İhtiyar adam tapu dairesinden çıkarken sevinçliydi. Kendi kendine düşünüyordu; "-Oh. . be ferahladım. Ölümlü dünya".
Oturduğu evin tapusunu, çocuğunun üstüne kaydettirmişti. Tapu dairesinde çıktıktan sonra bir küçük lokantada öğle yemeğini yedi, vakit geçirmek için parkları dolaştı. Bir parkta Cem Karaca'nın şarkısı çalınıyordu; "Allah Yar! Allah Yar!".
Akşama doğru eve gitmek için yola çıktı. Bir yandan düşünceler içindeydi;
-Biz öldükten sonra bir sürü işlemle uğraşması gerek. Ne diye eziyet çeksin yavrum.
Oğlunun kendisini nerdeyse zorla doktora götürüşü aklına geldi; "-Kerata amma ısrar etmişti. Sağlığıma verdiği önem kadar, ziyarete gelmeye de önem verse ya. "
Bir an dalgınlaştı; "-Gerçi, gelin bizle geçinmeye çalışmıyor ama" derin bir nefes aldı "-Boş ver canım, ne de olsa torunlarımın annesi. Eşine, çocuklarına iyi baksın da" biraz da kendini teselli etmek için söylendi;" biz bu gün varız, yarın yoğuz. "
Evine yaklaşınca yine durgunlaştı, "-Bakalım hanım ne diyecek? Gelin gelip-gitmiyor diye biraz kırgın ama. " Düşünceler içinde zili çalarken, güleryüzlü olmaya çalıştı; "-Yook, iyi oldu canım. Biz ölünce oğlan rahat edecek, kötü mü?"
Hanımı kapıyı açtı. Gülümsemesini bozmamaya çalışarak hanımına;
-Nasılsın hanım bu gün bakalım?
Hanımı elindeki çiçek suladığı kabı gösterdi;
-Ne yapayım, bir iki çiçekle uğraşıyorum yeşillik olsun diye.
Eve girerken devam etti;
-İnsan şehirde özlüyor çiçeği, yeşilliği.
-Eee. . köy gibi olmaz buralar tabii.
Kadının durgun yüzünde acı bir tebessüm dolaştı;
-Köy gibi olmaz dimi? Şimdi köyde olsak ne güzel olurdu.
İhtiyar adam bir an yüzüne baktı hanımının;
-Sen köyü pek sevmezdin! Geçen sene bir ay kalalım demiştim de "-Ben torunları özlerim. " Diye tutturmuştun.
Kadın, yüzünü çiçeklere doğru döndü;
-Ne bileyim ben, düşündükçe bunalır oldum buralarda. İnsan çocukluğunun geçtiği yerleri özlüyor. Ağaçların altında, bahçelerde yürümeyi özlüyor.
-Allah Allah ! Tamam hanım gideriz. Sen iste yeter ki. Hele havalar ısınsın biraz gideriz
-Havalar kim bilir ne zaman ısınır. Beklemek şart mı?
-Yahu hanım, bunca yıllık eşimsin hala seni tam anladım diyemiyorum. Bir gün köye gitmem diye tutturuyorsun, bir gün de hemen gidelim diye. Dur da bu gün ne oldu anlatayım.
Kadın endişeyle baktı kocasına;
-Noldu, oğlanı mı gördün?
-Yok canım, nerden göreyim !
Koltuğuna oturdu, koynundaki tapu kağıdını çıkardı.
-Bu nedir biliyor musun?
-Hayırdır?
-Hanım, yarın ne olacağı belli olmaz, vademiz gelir de ölürsek, oğlumuz kapı kapı uğraşmasın, diye evin tapusunu onun üstüne yaptım.
Hanımının tepkisini beklerken, onun yüzündeki acı gülüşü gülümseme sandı. Hanımı fısıldar gibi söylendi;
-Oğlumuz da bu gün buraya gelmişti, öğleden önce.
-Öylemi, vay hayırsız. Demedin mi, 'uzun zamandır niye gelmiyon' diye. Seni üzülmesin diye söylemiyordum ama 'bizi unuttu', diye kızmaya başlamıştım. Torunları da getirdi mi?
-Murat'ı getirmiş. O da "-Sıkıldım, gidelim. " Deyip durdu.
-Vay kerata vay. Akşam gelse de ben de görseydim. Neyse, hayırdır, gündüz vakti niye gelmiş ?
Hanımı elindeki kapta suyu bitmiş olduğu halde, çiçekleri sular gibi durarak masadaki kağıdı gösterdi;
-Şu kağıdı getirmiş.
İhtiyar adam, hanımının sesinde bir titreme hissetti ama emin olamadı. İçindeki sevinci kaybetmemeye çalışarak masadaki kağıda uzandı.
Bir mahkeme kararı olduğunu gördü. Yaşlı kadın kızaran gözlerini kocasının görmemesine dikkat ederek, eşinin kolundan tuttu koltuğa oturmasını sağladı, tekrar çiçeklere doğru uzaklaştı.
İhtiyar adam, yakın gözlüğünü çıkardı ve içinden yavaş yavaş okudu. " Yaşı ilerlediği ve aklı muhakemesi yerinde olmadığına ve ekonomik varlığını idare ve idame edemeyeceği, ekteki doktor raporuyla da tespit edildiğinden, taşınır ve taşınmaz varlıklarının, resmi varisi oğlu Süleyman tarafından idaresine karar verilmiştir. "
Resmi kağıt, yaşlı adamın elinden yavaşça yere kaydı. Başını yere eğdi, kağıda boş boş bakmaya başladı. Hanımı, gözlerini sildikten sonra çiçeklerin başından ayrılıp yanına geldi. Eşinin titreyen ellerini tuttu. İhtiyar adam, oğlunun neden kendini doktora götürdüğünü anlamıştı. Yüreğindeki sızıyı bastırmaya çalışarak;
-Üç senedir uğramadık, köydeki ev ne haldedir?
-Canım ne olacak, bir gün de temizlerim ben.
-O evde, dizlerin üşürdü senin.
İhtiyar kadın, daralan göğsünü hafifçe bastırdı, "Yüreğimin üşümesi daha kötü diye düşündü".
-Merak etme, üşümemüşümem
-Yarın mı gidelim diyordun?
-Sen bilirsin bey.
-Eşyaları bir taksiye atarsak, Son otobüse yetişiriz.
-Olur. . Köyde zaten iyi kötü eşya var, ben hemen hazırlanırım.
-Hazırlan. Şu kağıdı da tapuyla beraber masaya koyuver, oğlan gelince aramasın.
İhtiyar adam, içinden düşünüyordu, "-Dünya fani, Allah Yar"
İhtiyar kadın, birileri gelmeden gitmek ister gibi telaşla hazırlanıyordu. Giysileri bir çantaya tıkıştırdı. Fotoğrafları duvardan toplarken oğlununkine bir an baktı, aldı, bir an düşünüp çantaya koymaktan vazgeçti. Masadaki kağıtların üstüne ters olarak bıraktı. En son duvardaki bir küçük patiği aldı, öptü. Bu büyük torununa ördüğü ama küçük gelmeye başlayınca hatıra olarak sakladığı mavi patiklerdi. Çantaya, fotoğrafların üstüne yerleştirirken, mavi patiklerin üstüne düşen göz yaşlarını yavaşça sildi.
Savaşta Barış
Yazan : Ahmet Ünal ÇAM
YIL 1918, yer Çanakkale, savaş devam ediyor. Gelibolu çıkartması başladı. Bazen Türkler, bazen İngilizler saldırıya geçiyor ama kesin üstünlük sağlayan taraf yok.
Gögüs göğüse çarpışmalar henüz bitmiş, top atışları başlayınca her iki taraf meydanı boşaltıp geri çekilmişti. Ortalıkta zaman zaman duyulan top seslerinden başka ses ve hareket yoktu. Gün kararırken yavaş yavaş top sesleri de kesildi.
* * * * * *
Savaş meydanında ertesi sabah. . .
Bir Türk yavaş yavaş doğruldu, ölüm sessizliğindeki meydanı bir süre süzdü. Eli bayılmasına sebep olan başındaki yaraya gitti. Sıçrayan bir taş başına çarpıp bayıltmıştı. Önemli bir yarasının olmadığını anlayınca, bacaklarının üzerindeki ölüyü hafifçe yana itekledi, ayağa kalktı. Ortalığı bir süre süzdükten sonra rast gele bir yöne yürümeye başladı. Pek geçmeden sağ tarafından gelen iniltileri duyarak durakladı. Seslerin geldiği yöne ilerledi. İnleyen iki kişi gördü, birden eli silahına gitti; inleyenlerin ikisi de İngilizdi, düşmanıydı. Silahı elinde bir süre dona kaldı. İnleyerek, henüz kendilerine gelen iki İngiliz korkuyla kendisine bakıyor, ateş etmesini bekliyorlardı. Türk İngilizlerin ikisinin de yaralı olduğunu fark etti; biri kolundan, diğeri ayağından vurulmuştu. Bunun üzerine silahını indirdi, beline taktı, eğildi yaralarına baktı. Kolundan yaralı olanın durumu fena değildi ama ayağından yaralı olanın yarası kanıyordu. Türk İngilizlerin şaşkın bakışları altında, kasaturasını çıkardı ölmüş askerlerden birinin atletini yırttı, ayaktaki yarayı kanı durduracak şekilde sardı , sonra diğerinin yardımıyla iki tüfeği yaralı ayağı korumak için bağladı.
Üçü birlikte bir yerlere varabilmek, kendilerine yardım edecek birilerini bulabilmek için amacıyla rast gele bir yöne doğru yola koyuldular. Türk de buralara ilk defa gelmişti, çevrenin en az İngilizler kadar yabancısıydı.
Joe adındaki ayağı yaralı olan İngiliz, kendisine yürürken de zaman zaman destek olan Türk'e minnettarlık duyuyor ama kolu hafif yaralı olan Fred adındaki diğeri hâlâ nefret doluydu. Üçü beraber yürürken Fred, Türk'ün dillerini anlamadığını da bildiğinden Joe'ya; "-İlk fırsatta Türk'ü öldüreceğim" dedi. Fakat umduğu karşılığı alamadı, Joe bu düşüncesine isyan etti. Fakat Fred, tek başına da olsa Türk'ü öldüreceğini söyledi.
Türk'ün yanında tabancası vardı ama diğerlerinin tüm silahlarını yere attırmıştı.
* * * * * *
Hava kararınca konakladılar. Türk yorgunluktan hemen uyuyakalmıştı. İngilizler biraz ötede yatmış ama henüz uyumamışlardı. Fred, Türk'ün uyuduğunu anlayınca usulca yerinden kalktı, belinde gizlediği bir bıçağı çıkararak Türk'e yaklaşmaya başladı. Onu gören Joe yerden doğruldu, alçak sesle arkadaşına bağırdı; "-Git, yat yerine!. . " Fakat Fred onu duymamışçasına ilerlemeye devam etti. Bu kez bacağı yaralı olan da yerden bir taş aldı, kendisine daha yakın olan Türk'le arkadaşının arasına girmeye çalıştı. Joe'nun kararlı tutumu üzerine Fred sinirlendi ama Türk'ün uyanmasından çekinerek yerine gitti, yattı.
* * * * * *
Sabah Türk yanındaki yiyeceği İngilizlerle eşit paylaşınca, Fred'te de biraz yumuşama olur, ama uzun sürmez. Türk'ün düşman olduğunu, sağ kalırsa tekrar İngilizlerle savaşacağını düşündü. İlk fırsatta onu öldürmeye karar verdi. Joe'nun Türk'e aptalca bir minnet duyduğunu ve bu konuda onu güvenemeyeceğini düşünüyordu. Tek başına başarmak zorundaydı. O bir Türk, bir düşmandı ve ölmeliydi.
* * * * * *
Yer yer uçurumlarla kesilen bir patikadan ilerlemeye başlamışlardı. Aniden fırlayıp uçan bir kuş Fred'i şaşırtır, ayağı takılır, tam uçuruma düşecekken Türk atılır, bileğinden yakalar. Zorluklada olsa yukarı çekmeyi başarır. Sonra hiçbir şey olmamış gibi dönüp yürümeye devam eder.
Fred, Türk'ün kendisini kurtardığına sevinememiş, hatta üzülmüş, sinirlenmişti. Ne yapması gerektiğine artık kendisi de karar veremiyordu.
Aynı dar yolda ilerlemeye devam ettiler. Türk bacağı yaralı olan Joe'ya çoğu zaman yardım ediyor, Fred biraz arkadan geliyordu. Arkadan gelen Fred, tutunmak için elini attığı yerde, tam eline oturan bir taş buldu. İçinde yine Türk'ten kurtulmak için büyük bir istek duydu. Kısa bir kararsızlıktan sonra, taşı eline alıp, Türk'e arkadan yaklaşmaya başladı. Son anda Joe onu fark etti, kendisini yere atarken Türk'ü uyarmak için bağırdı. Bir tehlike olduğunu anlayan Türk ileri fırlarken, silahını çekip hızla döndü. Biran için sanki zaman durdu; birinin elinde tabanca, diğerinde taş ve yerde şaşkın Joe öylece kaldılar. Fred elindeki taşın, tabanca karşısında bir işe yaramayacağını düşünüp kahroluyordu. Türk bir kaç saniye daha öylece baktıktan sonra. bir dostu tarafından aldatılmış gibi, hayalleri yıkılmış gibi omuzları düştü. Tabancayı ters çevirip Fred'e uzattı. "-Hâlâ beni öldürmek istiyorsan, al !. . " der gibiydi. Fred şaşkınlık içinde tabancayı aldı ve Türk'e çevirdi. Ne olduğunu anlamak ister gibi kendisine bakan yerdeki Joe ile göz göze geldi. Arkadaşı "-Yapma!. . " diye bağırınca, fırsatı kaçırmaktan çekinir gibi elindeki silahı daha da doğrulttu, parmakları tetiğe gitti.
Türk'ün "-Vefasızsın, kalleşsin !. . " diye haykıran gözlerinden kendini kurtarıp tekrar arkadaşına baktı; öfke dolu gözlerle karşılaştı. Yapamayacağını düşündü. Tabancayı tutan eli güçsüzce yanına düştü, sonra tabancayı Türk'e uzattı. Türk tabancayı sevinçle geri aldı, tekrar silahı ona çevirdi. Joe'nun şaşkın bakışları altında tetiğe bastı. . .
İngilizler şaşkınlık içinde kalmışlardı; silahta kurşun yoktu. Türk gülerek silahını beline koydu, cebinden çıkardığı kurşunları gösterdi. Silahını boşalttığı için Fred'e vermiş, onu denemişti. İngilizler de durumu anlayınca dakikalarca güldüler.
* * * * * *
Tekrar yola koyuldular. Birden Türk ayağını oynak bir taşa basıp yere yuvarlandı. Düşerken kolu sıyrılmış, bileği kanamıştı. Joe atletini yırtıp onun bileğini sarmaya hazırlandı, fakat kanın çok az olduğunu görünce bir an durdu. Sonra bıçağını çekip kendi bileğini de hafifçe kesip, kanattı. Sonra kanayan bileğini Türk'ün bileğinin üzerine koydu. Türk kan kardeş olarak kabul edildiğini anlayınca gülümsedi. Birbirlerine sımsıcak, dostluk kokan bakışlarla baktılar. Onları ayakta seyreden diğer Fred de bıçağını çekip bileğini hafifçe kesti, yanlarına çömelip bileğini onlarınkiyle birleştirdi.
* * * * * *
Şafak sökerken yola koyuldular. Çok geçmeden bir kamp ateşi göründü, sevinç içinde yürüdüler. Uzun bir yürüyüşten sonra kampa yaklaşmışlardı. Sevinç ve heyecandan kampa çok yaklaştıkları halde, hiç kimseyi neden göremediklerini düşünmediler. Arkada kalan Türk gayri ihtiyari, eline aldığı boş tabanca ile oynuyordu.
Fred, kampta İngiliz bayrağını görüp sevinç naraları atmaya başlamıştı kî; iki el silah sesi sevincini kursağında bıraktı. Bir grup İngiliz askeri saklandıkları yerden neşeyle çıkarken, vurulan Türk cansız yere düştü. . .
Joe, Türk'ün üzerine kapanıp ağlarken Fred kendini dermansızca dizlerinin üstüne bıraktı. Türk'ün tabancasını aldı. Bir süre boş boş ufuklara baktıktan sonra hıçkırıklarına engel olamadı. Arkadaşlarını Türk ten kurtardıklarını sanan İngilizlerin şaşkın bakışları altında, arkadaşı gibi Türk'ün üstüne kapanıp ağlamaya başladı. Bir yandan da bağırıyordu; "-Kardeşim!. . . Kardeşim!. . . "
Türk Cephesinde Ezan Sustu Yazılış : 12-01-2007 16:20
Çanakkale cephesinde savaş inanılmaz olaylarla devam ediyordu. İngilizler ve Fransızların başını çektiği itilaf devletleri, sömürgelerinden getirdiği Avustralya, Senagal, Hint askerleriyle beraber Türk askerlerine saldırıyor, siperlere bombalar yağdırıyordu. Özellikle denizden savaş gemilerinin top atışı desteği, bütün cesaretine rağmen Türk askerlerini çok zor durumda bırakıyordu.
Türk komutanlar, sonunda öleceklerini, herhangi bir yardım gelmesinin mümkün olmadığını düşünüyordu. Bu düşüncelere rağmen bir adım geri atmak, bir adım geri çekilmek akıllarının ucundan bile geçmiyordu.
Kan ve barut kokuları arasında savaş meydanına akşamın karanlığı çökerken, Yüzbaşı Tayyar, siperlerine çekilmiş, kimi fırsattan istifade uyumaya çalışan, kimi dertli dertli sıla türküsü söyleyen askerlerine baktı. Vedalaşmak üzere olduğu dostlarına son bakışları gibi bir hüzün gözlerindeydi.
Bu gam ve hüzün dolu atmosferde yüzbaşı Tayyar, yanındaki üsteğmen Hakkı'yla durumu tartışıyordu;
-Cephanemiz ne kadar dayanır?
-Eğer düşman yaklaşmaz, sadece top atışına devam ederse, yarın da yeter komutanım.
-Düşman, sinmiş siperine, denizden ateş açan gemilerinin bizi yok etmesini bekliyor. Göğüs göğüse, mücadeleye fazla yaklaşmıyor.
-Evet komutanım, süngü savaşı şimdi işimize gelir ama süngü savaşında da İngilizler, Fransızlar ön cephede sömürgelerini kullanıyorlar.
-Avustralyalılara mı?
-Hayır komutanım, sadece Avustralyalıları değil.
-Zenci Fransızları mı?
-Komutanım, zenci Fransızlar sandıklarımızın bir kısmı Senegal'liler miş.
Komutan şaşkınlıkla bakarken üsteğmen Hakkı devam etti;
-Bunları esir aldığımız bir Hintli'den öğrendik.
-Hintliden mi? Şu "Kötü muamele yapmadığımız halde, öğleden sonra bir ağlama tutturdu, susturamadık, ağlayıp duruyor" dediğiniz Hintli esir mi?
-Evet komutanım
Komutan güldü;
-Sakın bizde Hintçe bilen biri olduğunu söyleme
-Hayır komutanım. Hintli müslümanmış, Çerkeşli Hafız, Hintli'nin ağlarken Arapça bir şeyler söylediğini duymuş, o konuşmuş.
-Maşallah şu bizim Hafız tekbir getirmeye ara verip tercümanlığa mı başladı? Çağır bakalım neler öğrenmiş.
**** **** ****
Erlerden Çerkeşli Hafız'ı bulup komutanın karşısına getirdiler;
-Emredin komutanım
-Anlat bakalım Hafız, neler öğrendin Hintli esirden.
-Komutanım, kendisi müslümanmış. Bizi öğle namaz kılarken görünce ağlamaya başlamış.
-İyi ya, müslümanlara esir düştü korkmaması gerektiğini söyleyip sustursaydın.
-Esir düştüğü için ağlamıyor ki komutanım. İngilizler, "İstanbul'daki müslümanlara Almanlar saldırıyor. Almanlara karşı savaşacağız" diye kandırmışlar. "Müslümanlara karşı savaştım, belki de öldürmüşümdür" diye ağlıyor.
-Hakkı, söyle askerlere de getirsinler bakalım Hintli esiri. Sen kal Hafız, söyle bakalım, düşmanlarımız ön saflarda hep müslümanları mı sürüyor, doru mu bu?
-Evet komutanım, Hintli de söyledi, dün sabah da süngü çatışmamızda, önde ya zenciler vardı, ya da Hintliler.
Komutan, üstteğmen Hakkı'ya döndü;
-Cephanemizin azaldığını biliyorlar ki, dün sabahtan beri uzaktan taciz ateşiyle bize cephane harcatmaya çalışıyorlar.
-Komutanım, eğer cephanemizin bitmek üzere olduğunu anlarlarsa yine piyade hücumuna kalkacaklardır. Bu gün askerlere mermilerde tasarruf yapmalarını söylediğimizden, top atışı ve makineli tüfeğimizi gün boyu kullanmadığımızdan cephanemiz tamamen bitti sanabilirler, yarın saldırma ihtimalleri çok yüksek.
-Hımm, bu saldırı da askerlerimiz ne kadar dayanabilir?
-Kurşunları paylaştırdık, keskin nişancılara fazla kurşun versek de çoğuna ya iki kurşun düştü ya da hiç.
-Hiç mi !.... Kurşunu olmayan askerimiz mi var?
-Var komutanım
Hintli esiri getirmişlerdi, komutan Çerkeşli Hafıza seslendi;
-Öncelikle, Sadece gözetim altında olduğunu, korkmaması gerektiğini söyle. Bizim esirlere kötü davranmadığımızı söyle.
Hafız, komutanın söylediklerini çevirirken, Hintli atılıp yüzbaşının ellerine sarıldı;
-Ne istiyor bu, inanmadı mı söylediklerimize.
Hafız;
-Müslümanlara karşı savaştığı için çok üzülüyormuş komutanım. Beni vurun, diyor.
-Sustur şunu, ağlamasın artık. Olan oldu, yardım etmek istiyorsa sorularımıza cevap versin. Düşmanın asker durumunu, silahlarının, cephanesinin durumunu ne kadar biliyor, bize onu söylesin.
**** **** ****
Yüzbaşı, esiri sorgulama sonunda uygun bir çözüm bulamamıştı. Normal şartlarda erleri daha fazla telef etmemek için geri çekilmeliydi ama bu askerlerin görevi gemilerden kıyıya çıkacak düşmanı engellemekti. Geri çekilirlerse, karaya çıkacak düşman karada hızla ilerleyebilecekti, durdurmak çok daha zor olacaktı. Biliyordu ki, son asker de şehit olana kadar bir adım geri atmamalı, son askerin son mermisine kadar düşmanı oyalamalıydılar.
**** **** ****
Yüzbaşı'yı uyku tutmamış, muhtemelen son geceleri olan bu gecede sabaha kadar bir çadırda dolanmış, bir siperlerdeki askerlerinin yanına gitmişti. Nöbetçi olmayan askerlerin çoğu uyuyordu. Siperde büzülmüş yatan daha gencecik Tokat'lı Ali'nin üstüne paltosunu bıraktı. Arkadaşlarına "uyandırmayın" diye işaret edip çadırına döndü.
Askerlerinin yüzü gözünden gitmiyor, sanki çoktan ölmüşler gibi içi yanıyordu.
**** **** ****
Kendisi gibi üzgün bir edayla bir o yana bir bu yana dolanan üsteğmen hakkı'ya baktı;
-Düşman cephesine baktın mı?
-Baktım komutanım.
-Hareketliliği görmüşündür.
-Evet komutanım, çok sayıda fenerle koşuşturuyorlar.
-Piyade saldırısına hazırlanıyorlar. Allah'tan ümit kesilmez ama .
-Bizim ümidimiz inşallah ya şehit ya gazi olmaktı komutanım. Allah şu ana kadar gazi olmayı nasip etmedi ama şehitlik yakın, hakkınızı helal ediniz komutanım.
-Helal olsun Hakkı, helal olsun. Hazırlan, askerimize moral vermek için önde savaşalım.
Dışarı çıktılar, yüzbaşı;
-Tan ağarınca saldıracaklardır, askerleri uyandırın, gafil avlanmasınlar.
O esnada Hafız'ın sesi duyuldu, eğitim aldığı belli olan sesiyle saba makamında, kulakları geçip kalplere vuran bir ezan okuyordu.
Yüzbaşı, ezan okuyan Hafızın yanına vardı, huşu ile ezanın bitmesini bekledi. Ezan bitince namaza gitmeden komutanının karşısına geçti;
-Emredin komutanım.
-Oldu mu Hafız bu ezan?
Hafız telaşlandı;
-Yanlış mı okudum komutanım.
-Hayır yanlış okumadın ama bütün müslümanlar duydu mu?
Hafız sağına soluna baktı, siperdekiler de dahil tüm arkadaşlarının duyduğuna emindi. Komutan onun arkadaşlarına bakışına güldü;
-Onları demiyorum be Hafız, Hintli'yi duymadın mı? Karşıda da müslümanlar varmış.
Hafız ne yapacağını bilmez şaşkın beklerken, komutan içinde artan bir ümitle sesini yükseltti;
-Koş hafız, ne kadar sesi güzel askerimiz varsa topla, koş. Hintli'yi de unutma, abdest alıp gelsinler.
Hafız koşarak arkadaşlarını toplar, Hintli esir de gelmişti. Komutanın emriyle sıra sıra dizilirler ve gür sesleriyle sabah ezanını okumaya başlarlar.
**** **** ****
Ezan devam ederken yüzbaşı ve üsteğmen dürbünle düşman cephesini incelemek için siperlerin olduğu kısma giderler. Yüzbaşı düşmana baktığında sevinçle üstteğmene sarılır; "Senegallilerle Hintliler toplanmış bağrışıyorlar, herhalde müslümanlara karşı savaştırıldıklarını anladılar."
Onların bu sevinci devam ederken, gemilerden top atışı başlar. Atışlardan biri sonunda ezan okuyan askerlerin ortasına düşer. Ezan sesi kesildiğinde yüzbaşı ve üsteğmen askerlerinin yanına koştular.
**** **** ****
Komutanından gelen sesin ezan olduğunu, müslümanların ortak çağrısı olduğunu öğrenen İngiliz topçu 5-6 atış sonunda ezan okuyanları vurmayı başarmanın sevinciyle naralar atıyordu; "- Ezan sustu, Türk cephesinde ezan sustu."
Kıyıda isyan eden müslüman askerlerine bakan komutan öfkeyle söylendi; "Ezanı susturmakta geç kaldık. Müslüman askerler çok fazla, ortalık daha fazla karışmadan hemen gitmeliyiz. Çabuk, kıyıdaki askerlerin hepsini toparlayın gemilere çekiliyoruz."
**** **** ****
İtilaf kuvvetleri güçleri, sömürge askerlerini de alarak alel acele gemilere bindiler, onlar uzaklaşırken yeniden ezan sesi gelmeye başlamıştı.
**** **** ****
Yüzbaşı Tayyar, yerdeki şehit arkadaşlarının üzüntüsüne rağmen, toz duman arasından doğrulup ezana devam eden askerlerine baktı. Hafız'ın sesini duyamayınca bakındı, Hintli esirle yanyana şehit olduğunu fark etti. Yüzbaşı, 'Bu sabah şehit olurum' diye abdest almıştı, yürüdü, Hafız'la Hintli'nin naaşları arasına dikildi. Gözyaşlarını tutamamasına rağmen yüz ifadesindeki metanetle dimdik durdu, askerlerine katılıp ezan okumaya başladı
-Merhaba Recep hoş geldin.
-Hoşbulduk abi.
-Eee neticeleri aldın mı?
-Aldım abi. Birimizin neticeleri iyi ama birimizde sorun çıktı.
Ağabey olan Zeki yerinde rahatsızca kıpırdandı.
-Bana bak, " Doktor arkadaşım, ucuza, baştan aşağı muayene edecek, ikimiz beraber gidelim" dedin gittik. Karnımın altında sıkıştıran ağrından başka bir şeyim yoktu. Şimdi bana bir de kötü haber verme.
-Merak etme abi, Allah çaresiz dert vermesin. İyi ki kontrole gitmişiz.
-Niye ki. Önemli bir şey mi var.
-Doktor arkadaşım Selim, böbreklerde sorun çıktığını söyledi.
Zeki iyice telaşlandı;
-Ben de mi?
Recep abisine baktı, kısa bir sessizlikten sonra gülümsemeye çalışarak devam etti;
-Yok yok merak etme sende değil, bende.
Recep, oturduğu yere yerleşti, ağırdan ağıra, yavaş yavaş konuştu;
-Neyse, çaresi var demiştin. Neymiş çaresi.
-Böbrek nakli.
-Öyle mi! Böbrek bulmak kolay değil diye duymuştum. Sana ne çabuk bulundu böyle.
-Beraber gittik ya abi.
-Eeee
-Senin de her türlü bulguların hastanede kayıtlı ya, senin böbrek bana uyuyormuş.
Zeki, kaşlarını çattı;
-Ne diyorsun sen Recep. Ben nasıl vereyim sana böbreğimi, ben ne olacağım.
-Abi bilmiyor musun, sağlam olduktan ve kendine dikkat ettikten sonra bir böbrek de yetiyormuş.
-Olmaz, olmaz Recep. Bak sen benden genç olduğun halde iki böreğinde göçmüş, başkasından böbrek istiyorsun. Benim ne garantim var? Sana bir böbreğimi verdikten sonra ya diğeri de işini yapamazsa. Sen benim böbreğimle rahat rahat gezerken, ben diyaliz makinelerinde mi ömür tüketeceğim.
Recep'in bakışlarındaki gülümseme kaybolmaya başlamıştı.
-Şaka yapıyorsun değil mi abi.
-Bu işlerin şakayla filan ilgisi olmaz Recep. Tamam kardeşimsin, tamam zor günümde çok borç verdin ama bu iş başka.
-Sen benim yerimde olsaydın, düşünmeden verirdim abi. Eğer beni denemek için yapıyorsan, yapma. Sen böyle konuştukça gerçekten üzülmeye başladım.
-Bak Recep, açık söylüyorum, eğer borcumu başıma kakıp da isteyeceksen, hemen bir takvime bağlayalım, birkaç senede ödeyim. Borç çok, hemen ödeyemem ama borcumu kullanıp bana boşuna baskı kurmaya kalkma.
-Ben sana borç lafı açtım mı! Her zaman demedim mi, "Ne zaman müsait olursan, o zaman ödersin." Diye. Bu iş başka abi, kardeş kardeşe böyle durumda yardımcı olmazsa, başka ne zaman gösterecek kardeşliğini.
-Hiiiiç boşuna çeneni yorma. Sen de bekle biri organ bağışlasın diye, başkaları nasıl bekliyor.
-Organ bağışlayan o kadar azken, yıllarca bekleyenler varken, insan kardeşinin diyaliz makinelerinde sürünmesine nasıl göz yumabilir ki.
-Son sözüm bu Recep, benim ki de can.
Recep yüzü asık, morali bozuk ayağa kalktı.
-Pekala abi, seni bir daha rahatsız etmeyeceğim. Ama ameliyat işlemlerine başlaması için kimliklerimizi doktor Selim'e bırakmıştım. Ona uğrayıp kimliğini alabilirsin.
-Güle güle, güle güle !
***** ***** ***** ***** ***** ***** *****
Ertesi gün Zeki hastanedeydi. Biraz da eleştirmesinden çekine çekine, doktor Selim'in odasına girdi;
-İyi günler doktor bey!
-Ooo hoş geldiniz Zeki bey. Nasılsınız?
-İyiyim iyiyim.
-Az önce Recep de telefon etmişti, yarın tam ameliyat saatinde hastanede olacağını söyledi.
-Öyle mi! Aslında ben de o konuda konuşacaktım doktor bey.
-Buyurun.
-Bu ameliyat olmasın diyecektim.
-Olur mu! Siz ne diyorsunuz, diyaliz makinelerinde dolaşmak, o ağrıları çekmek, her hafta, bazen haftada iki kez hastaneye koşmak, üstelik çoğu zaman ağrı içinde sıra beklemek kolay mı sanıyorsunuz. Üstelik sizlerin durumu çok güzel, iki kardeşten biri böbrek hastası çıkıyor, aynı gün muayene olan kardeşinin de böbrekleri hem sağlam, hem de kardeşine uyumlu çıkıyor.
-Doktor bey, kusura bakmayın, tartışmak istemiyorum. Kimliğimi alıp gideceğim, bu ameliyatı istemiyorum.
Doktor çok şaşkındı;
-Zeki bey, karar sizin, zorla bir şey yaptırma imkanımız yok ama bir doktor olarak bu durumu kabullenemiyorum. Gelin bir daha düşünün, bu yaptığınızın hiçbir mantıklı tarafı yok. Ameliyat masasına yatmaktan korkuyorsanız, günümüzde bu ameliyatlar oldukça başarılı yapılıyor.
Kimliği uzattı;
-Evraklar önümde hazır, sadece sizin imzanız kalmıştı. Bakın kardeşiniz de yarın vaktinde burda olacağını söyledi, daha ne istiyorsunuz ki, anlayamıyorum.
-Doktor bey, bey eninde sonunda bir organ bağışlayan çıkacaktır.
-Korkarım ki sizin o kadar vaktiniz yok.
Zeki, içinde inceden bir sızı duyar gibi oldu.
-Kardeşimin durumu o kadar mı kötü?
-Kardeşinizin mi! Recep size söylemedi mi, sizin böbreklerden biri hiç çalışmıyor, diğeri de iflas etmek üzere.
Zeki'nin gözlerinde korku, acı, hüzün toplanırken, durumu yeni anlayan doktor bir an Zeki'nin gözlerinin içine öfkeyle baktıktan sonra ayağa kalktı;
-Zeki bey, kardeşiniz böbreğini size vermek için yarın burda olacak. Size tavsiyem, bu evrakları imzalayıp sekreterliğe bırakın ve yarın ameliyat için burda olun.
Yeni şiirimi az önce siteye ekledim ama (Beğenirse) müzikli hazırlayan bir arkadaş olursa
sevinirim.
Sorana "İyiyim!" diyorum
Sorana "İyiyim!" diyorum
Oysa...
Biliyorum,
...biliyorum
An be an ölüyorum.
Öyle dertliyim bu aralar
Söylesem de
Halden kim anlar
Sevmek...
Karşılıksız sevmek
Ölümüne yaralar...
Sorana "İyiyim!" diyorum
Oysa...
Biliyorum,
...biliyorum
An be an ölüyorum.
Öyle dertliyim bu aralar
Söylesem de
Halden kim anlar
Sevmek...
Karşılıksız sevmek
Ölümüne yaralar...