Şiir ve öykülerimi paylaşırken ismimi mutlaka ekleyiniz.
Sanata, emeğe ve okuyanlara saygı açısından bu hikayemin de sonuna
Yazan : Ahmet Ünal ÇAM
diye bilgi notu eklemenizi rica ediyorum.
Genç adam, gazete almak için yolunu uzatmış ve işe gitmek için ilk defa geldiği bir otobüs durağında beklemeye başlamıştı. Havada bir bahar kokusu içinde sebepsiz bir neşe ile şarkılar mırıldanıyordu.
Birden gözü, yeşil kazaklı, uzun saçlı kıza takılmıştı. Ne kadar güzel olduğunu düşündü. O anda genç kız gökyüzüne bakarken -aklından ne geçtiyse- tatlı tatlı gülümsemişti. Genç adam; "Gamzeleri ne çok yakışıyor, ne güzel gülümsüyor" dedi kendi kendine.
Güzel kız, gamzeli gülüşü ile gökyüzüne bakarken, genç adamın kendisine baktığını fark etti, utandı. Başını başka tarafa çevirdi. Fakat başını çevirirken, genç adamın da utanıp, telaşlandığını fark etmişti. "Bu devirde utangaç erkek ha!.." diye tekrar gülümsedi. Merak etmişti işte, dayanamadı, yavaşça bakışlarını delikanlıya çevirdi. Delikanlı, hâlâ utanmış vaziyette, başka taraflara bakmaya çalışıyordu. Bir genç kızı rahatsız etmiş hissediyordu kendini. Oysa genç kız, güzelliği nedeniyle çok rahatsız edilmiş ve kendisini bakışlarıyla dahi rahatsız etmeye çekinen bir delikanlıyla karşılaşmak çok hoşuna gitmişti.
Delikanlı yüzü kızarmış halde çekinerek tekrar kıza baktı, kız o harika gamzesiyle bu kez ona doğru gülümsüyordu. Ne olduğunu anlamadı, eli-ayağı dolaştı, elinden gazete yere düştü. Genç kızın, kendisine bakması daha da utandırmıştı.
Genç kız, bu gülümseyerek bakışı karşısında, delikanlının kendisiyle konuşmaya cesaret edebileceğini bile düşünmüştü ama delikanlının telaşlanıp, sakarlaşması içine, şefkatle karışık bir sevgi yayılmasına yol açtı. "Bu devirde utangaç, hatta kendisine gülümseyen bir kızı bile rahatsız etmeyen biri zor bulunur" diye düşündü.
Genç kız, elindeki gazeteyi elinden eline değiştirip duran delikanlıya doğru yürüdü, utangaç delikanlı fırça yiyeceğini düşünerek, kaderine razı beklemeye başladı. Genç kız delikanlıya gülümseyerek devam etti, gazeteciden delikanlının okuduğu gazetenin aynısından aldı.
Gazetenin üzerine bir şeyler yazdıktan sonra yine delikanlının yanından geçmeye çalıştı ama çarpıştılar. İkisinin de gazeteleri ellerinden düşmüştü. Asıl çarpan genç kız olduğu halde delikanlı özür dileyip duruyordu. Genç kız, telaşlı, sakar haldeki delikanlıdan önce davranıp gazeteleri yerden aldı ve sakinleştirmek ister gibi yumuşak bir sesle; "-Asıl ben özür dilerim, ben size çarptım." diye gülümseyerek gazeteyi uzattı. Delikanlı hiçbir şey söyleyemedi, dili tutulmuştu sanki.
Genç kız duraktaki eski yerine geçti. Duraktaki diğer insanlar, iki genç arasında başlayan fırtınadan habersizce gelecek otobüsün yoluna bakıyordu sadece.
Genç adam, içinde büyük bir heyecanla kıpırdayıp duruyor, kendi kendine konuşuyordu; "-Ölüm mü var yahu, gidip konuşsam, tanışsam. Sanki o da bana gülümsedi gibi" diye içi içini yiyordu. Cesaretini bir türlü toplayamıyordu.
Her iki gencin otobüsü aynı anda geldi, öndeki otobüse genç kız binip uzaklaşırken, yüzündeki gamzeli gülüş yerini hüzne bırakmıştı.
Genç adam da otobüsüne binmiş, kendini teselli ediyordu; "-Yarın cesaretimi toplayacağım, mutlaka konuşacağım" diye düşündü, içine güvenden kaynaklanan bir huzur ve gülümseyiş yayıldı.
Genç kız, yanlış otobüse binip yarı yolda indiği için ilk ve on defa geldiği durağa ağlamaklı gözlerle baktı. "-Beni beğenseydi, en azından peşimden bu otobüse gelirdi" bakışlarını, delikanlının başka yola sapan otobüsüne çevirdi. "-Neyse, en azından telefonumu yazdığım gazete ile onunkini değiştirmem iyi oldu." Gülümsedi; "-Beğendi beni, bakışları yalan söylemez, beğendi beni, gazeteye yazdığım telefonumu görünce mutlaka arayacak". Gülümsemesi yine gamzelerle süslenerek düşündü; "-İmza olarak -duraktaki kız- yazmam iyi mi oldu acaba".
Delikanlı, genç kızın uzaklaşan otobüsünü köşeden kaybolana kadar izledi, "-Yarın mutlaka.. mutlaka konuşacağım" dedi. Otobüsten indiğinde gazeteyi oturduğu yerde unuttuğunu fark etti ama gazete filan umrunda değildi, gamzeli bir gülüş gözlerinden gitmiyor, başka bir şey düşünemiyordu zaten
Çanakkale cephesinde savaş inanılmaz olaylarla devam ediyordu. İngilizler ve Fransızların başını çektiği itilaf devletleri, sömürgelerinden getirdiği Avustralya, Senagal, Hint askerleriyle beraber Türk askerlerine saldırıyor, siperlere bombalar yağdırıyordu. Özellikle denizden savaş gemilerinin top atışı desteği, bütün cesaretine rağmen Türk askerlerini çok zor durumda bırakıyordu.
Türk komutanlar, sonunda öleceklerini, herhangi bir yardım gelmesinin mümkün olmadığını düşünüyordu. Bu düşüncelere rağmen bir adım geri atmak, bir adım geri çekilmek akıllarının ucundan bile geçmiyordu.
Kan ve barut kokuları arasında savaş meydanına akşamın karanlığı çökerken, Yüzbaşı Tayyar, siperlerine çekilmiş, kimi fırsattan istifade uyumaya çalışan, kimi dertli dertli sıla türküsü söyleyen askerlerine baktı. Vedalaşmak üzere olduğu dostlarına son bakışları gibi bir hüzün gözlerindeydi.
Bu gam ve hüzün dolu atmosferde yüzbaşı Tayyar, yanındaki üsteğmen Hakkı'yla durumu tartışıyordu;
-Cephanemiz ne kadar dayanır?
-Eğer düşman yaklaşmaz, sadece top atışına devam ederse, yarın da yeter komutanım.
-Düşman, sinmiş siperine, denizden ateş açan gemilerinin bizi yok etmesini bekliyor. Göğüs göğüse, mücadeleye fazla yaklaşmıyor.
-Evet komutanım, süngü savaşı şimdi işimize gelir ama süngü savaşında da İngilizler, Fransızlar ön cephede sömürgelerini kullanıyorlar.
-Avustralyalılara mı?
-Hayır komutanım, sadece Avustralyalıları değil.
-Zenci Fransızları mı?
-Komutanım, zenci Fransızlar sandıklarımızın bir kısmı Senegal'liler miş.
Komutan şaşkınlıkla bakarken üsteğmen Hakkı devam etti;
-Bunları esir aldığımız bir Hintli'den öğrendik.
-Hintliden mi? Şu "Kötü muamele yapmadığımız halde, öğleden sonra bir ağlama tutturdu, susturamadık, ağlayıp duruyor" dediğiniz Hintli esir mi?
-Evet komutanım
Komutan güldü;
-Sakın bizde Hintçe bilen biri olduğunu söyleme
-Hayır komutanım. Hintli müslümanmış, Çerkeşli Hafız, Hintli'nin ağlarken Arapça bir şeyler söylediğini duymuş, o konuşmuş.
-Maşallah şu bizim Hafız tekbir getirmeye ara verip tercümanlığa mı başladı? Çağır bakalım neler öğrenmiş.
-Komutanım, kendisi müslümanmış. Bizi öğle namaz kılarken görünce ağlamaya başlamış.
-İyi ya, müslümanlara esir düştü korkmaması gerektiğini söyleyip sustursaydın.
-Esir düştüğü için ağlamıyor ki komutanım. İngilizler, "İstanbul'daki müslümanlara Almanlar saldırıyor. Almanlara karşı savaşacağız" diye kandırmışlar. "Müslümanlara karşı savaştım, belki de öldürmüşümdür" diye ağlıyor.
-Hakkı, söyle askerlere de getirsinler bakalım Hintli esiri. Sen kal Hafız, söyle bakalım, düşmanlarımız ön saflarda hep müslümanları mı sürüyor, doru mu bu?
-Evet komutanım, Hintli de söyledi, dün sabah da süngü çatışmamızda, önde ya zenciler vardı, ya da Hintliler.
Komutan, üstteğmen Hakkı'ya döndü;
-Cephanemizin azaldığını biliyorlar ki, dün sabahtan beri uzaktan taciz ateşiyle bize cephane harcatmaya çalışıyorlar.
-Komutanım, eğer cephanemizin bitmek üzere olduğunu anlarlarsa yine piyade hücumuna kalkacaklardır. Bu gün askerlere mermilerde tasarruf yapmalarını söylediğimizden, top atışı ve makineli tüfeğimizi gün boyu kullanmadığımızdan cephanemiz tamamen bitti sanabilirler, yarın saldırma ihtimalleri çok yüksek.
-Hımm, bu saldırı da askerlerimiz ne kadar dayanabilir?
-Kurşunları paylaştırdık, keskin nişancılara fazla kurşun versek de çoğuna ya iki kurşun düştü ya da hiç.
-Müslümanlara karşı savaştığı için çok üzülüyormuş komutanım. Beni vurun, diyor.
-Sustur şunu, ağlamasın artık. Olan oldu, yardım etmek istiyorsa sorularımıza cevap versin. Düşmanın asker durumunu, silahlarının, cephanesinin durumunu ne kadar biliyor, bize onu söylesin.
**** **** ****
Yüzbaşı, esiri sorgulama sonunda uygun bir çözüm bulamamıştı. Normal şartlarda erleri daha fazla telef etmemek için geri çekilmeliydi ama bu askerlerin görevi gemilerden kıyıya çıkacak düşmanı engellemekti. Geri çekilirlerse, karaya çıkacak düşman karada hızla ilerleyebilecekti, durdurmak çok daha zor olacaktı. Biliyordu ki, son asker de şehit olana kadar bir adım geri atmamalı, son askerin son mermisine kadar düşmanı oyalamalıydılar.
**** **** ****
Yüzbaşı'yı uyku tutmamış, muhtemelen son geceleri olan bu gecede sabaha kadar bir çadırda dolanmış, bir siperlerdeki askerlerinin yanına gitmişti. Nöbetçi olmayan askerlerin çoğu uyuyordu. Siperde büzülmüş yatan daha gencecik Tokat'lı Ali'nin üstüne paltosunu bıraktı. Arkadaşlarına "uyandırmayın" diye işaret edip çadırına döndü.
Askerlerinin yüzü gözünden gitmiyor, sanki çoktan ölmüşler gibi içi yanıyordu.
**** **** ****
Kendisi gibi üzgün bir edayla bir o yana bir bu yana dolanan üsteğmen hakkı'ya baktı;
-Düşman cephesine baktın mı?
-Baktım komutanım.
-Hareketliliği görmüşündür.
-Evet komutanım, çok sayıda fenerle koşuşturuyorlar.
-Piyade saldırısına hazırlanıyorlar. Allah'tan ümit kesilmez ama .
-Bizim ümidimiz inşallah ya şehit ya gazi olmaktı komutanım. Allah şu ana kadar gazi olmayı nasip etmedi ama şehitlik yakın, hakkınızı helal ediniz komutanım.
-Helal olsun Hakkı, helal olsun. Hazırlan, askerimize moral vermek için önde savaşalım.
Dışarı çıktılar, yüzbaşı;
-Tan ağarınca saldıracaklardır, askerleri uyandırın, gafil avlanmasınlar.
O esnada Hafız'ın sesi duyuldu, eğitim aldığı belli olan sesiyle saba makamında, kulakları geçip kalplere vuran bir ezan okuyordu.
Yüzbaşı, ezan okuyan Hafızın yanına vardı, huşu ile ezanın bitmesini bekledi. Ezan bitince namaza gitmeden komutanının karşısına geçti;
-Emredin komutanım.
-Oldu mu Hafız bu ezan?
Hafız telaşlandı;
-Yanlış mı okudum komutanım.
-Hayır yanlış okumadın ama bütün müslümanlar duydu mu?
Hafız sağına soluna baktı, siperdekiler de dahil tüm arkadaşlarının duyduğuna emindi. Komutan onun arkadaşlarına bakışına güldü;
-Onları demiyorum be Hafız, Hintli'yi duymadın mı? Karşıda da müslümanlar varmış.
Hafız ne yapacağını bilmez şaşkın beklerken, komutan içinde artan bir ümitle sesini yükseltti;
-Koş hafız, ne kadar sesi güzel askerimiz varsa topla, koş. Hintli'yi de unutma, abdest alıp gelsinler.
Hafız koşarak arkadaşlarını toplar, Hintli esir de gelmişti. Komutanın emriyle sıra sıra dizilirler ve gür sesleriyle sabah ezanını okumaya başlarlar.
**** **** ****
Ezan devam ederken yüzbaşı ve üsteğmen dürbünle düşman cephesini incelemek için siperlerin olduğu kısma giderler. Yüzbaşı düşmana baktığında sevinçle üstteğmene sarılır; "Senegallilerle Hintliler toplanmış bağrışıyorlar, herhalde müslümanlara karşı savaştırıldıklarını anladılar."
Onların bu sevinci devam ederken, gemilerden top atışı başlar. Atışlardan biri sonunda ezan okuyan askerlerin ortasına düşer. Ezan sesi kesildiğinde yüzbaşı ve üsteğmen askerlerinin yanına koştular.
**** **** ****
Komutanından gelen sesin ezan olduğunu, müslümanların ortak çağrısı olduğunu öğrenen İngiliz topçu 5-6 atış sonunda ezan okuyanları vurmayı başarmanın sevinciyle naralar atıyordu; "- Ezan sustu, Türk cephesinde ezan sustu."
Kıyıda isyan eden müslüman askerlerine bakan komutan öfkeyle söylendi; "Ezanı susturmakta geç kaldık. Müslüman askerler çok fazla, ortalık daha fazla karışmadan hemen gitmeliyiz. Çabuk, kıyıdaki askerlerin hepsini toparlayın gemilere çekiliyoruz."
**** **** ****
İtilaf kuvvetleri güçleri, sömürge askerlerini de alarak alel acele gemilere bindiler, onlar uzaklaşırken yeniden ezan sesi gelmeye başlamıştı.
**** **** ****
Yüzbaşı Tayyar, yerdeki şehit arkadaşlarının üzüntüsüne rağmen, toz duman arasından doğrulup ezana devam eden askerlerine baktı. Hafız'ın sesini duyamayınca bakındı, Hintli esirle yanyana şehit olduğunu fark etti. Yüzbaşı, 'Bu sabah şehit olurum' diye abdest almıştı, yürüdü, Hafız'la Hintli'nin naaşları arasına dikildi. Gözyaşlarını tutamamasına rağmen yüz ifadesindeki metanetle dimdik durdu, askerlerine katılıp ezan okumaya başladı
Yazan : Ahmet Ünal ÇAM Yazılış : 12-01-2007 16:20
[email]ahmetunalcam@gmail.com[/email]
YIL 1918, yer Çanakkale, savaş devam ediyor. Gelibolu çıkartması başladı. Bazen Türkler, bazen İngilizler saldırıya geçiyor ama kesin üstünlük sağlayan taraf yok.
Gögüs göğüse çarpışmalar henüz bitmiş, top atışları başlayınca her iki taraf meydanı boşaltıp geri çekilmişti. Ortalıkta zaman zaman duyulan top seslerinden başka ses ve hareket yoktu. Gün kararırken yavaş yavaş top sesleri de kesildi.
* * * * * *
Savaş meydanında ertesi sabah. . .
Bir Türk yavaş yavaş doğruldu, ölüm sessizliğindeki meydanı bir süre süzdü. Eli bayılmasına sebep olan başındaki yaraya gitti. Sıçrayan bir taş başına çarpıp bayıltmıştı. Önemli bir yarasının olmadığını anlayınca, bacaklarının üzerindeki ölüyü hafifçe yana itekledi, ayağa
kalktı. Ortalığı bir süre süzdükten sonra rastgele bir yöne yürümeye başladı. Pek geçmeden sağ tarafından gelen iniltileri duyarak durakladı. Seslerin geldiği yöne ilerledi. İnleyen iki kişi gördü, birden eli silahına gitti; inleyenlerin ikisi de İngilizdi, düşmanıydı. Silahı elinde bir süre dona kaldı. İnleyerek, henüz kendilerine gelen iki İngiliz korkuyla kendisine bakıyor, ateş etmesini bekliyorlardı.
Türk İngilizlerin ikisinin de yaralı olduğunu farketti; biri kolundan, diğeri ayağından vurulmuştu. Bunun üzerine silahını indirdi, beline taktı, eğildi yaralarına baktı. Kolundan yaralı olanın durumu fena değildi ama ayağından yaralı olanın yarası kanıyordu. Türk İngilizlerin şaşkın bakışları altında, kasaturasını çıkardı ölmüş askerlerden birinin atletini yırttı, ayaktaki yarayı kanı durduracak şekilde sardı , sonra diğerinin yardımıyla iki tüfeği yaralı ayağı korumak için bağladı.
Kurşunu çıkartamayacağını düşünmüştü. Diğerinin kolundaki kurşun derinde değildi kasaturayla kurşunu çıkardı, yarayı sardı. İngilizler sebebini anlayamasalar da Türk'ün kötülük yapmayacağını anlamıştı.
* * * * * *
Üçü birlikte bir yerlere varabilmek, kendilerine yardım edecek birilerini bulabilmek için amacıyla rastgele bir yöne doğru yola koyuldular. Türk de buralara ilk defa gelmişti, çevrenin en az İngilizler kadar yabancısıydı.
Joe adındaki ayağı yaralı olan İngiliz, kendisine yürürken de zaman zaman destek olan Türk'e minnettarlık duyuyor ama kolu hafif yaralı olan Fred adındaki diğeri hâlâ nefret doluydu. Üçü beraber yürürken Fred, Türk'ün dillerini anlamadığını da bildiğinden Joe'ya; "-İlk fırsatta Türk'ü öldüreceğim" dedi. Fakat umduğu karşılığı alamadı, Joe bu düşüncesine isyan etti. Fakat Fred, tek başına da olsa Türk'ü öldüreceğini söyledi.
Türk'ün yanında tabancası vardı ama diğerlerinin tüm silahlarını yere attırmıştı.
* * * * * *
Hava kararınca konakladılar. Türk yorgunluktan hemen uyuyakalmıştı. İngilizler biraz ötede yatmış ama henüz uyumamışlardı. Fred, Türk'ün uyuduğunu anlayınca usulca yerinden kalktı, belinde gizlediği bir bıçağı çıkararak Türk'e yaklaşmaya başladı. Onu gören Joe yerden doğruldu, alçak sesle arkadaşına bağırdı; "-Git, yat yerine!. . " Fakat Fred onu duymamışcasına ilerlemeye devam etti. Bu kez bacağı yaralı olan da yerden bir taş aldı, kendisine daha yakın olan Türkle
arkadaşının arasına girmeye çalıştı. Joe'nun kararlı tutumu üzerine Fred sinirlendi ama Türk'ün uyanmasından çekinerek yerine gitti, yattı.
* * * * * *
Sabah Türk yanındaki yiyeceği İngilizlerle eşit paylaşınca, Fred'te de biraz yumuşama olur, ama uzun sürmez. Türk'ün düşman olduğunu, sağ kalırsa tekrar İngilizlerle savaşacağını düşündü. İlk fırsatta onu öldürmeye karar verdi. Joe'nun Türk'e aptalca bir minnet duyduğunu ve bu konuda onu güvenemeyeceğini düşünüyordu. Tek başına başarmak zorundaydı. O bir Türk, bir düşmandı ve ölmeliydi.
* * * * * *
Yer yer uçurumlarla kesilen bir patikadan ilerlemeye başlamışlardı. Aniden fırlayıp uçan bir kuş Fred'i şaşırtır, ayağı takılır, tam uçuruma düşecekken Türk atılır, bileğinden yakalar. Zorluklada olsa yukarı çekmeyi başarır. Sonra hiçbirşey olmamış gibi dönüp yürümeye devam eder.
Fred, Türk'ün kendisini kurtardığına sevinememiş, hatta üzülmüş, sinirlenmişti. Ne yapması gerektiğine artık kendisi de karar veremiyordu.
Aynı dar yolda ilerlemeye devam ettiler. Türk bacağı yaralı olan Joe'ya çoğu zaman yardım ediyor, Fred biraz arkadan geliyordu.
Arkadan gelen Fred, tutunmak için elini attığı yerde, tam eline oturan bir taş buldu. İçinde yine Türkten kurtulmak için büyük bir istek duydu. Kısa bir kararsızlıktan sonra, taşı eline alıp, Türk'e arkadan yaklaşmaya başladı. Son anda Joe onu farketti, kendisini yere atarken Türk'ü uyarmak için bağırdı. Bir tehlike olduğunu anlayan Türk ileri fırlarken, silahını çekip hızla döndü.
Biran için sanki zaman durdu; birinin elinde tabanca, diğerinde taş ve yerde şaşkın Joe öylece kaldılar. Fred elindeki taşın, tabanca karşısında bir işe yaramayacağını düşünüp kahroluyordu.
Türk bir kaç saniye daha öylece baktıktan sonra. bir dostu tarafından aldatılmış gibi, hayalleri yıkılmış gibi omuzları düştü. Tabancayı ters çevirip Fred'e uzattı. "-Hâlâ beni öldürmek istiyorsan, al !. . " der gibiydi. Fred şaşkınlık içinde tabancayı aldı ve Türk'e çevirdi. Ne olduğunu anlamak ister gibi kendisine bakan yerdeki Joe ile gözgöze geldi. Arkadaşı "-Yapma!. . " diye bağırınca, fırsatı kaçırmaktan çekinir gibi elindeki silahı daha da doğrulttu, parmakları tetiğe gitti.
Türk'ün "-Vefasızsın, kalleşsin !. . " diye haykıran gözlerinden kendini kurtarıp
tekrar arkadaşına baktı; öfke dolu gözlerle karşılaştı. Yapamayacağını düşündü. Tabancayı tutan eli güçsüzce yanına düştü, sonra tabancayı Türk'e uzattı. Türk tabancayı sevinçle geri aldı, tekrar silahı ona çevirdi. Joe'nun şaşkın bakışları altında tetiğe bastı. . .
İngilizler şaşkınlık içinde kalmışlardı; silahta kurşun yoktu. Türk gülerek silahını beline koydu, cebinden çıkardığı kurşunları gösterdi. Silahını boşalttığı için Fred'e vermiş, onu denemişti. İngilizler de durumu anlayınca dakikalarca güldüler.
* * * * * *
Tekrar yola koyuldular. Birden Türk ayağını oynak bir taşa basıp yere yuvarlandı. Düşerken kolu sıyrılmış, bileği kanamıştı. Joe atletini yırtıp onun bileğini sarmaya hazırlandı, fakat kanın çok az olduğunu görünce bir an durdu. Sonra bıçağını çekip kendi bileğini de hafifçe
kesip, kanattı. Sonra kanayan bileğini Türk'ün bileğinin üzerine koydu. Türk kankardeş olarak kabul edildiğini anlayınca gülümsedi. Birbirlerine sımsıcak, dostluk kokan bakışlarla baktılar. Onları ayakta seyreden diğer Fred de bıçağını çekip bileğini hafifçe kesti, yanlarına çömelip
bileğini onlarınkiyle birleştirdi.
* * * * * *
Şafak sökerken yola koyuldular. Çok geçmeden bir kamp ateşi göründü, sevinç içinde yürüdüler. Uzun bir yürüyüşten sonra kampa yaklaşmışlardı. Sevinç ve heyacandan kampa çok yaklaştıkları halde, hiç kimseyi neden göremediklerini düşünmediler. Arkada kalan Türk gayri
ihtiyari, eline aldığı boş tabanca ile oynuyordu.
Fred, kampta İngiliz bayrağını görüp sevinç naraları atmaya başlamıştı kî; iki el silah sesi sevincini kursağında bıraktı. Bir grup İngiliz askeri saklandıkları yerden neşeyle çıkarken, vurulan Türk cansız yere düştü. . .
. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
Joe, Türk'ün üzerine kapanıp ağlarken Fred kendini dermansızca dizlerinin üstüne bıraktı. Türk'ün tabancasını aldı. Bir süre boş boş ufuklara baktıktan sonra hıçkırıklarına engel olamadı. Arkadaşlarını Türkten kurtardıklarını sanan İngilizlerin şaşkın bakışları altında, arkadaşı gibi Türk'ün üstüne kapanıp ağlamaya başladı. Bir yandan da bağırıyordu; "-Kardeşim!. . . Kardeşim!. . . "
Amerika ve İngilterenin beraber yaptığı bombardıman,Bağdatın üzerine kâbus gibi çökmüştü.1998in ramazan ayına bir gün kalmıştı.Fakat Irak halkı,oruç ayına neşeyle değil, korku, hüzün ve yoklukla giriyordu.Yıllardır zalim devlet başkanlarından çektikleri yetmiyormuş gibi şimdi de ABDnin Saddamı bahane ederek yaptığı saldırılar,ambargonun getirdiği sefalet, halkı ölüm sınırına çoktan getirmişti.Dünyanın bir ucunda balinaları kurtarmak için trilyonlar harcanırken, burda insanları öldürmek için çok daha fazla para harcanıyordu.
* * * * * * * * * *
Yaşlı Abdullah ve ailesi de,yokluk çekenlerdendi.Sekiz yıldır süren ambargo,oğlu Hasanın da işlerini bozmuş,para kazanamaz olmuştu.Ailenin tek çalışanı olan oğlunun ne sıkıntılar çektiğini biliyordu.Hasanın fedakârlık yaptığını,bazen peşpeşe birkaç öğün hiç birşey yemediğini çok iyi biliyordu ama elinden birşey gelmiyordu.
Son zamanlarda kendisi de torunları bir lokma fazla yesin diye sofradan aç kalkıyor,ancak yaşamını sürdürecek kadar yiyordu.Yine de sıkılıyor,utanıyor,gece gündüz ne yapabilirim diye düşünüyordu.
Geçen yaz ortası ölen torunu Zehra gözlerinden gitmiyordu.Gerçi doktorlar,ilaç olmadığı için kurtamadıklarını söylemişti ama Abdullah dede; -Eğer torunum yeterince beslenseydi,zayıf düşüp hastalanmazdı diye düşünüyordu.Zehranın -Dedeciğim deyişi aklına geldikçe yaşaran gözlerini
zorlukla saklıyor,hemen bastonuna uzanıp, torunlarının -Dede,nereye !.. diye seslenişlerine cevap vermeden,kendini sokağa atıyordu.
* * * * * * * * * *
Akşamın alaca karanlığı yavaş yavaş yaklaşırken,Abdullah dedenin evinde ailecek sofraya oturmuşlardı.Ne olduğunu anlamadığı,çok olsun diye bolca su katılmış çorbaya kaşık sallıyorlardı. Büyükler yokluğun ezikliğini paylaşıyordu.Ama çocuklar çorbaya itiraz ediyor,çocuk saflıklarıyla çaresiz büyüklerini ne kadar yaraladıklarını bilmiyorlardı.
O sırada dışardan siren sesleri gelmeye başladı.Anlaşılan yine bombalama başlayacaktı. Sofrayı olduğu gibi bırakıp karı-koca çocuklarını kucakladılar.Son birkaç gecedir insafsızca yapılan bombardımanlarda,bu koşuşturmaya alışmışlardı. Özellikle önceki gece gördükleri manzaradan sonra daha büyük korkuyla,aceleyle sığınağa koşuyorladı.Önceki gece,bombardımanın bitiminden sonra,sığınaktan çıktıklarında kendi evlerinden az ötede,sığınağa gidemeyen bir anne ile çocuğu biribirine sarılmış olarak,feci halde ölmüştü.Son anında bile çocuğuna sarılmış olan annenin vücudunun yarısı yoktu.
Aceleyle evden çıktılar.Henüz birkaç adım uzaklaşmışlardı ki,kucağında iki çocuğunu taşıyan Hasan,babasının çıkmadığını farketti.Hızla eve döndü.Kapıdan içeri baktığında,babasının düşünceli düşünceli oturduğunu gördü,telaşla seslendi; Hadii babaa!.. siren seslerini duymadın mı!... Yaşlı Abdullah sesine öfke tonu vermeye çalışarak seslendi. -Ben çocuk değilim,geliyorum.Sen oyalanma çocukları götür. Kalktı bastonuna uzandı,sonra kapıda bekleyen oğluna döndü; Bak hâlâ bekliyor. Yaşlandım diye sözüm dinlenmiyor mu artık !& -Estağfurullah baba.Ama sen de acele et biraz. Bu sözüne de babasının kızabileceğini düşünerek hemen dışarı çıktı,kucağında çocuklarıyla sığınağa doğru koşmaya başladı.
Hasan,evini görebileceği son köşeyi dönerken durdu,geri baktı.Babasının çoktan kapının önüne çıkması gerekirdi ama görünmüyordu.Acı siren sesleri arasında birkaç saniye daha bekledi ama babası çıkmadı.Geri dönmeye cesareti yoktu,babasını kırmaktan hâlâ çok çekinir,daima saygılı davranırdı.Koştu sığınağa girdi,hanımını aradı,izdiham yaşanan kalabalıkta şans eseri kısa sürede buldu.Çocuklarını hanımının yanına bıraktıktan sonra babasını aramak için geri dönmek istedi ama kalabalıkta geriye gitmesi çok zordu.Epey gayret ettikten sonra kapıya yanaşmıştı ki sığınağın kapılarının kapatıldığını gördü.O ana kadar girmiş olabileceğini ümit ederek babasını aramaya başladı, ama bir türlü bulamıyordu,gittikçe daha çok endişeleniyordu.Dışardan bomba sesleri gelmeye başlayınca Hasan birden irkildi, -Baba !.. diye bağırarak sığınağın kapılarına hücüm etti.Yokluk içindeki aileye yük olmamak için babasının kendini feda etmek istediğini anlamıştı ama sığınağın kapılarını açtırması imkansızdı.
* * * * * * * * * *
Abdullah dede,evin hemen önüne koyduğu sandalyede oturmuş,gökyüzünü seyrediyordu. Gökyüzünden geçen parlak ışıltılı,alevli bombalara bakıyor,içini çekiyordu; -Çocukken,kayan bir yıldız görünce ne çok sevinirdim.Bu bombaları atanlar da çocukken öyle sevinir miydi acep?
Abdullah dede,okumuş bir adamdı,kültürlüydü.Bağırdı gökyüzüne ; -Eh Amerika, eh İngiltere mazlumun ahı kalır mı sanırsınız !. Sizden büyük Allah var !.. Bunu söylerken Atlantis denen kayıp ülke hakkında yıllar önce okuduğu yazıyı hatırlamıştı.O yazıda,teknolojisi ve ordusu diğer ülkelerden çok güçlü olan Atlantislilerin,diğer ülkeleri sömürdükleri,ezdikleri ve artık hiç bir gücün karşılarında duramayacağını düşündükleri bir zamanda,gökyüzünden düşen çok büyük bir meteorun çarpmasıyla tüm kıtanın okyanusa gömüldüğü anlatılıyordu.Abdullah dede,ABDyi Atlantise benzetiyordu.Tekrar bağırdı; -Mazlumun ahı kalmaz !.. .Şehadet getirdi,oturduğu sandalyede başını önüne eğdi,dualar mırıldanmaya başladı&