Osmangazi Üniversitesi (OGÜ) Tıp Fakültesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nesrin Demirtaş, teknoloji ve bilgi iletişim ağının gelişmesine bağlı olarak işte, okulda ve evde uzun süre bilgisayar kullanan kişilerin sayısının her geçen gün arttığını, buna paralel olarak da özellikle kas iskelet sistemi, göz ve psikososyal bazı sorunların ortaya çıktığını söyledi.
Statik boyun, kol ve el pozisyonları ve monoton tekrarlı hareketleri gerektiren bilgisayar kullanımı sırasında uygun olmayan şekilde oturmanın, boyun, sırt, bel, omuz ve kollarda ağrı ve rahatsızlıklara neden olduğunu ifade eden Prof. Dr. Nesrin Demirtaş, şunları kaydetti: Düzgün oturuş şeklinde omurga üzerine binen yükler, bu kavislerin yardımıyla eşit oranda çevre dokulara dağıtılabilmektedir. Kötü oturuşta ise duruş şekliyle ilgili olarak eklem bağlarında gerginlikler, özellikle boyun ve omuz kaslarının aktivitelerinde ve omurlardaki mekanik yüklerde artış olur. Kötü çalışma ortamı sonucu kas ve eklemler üzerine binen aşırı yükleme ve stres, kas iskelet sistemiyle ilgili hastalıklara neden olur.
KADINLAR DAHA ÇOK HASTALANIYOR
Prof. Dr. Demirtaş, ABDde kas iskelet sistemiyle ilgili hastalıkların klavye kullananlarda yüzde 81lere kadar ulaştığını belirterek, bu tür rahatsızlıkların, erkeklere oranla kadınlarda daha yüksek oranda görüldüğünü bildirdi.
Bilgisayar kullanımının yaratacağı olumsuz etkiler konusunda halkın bilinçlendirilmesinin, hastalıkların ortaya çıkmasını engelleyebileceğini anlatan Demirtaş, şöyle devam etti: Sürekli kullanım için masa üzerine yerleştirilen bilgisayarlar, portatif bilgisayarlara tercih edilmelidir. Bilgisayarı sadece bir kişi kullanacaksa, o kişinin ölçülerine uyan, tekerlekli ve arkalığın geriye doğru bir miktar hareketine izin veren sandalye seçilmelidir.
İYİ GÖRÜŞ ÖNEMLİ
Bilgisayar kullanımı nedeniyle ortaya çıkan göz rahatsızlıklarının önlenebilmesi için çok parlak oda aydınlatmasından sakınılması gerektiğini de vurgulayan Prof. Dr. Demirtaş, şu tavsiyelerde bulundu: Bilgisayar ekranına bakarken, daha az göz kırpılır. Bu durum, gözler için zararlıdır. Her 15 dakikada bir bilgisayar işlemine ara verilerek, tercihen 5-6 metre uzaklıktaki bir nesneye bakılmalıdır. Böylece göz kasları gevşer. Ayrıca her 30-60 dakikada kısa istirahat araları verilmelidir. Bu aralarda ayağa kalkıp, çevrede hareket edilmelidir.
Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Selim Şeker, bilgisayar kullananlara koyu renk giyinmelerini önerdi. Bilgisayarın önemli oranda radyasyon yaydığını belirten Şeker, "koyu renk giysiler, açık renklere oranla radyasyonu daha az emiyor" diye konuştu.
Market, manav ve pazarlarda tezgahları süslemeye başlayan eriğin, bol miktarda B vitamini içerdiği ve karaciğer, kalp ve böbrek hastalıklarına, sindirim rahatsızlığı çekenlere, tuzsuz rejim yapan ve romatizma rahatsızlığı olanlara iyi geldiği belirtildi.
İlkbaharda çıkan eriğin yeşil, kırmızı ve sarı meyvesi sonbahara kadar, kurutulmuşu da yıl boyunca tüketilebiliyor. Latince adı 'Prunus domestica' olan erik, en eski yazılı belgelere göre 2000 yıldır biliniyor. Kafkasya ve Hazar Deniz'i çevresinden dünyaya yayıldığı sanılan eriğin, erkenci döneminde çıkanına 'can eriği', yaz ortalarında olgunlaşanına 'Japon ya da İtalyan eriği' deniyor. Ağustos'ta olgunlaşmaya başlayan 'Avrupa eriği' ise ekim ayına kadar yenebiliyor. Farklı dönemlerde olgunlaşan eriğin, farklı biçim ve büyüklükteki meyvelerinin ince kabuğu, türlere göre yeşil, sarı, kırmızı ve mor renkler alıyor. Türkiye'deki en tanınmış erik çeşitleri can eriği, papaz eriği, mürdüm eriği ve tatlı üryani eriği olarak biliniyor.
Türkiye'nin hemen her yöresinde yetiştirilen erik, daha çok taze meyve olarak tüketildiği gibi komposto, hoşaf, şurup, pekmez, reçel, marmelat veya kurutularak saklanıyor. Satın alırken, canlı yeşil, sert, sulu ve lekesiz olan eriklerin seçilmesi tavsiye edilirken erik, bol miktarda B vitaminleri içeriyor. Uzmanlar, eriğin bağırsakları yumuşatıcı bir etkiye sahip olduğunu ifade ederken, ayrıca potasyum ve magnezyum minerali açısından da zengin bir meyve olduğunun altını çiziyor. Uzmanlar, eriği karaciğer, kalp ve böbrek hastalıklarına, sindirim rahatsızlığı çekenlere, tuzsuz rejim yapan ve romatizma rahatsızlığı olanlara da öneriyor.
100 gr taze erik; 66 kalori, 17.8 gr karbonhidrat, 299 mg potasyum, 17 mg fosfor, 2mg sodyum, 18 mg potasyum, 0.5 mg demir, 0.4 mg lif içeriyor. Erik ayrıca, A, B1, B2, B3, B6, C, E vitamini içeriyor. Kuru eriğin, tazesine göre daha fazla ve pişirilmeden yenmesi öneriliyor.
Uzmanlar dergilerde, televizyonlarda görülen kusursuz bedenlerin özellikle ergenlik ve gençlik çağındaki kişilerde psikiyatrik sorunlar yarattığını söylüyor. Halk arasında 'ayna hastalığı' olarak bilinen 'dismorfofobi'ye yakalananlar, dış görünümleriyle ilgili takıntılara kapılıyor
Modern psikiyatri artık aşk acısı çekenleri, aynaya bir türlü bakamayanları, seks yapmadan duramayanları tedaviye alıyor. Takıntılar hayatınızı etkilemeye başladıysa, işin uzmanı doktorlar bunlardan kurtulma yöntemlerini gösteriyor. Hastalık haline gelen saplantılar, fobiler, gereksiz korkular ve bağımlılıklardan çıkış yolları bu yazı dizisinde...
Acıbadem Hastanesi Psikiyatri Konsültanı Doç. Dr. Ece Orhon, tıp dünyasında 'dismorfofobi' diye bilinen, halk arasında ise 'ayna hastalığı' olarak tanınan hastalıkla ilgili sorularımızı yanıtladı...
* Dismorfofobi nedir?
Bu hastalık 100 yıldan beri tanınmaktadır. Tanım olarak, kişinin fizik görünüşündeki gerçek fakat önemsiz bir kusur ile ileri derecede meşgul olmasıdır. Örnek olarak, burnun uzun yassı veya eğri olması, saçların çok seyrek, kıvırcık, göğüslerin çok büyük, sarkık veya küçük olması gibi bir kusurla, kişinin sürekli uğraşmasıdır. Bu kişiler huzursuzluk duydukları bu duruma karşı kaygı da duyar. Diğer kişiler bu kusur veya kusurların hiç önemi olmadığını söyleseler de, kişi takıntısından vazgeçmez. Psikiyatride 'vücut dismorfik bozukluğu'na (VDB) giren bu durum bir çeşit anksiyete bozukluğudur. Bu bozukluk olanlarda nasıl göründüklerine dair bilişsel çarpıklıklar vardır. Bu kişilerde var olan kusur hakkında çarpıtılmış bir algılama oluşmakta, bu durum sonunda takıntıya dönüşmektedir. VBD sosyal yaşam ve diğer alanlarda kişinin hayatında önemli sıkıntı ve gerilemelere yol açmaktadır.
* Hastalığın ortaya çıkış nedenleri nelerdir?
Bu durum genellikle ergenlik ve gençlik yaşlarında ortaya çıkar. Kişilik gelişiminin ve özgüvenin tam oturmadığı, kişiliğini arama yerleştirme dönemlerine denk düşmektedir. Gençler, dış görünüş, kilo ve fiziksel bir kusur üzerinde çok dururlar. Orta sınıf ailelerde yetişen gençlerde sıklıkla görülür. Güzellik arayışları, bir ünlüye benzeme isteği, o kişilerin bazı fiziksel özelliklerine aşırı hayranlıklar, arkadaşlar arasındaki örseleyici etkileşimler, alaycı tutumlar genci fiziksel görünümünü incelemeye yöneltebilir.
GÜVENSİZLERİN HASTALIĞI
* Bu hastaların kişilik portresi nasıldır?
Genellikle takıntılı, titiz, kendi bedenlerini sürekli inceleyen, güvensiz, karamsar ve çeşitli ruhsal çatışmalar içinde olan kişilerdir.
* Vücut dismorfik bozukluğunun belirtileri nelerdir ve en çok hangi organlarda görülür?
Bu durum kişide, aynaya çok bakmak veya reddederek hiç bakmamak şeklinde görülebilir. Eğer ayna ile çok meşgul ise iki-üç ayna yardımı ile sürekli olarak sorunlu bölgeyi inceler. Kusurlu bulduğu yeri kamufle etmek için büyük bir çaba içine girer. Makyaj, şapka, eldiven, peruk kullanır. Kusurlu bulduğu beden kısmını başkalarınınki ile mukayese eder. Bu kişiler, dermatoloji, cerrahi veya plastik cerrahi gibi bölümlerden devamlı yardım talep eder. Bu uzmanlar kişiyi psikiyatra gönderdiklerinde, bu öneriyi reddeder veya doktor değiştirirler. Kendilerini diğer kişilerin yanında mahcup, ezik ve güvensiz hissederler. En çok şikâyet edilen organlar saç, cilt, burun, meme, kalça, baldır ve penistir.
* Hastanın insan ilişkileri nasıl olur?
Çekingen ve izole olarak yaşamayı tercih ettiklerinden, insan ilişkilerinde başarılı oldukları söylenemez. Bu durum karşı cins ilişkileri için de geçerli olacaktır.
* Uç vakalar nelerdir?
Vücut dismorfik bozukluğu vakaları, aşırı takıntılı ve sıkıntılı olup, sürekli aynı düşüncenin etrafında dönerler. Depresyonlar, obsesyonlar veya kilo ile ilgili takıntıları olursa yeme bozuklukları ile birlikte görülebilir. Hipokondriazis, paranoya beden imajı bozuklukları ile karışabilir. İleri vakalarda paranoyadan ayırmak güç olur. İntihar düşüncelerine rastlanabilir.
* Kimlerde daha sık görülür?
Son çalışmalarda kadınlarda ve erkeklerde görülme oranı eşit bulunmuştur. Genç, çalışmayan ve hiç evlenmemiş kişilerde daha sık görülür.
* Reklamlar bu hastalığı tetikler mi?
Televizyon ve basında haber olarak manken ve ünlü kişilerin yaptırdıkları estetik ameliyatlar, reklam sektöründe kusursuz güzellik kavramının öne çıkarılıp kullanılması, bütün dünyadaki artistler, mankenler hakkında sürekli bilgi verilmesi ve onlara özenme, onlara benzeme isteği ve çabaları bir ölçüde güzellikle ilgili hoş çabalar olabilir. Bunun sonucunda bazı kişilerde incelik, saç modeli, burun, yüz şekli gibi takıntılar ön plana çıkar. İzledikleri, onu kendisinde daha çok kusur aramaya yöneltebilir. Ancak, bizim konumuz olan vücut dismorfik bozukluğu'nda (VDB), hastalık söz konusudur, özenme ve taklit etmeden daha ileri ve ciddi bir durumdur.
SADECE İLAÇ YETERLİ DEĞİL
* VDB psikolojik mi, hormonel mi?
Bu hastalığın beyindeki kimyasal ve genetik bozuklukla ilgili olduğunu söyleyen görüşler vardır. Kanımca, ailelerinde depresif, obsesif, paranoid kişilerin ve anksiyete bozukluklarının varlığı, böyle düşüncelerin ve hastalığın gelişmesine uygun ortam yaratmaktadır.
* Tedavi şekli nasıldır?
Vücut dismorfik bozukluğu'nun tedavisinde ana yaklaşım, psikoterapi ve ilaç tedavisidir. Tek başına ilaç tedavisi bu hastalığı iyi etmemektedir. İlaçlar kişiyi daha yumuşak başlı kılıp takıntılardan uzaklaştırırken, kişinin terapiye yatkınlığını ve işbirliğini artırır. Bu ilaçlar sayesinde bedensel takıntılar, gerilim, anksiyete ve depresyon belirtileri ortadan kaybolurken, kişinin düşüncelerini daha gerçekçi ve kontrollü kılar. Bazı ileri vakalarda bu ilaçların hayat kurtarıcı yardımları da olur. Bu vakalar takıntılarının yoğunluğuna bağlı olarak derin bir elem ve acı içindedir ve intihara kadar gidebilen girişimleri olabilir. İlaçlardan ve terapiden yararlanırlar. Bu konuda uzmanlaşmış kişilerce uygulanan 'davranış tedavileri' de yararlı olabilir.
* Beğenilmeyen organların ameliyatla düzeltilmesi, bu hastalıkta bir çözüm mü?
Gerçekten düzeltilmesi gereken bir kusurun varlığında dermatolojik, ortopedik veya estetik cerrahi girişimler yararlı olabilir. Bununla beraber, ameliyat bu kişilerin zihinlerine yerleşmiş olan kalıcı beden imajı kusurunu ortadan kaldıramamakta, ameliyat sonrasında beklediğini bulamama, mutsuzluk, ağır depresyon, sosyal izolasyon, içe kapanma veya doktorlara yönelik paranoid düşünceler gelişebilmektedir.
Bilim adamları, zayıflamak için kullanılan diyet haplarını tartışıyor. Kilo veremeyenlere insanlara mucize vaat eden diyet ilaçlarının insanların hayatıyla oynadığı bile öne sürülüyor.
İngiliz Guardian gazetesinin haberine göre son zamanlarda çıkan yeni bir ilaç, zayıflamakta güçlük çeken insanlara umut ışığı oldu. Hatta bu ilacın İngiliz tıp dergisi Lancet'te yayımlanan ilk test sonuçları heyecan yarattı. Gönüllü obezlerle yapılan deneye katılanlardan bu ilacı düzenli kullananlar bir yılda ortalama 4,5 kilo verdi.
Peki zayıflama hapları gerçekten mucizeler mi yaratıyor? Uzmanlara göre internetten rahatça alınabilen bu tür ilaçlar, ölümlere ya da kalıcı rahatsızlıklara neden olabiliyor. Buna rağmen birçok insan açlık hissiyle başa çıkabilmek için bu kolay yolu tercih ediyor. Ne var ki son çıkan haplardan bir tane alarak koltuğa oturup cips yemeye devam etmek gerçek bir çözüm değil. Hatta sağlığımızla oynadığımız riskli bir oyundan ibaret.
Kendimizi kandırmayalım
Sunday Times'ın köşe yazarı India Knight, zayıflama ilaçlarının hayatımıza girişini uğursuz bir adım olarak değerlendiriyor. Knight'a göre insanın ilaçla kendini tok hissetmesi giderek başka hastalıklara yol açabilir.
İngiltere'de Ulusal Yeme Bozukluğu Merkezi'nden Deanne Jade'in konu hakkındaki görüşleri oldukça dikkate değer: 'Haplar insanların fazla yeme sebeplerini ortadan kaldırmıyor. Diyet ürünlere yönelmek yerine, insanlara yaşam tarzlarını köklü biçimde değiştirmeleri için yardım etmeliyiz. Fazla kiloları tamamen verdirecek bir ilaç yoktur.'
ABD'de yasaklandı
ABD'de 1997 yılında Fenfluramine adlı bir diyet ilacı, kalp kapakçığına zarar verdiği tespit edilince yasaklandı. Ephedra adlı bir başka diyet hapı da, ölümlere neden olunca, geçtiğimiz yıl üretimden kaldırıldı. Bu tür ilaçlar vücudun belli zamanlarda verdiği açlık dürtüsü gibi belirtileri hedef aldığı için hasarı da büyük oluyor.
Uzmanlar bu nedenle tüketme alışkanlığımızı ciddi bir şekilde gözden geçirmemiz gerektiği uyarısında bulunuyor.
Stres kavramı ilk olarak 1930'larda endokrinolog Hans Selye tarafından ortaya atılmıştır. Selye'ye göre organizmalar olumsuz duyusal ve fizyolojik olaylar karşısında ortak bir biyolojik tepki gösterirler. Bunlara ''stresör'' adı verilir.
Stresörler kaçınmak istediğimiz her şeydir. İnsanın bir yakınını kaybetmesi, tüccarlar için borçlarını karşılayamama durumu, fanatik futbol taraftarı için tuttuğu takımın kaybetmesi, borsada oynayanlar için ani ve yüksek borsa düşmeleri, önemli randevusuna trafik nedeniyle yetişememe gibi gündelik hayatımızda sık rastlayabileceğimiz şeyler birer stresördür.
Akut stres ile karşılaşan insanlarda adrenalin salgısı artar. Kalp hızında artma, ağız kuruması gibi belirtiler ortaya çıkar. Çok sık karşılaşmamak koşuluyla insan strese karşı koyabilir.Sık tekrarlayan streslerde ise başa çıkamayacağımız birikimler ortaya çıkar.
Araştırmalar,kronik stresin vücut direncini kırdığını ve hastalıklara zemin hazırladığını göstermektedir.
Stres sadece kalp veya sindirim sistemine zarar vermez. Bellek kaybı, bağışıklık sisteminin zayıflaması, şişmanlık(" Et değil dert "deyimimizi hatırladım) gibi sonuçlar da ortaya çıkar. Yani insanları kısa süre içinde öldürmeyen stresörler, uzun vadede birikim sonucu er veya geç ölümcül hastalıklara zemin hazırlarlar.
Birkaç yıldan beri stres artık ölçülebilir olmuştur.Tükürükte hormon yoğunluğunu ölçerek, vücudun nörolojik ve kimyasal tepkilerini inceleyerek, stresin organizmayı nasıl yıprattığı somut bulgularla saptanmaktadır. Hamilelik döneminde stresin gelişmekte olan cenin'i de etkilediği anlaşılmıştır. Bu çalışmalar " Psikonöroimmunuloji " adında yeni bir bilim dalının doğmasına neden olmuştur. Bu bilim dalının bugün eriştiği nokta, 1960 larda sigara ile kanserin ilişkisinin ilk kez ortaya atıldığı dönemi hatırlatmaktadır.
Stres ile bağışıklık sistemi arasındaki ilişki ortaya konmuştur(Sheldon Cohen ve Arkadaşları-1991).Uzun süreli strese maruz kalma, kişilerin üst solunum yolları enfeksiyonlarına yakalanma olasılığını 3-5 misli artırmaktadır.
Başka bir çalışma da uzun süreli stres ile kalp hastalıkları arasındaki ilişkiyi göstermek amacıyla yapılmıştır.Bu çalışmada, sosyal yapı ve kalp-damar hastalıklarına yakalanma eğilimi bakımından insanlara büyük benzerlik gösteren Makak maymunları kullanılmıştır.
Stres, iki aşamada kendini gösterir.
Birincisi "savaş-veya-kaç" tepkisidir.Beyin stresörü sezince, verdiği komutla böbreküstü bezlerinin adrenalin salgısını artırır.Birkaç saniye içinde tansiyon yükselir,nabız hızlanır, karaciğer glikoz pompalar, yağ rezervlerinin trigliserid ve enerjiye dönüşmesini sağlar, dolaşan kan diğer organlardan çekilerek kaslara gönderilir.Bütün bunlar, organizmanın hayatta kalmak için hazırlanması demektir. Tabiatta yaşayan ilkel insanlar ve diğer canlılar bu hazırlığı takiben ya savaşır, ya da kaçarak tehlikeden kurtulur. Uygar dünyada yaşayan insan vücudu, her trafik ışığında adrenalin saldırısına uğrar. Savaşmak veya kaçmak seçeneği de yoktur. Direksiyonda oturmak ve beklemek zorundadır. Vücudun strese karşı yaptığı hazırlıklar boşunadır. Gereksiz yere nabız hızının artması, kan basıncının yükselmesi, dolaşımdaki yağ ve glikozun metabolize edilememesi sonunda yağların damarlarda plakalar halinde birikmesi; felçlere, kalp krizlerine ve şeker hastalığına davetiye çıkartır. Uygar dünyada tehlike karşısında geliştirilen savunma, strese yol açan tehlikeden daha zararlı olmaktadır(Robert Sapolsky).
İkinci aşama 10 dakika kadar sonra başlar. Bu aşama duygusal ve entellektüel stres ile ilgilidir. Hipotalamus adı verilen beyin bölümü ACTH denen bir hormonun salgılanma emrini verir. ACTH, böbreküstü bezlerinden kortizon ve benzeri hormonların salgılanmasına neden olur. Bu hormonların aşırı miktarda salgılanması belleği ve öğrenme-algılama yeteneğini zedeler, öfke, yorgunluk, depresyona neden olur, bağışıklık sistemini zayıflatır. Kronik streste, hastalıkla savaşan hücrelerin sık sık bastırılması sonucu vücudun enfeksiyonlara karşı direnci azalır.
Stresin garip bir etkisi de vücut şeklini değiştirmesidir. Stres anında yağlar enerji sağlamak için yer değiştirirken genellikle karaciğer çevresinde birikirler. Yapılan araştırmalar, göbekte biriken yağların kortizon benzeri hormonlara duyarlı olduğunu göstermiştir. Streste aşırı salgılanan bu hormon grubu, göbek çevresinde yağlanmaya neden olmaktadır. Merkezi şişmanlama da denen bu durum ile kardiyo-vasküler hastalıklar arasındaki ilişkiye de dikkat çekilmiştir.
Mide ve bağırsakların iç duvarlarına daha az kan gittiği için ülser riski artmaktadır.
Lifin hiçbir besleyici özelliği yok. Hatta çoğu zaman vücudumuzdan işlenmeden atılıyor. Ancak buna rağmen kolesterolü düşürüyor, kalbi koruyor ve zayıflatıyor. Uzmanlar lifin sağlık için vazgeçilmez olduğunu söylüyor.
Nedir?
Suda çözünen lif meyve, sebze ve kuruyemişlerde bulunur. Suda kabarır. Bağırsaklarda parçalanır. Suda çözünmeyen lif ise tahıllarda bulunur. Bağırsaklardan çözülmeden geçer ve vücuttan atılır.
Ne işe yarar?
* Fazla kolesterolü vücut dışına atar. Kalp hastalıklarının önüne geçer.
* Suda çözülmeyen lif, kansere neden olan maddelerin bağırsaklara tutunmasını engeller.
* Lif oranı yüksek gıdalar özellikle meme kanserinin riskini azaltır.
* Su ile şişerek mideyi doldurur, iştahı kapatarak tokluk hissi verir. Bu nedenle kilo kaybını kolaylaştırır.
* Safra kesesini engeller.
Nasıl kullanılmalı?
Günlük ihtiyaç 18 gramdır. Besinlerde de bulunduğu için yemeklerle birlikte 1-2 gramlık tabletler alınması yeterlidir. Bunu 10 grama kadar 'toz halinde 3 kaşık) çıkarabilirsiniz.
* Vücuttaki sıvıyı emdiği için bol suyla içilmeli.
* Diğer ilaçlarınızı kapsülü içtikten en az 2 saat sonra alın. Lif, bunların emilmesini zorlaştırır.
Yan etkisi var mı?
* Bir anda çok fazla alınması karın ağrısına neden olabilir. Özellikle fasulyeden alınan lif gaz yapar.
* Buğdaydan alınan lif bazı kişilerde alerji yapabilir.
Bugüne kadar hep aksini duymuş olabilirsiniz ama yakın zamanda yapılan kapsamlı bir araştırmaya göre, biraz kilo fazlası yaşayanlar çok daha uzun ömürlü oluyorlar.
Yapılan bir araştrma, kilonuzun normalin biraz üstünde olmasının aslında sağlığınız için iyi olduğunu gösteriyor. Öte yandan bazı ünlüler ve süper modeller gibi aşırı zayıf olmak ölüm riskini arttırıyor.
Bulgular, Amerikan devleti kuruluşu olan Hastalık Konrol Merkezleri'nin (Centres for Disease Control) hayli karmaşık istatistiki analizine dayanıyor. Şimdiye dek yapılan en kapsamlı çalışma olarak kabul edilen araştırma, geçtiğimiz aylarda yapılan daha küçük çaplı bazı başka araştırmarla aynı sonuca ulaşıyor. Buna göre biraz kilo fazlası olanların ölüm riski, kilosu normal olanlara oranlara daha az.
Doktorlar obeziteyi vücut kütle endeksine göre belirliyorlar. Vücut kütle endeksi (BMI), kişinin kilosunun, boyuna bölünmesiyle elde ediliyor. Örneğin;
boyu 1.73 cm olan birinin kilosu, 55.3 kg veya altındaysa, bu kişi 18.5'un altındaki BMI'yı ile normalden zayıf,
boyu 1.73 cm olan birinin kilosu, 55.3 ila 74.4 kg arasındaysa, bu kişi 18.5 ila 24.9'luk BMI'yı ile normal kiloda,
boyu 1.73 cm olan birinin kilosu, 74.4 ila 88.9 kg arasındaysa, bu kişi 24.9 ila 30'luk BMI'yı ile fazla kilolu,
boyu 1.73 cm olan birinin kilosu, 88.9 ila 103.9 kg arasındaysa, bu kişi 30 ila 41.9'luk BMI'yı ile obez
kabul edilir. Bu kilonun daha da üzerinde olan birisi aşırı obezdir.
Bilim adamları araştırma için ölüm oranları ile BMI'ı analiz ettikten sonra, en az ölüm oranın, fazla kilolu olarak kabul edilen, BMI'ı 25 ila 29 arasında olanlarda görüldüğünü saptamışlar.
İdeal vücut ağırlığı
Araştırmaya göre, BMI'ı 25 olan, yani normal ve fazla kilolu aralığında olan birinin ölüm riski en düşük olarak hesaplanıyor. Bunun sonucunda Amerikan hükümeti uzmanları, fazla kilo nedeniyle olduğu iddia edilen yıllık ölüm oranını 365 binden sadece 25 bin 814'e düşürdü. Bunun anlamı şu: Her yıl Amerika'da çok daha fazla insan -34 bin-, fazla kilolu olduklarından değil, kiloları normalin altında olduğundan ölüyor. Bunların çoğunun yaşı 70 ya da üzerinde.
Uzmanlar fikirlerini değiştirdiler; çünkü yeni araştırmada kullanılan veriler hem daha yakın zamana ait, hem araştırma daha iyi istatistik teknikleriyle yürütülmüş. Ayrıca kişilerin sağlığı için risk teşkil eden sigara içimi, yaş ve alkol tüketimi gibi faktörler de göz önünde bulundurulmuş.
Önlenebilir ölümler
Yapılan hesaplamalara göre, fazla kilodan kaynaklanan ölümler, önlenebilir ölümler sıralamasında ikinci sıradayken, sigaradan sonra yedinci sıraya düşüyor.
Kendisi de fazla kilolu olan araştırmacı Dr. David Williamson şunları söylüyor: "Eğer aile geçmişimde, 52 yaşında kalp krizi geçirmiş bir baba, ya da şeker hastalığı olan bir kardeş olsaydı, hemen kilo vermeye başlardım; ama şu haliyle kilomla ilgili bir sıkıntım yok."
Raporu inceleyen biyoistatikçi Mary Grace Kovar'sa normal kilo sınıflandırmasınınşu an olması gerektiğinin muhtemelen çok daha altında olduğunu söyledi. Ayrıca kilolu kişilerin, artık daha sağlıklı beslendiğini, daha fazla egzersiz yaptığını ve tansiyonlarıyla kolesterol seviyelerini eskiye oranla daha iyi kontrol ettiklerini de ilave etti. Uzman Kovar şunu söylemeden de geçemedi: "Bu araştırmada görev alan araştırmacılar, çok titiz çalıştılar ve gerçekleri abartmadılar."
Eskiden cerrahi bir operasyon gerektiren varis tedavisi, şimdi hastanede kalmayı bile gerektirmeden, etkili bir şekilde sonuçlandırılıyor. 'EVLT' ya da 'damar içi lazer tedavisi' adı verilen bu teknoloji sayesinde, ince bir kateterle damara giriliyor ve varisli damar tedavi ediliyor
Anadolu Sağlık Merkezi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Bölüm Başkanı Op. Dr. Tuğrul Kihtir, varisli damarların tedavisinde kullanılan EVLT yöntemi hakkında bilgi verdi.
* Varis nasıl oluşur? 'Kanın kalbe dönüşünü sağlayan toplar damarların genişlemesi' olarak tanımlanan varis, oldukça sık görülen bir hastalık. Tüm yetişkinlerin yaklaşık yüzde 20'sinde, 50 yaş üzeri kişilerin ise yaklaşık yüzde 50'sinde varis görülüyor. Bu hastalığa kadınlarda daha da sık rastlanıyor. Bacaklardaki toplar damarların içinde, kanın yer çekimine karşı yukarı yönde akışını sağlayan ve pompa görevi gören kapakçıklar var. Bu kapakçıkların işlevinin bozulması durumunda, kanın kalbe doğru pompalanması bozuluyor, kan toplar damarların içinde birikiyor ve onların genişleyerek görünür hale gelmesine neden oluyor. Venöz yetmezlik olarak tanımlanan bu durumda, görünür duruma gelen damarlardan kılcal olanlar "telenjektazi" ya da "örümcek damarlar", büyük olanlar ise "varis" olarak tanımlanıyor.
GENEL ANESTEZİ YAPILMIYOR
* EVLT nasıl uygulanır? EVLT ya da endovasküler lazer tedavisi, büyük varisli damarların, içlerinden uygulanan lazer ışınları yardımıyla kapatılması yöntemine verilen isim. Bu yöntem, önceleri ameliyathanede, anestezi altında yapılan ve damarların cerrahi olarak çıkarılması esasına dayanan yöntemlere alternatif olarak, son yıllarda geliştirilmiş. EVLT yönteminde damar içine tek bir yerden yerleştirilen kateter yardımıyla lazer ışını uygulanıyor ve hasta damarın kapatılması sağlanıyor. EVLT muayenehane ortamında ve genel anestezi gerekmeden uygulanan bir yöntem. Başarı oranı yüzde 97 civarında.
* EVLT'nin riskleri var mı? Tüm yöntemler gibi EVLT'nin de riskleri var. Bunlar arasında, genellikle iki hafta içinde iyileşen morarma, ağrı, kaşıntı ve duyu azalmasını sayabiliriz.
* Varisli damarlar için diğer tedavi yöntemleri nelerdir? Varisli damarların tedavisi için uzun yıllardır başka tedavi yöntemleri de kullanılıyor. Bunları şöyle özetleyebiliriz: Varis çorapları. Hafif derecede ağrıya neden olan varisli venlere karşı varis çoraplarından yararlanılıyor. Bu çoraplar, kanın hasta olmayan toplar damarların içinden dönüşünü hızlandırarak varisli damarlardaki hastalığın ilerlemesini engelliyor. Ancak, varis çorapları oluşmuş varislerin tedavisini sağlamıyor.
Skleroterapi. Küçük varisli damarların ve örümcek damarların tedavisinde skleroterapiden yararlanılıyor. Bu yöntemde, genişleyen küçük damarların içine çeşitli ilaçlar enjekte edilerek kapanmaları sağlanıyor.
Lazer. Telenjektazi ve örümcek damarlara cilt üzerinden lazer ışınları uygulanması yöntemi. EVLT'den farkı, lazer ışının damarların içinden değil, cilt üzerinden uygulanması. Skleroterapiyle birlikte de uygulanabiliyor.
Radyo frekans tedavisi. Bu yöntemde, büyük varisli damarlara, kateter yardımıyla giriliyor ve damara ısı yayan radyo frekans verilerek, damarın kapanması sağlanıyor.
Filebektomi. Filebektomi, büyük varisli damarların üzerlerinden yapılan küçük kesilerle bölge bölge çıkarılması yöntemi.
Stripping. Bu da büyük damarların cerrahi olarak çıkarılması yöntemi. Genellikle, kasık bölgesi ile ayak bileği arasında yapılan kesiler yardımıyla varisli damarın içine stripper cihazı yerleştiriliyor ve ardından damar çekilerek, tüm uzunluğunca çıkarılıyor.
Aşk acısı yüzünden yemeden içmeden kesilip, yataklara düşenler, depresyona girip, intiharı düşünenler elektroşokla tedavi ediliyor. Bu hastalara çok düşük voltajlı elektrik tedavisi uygulanıyor. Yöntem o kadar etkili ki, hastada üç-beş gün içinde belirgin bir rahatlama ve mutluluk hali görülüyor
Memory Center Nöropsikiyatri Merkezi'nden Psikiyatri Uzmanı Dr. Oğuz Tan, aşkın takıntıya dönüşmesine yönelik soruları yanıtladı...
* Aşk bir takıntı mı? Aşk normal şartlar altında bir takıntı değil, bir duygu. Hepimizin hayatında büyük ihtimalle yaşadığımız bir duygu. Hastalık olsa herkese hasta demek gerekli, böyle bir şey söz konusu değil. Ama bazen aşk hakikaten takıntı, hatta bundan da öte bir hastalık haline gelebiliyor.
* Aşk acısı insana neler yaptırırsa, bir hastalık olur? Aşk güzel bir duygu olmaktan çıkarsa, insana mutluluk vermek yerine acı vermeye başlarsa, hastalık formatını almış olur. Çevremizde de hep görürüz, 'yazık yemeden içmeden kesildi, yataklara düştü' denir. Kişide bunlar belirdiyse, bu artık aşk değil hastalıktır.
JAMES BOND SENDROMU
* Herkes aşık olabilir mi? Ruhsal ve bedensel olarak sağlam her insan aşık olabilir. Ama duygularını aşırı derecede bastıran ya da duygusal donukluk yaşayanlar kolay kolay aşık olamaz.
* Aşk psikolojik bir durum mu, yoksa biyolojik nedenleri var mı? Hem psikolojik hem de biyolojik bir durum. Psikolojik bir durum olduğu ortada; çünkü duygularla ilgili bir şey. İşin çok da önemli biyolojik bir kısmı şu ki, beyinde her duygunun biyolojik bir kökeni var. Beyinde her iki şakak bölgesinde yer alan, 'amigdala' denen bir bölge var, badem şeklinde bir organcık... Kişinin duygusal hayatının merkezi bu bölgedir. Bu bölge canlılarda tahrip olduğu zaman 'duygusal körlük' meydana geliyor. Hayvanlarda bu bölge çıkartılırsa korku, heyecan, kaygı duyguları ortadan kalktığı gibi mutluluk ya da mutsuzluk duyguları, hatta acı çekme duyguları da ortadan kalkıyor. Ama bu bölge elektrikle uyarıldığı zaman, durduk yerde sebepsiz yere korku ve acı çekme ortaya çıkıyor. Ben buna 'James Bond Sendromu' diyorum. James Bond adeta amigdalası olmayan biri gibi. Korku duygusu yok ama başka herhangi bir duygusu da yok. Bir sürü kadınla birlikte oluyor ama en ufak bir şey hissetmiyor, sadece cinsellik...
* Bu bölgeye yönelik tedavi yapılabiliyor mu? Depresyon, ruhsal acı, korku, kaygı tedavisinde kullanılan yöntemler yani, psikoterapi, ilaç, elektroşok kullanılabilir. Elektroşok beynin duygularla ilgili bölgesinin faaliyetini değiştiriyor. Bu bölgedeki kan akımını hızlandırıyor. Hiçbir ilaç vermeden psikoterapi uyguladınız, kişi acı ve saplantıdan kurtuldu ama bunlarda bile beynin duygularla ilgili ölçümü yapıldığında kan akımının hızlı olduğu ortaya çıkıyor ve faaliyet artıyor.
ÇOK ETKİLİ BİR YÖNTEM
* Aşkın tedavisi tek başına psikoterapi ile yapılamıyor mu? Sadece psikoterapiyle de yapılabilir. Ama vaka ağırlaştıkça aşk yüzünden intiharı düşünen insanlar var. İntihar riski yükseldikçe bu kişilere elektroşok tedavisi yapılıyor.
* Elektroşokla aşk tedavisi gören bir daha aşık olmaz mı? Olabilir. Bu konuda hiçbir engel yok. Psikiyatrik tedaviler insanın duygularını azaltmaz, normale döndürür.
* Çok tartışmalı bir tedavi değil mi? Aşk tedavisinde değil, aşk depresyona dönüştüyse, onun tedavisinde kullanılıyor. Düşük voltajlı elektrik veriliyor, beş-altı minivolt gibi bir elektrik akımı veriliyor ve bu o kadar etkili bir yöntem ki, üç-beş gün içinde belirgin bir rahatlama sağlıyor.
* Bunun için hastaneye mi yatmalı? Genellikle hastane tedavisi gerektiriyor. Depresyon, mani ve şizofrenide de aynı şekilde kullanılıyor.
* Bu tedaviyi gören hasta o kişiye yönelik bir daha aşk acısı çekmiyor mu? Bu tedaviyi yüksek intihar riski olan kişilerde uyguluyoruz. Kişi tedaviyi görse de görmese de aşk acısı altı ay-bir yıl sonra ortadan kalkar. Beyin onu unutur. Büyük acı çeken, buna dayanamayan, intihar tehlikesi içinde olan kişiler bize geliyor. Onların bu bekleme süresine tahammülleri olmuyor. Elektroşokta iyilik hali üç-beş gün içinde başlıyor. Kişi kendini iyi ve mutlu hissediyor, saplantılı düşünceler azalıyor. Gülmeye başlayabiliyor.
ALKOL TEDAVİSİ GİBİ...
* O kişiyi bir daha görmemesini mi öneriyorsunuz? O kişiyle ilgili hatıralarla bir süre karşılaşmamasını istiyoruz. Aynı, alkol tedavisi gibi. Bir alkoliğe nasıl evinde şişe bulundurmamasını, alkolden uzak kalmasını önerirseniz, hastaya da bir süre o kişiyle karşılaşmamasını öneriyoruz.
* Elektroşok raddesine gelen kişiler genelde kimler oluyor? Büyük acı çeken, uykusu iyice bozulan kişiler, aşırı bağımlı yapıda, problem çözme becerileri gelişmemiş, savunma mekanizmaları olgun olmayan kişiler genelde bu noktaya geliyor. Sıklıkla 20'li yaşlarda görüyoruz. Bir defa yaş itibariyle aşkı yeni yeni tanıyorlar, ama henüz kişilikleri de tam olarak oturmamış oluyor.
Cardiff Üniversitesi'nin 25 yıl süren, 2500 kişinin katılımıyla yaptığı araştırma, ''günde bir aspirinin 50 yaşın üzerindekiler için hayat kurtarıcı olduğunu'' ortaya koydu.
Cardiff Üniversitesi bilim adamları, 50 yaşın üzerindeki herkesin günde bir aspirin tableti alması gerektiğini, maliyeti çok düşük olan bu koruyucu yöntem sayesinde kalp krizi ve felç vakalarında ciddi düşüş olacağını bildirdiler.
Araştırma sonuçları, sık sık açıklanan bu gerçeğin pek çok orta yaş grubu mensubu tarafından ciddiye alınmadığını ve çok sayıda kişinin aspirinden yararlanamadığını da ortaya koydu.
Bilim adamları, aspirinin kalp krizleri ve felç vakalarının yanı sıra alzheimer ve bazı kanser türlerinin önlenmesine de yardımcı olduğunu belirttiler.
Cardiff Üniversitesi bilim adamlarından Profesör Peter Elwood, ''Eğer orta yaşın üzerindekiler bu tavsiyeyi dikkate alır ve günde bir aspirin kullanırsa, her yıl binlerce, onbinlerce yaşamın kurtarılabileceği görülecektir'' dedi.
Genellikle salata, et ve zeytinyağı gibi besinlere lezzet katmak amacıyla kullandığımız kekiğin, fazla kilolardan adet kanamalarına, böbrek taşından saraya kadar pek çok rahatsızlığa iyi geldiğini biliyor muydunuz?
Uzmanlar, kekik otunun yapısında bulunan minerallerinden dolayı birçok sağlık probleminin çözümünde etkili olduğunu belirtiyor. Kolesterol düşürülmesinden, sara krizini önlemeye ve ağrıların tedavisine kadar bir çok işe yarayan kekik, baharat özelliğiyle de yemeklerde kullanılıyor.
Yaygın olarak lezzet arttırıcı baharat olarak sofralarda kullanılan kekik otu, birçok sağlık problemine iyi geliyor. Halk arasında "tahtacı otu", "güvey otu" ve "pervane otu" olarak da adlandırılan kekiğin; kolesterolü düşürdüğü, sara krizin önlediği, mide, karın ve başağrılarında etkili olduğu, ani spazmları çözdüğü ve ergenlik sivilcelerinin tedavisinde etkin rol oynadığı bilinen özellikleri arasında. Uzmanlar, kekik otunun ve kekik otundan yapılan çay ve yağların dikkatli ve ölçülü kullanılması halinde, birçok sağlık problemini kendiliğinden çözdüğünü belirtiyorlar.
Kekiği nasıl kullanabilirsiniz?
Kekik çayı: Kekik çayı sindirim sistemi üzerinde son derece etkilidir. Sindirimi kolaylaştırma, mide rahatsızlıklarına iyi gelme, iştah açma özelliğiyle öne çıkan kekik çayı, ayrıca adet kanamalarını dengeler, kramplı adet ağrılarına iyi gelir, organizmayı güçlendirir ve ergenlik sivilcelerini engeller.
Kekik yağı: Sızma zeytinyağı ile birlikte kullanılan kekik yağı, ağrının olduğu bölgeye masajla birlikte uygulanırsa acıyı dindirir ve ağrının yayılmasını engeller.
Kekik suyu: Bağırsaklardaki parazitlerin düşmesini sağlar. Yatıştırıcı özelliği vardır. Spazm çözücüdür, organizmanın düzenli çalışmasını sağlar. Mide için son derece faydalıdır. Kolesterolü düşürür. Böbrek ve kum taşlarında iyi sonuç verir. Ağız, diş ve boğaz iltihaplarında gargara yapılırsa iyileştirici etki sağlar. Sara krizini önler. Vücuttaki fazla yağların yakımında etkilidir. Mide, karın ve baş ağrılarında etkilidir.
Göz tansiyonu olarak bilinen glokom, milyonlarca insanı etkileyen yaygın bir göz hastalığıdır. Tedavi edilmezse görme kayıplarına kadar gidebilen glokomun erken tespit edilirse görmenin korunabileceğini belirten Acıbadem Göz Hastanesi Medikal Direktörü Doç. Dr. Bozkurt Şener, "Glokom açısından gözlerin kontrol edilmesi ve erken tedavi girişimleri görmenin korunmasını sağlayacaktır" dedi.
Glokom nedir? Glokoma ne sebep olur?
Normalde göz içi oluşumların beslenmesi için göz içersinde sürekli olarak bir sıvı yapılır ve bu göz içi sıvısını aynı zamanda sürekli olarak da bazı kanallarla göz dışına atılır. Glokom, göz içi sıvısını dışarı boşaltan kanallarda yapısal olarak tıkanıklık oluşması nedeniyle sıvının yeterli boşalmaması ve buna bağlı olarak göz içi basıncının artması sonucu oluşur. Yükselen göz içi basıncı göz sinirlerine zarar verir ve sinir ölümüne neden olur. Göz siniri hücreleri öldüğü zaman da kalıcı görme kaybı oluşur.
Glokomu hastalığını dikkate almak gerekir mi?
Glokom, körlüğün sık olarak görülen nedenlerinden biridir. Glokom nedeniyle kaybedilen görme bir daha geri kazanılamaz. Fakat, glokom açısından gözlerin kontrol edilmesi ve erken tedavi girişimleri görmemizin korunmasını sağlayacaktır.
Kimler risk altındadır?
Belli bazı durumlar glokom riskini artırır. Yaşlanma, yakın akrabalarında glokom bulunanlar, ileri miyopi ya da ileri hipermetrop , diyabet, kalp hastalığı ya da hipertansiyon, uzun süreli kortizon ya da steroidlerin kullananlar, gözde tümür, hastalık bulunanlar ya da yaralananların glokom riski fazladır.
Neler yapılabilir?
Görmenizi korumak için, gözlerinizi her yıl ya da doktorunuzun önerdiği sıklıkla kontrol ettirin, glokom hakkında ve gözlerinizi nasıl etkilediği konusunda daha fazla bilgi sahibi olunmalıdır. Glokom saptanmışsa, doktorunuzla işbirliği içinde çalışarak tedavi planına mutlaka uyulması gerekir.
Glokom nasıl teşhis ediler?
Glokom dikkatli bir göz muayenesi ile teşhis edilir. Teşhise yönelik göz muayenesinde göz içi basıncını ölçüyoruz. Gerekli görülen durumlarda, görme alanında kayıp olup almadığını anlamak için görme alanı testi yapılır. Ve ona göre tedavi uygulamaları seçilir..Glokom, göz damlaları ağızdan alınan ilaçlar, lazer girişimleri ve cerrahiyle tedavi edilebilir. Glokomun erken tedavi edilmesi görmenin korunmasında anahtar role sahiptir. Fakat, çoğu tıbbi tedavilerde olduğu gibi glokom tedavisinin de belli bazı riskleri ve muhtemel komplikasyonları bulanmaktadır.
Belirtileri nelerdir?
Açık-açılı glokom nadiren ağrı ya da diğer semptomlara neden olur. Öncelikle görme alanının dış kısımlarında fonksiyon kaybı olur. Hastalar bu aşamada merkezi görme etkilenmediği için durumun farkına varamayabilirler. Düzenli göz muayeneleri, açık-açılı glokom, görme kaybına neden olmadan önce tespit edilebilecek tek yoldur.
Açık-açılı glokom tedavisi nedir?
İlaç tedavisi faydalı olmaz ya da çok fazla yan etkilere neden olursa lazer tedavisi yapılabilir. Lazer tedavisi yaklaşık 15 dakika sürmektedir. Bu aşamada göz anestetik damlalarla uyuşturulur.
Kapalı-açılı glokom nedir?
Kapalı-açılı glokomda iris (dışa akım) deliklerini bloke eder, drenaj (dışa akım açısını kapatabilir. Sıvı drenaj deliklerine ulaşamadığı için göz basıncı hızlı bir şekilde yükselir. Bu durum ağrılı bir nöbete neden olur. Bu türden ataklar sıklıkla ve sadece tek bir gözde olur. Bu göz kızarık görülür. Şiddetli baş ağrısı, bulantı, şiddetli göz ağrısı ya da bulanık görme olabilir. Bu bulgulardan herhangi birinin farkına varır varmaz hemen acil servise gidilmesi gerekir.
Dar-açılı glokom nedir?
Dar-açılı glokomda drenaj (dışa akım) açısı dardır, fakat kapalı değildirdir. Bu durum, basıncın yavaş yavaş yükselmesine neden olur ve kapalı-açılı glokom açısından kişiyi riske sokar. Sık olarak, her iki gözde dar drenaj açıları bulunabilir. Dar-açılı glokom semptomlara neden olmayabilir ve bu yüzden de göz muayeneleri mevcut değişikliklerin takibi açısından oldukça önemlidir.
Allerjik nezle bazı hastalıkları da beraberinde getirir.
GÖZ NEZLESİ:
Bu hastalığın tıp literatüründeki ismi alerjik konjunktivittir. Hemen daima alerjik nezle ile birlikte görüldüğünden alerjik rinokonjunktivit ismi de çok sık kullanılır. Hastalığın, astımla birlikte olma ihtimali alerjik nezleye göre daha azdır.
ik nezle bazı hastalıkları da beraberinde getirir.
Göz, lokal ve bütün vücudu ilgilendiren reaksiyonlarda sık tutulan bir yerdir. En çok ta dış ortamla temas halinde olan konjunktiva tabakası bu olaylarda yer alır.
Alerjik göz nezlesi, her hangi bir yaşta görülebilir; sürekli ve mevsimsel türleri vardır. Sürekli olan tipi küçük bebeklerde, mevsimsel olan tipi de 20-40 yaşları arasında daha fazla görülür. En ağır belirtilere polenlere alerjisi olanlarda rastlanır.
Başlıca belirtileri, gözlerde ve göz etrafında kaşıntı ve yanma, göz yaşarması, ışığa karşı hassasiyet, göz kapaklarında şişme, gözde yabancı cisim hissi...' dir.
ALERJİK NEZLE ASTIMA YOL AÇAR MI ?
Alerjik nezle ve astım adeta ayrılmaz iki arkadaş, can-ciğer kuzu sarmasıdırlar.
İşte, size konu ile ilgili çarpıcı istatistik bilgileri:
-Alerjik veya non-alerjik rinitli hastalarda astım gelişme riski, nezlesi olmayanlara göre 11-17 kat daha fazladır. Risk, sürekli alerjik nezlesi olanlarda yüksektir.
-Genel olarak, tüm astımlıların %75-80' inde alerjik nezle vardır.
-Astım ve alerjik nezle belirtileri hastaların %25 kadarında aynı zamanda başlar.
-Birden fazla maddeye karşı alerjisi olanlarda astım riski daha fazladır.
SİNÜZİT VE POLİPLER
Sinüsler, burun etrafındaki iç yüzeyi burunu da döşeyen mukoza ile kaplı boşluklardır; sinüzit de bu boşlukların iltihabıdır. Araştırmalara göre, rinitli hastaların %50-70 kadarında sinüzit ve sinüzitlilerin %55 kadarında rinit belirtileri bulunur. Sinüzit, özellikle sürekli alerjik nezleli ve non-alerjik nezleli hastalarda görülmektedir.
Akut veya kronik sinüzit, alerjik iltihap nedeniyle burun zarının şişmesi ve sinüslerin ağızlarını tıkayarak havalanmalarını bozması sonucu meydana gelmektedir.
Polipler, sinüsleri döşeyen mukozanın şişmesi ile oluşan ve burun boşluğuna taşarak nefes almayı bozan oluşumlardır. Sanıldığının aksine bunların alerjiyle ilişkileri çok azdır (%5).
Poliplere en çok, aspirin duyarlılığı olan hastalarda rastlanır. Bu hastaların %80 kadarında burun tıkanıklığı ve burun akıntısı vardır. %70 hasta koku alamamaktan şikayet eder. Polipler tekrarlama eğilimindedirler.
ORTA KULAK İLTİHABI (OTİTİS MEDİA)
Otitis media, daha ziyade 2 yaşından küçük çocuklarda rastlanan orta kulak mukozasının iltihaplı hastalığıdır.
Rinit de orta kulak iltihabı da çok sık rastlanan hastalıklardır ve aynı hastada aynı zamanda saptanabilirler.
Çeşitli araştırmalarda, orta kulak iltihabı olan çocuklarda solunum yolları alerjileri % 4-90 arasında bulunmuştur. Haklı olarak soruyorsanız hangi orana inanalım diye, yanıt yok !
EGZAMA
Egzama, her hangi bir yaşta ortaya çıkabilirse de, daha ziyade bir bebeklik çağı hastalığıdır.
Araştırmalara göre, bebekliklerinde egzaması olanlarda ileri yaşlarda solunum sistemi alerjisi riski yüksektir (% 50-75). Bunun tersi, yani alerjik nezleli hastalarda egzama ortaya çıkma ihtimali daha düşüktür (%5-13).BESİN ALLERJİSİ
Polenlere alerjisi olan hastalarda, çeşitli meyve ve sebze alerjileri sık görülür. Ben sadece küçük bir örnek vereceğim. Huş ağacı ve diğer ağaç polenlerine alerjisi olanlarda elma, havuç ve patatese alerjisi görülebilir.
ALLERJİK NEZLENİN HORLAMA İLE İLİŞKİSİ
Burun yerine ağız yoluyla solunum, daha çok geniz eti ve bademcik büyüklüğü ile ilgili bir sorun ise de, alerjik nezleye bağlı burun tıkanıklığı olanlar, geceleri ağızdan soluk alıp verirler ve horlayabilirler. Bu hastalarda ağız kuruması da sık rastlanılan bir şikayettir. Bazı hastalar yataklarının baş ucunda bir bardak su olmadan yatmazlar.
Ağızdan nefes alan ve horlayan hastalarda çeşitli uyku bozuklukları da görülür. Sabahları zor uyanırlar, uykularını tam alamadıkları için gün boyunca uyuklarlar, konsantre olamazlar...sinirli ve yorgundurlar...
Kabızlık nedir - Kabızlık Hakkında - Kabılığın tanımı
Kabızlık terimi; az miktarda,sert kıvamda,seyrek ve güç dışkılama olarak algılanabilir.Dışkılamada güçlük,dışkılama sonrası boşalmamışlık duygusu gibi normal süre ve kıvamda dışkılama olmasına rağmen bazı hastalar tarafından yanlışlıkla kabızlık olarak değerlendirilip kendince , bilinçsizce tedaviye başlayan bir çok kişi vardır.Bu şekilde yanlış tedavi ile sonradan ciddi sorunlar doğabilir.
Kabızlık bir belirtidir,hastalık değildir.Ancak bu belirtiye yol açan çok sayıda organik hastalık olduğu unutulmamalıdır.
Kabızlıkta dışkının niteliği sert olmasıdır.Diğer niteliği dışkılama miktarıdır.Toplumlara,bireylere ve yiyeceklere bağlı olarak değişmekle birlikte;haftada 3 ve daha az dışkılama sert ve zor dışkılama ile birlikte alındığında kabızlık olarak değerlendirilebilir.
Normal dışkılama mekanizması :
İnce barsaklardan yarı sıvı kıvamda kalın barsağın ilk kısmına gelen barsak içeriğini kalın barsakta suyunun emilerek dışkının normal kıvamı oluşmağa başlar.Kalın barsağın 3 türlü hareketi vardır.
1-Barsak içindeki materyalin suyun emilmesini arttırıcı olarak boğumlardan kasılması
2-Suyun emilmesini devam ettirici ileri-geri kısa harketler.
3-Dışkının kalın barsak içerisinde ilerlemesini sağlayan solucanımsı (ileri-itici)hareketler.
Bu işlemler sonucunda kıvamı koyulaşan gaita,son barsağın üst kısmına gelip burada depolanır.Genellikle yemeklerden sonra gastroenterik reflex ile gaita son barsağa doğru itilir.Son barsak içinde birikmeğe başlayan gaita,son barsak duvarını gererek dışkılama ihtiyacı meydana getirir.Son barsak kaslarının,karın içi adelelerin kasılması ile dışkılama meydana gelir.Özetle kabızlık 3 mekanizma ile meydana gelir.
1-Kalın barsağın ilk kısmına ulaşan materyalin azlığı (açlık ve posa bırakmayan diyetle beslenme sonucunda böyle olur)
2-Kalın barsağın dışkıyı ileri doğru iten hareketlerin azalması (bazı nörolojik hastalıklarda olduğu gibi )
3-Dışkılama mekanizmasının bozulması (son barsak ve anüse organik,nörolojik,psikolojik nedenlerle dışkının dışarı atımını engelleyen olaylarda olduğu gibi)
Kabızlığın nedenleri :
Doğuştan olma bozukluklar,kültürel,psikolojik,çevresel faktörler,dışkılama ihtiyacının uygun koşullar olmadığı için baskılanması barsakta gaitanın ilerlemesini zorlaştıran hastalıklar,yaşlılarda uygun dışkılama pozisyonunu engelleyen bozukluklar,eklem sorunları,parkinson hastalığı gibi bazı nörolojik hastalıklar,hareket azlığı kabızlık nedeni olabilir.Kullanılan bazı ilaçlar da ,kabızlık nedeni olabilir.
Bu saydığımız nedenler dışında ülkemizde ve batı dünyasında en sık kabızlık nedeni; barsak sağlığı yönünden yanlış beslenme sonucunda gelişen kabızlıktan kurtulmak için alınan ve bir müddet sonra alışkanlık yapan bir çok kabızlık ilaçlarının yanlış ve uygunsuz kullanımıdır.
Kabız olduğunda ne zaman doktora görünülmelidir?
Uzun süre kabızlık çeken kişiler nedenini belirlemek amacıyla doktora baş vurup bazı tetkikler yaptırmalıdır.Bunun dışında dışkılama alışkanlığında yeni meydana gelmiş bir değişiklik,kilo kaybı,şiddetli karın ağrısı veya dışkılama ile birlikte kan gelmesi halinde hemen doktora başvurulmalıdır.Bu belirtiler çok ciddi bir durum belirtisi olabilir.Guatr bezi hastalığı ve şeker hastalığında da dışkılama alışkanlığı değişebilir.
Kabızlığı olanlarda ne gibi testler yapılmalıdır?
Önce problemin şiddeti belirlenmeye çalışılmalıdır.Fizik muayene ,laboratur testleri yapılmalıdır.Kalınbağırsak filmi veya rektoskopik tetkikler istenebilir.Tüm kalın barsağın değerlendirilebildiği kolonoskopi denilen ışıklı,kıvrılabilen bir cihazla kolonoskopi yapılabilir .Bu şekilde polip(barsak içinde küçük veya büyük"ben'e"benzeyen oluşumlar)veya tümörler saptanabilir.
Kabızlık problemi nasıl çözümlenir?
Düzenli yemek yemek ,sağlıklı yiyecekler ve yeterli miktarda sıvı alınmalıdır.Düzenli egzersiz zengin lifli gıdalarla beslenmek ,kısaca özetlemek gerekirse günde 6-8 bardak su ya da sıvı ,fiziksel hareket ,bol lifli diyet.
Lif nedir?
Lif bitkisel yiyeceklerin sindirilmeyen kısımlarıdır.2 çeşit lif vardır.Suda eriyen ve erimeyen.Suda eriyen lifler kalın barsaktaki bakteriler tarafından sindiriler.Yulaf kepeği suda eriyen liflere örnektir.Kan kollestrolünü düşürmede yardımcıdır.Suda erimeyen lifler kabızlık için en iyileridir.Buğday kepeği ,tahıl taneleri ve elma ,armut gibi çeşitli meyvelerin kabukları örnek olarak verilebilir.
Lif niçin önemlidir?
Lifler gaitanın hacmini arttırır.Lifler su tutarak gaitanın miktarını ve su içeriğini arttırırlar.Bu şekilde kalın barsak içerisindeki materyelin barsk boyunca hareketini arttırarak yardımcı olurlar.
Lifi nereden alabilirsiniz ve ne miktarda almalıyız?
Uygun bir hareketi için günde 30-35 gr lif alınmalıdır.Liften zengin bir çok yiyecek vardır.Meyva ,sebzeler ,kepekli undan yapılmış ekmek en mükemmel örnekleridir.Beyaz pirinç yerine kahverengi pirinç kullanılmakdır.Kepek büyük bir lif kaynağıdır .Çeşitli doğal tahıl ürünlerinde bolc bulunur .Diğer yiyeceklere karıştırılarak hazır kepek yenebilir.
Sabahleyin aç karna birkaç adet kuru kayısı ,kuru incir veya kuru erik üzerine 2 bardak su içildikten sonra yapılacak bol bir kahvaltı sonrası tuvalet ihtiyacı olsun ya da olamsın tuvalete gidip 10-20 dk oturulmalıdır.Bu şekilde sağlanabilinicek bağırsak alışkanlığı uzun süreli rahatlatıcı olacaktır.Birey hergün sabahları bu dışkılama girişimine zaman ayırılmalıdır.Bu dışkılama eğitiminde gençlerde daha iyi neticeler alınmaktadır.Ozmotik dışkılatıcılar (Magnezyum tuzları sodyum fosfat,laktiloz bu gruptandır)emniyetle uzun süre kullanılabilir.Barsak hareketlerini uyarak dışkılama meydana getirenler piyasada birçok tablet ya da draje şeklinde hazır olarak bol miktarda tüketilmektedir.Elektronik bozuklukları,kemik erimesi ,protein kaybı ve bağımlılık yapabilirler.Bazıları uzun süre kullanıldıklarıda barsak mukozasında pigment birikimine neden olarak melanosis koli adı verilen oluşuma yol açabilirler.Özellikle barsak hareketlerini arttıracak etki gösteren dışkılatıcılar barsak duvarı içerisindeki sinirlerin harabiyetine yol açar.Arkasından kolay kolay düzelmeyen şiddetli kabızlık meydana gelmektedir.
Sıvı vazelin,mineral yağlar,ağzından veya lavman yoluyla verilebilir.Şiddetli kabızlıkta özellikle karında şişkinlikte mevcutsa lavman ile barsak boşaltılmaya çalışılmalıdır.
Hepatit, karaciğer hücrelerinde iltihaplanma anlamına gelen bir karaciğer hastalığıdır. Pek çok türü vardır.
Hepatit Çeşitleri Bulaşma Yolları
Hepatit-A Kontamine yiyecek ya da su ile oral yolla
Hepatit- B Kan/vücut sıvıları ve anneden çocuğa
Hepatit-C Kan/vücut sıvıları ve anneden çocuğa
Hepatit-D Kan/vücut sıvıları (sadece hepatit B virüsü ile bulunabilir)
Hepatit-E Kontamine su ile oral yolla bulaşır.
Hepatit Oluşumunun Nedenleri
Viral hepatit, virüsler tarafından meydana gelen bir karaciğer hastalığıdır.
Alkole bağlı toksik hepatit, aşırı alkol kullanımı sonucu meydana gelen hepatittir.
İlaca bağlı toksik hepatit, tedavide kullanılan çeşitli ilaçların sebep olduğu hepatittir.
Otoimmun hepatit, bilhassa menapoz yaşı kadınlarda görülen, henüz sebebi tam açıklanamayan hepatittir.
Hepatit - Hastalık Terminolojisi
Akut Hepatit : Vücüdun bağışıklık sisteminin virüsü vücuttan 6 ay içinde temizlediği kısa süreli hepatit.
Kronik Hepatit : Vücudun bağışıklık sistemi virüsü vücuttan temizleyemediği için, infeksiyonun 6 aydan uzun süre direnç gösterdiği uzun süreli hepatit.
HEPATİT VE HEPATİT-B İLE İLGİLİ SORU-CEVAPLAR
Hepatit B Nedir?
Karaciğer iltihabıdır. Buna bağlı olarak karaciğer hücreleri zedelenmesi ve erimesidir.
Hepatit Yapan Etkenler Nelerdir ?
Başta virüsler olmak üzere, hücre zedelenmesi yapan tüm etkenler, toksik kimyasal maddeler, alkol, mikroplar, radyasyon v.b.dir.
Enfeksiyöz Hepatit (Bulaşıcı Sarılık) Nedir ?
Virüs dediğimiz çok küçük mikropların karaciğer hücrelerinde çoğalıp hasar meydana getirmesidir. Bu virüsler insandan insana bulaşabilir. Birçok virüs hepatit yapabilir.
Hepatit B Virüsu Nasıl Yayılır ?
Kan ve vücut salgıları (meni, tükrük, vaginal salgılar, ter, gözyaşı) ile temas sonucu yayılır. Yayılımda en önemli etken kandır. HBV Bulaşma Yolları; Anneden bebeğe, doğum sırasında (Bulaşma doğumda veya hemen sonrasında nadir durumlarda rahim içindeyken olur) Virüs bulaşmış iğne ve diğer tybbi cerrahi malzemelerle, Cinsel ilişki ile, Kan nakli ile (transfüzyon) Dövme yaptırırken kullanılan iğneler ile Özellikle kalabalık ve hijyenik standartların düşük olduğu yerlerde yakın aile ilişkisi ile bulaşma riski artmaktadır.
Akut Hepatit B Hastalığında Belirtiler Nelerdir?
Hepatit B virüsu vücuda girdikten sonra uzun bir kuluçka dönemi vardır (40-180 gün). Hastalığa ait erken belirtiler başağrısı, ateş, yorgunluk, halsizlik, kırıklık, iştahsızlık, bulantı,kusma, karın ağrısı ve bazen üşüme şeklinde görülür. Virüs başlıca karaciğeri etkiler, iltihap ve nekroza yol açar. Bu belirtiler bazı hastalarda sarılıkla beraber görülebildiği gibi bazılarında sarılık görülmez.
Hepatit B Virüsünün Bulaştığı veya Karaciğerde Hasar Olup Olmadığı Nasıl Anlaşılır?
Hekime yardımcı olabilecek birçok test vardır. Ancak bu testlerin sonuçlarının yorumu her zaman kolay olmayabilir ve zaman zaman değişik uzmanlık dallarının görüşlerine gerek duyulabilir.
Hepatit B e antijeni (HBe) ve HBV-DNA testi: Virüsün karaciğerde çoğalmaya devam edip etmediğine işaret eder. HBe bulunan kişiler bulunmayanlara göre daha bulaştırıcıdırlar ve süren karaciğer yıkımı açısından daha fazla risk taşırlar.
Hepatit B yüzey antikoru (Anti-HBs): Bu test B virüsüne yakalanmış, virüsten kurtulmuş ve bağışıklık kazanmış kişilerde pozitiftir. Hepatit B ile aşılamanın başarılı olduğu kişilerde bu antikorun bulunması kişinin halen bağışık olduğunu gösterir.
Karaciğer Fonksiyon Testleri: Karaciğer iltihabı halini ya da yıkımını gösteren kan testleridir. ALT (SGPT) düzeyi iyi bir kılavuzdur. Diğer testlerle birlikte hastalığın gidişi hakkında yoruma olanak tanırlar.
Karaciğer Ultrasonu ya da sintigrafisi: Bu testler karaciğerin görüntülenmesini sağlar.
Karaciğer Biyopsisi: Yerel anestezi ile karaciğerden çok küçük bir parçanın çıkarılmasıdır. Karaciğer yıkımının saptanması ve hastalığın tanısı açısından son derece değerlidir.
Hepatit B virüsünü taşıyan kişilerin dikkat etmesi gereken hususlar;
Kan bağışı yapmaktan kaçınmalıdırlar Kanlarının başkalarının kanları ile temasına izin vermemelidirler Aile fertleri, aynı evi paylaşanlar ve cinsel partnerlerinin Hepatit B aşısı olmalarını sağlamalıdırlar. Yenidoğan bebekler en kısa sürede aşılanmalıdır. Günübirlik cinsel ilişkilerde gerekli önlemlerin alınması (kondom kullanılması) gereklidir.
Hepatit B Virus Enfeksiyonlarını Önlemede Ne Yapılabilir ?
Hepatit B virüsü enfeksiyonlarının önlenmesinde en etkili yöntem yenidoğanların aşılanmasıdır. Bu konuda ciddi aşılama programları uygulanan ülkelerde Hepatit B virüsü taşıyıcılarında büyük düşüşler olduğu görülmüştür.
Hepatit B Aşısının Koruyuculuğu Nedir ?
Hepatit B aşısı uygun şartlarda muhafaza edildiğinde (dondurulmadan soğukta) ve usulüne uygun tatbik edildiğinde aşılananlaryn %90'ından fazlasında bağışıklık sağlamaktadır. Bu oran 40 yaşın üzerindekilerde bir miktar düşmektedir. Yeni doğanlarda aşıdan %100'e yakın bağışıklık elde edilebildiği bildirilmektedir
Hepatit B Aşısı Kimlere Yapılmalıdır ?
Hepatit B aşı programı toplumda Hepatit B virüsu taşıyıcılığını önlemeye yöneliktir. Yeni doğan tüm çocukların rutin olarak aşılanmasında büyük yarar vardır. Ülkemizde de yakın bir süre içinde tüm yenidoğanların aşılanması uygulamasına geçilmesi beklenmektedir. Özellikle taşıyıcı annelerin bebeklerinin doğar doğmaz aşılanması zorunluluktur. Yetişkinlerden risk altındaki gruplara (sağlık personeli, polisler, askeri personel, itfaiye mensupları ve diğer acil hizmetlerde çalışanlar, homoseksüeller, damar içi ilaç bağımlıları, hemodiyaliz hastaları, çoğul kan ve kan ürünü transfüzyonu yapılan hastalar, immun yetmezliği olan kişiler, bakımevlerinde yaşayanlar, hapishanedeki hükümlüler, Hepatit B taşıyıcıları ile aynı evi paylaşanlar ve cinsel temasta bulunanlar, hayat kadınları ve çok eşli yaşam sürenler) aşı önerilmektedir. Yetişkinlerden risk grubunda olmayanlar için aşı zorunlu değildir. Aşılama Dozajı ve Uygulaması;Hızlı bir bağışıklama arzu ediliyorsa 0,1,2 aylarda 3 aşı ve 12 ay sonra bir rapel aşı önerilmektedir. Ancak risk düşükse 0,1 ve 6. aylarda uygulanacak aşı yeterli olmaktadır. (Enfeksiyonun kuluçka döneminde yapılacak aşının hastalığı önleyemeyeceği hatırda tutulmalıdır).
Aşının Zararı veya Yan Tesiri Var mıdır ?
Zamanımızda uygulanan Hepatit B aşıları genetik mühendisliği işlevi olarak maya veya memeli hücrelerinde üretilmiştir. Bu nedenle Hepatit B virüsü taşımamaktadır. Yalnyzca Hepatit B virüsünün saflaştırılmış yüzey antijenini içermektedir. Bu yüzden teorik ve pratik olarak Hepatit virüsü riski sözkonusu değildir.Yalnızca yüksek ateşli enfeksiyonlarda fakat aşı muhtevasına karşı aşırı duyarlılığı olan kişilerde kullanılmamalıdır. Ancak bunlar tüm aşılar için aynı paralelde önerilerdir. Halen piyasada olup uygulanmakta olan Hepatit B aşılarında ciddi bir yan etki bildirilmemiştir. Yan etkiler enjeksiyon yerinde görülebilmekte ve genellikle enjeksiyon yerinde hafif ağrı ve kızarıklık, nadiren şişme ve sertlik oluşumu olarak bildirilmektedir.Baş ağrısı, yorgunluk, ateş, ishal v.b. genel belirtiler nadiren bildirilmiş ve aşı ile doğrudan ilgisi gösterilememiştir. Hamilelerde Aşılanmanın Sakıncası Varmıdır? Hamilelerde aşılanma ile ilgili bir sakınca bildirilmemiştir.
Hepatit B Geçirmiş Olabilirmiyim
Aşağıdaki şıklardan sadece biri hayatınıza girmiş ise HEPATİT B geçirmiş olabilirsiniz:
Kan ve diğer vücut sıvılarına maruz bırakacak bir işte çalıştınız mı yada çalışıyor musunuz?
Kan veya kan ürünleri nakli yapıldı mı veya dialize bağlandınız mı?
Hepatit B virüsü taşıyan birisiyle yakın ilişki içerisinde misiniz yada aynı evi paylaşıyor musunuz?
Başkası ile ortak iğne veya damar içi ilaç kullandınız mı?
Cinsel yolla bulaşan bir hastalığa yakalandınız mı?
Geçmiş 6 ay içerisinde birden fazla kişiyle seksüel ilişkiniz oldu mu?
Dövme veya vücut küpesi yaptırdınız mı?
Başka birisi ile düş fırçanızı veya traş bıçağınızı paylaşıyor musunuz?
Hepatit B Açısından Yüksek Risk Grupları
Hepatit B Açısından Yüksek Risk Grupları Aşağıda Sıralanmıştır
Sağlık personeli Doktorlar, hemşireler, diş hekimleri, laboratuvarda çalışanlar vb.
Acil Hizmetlerde Çalışanlar Polisler, askeri personel, itfaiye mensupları vb.
Tıbbi atıklarla uğraşanlar Temizlik işçileri, morgta ve cenaze işlerinde çalışanlar vb.
Hepatit B taşıyıcıları ile aynı evi paylaşanlar ve cinsel temasta bulunanlar
Diyaliz hastaları
Çok eşli yaşam sürenler, Seks işçileri, Homoseksüeller
Damar içi ilaç bağımlıları,
Kan ve kan ürünü transfüzyonu yapılacak olanlar
İmmun yetmezliği olan kişiler
Bakımevlerinde yaşayanlar
Yaşamları Hapisane gibi kapalı hacimlerde kısıtlı olanlar
Hepatit B Önlenebilirmi?
Hepatit B enfeksiyonuna karşı kesin tedbirler mevcuttur. Bu tedbirlerin başında aşılanma ve riski azaltmak için bir takım alışkanlıkların değiştirilmesi gelir.Hepatit B'nin size bulaşması hususunda endişe duyuyorsanız lütfen doktorunuza enfeksiyondan korunmak için hangi tedbirleri alabileceğinizi danışın.
Yeni doğan bebekler ve çocuklar(11-12 yaş'a kadar) aşılanma programına alınmalı ve 3 dozluk aşı şeması uygulanmalıdır.
Son yıllarda giderek yaşamımıza daha çok giren koku ve parfümler sağlığımızı olumsuz şekilde etkiliyor. Ev temizlik ürünlerinde, parfümlerde, çamaşır temizlik ürünlerinde, kırtasiye ürünlerinde, plastiklerde, ilaçlarda ve hatta yiyecek ve içeceklerimizde bile bulunan 5.000'den fazla koku verici madde var. Ticari sır kapsamına girdiği için kokuların kimyasal formülleri çoğu zaman ürün üzerinde bulunmaz.
Kokular vücudumuza solunum yoluyla, ağız yoluyla ya da deri yoluyla girerek başta akciğerlerimiz olmak üzere deri, burun, göz ve beynimizi etkilerler.
Kokuların çoğu solunum sistemi için tahriş edici özelliği olan uçucu organik bileşiklerdir ve astımlı hastalarda öksürük, hırıltılı solunum ve nefes darlığına neden olduğu eskiden beri bilinmektedir. Bazı kokular burun tıkanıklığı, sinüzit, öksürük, boğaz ağrısı ve göğüste sıkışma hissi de yaratabilir.
Araştırmalar kokuların, kalp, dolaşım ve beynin elektrik aktivitesi üzerine de etkileri olduğunu ortaya koymuştur. Bunlar baş ağrısı, konsantrasyon bozukluğu, yorgunluk, uyuşukluk gibi şikayetlerdir.
Kokuların en çok etkilediği organ derimizdir. Kaşıntı, kabartı, egzama bunların başlıcalarıdır.
Kokular gözlerde sulanma, kaşıntı ve kızarmalara yol açabilir.Araştırmalar deriden emilen kokuların daha sonra parçalanarak ve başka bileşiklere dönüşerek de etkili olabileceklerini göstermektedir.
KOKULARDA BULUNAN MADDELER
Kokularda kullanılan kimyasal maddelerin %90'ı petrolden üretilen sentetik maddelerdir.
Bunların başlıcaları ve neden oldukları sorunlar şunlardır:
Aseton, kolonya, deterjan ve ağız yıkama suları, oje çıkartıcısı olarak kullanılır. Solunum yoluyla alındığında, hafif baş dönmesi, bulantı, koordinasyon bozukluğu, uyuşukluk gibi belirtilere yol açar. Göz, burun, boğaz ve deriyi tahriş edebilir.
alpha-Pinene, sıvı sabunlarda, kolonyalarda, parfümlerde, deodorantlarda, oda spreylerinde, ağız yıkama sularında bulunur. Deri göz ve mukozaları tahriş eder.
alpha-Terpineol parfüm, kolonya, çamaşır temizlik ürünleri, ağartıcılar, yumuşatıcılar, vazelin losyonlar, saç spreyleri, sabun, tıraş losyonları ve deodorantlarda bulunur.
Burun, göz ve boğaz için tahriş edici etkisi yanında baş ağrısı, solunum ve merkezi sinir sistemi depresyonu, kas kasılma bozuklukları ve aşırı irritabilite yapıcı etkileri de vardır.
Benzyl acetate, parfüm, kolonya, şampuan, yumuşatıcı, oda spreyleri, diş yıkama sıvıları, sabun, saç spreyi, tıraş losyonları ve deodorantlarda bulunur. Deriyi, gözleri ve solunum yollarını tahriş eder.
Benzyl Alcohol parfüm, kolonya, sabun şampuan, oje çıkarıcı, oda spreyleri, deterjan, ve deodorantlarda bulunur. Üst solunum yollarını tahriş eder. Ayrıca, baş ağrısı, bulantı, kusma, baş dönmesi ve tansiyon düşüklüğü yapabilir.
Benzaldehyde parfüm, kolonya, saç spreyi, ağartıcılar, deodorant ve deterjanlar, tıraş sabunu, şampuan, gibi ürünlerde bulunur. Ağız, boğaz, göz, deri, akciğerler ile mide ve bağırsaklar için tahriş edicidir. Bulantı, karın ağrısı, depresyon, ve temas dermatiti yapabilir.
Camphor parfüm, tıraş sabunu, tırnak cilaları, yumuşatıcılar, oda spreyleri de vardır. Göz, burun ve boğazı tahriş eder. Buharının solunması baş dönmesi, bulantı, kas seğirmesi ve konvülziyon yapabilir.
Ethanol parfüm, saç spreyi, şampuan, diş yıkama sıvıları, çamaşır deterjanları, tıraş sabunu, sabun, ojelerde bulunur. Yorgunluk ve üst solunum yolları tahrişi yapabilir.
Ethyl Acetate tıraş losyonları, kolonya, parfüm, şampuan, tırnak boyaları,diş yıkama sıvılarında bulunur. Göz, damak ve solunum sistemi için tahriş edicidir. Uzun süre kullanıldığında deride kuruma ve çatlamalara yol açabilir.
g-Terpinene kolonya, parfüm, sabun, tıraş kremi, deodorant ve oda spreylerinde bulunur. Astıma neden olabilir ve merkezi sinir sistemi hastalıklarına yol açabilir.
Limonene parfüm, kolonya, dezenfektan spreyler, tıraş kremi, deodorant, tırnak boyası, ve oje çıkarıcılarda bulunur. Göz ve burun boğazda tahrişlere ve deride alerjilere neden olur.
Linalool parfüm, kolonya, sabun, şampuan, el losyonu, oje çıkarıcı, saç spreyi, çamaşır deterjanları, tıraş sabunu ve yumuşatıcılarda bulunur. Uyku, depresyon ve solunum problemlerine neden olur. Ayrıca arıları çeken bir koku olduğundan arı sokması ihtimalini artırır.
Merkezi İngiltere'de bulunan The Fish Foundation (Balık Derneği) Başkanı Dr. Ray Rice, yaşamın ilk yılının beyin gelişiminin gerçekleştiğini belirterek, bebeğe mutlaka Omega-3 yağ asitlerinin verilmesi gerektiğini söyledi.
16 Nisan 2005 16:11
Rice, bir ilaç firmasının organize ettiği ''Omega-3 Yağ Asitleri'' konulu konferansta, özellikle balık ve balık yağında bulunan uzun zincirli çoklu doymamış Omega-3 yağ asitlerinin bedensel ve beyin gelişimi, bağışıklık sisteminin güçlenmesi için mutlaka alınması gerektiğini belirtti.
Bu yağ asitlerinin insan sağlığına sağladığı faydalar konusunda insanları bilinçlendirmek için 1990 yılında The Fish Foundation'ı kurduklarını anlatan Rice, ''İnsan vücudunun her yaşta Omega-3'e ihtiyacı vardır. Özellikle yaşamın ilk 1 yılı beyin gelişimi gerçekleştiği için bebeğe mutlaka Omega-3 verilmesi gerekir'' dedi.
Bebeklerin anne sütüyle beslenmesinin önemine dikkati çeken Rice, anne sütünün, bebeğin doğumdan sonra Omega-3 alabileceği çok önemli bir kaynak olduğunu, yeni doğan bebeklerin bu nedenle en az 6 ay anne sütüyle beslenmesinin hayati önem taşıdığını bildirdi.
İngiliz Hükümeti'nin 2 ay önce insanların beslenme rejimlerinde Omega-3 miktarını 2 kat artırmaları için uyarıda bulunduğunu ifade eden Rice, şunları söyledi:
''İngiliz Hükümeti, vatandaşlarının günde en az 450 miligram uzun zincirli Omega-3 yağ asidi almasını tavsiye ediyor. Vatandaşların, Omega-3 ihtiyacını, balık yiyerek, balık yiyemeyenlerin ise balık yağı ya da Omega-3 yağı katkılı besin takviyeleriyle giderebileceğini açıkladı. Bu açıklamaya göre, üreticiler Omega-3 katkılı ürünlerinin ambalajlarında (Bu üründe Omega-3 vardır, Omega-3 ile kalp hastalığı ve kalp krizi riskiniz azalır) ibarelerine yer verebilecek. Henüz bu kararname yeni olduğu için bu etiketler gıda maddelerinin üzerine konulmadı, ancak 6 ila 12 ay içinde konulması planlanıyor.''
OMEGA-3 KATKILI ÜRÜNLER
Şu anda Fransa, İspanya ve İrlanda'da, Omega-3 katkılı sütlerin satıldığını anlatan Rice, Avustralya'da ise bu yağ asidinin ekmeğe konulduğunu ve birçok ülkede bebek mamalarında katkı maddesi olarak kullanıldığını ifade etti.
Rice, Omega-3 yağ asidinin tavuk çiftliklerinde yeme karıştırılarak Omega-3 katkılı yumurta elde edildiğini bunun da İngiltere'yle birlikte Türkiye'de de uygulandığını kaydetti.
Uluslararası Yağ Asitleri ve Lipit Araştırma Derneği'nin (İSSFAL) ise yetişkinler için günde en az 500 miligram Omega-3 alınması yönünde tavsiyede bulunduğunu bildiren Rice, şöyle konuştu:
''Türk beslenme alışkanlıkları İngiliz'lerin beslenme şekline benzediği için aşağı yukarı aynı oranda alınması uygun olur. Omega-3 beslenmenin bir parçası. İlaç olarak algılanmamalı. Eğer vücutta yeterli düzeyde değilse bu eksikliği takviyeyle telafi etmeliyiz. Omega-3 eksikliği nedeniyle kalp hastalığı ortaya çıkmaz ama eksikliği olan bu maddenin telafi edilmesiyle vücudun kendisini savunma kabiliyeti artar.''
İran'da yayınlanan bir gazete, Galatasaray'ın yıldız futbolcusu Hakan Şükür'ün, Mustafa Denizli'nin teknik direktörlüğünü yaptığı PAS takımına transfer olacağını iddia etti.
Tahran'ın yüksek tirajlı spor gazetelerinden Habere Vaztesi, manşetten verdiği haberinde, Hakan Şükür'ün PAS takımına transfer olacağını ileri sürdü. "Kral İran'a geliyor" başlığını atan gazete, Mustafa Denizli'nin isteği üzerine Hakan Şükür'ün PAS takımına gelmesi için görüşmelerin başladığını kaydetti. Gazete, "Denizli, takımdan giden Khodada Azizi'nin yerine Türkiye'de 'Kral Hakan' olarak tanınan ve dünya futbolunun da yakından tanıdığı Hakan Şükür'ü İran futboluna kazandırmaya çalışıyor. Avrupa'da milli forma ve Galatasaray formasıyla attığı gollerle tanınan Hakan Şükür, Türkiye'de de futbola adım atan her çocuğun örnek aldığı isim" ifadelerine yer verdi. Hakan Şükür'ün futbol hayatıyla ilgili geniş istatistiklere ve biyografisine yer veren gazete, PAS yönetiminin bu transferi gerçekleştirmek için kesenin ağzını açtığını belirtti. Habere Vaztesi Gazetesi, transferin gerçekleşebilmesi için Mustafa Denizli'nin ve takım yönetiminin Hakan Şükür'ü ikna etmeye çalıştığını vurguladı.