Terakkiperver

Terakkiperver

Üye
31.03.2008
Uzman Çavuş
6.031
Hakkında

  • Bir musibet, bin nasihattan hayırlıdır...


    Sessizliği, hâkimin "gereği düşünüldü" sözü bozmuştu. Bir anda gözler hâkime çevrildi. İki genç de hâkimin ne söyleyeceğini merakla bekliyorlardı. Hâkim gayet ciddi, gözlüğün üzerinden her iki genci şöyle bir süzdükten sonra;
    — Yaz kızım diyerek, kâtibe kanunların belli sayılarından bazılarını söyleyerek, şiddetli geçimsizlik nedeniyle Erol ve Nergis Kara'nın ayrılmalarına, Erol Kara'nın 1000 TL nafaka vermesine karar verilmiştir.
    Erol, derin bir oh çekerek, nihayet kurtuldum diye düşündü. Büyük bir yük üzerinden kalkmış gibi hafif hissediyordu kendisini. Mahkeme çıkışı, avukatıyla görüştükten sonra arabasına atlayarak yola koyuldu. İşinden izin alarak tatile çıkacak, bütün yaşananları unutmaya çalışıp yepyeni bir hayata başlayacaktı. Fethiye'de lüks bir otelde yer ayırtmıştı. Bir haftalık tatil ona çok iyi gelecek, kendini toplamış dinamik, hayata dört elle sarılmış olarak geri dönecekti. "Evet, çok iyi bir karar verdim" diye geçirdi içinden.
    Erol, hem araba kullanıyor hem de geçmişinin muhasebesini yapıyordu. Üniversiteden sınıf arkadaşıydı Nergis. Nasıl da sevmişlerdi birbirlerini. Evlenebilmek için babasını ne zor ikna etmişti. Babası, "Bize uygun değil bu kız, giyimiyle düşünceleriyle bizden çok farklı. Ne kadar, sen ne dersen yaparım dese de, yapmaz, yapamaz. Gel bu kızdan vazgeç!" demişse de dinletememişti. Ne kadar haklıymış meğer. Keşke babasını dinleseydi de, bunları yaşamasaydı.
    Erol'un babası, zamanında çok çalışmış, hiçbir şeyi yokken çalışması ve Allahü teâlânın emirlerine uyması sebebiyle çok zengin olmuştu. Erol da, bu nimetlerden fazlasıyla nasibini almıştı tabii. Çalışmayı sevmediği için, hep okullarını ite kaka bitirmiş, hatta puanı tutmadığı için, babası, sırf oğlum üniversite mezunu olsun diye, dünyanın parasını verip onu Kıbrıs'ta okutmuştu. Dört yıllık okulu sekiz yılda bitirmiş, Kıbrıs gibi bir yerden gelmek istememişti. Kısaca sefih bir hayat sürmüştü. Okul bittiğinde ise, babasının iş yerinde çalışmaya başlamış, hatta evlenince bari dışarıdan kimselerle çalışmasın diye, babası gelini Nergis'i de işe almıştı. Tabii buna çalışmak denirse! İstedikleri saatte gidip istedikleri saatte işe geliyorlar, kasadan istedikleri kadar para alıyorlar, istedikleri yerde istedikleri gibi yiyip içip, geziyorlardı.
    Evliliklerinin başında bunlar nefse çok hoş geliyordu, ancak zamanla bu hayat sıkıcı olmaya başlamıştı. İşten çıkıp dışarıda yemek yemek, sağda solda gezmeler, nereye kadar devam edecekti. Artık evde yemek yemek, evde sohbet etmek, temiz ve düzenli bir evde oturmak, hep ütülü elbiseler giymek, ayaklarını uzatıp rahatça yatabileceği bir ev istiyordu. Oysa Nergis bunlara yanaşmıyordu. Kıyafetler kirlenince çöpe atılıyor, yıkanıp temizlenmiyordu. Kıyafetler ütülenmiyor, kuru temizlemeye gönderiliyordu. Erol evlilikten beklediğini bulamamış, mutsuzluk içinde mutlu olmaya çalışıyordu.
    Annesini düşündü, annesi hanımı gibi davranmıyordu. Tam bir hanımefendiydi. Yemeğiyle, temizliğiyle, eşiyle ilgilenmesiyle, akraba ve arkadaşlarına davranışlarıyla, tam bir hanımefendi Babasıyla nasıl da omuz omza verip çalıştıklarını hiç unutmuyordu. Oysa Nergis hiç öyle biri değildi. Erol artık evde oturmak istediğini, dışarı çıkmaktan yorulduğunu söyleyince kıyametler kopuyor, ben sıkılıyorum bunalıyorum bahaneleriyle huzursuzluk çıkartıyordu. Bir gün babası:
    — Bak oğlum, kasada çok açık veriyorsunuz, gereksiz harcama yapmayalım. Karınla konuş, bir giydiğini bir daha giymiyor, bu kadar kılık kıyafetle dünyadaki bütün çıplaklar giydirilir. Yazık, israf böyle giderse ben bunun altından kalkamam. Kendinize başka bir yerde iş bulursunuz dedi.
    Erol babasına çok kızmış, kırılmıştı. Hatta el altından başka bir yerde iş aramaya başlamıştı; ancak böyle rahat, böyle bol para veren bir yer bulamadı. Nergis'le konuşmaya her şeyi anlatmaya çalıştı; ancak Nergis buna çok büyük tepki gösterdi;
    — Zaten bize bırakmayacak mı mallarını, ne diye böyle davranıyor ki, biz de benim babamdan yardım isteriz, boş ver diyerek değişmek niyetinde olmadığını ifade etti.
    Nergis'in babası da çok zengin bir iş adamıydı, biricik kızının bir dediğini iki etmezdi. Bu yüzden şımarık, bir o kadar da iş bilmez bir kızdı Nergis.
    Erol hem araba kullanıyor hem de bunları düşünüyordu. Derin bir oh çekti.
    — Çok şükür kurtuldum. Namaz vakti girmiş, hem mola vereyim, hem de namazımı kılayım dedi. Bir tesiste mola verdi. Abdest alarak mescide girdi. Mescitte kendisi gibi genç birkaç kişi, bir de yaşlı bir amca namaz kılıyorlardı. O da durup namazını kıldı. Mescitte o ve yaşlı amcadan başka kimse kalmamıştı. Yaşlı amca uzun süre dua etti, sanki onun namazını bitirmesini bekliyordu. Herhalde bir şeyler söyleyecek diye düşündü. Duasını yaptıktan sonra, amca yanına yaklaşarak:
    — Allah kabul etsin evladım. Senin gibi çocukların namaz kılması beni çok mutlu ediyor, gençlikten umutlanıyorum.
    — Sağ olun amca.
    Erol anlamamıştı amcanın neden böyle söylediğini. Babası, "Ne olursa olsun namazınızı bırakmayacaksınız" derdi. O zaten hep kılmaya çalışırdı. Gerçi okul döneminde ve evliliğinin başlarında bırakmıştı ama sonradan namaz kılmaya tekrar devam ediyordu.
    Yaşlı adam mescit çıkışı kendi kendine mırıldandı.
    — Allah Allah, hiç ummazsın böyle birinden. Ya Rabbi, sen nelere kadirsin, hidayet senden.
    Erol, amcanın sözlerini duymuştu. Ellerini yıkayıp yemek yemek için lokantaya geçti. Lavaboda kendine dikkatle baktı. Saçları uzun ve atkuyruğu şeklinde bağlı, üstelik kulağında küpe vardı. Gülümseyerek, "Amcanın ne demek istediğini şimdi anlıyorum" diye düşündü.
    Yemeğini yedi ve yola koyuldu. Yol bir hayli uzundu. Mescitteki amcanın sözleri kafasına takılmıştı. Aslında hiç de göründüğü gibi değildi. Babası ahlaki bilgileri çok güzel vermişti, öğretmek için çok uğraşmış, hatta kötü insanlardan uzak tutmak için elinden geleni yapmıştı. Doğru bir itikat, ilmihal bilgileri ve tabii ki Kur'an-ı Kerimi öğrenmişti. "Ne garip, ben yıllardır dinini bilen bir ailede ve dinini bilen yaşayan bir çevre bulunmuş insanım, amcanın dediğine bak!" diye düşündü.
    Nefsine ağır gelmişti bu sözler. Belki de kendini doğru ve iyi bir Müslüman olarak görüyordu. Dikiz aynasından kendine baktı. Gerçekten bu o muydu? Farklı görünüyordu, bekli de amca böyle düşünmekte haklıydı. Tüm bunları düşünürken, uzun süredir kornaya basan TIR'ın sesiyle arabayı sağ şeride çekti. Az kalsın kaza yapıyordu. Kendini toparladıktan sonra yola devam etti. Artık Fethiye'nin kıvrımlı, bir tarafı ağaçlarla kaplı uçurumlu yollarına gelmişti. Ağaçların yüksekliğinden uçurumu fark edemiyordunuz; ama mavinin tonlarındaki denizin dibini görebiliyordunuz. "Çok güzel bir manzara, yeşil ve mavi insanı dinlendiriyor" diye söylendi. Tekrar babası geldi aklına. Aslında babam bana gereken her şeyi öğretmeye çalışmıştı. Ne kadar da uğraşmıştı benim için, sonra neden böyle oldu? Şu hayatta her şeyi yüzüme gözüme bulaştırdım. Evlendim, düzgün bir evlilik yapamadım. Ayrıldım, malın mülkün içinde kıymetini bilemedim, şimdi başkalarının yanında çalışıyorum, üstelik babamı da iflas ettirdim. Hiçbir şeyde başarılı olamadım. Dünyayı kazanamadım, hâlâ peşinden koşuyorum, yakalayamadım. Ahireti ise hiç bilemiyorum. Allah'ım ben ne olacağım diye kendi kendine sesli konuşurken, gözlerinden yaşlar boşalmaya başladı.
    Bir an önünü göremedi, araba sağa sola zikzaklar çiziyor, yanından geçen arabaların firen sesleri ve korna sesleriyle daha bir panikleyen Erol, direksiyon hâkimiyetini kaybetti. Uçuruma doğru gidiyordu. Acı acı firen seslerinin ardından kendini uçurumda buldu. Kısa bir baygınlıktan sonra etrafına bakındı. Uçurumdaki bir ağaca takılmış aşağı düşmekten kurtulmuştu. Bu durumu anlaması uzun sürmedi. Ne yapacağını düşündü. Gelen giden yoktu. Uzaktan araba sesleri geliyor; fakat yardıma gelen giden yoktu. "Allah'ım ne yapacağım ben şimdi nasıl kurtulacağım" diye kendi kendine, yüksek sesle konuşmaya başladı:
    — Allah'ım yardım et, bu kendini bilmez, aslını unutmuş şaşkın kuluna yardım et! Hemen ambulansı aramalıyım, fakat telefon çalışmıyor, şarjı bitmiş. Eyvah! Kurda kuşa yem olacağım, ne yapacağım şimdi? Dua etmeliyim, başka hiçbir şey yapamıyorum. Birilerinin beni fark etmesi için dua etmekten başka bir şey yapamıyorum. Arabadan dışarı çıkamıyorum. Ya Rabbi, beni affet, çok hatalar ettim. Bildim ama yapmadım, fırsat verdin ama şükretmedim. Şimdi sana ne yüzle gelirim? Beni affet, bana yardım et! Tevbe ediyorum. Kendimi toparlayacağım. Bana yardım et, sana söz veriyorum.
    Gözlerini kapattı, arkasına yaslandı. Babasının darda kaldığında "Allahü teâlânın sevgili kullarından yardım iste, onları vesile ederek yapılan dua kabul olur" sözlerini hatırladı. Tövbe ederek, samimi kalble, bildiği bütün âlimlerin isimlerini sıralayarak, onları vesile ederek dua etti. Daha duasını bitirmeden bir ambulans sesi işitildi. Ambulansın sesi git gide yaklaşıyordu ve nihayet Erol'a ulaştılar. Ancak arabanın çıkarılması için vinç gelmesi gerekiyordu. Uzun uğraşlardan sonra arabayla birlikte Erol'u kurtarmayı başardılar. Erol dualar ediyor, şükürler ediyor, sözler veriyordu. Ya ölüp gitseydi, Rabbine nasıl cevap verecekti. Artık bildiklerini uygulayacak, bilmeyenlere öğretecekti. Uçurumdan dönmüştü. Bir daha uçurumun kenarında dolaşmayacaktı...


    (ALINTI)
#08.07.2009 00:41 0 0 0
  • Kur'an Ahlakının Temeli Allah Rızası ve Allah Korkusudur

    İnsanlar, yolda gördüğü hayvanlara yiyecek vererek, komşularıyla iyi geçinerek, "iyi insan" olarak tanınabilirler. Bunlar tabi ki çok güzel davranışlardır. Ancak cehennemdeki sonsuz azaptan kurtulmanın, Allah'ın rızasını ve rahmetini kazanmanın yolu "iyi insan" olarak tanınmak değil, Allah'ın Kuran'da tarif ettiği şekilde salih bir mümin olmaktır.

    Başta da belirttiğimiz gibi, Yüce Rabbimiz'e tam olarak teslim olmayan ve İslam ahlakının gereklerini yerine getirmeyen bir insan için "kalp temizliği"nden söz edilemez. "Benim kalbim temiz, din ahlakının gereklerini tam olarak yerine getirmesem de olur" mantığıyla yaşayanlar ve bunu ısrarla devam ettirenler, kendilerince insanları aldattıklarını sanabilirler, oysa yalnızca kendilerini aldatmaktadırlar. Bu ifade ancak, Kuran ahlakının gereklerini uygulamaktan kaçınan ve yanlış bir yaşam tarzını Müslümanlık olarak göstermeye çalışan bir insanın yanlış zihniyetidir. Bu samimiyetsiz tavırların asla kabul görmesi mümkün değildir. Çünkü Allah kalplerin özünde saklı olanları bilendir. Bir Kuran ayetinde şöyle bildirilir:

    Şüphesiz Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir. (Al-i İmran Suresi, 119)


    Kuran ahlakını yaşamak, insanı dünyevi değerlere ve diğer insanlara duyulan her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturur. Bu üstün ahlaka sahip bir mümin, insanların değil, Allah'ın rızasını gözetir. Yalnızca Allah'tan korkar, herşeyin O'nun kontrolünde olduğunu bilir. Bu korku onu Allah'ın sınırlarını titizlikle korumaya yöneltir, nefsinin öne sürdüğü tüm bahaneleri susturur. Kuran ahlakının temeli de zaten Allah'a duyulan saygı dolu korku ve O'nun rızasını kazanmaya yönelik gösterilen ciddi çabadır. Yüce Allah bu gerçeği şöyle bildirmiştir:

    "Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet vermez. " (Tevbe Suresi, 109)
#07.07.2009 00:09 0 0 0
  • İnsanların Öne Sürdükleri Kalp Temizliği

    Toplumda bir insanın "temiz kalpli ve iyi biri" olarak bilinmesi oldukça önemli ve güzel bir özelliktir. Ancak "kalp temizliği"nin toplum içindeki öneminden yola çıkarak, "ben insanlara hiç kötülük yapmıyorum, gerektiğinde insanlara arada sırada yardım ediyorum" demek de, Kuran ahlakının tam anlamı ile yaşandığı anlamına gelmez. Ayrıca böyle düşünmek, insanın kendini aldatmasından başka bir şey değildir. Kuran ahlakı kazanmadan yapılan ve din ahlakından uzak yaşayan toplumun kendi değer yargılarına göre "iyilik" olarak kabul edilen bir davranışın, Allah Katında herhangi bir değeri olmayabilir. İçeriği ne olursa olsun yapılan işin Allah nazarında "iyi" ve "geçerli" olmasının temel şartı, bunun Allah'ın rızasına uygun olmasıdır. Kuran'daki bu ölçülere örnek olarak aşağıdaki ayetleri verebiliriz:

    "Hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haram'ı onarmayı, Allah'a ve ahiret gününe iman eden ve Allah yolunda cehd (mücadele) edenin (yaptıkları) gibi mi saydınız? (Bunlar) Allah Katında bir olmazlar. Allah zulmeden bir topluluğa hidayet vermez." (Tevbe Suresi, 19)


    Başka bir ayette ise şu şekilde bir örnek verilmektedir:

    "Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve mücadelenin kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır." (Bakara Suresi, 177)
#07.07.2009 00:05 0 0 0
  • nefs - kalp temizliği - temiz kalpli ne demektir

    NEFSİN GEÇERSİZ BİR BAHANESİ; "KALP TEMİZLİĞİ"
    "Benim kalbim zaten temiz, Allah beni affeder..."

    Bu tür sözleri etrafta birçok kişiden sıkça duyarız. Gerçekte insanların kendi ürettikleri bir bahaneden ibaret olan bu son derece çarpık mantık, vicdanın sesini susturmak için öne sürülür. Acaba gerçekten "temiz kalpli" olmak ne demektir? Kuran ahlakına göre, "kimseye zararı dokunmamak", Allah'ın bizlere bildirdiği sorumlulukları gözetmeden yaşamak için geçerli bir gerekçe midir?


    Kuran'da Bildirilen Kalp Temizliği

    Şuara Suresi'nin 89. ayetinde cennete girecek olanların "Ancak Allah'a selim (temiz) bir kalp ile gelenler..." olduğu bildirilir. Kuran'da bildirilen kalp temizliği, günümüz toplumlarından bazı kimselerin anladığı gibi bir temizlik değildir. Çünkü Kuran'a göre kalbin temiz olması demek, Allah'a yönelmiş ve O'na itaat etmiş olmak demektir. Kuran'a göre kalbi temiz olan insan, Allah'a iman eden, Allah'ın emir ve yasaklarına harfiyen uyan, O'na teslim olmuş insandır. İslam ahlakına göre, bundan farklı bir "kalp temizliği" söz konusu değildir.

    Kuran'da, "kalp temizliği"nin ne anlama geldiği detaylı olarak anlatılmaktadır. Buna göre, kalbi temiz olan insan, sürekli Allah'ı anan ve kalbi Allah'ın zikriyle "mutmain" olmuş (tatmin bulmuş) kişidir. Öyle ki Kuran'da müminler şöyle tarif edilir:

    "Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur." (Rad Suresi, 28)


    Bir başka ayette ise müminlerden şöyle söz edilir:

    "Onlar ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir" (Hac Suresi, 35)


    Müminin önemli bir özelliği, Kuran ahlakından zevk alması, Allah'a itaat etmekten dolayı sevinç ve huzur duyması ve tüm bunları yaparken de kalbinde içli bir sevgi ve coşku hissetmesidir. Kuran'da bu kalp duyarlılığının "Allah'ın yol göstermesi" olduğu şöyle bildirilir:

    "Allah, müteşabih (benzeşmeli), ikişerli bir kitap olarak sözün en güzelini indirdi. Rablerine karşı içleri titreyerek-korkanların ondan derileri ürperir. Sonra onların derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine (karşı) yumuşar-yatışır. İşte bu, Allah'ın yol göstermesidir, onunla dilediğini hidayete erdirir..." (Zümer Suresi, 23)


    Dolayısıyla gerçek kalp temizliği, insanı Allah'tan uzaklaştıran tüm engellerin kalpten arındırılmış olması anlamına gelir. Böyle bir insan dünya hırsından, bencillikten, korkudan, güvensizlikten uzak olur. Allah'tan başka varlıklara bağlanmaktan, onlara karşı, Allah'tan bağımsız bir sevgi duymaktan kurtulur.
#07.07.2009 00:03 0 0 0
  • Camii de yaramazlık yapmanın keyfi.


    Camii de yaramazlık yaptığı için dayak yiyen bir çocuğu gördüğüm zaman, o dayağı atan koca adamı dövesim geliyor. "Burası ALLAH'ın evi, utanmıyor musun burada koşmaya?" diyerek çocuk döven insanlar "ALLAH'ın evinden çocukları soğutmanın günahını taşıyorlar. Çocuk, "Burası ALLAHın evi!" diyen adama "Biliyorum! Burası senin evin değil ki bana müdahale ediyorsun. ALLAH'ın evinde ben çocukluğumu yaşıyorum!" dese, ne cevap verebilir müdahale edenler.
    Ayrıca çocukların camide yaramazlık yapmanın günah olduğunu kim söylemiş?
    Çocukluğunuzda teravih namazında yaramazlık yapmadınız mı hiç?
    Üst katta namaz kılarken, alt kata 99'luk tespih atma cesaretini göstererek, gülmekte güldürmekte keyifli değil miydi çocukken?
    ALLAH Resulü olsaydı cami de koşturan yaramazlık yapan çocuklara nasıl davranırdı?
    Bir gün, Hz. Peygamber Mescidi Nebevi de Hz. Ömer ve ashabıyla muhabbet ederken, bir bedevi mescide geliyor. Mescidin bir köşesine geçip küçük tuvaletini yapıyor. Bunu gören Hz. Ömer, hemen müdahale edip bedeviye haddini bildirmek isteyince, ALLAH Resulü müdahale ediyor. "Bırak! O cahil. Su dökünce temizlenir orası!"
    Çikolatalı Tevrat
    Yahudilerin çocuklarına kutsal kitapları Tevrat'ı çikolata ile sevdirdiklerini okuyunca, yıllardır çocuklara dini sevdirme adına yaptığımız hataları tekrar sorguladım. Bir Yahudi baba çocuğunun önüne Tevrat'ı ilk koyduğunda, çocuğunun ağzına hemen bir çikolata veriyormuş. Çocuğun beyninde çikolatanın tadıyla Tevrat arasında bir ilişki kurdurmak için yapılan bir yöntemdir bu.
    "Vay be! Şu Yahudilere bak! Ne yöntemler kullanıyorlar" diye düşünmeden edemiyor insan. Böyle düşünenler için bir hatırayı sizinle paylaşmak istiyorum. Hatıranın kime ait olduğunu hatırlamıyorum. Bir yazarın hatıralarını okurken dikkatimi çekmişti.
    "Köye annemi ziyarete gitmiştim. Annem bana sofrayı hazırlarken ben de cam kenarından çocukluk hatıralarımın geçtiği köyümüzü seyrediyorum. Caminin minaresine bakarken, ilk Cuma namazım geldi aklıma. Camdan minareye bakarken anneme "Anne! Çocukken sen bana istersen bugün sende Cuma namazına git demiştin. Bende kalktım Cuma namazını kıldım camide. Daha okula bile başlamamıştım. Cuma namazı çıkışında caminin yanında ki bakkal amca bana çikolata vermişti. Bu o kadar hoşuma gitti ki, keşke Cuma günü gelse de yine Cuma namazına gitsem de çikolatamı da yesem diye düşünürdüm.
    İkinci sınıfa geçtiğim yaz tatilinde sen bana oğlum arkadaşlarınla oyun oynarken ara sıra vakit namazlarını da camide kılsan çok sevinirim demiştin. Birgün arkadaşlarla oyun oynarken öğlen ezanı başlayınca öğlen namazını cami de kılayım da annem sevinsin diye namaza gittim. Namaz çıkışı caminin yanında ki bakkal amca bana yine çikolata verdi. Ben o kadar sevindim ki, o günden sonra canım ne zaman çikolata çekse namaza giderdim. Çıkışta da yan gözle bakkal amcaya bakardım. Namazdan her çıkışımda bakkal amca bana çikolata verirdi.
    Ben bunları anneme anlatırken annem bir yandan çayımı koyuyor bir yandan tebessüm ediyorudu. Ben konuşmamı bitirince annem; "Biliyorum oğlum!" dedi. Ben şaşırmıştım. Anne sen nerden bileceksin. Ben sana bunu ilk defa anlatıyorum dedim.
    Annem; "Oğlum seni ilk defa Cuma namazına göndermeden önce caminin yanında ki bakkala uğradım. Bugğn oğlum ilk defa Cuma namazına gelecek. Namaz çıkışı ona mutlaka bir tane çikolata ver dedim. Çikolatanın parasını da hemen ödedim. Sana vakit namazına da ara sıra git dediğim gün yine bakkal amcaya uğradım. Ona birkaç çikolata parası bıraktım. Bundan sonra oğlum ne zaman camiye gelirse her seferinde ona mutlaka çikolata ver diye tembihledim.
    Annem bunlara anlatınca ben hem şaşırmış hem sevinmiştim. Bir öğretmen olarak, Anadolu insanının camiyi sevdirme modelini görmek, bana çok güzel bir yöntem öğretmişti."
    * * * * * * *
    Bu konuyu bir arkadaşımla konuştuğumda bana mahallesinde ki caminin imamından bahsetti. "Bizim caminin imamının da bir dolabı var. Dolap'ta sadece çikolata ve şeker var. Camiye gelen çocuklara sürekli bir şeyler veriyor dedi.

    Bunu duymak beni elbette sevindirdi. Ancak arkadaşıma "Sende fırsat buldukça, imkanın oldukça o dolaba bir paket çikolata yada şeker ver!" dedim. Hiç aklıma gelmemişti dedi.

    Camiyi çocuklara sevdirmek sadece din görevlisinin görevi değil ki!

    ALINTIDIR...
#06.07.2009 11:38 0 0 0
#06.07.2009 07:30 0 0 0
  • Evet kardeşlerim.Hem Osmanlı'da hem de Şeriat'a göre işçi ve işverenin hakkının nasıl korunduğunu öğrenmiş olduk...
#06.07.2009 04:38 0 0 0
  • [1] Mecelle, md. 422; Ali Haydar, Dürer-ül Hükkâm Şerhu Mecellet'il-Ahkâm, 1/692 vd.
    [2] Miras, Kâmil, Tecrîd-i Sarih Tercümesi, Ankara 1974, c. 7, sh. 27.
    [3] Tunçomağ, Kenan, İş Hukuku, İstanbul 1981, sh. 3 vd.
    [4] Mecelle, md. 422; Tunçomağ, 3-5.
    [5] Bkz: Ali Haydar, Dürre, 1/675 vd.; Mecelle, md. 495; TBK. md. 313/1; Eş-Şerif, Şeref bin Ali, İslamda İş ve Ücret Hukuku (Terc. Keskin, Mehmet), İstanbul 1986, sh. 51-53.
    [6] Nafaka için bkz: İbn-i Abidin, Muhammed Emin, Redd'ül-Muhtar, Mısır 1967, c. 3, sh. 612-639.
    [7] Ali Haydar, Dürer'ül-Hükkâm, 1/827 (Mecelle'nin 495. madde şerhi).
    [8] Mecelle, md. 495; Ali Haydar, Dürer, 1/816-827.
    [9] Kalkaşandî, Ahmed, Subh'ül-A'şâ, c. 2, sh. 329-331; Ali Haydar, Dürer, 1/826 vd.
    [10] İhtisâb Kanunnâmesi, Topkapı, R.1935, vrk. 99 vd.; Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, c. II, Bursa, İstanbul ve Edirne İhtisâb Kanunnâmeleri. Buradaki Kanunnâmeler incelenirse, konuyla ilgili çok önemli hükümlerin yer aldığı görülür ve Osmanlı Devletinin nasıl İslâm Hukukunun hükümlerini tatbik eylediği de daha rahat anlaşılır. Tatbikat hükümleri olmaları açısından bizim için önem arzetmektedir.
    [11] El-Mevsûat'ül-Fıkhiyye, Kuvevt 1985, C. l, sh. 289-290.
    [12] İbn-i Abidin, Redd'ül-Muhtar, 6/70; El-Mevsûat'ül-Fık-hiyye, 1/289-290; Kad*ri Paşa, Muhammed, Mürşid'ül-Hayran (Terc. Akgündüz, Ahmet), md. 589 vd.
    [13] İbn-i Abidin, Redd'ül-Muhtar, 6/70.
    [14] İbn-i Abidin, Redd'ül-Muhtar, 1/555-556.
    [15] El-Heytemi, İbn-i Hacer, Tuhfet'ül-Muhtac, C.2, sh. 406.
    [16] İbn-i Nüceym, Zeynüddin, El-Bahr'ür-Redd'ül-Muhtar, 2/154, 6/70; İbn'ü-*Hümam, Feth'ul-Kadir, 1/417.
    [17] El-Heytemî, Tuhfet'ül-Muhtac, 2/406; Elmalı, Hak Dini, 4970.
    [18] El-Heytemî, Tuhfet-ül-Muhtac, 6/145; Remeli, Ahmed, Nihâyet'ül-Muhtac, Kahire 1967, C.5, sh. 282.
    [19] El-Heytemî, 2/406, 6/145; Remeli, 5/282-283.
    [20] Damad, Mecma'ül-Enhür, 1/169-170, 11/393-394.
    [21] Süleymaniye Kütüphanesi, Reşit Efendi, No: 1036, Vrk: 60-61.
    [22] El-Cezîrî, Abdurrahman, Kitâb'ül-Fıkh Alel-Mezâhib'il-Erba'a, C. l, sh. 483.
    [23] Âbî, Cevâhir'ül-İklîl, Mısır 1974, 1/91-93.
    [24] Cezîrî, 1/485-487.
    [25] İbn-i Âbidin, Redd'ül-Muhtâr, 1/381; Cezîrî, 1/487 .
    [26] Cezîrî, 1/491.
    [27] İbn-i Âbidin, Redd'ül-Muhtâr, 11/62 vd.; 74; İbn-i Nüceym, El-Bahr'ür-Râik, 11 /85-86.
    [28] Eş-Şerif, 378-379.
    [29] Remeli, 5/282-283; El-Heytemî, 6/145-146.
    [30] Kur'an, Nebe' Suresi, Ayet, 8.
    [31] Krş: Tunçomağ, 1/286 vd.
    [32] Remeli, 5/282-283; El-Heytemî,6/145-146.
    [33] Bkz. Milli Tetebbu'lar Mecmuası, Tevkiî Abdurrahman Paşa Kanunnâmesi .
    [34] 27 Cemâziyelâhir 1265 tarihli İrâde, Takvim-i Vakâyi, 1. Tertip, No: 406, sh. 2.
    [35] Remeli, 5/282-283; El-Heytemi, 6/145-146.
    [36] Remeli, 5/282-283.
    [37] Eş-Şerif, 382-384.
    [38] Eş-Şerif, 384-385; Mecelle, md. 189; Ali Haydar, 1/297-302.
    [39] Tunçomağ, İş Hukuku, 1/266.
    [40] Tunçomağ, İş Hukuku, 1/267-282.
    [41] İş Kanunu, md. 64; Tunçomağ, İş Hukuku, 1/283-286.
    [42] Tunçomağ, İş Hukuk, 1/289-292.
    [43] Tunçomağ, İş Hukuk, 1/293-301.
    [44] Danıştay, 8. Daire, 2.3.1976, Türk-İş, E. 1975/1993-K. 1976/672.
    [45] Özay, İlhan, Devlet-İdarî Repm ve Yargısal Korunma, İstanbul 1986, sh. 29-37.


    Alıntıdır..
#06.07.2009 04:37 0 0 0
  • III- GÜNÜMÜZ HUKUKUNDA İŞÇİNİN ÇALIŞMA SÜRESİ-İSTİRAHAT-TATİL VE İBADET HAKKI

    Konuyla ilgili hükümlerin ayrıntılarına girecek değiliz. Bi*zim üzerinde asıl duracağımız konu, işçinin ve de memurun iba*det hakkı olacaktır. Önce diğer hükümleri özetleyelim:

    1- Çalışma Süresi ve İşçinin İş Süresi Açısından Korunması
    Günümüz iş hukuku mevzuatı, işçinin çalışma süresini açık*ça belirtmiş ve işçiyi üç yönden korumuştur: Evvela, günlük ve haftalık iş süresine bir sınır çizmiştir. İkinci olarak, günlük iş süresi içinde ara dinlenme zamanını belirtmiştir. Üçüncü ola*rak da, pazar, millî ve dinî bayramlar ve genel tatil günlerinde çalışmayı tamamen veya kısmen yasaklamıştır[39]. Bunları özet*leyelim:'

    Birincisi: Günümüz iş hukuku mevzuatına göre, haftalık fiilî iş süresi en fazla 48 saattir. Günlük iş süresi ise, Cumartesi çalışılıyorsa sekiz saattir; çalışılmıyorsa dokuz saat 36 dakika*dır. Bu süreler, iktisadî sebepler, mecburî haller ve olağanüstü durumlarda uzatılabilir[40].

    İkincisi: Ara dinlenme yönünden işçinin korunması me*selesidir. İş Kanunumuz, 4 saat veya daha kısa süreli işlerde 15 dakika; 4 saatten çok 8 saatten az işlerde yarım saat ve da*ha uzun süreli işlerde ise bir saat ara dinlenme süresi tanımış*tır. Önemli bir husus, ara dinlenme süresinin iş süresinden sa*yılmamasıdır. Eski hukukumuzda ise, sayılacağı görüşü tercih edilmiştir. Sigara molası ve çay molası bu sürelere dahil değil*dir[41]. Gece dinlenmesi de, işçiyi süre yönünden koruyan hü*kümler arasında yer alır.

    Üçüncüsü; İşçinin tatil hakkıdır. Bunun başında hafta sonu tatili gelir. Hafta sonu tatili, belli şartlarla haftada bir gündür. İş*çi ücretini alabilmektedir. Haftada altı gün çalışan işçinin, 24 saat dinlenme hakkı vardır. Millî ve dinî bayramlar da, işçinin mecburî dinlenme günleridir[42].
    Günümüzde işverenin işçiyi gözetme borcunun bir neti*cesi olarak kabul edilen yıllık ücretli izin de söz konusudur. 12 günden başlayarak 24 güne kadar çıkan bu süre içinde; işçi üc*retini alacaktır. Ücretin ödenmesi, işverenin görevleri arasın*dadır. Bazı gelişmiş ülkelerde bu görev, sosyal sigorta ve ben*zeri güvenlik kuruluşlarına kısmen de olsa devredilmeye baş*lanmıştır[43].

    2- İşçi ve Memurun İbadet Hakkı
    Şurası acı bir gerçektir ki, işçinin sigara ve çay molasını dahi göz önüne alan ve en ince ayrıntılarına kadar tetkik eden iş hukuku mevzuatımız ve doktrin, müslüman Türk işçisinin en kudsî hakkı olan ibadet hakkı hususunda bir kelime dahi sar*f etmemiştir. Kanaatimize göre bunun iki sebebi vardır. Birinci*si, iş hukuku mevzuatımızın ve doktrinin sıkı sıkıya Batı'daki iş hukuku mevzuatından ve doktrininden etkilenmiş olmasıdır. Hıristiyanlarda günlük ibadet söz konusu olmadığı için, Batı'da böyle bir problem yoktur. Batı'daki eserleri aynen takip eden doktrinimizin de onlar gibi hareket etmesi acı bir gerçektir. İkin*cisi, ibadet hakkı ile lâiklik prensibinin birbirine karıştırılması*dır. Halbuki devletimizin en yetkili ağızlarınca ifade edildiği gi*bi, lâiklik dinsizlik demek değildir. Şimdi de nazarî ve tatbikî açıdan işçi ve memurun ibadet hakkını araştıralım:

    Anayasamızın 24. maddesi, ibadet hakkının teminatıdır. Ay*nen şöyle demektedir: "Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. 14. madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir. Kimse, ibadete, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlarinden dolayı kınânamaz ve suçlanamaz."

    Şunu önemle ifade edelim ki, ibadet hakkının kullanılması, yine işçi ve memurun inançları doğrultusunda olacaktır. Yani müslüman bir işçi veya memur, farz namazlarını kılmaktan ve Cuma namazına gitmekten, İslâm Dininin kabul ettiği gerekçe*ler bulunmadan alıkonulamayacaktır. Meselâ, karakol ve ben*zeri güvenlik yerlerindeki görevliler ile camiye gittiği takdirde yaptığı iş tamamen fesada uğrayacak olan işçi ve memurlar, Cuma namazına ve cemaatle namaza gidemiyeceklerdir. Farz namazların iş yerinde kılınması, ibadet hakkının özünü teşkil eder ve bunun engellenmesi, Anayasamızın 24. maddesine ay*kırıdır. Bazı kimselerin ibadet hakkın ı suiistimal ettiği ve ibadet hakkından, yanlış olarak, camiye gidip sünnetleriyle ve cema*atle beraber namazlarını kılmayı anladığı görülmektedir. Cema*atle işçi ve memurun namaz kılabilmesinin dinî şartı, işyerinde kılmakla süre açısından bir fark bulunmamasıdır. İşyerindekin*den daha çok zaman alacaksa, cemaate gidilemeyecektir. Cu*ma namazı bunun istisnasını teşkil eder.

    Uygulamada ve doktrinde konu ile ilgili enteresan tartış*malar mevcuttur. Mesela, Kara Yolları Genel Müdürlüğü,Cu*ma namazının İslâm dininde çok büyük bir değeri bulunduğu ve erkeklere farz bir ibadet olduğu, mutlaka zamanında ve ce*maatle kılınması gerektiğini nazara alarak, ibadet hürriyetine saygının lâiklik ilkesine de saygı olduğunu belirterek sosyal bir ihtiyacı karşılamak üzere mescit açmış ve Yol-İş Federasyonu ile akdedilen Toplu İş Sözleşmesinin 104. maddesinde"Cuma günlerine ait mesai saatlerini" namaz saatine göre ayarlamış*tır. İdarî dava konusu olan bu düzenleme, Danıştay tarafından gayet sathî gerekçelerle iptal edilmiştir. Danıştay, % 99'u müs*lüman olan bir ülkede, "cuma günlerine ait çalışma saatlerinin, Cuma namazını yerine getirebilmek gayesiyle değiştirilmesin*de kamu yararı olmadığına ve bu işlemin lâiklik prensibine ve dolayısıyla Anayasa'ya aykırı olması sebebiyle iptaline karar ver*miştir[44].
    Danıştayın bu kararı doktrinde tepkiyle karşılanmıştır ve gerekçesi yerinde görülmemiştir[45].

    Sonuç olarak, ibadet hakkının özellikle günümüzde kul*lanılması hususunda, hem hak sahiplerine ve hem de devlete bazı görevler düşmektedir. Devlete düşen en önemli görev, iba*det hakkına sadece nazariyatta değil icraatında da saygı gös*termesidir. Hak sahibi işçi ve memurlara düşen görev ise, iba*det hakkını suiistimal etmemeleridir.
#06.07.2009 04:36 0 0 0
  • 4- İşçinin Ta'til Hakkı
    İşçinin tatil hakkı başlığı altında hafta tatili, hastalık izni ve yıllık izni ayrı ayrı mütalaa edilmelidir. Sırasıyla görelim: Daha önce de belirttiğimiz gibi, İslam Hukukunda genel kâide, işçinin ücreti, emeği karşılığında hak etmesidir. İşçi, iş*verenin kendisine verdiği işi yapmadıkça ücreti hak edemez. An*cak bu kâideye ters düşen tatiller ve tatil esnasında işçinin üc*ret alması meselesi nasıl izah edilmiştir?

    Haftalık İzin: İslâm hukukçuları, cuma gününü, âdeti esas alarak hafta tatili olarak kabul etmişler ve işçinin cuma günü çalışmasa da ücrete hak kazanacağını yukarda zikredilen kâi*denin bir istisnası olarak kabul etmişlerdir. Yani cuma günü, hafta tatili yapmak âdet değilse, cuma günü de çalışılacaktır. Özellikle Hanefi hukukçular açısından bunda bir sakınca yok*tur. Ancak cuma günü hafta tatili yapmak bir âdet ise, artık ça*lışılmayacaktır. Bu hususda Mecelle'nin "Âdet muhakkemdir" ve "Örfen ma'rûf olan şey meşrût gibidir" kâideleri esas kabul edilecektir. Bu kâidelere göre, devletin bunu resmî bir düzenleme haline getirmesi de mümkündür[32]. Osmanlı Devleti'nde bunun resmî bir hale getirildiğini ve perşembe günü öğleden sonra ile cuma gününün resmî tatil olarak kabul edildiğini gö*rüyoruz. Osmanlı Teşkilât Kanunnamelerinde hususî olarak "Kanun-ı Pencşenbe" kısmı bulunduğu gibi[33]. Cuma gününün resmî tatil olduğunu belirten hususi iradeler de sâdır olmuştur: "Cuma günleri gerek mesâlihinden dolayı ve gerek ziyaret ni*yetiyle me'mûrîn hânelerine gidilmek, hasbel-insaf câiz tutul*mamak iktiza edeceğinden bundan bahs lâzım gelmeyip erbâb-ı mesâlihin dahi cuma'dan gayrı herhangi bir günde olur ise ol*sun me'muriyet mahallerine gelmeleri umûr-ı tabiiyyeden"dir[34].
    Diğer dinlere mensup insanlar için de, kendi dinî tatil gün*leri hafta tatili olarak kabul edilmiştir. Her din sahibi, kendi inanç ve örflerine göre hafta tatili yapabilecektir. Yahudiler cumar*tesi günü, Hıristiyanlar ise pazar günü tatil yapabileceklerdir[35].

    Bayram Tatili: Dinî bayram günleri de tıpkı cuma günle*ri gibi tatil günleridir. Kurban ve Ramazan bayramı tatilleri müs*lümanlar için söz konusu olduğu gibi, Noel tatili de Hıristiyan- lar için söz konusudur. Ancak gayr-ı müslimlerin günlerce de*vam eden bazı bayramları, ücretli izne tabi değildir ve ancak ücretsiz izin mümkündür. Bu da tarafların rızasına bağlıdır [36].
    Hastalık İzni: İslâm hukukçuları, hastalıktan dolayı çalı*şamayan işçinin, çalışamadığı günler için işverenden ücret ta*Iep edip edemeyeceği hususunda görüş ayrılığı içindedirler. "Menfaat yani çalışma ve emek olmadan, ücret söz konusu olamaz" kâidesine göre hareket eden hukukçuların çoğunlu*ğu, işçi çalışamadığı günleri telâfi etmek mecburiyetinde olma*dığı gibi, işverenin de, hastalık süresinin ücretini vermekle mü*kellef tutulamayacağı kanaatindedirler. Bunlar, hastalanarak ça*lışmayı bırakan işçinin, ücreti hak edemeyeceğini belirtmekte*dirler[37]. Modern hukuk sistemleri, önceleri hastalık günlerinin ücretini tam olarak işverene ödetirken, şu anda çoğunluk sos*yal sigorta ve benzeri müesseselere devrederek, bu gizli adale*ti keşfetmişlerdir. İslâm hukukunda da ücreti ödenmeyen işçi, kendi haline terk edilmemiştir. Nafaka müessesesi ve beytülmal yani devletin yardımıyla bu açık kapatılmıştır.

    Yıllık İzin: Ücretsiz yıllık izin konusunda, eski hukukumuz*da engelleyici bir hüküm yoktur. Ancak ücretli yıllık izin mese*lesi, fıkıh kitaplarında mevzu bahs bile edilememiştir. Zira üc*retli yıllık izin anlayışı, İslam hukukunun kabul ettiği "belli bir menfaat karşılığında belli bir ivaz" esasına zıttır. Ancak şart te*orisini bütün kapsamıyla müsbet olarak kabul eden Hanbeli hu*kukçular, böyle bir şartı kabul edebilirler. Fakat biz araştırmala*rımızda böyle bir hükme rastlayamadık. Mecelle'ye göre, taraf*lardan sadece birine yararlı olan şartlar fâsid şartlardır[38]. Yani tamamen tarafların rızasına dayanan bir iş mukavelesinde bile, böyle bir şartın veya. hükmün bulunması tartışmalıdır ve meş*rûiyeti şüphelidir. İslâm hukukunda konuyla ilgili hükümleri özetledikten son*ra şimdi de günümüz hukukundaki duruma bir göz atalım.
#06.07.2009 04:35 0 0 0
  • 3- İşçinin İstirâhat Hakkı

    İşçi, her hukuk sisteminde olduğu gibi, İslam Hukukunda da dinlenme hakkına sahiptir. Ancak çalışmayı taahhüt ettiği bir süre içinde dinlenme hakkını kullanırken, başkasının hak*kına da tecavüz etmeyecektir. Hz. Peygamber'in "Nefsinin sende hakkı vardır, ailenin de sende hakkı vardır" buyurması bu ha*kikata işârettir. Nitekim İbn-i Hacer el-Askelânî, nefsin bu hak*kını yeme, içme ve dinlenme gibi haklâr diye açıklamaktadır[28].
    İşçinin dinlenme ve istirahat hakkına gelince, bu hususda şunları tesbit edebildik:

    İşçinin ara dinlenme hakları mevcuttur. Bunların başında namaz kılma için verilen müsaade gelmektedir. Gerçekten ka*savetli, ezici, sıkıntılı ve boğucu olan dünyevî işlerden ancak namazın penceresiyle nefes alınabilir. Namaz dışındaki dinlenme ve ara vermeler ise şunlardır: Namaz için işçi abdest hazırlığı yapabilir. Yemeğini yiyebilir. Yani öğle veya bir başka öğün için belli bir süre izinli sayılır. Tuvalet ve benzeri tabıi ihtiyaçlar için de aynı şey söz konusudur. Bu sayılan işler için harcanan za*mandan dolayı, ücret indirimi yapılamaz. Hattâ işi bırakmadı*ğı ve ibadetini yerine getirmediği için günahkâr olur ve namaz saatinde namaz kılmayıp çalışsa, kendisine bu çalışmadan do* layı ücret ödenmez. Burada şu konuya da açıklık getirmek la*zımdır; işçi yiyeceği şeyleri satın alabilmek için belli bir zaman harcayabilir ve alışverişe çıkabilir mi? Eğer işe başlamadan ön*ce yiyeceğini hazırlaması veya kendi adına karşılıksız olarak baş*kasının alışveriş yapması mümkün ise, kendisine bu müsaade verilmeyecektir. Ancak bunlar mümkün değilse, yiyeceğini kendisi alabilecektir. İş süresi içinde evinin ihtiyaçlarını te'min için alışverişe çıkması ise câiz görülmemiştir[29].

    Güneşin batışından doğuşuna kadar geçen süre olarak tarif edilen gece ise, İslam hukukunda fıtrî bir dinlenme zamanıdır. Gece çalışması, tamamen tarafların rızalarına bağlıdır. Zaten Kur'an-ı Kerim'de "Geceyi dinlenmeniz için bir istirahat zama*nı ve elbise olarak yaratmadık mı?" buyurulmaktadır[30]. Yine Kur'ân, gündüzü maişet yani geçim için çalışma zamanı ola*rak vasıflandırmaktadır. O halde eski hukukumuzda gece din*lenmesi tabıi bir hak olarak kabul edilmektedir[31].
#06.07.2009 04:34 0 0 0
  • C) Namazların Birleştirilerek Kılınması (Cem'-i Salâteyn) Veya Kazâya Bırakılması

    Eski hukukumuzda işçinin ibâdet hakkını yakından ilgilen*diren iki konu daha vardır: Namazların birleştirilerek kılınması veya kazâya bırakılması. Şimdi de bunlar hakkında özet bilgi*ler verelim:

    a) Namazların Birleştirilmesi (Cem'-i Salâteyn): Müslüman bir şahsın, meşrû' özürler sebebiyle namazıyla ikindi na*mâzını veya akşam namazıyla yatsı namazını birleştirerek kıl*masına cem'-i salâteyn denmektedir. Eğer öğle namazı vaktinde ikindi ve akşam namazı vaktinde yatsı namazı birleştirilerek kı*lınacak olursa, buna cem'-i takdîm; tersi vâki' ise buna da cem'-i te'hîr adı verilmektedir[22]. Acaba bu imkândan işçi de yarar*lanabilecek midir? Bu sorunun cevâbı için çeşitli mezheblerde*ki fıkhî durumu kısaca gözden geçirelim, sonra da müslüman Türklerin genellikle resmî mezheb olarak kabul ettiği Hanefî mezhebi açısından konuyu tahlil edelim:

    Mâlikî mezhebine göre, cem'-i salâteynin sebepleri, se*fer yani yolculuk, hastalık (ishâl ve benzeri gibi), özellikle ayın sonlarındaki zifiri karanlık gecelerde yolun çamurlu olması ve bir de Arefe ve Müzdelife deki durum olmak üzere dört tanedir. Bunların arasında işçinin durumu söz konusu değildir. Ayrıca Mâlikîler, genellikle cem'-i takdimi câiz görmektedirler[23].
    Şafiîlere göre, Sefer sebebiyle hem cem'-i takdim ve hem de cem'-i te'hîr câizdir. Cem'-i takdimin ba'zı şartları vardır. Şid*detli yağmur ise, sadece cem'-i takdim için meşrû' bir sebeb teşkil eder. Şiddetli kar ve buz da yağmur gibidir. Ancak şid*detli karanlık, korku ve hastalık gibi hâller, cem'-i salâteyn için haklı sebep teşkil etmez. Tercih edilen görüş budur. Bu arada işçinin durumu da, cem'-i salâteyn için meşr'û bir sebeb adde*dilmez[24].
    Bu konuda en müsâmahalı davranan hukukçular, Han*belilerdir. Bu hukukçulara göre, yolcular, namazı birleştirme*diği takdirde meşakkat çekecek olan hastalar, emzikli kadın*lar, sidiğini tutamayan şahıslar, her namaz için abdest almak*tan veya teyemmüm etmekten âciz olan düşkünler, yer altın*da yaşayan yahut çalışanlarla,körler gibi vakti bilmekten âciz olanlar, kısaca canından, malından ve ırzından dolayı korku içinde bulunanlar ve de namazı birleştirerek kılmadığı takdir*de, geçimine zarar gelmesinden korkanlar, öğle namazı ile ikindi namazını veya akşam ile yatsıyı, cem'-i takdim yahud cem'-i te'hîr şeklinde birleştirerek kılabileceklerdir. Hanbelilerin bu gö*rüşünde, işlerini terk etmeleri imkânsız gibi görünen işçiler açı*sından büyük kolaylıklar mevcuttur. Ancak Hanbelilere göre cem'-i salâteynin ba'zı şartları vardır: Cem'-i takdim yapacak olanlar, birinci namazın iftitâh tekbirinde birleştirmeye niyet ede*cekler; iki namaz arasını bir farz namaz kılacak kadar gerekli olan zamandan fazla açmayacaklar, arada nâfile ve sünnet na*maz kılmayacaklar; meşrû sebeb ikinci namaz bitinceye kadar devam edecektir. Cem'-i te'hir yapanlar ise, birinci namazın vak*tinde birleştirmeye niyet edecekler ve meşrû sebeb ikinci na*mazın vakti girinceye kadar mevcut olacaktır.

    Hanefi hukukçularına göre ise, hac ibâdetini yaparken Arefe'deki öğle ile ikindinin ve Müzdelife'deki akşam ile yatsı*nın birleştirilerek kılınması dışında, cem'-i salâteyn câiz değil*dir. Ancak Hanefi hukukçuları, günümüzde işçi ve memurları yakından ilgilendiren önemli bir fetvâ vermişlerdir. O da, zarû*ret anında diğer mezheblerden birini, o mezheblerin öngördü*ğü şartlara uyarak taklîd etmektir. Bütün meşrû' yolları dene*mesine rağmen namazını kılamayacağını anlayan işçi, yukar*ıdaki izahlardan anlaşıldığına göre, sadece Hanbeli mezhebini taklîd ederek, öğle ile ikindiyi veya akşam ile yatsıyı birleştire*rek kılabilecektir. Bu yola başvurabilmesi için başka meşrû' yo*lun kalmaması ve işçinin işinden olma ile karşı, karşıya bulun*ması şarttır. Hanbelilere göre, namazların birleştirilmesinin şart*larını da yerine getirecektir. Bu sebeble bunları kısmen ayrıntılı olarak zikrettik. Diğer mezheblere göre, zaten câiz değildir. Ba'zı Hanefi hukukçuları, zarûret hâli dışında da taklîdin câiz oldu*ğunu zikretmişlerdir[25].

    b) Şimdi de kazâ meselesini kısaca özetleyelim: Namazların vaktinde kılınamadığından kazâya bırakılma*sını gerektiren hâller, çeşitli mezheblere göre, yine çeşitlilik ar*z etmektedir. Ancak bunları, namazların birleştirilmesi için meşrû' sebep teşkîl eden hâller olarak özetleyebiliriz. Bu genellemeye göre, Hanbeliler dışında, işçilerin işlerinden dolayı, namazı ka*zaya bırakmalarını câiz gören İslâm hukukçusu mevcut değil*dir. Hanbelilere göre de yine, namazları birleştirerek kılmakda mümkün olmadığı takdirde, namaz kazâya bırakılabilecektir[26]. Ha*nefi mezhebindeki hükümleri daha tafsilatlı olarak görelim:
    Namazın kazâya bırakılmasına meşrû' sebeb teşkil eden hâllere misâl olarak, Hanefi hukukçuları, düşman korkusu, ebe için çocuğun ölüm tehlikesi, uyku, unutma ve vakit konusun*daki aldanmayı zikretmişlerdir. Maişet için çalışma, bunlar ara*sında yer almamaktadır. Ancak kazâya kalan namazların edâ*sı, ailenin geçimini te'min için çalışma ve bir kısım hukukçula*ra göre ihtiyâçları te'min etme amacıyla te'hîr edilebilir. O hal*de işçinin durumu, namazların kazâya bırakılması için değil, sa*dece kazâya bırakılan namazların edâsının te'hiri için meşrû' se*beb teşkil etmektedir. Diğer hukukçular da aynı kanaattedir*ler[27].
#06.07.2009 04:04 0 0 0
  • B) Diğer Mezheplerin Görüşleri Ve Osmanlı Tatbikatı

    Netice İşçinin ibâdet hakkı konusunda ayrıntılı hükümler serd e*den Şafiî hukukçularının görüşlerini tafsilatlı olârak, diğerlerini ise özetleyerek verelim :
    Şafiî hukukçular, icare akdinin süresi konusunu inceler*ken bu konuya da değinmekte ve meseleyi şöyle tahlil etmek*tedirler: Farz namazların edası için geçen zaman, iş süresinden istisna edilmiştir. Yani farz namazları, işçi, ya işyerinde edâ eder veya aynı süre içinde yetiştirebilecek kadar yakın ise, camiye gider. Aynı süre içinde yetiştiremiyecek kadar uzak ise, işye*rinde kılması gerekir. Farz namazlarını eda etmenin içine, ab*dest alma, tuvalete gitme ve farzlardan önce yahut sonra kılı*nan sünnet namazların edası dahildir. Bütün bunlar, ihtiyaç du*yulan zamanın en asgarisinde yapılmaya gayret edilmelidir. Ça*lışma hali, cemaatle namazın terki için de meşru bir özür ola*rak kabul edilmektedir. Ancak işyerinde namaz kılmak ile ca*mide cemaatle kılmak aynı zamanı alıyorsa, farz namazlar ce*maatle de kılınabilir. İşçi ve memura, bir vakit namaz için bir defa namaz kılma imkânı verilir. Yani bir işçi namazını kıldık*tan sonra abdestsiz olduğunun farkına varırsa, namazını iade etmek hakkına sahiptir. Ancak, bu ikinci namazda geçen süre nisbetinde ücretinden tenkis yapılır. Kısaca namaz kılmamak üzere yapılan iş akitleri bile geçerlidir, fakat söz konusu şarta itibar edilmeyecektir [18].

    Cuma namazı konusunda ise, Şafi'î mezhebinde de iki gö*rüş mevcuttur: Birincisi, "işçi ve memurun (ecîr-i hassın), cuma namazına gitmemesi için iş akdi haklı bir sebep teşkil eder ve bu durum şer`î bir özür kabul edilir" şeklindeki görüşdür. Bu hu*kukçular konuyu, cemaatle namaza kıyaslamışlardır. Ayrıca iş*yerinde namaz kılmakla camide cumayı kılmak aynı zamanı alı*yorsa, mutlaka cumaya gidilmesi gerektiğini bunlar da kabul etmektedirler. İkinci görüş ise, "cumaya gidilmesi sebebiyle yapılan işin fesada ma'ruz kalmasından korkulmadıkça, cuma na*mazına gidilmelidir şeklindedir". Bu hukukçular, konuyu aydın*latmak için fırın işçisini misal vermektedirler. Eğer fırın işçisi cu*maya gittiği takdirde, ekmeğin tamamen telef olacağını kesin olarak biliyorsa, cumaya gidemeyecektir. Eğer telef olmayacağından emin ise, cumaya gidebilecektir. Ancak bazı hukukçu*lar, fırın sahibinin kendisini cumaya gitmemek üzere zorlama*sını, cumayı terk için meşru' özür olarak kabul etmişlerdir. İn*şaat işçisi ve diğer işçiler de tıpkı fırın işçisi gibidirler. Ölçü, işin küllî bir zarara ma'ruz kalıp kalmayacağı hususundadır. Güvenlik görevlileri, sağlık hizmetleri ve benzeri riskli işlerde çalışanlar, bu konuya dikkat etmelidirler. Mescid çok yakınsa ve imamın fazla uzatmayacağı biliniyorsa, zaten cumaya gitmek için hiç*bir engel söz konusu değildir. Tıpkı farz namazı kılıyor gibi cu*maya da gidilebilecektir[19].

    Bayram namazlarının tıpkı cuma namazı gibi olduğunu ve orucun ise, farz namazlar gibi iş akdince engellenemeyeceğini burada belirtelim.
    Osmanlı tatbikatına gelince; Osmanlı Devleti, İslâm Huku*kunu hukuk sistemi olarak kabul eden bir İslâm devletidir. Bu sebeple yukarıda zikredilen hükümler, Osmanlı Devleti için de geçerlidir. Osmanlı Devletinin gayr-ı resmî ve hatta resmî hu*kuk kodu olarak kabul edilen Dürer ve Mülteka metinleriy*le bunların şerhlerinde,cuma namazı için sayılan meşru özür*ler arasında icare akdi sayılmamış ve tatbikatta zaten cuma nama**zına mani olunmamıştır[20].
    Osmanlı hukukunun önemli simalarından olan Çivizade, kendisine sorulan bir soruya cevap ola*rak verdiği bir fetvada, Saray-ı Âmire'de çalışan hizmetlilerin cuma namazına gitmeleri gerektiğini ve Yeniçeri Ağası ve Özengi Ağası gibi âmirlerin cumaya gelişinin bile Cuma namazı için bazı hukukçular tarafından aranan izn-i âm manasına gel*diğini ve bu sebeple Saray hizmetlilerinin cumadan alıkonu*lamayacağını haklı olarak belirtmektedir[21].
    Diğer İslam hukukçularının görüşleri de bunlardan farklı değildir. Bu sebeple meseleyi şöyle özetleyebiliriz:

    İşçi ve memur, işverenin izni olsa da olmasa da farz na*mazlarını işyerinde veya cami yakınsa ve süre açısından fark etmeyecekse camide cemaatle kılabilir. Farzlarla beraber kılı*nan sünnet namazlarını çoğunluğun görüşüne göre kılabilecek*tir. Diğer nafile namazları ise kılamayacaktır. Cuma namazı me*selesinde, tercih edilen görüşe göre, bir günlük mesainin dörtte birini geçecek kadar zaman alacaksa, cuma namazına gidecek, ancak harcanan süre nisbetinde ücreti kesilebilecek*tir. Mesai zamanının dörtte birinden az ise, hem cuma namazı*na gidecek hem de ücretinden kesilme yapılamayacaktır. Bu*nun da bir istisnası vardır. O da, kamu güvenliğini teminle gö*revli olan işçi ve memurlar ile, cumaya gittiği takdirde yaptığı işi tamamen fesada ma'ruz kalacak işçi ve memurların cumaya gidemeyeceğidir.
#06.07.2009 04:03 0 0 0
  • 2- İşçinin İbâdet Hakkı
    Eski hukukumuzda işçinin ibâdet hakkı ile istirahat ve tatil hakkı arasında yakın ilişki bulunduğundan, önce ibâdet hakkı üzerinde duracağız.
    Önce şunu belirtelim; işçi ve memurun yani eski tabirle ecîr-i hassın, akitle belirlenen süre içinde, işvereni dışında baş*ka bir kimse lehine çalışması asla câiz değildir. Ancak bu, işçi ve memurun, kendisine farz olan namaz ve oruç gibi ibadetle*rini, işverenin iznini almadan ifa etmesine de mani değildir[11]. Şimdi bu konuda biraz daha ayrıntıya girelim:

    A) Hanefi Mezhebinde Durum
    Müslüman Türk Devletlerinin resmî mezhep olarak kabul ettiği Hanefi mezhebine göre, konu ile ilgili hükümler şunlardır: Çalışma süresi içinde işçi ve memurun (ecîr-i hassın), sa*dece işvereni için çalışması ve başka bir şeyle meşgul olmama*sı gerekir. Bunun bazı istisnaları mevcuttur:
    Birincisi; farz namazlardır. İşveren, işçisinin farz namazla*rını kılmasına mani olamaz. Namazları kılmayı işden kaytarmaya vesile yapmamak şartıyla, her müslüman işçi farz namazını kı*labilir. Farz namazların vakti, çalışma süresinin istisnâsını teşkil eder. Hatta namaz kılmamak ve namaz süresini de çalışarak geçirmek şartıyla yapılan icare akdinin sahih, ancak söz konusu şartın geçersiz olduğu açıkça belirtilmiştir. Mecelle'nin benzeri bir çalışma olan Kadri Paşa'nın Mürşid'ül-Hayran isimli İslam Eşya ve Borçlar Hukuku Kodu da aynı hükmü kanunlaştırmış*tır[12]. Farz orucun da namaz hükmünde olduğu burada belir*tilmelidir: İşveren, işçi veya memurunun farz orucuna ve na*mazına mani olamaz. Cemaatle kılma meselesini biraz sonra göreceğiz.
    İkincisi; farz olmayan namazlardır. Bunlar da iki kısımdır.

    Birincisi, farz namazlara bağlı olarak kılınan sünnet namazlar*dır. Bunlara râtibe de denir. Bir kısım Hanefi hukukçuları, işçi ve memurun bunları da kılabileceğini belirtmektedirler. Ancak Kadri Paşa, bu görüşü tercih etmemiştir. İkincisi ise, nâfile namazlardır. Bütün Hanefi hukukçuları, işçi ve memurun, çalış*ma süresi içinde nâfile namaz kılamayacağını ittifakla , belirtmektedirler[13].
    Bu arada farz namazların cemaatle kılınması ve camiye gidilmesi meselesi de tetkik edilmelidir. Hanefi fıkıh kitapların*da bu konu açıkça tetkik edilmemiştir. Buna sebep, herhalde cemaate gitmenin, işverenin iznine bağlı olmasındandır. Zira tercih edilen görüşe göre, cemaatle namaz kılmak müekked sünnettir. Rüzgar, şiddetli karanlık, yağmur, zâlim korkusu, ala*caklının kötü niyeti, fıkıh mütalaası ve benzeri şeyler cemaate mani olabildiğine ve cemaatle namaz kılmamak için haklı se*bepler olarak kabul edildiklerine göre, icare akdi de mani ola*caktır[14]. Bu konuda geniş hükümler serd eden Şafii hukukçu*ları, açıkça şunu beyan etmekte ve cemaatle namazın işçiye vâ*cib olmamasının gerekçesini şöyle açıklamaktadırlar: İşverenin, işçisine cemaatle namaz kılmak ve camiye gitmek üzere im*kân tanıması şart değildir. Özellikle imamın uzattığı namazlar*da bu söz konusudur. Cemaatle namaz kılma ve camiye gitme, tekrarlanan ve tebeî olan bir sıfattır. İşverenin hakkı gözetile*rek, namaza ayrılan zamanın uzatılmaması gerekir. Bu sebep*le, namazı tek başına kılmak üzere müsaâde edilmesi yeterli*dir. Bunun tek istisnası cuma namazıdır. Zira cuma namazı haftada bir defadır[15].

    Üçüncüsü; cuma namazıdır. Bu konu günümüzde de öne*mini devam ettirmektedir. İşverenin, işçisini cuma namazına git*mekten alıkoyup koyamayacağı hakkında Hanefi hukukçuları iki ayrı görüş nakletmektedirler; Birincisi, İmam Ebu Hafs'ın gö*rüşüdür ve işverenin, işçisini cuma namazına gitmekten alıko*yabileceği şeklindedir. Bu görüş, caminin uzak olması halinde haklı görülebilir. Fetvaya esas alınmamıştır. İkincisi ise, Ebu Ali Dekkak'ın görüşüdür ve işverenin, işçisini cuma namazına git*mekten alıkoyamayacağı tarzındadır. Ancak geçen zamanın üc*retini kesebilmesi için belli bir ölçü de konulmuştur. Eğer cami şehir içinde ve yakın ise, işveren işçinin cuma namazına gittiği zamanki ücretini kesemez. Eğer cami şehir dışında ve uzak ise, işçinin namaza gittiği süre için işveren ücretini kesebilir. ancak uzaklık ve yakınlık ölçüsü nedir? Bunu da gayet güzel bir krite*re bağlamışlardır. Eğer işçinin cuma namazına gidip gelmesi, bir günün (gündüz anlamında) dörtte biri veya daha fazla bir zaman alıyorsa, ücreti kesilebilir. Eğer dörtte birinden az bir za*man alıyorsa, ücret indirimine gidilemez. Bu önemli bir ölçü*dür ve fetvaya da bu görüş esas alınmıştır. Hanefi mezhebi ile ilgili hukuk metinleri, bu görüşü tercih etmişlerdir.[16] Elmalı Hamdi Yazır'ın "işveren, işçisini cumadan alıkoyabilir. Eğer ka*saba ise men' etmemelidir. Ancak cami uzaksa gidip gelmesi kadar ücreti sâkıt olur. Yakın ise tenzil etmemelidir" şeklindeki beyanı, bu tafsilata göre açıklanmalıdır.

    Cuma namazı ile ilgili olarak şu hususu da belirtmeliyiz: İşverenin cumaya engel olamayacağını kabul eden görüş ter*cih edilse bile, bütün işçiler ve memurlar cumaya gidebilme hu*susunda serbest değillerdir. İşçi ve memurların da istisnaları var*dır. Bu istisna nedir? Kur'an bu istisnaya "Alış-verişi terk ediniz" buyurarak işaret etmiştir. O halde karakol ve diğer güvenlik hizmetleri gibi kamu nizamı için zaruri olan hususların korunmasını da açıkça emretmektedir. Bunu Şafii hukukçuları daha da açarak "işçinin namaza gidip gelmesi sebebiyle yapılan işin ta*mamen fesada uğrayacağından korkulmadığı takdirde" şeklinde meselenin kapsamını genişletmişlerdir. Güvenlik hizmetleri, sağ*lık hizmetleri ve önemli gıda maddeleri ile ilgili hizmetlerde ça*lışan işçiler, söz konusu sakınca kesin olarak mevcutsa, cuma*ya gidemeyeceklerdir[17]. Konuya tekrar döneceğiz. Şimdi de diğer mezheplerin görüşlerini ve özellikle de Şa*fiî mezhebinin görüşünü özetleyelim.
#06.07.2009 04:02 0 0 0
  • 1- İşçinin Çalışma Süresi ve Konuyla İlgili Hükümler

    Eski hukukumuzda çalışma veya diğer bir tabirle iş süresi ile ilgili bağlayıcı bir hüküm mevcut değildir. Çalışma süresinin miktarı iki ayrı duruma göre farklılık arz eder;
    Birinci Durum; taraflar yani işçi ve işveren, işin başlangıç ve bitimi için belli bir süreyi karşılıklı rıza ile tayin edebilirler. Ya*ni hizmet akdi, rızaî bir akittir. Çalışma süresini, işçi ve işveren bir araya gelerek ve bir insanın çalışma gücünü ve yapılacak işin mahiyetini nazara alarak istedikleri kadar tesbit edebilirler.

    Yapılacak mukavelenin hükümleri her iki tarafı da bağlar. Özel*likle günümüzdeki toplu sözleşmeler açısından bu şer'î hüküm bizim için önem arz etmektedir[7].
    İkinci Durum; tarafların çalışma süresini tesbit etmemiş ol*maları halidir. Bu durumda örf-i belde yani örf-âdet kâideleri esas alınır. Mecelle'nin tabiriyle "Bir kimse bir gün işlemek üzere bir ecîr tuttuğu surette, güneşin doğmasından ikindiye kadar yahut güneşin doğmasından batışına kadar işlemek hususun*da örf-i belde ne ise ona göre amel olunur"[8]. Arapça'da "yevm" tabiriyle ifade edilen gün mefhumunun iki anlamı var*dır: Birincisi; coğrafyacıların ıstılahında gün tabiridir. Bu ma*nada gün, gece ve gündüzden yani 24 saatten ibarettir. Burada kast edilen bu değildir. İkincisi ise; İslâm hukukçularının an*ladığı mânâda gündür ve bundan sadece gündüz kast edilmek*tedir. Ancak sınırı hususunda da iki ayrı anlayış vardır:

    a) Tabiî gün ki güneşin doğuşundan batışına kadardır ve yaşanılan beldeye ve mevsime göre değişir.
    b) Şer'î gündür ve ikinci fecir*den güneşin batışına kadar devam eder. Çalışma zamanı açı*sından esas alınacâk gün mefhumu, tabiî gündür. Ancak bu anlayışı da yaşanılan beldenin örf-âdet kâideleri sınırlayabilir[9].
    Netice olarak şunu söyleyebiliriz: taraflar çalışma süresini tesbit etmemişse, örf kriter olarak kabul edilecektir. Bu da a'zamî olarak güneşin doğuşu ve batışı arasındaki süreyi kapsar. Ayrıca örf-âdet kâideleri, yazılı hale de getirilebilir. Örfî düzenle*melerin, meşru' dairede kaldıkça, geçerli olacağı ortadadır. Gece çalışma meselesi ise, tamamen tarafların karşılıklı rızalarına bağ*lıdır.
    Osmanlı tatbikâtında da duru m bundan farklı değildir. Çalışma süresi olarak tabiî yanî örfî gün esas alınmışdır. Nite*kim II. Bayezid devrinde hazırlanan İhtisâb Kanununun 27. maddesinde marangoz ve duvar ustasının ücreti kış ve yaza göre farklı farklı düzenlenmişdir. Zira kışın günler kısa, yazın ise uzun*dur. Madde aynen şöyledir:
    "Neccâr ve bennâ, yaz gününde ücret on akçe ve yemeklik iki akçe ve kış gününde ücret sekiz akçe ve yemeklik iki akçe ola.[10]"
#06.07.2009 04:02 0 0 0
  • II- ESKİ HUKUKUMUZDA İŞÇİ VE MEMURUN ÇA*LIŞMA SÜRESİ-İSTİRAHAT-TA'TİL VE İBADET HAKKI

    Hukukî müesseseler ve mefhumlar, ta'rif ve tetkik edilir*ken, hangi hukuk sistemi göz önüne alınarak tarif veya tetkik edi*lecekse o hukuk sisteminin bütünü nazara alınarak değerlen*dirmeye tâbi tutulmalıdır. Aksi takdirde varılan sonuçlarda doğ*rular, yanlışların arasında kaybolur gider. Ayrıca mefhum ve tâbirlerin sözlük anlamları değil, onların ifade ettiği istılahî mâ*nâlar ve sahiplerine verdikleri hak ve yetkiler esas alınmalıdır. İşte bu esaslar çerçevesinde iki konuyu kısaca hatırlatacağız:

    Birincisi; Eski hukukumuzda yani İslâm Hukukunda hizmet akdi;`belli bir menfaatin belli bir ivaz karşılığında satılması*dır"diye tarif edilen icare akdinin bir çeşidi olarak kabul edil*miştir. Yani işçi veya memurun şahsı kiralanmamaktadır ve in*san bir eşya olarak görülmemektedir. Bilakis,insanın emeği, üc*ret denilen bir ivazla işverene satılmaktadır ve icare-i âdemî de*nilen hizmet akdinde, konu, işçinin emeği (menfaati) olmak*tadır. Zaten günümüz hukukunda da hizmet akdi, bu mânâda tarif edilmektedir[5].

    İkincisi; Özellikle haftalık veya aylık izinler konusunda or*taya çıkacak olan;`işçinin çalışmadığı zaman, bir kısım hukuk*çulara göre ücret de alamaması"konusudur. Bu sebeple kısa bir açıklama yapmak mecburiyetindeyiz. Eski hukukumuzdaki sosyal güvenlik sistemiyle günümüzdeki sistem birbirinden fark*lıdır. Nafaka mükellefiyeti sadece mahkemenin kararıyla sabit olan bir mükellefiyet değil, ayrıca dinî bir vecibedir. Kendisinin nafakasını temin edecek hısımları bulunmayan fakir, kimsesiz ve hastalara, devlet bunların nafakalarını vermekle mükellef*tir. Zira devlet, mirasçısı olmayanların da mirasçısıdır. Zekât, sa*daka ve vakıf gibi sosyal güvenlik müesseseleri de unutulma*malıdır. İşte biraz sonra yapacağımız izahlarda bu iki nokta göz *önünde bulundurulmalıdır[6].
#06.07.2009 04:01 0 0 0
  • Eski Ve Yeni Hukukumuzda İşçinin Çalışma Süresi-İstirahat-Tatil Ve İbadet Hakkı

    Prof. Dr. Ahmed Akgündüz

    I- KONUNUN TAKDİMİ

    İşçi-işveren münâsebetleri ve işçilere tanınan hakların bü*tün ayrıntılarıyla değişik ilmî meclislerde tartışıldığı günümüz*de, işçinin en önemli hakları arasında yer alan istirahat, ta'til ve ibadet hakkının da, böylesine bir ilmî toplantıda tartışılması birçok açıdan önem arz etmektedir. Evvela, günümüz iş huku*ku mevzuatı, batı menşe'li olduğundan, işçinin en basit ihtiyaç*larını düzenleme yoluna gittiği halde, ibadet hakkı gibi kudsî bir mana ifade eden en tabü hakkından bahsetmemiştir. Bu, uygulamada ve doktrinde tartışmalara yol açmıştır. İşçinin iba*det hakkıyla lâiklik prensibi arasında doğrudan irtibat kurulması ise bir başka konudur. İkincisi, işçinin istirahat, ta'til ve ibadet hakkının eski hukukumuzda nasıl tanzim edildiğini araştırmak ta, hem hukuk tarihimiz açısından ve hem de % 99'u müslü*man olan işçilerimizin vicdan huzuru açısından önemlidir. Bu sebepledir ki, biz bu yazımızı böylesine önemli bir mevzuun eski ve yeni hukukumuzda nasıl düzenlendiği ve tatbikatta nasıl bir şekil aldığını tetkike tahsis etmiş bulunuyoruz.

    Makalenin asıl konusuna girmeden önce şu hususun bi*linmesinde fayda mülâhaza olunmaktadır: Eski hukukumuz*da ecîr-ı has denilen ve sadece işverenin çalışma şartıyla kayıt*lı bulanan ücretli diye ta'rif edilen mefhumun, günümüz hu*kukunda farklı kavramlarla ifade edildiğine dikkat etmek gere*kir.[1] Eski hukukumuzda ecîr-i has ta'biriyle ifade edilen mâ nânın şumulüne, günümüz hukukundaki bağımlı işçiler dahil olduğu gibi, kamu hizmetlerini daimî bir statüde sürekli olarak ifa eden memurlar da dahil bulunmaktadır. Zira devlet memurlarının hepsi de hükmî bir şahıs olan devletin ecîr-i hassıdır*lar.[2] Günümüz hukukunda bağımsız olmayan işçilerin özel hukukunu iş hukuku tanzim etmektedir. Devlet memurlarına ait hükümler ise, idare hukukunun konusunu teşkil etmekte*dir[3]. Bağımsız işçiler diye de ifade edebileceğimiz ve Mecel*le'nin, işverenden başkasına işlememek şartıyla kayıtlı bulun*mayan ecîr-i müşterekler ise, yazımızın konusu dışındadırlar. Zira bunlar, istirahat, ta'til ve ibadet haklarını kendi iradeleriyle istedikleri gibi düzenleyebilirler[4]. O halde makalemizin konu*sunu, günümüzdeki ma'nasıyla işçi ve memurların istirahat, ta'til ve ibadet hakları teşkil edecektir. Önce eski hukukumuzdaki yani İslâm hukukundaki ve özellikle Osmanlı tatbikatındaki durumu görelim.
#06.07.2009 04:00 0 0 0
  • Yavuz Bahadıroğlu - Vakit



    Osmanlı'da İşçi Hakları
    Isparta'dan Mürsel Saltur soruyor: "Osmanlı döneminde işçi hakları kavramı var mıydı? Grev hakkından söz edilebilir mi?"
    Hemen şunu söyleyeyim: Osmanlı insanı, "İşçinin alın teri kurumadan ücretini ödeyiniz" fermanını "kul hakkı" ile bütünlemiş bir anlayışta idi.
    Bu yüzden işçilerin hakkı yenmez, hakları ketmedilmezdi.
    Bu anlayışın hayata bir yansıması olarak dünyada ilk "toplusözleşme" Kütahya'da imzalandı. Bu sözleşme ile çini işçilerinin hakları teminat altına alındı.
    Kesin olarak şunu söyleyebilirim ki, toplusözleşme ve grev hakkı, sanıldığı gibi bize Avrupa'dan geçmiş değildir.
    Birçok padişahın fermanlarından anlaşıldığına göre, işçiler tarih boyunca zaman zaman ücretlerinin artırılması isteğiyle "grev" yapmışlar ve hedefledikleri hakları almışlardır.
    21 Haziran 1587 (15 Recep 995)'de Sultan Üçüncü Murad'ın, Mimar Sinan'a hitaben yazdığı fermanda, işçi gündeliklerinin on iki akçeden on altı akçeye çıkarılmış olduğu halde, işçinin memnun olmadığı şöyle anlatılıyor:
    "...Mehmed Paşa, bina eylediği camide, işleyenlere (işçiler ve ustalar) ferman-ı şerifim üzerine yövmiye (gündelik) on altışar akçe ücretlerin verirken, ziyade talep idüp (daha fazlasını isteyip) 'virmezsenüz işlemezüz' (ücretimiz artırılmazsa işi bırakırız anlamında) deyu taallül ve niza (gürültü) iderler imiş. (Böyle bir bahane ile gürültü çıkarırlarmış) Gereği gibi tembih eyleyesün kim, ferman-ı şerifim üzre on altışar akçe ücretlerin aldıktan sonra taâllül ve niza etmeyeler..." (O devrin on altı gümüş akçesi, bugünün yüz milyon lirasına eşittir: Demek ki, o devirde bir işçinin maaşı üç milyar lira civarındaydı ve bu parayı beğenmeyip greve gidiyorlardı)
    Şimdi Sultan Birinci Ahmed devrine bakalım
    Edirne'de inşa edilen handa çalışan işçilerin gündelikleri artırılmış, (ustalar için 24 akçe, amelelere 20 akçe ve çıraklara 18 akçe yevmiye) fakat çalışanlar yeni ücretleri de beğenmeyerek işi bırakmışlar, herhangi bir şekilde zorlanmaktan çekinmeleri sebebiyle de Edirne civarında bulunan Enez Kasabası'na gitmişler.
    Bunun üzerine Padişah, Edirne Kadısı'na 06 Haziran 1609 (03 Rebiülevvel 1018) tarihli bir ferman göndermiş.
    "Han-ı mebzur bina olunmayub muattal kalmışdur=Han inşaatı yarım kalmıştır" diye yakınan Padişah, ustalarla işçilerin derhal getirtilmesini, ücretlerin yeterli olduğunun anlatılmasını, şayet "bina emini" ve "bina kâtibi" tarafından ücretlerde keyfi kısıntılar yapılmışsa, bunun mutlak surette engellenmesini emrediyor.
    Sonuç: Pek çok insanî ve vicdanî hak gibi, işçi haklarının da başlangıç noktası bu topraklardır.
    Öyle olmak zorunda: Çünkü Osmanlı'nın hayat nizamı "insan merkezli"ydi. Kur'anî bir bakışla hayata bakar, Kur'anî baktığı için de her insanda (inancı, kıyafeti, düşüncesi, milliyeti ve toplumsal konumu ne olursa olsun) "eşref-i mahlükat"ı (yaratılmışların en yücesini) görürdü.
    İşte bu yüzden hem insandan insana, hem de devletten insana değer verir, insanın huzurla yaşamasını hedef alırdı. Osmanlı Devleti bu yüzden "önder"di, bu yüzden "örnek"ti, bu yüzden "büyük" ve "başarılı"ydı...
    Şimdinin sözde "modern" yöneticileri ise insanı incitmek için, (okuyabilme ve çalışabilme şartını baş açmaya bağlamak gibi) her şeyi yapıyor.
    Geçmişimiz "insan merkezli" olduğu halde, ideolojik saplantılarımız yüzünden, aynı "insan merkezli" yapıda geleceğimizi bir oluşturamıyoruz. Sonuçta "önder" olamıyoruz, "örnek" olamıyoruz, "büyük" ve "başarılı" olamıyoruz.
    Biliyorsunuz, günümüzde haklı olan değil de güçlü olan davayı kazanıyor, maalesef. Adliye hikâyeleri bunun örnekleriyle dopdolu
    Haklı olan güçlü olacağına güçlü olan haklı sayılıyor
    Tabii düzenin çivisi git gide çıkıyor.
    Oysa bu topraklarda, bize "diktatör" olarak tanıtılan padişahlar döneminde, haklı olan güçlüydü. Mahkeme karşısında padişahla sıradan "vatandaş"ın hiçbir farkı yoktu.
    Fatih'le Rum Mimar İpsilanti Efendi'nin duruşması buna şahittir
#06.07.2009 03:59 0 0 0
  • Teoriyi öne süren yok.Ne teorisi?...Ben demek istiyorum ki uyanık olun yeter..Bu vatan topraklarında, düşmanların çok gözü var olduğunu her halde unutmuşsunuz..
#06.07.2009 00:09 0 0 0