Mekzun

Mekzun

Üye
20.10.2010
Er
131
Hakkında

  • İmam Sadık (a.s)'ın Toplumsal Mevkisi

    İmam Sadık (a.s)'ın yaşamış olduğu dönemde yaşayan önemli şahsiyetlerin hiçbirisi onun sahip olduğu yüce makama sahip değildi. İmam Sadık (a.s), kendi döneminde yaşayan insanların kalbinde taht kurmuş ve eşsiz bir makama ulaşmıştı. Dönemindeki müslümanların geneli, hatta gayri müslimler, O'nu nübüvvet sülalesinin bir meyvesi ve ümmetin güvence kaynaklarından biri olarak tanıyorlardı. İmam Sadık (a.s), kendi döneminde Emevi ve Abbasilerin zulümleri karşısında mücadele sembolü olarak tanınmış ve müslümanların bir çoğunun sevgisini kazanarak liderliğe layık görülmüştür.

    İlim ve salahiyet ehli, O'nun simasına baktığında gerçek bir mürşit ve imamla karşı karşıya olduklarını fark ediyorlardı. Siyasi sahnede de durum aynıydı. Özellikle, İmam Sadık (a.s)'ı devamlı gözaltında bulunduran ve ona karşı düşmanlık etmekte elinden geleni yapan Emevilerin son dönemlerinde ve Abbasilerin ilk dönemlerinde herkes imam (a.s)'ı yüce bir mevki sahibi biliyor ve hiçbir şekilde siyaset sahnesinin dışına itilemeyecek faal bir siyasi önder olarak görüyorlardı. Bu öyle aşikar bir gerçekti ki; hiç kimse onu inkara veya ehemmiyetsiz saymağa cüret edemiyordu.

    Eğer İmam Sadık (a.s)'ın yaşadığı tarih kesitini yeniden gözden geçirir ve o günkü toplumun; söz, yazı, düşünce ve tavırları itibarıyla ne durumda olduğunu incelersek, İmam (a.s)'ın dost ve düşman arasında nasıl yüce bir mevkiye ve siyasi nüfusa sahip olduğunu anlarız.

    İmam Sadık (a.s) döneminde, son günlerini yaşayan Emevi devletinin zulmü çoğalmış ve cinayetleri hat hudut tanımaz olmuştu. Bu sırada halkın devlet karşıtı hareketleri sürekli artış kaydediyordu. Emevi ve Abbasi hükümetinin aleyhlerine yapılan kıyamların tarihini gözden geçirdiğimizde; Ehl-i Beytin bu hareketlere önderlik ettiğini görüyoruz. Emeviler aleyhine başlayan ayaklanmalar, Ehl-i Beyt adına başlatıldı. Kıyamı başlatanlar, hedeflerinin hilafeti ehline yani Hz. Fatıma (s.a)'nın soyundan gelenlere vermek olduğunu söylüyorlardı. Bütün bunlara rağmen kıyamlar şiddetlendiğinde, İmam Sadık (a.s)'ın sahne dışında olduğunu görüyoruz. Çünkü O, baştan beri kudret mücadelesi veren bu şahısların sonunun ne olacağını biliyordu. İmam Sadık (a.s), bu sahte sloganların ve hakka büründürülmüş davetin gerçek yüzünün ne olduğunu çok iyi biliyordu. O, sonunda Ehl-i Beytin bu kıyamlara kurban edileceğinin farkındaydı.

    O, sözünde sadık ve asrının geleceğine vakıf birisiydi. Bundan dolayı Alevileri (Ali (a.s)'ın soyuna mensup olanlar) bu aldatıcı şiarlara kanmamaları için uyardı ve İmam bu uyarısında haklı çıktı. Çünkü sonradan İmam Sadık (a.s)'ın dediği her şey gerçekleşmiş oldu.

    İmam (a.s), siyasi kudretten uzak durmasına rağmen bu kudrete sahip olanlar, İmam (a.s)'a alaka duymaktan kendilerini alamıyorlardı. Bütün gözler ve kalpler O'na yöneliyordu. Siyaset kudretini elinde bulunduranlar, İmam (a.s)'ı görmemezlikten gelemiyor ve O'nu siyasi hesaplarının dışına itemiyorlardı. Bundan dolayıdır ki "Ebu Seleme Hilal" gibi Abbasi kıyamının en önde gelen önderlerinden birisi, İmam (a.s)'ın yanına temsilcisini göndererek kendisine biat etmeğe hazır olduğunu belirtiyor. Ama, İmam (a.s) mektubu yakarak onun isteğine müsbet cevap vermiyordu. Bu tip istekler değişik şahıslar tarafından defalarca İmamdan yapılmasına rağmen, İmam Sadık (a.s), Alevilerin hilafeti kabulle ilgili bütün isteklerini reddediyordu. İmam (a.s)'ın bu tavırları O'nun kendi zamanındaki toplumsal mevkisini çok net bir şekilde ortaya koymaktadır.

    İmam Sadık (a.s)'ın amansız düşmanlarından birisi olan Abbasi halifesi Mansur, defalarca İmam (a.s)'ı huzuruna çağırıp, O'nu Abbasiler aleyhine ayaklanan guruplara liderlik etmekle suçlamasına rağmen Alevilerden birisine yazdığı bir mektupta, İmam (a.s)'ın ne derece yüce bir şahsiyet olduğunu söylemekten kendisini alamamıştır. O, mektubunda Alevi seyyide hitaben şöyle yazıyordu: "... Siz Alevilerin içerisinde, Hz. Resulullah (s.a.a)'den sonra, Ali bin Hüseyin (a.s)'dan daha değerli birisi gelmemiştir. O, senin dedenden daha efdaldı. O'ndan sonra sizin aranızda Muhammed bin Ali (a.s)'dan daha hayırlı birisi yoktur. O, senin babandan daha efdaldi. Ondan sonra, O'nun oğlu gibi Cafer-i Sadık (a.s) gibi birisi yoktur. O'da senden daha efdaldir."[1]

    Abbasın torunlarından birisi şöyle bir olay naklediyor: "Mensur'un yanına gittiğim günlerden birisinde onu gözyaşlarıyla sakalları ıslanmış bir halde gördüm. Bana, Acaba akrabalarının başına ne geldiğini biliyor musun? dedi. Ben, Ey Emir ne oldu? O, Onların en büyük, en alim ve en değerlisi vefat etti. Ben, o kimdir? O, Cafer bin Muhammed Sadık, dedi."[2]

    O günkü topluma hakim şartlara ve o günlerden kalma tarihi kaynaklara göz attığımızda, o günkü toplumun ilmi ve içtimai meselelerinde başı çeken İmam Sadık (a.s)'ın sahip olduğu yüce mevkiyi rahatlıkla görmekteyiz. İmam (a.s), kendi zamanındaki toplumsal oluşumlarda mihver konumuna sahipti.



    --------------------------------------------------------------------------
    [1]- Kamil-i İbn-i Esir s. 539, 1358 hicri 1960 miladi.
    [2]- Tarihi Yakubi 3. 119, 1394. h.k., Ahmet bin Yakup.
#26.09.2011 10:33 0 0 0
  • İmam Sadık (a.s)'ın İlmî Mevkisi
    İmam Sadık (a.s) Döneminde İlim Ve Medeniyetin Durumu

    İmam Sadık (a.s)'ın dönemi; İslâmî düşünce, medeniyet ve kültür ile diğer milletlere ait medeniyet, kültür ve inançlar arasında geçen ilmî etkileşim ve gelişim asrı olma özelliğini taşımaktadır. Bu dönemde, tercüme alanında hızlı bir gelişme oldu. Felsefe ve diğer ilimlerle ilgili birçok kitap yabancı dillerden Arapça'ya çevrildi. Müslümanlar bu ilimlere karşı büyük ilgi gösterdiler ve onlarla ilgili tartışma ve araştırmalara daldılar. Birtakım ıslâh ve eklemelerle o ilimlerin genişleme ve derinleşmesine vesile oldular. Böylece İslâm toplumunda, ilmî ve kültürel alanda bir Rönesans dönemi başlamış oldu ve büyük bir hızla yayılan ilmî araştırmalar sonucu Müslümanlar, tıp, astronomi, kimya, fizik, matematik vb. ilim dallarında önemli ilerlemeler kaydettiler. Bu arada mantık, felsefe, düşünce ve inanç ilkelerini ihtiva eden kitaplar Yunanca, Farsça ve diğer dillerden Arapça'ya tercüme edildi ve Müslümanlar yeni felsefî düşünce ve inanç çizgileriyle aşina oldular.

    Açıktır ki, bu medeniyet ve kültür etkileşimi sonuçsuz kalamazdı. Sonuçta Müslümanlar arasında birtakım inkârcılığa dayalı yeni düşünceler, şüpheler ve kelâmî fırka ve inançlar belirmeye başladı. İşte böyle bir hengâmede İslâmî düşünce, kuvvetli inanç mekanizmasıyla bu batıl anlayışlarla savaşa girişmiş, ciddî bir ilmî ve kültürel çekişmeden sonra bütün batıl inançları kendi önünde eğilmeye mecbur etmiş ve sel gibi İslâm toplumuna akan bu batıl anlayışların önüne set çekmiştir. Bu ilmî ve fikrî çekişmeler, etkileşimler ve gelişimler İmam Sadık (a.s) dönemine denk gelmiştir. O dönemde İslâm toplumu değişik sahalarda meydana gelen birçok gelişmeler sonucu siyasî, toplumsal ve ekonomik alanda birçok problemle karşı karşıya kaldı ki bu meselelerin hepsine, İslâm anlayışına göre cevap vermek kaçınılmaz gerçeklerden biriydi. Neticede İslâm alimleri daha faal olmak durumunda kaldılar ve doğal olarak değişik fıkhî mezhepler ortaya çıktı. Bütün bu anlatılanlar göz önüne alındığında, İmam Sadık (a.s) dönemindeki fikrî, kültürel ve ilmî ortamın genel görüntüsünü zihinde canlandırmak mümkündür.

    O dönemin ilmî ve kültürel vaziyetini genel hatlarıyla tanıdıktan sonra şimdi İmam Sadık (a.s)'ın bu ortamdaki etkili rolünü açıklayabiliriz.

    İmam Sadık (a.s)'ın İlmî Makamı
    İmam Sadık (a.s), işte böylesi bir ilmî, fikrî, kültürel ve akidevî çekişmenin yaşandığı bir ortamda hiçbir ilim ve marifet erbabının karşı koyma imkânı olmayan bir dinî lider ve ilim ve irfan makamı olarak kendi ilmî ve akidevî sorumluluklarını yerine getiriyor, ilim ve irfan çeşmeleri fışkıran kimsenin ulaşamayacağı bir zirve misali, kendi dönemindeki ilim ve irfan erbabını marifet ve ilim nuruyla aydınlatıyor ve İslâm binasının sarsılmaz temelini oluşturuyordu.

    Böylece zalimlerin ve birtakım saray kulu tarihçilerin, İmam (a.s)'ın şahsiyetini karalamak için gösterdikleri daimî çabalara rağmen, İmam (a.s)'ın şahsiyeti parlak bir yıldız gibi İslâm semalarında parlamaya devam etmekte ve İslâm dinin ilmî merciliğini korumaktaydı.

    İmam Sadık (a.s), babaları vasıtasıyla Allah Resulü'nden aldığı ilim ve irfan ile ilâhî bir önder olarak dinin korunması ve yayılması hususundaki vazifesini yerine getirmekteydi. O, Mescid-i Nebevî'de büyük bir Ehl-i Beyt okulu kurmak için babası İmam Muhammed Bâkır (a.s) ile birlikte çalıştı. Böylece İmam Muhammed Bâkır (a.s) ve Cafer Sadık (a.s) o dönemdeki fakih, müfessir ve muhaddislerle birlikte çeşitli ilim erbabına İslâmî ilimleri öğretmeye başladılar ve tefsir, hadis, ahlâk ve inanç gibi İslâmî ilimlerin yanı sıra, diğer mevzularda bile o dönemin büyük bilim adamlarının müracaat ettiği yegane merci hâline geldiler. İmam Bâkır (a.s) ve İmam Sadık (a.s) İslâmî ilimleri yaymada o kadar çaba harcamışlardır ki, hiçbir İslâm büyüğünden tefsir, hadis, fıkıh ve ahlâk gibi İslâmî mevzularda bu iki imamdan geldiği kadar bilgi bizlere ulaşmamıştır. Büyük fakihler fıkhı bu iki imamdan öğrenmişlerdir, büyük muhaddisler hadisi bu iki imamdan almışlardır, büyük ilim ve irfan erbabı ilim ve irfan hususunda bu iki imam huzurunda diz çökmüşlerdir. Bu iki imamın gayretleri sonucunda ilim ve marifet ağacı her yere köklerini ulaştırmayı başardı. Bundan dolayı görüyoruz ki dönemin bütün büyük alimleri, fakihleri, muhaddisleri, kelâmcıları, filozofları ve hatta tabiat bilginleri bile, İmam Sadık (a.s)'ın yüce ilmi karşısında saygıyla eğilmiş ve onun ilimdeki yüce mevkiini itiraftan kendilerini alamamışlardır.

    Bizim böylesi bir kısa yazıda, İmam Sadık (a.s)'ın ilmî makamını beyan eden din büyüklerinin ve ilim erbabının söylediklerinin hepsini nakletmemiz imkânsızdır. Bunun kendisi ciltlerce kitap yazmayı gerektirir. Dolayısıyla biz sadece birkaç bariz örneğine işaret etmekle yetineceğiz.

    Ehl-i Beyt mektebinin önde gelen kelâmcılarından olan Şeyh Müfit (r.a) diyor ki: "İmam Bâkır (a.s)'ın vefatından sonra, çocukları arasından İmam Sadık (a.s) imamet makamına ulaştı. İmam Sadık (a.s), ister Şia, ister Sünnî toplumu nezdinde kardeşleri arasında fazilet ve ilim bakımından en iyi, en tanınmış ve en seçkin olanıydı. İmam Sadık (a.s)'dan naklen bütün İslâm âlemine yayılan ilim ve irfan, İmam'ın kardeşlerinin hiçbirinden nakledilmemiştir. Çeşitli görüş ve meşreplere sahip olan hadis bilginleri, İmam'dan ilim istifade eden kimselerin isimlerini kaydederken aşağı yukarı dört bin kişinin adını kendi kitaplarında nakletmişlerdir.[1]

    Yine Ehl-i Beyt mektebinin büyük şahsiyetlerinden Seyyid Muhsin el-Emin diyor ki: "Hafız bin Ukde ez-Zeydî Rical kitabında, İmam Sadık (a.s)'dan hadis nakleden dört bin güvenilir kişinin adını ve yazdıkları eserleri nakletmiştir."[2]

    Yine Necaşî, Rical kitabında Ali bin Veşşa'dan şöyle naklediyor: "Küfe mescidinde dokuz yüz din bilgini gördüm ki hepsi de 'İmam Sadık (a.s) bize şöyle hadis nakletmiştir' diye söze başlıyorlardı. İmam Sadık (a.s) ise şöyle buyuruyordu: 'Benim hadisim babamın hadisidir; babamın hadisi, büyük dedemin hadisidir; büyük dememin hadisi ise, Ali bin Ebu Talib'in hadisidir; Ali bin Ebu Talib'in hadisi ise, Resulullah (s.a.a)'in hadisidir, Resulullah'ın hadisi ise Allah Teala'nın sözüdür.' "[3]

    Yine İbn-i Şehraşub, "Menakıb-ı Âl-i Ebî Talib" adlı kitabında, Ebu Nuaym'in "el-Hilye" adlı kitabından naklen demiştir ki: "Ömer bin Mıkdam şöyle demiştir: 'İmam Cafer Sadık'a baktığımda simasından onun peygamberler sülâlesinden olduğunu anlardım. İçinde onun sözü bulunmayan fıkıh, hadis, nasihat ve hikmet gibi alanlarda yazılan bir kitap yoktur. Mutlaka bu gibi eserlerin tamamı 'Cafer Sadık şöyle buyurmuştur' diye söze başlarlar. Bunu, Ehl-i Sünnet'in önde gelen tefsircilerinden olan Nakkaş, Sa'lebî, Kuşeyrî ve Kazvinî kendi tefsirlerinde nakletmişlerdir.' "[4]

    Yine İbn-i Şehraşub, Ebu Nuaym'in "el-Hilye" adlı eserinden şunları nakletmiştir: "İmam Cafer Sadık (a.s)'dan hadis nakledenler arasında Malik bin Enes, Şu'be bin Haccac, Sufyanî Sevrî, İbn-i Cerih, Abdullah bin Ömer, Ruh bin Kasım, Süfyan bin Uyeyne, Süleyman bin Bilâl, İsmail bin Cafer, Hatem bin İsmail, Abdulaziz bin Muhtar, Veheb bin Halid, İbrahim bin Tahan vb. büyükler bulunmaktadır."

    Sonra İbn-i Şehraşub şöyle devam etmiştir: "Yine Ebu Nuaym demiştir ki: 'Muslim de kendi Sahih'inde İmam Sadık (a.s)'dan hadis nakletmiş ve İmam'ın hadisiyle delil getirmiştir.' "

    Sonra İbn-i Şehraşub başkalarının da; "İmam Malik, Şafiî, Hasan bin Salih, Ebu Eyyub Sistanî, Ömer bin Dinar ve Ahmed bin Hanbel, İmam Sadık (a.s)'dan hadis nakletmişlerdir." dediklerini vurgulayarak Malik bin Enes'in İmam Sadık hakkındaki: "İlim, amel, takva, fazilet ve ibadette, İmam Sadık (a.s)'dan daha üstün birisini hiçbir göz görmemiş, hiçbir kulak işitmemiş ve hiçbir düşünce tasavvur dahi etmemiştir." sözüne yer vermiştir.[5]

    Meşhur tarihçi Yakubî ise, İmam Cafer Sadık'ı şöyle tanıtmıştır: "O, Allah'ın dini konusunda halkın en üstünü ve en bilgilisiydi. O öyle birisiydi ki, ilim ehli ondan bir şey naklettiklerinde; 'Alim şöyle buyurmuştur' diyorlardı." [6]

    "Yirminci Yüzyıl Ansiklopedisi"nin yazarı, Ferid Vecdî ise, İmam Sadık (a.s)'dan bahsederken şöyle demiştir: "Ebu Abdullah Cafer ibn-i Muhammed es-Sadık, İmamiyye mezhebine göre On İki İmamların altıncısıdır. O, Peygamber'in Ehl-i Beyt'inin önde gelen büyüklerinden biridir. Ona konuşmasındaki doğruluğundan dolayı 'Sadık' lakabını vermişlerdir. O, insanların en faziletlilerindendi. Onun kimya dalında birtakım makaleleri vardır."[7]

    Ferid Vecdî sözlerinin devamında şöyle diyor: "İmam Sadık'ın öğrencisi Cabir bin Hayyan, İmam Sadık (a.s)'ın risalelerini içeren bin sayfalık bir kitap yazmıştır. Bu risaleler beş yüz makaleden oluşmaktaydı."[8]

    Ebu'l-Feth Şehristanî ise, "el-Milel ve'n-Nihel" adlı eserinde İmam hakkında diyor ki: "O, din hakkında çok geniş bir ilme sahipti. Hikmette, kâmil edep sahibiydi. Dünyaya ilgisizlik ve isteklerinin önünü almada herkesten ileriydi. O, Medine şehrindeyken kendine meyleden dostlarına ilim ve hikmet sırlarını öğretiyordu. O, daha sonra Irak'a gitmek zorunda bırakıldı. Hükümetin ona olan suizannından dolayı bir müddet Irak'ta nezaret altında kaldı. Oysa o, hükümeti ele geçirmek için hiç kimseyle mücadele etmedi. O, şöyle diyordu: "İlim ve hikmet deryasında yüzen birisinin, kokuşmuş su birikintisine ne ihtiyacı var?! Hakikat kalesinin zirvesine yükselmiş birisinin düşmekten ne korkusu olabilir?!"[9]

    El-Ezher Üniversitesi'nin üstatlarından Muhammed Ebu Zühre, "İmam Sadık" adlı kitabının giriş bölümünde o hazret hakkında şöyle diyor: "Ehl-i Sünnetten yedi alimi tanıtan kitaplar yazdıktan sonra Allah'ın yardımıyla İmam Sadık (a.s) hakkında bir kitap yazmaya karar verdim. Onun hayatına diğerlerinden sonra başlamamın nedeni, onun makamının onlardan eksik olması değildir. Aksine o, onların yedisinin de üstünlüğüne sahip olmakla birlikte onların en üstününden daha üstündür. Ebu Hanife, ondan hadis naklediyor, onu halkın en bilgilisi ve fakihlerin en kapsamlı ilim sahibi olarak görüyordu. İmam Malik, onun hadis ve diğer ilim derslerine hazır oluyordu. Onun Ebu Hanife'ye de üstatlık etme üstünlüğü vardır. Sadece Ebu Hanife ve Malik'in üstatlığını yapması, onun ne kadar büyük bir şahsiyet olduğunu göstermeye yeterlidir. O, bir eksiklikten dolayı kimseden geri bırakılamaz, bir kimse de bir üstünlükten dolayı ondan öne geçirilemez. Bundan daha önemlisi o, ilim, şeref, dindarlık ve takvada Medine'nin büyüğü olan Zeynelabidin'in torunudur. İbn-i Şahabî, Zührî ve tabiînden birçoğu ona öğrencilik etmişlerdir. O, ilim deryasını yarıp safına ulaşan Muhammed Bâkır (a.s)'ın oğludur. Allah Teala onda, Haşimî ve Muhammed (s.a.a)'in Ehl-i Beyti'nden olması hesabiyle hem zatî, hem de izafî şerefi toplamıştır."[10]

    İmam Sadık (a.s)'ın İlmî Mektebi
    Şimdiye kadar anlattıklarımızdan İmam Sadık (a.s)'ın alim, fakih ve muhaddislerin en üstünü, üstadı ve önderi olduğu anlaşılmıştır. Buna binaen demek olur ki, o hazret kendi döneminin imam ve üstadı olduğu gibi bütün asırların da imam ve üstadıdır.

    Yine değindiğimiz üzere, İmam Sadık (a.s) ve babası İmam Muhammed Bâkır (a.s), Medine'de Meccid'ün-Nebi'de Ehl-i Beyt ilim merkezini kurmuşlardır. İmam Sadık (a.s) babasından sonra bu merkezi daha da genişleterek İslâm dinini ve tevhit inancını savunmaya devam etmiştir. İmam (a.s) vasıtasıyla, isimleri rical kitaplarında geçen ve sayısızca eser veren birçok alim, fakih, muhaddis, filozof ve tabiat bilgini yetişmiştir. İmam Sadık (a.s), babaları ve Ehl-i Beyt'ten olan evlâtlarının çabalarıyla, halk gerçek İslâm'a yönelmiştir.

    Şunu da belirtmeliyiz ki İmam Sadık (a.s), kendi görüşüyle hareket eden bir müçtehit değildi, o sadece Peygamber (s.a.a)'in ve Ehl-i Beyt'in Allah Resulü'nden aldığı ilim mirasını taşımaktaydı. Müslümanlar, ondan fetva alıyor ve görüşlerine ittiba ediyorlardı. Onun mektebi, Peygamber'in sünnetlerinin devamı ve vahyin muhtevasının keşfi niteliğindeydi.

    İmam (a.s)'ın döneminde, birçok fıkhî ve itikadî mezhepler ortaya çıkmıştı ki, İmam (a.s)'ın bunlar karşısındaki tavırları, fikrî yönlendirme, ilmî tartışma ve şer'î eleştiri niteliğini taşımaktaydı.

    İmam Sadık (a.s)'ın ilmî çalışmalarında kullandığı yöntemi incelendiğinde başlıca iki hedefi güttüğü anlaşılmaktadır:

    İmam Sadık (a.s)'ın birinci hedefi, kendi döneminde yaygınlık kazanan sapık kelâmî ve felsefî fırkaların tevhide aykırı batıl inançlarına karşı İslâm'ın öz tevhit inancını korumaktı. İmam Sadık (a.s), tevhit inancının asaletini muhafaza edebilmek için tevhit inancıyla ilgili en cüz'î konuları bile açıklığa kavuşturmuştur. İmam Sadık (a.s), tevhit inancını cebir ve tevfiz gibi sapkın düşünce akımlarına karşı savunabilsinler diye, Hişam bin Hakem gibi öğrencilerini felsefe ve kelâmda uzmanlaştırmış, münazara ve tartışma adabını onlara öğretmiştir. İmam Sadık (a.s)'ın, ilmî eserleri ve münazara yöntemine göz atan herkes bu gerçeği net bir şekilde görecek ve gerçek tevhidi tanıma şansı bulacaktır.

    İmam Sadık (a.s), bir taraftan tevhit inancını müdafaa maksadıyla "Deysanî" ve "İbn-i Ebi'l-Avca" gibi küfrün temsilcileriyle fikrî mücadeleye girişirken, diğer taraftan da Ehl-i Beyt'e rablık ve ilâhlık sıfatlarını yakıştıracak derecede ileri giden gulâtla da mücadele etmiştir. İmam (a.s), tevhit çizgisinden dışarı çıkan bu gruplardan berî ve uzak olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Nitekim ilâhî temsilciler olan babaları da onlardan uzak olduklarını daha önceden beyan buyurmuşlardı. Tarih, bu gibi sapık düşünceler karşısında İmam Cafer Sadık (a.s) ve diğer Ehl-i Beyt İmamları'nın takındıkları açık tavırlarıyla ilgili çok net bilgiler bize vermektedir.

    İmam Sadık (a.s)'ın has ashabından olan Südeyr diyor ki: "Ebu Abdullah İmam Cafer Sadık (a.s)'a dedim ki: 'Bir grup, sizin rab olduğunuzu sanıyor ve Kur'ân'daki; 'O, gökte de ilâhtır, yerde de ilâhtır.' ayetini bu manaya tevil ediyorlar.' İmam (a.s) cevaben buyurdu ki: 'Ey Südeyr, benim kulağım, gözüm, derim, etim, kanım ve tüylerim (yani bütün varlığım) onlardan berîdir. Allah Teala da onlardan berîdir. Onlar, benim ve babalarımın dininde değillerdir. Andolsun Allah'a ki, kıyamet gününde bir araya geldiğimizde Allah onlara gazap edecektir.' "[11]

    İlginçtir ki birçok sapık fırka, Ehl-i Beyt adını kullanarak kendi batıl inançlarını kamufle etmeye çalışmışlardır. Allah'a hamdolsun ki, bu fırkaların hepsi yok olup gitmiştir. Bugün Ehl-i Beyt'in sunduğu asil İslâm'ı takip edenler, halis tevhit inancına sahip ve her türlü batıl inançtan uzak, gerçek Ehl-i Beyt dostlarıdırlar. İslâmî mezheplerin en büyüklerinden birini oluşturan Ehl-i Beyt mektebine tâbi olanlar, günümüzde İran, Irak, Lübnan, Hicaz, Pakistan, Hindistan, Türkiye ve diğer birçok mıntıkalarda yaygın olarak yaşamaktadırlar. İslâm'ın özünden ibaret olan bu yol, İmam Cafer Sadık (a.s)'a atıfla Caferî mezhebi, Allah Resulü'nün pak soyundan gelen On İki Pak Ehl-i Beyt İmamlarının imametine inanılması hesabiyle de "İsna Aşerî" (On İki İmamcı) ismiyle anılmış, bu itikadı paylaşanlara da "On İki İmam Şiası" ismi verilmiştir. Ayrıca Türkiye'mizde bu itikat, Ehl-i Beyt evlâtlarından Hacı Bektaş-i Veli hazretlerinin çabalarıyla yaygınlık kazanması nedeniyle "Bektaşîlik" ve keza Ehl-i Beyt soyundan gelen diğer seyyidlerin katkıları nedeniyle de "Alevîlik" isimleriyle de meşhur olmuştur.

    Ehl-i Beyt mektebi taraftarları, Tevhit inancında, fıkıhta ve diğer İslâmî konularda On İki Masum İmam kanalından gelene uymuş ve böylece de tamamen gerçek Muhammedî İslâm yoluna bağlı kalmışlardır. Bu mektebin başlıca özelliklerinden biri de, Ehl-i Sünnet mezheplerince, içtihat ilkeleri olarak kabul gören kıyas, istihsan, sedd-i zerayi gibi ilkeleri reddetmektir. Elbette bu ilkeler, Ehl-i Sünnet mezheplerinin tamamı tarafından da ittifak edilen ilkeler değildir.

    Ehl-i Beyt mektebinde, Kur'ân-ı Kerim ve Peygamber-i Ekrem'in sahih sünneti, fıkhî içtihatta en önemli iki temel kaynak olarak kabul edilir. Akıl ve Ehl-i Beyt alimlerinin icması ise, Kur'ân ve sahih sünnetin açık beyanlarının bulunmadığı yerlerde ikinci dereceden kaynaklar sayılır. Bu mektebin önemli özelliklerinden birisi de, Ehl-i Sünnet mezheplerinin aksine içtihat kapısının kapandığını reddetmesidir. Bu yüzden Ehl-i Beyt mektebinin önde gelen alim, fakih ve filozoflarının İslâm düşüncesinin zenginleştirilmesi ve İslâmî değer ve ilkelerin savunulmasında önemli rolleri olmuştur. Ehl-i Beyt mektebinin önde gelen şahsiyetlerinden olan büyük İslâm tarihçisi Aga Buzurg-i Tahranî (Ö: Hicrî 1389), Ehl-i Beyt mektebi bilginlerinin değişik ilim dallarında yazmış oldukları kitapları tanıtan kapsamlı bir kitap yazmıştır. "Ez-Zarîa İlâ Tesanîf'iş-Şia" ismini taşıyan bu değerli eser, büyük boy olarak 25 ciltten oluşmakta ve 11573 sayfayı içermektedir. Bu büyük eserde Ehl-i Beyt mektebi alimlerinin yazmış oldukları binlerce kitap yazarlarıyla birlikte tanıtılmıştır.

    Irak'ın Necef-i Eşref şehri, Ehl-i Beyt mektebinin en eski ve en büyük ilmî merkezlerinden birisidir. Bu ilim merkezi, bundan takriben bin yıl önce Hicrî-Kamerî 460 yılında vefat eden büyük Ehl-i Beyt fakihi Ebu Cafer Tusî'nin Bağdat'ta bulunan ilmî merkezinin mutaassıp Ehl-i Sünnet gruplarınca tahrip edilerek, Ehl-i Beyt mektebinin ana kaynakları da dahil olmak üzere binlerce cilt ilmî kitabı içeren büyük kütüphanesinin yakılması üzerine oraya zorunlu göç etmesiyle kurulmuş ve günümüze kadar varlığını korumuştur. Tarih boyunca bu ilim merkezinden sayıları yüzlerle ifade edilen büyük fakih, müçtehit, filozof, kelâmcı, ilim ve irfan ehli, dahası beşerî ilimler olan matematik, tıp ve astronomi dalında bile büyük ilim adamları yetişmiştir. Bu merkez bugün de aynı işlevliğini devam ettirmektedir. Türkiye'miz hariç, Ehl-i Beyt mektebi taraftarlarının yoğunlukta olduğu hemen her bölgede devamlı olarak böylesi ilim merkezleri var olmuş, bugün de varlıklarını sürdürmektedirler. Umarız ki, Türkiye'mizde de ilim ve irfanın gelişmesi ve İslâmî kardeşliğin daha da pekişmesi için benzeri ilim merkezlerinin oluşmasına müsaade edilir.

    İmam Sadık (a.s)'ın ikinci hedefi, İslâm dinini yaymak, İslâmî öğretileri daha da pekiştirmek ve gerçek içeriğini ortaya koymaktı. Dolayısıyladır ki, Ehl-i Beyt İmamları'nın hiçbirinden İmam Sadık (a.s)'dan nakledildiği kadar hadis nakledilmemiş ve fıkhî hükümler başta olmak üzere o hazretten İslâmî öğreti ve içeriğine dair gelen açıklamalar hiçbir Ehl-i Beyt İmamı'ndan gelmemiştir. O hazretten gelen hadis ve açıklamaların Ehl-i Beyt mektebine bağlı alimlerce İslâmî hüküm ve öğretileri çıkarmada esas kabul edilmesi ve bu mektebe Caferî mezhebi ismi verilmesi de işte bu yüzdendir.

    Burada şunu da belirtmeliyiz ki, İmam Sadık (a.s) ve diğer Ehl-i Beyt İmamları'nın Allah Resulü'nden naklettikleri hadislerle, fıkhî hükümler, Kur'ân-ı Kerim ve Allah Resulü'nün sünnetinin açıklanması ve genel anlamda İslâmî öğretinin içeriğine dair açıklamaları dört ana kitapta toplanmıştır. Bu kitaplar sırasıyla şöyledir:

    1- el-Kâfi: Ebu Cafer Muhammed Kuleynî Razî'nin (Ö. Hicrî-Kamerî 328, 329). Bu değerli kitap, on altı bin yüz doksan dokuz hadisi içermektedir.

    2- et-Tezhib: Ebu Cafer Muhammed bin Hasan Tusî'nin (Ö. H.K. 460)

    3- el-İstibsar: Aynı zatın.

    4- Men La Yehzuruhu'l-Fakih: Hicrî 381 yılında vefat eden büyük Ehl-i Beyt alimi Şeyh Saduk'un.

    İmam Sadık (a.s)'ın İlimlerinden Bir DemetNe bu makale, ne de yüzlerce başka kitap ve makale, İmam Sadık (a.s)'dan gelen ilim ve maarif deryasını yansıtamaz. Ancak makalemizin hüsnü hatmi olarak o ilâhî hüccetten tevhit, ibadet, ahlâk, toplum, siyaset vb. mevzularda gelen nurlu beyanlarından bir demet sunmakla makalemizi sona erdireceğiz.

    İlmin Değeri:
    İmam Sadık (a.s), Resulullah (s.a.a)'ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "İlim öğrenmek, her Müslüman'a farzdır. Biliniz ki Allah Teala, ilim peşinde olanları sever." [12]

    Yine şöyle buyurmuştur:

    "Peygamberler, Allah'ın kullarına hüccetidir. Allah Teala ile kulları arasındaki hüccet ise akıldır." [13]

    Yine şöyle buyurmuştur:

    "Kim ilim öğrenir, onunla amel eder ve başkalarına öğretirse, melekut âleminde büyük olarak çağrılır ve hakkında: "O, Allah için öğrendi, Allah için amel etti ve Allah için başkalarına öğretti." denir." [14]

    Hadislerin Doğruluğundaki Ölçü
    İmam Sadık (a.s) buyuruyor ki:

    "Allah Teala'nın kitabı ve Hz. Peygamber'in sünneti her şeyin merciidir. Hangi hadis, Allah'ın kitabıyla çelişirse batıldır, yalandır." [15]

    İmam Sadık (a.s), Hz. Resulullah (s.a.a)'ın şöyle buyurduğunu nakledilmiştir:

    "Her hak için bir hakikat ve her doğruluk için bir nur vardır. Öyleyse Allah'ın kitabına uyanı tutun, çelişeni ise atın." [16]

    Tevhit:
    İmam Sadık (a.s)'dan şöyle buyurduğu nakledilmiştir:

    "Birisi, Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s)'ın yanına gelerek dedi ki: 'Ey Müminlerin Emiri, kulluk ederken hiç Rabb'ini gördün mü?' Ali (a.s) cevaben şöyle buyurdu: 'Yazıklar olsun sana! Ben görmediğim Rabb'e kulluk etmem.' Sonra da şöyle devam ettiler: 'O baştaki gözle görülmez; ancak O'nu kalpler iman hakikatleriyle görür.' "[17]

    Yine o hazret şöyle buyurmuştur:

    "Allah Teala, kendisine haksız yere izafe edilenlerden, o izafe edilen şeylerle vasıflandırılmaktan ve mahlukatına benzetilmekten münezzehtir. Bil ki Allah Teala'nın sıfatları, Kur'ân'da belirtilen sıfatlardır. Öyleyse Allah Teala'ya iftira etmeyin, O'nu bir şeye benzetmeyin ve O'nu vasıflandırmakta Kur'ân'ın önüne geçmeyin ki dalâlete düşersiniz." [18]

    Yine şöyle buyurmuştur:

    "Yerde ve gökte olan her şey bu yedi şey dışında olamaz: (Allah'ın) isteği, iradesi, kazası, izni, kitabı ve tayin ettiği süresi. Kim, bunlardan birisini bozacağını zannederse, şüphesiz kâfir olmuştur." [19]

    Yine cebir ve tefviz hakkında kendisinden soru sorulunca şöyle buyurmuştur:

    "Ne cebir doğrudur ve ne de tefviz. Gerçek, bu ikisinin arasında bir şeydir. Doğru olan, budur. Bunu ancak, (Allah Teala'nın ilim verdiği) alim veya onun ilim öğrettiği kimse bilebilir." [20]

    Aydınlatma ve Nasihat:
    İmam Sadık (a.s) ceddi Resulullah (s.a.a)'ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

    "Kim, kendisiyle başkaları arasındaki işlerde insafa riayet ederse, başkalarının işlerinde de onun hâkimliğine rıza gösterilir." [21]

    Yine şöyle buyurmuştur:

    "Ancak üç haslete sahip olan kimse iyiliği emredip kötülükten sakındırabilir: Emir ve nehiy ettiği şeyi bilen, emir ve nehiy ettiği şeyde adil olan, emir ve nehiy ettiği şeyde yumuşak davranan."[22]

    Yine şöyle buyurmuştur:

    "Dünyaya rağbet etmek, gam ve üzüntü doğurur. Dünyaya ilgisizlik ise, kalp ve beden rahatlığına neden olur."[23]

    Yine buyurmuştur ki:

    "İyiliğe emredip kötülükten nehyetmek, Allah Teala'nın hasletlerindendir. Kim, bu iki haslette Allah'ın destekçisi olursa, Allah Teala da onun destekçisi olur; kim de bu hasletlerde O'nu yalnız bırakırsa, Allah Teala da onu yalnız bırakır." [24]

    Yine buyurmuştur:

    "Allah'ı yaratıklarından birinin rızasını kazanmak uğruna gazaplandırmayın, O'ndan uzaklaşarak da halkın dostluğunu elde etmeyin." [25]

    Yine buyurmuştur:

    "Babalarınıza iyilik edin ki, çocuklarınız da size iyilik etsinler. Başkalarının kadınlarına bakmayınız ki, başkaları da sizin kadınlarınıza bakmasın." [26]

    Yine buyurmuştur:

    "Mümin şu sekiz haslete sahip olmalıdır: Buhranda ağır başlı, belâda sabırlı, varlıkta şükredici, Allah'ın verdiği rızka kani, düşmana (bile) haksızlık etmeyen, dostlara yük olmayan, çabasından bedeni yorgun düşen ve insanlara zararı dokunmayan." [27]

    Yine buyurmuştur:

    "En üstün ibadet, Allah'ı tanımak ve O'na tevazu etmektir." [28]

    Yine buyurmuştur:

    "Bana en sevimli kardeşim, kusurlarımı bana hediye eden (hatırlatan) kimsedir."[29]

    Yine buyurmuştur:

    "Güzel huy, dindarlıktır ve rızkı da artırır." [30]

    Yine buyurmuştur:

    "Allah Resulü, bir grubu savaşa gönderdi. Onlar savaşta zafer kazanıp dönünce şöyle buyurdu: 'Aferin olsun sizlere ki küçük cihadı gerçekleştirdiniz, ama büyük cihad sizleri beklemektedir.' Onlar; 'Ya Resulullah, büyük cihat nedir?' diye sordular. Buyurdu ki: 'Nefisle savaşmaktır.' " [31]

    "Ali bin Ömer Şeybanî diyor ki: "Ebu Abdullah (İmam Sadık -a.s-)'ı elinde kürek, yüzü tozlu, topraklı ve anlından terler yüzüne akar bir hâlde tarlasında çalışırken gördüm ve dedim ki: 'Canım sana feda olsun, izin veriniz de yardım edeyim.' İmam (a.s): 'Ben, rızk elde etmek için insanın zahmet çekip güneşin altında terlemesini severim.' dedi." [32]

    Süfyan-i Sevrî şöyle diyor: İmam Sadık (a.s)'ın huzuruna varıp: "Bana sizden sonra sarılacağım (amel edeceğim) bir vasiyette bulunun." diye arz ettim.

    İmam Sadık (a.s); "Ey Süfyan, amel edecek misin?" diye sordu.

    Ben: "Evet, ey Resulullah'ın kızının torunu, amel edeceğim." dedim.

    İmam Sadık (a.s) buyurdular ki:

    "Ey Süfyan, yalancının yiğitliği, kıskancın rahatlığı, sultanların kardeşliği, mütekebbirin dostluğu ve kötü ahlâklının da efendiliği olmaz." İmam (a.s) bunları buyurduktan sonra sustu.

    Ben: "Ey Resulullah'ın kızının torunu, biraz daha nasihat edin." dedim.

    İmam buyurdu ki:

    "Ey Süfyan, arif olman için Allah'a güven. Zengin olman için kısmete razı ol. İmanının artması için halkın sana davrandığı gibi, onlara davran. Günahkârla dost olma. Çünkü, kötü işlerinden sana da öğretir. İşlerinde Allah'tan korkan kimselerle istişare et." İmam (a.s) bunları buyurduktan sonra yine sustu.

    Ben: "Ey Peygamber'in kızının torunu, biraz daha nasihat edin." dedim.

    İmam (a.s) şöyle buyurdu:

    "Ey Süfyan, kim kudretsiz izzet, arkadaşsız çokluk ve malsız heybet istiyorsa, günah zilletinden itaat izzetine geçmelidir." İmam (a.s) bunları buyurduktan sonra yine sustu.

    Ben: "Ey Peygamber'in kızının torunu, biraz daha nasihat edin" dedim.

    İmam (a.s) buyurdular ki:

    "Ey Süfyan, babam bana üç tane öğütte bulundu ve üç şeyden de sakındırdı. Buyurduğu üç öğüt şunlardır: "Ey oğlum, kötü arkadaşla arkadaş olan salim kalmaz. Sözüne dikkat etmeyen pişman olur. Kötü yerlere giren suçlanır."

    Ben: Ey Resulullah'ın kızının torunu, seni sakındırdığı üç şey nelerdir? diye sorunca İmam (a.s) şöyle buyurdu:

    "Babam beni, nimete haset eden, başa gelen musibete gülen ve söz taşıyan kimseyle arkadaş olmaktan sakındırdı." .[33]

    Yine şöyle buyurmuştur:

    "Altı haslet müminde olmaz: Zorluk çıkarmak, hayırsız olmak, haset etmek, inatçılık, yalıncılık ve zalimlik." [34]

    İmam Sadık (a.s) ilim, amel, çaba, cihad ve takvayla dolu bir yaşamdan sonra şu fani yurdu terk ettiler. İmam (a.s), ömrünü ilim ve zühtte, hak ve adaleti savunmada, Allah'a ve hayırlı işlere davette ve kötülüklerden nehyetmekte geçirdi. İmam Sadık (a.s), sadece Allah'a tevekkül eder, bütün zorluklar ve belâlar karşısında sabrederdi. İmam Sadık (a.s), İslâm toplumunu dünya ve ahiret saadetine doğru yöneltmiş, dini savunma ve her türlü sapma ve bidatin önünde durma mantığını bütün nesillere hediye etmiştir. İmam Sadık (a.s), İslâm dininin; kahraman, hamiyetli, güzel ahlâk, güçlü iman ve temiz akide sahibi insanlar yetiştiren bir din olduğunu ilelebet ispatlamıştır. Bu dinin faydalı ilimler sunan, düşünceyi genişleten ve her iki âlemde de hayırlara ulaştıran bir din olduğunu göstermiştir.

    İmam Sadık (a.s) Hicrî-Kamerî 148 yılında Medine-i Münevvere'de Rabb'inin likasına yürüdü ve Bakî Mezarlığı'nda babasının, dedesinin ve amcası İmam Hasan (a.s)'ın yanında defnedildi. Öldüğü günde ve kabrinden diriltileceği günde ona selâm olsun. Onun yolunu takip edip, onun sunduğu hidayetle hidayete erenler, saadet ehlidirler.


    -----------------------------------------------------------------
    [1]- İrşad, s. 370.
    [2]- Ayan-uş-Şia, c. 1, s. 161, Seyit Muhsin el-Emin.
    [3]- Ayan-uş-Şia, c. 1, s. 161, Seyit Muhsin el-Emin.
    [4]- Menakibi Al-i Ebi Talip, 4/247. İbn-i Şehri Aşub.
    [5]- Menakibi Ali Ebi Talip, 4/247. İbn-i Şehri Aşub.
    [6]- Tarihi Yakubi, 2/381, Ahmet İbn-i Ebu Yakup.
    [7]- 20.y.yıl Ansiklopedisi 3/109. Muhammed Ferit Vecdi.
    [8]- 20.y.yıl Ansiklopedisi 3/109. Muhammed Ferit Vecdi.
    [9]- El- Milel ve'n Nihel, c. 1, s. 147.
    [10]- el-İmam es-Sadık s. 3 Muhammed Ebu Zuhre.
    [11]- Usul-u Kafi 1/269, Kuleyni (r.a).
    [12]- Usul-u Kafi 1/30, Kuleyni (r.a).
    [13]- Usul-u Kafi, 1/25.
    [14] - Usul-u Kafi, 1/35.
    [15]- Usul-u Kafi, 1/69.
    [16]- Usul-u Kafi, 1/69.
    [17]- Usul-u Kafi, 1/98.
    [18]- Usul-u Kafi, 1/100.
    [19]- Usul-u Kafi, 1/149.
    [20]- Usul-u Kafi,1/159.
    [21]- Tuhef'ul Ukul, s. 357.
    [22]- Tuhef'ul Ukul, s.385.
    [23]- Tuhef'ul Ukul, s. 385.
    [24]- Vesail üş-Şia, 6/416.
    [25]- Vesail üş-Şia, 6/ 422.
    [26]- Mişkat-ül Envar, s. 161.
    [27]- Tuhef-ul Ukul, 388.
    [28]- Tuhef-ul Ukul,392.
    [29]- Tuhef-ul Ukul, 394.
    [30]- Tuhef-ul Ukul, 401.
    [31]- Vesail eş-Şia, 6/122.
    [32]- El-Kafi, 5/76.
    [33]- Tuhef'ul Ukul, 404, 405.
    [34]- Tuhef'ul Ukul, 405
#26.09.2011 10:32 0 0 0
  • İmam Cafer Sadık (a.s)

    Sadık lakabıyla meşhur olan İmam Cafer b. Muhammed (a.s), beşinci imamın oğludur. Hicretin 83. yılında dünyaya geldi ve (Şia rivayetlerine göre) 148. yılında Abbasi halifesi Mansur'un emriyle zehirletilerek şehit edildi.[1]

    Altıncı imamın imameti devrinde, İslam ülkelerinde çeşitli kıyamlar özellikle Ümeyye oğullarının hükümetini yıkma amacıyla düzenlenen kıyamlar, Ümeyye oğullarını hilafetten düşürüp, soylarını kesmekle sonuçlanan kanlı savaşlar ve beşinci imamın yirmi yıl İslam ve Ehl-i Beyt öğretilerini yayması sonucunda meydana gelen ortam, altıncı imama İslami bilgileri yaymak için daha münasip bir zemin hazırladı.

    Altıncı İmam, Ümeyye oğulları hilafetinin son zamanlarına ve Abbas oğulları hilafetinin ilk zamanlarına rastlayan imameti devrinde hazırlanan fırsatları elden kaçırmayıp dini öğretileri geniş alanda yaymaya başladı. Çeşitli akli ve nakli fenlerde bir çok ilmi şahsiyetler eğitti. Bunların başlıcaları şunlardır: Zürare, Muhammed b. Müslim, Mümin-i Tak, Hişam b. Hakem, Eban b. Teğlib, Hişam b. Salim, Hüreyz, Hişam-i Kelbi Nessabe, Cabir b. Hayyan-i Sufi (kimya alimi) hatta Ehl-i Sünnet alimlerinden olan Süfyan-ı Sevri, Hanefi mezhebinin reisi Ebu Hanife, Kadı Sekuni, Gazi Ebu'l Bahteri gibiler onun öğrenciliğini yapmakla övünüyorlardı. (Hazretin eğitim merkezinden dört bin mühaddis ve bilginin mezun olduğu meşhurdur.)[2]

    Beşinci ve altıncı imamdan rivayet edilen hadislerin sayısı Peygamber-i Ekrem'den (s.a.a) ve diğer on imamdan aktarılan hadislerden daha çoktur.

    Ancak İmam Sadık (a.s) imametinin son yıllarında Abbasi halifesi Mansur'un baskılarına maruz kalarak zor günler geçirdi. Ümeyye oğulları tarafından Şii seyitlere yapılmayan zulümler Abbasiler eliyle yapıldı. Onun emriyle Şiiler grup grup yakalanıp, karanlık hapislerde işkencelerle hayatlarına son verildi. Bir kısmının başını kesip bir kısmını diri diri toprağa gömdürdü. Bazılarını binaların temeline yahut duvarların arasında bırakarak saraylar yaptırdı.

    Mansur, altıncı imamın Medine'de yakalanmasını emretti. (Daha önce Abbasi halifesi Seffah'ın emriyle de yakalanıp Irak'a götürülmüştü. Ondan daha önce beşinci imamla birlikte Dimeşk'e götürülmüştü).

    Bir süre imamı göz altında sakladılar. Defalarca onu öldürmek istediler ve ihanetler ettiler. Bilahare Medine'ye dönüş iznini verdiler. İmam Medine'ye döndü. Denilebilir ki geri kalan ömrünü takiyye ve inzivada geçirdi. Sonunda Mansur'un emriyle zehirlenip şehit edildi.[3]

    Mansur, imamın şahadet haberini alınca Medine'deki valisine mektup yazıp "Başsağlığı dilemek amacıyla İmamın evine git, vasiyetnamesini oku, vasi olarak tanıttığı kimsenin mecliste başını vur" emrini verdi. Elbette Mansur bu oyunla imamet meselesine son vermeği ve Şia adını kökten silmeği amaçlıyordu. Fakat Medine valisi vasiyeti okuyunca Halifenin planının tam tersine beş kişinin vasi tayin edildiğini gördü. Bunlar, Halifenin kendisi, Medine valisi, büyük oğlu Abdullah Efteh, küçük oğlu Musa ve Hamide idiler. Böylece Halifenin planı suya düşmüş oldu.[4]



    ----------------------------------------------------------------
    [1]- Usul-u Kafi, c.1, s.472. Delail-ul İmame, s.111. İrşad-ı Müfid, s.254. Yakubi Tarihi, c.3, s.119. Fusul-ul Mühimme, s.212. Tezkiret-ul Havas, s.346. Menakıb-ı İbn-i Şehraşub, c.4, s.280.
    [2]- İrşad-ı Müfid, s.254. Fusul-ul Mühimme, s.204. Menakıb-ı İbn-i Şehraşub, c.4, s.247.
    [3]- Fusul-ul Mühimme, s.212. Delail-ül İmame, s.111. İsbat-ül Vasiyye, s.142.
    [4]- Usul-u Kafi, c.1, s.310.
#26.09.2011 10:26 0 0 0
  • VAKİT ÇOK GEÇ
    Vakit çok geç. Her şey için çok geç kaldım, diye söylendi. Etrafında onu duyacak kimse yoktu; ama birisi onu duymuş gibi irkildi. Sağına baktı sonra soluna. Kimsecikler yoktu. Mevsim sonbahardı ve içinde bir tedirginlik vardı.
    Adı Bedir'di. Toprak bir evin içinde doğmuştu. Babası, ona "Bedir" ismini yüzü aydın olsun, diye vermişti. Islak toprak kokusunu çok severdi. Annesi her gün duvarları ve yeri ıslatırdı, sonra yeri süpürürdü. Toprak kokusunu sevmesinin kaynağı belki buydu.
    Babası Kamil Ağa, evin geçimini sağlamak için sabahın köründe kalkar, namazını kılar sonra tarlasına giderdi. Yazın sıcağı, kışın soğuğu demez, çalışırdı. Ağzından güzel sözler dışında söz çıkmazdı. İşler kötü gitse de onda bir hikmet arar, sabrederdi. Başından ne felaketler geçmişti ne acılar yaşamıştı. Bir seferinde ölümden dönmüştü. Buna rağmen Allah'a şükür etmekten kendini alıkoymamıştı. Son nefesini verirken bile Allah'ı tespih ediyordu.
    Artık çok geç, diye içinden geçirdi ve derin bir nefes çekti. Biraz olsun babasına benzememişti. Babası ne kadar mütevazı ise kendisi o kadar kibirliydi. Babası ne kadar inançlı ise kendisi o kadar inançsızdı ve maddeye tapardı. Dünyada her şeyi maddiyatla ölçerdi. Kendisine fayda sağlamayacak hiçbir işe yeltenmezdi. İnsanlara acımazdı. Bu yüzden köylü ona "Nemrut" lakabını takmıştı.
    Evinin karşısında yaşlı bir dut ağacı vardı. Ağacın bir kısmı kurumaya yüz tutmuştu. Gövdesinin içi de oyuktu. Ağaca uzun uzun baktı. Derin bir iç çekti. Bir sıkıntısının olduğu her halinden belliydi. Ağacın kuruyan dalları gibi içini kurutan bir şey vardı. Zira onu hatırlamak bile istemiyordu.
    Bundan elli yıl önceydi. O yıl kışlar çok soğuk geçmişti. Kuraklık ve soğuk bütün ekinleri kurutmuştu. Halk açlıktan kırılıyordu. Nemrut'un tarlasının etrafını dağlar çevrelediği için soğuk vurmamıştı. Ayrıca ırmağa yakın olduğu için su sorunu yaşamamıştı. Köylüye nazaran hayli iyi ürün almıştı. Bu yüzden keyfine diyecek yoktu.
    Köyün yukarı tarafında oturan Ahmet Sahra adında bir amca vardı. Gençliğinde on kişinin yerinden oynatamadığı kocaman kayayı tek başına taşıdığı için ona "Sahra" adını vermişlerdi. Yanına kim otursa o kayayı nasıl taşıdığını, değirmene su taşımak için neler yaptığını övüne övüne anlatırdı. Yaşı doksanı geçmişti. İri ve uzun boyluydu. Yaşlılıktan olsa gerek belini bükerek yürüyordu. Sonbahar mevsimiydi. Hava güneşli olmasına rağmen serin bir rüzgâr esiyordu. Ahmet Amca yaşlı olduğunu, tarlayı kiraya verdiğini; ama kuraklıktan dolayı ürün alınamadığını Kamil Ağa'ya, anlatıyordu.
    Ahmet Amca, kimsesizdi. Gücü yetse kimseye minnet etmeden yaşamak istiyordu. Ama kader boynunu bükmüştü. Biraz tahıl dilenmeye gelmişti. Kâmil Ağa onu kırmazdı. Bunu adı gibi biliyordu. Çünkü gençliğinde Kâmil Ağa'ya çok faydası dokunmuştu. Bir gün ormandan odun kesmeye gitmişlerdi. Kamil Ağa'nın yolunu eşkıyalar kesmişti. O esnada Ahmet Sahra imdadına yetişmişti. Beş kişilerdi ve onları iki dakikada dağıtıvermişti.
    Şimdi Kamil Ağa da yaşlanmıştı. Elinde canından başka kendisine ait hiçbir şey yoktu. Oğlu olacak Nemrut; ne yapıp etmişse her şeyi elinden almıştı. Evin bütün kaynakları oğlunun elindeydi. Tarlayı süren, ekini eken ve hasadı yapan da oydu. Bu yüzden oğluna danışıp biraz olsun Ahmet Sahra'ya yardımcı olmak istiyordu.
    Oğluma bir danışayım, dedi ve içeri girdi. Ahmet Sahra umutla gelecek haberi beklemeye koyulmuştu. Hiç olmazsa buğdayı kaynatıp yerdi. Bu ona yeterdi. Belki de Yüce Allah canını alır da kurtulurdu. Fakat ecelin vaktini kimse bilemezdi.
    Ahmet Amca umutlu bekleyişini sürdürürken; öyle şey olmaz, diye bir ses ortalığa yayıldı. Nemrut, ben çalışayım da millet yesin öyle mi, diye bağırıyordu. Babası ilk defa ona yalvarıyordu. Benim hatırım için, payımı ona ver, diyordu. Belki ben iki ay sonra öleceğim. Bana lazım olmaz diyordu. Hiç babasının yüzüne bakmadı. Hadi git, buğdayı sattık de, dedi. Babası gitmeyince zorla dışarı attı. İki ay sonra ölecekmiş, sen Azrail misin, öleceğini nereden biliyorsun a bunak, diye babasına hakaret etmekten geri kalmadı.
    Kâmil Ağa'nın yüzünden düşen bin parçaydı. Mahcubiyetinden Ahmet Sahra'nın yüzüne bakamıyordu. Sözler boğazında düğümleniyor, boğulacak gibi oluyordu. İçinden keşke ölseydim de bu anı yaşamasaydım, diyordu.
    Ahmet Sahra her şeyi duymuştu. Kâmil Ağa'nın yanına gitti. Sımsıkı sarıldı. O esnada Kâmil Ağa'nın gözyaşlarının aktığını hissetti. Üzülme, Allah hiçbir kulunu aç bırakmaz, dedi. Benim ambarımı tahılla doldursaydın senden bu kadar memnun kalmazdım, dedi ve kalktı. Allah senden razı olsun, sözünü tüm içtenliğiyle söyleyip yola koyuldu.
    Gitmeden önce Nemrut'a bir şey söylemeliydi. Geri döndü ve içeri girdi. Nemrut gömleğini giyiyordu.

    Ahmet Sahra:
    -Allah, rızkı Allah yolunda harcansın diye verir. Sen Karun kadar zengin olacaksın; ama yüreğine merhamet girmedikten sonra fakir kalacaksın. Belki bu olay senin için bir imtihandı. Gönül zenginliği için bir fırsattı. Sen bu fırsatı geri teptin. Yapraklarını döken şu ağaç gibi her yıl bu zamanda yüreğine bir acı çökecek ve yüreğini parça parça kemirecek. Sen her yıl keşke diyip duracaksın. İşte o zaman vakit çok geç olacak. Bu sözü de ömür boyu tekrarlayıp duracaksın, dedi ve çıktı.
    Dışarı çıktığında Kamil Ağa'yı gördü. Kamil Ağa'ya bir daha sarıldı. Allah senden razı olsun, dedi. Kamil Ağa'nın ağzını bıçak açmıyordu. On metre kadar uzaklaştıktan sonra; "Hıçkırıkla karışık, hakkını helal et, diye bir ses duyuldu." Ahmet Amca; içli bir sesle helal olsun canım kardeşim, diyip gitti.
    Nemrut, Ahmet Sahra'nın bu gidişini hiçbir zaman unutmadı. Şimdi "Çok geç olacak. Çok geç olacak"sözü kulaklarında çınlıyordu. Ne olursun benim payımı ona ver. Belki ben iki ay sonra öleceğim. İki ay sonra öleceğim; çok geç olacak; zengin olacaksın, fakat gönlün fakir kalacak, çok geç, öleceğim, çok, iki ay sözleri birbirine karışarak ve belirsiz aralıklarla onu rahatsız ediyordu.
    Ağaca bakmak Nemrut'un ruhunu incitiyordu. Ama ağaca bakmaktan da kendini alamıyordu. Mumun etrafında dönen pervane gibi ağacın etrafında dönüyordu. Bu dönüşle birlikte beyninde tekrarlanan bazı sözler vardı: Ölüm, gönül, merhamet, çok geç..
    Sözler anlamını yitirmişti. Sözlerle birlikte her şey anlamını yitirmeye başlamıştı ve kendinde değildi artık. O haliyle hiç bilmediği bir yolculuğa çıktı. Elinde amelleri vardı.
    Toprak kokusunu çok severdi. Bu yüzden her gün dut ağacının altı ıslatılırdı. Babası çiftçiydi ve çok dindardı. Babasına hiç benzememişti. Babası huşu halinde terk-i diyar eyledi. Kendisi inleye inleye can verdi. Ruhu delik deşikti. Varlıklıydı; ama gönül yoksuluydu. Ölmeden önce küçük kızı onu görmüştü. Ölürken "Vakit çok geç!" diye sayıklıyordu. Vakit çok geç
#27.02.2011 13:31 0 0 0
  • Geçmiş Peygamberler Döneminde Ehl-i Beyt

    Hz. Muhammed (s.a.a) birçok hadisinde Ehl-i Beyt'ini övmüş ve ümmetinin kendisinden sonra Ehl-i Beyt'e tutunmalarını emretmiştir. Bu hadislerin içerisinde en önemlisi olan ve Ehl-i Beyt'in önemini gösteren hadisinde şöyle buyurmuştu: "Benim Ehl-i Beyt'imin aranızdaki misali, Nuh'un gemisi gibidir, ona binen kurtuldu, binmeyen ise boğulup gitti". (1)

    Ama ne yazık ki peygamberin dünyadan göç etmesiyle ümmetinin Ehl-i Beytten uzaklaşması bir olmuştur. Oysa Ehl-i Beyt geçmiş dönemlerde geçmiş peygamberler zamanında faziletleri bilinmekteydi. Hatta peygamberler bile Ehl-i Beyt'e tevessül edip Allah (cc)'a dua ederlerdi.

    Verdiğimiz hadiste okuduğunuz gibi Hz. Muhammed (s.a.a) Ehl-i Beyt'i Nuh (as)'un gemisine benzetmiştir. Çoğu kişinin bildiği gibi Nuh'un (as)'un kıssası şöyleydi: "Nuh (as) ümmetini 950 yıl imana davet eder ama çok az kişi ona tabi olur. Allah (cc) Nuh (as)'a vahi eder: kavminden iman etmiş olanlardan başkası artık (sana) inanmayacak" ve ardından Allah (cc) Nuh (as)'a bir gemi inşa etmesini söyler. Gemiyi inşa eden Hz. Nuh (as) gemiye sadece ona inananları alır. Yağmur yağmaya başladığında ve yeryüzü sularla gömüldüğünde sadece Nuh (as)'un gemisindekiler hayatta kalır geri kalan herkes boğulur."
    Kısaca değindiğimiz bu olayda peygamber bizlere şunu söylemek istemekte; Ehl-i Beyt (as) Nuh (as)'un gemisi gibi insanları boğulmaktan kurtarır. Ehl-i Beyt'e tabi olanlar kurtuluşa erer, tabi olmayanlar ise boğulup helak olurlar. Peki, neden peygamberimiz Ehl-i Beyt'i Nuh (as)'un gemisine benzetti? Birincisi Nuh (as) gemisi tufandan sonra hayatta kalan insanları taşıyan gemiydi. Gemiye binmeyen herkes helak oldu, yani boğuldu. Bu nedenle aynı akibete kendi ümmetinin de uğramaması için peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.a) ümmetine Ehl-i Beyte tutunmalarını emretti. Çünkü ancak Ehl-i Beyt'in onları kurtuluşa götürebilirdi. İnsanlar Nuh dönemindeki gibi seçim yaptılar. Kimisi gemiye bindi, yani Ehl-i Beyt'e tutundu. Kimisi ise gemiye binmeyerek (Ehl-i Beyt'e tutunmayarak) helak oldu ya da olacak.

    1951 yılında Sovyetler Birliğinden eski eserler uzmanları Cudi Dağı'nın Kaf vadisinde araştırma yaparken eski ve çürümüş tahta parçalarına rastlamışlar. Bu parçaların bulunması, araştırmaların daha geniş yürütülmesini sağlamıştır. Bu da daha çok eski parçalara rastlanmasına sebep olmuştur. Bulmuş oldukları bu parçaların arasında14 ikde uzunluğunda ve 10 ikde genişliğinde hiç değişmemiş ve çürümemiş bir tahtanın olması araştırmacıları dehşete düşürmüştür. Çünkü bulunan bütün tahta parçalarından yalnız bu tahta parçası hiç çürümeden sağlam bir vaziyette kalmıştır. 1952 senesinde araştırmacılar buradaki araştırmalarını bitirdikten sonra buldukları tahta parçalarının ve sağlam kalmış tahta levhanın Hz. Nuh'un gemisine ait olduğunu saptamışlardır. 1953'te Sovyetler Birliği'nde eski diller uzmanlarından 7 kişilik bir heyet kurulmuştur. Bunlar:

    1-Sulenav: Moskova fakültesi eski diller uzmanı
    2-İfe Han Hunyu: Çin Lukuhan fakültesinin eski diller uzmanı
    3-Mişatin Lu: Eski eserler müdürü
    4- Fen Mul Karf: Kifanza fakültesi eski diller üstadı
    5- Dirakn: Lenin Üni. Eski eserler üstadı
    6-Eym İhmad Külad: Keşif ve araştırmalar müdürü
    7- Micar Kültüf: Stalin Fakültesi Başkanı.

    Adları geçen eski dil ve eserler uzmanlarından kurulan bu heyet sözü edilen levha üzerinde 8 ay süren bir inceleme yapmışlardır. Neticede bu levhanın Hz. Nuh'un gemisine ait olduğu, Hz. Nuh'un bu levhayı, levha üzerine yazılan adlar bereketinde koruyucu olarak gemisinde bırakmış olduğu öğrenilmiştir.

    Bu heyetin levha üzerinde yapmış olduğu incelemelerden sonra üzerindeki yazının "Samani" lügatı ile yazıldığı belirlenmiştir. Bu yazıyı Manchester Üniversitesinden eski diller uzmanı İyf Maks İngilizceye çevirmiştir. Levha Moskova'nın eski eserler müzesindedir. Yazının İngilizce ve Türkçe karşılığı şöyledir:

    -O My God my hepler: Ey Allah'ım ve yardımcım

    -Keep my hands with meray and for those hol people: Rahmetin ve keremin hakkı için ve bu Mukaddes İnsanlar Hürmeti için bana yardım et.

    -Muhamed : Muhammed : Muhammed

    -Alia : İliya : Ali

    -Shabber : Şubbar : Hasan

    -Shabbir : Şubeyr : Hüseyn

    -Fatma : fatıma : fatıma

    They are all biggest and honourables : Bunların hepsi muazzam ve mükerrem kişilerdir.

    They World established fort hem : Alem bunlar için kaimdir.

    -Help me by their name : Onların adına bana yardım et.

    You can reform to rights: Doğru yola yöneltebilecek yalnız sensin.

    Bu yazının İngilizce ve arapça karşılığı şöyledir:

    يا إلهي ويا معيني O my God. My helper

    برحمتك وكرمك ساعدني Keep my hands with merey

    ولأجل هذهالنفوس المقدسة(عليهالسلام;)nd with your holy bodies

    محمد Mohamed

    إيليا alia

    شبر Shabba

    شبير Shabbir

    فاطمة fatma

    الذين جمعيهم عظماء ومكرمون They are all biggest and honourales

    العالم قائم لأجلهم The world established for them

    ساعدني لأجل أسمائهم Help me by their names

    أنت فقط تستطيع أن توجهني نحو الطريق المستقيم You can reform to Right


    İşte olayın kanıtları.

    1- İliya Kitabı, Rakam: 42 Dar'ül Mearif'ül İslamiyye, Lahur Pakistan Bas.
    2- Dr. Salahattin el-Hüseyni "Sebil'ül Müstabsirin iles Sırat'ul Müstakim ve Sefinet'ün Nacin" S.264-266
    3- Hakim Seyyid Mahmud Keylani "İliya Merkez Necat Edyan'ül Alem"
    4- Weekly Mirror dergisi, İngiltere 1953 yılı, 28. Sayı
    5- Britania Star, Yıl: 1954 İngiltere
    6- Sunlight, Dergisi Mancester 23. Sayı 1954 yılı.
    7- Weekly Mirror, Londra 1 Şubat 1954 Sayısı.
    8- el-Hüda Dergisi- Kahire Mısır 3 Mart 1954 Sayısı.
    9- Irak Necef el eşraf dergisi- 1985



    Araştırmacıların bulduğu bu yazıdan anladığımız peygamberin Ehlibeyt hakkında söylediği hadisin tesadüf olmadığıdır. Nitekim Süleyman Peygamber'in (a.s) 1916 Yılında keşfedilen üzerinde Ehl-i Beyt'in (a.s.a) isimlerinin olduğu levha bir o kadar dikkat çekici ve Ehl-i Beyt'in azametinin delilidir.

    Birinci dünya savaşı esnasında Beyt'ül Mukaddes'in birkaç kilometre uzağında, Untrah kasabasının yakınında bir yerde siper kazma çalışması yapan Britanyalı (İngiliz) askerleri, etrafı mücevherle kaplı, ortasında altınla nakşedilmiş birtakım harflerin olduğu gümüş bir levha bulurlar.

    Kendisine levhanın götürüldüğü komutan Ein Crindal, yabancı ve eski bir dilin kullanıldığı bu yazıyı çözmeyi başaramaz. İngiliz askeri kuvvetlerinin başkanı Liltonand ve komutan Gladstone levhayı, eski eser uzmanlarına gönderir. 1918 yılında birinci dünya savaşının bitiminden sonra, aralarında birçok devletten eski dil ve eser uzmanlarının yer aldığı uzman komisyon, levhanın üzerindeki simgelerin anlamını ortaya çıkarmaya çalışır. Komisyonun tercümeyi yaparak sonucu bildirmesi, birçok ay sonra, ancak 3 Ocak 1920'de gerçekleşmiş olup, levhadan elde edilen bilgiler, bunun Süleyman'ın Kutsal Levhası olduğuna işaret etmiştir. Levhada yer alan yazıların tercümesi aşağıdaki gibidir:

    -----

    Ey Ahmed! Kurtar Beni,

    Ey Ali! Bana Yardım Et,

    Ey Betül! Senin Riayetinle, (riayetini esirgeme)
    (-Betül'den kastı Hz. Fatıma'dır.-)

    Ey Hasan! Kerametinle,

    Ey Hüseyin! Koru Beni,

    Bu Süleyman ki, bu 5 azimden (evliyadan) yardım istemekte,

    Ve Allah'ın Kudreti ile...

    -----


    اللهAllah

    أحمد آيلي Ahmed Ayli

    باهتول Bahtol

    حاسن حاسين Haasan Haasain

    ياهأحمد ! مقذا = اي!يا أحمد أغثني O Ahmed Help Me

    ياهايلي ! انصطاه= اي يا علي ! اعني O Ayli assist me

    ياهباهتول ! كاشئ = اي يا بتول ! برعايتك O Bahtol show mercy on me

    ياهحاسن ! ضومظع = اي يا حسن ! بكرمك O Haasan do favor on me

    ياهحاسين ! بارفو = اي يا حسين ! أحسن O Haasain do good to me

    امو سليمان صوهعئخب زالهلاد اقتا اي = اي هذا سليمان يستغيث بالخمسة العظماء(الاولياء;) this Solomon desires help through five grand saints

    بذات اللهكم ايلي = اي على قدرة الله

    Kaynaklar:
    Wonderful stories of Islam, Basım Yeri: Londra, Sayfa: 249
    Magazine Al-Islam, published in Delhi 1927
    Magazine Muslim Cronical published in London 1926
    Ali and Prophets, translated to Persian and Arabic from Urdu, author Hakim Sialkoti



    En başa, Âdem (a.s) dönemine gittiğimizde de yine Ehl-i Beyt ile karşılaşıyoruz. Âdem (a.s) cennetten kovulduğunda bazı kelimeler telakki eder. Allah (c.c) Bakara süresinin 30-39. ayetlerde Âdem (a.s) den bahsetmiş 37. ayette "Bu ara Âdem Rabbinden bir takım kelimeler belleyip O'na yalvardı. O da tövbesini kabul buyurup ona yine baktı. Gerçekten tövbeyi çok kabul eden ve çok merhamet eden ancak O'dur." Bu kelimeleri söyledikten sonra Allah (c.c) Âdem'i (a.s) affeder. İşte bu kelimeler de Ehl-i Beyt (a.s) isimleridir. İbn-i Abbas'tan naklen, Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Âdem, tövbesinin kabul edilmesi için Rabbinden bazı kelimeler telakki ettiğinde, Muhammed, Ali, Fatma, Hasan ve Hüseyin hakkı için tövbesinin kabul edilmesini dilemişti." Yenabiul mevedde(Sayfa: 238-239) ayrıca altı parmak peygamberler tarihi Kitabında: "Bir zaman geldi ki Adem (as) cennetten çıkarıldı, üç yüz yıl devamlı ağladı. Bir gün gaipten bir ses gelip bu isimleri hatırlattı. O zaman Adem (as) ellerini kaldırıp şöyle dua etti:

    "Muhammed (s.a.a) hürmeti için, Ali hürmeti için, Fatımâ hürmeti için, Hasan hürmeti için ve Hüseyin hürmeti için beni affet ve tövbemi kabul eyle"

    O zaman Hak Teâlâ buyurdu ki: "Ey Adem, bu beş kimsenin hürmeti için kıyamete kadar gelecek olan evladının günahlarının affını isteseydin bu saydığın isimlerin hatırı için af ederdim" (Muinuddin Muhammed Emin Hirevi "Mearic'ün Nübüvve (Altıparmak Peygamberler Tarihi) S.224)

    Geçmiş tüm peygamberlerin Ehl-i Bey'te tevessül etmeleri, peygamberin kendisinden sonra Ehl-i Beyt'e tabi olmamızı emretmesi şüphesiz kendi iyiliğimiz içindir. Çünkü necat (kurtuluş) ancak Ehl-i Beyt'le olur. Ehl-i Beyt'e tutunarak kurtuluşa ermek isteyen erebilir; ama Ehl-i Beyt dışında insanlar, kendilerine başka kurtuluş yolları ararsa hiç şüphesiz bulacakları şey sadece hüsrandır.


    Dipnot:

    1- Müstedrek-üs Sahiheyn c. 3 s. 151, Nezm-i Dürer-üs Simtayn Zendi'nin s. 235, Yenabi-ül Meveddet s. 27, 208, Sevaik-ül Muhrika s. 184, 234, Tarih-ül Hulefa Suyuti'nin, İs'af-ür Rağibin Sabban Şafii'nin s. 109, Feraid-üs Simtayn c. 2 s. 146, 519, Mecme-üz Zevaid Haysemi Şafii'nin c. 9 s. 168, Mucem-üs Sağir Tebarani'nin c. 2 s. 22, Zehair-ül Ukba Taberi Şafii'nin s. 20, Hilyet-ül Evliya c. 4 s. 306, Cami-üs Sağir Suyuti'nin c. 2 s. 132, Müstedrek-üs Sahihayn c. 2 s. 343, Nur-ül Ebsar Şeblenci'nin s. 104 vs.
#27.02.2011 13:27 0 0 0
  • Ne yazık ki "Ehl-i Beyt'i seviyorum" demek tek başına yeterli değildir. Gerek itikatte, gerek amelde, Aleviliğin alametlerini taşımak icap eder ki bu alametleri taşıyan bireyler işte bizim içinde doğma şerefine nail olduğumuz Arap Alevi toplumundadır.
    Bizde (Arap Alevilerinde) namaz, ramazan orucu, hac ve zekat var; onlarda (Bektaşilerde) cem evi, cem, semah ve muharrem orucu var.

    Anadolu Alevilerinin (Bektaşilerin), inançlarına saygımız var, onlara saygı duyuyoruz. Ama aynı vücudun iki uzvu gibi de olamayız onlar Aleviliğin aslına dönmedikçe.

    Hz. Ali (a.s);" Benim soyumdan gelenler değil, benim izimden gidenler bendendir. " buyurmuştur.
#14.01.2011 18:37 0 0 0
  • Konu: Şia
    ŞİA'NIN ANLAMI

    Şia'nın Terim Anlamı:Şia kelimesi Arapçada izleyici bir kaç kişi veya izleyen topluluk manasına gelmektedir. Şia kelimesi Kuran-ı Kerim'de de birkaç yerde bu anlamda kullanılmıştır. Örnek olarak;
    "orada iki adamın kavga etmekte olduğunu gördü; bu, kendi taraftarlarındandı (şialarındandı) öbürü, düşmanlarından. Derken, taraftarlarından (şialarından) olan, düşmanlarından olana karşı Mûsâ'dan yardım istedi" (Kasas Süresi 15)
    Bu ayette Hz. Musa'nın (a.s) izleyicilerinden biri hakkında, "Musa'nın Şiası" şeklinde söz edilmektedir.
    Kurâ-ı Kerim'in başka bir yerinde ise Hz. İbrahim'i (a.s) Hz. Nuh'un (a.s) Şiası olarak tanıtmaktadır.
    "Ve şüphe yok ki İbrâhim de onun taraftarlarındandı (Şia'larındandı) elbet." (Saffat Süresi 83)
    İslam'ın başlangıcında Şia kelimesi sözlük anlamı olarak bir kişi ya da belirli bir grubun takipçisi anlamında kullanılıyordu. Ama bu kelime daha sonraları sadece Hz. Ali'nin (a.s) imametine inananlar için kullanılmaya başlanmıştır.

    Şehristanî (548 h.k) İslami mezhep ve fırkaları ile ilgili önemli kaynaklardan biri olan "el-Milel Ve'n-Nihel" adlı kitabında şöyle diyor:
    "Şia, Hz. Ali'nin (a.s) has izleyicileri ve Hz. Muhammed'in (s.a.a) açık istek ve öğretisi üzerine onun imamet ve hilafetine inanan kimselerdir."
    Bu çok dakik bir tariftir. Çünkü Şiîler şahsi isteklerinden dolayı değil, Hz. Peygamber'in (s.a.a) isteği üzerine Hz. Ali'nin (a.s) imametine inanmaktadırlar. Ama Şia'nın dışındaki mezhepler Peygamber'in (s.a.a) hilafet meselesini halka bıraktığına ve Peygamber'in (s.a.a) vefatından sonra da Sakife'de seçilen kimseyi izlediklerine inanmaktadırlar. Oysa Sakife'de bu şekilde seçilen ilk halife Ebu Bekir'in kendisi bu düşüncenin tersine, halifeyi kendisinin seçmesi gerektiğine inanıyordu. İkinci halife Ömer b. Hattab ise altı kişilik bir şura kurup özel emirler vererek, içlerinden birini kendi yerine halife seçmeleri için görevlendirdi.
    İlginç olan ise; dördüncü halife olarak Ali b. Eb-u Talib'in takriben bütün Müslümanlar tarafından seçilmesidir. Üçüncü halife Osman b. Affan'ın öldürülmesinden sonra halkın baskıları sonucu, halifeliği kabul etmek zorunda kalmıştır.
    Ünlü araştırmacı Hasan b. Musa Nevbahti (313 h.k) "Şia Fırkaları" adlı kitabında şöyle diyor:
    "Şia, Ali b. Eb-u Talib'e bağlı müslüman cemaatidir. Onlara hem Peygamber'in hayatında, hem de Peygamber'den sonra Şia deniliyordu. Hz. Ali'nin izleyicileri ve onun imametine inananlar diye tanınıyorlardı."
    Geçmiş dönemlerin seçkin âlimlerden Ş. Müfid (413 h.k) Şia'yı şu şekilde tanımlamaktadır:
    "Ali'yi (a.s) izleyen ve onun Peygamber'in (s.a.a) ilk halifesi olduğuna inananlardır."
    Ş. Müfid, Şia'nın "İmamiye" olarak adlandırılmasını şu şekilde açıklıyor:
    "Bu unvan, imametin her zaman gerekli olduğuna, imamın Allah (c.c) tarafından seçilmesinin, masum ve kamil olmasının gerekliliğine inanan kimseler içindir."

    Bu anlatılanlara dayanarak Şia'nın Peygamber (s.a.a)'in halifesi hakkında ki inançlarını şu şekilde sıralayabiliriz:
    1-Peygamber (s.a.a)'in halifesi olmak ilahî bir makamdır.
    2-Peygamber (s.a.a) nasıl Allah tarafından seçildiyse, halife veya imamda aynı şekilde Allah tarafından seçilir ve Peygamber (s.a.a)'in aracılığı ile halka tanıtılır.
    3-İslam Peygamber'inin (s.a.a) ilk halifesi Ali'dir.

    ŞİA'NIN DOĞUŞU
    Şia kavramı açıklandıktan sonra doğal olarak şia'nın ne zaman başladığı sorusu akıllara gelecektir. Şia ve Şia olmayan fırkaların güvenilir kabul ettikleri kaynaklarda nakledilen rivayetlerde, imamet meselesi hakkında birçok hadis göze çarpmaktadır. Bu hadisler Şia'nın inançları ile ilgili olan bölümde incelenecektir. Ama burada da konunun açıklığa kavuşması için Peygamber (s.a.a)'den nakledilen "Ali'nin Şia'sı" diye adlandırdığı topluluğu içeren hadisleri sunup, İslam tarihi ve hadislerden başka delillere de işaret edeceğiz. Burada sunulacak bütün hadisler Ehl-i Sünnet'in önemli kaynaklarında yer almaktadır.
    Elbette burada bu konu ile ilgili sunulacak olan hadisler sadece seçilmiş birkaç örnekten ibarettir. Ve muteber olarak kabul edilen bu kaynak kitaplarda ise daha fazla hadis bulunmaktadır.
    1-İbn-i Asakir (571 h.k), Cabir Abdullah el-Ensari'den şöyle naklediyor:
    "Bir gün biz Peygamber'in (s.a.a) yanında iken Ali geldi. Bu sırada Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: "Canımı elinde bulunduran Allah'a (c.c) ant olsun ki mutlaka bu ve bunun Şiîleri, kıyamet günü kurtuluşa ereceklerdir." Sonra Beyyine suresinin yedinci ayeti nazil oldu:
    "İman edip salih ameller işleyenlere gelince, halkın en hayırlısı da onlardır."
    Bu olaydan sonra Peygamber (s.a.a)'in ashabı Ali'yi ne zaman görseler "İnsanların en hayırlısı geldi." diyorlardı.[1]
    2- İbn-i Hacer (974 h.k) İbn-i Abbas'tan şöyle naklediyor:
    "Beyyine suresinin yedinci ayeti nazil olduktan sonra Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Ali'ye şöyle buyurdu: "Onlar (en hayırlı insanlar), sen ve senin Şia'larındır. Sen ve senin Şia'ların kıyamet günü Allah'tan razı olmuş ve Allah da sizlerden razı olmuş ve senin düşmanların ise öfkeli ve boyunlarından tutulmuş bir halde hazır olacaklardır."[2]
    Aynı kitapta İbn-i Hacer, Ümmü Seleme'den şöyle naklediyor:
    "Peygamber (s.a.a) Ümmü Seleme'nin evinde bulunduğu bir gece kızı Fatıma (s.a) ve arkasından da Ali (a.s) eve geldi. Sonra Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: "Ey Ali! Sen ve senin ashabın ve Şia'ların cennet ehlidir."
    3- İbn-i Esir (606 h.k) Peygamber (s.a.a)'in Ali (a.s)'a şöyle buyurduğunu naklediyor:
    "Ey Ali! Sen ve senin Şia'ların Allah (c.c)'ın huzuruna O'ndan razı olmuş ve O'da sizden razı olmuş bir halde çıkacaksınız ve düşmanların da öfkeli ve boyunlarından tutulmuş bir halde çıkacaklardır." Sonra Peygamber (s.a.a) kendi boynunu elleriyle tutarak bu olayın nasıl gerçekleştiğini gösterdi.[3]
    Peygamber-i Ekrem'in (s.a.a) Ali'ye (a.s) "Bizim Şiamız" tabirini kullandığı başka hadislerde vardır. Bu tabir önceden işaret edilen konu ile de uyum içindedir. Yani Şia, şahsi görüşleri olarak değil, Peygamber'in (s.a.a) öğretileri doğrultusunda Ali'ye uyan kimselerdir. Aslında Ali'nin (a.s) Şia'sı Peygamber'in (s.a.a) Şia'sıdır. Buna örnek olarak İbn-i Asakir Peygamber'den (s.a.a) naklettiği şu rivayeti nakledebiliriz:
    "Cennette çiçek balından daha tatlı, yağdan daha yumuşak ve buzdan daha serin bir kaynak vardır ve o kaynağın çok güzel bir kokusu vardır. Ben ve Ehl-i Beyt'im o kaynakta bulunan çamurdan yaratıldık ve bizim Şia'larımız da aynı çamurdan yaratıldılar."[4]
    Peygamber'in (s.a.a) Ali'ye (a.s) "Soyunun Şia'sı"tabirini kullandığı hadisler de vardır. Bu tabir de aynı şekilde önceden açıklanan Şia kavramını onaylamaktadır. Şia imamet meselesine temelde inandığı için Ali'yi (a.s) izlemektedir. Üçüncü bölümde daha geniş bir şekilde ele alınacağı gibi; Şialar Hz. Ali'nin (a.s) ilk imam olduğuna ve ondan sonra da onun ve Fatıma'nın (a.s) soyundan gelen kimselerin, Allah'ın (c.c) seçmesi ve Peygamber'in (s.a.a) bildirmesiyle, imameti devam ettireceklerine inanmaktadırlar. Buna örnek olarak Zamahşeri (528 h.k) Rebiü'l-Ebrar kitabında Peygamber (s.a.a)'in şöyle buyurduğunu nakleder:
    "Ey Ali! Kıyamet günü ben Allah'a (c.c) sen bana, senin evlatların sana ve Şia'lar da onlara bağlanacaklardır. O zaman bizi nereye ***üreceklerini göreceksin."[5]
    Açıklanması gereken önemli noktalardan biri de, imametde olduğu gibi, nübüvvetin de peygamberlerin pak soylarına intikal ettiği gerçeğidir. Kuran-ı Kerim'de Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
    "Ant olsun ki, Nuh'u ve İbrahim'i gönderdik, peygamberliği de kitabı da onların soyunda karar kıldık."[6]
    Ayetin anlatmak istediği; Allah (c.c) tarafından seçilebilmek için gerekli olan peygamberlik şartlarını ve özelliklerini taşıyan kimselerin Nuh (a.s) ve İbrahim'in (a.s) soyundan gelmeleridir.
    Peygamber (s.a.a)'in hayatında, bir topluluğun Şia adıyla ortaya çıkışını ispatlayan, yukarıda ki ve sonradan işaret edilecek olan imamet ile ilgili hadislere ilave olarak başka deliller de vardır. Örnek olarak; Mekke'de Peygamber (s.a.a) Allah (c.c) tarafından gelen emir doğrultusunda, akraba ve yakınlarını İslam'a davet etmesi için görevlendirildiği zaman yemek hazırlayarak onları evine çağırdı. Yemekten sonra peygamberliğini ilan ederek onları İslam'a davet etti. Sonra peygamber (s.a.a) onların içinden kim İslam'ı kabul eder ve O'na yardım ederse vasisi ve halifesi olacağını açıkladı. Herkesin sessizliğe büründüğü o anda, daha çocuk yaşta olan Ali (a.s) Peygamber (s.a.a)'in davetine icabet etti. Peygamber (s.a.a) Ali'nin oturmasını isteyerek davetini iki defa tekrarladı. Her defasında sadece Ali (a.s) olumlu cevap verdi. Sonunda Peygamber (s.a.a) Ali'nin hazır oluşunu ve Allah (c.c) karşısındaki teslimiyetini kabul edip, ilahî emre göre O'nu halifesi olarak tanıttı.[7]
    Peygamber (s.a.a) önemli bir açıklamasında, Ali'nin (a.s) daima hak ile beraber olduğunu söylemiş, bütün yanlış davranış ve hatalı inançlardan uzak olduğunu ifade etmiştir. Aslında üstü kapalı olarak Müslümanlar ve hak peşinde olanlardan Ali'ye uymalarını istemiştir. Ümmü Seleme Peygamber'in (s.a.a) şöyle buyurduğunu nakleder:
    "Ali her zaman hak ile Kuran-ı Kerim ve hak da Ali ile beraberdir ve kıyamet gününe kadar birbirlerinden ayrılmayacaklardır."
    Bu hadis İbn-i Abbas, Ebu Saidî Hudrî, Ebubekir, Aişe, Ebu Leyla ve Ebu Eyyübî Ensârî tarafından da nakledilmiştir.[8]
    Aynı şekilde Peygamber'den (s.a.a) şöyle nakledilmiştir:
    "Allah'ım Ali'ye rahmet et ve hakkı her zaman Ali ile beraber kıl."[9]
    Peygamber (s.a.a) birçok defa ashabı arasında Ali'yi (a.s) İslam-i Konuları en iyi bilen olarak ilan etmiştir. Örnek olarak; Peygamber-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyuruyor:
    "Hikmet on kısımdır; dokuz kısmı Ali'ye verilmiş ve diğer kalan bir kısmı da halk arasında paylaştırılmıştır."[10]
    Sonraları ikinci halife Peygamber (s.a.a)'in bu sözlerini şu itirafıyla onaylamıştır:
    "Allah beni hiçbir güçlük ve zorlukta Ali'siz bırakmasın."[11]
    Bu sözlerimize ilave olarak bir insanın Hz. Ali'nin Müslümanlar arasında makamını anlaması için; O'nun İslam yolunda yaptığı fedakârlık ve hizmetleri bilmesi gerekmektedir. Örnek olarak; Mekke müşrikleri Peygamber (s.a.a)'i öldürmek için plan kurdukları zaman Allah (c.c) Peygamberini bu suikasttan haberdar etmişti. Peygamber de (s.a.a) emniyetli bir şekilde Mekke'den Medine'ye hicret edebilmek için Ali'den (a.s) kendi yatağında yatmasını istedi. Bu sayede müşrikler Peygamber'in (s.a.a) evde olduğunu zannedeceklerdi. Ali (a.s) bu görevi sevinçle kabul etti. Bu olayın arkasından şu ayet nazil oldu:
    "İnsanlardan bazıları Allah'ın rızasını kazanmak için canlarını satarlar."
    Daha sonra da Peygamber'in (s.a.a) Mekke'den Medine'ye olan hicreti İslamî takvimin başlangıcı olarak kabul edildi.
    Ali (a.s) İslam'ın hedeflerine hizmet etmek için Bedir, Uhut, Hayber, Hendek ve Huneyn savaşlarına katılarak önemli görevleri yerine getirdi. Bu olaylar tarih kitaplarında, Şia ve Ehl-i Sünnetin naklettiği rivayetlerde kayıtlıdır.
    Bundan önce açıklandığı gibi imamet konusu ile ilgili genel ve Ali'nin (a.s) imameti ile ilgili özel nebevî hadislerin bağımsız olarak birer birer incelenmesi gerekmektedir. Ama burada konuyu Şia ve Ehl-i Sünnet'ten birçok insanın bildiği "Gadir Hum" hadisiyle sonuçlandırmak istiyorum. Peygamber (s.a.a) yaptığı en son hacdan (veda haccından) dönerken yanında bulunan binlerce Müslüman'dan, "Gadir-i Hum" denilen yerde durup, toplanmalarını istedi. Sonra Peygamber (s.a.a) deve semerlerinden oluşturulan minberin üzerine çıkarak şöyle buyurdu:
    "Ben kimin mevlası-velisi isem Ali de onun mevlası-velisidir."
    Bunun ardından orada bulunan herkes özellikle birinci ve ikinci halife Ali'ye (a.s) bi'at ederek, onu kutladılar. Bu hadis, yüzden fazla kaynakta nakledilmiştir. Bu hadisin bulunduğu Ehl-i Sünnet kaynaklarının genel fihristini araştırmak için Mir Hamid Hüseyni Hindi'nin (1306 h.k) yazdığı "Abagatü'l-Envar" kitabına ve Allame Abdu'l-Hüseyin Emini'nin "el-Gadir" kitabına bakılabilir.
    Bazı Ehl-i Sünnet yazarları bu hadisin gerçekliğini kabul etmelerine rağmen hadiste geçen "Mevla" kelimesini başka türlü yorumluyorlar. Onların görüşüne göre "Mevla" kelimesi, burada velî ve yönetici anlamında değil de, dost ve arkadaş anlamında kullanılmıştır. Bu yorumun doğru ve o zamanki olaylarla uyumlu olup olmadığını bir kenara bıraksak dahi, şüphe yok ki her iki durumda da bu hadis Peygamber'in (s.a.a) ashabı arasında Ali (a.s)'a özel ve ayrı bir makam kazandırmaktadır.
    Yukarıda zikredilen tarihi deliller ve bir araya toplanmış çeşitli hadislere göre, Peygamber (s.a.a) zamanında ki Müslümanların birçoğunun Ali'yi (a.s) kalpten ve candan sevdikleri, her zaman onunla beraber olmayı istedikleri ve Peygamber'in (s.a.a) vefatından sonra da ona uyma kararlarının olduğu konusunda hiç şüphe kalmıyor. Bu Müslümanlar genellikle "Ali'nin Şiası" diye anılıyorlardı. Sonraları bunlara sadece "Şia" denmeye başlandı. Bundan daha önemlisi Ali'nin (a.s) imamet ve hilafet konusunun Peygamber'in (s.a.a) zamanında gündeme gelmesidir. Doğal olarak Peygamber'in (s.a.a) vefat etmesi, insanların imamet ve hilafet konusuna yoğunlaşmalarına neden oldu. Böylece Ali'ye (a.s) uyma gerekliliğine inanan kimselerle, toplumun önderliği olan hilafet konusunu Peygamber'den (s.a.a) sonra ilahî bir makam olarak kabul etmeyenler birbirinden ayrıldılar.
    Ehl-i Sünnet tarihçilerinden Mes'udi (345 h.k) Peygamber (s.a.a)'in vefatından sonra gerçekleşen olayları şöyle anlatıyor:
    "Ali ve onun Şia'larından bir topluluğun, Ebu Bekir'in kendisine biât etmelerini istediği sırada, Ali'nin evinde bir araya toplandıkları kesin bir olaydır."[12]
    Sonraları Ali'nin (a.s) hilafeti zamanında çıkan savaşlar gibi bazı olaylar ve Şia'nın üçüncü imamı Hz. Hüseyin (a.s) ve yetmiş iki yaranının şehit olduğu Kerbela vakıası Ali'nin (a.s) Şia'larını daha belirgin ve Şiîlik kimliğini daha açık bir hale getirdi. Örnek olarak; çok eski kitaplardan birinde şöyle yazıyor: "Ali (a.s) Talha ve Zübeyir'i mahkum etmek için şöyle buyurdu: "Talha ve Zübeyir'in adamları Basra'da temsilcilerimi ve Şialarımı öldürmüşlerdir."[13]
    Ebu Mihnef (158 h.k) şöyle bir açıklamada bulunuyor:
    "Muaviye'nin ölümünden sonra Şia'lar Süleyman b. Sured'in evinde toplanmışlardı ve o onlara şöyle dedi: "Muaviye ölmüştür ve Hüseyin (a.s) Emeviler'e biat etmekten kaçınarak Mekke'ye doğru hareket etmiştir. Sizlerse onun ve onun babasının Şia'ları olduğunuzu iddia etmektesiniz."[14]

    İLK ŞİA'LAR
    Şialık ilk olarak Hicaz'da Peygamber'in (s.a.a) ashabı arasında ortaya çıkmıştır. Tarih ve din âlimlerinin biyografisini inceleyen kitaplara baktığımızda, Peygamber'in (s.a.a) ashabı arasında ve Ben-i Haşim ailesinden (Haşim, Peygamber'in (s.a.a) büyük babası) aşağıdaki kişilerin Şia'ların tanınmış çehrelerinden olduğu anlaşılmaktadır:
    Abdullah b. Abbas, Fazl b. Abbas, Übeydullah b. Abbas, Kısam b. Abbas, Abdurrahman b. Abbas, Temam b. Abbas, Akil b. Ebu Talip, Ebu Süfyan b. Hars b. Abdulmuttalip, Nufel b. Hars, Abdullah b. Cafer b. Ebu Talip, Avn b. Cafer, Muhammed b. Cafer, Rebi'et b. Hars b. Abdulmuttalip, el-Tufeyl b. Hars, el-Mugayre b. Nufeyl b. Hars, Abdullah b. Hars, b. Nufeyl, Abdullah b. Ebu Süfyan b. Hars, Abbas b. Rebie 't b. Hars, Abbas b. Utbe b. Ebu Leheb, Abdulmuttalip b. Rebie't b. Hars ve Cafer b. Ebu Süfyan b. Hars.
    Peygamber (s.a.a)'in ashabı arasında Haşimî ailesinden olmayan şu şahıslar da Şia'dır, yani Alevidir:
    Salman, Mikdad, Ebuzer, Ammar b. Yasir, Huzeyfe b. Yeman, Huzeyme b. Sabit, Ebu Eyüp Ensarî, Ebu Heysem Malik b. Tihan, Ubeyy b. Ka'b, Kays b. Sa'd b. Ubade, Udeyy b. Hatem, Ubade b. Samit, Bilal Habeşî, Ebu Rafi', Haşim b. Utbe, Osman b. Huneyf, Hekim b. Cebillah Abdi, Sahl b. Huneyf, Halid b. As, b. Huseyb el-Eslemi, Hind b. Ebi Hale el-Temimi, Cu'de b. Hubeyre, Hücr b. Adiyy Kendi, Amr b. Hemk Huza'i, Cabir b. Abdullah Ensari, Muhammed b. Ebu Bekir (birinci halifenin oğlu) Aban b. As ve Zeyd b. Suhan Zeydî.[15]

    ----------------------------------------------------

    Kaynaklar:
    [1] - İbn-i Asakir, Tarih-i İbn-i Asakir, c.2, s.44, Suyutî, ed-Durru'l-Mensur, c.8, s.5890
    [2] - İbn-i Hacer, Savaik el-Muhrike, bab.11, bölüm.1
    [3] - İbn-i Esir, en-Nihaye, "ga-ma-ha" maddesi.
    [4] - Tarih-i İbn-i Asakir, c.1, s.131
    [5] - Sübhani, el-Milel ve'n-Nihel, c.6, s.104
    [6] - Hadid, 26
    [7] - Bu hadis bir çok Şia ve Sünnî kaynaklarında nakledilmiştir. Sünnî kaynakları içerisinden şunları sayabiliriz: Tâberî,, Tarihi'l-Umem ve'l-Mülük, (310 h.k), c.3, s.62-63, İbni Esir, el-Kâmil fi't-Tarih (630 h.k), c.2, s.40-41, Müsned-i İmam Ahmed İbn-i Hanbel, müsned-i A'şere bi'l-Cennet, no:841
    [8] - Gaffari'ye göre, "Teşeyyu" ya "İslamı Asil" (Gerçek İslam) s.10. Bu hadis Şia olmayanlar tarafından on beş yolla nakledilmiştir. Bkz. Müstedrek-i Hakim-i Nişaburi, Sevaiki Muhrike, İbn-i Hacer, Kenzü'l-Ummal ve Yenabiü'l-Meveddet.
    [9] - et-Tirmizî, Sünen, Kitabü'l-Menakîb, hadis.3647
    [10] - İbn-i Kesir (ö.774), el-Bidaye ve'n-Nihaye, c.7, s.359
    [11] - Örnek olarak bkz: İbn-i Hacer, el-İsabe fi Temyizi's-Sahabe ve İbn-i Kesir, el-Bidaye ve'n-Nihaye, c.7, s.36
    [12] - Mes'udi, İsbtü'l-Vasiyye, s.121
    [13] - Nasr b. Mezahim, (212 h.k) Vak'atu Sıffin (Sıffin olayı)
    [14] - Ebu Mihnef, Maktalü'l-İmam Hüseyin, s.15
    [15] - Örnek olarak bakınız; Buhusun fi'l-Milel ve'n-Nihel, c.6, s.109-110, yazar; Cafer Sübhani, Seyit Ali Medenî, (1120 h.k) ed-Derecât er-Refie't fi Tabatatü'ş-Şia el-İmamiye kitabında Peygamber (s.a.a) ashabından Şia olan altmış dokuz kişinin ismini zikrediyor. Seyit Abdulhüseyin Şerefuddin (1377 h.k) "el-Fusulu'l-Mühimme fi Te'lifi'l-Ümme" kitabında Peygamber (s.a.a)'in ashabından Şia olan iki yüzden fazla kişinin ismini alfabetik sıraya göre zikretmiştir. Bu sıra Ebu Rafi' ile başlıyor ve Yezid ibn-i Husere Ensarî ile bitiyor. Ehl-i Sünnet âlimlerinden Yusuf ibn-i Abdullah (456 h.k) "el-İsti'ab" kitabında ibn-i Esir "Usdu'l-Gabe" kitabında ve İbn-i Hacer (852 h.k) "el-İsabe" katabında bazı önemli Sadr-ı İslam Şialarının isimlerini zikretmektedir.
#12.01.2011 14:57 0 0 0
  • Konu: İbadet
    İBADET
    Yüce Allah; faziletli yaşam biçimini ibadetle eşdeğerde tutmuş ve bunu insanlara peygamberleri vasıtasıyla bildirmiştir. İbadetlerin özü yalnız ve yalnız Allah rızası için yapılandır. Yüce Allah düzenli ve en mükemmel bir şekilde evreni yaratmış, canlı ve cansız bütün varlıkların yüce Yaratıcılarına karşı ibadet halinde olmalarını sağlamıştır.
    Evrendeki yaratılmış varlıkların en küçüğünden en büyüğüne kadar istisnasız bir şekilde, doğal olarak ibadet (tesbih)(1) ettiklerini Kur'an-ı Kerim bu şekilde açıklamıştır:
    "Yedi gök, dünya ve bunlarda bulunan herkes onu tesbih eder. Onu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz onların tesbihini anlamazsınız. O çok yumuşak ve bağışlayıcıdır." (İsra 44)
    Tüm varlıkların yüce Allah'a ibadet ettikleri, yine Kuran-ı Kerim'in birçok ayetinde geçmektedir. Ra'd suresi' nin 15'inci ayetinde: "Göklerde ve yerde bulunanlar, ister istemez Allah'a secde(2) ederler. Göklerde sabah ve akşam (uzayıp kısalarak Allah'a secde etmektedirler)" buyrulmaktadır.
    Hac suresi 18'inci ayetinde ise şu ifade vardır:
    "Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah'a secde ediyor; birçoğunun üzerinde azap hak olmuştur. Allah kimi hor ve hakir kılarsa, artık ona ikramda bulunan bir kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar." Yine Kuran-ı Kerim'in Es-Saf suresi' nin 1'inci ayetinde "Göklerdeki ve yerdekilerin hepsi Allah'ı tesbih eder. O üstündür, hikmet sahibidir." ifadesi geçmektedir.
    Kur'an-ı Kerim bize evrendeki yaratılmış varlıkların tümünün, zorunlu ve şuur dışı bir tesbih ve ibadet faaliyeti içinde olduğunu bildirmektedir. Oysa Yüce Allah bizden yaratılışımız ve varlığımız gereği yapmakta olduğumuz zorunlu ibadetlerin dışında, kendisine şuurlu ibadet etmemizi, kulluk görevimizi bilerek yerine getirmemizi istemektedir. Yüce Allah, Zumer suresi'nin 9'uncu ayetinde: "Ey Muhammed de ki, hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri, bunları hakkıyla düşünür." buyurmuştur. Ra'd suresi' nin 15' inci ayetinde ise "Kör ile gören, bir olur mu hiç ya da karanlıklarla aydınlık eşit olur mu?" demiştir. Onun için ibadetlerimiz mutlaka bilinçle yapılmalıdır. Kur'an-ı Kerim, evren ve evrende bulunan bütün varlıkların yüce Allah'a ibadet ettiklerini anlatmaktadır. Bu azamet karşısında insan kendini bildiği zaman yüce Allah'a ancak kulluk edebilir ve yalnız yüce Allah'ın kulu olduğunu bilir ve idrak eder. Dünya ve ahret saadetine kavuşması için de yalnız ona ibadet eder ve yalnız ondan yardım dilenir.
    Evren ve evrendeki her şey, yüce Allah'ın yaratmasıyla meydana gelmiştir ve bütün bunlar, onun mutlak hâkimiyeti altındadır. Hiçbir şey başıboş bırakılmamıştır. Her şeyin üstünde bir müdebbir (3) vardır ve bu müdebbir Allah'tır ki o, her şeyi her an koruyan, büyüten, olgunlaştıran, terbiye edendir. İbadet yalnız yaratan ve hayatı bağışlayan yüce Allah'a yapılır. Yüce Allah; evrenin, göklerin, varlıkların mutlak sahibidir. Yalnız Allah'a minnetle hamd edilir ve daha önce de belirtildiği gibi yalnız ondan yardım dilenir.
    Bakara suresi' nin 21'inci ayetinde: "Ey İnsanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet (kulluk) ediniz. Umulur ki böylece korunmuş (Allah'ın azabından kendinizi kurtarmış) olursunuz." buyrulmaktadır.
    İslam'dan önceki bütün peygamberler ibadet etmiş ve insanları Allah'a ibadet etmeleri için çağırmış, bunun usullerini anlatmış ve ana temaları üstünde durmuşlardır. Semavi dinlere bakıldığında ibadetlerle ilgili emirlerin temelde İslamla aynı oldukları görülür. İslam'dan önceki semavi dinlerin ibadetlerini Kuran-ı Kerim bu ayetlerle anlatmıştır: "Bir zamanlar biz, İsrailoğullarına, 'yalnızca Allah'a kulluk edeceksiniz, ana babaya iyi davranacaksınız, yakın akrabaya, yetimlere, miskinlere iyilik edeceksiniz' diye emretmiştik. Onlardan bunu tutacaklarına dair söz almış ve 'İnsanlara güzel söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin' demiştik. Ey İsrailoğulları sonunda azınız müstesna, yüz çevirerek geri dönüp gittiniz." (Bakara 83)
    Bu ayette Yahudilerden (Musevilerin) yüce Allah'a kulluk etmeleri yanında, insani ve ahlaki tavırlar sergilemeleri de istenmiştir. Yine Yüce Allah, Maide suresi' nin 12'nci ayetinde "And olsun ki Allah, İsrailoğullarından söz almıştı. (Kefil olarak) içlerinden 12 de (nakîb) başkan göndermiştik. Allah onlara şöyle demişti: "Ben sizinle beraberim. Eğer namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, peygamberlerime inanır, onları desteklerseniz ve Allah'a güzel borç verirseniz (ihtiyacı olanlara Allah rızası için faizsiz borç verirseniz) and olsun ki sizin günahlarınızı örterim. Ve sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan sonra sizden kim inkâr yolunu tutarsa doğru yoldan sapmış olur." buyurmuştur. Bu ayette de yüce Allah insanlara verdiği emirde, ibadetin tarifini yapmıştır. İbadet emrini yerine getirenleri de cennetle mükâfatlandıracağını özellikle belirtmiştir. Biz de Musa ve kardeşine "Kavminiz için Mısır'da evler hazırlayın ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın, namazlarınızı dosdoğru kılın. (Ey Musa size uyan) müminlere (zaferle) müjdele" diye vahyettik. (Yunus 87) ve yine Hz. Musa'ya "Muhakkak ki ben kendim Allah'ım, benden başka ilah yoktur. Öyleyse bana kulluk et, beni anmak için namaz kıl" (Taha 14) ayetlerinde de Yahudilikteki ibadetlerin özünde namaz, zekât olduğunu vurgulamıştır. Bunların Hristiyanlıkta da mevcut olduğu, yine ayetlerle sabittir. Meryem suresi' nin 31'inci ayetinde Hz. İsa'nın diliyle şöyle buyrulmuştur: "Nerede olursam olayım o beni mübarek kıldı, yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti."

    İnsanlar İslamdan önceki semavi dinlerin emir ve yasaklarına uysalardı İslamın ta kendisi olurlardı. Ancak Kur'an-ı Kerim' de geçen namaz ve zekât, ibadetin özü olsa da ibadetin ancak emredilen diğer ahlaki ve insani tavırların yerine getirilmesiyle tamamlanacağını bildirmiştir.
    Bütün dinlerde ibadet anlayışı vardır ve semavi dinlerde peygamberler tarafından emredilen ibadetlerin ana hedefi aynıdır. Bütün peygamberler de insanları aynı amaç üzerine yönlendirmişlerdir. İslam dininde ibadetleri ikiye ayırmak mümkündür. Birincisi, yüce Allah tarafından Kur'an-ı Kerim'de müminler üzerine farz kılınanlardır. Bunlar namaz, oruç, hac, zekât ve cihat ibadetleridir. Bunların hepsinde Allah'a kulluk görevi vardır. Farz olmayan ve tavsiye edilen ibadetler de vardır. Bunlar, sosyal açıdan yaşamı düzenlemek ve insanların ruhi açıdan olgunlaşmalarına olumlu katkı sağlamak için tavsiye edilmiştir.
    İslam, Kur' an-ı Kerim doğrultusunda ibadeti geniş bir şekilde açıklamış ve ibadetin Kuran'da farz kılınan İslam şartlarıyla beraber bütün kötülüklerden uzaklaşmakla ve iyiliklere elin uzanabileceği kadarıyla uzanmakla olabileceğini beyan etmiştir. Bu güzel anlatımla insanlar insani ve ahlaki, sözlü ve fiili ibadet görevlerini yerine getirirlerken huzur bulurlar. Bu huzurla Yüce Allah'ın yüceliğine sarılır ve saadete kavuşurlar.
    İnsanları kendisine ibadet etmeleri için yaratan Cenabı Hak, onlardan kendisine kulluk etmelerini istemektedir. İnsanların yaratılış sebebi de zaten Cenabı Allah'ı bilmek, onun rızasını ve sevgisini kazanmak ve ona tam bir teslimiyetle ibadet etmeleri içindir. Bunu yerine getirmeyenin cezasının cehennem olacağı bildirilmiştir. Kuran-ı Kerim'de "Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet (kulluk) etmeleri için yarattım. Ben onlardan rızk istemiyorum. Beni doyurmalarını da istemiyorum. Şüphesiz rızk veren güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır." (Zariyat 56-57-58) Allah'ın insanlara ve cinlere ihtiyacı yoktur. Üstelik kendilerinin de başkalarının da rızklarını o karşılamaktadır. Bu bilinç ve gerçekler ışığında Allah'ın kulu olduklarının bilincine kavuşan insanlar, Allah'ı yüceltme duygularıyla dua eder ve ona şükretme mutluluğuna erişirler. Yüce Allah da çok sevdiği kullarının dualarına, iman dolu yakarışlarına hemen cevap verir ve dileklerini yerine getirir. Yüce Allah şefkatlidir, rahimdir. Kur'an-ı Kerim'de "Ey İman edenler; sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah sevdiği ve kendisini seven, müminlere karşı alçak gönüllü, şefkatli; kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. Bunlar cihad edenlerle hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar. (Hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar) Bu, Allah'ın dilediğine verdiği lütuftur. Allah'ın lütfu ve ilmi geniştir." (Maide 53) buyurulmuştur.
    Tarih boyunca bütün peygamberler İslamı emretmiş ve Allah'a gidecek olan doğru yolun ancak ibadetle mümkün olacağını vurgulamışlardır. Çünkü ibadet yaratılanın yaratanına ulaşma köprüsüdür. Hz. Ali, bu köprüyü aşıp yüce Yaratıcısına özlem dolu göğsüyle ulaşan Peygamberimiz Hz. Muhammed'in mübarek cesedini yıkarken: "Ey sükûna, güvenceye kavuşmuş ruh! Razı edilmiş olarak Rabbine dön. Seçkin kullarım arasına karış ve cennetime gir." (Fecr 27-28-29-30) ayetlerini okumuştu.
    Yüce Allah'a kulluk eden kişi, Allah'tan başkasına kul köle olmaktan kurtulur. Hür ve ebedi bir hayata nail olur. İbadette, insan kendi nefsini ve de Rabbini tanıma yolunu bulur. Çünkü yüce Allah insanı "Ol" kelimesiyle var etmiş ve ona Rabbini bilme özelliği vermiş ve yeryüzüne gönderdiği peygamberlerle kendi yasalarını bildirmiştir. Bütün bunlara rağmen şeytan iş başındadır ve insanların zayıf taraflarıyla meşguldür. Şeytan; zayıf olanları ibadetten uzaklaştırır ve onları para, servet ve makamın esiri yapar. Oysa insanlar dünya nimetlerinin geçici olduğunu, gerçek saadetin ve kurtuluşun ibadette ve imanda olabileceğini bilmeliler. Allah rızası için yapılan ibadetlerde hiçbir karşılık ve menfaat beklenemez. İkiyüzlülük ve hileden uzak olanlar, eğer kulluk görevlerini yerine getirirlerse doğru yola ulaşır ve kurtuluşa erişirler. Dine hile ve riyakârlıkla bakanlar hakkında Kuran-ı Kerim şöyle buyurmuştur: "Gördün mü din yalandır diyene işte o yetimi itip kakar, yoksulu doyurmaya teşvik etmez, yazıklar olsun o Allah huzurunda duranlara ki namazlarını yanlış kılanlar, onlar aslında gösteriş yapıyorlar. Zira (Hayra, zekâta) mani oluyorlar." (Maun suresi) Bunun yanında ibadetten uzaklaşanlara Allah, Kur'an-ı Kerim' de şu uyarıda bulunmuştur: "Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, size icabet edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp, büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir. ( Mümin 60) Yüce Allah ruhları yarattığında onlara "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sormuştur. Onlar da "evet sen bizim Rabbimizsin" diye cevap vermişlerdir. Kuran-ı Kerim'de; "Biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin âdemoğullarından onların bellerinden, zürriyetlerini aldı ve onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin rabbiniz değil miyim? Onlar da "Evet, ( rabbimiz olduğuna ) şahit olduk" dediler. (Araf 172)
    Tüm âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed (s.a.a.v.), ibadetin yasalarını kendisine vahiyle gelen Kuran-ı Kerim'le bildirmiş ve bu yasaları bizzat ve öncelikle kendisi tatbik etmiştir. Hz. Peygamber açıkça belirtmiştir ki ibadet ancak yüce Allah'a kulluk, kitaplarına iman, peygamberlerine itaat etmekle, aynı şekilde vasilere sevgi duyup onlara yandaş ve bağlı olmakla, Ehlibeyt imamlarının velayetini kabul edip onlara sığınmakla Allah katında kabul görecektir.
    Hz. Ali, ibadeti kurallarıyla uygulamış ve Hz. Muhammed (s.a.a.v)'den sonra en doğal şekliyle bunu insanlara izah etmiştir. Hz. Ali (a.s.), ibadeti İslam'ın farz şartlarının uygulanması olarak belirtmiş ve aynı zamanda ibadetin, yaşanan sürece kötülüklerden sakınarak Allah rızasını kazanmak için atılacak her adımda olabileceğini öğretmiştir. Hz. Muhammed' de (s.a.a.v), kızı Fatımatü'z Zehra'dan (a.s.) gelecek imamların sayısını bildirmiş ve ibadetin onlara duyulacak sevgi ve bağlılıkla özdeşleşeceğini vurgulamıştır. Bütün bunlardan hareketle İslam dininin merkezinde yer alan Aleviler olarak ibadetlerimizde şu inanç hâkimdir: "Kişi ömür boyu beş vakit namazını kılıp Ramazan orucunu tutsa, yalın ayak Beytullahü'l Haram'a gidip hac vecibesini eda etse, kendinde Karun malı olup hepsini zekât olarak sarf etse, miskin ve yetimleri giydirip doyursa, eğer kötülük ve günahlardan sakınmamışsa, Hz. Muhammed (s.a.a.v)'e, Hz. Ali ve Ehlibeyt imamlarına zerre kadar kin veya nefreti (buğz) varsa o ibadeti Allah katına hiçbir şekilde ulaşmayacaktır."

    Özet olarak:
    İbadet; yüce Allah'a karşı gösterilecek ta'zim ve hürmetin yanında onun buyruklarını yerine getirme, emir ve yasaklarına uymaktır.
    İbadet; yüce Allah'ı bilme, tanıma, onun rızasını ve sevgisini kazanmaktır.
    İbadet; yüce Allah'a kulluk edeni, başkasına kul köle olmaktan kurtarmaktır.
    İbadet, kulluk vecibelerini yerine getiren kişinin Allah katında hür olmasıdır.
    İbadet, insanın ruhuyla özdeşleşen ihlâstır.(ihlâs: saf ibadet, temiz sevgi ve yürekten bağlılıktır.)
    İbadet; her türlü bela, eza, sıkıntı ve musibetlerin kovucusudur.
    İbadet; yüce Allah'a, verdiği nimetler için sunulan şükürdür.
    İbadet, yüce Allah'ı zikir ve tesbih etmektir.
    Yüce Allah' ın, Peygamberine: "Şimdi sen, Rabbine hamd ile tespih et ve secde edenlerden ol! Sana şaşmaz ve kesin bilgi (yakin) gelinceye kadar Rabbine ibadet et!" (Hicr 98-99) diye buyurduğunu unutmayalım.

    ______________________


    1) Tesbih: Yüce Allah'ı anmadır. Dua etmek, zikretmektir.
    2) Secde: Boyun bükme, yüce Hak karşısında eğilmedir.
    3) Müdebbir: Yönetici, düzenleyen, lider.

    --------------------------------------
    NOT:AKAD dergisi, Eylül 2008, sayı 4'ten alıntı yapılmıştır.
#12.01.2011 14:53 0 0 0
  • Nusayrilik hakkında yanlış bilgi verilmiş, düzeltmek istiyorum.

    NUSAYRİLER (ARAP ALEVİLERİ)

    ALEVİLİK NEDİR?
    Alevilik; Kaynağını Kuran'dan alan, Hz. Muhammed'in (s.a.a.v.) hadisleri ve Ehlibeyt imamlarının (a.s.) öğretileriyle şekillenen İslam'ın özüdür, sırat-ı müstakimdir. Yani doğru ve hak olan yoldur.

    Alevilik, Hz. Ali'nin (a.s.) taraftarı (Şiası) olmak demektir. Onun taraftarı olmak demek Hz. Muhammed'in (s.a.a.v.) taraftarı olmak demektir; yani Allah'ın taraftarı olmak demektir. Hz. Muhammed (s.a.a.v.) hadis-i şerifte "Her kim Ali'yi severse, beni sevmiş olur; beni seven de Allah'ı sevmiş olur. Ali'ye kim düşmanlık ederse bana düşmanlık etmiş olur." diye buyurmaktadır. Kur'an, Allah'ın (c.c.) kelamı; Hz. Muhammed (s.a.a.v.) Kuran'ın dili, Hz. Ali (a.s.) de konuşan Kuran'dır. Hadis-i şerifte "Kuran Ali'yle, Ali de Kur'an'la beraberdir. Kıyamet Günü'ne kadar birbirlerinden ayrılmayacaklardır." diye buyrulmaktadır. Hz. Ali (a.s.) Sıffin'de bir hutbesinde "Konuşan Kur'an benim." diye buyurmuştur. Kısaca Kur'an, Hz. Muhammed (s.a.a.v.) ve Hz. Ali (Ehlibeyt) (a.s) birbirini destekleyen, insanın doğru yolda yürümesini sağlayan ana kaynaklardır. Alevilik bu kaynaklara dayandığından hak yoldur.

    Anadolu Aleviliği ile benzer yönü sadece Kur'an-ı Kerim ve Ehl-i Beyt sevgisidir. Caferiyye Şiiliği ile itikadi yönden benzemektedir.

    Mezhebin kurucusu ve Muhammed ibn-i Nusayr'in isminden türeyen Nusayri tanımlaması kullanılmaktadır. Ancak, Nusayrilere göre Muhammed bin Nusayr mezhep kurucusu değil, sadece 11. İmam Hasan El Askeri'nin öğrencisi ve Ehlibeyt öğretisini yayan kişidir.
    11. İmam Hasan El Askeri'nin öğrencisi Muhammed bin Nusayr'ı (ö. 883) otorite kabul ettikleri için bu adı alırlar. Ancak Nusayriler bu ismi kendileri için asla kullanmazlar.

    İNANÇ VE İTİKAT
    Din: Semavi dinlerin sonuncusu ve en mükemmeli, yüce Allah'ın kullarına hidayet için gönderdiği son Peygamber Hz. Muhammed'in (s.a.a.v) bildirdiği "İSLAM" dır. "Allah'ın yanında din İSLAM'dır" (Ali İmran 19), "Kim İslam'dan başka bir din ararsa onun dini asla kabul olunmayacak. O, ahirette kaybedenlerden olacaktır." (Ali İmran 85)

    İslam: İki şahadete ikrar etmektir. "Eşhedü enla ilahe illellah ve eşhedu enne Muhammeden Resûlullah" demek ve Hz. Peygamber'e (s.a.a.v), Yüce Allah tarafından emredileni tatbik etmektir.

    İman: Yüce Alah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, ölümden sonra tekrar dirilmeye, Allah'tan başka ilah olmadığına ve Hz. Muhammed'in Allah'ın resulü olduğuna kayıtsız şartsız inanmaktır.
    Bunun yanında Nusayrilerin inancında usul beştir. Tevhid, adalet, peygamberlik, imamet ve dirilmedir.
    Bunları tahmin ve taklitle değil; delillerle, Kur'an-ı Kerim, Hz. Peygamber ve Ehlibeyt'in hadisleriyle bilmek gerekir.

    1-Tevhid: Nusayrilerin İnancında, bütün âlemi Allah yaratmıştır. Allah yalnız ve tektir, ortağı yoktur. "Onun hiçbir benzeri yoktur. Hem o işitir ve görür." (Şura 11) Kur'an-ı Kerim'de Hz. Peygamberine: "Deki; O Allah birdir. Ululuk onda nihayet bulmuştur. Doğmamış, doğurulmamıştır. Onun hiçbir eşi de yoktur."(İhlas Suresi)

    2- Adalet: Yüce Allah âdildir, hiç kimseye zulüm etmez. "Senin Rabbin hiçbir yerde zulüm etmez." (Kehf 49) Adaletinin ispatı için de insanlara yalnız ıslahları için emir verir, kötülüklere uğramamaları için de yasak koyar "Her kim iyi iş işlerse kendisi için işler, her kim kötülük yaparsa yine kendine eder, Rabbin kulları hakkında asla zalim değildir."(Fussilet 46)

    3- Peygamberlik: Nusayri inancında, yüce Allah, lütuf ve adaletinden doğru yoldan sapmamaları için kullarına peygamberler gönderdi. Peygamberlerin ilki Hz. Adem'dir. Sonuncusu da Abdullah oğlu Hz. Muhammed'dir.

    4- İmamet: İnsanların maslahatları için yüce Allah imamlara ilahî bir makam verdi. Her bir Peygamber vefatından önce kendisine bir vasi tayin etti. Peygamberlerin sonuncusu olan peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.a.v) kendisi için on iki vasi tayin etti. "Benden sonra 12 halife olacaktır, hepsi Kureyşten dir."
    (Sahihi Buhari 8/105 Sahihi Müslim 3/1452)
    Bu imamlar, Peygamberin ümmetine bıraktığı dinî hükümlerin değiştirilmesini ve usulleriyle oynanmasını önlemek için yüce Allah'ın emriyle makam aldı. Yüce Allah İmamları tıpkı peygamberler gibi, insanların kendilerine inanmaları ve tutunmaları için yanılmaktan, hata yapmaktan ve günah işlemekten masum kıldı ve inanırız ki; son zamanda son imam Muhammed el-Mehdi gelecek ve dünyayı nasıl zulüm ve çirkinliklerle dolduysa, adalet ve merhametle dolduracaktır.

    5- Mead (Dirilme): Yüce Allah iyilik yapanı iyilikle mükâfatlandırıp, kötülük yapanı da kötülükle cezalandırması için insanları kabirden kaldıracaktır. Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de kıyamet gelecektir. Onun kopmasında şüphe götürecek hiçbir şey yoktur. Allah kabirdekileri kaldıracaktır."(Hac 7)
    Yine Kur'an-ı Kerim'de Her kim zerre ağırlığında hayır işlerse onu görecek, zerre ağırlığında şer işleyen de onu görecektir." (Zilzel 7-8)
    Nusayrilerin, Kur'an-ı Kerim'de geçen her kelime ve ayete inancı tamdır. "Ey Rabbimiz! Bize indirdiğin kitaba inandık, Resule de uyduk, bu hâlde bizi şahitler ile beraber yaz." ( Ali İmran 53)

    Bu beş madde altında topladığımız ana din usulünde filizler (furu-uddiyn) de vardır. Bunlar;

    1- Namaz Kılmak: Günde beş vakit namaz kılmaktır. Vakitleri; öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabahtır.
    Bu beş vaktin farz rekâtları on yedidir. Yolculuk ve zaruretler de dört rekâtlı namazlar, iki rekât olarak kılınabilir. İsteğe bağlı rekâtlar ise otuz dörttür. Bunlar (Nafile) sünnettir.

    2-Oruç Tutmak: Her yıl mübarek Ramazan ayında Kur'an-ı Kerim'in emrettiği şekilde otuz gün oruç tutmaktır.

    3- Zekât Vermek: Yılda bir defaya mahsus her kişi malının zekâtını ehline vermesidir. Miktarı gelirinin yüzde beşidir.

    4- Hacca Gitmek: İmkânlar çerçevesinde maddî, manevî ve yol emniyeti olması durumunda ömürde bir defa Mekke'ye gidip Beytullahıl Haram'ı ziyaret ve tavaf etmektir.

    5- Cihad: İslam dinini müdafaa etmek, bilmek, öğrenmek, öğretmek ve peygamberlerin izini takip etmektir.

    6- Marufa Emir (El-emru bil maruf): Her Müslüman kadın-erkek kendi hükmünde olabilecek Müslümanları (ailesi ve yakınları) iyi ve hayırlı işler görmeye davet etmektir.

    7- Münkerlere Yasak (En-nehy anil münker): İnsanları kötü işlerden alıkoymak, haramdan sakınmaya davet etmektir.

    8- Elvela (Tevella): Yüce Allah'ın tek olduğuna, Hz. Muhammed'in (s.a.a.v) onun peygamberi olduğuna inanmak ve Ehlibeyt imamlarına velayet (bağlılık) etmek ve velayet edenine de veli (kardeşlik) olmaktır. Hz. Muhammed (s.a.a.v) "Mümine vazife olan şey Allah'ın velisini bilip ona velayet etmek, düşmanını bilip de düşmanlık etmektir" buyurmuştur.

    9- El-bera (Teberra): Yüce Allah'a, Allah'ın Peygamberine, Peygamberinin Ehlibeytine ve imamlara düşmanlık eden herkesi düşman bilmek ve benliğimizi onlardan arındırmaktır.
    Yukarıda yazdığımız gibi dine olan itikadımız Allah'ın kitabı Kur'an-ı Kerim'de geçtiği gibidir. Kur'an-ı Kerim Allah'ın kelamıdır. "Ona ne önünden, ne de ardından batıl gelemez. O, hüküm ve hikmet sahibi, övülmeye layık olan Allah tarafından indirilmiştir." (Fussılet 42)

    İSLAMIN ŞARTLARI
    Hz. Peygamberimizin hadislerinde Hz. Ali'nin şiası (taraftarı) olarak adlandırılmışız. Hz. Muhammed'den (s.a.a.v.) sonra "Alevi" ismi Hz. Ali'nin yandaşlarına (Şiası) verildi. İslam'ı sevenler İslam'ın şartlarını Hz. Ali ile yerine getirmekten büyük haz duymuşlardır. Hz. Ali, Hz. Peygamberden sonra İslam'ın kurallarını hatasız şekilde yaymıştır. Birçok rivayette İslam'ı sevenler namaz kılmayı Hz. Ali'den öğrenmek istemişlerdir. Namaz kılmaktan zevk almak isteyenler de Hz. Ali ile namaz kılmışlardır. Yüce Allah'ın Kur'an-ı Kerim'de Müslümanlara farz kıldığı ve tediyesini emrettiği vecibelere 'İslam'ın Şartları' denmiştir. Bu İslamî şartlar beştir.
    Aşağıda gösterilen farzlar birinin edası durumunda, eda eden kişinin Müslüman olduğuna işaret eden şartlardır.

    İSLAMIN BEŞ ŞARTI
    Bu beş farizadan birini veya hepsini ancak Müslüman olan biri eda eder.

    1- Kelime-i şahadet getirmek
    2- Namaz kılmak
    3- Oruç tutmak
    4- Hacca gitmek
    5- Zekât vermek

    1-Kelime-i şahadet: "Eşhedü enla ilahe illellah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü " ("Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in onun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ederim")

    2-Namaz kılmak: Yüce Allah'ın farz kıldığı İslam'ın şartlarının en önemlisidir. Hz. Muhammed'le (s.a.a.v) ilk namaz kılan Hz. Ali'dir. Kur'an-ı Kerim'de "Namazı dosdoğru kılın, zekat verin, rüku edenler ile beraber rüku edin" (El bakara, 43) der. Ve Kur'an-ı Kerim'de namaza işaret eden ayetler elliden fazladır. Aşağıda namaz kılma şekli gösterilecektir.

    3-Oruç tutmak: Yüce Allah'ın farz kıldığı İslam'ın şartlarından biridir. Ramazan ayında oruç tutmak Kur'an-ı Kerim'de: "Ey iman edenler! Sizden evvelkilere oruç nasıl farz edilmiş ise maziden sakınasınız diye size de öyle farz kılındı." (El barka 183.) Oruç, Bakara suresinin 185-187. ayetlerinde de zikredilmektedir.

    4 - Hacca gitmek: Yüce Allah'ın ömürde bir defa maddi ve manevi gücü olana farz kıldığı İslam'ın şartlarından biridir. Kur'an-ı Kerim'de "Hac" İbadeti için Ali İmran suresinin 97. Ayetinde "Onda apaçık işaretler ve İbrahim'in makamı vardır. Oraya giren güvenlikte olur. Hac için bir yol bulabilenin Beyti ziyaret etmesi ise, Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır. İnkâr edenlere gelince, Allah'ın âlemlerde hiçbir şeye ihtiyacı yoktur." diye buyurmaktadır. Kur'an-ı Kerim'de "Hac" konusunda ondan fazla ayet vardır.

    5 - Zekât vermek: Yüce Allah'ın farz kıldığı İslam'ın bir şartıdır. Müslüman'ın malından gelirinin yüzde beşini zekât vermesidir. Kur'an-ı Kerim'de: "Namazı dosdoğru kılın, zekât verin, nefsiniz için evvelce ne hayır gönderirseniz onu da Allah'ın yanında bulursunuz." (El bakara 110) Kur'an-ı Kerim'de zekâtla ilgili yirmi beşten fazla ayet vardır. Burada İslam'ın beş farzı özetle zikredilmiştir.

    Şunu bilmek gerekir ki, Aleviler Müslüman'dır. Alevilikleri ise Hz. Ali'ye yandaşlıkları, taraftarlıkları ve sevgileridir. İmam Hz. Ali, Hz. Peygamberin amcasının oğlu, damadı ve vasisidir. İlk iman eden ve Müslüman olan kişidir.
    Rabbimiz Allah'tır. Peygamberimiz Hz. Muhammed'dir. İmamımız Emiyrül Müminin Ali Bin Ebi Talip'tir. İslam dinine zıt olan bütün dinlerden aklanırız. Dini hükümleri İslam Dini Anayasa'sı olan Allah'ın Kitabı Kur'an-ı Kerim, sünneti nebevi ve Ehlibeyt imamlarının rehberliğinde öğrenir ve uygularız.
    Müslüman Alevi olarak adlandırılan bizlerin itikadı budur. Alevi kardeşimiz bu bilgiler ışığında büyümüştür. Bizleri daha farklı görenlerin basiretleri bizleri bu şekilde görmekle açılacak ve bizi yanlış tanıyan gözlerin önünden
    bizi kapatan perdeler açılacaktır.
    Bu bilgiler bizim gerçek kimliğimizi göstermektedir. Bu deyimler asıl inancımızı anlatmaktadır. Bin dört yüz yıldır doğrularla haykıran bu Alevilerin sesi duyulmadı. Kendilerini tanıttılarsa da onları duymak istemeyenler duymadı.
    "İnsanlar bilmediklerinin düşmanıdır." hadis-i şerifi insanların birbirlerini anlayamadıkları ve tanıyamadıkları için söylendiğine işarettir.
    Yüce Allah bizleri en doğru ve gerçek yola hidayet etmiştir. Bu doğru yolda dünyanın en kutsal inancına, İslam'ın özüne sahip olmakla onurlandırıldık. Çünkü İnsanlığın en kutsal inancını en yüce kaynaklardan öğrendik. Yüce Allah'ın hidayetiyle Hz. Muhammed'in sünnetiyle, Ehlibeytin rehberliğiyle, Müslümanlığın temelinde Aleviliğimizle ne kadar övünsek azdır. Bu kutsal inanca mensup olmakla dünyanın en mesut ve huzurlu kulları olarak ahirette sevinecek ve bahtiyar olacağız. Yüce Allah'ın ve Peygamberinin emrettiği şekliyle Ehlibeyt ipine sımsıkı tutunmaya ve Aleviliğimizin gereklerini yerine getirmeye yüce Allah bizi muvaffak etsin.
    Allah'ın rahmeti; Hakkı görüp Hakka tapanlara olsun.
#19.12.2010 18:32 0 0 0
  • Alevi İslam inancı, bilgisi; Hz. Muhammed tarafından vasiyet edilen Kuran-ı Kerim ve Ehli Beyt'e dayanmaktadır.

    Ehli Beyt'in 12 imamları tarafından aktarılan Hz. Muhammed'in hadisleri ışığı altında yol alınır.

    İslam dini Ehli Beyt'in velayetidir. Alevi İslam bilgisinin özü, marifet ve hakikattir. Merkezinde insan sevgisi ve değeri yer alır. Zulme ve zalimlere karşıdır. İlme, Adalete, sevgiye, güzelliğe, kardeşliğe, beraberliğe, paylaşmaya, dayanışmaya, yardımlaşmaya, hoşgörüye ve geri kalan tüm iyi değerlere, sıfatlara bağlıdır.

    Hz. Muhammed , Allah'ın selamı ona ve tertemiz Ehli Beytine olsun, buyurdu ki:
    "İçinizde değeri biçilmez iki emanet bırakıyorum. Allah'ın kitabını (Kur'an-ı Kerim) ve zürriyetim olan Ehli Beytimi. İkisine tutunursanız asla doğru yoldan çıkmıyacaksınız. İkisi kıyamet gününe kadar, (kevser) havuzun başucunda bana varana dek asla birbirinden ayrılmıyacaklar. Ehli Beytime karşı tutumunuzdan dolayı Allah'ın azabını hatırlatıyorum, Ehli Beytime karşı tutumunuzdan dolayı Allah'ın azabını hatırlatıyorum, Ehli Beytime karşı tutumunuzdan dolayı Allah'ın azabını hatırlatıyorum !!!" (Sahih hadis-i şerif).

    Hz. Muhammed , Allah'ın selamı ona ve tertemiz Ehli Beytine olsun, buyurdu ki:
    "Ehli Beytim içinizde Nuh (aleyhisselam)'un gemisi gibidir. Gemiye binen kurtulur ve gemiye binmeyen boğulur, ölür !!!" (Sahih hadis-i şerif)

    Hz. Muhammed, Allah'ın selamı ona ve tertemiz Ehli Beytine olsun, buyurdu ki:
    "Ehli Beytim, İsrailoğulları'nın selamet kapısı gibidir. Her kim o kapıdan içeri geçerse mümin olur ve her kim dışında kalırsa kafir olur." (Sahih hadis-i şerif)

    Hz. Muhammed, Allah'ın selamı ona ve tertemiz Ehli Beytine olsun, buyurdu ki:
    "Âl-i Muhammed'e salavat (dua) edilmeden yapılan dualar kabul olmaz !!!" (Sahih hadis-i şerif)

    Hz. Muhammed, Allah'ın selamı ona ve tertemiz Ehli Beytine olsun, abasının (hırkasının) altına Hz. Ali, Hz. Fatime, Hz. Hasan ve Hz. Huseyin'i alarak şöyle buyurdu:
    "Ey Allah'ım ! Bunlar benim Ehli Beytim ve seçkinlerimdir. Onlardan her türlü pisliği gider ve onları tertemiz kıl !!!" (Sahih hadis-i şerif)
#19.12.2010 18:22 0 0 0
  • EZAN VE İKAME
    Ezan: Namaz vaktini bildirmek için müezzinin yaptığı çağrı (Sözlük.) Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de: "Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağırıldığı zaman Allah'ı anmaya koşun" (El- Cuma-9)
    Yüce Allah, Hz. Peygamberine İslam farizalarını vahiy ettikten sonra, namaz kılma vecibesini yerine getirmek için bir çağrının olacağını da vahyetti. Bu namaza olan çağrıya "ezan" denildi. Namaz kılma vaktinin geldiğini bildirecek güzel bir ses gerekiyordu. O ses Hz. Bilal Habeşi'de bulunuyordu. Hz. Peygamber, Bilal'a namaza bu şekilde çağrı yap, emrini verdi. Namaz vakitlerindeki çağrılar Bilal'ın sesiyle bu şekilde yankılanmaya başladı.

    Allahu Ekber-Allahu Ekber
    Allahu Ekber-Allahu Ekber
    Eşhedü Enla İlahe İllellah
    Eşhedü Enla İlahe İllellah
    Eşhedü Enna Muhammeden Resûllullah
    Eşhedü Enna Muhammeden Resûllullah
    Hayye alassalah - Hayye alassalah
    Hayye alel felah - Hayye alel felah
    Hayye ala hayril amel - Hayye ala hayril amel
    Allahu Ekber-Allahu Ekber
    La ilahe illellah - La ilahe illellah

    İkameyi ezandan sonra namaza başlamadan önce okumak farzdır. Kaynaklarımıza göre ezanda iki sefer okunan ezan sözlerinin ikamede bir sefer okunması yeterlidir. Okunuşu:

    Allahu Ekber - Allahu Ekber
    Eşhedü Enla İlahe İllellah
    Eşhedü Enna Muhammeden Resûllullah
    Hayye alassalah - Hayye alel felah
    Hayye ala hayril amel
    Kad kamet essalah Kad kamet essalah
    Allahu Ekber - Allahu Ekber
    La ilahe illellah
#19.12.2010 12:20 0 0 0
  • Alevi olmak için önce Müslüman olmak gerekir. Çünkü Alevilik; Kaynağını Kuran'dan alan, Hz. Muhammed'in (s.a.a.v.) hadisleri ve Ehlibeyt imamlarının (a.s.) öğretileriyle şekillenen İslam'ın özüdür, sırat-ı müstakimdir. Yani doğru ve hak olan yoldur.

    Alevilik, Hz. Ali'nin (a.s.) taraftarı (Şiası) olmak demektir. Onun taraftarı olmak demek Hz. Muhammed'in (s.a.a.v.) taraftarı olmak demektir; yani Allah'ın taraftarı olmak demektir.

    "Müslüman değilim, din dersi istemiyorum" diyen biri Alevi değildir. Şunu iyi bilmeliyiz ki bizi Alevi yapan ya da 12 imam dostu yapan husus 12 imamlara (Ehli beyt imamlarına) bağlı olmamızdır.

    Kim hangi dinin emrini yapıyorsa o dindendir,kim hangi önderin tavsiyesini uyguluyorsa o kişiyle beraberdir.

    Gerçek Alevinin yaptığı her ibadetin şekli 12 imamların sözlerine tavsiyelerine uygun olmalıdır.
    Çünkü Kuran-ı Kerim'i en iyi onlar biliyor ve peygamberimizin sünnetini en iyi onlar aktarıyordu.
#17.12.2010 17:20 0 0 0
  • Eleştirilerinizi anlıyorum, yalnız ben bunu kendi kafamdan yazmadım, bazı kaynaklardan aldım. Kaynakları verebilirim.

    Hakim el haskalani el hanfi C. 2, S. 356-366 hadis:1125-1147
    Der-ul Mansur, Suyuti C. 6 S.379
    Tefsir Taberi C.3 S.146
    Kifeyetul Talib S. 244-246
    Fehul kadir C.5 S.477 (El-Muracaat, Abdülhüseyin Şerafuddin El Musevi, tahkik edilmiş 7. baskı kaynaklar bölümü 111. dipnot S. 348)
    Yenabi'ul Mevedde S.62-74 ve 270. sayfalar.

    Bunlar kaynakların bir kısmı...

    Eleştirileriniz doğrultusunda uygun görmediğiniz bazı cümleleri ilk yazdığım iletiden çıkardım. Sizinde dediğiniz gibi Kuran-ı Kerim bütün insanlara hitap etmektedir.

    Saygılar...
#17.12.2010 14:07 0 0 0
  • Bunu hangi kaynaga hangi delilden yola cikarak diyorsunuz ki?

    Kur'an-ı Kerim'de Allah (c.c.), Hz. Ali ve taraftarları Alevilerden şöyle bahsetmiştir: "İman edip salih ameller işleyenlere gelince, halkın en hayırlısı da onlardır. (Beyyine S. ayet 7)" Resulullah bu ayet hakkında buyurdu ki:" Ey Ali onlar (ayette bahsedilenler) sen ve taraftarlarındır."
#15.12.2010 21:43 0 0 0
  • Sonucta hepimiz tek olan ALLAHA'a inaniyoruz öyle degil mi?Müslüman fitrati üzerine yaratildiysak bize emredilen ne ise onu yapmakla mükellefiz..
    Rehberimiz Kuran-i Kerimdir.
    Bu konuda kesinlikle aynı fikirdeyiz.

    Ayni zamanda Bektasileri kötülemişsiniz bu nasil bir celiski ?
    Benim bildigim alevilik saygi ve sevgi yoludur.

    Yaşadığımız dönemde belki Hz. Ali'nin vasıf ettiği gibi Alevi olmak zordur ama bir Alevinin bu vasıflara uygun davranması ve bunun çabasını vermesi gerekmektedir. Eğer aramızdan her hangi biri bunun çabasını veremeyecekse, bir Alevinin sıfatlarının tam tersini yapacaksa, bu kardeşimiz kendisini "ben Aleviyim" şeklinde tanıtıp tüm Alevi camiasını karalamasın. Buradaki sözü, özellikle Alevi kültürü ve inancı hakkında hiç bir bilgisi olmayıp da Alevilik ile ilgili sorulara muhatap olduğunda yanlış cevaplar vererek Alevi camiasının töhmet altında kalmasına neden olan kardeşlerimiz içindir.
    Doğru olan; bir soruyla muhatap olan Alevi kardeşlerimizin, eğer bu soruyu cevaplayamıyorlarsa, soru sahibini Alevi din adamlarına yönlendirerek onların doğru bilgi almalarını sağlamalarıdır.
    İşte ben Bektaşilere bu yüzden kızıyorum.

    Özü islamdir. Hz Ali'nin yoluna gitmek onun ipine sarilmaktir ve Hz. Ali efendimizde ilmini Hz Muhammed(sav) den almistir.. Üstünlügü ordan gelmektedir...
    Bu konuda kesinlikle aynı fikirdeyiz.

    Alevilik bir yasam felsefesidir..Ve kültür mozaigidir..
    Bazı Alevi kardeşlerimiz var ki, onlar Aleviliği bir kültür olarak tanıtma çabasındalar. Kaynağını Kuran-ı Kerim, Hz. Resulullah (s.a.a.v) ve Ehlibeyt'ten alan Alevilik, sadece bir kültür değildir. Kültürün dine ve ya dinin kültüre etki etmesi ayrı bir konudur. Alevilerin kendilerine has bazı gelenek ve göreneklerin (dinin kültüre etkisi sonucu) olması Aleviliğin kültür olduğu anlamına gelmez.

    Ama unutulmamasi gereken bir durum vardir.Ne yazik ki Günümüzde bazi insanlar(hepsini katmiyorum) aleviligi maksatinin disina cikarmis ve saptirmistir..Aslolan Kuran-i Kerimin isiginda hareket etmektir...


    Bu konuda kesinlikle aynı fikirdeyiz.
    Bu arada eleştiriniz için tşk. ederim.
    saygılar...
#04.12.2010 20:08 0 0 0
  • Bektaşiler; dün İslam adını bizden gasp ettiler, sonra Alevi adını....
    Bektaşiler siyasi emellerine ulaşmak için "Alevi" adını kullanıyorlar, olanda Ehlibeyt yolundaki gerçek Alevilere oluyor. Bektaşilerin oyunlarına kanmayın!
#11.11.2010 20:06 0 0 0
  • Anadolu Alevileri olarak bilinen Bektaşiler, namaz ve ramazan orucunu kabul etmiyorlar ve kabul edenleri azdır. Ehlibeyt'i sevdiklerini ve Alevi olduklarını söyleserler de bu davranışları nedeniyle Ehlibeyt'e uymadıkları ve sevgilerinin sözde kaldığı anlaşılır. İşte bu yüzden, Bektaşiler "Alevi" olarak kabul edilemez. Alevilik başka, Bektaşilik başkadır.

    Kim hangi dinin emrini yapıyorsa o dindendir, kim hangi önderin tavsiyesini uyguluyorsa o kişiyle beraberdir.

    Gerçek bir Alevinin yaptığı her ibadetin şekli 12 imamların (Ehlibeyt imamları) sözlerine ve tavsiyelerine uygun olmalıdır.
    Çünkü Kuran-ı Kerim'i en iyi onlar biliyor ve peygamberimizin sünnetini en iyi onlar aktarıyordu.
#11.11.2010 19:52 0 0 0
  • NAMAZ KILINMASI CAİZ OLMAYAN YERLER

    Ehl-i Beyt fıkhına göre insan, canlı varlıklara ait resim, heykel, açık kapı, ateş ve lamba karşısında, mutfakta, hamamda ahır gibi hayvanların barındığı yerlerde, çöp dökülen yerde, namaz kılanın yüzüne karşı olmasa bile içinde müstehcen resim bulunan odada, mezarlıkta, gelip gidenlere zahmet veriyorsa yolda, caddede ve sokakta namaz kılmak haramdır.
#11.11.2010 19:40 0 0 0
  • ABDESTİ BOZAN ŞEYLER

    Ehlibeyt fıkhında aşağıda zikredilen şeyler abdesti bozar. Bunlardan birini yapan kimse, abdestliyse abdesti bozulur ve abdesti gerektiren bir ibadeti yapmak istediğinde yeniden abdest almalıdır.

    1- İdrar.
    2- Büyük ihtiyaç
    3- Gaz /yel/ çıkması.
    4- Uyumak.
    5- Baygınlık.
    6- Delilik.
    7- Sarhoşluk.
    8- Gusül almayı gerektiren her şey.
#11.11.2010 19:38 0 0 0