Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'in Maide Suresi'nin 6. ayetinde şöyle buyuruyor:
"Ey inananlar, namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın. Başınızı ve ayaklarınızı topuklarınıza kadar mesh edin. Cünüpseniz yıkanıp arının."
Hz. Peygamberin (s.a.a.v) "Temizlik İmandandır." düsturu ile her zaman temiz olmak bizler için bir vazifedir. Temizlik ruhen ve bedenen olmalıdır. Ruhen temizlik itikatta, inançta, iyi ahlakta, ibadette; bedenen temizlik ise tende, vücutta ve giysilerde temiz olmaktır. Bütün bunlarla beraber namaz kılmadan önce abdest almak yüce Allah'ın emridir .
Namazın İlk Şartı Taharettir (Temizliktir).
Cenabet ve kadınların özel durumu hayız sonrası gibi boy gusül abdesti gerektiren durumlar varsa boy gusül abdesti alınmalıdır.
Gusül abdestinde temiz suyla bütün kirlerden temizlendikten ve niyet ettikten sonra; önce baş ve boyun, sonra bedenin sağ tarafı, sonra da sol tarafı yıkanmalıdır. Bu sıralamada bir değişiklik yapılırsa gusül abdesti geçerli değildir.
CENABETTEN TEMİZLENMEK
Cenabet ve kadınların özel durumu hayız sonrası kirlerden temizlenmek için gusül boy abdesti alırken şu dua okunur:
"E-üvzü billehi mineşşeytanırraciym lanütüllahi ala ibliys elleiyn Allahumme tahhırni bihazel ma-i ettahir min sayir elcenabet vennecaset veddenaset verresacet Allahumma tıhhırniy min hadesil ekber vel hadesil asğar min rasi ile kademi ve küllü şa-retin fi bedeni veküllü udvin min a-dai Allahumme tahhırni vezekki ameliy ve sebbitniy ala ta-atike Eşhedü en la ilahe illellah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resüvlühü."
Abdeste Başlarken:
Küçük veya büyük ihtiyaçtan doğan kirlilik ile abdesti bozan gaz kaçırma gibi necasetlerden temizlenmek gerekir. Her namaz abdestinden önce ön ve arka avretler sol elle yıkanmalıdır.
1-Elleri parmaklardan bileklere kadar üç kere yıkamak, daha sonra ağza ve buruna üç kere su vererek temizlenmek, Peygamber ve Ehl-i Beyt'in (a.s) sünnetidir.
Eller Yıkanırken Şu Dua Okunur:
Bismillahirrahmanirrahim
"Bismilleh ala diynil İslam ve tevfiykıl iyman ve hidayet errahman. Elhamdü lillahilleziy halakal ma-a tahuvran vel İslam dinen ve izzen ve nüvren ve seyyidüna Muhammedül Mustafa (s.a.a.v) beşiyren ve neziyren ve ena ala kelimet eşhedü en la ilahe illellah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve rasüvlühü."
Ağız Yıkanırken Şu Dua Okunur:
Bismillahirrahmanirrahim
"Allahumme askıni min havzı nebiyyike yavmel ataşil ekber eşhedü en la ilahe illellah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve rasüvlühü."
Buruna su çekilirken şu dua okunur:
Bismillahirrahmanirrahim
"Allahumme eşmimni min revaih elcenneti ve naimiha vela tüşmimni min revaihi cehennemi ve cehimiha eşhedü en la ilahe illellah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve rasüvlühü. "
ABDEST İÇİN NİYET ETMEK
"Neveytu en atavadda'u lieclis-salatı ve liref'il hedesi takarruben ilallahi teala."
Abdestin Farzları: (Necasetten temizlenip eller yıkandıktan sonra)
Alevilik; Kaynağını Kur'an'dan alan, Hz. Muhammed'in (s.a.a.v.) hadisleri ve Ehlibeyt imamlarının (a.s.) öğretileriyle şekillenen İslam'ın özüdür, sırat-ı müstakimdir. Yani doğru ve hak olan yoldur.
Alevilik, Hz. Ali'nin (a.s.) taraftarı (Şiası) olmak demektir. Onun taraftarı olmak demek Hz. Muhammed'in (s.a.a.v.) taraftarı olmak demektir; yani Allah'ın taraftarı olmak demektir.
Emperyalistler bütün İSLAM ülkelerindeki idarecileri istedikleri ve kullanabilecekleri ailereden seçmiştir.Suud ailesi Hicaz bölgesine Esat ailesi Suriyeye Mübarekler Mısıra egemen kılındılar .Aslına bakarsanız nüfus bakımından çok azdırlar ama emperyal devletlerin güçleri arkalarında olduğu için her zaman egemen kalmışlardır.Bu aileler belli başlı terör örgütlerini el altından korur ve gözetirler.Bu manada Suriyedeki egemen güç olan esat ailesi ve Nusayriler PKK ve DTP yi koruyup gözetiyorlar demek yanlış olmaz herhalde.Allaha emanet ol
Sayın İLBEYİ ŞAMAN,
Siyaset meydanında yazamadığım için size bu konu başlığında yanıt veriyorum.
Alevilerle kucaklaşmayı ve aynı benende ruh olmayı hayal etmeniz güzel bir şey, ama başka bir konu başlığında, yukarıda alıntı yaptığım sözleri söylemişsiniz. Bu beni gerçekten üzdü.
Nusayrileri, bu şekilde suçlamanızı bilgi eksikliğinden kaynaklandığını düşünüyorum.
Nusayriler, Arap Kökenli Alevi müslümanlardır. Yani PKK, DTP ile hiç bir ilgi ve alakaları yoktur, tersine PKK ve DTP'yi lanetleriz. PKK ve DTP Kürt kökenli yasadışı örgütlerdir.
Nusayrilerin (Arap Alevilerinin) kurmuş olduğu AKAD (Alevi Kültürünü Araştırma derneği)'ın ve UDD (Ulvi değerler derneği)'nin yapmış olduğu ortak basın açıklamasını sizlerle paylaşmak istiyorum.
SAYIN BASIN MENSUPLARI
İlki 28.Ocak.2008'de olmak üzere, son bir ay içerisinde, muhtelif günlerde, bazı basın organlarında "ABD'NİN Ankara Büyükelçisi Ross WİLSON'UN Antakya'ya yaptığı ziyarette, Alevi-Nusayrilere, "Türkiye yönetiminden şikayetiniz varsa bize söyleyin" dediği, ayrıca üst düzey bir elçilik görevlisini Hatay'a gönderdiği, bu elçilik görevlisinin de görüştüğü Nusayri temsilcilerine "Siz azınlıksınız. Bunun farkında mısınız? Niye bunun farkında değilsiniz?" tarzında konuştuğu, karşılığında "Biz azınlık değil, asli unsuruz yanıtını aldığı" şeklinde haberler yayınlanmıştır.
Elçilik yetkilisine verildiği öne sürülen yanıt, bu bölgede yüzyıllardır yaşamakta olan Alevilerin tereddütsüz katılacağı yanıttır.
Böylesi hassas bir konuda, net bir şekilde, yer, zaman ve kaynak belirtilmeden, hayali Alevi-Nusayri Temsilciler yaratarak ve onlara atfen alınan duyumlara göre diyerek, her yoruma açık, spekülatif haberlerin, özellikle ülkemizin bu kritik döneminde yayınlanmasını, sağduyulu ve etik bulmak mümkün değildir.
Bizler Çağdaş, Atatürkçü, Laik, Cumhuriyet kuşağı Alevi Nusayri yurttaşlar olarak, tüm ulusumuza duyurmak isteriz ki;
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak, geçmişte hiç bir yabancı devletin himayesine ihtiyaç duymadığımız gibi, bundan sonra da, hiç bir yabancı devletin himayesine ihtiyacımız yoktur.
Bizlerin, Şehitlerimizle, gazilerimizle, ülkemizin dünya ülkeleri arasındaki onurlu yerini alması için çalışan, üreten insanlarımızla, azınlık değil Türkiye Ailesinin asli unsuru olduğumuzu, tüm dünyanın bilmesini isteriz.
Anadolu Alevileri olarak bilinen Bektaşiler, namaz ve ramazan orucunu kabul etmiyorlar ve Ehlibeyt'i sevdiklerini ve Alevi olduklarını söyleserler de bu davranışları nedeniyle Ehlibeyt'e uymadıkları ve sevgilerinin sözde kaldığı anlaşılır. İşte biz bu yüzden gerçek Aleviler, Bektaşileri "Alevi" olarak kabul etmezler. Alevilik başka, Bektaşilik başkadır.
Zaten Ehlibeyt'e uymayan biri de Alevi olamaz.
Kim hangi dinin emrini yapıyorsa o dindendir, kim hangi önderin tavsiyesini uyguluyorsa o kişiyle beraberdir.
Gerçek bir Alevinin yaptığı her ibadetin şekli 12 imamların (Ehlibeyt imamları) sözlerine ve tavsiyelerine uygun olmalıdır.
Çünkü Kuran-ı Kerim'i en iyi onlar biliyor ve peygamberimizin sünnetini en iyi onlar aktarıyordu.
Alevilerin Hz. Resulullah (s.a.a.v) efendimizden bu yana mescitleri vardı, ancak emevi ve abbasi iktidarları zamanında Ehl-i beyt (a.s)'e ve onun yolundan gidenlere seb edilmiş ve arkasından amin denmiş olması Alevilerin mescide gitmemesinde etkisi vardır. Bir Alevi mescide (kendi mescidine) gittiğinde namaz kılarken Ehl-i beyt düşmanları tarafından şehit ediliyordu. Bu durum ta yavuz sultan selim dönemine kadar geldi. Yavuz selim'de Alevileri katledince artık Aleviler can güvenlikleri için mescide gidememiş, baskı ve zulümlere uğramıştır. Bu zulümler bu zamana kadarda devam etmiştir.
Hatay ve Adana yörelerinde yaşayan Aleviler (Arap Alevileri) kendi mescitlerini yeniden yapmaya başlamışlardır, ama bu zaman alacak...
Bu soruya cevap vermeden önce Alevi sözcüğünün ne anlama geldiğini açıklayalım; eskiden beri Hz. Ali'nin (a.s) soyundan gelen seyyitlere Alevî denilmiştir. Nitekim İmam Hasan'ın (a.s) soyundan gelenlere Hasenî, İmam Hüseyin'in (a.s) soyundan gelenlere Hüseynî, İmam Musa Kazım'ın (a.s) soyundan gelenlere Musavî, İmam Rıza'nın soyundan gelenlere de Razavî demişlerdir. Şimdi de onların soyundan gelen seyyidlere öyle diyorlar. Daha sonra zamanla Hz. Ali'nin (a.s) taraftarları ve takipçilerine de Alevî denilmiştir. Hz. Ali'nin döneminde onun taraftarlarına ve takipçilerine genellikle Şia deniliyordu. Selman, Ebuzer ve Mikdat gibi sahabeler geldiklerinde Ali'nin Şiası yani taraftarı, takipçisi geldi diyorlardı.
Şia terimi, Hz. Resulullah (s.a.a)'in kendi zamanında Hz. Ali'nin (a.s) takipçilerine verilen isimdir. Şia ismini Hz. Ali (a.s)'ın takipçilerine veren, bizzat Resulullah'ın (s.a.a) kendisidir. Hz. Peygamber'in kendisi Hz. Ali'nin taraftar ve takipçilerini, "Şia", "Naci" ve "Kurtuluşa erenler" olarak adlandırmıştır.
Hilyet'ul-Evliya!da İbn-i Abbas'tan şöyle naklediyor: "Beyyine" suresinin sekizinci ayeti, yani "İnnellezine âmenu ve amil'us-salihati ulâike hum hayr'ul-beriyyeti..." (İman edip salih amellerde bulunanlar ise, işte onlar da yaratılmış olanların en hayırlılarıdır) nazil olduğunda Resulullah (s.a.a) Ali b. Ebi Talib'e hitaben şöyle buyurdular:
"Ya Ali! "Hayr'ül-berriye'den (yaratılmışların en hayırlılarından) maksat sen ve senin şialarındır. Kıyamet günü sen ve şiaların, Allah'ın sizden sizin de Allah'tan razı ve hoşnut olduğunuz halde gelirsiniz."
Bu konuda birçok hadis nakledilmiştir, isteyenler konuyla ilgili kitaplara başvurabilirler.
Şimdi sorumuza dönelim; Acaba Aleviler namaz kılmak zorunda mıdır?
Cevap: Evet, ben Aleviyim diyen namaz kılmak zorundadır. Zira Alevilerin İmamı olan Hz. Ali (a.s) ve onun tertemiz Ehlibeyti (a.s) olan İmamlar namaz kılmış ve namaz kılmayı da önemle vurgulamışlardır. Kur'an'da namazla ilgili birçok ayetler vardır. Başta Hz. Ali (a.s) olmak üzere Ehlibeyt İmamları (a.s) Kur'an'ı bizzat kendileri okuyor, onu okutuyor ve ona göre de amel ediyorlardı. Onlar hiçbir zaman Kur'an'ın emri dışına çıkmamışlardır, Kur'an'ın emirlerini uygulamak yolunda can ve mallarından geçmişlerdir. İmamların siresine baktığımızda onların Kur'an'a ne kadar önem verdiklerini çok iyi görebiliyoruz, hatta bizlere her gün Kuran'dan elli bir ayet okuyun diye tavsiyede bulunmuşlardır.
Bazı garazlı veya cahil insanlar namaz Arapçada salat olarak geçer, salatın manası da duadır, dolayısıyla namaz diye bir şey yoktur diyorlar.
Bunlara cevap olarak şöyle deriz:
Bazı lafız ve sözcüklerin hem lugat, hem de ıstılah manaları vardır. Istılah anlamını taşıyan yerlerde lugat anlamı getirilirse, tamamiyle yanlış ve çarpıtma olur. Öreneğin, "hac" luğatta; kasıt manasınadır ama ıstılahta (şeriatta), Allah rızası için O'nun evini (Kabe'yi) ziyaret etmek ve gereken amelleri yapmaktır. "Sayem" (oruç) da lugatta; bir işten kendini tutmaktır, ama ıstılahta; belli vakitlerde sabah ezanından akşam ezanına kadar yemek ve içmekten ve cinsi münasebetten uzak durmaktır. "Zekat" da lugatta; temizlik, fazlalık manasınadır ama ıstılahta; kişinin kendi malından Allah yolunda gereken yerlere infak ettiği muayyen miktarda bir maldır. Söz konusu olan "Salat" da lugatta; dua, rahmet vs. manalara gelebilir ama ıstılahta; belli vakitlerde Allah rızası için kılınan namazdır.
İşte bundan dolayı bazı lafız ve sözcükleri lugat manasına yorumlamak yanlış ve saptırma olur. Kalplerinde hastalık olanlar, işlerine gelmediğinden kelimenin ıstılah manasını değil lugat manasını alarak cahil olan insanları saptırmak isterler.
Allah (c.c) bütün Alevi Müslümanları onların şerrinden korusun ve bizleri Ehlibeyt yolundan ayırmasın...
Kuran-ı Kerim'de, kadının hak ve özgürlüğü ile ilgili hükümler vardır.
Yüce Allah Kuran'da "Erkek olsun, kadın olsun, her kimse mümin olarak iyi işler yaparsa; işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar." buyurmuştur. (Nisa 124) Bu ayeti kerime iyi kadının yerinin cennet olduğuna işaret etmiştir.
Kadının erkeklerle aynı candan yaratıldığı da Kur'an-ı Kerim'de belirtilmiştir. " Ey insanlar! Sizleri tek candan yaratanı o candan da eşini meydana getiren ve ikisinden birçok erkek ve kadın türeten rabbinizden korkun, günah işlemekten sakının." (Nisa - 1) Kur'an-ı Kerim, erkek ve kadını anlattığı ayetlerde iyi amel edeni cennetle müjdelemiştir. Cennete gireceklerin meziyeti, mizacı, tavrı, hal ve hareketleri, iffeti, letafeti, ibadeti, tevazusu, hayâsı, giyimi, kuşamı ve amel-i salihi tam olmalıdır. Bunların hakları kaybolmaz, demiştir.
Kur'an'ı Kerim, kadın üzerinde çoğalan kaba tavır ve incitici bakışları yok etmek için çeşitli hükümler vermiştir. Bu hükümlerin önemini belirtmek için "EN-NİSA (kadınlar)" suresi inmiştir. Çünkü yüce Allah, hikmeti ve adaletiyle erkek ve kadını aynı candan, erkeği kadına, kadını da erkeğe muhtaç olarak yaratmıştır. Yüce Allah kadın ve erkeği yaratılış özelliklerine göre eşit mesafede tutmuştur. Ancak birbirinden farklı özellikler vermiştir. Erkeğe fiziki bedensel güç, kadına ise doğurganlık özelliği vermiştir. Bazı cahiller kadının erkeğe göre bedensel zayıflığını fırsat bilerek kendilerini doğuranın bir kadın olduğunu unutmuş ve kadına hak etmediği şekilde ikinci sınıf insan muamelesi yaparak o nu yaşamın dışına itmişlerdir. Kur'an-ı Kerim'de kadını hak ve özgürlükten yoksun eden ya da onu aşağılayan hiçbir ayet yoktur. Kadınla ilgili Kur'an'daki ayetler kadını koruma amaçlıdır. Kur'an-ı Kerim: "Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve erkekler mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur." (Nisa 34) diye buyurmuştur.
Yüce Allah erkeği yaratırken ona kadına oranla daha fazla bedensel güç vermiştir. Bundan dolayı kadını erkeğin korumasına muhtaç bırakmıştır. Ancak ayetlerde erkek konu edildiğinde kadın da zikredilmektedir. Kadın tıpkı erkek gibi kendi bağımsızlığı ve sorumluluğu içerisinde kendi yaşamını serbestçe düzenleyebileceği ve idare edebileceği eşit haklara sahiptir.
Günümüzün İslam dünyası bu aydın çağda, medeniyetin zirvesi sayesinde kız çocuklarını geleceğin anneleri olarak eğitecek ve nesil karşılaşacağı müşkül durumdan kendini kurtarma cesaretini elbette bulacaktır. Bu, İslam dini çerçevesinde Aleviliğin sönmez ışığı sayesinde olacaktır.
Değerli Kardeşlerimiz:
Doğruluk, güzellik, iffet, letafet, keramet, inanç, iman, itikat, hayâ sahibi olan, Allah'ın birliğine, Hz. Muhammed'in peygamberliğine inanan, Ehlibeyte bağlanan, on iki imam sevgisini içinde barındıran, Kur'an-ı Kerim'i son din olan İslamiyetin anayasası olarak kabul edip ona inanan sizler cennete layıksınız. Ve bu amaca yakışır tarzda yaşamanız gerekir. Araştırıp öğreniniz. Allah'ın sevgili kulları arasında olunuz.
Aleviler, İslami kurallar çerçevesinde yaşadı. Mahremlerini korudu. Örtünmeyi doğal olarak yemek, su gibi ihtiyaç gördü. Ancak çağın koşullarından dolayı açık giyim ve kuşamdan da nasibini almaya başladı. Moda illetinin peşine takılan bazı kardeşlerimizin zaafa uğradığına şahit olmaktayız. Bu zaafiyet mümkün olduğu kadarıyla giderilmelidir.
Örtünme, kadına yaşamı içinde onur ve şeref ithaf eden, insanı hayvandan ayıran özelliklerdendir. Örtünme belli nizam içinde uygulandığında kadını kötü gözlerden korur ve onun saygınlığını arttırır.
Din, maneviyatı ve sevabı, nefis ise arzularıyla günahı emreder. Hz. Muhammed'in (s.a.a.v) "Cennet anaların ayakları altındadır." hadisi anne olan kadının makamının yüceliği gereği meziyetlerini koruması için gerekli hal ve hareketleri sergilemesi için yeterli sebeptir. Cennete ulaşmak için iyi bir anne olmak, kendini her türlü hırstan ve hevesten korumak, ruh güzelliğini önemseyerek güzel huyları ön plana çıkarmak, ahlaklı ve erdemli bir hayat onun için yeterli olacaktır.
Dinimiz örtünmeyi emreder. Her kadın hem zarif olabilir, hem de dini vecibeleri yerine getirebilir. Tesettür, iffeti koruma vazifesi üstlenen vücudun örtünme olayıdır.
Kuran-ı Kerim'deki örtünmeyle ilgili ayetler, insanların onur ve haysiyetini korumayla ilgilidir. Müslüman Alevi kadın usule uygun örtünmeyi uygulamalıdır. Vücudunu örten giysiler giymelidir. Ağır, oturaklı, kendini bilen olgun bir tavır sergilemelidir. Bu onun için önemli bir görevdir. Çünkü gelecek nesli kendisi yetiştirecektir.
Mümin Müslüman Alevi kardeşlerimizin (erkek, kadın) örtünme kuralları çerçevesinde giyinmeleri inançlarının gereğidir. Şüphesiz ki açık ve dar giysiden uzak durup usule göre giyinenler başka şekilde hareket edenlere göre sevapta üstünlüğü olacaktır.
Yüce Allah Kuran-ı Kerim'de : "Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına, örtülerini üstlerine almalarını söyle. Bu hâl onların tanınıp da taarruza uğramamaları için daha hayırlıdır. Allah bağışlayan esirgeyendir." (Ahzap 59) Yine Kuran-ı Kerim'de yüce Allah Hz. Peygamberine; "Mümin kadınlara de ki; gözlerini önlerine diksinler, utanacak yerlerini korusunlar, görünen kısımlardan başka ziynet yerlerini göstermesinler.
Başörtülerini yakaları üzerine çeksinler. Ziynet yerlerini kocalarından veya kendi babalarından veya kocalarının babalarından veya kendi oğullarından veya kocalarının oğullarından veya kendi kardeşlerinden veya kardeşlerinin oğullarından veya kız kardeşlerinin oğullarından veya kendi kadınlarından veya memlüklerinden veya erkekliği kalmamış hizmetkârlardan veya kadınların utanılacak (mahrem) yerlerine muttali olmayan çocuklardan, başkasına göstermesinler, gizledikleri ziyneti bildirmek maksadıyla ayaklarını birbirine vurmasınlar. Müminler, Allah'a tövbe edin ki umduklarınıza ermiş olun." (Nur 31)
Bu vecibeleri bilip de gereklerini yerine getirmeyenler amel bakımından kusurlu sayılırlar. Amel, imanın güçlenmesini ve korunmasını sağlar. Amelsiz iman meyvesiz ağaç gibidir veya toprağında ekin ekmeden hasat bekleyen gibidir. Amel, İslam'da vazgeçilmez bir unsurdur. İmanı amelle yakalayalım.
"Türbe" Arapça bir kelimedir. Genellikle devlet önde gelenleri ve ünlü kişiler için inşa edilen, İslam mimarlığına özgü mezar yapıları olarak tanımlanır. Türbe Ziyareti, adak adama, sevap kazanma, hayırlı bir işe girişme vb. nedenlerle belli zamanlarda (Cuma, Kandil ya da Bayram günleri vb.) dince ulu sayılan kişilerin türbesine yapılan ziyaret. (İstanbul'da Eyüp Sultan Türbesine yapılan ziyaretler bu geleneğin en canlı örneklerindendir.) (Büyük Larousse)
Hemen hemen her ilde, ilçede, kasaba ve köylerde kubbe veya değişik şekilde inşa edilen türbelere rastlanır ve insanların bu türbeleri ziyaret ettikleri görülür. Türbe olayı biz Alevilere has bir kültür değildir; ancak türbelere gösterdiğimiz alaka ve türbeleri inşa nedenlerimiz bize has bir kültür oluşturmuştur.
Yaşadığı süre içinde insanlar üzerinde en iyi şekilde iz bırakan, diniyle imanıyla övgüye mazhar olan, letafetiyle cömertliğiyle ün salan, ibadetiyle zühdüyle kul ve Allah katında yer alan, iyi yönde sayılabilir niteliklere sahip olan zatlar, dünya hayatında olduğu gibi öldükten sonra da kerametleriyle anılırlar. Bu şekilde mükemmel sıfatlara haiz olanların mezarlarını, o yöre insanları kubbe veya değişik şekilde inşa eder. İşte buna "TÜRBE" denir. Bizim anlayışımızdaki türbe tanımı budur.
TÜRBELER NASIL ZİYARET EDİLİR
Türbe ziyaretine gelen kardeşlerimizde öncelikle abdestli olma şartı esastır. Türbeye gelindiğinde yüce Allah adına orda medfunların ruhlarına fatiha ithaf edilir. Ziyaretçi biliyorsa ve isterse Kur'an-ı Kerim' okur. Ve akabinde bir duayla Kur'an hatmi yapar. (Her Kur'an-ı Kerim'in sonunda bir hatim duası yazılıdır.) Bu arada mis, temiz kokan kokular bulundurulur. Kesintisiz ve devamlı bulunan, her yerde saklanabilen pohur çoğu zaman türbelerdeki tütsülerde tüter vaziyette bulunur. Ziyaretçi, huşu içinde şahadet kelimesiyle beraber Hz. Peygambere (s.a.a.v) ve Ehlibeyt imamlarına salavat getirir ve dua eder.
"Eşhedü enla ilahe illellah ve eşhedü enne Muhammeden rasülullah" "Allahumma bihakkı envar seyyidina ve mevlana Muhammedil Mustafa, ve Aliyyil Murtada ve Fatımati Ezzahra vel hasanil Mucteba, vel Hüseyin Eşşehid fiy Kerbela, ve Ali Zeynil Abidin, ve Muhammedil Bakır, ve Cafer Essadık, ve Musa El-Kazım, ve Aliyyir Rıda, ve Muhammedil Cevvad, Ve Aliyyil Hadi, Vel Hasanil Askeri, Vel İmam Muhammed İbnil Hasan El Hüccet salavatullahı te-ala ve selamuhu aleyhim ecme-in. ve kaddis verham ve şerrif ervah cemiyel müminin."
veya
"Allahım! Bu mübarek mekanda ellerimi yalnız sana açıyorum. İşlerimin iyi gitmesi, çocuklarımın bağışlanması, günahlarımın affedilmesi, hastalığımın iyileşmesi vb. için ellerimi yalnız sana açarım. Allahım! Bütün hayırlı kullarına verdiğin dünya ve ahiret nimetlerini bize de vermen için yalnız sana yalvarıyorum." gibi dualar yapılır. Hiçbir zaman medet Allah'tan başka birinden beklenmez. Medet yalnız Allah'tan beklenir. Her şeyi veren ve verecek olan Allah'tır. O türbede yatan kimse de Allah'ın kuludur. O hiçbir şey veremez. Hz. Peygamber (s.a.a.v), Ehlibeyt ve imamlar ve bu müminlerin hakkıyla yalnız Allah'a yöneliyoruz. Bu inanç ve itaatle, Allah'ın kulu olan veya ismi bu ziyaretgâha tahsis edilen kişinin ruhuna Fatiha okuyor ve Allah'tan rahmet diliyoruz.
Türbe ziyareti böyle iken, zaman seyri içinde genişletilen türbe alanları günümüze değişik amaçlı hayır işlerinde de kullanılmaya başlandı. Köylerde adak adamak için hazır yerlerin olmayışı bunun en büyük nedenlerindendir. Tabii ki bu olaylar, olayları seyredenlerde yanlış anlamalara yol açtı. Mezar (Türbe) adına kurbanlar kesiyoruz, onlardan medet bekliyoruz, diye söylentiler
yapıldı. Bizim inancımızda, adaklar yalnız Allah'a adanır. Kurbanlar yalnız Allah adına kesilir. Medet yalnızca Allah'tan beklenir.
NAMAZ VAKİTLERİ
Namaz vakitleri beştir: Öğle, ikindi, akşam, yatsı, sabah.
Yüce Allah Hz. Peygamberine Kur'an-ı Kerim'de: "Gündüzün güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar (belli vakitlerde) namaz kıl! Bir de sabah namazını. Çünkü sabah namazı şahitlidir."( İsra 78) Müfessirlere göre bu ayet beş vakit namazı ifade etmektedir.
Şöyle ki:
"Güneş'in dönmesi, yani zeval vaktinden sonra öğle ve ikindi namazı, güneşin batmasından sonra, akşam ve yatsı namazları vardır. Sabah namazı ise ayrıca zikredilmiş ve bu namazın şahitli olduğu belirtilmiştir. Yine Kur'an-ı Kerim'de: "Gecenin bir kısmında uyanarak sana mahsus bir fazlalık olmak üzere namaz kıl. Böylece Rabbinin seni övgüye değer bir makama göndereceğini umabilirsin." buyrulmuştur. (İsra 79)
Kur'an-ı Kerim'de: "Akşama ulaştığınızda, sabaha kavuştuğunuzda, gündüzün sonunda ve öğle vaktine eriştiğinizde Allah'ı tesbih edin (namaz kılın). Göklerde ve yerde hamd ona mahsustur." (Rum 17-18)
Bu iki ayetin belirlediğine göre de namaz vakitleri beştir. Hz. Muhammed (s.a.a.v) namaz vakitlerini Kur'an'a göre beş vakit olarak belirledi ve kıldı.
Ezan: Namaz vaktini bildirmek için müezzinin yaptığı çağrı (Sözlük.) Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de: "Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağırıldığı zaman Allah'ı anmaya koşun" (El- Cuma-9)
Yüce Allah, Hz. Peygamberine İslam farizalarını vahiy ettikten sonra, namaz kılma vecibesini yerine getirmek için bir çağrının olacağını da vahyetti. Bu namaza olan çağrıya "ezan" denildi. Namaz kılma vaktinin geldiğini bildirecek güzel bir ses gerekiyordu. O ses Hz. Bilal Habeşi'de bulunuyordu. Hz. Peygamber, Bilal'a namaza bu şekilde çağrı yap, emrini verdi. Namaz vakitlerindeki çağrılar Bilal'ın sesiyle bu şekilde yankılanmaya başladı.
İkameyi ezandan sonra namaza başlamadan önce okumak farzdır. Kaynaklarımıza göre ezanda iki sefer okunan ezan sözlerinin ikamede bir sefer okunması yeterlidir. Okunuşu:
Allahu Ekber - Allahu Ekber
Eşhedü Enla İlahe İllellah
Eşhedü Enna Muhammeden Resûllullah
Hayye alassalah - Hayye alel felah
Hayye ala hayril amel
Kad kamet essalah Kad kamet essalah
Allahu Ekber - Allahu Ekber
La ilahe illellah
Alevilik, gerçek Müslümanlık çerçevesinde Hz. Ali sevgisiyle Hakk'ı tanımaktır.
Alevilik, vazgeçilemez sonsuz bir Hz. Ali sevgisidir.
Hz. peygamberimiz bir hadisinde buyuruyor ki: "Eğer insanlar Hz. Ali sevgisi üzerinde toplansaydı, Allah c.c. cehennemi yaratmazdı.." İşte bu sebepten dolayı Alevilik, Hz. Ali'yi tanımak ve onun yolundan gitmektir.
Hz. Ali, evlatları ve onların sülalesinden gelenler yani peygamberin Ehlibeyti (ailesi) Aleviliğin kökenidirler.
Hz. Ali, Fil Vakası'ndan yaklaşık otuz yıl sonra, Rumi 599 yılında, Recep ayının 13'ünde Kâbe'nin içinde doğmuş olup Hz. Peygamberimizle otuz bir, Hz. Peygamberimizden sonra otuz iki sene yaşamıştır. Annesi Fatıma bintu-Esed Kâbe'yi tavaf ederken, doğum sancıları hissetmeye başlar ve yüce Allah'tan yapacağı doğumu kolaylaştırmasını niyaz eder. Bu sırada Kâbe'nin duvarı açılır. Fatıma içeriye girer. Yüce Allah'ın mukaddes evine yani Beyt'ül -Haram'a girer ve Hz. Ali bu mübarek evde doğar. Hiçbir peygambere nasip olmayan bu keramet, Hz. Ali'ye nasip olmuştur. Ne ondan önce ne de ondan sonra hiç kimse Kâbe'de doğmamıştır.
Hz. Ali, Peygamberimiz tarafından yetiştirilmiş olup onun yüksek ahlak ve faziletlerine haiz olmuştur. Hz. Ali, Peygamber efendimizin amcasının oğlu, damadı ve manen kardeşidir. Kendisi ayrıca peygamberimizin veziri, vasisi, velisi, varisi, nasırı, yardımcısı, emanet ve borçlarını ödeyen, vaatlerini yerine getiren, sıkıntılarını gideren bir dostu ve kendisini defalarca temsil eden bir yakını ve sevgilisidir. Bütün bu unvanları Hz Muhammed'in (s.a.a.v) hadisleriyle sabittir.
Bütün bunlarla beraber Hz. Ali eşsiz bir şahsiyettir ki; ilmi, fesahati, zahitliği, imanı, kahramanlığı, cömertliği, mertliği, doğruluğu, hikmeti, felsefesi, kadılığı, yüksek ahlâkı ve sosyal adaletiyle dünyadaki bütün yüksek faziletlere haiz olan tek şahsiyettir.
Hz. Ali zahitlerin efendisidir. Onun elbiseleri deriyle ya da ketenle yamanmamıştı. Kalın pamuklu kumaştan giyinirdi. Ekmeğini bir şeyi katık edecekse ya tuzu ya da sirkeyi katık ederdi. Çok az et yerdi. "Midenizi hayvan kabristanlığına çevirmeyin" derdi. Buna rağmen insanların en kuvvetlisi ve bileği en güçlü olanıydı. Birçok insan gece namazını, nafile namazını ondan öğrendi. Onun cesareti gözler önünde aşikârdır. Kendinden öncekilerin isimlerini unutturmuş, sonradan gelenlerin adını silmiştir. Savaşlardaki duruşu kıyamete kadar örnek verilecek kadar meşhurdur. Öyle cesur ki, hiçbir savaştan bir defa olsun kaçmamış, kiminle çarpışmış ise onu yenmiştir. Dinin binası onun kılıcıyla güçlenmiştir. Direkleri onunla sabitleşmiştir. Melekler dahi darbe ve vuruşlarına şaşakalmıştır.
Peygamberimiz (s.a.a.v) buyuruyor ki: "Ben ilmin şehriyim, Ali de onun kapısıdır." Böylelikle Peygamberden faydalanmanın yolu Ali'den geçer. Resulallah (s.a.a.v) diyor ki: "Ali insanların en hayırlısıdır. Bunu kim kabul etmezse küfre girer." Peygamberimiz (s.a.a.v) buyuruyor: "Ehlibeytim Nuh'un gemisi gibidir. İçindekiler kurtulmuş, dışında kalanlar batmıştır." Burada anlatılmak istenen şey; Ehlibeyt, Nuh'un tufanı zamanındaki Nuh'un gemisine benzer. Nasıl gemiye binenler kurtuldularsa Ehlibeyte tabi olanlar da kurtulacaktır. Yani her hakiki Müslüman, Ehlibeyte tabi olmalıdır. Bilindiği gibi Hz. Ali Ehlibeytin başıdır.
Hz. Peygamber (s.a.a.v) "Gadir-hum"'da dedi ki: "Bildik bilmedik demeyin. Ben size (sakaleyn) iki değerli emanet bırakıyorum. Bunların her biri birbirinden azimdir. Bunların birincisi Kur'an, ikincisi Ehlibeyttir. Dikkat edin ve o iki emanet için sakının. Kuran ve Ehlibeyt Kevser havuzunun kenarına varıncaya kadar birbirinden asla ayrılmazlar. Orada ikisi benimle birleşirler. "Hz. Resul (s.a.a.v) diyor ki: "Hz. Musa'nın ümmeti 71, Hz. İsa'nın ümmeti 72, benim ümmetim 73 fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan sadece biri kurtulmuştur". Hadisteki kurtulmuş fırka Nuh'un gemisi hadisinde anlatıldığı gibi Ehlibeyte tabi olanlardır. Bu fırka yani Aleviler azınlıktadır. Belki neden azınlıktayız diye düşünebilirsiniz. Yalnız yüce Allah azınlığı övmüş, çoğunluğu ise yermiştir ve şöyle buyurmuştur: Kullarımdan pek azı şükredendir. (Sebe Suresi,13. Ayet)
Onunla birlikte az bir gruptan başkası iman etmedi. (Hud Suresi 40.Ayet)
Şüphesiz Allah insanlara karşı ihsan sahibidir. Lakin insanların çoğu şükretmezler. (Bakara Suresi'nde bir ayet)
Sana rabbinden indirilen (Kur'an) Hak'tır. Lakin insanların çoğu iman etmezler. (Ra'd Suresi,1.Ayet) Müminlerin azınlıkta olduğunu anlatan daha nice ayetler vardır.
Peygamberden rivayet:
"Ey Ali! Eğer bir kul Nuh'un kavminde olduğu gibi Allah'a ibadet etse, Uhud altını kadar altını olsa da onu Allah yolunda infak etse, ayaklarıyla bin kere hac etse, sonra Safa ve Merve arasında mazlum bir şekilde öldürülse dahi seni kendine veli edinmezse yani Alevi olmaz ise cennetin kokusunu duyamaz ve cennete giremez. Eğer insanlar Hz. Ali sevgisi üzerinde toplansaydı, Allah c.c. cehennemi yaratmazdı.".
(Enes bin Malik'ten hadis): Hz. Muhammed diyor ki: "Allah beni ve Ehlibeytimi, Âdem'i yaratmadan 7000 yıl önce bir tek 'nur'dan yarattı. Sonra temiz sülblerden, temiz rahimlere nakletti". Enes ibni Malik sordu: "Ey Allah'ın Resulü! 7000 yıl boyunca neredeydiniz, ne haldeydiniz? Hz. Resul: "Arşın altında nurdan şekillendik. Rabbimizi tesbih ve takdis ediyorduk." Sonra dedi ki: "Beni gökyüzüne çıkarıp son perdeye vardıklarında Cebrail benimle vedalaştı. Dedim ki: "Ey Cebrail! Böyle bir makamda benden ayrılıyorsun." Bunun üzerine Cebrail dedi ki: Ey Muhammed bu mevkii geçersem kanatlarım yanar. Sonra Allah'ın izin verdiği kadar bir nurdan diğer nura doğru yükseldim. Allah bana şöyle vahyetti: "Ey Muhammed yeryüzü ehline muttali oldun ve senin nebi seçmekte karar kıldım. Sonra yine muttali oldun ve Ali'yi seçtim. Onu senin vasin, ilminin varisi ve senden sonraki imam kıldım. Sizin sulbünüzden temiz bir soy yaratacağım. Onlar ilmimin mahzeni masum imamlar olacaklar. Onlar olmasaydı, ne dünyayı ne ahireti ne cenneti ve ne de cehennemi yaratırdım. Onları görmek ister misin?" Dedim ki: "Evet ya Rabbi". Sonra "Ey Muhammed başını kaldır" diye çağrıldım. Başımı kaldırdığımda Ali, Hasan, Hüseyin, Ali bin Hüseyin, Muhammed bin Ali, Cafer, Musa, Ali, Muhammed, Ali, Hasan bin Ali ve Hasan'ın oğlu Allah'ın son Hüccetinin nuruyla karşılaştım. Aralarında bir yıldız gibi parlıyordu. Allah'ın salât ve selamı onların üzerine olsun. Bunun üzerine dedim ki "Ey Rabbim bunlar kim? Ve bu kim?" Bunlar senden sonra senin soyundan gelen pak imamlardır. Yüce Allah şöyle buyurdu: "Bu gördüğün, zulüm ve baskı dolduktan sonra yeryüzünü adalet ve ferahlıkla dolduracak olan Hüccet'tir. Müminlerin kalbine şifa verecek olan kimsedir."
Ünlü Lübnan'lı Hiristiyan yazar Corc Cardak, Savtu'l-Adaleh (Adaletin Sesi) adlı eserinde Asrın Harikası "İnsan Hakları Vesikası"nın her maddesini Hz. Ali'nin benzer bir cümlesiyle karşılaştırmıştır. Bütün insanların hakkını savunan, sosyal adaleti gerçekleştirme çabasında olan, kölelik nizamına son veren 17 maddelik bu tarihi vesikanın getirdiği devrim, yalnız Fransa'da değil bütün dünya çapında etkisini göstermiştir. Ebediyete kadar geçerli hükümler taşıması ise onun ayrı bir özelliğidir.
Şimdi Cardak'ın eserinden birkaç örnek vermek istiyorum.
Vesikanın 1. maddesi diyor ki: "İnsanlar hür doğar ve hür yaşarlar."
Hz. Ali 13 asır önce şöyle buyurmuştur: "Allah seni hür yaratmıştır, başkasına köle olma."
Madde 2: Her insani toplumun gayesi insan haklarını muhafaza etmektir.
Hz. Ali: "Allah insanlarda birbirinin hakkını mevcut kılmıştır. Kimse kimsenin hakkına tecavüz etmesin." Başka bir sözünde ise: "Zalimlere karşı olunuz. Mazlumlara yardım ediniz." demiştir.
Madde 3:Her hâkimiyetin kaynağı halktır.
Hz. Ali : "Çoğunluğu tutunuz. Allah'ın eli cemaat iledir." buyurmuştur.
13- İnsan hakları beyannamesinin dışında Hz. Ali'nin sözleri, meşhur Batılı fikir adamlarının sözleriyle de karşılaştırılmış ve yine müthiş bir benzerlik göze çarpmıştır. Mesela:
Safaronala: "Hükümetler halka bir baba yerindedir."
Hz. Ali : "Hükümdar babadır. Halk da onun çocuklarıdır."
Basigal: "Bütün insanlara sanki bir kişiye bakar gibi bakmalıyız."
Hz. Ali: "İnsan, insanın aynasıdır."
La Bruyer: "Vatan, zulüm ile vatan olmaz".
Hz. Ali: "Memleketin hayırlısı, seni sığındıran barındırandır."
Volter: Zengin insan bütün kalbiyle vatanını sever mi?
Hz. Ali: "Zenginler mümkün olduğu kadar ellerini sıkarlar."
Rousseau: "Hayat tabiatıyla iyidir".
Hz. Ali: "Dünya doğruluklarla davrananlara doğrudur."
Görüldüğü gibi çağdaş Batılı filozoflardaki hikmet, marifet, insan sevgisi, hak ve adalet kuralları 13 asır önce Hz. Ali'de vardı ve ondan esinlenmişlerdir. Çünkü Hz. Ali onlardan daha üstün bir fikir adamıdır. Ne enteresandır ki Alevilerin dışında ki Müslümanlar doğruları başka yerde ararken diğer dinlere mensup olanlar Hz. Alinin ve Ehlibeyt'in öğretilerinden faydalanmışlardır.
Hz. Ali'nin ilkelerini benimseyip takip eden Aleviler tarihten bu yana zulümle karşılaşmış olmalarının verdiği bir iradeyle hâlâ haklıdan ve ezilmişten yana olmaya devam etmektedirler.
Ali Bin Ebi Talib (a.s.) iki kıbleye namaz kıldı ve asla puta tapmadı. Hz. Ali her zaman hakla beraberdir. Ali nerede olursa hak oradadır. Ali, Allah taraftarıdır, Allah taraftarları da Ali'nin taraftarlarıdır. Hz. Peygamber buyuruyor ki:
"Ali'yi inkâr eden zina evladıdır, kâfirdir, münafıktır, fasıktır, şefaatimden mahrumdur. Çünkü Ali ile dinim var oldu. Ali ile dinimin müftülüğü kanıtlandı. Ali natık-ı Kur'an'dır. Ali hikmettir. Ali hak ve hakikattir. Ali Kur'an'ın muhkem ayetleridir. Ben İslam ümmetinin peygamberiyim, Ali de vasim ve Ehlibeytimin başıdır. Ali dünyada ve ahirette kardeşimdir."
Peygamber (s.a.a.v) buyuruyor:
"Her kim Allah'a varmak istiyorsa Ali'nin sevgisinden ve Ali'ye bağlılığın kapısından girsin. Ali, Allah'ın adalet terazisidir. Ali, Allah'ın zafer kapısıdır. Ali, Allah'ın hüccetidir ve halifesidir. Ali, Allah'ın kelimesidir ve benim evliyalarımın imamıdır, itaat edenlerimin nurudur. Her kim Ali'yi severse mümindir ve takva sahibidir. Hz. Ali'yi sevmeyen kâfirdir. Velayetini terk eden Hak'tan şaşmış ve sapmıştır. Ali'nin hakkını gasp eden müşriktir. Kıyamet gününe de kör ve sağır gelecektir. Ali'yi inkâr edenlerin boyunlarına cehennemde ateşten giysi giydirilecektir."
Hz. Ali'nin tavsiyeye ihtiyaçları olmadığı halde sadece biz öğrenelim diye oğulları Hasan ve Hüseyin'e vasiyeti:
"Oğullarım! Daima Allah'tan korkun ve dünyada gururlanmayın. Kimsenin hakkını istismar etmeyin. Bu dünya fanidir. Kimseye baki kalmaz.
Oğullarım! Dünyanın fani hayatına mutaassıp olmayın. Dünya görüldüğü gibi değildir. Dünya bir yılana benzer, dışı yumuşak dokulu, içi zehir doludur.
Oğullarım, daima haklı davranınız. Hak'la beraber olunuz.
Oğullarım! Bu dünyada mazlumla olunuz, zalime de karşı durunuz.
Oğullarım! Nefsini ıslah eden ve aklını Hakk'ın itaati ile kullanan Allah'ın velisi ve mümin kulu olur.
Oğullarım! Bizim sevgimizin haricinde
yapılan amel ve kılınan namaz faydasızdır.
Oğullarım! Yetimlerin hakkını savununuz. Komşuların da hakkını biliniz.
Oğullarım! Kur'an'ı ihmal etmeyin. Kur'an tilavetindeki amel, namaz ameli kadardır. Namaz dünyanın hak direğidir. Kur'an ise Allah'ın kitabı, sözleri ve anayasasıdır. "
"Cahilin dili dudaklarının ardındadır, düşünmeden konuşur. Akıl zenginliği büyüktür. Cahil zengin olsa bile fakirdir. Terbiyenin akıbeti yücelmektir. Danışmanın akıbeti başarılı olmaktır. Dil bir aslandır. Serbest bırakırsan seni ısırır. Dünya sevenlerini uyku kervanı ile taşır. Baki zenginlik akıl zenginliğidir. Baki eser ilmin eseridir. Kötü yalnızlık mağrurluktur. En büyük cömertlik takvadır. İyi giysi ahlaktır. İyi miras terbiyedir. İyi kâr ameldir. İyi doğruluk haramdan uzaklaşmaktır. İyi ilim düşünerek tespit edilendir. Amellerin en iyisi ibadetle yapılandır. Gerçek iman Allah'tan korkmak ve utanmaktır. İyi şeref ve haysiyet ilmin ışığı ile yücelmektir. Büyük ıslah, başkasının hatasını görmek ve hata yapmaktan arınmaktır. Büyük merhamet, başkalarına yapılan zulümden acı duyup zulüm yapmamaktır. En büyük rahmet ve af sahibi zulüm yapmaya kadir olup zulüm yapmayandır."
Dört sene gibi kısa bir süre devam eden halifeliği döneminde tarihin tespit ettiği öyle çok icraatı vardır ki; onun isyancılara karşı bile nasıl insani duygularla merhamet ve adaletle davrandığını göstermeye yeter.
Mesela Sıffin Savaşı'nda Muaviye Fırat nehrine Hz. Ali'nin ordusunda önce ulaşır ve Hz. Ali'nin ordusunun bir damla bile olsa nehrin suyundan almalarına engel olur. Hz. Ali Muaviye'ye bir elçi göndererek tutumunun insanlığa yakışmadığını ve İslâm'ın emirlerine karşı olduğunu söyler. Muaviye içinse savaş savaştır ve savaşta insanlığın prensipleri ve İslâm'ın emirlerini dinleme yoktur. Bunun üzerine Hz. Ali'nin ordusu hızla harekete geçer ve kısa sürede nehri ele geçirir. Muaviye'nin ordusu ağır bir kayıp verdikten sonra susuz ve perişan bir halde çöle çekilir. Şimdi nehirden su almak için izin isteme sırası Muaviye'ye gelmiştir. Muaviye Hz. Ali'ye elçi gönderip izin ister. Hz. Ali onlara istedikleri zaman istedikleri kadar su alabileceklerini söyler. Hz. Ali'nin adamları karşı çıksa da Hz. Ali "Hayır, onlar insandır. Her ne kadar bize karşı insanlığa yakışmayacak bir şekilde davranmışlarsa da ben onların çirkin örneklerine uymam. Ve benim azılı düşmanım bile olsa yiyecek ve su isteyen birisini reddedemem." cevabını verdi.
Sıffın Savaşı'ndan önce, Cemel Savaşı'nda da Hz. Ali'nin azatlı kölesi Kanber, bir maşrapa şurup getirir. "Efendim bir bardak için de ferahlayın."der. O, etrafına bakar ve "Etrafımda yüzlerce insan yaralanmış yatarken ve susuzluktan ve yaralarından dolayı ölürken ben ferahlayabilir miyim? Bana şerbet getireceğine yanına birkaç kişi al ve bu yaralılara su ver." Kanber ise efendim onların hepsi de bizim düşmanlarımız deyince, Hz. Ali, "Olsunlar, ama onlar her şeyden önce insan" cevabını verir.
Hz. Ali kendisini Hz. Peygamber (s.a.a.v) ile manevi ve ahlaki varlığında eritmiş ve onda yok oluşu varlığının sebebi kılmış bir yücedir. Onun içindir ki, onu yazmak, onu layıkıyla anlatabilmek son derece güç bir iştir. Çünkü beşer ölçülerinin onun için tayin ettiği ve edeceği sıfat mevkiinin derecesi bu işi savunanın derecesi ile mütenasiptir. Oysa onun için kendisine biçilen sıfat ve değerin karakterine ve kişiliğine herhangi bir tesiri olmamıştır ve olamaz da.
O, ne şekilde anlatılırsa anlatılsın, hangi sıfatlarla anılırsa anılsın, onun gerçek şahsiyeti, bizim onun için anlattıklarımızla belirlenemez. Çünkü o, iki dünyanın sıfatlarını da hiçe saymış, iki dünyayı da aşıp ölümsüzlük sırrının ulusu olmuştur. İşte bu yüzden onu yazmak onu anlatabilmek onu eksiksiz tanıtabilmek mümkün değildir. Ama bilinen ve bilinmesi ve hatırlanması gereken bir gerçek vardır. O da Hz. Ali demek fazilet demektir, feragat demektir, iman, takva, adalet, ihsan, şefkat, iyilik, güzellik ve nihayet sonsuz aşk muhabbeti demektir.
Değişen zaman ve şartlar onun yüce ve asil şahsiyetini değiştiremedi. Gerçekten o, "kemal" sıfatını hak etmiş bir ulu idi.
Alevilik kıyamete kadar sürecek bir inançtır. Bu inancın temeli ise Hz. Ali'dir, Hz. Ali' yi tanımak, ona inanmak ve onun gösterdiği yoldan gitmektir.
NOT: AKAD Dergisi, Eylül 2008, sayı 4
Alıntı yapılmıştır.
Kibir; büyüklük, ululuk, kendini başkalarından üstün görmedir.
Kibir; gururdur, yok yere güvendir, kıymetsiz şeylerle mağrurluktur.
Kibir; benliktir, taassuptur.
Hz. Peygamber (s.a.a.v.) bir hadisinde yüce Allah şöyle buyurdu der: 'Kibriya ridam, azamet izarımdır. Kim bu ikisinden herhangi birinde benimle çekişirse onu cehenneme atarım.'
Büyüklük yalnız Allah`ındır. Buna rağmen büyüklük taslayan kişilere yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'in muhtelif ayetlerinde değinmiş ve tekebbürü kınayarak kendilerini başkalarından üstün görenleri tenkit etmiştir. Kibirli davranışların doğru olmadığı hadis ve rivayetlerde de geçmiş ve İslam dini ulemaları
kibrin mümin kalplerde yer alamayacağını birçok eserde örneklerle anlatmışlardır. Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de: "Hiç şüphesiz Allah, onların gizleyeceklerini de açıklayacaklarını da bilir. O, büyüklük taslayanları asla sevmez."(Nahl 23) buyurmuştur.
Kibrin en büyüğü ve en kötüsü yüce Allah`a karşı yapılan kibirdir. Bu büyük kibrin örneğini İblis, Kabil, Ham, Firavun, Nemrud ve benzerlerinde görebiliriz. Bunlar kendilerinde güç görüp büyüklük tasladılar. İlahlık iddiasında bulundular. Yüce Allah`ın kudretini inkâr edip kulluk görevlerini yerine getirmediler.
İblis: Âdem`e karşı aslı nedeniyle taassupta bulundu ve Âdem'i yaratılışından dolayı eleştirerek "Ben ateştenim, sen ise çamurdansın." dedi ve İblis bu şekilde büyüklük tasladı, yüce Allah'ın emrine karşı geldi ve Âdem'e secde etmedi. Kur'an-ı Kerim'de: "And olsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere, 'Âdem`e secde edin.' diye emrettik ve melekler secde ettiler. İblis ise secde edenlerden olmadı. Allah: 'Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir?' İblis: 'Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten onu çamurdan yarattın.' dedi."(Araf 11-12) Yine Kur'an-ı Kerim'de yüce Allah buyurur: "Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Onu tamamlayıp içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman derhal ona secdeye kapanın." Bütün melekler toptan secde ettiler. Yalnız İblis secde etmedi. (Sad 308)
Yüce Allah`a kibirlenen İblis ve ona tabi olan azgınlar ebedi bir şekilde cehennemle vaat edilmişlerdir. Hz. Ali Nehcül Belağa'da İblis için: "Allah`ın düşmanı, mutaassıpların lideri ve büyüklenenlerin selefidir (öncesidir). O, taassubun temelini ortaya koyan kibirlilik kıyafetini, gurur elbisesini giyerek ve hakirlik maskesini çıkararak Allah ile çelişendir. Allah onu kibirlenmesinden dolayı nasıl küçülttüğünü ve büyüklenmesinden dolayı nasıl alçalttığını görmüyor musunuz? Onu dünyadan kovdu, ahirette de ona cehennemi hazırladı."
Kabil: Hz. Âdem`in oğludur. Kardeşi Habil'e kibirlendi ve onu kıskandı. Habil ise tevazu gösterdi. Kur'an-ı Kerim: 'Onlara Âdem`in iki oğlunun kıssasını doğru haber ver. Hani o ikisi kurbanlarını hazırlamışlardı da birinin kurbanı kabul olunmuş diğerinin ki kabul olunmamıştı. Bu, öbürüne (Kabil, Habil'e) 'Mutlak seni öldüreceğim.' derken öbürü de (Habil) şöyle demişti: 'Allah yalnız sakınanların kurbanını kabul eder. Beni öldürmek için elini bana uzatırsan ben seni öldürmek için elimi uzatacak değilim. Çünkü âlemlerin Rabbi olan Allah`tan korkarım.'(El Maide 27-28) Kabil kıssası bizlere kibrin, insan içinde insanı cinayet işlemeye teşvik eden bir duygu olduğunu anlatmaktadır.
Ham: Kibirlenmenin bir örneğini ve sahibine ne yaptığını Hz. Nuh`un oğlu Ham`da da görebiliriz.
Hz. Nuh`un oğlu Ham, babasına kibirlendi ve onu dinlemedi. Tufanda boğulanlarla boğuldu. Kur'an-ı Kerim de: "Nuh ayrı bir yerde bulunan oğluna: 'Oğulcağızım bizimle beraber gemiye bin, kâfirlerden olma ki helak olursun' dedi. Oğlu: 'Ben dağa sığınırım, o beni boğulmaktan korur.' dedi. Nuh: 'Allah`ın merhamet ettiği kimselerden başka bugün Allah`ın azap emrinden koruyacak hiçbir fert yoktur.' dedi. Aralarına dalga girdi, oğlu boğulanlara karıştı." (Hud 42-43)
Firavun: Kibirlendi ve kibri yüzünden kendini ilah ilan etti. İnsanlara 'Ben sizin yüce Rabbinizim.' dedi. (En-Naziat 24) Bu şekilde kavmini kendine taptırdı ve sonunda Allah`ın kahrına uğradı.
Nemrud: Kibre kapıldı. Ulûhiyet iddiasında bulundu. Kendisine karşı gelinecek ve mülkü sarsılacak korkusuyla hamile kadınları ablukaya aldı. 'Yeni doğacak erkek çocukları öldürün.' emrini verdi. Hz. İbrahim tüm evreni yaratan bir yüce Allah`ın varlığından söz edince onu ateşe attırdı. Mucize sonucunda İbrahim yanmadı. Nemrud ise Allah`ı yadsımada direndi. Yüce Allah, Nemrud`un beynine bir böcek musallat etti ve azap çeke çeke başını duvara vura vura öldü. (Nemrud ismi Kur'an'da geçmemektedir.) "Ümmetlerinin bolluk içinde yaşayan zenginleri ise nimetlerinin etkilerinin izleri sebebiyle taassupta bulundular ve 'Biz malca ve evlatça daha çoğuz, biz azaba uğratılacak da değiliz.' dediler." (Sebe 34- 35)
Bunun için "Kibirlenerek güçlüyüm, kuvvetliyim, arkam var, deme. İnsanı sırt üstü yere seren var." denmiştir. Kırk pınar güreşlerinde ise pehlivanlara şöyle seslenilirmiş: "Alta düştüm diye yerinme, üste çıktım diye de sevinme. Hayatta her an her şey olabilir."
"Ey insan seni yoktan yaratan, düzgün yapılı ve endamlı kılan, sana ölçülü ve dengeli davranma imkânı veren, (maddi ve akli yapıda seni en üstün kılan) seni dilediğin en güzel şekil ve biçimde terkib eden ihsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?" (El-infitar 6-7-8)
Hz. Ali Nehcül Belağa`da şöyle buyurur: "Hakirliği başınızın üstüne koymaya, övünmeyi ayaklarınızın altına almaya ve kibirlenmeyi boynunuzdan atmaya dayanın; tevazuyu sizinle düşmanınız iblis ve askerleri arasında silahlı asker edinin Allah kibir hususunda kullarından birine izin vermiş olsaydı, peygamberlerine ve dostlarına izin verirdi. Ancak münezzeh olan o, onlara büyüklenmeyi çirkin gösterdi ve onlar için tevazuyu uygun gördü."(Nehcül belağa)
Allah'a yapılan kibirden sonra kibrin en kötüsü peygamberlere karşı yapılan kibirdir. Bazı kibirliler; peygamberlerin kendileri gibi bir insan olduklarını, insanoğlunda olabilecek her şeyin peygamberlerde de olabileceğini ve dolayısıyla peygamberlerin olağanüstü güçlerini kibirlenerek reddederler. Peygamberler üzerinde türlü rivayetler uydurarak kendilerinin hata yaptıkları konuları, peygamberlere mal ederler ve hatalarını örtmeye çalışırlar. Peygamberlerle bağdaşmayan hikâyelerle insanları günah işlemeye teşvik ederler. "Bu, sizin gibi insandır, başka bir şey değildir. Yediklerinizden yer, içtiklerinizden içer. Siz kendiniz gibi bir insana itaat ederseniz artık herhâlde ziyankâr olacaksınız." (Müminun 34-35) Tekebbürde bulunan ve kendini peygamberler seviyesinde gören kişilerin şerrinden peygamberler bile Allah`a sığınırlar. "Musa dedi ki: Ben hesap görülecek güne inanmayan her kibirliden, benim Rabbim, hem de sizin Rabbiniz olan Allah`a sığınırım."(Nehcül belağa)
Ve bir kötü kibir de insanlara karşı yapılan kibirdir.
Allah u Teâlâ'nın insanlara verdiği şöhret ve kuvvete kendi güç ve çabalarıyla sahip olduklarını sananlar var. Bu insanlar servetleriyle iftihar ederek duygularını kabartır ve servette üstün olduklarını görürler. Bunlar ne kendilerinden başka kimsenin fikrini beğenir ne de kimsenin yaptığından hoşlanırlar. Bu kibirli insan kitlesi kendilerine verilen çeşit çeşit nimetlerin gerçek sahibini unutur ve gaflete düşerler. Bu gafletle kendilerini üstün görme duygularıyla inkâr fırtınasına kapılır ve kendi öz nefislerine taparlar. Bir kitle insan da kendini manevi olarak üstün görür. Etrafına "ben bilirim" imajıyla çıkarlar. Gerçekleri bildikleri hâlde çıkarları uğruna olayları özünden saptırmaya çalışırlar. Her şeye sahiplenir ve ben olmazsam olmaz diye düşünürler. Bu kibirle hayatın en büyük hastalığını taşırlar.
Bilmediği bildiğinden çok olan insan, kendinde arayıp da bulamadığının eksikliğini hisseder ve kendi kendine yetememe duygusunu yaşar. Ruhunu tatmin etmek için kibrinden başka beğenecek bir şeyi olmaz. Olaylara yalnız kendi amacı doğrultusunda bakar. Alışık olmadığı bir gerçek, kendine tecelli olsa da kabul etmez. Bu davranış insanların içine yerleşen zehirli bir kibir mikrobudur.
Toplumda sulta sahibi olma düşüncesiyle saf ve temiz insanları dışlayan, insanların yaptıklarına, söylediklerine araştırmadan itiraz eden; söyleneni değil, anlamak istediğini anlayan; ilmi, kariyeri yükseldikçe kibri artan; her çırpıda benlik duygusu kabaran ve insanlara tepeden bakan insanlara hâkim olan kibirlik, yüce Allah'ın katında alçalanların mizacıdır.
Kamışa binip onu at sanan, kralın tacını başına koyup kendini kral gören, kendine ait olmayan bir cübbe ile iftihar eden, boş alanda kahramanlık arz eden kibirliler kaybedenlerdir.
Topraktan yaratılıp toprağa döneceğini bilen, bu gün var yarın yok olacağı kesin olan kimsenin kendini beğenmesi, kibirlenmesi nedir biliyor musun?
Bunu unutmamak gerekir ki, kibir sahibine tevazu eden kimse kendine zulmetmiş olur.
Onun içindir ki: "Önce mal, mülk, şöhret sahibi olsun; sonra onun kim olduğunu gör." denmiştir. Bütün bunlara karşılık yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de: "Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma, çünkü sen ne yeri yarabilir ne dağları aşarsın."( İsra 37) buyurmuştur.
Kur'an-ı Kerim'de ayrıca: "Ey müminler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın, alaya alınan, alaya alandan daha hayırlı olabilir." buyrulmuştur. (el Hucurat 11)
Sevildiği zaman yanında başkasının sevilmesini istemeyen, bütün ilginin kendisinde toplanmasını isteyen, bir menfaat için başkalarına alçalan, kendisinin de büyük evliyalar gibi olduğunu kanıtlamak için türlü hilelerle insanları kandıran bir kibirlinin sonu küçüklüktür.
Toplumda otururken etrafına azamet saçan; bakışından, davranışından kibirliliği anlaşılır durum alan; yanındakilerini görmezlikten gelen; bilmediği hâlde biliyor imajı vermeye çalışan bir kibirli kendi kendini kandırır ve Allah katında aşağıların aşağısı kesiminden olur.
Tarihe mal olmuş, dünya çapında kendini kanıtlamış ulema, şair, yazar ve gibilerin yanında kendini onlara eşit veya onlardan üstün gören bazı kendini bilmez kibirliler vardır. Onlar on kelimenin dokuzunu yanlış okurlar. Yazdıklarının hiç mantığı olmasa da yazdıklarını yüce yerlerde görürler. Yanlış bildiklerini söyleye söyleye buna artık kendileri de inanırlar. Bunlar hiçbir zaman yücelmezler. Temsilde hata olmaz ibaresinden yola çıkarak şu örneği vermek belki yerinde olacaktır: "Büyüklük taslayarak yanında bulunan camusun (manda) büyüklüğünü kıskanan ve göletten su içe içe camus kadar olmaya çalışan, su içtikçe de bir kendine bir camusa bakıp camus kadar büyük olmadığını gören kurbağanın sonu infilak olmuştur."
Taassupta bulunmanız gerekirse taassubunuz; hasletlerin asaletleri, fiillerin övülecek olanları, Arap evlerinden ve kabilelerin liderlerinden şereflilerin ve cesurların üstünlük iddiasında bulunduğu, arzulanan huylar, büyük akıllar, yüce mertebeler, övülen eserler gibi güzel işler için olsun.
Komşuluğu korumak, ahde uymak, iyiliğe itaat, kibre karşı çıkmak, fazileti almak, aşırılıktan sakınmak, öldürmeyi büyük suç olarak görmek, insanlar için insaflı olmak, öfkeyi yutmak ve yeryüzünde fesat çıkarmaktan sakınmak gibi övülecek hasletler için mutaassıp olun. (Nehcül Belağa)
Dibinde çamur bulunan ve kurcalanmadıkça saf, duru halini alan bir ırmak gibi olma. Bu gibi yapmacık saflık duruluk tehlike saçar. Tehlikenin yanına yanaşılmaması emrini vereceğine, ırmağın dibindeki çamuru temizlemek önemlidir. Çünkü büyük afetler deprem, sel, kasırga gibi felaketler bir ırmağın içinde yatan çamurdan daha tehlikeli değildir.
Tevazu
Bütün kâinat ve sahip olduğumuz her şey "Mâlikil Mülk'e (mülklerin sahibi)" aittir. Zenginlik, güzellik, irfan hepsi Allah'ındır. İnsanı insan yapan ve ruhu yüksek âlemlerde coşturacak olan mizaç, iyi terbiye ve iyi ahlaktır. İyi terbiye ve iyi ahlak; ruhu mütevazılığa gömen, olgunlukla, insan ve diğer varlıkların haklarını savunan insanda bulunur. Bu da tevazudur.
Tevazu; muktedirken affetmeyi bilmek, bir şeyi doğru olduğu için yapmak, yapılan iyiliklerden dolayı teşekkür beklememektir.
Tevazu, bulunulan mevki gereğince ve zamanın verdiği imkânlarla elde edilen başarıları gösteriş amacıyla sergilememektir.
Tevazu, kişinin kendine ait olmayanı bilip şahsına uygun olmayan cübbeyi giymemektir.
Tevazu; kişinin gerektiğinde "bilmiyorum" diyebilmesidir. Bilmediği hâlde bilir gibi görünmeye çalışmamaktır.
Tevazu; kişinin kendisini toplumun bir ferdi olarak görmek ve üstündeki giysilerle, cebindeki maddiyatla büyüklenmemektir.
Tevazu; kendi hâlinde olup kalbinde bencillik, ruhunda şımarıklık, mizacında beğenmişlik taslamamaktır.
Tevazu, lehte ve aleyhte olanları olduğu gibi kabul etmektir.
Tevazu; insanın kendisinin nereden geldiğini, nereye gideceğini, sonra da ne olacağını bilmektir. Yüce Allah:
"Biz insanı en güzel biçimde yarattık, sonra onu aşağıların aşağısına gönderdik." (Et Tin 45) ayetiyle insanın kendini tanımasını buyurmuştur. Ayetteki meal şudur: Yüce Allah, insanoğlunu kâinatın en güzel yaratığı olarak dünyaya göndermiş, ona akıl vermiş ve mantık ilham etmiştir. Allah katında bu kadar yüce mevkiye sahip olan bu insan, kendisine düşen ahlaki görevleri, emredildiği vecibe ve farizaları yerine getirmezse cezası da ağır olacaktır. Yani insan kul olduğunu bilecektir. Yüce Allah, ayetlerin devamında: "Fakat iman edip salih amel işleyenler için eksilmeyen devamlı bir ecir vardır." (Ettin 6) buyurmuştur.
Tevazu, Hz. Peygamber'in "Nefsini bilen Rabbini bilir." söylemiyle insanın kendini tanımasıdır. Gerçek tevazuya ulaşan kimse kendini bilir, güzel ahlakı kalbinde ve ruhunda yaşatır. Yüce Allah: "Allah'ın kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler kendilerine hitap ettiğinde (laf attığında, incitmeksizin) selam derler, geçerler." buyurmuştur. (Furkan 63) Mütevazı kişi kendini olduğundan farklı göstermeye çalışmaz. Herkes onu nasıl görüyor ve değerlendiriyorsa kendini o hâle razı eder. Olduğu gibi görünür ve de göründüğü gibi olur. Bu tevazu, Mevlana'nın dediği gibidir: "Şefkat ve merhamette güneş gibi ol, başkalarının ayıbını örtmekte gece gibi ol, sahavette ve cömertlikte su gibi ol, hiddet ve asabiyette ölü gibi ol, tevazu ve mahviyette toprak gibi ol, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol."
Tevazu; kişiye toplumsal kimlik kazandırır. Çünkü her zaman tevazu sahibi övülmüş, tevazu göstermeye çalışan ise yerilmiştir.
Tevazu sahibi, Allah u Teâlâ'nın bütün isteklerini hilesiz riyasız yerine getirmeye çalışır ve getirir de.
Tevazu edeptir, edep de dindir. Edebi olmayanın dini olmaz, dinde edepsizlik ve haksızlık yoktur.
Tevazu; insanların önünde eğilmek, alçalmak değildir. Bu durum izzet değil zillet olur.
Tevazu, herkese iyi muamele ile yaklaşmaktır.
Mütevazı kişiyi birkaç yönden değerlendirmek gerekir. Allah'a karşı olan sorumluluk ile, insanlara karşı olan davranış biçimi ile, kâinattaki varlıkların hakkını bilmesi ve varlıklara layık oldukları muameleyi yapması ile onu değerlendirmek gerekir.
Tevazunun merkezi kalptir. Temiz kalpler doğrulara işaret eder. Kalpte bencillik olduğunda kalp, tevazuyla görevlendirildiği merkezlik işini bırakır. Bırakıldığı zaman da tevazunun yüce Allah'a ait olduğunu unutur ve hakka boyun eğmez.
Tevazu sahibi, kendini başkalarından aşağı görmeyeceği gibi zelil ve miskin de olmaz. Devamlı merhametli davranır. Bunun için de karşı taraftan tevazu da beklemez, teşekkür de. Bu şekilde, bu tevazu sahibi saygı görür. Çünkü tevazuyu içinde doğal olarak taşımaktadır.
Tevazu, bir yerden saygı görmek veya bir amaca ulaşmak için yapılmaz. Böyle bir tevazu dilencinin tevazusuna benzer, bu da sahte bir tevazudur.
Bazıları da yaptıkları bir şeyi Allah için yaptıklarını iddia eder, zaman geçmeden karşılığında bir mükâfat beklerler. Bu sahte tevazulara kanılmamalıdır. Gerçek tevazu; insanın doğasında imanı, irfanı kadar sahip olması gereken şerefli bir ahlaktır. Böyle bir insan, yüceliğin Allah'a ait olduğunu bilir ve hakka boyun eğer. Her zaman için bilincimiz, doğamızda olabilecek iyiliği ve kötülüğü, sevgiyi ve nefreti, tevazuyu ve kibri kontrol etmelidir. İnsanoğlu kibirlenmek yerine mütevazı olmayı, zirvedeyken kendini bilmeyi, övülürken tevazu göstermeyi ve Allah'ın kulu olduğunu bilmelidir. Bunu yaparken zillet ve meskenete düşmemeli, herkesin dalga geçeceği hale gelmemelidir.
Tevazu sahibi kimse, daima bilmediğinin bildiğinden daha çok olduğunu bilendir. Yarım yamalak birkaç kelimeyle kendini âlim sanan ve yapmacık şöhrete sahip olan, ilim kisvesine bürünen ve mağrur mağrur başkalarına tepeden bakan insanlar vardır. Hata yaptığının farkına varmayan, başkasının sözüne itibar etmeyenler hiçbir zaman başarı elde edemezler. Asıl tevazu sahibi kimse yanlışı gösterildiğinde, hatası söylendiğinde bundan rahatsız olmayan ve bunları yapanlara teşekkür edendir.
Bir tevazu şekli daha vardır ki o da kibirden sayılır. Halkın içinde tevazu sahibi görünüp evinin içinde eli, dili ve hareketleriyle ailesine sıkıntı veren kişi, olsa olsa sahtekârdır ve bu da kibirden sayılır. Kimin kalbi doğrulara âşıksa o gerçek tevazuya ulaşır.
Tevazu; ilahi aşk ile benlikleri yıkamak, nefisleri vesveselerden kurtararak iyi insanlarla olmaya çalışmak, peygamberlerin ahlakını seçmektir. Bu gibi tevazunun kıymetini bildikten sonra mallarını, mülklerini harcayanlar, el altında işçi olmaya razı olanlar, sokak sokak dolaşıp iman edenlere rastlarız. Bu mütevazı insanlar, dünyada ve ahirette şeref sahibidir. Gerçek sevgi kapıları her zaman için tevazu sahibi insanlara açılmıştır. Cennet kapıları da her zaman için onlara açıktır.
Yüce Allah "Biz insanı katışık bir nutfeden (erkek ve kadının dölünden) yaratmışızdır. Onu imtihan edelim diye kendisini işitir ve görür kıldık. Şüphesiz biz ona doğru yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör."(El İnsan 2-3) diye buyurmuştur. Bu bilinçle kişi, nefsine manevi terbiye vermesi gerekiyor. Allah nezdinde kişinin şekil olarak fazla ibadet etmesi değil; ibadeti yanında gerçek tevazuyla diğer vecibeleri yerine getirmesi, tevazuyu içi ve dışıyla yaşaması önemlidir.
Bakınız Hz. Ali mütevazıleri nasıl vasfediyor. Rivayet edilir ki: Hammam isminde ahid bir şahıs Hz. Ali'ye, "Ya Emiyrel Müminin! Bana sakınanları öyle nitele ki onları görüyor gibi olayım." dedi. Müminlerin Emiri Hz. Ali ona cevap vermeyi ağırdan aldı, sonra şöyle dedi: "Ey Hammam! Allahtan sakın ve güzel şeyler yap. Allah sakınanlarla ve güzel şeyler yapanlarla beraberdir." (Nahl 16-128) dedi. Hammam, bu sözle yetinmeyerek ondan talebini yerine getirmesi için ısrar etti. Hz. Ali Allah'a hamd ve sena edip Peygambere (s.a.a.v.) salât getirdikten sonra şöyle dedi: Münezzeh ve yüce olan Allah, mahlûkatı yarattığında onların itaatine ihtiyacı yoktu ve isyanlarından emniyette idi. Zira ona isyan edenin isyanı kendisine zarar vermediği gibi itaat edenin itaati de fayda vermez. Rızıklarını aralarında paylaştırdı ve dünyadaki yerlerine yerleştirdi. Orada sakınanlar faziletlilerdir. Konuşmaları doğru, giyimleri tutumluluk ve yürüyüşleri tevazudur. Gözlerini Allah'ın haram kıldığından çevirirler; kulaklarını kendilerine yararlı olan ilime vakfederler. Nefisleri, bollukta olduğu gibi musibette de aynıdır. Onlar için yazılan ecel olmasaydı sevaba özlemden ve cezadan, korkudan dolayı ruhları bedenlerinde bir göz kırpması kadar durmazdı.
Dünya onları istedi; ancak onlar dünyayı istemedi. Dünya onları esir etti; ama onlar nefislerini ondan kurtardılar.
Onlardan biri övüldüğünde kendisine söylenenlerden korkarak "Ben kendimi başkalarından daha iyi biliyorum. Rabbim beni benden daha iyi bilir. Allah'ım! Söylediklerimden dolayı beni sorumlu tutma. Beni zannettiklerinden daha faziletli kıl. Bilmediklerimden dolayı da beni affet." der.
Onlardan birisinin alametini, dinde kuvvetli, yumuşaklıkta kararlı, yakiyn iman sahibi, ilimde hırslı, yumuşaklıkta bilgili, zenginlikte tutumlu, ibadette huşulu, fakirlikte güzel davranışlı, şiddet karşısında sabırlı, helali isteyen, doğru yolda çalışan, tamahkârlıktan uzaklaşan olarak görürsün.
Korku içinde salih amelleri işler. Endişesi şükür olarak akşamlar. Endişesi zikir olarak sabahlar. Gafletten uyarıldığı şeylere karşı dikkatli, fazilette sahip olduğu şeyler için sevinçli
Onu; emeli yakın, hatası az, kalbi mütevazı, nefsi kanaatkâr, yemesi az, işi kolay, dini iyi korunan, şehveti ölü görürsün. Hayır ondan umulandır, kötülük ondan emin olunan Gafillerin arasında olduğunda zikredenlerden yazılır; zikredenlerin arasında olduğunda ise gafillerden yazılmaz. Kendisine zulmedeni affeder, kendisini mahrum bırakana verir, onu ziyaret etmeyeni ziyaret eder. Çirkin konuşmadan uzak, sözü yumuşak, kötülüğü kayıp, iyiliği hazır, hayrı gelen, şerri ise dönendir. Sarsıcı olaylara karşı çok vakarlı, kötü hallere karşı çok sabırlı, rahatlıkla çok şükredendir. Buğz ettiğine zulmetmez, sevdiği kişi için günah işlemez. Hakkında şahitlik yapılmadan önce hakkı tanır. Kendisine emanet edilen şeyi kaybetmez, hatırlatıldığı şeyi unutmaz, komşuya zarar vermez. Musibetlere alay etmez. Batıla girmez, haktan çıkmaz. Sustuğunda suskunluğu onu üzmez. Güldüğü zaman sesi yükselmez. Zulme uğradığında Allah, onun intikamını alana kadar sabreder. Nefsi kendisinden dolayı ezadadır, insanları nefsinden dolayı rahatlatmıştır. Ahireti için nefsini yorar, insanları kendi nefsinden dolayı rahatlatır. Uzak kaldığı bir kişiden uzaklaşması, zahitlik ve temizliktendir. Yaklaştığı bir kişiye yaklaşması, yumuşaklık ve rahmettendir. Uzaklaşması, kibir ve büyüklenmeden dolayı değildir; yaklaşması da hilekârlık ve aldatma amacıyla değildir."(Nehcül Belağa)
Ve yine Hz. Ali buyuruyor: "Allah'ın kulları! Biliniz ki, yüce Allah sizi eğlence olsun diye yaratmadı ve sizi ihmal de etmedi. Size verdiği nimetlerin meblağını bildi ve size olan ihsanını saydı. Düşmanlarınıza galip gelmeyi ve işlerinizde başarılı olmayı ondan dileyin. Ondan isteyin ve ondan ihsan talep edin." (Nehcül Belağa)
NOT: AKAD dergisi, Nisan 2009, sayı 5'ten alıntı yapılmıştır.
Ne zaman Alevilik konusu açılsa birilerinin kasıla kasıla "Alevilik, Ali'yi sevmekse en büyük Alevi benim." sözünü duyar dururuz. Bu öylesine sıradanlaştı ki tartışma programlarında olsun, seçim meydanlarında yahut dost sohbetlerinde olsun sürekli karşımıza çıkmakla beraber maalesef bunun duygu sömürüsünden öteye geçmediğine üzülerek şahit olmaktayız. Çünkü sevgi evrenseldir. Belki sevginin ne olduğu tam olarak tarif edilemez ama sevginin ne olmadığı herkesin malumudur. Birini kötülüklere karşı korumak, onu savunmak, onun uğrunda ölmek belki sevginin değişik ifade şekilleridir. Ama birinin hakkının gasp edilmesini görmezden gelmek, onun katillerini dost bilip onları hak etmedikleri mertebelere yükseltmek kesinlikle sevgi değildir ve bunda herkes hemfikirdir. Çünkü sevginin göstergesi laf değil, ameldir. Sevgi yürekten olmazsa amel mutlaka yavan kalır. Bu her alanda böyledir. Sevgide sahtecilik olmaz, sevgi ikiyüzlülüğü kabul etmez. Bu yüzden 'Ali'yi seviyorum' diyenlerin Ali'ye karşı tavırları incelendiğinde gerçek duygu rahatlıkla anlaşılır. Ve işte bu yüzden diyoruz ki, Ali sevgisi amel ve bedel ister, laf değil.
Hem Ali'yi seviyorum diyeceksin hem de ona camilerde lanet ve sövgü geleneğini başlatan, onun evladını öldüren Muaviye'ye 'Allah ondan razı olsun' diyeceksin.
Hem Ali'yi seviyorum diyeceksin hem de onunla savaşan ve on binlerce Müslümanın ölmesine neden olan Muaviye'ye 'Haksız değil, ictihadda bulundu.' diyecek, yetmedi bir de hadis uyduracak ve kendince bir formül bulup "Ali haklı; ama Muaviye haksız değil." iddiasında bulunacaksın.
Hem Ali'yi seviyorum diyeceksin hem tek suçları Ali'yi sevmek ve camilerde Ali'ye edilen sövgü ve lanetlemeleri dinlemeyi reddetmek olan sahabelerin seçkini Hucr Bin Adiy ve arkadaşlarını türlü hile ve iftiralarla öldüren Muaviye'yi suçsuz ve bağışlanmış göstermek için (güya) vahiy kâtibi olarak göstereceksin.
Hem Ali'yi seviyorum diyeceksin hem de Hz. Hüseyin'i ve Peygamber'in soyunu çoluk çocuk demeden işkencelerle öldüren Yezit'i mazur göstermek için bin dereden su getireceksin ve ona lanet okumayı caiz görmeyeceksin. Bu bin dereden getirilen suyun, bu çaba içinde olanları Allah indinde boğmaktan başka bir işe yaramayacağının farkına varmayacaksın.
Hem Ali'yi seviyorum diyeceksin hem de Kur'an-ı Kerim'in ayetleri ve Peygamber'in vasiyetine rağmen halifelik hakkını bin bir oyunla elinden alanları fazilette ondan üstün sayacaksın.
Hem Ali'yi seviyorum diyeceksin hem de onun eşini yani Peygamberimizin sevgili kızını dövüp evini yakmaya çalışanları ve çocuğunu düşürtenleri, Peygamberden sonraki en üst makama taşıyacaksın.
Hem Ali'yi seviyorum diyeceksin hem de onun evlatları Ehlibeyt imamlarını şehit eden sapık halifeleri -ki aralarında cinsî sapık olan, kendi öz kızına tecavüz eden, Kur'an-ı Kerim'i okla parçalatan, Kâbe'yi ateşe verenler de vardır- Ehlibeyt imamlarına tercih edecek ve onları İslamın halifesi sayacaksın.
Hem Ali'yi seviyorum diyeceksin hem de Kur'an'ı ilk defa Ali kitap hâline getirdiği hâlde bunu Ebubekir yaptı diyeceksin.
Hem Ali'yi seviyorum diyeceksin hem onun ilk Müslüman oluşunu hazmetmeyip ona bu konuda bir ortak bulacak ve "İlk Müslümanlar; kadınlardan Hz. Hatice, hür erkeklerden Hz. Ebu Bekir, çocuklardan Hz. Ali, azatlı kölelerden Zeyd ibn-i Hâris, kölelerden Bilâl-i Habeşî oldu." diyerek hakkı gizleme yolunda manevra yapacaksın. Hatta bazı kaynaklarında "Bu sayılanlar arasında en önce Ebubekir Müslüman oldu." diyerek Ali'nin bu konudaki tartışmasız önceliğini inkâr edeceksin.
Hem Ali'yi seviyorum diyeceksin hem Peygamber'in 'Size iki emanet bırakıyorum. Biri Kur'an-ı Kerim diğeri Ehlibeytim' hadisini 'Size iki emanet bırakıyorum. Biri Kur'an-ı Kerim, diğeri sünnetim' olarak değiştirmeye çalışacaksın.
Hem Ali'yi seviyorum diyeceksin hem de Peygamber'in onun için söylediği hadisleri, Ali'ye verdiği unvanları başkalarına yamayacaksın. Hz. Muhammed'in Ali için söylediği "En büyük sıddık sensin, faruk-ı azam da sensin." hadisini görmezden geleceksin, öbür yandan da en büyük Alevi benim diyeceksin. Bu en basitinden bir çelişkidir.
Hem Ali'yi seviyorum diyeceksin hem de Hz. Muhammed'in "Sen benim dünyada ve ahirette kardeşimsin." hadisine ve iki defa düzenlediği kardeş kılma törenlerinin her ikisinde de Hz. Ali'yi kendisine kardeş ilan etmesine rağmen -ki bu törenlerin ilki Mekke' de, diğeri ve daha büyüğü Medine'de yapılmıştır- "Hz. Muhammed, Osman'ı kendisine kardeş yapmıştır. Peygamber, vefat edeceği sırada 'Bana kardeşimi çağırın.' diye buyurmuş oradakiler de kardeşiniz kim diye sorunca Peygamberimiz de güya 'Osman' demiştir." iddiasını insafsızca atacaksın.
Hem Ali'yi seviyorum diyeceksin hem de yaşadığı müddetçe Peygamber'in en büyük koruyucusu olan Ebu Talip'i (hâşâ) kâfir göstereceksin. Ki Ebu Talip, Ali'nin babasıdır ve imanını Peygamberi korumakla, yazdığı şiirlerle, çocuklarını Peygamber'in emrine vermekle ve örnek yaşantısıyla ispatlamıştır. İki yüzlülükleri nedeniyle Müslüman olarak görünen ama Allah katında imanını hiçbir ameliyle kanıtlayamayacak olan ve ömrü boyunca İslama muhalefet eden Ebu Süfyan ve ailesini mümin, Ebu Talip' i kâfir kabul edeceksin. Ebu Talip'ten çok sonraları başka kişiler için inen ayetleri, Ebu Talip için inmiş göstereceksin, yalan yanlış hadisler uyduracaksın ve bunlarla özbeöz mümin olan birisini kâfir göstermek için sıralayacaksın. Sonra kasıla kasıla en büyük Alevi benim diyeceksin. İşte bu olmaz. Ebu Talip'in şefaatçisi Hz. Muhammed olacaktır, Peygamber bunu çok yerde söylemiştir. Peki ya diğerlerinin şefaatçisi kim olacak? Yapılan bütün bu zulümlerden sonra sakın kimse 'peygamber şefaatçi olacak' demesin. Peygamber, bu kadar hadisi boşuna söylemedi, Kur'an boşuna inmedi, Ehlibeyt boşuna imam olmadı. Yapılanlar konusunda hiç kimse için sığınacak bahane bırakılmadı, hüccet herkes için Ehlibeyt tarafından tamamlandı. Ebu Talip'in tek suçu vardır, o da Aliyel Mürteza'nın, Haydar El Kerrar'ın babası olmasıdır. Bu kadar saldırıya uğraması da bundandır.
Hem Ali'yi seviyorum diyeceksin hem de Peygamber'in emrine rağmen salâvatı eksik söyleyeceksin. Hz. Muhammed (s.a.a.v.) şöyle buyuruyor: "Benim için şöyle selam söyleyin: Allah'ım, selamın Muhammed ve Ehlibeytine olsun; İbrahim ve İbrahim'in Ehlibeytine olduğu gibi." (Buhari, Sahih c:8 s:245)
Hz. Muhammed (s.a.a.v.) altını çize çize "Bana selam göndereceğiniz zaman Ehlibeytime de selam gönderin; yoksa bu salâvat eksik olur." buyurmasına rağmen yazılan kitaplarda, Peygamberimizin adı zikredildiğinde 's.a.v.' yani 'sallallahü aleyhi ve sellem' ifadesinin geçtiğini, 'va âlihi' ifadesinin yer almadığını görüyoruz. Eğer 'va âlihi' ifadesi geçecekse bu sefer 'va eshabihi ecmain' yani 've tüm sahabelerine' ifadesini de eklenmiş buluruz. Yani salâvat ya eksik ya da fazla olarak karşımıza çıkmaktadır. Böyle yapmakla Ehlibeytin özel konumunun içi boşaltılmaktadır. Sadece Peygamber ve Ehlibeyte has olan şeye herkesin ortak edilmesi masum bir davranış veya iyi niyetle açıklanamaz. Bunda Ehlibeyti inkâr ve yok sayma vardır. Oysa Hz. Muhammed (s.a.a.v.), kendisine selam gönderileceği zaman Ehlibeyti ekleyin demiştir, tüm sahabeleri değil. Çünkü Kur'an'da da açıkça görüldüğü gibi övülen sahabeler de vardır eleştirilenler de. Hatta bazılarından açıkça münafık olarak söz edildiği çokça ayet vardır. Bu sahabeleri Peygamberin yanında zikretmek ve selamda onları Peygamberle eş tutmak hiçbir şekilde doğru değildir. Bunda ısrarcı olanlara Allah'ı ve Peygamberi hatırlatarak tekrar ediyoruz ki bu hak, Ehlibeytin hakkıdır. Ve şurası unutulmamalıdır ki Ehlibeytin hakkı inkâr edilerek Alevi olunmaz.
Evet, bütün bunlardan sonra hem Ali'yi seviyorum diyeceksin hem de ayet ve hadislere rağmen onun velayetini inkâr edeceksin. Tekrar etmekte fayda vardır, böyle Alevi olunmaz. Alevi olmak daha önce de belirttik; bedel ister, amel ister, laf değil. Sövgü ve lanetleme karşısında Hucr bin Adiy gibi olabilmek ve Ali'nin yolunda onun gibi can vermektir Alevilik. Muaviye'nin yardakçıları "Ali'ye (hâşâ) lanet et" dediklerinde "Vallahi beni parça parça kesseniz de bunu yapmam" diyen ve asla Ali'ye ihanet etmeyen Sayfi (Sayfi b. Fasil eş- Şeybanî) olabilmektir Alevilik. Hayatının bağışlanması karşılığında Ali'ye küfretmesi teklif edildiğinde 'Ne dilerseniz onu yapın; ama bunu benden asla duyamayacaksınız' diyen ve bunun üzerine Muaviye hazretlerinin valisi Ziyad tarafından diri diri toprağa gömülen Abdurrahman bin Hassan El Anezî'nin imanıdır Alevilik. (Yakubî'nin, İbn-i Kesir'in, İbn-i Esir'in tarih kitaplarında bütün bunlar kayıtlıdır. Ama daha kolay ulaşılabilirliği açısından Doçent Doktor Ahmet AĞIRAKÇA'nın Emeviler Döneminde Kıyamlar' adlı eserine bakılabilir. Bu eserin 32-40 arası sayfalarını okuyan hangi insanın yüreği dağlanmaz ve hangi Alevi, önderleriyle gurur duymaz ve Hz. Ali'ye layık olma konusunda kendini sorgulamaz?) Peygamber'in sünneti terk ediliyor diye Muaviye'ye karşı çıktığı için Halife Osman'ın hışmına uğrayıp ailesiyle birlikte Rebeze Çölüne mahkûm edilen ve sürgünde can veren Ebuzer gibi olabilmektir Alevilik. Cemel'de, Sıffıyn'de, Nehrevan'da Ali'nin yolunda ölmektir Alevilik. Ali adının yasaklandığı ve Ali adındaki çocukların yakalanıp öldürüldüğü zamanlarda inadına Ali adını koymaktır Alevilik. Diri diri toprağa gömülmek pahasına Emevilerin ve Abbasilerin sapık halifelerine biat etmemektir Alevilik. Bu biat etmeme yüzünden hem kalemin hem kılıcın hedefi olmak ve en aşağılık insanın bile atmaya utanacağı iftiralara hedef olmaktır Alevilik. Dinin yozlaştırıldığı, Allah'ın nurunun söndürülmeye çalışıldığı dönemlerde İmam Cafer-i Sadık ve diğer Ehlibeyt imamları gibi canla başla buna karşı koymaktır Alevilik. Alevilik, bedel ister, laf değil. Hem Ali'yi seveceksin hem düşmanlarını. Olmaz öyle. Bu, eşyanın tabiatına aykırıdır bir kere. Bu, ayet ve hadislere ters bir kere.
Hz. Muhammed (s.a.a.v.) buyuruyor: "Ben Ali'denim, Ali bendendir. Ali'yi bilen ve seven beni de bilmiş ve sevmiş olur. Ali'ye eziyet eden Fatıma'ya eziyet etmiş olur. Fatıma'ya eziyet eden bana eziyet etmiş olur. Bana eziyet eden ise Allah'a eziyet etmiş olur." (Kunduzî, Yenabiü'l Mevedde)
Hz. Muhammed (s.a.a.v.) başka bir hadisinde şöyle buyuruyor: "Ey Ali! Sen dünyada da ulusun, ahirette de. Seni seven beni sevmiş olur, sana düşmanlık eden bana düşmanlık etmiş olur. Senin dostun Allah'ın dostu, düşmanın da Allah'ın düşmanıdır. Sana düşmanlık edene yazıklar olsun." (Hakim, Müstedrek c:3 s:128 / Kunduzî, Yenabiü'l Mevedde s:205 / Seyyid Mümin, Nuru'l Ebsar s:73)
Mücadele suresinin 22. ayetinde bakın ne buyruluyor: "Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavim bulamazsın ki onlar, Allah'a ve Resulüne başkaldıran kimselerle bir sevgi ve dostluk bağı kurmuş olsunlar. Bunlar ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri olsa dahi." Şimdi yine sormak gerekiyor, acaba Ehlibeyte yani Peygamber'in tertemiz soyuna bunca zulmü yapanlar, onları katledenler, camilerde onlara küfredenler Peygamber'i üzmüş olmuyor mu? Acaba Peygamber, bu yapılanlardan hoşnut mu kalmıştır? Acaba Peygamber, bütün bunları yapanlara sevgi duyuyor mudur? Aklı başında olan bir insanın evet diyeceğine hiç kimse ihtimal vermez. Yukarıda ayet ve hadislerle bunların açıkça Allah ve Peygamberine başkaldırı niteliği taşıdığı belirtilmiş. Bu davranışlarla Ali'ye, Fatıma'ya, Ehlibeyte eziyet ve zulüm edildiği, dolayısıyla Allah ve Resulüne de eziyet edildiği açıktır. Allah'a ve Resulüne eziyet edenlerin durumu Kur'an'da açıkça belirtilmiş: "Allah ve Resulüne eziyet edenler dünyada lanete, ahrette ise cezaya müstahaktır." (Ahzab: 55. ayet)
Peki, bu kadar açık ve net olan uyarılara rağmen bunları yapanlara neden sevgi duyuluyor? Neden onlara 'radiyallahü anhüm' yani 'Allah onlardan razı olsun' deniyor? Yukarıdaki ayet bir daha okunsun. 'İman eden insanlar, Allah'a ve Resule başkaldıranlara sevgi duymaz.' deniyor. Başkaldırıyı geçelim, Peygamber'in tertemiz soyuna camilerde 1001 ay boyunca sövgüler yapılıyor, Peygamber'in torunları katlediliyor; buna rağmen bunları yapanlara sevgi beslendiği gibi 'Allah onlardan razı olsun' deniyor. Yoksa hep söylenildiği gibi biz mi yanlış anlıyoruz(!)
Mümtehine suresinin birinci ayetinde yüce Allah, şöyle buyurur: "Ey inananlar! Benim düşmanım, sizin de düşmanınızdır. İşte onları sevip dost edinmeyin." Hz. Muhammed (s.a.a.v.) yukarıdaki hadisinde açıkça buyurmamış mı "Ey Ali! Senin dostun Allah'ın dostu, düşmanın da Allah'ın düşmanıdır." diye. İşte bu yüzden Alevilikte Tevella ve Teberra vardır. Tevella Ehlibeytin velayetine girmek ve onların sevenlerini sevmektir. Teberra ise onların düşmanlarından uzaklaşmak ve onlardan beri yani münezzeh olmak, uzaklaşmak demektir.
Bunca ayet ve hadise rağmen Ehlibeyte bu yapılanlar Allah'a ve Allah'ın Resulüne bir baş kaldırı değil mi? Eğer göz kör değilse ve kalplere mühür vurulmamışsa herkesin buna 'Evet, başkaldırıdır.' demesi gerekir. O hâlde yine soruyoruz. Bazı Müslüman kardeşlerimiz, Ehlibeyte zulüm etmekle Allah'a ve Allah'ın Resulüne başkaldırmış olanlara ayet ve hadislere rağmen neden sevgi duyuyor ve onlara 'Allah onlardan razı olsun' diyor?
Birisi Hz. Ali'ye gelip "Ben hem seni hem de falancaları seviyorum." deyince Hz. Ali şöyle buyurur: "Sen şaşısın. Ya gözün açılacak ya da kör olacaksın sonunda." Ehlibeyti dolayısıyla Ali'yi seviyoruz deyip de onlara düşmanlık edenlerden uzaklaşmayanlar şaşıdır. Hz. Ali'nin dediği gibi böyle durumda olanlar, ya gözleri açılıp aydınlanacak ya da kör olup karanlığa gömülecekler.
Son sözümüz de Alevi toplumunun içinde yer alan ama yaşantısıyla, davranışıyla, giyimi ve kuşamıyla Ehlibeyte süs değil de utanç kaynağı olanlara ve uzaktan yakından alakası olmadığı hâlde kendilerine Alevi diyenlere olacaktır. Alevi olan, yaşamında Ehlibeyti örnek alır. Ehlibeyt niçin dünyaya gelmiştir, niçin bu kadar eziyet ve sıkıntıya katlanmıştır? İnsanlara örnek olmak için değil midir? Ehlibeyt imamları; insanlara ihtiyaç duyacakları her şeyi açıklamış, göstermişlerdir. En iyi ve en doğru şekliyle beş vakit namaz kılmış, Ramazan orucunu tutmuş, hac farizasını eda etmiş ve bu konuda insanlara örnek olmuşlardır. O hâlde bize düşen, Ehlibeyte utanç kaynağı olmak değil; onlara ibadetimizle, yaşantımızla, amellerimizle süs olmaktır. İbadetteki eksikliğin ibadetin kendisi inkâr edilmediği sürece belli bir telafisi ve af yolu vardır. Ama farz olan ibadetleri inkâr etmek, insanı helak eder. Bakınız İmam Cafer-i Sadık (a.s.) gerçek Alevileri nasıl tanımlıyor:
"Adamın biri, İmam Sadık'ın (a.s) huzuruna gelir. İmam, ona hangi kabileden olduğunu sorar. Adam: "Sizin sevenleriniz ve dostlarınızdanım." der. İmam, "Allah Teâlâ ancak kendisine veli (dost) olanı sever. Dostu olana da cenneti vacip kılar. İmam: "Hangi sevenlerimizdensin?" diye sorar. Adam susar ve cevap vermez. O sırada Sudeyr Essayrafi, İmam'a: "Sizin sevenleriniz kaç kısımdır?" diye sorar. İmam: "Üç kısımdır" diye buyurur. "Bir kısmı bizi görünüşte sever; ancak gerçekte bizi sevmezler." İkinci grup ise kalpte gizli olarak bizi sever ama açıkta sevmezler. Üçüncü grup bizi gizlide ve açıkta sever. İşte onlar tatlı ve afiyetli sudan içen en üstün örneklerdir. Kur'an-ı Kerim'in, hakikatini, bütün sebeplerin sebebini bilen onlardır. Onlar, en üstün örneklerdir. Fakirlik, yoksulluk ve her türlü zorluklar hızlı koşan atın maksadına ulaşmasından onlara daha çabuk ulaşır. Zorluklar çekerler, korku ve ıstırap içinde olurlar. Devamlı imtihanlarla karşılaşırlar. Bazıları yaralanır, bazılarınınsa başları bedenlerinden ayrılır. Onlar, uzak beldelere dağılmışlardır. Allah Teâlâ, onların hürmetine hastaya şifa verir, yoksulu zengin eder. Onların hatırı için zafere ulaşırsınız, rahmet yağmuru yağar ve rızıklanırsınız. Onların sayısı çok azdır. Ama Allah Teâlâ'nın yanında değerleri çok fazladır. Bir kısmı ise bizi görünüşte değil içlerinden severler.
En düşük derecede olan birinci kısımdakiler, bizi görünüşte severler ve bize karşı padişahlar gibi davranırlar. Dilleri bizimledir, fakat kılıçları bize karşıdır.
Üçüncü derecedekiler, bizleri görünüşte değil de içlerinden severler. Kendi canıma ant olsun, eğer bizi görünüşte değil, içlerinden sevselerdi gündüzlerini oruç tutarak ve gecelerini teheccüd ve ibadet ederek geçirirlerdi. Böyle olanların dünyayı terk ettikleri yüzlerinden belli olur. Onlar barış ve itaat ehlidirler. "
İmam'ın (a.s) bu sözleri üzerine, o adam, "Ben sizi hem görünüşte ve hem de gizlide sevenlerdenim" dedi. İmam, "Bizi hem görünüşte ve hem de içlerinden sevenlerin bir takım belirtileri vardır. Onlar o belirtilerle tanınırlar" buyurdu.
Adam "O belirtiler nedir?" diye sorması üzerine, İmam şöyle buyurdu:
"O belirtiler can dostlarımızın sıfatlardır. İlki, onlar tevhit bilgilerini gerektiği gibi bilenlerdir. Daha sonra imanın sınırlarını, hakikatini, şartlarını ve tevilini bilmişlerdir." (Tuhafül ukul Bin Şabet El Harrani)
GADİR-İ HUM BİAT'I Allah Resulü'nün, ister hac sırasında, ister Gadir-i Hum'da, isterse Medine dönüşünde okuduğu bütün hutbelerde, Ehl-i Beyt'ini ümmete hatırlatıp Kur'an-ı Kerim'in yanı sıra Ehl-i Beyti'ni de ümmete ağır ve paha biçilmez bir emanet olarak bıraktığını ve onlara sarıldıkları müddetçe asla dalalete düşmeyeceklerini ve bu ikisinin kıyamete kadar birbirinden asla ayrılmayacaklarını vurgulamıştır.Gadir-i Hum'da Okuduğu Hutbe: Hac amelleri sona erip Mekke'den ayrıldıkları bir sırada, Mekke yakınlarında yolların birbirinden ayrıldığı nokta olan "Gadir-i Hum" mevkiinde okunmuştur.
Hicretin onuncu yılında, Zilhiccet-il Haram ayının on sekizinde Resulullah (s.a.a) vedâ haccından dönerken Gadir-i Hum bölgesinde, Cuhfe ismindeki bir menzilde, Medine, Mısır ve Şam (Suriye) yollarının ayrımında Resul-ü Ekrem'e (s.a.a) şu ayet nazil oldu:
"Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer (bu görevi) yapmayacak olursan, O'nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır." (Maide, 67)
Bu ayet indikten sonra, Resul-i Ekrem (s.a.a) kervanlara durmalarını ve oracıkta bineklerinden inmelerini emretti. İleridekileri çağırttı, geride kalanlar da gelip yetiştiler.
Sonra ashabını, dağılmamaları için oradaki dikenlerin gölgesinde gölgelenmekten alıkoydu, ağaçların dibini de diken, çör-çöpten temizlemelerini buyurduktan sonra halkı cemaat namazına davet etti.
Ashap bir diken ağacının dalları üzerine elbiseler atarak Resulullah (s.a.a) için bir gölgelik hazırladılar. O hazret öğle namazını o yakıcı sıcaklıkta, o cemaatla birlikte kıldıktan sonra, hutbe için ayağa kalktı. Allah'a hamd u senâ ve insanlara öğüt ve nasihatte bulunduktan sonra şöyle buyurdu:
"Yakında ben (İlahî) davete icabet edeceğim; (dünyadan göçüp gideceğim). Ben de, siz de Allah katında sorumluyuz. O gün siz Allah'a ne cevap vereceksiniz?" Oradakiler hep bir ağızdan:
"Senin risaletini tebliğ ettiğine, bize nasihat edip hayrımızı istediğine tanıklık edeceğiz; Allah seni hayırla mükafatlandırsın!" diye cevap verdiler. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a), "Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in onun kulu ve peygamberi olduğuna, cennet ve cehennemin hak olduğuna şehadet ediyor musunuz? diye sorunca da insanlar, "evet" dediler. "Bütün bunlara tanıklık ederiz." Bu defa da, "Benim sesimi duyuyor musunuz?" diye sordu. Buna da "evet" cevabını verdiler.
Bunun üzerine Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdu:
"Ey insanlar! Ben sizden önce, sizden ayrılacağım ve siz Kevser Havuzu'nun başında bana geleceksiniz. O öyle bir havuzdur ki, genişliği Basrâ'dan San'â'ya kadardır. O havuzun kenarında, gökteki yıldızların sayısınca gümüş kadehler vardır. Ben orada, sizin aranızda emanet bıraktığım iki paha biçilmez şeyi soracağım. O halde benden sonra o iki şeye nasıl davranmanız gerektiğine dikkat edin!"
Bu arada halkın içinden biri seslenerek, "Ya Resulullah! O iki paha biçilmez şey nedir?" diye sordu. Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdu:
"Onlardan biri, bir tarafı Allah'ın elinde ve diğer tarafı ise sizin elinizde olan Allah'ın Kitabı'dır. Ona yapışın; sapmayın ve değiştirmeyin; diğeri ise, İtretim olan Ehl-i Beytim'dir. Latif ve her şeyden haberdar olan (Allah), bu ikisinin (Kevser) Havuzu'nun başında bana ulaşıncaya kadar birbirinden ayrılmayacağını bildirdi. Ben Allah'tan bunu istedim. O halde, o ikisinden öne de geçmeyin, arkaya da kalmayın; yoksa helak olursunuz. Onlara bir şey öğretmeye kalkışmayın; çünkü onlar sizden daha bilgilidirler."
Sonra şöyle devam etti:
"Benim müminlere kendi nefislerinden daha evla ve üstün olduğumu (onlar üzerinde tasarruf ve yetki sahibi olduğumu) bilmiyor musunuz?"
Halk "Evet, ya Resulullah biliyoruz!" diyince şöyle buyurdu:
"Benim her mümine kendi nefsinden daha evla olduğumu bilmiyor musunuz?" Halk yine "evet, biliyoruz ya Resulullah!" dediler.
Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) Ali'nin elinden tutarak koltuğunun altındaki beyazlık görününceye kadar kaldırıp şöyle buyurdu:
"Ey insanlar! Allah benim mevlamdır, ben de sizin mevlanız-efendinizim. O halde ben kimin mevlası isem, bu Ali de onun mevlasıdır." "Allah'ım! Onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol. Ona yardım edene yardım et, onu yalnız bırakanı yalnız bırak. Ona muhabbet edene muhabbet et, ona buğz edene buğz et." Sonra şöyle buyurdu: "Allah'ım sen de şahid ol"
Ravi der ki, daha bu ikisi (Resulullah ve Ali) birbirinden ayrılmamıştı ki şu ayet nazil oldu: "Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçip-beğendim." (Mâide/3)
Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Dini mükemmelleştiren, nimetleri tamamlayan, benim risaletimden ve Ali'nin velayetinden hoşnut olan Allah en yücedir."
Bu törenin ardından Ömer b. Hattab Hz. Ali'yi görerek şöyle dedi: "Ey Ebu Talib oğlu, ne mutlu sana! Erkek ve kadın her mu'minin velisi-efendisi oldun."
Bunun üzerine bütün Müslümanlar Hz. Ali'nin huzuruna gelerek itaatlerini belirtip kendisine biat ettiler.
Bu hutbeyi duyan Elhars bin Numan elfahri adında biri merkebine binip Hz. Peygamberin huzuruna gelip şöyle der: "Ey Resulullah bize emrettiğin şekliyle Allah'ın birliğine, ve senin onun kulu ve resulü olduğuna şehadet getirdik. Emrettiğin gibi beş vakit namazımızı kıldık. Emrettiğin şekliyle zekatımızı'da verdik. Emrettiğin gibi Ramazan'da orucumuzu'da tuttuk. Emrettiğin gibi hacca'da gittik. Bütün bunlara rıza göstermeyerek amcan'nın oğlu Ali'yi elinden tutarak: "Ben kimin mevlası isem, bu Ali de onun mevlasıdır." "Allah'ım! Onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol " Dedin. Bu (emir) sendenmi Allah'tan mıdır? "
Bunun üzerine" Resulullah (s.a.a)Bu (emir) Allah'tandır" diye buyurur.
Bunun üzerine elHars hiddetle "Ey Allah'ım Muhammed yalancı ise Gökten başına taş düşür'ki kendisinden sonrakilere ibret olsun. Eğer Muhammed sadık ise başıma Gökten taş düşür'ki benden sonrakilere ibret olayım"der.
Sözlerini tamamlamadan yüce Allah kendisi'nin başına taşlar düşürür, ve ölü olarak yere yıkılır.
Bunun üzerine Resul-i Ekrem'e (s.a.a) şu ayet nazil olur: "Bir soran inecek azabı sordu: İnkârcılar için;ki onu savacak yoktur." (elMeâric/1/2)
Kaynaklar: Alleme Emini'nin ELGADİR Kitabı ve gösterdiği sayısız Sünni kaynak.Bu kaynaklardan bir kaçı Belazuri ( ölm. Hicri. 279) Ensab-ul Eşraf ta. İbn-i Kuteybe ( Ö.h. 276) el-Mearif ve el- imame ve s-Siyase de. Taberi ( . h. 310) bu konu ile ilgili özel kitabında. İbn-i Zulak-i Mısri ( . h. 387) Tarih-i Bağdat ta. Hatib-i Bağdadi (Ö.h. 463) Tarih kitabında. İbn-i Abdulbirr ( . h. 463) el- stiab de Şehristani (Ö.h. 548) el-Milel ve n-Nihal de. İbn-i Asakir (Ö.h. 571) Tarih-i Dimaşk te. Yakut-i Himvi (Ö.h. 626) Mucem-ul Udeba da. İbn-i Esir (Ö. h. 630) Üsd-l Gabe de İbn-i Ebil Hadid (Ö. h. 656) Şerh-i Nehc-Ül Belaga da. İbn-i Hallikan (Ö. h. 681) Vefeyat-ul Ayan da. Yafii (Ö.h. 768) Mirat-ul Cinan da. İbn-i Şeyh el-Belevi (Ö. h. 605) Elif-Ba da. İbn-i Haldun (Ö. h. 808) Mukadime de. Şemsuddin-i Zehebi (Ö. h. 748) Tezkiret-ul Huffaz da. Nuveyri (Ö. h. 833) Nihayet-ul Ereb Fi Funun-il Edeb de. İbn-i Hacer-i Askalani (Ö. h. 852) el- sabe ve Tehzib-ut Tehzib adl kitaplar nda. İbn-i Sabba - Maliki (Ö. h. 855) el-Fusul-ul Muhimme de. Makrizi (Ö. h. 845) "el-Hutat-ul Makriziyye"de. Celaleddin-i Suyuti (Ö. h. 910) bir çok kitab nda. Kirmani-i DimaŞki (Ö. h. 1019) Ahbar-ud Duvel de. Nuruddin-i Halebi (Ö. h. 1055) Siret-ul Halebiyye de ve daha yüzlerce eserde
Şeyh Abdullah Behrani, kendi senediyle sahabenin büyüklerinden olan Cabir İbn-i Abdullah-i Ensarî'den şöyle rivayet etmiştir: Rahman ve Rahim Allah'ın adıyla. Resulullah'ın (s.a.a) kızı Fatıma'nın (s.a) şöyle buyurduğunu duydum:
"Bir gün babam Resulullah (s.a.a) benim evime geldi ve: "Es-selamu aleyki ya Fatıma" (sana selam olsun ey Fatıma). dedi. Ben: "Aleyke's-selam" dedim. (Babam Resulullah): "Vücudumda bir bitkinlik hissediyorum" dedi. Ben: "Allah seni bitkinliğe karşı korusun" dedim. Sonra: "Kızım, Yemen malı olan abâyı getir ve benim üzerime ört" dedi. Ve ben o abâyı getirip üzerine çektim. Bu sırada onun yüzünün dolunay gibi parladığını gördüm.
Biraz geçmeden oğlum Hasan da geldi ve: "Es-selamu aleyki ya ümmah" (yani sana selam olsun ey annem). dedi ve ben: "Aleyke-s selam ey benim gözümün nuru ve kalbimin meyvesi" dedim. O: "Anne! Ben burada bir güzel koku hissediyorum; bu koku ceddim Resulullah'ın (s.a.a) kokusuna benziyor" dedi. "Evet, ceddin kisânın (abânın) altındadır" dedim. Hasan abâya doğru giderek: "Es-selamu aleyke ya ceddah. Ey Resulullah, benim de abânın altına girip senin yanında bulunmama izin verir misin?" dedi. Peygamber (s.a.a): "Aleyke-s selam ey benim çocuğum ve havuzumun sahibi, evet izin veriyorum" dedi. Hasan da Peygamber (s.a.a) ile birlikte abânın altına girdi.
Az geçmeden oğlum Hüseyin içeri girdi ve: "Es-selamu aleyki ya ümmah (ey anne)." dedi. Ve ben: "Aleyke-s selam ey benim oğlum ve güzümün nuru ve gönlümün meyvesi" dedim. Hüseyin: "Anne, ben burada bir güzel koku hissediyorum; ceddim Resulullah'ın kokusuna benziyor" dedi. "Evet, dedim, ceddin ve kardeşin abânın altında bulunuyorlar" dedim. Hüseyin abâya doğru yaklaşarak: "Es-selamu aleyke ya ceddah, Es-selamu aleyke ya menihterahullah (sana selam olsun ey büyük babam, sana selam olsun ey Allah'ın seçkin kıldığı kimse). Benim de sizinle beraber abânın altına girmeme izin verir misiniz?" dedi. Peygamber (s.a.a): "Aleyke's-selam ey evladım, ümmetimin şefaatcısı, evet izin verdim. diyerek karşılık verdi." Hüseyin de kisânın altına girdi.
Bu esnada Ebu-l Hasan Ali İbn-i Ebu Talib (a.s) geldi. Ve: "Es-selamu aleyki ya binte Resulullah" dedi. (Yani, sana selam olsun ey Resulullah'ın kızı.) Ben de: "Aleyke's-selam ya Ebe-l Hasan ve ya Emir-el Müminin" diye cevap verdim. Sonra: "Ben burada güzel bir koku hissediyorum; bu koku amcam oğlu ve kardeşim Resulullah'ın kokusuna benziyor" dedi. "Evet" dedim. "Peygamber, çocuklarınla birlikte kisânın altındalar." Ali de abâya doğru ilerleyip: "Es-selamu aleyke ya Resulullah. Benim de sizinle birlikte kisânın altına girmeme müsaade eder misiniz?" dedi. Resulullah (s.a.a): "Ve aleyke's-selam ya Ali ve ya vasiyyi ve halifetî ve sahib-e livaî. (Yani, sana da selam olsun ey benim kardeşim ve ey benim vasim ve halifem ve bayraktarım.) Sana da izin verdim." buyurdu.
Sonra ben abâya doğru geldim ve: "Es-selamu aleyke ya ebetah, ya Resulullah (yani, sana selam olsun ey babam, ey Allah'ın Resulü), acaba benim de sizinle birlikte abânın altında olmama izin verir misiniz?" dedim. Resulullah (s.a.a): "Ve aleyki's-selam ya bintî veya biz'atî ve ezintu leki (yani, sana da selam olsun, ey benim kızım ve ey benim vücudumun bir parçası, sana da izin verdim)" diyerek cevap verdi.
Ben de abânın altına girdim. Hepimiz abânın altına toplandığımızda babam Resulullah (s.a.a) abânın iki yanından tutup sağ eliyle göğe taraf işaret ederek dedi ki:
"Ey Allah'ım bunlar benim Ehl-i Beyt'im ve benim özel yakınlarımdır. Bunların eti benim etimdendir ve kanları benim kanımdandır; bunları inciten şey, beni de incitir ve bunları üzen beni de üzer. Ben bunlarla savaşanlarla savaşırım ve bunlarla sulh içinde olanlarla sulh içindeyim; bunların düşmanlarına düşmanım ve bunları sevenleri severim; bunlar hakikaten bendendirler ve ben de bunlardanım; Allah'ım, kendi rahmet ve bereketini, ihsan ve bağışını bana ve bunlara indir ve bunlardan her türlü pisliği gider ve bunları tertemiz kıl."
Allah (azze ve celle) buyurdu ki: "Ey benim meleklerim ve ey göklerde bulunanlar, bina edilmiş gökyüzünü ve döşenmiş yeryüzünü ve aydınlatan ay ve ışık saçan güneşi, dönen her feleki (gezegeni), akan denizi ve dolaşan gemiyi,sadece kisânın altında olan bu beş kişinin muhabbeti için yarattım.
Cebrail-i Emin: "Ya Rabbî, abânın altında bulunanlar kimlerdir?" diye sordu.
Allah (azze ve celle): "Onlar, Peygamberin Ehl-i Beyt'i ve risaletin madenidirler; onlar, Fatıma ve babası ve kocası ve çocuklarıdır." buyurdu.
Cebrail: "Ya Rab, yere inip onların altıncısı olmama izin verir misin?" dedi.
Allah (Teala): "Evet izin verdim" dedi.
Bu vakit Cebrail-i Emin de yere indi ve:
"Es-selamu aleyke ya Resulullah (selam olsun sana ey Allah'ın Resulü), yücelerin en yücesi olan Yüce Allah sana selam gönderiyor, güzel tebrik ve ikramını sana sunuyor ve sana buyuruyor ki:
"İzzet ve celalime andolsun, ben bina edilmiş gökyüzünü ve döşenmiş yeryüzünü ve aydınlatan ayı ve ışık saçan güneşi ve dönen her feleki (gezegeni) ve akan her denizi ve dolaşan her gemiyi sadece sizin hatırınız, sizin muhabbetiniz için yarattım."
Allah Teala benim de sizinle birlikte olmam için izin verdi. "Ya Resulullah, sen de izin veriyor musun?" dedi.
Resulullah şöyle buyurdu: "Ve aleyke's-selam ya emine vahyillah, innehu na'am kat ezintu lek (yani sana da selam olsun ey Allah'ın vahyinin emini, evet sana izin verdim."
Bunun üzerine Cebrail de bizimle birlikte abânın altına girdi ve babama dedi ki: "Allah size şöyle vahyetmiştir: Gerçekten Allah istiyor ki , siz Ehl-i Beyt'ten her türlü pisliği gidersin ve sizleri tertemiz kılsın."
Bu sırada Ali: "Ya Resulullah, bizim bu abânın altında oturmamızın Allah indindeki fazileti nedir?" diye sordu.
Peygamber şöyle buyurdu: "Beni hak olarak peygamberlikle gönderen ve insanların kurtarıcısı olarak beni risaleti için seçen Allah'a andolsun ki, bizim bu haberimiz (böylece kisânın altında toplanmamızla ilgili olay), yeryüzünde içerisinde takipçilerimizden ve dostlarımızdan bir topluluğun bulunduğu herhangi bir toplantıda söylenecek olursa, onlar dağılıncaya kadar mutlaka onlara rahmet iner ve melekler onların etrafını sarar ve onlara Allah'tan bağış dilerler."
Ali: "O halde Allah'a andolsun ki, biz saadete kavuştuk ve Kâ'be'nin Rabbine and olsun ki, bizim takipçilerimiz de mutluluğa kavuştular."
Tekrar Peygamber: "Ey Ali, beni hak üzere peygamber olarak gönderen ve insanların kurtarıcısı olarak risaleti için beni seçen Allah'a andolsun ki, bizim bu haberimiz bizim takipçilerimizden bir topluluğun bulunduğu herhangi bir mecliste söylenirse ve onların içerisinde müşkülü olan birisi olursa onun müşkülünü Allah mutlaka giderir; onların içerisinde gamlı biri olursa Allah onun gamını bertaraf eder ve onların içerisinde bir ihtiyacı olan olursa Allah onun ihtiyacını giderir." dedi.
Bunu duyunca, Ali: "O zaman Allah'a andolsun ki, biz mutluluk ve saadete kavuştuk ve Kâ'be'nin Rabbine andosun ki bizim takipçilerimiz de dünya ve ahirette mutluluk ve saadete kavuştular" dedi.
Allah (cc) Kuran'ı Kerim'de Ehlibeyti tüm günahlardan masum kılmıştır. "Allah, ancak ve ancak siz Ehlibeyt'ten her türlü çirkinliği defetmeyi ve sizi tertemiz kılmayı diler." (Ahzab 33) Kuran'ı Kerim'de ki bu ayet Ehlibeyt'in tamamen günahlardan masum olduklarına delildir. Bazı kesimler Ehlibeyt'i bizim gibi beşer olarak kabul edip onların hata yapıp günah işleyebileceklerine inanmaktadır. Biz Aleviler kesinlikle başta Hz. Muhammed (s.a.a.v) olmak üzere Hz. Fatıma (a.s) ve on iki imamlar (a.s)'in tümünün günahlardan masum olduklarına inanırız.
Dediğimiz gibi bir kesim, peygamberin bile günah işleyebileceğine inanmaktadır. Oysaki Kuran'ı Kerim'in bazı ayetlerini görmezden gelen bu kişiler Muaviye'nin siyasetini gütmektedir. Peygamberimiz hakkında Allah (cc) şöyle buyurmaktadır: "Battığı zaman yıldıza and olsun ki, arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve batıla inanmadı; o arzusuna göre konuşmaz." ( Necm 1-3) Arzusuna göre konuşmayan peygamber, ayetin devamında bakın nasıl konuşmakta: "o (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir." (Necm 4)
Konuştuğu her şey vahiy (1) olan peygamberin hata yaptığını düşünmek büyük bir iftiradır.
Muaviye döneminde uydurulan bir sürü hadis nedeniyle ehli sünnet inancında böyle bir düşünce hakimdir. Oysaki bu ayeti kerime peygamberin tüm sözlerinin vahiy olduğunu kanıtlamaktadır. Zaten günah işleyebilecek birinin peygamber olması düşünülemez.
Şimdi ilk ayete, Ahzab suresini 33. ayetine dönelim.Bu ayette Allah (cc) Ehlibeyti tüm günahlardan ve pisliklerden arındırmak istemiştir. Bu, Allah (cc)'nin yapmak istediği şeydir ve yaratıcının yapmak istediği şey zaten olmuştur. "inneme emruhu İze erde şey en en yekule lehu kün feye kün" (O'nun emri, bir şeyi dilediği zaman, ona ancak "Ol" demesinden ibarettir. O da oluverir.) (Yasin 82) Bu Allah (cc)'nin iradesidir. Yaratıcının iradesi şu an mevcuttur. O bir şeyin olmasını istemişse o şey zaten olmuştur.
" Savvan bin Yahya şöyle rivayet etmişti: Ebu'l Hasan (Ali b. Musa) (as)'a dedim ki: Bana Allah'ın irade etmesiyle kulların irade etmesinin anlamını anlat. Buyurdu ki: kulların iradesi, kalple gerçekleşen dileme ve bundan sonra tezahür eden fiildir. Allah'ın iradesi ise bir şeyi meydana getirmesidir, başka değil. Çünkü Allah düşünmez, yeltenmez ve tefekkür etmez. Bu sıfatlar açısından olumsuzlanır, (nefyedilir) bunlar kulların sıfatlarıdır. Dolayısıyla Allah'ın iradesi fiildir, bundan başka bir şey değildir. Bir şeye lafızsız, dil ile konuşmasız, yeltenmesiz ve tefekkürsüz "ol" der, o da oluverir. Bu oluşun keyfiyeti olmaz.. Nitekim Allah'ın keyfiyeti yoktur."
Eğer yaratıcı onları tertemiz kılmak istemişse; tertemiz kılmış, yaratıcının iradesi olmuştur. Bunu bir kesim kabul etmese de yaratıcı Ehlibeyt'i pak ve tertemiz yaratıp, günahlardan masum kılmıştır. Nitekim ehlisünnet kitaplarını incelediğimizde karşımıza çıkan hadisler, bu inancımızı kanıtlamaktadır: İmam Ali'den naklen Resulullah (saa) şöyle buyurdu: "Allah biz Ehlibeyt' i, zahir ve batin her tür çirkinlikten (günahtan) temizledi ve arındırdı." (2)
Tathir ayeti(Ahzap 33), Ehlibeyt'ten; günah ve hatalardan ibaret olan her türlü kötülük ve çirkinliği gidermeyi gerektiriyor; çünkü en güçlü hasr edatı olan "innema" kelimesiyle temizlenme ve her türlü kötülüğü giderme iradesini belirtiyor.
Zemahşeri diyor ki: Günahtan temizlenme ondan münezzeh kılmaktır. (3)
Ve yine kendi senediyle Said b. Kutade'den şöyle rivayet ediyor: "Allah, ancak ve ancak siz Ehlibeyt'ten her türlü çirkinliği defetmeyi ve sizi tertemiz kılmayı diler" ayetindekiler, Allah'ın kendilerini her türlü kötülükten temizleyip rahmetine has kıldığı bir Ehlibeyt'tir. (5)
İbn-i Atiyye'nin şöyle dediği rivayet edilir: -Tathir ayetinde geçen- rics; günah, azap, necisler ve noksanlıklar için kullanılan bir isimdir; Allah bütün bunları Ehlibeyt'ten gidermiştir. (6)
Dolayısıyla, Tathir ayeti, bu ileri gelenlerin açıklamaları gereğince Ehlibeyt'in masumiyetini, Allah Teala'nın onlardan günahları ve hataları giderdiğini ve her türlü günahtan temizlediğini kanıtlamaktadır.
- - - - - - - -
1-Vahiyin inanışına göre bir düşüncenin ya da bir buyruğun tanrı tarafından peygambere bildirilmesi, içine doğdurulması.
Nusayriler Kimlerdir - Arap Alevileri - Nusayriler Hakkında
Ben Nusayriyim (Arap Alevisiyim), sizlerle inanç ve itikadımız hakkında doğru olanları paylaşacağım.
NUSAYRİLER (ARAP ALEVİLERİ)
ALEVİLİK NEDİR?
Alevilik; Kaynağını Kuran'dan alan, Hz. Muhammed'in (s.a.a.v.) hadisleri ve Ehlibeyt imamlarının (a.s.) öğretileriyle şekillenen İslam'ın özüdür, sırat-ı müstakimdir. Yani doğru ve hak olan yoldur.
Alevilik, Hz. Ali'nin (a.s.) taraftarı (Şiası) olmak demektir. Onun taraftarı olmak demek Hz. Muhammed'in (s.a.a.v.) taraftarı olmak demektir; yani Allah'ın taraftarı olmak demektir. Hz. Muhammed (s.a.a.v.) hadis-i şerifte "Her kim Ali'yi severse, beni sevmiş olur; beni seven de Allah'ı sevmiş olur. Ali'ye kim düşmanlık ederse bana düşmanlık etmiş olur." diye buyurmaktadır. Kur'an, Allah'ın (c.c.) kelamı; Hz. Muhammed (s.a.a.v.) Kuran'ın dili, Hz. Ali (a.s.) de konuşan Kuran'dır. Hadis-i şerifte "Kuran Ali'yle, Ali de Kur'an'la beraberdir. Kıyamet Günü'ne kadar birbirlerinden ayrılmayacaklardır." diye buyrulmaktadır. Hz. Ali (a.s.) Sıffin'de bir hutbesinde "Konuşan Kur'an benim." diye buyurmuştur. Kısaca Kur'an, Hz. Muhammed (s.a.a.v.) ve Hz. Ali (Ehlibeyt) (a.s) birbirini destekleyen, insanın doğru yolda yürümesini sağlayan ana kaynaklardır. Alevilik bu kaynaklara dayandığından hak yoldur.
Hz. Muhammed (s.a.a.v.) amcasının oğlu ve damadı olan Hz. Ali'yi (a.s.) çok severdi ve Hz. Ali, kendisine en yakın kişiydi. Tebük Seferi'ne çıktığında Hz. Ali'yi kendi yerine Medine'de vekil olarak bırakması ona olan güveninin bir göstergesidir.
Hz. Peygamberin Hz. Ali'ye olan sevgi ve güvenini belirleyen birçok hadisi vardır. "Ali bedenimde baş gibidir." "Her nebi için bir vasi ve varis vardır, Ali de benim vasiyyim ve varisimdir." Gadir-i Hum'da "Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır." gibi hadislerle Hz. Ali'yi kendisinden sonra vasi olarak tayin etmiştir. Nusayriler, Hz. Muhammed'in (s.a.a.v.) vasiyetini dinlediği ve ona uyduğu için ALEVİDİR.
"Alevilik" Hz. Ali'ye bağlılıktır, Hz. Ali'nin yandaşı olmaktır, Hz. Ali'yi sevmektir. İsim "Müslümanlık" kimlik "ALEVİLİK" olduğu için Aleviyiz.
Aşağıda yazılanlar okunduğunda neden Alevi olduğumuz daha iyi anlaşılacaktır:
"Selman El Farisi" dedi ki: Resûlullah (s.a.a.v.) imam Ali'ye hitaben : "Bu vasim sırrımın yeri ve terk ettikle-rimin en hayırlısıdır." (Mizanul-itidal, 1/635)
"Hz. Muhammed (s.a.a.v.) Hz. Fatıma'ya: "Senin kocan dünya ve ahirette seyyiddir. Kendisi ashabım içinde İslam'a ilk gelendir. Âlem içinde en fazla ilme sahip olan ve âlem içinde en kuvvetli hilme sahip olandır." (El-istiab,1099 El istiab.1091)
Bir hadisinde (s.a.a.v.) "Dünya ve ahirette bayrağımı Ali taşıyacaktır." demiştir. İbni Abbas diyor ki:
"Ali'nin dört özelliği var ki, başkasında yoktur:
1- Kendisi Acem ve Araptan önce Resûlullah (s.a.a.v.) ile ilk namaz kılandır.
2- Her çarpışmada peygamberin (s.a.a.v.) bayrağı onun elindeydi.
3- Başkaları Peygamberi (s.a.a.v.) terk edip kaçtıklarında ancak kendisi sebat edip Peygamber'in yanında kalmıştı.
4- Kendisi Resûlullahı (s.a.a.v.) vefatından sonra yıkayıp kabrine defnedendir." (El-istiab, 3/1090)
Selman-ı Farisi diyor ki: Resûlullah (s.a.a.v.) şöyle buyurdu: "Ümmetimden Kevser Havuzu'nun başında bana ilk erişecek olan Ali bin ebi Talip'tir." (El istiab.1091)
Resûlullah (s.a.a.v.) bir hadisinde: "Ali'nin yüzüne bakmak ibadettir". (Mizanul itiadal, 1/507)
Zeyd Bin Erkam dedi ki: "Resûlullah (s.a.a.v.) şöyle buyurmuştur: "İslamiyeti ilk iman edin Ali'dir."(Tabakatul kübra, 3/21)
Resûlullah (s.a.a.v.) "Ey Ali razı olmaz mısın ki; Harun'un Musa'ya olan durumu gibi olasın?" Ali dedi ki: "Evet razı olurum ya Resûlullah!" Resûlullah; "Sen öylesin." diye buyurdu.
Hz. Muhammed (s.a.a.v.): "Ben ilmin şehriyim, Ali de onun kapısıdır." (El-istiab, 3/1102)
Hz. Muhammed (s.a.a.v.) "Ali'den ne istiyorsunuz, Ali bendendir, ben de Ali'denim. Ali benden sonra
her müminin velisidir." Ve her defasında "Sen benim dünya ve ahirette kardeşimsin." demiştir. (Mizanul itidal, 1/410-411, El istiab 3/1097-1098)
"Hz. Muhammed" (s.a.a.v.) "Ashabım arasında en doğru hüküm veren Ali'dir." (El-istiab, 3/1102) demiştir.
"Hz. Muhammed" (s.a.a.v.) "Ben kimin Mevlâsı isem Ali onun Mevlâsıdır. Allah'ım ona dost olana dost ol; ona düşman olana düşman ol." (Usulul-ğabe, 3/139)
Resûlullah (s.a.a.v) Beraat (Tevbe) suresini Mekke'de okuması için Ebubekir'i gönderdi. Sonra Hz. Ali'yi arkasından gönderip şöyle buyurdu: "Git Ebubekir'den kitabı al ve Mekke ehline sen oku" Hz. Ali (a.s.), Ebubekir'e yetişip kitabı ondan aldı ve Mekke halkına sureyi kendisi okudu. Bu durumdan müteessir olan Ebubekir Resûlullaha (s.a.a.v.) sordu : "Ya Resûlullah, hakkımda bir şey mi nazil oldu? Resûlullah (s.a.a.v.) şöyle buyurdu: "Hayır, lakin bu sureyi ben ve benim ehlimden birinin okuması için bana emir verildi." (El Hasais emirel müminin Ali bin ebi Talib, 91)
Resûlullah (s.a.a.v.) şöyle buyurur: " Ben ve Ehlibeytim cennette bir ağacız ki dalları dünyadadır. Kim bize tutunursa, Allah'a doğru giden bir yola tutunmuş olur." (Zahairül ukba, 16)
İmam-ı Ali (a.s.) buyurdu ki: Resûlullah bana ahdetti ki: "Seni ancak mümin sever ve ancak münafık buğz eder." (Müsned Ahmet bin Hanbel, 1/95)
Yine Resûlullah (s.a.a.v.) " Ey Ali seni ancak mümin sever ve ancak münafık buğz (kin) eder" (Muntahabul kenz, 5/30)
Ve aynı kaynaktan Resûlullah (s.a.a.v.) şöyle buyurdu: "Mümini tanıtan sıfat Ali Bin Ebi Talib'e duyulan sevgidir." Bizler bu hadislere inandık ve onun için Aleviyiz. Bu hadislerin sayısı çoktur ve istenirse bunlar kitaplar dolduracak kadar çoğaltılabilir. Bu deliller ve hadisler Alevi olması için yeterli sebepler değil mi? Biz bu hadisler ışığında "ALEVİYİZ."
Hz. Ali'nin yüce konumunu biraz daha açmak gerekirse hiç kimseye nasip olmayan özelliklerinden bazılarını belirtmekte fayda vardır.
Hz. Ali Kâbe'de dünyaya gelen tek varlıktır.
Hz. Ali, Hz. Muahmmed'in damadı, âlemlerin seyyidesi olan Hz. Fatıma'nın eşidir.
Hz. Ali Hasan ve Hüseyin'in babasıdır.
Hz. Ali İlk iman eden ve ilk Müslüman olandır.
Hz. Ali ümmetine yol gösteren kişidir.
Hz. Ali, Hz. Muhammed'in soyunu devam ettiren kişidir.
Hz. Ali, Hz. Muhammed'le aynı nurdan yaratılandır.
Hz. Ali, Hz. Peygamberin bayrağını dünya ve ahirette taşıyandır.
Hz. Ali: "Beni kaybetmeden önce bana sorunuz. Vallahi göklerdeki yolları yerdeki yollardan daha iyi bilirim." demiştir. Hz. Muhammed (s.a.a.v.) "Allah'a and olsun ki, ilmin onda dokuzu Ali'ye verilmiştir. Geri kalan onda biri hususunda da Ali insanlarla ortaktır."
Müşriklerle yapılan savaşların kazanılması Hz. Ali'nin kahramanlıkları sayesinde olmuştur. İnsanlık tarihinde en güçlü kişidir.
Hz. Muhammed (s.a.a.v.); "Dünyanın bütün ağaçları kalem, denizleri mürekkep olsa cinleri hesap tutsa insanları da kâtip olsa Kıyamet Günü'ne kadar Ali'nin faziletlerini sayamazlar." diye buyurur.
Hz. Ali'nin bu yüce konumu ile Hz. Peygamberin bu hadisleri, Müslüman insanın "Alevi" olması için yeterlidir. Hz. Muhammed tarafından Hz. Ali'nin bu kadar yüceltildiğini gören ve Hz. Ali'nin faziletlerine şahit olan samimi Müslümanlar Alevi ismini aldı.
Hz. Peygamber de gelecekte olacakları görür gibi seslendi. "Benden sonra karanlık fitneler olacak. Bufitneden 'urvatül vuska'ya tutunan kurtulur." Resûlullaha (s.a.a.v.) 'urvatül vuska' nedir, diye sorulduğunda; o Ali Bin Ebi Talib'tir demiştir. Onun tarafını tutun, o ilk iman edendir ve müminlerin reisidir. (Meşarik Envar El Yakin)
Muhammed ibn-i Nusayr'in isminden türeyen Nusayri sözcüğünün kendileri için kullanılmasını istemediklerinden Türkiye'de genelde "Arap Alevisi" denir. Nusayri ismini kullanmak istememelerinin sebebi Muhammed ibn-i Nusayr'in sadece ehl-i Beyt öğretisini yaymış olmasıdır, yani mezhep kurmamıştır.
Anadolu Aleviliği ile benzer yönü sadece Kur'an-ı Kerim ve Ehl-i Beyt sevgisidir. Caferiyye Şiiliği ile itikadi yönden benzemektedir.
Mezhebin kurucusu ve Muhammed ibn-i Nusayr'in isminden türeyen Nusayri tanımlaması kullanılmaktadır. Ancak, Nusayrilere göre Muhammed bin Nusayr mezhep kurucusu değil, sadece 11. İmam Hasan El Askeri'nin öğrencisi ve Ehlibeyt öğretisini yayan kişidir.
11. İmam Hasan El Askeri'nin öğrencisi Muhammed bin Nusayr'ı (ö. 883) otorite kabul ettikleri için bu adı alırlar. Ancak Nusayriler bu ismi kendileri için asla kullanmazlar.
Dil
Anadilleri Arapçadır. Yaşlı nesil hâlâ Arapça konuşmaktadır.
Türkiye'de ise Hatay'ın katılmasından (1939) sonra doğmuş olan daha genç nesil tarafından Türkçe konuşulmaktadır.
Bugün Arapça ile Türkçenin bir karışımı konuşulur.
İNANÇ VE İTİKAT
Din: Semavi dinlerin sonuncusu ve en mükemmeli, yüce Allah'ın kullarına hidayet için gönderdiği son Peygamber Hz. Muhammed'in (s.a.a.v) bildirdiği "İSLAM" dır. "Allah'ın yanında din İSLAMdır" (Ali İmran 19), "Kim İslam'dan başka bir din ararsa onun dini asla kabul olunmayacak. O, ahirette kaybedenlerden olacaktır." (Ali İmran 85)
İslam: İki şahadete ikrar etmektir. "Eşhedü enla ilahe illellah ve eşhedu enne Muhammeden Resûlullah" Ve Hz. Peygamber'e (s.a.a.v), Yüce Allah tarafından emredileni tatbik etmektir.
İman: Yüce Alah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, ölümden sonra tekrar dirilmeye, Allah'tan başka ilah olmadığına ve Hz. Muhammed'in Allah'ın resulü olduğuna kayıtsız şartsız inanmaktır.
Bunun yanında Nusayrilerin inancında usul beştir. Tevhid, adalet, peygamberlik, imamet ve dirilmedir.
Bunları tahmin ve taklitle değil; delillerle, Kur'an-ı Kerim, Hz. Peygamber ve Ehlibeyt'in hadisleriyle bilmek gerekir.
1-Tevhid: Nusayrilerin İnancında, bütün âlemi Allah yaratmıştır. Allah yalnız ve tektir, ortağı yoktur. "Onun hiçbir benzeri yoktur. Hem o işitir ve görür." (Şura 11) Kur'an-ı Kerim'de Hz. Peygamberine: "Deki; O Allah birdir. Ululuk onda nihayet bulmuştur. Doğmamış, doğurulmamıştır. Onun hiçbir eşi de yoktur."(İhlas Suresi)
2- Adalet: Yüce Allah âdildir, hiç kimseye zulüm etmez. "Senin Rabbin hiçbir yerde zulüm etmez." (Kehf 49) Adaletinin ispatı için de insanlara yalnız ıslahları için emir verir, kötülüklere uğramamaları için de yasak koyar "Her kim iyi iş işlerse kendisi için işler, her kim kötülük yaparsa yine kendine eder, Rabbin kulları hakkında asla zalim değildir."(Fussilet 46)
3- Peygamberlik: Nusayri inancında, yüce Allah, lütuf ve adaletinden doğru yoldan sapmamaları için kullarına peygamberler gönderdi. Peygamberlerin ilki Hz. Adem'dir. Sonuncusu da Abdullah oğlu Hz. Muhammed'dir.
4- İmamet: İnsanların maslahatları için yüce Allah imamlara ilahî bir makam verdi. Her bir Peygamber vefatından önce kendisine bir vasi tayin etti. Peygamberlerin sonuncusu olan peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.a.v) kendisi için on iki vasi tayin etti. "Benden sonra 12 halife olacaktır, hepsi Kureyşten dir."
(Sahihi Buhari 8/105 Sahihi Müslim 3/1452)
Bu imamlar, Peygamberin ümmetine bıraktığı dinî hükümlerin değiştirilmesini ve usulleriyle oynanmasını önlemek için yüce Allah'ın emriyle makam aldı. Yüce Allah İmamları tıpkı peygamberler gibi, insanların kendilerine inanmaları ve tutunmaları için yanılmaktan, hata yapmaktan ve günah işlemekten masum kıldı ve inanırız ki; son zamanda son imam Muhammed el-Mehdi gelecek ve dünyayı nasıl zulüm ve çirkinliklerle dolduysa, adalet ve merhametle dolduracaktır.
5- Mead (Dirilme): Yüce Allah iyilik yapanı iyilikle mükâfatlandırıp, kötülük yapanı da kötülükle cezalandırması için insanları kabirden kaldıracaktır. Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de kıyamet gelecektir. Onun kopmasında şüphe götürecek hiçbir şey yoktur. Allah kabirdekileri kaldıracaktır."(Hac 7)
Yine Kur'an-ı Kerim'de Her kim zerre ağırlığında hayır işlerse onu görecek, zerre ağırlığında şer işleyen de onu görecektir." (Zilzel 7-8)
Nusayrilerin, Kur'an-ı Kerim'de geçen her kelime ve ayete inancı tamdır. "Ey Rabbimiz! Bize indirdiğin kitaba inandık, Resule de uyduk, bu hâlde bizi şahitler ile beraber yaz." ( Ali İmran 53)
Bu beş madde altında topladığımız ana din usulünde filizler (furu-uddiyn) de vardır. Bunlar;
1- Namaz Kılmak: Günde beş vakit namaz kılmaktır. Vakitleri; öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabahtır.
Bu beş vaktin farz rekâtları on yedidir. Yolculuk ve zaruretler de dört rekâtlı namazlar, iki rekât olarak kılınabilir. İsteğe bağlı rekâtlar ise otuz dörttür. Bunlar (Nafile) sünnettir.
2-Oruç Tutmak: Her yıl mübarek Ramazan ayında Kur'an-ı Kerim'in emrettiği şekilde otuz gün oruç tutmaktır.
3- Zekât Vermek: Yılda bir defaya mahsus her kişi malının zekâtını ehline vermesidir. Miktarı gelirinin yüzde beşidir.
4- Hacca Gitmek: İmkânlar çerçevesinde maddî, manevî ve yol emniyeti olması durumunda ömürde bir defa Mekke'ye gidip Beytullahıl Haram'ı ziyaret ve tavaf etmektir.
5- Cihad: İslam dinini müdafaa etmek, bilmek, öğrenmek, öğretmek ve peygamberlerin izini takip etmektir.
6- Marufa Emir (El-emru bil maruf): Her Müslüman kadın-erkek kendi hükmünde olabilecek Müslümanları (ailesi ve yakınları) iyi ve hayırlı işler görmeye davet etmektir.
7- Münkerlere Yasak (En-nehy anil münker): İnsanları kötü işlerden alıkoymak, haramdan sakınmaya davet etmektir.
8- Elvela (Tevella): Yüce Allah'ın tek olduğuna, Hz. Muhammed'in (s.a.a.v) onun peygamberi olduğuna inanmak ve Ehlibeyt imamlarına velayet (bağlılık) etmek ve velayet edenine de veli (kardeşlik) olmaktır. Hz. Muhammed (s.a.a.v) "Mümine vazife olan şey Allah'ın velisini bilip ona velayet etmek, düşmanını bilip de düşmanlık etmektir" buyurmuştur.
9- El-bera (Teberra): Yüce Allah'a, Allah'ın Peygamberine, Peygamberinin Ehlibeytine ve imamlara düşmanlık eden herkesi düşman bilmek ve benliğimizi onlardan arındırmaktır.
Yukarıda yazdığımız gibi dine olan itikadımız Allah'ın kitabı Kur'an-ı Kerim'de geçtiği gibidir. Kur'an-ı Kerim Allah'ın kelamıdır. "Ona ne önünden, ne de ardından batıl gelemez. O, hüküm ve hikmet sahibi, övülmeye layık olan Allah tarafından indirilmiştir." (Fussılet 42)
İSLAMIN ŞARTLARI
Hz. Peygamberimizin hadislerinde Hz. Ali'nin şiası (taraftarı) olarak adlandırılmışız. Hz. Muhammed'den (s.a.a.v.) sonra "Alevi" ismi Hz. Ali'nin yandaşlarına (Şiası) verildi. İslam'ı sevenler İslam'ın şartlarını Hz. Ali ile yerine getirmekten büyük haz duymuşlardır. Hz. Ali, Hz. Peygamberden sonra İslam'ın kurallarını hatasız şekilde yaymıştır. Birçok rivayette İslam'ı sevenler namaz kılmayı Hz. Ali'den öğrenmek istemişlerdir. Namaz kılmaktan zevk almak isteyenler de Hz. Ali ile namaz kılmışlardır. Yüce Allah'ın Kur'an-ı Kerim'de Müslümanlara farz kıldığı ve tediyesini emrettiği vecibelere 'İslam'ın Şartları' denmiştir. Bu İslamî şartlar beştir.
Aşağıda gösterilen farzlar birinin edası durumunda, eda eden kişinin Müslüman olduğuna işaret eden şartlardır.
İSLAMIN BEŞ ŞARTI
Bu beş farizadan birini veya hepsini ancak Müslüman olan biri eda eder.
1- Kelime-i şahadet getirmek
2- Namaz kılmak
3- Oruç tutmak
4- Hacca gitmek
5- Zekât vermek
1-Kelime-i şahadet: "Eşhedü enla ilahe illellah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü " ("Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in onun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ederim")
2-Namaz kılmak: Yüce Allah'ın farz kıldığı İslam'ın şartlarının en önemlisidir. Hz. Muhammed'le (s.a.a.v) ilk namaz kılan Hz. Ali'dir. Kur'an-ı Kerim'de "Namazı dosdoğru kılın, zekat verin, rüku edenler ile beraber rüku edin" (El bakara, 43) der. Ve Kur'an-ı Kerim'de namaza işaret eden ayetler elliden fazladır. Aşağıda namaz kılma şekli gösterilecektir.
3-Oruç tutmak: Yüce Allah'ın farz kıldığı İslam'ın şartlarından biridir. Ramazan ayında oruç tutmak Kur'an-ı Kerim'de: "Ey iman edenler! Sizden evvelkilere oruç nasıl farz edilmiş ise maziden sakınasınız diye size de öyle farz kılındı." (El barka 183.) Oruç, Bakara suresinin 185-187. ayetlerinde de zikredilmektedir.
4 - Hacca gitmek: Yüce Allah'ın ömürde bir defa maddi ve manevi gücü olana farz kıldığı İslam'ın şartlarından biridir. Kur'an-ı Kerim'de "Hac" İbadeti için Ali İmran suresinin 97. Ayetinde "Onda apaçık işaretler ve İbrahim'in makamı vardır. Oraya giren güvenlikte olur. Hac için bir yol bulabilenin Beyti ziyaret etmesi ise, Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır. İnkâr edenlere gelince, Allah'ın âlemlerde hiçbir şeye ihtiyacı yoktur." diye buyurmaktadır. Kur'an-ı Kerim'de "Hac" konusunda ondan fazla ayet vardır.
5 - Zekât vermek: Yüce Allah'ın farz kıldığı İslam'ın bir şartıdır. Müslüman'ın malından gelirinin yüzde beşini zekât vermesidir. Kur'an-ı Kerim'de: "Namazı dosdoğru kılın, zekât verin, nefsiniz için evvelce ne hayır gönderirseniz onu da Allah'ın yanında bulursunuz." (El bakara 110) Kur'an-ı Kerim'de zekâtla ilgili yirmi beşten fazla ayet vardır. Burada İslam'ın beş farzı özetle zikredilmiştir.
Şunu bilmek gerekir ki, Aleviler Müslüman'dır. Alevilikleri ise Hz. Ali'ye yandaşlıkları, taraftarlıkları ve sevgileridir. İmam Hz. Ali, Hz. Peygamberin amcasının oğlu, damadı ve vasisidir. İlk iman eden ve Müslüman olan kişidir.
Rabbimiz Allah'tır. Peygamberimiz Hz. Muhammed'dir. İmamımız Emiyrül Müminin Ali Bin Ebi Talip'tir. İslam dinine zıt olan bütün dinlerden aklanırız. Dini hükümleri İslam Dini Anayasa'sı olan Allah'ın Kitabı Kur'an-ı Kerim, sünneti nebevi ve Ehlibeyt imamlarının rehberliğinde öğrenir ve uygularız.
Müslüman Alevi olarak adlandırılan bizlerin itikadı budur. Alevi kardeşimiz bu bilgiler ışığında büyümüştür. Bizleri daha farklı görenlerin basiretleri bizleri bu şekilde görmekle açılacak ve bizi yanlış tanıyan gözlerin önünden
bizi kapatan perdeler açılacaktır.
Bu bilgiler bizim gerçek kimliğimizi göstermektedir. Bu deyimler asıl inancımızı anlatmaktadır. Bin dört yüz yıldır doğrularla haykıran bu Alevilerin sesi duyulmadı. Kendilerini tanıttılarsa da onları duymak istemeyenler duymadı.
"İnsanlar bilmediklerinin düşmanıdır." hadis-i şerifi insanların birbirlerini anlayamadıkları ve tanıyamadıkları için söylendiğine işarettir.
Yüce Allah bizleri en doğru ve gerçek yola hidayet etmiştir. Bu doğru yolda dünyanın en kutsal inancına, İslam'ın özüne sahip olmakla onurlandırıldık. Çünkü İnsanlığın en kutsal inancını en yüce kaynaklardan öğrendik. Yüce Allah'ın hidayetiyle Hz. Muhammed'in sünnetiyle, Ehlibeytin rehberliğiyle, Müslümanlığın temelinde Aleviliğimizle ne kadar övünsek azdır. Bu kutsal inanca mensup olmakla dünyanın en mesut ve huzurlu kulları olarak ahirette sevinecek ve bahtiyar olacağız. Yüce Allah'ın ve Peygamberinin emrettiği şekliyle Ehlibeyt ipine sımsıkı tutunmaya ve Aleviliğimizin gereklerini yerine getirmeye yüce Allah bizi muvaffak etsin.
Allah'ın rahmeti; Hakkı görüp Hakka tapanlara olsun.
Şunu bilmek gerekir ki, Aleviler Müslüman'dır. Alevilikleri ise Hz. Ali'ye yandaşlıkları, taraftarlıkları ve sevgileridir. İmam Hz. Ali, Hz. Peygamberin amcasının oğlu, damadı ve vasisidir. İlk iman eden ve Müslüman olan kişidir.
Rabbimiz Allah'tır. Peygamberimiz Hz. Muhammed'dir. İmamımız Emiyrül Müminin Ali Bin Ebi Talip'tir. İslam dinine zıt olan bütün dinlerden aklanırız. Dini hükümleri İslam Dini Anayasa'sı olan Allah'ın Kitabı Kur'an-ı Kerim, sünneti nebevi ve Ehlibeyt imamlarının rehberliğinde öğrenir ve uygularız.
Alevi kardeşimiz bu bilgiler ışığında büyümüştür. Bizleri daha farklı görenlerin basiretleri bizleri bu şekilde görmekle açılacak ve bizi yanlış tanıyan gözlerin önünden bizi kapatan perdeler açılacaktır.
Bu bilgiler bizim gerçek kimliğimizi göstermektedir. Bu deyimler asıl inancımızı anlatmaktadır. Bin dört yüz yıldır doğrularla haykıran bu Alevilerin sesi duyulmadı. Kendilerini tanıttılarsa da onları duymak istemeyenler duymadı.
"İnsanlar bilmediklerinin düşmanıdır." hadis-i şerifi insanların birbirlerini anlayamadıkları ve tanıyamadıkları için söylendiğine işarettir.
Yüce Allah bizleri en doğru ve gerçek yola hidayet etmiştir. Bu doğru yolda dünyanın en kutsal inancına, İslam'ın özüne sahip olmakla onurlandırıldık. Çünkü İnsanlığın en kutsal inancını en yüce kaynaklardan öğrendik. Yüce Allah'ın hidayetiyle Hz. Muhammed'in sünnetiyle, Ehlibeytin rehberliğiyle, Müslümanlığın temelinde Aleviliğimizle ne kadar övünsek azdır. Bu kutsal inanca mensup olmakla dünyanın en mesut ve huzurlu kulları olarak ahirette sevinecek ve bahtiyar olacağız. Yüce Allah'ın ve Peygamberinin emrettiği şekliyle Ehlibeyt ipine sımsıkı tutunmaya ve Aleviliğimizin gereklerini yerine getirmeye yüce Allah bizi muvaffak etsin.
Allah'ın rahmeti; Hakkı görüp Hakka tapanlara olsun.
Alevilik; Kaynağını Kuran'dan alan, Hz. Muhammed'in (s.a.a.v.) hadisleri ve Ehlibeyt imamlarının (a.s.) öğretileriyle şekillenen İslam'ın özüdür, sırat-ı müstakimdir. Yani doğru ve hak olan yoldur.
Alevilik, Hz. Ali'nin (a.s.) taraftarı (Şiası) olmak demektir. Onun taraftarı olmak demek Hz. Muhammed'in (s.a.a.v.) taraftarı olmak demektir; yani Allah'ın taraftarı olmak demektir. Hz. Muhammed (s.a.a.v.) hadis-i şerifte "Her kim Ali'yi severse, beni sevmiş olur; beni seven de Allah'ı sevmiş olur. Ali'ye kim düşmanlık ederse bana düşmanlık etmiş olur." diye buyurmaktadır. Kur'an, Allah'ın (c.c.) kelamı; Hz. Muhammed (s.a.a.v.) Kuran'ın dili, Hz. Ali (a.s.) de konuşan Kuran'dır. Hadis-i şerifte "Kuran Ali'yle, Ali de Kur'an'la beraberdir. Kıyamet Günü'ne kadar birbirlerinden ayrılmayacaklardır." diye buyrulmaktadır. Hz. Ali (a.s.) Sıffin'de bir hutbesinde "Konuşan Kur'an benim." diye buyurmuştur. Kısaca Kur'an, Hz. Muhammed (s.a.a.v.) ve Hz. Ali (Ehlibeyt) (a.s) birbirini destekleyen, insanın doğru yolda yürümesini sağlayan ana kaynaklardır. Alevilik bu kaynaklara dayandığından hak yoldur.