kokuyordu etraf
Savaş çıktı dediler
Küçücük hayal dünyasında
Oyuncak bebeklerin
Çiçekli elbiselerin
Birde şehit babasının
Hayaliyle yaşardı Fatıma
Savaş nedir? Ölüm nedir? bilmezdi
Bunları okulda öğretmemişlerdi
Anlam verememişti bu olanlara
Anasının mis kokan kucağına sığındı
O geceyi karanlıkta geçirdiler
Yeni günün habercisi sabah güneşi
Yeni umutlarla doğmuştu
Ortalık durulmuştu
Beyaz elbisesini giydi kefen misali
Erkenden pazara gittiler, anasıyla
Nerden bilebilirdi ki mezara gittiğini
İçi kıpır kıpırdı, mutluydu
Öğretmenine bir demet kasımpatı
Titrek elleriyle yazmak için kalem
Kokulu silgi, yıldızlı toka
Kırmızı kurdele, güzel bir çanta
Çeyizine birkaç örtü alacaktı
Önce kasımpatıları aldı, sonra kalemi
Pazarın tam orta yerindeydiler
Büyük bir patlama oldu
Füze düşmüştü umutların üstüne
Kanlar içindeydi Fatıma
Beyaz elbisesi kırmızıya dönüştü
Hala yaşıyordu, sol yanı sızlıyordu
Anasının gözyaşı yağmuru andırıyordu
Cehennemi andıran bir sıcaklık vardı
Ama onun küçük bedeni üşüyordu
Anasına sarıldı son bir umutla
Gökten bir melek indi
Haydi gidiyoruz dedi
Bir eli anasının elindeyken
Diğeriyle kasımpatıları sıkı sıkı tuttu
Yanağında kuruyan gözyaşıyla
Son nefesini
Anasının kucağında verdi.
O gün otuz beş can yanmıştı
Bütün dünya ağlamıştı
Kristal kadehlerin içinde
Kan rengi şaraplar içildi
Olmayan şereflerine kadeh tokuşturdular
Açıklama yaptı bunu yapanlar
'Yanlışlıkla oldu' dediler.
Ne rahat söylediler
Yetim kalan çocukları
Kapanan ocakları düşünmediler
Önce biraz kınandılar
Sonra alkışlandılar.
Puşt'muydu neydi o devletin başkanı
Diğer bir adıyla insan kasabı
Hiç üzülme Fatıma, başını öne eğme
Sen şehitsin, şehit kızı
Mahşerde ödenecek bu zulümün hesabı.
1.
Sanırım, ellerinden tutmalıyım.
Bir ikindi vakti gibi durmalıyım önünde, ortada.
Tüm anlamsız çabalarımı bir yana koymalıyım.
Sanırım, yangın olmalıyım,
yanmalıyım!
nasıl yanıyorsa senin yüreğin,
nasıl yanıyorsa ellerindeki çiçekler.
Sonra,
aslında,
acı yüklü kervanlar da geçip gitmeli, Kudüs surlarının önünden.
esmer bir erkek çocuğu gibi büyümeli intifâda.
Sanırım,
bir taş daha atmalıyım,
bir taş daha!
ve sonra,
bir taş daha olmalıyım.
büyükçe bir taş,
bir taş daha!
2.
Sanırım ellerinden tutmalıyım.
Boynu tutulmuşlara sırtımızı dönüp çekilmeliyiz,
Daha kuzeyden, daha batıdan.
Ancak böyle kırılır değil mi?
Ramallahın,
Kâbilin
Ve İstanbulun zincirleri.
Ve hemen duaya koyulmalıyız ardından,
"yetişin hüznün coğrafyasına, ey! hüznün peygamberleri!"
3.
ve gece saat 3ü vurduğunda,
sanırım ellerinden tutmalıyım.
Bir söylentidir diye değil a!
Öyle olması gerektiği için.
Azıcık aralanmalı koyu bulutlar,
Işık dokunmalı azıcık senin bahçene,
Ve benim bahçeme de doluşmalı yetim kuşlar.
4.
Sen uyurken,
Zayıf adamlar yürüyordu, Filistin sokaklarında.
Toplarına kin yüklüyordu tanklar.
Ebed müddet bir kin.
Muhammedin küçük kardeşinin, kefene ihtiyacı kalmamıştı artık.
Sen uyurken,
Ve ben uyurken,
Kudüs
"Ağla ey Salahaddin!" diyerek ağıt yakıyordu.
Beline bağladığı kilolarca bombayla birlikte patlıyordu,
Muhammedin öteki küçük kardeşi,
Rüyasında.
Rüyasında, rüya göremiyordu diğerleri.
Ben mi utanmalıyım?
Ben mi?
Yoksa ben mi?
Tarihin ilk başladığı günden beri, herkes mi alçaklığı seçiyordu?
Sen uyurken,
Ben uyuyordum.
Ve biz uyurken,
Ölüyordu,
bahçemizde tanklarla oynayan esmer küçük bebekler.
Beni hasretini ezberlediğim İstanbul'a götürün
Önce kumsala durmadan öpücükler konduran
Dalgaları seyredeyim, kıskanayım tertemiz sevdalarını.
Sonra bir yağmur alsın Üsküdar'a giderken
Setresi uzun, eteği çamur katipleri göreyim
Orhan Veli'nin İstanbul'una götürün beni
Gözlerimi kapayıp dinlediğimde duyduğum
"Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa"
"Serin serin Kapalı Çarşı" olsun
Sevdiğine siz diyebilen saygılı aşıklara rastlıyım sonra
"Ağlasam sesimi duyar mısınız mısralarımda"
Deyişini sessizce dinleyim.
Sonra Münir Nurettin'den Mikrofonsuz şarkılar dinleyip
Ruhumu besleyim.
Beni "Gecesi Sümbül, Tükçesi Bülbül kokan"
İstanbul'a götürün
Yalıların alt katlarına misafir olan oynak suları seyredeyim.
Cumbada otursun iş işlesin kadınlar
Kafesli pencerelerden ud sesleri yayılsın akşama.
Topkapıya gideyim sonra
Surlardan tarihin gözleriyle bakayım İstanbul'a delik delik...
Ada Vapuru'nda uçuşsun saçlarım,
İşportacıların emek kokan seslerini dinleyim
Semalarında uçuşan bulutlarında Fatih'ten kalma Kırat'ın
Şahlanışına hayret edeyim,
Minareler gökyüzüne uzanıp seslensin ezanları.
Çamlıcaya giderken
"Aşk Bahçesinin Bülbülüyüz"
Diyen üç gülüne rastlayım Yesari Asım'ın
Onlardan parasız yaşayıp eğlenmenin sırrını alıp
Heybeli'de her gece mehtap'a çıkan aşıkların
Sandalına atlayım
Mehtabı seyrin zevkine bir dem de ben dalayım
Nargileleri'nin dumanıyla dert paylaşanlara
El sallayım
Bir akşam da bütün meyhanelerini dolaşayım İstanbul'un
Sevdiğimi arayım kadehlerdeki dudak izlerinde
En büyük sıkıntım dedikodu olsun
"Geç bunları anam babam bir kalemde" deyip
Gülüp geçeyim.
Beni göktemizi İstanbul'a götürün
Köprüde balık ekmek yiyim
Akşam serinliğini kaynatan Semaverlerinden
Bir bardak demli çay içip
Bir vapur ıslığında geri döneyim.