Güzel ahlaklı olmanın bir meyvesi de yumuşak huyluluktur. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve selem) şöyle buyurmuştur: "Bir kimsede üç fazilet yoksa o boştur. Bu faziletler; sahibini günahlardan koruyan takva, kavgalardan koruyan hilm ve muamelelerde gösterilen güzel ahlaktır." (Taberani, Ebu Nuaym)
Yumuşak huyluluk, Allah-u Zülcelâl'in sevdiği ve kullarından istediği bir ahlaktır. Bir kimseyi diğer insanların arasında ve Allah-u Zülcelâl'in katında süsleyecek olan ahlak, yumuşak huyluluktur. Nitekim Hz. Ali (radıyallahu anh) şöyle demiştir: "Hayır; mal ve evlat çokluğunda değil, ilim ve hilim çokluğundadır."
Allah-u Zülcelâl bir kimseye yumuşak huylu olmayı nasip ederse, şüphesiz ona dünyanın ve ahiretin hayrını vermiş olur. Bir kimseye de yumuşak huylu olmayı nasip etmezse, onu dünya ve ahiretin hayrından mahrum eder. Onun için insan, diğer insanlara karşı yumuşak huylu olmaya gayret etmelidir. Firavun, ilahlık davasında bulunduğu halde, Allah-u Zülcelâl Musa (aleyhisselam) ve Harun (aleyhisselam)'a: "Ona yumuşak söz söyleyin." (Taha; 44) Buyurmuştur.
Görüldüğü gibi, Allah-u Zülcelâl kendi düşmanına dahi yumuşaklıkla muamele edilmesini emrettiği halde, mü'min kardeşlerimizin birbirlerine karşı yumuşaklıkla muamele etmeyi bırakıp birbirlerinin kalplerini kırmaları çok yanlıştır.
Anlatıldığına göre, İsa (aleyhisselam) bir gurup yahudinin yanından geçerken, yahudiler kendisine kötü söz söylediler. O ise onlara hep güzel söz söyledi. Havarileri neden böyle karşılık verdiğini sorunca da şöyle demiştir: "Herkes sahip olduğu şeyden infak eder. Onların sermayesi kötülüktür, benim sermayem ise iyiliktir."
Yine anlatıldığına göre, bir adam bir hâkimin ayağına basıp çok incitti. Hâkim acıdan kıvrandı fakat hiç kızmadı. Niçin kızmadığı sorulunca da: "O adamı taş zannettim, taşa da kızılmaz." dedi.
Bilindiği gibi Allah-u Zülcelâl'in bir sıfatı halîm olmaktır. Onun benimsediği bir sıfat, elbette ki güzel sıfattır. Onun için Allah-u Zülcelâl'in rızasına talip olan kimseler, bu yazılanlar ışığında mü'min kardeşlerinden gelen eziyetlere tahammül gösterip, onları affederek yumuşak huyla muamele etmelidirler.
Bugün her yanda garip bir hareketlilik vardı. Çevrede ellerinde bir şeylerle koşuşturup duran insanlardan, kapının önündeki koca kamyondan şaşkına dönmüş, bir köşeye sinmiştim. Olanları anlamaya çalışıyordum. Herkes birbirine bağırıp çağırıyordu.
"Hazır mı herkes? "
"Ana, sana dedim ya..."
"Başlatma şimdi..."
"Anaa ya no'lur..."
"Bak baban ne diyor oyalanma."
"Ana nolursun be..."
"Hadi atlayın arkaya."
Kamyona yüklenenler bitmiş, üstlerine kalın yeşil muşamba yanlardan sıkıca gerilmiş, eşyaların arasından minik başını çıkarıp el sallamıştı bana ağlayarak. Önce onun kokusunu yitirdim sonra da hepsinin siluetlerini... O günden beri sokaklardayım. Kar mı başlamış, yoksa ufaktan yağmur mu atıştırıyor bilemiyorum. İçim titriyor... Görüntülerini hiçbir zaman sevmediğim (hele şapkaları varsa) sağa-sola yalpalanan biri, eğilir gibi yaparak yerde bir şeyler arayınca çok korktum. Elini kolunu sallayıp, ağzındaki tükürüklerle sövmeye başladı. Asla sevmeyen ve sahiplenmeyen pek çok adamdan bu tür sözlü tınılar duymuştum. Panikleyerek koşmaya başladım. Denizin çakıla serilişini duyana dek durmadım. Burası daha güvenliydi sanki. Rahatlamıştım. Arabaların sağ tarafında duran metal bidon, burnumu kaşındıran bir koku yaymaya başladı. Olabilir miydi?.. Şöyle günden kalma bir şeyler...? Gözümün önünde beliren resimlerle öyle bir coştum ki, rüzgar gibi karşıya savurdum bedenimi. Başımı hemen içine soktum. Resimler bir anda yok oldu. Belediye görevlileri saatler önce işlerini yapmışlardı.
Dişimi sıkıp, alaca bir kedinin sinerek ağzındaki balık kılçığıyla uzaklaşmasını beklerken, patlak sesli bir motosiklet farlarını üzerime dikti. Koşarak arabaları kendime siper edecektim ama erkeğin sırtına sarılmış dişi "Ayyy"..diye çığlık attı. Duraksadılar. Dişi, başındakini çıkarıp saçlarını denize doğru savurarak telaşla indi. Koca kafalı erkek, daha ağır adımlar atarken ben bacağımın acısıyla kalakaldım. Gözlerimi açabildiğim kadar açıp neler olduğunu anlamaya çalıştımsa da, gözlerimin önüne bir bulanıklık yerleşti. Önce ayağım, bedenim, yüzüm, ve en sonunda da dilim uyuştu. Dişi, "Dur bakayım ne oldu sana" diye yanıma çömeldi. Öyle korktum ki. Ne de olsa bu da insandı. Her an her kötülüğü yapabilirdi. Yaramdan akan kan tüylerime, etime yapıştığı için etim çekiliyor, canım çok yanıyordu. Yalamayı hatta kuyruğumu bile sallamayı beceremiyordum. Dişi kendinden emin başımı okşadı. Hırladım. Ellerini kulaklarımın altına sokup, ensemden gıdıma doğru indi. (Ne yalan söyleyeyim en çok sevdiğim yerimdi.) Gevşedim. Yarama iyice bakıp "Ah canımm ahh..."dedi. Ama her nedense o da diğer insanlar gibi önce cinsiyetimi anlamaya çalıştı. (Bunu anlamak için yaptığı şeyleri utandığımdan yazmayacağım.) Dilini damağına vurarak beni kucakladı. Yine hırladım ama bu sefer sesim cılız çıktı. Erkek, "Çok mu kötü sence" dedi. " .........." "Hadi çabuk...Gidelim."
Eve girdik.Yere yumuşacık bir örtü serdi. Bacağımı dikkatlice ılık sabunlu suyla temizledi. Peşine bir şey daha sürdü. Sardı. Sonra yanıma oturup uzun uzun kenelerimi ayıkladı. (Aslında ben kenelerimi yemeyi severim ama olsun.) Bedenimi bir sıvıyla temizledi, ıslatılmış ekmekle kıyma yedirdi. Uyumuşum. Sabah beni köpük köpük yıkadı. Ben silkindikçe o, sıcak su tuttu her yanıma. Banyoyu ve onun üstünü başını da ıslattım. Havluya sardı kuruladı. Yine silkindim. Gülümsedi. İtiraf edeyim ki bir kuş kadar hafifledim. İçeriden kırmızı bir şişe getirdi. Bacağıma sürdü. Elimde olmadan hırladım tabii, canım yanmıştı.
Bu güne kadar evin içinde hiç yaşamamıştım. Bu kadar düzenli yemek yememiş bu kadar lüks ilgi görmemiştim. Yeni alışkanlıklarım duyarlılığımı azalttığı için tuvaletimi sağa sola yapar oldum.(Evin içinde bir ağaç kökü yok napimm.) Motor bisikletli dişi, parkelerdeki ıslaklığı görünce "sidikli seni" deyip hafifçe başıma vuruyordu. Kuyruğumu sallamadan şımarmamak mümkün müydü.?
Bir tatil gününde, o koca kafalı erkek yine motorunu kapıya dayadı. "Mügeee"diye seslendi aşağıdan. Beni, adamın sırtı ile kucağı arasında tutarken, orman yolunu rüzgar gibi geçtik. Büyük ağaç köklerine serilmiş yeşilliğe gelince, motor bisikletin metal ayağını yere indirdi. Uzun zamandır yeşilliğin bu kadar güzel koktuğunu hissetmemiştim hiç. Müge bir müddet benimle ilgilenmek yerine koca kafalı erkekle ilgilenmeyi tercih etti. Bir ara bana "Şımarık.. Bak bir sürü ağaç var, şimdi dilediğince davran" diye seslendi. Kuyruğumu hızlı hızlı sallayıp sıçrayarak yanına geldim. Patilerimi omzuna koyup yüzünü yaladım. "Dur..Şımarık..Dur Sidikli şey seni" diyerek öpüp sevdi beni. Çimenlerde yuvarlandık. Karnımı gıdıkladı, elini ağzıma soktu. Gıdımı okşamaya başlayınca hemen sırt üstü yatıp dört ayağımı da havaya kaldırdım. O gün, onun kokusuna ve sesine doydum. Sonra motora doğru yürüdü, ben de peşinden gittim...
Her sabah uyandığımda, kendime "ne şanslısın" diyordum. "Karnı tok ve sahiplenilen bir köpeksin artık". Ama nedense, çöp bidonlarını, yiyecek bir şeyler ararken duyduğum heyecanı, çocukların saldırılarını, sokak kedilerini kovalamayı ve eski küçük sahibimi özlüyordum. Çekip gitmeyi düşündüğüm de oldu. Ama bu güvenli ve huzurlu ortamı bırakmak hiç de akıl karı değildi. Hem Müge çok tatlı bir dişiydi, yaydığı o portakallı kokuya hayrandım. Nankörlük etmemeliydim. Ama daha sonraları Müge'nin kokusu değişmeye başladı. Bazı akşamlar balkonda gözlerini boşluğa dikerek sigara içiyordu. Etrafa ekşimiş portakal kokusu yayınca anladım ki bu hüznün kokusuydu....Yavaşça yanına gidiyor, başımı dizlerine dayıyor ellerini yalıyordum. Tepki vermiyordu. Saatlerce ayaklarının üstünde uyuyordum. Kımıldamıyordu. Diğer günlerde, sabahları yemeğimi verip, başıma bir iki şaplak atıp kapıyı çekiyordu yavaşça...Sonraki günlerde ise eve hiç gelmedi. Aç ve karanlıkta kaldım. Çok kızmıştım. Ortalıkta ne kadar ayakkabısı ve çorapları varsa hepsini kemirdim.Yine de kapıya anahtarı sokarken, o kokuyu duyar duymaz üzerine atladım. Göğsüne doğru zıpladım, ellerini, ayaklarını yaladım. Her türlü şımarıklığı yaptım ama o donukça gülümsemekle kaldı. Banyodan sonra hiç konuşmadan uyudu. Ben uyumadım. Sabah, kapıcının sepetinden ekmeğini alırken, sessizce çıktım evden. Tepeleme köpek maması tabağını, "Şımarık hadi akşam ziyafeti" diye döken Müge yok artık...
Günlerdir lağım kokulu sokakları, lüks caddeleri dolaşıp duruyorum. Duvar diplerinde uyumak zor gelmiyor artık. Bir parça yiyecek için diğer sokak köpekleriyle de dalaşmaya alıştım. Ama Müge'nin kokusunun yokluğuna alışamadım...Gece yarısı penceresini ardına kadar açan şişman bir erkek; "Tüüü, Allah belanı versin senin.. Hoşt! Hoşt.. defol git şuradan....uykumuzun içine ettin be.." dedi. İçimin hala Müge'ye havladığını bilmeden. Ama o beni, motor bisikletine koyup rakı kokusu içinde uyanan bir sokağın içinde bırakmayacak mıydı? Ya da kapısı süslü püslü bir evin bahçesine..? Hatta kendi kapısını açık unutmuş gibi bırakıp, "Hadi şimdi dilediğince davran şımarık" demeyecek miydi? Diyecekti işte.. Yine açım. Olsun. Karnımı doyurmak için bahçelere konan kuşlara dadanırım. Kulaklarımı karnımı keneler sarar. Sarsın. Onları yerim... Ama Müge'nin o ekşimsi portakal kokusu....
İki yanımda duvar olmuş insanlara aldırmaksızın yürürken, içlerinden, küçük bir çocuğun susam kokusunu duyuyorum vapur iskelesinde. Gülümseyerek beni çağırıyor. Nerede ise benimle aynı boyda. Durup kulaklarımı karıştırıyor, gıdımla oynamaya başlıyor. Seviniyorum!... Kuyruğumu sağa sola sallama keyfini bırakıp," Niye seviniyorum ki? Ben bir sokak köpeğiyim." Bu çocukta ötekiler gibi tüylerimi karıştıracak, simidini verecek, boynuma bir ip bağlayıp sahiplenecek. Sonra, sonra en kötüsü oda beni terk etmeyecek mi? Evet. "Niye seviniyorum ki?" Yoo buna izin vermeyeceğim. Bu, sevip sonra da terk etme oyununu oynatmayacağım onlara. Tedirginlikle hırlıyorum. Koparmaya çalıştığı simidini koklamak için başımı uzatmadan adımlarımı geri atıyorum. Kalabalığın arasındaki telaşlı adımlar beni fark edince kaçışmaya başlıyor. Daha çok kızarak havlıyorum. Çocuk hala simit parçalarını ufak ufak yere atıyor. Biliyorum, sonunda kudurduğumu düşünüp, bütün sokak köpekleri gibi ya beni zehirleyecekler, ya da belediye beni yakalayıp bir yerlere atacak. Ben de bu sonu görene kadar başıma buyruk olmak istiyorum artık.. Ne bir susam kokusu... ne bir portakal....!
O sırada, dalgalar beton duvarlara yükseldi. Martılar çığlık çığlığa sevindiler. Ben sonuca kefil olduğum için hâlâ havlıyorum!.
Nisan'dı. Üniversite'nin avlusunda, incir ağacının dibindeki banka oturmuş, zaman geçiriyordum.
Dalgındım.
İmkansız şey
Şiir yazmak
Aşıksan eğer;
Ve yazmamak,
Aylardan Nisansa.
Nisan rüzgarıyla kulağıma dolan mısraları duyduğum ilk anda en sevdiğim şairin bahar gününe yakışan Nisan şiiriydi yalnızca beni etkileyen...
Ardından dalgın dalgın uzaklara bakan gözlerim bu ruhumu etkileyen sesin geldiği yönde, yakasından eteğinin ucuna değin düğme dizili elbiseli kızı gördü.
Çok mutluydum. Onun gülümsemesinin ardından gittim. O an yeryüzündeki en güzel gülümsemeye ve eteğinin ucuna değin düğme dizili bir elbiseye sahip olan yüzün peşinden sürükleniyordum, sanki.
Ona çok güzel olduğunu ve elbisenin çok yakıştığını söyleyemedim.
Adının "Nisan" olduğunu düşlediğimi, bugün doğum günüm olduğunu, pastaların en çikolatalısını sevdiğimi ve onunla birlikte, bu günü daha özel bir hale getirmek istediğimi de bilmiyordu.
Tüm bu bu düşüncelerimin, kelimeler halinde boğazıma dizilip kalmasına sebep; avuçlarımın arasına almak istediğim, o güzel ellerinde gördüğüm bir yüzüktü yalnızca.
****
Onu bir daha hiç görmedim. 20 yıl sonra yine bir bahar günü okulun bahçesine gidinceye değin.
Seneler sonra okulun bahçesindeki mezunlar gününe gittiğimde onu ilk gördüğüm günü hatırladım. Sonra bir koku hissettim. Salt burnumda değil tüm damarlarımda. Özlediğim ve çok gerilerde bıraktığım, incir ağaçlarının kokusuna karışan bir kadın kokusu
İncir ağacının altındaki bank artık yoktu. Yakasından eteğinin ucuna kadar düğmeli elbiseli küçük kız dikkatimi çekti, hemen ağacın altında koşuşturan. Küçük kızın yanındaki ise oydu. Yanıma geldi eskiden olduğu gibi güzel gülümsemesiyle bana baktı yada ben öyle hayal ettim.
Elimi sıktı. Kızı elinden kurtulup bana doğru bir kaç adım attı. O küçük kızı bana tanıştırmak için söze başladığı anda, ben içimden seneler öncesinden bir isim tutmuştum.
O ise ilk kez duyduğum ve hep güzel olduğunu hayal ettiğim sesiyle, tanıştırayım;
Hicri takviminin 12 ayının Türkçe ve Arapça adları Ay Türkçe İngilizce Arapça Gün Notlar - Ay Kısaltmaları - hicri aylar ve arapçaları - hicri aylar nelerdir
Birinci Ay Muharrem Muharram ul Haram محرم 30 M
İkinci Ay Safer Safar ul Muzaffar صفر 29 S
Üçüncü Ay Rebiülevvel Rabi' al-awwal ربيع الأول 30 Ra
Dördüncü Ay Rebiülahir Rabi' al-thani ربيع الثاني 29 R
Beşinci Ay Cemaziyelevvel Jumada al-awwal جمادى الأولى 30 Ca
Altıncı Ay Cemaziyelahir Jumada al-thani جمادى الثانية 29 C
Yedinci Ay Recep Rajab رجب 30 B
Sekizinci Ay Şaban Sha'aban شعبان 29 Ş
Dokuzuncu Ay Ramazan Ramadan رمضان 30 N
Onuncu Ay Şevval Shawwal شوال 29 L
Onbirinci Ay Zilkade Dhu al-Quidah ذو القعدة 30 Za
Onikinci Ay Zilhicce Dhu al-Hijjah ذو الحجة 29 ya da 30 Z
Gün adları gün Arapça Anlam Farsça Urduca
1 يوم الأحد yevmu-l ahad birinci gün یکشنبهYek Shanbeh اتوار Itwaar
2 يوم الإثنين yevmü-l isneyn ikinci gün دوشنبهDo Shanbeh پير Pîr
3 يوم الثُّلَاثاء yevmü-l sülâse üçüncü gün سهشنبهSeh Shanbeh منگل Mangl
4 يوم الأَرْبِعاء yevmü-l erbaa dördüncü gün چهارشنبهChahar Shanbeh بدھ Budh
5 يوم الخَمِيس yevmu-l hamis beşinci gün پنجشنبهPanj Shanbeh جمعرات Jumahraat
6 يوم الجُمُعَة yevmu-l cum'a Cuma günü جمعهJom'eh veya آدينهAdineh جمعہ Jumah
7 يوم السَّبْت yevmü-s sebt Sebt günü شنبهShanbeh ہفتہ Hafta
Artık Yıl Hicri takvimlerde de miladi takvim gibi artık yıllar mevcuttur. 30 yılda yaklaşık 11 günlük bir gerileme yapmaktadır. Bu gerilemeyi düzeltmek için 30 yıllık dönemde 2, 5, 7, 10, 13, 15, 18, 21, 24, 26 ve 29 yılları 355 gün, diğer yıllar ise 354 gün çekmektedir.
Türkiye'de yılbaşı ayının Ocak oluşu 1925, 1 Ocak'ın yılbaşı tatili olması da 1935 tarihindedir.
Kameri Yıl Hicri yıl miladi yıldan ( 365.2422 - 354.367 =) 10.8752 gün daha kısa olduğundan aylar da bazen 29. bazen de 30 gün çekmektedir.
Miladi Takvime çevirme Milâdi yıl = (hicrî yıl x 32/33) + 622 formülü ile bulunur. Mesela: 1000 yılının % 3ü 30 eder, geriye 970 kalır. Bu sayıya 622 eklenince karşılığı olarak milâdî 1592 yılı bulunur. Milâdî yılın hicrî yıl karşılığını bulmak için de şu formül kullanılır: Hicri yıl = (milâdî yıl-622) x 33/32, meselâ; (1453-622) x 33/32 = 857 sb
hicri yılbaşında nasıl ibadet edilir - hicri yılbaşında neler yapılır
Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselam, miladi 571'de 20 Nisana rastlayan, Rebiul-evvel ayının on ikinci Pazartesi sabahı, Mekke'de doğdu. 622'de Mekke'den Medine'ye hicret etti. 20 Eylül Pazartesi günü, Medine'nin Kuba köyüne geldi. Bu tarih Müslümanların Şemsi yılbaşı oldu. O yılın Muharrem ayının birinci günü de, Kameri yıl başı oldu. Muharrem ayının birinci gecesi Müslümanların kameri yılbaşı gecesidir.
Bu geceyi ihya etmeli ve saygı göstermeli. Saygı göstermek, günah işlememekle olur. Zilhiccenin son günü ve Muharremin birinci günü oruç tutan, o yılın tamamını oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur. Bir hadis-i şerifte, (Ramazandan sonra en faziletli oruç, Muharrem ayında tutulan oruçtur) buyuruldu.
İslamiyet'ten önce Araplar, Muharremde harp etmek isteyince, o yıl Muharrem ayının ismini, sonraki aya korlar, sonraki ayın ismini, Muharrem ayına takarlardı. Böylece, haram ay, Muharremden bir sonraki ay olurdu.
(Bir ayın haramlığını başka aya geciktirmek, ancak kâfirliği arttırır. Kâfirler, böylece sapıtıyorlar. Onlar, Allah'ın haram kıldığı ayların sayılarını denk getirmek için, haram ayı bir yıl helal edip, başka yıl onu yine haram ederler. Böylece, Allah'ın haram kıldığını helal kılmaya çalışırlar) mealindeki Tevbe suresinin 37. âyet-i kerimesi, ayların yerlerini değiştirmeyi yasak etti.
Kıymet verilen dört aydan biri
Muharrem ayı, Zilkade, Zilhicce ve Receb ile beraber Kur'an-ı kerimde kıymet verilen dört aydan biridir. (Tevbe 36)
(Ramazandan sonra en faziletli oruç, Allahü teâlânın ayı Muharrem ayında tutulan oruçtur. Farzlardan sonra en faziletli namaz, gece namazıdır.) [Müslim, İbni Mace, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai]
(Nafile oruç tutacaksan Muharrem ayında tut. Çünkü o, Allahü teâlânın ayıdır. O ayda bir gün vardır ki, O günde Allahü teâlâ geçmiş kavimlerden birinin tevbesini kabul etti. Yine o gün tevbe edenlerin günahlarını da affeder.) [Tirmizi]
Nafile ibadetlerin sevabına kavuşabilmek için, ehl-i sünnet itikadında olmak, haramlardan kaçıp günahlara tevbe etmek, farzları kusursuz yapmaya çalışmak, o ameli ibadet olarak yapmaya niyet etmek şarttır.
2009 Hicri Yılbaşı 16 Aralık gecesi
17 aralık 1 Muharrem
Hicri Yılbaşı, (kameri) hicri takvime göre Zilhicce ayının son gecesini Muharrem ayının birinci gününe bağlayan andır. İslami takvime göre bir sonraki güne saat 00.00 da değil güneş batması ile (akşam ezanı) geçilir. Muharrem ayı, Zilkade, Zilhicce ve Receb ile beraber Kur'an'da kıymet verilen dört haram aydan biridir. Bu aylarda barış içinde yaşanması, savaş edilmemesi ile ilgili islam öncesi ve sonrası kurallar mevcuttur. Muharrem ayı, hicrî kamerî yılın birinci ayıdır.
Son zamanlarda 1 Ocak yılbaşına alternatif olarak daha kutlanmakla birlikte ilk islam dönemlerinde böyle bir kutlama yapıldığına dair bilgi yoktur.
HİCRİ TAKVİM
Hicrî Takvim (Arapça: تقويم هجري, İslam Peygamberi Muhammed'in Mekke'den Medine'ye hicretini başlangıç kabul eden ve Ay'ın Dünya çevresinde dolanımını esas alan bir takvim sistemidir. Hicri Takvim; Hicri Şemsi ve Hicri Kameri Takvim olmak üzere ikiye ayrılır.
Muhammed ve beraberindekiler, Safer ayının 27. günü Ebubekir ile birlikte Medine'ye hicret etmek üzere Mekke'den ayrılmış, 4 gece Sevr Mağarası'nda kalmış, 1 Rebiülevvel Pazartesi günü Sevr Mağarasından Medine'ye doğru yola çıkmışlardır. 8 Rebiülevvel / 20 Eylül 622 Pazartesi günü Kuba köyüne gelmiş, burada Kuba Mescidi'ni inşa etmiş ve 12 Rebiülevvel Cuma günü Medine'ye doğru hareket etmişlerdir.
Ömer zamanında Hicretin 17. yılında alınan bir kararla Hicretin olduğu yıl Hicri Takvimin 1. yılı ve o yılın Muharrem ayı da Hicri Kameri takvimin yılbaşısı kabul edilmek suretiyle, o yıl 1 Muharrem'in rastladığı 16 Temmuz 622 tarihi de Hicri Kameri Takvimin başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Uygulamada Hicri Takvim olarak bu bilinmektedir. İslam ülkelerinde kullanılan Hicri takvim Muhammed'in M.S. 622'de Mekke'den Medine'ye hicretiyle başlar. Hicri - Kameri takvim, ayın dünyanın etrafında dönüşüne göre tanımlanır. Bir yıl Muharrem, Safer, Rebiülevvel, Rebiülahir, Cemaziyelevvel, Cemaziyelahir, Recep, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkade ve Zilhicce adı verilen 12 aydan oluşur. Her bir Kameri ay yaklaşık 29.5 gün sürer ve bir Kameri yıl 354 gün olarak elde edilir. Bu nedenle Kameri takvimde 6 adet 29 günlük 6 adet 30 günlük ay bulunur. Hangi ayların 29 ya da 30 gün süreceği ayın fazı göz önünde bulundurularak Şeyh ül İslam tarafından belirlenir.
Ancak gerçek Kameri ay 29.5 günden 44 dakika 3 saniye daha uzun olduğundan 12 Kameri ayın belirlediği 354 günlük kuramsal Kameri yıldan 8 saat 48 dakika 36 saniye daha uzundur. 30 yılda bu hata 11 gün 0 saat 18 dakika 0 saniye olacağından eşzamanlılığı sağlamak için 30 yıl boyunca 19 adet 354 gün süreli ve 11 adet 355 gün süreli yıl oluşturulur. 355 günlük yıllar son aya bir gün ilave edilerek gerçeklenir. Böylece eşzamanlık sağlanır ve ancak 2400 yılda bir takvime tekrar 1 gün ilave etmek gerekir.
Kameri yılın ortalama vakti günlerin yıllara göre dağılımından (19x354+11 x 355) / 30=354 gün 8 saat 48 dakika olarak hesaplanır. Bugün kullanılan güneş yılı yaklaşık 365 gün 5 saat 48 dakika olduğundan Kameri yıl güneş yılından yaklaşık 10 gün 21 saat daha kısadır. Buna göre, 1 Kameri yıl güneş yılının 0.9702 katına, 1 güneş yılı Kameri yılın 1.0307 katına karşı düşer. Ayrıca hicret 15 Temmuz 622'de gerçekleştiğinden, kameri takvimin miladi takvimine göre 621.536 yıl kadar faz farkı bulunur. Eğer örneğin 1 Ocak 1993'ün hicri takvimdeki karşılığını bulmak istersek yukarıdaki değerlerden (1992-621.536) x l.0307=1412.5372 buluruz. Hicri takvime göre 1412 yıl geçmiş olduğundan bu tarih hicri 1413 yılına karşı düşer.
Hicri takvimin haricinde Osmanlı İmparatorluğunda 1678'den sonra maliye ile ilgili işlerde Rumi takvim de kullanılmaya başlanmıştır. Mali yılın başlangıcı 1 Mart olarak kabul edilir. Rumi yıl 365 gün olup güneş yılına karşı düşen miladi yıl ile eş uzunluktadır. Rumi yıl her 33 yılda 354 gün olan hicri yılı bir yıl geçer. Bu farkı gidermek için Rumi yıldan her 33 yılda bir hicret yılı düşülür; buna sıvış yılı denir. Her iki takvim arasında ayrıca 13 günlük bir fark bulunur. Ayrıca Rumi yıl miladi 584'te başlatıldığından Rumi yılı bulmak için Miladi yıldan 584 çıkarmak gerekir. Aylar Mart, Nisan, Mayıs, Haziran, Temmuz, Ağustos, Eylül, Teşrini-evvel, Teşrini-sani, Kanuni-evvel, Kanuni-sani, Şubat olarak adlandırılır. Örneğin Miladi 1 Ocak 1993 tarihi Rumi 19 Kanuni-evvel 1408 tarihine karşı düşer.
Osmanlı İmparatorluğunin sonuna kadar mali işlemlerde kullanılan Rumi yıl 1925'te Miladi takvim yılının kabul edilmesi üzerine terk edilmiştir.
2009 Hicri Yılbaşı 16 Aralık gecesi
17 aralık 1 Muharrem
zilhiccenin son günleri nasıl deeğrlendirilir - zilhiccenin son günlerinin önemi
Zilhiccenin son gecesi mümkünse bir Tesbih Namazı kılmalı ve bir Hatm-i Enbiyâ yapmalıdır. Keza, zilhiccenin son gecesi, akşam ile yatsı arası, 10 rek'at namaz kılınır. Namaza şöyle niyet edilir: "Yâ Rabbi, geçen seneyi benden razı olarak ayır. Sâdır olan isyanımı hasenata tebdil eyle. Beni hidâyet-i ilâhiyene ve rızâyı ilahine mazhar eyle."
Her rek'atte: 7 Fâtiha-i Şerîfe, 7 Âyetü'l-Kürsî, 7 ihlâs-ı Şerîf okunur, iki rek'atte bir selâm verilir.
Namazdan sonra, mümkünse en az 11 tevhîd, 11 istiğfar, 11 salavât-ı şerîfe okunur ve duâ edilir.
Zilhiccenin son günü, aynı zamanda senenin son günüdür. Bu günde mümkünse oruçlu bulunmak faziletli bir ibâdettir.
Hatmi-i Enbiyâ
Mübarek Gün ve Gecelerde evliyâullah ve tasavvuf ehli tarafından yapılmış ve tavsiye edilmiştir. Hz. Adem, Hz.Eyyûb ve Hz.Yûnus (A.S) okudukları ve Kur'anda geçen dualardır.
Aşağıdaki terkib üzerine okunmasına Hatm-i Enbiyâ adı verilir.
Önce Eûzü Besmele ile üç "ihlas Sûresi" ile bir Fatiha Sûresi okunur. Sevabı, başta Peygamberimiz(s.a.v) olmak üzere bütün Peygamberlerin ve Evliyanın ve meşâyih-i Kiram'ın, sdin büyüklerinin, bu aziz dine hizmet edenlerin ruhlarına bağışlanır.
Sonra:
1- 100 defa Salevât-ı Şerife Getirilir.
"Allâhümme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed"
2-500 defa Hz. Âdem Aleyhisselâm'ın şu duası okunur:
"Rabbenâ Zalemn'a enfüsenâ ve inlem tağfirlenâ ve terhamnâ lenekûnne minelhâsiriyn".
Ve sonra yine 100 defa Salevât-i Şerife getirilir.
3-100 defa yine Salevat-ı Şerife getirilir.
4-500 defa Hz.Eyyûb Aleyhisselâm'ın şu duası okunur.
"Rabbi enni messeniyaddurru ve ente erhamürrahimiyn"
5- Tekrar 100 defa Salevat-ı Şerife getirilir.
6- 500 defa Hz. Yunus (Aleyhisselamın) şu duası okunur.
"Lâ İlâhe illâ ente Sübhâneke inni küntü minezzalimiyn.
7-Tekrar 100 defa Salevat-ı Şerife getirilir.
8-500 defa " Lâ havle ve lâ kuvete illâ billâhil'Aliyyil'Aziym."
9- Tekrar 100 defa Salevat-ı Şerife getirilir.
Bu tertibi bitirince cenab-ı Hakk'a duâ ve niyazda bulunulur.
2009 Zilhicce ayının son iki günü 15 Aralık ve 16 Aralık
Aşk Kusura Bakmaz - Nurgün Erdinç kitap tanıtımı - Aşk Kusura Bakmaz - Nurgün Erdinç kitap özeti
kitabın künyesi
Aşk Kusura Bakmaz
Nurgün Erdinç
Düş Yayınları
» Türk Edebiyatı
» Roman
Kitap hakkında
Sevgi, ihanet, yalnızlık, özlem, tutku, mutluluk ve hüzün yumağındaki bir birliktelik...
24 yaşındaki Pelin Yalçın, bir reklam ve halkla ilişkiler ajansında çalışmaktadır. O güne dek aşkla da tanışmayan kalbi kendisinden kısa bir süre sonra işe başlayan Tarık Eryalın'ı gördüğü ilk andan itibarebn farklı çarpar. Pelin, Tarık'la zır karaktere sahip olmasını zerre kadar önemsemez; tek önemsediği, onun kara gözleridir!. Bir çift kara gözün gizemine kapılan genç kız o güne dek edindiği alışkanlıklarından birer birer vazgeçer, hepsinin yerine Tarık'ı koyar. Zaman zaman onunla attığı her adımın kendisini dipsiz bir kuyuda karanlığa doğru sürüklediğini fark etse de, bu fark edişler onu sevmekten alıkoymaz. Aşkı uğruna Tarık'ın her yalanına inanır, her kusurunu görmezden gelir. Ta ki yağmurlu bir kış akşamına dek... Sonunda "buraya kadar" der... Gerçekten "buraya kadar" mıdır, yoksa Pelin ve Tarık için kader, başka planlar mı yapmaktadır?
"Aşk Kusura Bakmaz": sevgi, ihanet, yalnızlık, özlem, tutku, mutluluk, ve hüzün yumağındaki bir birlikteliği anlatan; son satırını okuyana dek elinizden bırakamayacağınız bir roman.
Bazen Erkek de Sever - Nurgün Erdinç kitap tanıtımı - Bazen Erkek de Sever - Nurgün Erdinç kitap özeti
Kitabın künyesi
Bazen Erkek de Sever
Nurgün Erdinç
Düş Yayınları / Yayınevi Genel Dizisi
Şubat 2007, 1 Baskı, 14x20, 300 sayfa, Türkçe, K Kapak
ISBN No: 975903512x
Kitap hakkında
Aşk Kusura Bakmaz'ın yazarı Nurgün Erdinç'in yeni romanı Bazen Erkek de Sever, hesapsız kitapsız bir aşka kulaç atan, umutla yarına sarılmış Gamze ilebu aşktan bucak bucak kaçan, yarınını dünde tüketmiş Ömer'in öyküsünü konu alıyor
Okuyucu, Gamze'nin aşkına karşılık alıp alamayacağının merakına kapılmışken Ömer'in kalbinin derinliklerinde gizlediği sırla karşılaşıyor O sırrın izini sürerken aniden esrarengiz bir 'konuk'la yüz yüze geliveriyor
Aşkın ve hayallerin güzelliğini akıcı dille anlatan Bazen Erkek de Sever, kimi zaman kuğunun kanadında dans ettirerek romantizimi doruklara taşıyan sürükleyici bir roman
Kan Kırmızı İhanet - Nurgün Erdinç kitap tanıtımı - Kan Kırmızı İhanet - Nurgün Erdinç kitap özeti
kitabın künyesi
Kan Kırmızı İhanet
Nurgün Erdinç
Nokta Yayınları / Roman Dizisi
Kitap hakında
Bir Çırpıda Okuyacağınız Bir Aşk Romanı Nurgün Erdinç Bu Romanında Yasak Aşkın Sonuçlarını Sorguluyor. Bu Roman, Aşka Bakış Açınızı Değiştirecek
Aldatıldığından şüphelenen bir eş...
Sevgisi ile istekleri arasında bocalayan bir erkek...
"Evli bir erkekle beraber olmak, anları kovalamakla zaman yitirirken yaşamı kaçırmaktır" diye diye anların peşinde sürüklenen bir kadın...
Nurgün Erdinç'in üçüncü romanı "Kan Kırmızı İhanet", aldatmayı, aldatılmayı, "öteki" olmayı farklı açılardan yorumluyor.
Bir ihanet üçgeninde, iki buçuk ay boyunca yaşananları ve yaşanamayanları anlatan "Kan Kırmızı İhanet", üçgenin herhangi bir parçası olanı da, üçgenin dışında kalanı da daha ilk satırından itibaren içine çekecek, akışına kaptırıverecek bir roman.
Üniversite yıllarında gazeteciliğe başlayan Erdinç, on sekiz yıl boyunca Cumhuriyet gazetesinin yazıişlerinde editör ve arka sayfa sorumlusu olarak çalıştı. Daha sonra NTV bünyesindeki ntvmsnbc.com haber sitesinin kuruluş aşamasında yer aldı ve iki yıl boyunca sitenin yaşam ve sağlık sayfalarını yönetti.
Sürekli basın kartı sahibi olan Nurgün Erdinç'in "Kan Kırmızı İhanet" dışında "Aşk Kusura Bakmaz" ve "Bazen Erkek de Sever" adlarında, yayımlanmış iki romanı daha bulunuyor.
Sen bir hayaldin yıkılan solan bir hayal Sana kavuşmak Mecnunun vuslatı kadar imkansız Erişilmesi güç vadilerde açan gül gibi uzak Uçurumlara konan vahşi bir kuş kadar yakın Uzayıp giden yollar gibi ufuksuz Rıhtımında yalnızlığına ağlayan gemi
Sen gövdesinden ikiye ayrılmış bir deniz Ben tasviri kolay ayrılıkların inleyen sesi Yürek kanatan rüzgarların sevdalı matemi Sen yüreği yaralı şiirlerimi işgal eden zalim bir esinti Kalbe acı veren sözlerin ilham perisi Yaralı bir ceylanın gözlerindeki yaş kadar masumsun hâlbuki
İnsan gülüne nasıl kıyar kokusu buram buram kokarken yüreğimdeki aşkı okuman için almıştım elime kalemi Ama okumadın hiçbir zaman belki de hiç okumayacaksın gül kokulu şiirlerimi Olsun be yar bir gün şarkı olur konar yanaklarına türkülerim Şiirlerden bir demet yaparım sana Şairin "anılar defterinde gül yaprağı şiiri" gibi koklarsın
Yağmur nede güzel yağıyor Senin saçlarına göklerden Benim yanaklarıma gözlerimden Kalbine giden yollar şiirlerden geçmiyormuş Bilemedim sultanım Bahar yine kıyısına konmuş yaban güllerinin Ben hicranı avuçluyorum gönül toprağımdan Yürek ağlıyor işte Yansa da ateşte Yine seni seviyor işte Yazlar esir kışta Akıl kalır o bakışta
Ölümsüz tutkular gibi mahkum ve ürkek Bir mum alevi gibi yanarken titrek Kalır avuçlarda kurumuş bir gül Bir yangından kalan resim sanki yüreğim Beni sorma zamansız şarkılarda Ben yalnızlığa dilek tutmuş sevdaların mecnunu Seni saramam ıssız gecelerde ağlarken
Duvarlarda sen varsın sanki Gözlerim takılır sürekli Affet beni ben sen değilim Olamadım senin kadar yürekli Yeni bir aşkla yıkamadım hasret kentlerini Silahı üzerime çevrilmiş özlem şafaklarının Tetik düşüren kirpiklerinin vurgunu asi yüreğim Saçlarına ölüm değse fırtınaları kopar gönlümün Ben seni böle sevdim benzersiz ve emsalsiz Bir kuşun göklerinden kopardım ufukları Arıların erişemediği çiçeklerde bıraktım kokunu
Unuttuğumu sanmıştım seni . Bu gece yine aklımdasın.Dışarıda sınırsız bir yağmur var .. Her damla da seninle olan anılarım akıp gidiyor , fakat gözlerimden bir türlü silinmiyor . Gökyüzüne seni sevdiğimi haykırmak istiyorum ama seni unutmam gerektiğini çok iyi biliyorum Fakat seni ne zaman unutacağımı söylesem radyoda bir şarkı , kağıtlardaki sözler gözlerimdeki yaşlar bana seni hatırlatıyor .. Seni artık sevmediğimi sanmıştım ! Fakat seni her zamankinden daha fazla seviyorum .Yanağımdaki yaşlar bunun en büyük kanıtı . Allah'ım bu şarkı ne zaman bitecek ? Ne zaman dinecek bu yağmur ? Seni unutmalıyım biliyorum ! Ama her yerde sen saklısın Her şarkıda anılar var .. Seni hala seviyorum ama eskisi kadar sevgi dolu değil ! Nefretle seviyorum seni Nasıl bilmiyorum ama seni severken senden nefret ediyorum !.. Gözyaşlarımı durduramıyorum ve her damlada kendimden kopuyorum .." Değmez ağlama sen bu kadar aptal değilsin " diyorum
Ama bunları ilk başta düşünmeliydim .. Aşık olurken aptallığı da kabul ettim ben !..
Bana öyle çok şey kaybettirdin ki insanları sevmiyorum artık .0nlara inanmıyorum sayende ! Seni düşündüğüm günlere lanet ediyorum . Ama seninle olduğum zamanları da geri istiyorum sevgili[m] ! Bunların olmayacağını çok iyi biliyorum !.. Ne olursa olsun seni ölesiye sevsem bile yenilmeyeceğim
Gözyaşlarım seni sevdiğim için değil sana harcadığım güzel günler için akacak Bunu olmuş say
Çünkü benim için artık değersizsin
SENİ TANIDIĞIM VE SEVDİĞİM GÜNLERE LANET EDİYORUM !...
Zamanın yüzünde çizgilerle
ve tüm yaşanmışlığıyla bir kenara attığı
yaşlı bir adam uyandı
uyur uykusundan.
Kim olduğu, bir zamanlar ne ifade ettiği
hiç düşünülmeden bozuk para gibi atılmıştı bir kenara;
Öylesine atılmış eşyalar gibi...
Bir bayram sabahıydı o sabah.
Ne elini öpmeye gelen bir çocuk
nede eski bir dost aradı o sabah...
Yorgun, çaresiz gözleriyle iç çekti derinden.
İki damla yaş döküldü camlaşan gözlerinden.
Biri geçmişte yaşadıkları
diğeri yaşayamadıkları için.
Geçmişten günümüze gelen bir misafirdi o damlalar.
Yaşlı elleriyle-yaşlarını sildi-yaşlı adam.
--yaşlı elleri
---yaşlı.
Eski bayramları düşündü bir an:
Ne olurdu çocuk olabilseydim yeniden,
şeytan uçurtmasının peşinden koşan,
kukalı saklambaç, güvercin takla, misket oynayan.
Hiç yorulmayan,
sola-sağa zamandan bile hızlı koşan.
Buram buram ter kokan.
Derslerine hep çalışan,
sınıfta en birinci olan.
Ne olurdu?
Sordum
bayram nedir?
Duraksadı birden,
sıralamaya başladı düşündüklerini hiç kesmeden.
Oğul: bayram nefes alabilmektir.
Bazen alabildiğine koşmak,
bazen hiç susmadan konuşabilmektir,özgürce.
Bazen korkusuz bir dost selamıdır.
Bazen sımsıcak ekmek kokusudur yoklukta,
bir sıcak çorbadır soğukta...
Bir tomurcuğun çiçek açmasıdır,
Belki de bir gaddarın gözyaşıdır,şıpır şıpır
Sevebilmektir bayram:
İnsanı, doğayı, hayvanları,
sevdiğini söyleyebilmektir...
Özgürlüktür bayram,
özgür yaşamaktır,
özgür kalabilmektir bayram.
Bayram birliktir.
Bir ağaç kökünün toprağa nüfuz etmesi gibi kenetlenmektir.
Oğul: fazla geç kalmamak gerek
birazdan üçüncü cemre düşecek.
Umut Engin Deniz
Ağrıdı gözlerim/ciğerim yandı/ziyanı yok
Gece arkadan vurandı.
Mem için Zin'di zamanlar
Ve ahir gülümseyişinde
Ebeddi hercailer
Kelimelerini yitirmiş şairler bilirim
Denizcileri sayfalarında çıkartan
İmbat yangınlarına sahne olan
Yürekleri fersah fersah
Delişmen sevdaya vurulan
Şairler bilirim
Hepsi sözlerinden birini
Adamışken aşk diye
En güzel şiirini
Bastırmıştır bağrına acı diye
Gözlerinden akan yaşlarını bilirim bir de
Sevgilinin firuze seferinde sağanakları kıskandıran
Akarken sağanak/dururken çöl olan
Bakarken ateş susarken su olan
Aşıklar bilirim yedi baharı koynunda saklayan
Ve her seferinde bir baharı çıkarıp gecesine
Seven sevgilinin gözleriymiş gibi
Hayallerine sığdıran
B
Mecnun'a sorsaydın Leyla'dı herşey
Ferhat'a ise şirin
Kerem'in Aslı'sıydı gökler
Maviden ateşti pervaneler
Acılar bilirim yasın bağrından kan olan
Duruşları hepsi bir zılgıttır şairlerin dilinde
Hüzün ikliminde dillenince heceler
Aşk diye çıkar özlemlerden
Uyandım/ellerimde kırıldı kalemim/
Sözdü de kalem/kalandı çöllerimde.
C
Çöller bilirim kelimelerin taşımadığı
Denizleri kumlardan çıkartan
Sahrası leyladır her bedevinin
İsimleşen mecnunlarda
Bir Mem dolanır dilime
Zin diye feryat eden
Bir aşk dolanır hercaima
Mavi diye beni boyayan
Şimdi söylemeliyim zinhar
Susmalıyım belki de zinhar
Düşmemiş kara günümdür geceler
Gülüşünden provaları astığım
Tut ki sağanak/yazdım seni/
Ezberledim de günleri
Etmedi bir vuslat
D
Delişmen sevdaları boyayan renge
Sonra çıkartıp göğü yaslayan heceye
Kalemin kıpırtısındaki bilmeceye
Aldım/sakladım/incire ve zeytine
Daha korkulaşmamıştı gece
Virdi(m)le işlerken gözlerine
Anladım/ne olduğumu/kayranın/damlasında
Mavi saçaklarında düş kurdum
Kurduğum Zin-Mem etmedi
Hangi çöldür bu
Hısn-ı keyfa gibi
Yalnız ve kurak
Dağları delinmiş
Bir korkudan
E
Anladı(m) artık benden aşka yol
Gecenin/gözlerimi/seğirten
Kalp çarpıntısıydı
Ve hüzün
Acının pişme taşıydı
Hamlığı(m) gözlerinde
Bir kurşun yatağıydı
Yanışı(mı) kelebeğe sor
Yarışımın son atağıydı
Hayatınızı değiştirecek sihirli bir değnekten söz etsem, ilgi duyar mısınız?
Öyle sihirli bir değnek ki; mutlu olmanızı, çözemediğiniz sorulara cevap vermenizi, her şeyden lezzet almanızı ve gerçek saadeti yakalamanızı sağlayacak. Evet, böyle bir sihirli değnek...
Böyle sihirli bir değnek hayal gibi mi geliyor? Ama gerçekte böyle sihirli bir değnek var. Ve ben bunu biliyorum.
Sözünü ettiğim sihirli değnek aslında malumu ilam etmekten ibaret; çünkü tecrübe edilmiş fakat kıymeti hakettiği manada tam anlaşılmamış bir eser...
Evet, çağın en büyük eseri olan Risale-i Nur'dan bahsediyorum. Hak ettiği ilgiyi görmeyen bir eserden. (Her ne kadar şu anda yirmi dört dile çevrilmiş ve milyonlarca insan tarafından okunmuş olsa da medyada ve akademik çevrelerce yeterince ilgi görmediği için insanların çoğu bundan habersizdir). Peki, bu sihirli değnek nelere kadir ve onun ne gibi maharetleri var?
Aslında bu sihirli değneğin marifeti saymakla bitmez ama biz sadece görebildiklerimizi sayalım:
Her insanın zihnini kurcalayan ve felsefenin cevaplamak da aciz olduğu-Necisin-Nereden geliyorsun ve nereye gidiyorsun? sorularına Risale-i Nur gayet mukni ve makul cevap veriyor. Bu soruya cevap vermenin ne kadar önemli olduğunu anlamak için şu örnek yeterlidir: Ünlü Rus yazar Tolstoy İtiraflarım adlı eserinde bu üç soruya cevap aradığını fakat ikna edici cevap bulamamanın sıkıntısından, intiharın eşiğinden döndüğünü söylemektedir.
Vesvese (kuruntu) buhranında çırpınanlara 21. Söz deva olmaktadır. Unutulmamalıdır ki, psikolojik sorunların temelinde vesvese yatmaktadır. Psikologların eşiğini aşındıran bu asrın insanlarının ne kadar da bu risaleye muhtaç oldukları ortada).
Endişe-i istikbalden korkanların ihtiyacı olan tevekkülü, gayet güzel bir şekilde ders veren birçok risale içinde 23. Söz'ün 3. Noktası büyük bir dayanma noktası göstermektedir.
Dert, keder, sıkıntı, bela ve musibetler altında ezilenlere çare-i necat olarak sihirli değnek 2. Lem'a ile dokunup bu zavallı insanları bütün bu bela ve sıkıntılardan kurtarır.
Tabiat bataklığına batan ve sebepler içinde sersemleşen insanlara 23. Lem' a olan Tabiat Risalesi can simidi olmaktadır.
Geçim derdiyle müptela olan ve fakirlik ateşinde kavrulanlara o çok muhtaç oldukları hazineyi İktisad ve Şükür Risaleleriyle gösteriyor.
Sihirli değnek; namaz kılmak istediği halde tembellik ve türlü bahanelerle buna bir türlü muvaffak olamamışlara 21. Söz ile ciddi bir gayret verir. Bu risaleyi okuduktan sonra kişinin adeta namaz kılmaması mümkün olmaz.
Haşri, yani cennet, cehennem ve ahiret ile ilgili meseleleri aklına sığıştıramayanlara 10. Söz olan Haşir Risalesi ahiretin varlığını ispat edip, kör gözlere dahi gösteriyor. Hatta eserin müellifi şunu iddia etmektedir: Bu risaleyi okuyup da yeniden dirilmeğe şüphesi olan varsa, gelsin iki parmağını gözüme soksun.
Hastaların çok muhtaç olduğu gerçek teselliyi 25. Lem'a olan Hastalar Risalesi hem teselliyi hem de manevi şifayı veriyor. Ünlü psikiyatrist merhum Ayhan Songar ın tabiriyle 'Bu risaleyi okuyunca insanın hasta olası geliyor.
Hâsılı, müellifin tabiriyle; Risale-i Nur: Şu zamanın yaralarına en münasip bir ilâç, bir merhem ve zulümatın tehaccümatına (saldırılarına) maruz heyet-i İslâmiyeye en nafi (faydalı) bir nur ve dalâlet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu itikadındayım.
Evet, Risale-i Nur yukarıda kısaca bahsettiğimiz özellikleriyle bu çağın stresli ve bedbaht insanına; huzur dolu enerjik, nurani, cennet tadında ve bambaşka bir hayat tarzı gösteriyor. Böyle bir hayat için cesaretiniz var mı?
zübeyir gündüzalp sözleri - zübeyir gündüzalpden güzel sözler
Yemeğe dikkat! Midesi dolu olanın dikkati azalır. insanı kasavet bağlar.
* * * * *
Daima azimli olmak.
* * * * *
Şekva etmek, arkadan çekiştirmek, iradesiz kişinin işidir.
* * * * *
Himmeti dağıtmamak lazımdır.
* * * * *
Her şeyini bu gün bilmek gerektir.
* * * * *
İnsan yaşlandıkça enaniyet gençleşir.
* * * * *
İnsan yaşlandıkça, imtihan şiddetlenir.
* * * * *
Bilseniz ki; gayret ne kadar kıymettardır; bir dakika boş durmazdınız.
* * * * *
Her hatayı yapabilirsiniz. Fakat bir hatayı iki defa yapmayın.
* * * * *
Yaptığın işi bütün mevcudiyetinle; hayatın ve mevcudiyetin ona bağlı imiş gibi yap!
* * * * *
Menfi bir şey duyunca; iç aleminde, onun şuur altında ve üstünde tesirini izale et.
* * * * *
Nefsini kusurlarla alûde bil. O zaman yüz kusuru yirmiye indirebilirsin. Birisi bir şey yapsa ve o sana yıkılsa, "Benim kusurumun cezasıdır" de.
* * * * *
Her an için "muvaffak ve muzaffer olacağım" cehdi içinde olmalısın. Bir işi bitirmeden, başka bir işe başlamamalısın.
* * * * *
Her sohbette dinleyici ol! Daima öğrenmeye çalış. Yetişmeye muhtaç olduğunun, şuurunu muhafaza et. Mevzu hakkında fazla malumatın olsa bile sus.
* * * * *
Bir yerde devamlı kalmak gaflet verir.
* * * * *
Günlük evrada ihtimama, gayet ihtimama dikkat etmeli.
* * * * *
Aklını çalıştırarak oku.
* * * * *
Yüksek yerlerin hafıza üzerinde tesiri büyüktür.
* * * * *
Ezberlemek hafızayı açar.
* * * * *
Başımıza ne geliyorsa safdillikten geliyor.
* * * * *
Evrad; hizmetin şevk ve tesirini çoğaltır.
* * * * *
Akıl, kalb, göz, dil, el... ne kadar hassas bir şeyle meşgul olursa; istifade o kadar artar.
* * * * *
Aldığımız yaraları tedavi için evden çıkarken ve eve gelince okumak.
* * * * *
Yatarken imanî bahisler okumak.
* * * * *
Davasını ifade eden kazanır.
* * * * *
Bütün tehlike okumamaktan çıkar. Okuyamamaktan kork!
* * * * *
Harfi harfine kitabî ol.
* * * * *
Tenkid için okur istifade edemez, başkası için okur istifade edemez, kendisi için okur istifade eder!
* * * * *
Hizmet için değil, nefsimi ıslah için okumalıyım. Nefsi için okuyan istifade eder. Nurlar; yüz seksen değil bin seksen defa okunsa azdır.
* * * * *
Namazın hakkını vermek için Dokuz ve Yirmi Birinci Söz'ü sık sık tekrar etmek lazımdır.
* * * * *
En mühim iki şey; l-Okumak. 2-Uhuvvet, ihlas ve samimi hizmet..
* * * * *
Daima okumak, istidatları inkişaf ettirmek için okumak, dem ve damarlarımıza karışacak derecede okumak.
Az da olsa devamlı okumak.
* * * * *
Okumak, yazmak, dinlemek, susmak.
* * * * *
Satır, satır, kelime kelime okumak...
* * * * *
Hizmet hizmet derken şahsî dersini unutanın hizmeti muvakkat ve geçici olur. Her şey her mesele okumakla halledilir.
* * * * *
Şimdi oku, kabirde okuyamazsın!
* * * * *
Hususî okumayı terk etme.
* * * * *
Büyük zatların sözlerinde bazen yetmiş mana bulunur.
* * * * *
Hepsi eserlerde var. Fakat insan göremiyor. Öyle ise her mesele okumakla halledilir.
* * * * *
Sana, bana, ona faydalı ise konuş.
* * * * *
Konuşmaman zararlı ise konuş. Fakat ihtisar et, tafsile girme.
* * * * *
Kalemen, amelen, lisanen çalış.
* * * * *
Konuşmalarınızda en küçük alaylı kelime kullanmaktan sakının.
* * * * *
Tenkit bir zehr-i katildir.
* * * * *
Başkasının nokta-i istinadına dikkat etmeli.
* * * * *
Susmak. Kim ne çekerse dilinden çeker.
* * * * *
Ciddiyeti esas tut. Gülmemek ciddiyetin başıdır.
* * * * *
Muvazeneli, satırdan, kitabî konuşmak.
* * * * *
Herkesin kaldıracağı şekilde konuş.
* * * * *
İnsandaki kuvve-i gadabiye, kuvve-i şeheviye, kuvve-i akliyenin hepsinin istikametli olmasıyla ancak insan sırat-ı müstakimde olabilir. Bir tanesinin ifrat veya tefriti istikameti bozar. Maazallah dalalete atar.
* * * * *
Kuvve-i şeheviyenin; yemek, içmek, uyumak gibi teferruatında da istikamet lazımdır.
* * * * *
Gençlikte insan ne ile meşgul olursa istidatları onda inkişaf edebilir, insanın kırk yaşına kadar kabiliyet ve istidatları alışkanlık haline gelir.
* * * * *
Günlük içtimaî hadiselerle meşguliyet kabiliyetlerin inkişafına manidir. Bu noktaya dikkat etmek lazımdır. Zira bugün buna genel kültür herzesi ismi takılmış.
* * * * *
Kabiliyetleri inkişaf ettirmek için her şeyden evvel meşru ve sebatkar bir şekilde çalışmayı bilmek lazımdır.
* * * * *
Düşün, söyle. Önce düşün sonra söyle. Düşün ne düşündüğünü de düşün.
* * * * *
Sağırların en beteri kusurlarını işitmek istemeyendir.
* * * * *
Alay, alay edilende kapanmaz bir yara açar.
* * * * *
Kalbler kırılınca, ruhta kin ve adavet başlar.
* * * * *
Konuşmamak, gerekiyorsa az konuşmak, özlü konuşmak...
* * * * *
Karşınızdakini dinleyiniz. Hitab ettiğiniz kimseye ehemmiyet veriniz. Zarif iltifatta bulununuz.
* * * * *
Şakacı olmayınız, zira şaka muhabbetin sonu, adavetin başlangıcıdır.
* * * * *
Kendinizden bahsetmeyiniz.
Sizi dinleyene bahsettiğiniz şeyler, onu ilgilendirsin. İlk adım az konuşmaktır, ikinci adım sizi dinleyen kimseye onu ilgilendiren şeylerden bahsetmektir.
* * * * *
Karşınızdakini konuşturunuz. Dilini çözünüz, onun sevdiği mevzulardan bahsediniz.
* * * * *
Her şeyi bildiğini söyleyen kimse, cahildir.
* * * * *
Dünyada mağrur olan din yolunda gidemez.
* * * * *
Sabır insana önce zehir gibi gelir. Fıtrata yerleşince bal olur.
* * * * *
Biri gören insan kördür.
* * * * *
Kalbî olana ilimden bahsedilmez.
* * * * *
Mesleğimiz meşakkattir.
* * * * *
En büyük nisyan, insanın kendini kusursuz bilmesi, mesai arkadaşlarını kusurlu bilmesidir.
* * * * *
Başkalarının sözünden ziyade, içinde beraber yaşadığımız, yakînen tanıdığımız arkadaşlarımızın sözünü dinlemeliyiz.
* * * * *
Önlerine çıkan insanlara sırlarını söyleyen, hoş sohbet değildir.
* * * * *
Hizmet-i Nuriye'nin esiri olan, esaret zincirinden kurtulmak isteyen bir esirdir.
* * * * *
Büyük mevkî ve makam sahibi olduğun zaman, akıllı isen; düşkün kimselere gülme. Çünkü; nice makam sahibi kimsenin düştüğü, düşkünün onun yerine geçtiği görülmüştür.
* * * * *
Hilm ve teennî, kıyassız derecede sertlikten fazla lazım.
* * * * *
Çok hevesli olan, daima haksız görünür ve görülür.
* * * * *
Münakaşa ile hiç bir dava kazanılmaz.
* * * * *
Biz ahrar, yani hürriyetçiyiz. Hürriyetçi olan partiden hangisi geçse desteklerim. Mühim olan partinin tüzüğüdür. Biz Şeyhülislam seçmiyoruz ki, takvasına bakalım. Siyasetçi seçiyoruz. Fikrine dost olsa yeter.
* * * * *
Bu asır siyasetle ıslah olmaz.
* * * * *
İzahlar, cemaati şahsa bağlar, kitaba bağlamaz. Maksadımız kitaba bağlamaktır.
* * * * *
Kısa bahisleri ezberlemeli. Sohbetlerimizde, "Risale-i Nur şöyle diyor, Üstadımız böyle diyor," diye nakletmekle mâlâniyattan kurtuluruz.
* * * * *
Hiddet eken nefret biçer.
* * * * *
Merhamet tohumunu eken, muhakkak huzur ve saadet harmanını elde eder.
* * * * *
Bilgili insan güneşe benzer, girdiği yeri aydınlatır.
* * * * *
Zihnimdeki menfi fikirleri çıkarmak, bedenimdeki urları çıkartmaktan daha mühimdir.
* * * * *
Ben şimdi eskiyim diye, iki senelik talebenin, kendinin kusurlarına rağmen, hatalarını söylemen olmaz.
* * * * *
Hastalıklara su-i ihtiyarımız sebep olursa mes'ul oluruz. Değilse, kader-i İlahî der sabrederiz.
* * * * *
Aman sıhhatinize dikkat ediniz. Yoksa hizmetiniz kısa olur.
* * * * *
Derste vakar ve ciddiyet iyidir. Aralarında gurur ile çok fark var.
* * * * *
Nefs öldürülürse tarikatın yoludur. Bizimki nefisle mücadeledir.
* * * * *
Nefis bizi kötülüğe sevk etmek ister. Aklınıza fena şeyler gelir. Onlar terakkimize vesiledir. Onlarla mücadele ederek hizmete devam.
* * * * *
Cemaat ruhundan istifade et.
* * * * *
Arşa değmek istidadında olanların ayakları altına; omuzumuzu koyarız.
* * * * *
Dedikodulara ehemmiyet vermeyip dinlememek, müfsitleri ifsat ettirir.
* * * * *
Meşakkat bizim gıdamızdır. Rahatlık isteyen kabre gitsin.
* * * * *
İçinizde ne taşıyorsanız, dışınızda onu bulursunuz.
Bir fısıltı Yunus'tan...
Kulaklarda zaman zaman...
"Hakikat bilirsin
Bir gün ölürsün
Ya niçin verirsin
Özün gümâne"
Cevap gelir dillere...
İyimser gönüllere:
"Benim bunda kararım yok; ben bunda gitmeye geldim"
Ardından bir büyük ikaz; hayal meyal, siyah beyaz:
"Berk yapıştın şol dünyaya, koyup gitmeyesin gibi
Karanu yalınız sinde (kabirde) varıp yatmayasın gibi"
Ve bir serzeniş; gelişten sonda gidiş,
"Günde birin gide durur
Komşun sefer ede durur
Ecel bir bir yuda durur
Bu dünyaya mağrur nedir"
Söz doğrudur, düşünen bilir...
Doğruya delil mi istenir? İşte delil, iyi bil:
"Şu dünyaya gönül veren, son ucu pişman olusar
Dünya benim dedikleri, hep ona düşman olusar".
Çevrilir kalpler tebessüme bir dem...
İyi niyet akar yüreklere hem...
Sıcak mı sıcaktır; duru ve berraktır.
Ötelere bir bakış dervişçesine...
Hakikat sırrına ermişçesine...
"Gelin bugün yanalım, yarın yanmamak için
Ölelim ölmez iken, yine ölmemek için".
Çünkü, "Ten fanidir can ölmez /
Çün gitti geri gelmez
Ölür ise ten ölür
Canlar ölesi değil"dir.
Artık düşün ve karar ver; ki kararın cihan değer:
"Bir hastaya vardın ise
Bir içim su verdin ise
Yarın anda karşı gele
Hak şarabın içmiş gibi"
Ölüm; bir an... Ve duruveren zaman...
Varlığın mutlak âdeti; herkese eşit adaleti...
Ötesi, berisiyle ölçülen hayât...
Amansız, gümansız heyhât!..
Ölürken hem doğmadır bu; hem biterken olmadır...
hes"Soru ap olmayısar, dünya ahiret koyana
Münker Nekir ne soralar, Tek olucak cümle murad".
Ötesi zaman aşırı bir adım, sonsuzu bunda anladım:
"Bu şardan üç yol çıkar, biri cennet biri nâr
Birisinin arzûsu maksûd dîdâra benzer".
Hani ya âyette buyurulur; buyurulur da duyurulur: "Bm. (Kıyamet koptuğunda) siz de (ey insanlar) üç sınıf olmuşsunuz. Amel defteri sağından verilenler; ne mutlu o sağcılara!..
Amel defteri solundan verilenler; ne acıklı durumda o solcular!..
(Bir de üçüncü sınıf ki onlar hayır işlemekte) ileri geçenler, (cennete girmekte de) ileri geçenlerdir. (Vakıa, 7-10)"
Yunus... Koca Yunus!.. Bizim Yunus!..
Ölümden ötesine yolun ve yolculuğun mübarek olsun...
Canına rahmet, ruhuna şâdlık dolsun...
Güzel söylemişsin; şeker yemişsin ve
Ne tamudan (cehennemden) yer eyledim
Ne uçmakta köşk bağladım
Sen'in için çok ağladım
Bana Sen'i gerek Sen'i" demişsin.
Çünkü inanmışsın Mevlâ'ya ve nihayet ermişsin mânâya:
"Mânâ eri bu yolda melûl olası değil
Mânâ duyan gönüller her giz ölesi değil"
Yunus... Emrem Yunus!.. Usta Yunus!..
Nasıl başardın bilsem; sencileyin diyebilsem:
"Al gider benden benliği
Doldur içime Sen'liği
Bunda iken öldür beni
Varıp anda ölmeyeyim".
Kaç kula nasib olmuş; kaç gönle girmiş dolmuş; şu sadeden de sade ve muhteşem ifade:
"Bu dünyadan gider olduk
Kalanlara selam olsun
Bizim için hayır duâ
Kılanlara selam olsun".
Kimdir ki ölürken bunca fedakar, ve kimdir ki kula dost, ALLAH'a yar?!.. Oruca niyetli bir günde...
Bir kuşluk vakti hüznünde, "Aşık öldü deyû salâ verirler".
Bir salâ; derinden derunîden... Taa içler yakan Hüseynî'den:
- Essalâtü vesselâmü aleyk!..
Ötesi?!... Ötesi,
"Öldü diyeler
Kaydım yiyeler
Bir kuş olubam
Çıkam aradan"
Gayrı varsın "Acı dirliğim isteyen; tatlı dirilsin dünyada" ve
Ulu Tanrı'm, "Kim ölümüm ister ise, bin yıl ömür ver Sen ona"
Ve bir fısıltı Yunus'tan... Kulaklarda zaman zaman...